Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

BAĞLAÇLAR

Eş görevleri sözcükleri, sözcük öbeklerini, cümleleri birbirine bağlayan sözcük türlerine bağlaç denir. Bağlaçların üç görevi vardır :

¨ Eş görevli sözcükleri birbirine bağlar.
¨ Sözcük öbeklerini birbirine bağlar.
¨ Cümleleri birbirine bağlar.

Dilimizde sık kullanılan başlıca bağlaçlar şunlardır : Ve, veya, ya da, ile, yahut, veyahut, de(da), ki, fakat, ama, meğer, zira, madem, mademki, oysa, oysaki, halbuki, yeter ki, ancak, yalnız, nitekim, üstelik, örneğin, gerek… gerek, ister … ister, ne … ne, hem … hem vb.

Başlıca Bağlaçlar ve Farklı Kullanımları :

*       İle : Yalnızca eş görevli sözcük veya sözcük öbeklerini birbirine bağlar; cümleleri birbirine bağlayamaz. Edat olan “ile” ve bağlaç olan “ile” yi birbirine karıştırmayınız ve bağlaç olan “ile” nin   de ek biçiminde yazılabileceğini unutmayınız. Bağlaç olan “ile” yi edat olan olan “ile” den ayırmak için, “ile” nin yerine “ve” sözcüğünü kullanmayı deneyin. “ile” bağlaç olarak kullanılmışsa, yerine “ve” bağlacını rahatlıkla kullanabilirsiniz.  Örnek :

Bu dergi ile şu kitabı çekmeceye koy.

Masalarla sandalyelere dokunmayın.

Annemle babam tatile gitti.

*       De (da) : Görev ve anlamları :

a) Cümleleri birbirine bağlamada kullanılır. Örnek :

Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi.

Buraya kadar gelmiş de bize uğramamış.

b) Eş görevli sözcükleri birbirine bağlamada kullanılır. Örnek :

Seni de onu da işe alıyoruz.

c) Bu bağlaç, bazı kullanımlarda cümleye, azarlama, korkutma, direnme, umutsuzluk, alaya alma ve küçümseme anlamları katar. Örnek :

Lafını bil de öyle konuş.                        (Azarlama)

Geleceği varsa göreceği de var.  (Korkutma)

Adam gitmem de gitmem diye tutturdu.  (Direnme)

Büyüyecek de adam olacak da bize bakacak.    (Küçümseme, umutsuzluk)

Hava güzel olacak da pikniğe gideceğiz. (umutsuzluk)

d) Bazı kullanımlarda düşüncenin sürdüğünü gösterir. Örnek : Çantamı unutmuşum da

e) Soru ekleriyle birlikte kullanıldığında, şaşkınlık bildirir, sözün anlamını güçlendirir. Örnek: O da mı gelecek?

f) İkileme kurarak sözün anlamını pekiştirir. Örnek : Ev de ev, görülmeye değer.

g) Bazı kullanımlarda koşul ilgisi kurar. Örnek : Dinledi de anladı.

h) İki yargıyı birbirine bağlarken, birinci yargıya olumsuzluk anlamı katar. Örnek: Anllatın da anlamadık mı?

*       Ki : İki cümleyi, koşul, sebep-sonuç, amaç-sonuç, zaman, açıklama, yorum, ilgilerinden biriyle bağlayan bu bağlacın özne görevindeki bir ad ya da zamiri vurgulaması da mümkündür. “ki” bağlacının bir eksiltili cümlenin sonunda yer almasına da sık rastlanır. Örnek : Okula erken git ki dersi kaçırmayasın! (Koşul)

Çalışmadı ki başarılı olsun. (Sebep-sonuç)

Buraya geldim ki seni göreyim. (Amaç-sonuç)

Eve geldim ki sular akmıyor. (Zaman)

Sonunda anlaşıldı ki beni arayan Ayşe’ymiş. (Açıklama)

O ki seni aramıyor, sen de onu arama artık. (Özne görevindeki zamiri vurgulama)

Öyle üzgünüm ki

*       Ve : Çok sık kullandığımız bir bağlaçtır. Girdiği cümleye, “her ikisi” anlamını katar. Yalnızca eş görevli sözcük öbeklerini değil, cümleleri de birbirine bağlayabilir. Örnek:

O ve ben, en kısa zamanda görmeye geleceğiz.

(Özne görevindeki zamirleri birbirine bağlamış)

Onu aradım ve eve davet ettim.

(İki cümleyi birbirine bağlayarak sıralı cümle kurmuş.)

Cümleye “her ikisi” anlamı katan öteki bağlaçlar şunlardır : Hem … hem (de)…, gerek … gerekse…, de… de… Örnek : Bu geziye hem seni hem de onu götüreceğiz.

Gerek ondan gerekse senden çok memnunum.

Senden de ondan da bir alacağımız kalmadı.

*       Veya : Cümleye “ikisinden biri” anlamı katar. Örnek :

Seni karşılamaya Semra veya Erkan gelecek.

(Özne görevindeki sözcükleri birbirine bağlamış.)

Cümleye ikisinden biri anlamı katan öteki bağlaçlar şunlardır : ya da, veyahut, ya … ya(da) Örnek : Mehmet ya da (veyahut) Özgür’le sana haber gönderirim.

Gelecek yaz tatilimi ya deniz kıyısında ya da dağda geçireceğim.

*       Ne … ne (de) : Biçimce olumlu anlamca olumsuz cümlelerde kullanılan bir bağlaçtır. Kullanıldığı cümlenin yükleminin olumlu olması gerekir. Örnek :

Ne öğretmenlerini ne de okulunu seviyor. (Okulunu da öğretmenlerini de sevmiyor)

Bu bağlacın, karşıt kavramların arasına girerek, cümleye “ikisinin arasında, yaklaşıklık” anlamını katması da mümkündür. Örnek: Bugün hava ne sıcak ne soğuk.

*       Halbuki-Dahası-Örneğin : Çelişik yargıları birbirlerine bağlarlar. Örnek :

Sınavı kazanamadı, halbuki çok çalışmıştı.

Beni aramadı, oysaki arayacağını sanmıştım.

Beni çok üzmüştün, öyleyken bile seni çok seviyordum.

Dahası, üstelik : İlk yargıyı, pekiştirme ilgisiyle birbirine bağlar. Örnek :

Evlendiği kız güzel, üstelik çok zengindi.

Evlendiği kız güzel, dahası çok zengindi.

Örneğin, Mesela, Sözgelimi : Bunları örnekleme bağlaçları olarak kabul etmek gerekir. Bir yargıdan sonra, o yargıyla ilgili örnek verilecekse kullanılır. Örnek : Sıfatlar varlıkları niteleyen ya da belirten sözcüklerdir. Örneğin (sözgelimi, mesela); “güzel” sözcüğü, “Güzel sözler söyleyerek beni kandıramazsın.” Cümlesinde bir addan önce gelerek niteleme görevi üstlendiği için sıfat olarak kullanılmıştır.

*      Çünkü-Ama :Bu bağlaç bir açıklama bağlacıdır. İki yargının arasına girerek söz konusu yargıları sebep-sonuç açıklamasıyla birbirine bağlar. Aynı görevle kullanılabilen öteki bağlaçlar şunlardır: Bu yüzden, bu nedenle, bu sebeple, bundan dolayı… Örnek:

Dün seni arayamadım; çünkü işim çoktu.

Dün işim çoktu; bu nedenle seni arayamadım.

Ama : Biri olumlu, diğeri olumsuz yargı bildiren iki cümleyi birbirine bağlar. Bu bağlaçla aynı görevde kullanılabilen öteki bağlaçlar şunlardır: Ancak, yalnız, fakat, lakin, zira…

Örnek : Çok ısrar ettim ama (fakat, ancak, lakin, zira) kararını değiştiremedim.

Bu bağlaçların iki sıfatın arasına girmesi ya da iki yargı arasında “koşul ilgisi” kurması a mümkündür. Örnek : Güneşli; fakat serin bir gün geçirdik bugün.

İstediğin yere gidebilirsin; ama saat ondan önce evde ol.


Yapıları Yönünden Bağlaçlar :

Basit Bağlaçlar : Bunları kök halindeki bağlaçlar olarak adlandırmak da mümkündür: ve, ile, dahi, ki, bile, çünkü… gibi.

Türemiş Bağlaçlar : Bir ya da birden çok yapım ekiyle, anlamca ilgili olduğu bir kökten türemiş bağlaçlardır: Üstelik, örneğin… gibi.

Birleşik Bağlaçlar : En az iki ayrı sözcüğün zamanla kaynaşıp birleşmesiyle oluşan bağlaçlardır: Öyleyse, veyahut… gibi.

Öbekleşmiş Bağlaçlar : Aynı yazılan en az iki sözcüğün (sözcük öbeğinin) oluşturduğu bağlaçlardır. Bunların çoğu, öteki bağlaçlardan farklı olarak tek başlarına da anlamlıdır: Yeter ki, demek ki, kaldı ki, varsayalım ki, tut ki, uzun sözün kısası, ne var ki… gibi.

