Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

 

Hayvanlarda olduğu gibi, insanda da vücuda biçim veren, iç organları koruyan, vücudun dik durmasını ve aktif hareket etmesini sağlayan sistem vardır. Bu sisteme destek ve hareket sistemi denir. İskelet ve kaslardan oluştuğu için iskelet ve kas sistemi de denir. Canlıların hareketini sinir sistemi ve endokrin sistem düzenler ve denetler.
Hareketler kas, kemik, ve eklemin birlikte çalışmasıyla gerçekleşir. İnsanda, destek ve hareket sistemi elemanı olan kemik doku, iskelet adını alır.

A. İNSANDA İSKELET

İnsanda iskelet sistemi, vücudun çatısını oluşturur. İskelet sistemi hareketi sağlamanın dışında iç organları koruma, kas ve iç organlara bağlanma yüzeyi oluşturma görevi de yapar. İskeleti oluşturan kemikler kalsiyum deposu olarak iş görür. Aynı zamanda kemiklerde kan hücreleri de meydana gelir.
İskelet, anne karnında sekizinci haftaya kadar kıkırdaktır, daha sonra kemikleşme başlar. Doğumdan sonra kemik gelişimim kalıtsal, bünyesel ve çevresel faktörler etkiler.

Kemik Yapısı ve Çeşitleri
İnsan iskeletin! oluşturan kemikler, şekillerine göre dört grupta incelenir;

1.Uzun Kemikler: Kol ve bacaklarda bulunur. İki ucu şişkin silindirik kemiklerdir. Kemiğin boyuna uzamasını baş kısmı ile gövdesi arasında bulunan kıkırdak doku sağlar. Bir süre sonra kemikleşir. Bundan sonra kemiğin uzaması eklem kıkırdağı tarafından devam ettirilir. En dışta enine büyümeyi ve onarılmayı sağlayan kemik zarı (periost) vardır. Baş kısmında dışta ince tabaka halinde sıkı kemik dokusu ortada süngerimsi kemik doku bulunur. Gövde kısmı tamamen sıkı kemik dokudan yapılmıştır. Ortadaki boşluğu sarı kemik iliği doldurur. Süngerimsi kemik dokuda ise kırmızı kemik iliği bulunur.

2. Kısa Kemikler: Hemen hemen boy ve genişliği birbirine eşit olan kemiklerdir. Kısa kemikler dıştan kemik zarı ile sarılmıştır. Kemik zarının altında sert kemik, ortada ise süngerimsi kemik bulunur. Süngerimsi yapıda kırmızı kemik iliğine rastlanır. Kısa kemiklerde kemik kanalı bulunmaz. El ve ayak parmakları kısa kemiklerdir
3.Yassı Kemikler: Kalınlığı eni ve boyundan az olan kemiklerdir. Göğüs, kafatası, kürek ve kaburga kemikleridir. Kemik zarı altında sıkı kemik dokusu ve bunun ortasında süngerimi kemik doku yer alır. Kırmızı kemik iliği ile doludur. Sarı kemik iliğinin yer aldığı bir kanal yoktur.
4.Düzensiz şekilli kemikler: Değişik şekillerde olan ve genellikle diğer bir kaç kemikle bağlantı kuran kemiklerdir. Örneğin, omurlar, bazı yüz kemikleri gibi.
İnsan iskeleti yaklaşık 207 kemikten oluşmuştur. İskeleti oluşturan kemik sayışı 207 olarak belirtilmesine rağmen, bazı kaynaklarda bu sayıya kulak (6) ve dil (1) kemikleri de eklenerek sayı artırılmıştır. Bazı kaynaklarda ise kuyruk sokumu ve sağrı omurları birleşmiş olarak kabul edildiğinden, kemik sayışı daha az gösterilmiştir, iskelet baş, gövde ve üyeler iskeleti olarak üç bölümde incelenebilir .
e. Oval Kemikler: Örnek dizkapağı kemiği.

İNSANDA İSKELET YAPISI
İnsanda iç iskelet kemikten yapılmıştır. İskelet oluşturan kemikle yapısal olarak üç kısımda incelenir.
İNSAN İSKELETİNİN KISIMLARI:
207 kemikten oluşan insan iskeleti baş, gövde, üyeler olmak üzere üç kısımda incelenir

1.Baş İskeleti: Beyin, beyincik ve sinir merkezlerini içinde bulundurur. Kafatası ve yüz iskeleti olarak iki kısımda incelenir.
a)Kafatası İskeleti: Alın(1), yan kafa (2), art kafa(1), şakak(2), temel(1) ve kalbur(1) kemiklerinden oluşur. Oynamaz eklemlerle birbirlerine bağlanırlar. Beyin ve beyinciği tamamen kapatarak korurlar. Yalnız omurilik ve sinirlerin giriş çıkışlarını sağlayan delikler vardır.
b)Yüz İskeleti: Tırnakçık(2), elmacık(2), burun(2), sapan(1), boynuzcuk(2), üst çene(2), damak(2), alt çene(1) kemiklerinden oluşur. Oynamaz eklemlerle birbirine bağlanmıştır. Sadece alt çene kemiği yarı oynar eklemlerle şakak kemiğine bağlıdır

2.Gövde İskeleti: Sinir sistemi ve iç organları korur. Vücudu dik tutar. Gövdeyi oluşturan kemikler, omurga, kaburga, göğüs, omuz ve kalça kemiklerinden oluşmuştur. Omurga, boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan 33 omurun üst üste gelmesi ile oluşmuştur. Her omurda iki yan çıkıntı, bir dikensi çıkıntı, omur cismi, omur deliği, omur yayları ve eklem çıkıntıları vardır. Üst üste gelen omurlar kıkırdak disklerle birbirine bağlanarak omurgayı oluştururlar. Omurlar üst üste geldiğinde omur delikleri birleşerek omurga kanalını oluştururlar. Omurga kanalını omurilik doldurur. Omurga ortalama 75 cm uzunluğunda, dirençli ve bükülgen, uzun, ‘S’ şeklinde bir kemik dizisidir. Omurga bütünüyle ekle alındığında dört eğrilik göze çarpar: Öne doğru dışbükey boyun eğriliği; öne doğru içbükey sırt eğriliği(kifoz); öne doğru dışbükey bel eğriliği (lordoz); öne doğru içbükey sağrı eğriliği. Omurga beş bölgeye ayrılır.
1. Boyun (7)
2. Sırt (12)
3. Bel (5)
4. Sağrı (5)
5. Kuyruk sokumu (4)

Boyun bölgesinin birinci kemiğine atlas kemiği, ikinci kemiğine ise eksen kemiği denir.İç içe geçmişlerdir. Boyunun sağa sola dönmesini sağlarlar. Sırt bölgesi 12 omurdan oluşur. Kaburgalar bir uçları ile sırt omuruna bağlanırlar. Bel bölgesi 5 omurdan oluşur. Vücudun hiçbir kısmıyla bağlantılı olmadığı için kolaylıkla hareket edebilir. Sağrı bölgesi 5 omurdan oluşur. İnsanın dik durması ve yürümesinde etkili olan bölgedir.Kuyruk sokumu 4 omurdan oluşmuştur. Bu omurlar birleşerek tek omur halini almıştır.
Göğüs kemiği vücudun göğüs bölgesinde yer alan üst kısmı geniş, alta doğru sivrilen yassı bir kemiktir. Vücudun göğüs kısmında yer alan 15-20 cm boyundaki bu kemiğe göğüs kemiği denir. Sap, gövde ve hançerimsi çıkıntı olmak üzere üç kısımdan oluşmuştur.
Üzerinde enine ibikler ve kas-bağ bağlantı yerleri bulunur. On iki çift olan kaburgaların ilk yedi çifti göğüs kemiğine, sekiz, dokuz ve onuncu çiftler ise yedinci kaburgaya bağlıdır. Son iki kaburganın uçları serbesttir. Yüzücü kaburgalar denir.
Omuz kemerleri önde köprücük (2), arkada kürek (2) kemiğinden oluşur. Kalça kemeri kalça, oturga ve çatı kemiklerinden oluşur. Kalça kemikleri birbirleriyle ve sağrı bölgesi kemikleriyle birleşerek leğen denilen yapıyı oluşturur. Leğen gövdeye bağlanarak karın bölgesindeki iç organlara alttan desteklik sağlar.

3.Üye İskeleti:
Omuz kemeri ve kalça kemeri ile gövdeye bağlanır. Omuz kemeri, önde köprücük, arkada kürek kemiğinden oluşur. Bir ucuyla göğüs kemiğine, bir ucuyla kürek kemiğine bağlanır. Kalça kemeri, kalça, oturga ve çatı kemiğinden oluşur. Bu kemikler önden birbirleriyle, arkadan sağrı omurlarıyla kaynaşarak leğen kemiğini oluşturur. Bu yapı gövdeye bağlanarak karın boşluğundaki organlara alttan desteklik verir ve korur.
Kollar, bir pazu kemiği, bir ön kol, bir dirsek, sekiz el bilek, beş el tarak, on dört el parmak olmak üzere her biri otuz kemikten oluşur. Ön kol kemiği, dirsek kemiği tarafına dönme yeteneğindedir. Böylece elin ve dışa dönüşü sağlanır.
Bacak kemikleri, bir uyluk, bir diz kapağı, bir baldır, bir kaval, yedi ayak bilek, beş ayak tarak ve on dört ayak parmak kemiği olmak üzere otuz kemikten oluşur. Uyluk kemiği vücudun en uzun ve en sağlam kemiğidir. Üstte, yuvarlak ucuyla kalçadaki eklem çukuruna girer. Bacağın alt kısmında önde bulunan kemiğe kaval, arkada bulunan kemiğe baldır kemiği denir. Kaval kemiği üstten, uyluk kemiğinin alt ucuyla diz eklemini oluşturur.
Diz kapağı kemiği, diz eklemini korur. Ayak iskeletinde bilek kemiklerinin ikisi kaynaşarak topuk kemiğini oluşturur. İnsanlar topuk ve parmaklarıyla yere basarlar.

a)Kol Kemikleri: Pazı(1), ön kol(1), dirsek(1), bilek(8), tarak(5), parmak(14)
b)Bacak Kemikleri: Uyluk(1), dizkapağı(1), kaval(1), baldır(1), bilek(7), tarak(5), parmak(14)

2. Eklem Yapısı ve Çeşitleri
Kemikler, yan yana ve uç uca geldiklerinde görevlerine ve hareket durumlarına göre aralarında bağlantılar yaparlar. Bu bağlantılara eklem denir. Eklemler hareket derecesine göre üç bölümde incelenir:
Oynamaz Eklemler: Kafatası gibi iskeletin hareket etmeyen kısımlarındaki kemiklerde görülür. Kemikler, çok sıkı şekilde birbirine testere dişi gibi girinti ve çıkıntılarla bağlıdır (Şekil 3.14).
Az Oynar Eklemler: Hareketleri sınırlı olan eklemlerdir. Omurların eklemleri bu tiptir. Omurlar birbiri üzerine doğrudan doğruya binmezler, aralarında fibröz kıkırdaktan yapılmış yastıklar (diskler) vardır. Aynı zamanda omurlar birbirleriyle ligamentler (kirişler) aracılığıyla bağlanmıştır. Kaburgaların göğüs kemiği ile yaptığı eklem de az oynar ekleme örnektir. Omurlarda disklerin kaymasıyla bel fıtığı denen omurga rahatsızlıkları oluşur.
Oynar Eklemler: Çoğunlukla vücudun hareket görevini üzerine almış kemikler arasında görülen tam hareketli eklemlerdir. Bu eklemlerde, iki kemikten birinin çıkıntısı ile diğerinin girintisi birbirine uyacak şekildedir (Şekil 3.15). İki kemiğin arasında sinoviyal boşluk olduğundan kemiklerin serbest hareket etmesi sağlanır.. Eklem kıkırdakları kemiklerin uçunu örterek hem onlara uçlarda düzgünlük verir; hem de kısmen esneklik kazandırır. Sinoviyal boşluğu içten saran sinoviyal zar vardır. “Sinoviyal zar”, kan ve lenf damarların-dan sinoviyal sıvıyı (eklem sıvısı) süzmeye yarar. Bu sıvı eklemlerin kaygan olmasını sağlar. İleri yaşlarda eklem katılaşmaları bu süzme görevinin bozukluğundan olur. Eklemleri oluşturan kemikler birbirlerine ligamentler ve kısmen kaslarla bağlanır. Eklemlerin üzerinde eklemi koruyan eklem kapsülü bulunur.

İSKELET HASTALIK VE RAHATSIZLIKLARI
İskeletle ilgili hastalıklar kemikleri(kırıklar, iltihaplar, kanserler vb.) ve eklemleri etkiler (çıkıklar, artrozlar vb.) etkiler.
Kırıklar: Doğrudan doğruya kemik üzerine veya çevre dokulara etki eden darbeler ve çarpmalar sonucunda kemik dokusu bütünlüğünün bozulmasına kırık adı verilir. Dokuların zayıflamasına bağlı olarak kendiliğinden oluşan kırıklar da görülmekle birlikte, kırıkların büyük bir çoğunluğu travmalar nedeniyle meydana gelir. Darbenin şiddetine ve niteliğine göre kemiklerde çatlaklar ve iki veya çok parçalı kırıklar ortaya çıkabilir. Kemik parçaları yaradan dışarı çıkıyorsa açık kırıktan söz edilir. Klinik açıdan kırık tanısı radyografilerle konur ve değişik şiddette ağrılarla beraber işlev kaybının bulunmasıyla kendini gösterir.
Tedavinin temeli, zarar gören kemik parçalarının cerrahi yöntemlerle yerine yerleştirilmesinden sonra vücudun o bölümünün hareketsizleştirilmesine dayanır. Basit kırıkların tedavisi için dış ateller yeterli olur. Buna karşılık parçalı kırıkların tedavisinde cerrahi girişime baş vurulur ve vücutta yabancı cisim tepkimelerine yol açmayan metal çiviler, levhalar ve çubuklar kullanılır. Hareketsizleşme süreci içinde vücut kendi kendine yeni bir kemik dokusu üreterek kırık yerin kaynamasını sağlar. İlk dönemde kırık parçaları arasında kalan boşluk kan ve lenfle dolar; bu sırada bağ dokusu tomurcukları kan pıhtısının içine yerleşerek bir bağ dokusu nedbesi yaratır. Daha sonra kan damarları aracılığıyla komşu kemiklerdeki kalsiyum depolarından sağlanan kalsiyum, nedbenin mineralize olmasını sağlar. Damarca zengin kemik zarı bu dönemde önemli bir rol oynamaktadır. Kemik dokusunun eski halini kazanabilmesi daha uzun bir sürede gerçekleşebilir.
Kemik İltihapları: Kemik dokusunu etkileyen iltihabi hastalıklar mikrobik, paraziter(asalaklara bağlı) veya kimyasal kaynaklı olabilir. Genellikle alçı uygulanması ve antibiyotiklerin kullanılması hastalığın tedavisi için yeterli olur.
Büyüme ve Kireçleşme Bozuklukları: En önemli büyüme bozukluğu olan cücelik boyun yetersiz uzaması demektir. Cücelik hormon bozukluğuna bağlı olabileceği gibi metabolizma bozukluklarına da bağlı olabilir. Nadir görülen bir kalıtımsal hastalık olan akondroplazide ise kemik büyümesini sağlayan büyüme kıkırdakları çok erken yaşta kapanır.
Aşırı boy uzaması ve irileşme ile kendini gösteren jigantizm hastalığı bazı durumlarda hipofizin aşırı çalışması ve büyüme hormonunun fazla miktarı üretilmesi nedeniyle oluşur. Bu hastalığa yakalanan kişilerde iri cüsseye rağmen, kas gücü normalin altındadır ve hassas bir yapı bulunur.
Kemiklerde ilerleyici kireçsizleşmeye yol açan ve kemik erimesi olarak da bilinen osteoporoz özellikle menopoz dönemindeki kadınlarda ortaya çıkar. Hastalığın nedeni hormon düzeninin bozulmasıdır.
Ur Hastalıkları: Vücudun bütün diğer organları gibi kemiklerde de habis urlar ortaya çıkabilir. Ur kemik dokusundan kaynaklanabileceği gibi başka bir organdan kaynaklanan bir metastaza da bağlı olabilir. Kemik dokusundan çıkan osteosarkom daha çok çocuklarda ve gençlerde bacak kemiklerinde görülür. Daha sık rastlanan ikincil kanserler sıklıkla ileri yaşlarda ortaya çıkar; bunlarda şiddetli ağrılar ve kemik dokusunun ileri derecede hassas hale gelmesi gibi belirtiler bulunur.
Eklem Hastalıkları: Travmalardan ileri gelen eklem hastalıklarına örnek olarak burkulmalar ve çıkıklar sayılabilir. Ayrıca yeni doğanda doğuştan kalça çıkığı adı verilen bir durum görülebilir. Romatolojik hastalıklar sınıfında yer alan diğer iki önemli eklem hastalığıda artroz(eklem kıkırdağının tahrip olması) ve artrittir.(eklem boşluğunu kaplayan dokunun iltihabı)

KAS SİSTEMİ
Kaslar kasılabilen, dolayısıyla da hareketleri sağlama özelliği olan yapılardır. Vücuda desteklik eder, hareketi sağlar, vücut ısısını meydana getirir. Ayrıca iç organları bağlar ve onları askıda tutar. Çeşitli organizmalarda farklı kas tipleri vardır. Protistlerde çizgisiz kas telcikleri bulunur. Basit özellikte olmasına rağmen bir tek hücreli olan paramesyum da kontraktif kofullar kas işlevi görür. Omurgasızlarda ise çoğunlukla düz kaslardan oluşur. Yavaş ve ritmik kasılırlar. Solucanlarda, yumuşakçalarda düz kaslar bulunur. Eklembacaklılarda uçma ve sıçramayı sağlayan çizgili kaslar bulunur. Tüm omurgalılarda iskeleti hareket ettiren çizgili kaslar, yemek borusunda, midede, bağırsaklar, kan damarlarının duvarlarında, üreme organları ve diğer organ duvarlarında ise düz kaslar bulunur. Kaslar düz kas, çizgili kas ve kalp kası olmak üzere üç çeşittir.
1.Düz Kaslar: Hücreleri mekik şeklindedir. Büyüklükleri bulundukları yere göre değişir. Çekirdekleri hücrenin orta kısmında bulunur. Tek çekirdeklidirler. Sitoplazmasına sarkoplazma, hücre zarına ise sarkolemma denir. Sitoplazmada görülen, boyuna iplikçiklere ise miyofibril denir. Miyofibriller, aktin ve miyozin denilen kas proteinlerinden oluşmaktadır. Kasılmayı bunlar sağlar.
Düz kaslar istem dışı hareket eden kaslardır. Kasılmaları yavaş ve düzenlidir. Otonom sinir sistemi kontrolünde çalışırlar. Eklembacaklılar hariç tüm omurgasızlarla omurgalıların dolaşım, sindirim, solunum gibi sistemleri meydana getiren organların duvarlarında önemli ölçüde düz kaslar bulunur.
2.Çizgili Kaslar: İskelet sistemiyle bağlantılı olan kaslardır. Beyin kontrolünde isteğe bağlı olarak çalışırlar. Kasılma hareketleri merkezi sinir sistemine ait motor sinirlerle kontrol edilir. Düz kaslara oranla daha hızlı kasılabilirler.
Hücreleri uzun ve silindirik şeklinde olup hücre sınırları belirsiz olduğundan çok çekirdekli görülürler. Oval şekilli çekirdekler hücrenin kenar kısmında bulunurlar. Bir çizgili kasın yapısı tüm bir kastan yapı birimlerine doğru; kas demeti, kas teli, telcikler (miyofibril, aktin ve miyozin proteinleri) olarak sıralana bilinir. Sarkoplazma içinde miyofibriller arasında dağılmış zengin bir endoplazmik retikulum ağı (sarkoplazmik retikulum) vardır. Miyofibriller özel bir diziliş gösteririler. Bu diziliş açık ve koyu bantlar meydana getir.

Kas liflerinde açık renkli görülen I bandı, koyu renkli görülen A bandı olarak isimlendirilir. I bandını tam ortasında koyu renkli ince çizgi Z bandı olarak adlandırılır. A bandının ortasında görülen bölgeye ise H bandı adı verilir. Kas dokusunda ard arda gelen iki Z bandı arasındaki bölgeye sakromer denir ve kasılma birimi olarak kabul edilir. Miyofibriller çok daha ince ipliklerin düzenlenmesiyle meydana gelmişlerdir. Bunlardan kalın ve kısa olanlarına miyozin, ince ve uzun olanlarına ise aktin iplikleri denir. Bu ipliklerin temel yapıları proteindir.

