Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

Robert Ludlum / Amerikan Edebiyatı / Roman / Remzi Kitabevi

Paul Janson, hayata değer verdiği pek çok şeyi kaybetmesine neden olan gizli operasyon görevinden ayrılmış ve kendine yeni bir hayat kurmuştur. Eski görevine yeniden dönmemeye kararlıdır. Ancak, hayatını borçlu olduğu Peter Novak’ın kaçırıldığını ve teröristlerin elinde öldürüleceği günü beklediğini öğrenir. Novak’a olan borcunu ödemek için kurtarma timinin başına geçmeyi kabul eden Janson, tarihin akışını değiştirecek bir sır perdesini aralayacağının farkında değildir. Macera tutkunlarının bir solukta okuyacağı bir türden kitap.

Margaret Mazzantini / İtalyan Edebiyatı / Roman / Can Yayınları

Başarılı cerrah Timoteo’nun on beş yaşındaki kızı Angela bir motosiklet kazası sonucu babasının çalıştığı hastaneye getirilir. Durumu kritik olan ve ölümle mücadele eden kızıyla uzun bir monologa girişen Timoteo, ona hayatının en büyük gizini ve suçunu itiraf eder. Gazeteci olan güzel karısı Elsa’yla evliliğinin gerisinde yaşanmış ve eskilerde kalmış bir hikaye, Timoteo’nun bütün yaşamını alt üst etmiş ve korkunç bir trajediyle sonuçlanmıştır. Bir biçimde bu trajediye dahil olan kızının başucunda geçirdiği saatler boyunca Timoteo, kızını iyileştirmeye çalışırken kendi ruhunun da sağaldığını anlar. Angela’nın geçirdiği tehlike, kendisiyle hesaplaşmasını sağlayabilecek, kendi hikayesini tamamlamasına yardım edecek midir?

Aşkın ve ihanetin, doğumun ve ölümün hikayesi olan Sakın Kımıldama, güçlü ve canlı imgeleri, metaforları, yoğun duygusallığıyla okuru etkiliyor, içine alıyor. Bu kitabıyla 2002 yılında İtalya’nın en önemli dört edebiyat ödülünü birden alan yazar, ilk kez acıyla yüzleşen bir doktorun, varlığının tekdüzeliğinden çıkıp yaşamın mucizelerine bakmasını, kendisini ve dünyayı yeniden keşfetmesini anlatıyor. Sakın Kımıldama, insanın acıyla insanlaştığını anlatan unutulmaz bir roman.

Gül İrepoğlu / Türk Edebiyatı / Roman / Doğan Kitapçılık

Bu roman gerçekler üzerinde hayaller kurularak yazıldı, en çok da insanların insanca yönü üzerinde durularak. Lale Devrinin hükümdarı Sultan III. Ahmet ile bu devrin ruhunun nakkaşı Levni’nin, tarihin akışı içerisinde sivrilen kişiliklerinin de bir tahlili aynı zamanda. Bu romandaki insanı anlatan bazı öyküler kendi sınırları içinde kalmış, bazıları ise tarihin akışını değiştirmiş. Romanın temel kahramanları ve ölüm tarihleri gerçektir, ancak olayların birbirine bağlanışı kurgulanmıştır. Buna gerçekleri hayallerle genişleten ve zenginleştiren bir canlandırmada denebilir. Okuyucunun zihninde “acaba?” sorusu daima cevapsız kalacak ve hayaller de hiç bitmemek üzere sürecektir. Lale Devri tıpkı bir masal gibidir, ama alışıldığı gibi mutlu sonla bitmeyen bir masal. Zaten romanda da uzunca bir masal anlatılır, her masal gibi biraz gerçek payı, biraz kıssadan hisse, bolca hayal olan…Lale bahçelerinde kalan gölgenin biçimi ise okuyucunun hayaline bırakılır.

Hermann Hesse / Alman Edebiyatı / Roman / Yapı Kredi Yayınları

Hesse, 1943 yılında, tüm dünyanın savaş cehennemini yaşadığı sırada yazdığı Boncuk Oyunu’nda, doğu ve batı felsefesinin kusursuz bir bileşiminden oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunar okura. Sanat ve bilimde disiplinler arası bir uyum üzerine kurulu, düş ve düşün gücünün ürünü fütüristik bir oyun olan Boncuk Oyunu, bu yeni düzenin simgesidir.