Yinelemeli Bağlaçlar : Kimi  bağlaçların aynı sözcüğün tekrarıyla oluştuğu görülür. Bu bağlaçlarda bağlanan sözcük veya söz öbeklerinden biri araya girer: Ne… ne(de)…, hem… hem(de)…, ya… ya(da) … gibi.

Ünlemler, insanlığın kullandığı en ilkel sözcüklerdir. Bunların da edat ve bağlaçlar gibi belli bir anlamları yoktur. Öyleyken, tek başlarına kullanıldıklarında bile cümle değeri taşırlar. Ama çoğunlukla, kendilerini açıklayan bir cümlenin başında ya da sonunda yer alarak söz konusu cümleye belli bir duygu anlamı katarlar.

Ünlem türündeki sözcüklerle, genellikle, belli durumlar karşısında gösterdiğimiz anlık tepkilerimizi dile getiririz : “Şaşırma, korkma, uyarı, sevinme, üzülme, istemeye istemeye kabul etme, bıkkınlık, rahatlama, isteklendirme, aşırı beğenme, aşırı beğenmeme, onaylama, sesleniş, ayıplama, alay, küçümseme, özlem, anımsama, acıma, yakınma” yalnızca ünlem kullanarak dile getirebileceğimiz anlamların bazılarıdır.

Ünlemleri ses ve sözcük halinde olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz :

Ses halinde olan ünlemler : Ses halinde olan ünlemlerin başlıcaları şunlardır : A!(aaa!), e!(ee!), O! (Ooo!), Of!(Off…!), Uf!, Ah!, Ha!, Hay!, Tu!, Tü!, Eh!, Ay!, Ya!, Oh!, Tüh!, Üf!…

Örnek :
O!
Nereye böyle? (şaşma, şakınlık)
Ooo! Hoş geldin Ayşeciğim. (Beklenmezlikle birlikte sevinme)
Vah zavallı adam!… (Acıma)
Haa..! Unutmuşum yahu! (Hatırlama)
Ah, şu insanlık! (Kızma, hoş görmeyiş)
Eh, hayırlısı neyse o olsun! (Kabullenme)
Eee…, Fazla uzun ettin! (Bıkkınlık)

Sözcük halinde olan ünlemler : Sözcük halinde olan ünlemlerin başlıcaları şunlardır : Aman!, Aman tanrım!, Eyvah!, Haydi!, Bravo!, Yazık!, Sakın!, Yaşa!, Allah!, Yarabbi!, Hoppala!, Hop!, Yuh!…

Örnek :
Eyvah
, cüzdanım yok! (şaşkınlık, korku)
Aman, bırak gitsin! (Bıkkınlık, usanç)
Bravo! Bravo! Büyük başarı. (Takdir etme, övme)
Hoppala, bir de bu çıktı. (Beklenmezlik)
Sakın o odanın kapısını açmayın! (Uyarı)
Yazık pek de gençmiş! (Üzüntü)
Tanrım, bana yardım et! (Yakarış)

1974 KIBRIS ÇIKARTMASI VE HABER ANALİZİ

Kıbrıs’ta 308 yıllık Türk döneminde farklı toplumlara ait insanlar arasında ırk,dil ve din ayrımı nedeniyle kavga ve çatışma çıktığı görülmüş ve duyulmuş bir olay değildir.İngilizler ada yönetimini devraldıkları tarihten kısa bir süre sonra olaylar çıkmaya başlamıştır.

Yunanlıların en büyük hayali Enosis’ti.Yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması ve bütün adayı yunanlaştırmak amacını güdüyordu.1931 yılında Enosis’in ilk başlama hareketi olarak isyan çıkıyor.1947 yılında Başpiskoposluk seçimleri oluyor.Leonidis seçiliyor ama iki ay sonra tifüsten ölüyor.Onun yerine de Girne Başpiskoposu Miri Antheus seçimi kazanıyor.Makaryos adıyla Başpiskopos oluyor ve olaylar bundan sonra şiddetlenmeye başlıyor.

15 Temmuz 1974’te Yunanlı subayların yönetimindeki RMMO ve EOKA-B Makaryos’a karşı bir darbe gerçekleştirirler.Darbecilerin amacı Enosis’i ilan etmek ve buna karşı çıkacak Türkleri yok etmektir.Bu amaçla cumhurbaşkanlığına Sampson gibi eli kanlı birini getirirler.Makaryos’a göre bu darbe Yunanistan tarafından planlanmış çünkü o sırada mutlak güç kendisiymiş.

Yunan cuntası tek yanlı olarak statükoyu değiştirmişti.Makaryos’un yerine Sampson’u getirmişlerdi.Üçlü antlaşmaya göre statüko değişince taraflardan biri müdahale edebiliyordu.

Zaten Yunan darbesi üzerine ada Enosis’in eşiğine gelmişti ve adada yaşayan Türk halkı için çok ciddi bir tehlike oluşmuştu.Bütün bu gelişmelerin üzerine Türkiye, 1960 Garanti Antlaşmasının verdiği yetkilere dayanarak ve Garantör devlet olarak adaya müdahale eder.

Sonuç olarak yıllardır Kıbrıslı Türklere Rumlar tarafından yapılan soykırımını önlemek amacıyla ve adada yaşayan Türklerin çektiği acılara son vermek amacıyla Türkiye,1964 yılında gerçekleştiremediği harekatı, 10 yıl gecikme ile 1974 yılında gerçekleştirmiştir.

5.6.1. Ahi Ocaklari

Ahiler, “kardesler” demektir. Avrupa’nin “frere”lerine ve silâhli bir kuvvetleri olmalari dolayisiyla sövalyelerine de benzerler.

Ahiler, “frere”ler gibi, örgün egitim kurumlari kurmuslardir. O zaman bu fonksiyonu görecek medrese, küttap, dârülhadis, dârülkurra v.s. gibi kurumlar çok yaygin oldugundan, bunlar mesleki egitim ve yardimlasma kurumlari kumaya yönelmislerdir. Kurduklari kurumlarda avcilik, kasaplik gibi birkaç sanat hariç, diger tüm sanatkâr gençleri toplamaya çalismislardir.

Ahilik, aslinda Sasani ve Arap kaynakli bir kurumdur. Ama tarihteki yaygin sekliyle Anadolu Türk toplumlalri içinde yaygin olarak hüküm sürmüstür. Bu ocaklar Anadolu’nun hemen hemen bütün kentlerindeki sanayi erbabini bir birlik ve kardeslik içinde yönetmistir. Onlari “Gençler”, “Ahiler” “ustalar”, “Nakibler” ve “Seyhler” olarak bir düzen içinde yönetmeyi basarmistir. Hattâ Anadolu Selçuklu yönetiminin yikildigi dönemlerde ve Ankara gibi bazi önemli kentlerde, halkin yönetimini de üzerlerine almislardir. Taninmis Arap gezgini Ibn Batuta’nin Anadolu’yu gezdigi zamanlarda, Anadolu toplumu üzerindeki Ahi yönetimi etkileri, onun Seyahatnamesinde açik olarak görülür.

Ahiler, zaviyeler biçiminde örgütlenmislerdir. Her zaviyede, seçimle isbasina gelmis bir seyh, çesitli isleri gören imam, müdderris, hatip, silâh tamircisi, hatat, sakkas gibi görevliler vardi. Zaviyelerdeki (Ahi Ocagindaki) herkesin bir hiyerarsik yeri vardi. Bunlar 9 kademe halinde dizilirlerdi. Ilk kademe, “yigit”lerdi. Ondan sonra gelen 6 kademe ahilerdi (ilk üçü “ashab-i tarik”, kalan üçü de “nakip”ler). 7. mertebede seccade sahibi olmayan “Halife” bulunurdu. 8. “Seyh”, 9. ise “Seyhü’l-mesayih” idi. Bu kademeler hep sira ile geçilirdi.

Esas egitim ilk yigitlik kademesindeki çirak gençler arasinda oluyordu. Her çirak yigidin 2 yol arkadasi, bir yol atasi, bir üstadi (Sanat Hocasi) ve bir de Pîri (ahlâk mürebisi) var idi.

Ahi ocaklarindaki zihniyet, tasavvuf zihniyetinden oldukça farkli idi. Ahiler tam anlamiyla “bu dünya”da yasiyorlardi. Sofiler gibi halktan uzaklasmiyorlar, halk içinde yasiyorlardi. Sofiler gibi “hirka” degil “salvar” giyiyorlardi. Sirtlarinda arkadan bir elbise ve baslarinda beyaz yün külâhlar vardi. Ipekten elbise giymeleri yasak idi. Altin, yüzük gibi süs esyalari; kizil ve sari renkler yasakti. Yesil, gök, ak ve sari renkler makbuldü. Kara renk, ahilik payesine ermeyenlere, beyaz renk erbab-i kalem ve hafizlara yesil renk de müdderris, kadi ve seyhlere has idi. Ahi zaviyelerine girebilmek için, temiz ve dogru olduguna dair bir üstadin (Usta) çiragi hakkinda sahitlik etmesi ve hattâ onu önermesi gerekiyordu; ustanin önermedigi ve ustasi belli olmayanlar Ahi ocagina alinmazdi.