Miyozin iplikleri komşu I bandına geçmezler. Aktin iplikleri ise I bantların meydana getiriler ve kısmen iki taraftan A bandının içine girerler. Böylece A bantlarının ucunda miyozin ve aktin iplikleri bulunurken orta kısımlarında sadece miyozin iplikleri yer alır. Sadece miyozin ipliklerinden oluşan bu kısım H bandını meydana getirir. Aktin iplikleri I bandının ortasında birleştikleri yere de Z çizgisi denir. Kasa çizgili görünüm bu şekilde kazandırılmıştır. I bandı yalnız aktin ipliklerinden, H bandı yalnız miyozin ipliklerinden, A bandı ise hem aktin hem de miyozin ipliklerinden oluşur.

Kas Proteinlerinin Sıralanışı: Kas telleri aktin ve miyozin proteinlerinden başka hemoglobine benzeyen miyoglobin proteinini içerirler. Miyoglobinin görevi kaslarda O2 azaldığı zaman kandan O2 almak ve oksidasyonu sağlamaktır. Miyofibrilin O2’e bağlanma kapasitesi hemoglobinden fazladır. Çizgili kasların kemiklere bağlandığı yerler sıkı bağ dokudan yapılmıştır. Bunlara kas kirişleri veya tendonlar denir. İskelet kasları bir taraftan hareketli bir kemiğe bağlanırken diğer taraftan mutlaka hareketli bir ekleme bağlanmışlardır. Kemiğe bağlandığı nokta başlangıç noktası, ekleme bağlandığı nokta sonlanış noktasıdır. Bu iki tutunma arasında kalan kısım karın kısmıdır. İskelet kasları çoğunlukla çiftler halinde çalışırlar.
3.Kalp Kası: Çizgili kas olmasına rağmen irademiz dışında kasılma faaliyeti gösteriri (Otonom sinir sistemine bağlıdır). Bu kas enine bantlaşma gösterir. Kas telleri kısa boylu olup tek çekirdeklidir. Birbirine bağlandıkları yerde ara diskler bulunur. Sürekli çalıştıkları için oksijen gereksinimleri çok fazladır.

KAYAN İPLİKLER HİPOTEZİ
Bu hipoteze göre kasılma aktin ve miyozin ipliklerinin hareketine bağlı olup ince aktin iplikçiklerinin kalın miyozin iplikçiklerinin üzerinden kaymasıyla gerçekleşir. Miyozin iplikçikleri hareket etmez, aktin iplikçiklerinin boyları kısalmaz ama iki elin parmakları gibi iç içe geçerek kayarlar. Kasılma sırasında A bandını boyu değişmezken I bandı kısalır, H aralığı yok olur. İki Z çizgisi birbirine yaklaşır. Böylece kas kasılması gerçekleşir..

Gevşeme anında ise tam tersi gerçekleşir. Kas eski özelliğine kavuşur. Bu mekanik olayda bazı kimyasal maddeler görev aldığı gibi çok miktarda da enerji harcanır. Kaslar enerjinin yoğun üretildiği ve harcandığı yerlerdir. Bu yüzden kas hücrelerinde ve özellikle kalp kasında mitakondrilerin sayısı oldukça fazladır. Antagonize Hareket: İskelet kasları genelde çiftler halinde çalıştığından her grup birbirinin tersine hareket eder. Biri kasılırken diğerinin gevşeyip uzaması şeklinde gerçekleşen bu harekete antagonist hareket denir. Kalpte kulakçık ve karıncıkların kasılıp gevşemesi ile kol ve bacakların bükülmesi buna örnektir. Bu tür kaslara antagonist kaslar denir. Eklem dik ve hareketsiz kalırsa her iki grup kas da aynı anda kasılıp gevşer. Bu tür kaslara ise sinerjist kaslar denir.

KAS SARSISI
Bir kasa kısa süreli bir uyarının etki ettiğinde kas önce kasılır, sonra gevşer ve eski halini alır, bu olaya kas sarsısı (kasıl sarsılma) denir. Kas sarsısını ölçen alete miyograf denir. Bu aracın çizdiği grafiğe de miyogram denir.
Bir kas sarsısı üç evrede tamamlanır.
I.Gizli Faz: Uyarmanın alınması ile kasın kasılmaya başlaması sırasında geçen faz.
II.Kasılma Fazı: Kasın giderek kalınlaşıp kısaldığı faz.
III.Gevşeme Fazı:Kasın kasıl durumundan ilk halini alıncaya kadarki faz. Dinlenme fazına geçmeden kasa üst üste verilen uyartılar, kasın normalden fazla kasılmasına neden olur. Bu olay birikim denir. Birikimde tek tek kas sarsılarının birbirine katılmasıyla uyum içinde kuvvetli kas hareketleri olur.

Fizyolojik Tetanoz ve Tonus: Çizgili kasların uyarılarak kasılmasını beyin ve omurilikten gelen sinir impulsları sağlar. Kas hücrelerinin hepsi bir veya birkaç noktadan sinir hücreleriyle temas halindedir. Bir kas, kısa aralıklarla sıkı sık sinir impulsları ile uyarılırsa sürekli bir kasılma hali gösterir. Buna fizyolojik tetanoz adı verilir. Fizyolojik tetanos halindeki kas gevşemez. Normal bir kas dinlenme halinde bile hafif kasılı durumdadır. Buna tonus denir. Felç ve baygınlık dışında kaslar tonus halindedir. Felç gibi nedenlerle hareket yeteneğimizin kaybolması kasların bozulmasından değil, kaslara uyartı taşıyan sinirlerin zedelenmesinden dolayıdır. Tonus uyartılara daha çabuk cevap vermemizi sağlar.
Kasılma miktarı

Zaman
Fizyolojik Tetanoz

KASILMANIN KİMYASAL AÇIKLAMASI
Çizgili kaslar miyelinli sinir lifleri ile uyarılır. Sinir uçları kas hücreleri üzerinde bir çok kollara ayrılarak sonlanır. Bu noktalara motor plak denir. Sinir ve kas hücrelerinin bir araya geldiği bölgede sinir hücreleri tarafından bir tür sinir hormonu (nörotransmiter) olan asetilkolin salgılanır. Asetilkolin hormonunun görevi kas hücrelerinin endoplazmik retikulumlarında depo edilmiş bulunan Ca++ iyonlarını aktin ve miyozin proteinlerini arasına yaymak ve kasılma hareketini başlatmaktır. İşte kasılma olayı bu değişmelerle birlikte başlar. Kas telcikleri kasılır.
Kasın kasılması için gerekli uyarı şiddetine eşik şiddeti denir. Kasın bir kez kasılıp gevşemesine de kasıl sarsı denir. Bir sarsılmanın olabilmesi için uyarın belli bir şiddetten yukarı olması gerekir. Daha hafif şiddetteki uyarılara, kas cevap vermez, sarsıntı olmaz. Uyarının şiddeti arttıkça kasılmada belli bir dereceye kadar fazlalaşır. Ancak öyle bir an gelir ki, şiddet ne kadar artarsa artsın kasılmanın derecesi değişmez.
Kalp kasınsa ise durum farklıdır. Kalp kası her zaman daima verebileceği karşılığın en büyüğünü verir. Kalp kasının sarsı doğuran en küçük şiddetteki uyarana ve en büyük şiddetteki uyarana verdiği karşılık daima aynıdır. (Ya hep ya hiç kuralı)
Kasılma için gereken enerji ATP’den karşılanır. Ancak kasılma olayı çok fazla enerji harcanmasını gerektirir. Harcanan ATP’nin hemen sağlanması için yalnız kaslara özgü yedek enerji deposu mevcuttur. Bu yedek enerji deposuna kreatin fosfat (CP) denir. Kreatin fosfatın yüksek enerjili fosfatı kopar ve ADP ile birleşir. Böylece hemen ATP sentezi sağlanmış olur
• ATP (Ca++)ADP + P +Enerji
• Kasılma anında: Kreatin fosfat + ADP  ATP + Kreatin
• Dinlenme anında: Kreatin + ATP  Kreatin fosfat + ADP
Kreatin fosfatın buradaki görevi acil enerji ihtiyacını karşılamak için ADP’ye P vererek ATP üretmektir. Kasın çabuk ve sürekli hareketi bu şekilde sağlanır. ATP elde etmenin bir diğer yolu ise kastaki glikojenin glikoza, glikozu da glikoliz ile ATP’ye dönüştürmesidir. Glikoz olayı glikojen ile başlar ve pürivik asidin laktik aside dönüşmesi ile tamamlanır.
a) Zor ve uzun süreli hareketler sırasında, kas hücreleri kasa yeteri kadar oksijen taşıyamaz. Glikoliz laktik aside parçalanır.
Kas glikojeni  Glikoz  Pürivik asit  Laktik asit + 2ATP
Laktik asit, sinir uçları ile kas tellerinin arasını kapayarak uyartının iletilmesini engeller. Buna kas yorgunluğu denir. Dinlenme anında kasa yeteri kadar oksijen gelir. Laktik asidin çoğu glikojene dönüşür, bir kısmı da mitakondrilerdeki krebs çemberine girebilmek için pürivik aside dönüşür. Açığa çıkan enerji kreatin fosfatta depolanır. Bu şekilde laktik asit oksidasyonu sağlanarak kas yorgunluğu giderilir.
b) Kasa yeteri kadar oksijen geldiğinde hücre solunumu yapılır.
Kas glikojeni  Glikoz  Pürivik asit  6CO2 + 6H2O +38ATP
Açığa çıkan enerji daima kreatin fosfatta depolanır. Hücreler çok miktarda mitakondri kapsamazlar. Kreatin fosfat kasılma için gerekli olan enerjiyi sağlayan ATP’yi isteği anda meydana getirir. Fakat hücreler çok miktarda kreatin fosfat kapsamaz. Enerji önce glikojenden sağlanır. Kasların kasılması için yaralanılan enerji kaynağı kas glikojenidir.

KAS HASTALIKLARI
Güçsüzlük, felçler ve bunun gibi işlevsel bozukluklarla kendini gösteren kas hastalıklarını nitelendirmek için miyopati terimi kullanılır. Fakat, kasların işlevi sinir sistemine bağlı olduğu için bu terim yetersiz kalmaktadır. Günümüzde daha çok sinir-kas hastalıkları veya motor ünite hastalıları terimleri kullanılır.
Kastaki Hastalıklar: Kas liflerinde ortaya çıkan bozuklukların çoğu, bir tek genin hasarına bağlı, monogenik bozukluklardır; distrofik görünüm, kasın hacminin azaldığı atrofiler ve miyopatiler bunlara örnek verilebilir. Bu bozukluklar sonucunda kas işlevleri ya çok zayıflar yada felçler ortaya çıkar.
Motonörondaki Hastalıklar: Motonöronların akson uzantılarında veya hücre gövdelerindeki bozukluklar bu nöronların bağlantılı olduğu kas hücrelerini atrofiye uğramasına yol açar; bunun nedeni, hiçbir emir alamayan hücrenin işlev görememesidir.
Motorplaktaki Hastalıklar: Sinirle kasın birleştiği motor plakta, kas zarı üzerinde yer alan asetil kolin alıcılarında görülen bozuklular, sinirsel uyarının kasa gerektiği gibi geçebilmesini engeller ve kas yeterli cevabı veremez.
Sarkoplazmadaki Hastalıklar: Sarkoplazmik retikulum borucuklarındaki anormallikler, kalsiyumun toplanması ve pompalanmasıyla ilgili işlevsel bozukluklara yol açar. Bunun sonucunda anormal bir ısı çıkaran denetimsiz kasılmalar ortaya çıkar.
Bütün bu hastalıklar erken çocuk çağından yaşlılığa kadar yaşamın her döneminde ortaya çıkabilir. Neden oldukları klinik belirtiler kişiden kişiye veya aynı kişinin farklı kas gruplarında değişiklik gösterir.

Güneş enerjisi, cam gibi saydam maddelerden geçebildiği halde bazı maddelerden geçemeyerek yansır. Bazı maddeler tarafından da soğurulur. Güneş enerjisinin başka enerjilere dönüşmesi soğurulma ile olur. Örneğin; cisimlerin ısınması, güneş ışınlarının cisimler tarafından soğurulmasının sonucudur.
Bitkiler, soğurup tuttukları ışık enerjisini, kullanabilecekleri enerji türü¬ne yani adenozin trifosfat (ATP)a dönüştürür. Hücredeki yaşamsal olaylar için gerekli olan enerji, ATP’den sağlanır. Fotosentez sırasında ve besin moleküllerinin yapılmasın¬da enerji kaynağı olarak ATP kullanılır. ATP küçük bir molekül olmasına karşın, hücre¬nin tüm enerji gereksinimini karşılayabilir
Tüm canlılar doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak güneş enerjisinden yarar¬lanırlar. Canlılarda gerçekleşen metabolizma olayları (yapım ve yıkım), kimyasal tepkimelerden başka bir şey değildir. Bu süreçte maddenin moleküler yapısı değişmektedir. Ve her kimyasal tepkimede, enerji değişimi olmaktadır.Canlı enerji giriş ve çıkısının sürekli yapıldığı bir sistem olarak tanımlanabilir.
Temelinde enerji kullanımı yatan bu tepkimeler, canlılar içinde geçerli olan du¬rumları ortaya çıkarır. Bu ise; evrendeki enerji yoktan var edilemez, var olan enerji de hiç bir şekilde kaybolmaz. Ve ısı enerjisi, enerjinin son dönüşüm şeklidir.
Bütün enerjilerin kaynağı güneştir. Güneş enerjisi bitkilerin yaptığı besinle, canlıdan canlıya geçer. Bir yaşama birliğinde ki, farklı beslenme özelliğinde olan canlıların bulunması bunu sağlar. Bununla birlikte her basamakta aktarılan enerji geçişi biraz azalır. Azalan enerji ısı enerjisine dönüşen ve sonuçta çevreye yayıla¬cak olan enerjidir.
Bitkiler, Güneş Enerjisini Dönüştürüp Hücrelerinde Tutabilen Canlılar¬dır
Bitkiler güneş enerjisini organik maddelerde kimyasal bağ enerjisi biçiminde depolarlar.
Işık enerjisinin kimyasal enerjiye dönüşümü ise klorofil tarafından gerçekleşti¬rilmektedir. Klorofil her ne kadar hemoglobine (kanın alyuvar hücrelerinde bulunan demirli yapı) benzese de, temel olarak, demirli değil, magnezyumlu bir pigmenttir. Bitkiler. hazırladıkları besin maddelerinin bir kısmını kendi yaşamsal faaliyetleri için kullanırken büyük bir bölümünü de depo eder. Bu nedenle yeşil bitkilere üretici (ototrof) canlılar denir.
Klorofiller, güneş enerjisini emerek ya da bir başka deyişle soğurarak kimyasal. enerjiye dönüştüren moleküllerdir. Kloroplastlarda bulunurlar. Bu yüzden kloroplast¬lara, güneş ışığı toplayıcısı da denilir. Klorofillerde ışık enerjisi hapsedilir. Hapsedi¬len bu enerji, karbon dioksit ve suyun bir çeşit şeker olan glikoza dönüştürülmesin¬de kullanılır. İşte güneş enerjisi bu temel besin maddesinde tutulan kimyasal ener¬jiye dönüştürülmüştür.
Bitkiler Işıkta Glikoz Sentezler
Glikoz üretimi için klorofilin varlığının gerekliliğini gördünüz. Bitki klorofil sente¬zini ışıkta gerçekleştirmektedir. Karanlıkta çimlendirilmiş bir tohumdan geliştirilmiş bir fide gün ışığı görmediği süre içerisinde yeşil olmadığı bilinmektedir. Bu da ışık özümlemesi için gerekli olan klorofilin sentezinin ışıkla gerçekleşeceğini gösterdi¬ğinden, güneş enerjisinin önemini bir kez daha ortaya koymaktadır.
Yeşil bitkiler havadan aldıkları, CO2 ve topraktan aldıkları suyu, güneş ışığı¬nın etkisi ile glikoza dönüştürmektedirler.

Proteinler;

Tüm canlıların yapısında, sudan sonra en çok bulunan temel yapı maddeleri proteinlerdir.Bu nedenle canlıların kuru ağırlıklarının yaklaşık yarısı proteinlerdir.
Proteinlerin yapıları karbon , hidrojen , oksijen elementlerinin yanı sıra azot elementinden oluşur.Proteinlerde ayrıca kükürt , fosfor gibi elementler de bulunabilir.
Proteinlerin yapıtaşları amino asitlerdir.Canlıların yapısında 20 çeşit amino asit bulunur.Amino asitlerin birbirlerine peptit (amid) bağlarıyla bağlanması (Dehidrasyonu veya peptitleşmesi) ile peptitler , polipeptitler ve proteinler entezlenir.
Aminoasitlerin R ile gösterilen değişken grubu herhangi bir atom ya da atom grubu olabilir.Böylece farklı aminoasit çeşitleri oluşur.Örneğin; R yerine hidrojen bağlanırsa glisin , CH3 grubu bağlanırsa alanin denilen aminoasit çeşitleri oluşur.Amino asitlerin n tanesi n-1 tane su vererek peptit bağlarıyla bağlanıp proteinleri oluşturur.Peptitleşme denilen bu olayı şöyle genelleştirebiliriz.

n(amino asit) Protein + (n-1) Su

Her canlıdaki , hatta bir canlının farklı dokularındaki protein çeşitleri birbirinden farklıdır.Bu da proteini oluşturan amino asitlerin çeşidi , sayısı ve sırasına yani dizilişini farkından kaynaklanır.Çünkü canlıların hücrelerinde her protein çeşidinin sentezini yöneten genler birbirinden farklıdır.
Hayvanların yedikleri proteinler sindirim organlarında sırasıyla pepton , peptit ve sonunda amino asitlere ayrılır.Hücrelere taşınan amino asitlerle canlının kendi proteinleri sentezlenir.
Proteinler canlılarda şu amaçlarla kullanılır:
1-) Hücrelerin yapım ve onarımında sadece protein ya da glikoprotein , lipoprotein halinde yapı elemanı olarak.
2-) Yaşamsal olayların düzenlenmesinde kullanılan enzimlerin oluşturulmasında . Örneğin solunum sindirim enzimleri gibi.
3-) Kasların kasılmasını sağlayan kasıcı protein olarak. Örneğin aktin ve miyozinler gibi.
4-) Çoğu doku ve organların çalışmasını düzenleyen hormon olarak. Örneğin kan şekerinin miktarını düzenleyen insülin ve glukagon gibi.
5-) Doku ve organlar arasında madde taşıyıcısı olarak. Örneğin , O2 ve CO2 taşıyan hemoglobin gibi.
6-) Hayvanların vücudunu yabancı maddelere karşı koruyucu olarak. Örneğin , kandaki antikorlar gibi.
7-) Toksin vb. maddelerin üretilmesinde. Örneğin , yılan zehirleri gibi.
😎 Depo proteinleri olarak. Örneğin , kandaki albümin gibi.
9-) Canlıda , enerji sağlamak üzere kullanılan karbonhirat ve yağlar yeterli olmadığında enerji verici olarak.Uzun süreli açlıkta olduğu gibi.
Hayvansal besinlerden kırmızı et , beyaz et , süt , yumurta ; bitkisel besinlerden fasulye , mercimek gibi baklagiller proteinler yönünden zengin yiyeceklerdir.Proteinlerin , canlılardaki en çok işleve sahip çeşidi enzimlerdir.