Bu kitabı doğu seyyahlarına, batının toplumsal dayatmalarına karşı doğunun bireysel özgürlüğünü yüceltenlere, toplumsal ahlakın bireyin iç ahlakını yok ettiğine inananlara adar. Yeni dünya düzenini bireysellik üzerine temellendirir: Tanrı senin içindedir, kavramlarda ve kitaplarda değil. Gerçek yaşanır, öğretilmez…

Hesse’nin Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasında büyük payı olan bir başyapıt Boncuk Oyunu…

Alessandro Manzoni / İtalyan Edebiyatı / Roman / Literatür Yayınları

Savaşın, vebanın, kıtlığın pençesinde mahvolan bir şehir… 17. yüzyıl Milano’su. Çaresiz insanlar, çökmüş ve yozlaşmış bürokrasi, iyi kadar kötüyü de bünyesinde barındıran dini kurumlar ve kavuşma mücadelesi veren iki nişanlının nefes kesen öyküsü.

Yazar, dünyanın neredeyse tüm dillerine çevrilen, İtalyan Edebiyatının baş yapıtı sayılan ve çağdaş birçok düşünce akımını da etkileyen romanında, aşka, hayata, dine, kadere ve iktidara dair sorular soruyor ve okurla sıcak bir diyalog kurarak bu sorulara cevaplar arıyor. Yazar, 17. yüzyıl İtalya’sından birçok kişinin serüvenini anlatırken, dönemin toplumsal, ahlaki ve ideolojik sorunlarını da kendine özgü bakış açısıyla değerlendiriyor.

İlk kez 1834′te yayımlanan Nişanlılar uzun bir dönem tarihsel romanlara örnek teşkil etmiştir. Akıcı ve içten bir üsluba, yaşayan karakterlerin, yer yer mizahın da, eklenmesiyle roman akıp giderken, kendimizi geçmişe ait bir hikayenin değil de, sanki günümüzde yaşanan olayların içinde buluyoruz…

Kürşat Başar / Türk Edebiyatı / Roman / Türkiye İş Bankası Yayınları

“Eğer, hayatınızın herhangi bir anına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken… Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün… Herkes aşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsun, aşıksın.”

Başucumda Müzik, bizi gerçekleşen bir rüyaya götürüyor. 50′li ve 60′lı yılların karmaşasında unutulup gitmiş gizli bir aşk öyküsünü anlatıyor. Orada, sokaktan akordiyon sesinin geldiği bir bahar sabahında, unutulmaz cumartesilerde, unutulmuş şarkılarda eşsiz bir duyguyu, tutmak isterken avucumuzdan kayıp giden o rüyayı okuyacaksınız. Hem de çok tanıdık bir yakın tarihin çarpıcı gerçeğinin içinde…

İhsan Tombuş / Türk Edebiyatı / Roman / Bilgi Yayınevi

57 yıl önce meydana gelmiş, cumhuriyet tarihinin en karışık, en gizemli, en ilginç cinayet davası.

Öyle ki o tarihlerde İstanbul’a gelen, ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie, “Ankara Cinayeti” ile ilgilenmiş, araştırma yaparak bilgi toplamış, bu bilgileri değerlendireceğini söyleyerek “işte gerçek ve canlı tam bir polis romanı” demişti.

Cinayetin iki sanığından biri, zamanın Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay’ın oğlu Haşmet Orbay’dı. Bir doktoru öldürmek suçundan idamı isteniyordu. Tam o sırada akılları karıştıran bir intiharla yaşamı son bulan Ankara’nın ünlü eski valisi Nevzat Tandoğan’ın da adının karıştığı cinayetin sanıklarıyla kolej sıralarında sıkı dost olan yazar İhsan Tombuş, nedeni bir türlü çözülemeyen bu cinayetin belgesel romanını yazdı.

Kitap, sayısız soru barındıran, duruşmalar ilerledikçe daha da karmaşıklaşan gerçek bir cinayet davasını gözler önüne sermenin yanı sıra, Demokrat Partinin kuruluşu ile tek partili rejimden çok partili rejime geçiş döneminin, hukuk ve basın üzerindeki etkilerini de sergiliyor. Her türlü idari baskı ve entrika karşısında basın özgürlüğünün ve yargı bağımsızlığının önemini gösteren bir sembol haline gelen dava, yalnız roman sevenlerin değil, hukukçuların ve gazetecilerin de ilgisini çekecek nitelikte.