Gençlerin sanat egitimleri üstadlarin is atelyelerinde yapilirdi. Ocaklarinda ise daha ziyade duygusal, edebî ve sosyal bir egitim yapilirdi.

Her ahi ocaginda “muallim-i ahi” veya “Pîr” denilen egiticiler vardi. Orada yapilan egitim de iki kisma ayrilirdi.

1. Sifahi (sözlü) egitim: Fütüvvetname, Tilâvet-i Kur’ân, tabahat, raks, teganni ve musiki, tarih ve terâcim-i ahval, tasavuf, Türkçe, Arapça, Farsça, Edebiyat gibi dersler verilirdi.
2. Seyfî Egitim: Kiliç ve silah egitimi.

Birinci kisim egitim, bütün ahiler tarafindan, okuyarak, dinleyerek ve muallim ve ahi kardeslerle yasayarak yapilmaktaydi. Seyfî egitimin yapilabilmesi için de üç sart var idi: “Ahi görmek”, “Seyh görmek”, “Genç bir adami talim ve terbiye etmis olmak”.

Ahi mualliminin görevleri sunlardir: Namazi tüm sartlari ve ayrintilari ile ögretmek, insanlik adabini ögretmek.

Ocak egitimi yalniz kitabî degildi. Medreseden önemli farklarindan biri bu idi. Medreseler genellikle aklî ilimlerle ugrastiklari halde, ocaklardaki egitim inaanlik ve toplum ülkülerine dayaniyordu. Genellikle ahlâkî ilkeler üzerinde duruluyor; rakslarla sarki ve ilâhilerle bu kuvvetler diriliyordu. Ögretim disi saatlerde, medreselerdeki gibi müderris ve talebe iliskileri kesik degildi, sürekli beraber ve iliski içinde idiler. Bu iliskiler genellikle sohbet biçiminde sürdürülürdü. Burada ahlâkî ve tasavvufî hikâyeler, lâtifeler, sergüzestler, hadîsler v.s. anlatilirdi.

Ögrencilerin görevleri:
Fütüvvetnamede okunan maddelerin 124’üne uymak,
Ahisinin tüm sözlerini kabul etmek,
Mal ve canini ahisinin hizmetine vermek,
Hüner ve sanati olmak,
Her hafta elbisesini yikamak, temiz çamasir giymek,
Ahiden çirak almak, ahiye saçini kestirmek, alin yoldurmak,
Ocak namina belini baglamak,
Güzel ahlâkiyla kendini kent halkina tanitmak,
Kadi katinda er askina çirag yakmak ve ekmek yedirmek.

Ahi gelenekleri arasinda “kusak baglama” (daha sonra önlük baglama) çok önemli idi. Bu kusagin yedi adi, yedi baglamasi, yedi açmasi, yedi dolamasi vs. vardir. Her ocagin, her meslegin ayri ayri kusak gelenek ve biçimleri vardi. Ayrica bunun arkasinda da bazi ahlâkî ve tasavvufî ilkeler vardi.

Ahilik ilkelerini içeren 740 maddelik Fütüvvetnamenin bir ahi Seyhi tarafindan tam olarak bilinmesi gerekti. Ocaga yeni giren gençlerden, bunlarin 124 tanesini bilmesi isteniyordu. Kademeler yükseldikçe bu ilkelerin sayisini yükseltmeleri gerekti. Bu ilkeler günlük hayat ve davranislar konusunda oluyordu. Meselâ sofra adabi konusunda 24 madde vardi, su içmenin 2, söz söylemenin 4, evden sokaga çikmanin 4, yolda yürümenin 8 vs. Ahi ocaklarinda dans ve müzik egitiminin de önemli bir yeri vardi

“Ahi baba” adli bir seyhin yönettigi Ahi zaviyesi, genellikle Fütüvvet erbabinin bir klübü, bir toplanti yeri mahiyetindeydi. Ama ayni zamanda garipler için bir misafirhane, iktisadî yönden bir Lonca merkezi, seyfî egitim de düsünülürse bir spor klübü idi.

Ahi ocaklarina alinmamalari gereken kisi ve gruplar sunlardir: müsrik, kâfir, mümeccim, sarap içen, halkin ayibini gören tellâk, yalan söyleyen tellâl, kasap, cerrah, avci, vefariz, zâlim, hirsiz, madrabaz vs. Ayrica sarap içen, zina yapan, yalan söyleyen, kovuculuk ve hile yapan vs. de fütüvvetten düserdi.

Füttüvvetnamelerde 9 derece olarak geçen ahi ocaklarindaki egitim, su sekilde siralanmaktadir.

1. Nâzil: Ocaga ustalariyla yeni gelmis kisi. Henüz erkana girmemis.
2. Nîm-tarik: Üstadi, pîri (yol atasi) ve ikiyol (tarikat)kardesi olan kisiler.
3. Müfredi veya meyan-beste: Nasibi verilmis, sedd (kusak) baglanmis, helvasi pisirilmis kisiler.
4. Besaris: Fütüvvet ehlini terbiye edenler.
5. Nakib: Tarikatin ve ocagin iç yöntemini ayarlayan, törenlerde saga sola kosusturan.
6. Nakibü’n-Nikâb: Ocagin erkânini iyice bilen, törenleri düzenleyen kisi.
7. Halife: Seyhin yardimcisi; onun yerine geçecek kisi.
8. Seyh: Sanat erbabi içinde seccade sahibi. Kendisine has bir tayfasi bulunan.
9. Seyhü’s-Süyûh: Bir sanat alanindaki seyhlerin seyhi.

Ekonomi tarihimizde rastlanilan esnaf zümrelerinden her biri, kendi mesleklerinde Islâm tarihinin taninmis ulularindan veya uydurma bir kisiyi pîr olarak tanirlardi. Fütüvvetname, onun adina yazilir, ahi ocagindaki törenler, çirak yetistirme ve dükkan açip kapamadaki törenler onun adiyla yapilirdi. Evliya Çelebi bu esnaf zümrelerinin sayisini 480’e kadar çikarmakdadir.

Ahi ocaklarinda yapilan törenler de, hemen hemen her yörede ve her meslekte ayni idi. Aradaki farklar çok küçük ve seklî idi. Bu törenlerin ana durumlari söyle özetlenebilir: Bir sanata giren genç usta ve kalfalarin yaninda çiraklik ve kalfalik kademelerini basari ile bitirince ustaliga yükselir ve dükkani açma hakki kazanirdi. Ancak bu, büyük törenlerle olurdu. Bu çirak çikarma törenlerinde, o esnaf zümresinin seyhi yeni ustaya pestemal kusatir, kusak baglardi. Törene o esnaf zümresinin seyhi, nakibi, duacisi, yigit basi vs. ve halkdan büyük bir topluluk katilirdi.

Her esnaf grubunun bir yardimlasma sandigi olur, olaganüstü zamanlarda bu sandiktan esnafa faizsiz kredi verilirdi.

Gerek bu çirak çikarma törenlerinde gerekse ahi ocagindaki yükselme törenlerinde su erkâna uyulurdu:

Salvar giydirmek, sedd (kusak) baglamak. Fütüvvet yoluna girmis kisi basari gösterirse önce beline kusak kusatilir. Sonraki gelismeler sonucunda da salvar giydirilir: Diger tasavvufî mezheplerde tac, tiras, hirka gibi alâmetler vardir. Ahiligin esasi iffettir. Ahi törenlerinde serbet degil, tuzlu su içilirdi. Su temizlik, tuz olgunluk gösterir. Daha sonra sofra kurulur, helva pisirilir. Bu törenler sirasinda o kisinin yol atasi, yol kardesleri de belirlenirdi. Ahi ocagina girmis kisinin giydigi salvar, yol atasinin salvaridir ve uçkurunu da atasi baglar. Her meslek grubunun ayri kusak baglama biçimi vardir.

Ahilik örgütü siî kökenli, alevilik ve bektasilik esaslariyla ve inançlariyla karismistir. Ancak Osmanli-Safavî çatismalarindan sonra çogu yerlerde inanç yönleri kaybolmus, yalniz bir esnaf örgütü biçimine gelmis, bazi yerlerde de sünnî özellikler kazanmistir.