===========PROTEİN MOLEKÜLLERİNİN YAPISI==========
Hem hücrelerin oluşmasında , hem de işlevlerini gerçekleştirmelerinde temel maddeler proteinlerdir.Bu nedenle hücrelerin yaşamlarını sürdürebilmeleri , öncelikle protein sentezlemelerine bağlıdır.Hücrenin DNA’larındaki bilgilere uygun protein sentezi , “santral doğma” adı verilen aşağıdaki sırayla yapılır:
Transkripsiyon Translasyon
DNA RNA PROTEİN
(Yazılma) (Çeviri)

Hücrenin , her çeşit proteinin yapımını sağlayan bu olay , sırasıyla aşağıdaki gibi gerçekleşir:
1-) Yapılacak proteinlerle ilgili bilgilere sahip olan molekül , hücrenin çekirdeğindeki DNA’lardır.Her bir proteinlerle ilgili bilgi , iki iplikli DNA’nın anlamlı iplik denilen bir ipliğinden , elçi RNA’lara (mRNA) aktarılır.Oluşan mRNA’da en az , sentezlenecek proteindeki amino asit sayısı kadar kodon bulunur.DNA bilgilerini mRNA’ya yazılması anlamına gelen bu olaya transkripsiyon denir.
2-) DNA şifrelerini alan mRNA , çekirdek zarının porlarında sitoplazmaya geçer.Sitoplazmada , ribozomların küçük ve büyük alt birimleri arasına bağlanarak orada kalıp görevi yapar.
3-) DNA’ların , sentezleyip sitoplazmaya gönderdiği taşıyıcı RNA’lar (tRNA’lar) , antikodonlarına (tRNA’nın alt ucundaki , 3 nükleotitten oluşan kodonun karşılığına) uygun olan amino asitlerden her defasında bir tane alıp ribozomlara gelir.tRNA , antikodonuyla ribozomdaki mRNA’nın uygun kodonuna (mRNA’nın , 3 nükleotitten oluşan ve 1 amino asit bağlatmakla görevli kısmına) (nüleotitlerin ; G ile S , A ile U karşılıklı gelecek şekilde) bağlanır.Getirdiği amino asiti , ribozom üzerine aktarıp sitoplazmaya döner.RNA bilgilerini proteine çevrilmesi anlamına gelen bu olaya translasyon denir.Bu şekilde , her bir amino asidi taşıyan en az bir çeşit tRNA vardır.Bu nedenle , hücrede en az 20 çeşit tRNA dır.
4-) tRNA’ların , önce bağlanıp sonra ayrılmasıyla görevi biten mRNA kodonu ribozomdan kayarak boşa çıkar.Yerine , henüz görevini yapmamış mRNA kodonu gelir.
5-) Her amino asidin özel enzimleri ve ATP’nin enerjisiyle , ribozom üzerinde birbirine peptit bağlarıyla bağlanan amino asitlerden , istenilen protein sentezlenmiş olur. Yani bu olay ;
n( amino asit (a.a.)+a.a.+a.a.+….) …..Polipeptit zinciri (protein)+(n-1)H2O şeklinde gerçekleşir.
6-) DNA’dan verilip, mRNA ile taşınan kodonlara uygun protein sentezi , mRNA’nın bitirme kodonları geldiğinde (UAG, UAA ve UGA) tamamlanır. Belirli amino asitlerin , belirli sırayla bağlanmasından oluşan proteinler , yapı maddesi veya hücre enzimleri gibi düzenleyiciler olarak kullanılacağı yere aktarılır.
7-) Görevi biten ribozomlar , mRNA’lar , tRNA’lar da ,yapı birimlerine ayrılıp, gerektiğinde tekrar kullanılmak üzere sitoplazmaya dağılır.
Bu olaylar , aynı proteinlerden gerektiğinde , defalarca tekrarlanabilir. Ancak DNA’daki bilginin taşınması , ya da proteinlerin sentezi sırasında bir tek amino asidin bile yanlış bir yere bağlanması, önemli bir değişikliğe neden olabilir. Bazen , hücre için yaşamsal önemi olan bir enzimin üretilmemesi sonucu , ölüme bile neden olabilir. Örneğin , hemoglobinde , glutamik asit denilen amino asit yerine , valin adı verilen amino asit bağlanırsa , orak hücre anemisi adı verilen hastalık oluşur. Bu hastalarda hemoglobine oksijen bağlanamaz. Bu da ölümle sonuçlanabilir. Buna karşılık, 104 amino asitten oluşan bir solunum enziminde, 40 amino asidin yeri değişse bile enzim işlevi değişmeden kalabilir.

===========BİR POLİPEPTİT (PROTEİN) ZİNCİRİNİN SENTEZLENMESİ===========

DNA’dan mRNA şeklinde kopya edilen kalıtsal bilgi , protein sentez düzeneği ile amino asit dizilimine çevrilir. Bu çevrimi “Translasyon”denir.
Protein sentezi , çekirdekli hücrelerde özellikle çekirdeğin dışında , yani sitoplazmada meydana gelir. Bununla beraber belirli koşullar altında çekirdekte de protein sentezi yapıldığı gösterilmiştir. Sitoplazmik protein sentezi , endoplazmik retikuluma bağlı ya da serbest polizomlar üzerinde gerçekleştirilir. Bunun dışında mitokondriler ve klorolapstlar , kendi özel ve bağımsız protein sentez sistemine sahiptirler. Bunların protein sentezi , sitoplazmanın protein sentez aktivitesini yükseltebilir. Mitokondrilerin protein sentez düzeneği , özellikle kanserli dokularda belirli olarak değişmiştir.
Peptit sentezinde ilk adım , amino asitlerin sitoplazma içerisindeki bir enzim (sentetaz)sistemi ile uyarılmasıdır. Her aminoasit çeşidini uyaran özel bir enzim bulunur. Enzim ilk olarak aminoasit(AA)ve ATP’yi katlizleyerek , aminoasit adenilik asit bileşimine (AA-AMP)döndürür; ortaya ayrıca pirofosfat çıkar. Aynı enzim , aminoasidin kendine özgü tRNA’ya bağlanmasını da sağlar ve sonuçta tRNA-aminoasitle , serbest adenilik asit ortaya çıkar.
mRNA’nın üzerindeki bilgiye göre aminoasitlerin dizilmesi , aminoasit-tRNA bağlanmasını özgüllüğüyle sağlanabilir. Öyle ki , örneğin , bir sistein ile onun spesifik tRNA’sı (sistein-tRNAsis) birbirine bağlanırsa ve daha sonra sistein alanine çevrilirse; alanin,aynı transfer RNA’ya bağlı kalır, yani bu kompleks alanin-tRNAsis olur. Bu molekül ikilisi , protein sentez sistemine eklendiğinde , peptit zincirinde sisteinin bulunması gereken bütün yerlere , alaninin yerleştiği görülür. Bu deneme protein zincirindeki , aminoasitlerin yerine dikte ettiren sistemin , spesifik-tRNA ‘kar olduğunu , buna bağlı aminoasitlerin hiçbir rol oynamadığını gösterir. Ancak kendi özel tRNA’sına bağlı aminoasitler ribozoma transfer edilir.
Ribozomların göevi , aminoasit-tRNA’nın ve büyüyen polipeptit zincirinin yönünün yönelimini belirli özellikler içinde sağlamaktır.Ancak bu şekilde kalıp üzerindeki genetik kod doğrulukla okunabilir.Bu ribozomda bir defada yalnız tek bir polipeptit zinciri oluşur.Protein sentezi için gerekli kalıp mRNA dır ve iki kollu DNA’nın yalnız tek bir kolunda meydan gelir.Bu mRNA çekirdeği terk ederek sitoplazmaya geçer ve orada ribozomlarla birleşir.Farklı hücrelerdeki ribozomların , kütleleri , rRNA’larını proteinlerine göre oranları , rRNA’larının oluşumu ve bileşimi farklıdır ; Fakat genel yapıları bakımından benzerlik gösterirler.
mRNA ancak ribozomlarla temasa geçtiği zaman okunabilir. Bu kontak yeteneğini ise ancak ikincil yapı (sarmal yapı) göstermeyen (iplik şeklinde olan) ribonükleik asitler sahiptir.Keza moleküllerinin sadece bir kısmı çift kollu yapı gösteren çekirdek asitleride messenger özelliği göstermez.Kontak işleminin yapılmasında , ribozom aktif bir partnerdir ve bilgi seçme yeteneği vardır.Öyle ki , ribozomlar ile homolog mRNA’lar arasında bir özelleşme vardır.Bitkisel virüslerden elde edilen RNA’lar E.coli ribozomlar tarafından normal koşullar altında messenger olarak , kabul edilmezler.Çünkü her ikisi homolog değildir.(aynı kökenden gelmemişlerdir)
Ribozomlar 1 M NH4 Cl’i bir ortamda yıkanırlarsa bu özgüllüklerini yitirir.Bu yıkanma sırasında f1 ,f2, f3 faktörleri diye adlandırılan proteinleri ortama verirler.f3 faktörü , homolog mRNA’nın (aynı kökten gelmiş gruplardaki mRNA) tanınması için özgülleşmiştir ve “bağlayıcı faktör” olarak adlandırılır.Bu faktör , mRNA’nın sedimantasyon sabitesi 30 S olan serbest ribozomal alt birimine bağlanmasını katelizer.

30 S + mRNA 30 S / mRNA

Heterolog messenger olarak adlandırılan , poliadenilik asit ve poliurudilik asit gibi monoton polinükleotit dizelerinden meydana gelmiş yapay mRNA’lar ancak tuz derişiminin yüksek olduğu ortamlarda , ribozomlar tarafından kabul edilirler.Bu durumda bağlayıcı faktörün bulunmasına artık gerek duyulmaz.
Protein sentezi özellikle tavşanların sadece tek bir protein yapan , yani hemoglobin sentezleyen , retikulosit hücrelerinde , oldukça ayrıntılı olarak çalışılmıştır.Beş veya daha fazla sayıda ribozom birbirlerine bir mRNA aracılığıyla bağlanmışsa , yani “Poliribozom” şeklinde iseler daha etkili olarak protein sentezlerler.Yapılan araştırmalarda , tek tek halde bulunan ribozomların , poliribozomların bir ucuna bağlandıkları , mRNA boyunca yavaş yavaş hareket ettikleri ve bu hareketleri sırasında , eklenen uygun aminoasitlerle taşıdıkları polipeptit zincirinin büyüdüğü görülür.Böylece ribozomların mRNA boyunca bilgiyi okuyarak gittiği görülür.mRNA’nın tüm şeridi okuduktan sonra , ribozom , mRNA zincirinin ucundan ayrılır ve yeni bir mRNA’ya doğru hareket eder.
Bir genden bir dakika içinde ortalama bir mRNA çıkar ve sitoplazmada ortalama 240 dakika yaşar. Bu demektir ki , hücrede 240 sayısı sabittir.Bir mRNA’dan yapılan enzim sayısı ise daha azdır.Çünkü protein sentezi daha yavaş yürür.(her beş dakikada bir tane). Dolayısıyla enzimlerin ortalama ömrü uzamıştır.(20 saat kadar)Buna göre bir mRNA’dan 20 * 60/5 = 1200/5 = 240 enzim meydana gelir.Hücrede 240 mRNA bulunduğundan , enzim sayısı240 * 240 =57.600 enzimdir.Dolayısıyla DNA şifresi mRNA ile sadece kopya edilemez aynı zamanda onun aracılığıyla da çoğalmış olur.Bir mRNA aynı anda iki ribozoma kalıplık yapabilir ; öyle ki , molekülün bir ucu protein sentezini bitirirken , öbür ucu diğer bir ribozoma bağlanmış ve protein sentezini başlatmış olabilir.Büyüyen peptit zinciri her zaman orijinal ribozomuna bağlı olarak kalır , diğer bir ribozoma transferi söz konusu değildir.Replikasyonun , gen transkripsiyonunun ve protein sentezinin tüm işleyişi , pürin ve pirimidin baz çiftleri arasındaki zayıf hidrojen bağlarına göre düzenlenir.Bu bağların özgüllüğü , işleyişin doğru yürümesini sağlar ve herhangi bir yanlışlığın olma olasılığı %0.1 ‘den çok daha azdır.
mRNA’daki şifreye göre binlerce aminoasidin birleşmesinden polipeptit zincirleri meydana gelmektedir.Ne bir fazla ne bir eksik aminoasit eklenebilir. Aksi taktirde canlının alışık olmadığı proteinler oluşur ve bu da antikor oluşumuna neden olur.(allerjik tepkimeler meydana getirerek). Bunun için ayrıca bir ‘Kontrol Mekanizması’ vardır. Eğer protein sentezinde bir aminoasit bulunmazsa ya da yanlış düzenlenirse , sentez çok defa devam etmez ve genellikle protein temel elemanlarına kadar yeniden parçalanır. Bu yıkılım , enzimler tarafından yapılır. Bir protein sentezinin tamamlanabilmesi için , ribozomun son kontrolünü yapıp , sağlam vermesi gerekir. Hatta mRNA bozuk olduğunda , mRNA’nın kendisi yok edilir. Bir gen tarafından devamlı bozuk mRNA çıkarılıyorsa , çok defa , o genden gelen bütün mRNA’lar toplanıp sitoplazmada yok edilir ya da herhangi bir şekilde çıkmaları önlenir. Her peptit bağının kuruluşu bir ATP , yani 7.300 kaloriye gereksinme gösterilir. Bu nedenle , yanlış sentezlenmeler büyük enerji kabına neden olacağı gibi , parçalanmalarından meydana gelen fazla enerji de hücreleri öldürebilir.

==============PROTEİN SENTEZİNİN BAŞLAMASI=============
Bağlayıcı faktör f3’ün aracılığıyla mRNA , translasyona (çevirime) hazırdır. Eğer anlamlı bir protein oluşacaksa , emre hazır bilginin tümüyle tercüme edilmesi zorunludur.mRNA’nın bir kısmının , örneğin ortasının tercüme edilmesi , ancak bir protein parçasının meydana gelmesine ve bunun da kural olarak başındaki ve sonundaki eksik aminoasit diziliminden dolayı inaktif olmasına neden olacaktır.
En basitinden sentezin başlama noktasını saptayan yerin mRNA’nın bir ucunda bulunması ve ribozomların bu noktadan itibaren mRNA’ları tanıması gereklidir. Bu durumda 5’ ucundan 3’ ucuna doğru translasyonun yapılmasını zorunlu kılacak bir düzenek olmalıdır. Doğada , serbest 5’ ucun translasyonun başlama noktası olarak herhangi bir rolü olmadığı saptanmıştır.
Başlama noktasının saptanması için yapılan araştırmalar , belirli aminoasitlerin , N terminalinde daha sık bulunduğunu , özellikle methioninin ve daha seyrek olmak üzere sırasıyla ala , ser , thr , glu’nun bulunduğunu göstermiştir. Bu gözlemden , belirli bir aminoasitin ya da daha seyrek olarak bazı aminoasitlerin , protein sentezinin başlama noktasını işaretlediği varsayılmıştır. Bakterilerde , methioninin başlangıç aminoasiti olarak işlev gördüğü saptanmıştır.Methionin , ilk olarak özgül sentetazlarının yardımıyla iki farklı tRNA üzerine taşınır.

 

F-Sentetaz Meth-t-RNAf % 70

Methionin

M-Sentetaz Meth-t-RNAm % 30
tRNAf (f = front = ön ) , başlama noktalarına bağlanır. Tüm methioninin %70’i bu tRNA’lara bağlanmıştır. Geri kalan %30’u sentez edilecek protein zincirinin ortasında bulunacak (uçtakiler değil) methioninden sorumlu olan tRNAm ( m = middle = orta)’ya taşınır. Ancak tRNAf üzerinde bulunan aminoasit daha sonraki kademede 10-formiltetrahidrofol asit-transformilazla formillendirilir. Bu formilaz daha önce değindiğim f1—-f3 faktörleri gibi ribozomlarla bağlanmış bir proteindir.
Başlangıç aminoasidi , oluşan proteinler için genellikle herhangi bir öneme sahip değildir. Aksi taktirde , proteinlerin büyük bir kısmın ya da hepsinin N-terminal pozisyonunda (ucunda) methionin aminoasidi bulunmalıdır. Bu aminoasid , çoğunlukla özel bir enzimle deforme edilir ya da tamamen parçalanır. In vitro (hücresiz ortamda) , formüllendirilmemiş met tRNA’lar mRNA’nın ortasındaki AUG kodonu tarafından kabul edilmez.Bu nedenle tRNAf ‘nin başlama noktasını saptama özelliği sadece formil grubundan gelmemekte , ayrıca , kendine özgü bir yapıya sahip olmasından ileriye gelmektedir. Büyük olasılıkla , formil-met-tRNAf’nin bağ sağlamlığı , ribozom üzerindeki formil grubları aracılığıyla kuvvetlendirilmektedir. Aynı işlevler başlama aminoasid olduğu tahmin edilen N-asetil-fenil-tRNA ve N-asetilvalil-tRNA için de geçerlidir.
Formillendirilmiş methionil-tRNAf’nin monte edilmesi , mRNA üzerindeki AUG ve GUG kodonları ile olur. Formillendirilmemiş met-tRNAm , yalnız AUG kodonu tarafından tanınır.
Bağlanma (tutunma), f1 ve f3 faktörlerinin , AUG (ya da GUG) başlama tripletlerinin , GTP’nin ve Mg iyonlarının bulunduğu ortamda en fazladır.Başlama faktörlerini aktive edilmesi için yalnızca GTP (nukleozittrifosfat)’nın bulunması yeterlidir.GTP’den fosfor asid ayrılmaz çünkü GTP , 5-guanilildifosfonat ile yenilenebilir. Yapay polinukleotitlerle ve özellikle başlama kodu eksik olanlarla , normal koşullarda protein sentezi gözlenmemiştir bununla beraber , Mg++ derişiminin , inkübasyon ortamında , yaklaşık 20 mM’a yükselmesiyle , f faktörlerine gerek duyulmadan protein sentezi başlatılabilir.
Burada dikkate çekilecek husus , başlama olayına ribozomun küçük alt biriminin katılmasıdır.Formil-methionil-tRNA’nın AUG ya da GUG kodonu aracılığıyla başlama kompleksine montesi akla bir soru getirmektedir.mRNA’nın ortasındaki AUG kodonu başlangıç kodonu olarak kullanılan AUG kodonunda nasıl fark edilebilmektedir? Çünkü her iki kodonda meteonini kodlar. Bu ayrım , ribozom büyük alt birimlerinin olmadığı durumlarda meydana gelen başlama kompleksini özelliğinden ileriye gelmektedir.Çünkü tam bir ribozom üzerine , formil-methionil-tRNAf bağlanmaz. Sentezlenen peptit zincirinin içine methionil-tRNAm bağının monte edilmesi ise , yukarıdaki durumun tersine , ancak her iki ribozomal alt birimin bulunmasına ; yani tam bir ribozom oluşumuna bağlıdır. Bu , bize ribozomların neden iki as birimden meydana geldiğini açıklar.Çünkü 30S’li partikül yalnız başlama için , tam bir ribozomun oluşumu ise sürekli ve doğru bir translasyonun yapılması için gereklidir.Bu sistem ya da düzenlenme mRNA’nın rasgele bir noktasından itibaren translasyonunu önler.
Ancak başlama kompleksinin oluşumundan sonra , tam bir ribozom meydana gelir ve protein sentezleyen sistem işleyişine hazır olur.Protein sentezinde ribozomların özelliğini anlayabilmek için , ribozomların üzerinde farklı bölgeler tanımlanmış ve aşağıdaki gibi isimlendirilmiştir;

a-) Giriş ( = akseptör tarafı =decoding tarafı ya da aminoacil tarafı )
b-) Çıkış ( =donnor tarafı =condensing tarafı ya da pepdidil tarafı )

Eğer AUG ya da GUG başlama kodonunu bir mRNA ribozom ile bağlanırsa , başlama kodonları ribozomların girişine yerleşir. ( ya da başlama kodonlarının yerleştiği yer ribozomların girişi olur.) Başlama faktörlerinin aracılığıyla meydana gelmiş olan formil-metionil-tRNAf (başlama kompleksinin oluşumu ) ikinci kademede ribozomun çıkış noktasına doğru itilir.Bu itiliş , 30S’lik ribozomal alt birimin üçüncül yapısının geçici olarak değişmesine neden olmasının yanı sıra başlangıç kompleksinin kalitatif (niteliksel) olarak değişmesine de neden olur. Ribozom çıkışını doğru kaymış olan formil-methionil-tRNAf büyük alt birimi küçük alt birimle birleşerek tam bir ribozom oluşturmasına olanak verir. Başlangıç kodonu ribozomun çıkışına yaklaşırken ya da çıkarken , ikinci kodon ribozom girişine yaklaşır ya da girer ve aynı olaylar t4ekrarlanır. Protein sentezi için, ribozom üzerinde , büyük bir olasılıkla daha başka , aktif bölgeler mevcuttur; örneğin amino-açil-tRNA türlerinin girişi için bir “Kanal Bölgesi”serbest tRNA ve peptit zincirlerinin savrulması için de bir “Fırlatma Bölgesi” mevcuttur.

==============TRANSFER ENZİMLERİN ROLÜ=============

Başlama olayının dördüncü kademesinden sonra , başlama kodonu izleyen ikinci baz tripleti kendi aminoaçil-tRNA’sını kabule hazırdır. İç aminoasitlerin montesi için , her zaman , bazı faktörlere gereksinim vardır. Bunlar, ultra santrifüjle fraksiyonu yapılan hücre ekstraktının , süpernatant 100.000 * g. , kısa adıyla s-100 denen maddelerinin içerisinde çözülmüş olarak bulunur. Ribozomlarla bağlanan (yığışım yapan) f, bağlama ve başlama faktörlerinin aksine, daha sonra diğer bir hücre kompartimentinden elde edilir.
Protein sentezinin beşinci kademesinde , ikinci aminoasit, tam (komple) oluşmuş ribozomun girişine bağlıdır. Bu adım, bir T( transferden gelme) faktörünün ve parçalanmamış GTP’nin bulunduğu ortamda gerçekleşir. T faktörünün özellikleri , büyük ölçüde , f1 faktörünün özelliklerine benzer. Bu faktör , f1’in aksine, başlama kodonunu değil, diğer kodonları tanır. Adı geçen T faktörü bir termosta bil ( Ts) = ısıya dayanıklı ) ve birde termosta bil olmayan (Tu) = ısıya dayanıksız) iki kısma ayrılır. Ts , Tu ile GTP’nin yığışımını katalizler ve daha sonra aminoacil-tRNA ile stabil (dayanıklı)bir yapışma , tutunma kompleksi oluşur.