57 yıl önce meydana gelmiş bir cinayetin romanını ilgiyle okuyacaksınız.

Michael Roach / Roman / Dharma Yayınları

Kitapta Tibet Budizmi’nin asırlık bilgeliği canlandırılmıştır. Roach, genç bir adamın, “bilgeliğin somutlaşması”ndan başka bir şey olmayan mistik bir bahçeye gelişini anlatan büyülü öyküsü aracılığıyla, Tibetli öğretmenlerin kutsal öğretilerini açıklar. Genç Budist, bahçede, Tibet Budizmi’nin temellerinin atılmasına katkıda bulunan üstatlarla tanışır. Budizm ile ilgili eserler arasında özel bir yeri olan Bahçe, Tibet geleneğinin gizlerini açıklıkla ortaya serişi ve Michael Roach’un okuyucularda uyandırdığı kavrayışla, şimdiden bir klasik eserdir.

Jose Saramago / Portekiz Edebiyatı / Roman / Can Yayınları

Nobel ödüllü Portekizli yazarın ilk romanı olan bu kitap, yazarın bütün edebi yaşamının temellerini oluşturacak kimi temaların tohumlarını içinde barındırıyor: Günlük yaşamın sıradanlığı, ahlaksal kriz, sanatçının toplumla ilişkisi, bireysel ve toplumsal baskı, Tanrının varlığı üzerine düşünme, kendini sorgulama ve aşma.

Siparişle çalışan, yeteneksiz ressam H., bir işletmenin yöneticisi olan S.’nin portresini yapma görevini üstlenir. H., yeteneksizliğinin bilincindedir, üstelik tablolarının ve yaşamının sıradanlığından da acı duymaktadır. Aldığı işi bitirmeye çalışırken, yaşamını ve sanatının amacını sorgulama ihtiyacı duyar. Bu amaçla atölyesinde gizlice S.’nin ikinci bir portresini yapmaya, buna koşut olarak da günlük tutmaya başlar. Ülke siyasal çalkantılarla alt üst olurken H., kendi küçük dünyasında kendi sıkıntılarını yaşamaktadır.

Olayların beklenmedik düğümlere kaydığı Ressamın Elkitabı, hayat, sanat, siyaset, aşk, kentler, görüntüler ve gerçekler üzerine bir denemeler bütünü olarak da düşünülebilir. Yazarın kendi yaşamından izdüşümlerle renklenen romandaki H.’nin günlüğü, gerçeklik ve kurgu, doğru ve yalan arasında dolaşarak bize yaşam ve sanat, ahlak ve estetik arasındaki ilişkiler üzerine en güzel metinlerden birini sunuyor.

Imre Kertesz / Macar Edebiyatı / Roman / Can Yayınları

İkinci Dünya Savaşına ve faşizme tanıklık etmiş, Auschwitz’in çocuk kurbanlarından biri iken Hitler’in soykırımından sağ çıkmayı başarmış Yahudi bir Macar aydınının iç hesaplaşması. Çocuk sahibi olmak istemediği için evliliği son bulan B. bu iç hesaplaşmada ister istemez toplumsal tarihe ve onun içinde yer almış olan kendi yazgısına da geri dönmek zorunda kalır.

Kendisini seven ve normal bir yaşama dönmesi için yüreklendiren karısına karşın, dünyaya karşı duyduğu derin güvensizlik, B.’yi adeta çift kişilikli biri yapmış, bilincinin silinmez bir parçası haline gelmiştir. Kendi geçmişini hala büyük bir yük olarak sırtında taşıyan B. ondan kurtulmanın tek yolunun içine kapanmak ve yazmak olduğunu düşünür. Oysa Auschwitz’i bahane etmesinin gerçek nedeni, belki de yaşamla başa çıkamamasıdır. B.’nin, dünyaya getirmeyi reddettiği çocuk için okuduğu dua, öldürülen milyonlarca kişi için, doğmamış kuşaklar için bağnazlık ve kinle karalanan her bir yaşam için de bir ağıttır.

1944 yılında soykırımdan ve toplama kamplarından sağ çıkmayı başarmış olan yazar, bu kısa ama izleri okurun belleğinden silinmeyecek romanında, tarihin karanlık bir noktasının ve Yahudi damgasının birey üzerindeki yıpratıcı gücünü çarpıcı bir biçimde betimliyor.