Şirketlerde özgüven ortamının yaratılması
Yöneticiler artık ‘masa basinda’ yönetimin modasinin geçtigini görüyor ama yeni modanin gerçegini göremiyorlar. Bunun ellerinde bir anahtar oldugunu yakinda anlayacaklar. Masa basindan kalkmak, her seyden önce bireyleri tanimak ve yeteneklerini saptayarak onlari gelistirmektir. Dahasi, ”duygusal ve manevi boyut” özleminin gerçeklesmesi olarak tanimladigimiz, sirketin bakis açisini ve hedeflerini canli tutmaktir.

Özgüven sahibi bir eleman müsteriyi mutlu eder; biz buna böylece inaniyoruz. Böyle bir iliskinin temelinde ise, ‘Marka Kültürü’ gizlidir. Amaç, markanizin varolan dünyasini daha iyi bir dünya haline getirmektir. Özgüven duygusu gelismis kisiler isini daha iyi yapar. Marka dünyasi içinde isini daha iyi yapmak, müsteri beklentileri açisindan daha verici olmak demektir. Bu da, kisinin isinden daha çok zevk almasini saglar.

Bu yönetim sistemini bir sekilde sirkete aktarmak ve sirketteki herkesin markayi belli bir ‘Marka Kültürü’ çerçevesinde ‘yasamasini ve yasatmasi’ni saglamak, basarinizin anahtari ve ayni zamanda da bu kitabin amacidir. Kurumsal davranis biçimlerinin pazar kosullarina göre gelistigi dogrudur, ancak sirketin düslerine ve hedeflerine bagli kalmayi gerektirir.

Markayi etkin bir sekilde yasatmak için, sirketlerin geleneksel ’emir-komuta ‘ sistemini asarak korkusuz bir çalisma ortami yaratmalari gerekir . Bu yeni yönetim boyutunu ”özgüven ortaminin yaratilmasi” seklinde tanimliyoruz. Bu kisaca, özgüven ortaminda mutlu ve katilimci elemanlar yetistirerek, müsteri beklentilerini asan bir sirket olmanizi saglayacak yöntemdir.

Pek çok insanin süklüm püklüm ise gidip süklüm püklüm döndügü bir dönemdeyiz. Bütün o insanlarin bir anda silkinip baslarini kaldirdiklarini düsünebiliyor musunuz?
Bu yeni yönetim sisteminin anahtari, özgüven ortaminin derecesidir . Yani, çalisanlarin inisiyatif kullanma sinirlarini çok iyi anlamasi ve isvereninin ayni kriterlere bagli kalacagina güven duymasi gerekir. Ayni sekilde, çalisanlarin üretici ya da saticinin vaadini ilettigi müsteri de bu vaadin yerine getirilecegine güvenmelidir. Çalisanlar grubu, is saatleri disinda zengin bir medya ortami içindedir. Kablolu yayinlar ya da uydu araciligiyla izlenen sayisiz TV kanallari, internette ulasabilecekleri sonsuz siteler; her geçen gün teknigi ve kalitesi gelisen filmler, çesitli müzik kanallari ve dergiler bundan on yil önce hayal bile edemeyecegimiz zengin bir medya yaratmistir.

Diger taraftan insanlarin para harcama aliskanliklari artmistir. Bazi eglenceleri evden satin alabilme olanaklari yayginlasirken, disarida yemek yemek ve yabanci ülkelere tatile gitmek gibi günlük hayatimizda önem li etkiler yaratan olgular görülmektedir. Yüksek teknoloji, kültürel olaylar , spor faaliyetlerindeki gelismeler , üçüncü bin yilda gelismis ülke insanlarinin bos zamanlarini degerlendirebilecekleri olaganüstü firsatlar olduguna isaret ediyor.

Bütün bunlar , çalisanlarinizin dikkatini çekecek ve onlari etkileyecek muazzam bir rekabeti simgeler. Bir isverenin çalisanlarina kalorifer, kantin ya da sirket içinde bir berber saglayarak getirdigi kosullar artik günümüzde çok yetersizdir. Disarida çalisanlarini bekleyen yasam biçiminin heyecan ve çekicilikleriyle, bir sirket nasil rekabet edebilir? Üstelik tüm bu yasam biçimi, is saatlerinde çalisanlarin zihnine takiliyorsa?

Kurum düsleri ve kurum senaryosu

Bunun cevabi, bir sirketin kendi düslerini yaratip sahneye koyabilmesinde gizlidir. Üst düzey yönetim bu oyunu sadece kaleme almakla kalmayacak, rejisörlügünü yapacak, sahne dekorunu hazirlayip kuracak, ayni zamanda da, iyi bir anlatici olarak oyunun nasil gelistigine dair yorumlamalar yapacaktir.

Burada üst yönetim, markanin yazaridir. Böylece, çalisanlar da her biri kendi rolünü oynayan oyuncular olacaktir. Bu oynadiklari rol, çalisan için bir TV dizisi kadar vazgeçilmez ve heyecan verici olmak zorundadir. Gerçek tiyatrolarda oldugu gibi, kurumlarda da insanlarin ilgisini çeken ve hayal gücünü çalistiran bu vazgeçilmez senaryoyu yakalamak gerekir. Üst düzeyin senaryoyla özdeslesmesi, kurguladigi bu senaryoyu tek bir itis gücüne odaklayarak bu ana fikri tekrar tekrar çalisanlarinin kafasina sokmasi, çalisanlarini harekete geçirecek mesaji verecektir: Ticari anlamda ölüm kalim savasi!

Basarili oyuncu olmanin sirri, rolünü ve bu rolün diger oyuncularla iliskisini çok iyi anlayabilmektir. Çünkü bu aslinda yasayan, gerçek bir tiyatrodur; bu yüzden de, dört perde için yazilmis hazir bir oyunda rol almaktan oldukça farklidir. Bu gerçek tiyatroda dogaçlamalar sürüp gider.

Önünüze getirilmis hazir bir rolü ezberlemek, çok daha kolaydir. Dolayisiyla, bu dogaçlamalarin özünü olusturacak bir davranis biçimine sahip olmak gerekir ki, burada ‘Marka Kültürü’ önem kazanir.

Sirket üst yöneticisi, beklentilerin de yöneticisi rolündedir diyebiliriz. Hem sirket içinde hem de sirket disinda beklentilerin doruga ulasmasini saglamak onun isidir. Kurum görüsünü benimsemek için istekli olmak kadar, bunu basaracak yetilere de sahip olmak gereklidir. Intemet iletisimine geçilmis bir çagda pratik olmak ve zamana karsi dogru kararlari alabilmek hayati önem tasir. Gerekli hizi ve hiç durmadan hareket edebilme ortamini yakalamak, bu akis içinde ufak tefek yanlislarin üzerinde
zaman kaybetmekten çok daha yararli olacaktir.

Ana prensipler
Müsteri beklentileri artarken, sirketlerin çogu markayla ilgili bu temel beklentileri karsilamakta -hele hele müsteri beklentilerini asmakta- pek yeterli oldugu söylenemez. Bir bakima teknolojik yenilikler müsteriyi mutlu etmekle birlikte, aslinda, satin almanin ödüllendirildigi günler oldukça geride kalmistir. Dahasi, çogu sirket müsterinin tepkilerinden de epeyce uzaklasmistir , çünkü müsteriyle dogrudan temasi artik pazarlama sirketlerine birakmaktadirlar. Bu durumda, müsterinin görüsleri ve hisleriyle ilgili bilgiler sirketin disariyla temasta olan alt grubuna ulassa bile, bu mesajlar üst gruplara, saptirilmis bir sekilde ulasir. Sirketlerin baskan ya da pazarlama müdürlerinin ortalama hizmet süresi de giderek azaldigindan, çogu sirket elindeki müsteri grubunun ya da potansiyelinin ne oldugu ya da nerede oldugu konusunda tam bilgi sahibi bile olamamaktadir. Diger taraftan, sirketin finans bölümlerinde çalisan üst düzey grup pek yerinden kimildamaz!

Marka vaadinin müsteriye iletilmesinin en iyi ölçütü, müsteriyle marka sahibi sirketin iliskisidir. Bu iliskinin kalbi ise, bireysel düzeyde, insanin insanla iliskisidir ve bu iliski dört boyutta toparlanabilir:

1. Iliskinin rasyonel boyutu: ‘Umdugumdan daha iyiydi!’
2. Her iki tarafin da duygulariyla vardigi boyut: ‘Bunu tekrar yapma-
yi isterim! ,
3. ‘Kazanma’ arzusuna dayanan politik boyut: ‘Benim için iyi bir ‘alis-
veris’ oldu mu?’
4. Öz deger kavrami içinde manevi boyut: ‘Bu markayi kullanmakla
kendimi daha iyi hissediyorum, ve umanm dünyadaki bütün insan-
lar bundan yaralaniyordur!’
‘Marka Kültürü’ ile yürütülen bu iletim süreci, müsterinin bu dört boyuta yaklasmaya basladigi noktada büyük önem tasir. Bu boyutlarin herhangi birinde, içinde bulundugunuz kosullara göre, ilerleme kaydedebilirsiniz. Ancak, sonuçta dört boyutun hepsi birden çok daha büyük bir potansiyel olusturdugundan, marka ve marka vaadinin iletilmesi tam olarak bu dört boyutla yaratilir. Isin daha güç olan ve esas önem tasiyan tarafi ise, sirketin bu dört boyut çerçevesinde etkin olabilmesidir.
Pazarlama dünyasinda bu dört boyutun bir arada gelisemedigi örnekler çoktur. Rasyonel boyuttan duygusal boyuta geçisin, bir bakima, önemini kabul edenler vardir aslinda; ama bunun ötesine, politik ve manevi boyutlari anlamak ve bu boyutlara ulasmak farkli bir kafa yapisi ve pazarlama kavramina derinlemesine bir yaklasim gerektirir.