 

GTP + Tu Ts GTP/Tu

Aminoaçil-tRNA
GTP/Tu GTP/Tu /aminoaçil-tRNA

Tutunma kompleksi , ribozomun giriş tarafı üzerindeki ikinci kodon ile bağlanır. T faktörünün , ayrıca , kodon ile3 anti kodonunun karşılıklı etkileşiminde , sabitleştirici bir özelliğe sahip olup olmadığı bilinmemektedir.
Daha sonra , altıncı kademede , girişte bulunan aminoacil –tRNA , çıkış bölgesine doğru kayar. Bu translokasyon(yer değiştirme9 , ribozomun üçüncü yapısının tekrar değişmesi ve bağlı GTP’deki bir fosfatın kullanılması ile gerçekleşir. Parçalanma ribozoma özelleşmiş bir GTPaz’ın ortaya çıkmasını sağlar. Bu GTPaz , faktör G , yani “Translokaz” (bazı hallerde yanlış olarak peptit sentetaz şeklinde kullanılır) olarak tanımlanmıştır.
Hem T faktörü , hem G faktörü , hayvanlardaki protein sentez sistemleri içinde bulunan aminoaçil transferazlara büyük ölçüde uygunluk gösterir; fakat aynı değildir. Transferaz-I , bakteriyel T-faktörü gibi, transferaz-II ise G faktörü gibi davranır. Transferaz-I , keza “Bağlama enzimi” olarak da tanınır.
Sentetazların ve bağlayıcı faktörlerin canlı gruplarına göre gösterdikleri özgüllük gibi transferaz faktörler de keza ancak homolog (kököndeş) ribozomlarla tepkimeye girer. T ve faktörleri ancak bakteriyel ribozomlarla (hayvanlarınkiyle , özellikle memeli hayvanlarınkiyle değil) transferaz-I ve II ise ancak hayvansal ribozom larla (bakteriyel ribozomlarla değil) bağ yapabilir. E coli ribozomlarında hem G hem T görevini yüklenmiş bir polimerizasyon faktörü tanımlanmıştır.; bu faktörün aktivitesi , G ve T faktörlerinde olduğu gibi birbirinden ayrılmış durumda değildir.
İkinci aminoasidin tRNA’sını mRNA’ya bağlanmasından sonra , bunu ribozom üzerinde 1. ve 2. aminoasitlerin birbirine bağlanması “peptit bağı” izler. Bu bağlanma kendiliğinden meydana gelen bir olay değildir. tRNA’ya bağlı aminoasitteki enerji , peptit bağı için yeterlidir. Çünkü peptit bağlarının gerek duyduğu serbest enerji , aminoacil-tRNA bağında bulunan enerjiden çok daha azdır. Bu peptit bağının oluşumu , ribozomlarda protein olarak bulunan 50 S alt birimi üzerine gömülmüş “peptidiltransferaz “ denen bir enzim tarafından katalizlenir. Peptit bağı , bir aminoasidin amino grubunun başka bir aminoasidin karboksil grubuna bağlanmasıdır.
========SON ÜRÜNLERLE ENZİM İŞLEVLERİNİN DÜZENLENMESİ=========
———-( = ALLOSTERİK PROTEİNLER )———

Düzenleme mekanizmasının ilk adımı , enzim sentezinden ziyade , mevcut enzimin aktivitesinin düzenlenmesidir. Bu şekildeki bir düzenleme ( = son ürünle durdurma ) , aşağıdaki gibi yürütülür. Örneğin bakterilerde , arjinin , en azından dört kademelik bir tepkime zincirinin sonunda sentezlenir.Bunun için dört enzime gereksinme duyulur. Bu enzimler , sırasıyla , giriş maddesini adım adım değiştirerek , sonuçta ürün olarak arjinini yaparlar.Ortama hazır arjininin eklenirse , arjinin sentezleme mekanizması baştan itibaren durdurulur.
Bundan çıkarılan sonuç : Eğer bakteriler dışarıdan hazır son ürün sağlayabilirse , ilk adımda ilgili enzimlerin aktivasyonunu durdurmaktır.Çünkü bu durumda yapılacak hücre özütleri , gerçekte , bu sentezlemeyi sürdürecek enzimlerin hücrede in aktif olarak hala mevcut olduğunu göstermektedir.Bazı kalıtsal hastalıklarda , sentez zincirinin belirli kademelerinde kesinti olmakta ve ara ürün hücrede , artık , ara kademe ürünlerinin de oluşmadığı görülür.Yani yeterince sağlanan son ürün , tüm sentez dizisinin işlevini başından itibaren durdurur.
Enzim kimyasında , uzun zamandan beri , bir enzimin ya da sentez zincirinin işlevinin son ürüne benzer maddelere (kompetitif = aldatıcı moleküller ) durdurulabileceği ya da bloke edilebileceği bilinmektedir.Aldatıcı moleküller , enzimin özelleşmiş (spesifik) yerine bağlanır ve böylece , enzim , in aktive olur.
Bu şekildeki enzimlerde yani son ürünle ya da benzeri maddelerle denetleyebilir enzimlerde iki özelleşmiş bölgenin bulunduğu varsayılır. Bir tanesi substrat’a diğeri denetleyen ya da düzenleyen maddeye ( genellikle son ürüne = effektöre ) bağlanabilir.Effektörün (son ürünün ) ortamda birikmesi ve sonuçta enzimin özelleşmiş bir yerine bağlanması , enzimin , substrat’a bağlanmasını sağlayan kısmının yapısının değişmesine neden olur ve enzim bloke edilir. MONOD ve JACOB , bunu , “Allosterik Etki” olarak isimlendirmişlerdir.
Effektör enzim bağı kısa sürelidir. Yeterli son ürün , enzim moleküllerini bloke etmekle beraber ; miktarı azaldığında serbest kalan enzimler işlev görmeye başlar. Bu şekilde son ürün ile enzim arasında , son ürünün derişimine göre bir düzenleme sağlanmış olur.
Bir sentezleme zincirindeki tüm enzimlerin , allosterik olarak denetlenmediği , genellikle ilk kademedeki enzimin bloke edildiği bilinmektedir. Bu şekilde , hücre , daha ekonomik ve tutumlu olarak çalışabilir. Çünkü son ürünün ara kademede yer alan diğer enzimleri bloke etmesi , enerji ve madde yönünden savurganlık olur.
=============PROTEİNLERİN SİNDİRİMİ============

Proteinler , et , süt , yumurta gibi hayvansal besinlerle ; baklagiller ( fasulye , nohut , mercimek vb. ) gibi bitkisel besinlerde bol bulunan organik maddelerdir. Canlılarda , hücre zarlarını oluşturarak yapı maddesi , enzim ve hormonları oluşturarak düzenleyici madde , hücrede yeterli karbonhidrat ve yağ bulunmaması halinde de enerji hammaddesi olarak kullanılır. Vücuda alınan proteinlerin , hangi amaçla olursa olsun kullanılabilmeleri için , yapı taşları olan aminoasitlere parçalanmaları gerekir. Bu amaçla proteinlerin sindirimi mide de başlar , on iki parmak bağırsağında devam eder ve ince bağırsakta tamamlanır. Üç aşamada yapılan proteinlerin sindirimi aşağıdaki gibi olur :
Midede : Yutkunma ve yemek borusunun peristaltik hareketleriyle besinler mideye iletilince , bazı mide hücreleri gastritin hormonu salgılar. Kandaki gastrin de mide öz suları salgılayan bezleri uyararak HCI salgılamalarını sağlar. Bir yandan da mukus salgısı ile mide çeperini tahrip etmemesi için in aktif durumda olan pepsinojen enzimi ve süt çocuklarında lap enzimi salgılanır.

Önce pepsinojen , HCI ile etkileşerek aktif bir proteinaz olan pepsin’e dönüşür :

Pepsinojen + HCI Pepsin

Pepsin de , proteinlere etki ederek ilk sindirim ürünü olan pepton ‘lara dönüştürür :

Pepsin
Protein + H2O Pepton (polipeptit )

Lap enzimi , süt çocuklarının emdiği sütün proteinini kazein halinde çöktürür :

Lap
Süt proteinleri Kazein + su

Kazein de pepsin etki ederek polipeptitlerle aminoasitlere parçalanır :

Pepsin
Kazein + H2O Polipeptit + Aminoasit

Mide öz sularıyla karışarak kimüs denilen bulamaç halinde gelen besinler , ortalama iki saat kadar sonra on iki parmak bağırsağına geçer. “ sindirim , on iki parmak bağırsağında devam eder.

 

 
PROTEİNLERİN SİNDİRİMİ İNCE BAĞIRSAKTA TAMAMLANIR

Kimüs , on iki parmak bağırsağına gelince sekretin hormonu salgılar. Sekretin , pankreası uyarınca salgılanan enzimlerle , hiç sindirilmemiş proteinlerin ve peptonların sindirimi on iki parmak bağırsağında ve ince bağırsakta olmak üzere iki aşamada tamamlanır.

1-) On iki parmak bağırsağında : Pankreasın in aktif durumundaki enzimi olan tripsinojen , bağırsaktaki bazı hücrelerin salgıladığı enterokinazla etkileşerek , aktif enzim olan tripsin’e dönüşür.

Tripsinojen Enterokinaz Tripsin

Aktif bir enzim olan tripsin de , mideden gelen peptonlara (polipeptitlere ) etki ederek onları peptitlere ve aminoasitlere dönüştürür.

Pepton (polipeptit) + H2O Peptit + Aminoasit

Besinler , kısa süre içinde on iki parmak bağırsağından ince bağırsağa geçerler.

2-) İnce bağırsakta :İnce bağırsak bezlerinin salgıladığı erepsin enzimi , on iki parmak bağırsağından gelen peptitlere etki ederek onları proteinlerin son sindirim ürünler olan aminoasitlere dönüştürür :
Erepsin
Peptit + H2O Aminoasitler

Oluşan tüm aminoasitler , ince bağırsaktaki villuslar tarafından emilerek kanla , karaciğere taşınıp oradan da dolaşıma katılır.

Düzgün Olmayan Cisimlerin Hacimleri
Düzgün geometrik yapıda olmayan katı cisimlerin hacimleri, dereceli kaplardaki sıvılardan yararlanılarak bulunur.
Bu tür cisimler tamamen sıvı dolu olan bir kaba batırıldığında, sıvıda erimemek şartıyla hacmi kadar hacimde sıvı taşırır. Eğer cisim tamamen batmıyorsa, taşan sıvının hacmi batan kısmın hamine eşit olur.

Tamamen dolu olmayan dereceli kaptaki sıvıya bir cisim atılırsa, cismin hacmine eşit hacimde sıvıyı yer değiştirir.
Eğer katı bir cisim sıvı içine atıldığında çözünüyorsa, cismin gerçek hacmini bulamayız. Çünkü, cismin katı haldeki hacmi ile sıvı haldeki hacmi eşit olmadığı gibi, katı içinde hava boşlukları olabilir ve eridiğinde hava çıkar ve hacim azalır.
Dereceli kapta bulunan kuru kumun üzerine su döküldüğünde, karışımın hacmi, su ve kumun ayrı ayrı hacimlerinin toplamından daha küçük olur. Bunun nedeni, kum tanecikleri arasında hava boşluğu olması ve suyun bu boşlukları doldurmasıdır. Buna göre, kumun gerçek hacmi, karışımın hacminden suyun hacmi çıkarılarak bulunur.
Hacim Birimleri
Hacim V sembolü ile gösterilir. SI birim sisteminde hacim birimi m3 tür. Pratikte maddelerin hacmini ölçmek için m3 ün alt katları olan cm3 ve dm3 kullanılır. Bir cismin hacmi bulunurken, üç boyutu çarpıldığı için, hacim birimleri de uzunluk birimlerinin küpü olarak ifade edili

Nükleer enerji

Nükleer enerji, atomun çekirdeğinden elde edilen bir enerji türüdür. Kütlenin enerjiye dönüşümünü ifade eden, Albert Einstein’ a ait olan E = mc2 ( E:Enerji, m:kütle , c:Işığın hız sabiti) formülü ile ilişkilidir. (Atom kütlesinin enerjiye dönüşümü)

Bununla beraber, kütle – enerji denklemi, reaksiyonun nasıl meydana geldiğini açıklamaz, bunu daha doğru olarak nükleer kuvvetler yapar. Nükleer enerjiyi zorlanmış olarak ortaya çıkarmak ve diğer enerji tiplerine dönüştürmek için nükleer reaktörler kullanılır.

Nükleer enerji, üç nükleer reaksiyondan biri ile oluşur:

1. Füzyon: Atomik parçacıkların birleşme reaksiyonu.
2. Fisyon: Atom çekirdeğinin zorlanmış olarak parçalanması.
3. Yarılanma: Çekirdeğin parçalanarak daha kararlı hale geçmesi. Doğal (yavaş) fisyon (çekirdek parçalanması) olarak da tanımlanabilir.

Nükleer enerji, 1896 yılında Fransız fizikçi Henri Becquerel tarafından kazara (uranyum maddesinin fotoğraf plakaları ile yanyana durması ve karanlıkta yayılan X-Ray ışınlarının farkedilmesi ile) keşfedilmiştir.

Uluslararası çevre örgütü Greenpeace’in kurucularından Patrick Moore’a göre, nükleer enerji karbon dioksit üretmediği için kömür yakan termik enerjiye göre daha çevreci bir alternatiftir.

Füzyon

Füzyon, Nükleer kaynaşma (füzyon), fizyonun (nükleer parçalanma) tersine, farklı iki element çekirdeğinin birleşerek daha ağır bir element atom çekirdeği oluşturmasıdır. Çekirdek Tepkimesi olarak da bilinen bu tepkimenin sonucunda çok büyük miktarda enerji açığa çıkar.

Füzyon tepkimeleri Güneş’te her an doğal olarak gerçekleşmektedir. Güneş’ten gelen ısı ve ışık, hidrojen çekirdeklerinin birleşerek helyuma dönüşmesi ve bu dönüşüm sırasında kütle kaybı karşılığı enerjinin ortaya çıkması sayesinde meydana gelmektedir. Kütle kaybının karşılığı enerjinin büyüklüğü Einstein’in ünlü E = mc² formülüyle rahatlıkla hesaplanabilir.

Fisyon

Atom fiziğinde Kararlılığı az ve büyük olan çekirdeklerin kararlı küçük çekirdeklere dönüşmesine fisyon tepkimesi denir. Bu olayda büyük miktarda enerji açığa çıkar. Bölünme tepkimeleri atom bombalarının yapımında ve nükleer santrallerde enerji üretininde kullanılır.Bu olayda nötronla bombardıman edilen U238 (uranyum) çekirdeği nötronu aldığı zaman kararsızlaşarak baryum 142 ve Kripton 91 e dönüşür bununla birlikte 3 nötron salar ve yüksek miktarda gamma ışıması yapar.Bu yaklaşık 25.000 ton kömürün enerjisine eşittir.Fisyon tepkimelerinde açığa çıkan enerji nükleer reaktörlerde kontrollü olarak kullanılarak enerji elde edilebilir.Ayrıca açığa çıkan alfa ve gama ışınları bilimsel deneylerde kullanılır.

Fisyon tepkimesinde açığa çıkan nötronlar ortamdan uzaklaştırılmazsa,tepkime zincirleme devam eder.

Fisyon tepkimeleri için birilk enerjiye(aktiflenme enrjisi) ihtiyaç vardır.

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında radyoaktivitenin ve radyoaktif atomların keşfinden sonra, bilim çevrelerinde bu yeni keşfe yönelik büyük bir ilgi ve merak oluşmuştur. Bazı bilim adamları bu keşfin tıp alanı üzerinde kullanımı üzerinde yoğunlaşırken, diğer bazı bilim adamları da radyasyonla ilgili süreçlerin enerji kaynağı olarak kullanılıp kullanılamayacağını merak etmiştir. İkinci Dünya Savaşının hemen öncesinde, Uranyum gibi dev atom çekirdeklerin bölünmesini içeren “fisyon (bölünme)” ve helyum gibi küçük atom çekirdeklerinin kaynaşmasını içeren “füzyon (kaynaşma)” tepkimelerinin keşfi ile beraber, daha önce hiç hayal bile edemeyeceklerdeki boyutlarda enerjinin üretilebileceği anlaşılmıştır. 2 Aralık 2942 tarihinde, Chicago Üniversitesinde, Enrico Fermi ve arkadaşları kurdukları uranyum düzeneğinde zincirleme tepkimeyi gerçekleştirip, nükleer enerjinin büyük miktarlarda, sürekli ve kontrollü bir şekilde ortaya çıkartılabileceğini göstermesiyle beraber “nükleer enerji” çağı başlamıştır. Bu tarihten sonra, dünyamız nükleer enerji ve ilgili diğer yan bilim dallarının baş döndürücü bir hızla ilerlemesine şahit olmuştur.

Kaynaklar
-http://www.nukleer.web.tr/
-http://tr.wikipedia.org/wiki/N%C3%BCkleer

Bir cismi hava yerine suyun içinde kaldırmak istersek suyun içinde daha küçük bir kuvvetle kaldırabildiğimizi görürüz.Aynı şekilde dinamometrenin suyun içindeki ölçtüğü değer, havadakine
göre daha azdır.Bunun sebebi, suyun cisme yukarı yönlü, ağırlığı hafifletici bir kuvvet uygulamasıdır.
Suyun kaldırma kuvvetini Archimedes isimli bilim adamı bulmuş olup, Archimedes prensibi diye de anılır.Aslında bütün sıvılar, içindeki cisimlere yukarı yönlü kuvvet uygular. Bu kuvvet daima yerden yukarı yönlü bir kuvvettir.
Kaldırma kuvveti Fk sembolü ile ifade edilir.Vektörel bir büyüklüktür.
Kaldırma Kuvveti:Sıvı içinde bulunan cisimlere sıvı tarafından yukarı yönlü uygulanan kuvvete kaldırma kuvveti denir.
Kaldırma kuvveti; cisim etrafından yeri değiştirilen sıvının ağırlığına eşittir.Birimi Newton ve dyn dir.
G:Cismin Ağırlığı
Fk:Kaldırma Kuvveti

Kaldırma kuvvetinin büyüklüğü şunlara bağlıdır:
1)Cismin batan kısmının hacmine(Vb)
2)Sıvının yoğunluğuna (ds)
3)Ortamın çekim ivmesine (g)
bağlıdır.

Kaldırma : (Cismin batan) . (Sıvının ) . (Yer çekimi)
Kuvveti hacmi yoğunluğu ivmesi
Fk = Vb . ds . g

İle ifade edilir.
Fk: Newton
Vb: m3
ds: kg/m3
g: N/kg

NOT: Kaldırma Kuvveti hesaplanırken bu dönüşüm formülü kullanılır.

Fk=Vb .ds . 0.01

FİZİKSEL DEĞİŞMELER

Maddenin dış görünüşünde yani fiziksel özelliklerindeki değişmelerdir.

Madde fiziksel değişmeye uğradığında yeni isim almaz. Cam; kırıldıktan sonra kırık cam olarak adlandırılır. Kağıt; yırtıldıktan sonra kağıt parçası olarak adlandırılır.

Fiziksel özellikler:Maddenin şeklini, halini ( katı, sıvı, gaz ) belirten, maddenin yapısını değiştirmeyen özelliklerdir. Renk, koku, tat, çözünürlük, genleşme, ısı ve elektriği iletme, erime ve kaynama noktası fiziksel özelliklerdir.

Kağıdın yırtılması, suyun donması ve kaynaması, buzun erimesi, telin bükülmesi, mumun erimesi, tuzun suda çözünmesi fiziksel değişmelerdir.


KİMYASAL DEĞİŞMELER

Maddenin iç yapısında meydana gelen değişmelerdir.

Bu değişmelerden sonra madde yeni adlar alır.

Odun, kağıt, kömür ve mumun yanması, demirin paslanması, şekerin ısıtılınca kömürleşmesi, suyun oluşması veya ayrışması.

Fiziksel ve kimyasal olaylar sonucu fiziksel ve kimyasal özelliklerde değişme olur.

Fiziksel olay Kimyasal olay

1- Maddenin dış yapısında değişme olur. 1- Maddenin iç yapısında değişme olur.

2- Yeni bir madde oluşmaz. 2- Yeni bir madde oluşur.

3- Karışıma giren maddelerin özellikleri 3- Birleşen ve ayrılan maddelerin özellikleri

değişmez. değişir.

4- Eski hale fiziksel yöntemlerle dönülür. 4- Eski hale ancak kimyasal yöntemlerle dönülür.

Kimyasal olaylar

Kimyasal olaylarda, maddeler arasındaki etkileşim, reaksiyon veya tepkime olarak adlandırılır. Her reaksiyon denklem ile gösterilir.

Reaksiyon denklemi;

Reaksiyona giren maddelere girenler veya reaktif denir. Ok reaksiyonun oluşum yönünü ve iki tarafın denkliğini gösterir. Reaksiyon sonucu çıkan maddelere ürün denir.