Wilbur Smith / İngiliz Edebiyatı / Roman / Altın Kitaplar Yayınevi

Genç kuşak Courtney’ler Afrika’nın güneyini sahiplenmeye karar verirler. Ünlü “Haramiler Yolu”nda başlayan heyecanlı ve tehlikeli yolculuk onları savaşçı kabilelerin ve vahşi hayvanların bulunduğu el değmemiş güzelliklerle kaplı yabanıl topraklara götürür.

Dünyanın en ünlü romancılarından biri olan Wilbur Smith’in “Mavi Ufuklar” adlı bu yapıtı aşk, nefret, kin ve hırs öğeleriyle işlenmiş bir macera romanıdır.

.M. Coetzee / Roman / Afrika Edebiyatı / Adam Yayınları

“Barbarları Beklerken” ve “Michael K. Nasıl Yaşadı?” adlı romanlarından tanıdığımız Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee, “Düşman” adlı bu romanında Robinson Crusoe’nun öyküsünü bir kadının bakış açısından ele alıyor.

Daha doğrusu burada anlatılmak istenen Cuma’nın öyküsü. Ama romanın anlatıcısının dediği gibi, “Cuma’nın dilinin öyküsü anlatılamaz bir öykü. Veya benim tarafımdan anlatılamaz bir öykü, aslında, Cuma’nın dili hakkında bir sürü öykü anlatılabilir. Ama gerçek öykü, bir dilsiz olan Cuma’nın içinde gömülü. Gerçek öykü, bir sanatın yardımıyla Cuma’ya bir ses vermenin yolunu bulana kadar bilinemeyecek.”

5 Şubat 1851’de İstanbul’da doğdu. Babası, dedesi ve soyu ilim aleminde isim yapmış şahsiyetlerdi. Dedesi Abdülhak Molla, İkinci Mahmud ile Abdülmecid Han’ın hekimliğini yapmış, şiir ve tarihle uğraşmıştı. Babası Hayrullah Efendi ise, meşhur bir tarihçi ve diplomattı.

Abdülhak Hamid ilk tahsiline Evliya Hoca, Behaeddin ve Hoca Tahsin Efendi gibi özel hocaların huzurunda başladı. Özellikle Hoca Tahsin Efendi’nin Abdülhak Hamid üzerindeki etkisi büyüktür. Daha sonra Bebek Köşk Kapısındaki mahalle mektebi ile Rumelihisar Rüşdiyesine kısa süre devam etti. Ailesi tarafından Paris’te eğitim yapması uygun görülünce ağabeyi Nasuhi Bey ile 1863 Ağustosunda Paris’e gitti. Orada özel bir koleje başladı. Kısa zamanda Fransızcasını ilerletti. 1,5 sene tahsilden sonra, yanlarına gelen babası ile İstanbul’a döndü. İstanbul’da Fransız mektebine başladı ve Fransızcasını ilerletmek için Babıali’de tercüme odasına girdi. On dört yaşlarındayken, Tahran büyükelçiliğine tayin edilen babasıyla birlikte İran’a gitti, 1,5 sene özel olarak Farsça dersleri aldı. Babasının 1867’de vefatı üzerine İstanbul’a döndü.