Dolayisiyla, kurum olarak bu dört boyuta ulasamayan örnekler daha da çoktur. Bugün piyasada en iyi is yapan sirketler bile hala ’emir-komuta’ zinciriyle yürütülmektedir. Üst düzeyden alt düzeylere indikçe baski ve risklerin arttigi bu yönetim kültüründe, ‘yetenekli elemani al ve piyasaya sal’ zihniyeti vardir. Eger bu eleman piyasanin derin sularinda bogulacak gibi olursa, ‘onu isten at ve yenisini al’ zihniyeti uygulanir. Burada sirket politikasinin takim anlayisina yanasmadigi görülür; müsteriye hizmet veren eleman isin son asamasinda kullanilan ve harcanan kisidir . Bu tür sirketlerde, çalisanlarin çogu gayretleri yüzünden kisisel bir takdir görmedikleri için islerinden sogurlar, islerine isteksizce giderler. Bunun bir sonucu olarak da, is saatlerini dolduracak % 80 oraninda bir güç ortaya koyarlar. Oysa % 120 oraninda güç potansiyelleri vardir ama bunu kullanmak istemezler.

Pek de cesur bir yönetim anlayisi sayilmayan bu ’emir-komuta ‘ uygulamasini asmak zordur; bunun için ileri görüs, isteklilik ve yetenek sarttir. ‘Özgüven ortaminin yaratildigi’ sirketler sirasinda yer almak için bu yeni yönetim boyutuna ulasmak gerekir. Bireyi, sirketi ve müsteriyi daha iyi bir dünyaya kavusturan, uzun dönemli basari için gerekli marka davranisini saglayabilen yönetim sistemi budur.

Hamish Pringle&William Gordon,

Marka Kültürü ve Markayi Yasatan Bir Sirket Olabilmek,

Scala Yayincilik

FELSEFE VE MODERNİZM

“Bir nehirde iki defa yıkanılmaz”.

Felsefenin ve Modernizmin arasındaki ilişkiyi sorgularken doğrusu ne alakası var diye düşünülebilir. Felsefi görüş olarak modernizmi anlatmak Yeni Dünya Düzeninde zor olmasa gerek.

Felsefenin Manası

Sevgi anlamına gelen “filo” ve hikmet anlamına gelen “sofia” kelimelerinden oluşan “Hikmet sevgisi”dir felsefe. Feylesofların mesleği. Maddeyi ve hayatı ve bunların çeşitli tezahürlerini ve sebeplerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim, herkesin hususi fikri.

Felsefe genel manada kainatın tasviri, açıklanması ve yorumlanmasında külli kavramlara ulaşma çabasıdır. Bilim; olguları, deney ve gözlem aracılığı ile çözümlenen konuları ele alır. Buna karşılık felsefe; bilimden daha derin ve geniş bir bilgi alanını inceler ve daha kapsamlıdır. Felsefe bilimi “mümkün kılar”. Felsefe, bilimi eğitir, yetiştirir. Felsefe alanına giren konuların özel bir önemi ve önceliği vardır. Kısaca felsefe; YÜKSEK BİR BİLİM’DİR.

Modernizm Manası

Devre ve modaya uyan, taklitçi zamana uygun, bir devreye, asra ait ve müteallik anlamına gelen fikir. Yeniye taraftarlık, yenilik tutkunluğu, ileri derecede her eski olana düşman olma ve yerleşmiş her şeyi yıkma taraftarlığıdır.

Modernizmin Etkileri

Modernlik, kendisini iki görüşe dayanarak sundu. Birincisi fizik ve sosyal âlemin akledilebilir nitelikte olduğu. İkincisi sosyal âlemin insan tarafından şekillendirilip, yönetilebileceği.

Modernizm aklı, bilimi, bilinci ön plana çıkarmış, ama aklın ve bilimin hürlüğü adına duyguyu, hayal gücünü, ruh zenginliğini, gelenek ve inançları hiçe saymış ve bunların yıkımına yol açmıştır.

Moderleşme aynı zamanda sivil toplum oluşturma idealini de ifade eder. Teknolojinin getirdiği maddi rahatlıklarla beraber hayat tarzının değişmesi manasını da kapsar.

Modern asır çok kompleks bir dönemdir ve ne akılcılık çağı, ne pozitivisit bilim çağı ne de inkarcılık çağı olarak adlandırılabilir. Modern olmak şöyle izah edilebilir:

“Birbiriyle çelişkili olmalarına rağmen, bütün düşünce akımları ve ideolojiler, herhangi bir gruplaşma olmaksızın aynı anda mevcuttur. Yani, herkes kendi tercihine göre hareket edebilir.”

Modernleşme olgusu, Batı kültürel modelinin bir izdüşümüdür. Batı; Aydınlanma çağının fikirleri ve sanayi medeniyeti ile modernliğin tanımını ve liderliğini üstlendikçe, Doğu toplumları iktidarsızlaşmış ve kendi yerlerini ve tarihlerini Batı modeline göre belirlemek zorunda kalmıştır. Bu toplumlar modernliğin tanımına kendi pratiklerinin damgasını vuramamış, yani değişimi ve yenilenmeyi içsel ve yapısal bir süreç olarak üretememişlerdir.

Modernliği keşfedememiş olan toplumlar sürekli Batı Modernliğini taklide çalışmışlardır.

Modern değince akla gelen ilk şey yenilikçi bir anlayıştır. Bu anlayış yenilikçi olmasından dolayı eski olan her şeyin zıddıdır.

Modernizm aynı zamanda bir dünya görüşünün yaşanabilir ve uygulanabilir tarzıdır.

SONUÇ

Felsefe ve Modernizm devamlı iç içe olmuşlardır. Kainatta her şey sürekli bir tekamüle gidiyor. Yaşanan an bir daha geri gelmiyor.

“Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak Sensin” (BAKARA: 32).

01.Giriş

Bütün oksitlerin ve belki de bütün bileşiklerin en önemlisi sudur. H2O kimyasal formülüne sahip olan su molekülü çizgisel değildir. H-0-H da oksijen bağları arasındaki açı 104,5o dir. Her iki hidrojen tarafı, oksijen tarafına nazaran pozitif olduğundan molekül polar kovalent bağlar ihtiva eder ve dolayısıyla net bir dipol momente sahiptir.

Aşağıda konunun ayrıntılarına girmeden okuyucunun daha fazla yararlanabilmesi için bazı kimyasal terimler ile su analizlerinde kullanılacak bazı konular açıklanacaktır.

Kovalent Bağ: Bağların pek çoğunda elektronların bir atomdan diğerine aktarılması tam olmuş kabul edilmez. Birbirinin aynı olan iki hidrojen atomundan meydana gelen hidrojen molekülünde, hidrojen atomlarından birinin elektron vermesi, diğerinin bunu alması mantığa aykırı düşer. Böyle bir durumda elektronların atomlar arasında ortaklaşa kullanılmasıyla oluşan bağa kovalent bağ denir.

Bağların Polarlığı : Cl-F molekülünde florla klor arasındaki bağı dikkate alalım. Klor da flor gibi p alt tabakasında, (en dış yörüngedeki enerji tabakası) bir elektron daha alabilecek yere sahiptir. Cl ve F atomlarının p orbitalleri arasındaki tesir neticesi bir kovalent bağ meydana gelir. Bu bağın elektron çifti zamanın daha büyük bir kısmını flor etrafında geçirir. Ve bunun neticesi flor ucu, klor ucuna nazaran daha negatif olur. Bu polarlıkta pozitif ve negatif yüklerin merkezlerine (+) ve (-) işaretleri koymak suretiyle veya elektron kaymasını gösteren, kuyruğunda + işareti olan bir okla gösterilir. Molekül elektrikçe nötraldir, ama molekül elektrik yükü dağılımı bakımından asimetriktir. İçindeki pozitif ve negatif yüklerin üst üste gelmediği moleküllere polar moleküller, iki atom arasındaki bağı meydana getiren elektron çiftinin, atomlar arasında eşit olarak paylaşılmamasından meydana gelen bağlara da polar bağlar denir. Aralarında belirli bir uzaklık bulunan negatif ve pozitif yük içeren moleküllere (ör.Cl-F) DİPOL molekül denir. Dipollük özelliği kantitatif olarak, dipol momentiyle verilir. Buda pozitif yükle negatif yük arasındaki uzaklığın yükle çarpımına eşittir. Dipol momenti Debye birimiyle ölçülür.