Katalizör: Kimyasal reaksiyonlara dışarıdan ilave edilerek reaksiyonu hızlandıran ve sonuçta özelliğini koruyarak çıkan maddeye denir. Katalizör bir reaksiyonda üzerinde gösterilir.

MnO2 reaksiyonda katalizördür.

Kimyasal Reaksiyon Çeşitleri

1. Enerji durumlarına göre ikiye ayrılır.

a) Endotermik reaksiyonlar

b) Ekzotermik reaksiyonlar

a) Endotermik reaksiyonlar: Dışarıdan enerji alarak oluşan reaksiyonlara denir.

Suyun ayrışması,

2. Birleşme reaksiyonları.

İki farklı özellikte maddenin birleşerek değişik özellikli yeni bir madde oluşturmasıdır. Bunlara sentez reaksiyonları da denir.

Işık vermeden oluşan yanma yavaş yanmadır. Demirin paslanması, solunum olayı, odunun kömürleşmesi gibi. Isı ve ışık vererek oluşan yanma hızlı yanmadır. Odun, kağıt, mumun yanması gibi.

5. Asit- Baz reaksiyonları.

Asitlerin bazlarla birleşme reaksiyonlarıdır. Bu reaksiyonlara nötrleşme reaksiyonları da denir. Reaksiyon sonucu tuz ve su oluşur.

Kimyasal reaksiyonların denkleştirilmesi:

Kimyasal reaksiyonlarda;

* Atom cinsi ve atom sayısı korunur.

* Kütle korunur.

* proton, nötron, toplam elektron sayıları korunur.

* Atom sayıları;

Reaktiflerin atom sayıları toplamı = Ürünlerin atom sayıları toplamı

Bu maddenin korunumu yasasından kaynaklanır. Maddenin korunumu yasası: Madde varken yok olmaz, yokken var olmaz, der.

ASİTLER, BAZLAR VE TUZLAR


Isırgan otunun sap ve yapraklarına vücudunuzun çıplak kısımları değdiğinde acı, yanma ve kaşıntı hissi duyarsınız. Bu durum ısırgan otunun sap ve yapraklarındaki formik asitten kaynaklanır.
Elinizin ya da vücudunuzun herhangi bir yeri karınca
tarafından ısırıldığında acı ve yanma hissi duyarsınız.
Bu karıncaların salgıladığı formik asitten kaynaklanır.

Bal arısı ya da eşek arısı tarafından sokulduğunuzda bir yandan sokulan yer kabarırken diğer yandan acı hissi duyarsınız. Bunun nedeni bal arısındaki asidik, eşek arısındaki bazik salgıdan kaynaklanır.

Sirkeye ekşi tadı veren setik asit, limona ekşi tadı veren ise sitrik asit dir.

Yıkanırken sabunun elinizde kayganlık hissi uyandırdığını, gözünüze kaçan sabun köpüğününyanma ve acı duygusu verdiğini, ağzınıza giren sabun köpüğünün buruk bir tadı olduğunu bilirsiniz. Bunların nedeni sabunun yapısının bazik olmasıdır.

Vücudumuzu oluşturan yapılarda amino asitlerin bulunduğunu, sindirim olayının asit ve bazlar yardımıyla gerçekleştiğini, kaslardaki yorgunluğa laktik asidin neden olduğunu biliyorsunuz.

Asitler, bazlar ve tuzlar yaşamsal olaylarda önemli görevler yapan günlük yaşamın vazgeçilmez maddeleridir. Günlük yaşamı kolaylaştırmanın yanı sıra onlarsız yaşam tatsız ve tuzsuzdur. Bununla birlikte bu maddeler belirli yaşlardan sonra insan vücuduna zararlı olabilen, bazı hastalıklara neden olabilen, hatta bazı hastalıkların gelişimini ağırlaştıran maddelerdir.

ASİTLER


Günlük yaşamımızda sıkça karşılaştığımız ve yaşamsal olaylarda önemli görevler yapan bileşiklerdir. Akümülatörlerde kullanılan sülfürik asit, seyreltilerek temizlik amacıyla kullanılan tuz ruhu olarak bilinen hidroklorik asit, halk arasında kezzap olarak bilinen nitrik asit bunlardan bazılarıdır.

Sirkeye mayhoş tat veren asetik asit ( sirke asidi ), limona ekşilik sitrik asit ( limon asidi ), elmaya ekşi tat veren malik asit ( elma asidi ), çaydaki tanik asit, çilekteki folik asit, üzümdeki tartarik asit, tereyağındaki buritik asit günlük yaşamda sıkça kullandığımız asit örneklerindendir. Bir kısım asitler ise vücudumuzun temel yapı taşlarını oluşturan amino asitlerdir.

Asitler sudaki çözeltilerine H ( hidrojen iyonu ) verenmaddelerdir. Hidroklorik asidin ( tuz ruhu ) asitlik özelliği göstermesi suya hidrojen iyonu vermesinden ileri gelir. Hidrojen iyonları H( suda ) şeklinde gösterilir. H, elektronunu kaybetmiş hidrojen atomudur ve proton diye adlandırılır.

BAZLAR

Bazlar da asitler kadar yaşantımıza girmiş maddelerdir.
Çamaşır sodası, sabun, diş macunu, deterjanlar, amonyaklı temizlik
malzemeleri, kireçli su ile bazı ilaçlar ( magnezyum hidroksit, talsit ve kalsiyum sandoz ) bazik maddelerdir. Laboratuvarlarda en çok kullanılan bazlar; sodyum hidroksit ( NaOH ), potasyum hidroksit ( KOH ) ve kalsiyum hidroksit ( Ca( OH )2 ) tir.

Bazlar suda çözündüklerinde OH ( hidroksit iyonu ) oluşturabilen maddelerdir.

Çözeltilerin asidik ya da bazik özellik göstermelerini H miktarı belirler. Dolayısıyla çözeltilerin H miktarı artıkça asidik, azaldıkça bazik özellik gösterir.

Çözeltideki H miktarı doğadaki bazı boyar maddelerin renklerini etkiler. Dolayısıyla bu tür boyar maddeler çözeltinin asidik ya da bazik özelliklerinden hangisini göstereceğini anlamak amacıyla kullanılır. Likenden elde edilen boyar maddeleri içeren turnusol kağıdının rengi asit çözeltisi içinde kırmızı, baz çözeltisi içinde mavi renge dönüşür. Çözeltinin asidik ya da bazik özellik gösterdiğini anlamak amacıyla kullanılan turnusol kağıdı, fenolftalein gibi maddelere belirteç ( indikatör ) denir.

Çözeltideki H miktarını belirlemek amacıyla pH ölçeği geliştirilmiştir. pH ölçeği 25°C’ta 0 ile 14 arasında değerler alır. Bir çözeltinin pH’si 0 ile 7 arasında ölçülmüşse çözelti asit özelliği gösterir. pH değeri 0’dan 7’ye doğru değiştikçe çözeltinin asitlik özelliği ve asitlik kuvveti azalır. Eğer çözeltinin pH’si 7 ile 14 arasında ölçülmüşse çözelti bazik özellik gösterir. pH değeri 7’den 14’e doğru büyüdükçe çözeltinin bazlık özelliği ve bazlık kuvveti artar. Her hangi bir çözeltinin pH değeri 7 olarak ölçülmüşse çözeltideki H ve OH miktarları birbirine eşittir ve çözelti nötr özellik gösterir.

pH değeri turnusol kağıdının renk değişiminden belirlenebileceği gibi pH metre adı verilen araç yardımıyla da belirlenebilir.

Asitlerin Genel Özellikleri

1 – Mavi turnusol kağıdın rengini kırmızıya çevirirler.

2 – Tatları ekşidir ve suda çözünürler.

3 – Çinko, magnezyum gibi elementler ile tepkimeye girerek hidrojen gazının açığa çıkmasına neden olurlar.

4 – Bir çok boya üzerinde etkilidirler.

5 – Karbonatları bileşiklere etki ederek karbon dioksit gazı açığa çıkarırlar.

6 – Metal hidroksitleri ya da metal oksitleri ile tepkimeye girdiklerinde nötrleşerek özelliklerini kaybederler.

7 – Temas ettikleri yerlerde aşındırma, çözünme, tahriş ve dokulara nüfuz etme gibi etkiler gösterirler.

8 – Sulu çözeltileri elektrik akımını iletir.

Bazların Genel Özellikleri

1 – Suda iyonlaşarak suya hidroksit iyonu verirler.

2 – Tatları acıdır.

3 – Kırmızı turnusol kağıdının rengini maviye çevirirler.

4 – Ele kayganlık hissi verirler

5 – Asitler veya ametal oksitler ile tepkimeye girerek tuz bileşiklerini oluştururlar.

6 – Sulu çözeltileri elektrik akımını iletirler.

TUZLAR

Suya tat veren bazen de suyun tadını bozan, çaydanlıklarda kireç tabakası oluşturan, deniz suyunu acılaştıran maddeler genellikle tuzlardır.

Tuzlar, çoğunlukla ( + ) yüklü metal iyonu içeren bileşiklerdir. Oluşmalarına bağlı olarak genellikle düzgün şekilli kristaller halinde bulunurlar. Kimi tuzlar ise istenmeyen şekillerde oluşurlar. Sert su kullanılan bölgelerde çaydanlık vb. kaplarda kireç tabakasını, mağaralarda sarkıt ve dikitleri, Pamukkale’de travertenleri oluşturan kalsiyum ve magnezyum tuzlarıdır.

Yemeklere tat vermek amacıyla kullanılan yemek tuzu ( NaCl ), temizlikte kullanılan çamaşır sodası, kabartma tozu olarak kullanılan yemek sodası günlük yaşamda en çok karşılaştığımız ve en iyi tanıdığımız tuzlardır. Ancak bütün tuzlar zararsız değildir. Talyum tuzları bir zamanlar fare zehiri olarak kullanılmıştır.

Tuzlar, asit ve bazların nötrleşme ürünleridir. Asit ve baz çözeltileri birbirine karıştırıldığında bazın hidroksit iyonu ile asidin hidrojen iyonu birleşerek suyu, bazın katyonu ile asidin anyonu birleşerek de tuzu oluşturur. Asidin hidrojen iyonu ile bazın hidroksit iyonunun birleşerek su oluşturmasına nötrleşme adı verilir.

SORU-1-Kitabınızdaki haritayı inceleyerek Türklerin en çok hangi bölgelere doğru göç ettiklerini söyleyiniz sebeplerini tartışınız.

Mevcut kuraklık,nüfus yoğunluğu,otlakların darlığı ekonomik sıkıntılardan dolayı  öncelikle verimli topraklara ve nüfusu az olan komşu ülkelere bunlar yeterli olmadığında ekonomik ve ticari yönden daha iyi imkanlara sahip çevre ülkelere doğru göç etmişlerdir.Bu bölgeler ağırlıklı olarak Avrupa ,Anadolu,Güneydoğu Asya

SAYFA 83 ETKİNLİK SORUSU

Kitabınızdaki metne göre iklim değişiklikleri insanlık tarihinde hangi siyasal ve kültürel değişikliklere sebep olmuştur.

Uzun yıllar süren göç hareketi bu bölgede yaşayan insanların daha ileriye doğru hareket etmeye zorlamış bu şekilde birbirini iten kavimler sonunda Avrupa’ya ulaşarak Kavimler Göçü’nü başlatmıştır.

Bu göç hareketleri sonucu Avrupa Kıtası’nın çehresi değişmiş yeni ırkların  yeni siyasal yapıların hatta yeni bir çağın başlamasına sebep olmuştur.

SAYFA 84 ETKİNLİK ÇALIŞMASI

S0RU-1-Avrupalılar yeni kıtalarda neden koloniler kurmuştur?

Yeni keşfedilen kıtalarda veya kara parçalarında bulunan değerli maden, kaynak vb yeraltı ve yer üstü kaynaklarını ele geçirmek. Ayrıca kıtaya göç eden kendi milletlerinden insanların birada tutunup bu topraklara sahip olmalarını sağlamaktır. Buralarda kendi kültürlerinin yerleşmeleri ve devamını da sağlamaktır. Yani bir amacı ekonomik, bir amacı da siyasi ve kültürel( sosyal) çıkarları sağlamaktır.

SORU-2- Avrupalıların yeni kıtalara göçmesinin nedenleri nelerdir?

Siyasi baskılardan kaçmak ve özgürlük ortamından faydalanmak,  Dini inançlarını özgürce yaşayabilmek, Yenidünyanın yeni ortamını tanımak ve maceraya atılmak, Kendi ülkelerinde bulamadıkları ekonomik ve sosyal imkânları yakalayabilmek için gitmişlerdir.

SAYFA 86 PERFORMANS ÖDEVİ

Kitabınızdaki metinden faydalanarak bir göç haritası oluşturunuz.Oluşturduğunuz haritadan faydalanarak beyin göçünün daha çok hangi ülkelere olduğunu bunun nedenlerini yazınız

Harita incelendiğinde beyin göçü daha çok gelişimini tamamlayamamış ekonomik sorunları olan yeteri kadar teknolojik bilimsel donanıma sahip olmayan ülkelerden bilimsel çalışmalar için yeterli sermayeye ve bilimsel,teknolojik donanıma sahip ülkelere gerçekleşmektedir.

KANADA,ABD,AVRUPA,AVUSTRALYA,GÜNEY AFRİKA CUMHURİYETİ beyin göçü alan ülkelere örnek verilebilir.

GÖÇÜN NEDENLERİ  ETKİNLİK ÇALIŞMASI

A- Doğal nedenler

1-Erozyon,

2-Kuraklık,

3-Depremler,

4-Volkanik püskürme,

5-Sel ve su baskınları

6-Toprak kaymaları,

7-Çığ düşmeleri

B- Sosyal nedenler

1- Eğitim,

2- Sağlık şartları

3- Macera arama,

4- Dini sebepler

Kültürel farklar

C- Siyasa nedenler:

1- Savaşlar

2- Mübadele,

3- Etnik çekişmeler,

4- İhtilaller,

5- İç isyanlar,

6- Terör olayları,

7- Sınır değişiklikleri

D-Ekonomik Nedenler

1-İş İmkânları,

2-Doğal kaynakların varlığı,

3-Geçim sıkıntısı,

4-Gelir adaletinin olmaması( Gelir dengesizliği)

5-Tarımda makineleşmenin kırsal alanda ki ortay çıkardığı işsizlik,

SAYFA 90 ETKİNLİK ÇALIŞMASI

SORU-1-Göç alan yerlerde oluşan sorunlar nelerdir?

1.     Göç alan ülkede veya kentte nüfus artar. Nüfus artış hızı yükselir.

2.     Genelde genç erkek nüfus göç ettiği için göç alan alanlarda erkek nüfusu artar.

3.     Düzensiz kentleşme meydana gelir.( çarpık kentleşme, plansız kentleşme)

4.     Önceleri iken dışında bulunan sanayi tesisleri kent içinde kalır.

5.     Kentlerde konut sıkıntısı çekilir ve derme çatma yapılan konutlar gecekondulaşmaya neden olur.

6.     Alt yapı hizmetlerinde (yol, su, elektrik) yetersizlik görülür.

7.     Alt yapının yetersiz kalması sel, heyelan, sağlık sorunlarına yol açar.

8.     Kentlerde insan sayısının fazla olmasından dolayı işsiz insanların oranı artar,

9.     Göç alarak büyüyen merkezlerde ekonomik faaliyetler gelişir ve çeşitlenir.

10. Kentlerde hızla nüfus arştı trafik sorunları oluşmaktadır.

11. Sağlık, eğitim gibi alanlarda sorunlar oluşur ve bu hizmetler yetersiz kalır.

12. Göçler sonucu farklı yerlerden gelen insanların bir arada bulunması kültürel çeşitliliğe neden olur.

13. Farklı kültürlerdeki insanların bir araya gelmesi bazen de kültür çatışmalarına neden olabilir. Sosyal sorunları oluşturur.

SORU-2- Göç veren yerlerde hangi sorunlar oluşur.

1.     Göç veren ülkede veya kırsal alanlarda nüfus azalır.

2.     Genelde genç erkek nüfus göç ettiği için göç veren alanlarda erkek nüfusu azalır. Kadın nüfusu fazla olur.

3.     Kırsal kesim yatırımlarında verimsizlik meydana gelir.

4.     Kırsal alanlarda araziler boş kalmakta, bağ ve bahçeler ile konutlar bakımsızlıktan bozulmaktadır.

KONU İLE İLGİLİ EK BİLGİ:

Göç veren yerlerde nüfus yaşlılardan oluşur ve iş yapabilecek insan azalır.

Göçlerin ve ortaya koyduğu sorunların çözümü için yapılması gerekenler:

1.     Göç veren bölgelerdeki yoğun göçün önlenebilmesi, öncelikle ekonomik koşulların iyileştirilmesi ve yüksek doğal nüfus artış hızının aşağı çekilmesine bağlıdır.

2.     Göçün yoğun olarak yaşandığı alanların üniversitelerinde göçü önleyecek politikalara yardımcı olmak üzere, araştırma yapmak ve bulgulara birinci elden ulaşmak amacıyla araştırma merkezleri kurulmalıdır.

3.     Orman köylerinden göçe katılanların oranını düşürmek amacıyla, ormanlardan köylünün bilinçli ve etkin bir biçimde yararlanabilmesi için olanaklar yaratılmalı ve orman köylülerinin yerinde kalkındırılması için gerekli olan fon kredileri yükseltilmelidir.

4.     Göç veren alanlardan göç etme nedeni olarak gösterilen işsizliğe son verilmeli ve bölgeye özgü istihdam politikası gerçekleştirilmelidir.

5.     Göç veren alanlara eğitim kültür ve sağlık alanında yatırımlara devam edilmelidir.

6.     Göç veren alanlarda gelir getirici uğraşlar yaratılmalıdır. Bunun içinde bölgedeki tarım dışı sektörler desteklenmelidir.

7.     Göç veren alanlarda bölge şartlarına uygun kırsal sanayiye geçilmelidir. Böylece kırsal sanayiden en çok yararlananlar kırsal alanda yaşayanlar olacaktır.( tarım ve hayvancılığa dayalı sanayiler)

8.     Göç veren alanlara devlet yatırımı ile birlikte, bölgede yatırım yapacak özel girişimciler cesaretlendirilmeli ve özendirilmelidir.

9.     Gerek köylerde, gerekse kentlerde el sanatlarına dönük imalat ve evlerde yapılacak fason üretim canlandırılmalı, kooperatifçilik teşvik edilmelidir.

10. Göç veren alanlarda bir yandan köy tipi sanayi geliştirilmeli ve el emeğinin

11. değerlendirilmesi yoluna gidilmelidir.

12. Hammaddeye bağlı olmayan serbest sanayi kuruluşları iş gücü arzının en yüksek olduğu bölgelere kurulmalı, bölgeler arası dengeli politika uygulanmalı, sanayi nüfusu yurt çapında dengeli dağıtılmalı, GAP projesi benzeri DAP, KAP projeleri yaşama geçirilerek halkın doğduğu yerde tutulması sağlanmalıdır.

13. Hazine arazilerinin belediyelere ve toplu konut kooperatiflerine devri ile gecekondu önleme bölgeleri oluşturulmalı, gecekonduya karşı proje uydu kentler yapılmalıdır.

14. Demiryolu ağırlıklı hızlı bir ulaşım sistemi oluşturulup, cazibe merkezi olan büyük şehirlere gidip-gelme kolaylaştırılarak, şehre göç ihtiyacı ortadan kaldırılmalıdır.

15. Gecekondulaşmanın önlenebilmesi için siyasi iktidarların oy kaygısından uzak şehir yasaları yapılmalı, imar affı kanunları yürürlükten kaldırılmalı, imara dönük af yasası olmamalıdır.

16. Kamunun malı olan devlet, hazine, belediye arsalarına yapılan kaçak yapıların, gecekonduların kente karşı işlenmiş bir suç olduğu görüşü toplumun bütün kesimlerince benimsenmeli;

17. Yoğun göç alan kentsel birimlerin yol, su, kanalizasyon gibi alt yapı gereksinimlerinin giderilmesi ivedilikle yapılmalıdır.

18. Göç alan bölgelerin çevre düzenlemesine önem verilmeli ve tasarım olarak göze hoş görülmeyen, kullanılan malzeme bakımından yetersiz ve dayanıksız olan, imar planına uymayan konut yapımına izin verilmemelidir.