İstanbul’a döndükten sonra, önce Maliye mektubi, daha sonra sadaret kaleminde vazife yapan Abdülhak Hamid, buralarda Ebüzziya Tevfik ve Recaizade Mahmud Ekrem’le tanıştı. Sami Paşa’dan Hafız Divanı’nı okudu. Bu arada Tahran hatıralarını anlatan Macera-yı Aşk adlı ilk eserini yazdı ve meşhur Makber mersiyesini yazmasına sebeb olan Fatma Hanım’la evlendi. 1876 senesinde, hariciye mesleğini seçti. Paris Sefareti ikinci katibliğine tayin edildi ve iki buçuk sene vazife yaptı. Bu arada Fransız edebiyatını yakından tanıma fırsatı buldu. Paris dönüşü bir süre açıkta kaldı. 1881’de Poti, 1882’de Golos, bir sene sonra da Bombay başşehbenderliklerine (konsolosluk) tayin edildi. Bombay’da üç sene kaldı. Eşi Fatma Hanım’ın rahatsızlığının artması üzerine, İstanbul’a dönmek için yola çıktı. Fatma Hanım Beyrut’ta vefat etti.
Bombay dönüşünde Londra elçiliği başkatipliğine tayin edildi. Fakat Zeynep isimli manzum piyesi yüzünden, vazifeden alındı. Bir süre boşta gezdikten sonra edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine, tekrar Londra’daki eski görevine gönderildi. Bu gidişinde İngiliz olan Nelly Hanım ile evlendi. 1895 senesinde Lahey büyükelçiliğine iki sene sonra tekrar Londra elçiliği müsteşarlığına tayin edildi. Hanımının rahatsızlanması üzerine, 1900’de İstanbul’a döndü. 1906’ya kadar İstanbul’da kaldı. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine tayin edildi. 1911’de hanımı Nelly’nin ölümü üzerine Belçikalı Lüsyen Lucienne Hanım ile evlendi. Balkan savaşları sırasında kabine tarafından azledilince, İstanbul’a döndü. Maarif Nezareti teklif edildi ise de kabul etmedi. Bir süre açıkta kaldıktan sonra ayan üyeliğinde bulundu. Mütareke yıllarında Viyana’ya gitti. Burada sıkıntılı günler geçirdi. Cumhuriyetin ilanından sonra anavatana döndü. 1928 senesinde İstanbul milletvekili seçildi ve ölünceye kadar milletvekili olarak kaldı. Kendisine vatana üstün hizmet fonundan maaş bağlandı. Ayrıca belediye de, dayalı döşeli bir apartman dairesi verdi. 12 Nisan 1937’de İstanbul’da öldü. Mezarı Zincirlikuyu’dadır.

Abdülhak Hamid, Tanzimat sonrası bütün edebi ve siyasi devirleri yaşamış bir şairdir. Tanzimatı, meşrutiyetleri ve cumhuriyeti görmüştür. Bu devirlerdeki Tanzimat, Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca uzun seneler doğuda ve batıda diplomat olarak bulunması her iki edebiyatı tanımasına sebep oldu. Bu sebeple Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirdi. İlk başlarda Tanzimat ekolünün tesirinde kalmış sonra batıyı tanıyınca, klasik edebiyattan ayrılarak batı tekniği ile eser vermiştir. Edebiyatımızın yeni bir çehre kazanmasında Recaizade Ekrem daha çok teorik yönünü işlerken, Hamid yazdıklarıyla bunu uygulamıştır. Eserlerinde batı edebiyatından bilhassa Shakespeare ve Victor Hugo’nun tesirleri açıkça görülür. Şiirlerindeki başlıca konu romantik ve felsefi düşünceler, ölüm duyguları ve insan kaderi hakkındadır. Şiirlerinde pekçok yabancı kelime vardır. Batı yazarlarından etkilenerek yazdığı dramalar Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Kendisine son zamanlarda Şair-i azam (en büyük şair) ünvanı verilmiştir.

ESERLERİ

Abdülhak Hamid’in eserleri iki grupta toplanmaktadır:
Şiirleri: Makber, Ölü (1885), Kahpe (1885), Bala’dan Bir Ses (1911), Validem (1913), Yadigar-ı Harb (1913), İlham-ı Vatan (1918), Tayflar Geçidi (1919), Garam (1919), Yabancı Dostlar (1924).
Tiyatroları: Hamid’in tiyatroları mensur ve manzum olmak üzere iki kısımdır. Mensur tiyatroları: Macera-ı Aşk (1873), Sabrü Sebat (1875), İçli Kız (1875), Duhter-i Hindu (1876), Tarık yahut Endülüs’ün Fethi (1879), İbn-i Musa (1880), Finten (1898). Manzum tiyatroları: Nesteren (1878), Tezer (1880), Eşber (1880), Sardanapal (1908), Liberte (1913).

MAKBER’den

Eyvah! Ne yer ne yar kaldı.
Gönlüm dolu ah u zar kaldı.
Şimdi buradaydı gitti elden,
Gitti ebede, gelip ezelden,
Ben gittim, o hak-sar kaldı.
Bir guşede tarumar kaldı.
Baki o enis-i dilden eyvah,
Beyrut’ta bir mezar kaldı.