Bir su molekülünün H atomuyla başka bir su molekülünün O atomu birbirlerini çektiğinden, su hem sıvı nemde katı halinde meydana gelir.

baglarin-polarligi

Burada su molekülleri hidrojen bağlarıyla  bağlanmışlardır. İki atom arasında bulunan H atomu her iki oksijen atomuna da eşit olarak bağlanmış gibi kabul edilebilir.

Hidrojen bağlarının meydana gelişi neticesinde bir oksijen atomu etrafında 4 hidrojen atomu toplanarak dev moleküller meydana gelir. Buna rağmen en basit molekül H2O dur. Çünkü verilen formüldeki dört hidrojenden birinin yarısı bir oksijene aittir. X ışını çalışmaları, buzda her bir oksijenin etrafında dört hidrojen olduğunu göstermektedir. Bu çalışmalar H atomlarını doğrudan doğruya göstermez, ama bir oksijen atomu etrafına simetrik olarak dört oksijen atomunun yerleş­tiğini gösterir. Oksijen atomları birbirlerine H bağlarıyla bağlandığına göre, bir oksijen etrafında dört hidrojen atomunun bulunması gerekir. X ışını çalışmaları, merkezdeki oksijen atomu çevresindeki (komşu su molekülleri) dört O atomunun, muntazam bir tetrahedronun (düz dört yüzlü) köşelerine yerleştiğini gösterir. Buz iki boyutlu değil, tetrahedral yapısı nedeniyle üç boyutludur. Her iki oksijen atomundan birinin etrafında bulunan dördüncü hidrojen atomu, oksijen atomunun altında ve görünmemektedir.

baglarin-polarligi-1 

Bu görünmeyen hidrojen başka bir oksijenle bağ yapar ve bağı üç boyutta devam eder. Çok ilgi çekici bir husus, buz yapısının altıgen boşluklarla, bal peteğine benzemesidir. Buzun yoğunluğunun sudan düşük olmasının nedeni işte bu boşluklardır. Suyun genleşerek buz oluşturma­sı ve buzun yoğunluğunun düşük olması tabiatta sudaki canlıların yaşamını devam ettirmesini sağlar. Eğer bu buz daha hafif olmasaydı göl ve nehirlerin donması dipten yüzeye doğru olur, içindeki canlılar ölürdü. Buz daha hafif olduğundan yüzeyde bir tabaka oluşturur ve böylece alttaki suyun sıcaklığını donma noktasının üstünde bir değerde tutar.

Hidrojen ve oksijen gazları karışımı ışıkta bir reaksiyon vermez; ancak tutuşturulduklarında kuvvetle patlarlar. Bu karışıma patlayıcı gaz denir.

2 H2     +         Oà           2 H2O + 136,6 K Cal

2 mol Gaz        1 mol Gaz               Su, sıvı

44,8 Litre           22,4 Litre           0,036 Litre

Bu reaksiyon sonucu, meydana gelen suyun soğutulduktan sonra sıvı halinde kapladığı hacim ihmal edilecek kadar küçük olduğundan patlama sonucu azalan hacimden reaksiyon denklemine göre 2 / 3 ünün Holduğu anlaşılır.

Susama Nasıl Olur ?

Angiotensine hormonu beyni su ihtiyacı konusunda uyarır. Bu uyarı, tükürük salgılamasının azalarak ağızda kuruluğa yol açmasıyla ortaya çıkar. Böbrekler tarafından üretilen bir diğer hormon ise suyun vücutta kalmasını sağlar. Böylece daha az idrara çıkarız. Alkol bu hormonun etkisini nötralize eder. Bunun sonucunda idrara çok çıkılır ve çok su içilir. Alkoliklerin çok su içme nedeni budur.

02. Suyun Donmasındaki Gizem

Suyun ya da su buharının donmasıyla oluşan katı madde buzdur. Sıcaklık 0 °C nin altına düştüğünde, yeryüzündeki su buharı kırağı biçiminde, bulutlardaki su buharı da kar taneleri biçiminde donar; her kar tanesi tek bir buz kristalinden oluşmuştur. Sıvı haldeki su ise, aynı sıcaklıkta donara, akarsu buzu, deniz buzu, dolu tanesi, ticari yada ev tipi soğutucularında üretilen buz gibi katı taneciklere dönüşür.

Buz, bir kristaller yığınından oluşmuştur; ama suyun donmasıyla oluşan buz kristalleri, buhar buzundaki gibi kristal yüzeyleri olmadığından kolayca görülemez. Suyun donmasıyla ortaya çıkan buz kristallerinin boyutları genellikle 1 – 20 mm arasındadır. Buna karşılık eski bir buzulda, uzun süren yeniden yapılaşmış kristalleşme süreciyle, buz kristallerinin çapı yaklaşık 50 cm yi bulabilir.

Bir gram buzu eritmek için 79,8 kalori ısı enerjisi gereklidir (gizli erime ısısı). Bu değer başka maddelerin gizli ısılarıyla karşılaştırıldığında oldukça yüksektir. Buzun soğutucu yada ısı soğurucu olarak çok kullanılmasının temelinde bu özellik yatar. Erimekte olan buzun sıcaklığı 0 °C de sabit kalır.

Suyun yoğunluğunun 0,9998 gr / cmolmasına karşılık buzun yoğunluğu 0,918 gr / cm3 dür. Bu nedenle, bir buz kütlesi, 0 °C sıcaklıkta ve eşit kütledeki sudan % 9 daha fazla yer kaplar. Donan su borularının patlaması ve buzun (hacminin yaklaşık 1 / 10 u su yüzeyinde kalmak üzere) suda yüzmesinin nedeni budur. Basınç altındaki buzun erime noktası, donma sırasındadaki hacım artışı nedeniyle, atmosfer başına 0,0075 °C kadar düşer. Buz pateninde yada buzlu yolda otomobilin kaymasından da bilindiği gibi buz yüzeyinin kayma sürtünmesi düşüktür. Bunun nedeni kayan cismin uyguladığı basınçla eriyen buzun, yüzeyler arasında sürekli bir bağlayıcı işlevi görmesidir.

BUZUN YAPISI :

Bir buz kristali, bir moleküldeki hidrojen atomları ile başka bir molekülün oksijen atomları arasındaki çekim kuvvetlerinden doğan hidrojen bağlarıyla birbirine bağlanmış su moleküllerinden oluşur. Her molekül, çevresindeki dörtgenin köşelerinden dört komşu moleküle bağlanır. Dörtgenler biçimindeki bu diziliş su moleküllerinin altıgen zincirlerini büzer ve yan yana dizilen altıgen molekül zincirleri, altıgenin eksenine dik olarak uzanan büzülüp kırışmış altıgen katmanlar oluşturur.

Su molekülünün buharda ve buzda ayrı olan eğrilmiş biçimi nedeniyle, her molekülündeki 2 hidrojen atomu, komşu 4 atomdan ikisine doğru yönelerek bunlara bağlanır. Sonuç olarak her su molekülü değişik yönelme durumundan herhangi birine olabilir. Bu durumların gerçekleşme olasılığı, komşu moleküllerin, her bir bağda tek bir hidrojen atomu bulunacak ve böylece hiçbir hidrojen bağı kopmayacak biçimde yönelmesi koşuluyla, istatistiksel olarak eşittir. Böyle bir istatistiksel düzensizlik buzun fiziksel özelliklerini büyük ölçüde etkiler ve buz kristalinin, mutlak sıfır noktasında ( – 273,15 °C ) yok olmayan bir entropi kazanmasına yol açar.

Buzun yapısı bilinen inorganik iyonların ve organik moleküllerin bağlanması için pek elverişli değildir. Bu nedenle, sulu bir çözeltinin dondurulmasıyla elde edilen buz, çözeltiden daha saftır. Deniz suyunun dondurularak tuzdan arıtılması yöntemi de bu temele dayanır.

Su molekülleri sıcaklığın düşmesi sonucu doğal yapıları gereği kristaller halinde dizilmeye başlar. Böylece birbirine yaklaşarak bir çekim gücü yaratılması sonucu hegzagonal (altı yüzlü kristaller) oluşmaya başlar. Bu kristaller zincir, gibi birbirlerine bağlanmışlardır. Bu durumda moleküller altıgen bir prizma görünümündedir ve bir eksen boyunca dizilmişlerdir.(Optik eksen) iki buz kristalinin merkezleri arasındaki uzaklık 3 A°  kadardır. Böylece eksenin l mikronluk uzunluğu üzerinde 3000 molekül bulun maktadır. l mikron küp boyutundaki bu kristalin içindeki molekül sayısı ise 27 milyondur. Suyun kristal oluşumu ile buz haline geçişi sırasında, boyutsal değişimlere de yol açar. Saf su, buza dönüşürken hacminin % 9 u oranında büyür. Gıdaların dondurulması sırasında hacim genişlemesi ise % 6 kadardır. Çünkü gıdalarda büyük oranda suyun yanında hava boşlukları da bulunmaktadır.