19. Türk Ceza Kanunundaki hırsızlık ve gasp suçlarına eşdeğer kabul edilecek yasal düzenlemeler yapılmalı, imar mevzuatına aykırı yapılaşmalara karşı müdahale ve yaptırım gücüyle donatılmış, meslek odaları, sivil kuruluşlar ve bilim adamları katılımlı, özerk, yerel ve demokratik denetleme kurumları oluşturulmalı;

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin jeopolitik ve jeostratejik önemi

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri

Kazakistan
Özbekistan
Türkmenistan
Kırgızistan
Azerbaycan


Jeopolitik önem:

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin, stratejik önemi çeşitli yer altı ve yer üstü

zenginliklerine sahip olması geleceğin enerji piyasası için son derece zengin kaynaklara sahip olmasından gelir. Bundan dolayı da, Orta Asya coğrafyası ile ilgilenen devletler, bu bölgede, büyük bir güç mücadelesi ortaya koyup, çok kutuplu olması beklenen dünyanın etkili bir parçası olma mücadelesi vermektedirler. Bağımsızlıklarını ilan eden Orta Asya Türk cumhuriyetleri bu anlamda bir çekim merkezi halini almıştır. Bu ülkeler arasında; özellikle Kazakistan başta olmak üzere, Türkmenistan ve Özbekistan sahip oldukları petrol ve doğalgaz kaynaklarıyla, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Avrupa Birliği ülkeleri ve Çin, Japonya gibi güçlü Uzak Doğu ülkelerini ülkelerine çekmeyi başarmışlardır.

Jeostratejik önem:Bölge ağırlıklı olarak Rusya’nın ağırlığının hissettirdiği bir bölgedir.Bu bölgede meydana gelebilecek karışıklıklar bölge kaynaklarından faydalanmak isteyen diğer devletler için ciddi bir fırsat olacak bölgede Rusya’nın etkinliği ve güvenliği bölge huzur ve barışı açısından ciddi sıkıntılar yaratacaktır.Türkiye içinde bölgedeki huzur ve barış stratejik açıdan çok önemlidir.Bölgede enerji kaynaklı sorunlar dünyayı ciddi problemlere sürükleyebilir.

v Bu Türk devletleri ile olan ilişkilerimizi yeniden canlandırmak ve ilişkilerimize süreklilik kazandırmak için bugüne kadar yapılan çalışmalar ve bunların Türk dış politikasına etkisi.

Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri ile Ekonomik İlişkiler

Türkiye’nin Orta Asya’ya Yönelik Ekonomik Yardımları

Orta Asya’daki Türk Yatırımları

Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine Yönelik Türk-Eximbank Kredileri

Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine Yönelik İktisadi Kuruluşlar

v Türk devletleri ile gelecekte olan ilişkilerimizi güçlendirmek için gelecekte yapılacak projeler.

Kültürel, ekonomik, sosyal, askeri ilişkilerimizi arttırmak mevcut bağlantılarımızı daha da geliştirmek bölge enerji paylaşımında tarihsel bağlarımızı kullanarak bu projelerin etkin ülkelerinden biri olmak, eğitim işbirliği içerisinde üniversiteler arası eğitim bağlantıları kurmak.Toparlamak gerekirse bu ülkelerle geçmişten gelen bağlarımızı yeniden canlandırmak bir Türk birliği oluşturmak doğrultusunda oysal projelere destek vermeliyiz…

Etkinlik :103

Balıkçı, polis, demirci, çiftçi, bankacı, mobilyacı, Otobüs şoförü, Fırıncı, İtfaiyeci, Doktor, Muhasebeci, Satış elemanı, öğretmen, Overlokçu, Mobilyacı, Demir-çelik işçisi, Demirci, Çiftçi, Maden iççisi vb kavramlarını sınıflayınız.

Birincil faaliyetler              İkincil faaliyetler               Üçüncül Faaliyetler

Balıkçı                                Mobilyacı                            Polis

Çiftçi                                  Demir-çelik işçisi                 Bankacı, Overlokçu

Maden işçisi                        Demirci                             Otobüs şoförü, Fırıncı

Tarım                                 Tekstil                               İtfaiyeci, Doktor, Muhasebeci

Hayvancılık                                                                   Satış elemanı, öğretmen

Etkinlik:104

Ulaşım, Ticaret, Balıkçılık, Ormancılık, Tekstil, Eğitim, Enerji, Sağlık, Tarım, Hayvancılık, inşaat ve bayındırlık, Sigortacılık, Haberleşme kavramlarından oluşan ekonomik faaliyetler şeması yapınız.

EKONOMİK FAALİYETLER

Birincil faaliyetler           İkincil faaliyetler           Üçüncül faaliyetler

Ormancılık                          Tekstil                        Ticaret

Tarım                                 Enerji                         Eğitim , Sağlık

Hayvancılık                         Mobilyacı                     İnşaat bayındırlık

Balıkçılık                            Demir çelik işçisi           Sigorta , Ulaşım

SAYFA 106 ;

1-En çok değişim birincil Faaliyetlerde olmuştur.%75 den %4 e düşmüştür.

2-Bu ülke tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş yaşamıştır.

3-Ülkede sanayi devrimi sonrasında başlayan sanayileşme hareketleri bunun sonucu kırsal alandaki işsizlik sonucu kentlere göç, büyüyen kentlerde gelişen sanayide çalışma olanağı ile kentlerde artan nüfus ve bu nüfusun ihtiyaçlarının karşılanması için artan üçüncül ekonomik faaliyetler değişime neden olmuştur.

SAYFA 107 ÖLÇME DEĞERLENDİRME SORULARI

SORU-1-Biyoteknolojinin ileride hangi gereksinimleri karşılayacağı beklenmektedir.

Bitki, hayvan veya mikroorganizmaların tamamı yada bir barçası kullanılarak yeni bir organizma (bitki, hayvan yada mikroorganizma) elde etmek veya var olan bir organizmanın genetik yapısında arzu edilen yönde değişiklikler meydana getirmek amacı ile kullanılan yöntemlerin tamamına “Biyoteknoloji“ denmektedir.

·         Kanser, AIDS gibi bir çok hastalığın tedavisi ve önlenmesinde kullanılacak genetik ürünler elde edilmesi

·         Büyüme geriliği gibi sorunlara çare olacak ya da bulaşıcı hastalıklara karşı koyacak proteinlerin üretimi

·         Rekombinant ilaç ve aşıları sentezleyecek transgenik bitkilerin geliştirilmesi

·         Hasar görmüş beyin hücrelerinin ve omuriliğin onarımı

·         Organik atıkları metabolize edecek bakterilerin elde edilmesi biyoteknoloji uygulamalarına verilebilecek örneklerdir.

Kitabınızda 100.sayfada 2.paragraftan itibaren açıklamalar devam etmektedir.

SORU-2-Selçuklular zamanında Kervansarayların yaygınlaşması hangi ekonomik faaliyetin ön planda olduğunu gösterir.

Ticaret faaliyetlerinin ön plana çıktığının bir göstergesidir.

SORU-3-Sanayi devrimi tarımı nasıl etkilemiştir.

Tarımda makineleşme faaliyetleri ön plan çıkmış daha fazla arazinin işlenmesi ve üretimin artmasına sebep olmuştur.

SORU-4-Bilgisayar insanların ekonomik faaliyetlerini nasıl etkilemiştir.

Ekonomik faaliyetlerde pazar payı büyümüş insanlar daha geniş kitlelere ulaşma imkanı bulmuşlardır.İşlerini daha kolay idare etmeleri konusunda büyük bir avantaj sağlamıştır.Pazarlama ve reklâm kolaylıkları olmuştur.

SORU-5-Paleolitik ve Neolitik dönemini birbirinden ayıran ekonomik faaliyet hangisidir.

Neolitik zamanda tarıma geçilmesidir.

Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun kelimelerle doldurunuz.

1-Birincil faaliyet

2-İkincil faaliyet

3-Üçüncül faaliyet

Aşağıdaki ifadelerden doğru olanların yanına D yanlış olanların yanına Y yazınız.

1- Y        2- Y        3- Y        4- D        5- D

Aşağıdaki çoktan seçmeli soruları cevaplandırınız.

1-Tarım başlamıştır C şıkkı

2-Baskı hatası doğru cevap Ticari ilişkilerin geliştiğini olacak D  şıkkı

10.SINIF SAYFA 110 ETKİNLİK ÇALIŞMASI

Kitabınızdaki Türkiye Toprak Haritası’nı inceleyerek soruları cevaplandırınız.

SORU-1-Kahverengi Orman topraklarının Karadeniz kıyılarında yaygın olmasının sebepleri:

Kahverengi orman toprakları orman örtüsü altında oluştuğu için Karadeniz kıyılarında daha yaygındır.

Karadeniz kıyılarında ılıman nemli ve yağışlı iklim ve buna bağlı gür ormanların varlığı kahverengi orman topraklarının çok yaygın olmasını sağlamıştır.

SORU-2-Terra-Rossa topraklarının Akdeniz ve Ege kıyılarında yaygın olmasının sebepleri:

Bölgede etkili olan iklim şartları ile bağlantılıdır. Yine içinde demir oksitlerin yer aldığı kireç taşlarının erimesinden sonra kalan killi malzemelerin çok olması.Ayrıca bu bölgelerde oksitlenme için gerekli yüksek sıcaklıkların olmasıdır.

SORU-3- Kahverengi ve Kestane renkli bozkır topraklarının iç bölgelerde yaygın olma sebepleri:

Karasal iklim ve buna bağlı bozkırların varlığı iç bölgelerde bu toprakların yaygın olmasının temel sebebidir.Yağış azlığı ve cılız bitki örtüsü kahverengi ve kestane bozkır topraklarını oluşturmaktadır.

SORU-4-Kolüviyal ve Litosol toprakların iç bölgelerde yaygın olma sebepleri:

Kolüviyal ve litosol topraklar bitki örtüsünden yoksun eğimli yüzeylerin bulunduğu arazilerde oluşmaktadır. İç bölgelerimizde bitki örtüsü bakımından fakir olduğu için yüzeysel aşınma çok olur. Böylece eğimli yamaçlarda litosoller, dağların eteklerinde de kolüviyal topraklar oluşmaktadır. Ayrıca bu bölgelerde yağışların düzensiz olması ve sağanak yağışlar sonucu oluşan sellerin çok olması.

SORU-5-Alüviyal toprakların dağılışında belirleyici faktör:

Alüviyal topraklar akarsular tarafından oluşturulmaktadır, dolayısı ile dağılışları akarsuların dağılışına bağlıdır.

SORU-6-Toprak tiplerinin dağılışı ile yağış-bitki örtüsü ilişkisi:

Toprak oluşumunda en etkili faktör iklimdir. Çünkü fiziksel ve kimyasal ayrışma olayları, bitkilerin yetişmesi, toprağın yıkanması, topraktaki organik maddelerin parçalanması, topraktaki organizma faaliyetleri iklime bağlıdır. Yağış miktarı değiştikçe bitki örtüsü ve toprak tipleri de değişir. Örneğin yağışın bol olduğu Karadeniz bölgesinde bol ormanlar ve kahverengi orman toprakları oluşurken, iç bölgelerde yağışın az olduğu yerlerde bozkır ve kestane ve kahverengi bozkır toprakları oluşmaktadır.

Nerede hangi toprak tipi var

Karadeniz İklim bölgesinde:

a)Ilıman-Nemli yerlerde:

Kahverengi orman toprakları

b)Soğuk-Nemli yerlerde:

Podzol

Akdeniz İklim bölgesinde:

Terra-Rossa

Karasal İklim bölgesinde:

a)Ilıman karasal iklim olan yerlerde: Kestane ve Kahverengi Bozkır toprakları

b)Soğuk karasal iklim olan yerlerde: Çernezyom

Akarsuların kıyılarında ve denize döküldüğü yerlerde:

Alüviyal

Eğimli yüzeylerin bulunduğu yerlerde:

Litosol ve Kolüviyal

Volkanik arazilerde:

Regosel

Kapalı havzalarda ve eski göl tabanlarında:

tuzlu toprakLar…

ETKİNLİK SAYFA 113

SORU-1-Çevrenizde hangi ekonomik faaliyetler yürütülmektedir? Bunun nedenleri nelerdir? Sorusu sorularak;

Resimlerden de faydalanarak çevremizdeki ekonomik faaliyetleri düşünelim ve bu faaliyetlerin toprakla bağlantısını anlamaya çalışalım.Bur da toprakla birlikte iklim şartları da kendisini gösterebilir;çeşitli farklılıklara yol açabilir.

Yaşadığımız çevrede, Tarım çalışmaları( sebze, endüstri bitkileri, baklagiller, tahıl, çiçek yetiştiriciliği), Ormancılık, Bağ ve bahçe bitkileri yetiştiriciliği, toprağa bağlı sanayiler

(çimento, seramik, çinicilik) yapılmaktadır. Çünkü yaşadığımız çevrede düz arazilerde tarla bitkileri, eğimli arazilerde zeytin, bağcılık, yüksek dağlık alanlarda ormancılık yapılması için yer şekilleri, iklim şartları uygundur.

SORU-2-Kitabımızdaki resimlerde görülen faaliyetler dışında ülkemiz topraklarından nasıl yararlanılır.

Resim dışında ülkemiz topraklarından dikili araziler (meyve bahçeleri ve bağlar)Çayırlık ve mera alanları,Sanayi tesislerine hammadde sağlanması,yerleşim alanları,kara ve demir yolları şeklinde yorumlanabilir.Çevrenizde gördüğünüz ekonomik faaliyetleri toprakla ilişkilendirip örnekleri arttırabilirsiniz.

ETKİNLİK ÇALIŞMASI SAYFA 114

Kitabınızdaki Türkiye arazi kullanım haritasından faydalanarak;

SORU-1-Yaşadığınız yeri bularak burada topraklardan hangi alanlarda faydalanıldığını bulunuz?

Bu soruyu cevaplandırırken harita üzerinde yaşadığınız bölgeyi bulunuz harita lejant bölümünden o bölgede yapılan faaliyetleri yazabilirsiniz.

Endüstri bitkileri alanında, Bağ ve bahçe kültürlerinde, Tarım alanları, Ormancılık alanında faydalanılmaktadır.

SORU-2-Kuzeydoğu Anadolu’da toprak daha çok hangi amaçlar için kullanılmaktadır?

Otlak çayır alanları yaygın olup buralarda büyükbaş hayvancılık faaliyetleri yaygın olarak yapılmaktadır. Buranın yükseltisi fazla iklim tarıma çok uygun değil, yaz yağışları uzun boylu çayırları oluşturmuştur. Arazide dağlık ve engebeli olması buralarda hayvancılığı geliştirmiştir.

Ayrıca buralarda çöküntü ovalarında tarım faaliyetler, yüksek alanlarda ormancılık faaliyetleri yapılmaktadır.

SORU-3-İç kesimlerde toprak en çok hangi amaçlar için kullanılmaktadır?

İç kesimlerde arazi daha çok tarım ( tarla)alanlarından oluşmuştur. Ayrıca otlak ve çayır alanları mevcuttur. Az olarak ta bağ ve bahçe alanları vardır. Çünkü bu bölgelerde arazi düz tarıma uygundur. Ancak iklimin karasal olması bağ ve bahçe alanlarını kısıtlamış, bölgelerde var olan bozkırlar ise mera alanlarını oluşturarak özellikle küçükbaş hayvancılığın gelişmesine imkân vermiştir.

SORU-4-Topraklardan faydalanma açısından kıyı ile iç kesimler arasında ne gibi farklılıklar vardır?

PAMUK ZEYTİN MISIR
Ülkemizde kıyı kesimlerde arazinin çoğu endüstri bitkileri, orman, bahçe ve bağ bitkileri gibi alanlarda kullanılmaktadır. Bu bitkiler hem daha fazla yağış isteyen, hem de birçoğu kış soğuğuna dayanamayan bitkilerdir.

İç kesimlerde ise daha çok tarla bitkileri çayır ve mera alanları ağırlıktadır.

BUĞDAY NOHUT YULAF
Buralarda su isteği az olan kuraklığa dayanıklı (tahıllar, baklagiller) ve bozkırlar ise mera alanlarını oluşturarak özellikle küçükbaş hayvancılığın gelişmesine imkân vermiştir. Buralarda endüstri bitkileri yetiştiriciliği ve ormanlar azdır. Bağ ve bahçe bitkileri de az yer tutar.

SORU-5-Tarım alanları nerelere daha çok yoğunlaşmıştır?

Daha çok iç kesimlerde yoğunluk kazanmıştır.Harita incelendiğinde bu bölgede özellikle iklim şartları çok elverişli olmaması su problemi bölgede tarla tarımını desteklemiştir.Kıyı kesimlerde tarımsal faaliyetler daha çok bağ bahçe ,endüstriyel bitki ağırlıklıdır.Arazi yapısı da tarım alanları bakımından son derece geniş düzlükleri barındır.

ETKİNLİK SAYFA 116

SORU-1-Ormanlarımızın kıyı bölgelerimizde yoğunlaşmasının nedenleri:

Kıyı bölgelerin nem ve yağış özellikleri ağaç yetişmesine daha uygun olması ve ormanlar tahrip edilse bile kendini yenileyebilme özelliğini taşıması.

İç bölgelerde nem ve yağış özellikleri ağaç yetişmesini kısıtlamıştır ve önceleri var olan ormanlar tahriplerle yok edilmiştir.tahrip edilen yerlerde orman kendini yenileyemediği için iç bölgeler orman bakımından fakirleşmiştir. Yani iç bölgeler günümüzde fakir, geçmiş dönemlerde iç bölgelerde zengin orman alanları vardı.

SORU-2-Ormanların asıl ve yan ürünleri:

Asıl ürünler: Tomruk, Tel Direği, Maden Direği, Parke, Mobilya, Sunta, Kontrplak
Yan ürünler: Reçine, Sığla Yağı, Kozalak, Keçi Boynuzu, Defne Yaprağı, Ihlamur, Çıra

SORU-3-Orman ürünleri sanayisinin geliştiği yerler:

Batı Karadeniz, Doğu Karadeniz, Kıyı Ege ve Adana Bölümleri orman ürünleri sanayisinin en fazla geliştiği yerlerdir.

Orman Ürünleri Sanayisi:

Ağaç malzemeden üretilen tüm malzemeler orman ürünleri endüstrisine girer. Karadeniz Bölgesi’nde hammadde fazla bulunduğundan burada gelişmiştir.

Başlıca kereste fabrikaları Düzce, Bartın, Ayancık, Rize, Ordu, Ardeşen, Burdur, Antalya ve Isparta’da bulunur.

Mobilya Sanayii: Adapazarı, Ankara, İnegöl, İstanbul, İzmir ve Kayseri’de gelişmiştir. Türkiye mobilya ürünlerini ihraç edebilmektedir.

Kâğıt fabrikaları: İzmit, Balıkesir, Giresun, Zonguldak, Taşucu, Dalaman, Bolvadin, Bartın ve Denizli çevresinde bulunur.

SAYFA 116 PERFORMANS ÖDEVİ

Türkiye de ham maddesi toprağa dayalı fabrikların nerelerde kurulduğunu ,bu fabrikalarda nelerin üretildiğini araştırınız.

Çimento fabrikaları:

Hammaddesi kolay temin edilir. Her bölgede inşaat sanayiinde kullanılır. Ayrıca ulaşım masrafları maliyeti artırır. Bu nedenle çimento fabrikaları Türkiye’nin her bölgesine dağılmıştır. İstanbul, İzmit, Adana, İzmir, Elazığ, Mersin, Yozgat, Denizli, Adıyaman, Ordu gibi merkezler bunlardan bazılarıdır.

Cam fabrikaları:

İstanbul, Denizli, Mersin, Kırklareli ve Sinop’ta cam fabrikaları bulunmaktadır. Ülkemiz cam ürünleri üretiminde ve ihracatında Dünya’da sayılı ülkeler arasındadır.

Seramik fabrikaları:

Çanakkale, Bilecik, Kütahya, İstanbul ve İzmir’de bulunmaktadır. Üretimin bir kısmı yurt dışına ihraç edilir.

Kiremit fabrikaları;

İzmir-Salihli arası, Manisa, Uşak, Afyon ve Kütahya’dadır.

Tuğla fabrikaları

Bolu, Eskişehir ve Bartın’dadır.

TÜRKİYEDE ÇİMENTO FABRİKALARI

ADANA
Çorum
İzmir
Samsun

Adıyaman
Denizli
KARABÜK
Siirt

Afyon
DİYARBAKIR
Kars
Sivas

ANKARA
EDİRNE
Kayseri
Şanlıurfa

ANTALYA
Elazığ
Kırklareli
TRABZON

AYDIN
Erzurum
Kocaeli
VAN

Bartın
Eskişehir
Konya
Yozgat

Bolu
Gaziantep
Mardin
Zonguldak

BURDUR
Hatay
Mersin

Bursa
Isparta
Nevşehir

Çanakkale
İstanbul
Niğde

sayfa 117

SORU-1- Çevremizde bulunan bitki türleri adları nelerdir?

Bu soruyu Marmara bölgesi için cevaplıyorum sizde kendi bölgenizin iklim özelliklerine göre yazabilirsiniz.Diğer bölgeler için aşağıdaki linke tıklayıp araştırma yapabilirsiniz.