1974 yılında Yozgat’ta doğdu. İlköğrenimini Kayseri’de, orta öğrenimini Adana’da tamamladı. Yaklaşık iki yıl süreyle haftalık Vahdet gazetesinin Dış Haberler Servisi Sorumluluğu’nu yürüttü. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazdı. CIA’yı konu alan ‘Sam Amca’nın Çocukları’ isimli eseri yazdı. İstanbul Üniversitesi Basın-Yayın Yüksek Okulu Halkla İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Halen Milli Gazetede yazılarına devam etmektedir.

ESERLERİ:
1-Sam Amcanın Çocukları
2-Cezayir
3-Türkiye’deki Amerika

KİTABIN ADI : Sergüzeşt
YAZARI : Samipaşazade Sezai
YAYIN EVİ ADRESİ : Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları/Ankara
BASIM YILI : 1984

KİTABIN KONUSU

Romanın konusu bir esir kızın hayatını,çektiği acıları anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ

Dilber yaşadığı hayattan kurtulmak için evinden kaçar.Bir tüccarın eline düşer ve tüccar kızı esir pazarında memura satar.Memur ailesi de kendilerine yük olduğu gerekçesiyle esirciye satarlar. Esirci Dilber’in güzelliğini keşfedip besler ve yüksek bir fiyata oğlu için uygun gören bir hanımefendiye satar.

Hanımefendinin oğlu Celal Bey Avrupa görmüş ressamdır. Kızdan hoşlandığı ve de onun esiri olduğundan, sık sık çeşitli kıyafetlere sokarak, ustasından öğrendiği şekilde tasvirlerini yapmaya başlar. Bütün bunlar kıza zulüm gibi gelir, dayanamayıp ağlamaya başlar. Celal Bey Dilberle evlenmek ister ancak işin içine aile bağları girer.Bunun farkına varan annesi Dilber’i esirciye sattırır. Celal bunu duyduğu zaman yataklara düşer ve bir daha kendine gelemez. Annesi yaptığı yanlışın farkına varır fakat artık çok geçtir.

Bu arada Dilber Mısırlı bir tüccara satılmıştır. Saray gibi bir yerin harem bölümünde diğer kızlarla yaşamaya başlamıştır. Haremağası Cevher Ağa’da Dilber’i kızı gibi sevmiştir. İstanbul’a göndermeyi istemektedir. Dilber’i kaçırmak için dışarıdan merdiven dayayarak Dilber’i indirir. Ama kendisi ihtiyar olduğundan ve heyecanın da etkisiyle düşer ve ölür.Ne yapacağını şaşıran esir kız, çaresizlik içinde kendisini Nil nehrine atar ve hayatına son verir.

KİTABIN ANA FİKRİ

Hiçbir zaman intiharı son çare olarak görmemeliyiz.Adaletin elbet birgün tecelli edeceğini unutmamalıyız.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Soylu ve zengin bir aile çocuğunun esir bir kıza sırılsıklam aşık olması gibi okuyucuyu meraklandıran ilginç olaylar vardır. Romandaki bazı şahıslar şunlardır:

Dilber : Çok gururlu ve sakin bir kızdır.Onu gören herkes aşık olmaktadır fakat esir olmasından dolayı evlenmesi mümkün olmamaktadır. Kurtuluşu intihar etmekte bulmuştur. Günümüzde böyle insanların eşya yerine konması bir insanlık ayıbı sayılmaktadır.

Celal Bey : Namuslu iyi terbiye görmüş ve iyi bir eğitim almış, soylu bir ailenin çocuğudur.Dilber’in satılmasından sonra akli dengesini yitirmiştir.

Cevher Ağa : Yardımsever ve çok babacan bir insandır. Dilber’i kızı gibi sevmiştir. Onu esir hayatından kurtarmak istemiştir fakat ömrü buna yetmemiştir.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Eserde tutsak bir kızın başından geçenler anlatılmış, dönemin toplumsal sorununa gerçekçi bir yaklaşımla değinilmiştir. Bunun yanında, konuşmaların sadeliği, günlük dile uygunluğu ile de dikkati çekmektedir. Okuyucuyu meraklandırarak kitabın okunmasını sağlamaktadır.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

Samipaşazade Sezai, Türk yazar (İstanbul 1860-1936). Paris’e kaçarak jöntürk hareketine katıldı ve örgütçe yayımlanan Şura-yı Ümmette başyazarlık yaptı(1901-1908). Madrid’de elçi olarak bulundu(1909-1914). Sergüzeşt(1889) adlı romanı Türk edebiyatının ilk gerçekçi romanı olarak kabul edilir.


Bedava İlan Verme