Suyun donmaya geçişi sırasında merkezden başlayan kristalleşme başlıca üç ayrı tipte sınıflandırılır.

a. Su molekülleri donma sırasında yeterli zaman bulursa düzgün altıgen kristaller haline dönüşür.

b. Eğer bu durum hızlandırılırsa, kristaller gelişigüzel yapıda ve eksen üzerinde düzgün olmayan bir şekilde olunmaya başlar ve dallanma görülür. Ancak hu dallar 600 lik muntazam açılar meydana getirirler.

c. Çok hızlı soğutma durumunda ise, yine merkezden oluşmaya başlayan ok şeklinde buz kristalleri görülür, dallanma yoktur, küçük ince çubuklar halindeki kristaller saydamdır.  Bu üçüncü özellik gıdaların dondurularak muhafazasında kullanı­lır. Yavaş dondurma sırasında oluşan büyük buz kristalleri hücre  dokularını parçalar. Çözünme sırasında yapısı bozulmuş olan gıda enzim ve organizmaların hücumuna karşı direnç gösteremez.

Buz, eridiği zaman yapısının intizamı çok az bozulur, fakat  tamamen ortadan kalkmaz. Erime noktasının yakınındaki sıcaklıklar da, oksijen  atomlarının  halâ   buzda  olduğu  gibi  dört  hidrojenle tetrahenral   olarak   çevrelendiği   görülmektedir. Yalnız  tetrahedral  yapı   çok  gayri   muntazamdır  ve  devamlı  değişir. Herhangi bir  andaki  yapıda   altıgen  şekildeki   yapıda   bazı  boşluklar  çökmüş  ve  daha   sıkı   bir  yapı   meydana  gelmiştir.

Sıcaklık °C             Fiziksel durumu           yoğunluk (g/ml)

0                               Katı                                 0.917

0                               Sıvı                                 0,9998

3,98                          Sıvı                                 1,0000

10,0                          Sıvı                                 0,9997

25,0                          Sıvı                                 0,9971

100,0                        Sıvı                                 0,9584

Yukarıdaki   tablodan da  anlaşılacağı  gibi   su  buzdan daha  yoğundur . Suyun  en yoğun  olduğu sıcaklığın 3,98 C0  olduğu da görülür. Bu  şöyle  açıklanabilir; Buz  eridiği   zaman  yapısının   bozulmasıyla  yoğunluğu artar. Sıcaklık   yükseldikçe  yapının  bozulması  devam  eder. Ama  belirli bir  sıcaklıktan   sonra   buna  karşı   olan   bir  tesir   belirir. Bu   tesir  sıcaklığın  yükselmesiyle  artan, moleküllerin  kinetik  enerjileridir. Bunun  neticesi, hidrojen  bağları   kopar ve  moleküller  arası   ortalama   uzaklık   büyür. Bu  3,98 C°  nin üstünde  çok  belirgin hale  gelir. 3,96 C°  nin  altında   buz  yapısının  çökmesi   çok  önemlidir.

03. Çözücü   Olarak Su

Su   hem doğada ve hem de  laboratuarda   çok   bilinen   bir  çözücüdür. Buna  rağmen  birçok  maddeleri   hiç   çözemediğinden  üniversal bir  çözücü  olmaktan  çok  uzaktır. Çözünürlüğe   tesir  eden  çeşitli faktörler  vardır. Bundan  dolayı   çözünmeyi   tahmin  etmek  çok  güçtür.  H2O molekülleri   arasında  kuvvetli  assosyasyon  olduğundan tahmini, özelliklede su için  tahmini   çok daha   zordur. Çözelti   teşekkül   edebilmesi   için, su  moleküllerinin  komşularından ayrılıp çözünenin  taneciklerine geometrik  olarak yer ayırması gerekir. Bu  oldukça   güç  ve  enerji   isteyen  bir  olaydır.

Genel olarak su, moleküller  yapıdaki   bileşikler  için  oldukça zayıf   bir  çözücüdür. Gazolin, oksijen, metan gibi   bileşikler  suda pratikçe çözünmezler. Bu gibi hallerde su molekülleriyle, molekül yapısındaki tanecikler arasındaki çekim kuvveti o kadar azdır ki açığa çıkan enerji su yapısını bozmaya yetmez. Yine de amonyak, etil alkol gibi suda bir hayli çözünen molekül yapısındaki maddeler vardır. Bu maddeler su moleküllerini suyun yapısını kıracak kadar kuvvetle çekerler. Amonyakta NH3 ün N atomuyla. H2O nün O atomu arasındaki hidrojen bağları meydana gelir. Bu hidrojen bağları, çözünmüş NH3 ün formülünün bazen NH4OH şeklinde yazılmasıyla doğrulanır. Etil alkolün sulu çözeltisinde etil alkolün oksijeniyle suyun oksijeni arasında hidrojen bağı meydana gelir. Sakarozun (C12H22O11) çözünürlüğü, o da etil alkol gibi OH grupları ihtiva ettiğinden büyük ölçüde hidrojen bağları teşekkülünün bir neticesidir.

Çözücüde iyon halinde bulunan maddeler için en iyi çözücü su olmasına rağmen, pek çok bileşiği (iyon) suda pratik olarak çözünmezler. Genel olarak, iyonlarla polar su molekülleri arasındaki çekim (hidratoasyon enerjisi) kuvveti su yapısını kıracak bü­yüklüktedir. Katı içinde, zıt yüklü iyonlar arasında da kuvvetli çekim kuvvetleri vardır. (örgü enerjisi) Bir çözeltinin meydana gelebilmesi için bu kuvvetlerin yenilmesi gerekir. Çözünürlüğün açıklanmasında, bu çekimlerin her ikisinin de dikkate alınması gerekir. Sodyum klorürde iyon – su çekimleri yeter derecede olduğundan, NaCl suda çok çözülür. Baryum sülfatta, iyon su çekimlerim sodyum klorürdeki iyon – su çekimlerinden daha büyük olmasına rağmen yine de BaSO4’ ı çözmek için yeter büyüklükte olmadığından BaSO4 suda çözünmez.

NaCl ile BaSO4 arasında bir karşılaştırma yaparken, sodyum klorürde iyonların tek yüklü, baryum sülfatta ise çift yüklü olduklarını dikkate almak gerekir. Bu iyonun yükü ne kadar büyükse polar su moleküllerinin bir ucunu o kadar kuvvetle çeker. Fakat katı içindeki yüksek yüklerde birbirlerini o kadar çok çekerler. Buna göre, yüksek yük hem çözünmeyi nemde çözünmemeyi teşvik eder. Problem gerçekten çok karışık olduğundan bu hususta tatmin edici bir teori halen geliştirilememiştir. Şurası da bir gerçektir ki hem anyon ve hem de katyon yükü büyük olan tuzların çözünürlüğü azdır. Örneğin, anyon ve katyonu çift yüklü olan BaSO4 ile anyon ve katyonu üç yüklü AlPO4, anyonu ve katyonu tek yüklü olan NaCl den daha az çözünürler. Öte yandan iyonlardan birinin yükü artırılmakla, çözünürlük fazla değişmez. Örneğin, NaCl, BaCl2 ve A1C13 önemli ölçüde çözünürler. Aynı şekilde NaCl, Na2SO4, Na3PO4 da oldukça çok çözünürler.

Yüke ilave olarak, çözünürlüğe tesir eden diğer faktörler vardır. Bunlardan bir tanesi iyon hacmidir(büyüklüğü). Genellikle bir iyon ne kadar küçükse, diğer iyonları ve su moleküllerini o kadar çok çeker. İhmal edilmeyecek bir başka faktörde, bazen gerek katı ve gerekse çözelti halinde, iyonlar arasında var olan spesifik çekim kuvvetleridir. Örneğin, gümüş klorürde Ag+ ile Cl iyonları arasındaki Van der Waals çekim kuvvetleri sodyum klorürdeki Na+ ve Cl iyonları arasındaki çekim kuvvetinden daha kuvvetli oldukları için AgCl ün çözünürlüğü NaCl ün çözünürlüğünden daha azdır. Baryum sülfürde (BaS) sülfür iyonu suyla reaksiyona girdiğinden baryum sülfürün çözünürlüğü, BaSO4 ın çözünürlüğünden daha büyüktür.