Marmara kıyılarında 250–300 m yükseltiye kadar maki görülür. Karadeniz kıyıları ile Uludağ’da ormanlar yer alır.Yıldız Dağları Bölümü ise ormanların en geniş alan kapladığı yerdir.Orman bakımından 4. sırada yer alan bölgede iç kesimlere doğru gidildikçe antropojen bozkırlar görülür.

Diğer bölgeler için link veriyorum buradan araştırabilirsiniz.TIKLAYINIZ.

Mersin, defne, kocayemiş, zeytin, süpürge çalısı, tesbih, sandal, zakkum, ****ce Zeytin, Zeytin, kızılçam, sarıçam, karaçam, kayın, kestane, meşe, ıhlamur, kavak, ladin, köknar, böğürtlen, çınar, gürgen, incir, mazı, nergis, nilüfer, servi, Uludağ göknarı, dağ çayırları,

SORU-2- Bu bitkiler hangi özellikleri ile birbirinden ayrılır?
1-Büyüklükleri yönünden, kimi ağaç, kimi çalı, ot gibi

2-Yaprak özellikleri yönünden geniş ve iğne yapraklı olanlar gibi,

3-Yağış ve sıcaklık istekleri yönünden farklıdır.

4-Bitkilerin bazıları çok yıllık ve uzun ömürlü, bazıları ise tek yıllıktır.

5-Bazıları yıl boyu yeşil kalır, bazıları yaprak dökerler.

6-Bitkilerin bazıları ağaçsı gövdeye, bazıları ise otsu gövdeye sahiptir.

SORU-3- İklim ile bitki örtüsü arasındaki ilişki:

Konu ile ilgili genel bilgiler

1. Her bitkinin kendine has bir iklim özelliği vardır. Başka bir ifadeyle benzer iklim şartlarında benzer bitki türleri görülür.

2. Farklı bölgedeki iklimin benzerliği tabii bitki örtüsünün benzerliğini kanıtlar.

3. Yer şekillerinin kısa mesafeler dâhilinde değişmesi bitki örtülerinin kısa mesafeler dâhilinde değişmesini sağlar.Bitki örtüleri yeryüzüne dağılışlarında aralıksız kuşaklar oluşturmazlar.Ancak, genel olarak Ekvator’dan kutuplara doğru, geniş yapraklı ormanlar, karışık ormanlar ve iğne yapraklı ormanlar, şeklinde kuşaklar meydana gelmiştir.

4. Kuzey güney yönünde mesafe arttıkça ve enlem farkı arttıkça oluştukça bitki örtüsü de çeşitlenir.

5. Bitki örtüsü iklimin bir nedeni değil iklimin bir sonucudur. Örneğin; Maki bitki örtüsü Akdeniz ikliminin bir göstergesidir. Maki bitki örtüsü Akdeniz ikliminin oluşmasına sebep değil bu iklimin sonucudur. Maki bitki örtüsüne bakılarak Akdeniz iklimi hakkında tahminlerde bulunulabilir.

ETKİNLİK ÇALIŞMASI SAYFA 117

Ülke
Yüzölçümü
Bitki tür.
Endemik b.

Türkiye
814.000
12.000
3778

İran
1.648.000
8000
1880

İtalya
301.000
5600
712

İspanya
504.000
5000
500

Yunanistan
131.000
5000
745

Fransa
551.000
4650
135

Tabloda yer alan ülkeler Türkiye, İran, İtalya, İspanya, Yunanistan, Fransa Dünyadaki konumları itibarı ile aynı iklim kuşağında yer almaktadırlar.

Tabloda görüldüğü gibi ülkelerin kapladığı alan ile sahip olduğu bitki ve endemik bitki türü yoğunlukları doğru orantılı dağılmamıştır.

Tablodaki ülkeler içinde kapladığı alana göre bitki türü ve endemik bitki türü açısından en zengin ülke TÜRKİYE iken, bitki türünde İran Endemik bitki türünde ise Fransa en fakir ülkedir.

Türkiye’nin bitki zenginliği aynı iklim kuşağında yer almalarına rağmen çeşitlilik bakımından Türkiye de iklim çeşitliliği daha fazladır..Endemik bitkiler için geçmiş dönemlerde farklı iklim şartları yaşanmış olmasıdır.

1-İklimin Etkisi

a)Yağış Faktörü:

Yağış bir yerdeki bitki yoğunluğunu yani bitkilerin ot, çalı veya ağaç olmasını ve bunların miktarının az ya da çok olmasını belirler.

Her bitkinin istediği su miktarı farklıdır. Yağışlı bölgelerde gür bitki toplulukları görülürken kurak bölgelerde bitki örtüsü seyrekleşir, çöllerde kurakçıl ve seyrek bazı otlara ve çalılara rastlanır.

b)Sıcaklık faktörü:

Bitkilerin gelişebilmesi için belli bir sıcaklığın olması gerekir. Sıcaklık bir yerdeki bitki türlerini belirler örneğin ağaçların iğne yada geniş yapraklı olmasını belirler. Sıcak orta kuşakta her tür bitki yetişme alanı bulabilirken soğuk kutup bölgelerinde ve yükseklerde düşük sıcaklık şartları nedeniyle bir çok bitkiye rastlanmaz.

2-Yer Şekillerinin Etkisi

Dağ sıraları ve dağların uzanışı bitki örtüsünün yayılışını etkiler. Kıyıya paralel uzanan dağlar deniz etkisini iç kesimlere sokmadığı için iç kesimler bitki bakımından fakirleşirken, dağların denize bakan yamaçları daha zengin bitki örtüsüne sahip olur.

Yükseklere çıkıldıkça sıcaklıklar azaldığı için bitki örtüsü türü ve yoğunluğu azalır. Belli bir yükseltiden sonra artık bitki yetişmez.

Eğimli yamaçlarda gür bitki örtüsü görülür çünkü düz alanlar insanlar tarafından işgal edilmiştir.

Bakı bitki örtüsünün yayılışında en önemli faktörlerden birisidir. Güneşe dönük yamaçlar uygun sıcaklık şartları sayesinde hem bitki türü hem de bitki yoğunluğu bakımından daha zengindir.

3-Toprak Faktörü

Bitkiler kökleriyle toprakta tutunur ve gıdalarını topraktan alırlar. Bu nedenle yeterli kalınlıkta toprak örtüsü olmayan yerlerde bitkilerde yaşayamaz.

Toprağın yapısı; Toprağın yapısı, üzerinde yetişen bitki türünü belirleyebilir.

Toprağın dokusu; Toprağın sık ya da gevşek oluşu bitki oluşumunu etkiler

4-Biyotik Faktörler

Tarih boyunca insanlar yaşam faaliyetleri nedeniyle çevrelerindeki bitki örtüsünü sürekli değiştirmişlerdir. İnsanların bitki örtüsü üzerindeki etkileri daha çok olumsuz olmuştur.

İnsanlar, çeşitli açılardan bitki örtüsü üzerinde etkili olmuştur.

Olumsuz etkiler

Savaşlar, Tarım alanı açma, Yakacak ihtiyacı, Orman yangınları, Hayvan otlatma, Yol yapımı, Orman alanlarını imara açma, Sanayileşme

Olumlu Etkiler

Bitki türlerinin yayılması, Bitki türlerinin korunması, Bitki türlerinin geliştirilmesi, Çeşitli hayvan türleri bitkilerin farklı yörelere taşınması sayesinde bitki yayılışına etkide bulunur. Bitkilerin tozlaşmasına katkıları vardır (Meyve bahçelerinde arı bulundurulması)

Yeryüzünde Oluşan Bitki Formasyonları

Ağaç Formasyonu

Ormanların temel unsuru ağaçtır. Ağaçların oluşturduğu topluluklara orman denir.

Yağış, sıcaklık ve toprak şartlarının elverişli, yetişme devresinin uzun olduğu her yerde ağaç yetişir. Yağış azlığı, şiddetli buharlaşma ağaç yetişmesine engel olur. Ormanların temel unsurudur.


İğne yapraklı              Geniş yapraklı
Başlıca Orman Türleri

Yaprak biçimine göre: yayvan yapraklı ormanlar, iğne yapraklı ormanlar

1-Ekvatoral Yağmur Ormanları

2-Muson Ormanları

3-Orta Kuşağın Karışık Ormanları

4-Tayga Ormanları

Çalı Formasyonu

Maki, Garig ve Psödomaki


Maki                  Garig

Maki

Karakteristik özellikleri, kışın yapraklarını dökmemeleri ve yaz kuraklığına dayanıklı olmak için yaprak, gövde ve kök sistemlerinin su kaybını önleyecek yapıda olmalarıdır. Genelde Akdeniz ikliminin hakim olduğu yerlerde ve orman tahribinin yoğun olduğu sahalarda ince gövdeli, sert, bazen kenarları dikensi, cilalı daimi yeşil yapraklı 2-3 m. boyları olan, çalı görünüşlü ya da ağaççık şeklindeki bitki toplulukları maki formasyonu olarak adlandırılır.

Başlıca Maki Türleri

Filarya, Zakkum, Laden, Katırtırnağı, Ardıç Sumak, Harnup (keçi boynuzu), Sandal, Mersin, Kocayemiş, Pırnal Meşesi, Funda, Defne, Menengiç Sakız ağacı, Ilgın, Yabani zeytin,(deli, delice)

Garig

Garig formasyonu, Akdeniz ikliminin hakim olduğu alanlarda ancak toprak şartlarının daha elverişsiz eğimlerin daha fazla ve yağışların daha az olduğu kesimlerde ayrıca makilerin tahrip olduğu sahalarda görülür.. Bunlar son derece kurakçıl bitki topluluklarıdır.

Başlıca türleri kermez meşesi, akçakesme, kekik, adaçayı,laden, katran ardıçı ve gevendir.

Psödomaki(Yalancı maki-yalancı çalı)

Ormanların tahrip edildiği yerlerde oluşan yalancı çalı türleridir. Kışın yapraklarını dökerler.

Ot Formasyonu

İklim,toprak ve yer şekilleri gibi şartların ağaç yetişmesine olanak vermediği yerlerde, belirli zamanlarda yağan yağışa veya tamamı toprağın derinliklerine sızmayan suya bağlı olarak yetişen ot cinsinden bitkilerin oluşturduğu topluluktur.


Çayır                          Savan                      Tundra

Savan

Savanlar uzun süre yeşil kalan , gür ve uzun boylu ot topluluklarıdır. Savan bitki örtüsü içinde yer altı sularının yüzeye çıktığı yerlerde ve akarsu boylarında ormanlar görülür.

Kurak mevsimin uzun sürdüğü tropikal bölgelerde görülen, tek tük ağaçlar serpili büyük çayırlardan oluşan bitki topluluğu, Güney Afrika’da ve Doğu Afrika’da başlıca bitki topluluğu olan, boyları yer yer iki metreyi bulabilen köksaplı bitkilerden ve buğdaygillerden oluşur.

Step(Bozkır)

İlkbahar yağışlarıyla yeşeren, yaz başlarında kuruyan küçük boylu ot topluluğudur.

Bozkır bitki örtüsü içinde geven , deve dikeni, gelincik, çoban yastığı gibi bitkiler yer almaktadır. Yağışların daha az mevsimler arasındaki sıcaklık farklarının daha fazla olduğu alanlar ot formasyonunun geliştiği sahalardır. Steplerin bir kısmı doğal olurken bir kısmı da ormanların insanlar tarafından tahribi sonucu ortaya çıkmıştır. (Bu şekilde oluşan bozkıra Antropojen Bozkır denir)İç Anadolunun orta bölümü (Konya ve Ereğli havzaları, Tuz gölü çevreleri) asıl step sahasıdır.

Step formasyonunun gelişme gösterdiği bu bölümde yağışlar 250 mm. altına düşer.

Bu sahada görülen bitkiler kendilerini kurak şartlara son derece adapte etmişler ve keçe gibi tüylü dikenli, az yapraklıdırlar.

Çayır

Çayırlar genellikle düz ve taban suyu yüksek olan taban arazilerde teşekkül etmişlerdir. Toprak uzun süre nemli olduğundan bitki örtüleri sık ve yüksek boyludur.

Sık ve yüksek boylu olan bitki örtüleri sıkı bir çim kapağı meydana getirerek toprağı sıkıca tutar.Aktif büyüme döneminde yapraklar tüm yüzeyi kapatır.

Biçilerek değerlendirilen bu alanlardan elde edilen ot kış aylarında hayvanlara verilir.

Alpin Çayırlar

Genellikle dağların yüksek kesimlerinde orman örtüsünün üst sınırından sonra ortaya çıkan ot örtüsüdür olarak bilinir. Ülkemizde Alpin çayırlar dağların 2100 m. den sonraki kesimlerde görülmeye başlar.

İlkbahar ve yaz mevsimlerinde karların erimesi ile ortaya çıkan bu çayırlar rengarenk açan çiçekleri yanında yer yer de 1 m.’yi bulan uzun boyları ile dikkat çekerler.

Tundra

Yosun ,ot ve cılız çalılıklardan oluşan bitki örtüsüdür. Tundra, kutba en yakın bitki örtüsüdür.

Kuzey ülkelerinde rastlanan, yapısına likenlerin de katıldığı bodur ot toplulukları. Tundralar yılın dörtte üçünden uzun bir süre karlarla örtülü kalır. Bunun için kutup bölgesi dışında yetişen bazı ağaçlara burada ancak bodur çalılar halinde rastlanır. Kutup söğüdü ve bodur huş bunlara misal verilebilir.

Hakim bitki topluluklarını karayosunları ve likenler (Ren geyiği likenleri vs.) meydana getirir.

Dünya üzerindeki iklim tiplerine bağlı olarak bitki örtüsü ekvatordan kutuplara doğru;

Geniş yapraklı ormanlar,Savanlar,Kaktüs,Bozkır

Maki,Orman-çayır,İğne yapraklı ormanlar,Tayga ormanları,Tundra

Şeklinde sıralanır.

Her bitkinin kendine has bir iklim özelliği vardır. Başka bir ifadeyle benzer iklim şartlarında benzer bitki türleri görülür.(kutup iklimi hariç)

Farklı bölgedeki iklimin benzerliği tabii bitki örtüsünün benzerliğini kanıtlar.

Yer şekillerinin kısa mesafeler dâhilinde değişmesi bitki örtülerinin de kısa mesafeler dâhilinde değişmesini sağlar.

Bitki örtüleri yeryüzüne dağılışlarında aralıksız kuşaklar oluşturmazlar.

Enlem farkı arttıkça ve farklı enlemlerden oluştukça bitki örtüsüde çeşitlenir.

Bitki örtüsü iklimin bir nedeni değil iklimin bir sonucudur.

YERYÜZÜNDE GÖRÜLEN BİTKİ KUŞAKLARI VE ÖZELLİKLERİ:

Ekvatoral Yağmur ormanları:

Sıcaklık ve nem koşullarından dolayı sık ormanlar gelişmiştir ve ormanlar her zaman yeşildir. Orman ağaçları çok gürdür(50–60 m). Balta girmemiş ormanlar olarak adlandırılır.

İklime uyum sağlamak için terleme yüzeyleri geniş ve gözeneklidir.

Ağaçlardan düşen dal ve yaprakların sıcak nemli ortamda çürümesi sonucu hoş olmayan bir koku etrafa yayılır.

Bu ormanların görüldüğü yerler her mevsim yağışlı özellikte ve yıllık yağış miktarı 2000 mm ‘nin üstündedir.

Bitkiler yayvan yapraklı ve yapraklarını dökmeyen ağaçlardır. Bitki çeşitliliği çok fazladır.

Orman altı sarmaşık ve otsu bitkilerle(Liyan, Epifit) kaplıdır.Orman altı florası da çok zengindir.


Yeryüzündeki dağılışı

Ekvatorun 10 kuzey 10 güney enlemleri arasında 1000m kadar yükseltiye kadar etkilidir.

Güney Amerika’da Amazon Havzası’nda ( Brezilya),

Afrika’da Kongo Havzası’nda ve Gine Körfezi kıyılarında,

Güney Doğu Asya Adaları (Endonezya ) belirgin olarak görüldüğü yerlerdir.

Malezya, Endonezya, Filipinler, Papua Yeni Gine’de etkilidir.

Avustralya’nın kuzeyinde görülür

Muson Ormanları:

Muson iklim bölgesinde bulunan ormanlardır. Bunlar Ekvatoral ormanlar gibi gür ve sık ormanlardır. Ancak içinde yer alan tür sayısı bakımından ekvatoral ormanlardan fakirdir.

Yıllık yağış miktarı 2000 mm civarındadır. Yaz ayları yağışlı, kış ayları kurak geçer. Yıllık yağışın % 85 ‘i yaz aylarında olduğu için yazın yeşil, kışın yaprak döken ormanlardır.

Muson ormanlarının ağacı teak ağacıdır.

Bitki örtüsü yağışların bol olduğu alanlarda kışın yaprağını döken muson ormanları, etrafında çalılar ve az yağış alan yerlerde ise savanlar yaygındır.


Yeryüzündeki dağılışı

Güneydoğu ve Doğu Asya da Hindistan, Japonya, Tayland, Vietnam, Endonezya, Doğu Çin,Kore, Filipinler,Avustralya’nın kuzeybatısı,Güneydoğu Afrika da görülür. Madagaskar’ın doğusunda,Kuzey Amerika’nın güneydoğu kıyılarında görülür.

Orta Kuşağın karışık ormanları:

Orta kuşak okyanusal İklim bölgesinde görülen bitki örtüsüdür. Bu ormanlar geniş yapraklı ve iğne yapraklı ağaçların bir arada bulunduğu bitkilerdir.

Yıllık yağış miktarı 1000- 1500 mm civarındadır.

Ağaç türü, sayısı ve ağaçların büyüklükleri bakımından da ekvatoral ve muson ormanları kadar zengin ve büyük değildirler.


Yeryüzündeki dağılışı

Batı Rüzgârları sebebiyle Ilıman Kuşak karalarının batısında görülür. Batı Avrupa’nın Atlas Okyanusu kıyılarında,Yurdumuzda ise Karadeniz kıyılarında etkilidir.

Kuzey Amerika’nın batı ve güneydoğu kıyılarında, Güney Amerika’nın güneybatı kıyılarında,Avustralya’nın doğusunda, Yeni Zelanda’da,Afrika’nın güneyinde,

Tayga Ormanları:

Orta kuşakta karasal iklimin sert özellikte görüldüğü ve yağışın bol olduğu nemli alanlarında görülen ormanlardır.

Bu iklimde kışlar çok sert geçtiği için ağaçlar soğuğa dayanıklı yaprak dökmeyen iğne yapraklı ağaçlardır.

Yağışın çoğu yazın düşer. En az yağış kışın düşmektedir ve kar şeklindedir. Kışların aşırı soğuk olması nedeniyle havadaki nem miktarının azalması ve yüksek basıncın etkisi yağışları azaltır.Yaz mevsiminde havanın ısınması nedeniyle oluşan termik kaynaklı alçak basınçlar konveksiyonel karakterde yağışların oluşmasını sağlar.

Yıllık yağış ortalaması 500–600 mm civarındadır.


Yeryüzündeki dağılışı:

Deniz etkisinden uzak kara içlerinde ve ılıman kuşak karalarının doğu kıyılarında (soğuk su akıntısından dolayı görülür.

Orta ve doğu Avrupa,Asya’nın kuzeyi (Kuzey Çin’de, Mançurya’da, Rusya’da, Orta Sibirya’da görülür.)ABD nin kuzeyinde ve Kanada’da.

Makiler:

Makiler yaz kuraklığına dayanıklı kısa boylu bodur ağaç ve çalılardan oluşan ( yabani zeytin, defne,kocayemiş, mersin, keçiboynuzu, sandal, zakkum, akçakesme, kermez meşesi, Süpürge çalısı, taş meşesi, bodur ardıç vb.)

Akdeniz iklimin doğal bitki örtüsüdür.

Maki yaz kuraklığına dayanıklı bitkiler olup kış soğuklarına fazla dayanıklı değildir. Yaprakları kalın, güneşe dönük yüzleri parlak, terlemeyi sağlayan stomaları az ve küçük olması ile suyu iktisatlı kullanarak yaz kuraklığına dayanır.

Makiler genelde kızılçam ormanlarının yok edildiği yerlerde oluşurlar ve genelde kıyıda 500–800 m yukarılara kadar çıkabilir.


Yeryüzündeki dağılışı:

Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler ( Libya, Mısır ve Lübnan hariç. Buralarda görülmeme sebebi yer şekillerinin engebesiz olmasıdır.),

Avustralya’nın güneybatısı,Güney Afrika Cumhuriyetinde Kap bölgesi,Şili’nin orta kesimleri,Kuzey Amerika’da Kaliforniya çevresinde etkilidir.En geniş anlamıyla 30–40 derece enlemleri arasında kıtaların özellikle batı kıyılarında görülür.

Savanlar:

Tropikal iklim bölgesinin bitki örtüsüdür.

Savanlar uzun süre yeşil kalan, gür ve uzun boylu ot topluluklarıdır.

Savan bitki örtüsü içinde ağaçlar ve ağaç kümeleri görülür. Genelde buralarda ki ağaçlar kurakçıl veya kuraklığa dayanıklı türlerdir.Akarsu boylarında ise galeri ormanları görülür.


Galeri Ormanları:
Savanlardaki, küçük akarsu boylarında görülen, çoğunlukla 50–100 m

genişliğinde, bir akarsu ağı biçiminde uzanan ve sürekli yeşil kalabilen nemli ormanlardır. Galeri ormanları olarak adlandırılmalarının nedeni, ağaçların, akarsuyun üstünü bir galeri şeklinde kapatmasıdır.Kurak geçen dönemlerde ağaçlar yapraklarını döker.

Güneş ışınlarının dik geldiği yaz döneminde konveksiyonel yağışlar görülür, Kış aylarında Subtropikal yüksek basıncın (DYB) etkisinde kaldığından kış kuraklığı belirgindir. Bu nedenle yazı yağışlı kışı kuraktır.Yıllık yağış miktarı 1000–1500 mm arasındadır.

Yağış grafiği birbirinin tersidir. Yağışlar güneş ışınlarının dik olarak geldiği dönemde daha fazladır KYK de Haziran, GYK de Aralık ayında yağış daha fazladır.

Yeryüzündeki dağılışı:

Ekvatoral iklim ile çöl iklimi arasında görülür (10–20° kuzey ve güney enlemleri arasında görülür)Güney ve Orta Afrika, (Sahra Çölü ile Ekvatoral Afrika arasında) Sudan,

Güney Amerika‘da Brezilya’da, Venezuella, Kolombiya, Peru ve Bolivya’da etkilidir.

Orta Amerika’da Madagaskar’ın batısında görülür.

Bozkır ( Step):

Bitki örtüsü ilkbahar yağışlarıyla yeşeren, yaz başlarında kuruyan küçük boylu ot topluluğudur. Buna step(bozkır) bitki örtüsü denir. Steplere Kuzey Amerika’da preri, Güney Amerika’da pampa adı verilir.Bozkır bitki örtüsü içinde geven, deve dikeni, gelincik, çoban yastığı gibi bitkiler yer almaktadır.Step ikliminde yağış miktarı orman gelişimi için yeterli değildir.Bu iklimin etki alanlarından akarsu boylarında şeritler halinde kavak ve söğütler yaygındır.

Orta kuşak tipinde kar yağışları ve don olayı görülür nem oranı düşüktür yağış rejimi düzensizdir. İnsanlar tarafından ağaç kesilerek, yakılarak ormanların ortadan kaldırılması sonucunda oluşan bozkırlara ANTROPOJEN BOZKIR denir. Bu tür bozkırlar, ormanların tahrip edilmesi sonucunda ortaya çıktığından böyle alanlarda yer yer orman ağacı topluluklarına rastlanır.


Yeryüzündeki dağılışı:

Deniz etkisinden uzak kara içlerinde ve ılıman kuşak karalarının doğu kıyılarında (soğuk su akıntısından dolayı) görülür.

Orta ve doğu Avrupa Asya’nın kuzeyi(Sibirya) Kanada ve ABD nin kuzeyinde görülür.

Yurdumuzda ise Doğu Anadolu Bölgesinde Erzurum –Kars, İç Anadolu Bölgesinde görülür.

Gece ile gündüz yaz ile kış arasında büyük sıcaklık farkının görüldüğü kara içlerine gidildikçe bu fark şiddetlenerek artar.

Çayırlar:

Orta kuşakta karasal iklim bölgesinin yarı nemli sahalarında ve yüksek dağlarda orman ve ağaç yetişme üst sınırının üstende görülen ve yaz boyu yeşil kalan ve bozkırlardan daha uzun boylu bitki örtülerine çayır denir.

Yazları serin ve yağışlı geçmesi otların kurumasını önleyerek yeşil kalmalarını ve uzun boylu olmalarını sağlamaktadır.Bunların orman üst sınırından sonra görülenlere dağ çayırları denir.


Yeryüzündeki dağılışı:

Bu bitkiler Sıcak ve ılıman bölgelerde yüksek dağlık sahalarda sıcakların ağaç yetişmeye yetmediği yüksek kesimlerinde, Ayrıca yazı yağışlı karasal alanlarda görülmektedir.

Ayrıca soğuk karasal iklimde yazı yağışlı alanlarda yağışın nispeten az olduğu sahalarda,

ABD’nin KD. Kanada’da, Kuzey Çin’de, Rusya’da,Orta Sibirya’da görülür.Ülkemizde Doğu Anadolu Bölgesi Erzurum Kars Bölümünde görülür.

Tundra:

Yıllık yağış miktarı 200–250 mm civarındadır. Kışlar çok soğuk ve uzun geçer.

Toprak kış aylarında donmuş haldedir. Yaz aylarında toprağın üst kısımlarında çözülmeler görülür ve oluşan bataklıklarda tundra adı verilen sezonluk ot ve çayır türü bitkiler yetişir.Tundra kutba en yakın bitki örtüsüdür.


Yeryüzündeki dağılışı:

Yaklaşık olarak 70–80 enlemleri çevresinde görülür.Asya’da, Sibirya,Avrupa’da, İskandinavya Yarımadasının kuzeyinde,

Kuzey Amerika’da Kanada’nın kuzey kısımlarında,Güney Amerika’nın güney kısımlarında görülür.

Güney yarımküredeki etki alanı KYK dekine oranla çok azdır bunun nedeni GYK de okyanusların geniş alan kaplamasıdır.

Çöl Bitkileri:

Kum örtüleri altında veya kayalıklardan oluşan bu bölgelerde yıllık yağışlar yok denecek kadar azdır. ( 200mm nin altında) Buralarda bitkiler çok seyrektir. Kuraklığa uyum sağlamış olan kurakçıl kaktüsler, otlar ve çalılardan oluşur.Bu bölgelerde kuraklığa en iyi uyum sağlamış bitkiler, gövdesinde çok miktarda su biriktirebilen kaktüslerdir.

Üzerlerindeki küçük dikenler, bitkinin ısı kaybını azaltmaktadır.

Ayrıca yeraltı sularının yüzeye çıktığı yerlerde vahalar oluşmuştur.

1-Ulaşım şartlarının iyi olması,önemli kavşak noktasında bulunması,ticaret potansiyelinin yüksek olması,sanayi faaliyetlerinin yoğunluk kazanması,önemli bir hammadde bölge olması,turizm, nüfus gibi faktörler etkili olabilir.

2-Ulaşım şartları bakımından önemli bir geçiş bölgesi olması ,Önemli ticaret yolları üzerinde bulunması etkili olmuştur.

3-Vadi tabanları su kaynakları bakımından zengindir.Bununla beraber geniş tarım arazilerinin varlığı toplu yerleşmeyi desteklemiştir.Örneğin Ege bölgesi verilebilir,bölgede yağış rejimi düzensiz su kaynakları yeterli tarım arazileri geniş düzlükler boyunca bir aradadır ,bu da toplu yerleşmeyi destekler.

4-Ülkemizin denize kıyısı olmasaydı nüfus dağılışında farklılıklar görülürdü .Kıyı kesimlerde denizelliğe bağlı olarak yoğunlaşan nüfus bu imkanı bulamayacağı için iç kesimlerdeki yada bulunduğu alanlardaki vadi ve ova tabanlarında iklimin elverişli olabileceği alanlara doğru yayılış gösterecekti. Kıyı ile iç kesimler arasında şu an ki kadar büyük farklar oluşmayacaktı.

5-Fay hatlarının geçtiği alanlar ülkemizde verimli ova tabanlarına yakın noktalardır.Buralar deprem düşünülmediği takdirde yaşam koşulları olarak son derece elverişli noktalardır.Bu nedenle nüfus yoğundur.

6-Köy altı yerleşmeleri oluşturan başlıca sebepler:

1.Kalabalık ailelerden kaçarak bağımsız yaşama isteği,

2.Aileler arasında çıkan anlaşmazlıklar,

3.Tarım arazilerinin yetersiz ve birbirinden uzakta olması,

4.Hayvanlarına otlak ve barınak temini,

5.Devlete ait arazilerin özellikle orman alanlarının toprak kazanmak amacıyla yerleşme yapılması.

7-İklim ve yerşekilleri söylenebilir.Bir ülke düşünün iklim şartları genel olarak çok fazla farklılık göstermeyen ılıman koşullar taşıyan ,yerşekilleri bakımından sade yükseltisi az ikisi birleşince yerleşmeye son derece elverişli alanlar oluşturacak ve şu an ülkemizdeki tarzda farklılıklar oluşmayacak.

BOŞLUK DOLDURMA SORULARI

1-İdari fonksiyonu

2-Su ve yerşekillerinin

3-Toplu yerleşme

4-Kıyıya paralel uzanmasının

5Sıcaklık

6-Uygun iklim şartları

DOĞRU YANLIŞ SORULARI

1-D 2-D 3-Y 4-Y 5-Y 6-D 7-D

TEST SORULARI

1-A 2-D 3-C 4-A 5-C 6-C 7-E 8-C 9-D

SORU-1-1 numaralı şehir Bursa 2 numaralı şehir İzmir 3 numaralı şehir Antalya 4. numaralı şehir Erzurum 5 numaralı şehir Diyarbakır

SORU-2-2 numaralı şehir İzmir’de nüfus yoğunluğu daha fazladır.

SORU-3-Hinterlandı en geniş olan 2 numaralı İzmir’dir.

SORU-4-İzmir ,Bursa ,Antalya şehirlerinin gelişiminde ulaşım ön plana çıkar.

SORU-5-4 numaralı şehir Erzurum’da şehir yerleşmesinin yükseltisi 1000 m üzerindedir.

SORU-6-Özellikle 3 numaralı şehir Antalya ‘da ağırlıklı ön plana çıkar.2 numaralı Şehir İzmir içinde önemlidir.Diğer şehirler için daha eri planda etkilidir.

SORU-7-5 numaralı Diyarbakır bu kriterde değerlendirilebilir.

Turizm Coğrafyası; turizm etkinliğinin türünü, bu etkinliklere katılan insan sayısını ve bu etkinliklerinekonomiye olan katkısını inceleyen bilim dalıdır. Turizm faaliyetleri özellikle II. Dünya savaşı’ndan sonra gelişmeye göstermeye başlamıştır.


Gezip, görmek, eğlenmek, dinlenmek gibi faaliyetler için insanların yaşadığı yerin dışına belirli bir süre için gitmesine turizm adı verilir. Bu faaliyeti yapan kişiye ise turist denir. İnsanların kendi ülkesi sınırları içinde yaptığı turistik faaliyetlere iç turizm, başka bir ülkeye giderek yaptığı turistik faaliyetlere ise dış turizm adı verilir.

TURİZM ve TÜRKİYE’DE TURİZM

Turizm
: insanların sürekli yaşadıkları yer dışında başka bir yere 24 saatten az olmamak veya en az bir gece konaklamak koşuluyla sürekli yerleşmemek üzere,ticari bir amaç gütmeden zevk,eğlence dinlenme , iş , merak, din,spor, ve akraba ziyareti, kongre ve seminerlere katılma gibi nedenlerle bireysel veya toplu olarak yaptıkları seyahatlerden doğan faaliyetlerin bütünüdür.

Yukarıdaki tanımdan da anlaşılacağı üzere turizm çok yönlü bir faaliyettir. Turizm sosyal bir olaydır , kültürel bir olaydır , tüketim olayıdır , üretim faaliyetlerini olumlu yönde etkiler , başlı başına bir endüstri koludur.

Turizmin Ülke Ekonomisi Açısından Önemi

a) Ülkeye döviz girdisi sağlar

b) Turizme yapılan yatırımlar ülke ekonomisine canlandırır

c) Ülkede işsizliğin azalmasına neden olur

d) Ülke vatandaşlarının gelir seviyesinin artmasına neden olur

Turizm ekonomi dışında , farklı yerlerde yaşayan insanlar arasında yakınlaşma olmasına neden olur. kültürler artası iletişim artar, ülkeler arası barışa katkı sağlar


İnsanları Turizme Yönlendiren Etkenler

A) İç Faktörler : İş – Merak – Din – Kültür – Eğitim Öğretim – Milli Kültür – Dinlenme ve Eğlence – Spor – Tedavi – Snobizm – Dost ve Akraba Ziyaretleri – Toplantılara Katılma

B) Dış Faktörler : Tanıtma – Reklam – Propaganda – Yeni Turistik Bölgeler

BAŞLICA TURİZM TİPLERİ

1. Dinlenme Turizmi : Eğlence ve boş zamanların değerlendirilmesinde dayanan bir turizm tipidir. Antalya , Bodrum gibi yerlere yapılan turistik geziler.

2. Spor Turizmi : Spora ilgi duyan kişilerin spor karşılaşmalarına izlemek için bir yerden başka bir yere gitmeleri . Tuttuğu takımın maçları , Dünya şampiyonası…… vb

3. Kültürel Turizm : Ülkelerin doğal ve kültürel değerlerini görmek folklorunu tanımak ve kültürel etkinliklere katılmak amacıyla yapılan geziler.Efes Festivali , Film festivalleri ..vb

4. Dini Turizm : Dini açıdan kutsal sayılan mekanları gezip görmek amacıyla yapılan gezilerdir. Mekke , Medine , Konya , Efes , Kudüs…… vb

5. İş Turizmi : İş adamlarının yapmış olduğu geziler. Fuar, panayır gibi yerlere yapılan geziler .

6. Politik Turizm : Devlet adamlarının ve çeşitli politikacıların yapmış olduğu gezilerdir.

7. Kongre Turizmi : Uluslararası nitelikte yapılan kongre,seminer, konferans gibi faaliyettir.

8. Aile Turizmi : Dost ve akrabaları ziyaret etmek amacıyla yapılan gezilerdir. Özellikle dini bayramlarda aile turizminde artış görülür.

9. Sağlık Turizmi : İnsanların sağlığına kavuşabilmek , tedavi olmak , ve doğanın şifa verici özelliklerinden faydalanmak amacıyla yaptıkları gezilerdir.



TÜRKİYE’DE TURİZM


ülkemizde turizm potansiyeli açısından oldukça önemli bir ülkedir. Turizmi cazip hale getiren belli başlı etkenler şunlardır ;

1. İklim : Ülkemiz orta kuşağın batı taraflarında görülen Akdeniz iklim kuşağı içerisinde yer almaktadır. Özellikle Akdeniz kıyılarında sıcaklık erken artmakta ve yaz mevsimi diğer bölgelere göre aha uzun sürmektedir.

Bu durum denize girilme süresi açısından önemli bir özelliktir.Ayrıca iç bölgelerimizde yer şekillerinin kısa mesafelerde değişiklik göstermesi iklim tiplerinin farklılaşmasına neden olmaktadır. Ülkemizde aynı zaman dilimi içerisinde hem denize girilebilmekte hem de kayak yapılabilmektedir.

2. Kıyılarımız : Ülkemiz üç tarafı denizlerle çevrili olan bir ülkedir. Ege ve Akdeniz kıyılarında girinti ve çıkıntının fazla olması, şelf alanının geniş olmasından dolayı geniş plajlar yer almaktadır. Bu geniş plajlar ve olumlu iklim koşulları deniz turizmini olumlu yönde etkilemektedir.



BÖLGELERE GÖRE ÖNEMLİ TURİSTİK MERKEZLER VE ÖZELLİKLERİ

KARADENİZ BÖLGESİ : Bölgede dağların kıyıya paralel uzanması ve kıyılarda girinti ve çıkıntının az olmasından dolayı plajlara oldukça az rastlanmaktadır. Ayrıca iklim özelliğinden dolayı yaz mevsimi diğer bölgelere göre daha az sürmektedir. Karadeniz bölgesinde akarsuların hızlı akmasından dolayı son yıllarda rafting yapılan akarsuların sayısı hızla artmaktadır. En önemli örnek Çoruh Nehridir. Bölgedeki belli başlı turistik merkezler ;

Trabzon’da Sümela Manastırı


Ayvasıl Klisesi , Hz Yayha Manastırı Amasya’da ; Sultan Beyazıt Külliyesi , Amasya Kalesi

Abant Gölü


Yedigöller , Ilgaz ve Köroğlu Dağları Samsun’da ; Gazi Müzesi , Büyük Cami , 19 Mayıs Fuarı Çorum’da ; Hitit medeniyetine ait Güneş Kursu geyik ve boğa figürleri , tapınaklar , ve bir çok eski kalıntı .


MARMARA BÖLGESİ : Önemli ulaşım yolları üzerinde bulunması, iklim koşulları , İstanbul’un varlığı , eski bir yerleşim alanı olmasından dolayı Marmara Bölgesinde turizm merkezilerinin sayısı oldukça fazladır. Bölge Türkiye’de turizm gelirleri en fazla olan bölgedir. İstanbul bir tarih cennetidir. Dolmabahçe Sarayı,

Topkapı Sarayı


Ayasofya Müzesi , Ayairini Kilisesi, Kapalıçarşı , Kızkulesi, Anadolu ve Rumeli Hisarı ……… gibi bir çok önemli tarihi eser yer almaktadır. Bursa’da ; Ulucami , Yeşil Türbe , İznik Yeşil Cami , Kaplıcalar , Edirne’de ; Selimiye Camii , Rüstempaşa Kervansarayı , Saraya Hamamı …vb Çanakkale’de Truva Harabeleri İda Dağı(Kazdağı ).


EGE BÖLGESİ : Bir çok koy ve körfeze sahip olan Ege bölgesi eski yerleşim alanlarından biridir. Tarih boyunca bir çok medeniyete beşiklik etmiştir. Hem deniz turizminin hem de tarihi turizminin gelişmiş olduğu bir merkezdir. Bölgede olumlu iklim koşullarından dolayı 7 – 8 ay boyunca turizm sezonu devam etmektedir.

İzmir’de Meryem Ana Kilisesi


Athena Tapınağı

Efes ve Bergama Antik Tiyatroları


Agora, Akropolis, …… gibi bir çok önemli eser yer almaktadır. Ayrıca İzmir’de deniz turizmi de oldukça gelişmiştir. Aydın’da Kuşadası ve Didim deniz turizminin merkezi durumundadır , DEnizli’de Afrodissas , Hierapolis, Pamukkale ,Afyonkarahisar’da kaplıcalar , Frig medeniyetinden kalma eserler yer almaktadır.


AKDENİZ BÖLGESİ : Yaz aylarında sıcaklık şartlarının uygun olması , plajların varlığı , sıcaklığın uzun sürmesi gibi şartlara bağlı olarak Türkiye’de deniz turizminin en uzun sürdüğü bölgedir. Bölgede kış aylarında bile denize girilebilmektedir. Ayrıca Antalya’da Toros dağlarının yüksek olmasından dolayı aynı anda hem denize girilebilmekte hem de kayak yapılamaktadır. Bölgedeki tüm illerde çok önemli tarihi kalıntılarda bulunmaktadır. Antalya’da deniz turizmi ve tarihi turizm oldukça gelişmiştir ( Alanya-Manavgat-Kaş -Kemer …… , Termessos , Olimpos, Perge,



Isparta’da Eğirdir gölü , Burdur’da Hacilar HArabeleri , antik Sagalasos kenti , Mersin Anamur’da Ortaçağdan kalma kale ,



Cennet ve Cehennem Mağaraları -Kız kalesi


İÇ ANADOLU BÖLGESİ : Bölge günümüzde Türkiye’nin politik merkezi durumundadır. Diğer bölgeler kadar olmasa da canlı bir turizm olayı yaşanmaktadır. Ankara’da Anıtkabir, Ankara Kalesi , Anadolu Medeniyetleri Müzesi ,Polatlı yakınlarında Friglerin başkenti olan Gordion şehri



Nevşehir, Aksaray çevresinde Kapodokya


Ürgüp Göreme ,ve Avanos ilginç yeryüzü şekilleri ile dikkat çekmektedir.

Nasrettin Hoca Türbesi

DOĞU ANADOLU BÖLGESİ : Bölgede kış aylarının uzun sürmesi , kar yağışının bol olmasından dolayı turizm çok canlı değildir. Dağlık alanların geniş yer tutmasından dolayı dağ turizmi gelişme göstermektedir.Nemrut Dağı ,

İshak Paşa Sarayı


Ani Harabeleri


Ağrı Dağı , Van Gölü , Akdamar Adası Ahlat Selçuklu Mezarları , Erzurum Aziziye Anıtı , Yakutiye Medresesi ……… gibi önemli eserler turist beklemektedir


GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİ : Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinin bulunduğu bölgedir.Cilalı Taş Devri yerleşim merkezlerinden Çayönü(Diyarbakır) , Malabadi Köprüsü , Yedi Kardeş Burcu , Asur Mezarları ,


Adıyaman Cendere Köprüsü


Mardin evleri , Balıklı göl


Nemrut Dağında Kommagane Krallına ait anıt mezar ve dev tanrı heykelleri


Bedava İlan Verme