04. Hidratlar

Yapılan analizler birçok katının su molekülleri içerdiğini gösterir. Böyle katılara hidratlar denir. Örneğin nikel sülfat heptahidrat NiSO4.7H2O şeklinde gösterilirler. Bu formül bileşikte yedi molekül su olduğunu gösterir ama bunların kristal içinde nasıl bağlandıklarını göstermez. Örneğin NiSO4.7H20 da yedi molekül su da aynı durumda değildir. Bunlardan altı tanesi Ni +2 ye bağlanmış ve Ni(H20)6+2 yi meydana getirmiştir, yedincisi ise Ni(H20)6 +2 ile SO4 arasında paylaşılmıştır. Madde ise Ni(H2O)6SO4.H2O şeklinde daha iyi temsil edilir. Sodyum karbonat de hidrat (Na2CO3.10 H2O) gibi hidratlarda, su molekülleri direkt olarak iyonlara bağlanmamışlardır. Bu moleküllerin kristaldeki görevleri belki de iyonların istiflenmesini kolaylaştırmaktadır. Hidratasyon suyu ısıtılarak bertaraf edilir ve susuz maddeler elde edilir. Kristal bünyesinden suyun uzaklaştırılması yapısında değişiklikler meydana getirir. Bununla beraber, zeolitler denilen bazı silikat filizleri ve proteinler ısıtıldıklarında su kaybederler ama kristal yapılarında fazla bir değişiklik meydana gelmez. Tekrar suya bırakıldıklarında su alarak sünger gibi şişerler. Bu şekilde alınmış olan su, katı bünyesinde bulunan tünelleri yarı katı gibi doldurur.

Gerçekte , hidratasyon suyu  sadece  laboratuvarda  çok  kullanılan tuzlarda değil, başka  bileşiklerde de bulunur. Örneğin, mavi bakır sülfat, CuSO4. 5H2O  şeklinde veya  daha iyisi Cu(H2O)SO4•H2O  şeklinde  gösterilirler. Asit  ve   bazlar bile  katı hallerinde hidratlar halindedirler. Bunlara   baryum hidroksit  Ba(OH)2.8H2O ve oksalik  asit (H2C2O4.2H2O) örnek verilebilir.

05.Hidroliz

Suya NaCl ilave edildiği zaman  meydana  geleni çözelti nötraldir. Yani   H+  konsantrasyonu OH   konsantrasyonuna eşit olup,  sudaki gibi 1.10 M -7 dir. Eğer NH4Cl   gibi   tuzlar  çözülünürse hafif asitli çözelti meydana getirir. İşte tuzlarla su arasındaki bu karşılıklı etkiler sonucu  sudaki ( H3O+) = (OH) = 1.10-7 M eşitliğinin  bozulması   olayına   hidroliz denir.

06. Kimyasal Denge

Kimyasal  reaksiyonlarda  reaksiyona  giren maddeler  ile ürünlerin dengede olduğu bir sıcaklık ve konsantrasyon  vardır. Bir reaksiyon denge haline ulaşmış ise iki yöne doğru olan reaksiyon hızları birbirine eşit demektir. Örneğin

              k1

A + B   ↔   C  + D

              k2

gibi bir reaksiyon olsa burada ileriye doğru olan reaksiyon hızı

Ri=k1(A)(B) ile ve geriye doğru olan reaksiyon hızı

Rg = k2(C)(D) ile ifade  edilir.

Buradaki k1 ve k2 reaksiyon hız sabitleri adını alır. Köşeli parantezler ile molar konsantrasyonlar ifade edilir. Denge halinde Ri = Rg olduğundan

   k1(A) (B) = k2( C )(D)

        k1      (C)(D)

K = —– = ———-

        k2      (A)(B)

ile reaksiyonun K denge sabiti ifade edilir.

A   +   2B ↔  C  + D     gibi bir reaksiyonda

denge sabiti

          (C) (D)

K = ———–       ile ifade edilir.                             

         (A)(B)2

Genel  olarak  ise

  aA  +bB ↔  cC  + dD

   (c)c( D)d
 K= ------------    yazılmakla  denge sabiti K 
       (A)a(B)b    

ifade  edilmiş   olur. Bu   ifade  şekline Kütlelerin  Etkisi  Kanunu denir.

Kural : Katı   faz,  denge sabiti ifadesinde  yer  almaz.

HC.l   (g)   +  LiH   (k)  ↔  H2(g)   +  LiCl   (k)

         (H2)

K  = ———

        (HCl)

Reaksiyonda   gazlar yer  almıyorsa konsantrasyonlar yerine kısmi   basınçlar yazılır.

         PH2

K = ———

         PHCl

06.01. Denge Sabitinin Sayıca Değeri Nasıl Bir Anlam  Taşır?

Zn(k)   + Cu+2(aq) ↔   Cu(k) +Zn+2(aq)

           (Zn+2

k =  ———- =2 x1037

(Cu+2)

Yukarıdaki reaksiyonda K, birden büyüktür. O halde dengede, ürünlerin konsantrasyonu reaksiyona girenden fazladır. K birden küçük olsaydı tersi söz  konusu olurdu.

BaSO4   (k)   ↔ Ba+2 (aq)   +  SO4-2   (aq)

k  =   (Ba+2.(SO4=)   =   1.10-10

Burada  K  birden   küçüktür . Bu  gibi   hallerde  ya   ürünlerin konsantrasyonları çok  küçük  veya   ürünlerden  birinin  konsantrasyonu   büyük ise öteki  çok küçük olmalıdır.

Kısaca dengeye nelerin etki  ettiğini   şöyle   belirtebiliriz,

    Konsantrasyon değişimi Hacim veya basınç değişimi              Sıcaklık değişimi                                           
07. Çözünürlük Çarpımı ve Çökme

Suda az çözünen tuzlar bir heterojen denge meydana getirirler. Burada denge deyiminden çözünme hızının çökme hızına eşit olduğu anlaşılır. Suda az çözünen bir tuz olarak AgCl ü ele alalım. Bu tuz

AgCl (k) ↔  Ag+ (aq)+ Cl(aq)   reaksiyonu gereğince bir miktar çözünecektir. Bu reaksiyonun denge sabiti

           (Ag)(Cl=-

K’ = —————–     AgCl katı  faz olduğundan

             (AgCl)

(sabit) yeni bir sabit ile

Ksp – K’ (AgCl) = (Ag)(Cl)   yazılır. Ksp ye tuzun çözünürlük çarpımı denir. Saf suya bir miktar AgCl verilecek olursa çözeltideki bütün Ag+ ve Cl iyonları AgCl ün çözünmesinden meydana gelir. Ortama dışarıdan Cl iyonları verilirse sistem Cl iyonlarını harcayacak yönde yani katı AgCl iyonları oluşacak yönde harekete geçer. Ag+ ve Cl çarpımı Ksp  ye eşit oluncaya kadar Cl harcanır. Cl iyonları yerine Ağ+ iyonları ilave edilirse aynı yönde yani sağdan sola reaksiyon olur, ve Ağ+ harcanır.

Ksp nin değeri belli bir sıcaklık için sabittir. Sıcaklık değişirse Ksp de değişir. Çözünürlük çarpımı ifadesinde iyonlardan birinin konsantrasyonu artarsa ötekinin azalması gerekir ki çarpımı sabit olsun. Bu özellikten faydalanarak çöktürme reaksiyonları kantitatif olarak yapılabilir.

AgCl (k) ↔  Ag+(aq) + (Cl)(aq) olayını ele alalım . 1 litre saf suda S mol AgCl çözünürse S mol Ag+ ve S mol Cl iyonu meydana gelecektir.O halde

Ka  = (Ag+)(Cl) = S.S = S2  olur. Eğer belli bir sıcaklık içinde bu tuza ait çözünürlük çarpımı verilmiş ise bu tuzun çözünürlüğü (S) yani litrede kaç mol AgCl çözündüğü, çözeltideki Ag ve Cl iyonları konsantrasyonunu hesaplayabiliriz. Aşağıda bu konuda iki adet çözülmüş örnek verilecek ve bununla yetinilecektir.

ÖRNEK: Oda sıcaklığında AgCl ün çözünürlük çarpımı Ksp=1.10-10 dur.

a. Bu tuzun çözünürlüğünü,

b. Ag+ ve Cl iyonları konsantrasyonunu bulunuz.

AgCl (k) ↔   Ag+(aq) + Cl-(aq)

Ksp =(Ag)(Cl)

1.10-10 = S.S

S=V 1.10-10 = 1.10-5 M

O halde litrede 1.10-5 mol AgCl çözünür. S mol AgCl den S mol Ag+ ve S mol Cl iyonları oluşacağından

(Ag+) = (Cl) = 1.10-5 M olur.

Acaba litrede kaç gram AgCl çözülür?Yukarıda litrede 1.105 mol AgCl çözündüğünü bulduk. Bu kadar mol AgCl ün kaç gram olduğunu hesaplamakla soruyu cevaplandırırız. AgCl ün formül ağırlığı 108 + 35,5 – 143,5 gr olduğundan 143,5 . 10-5 gram AgCl 1 litre suda çözülür. O halde AgCl ün çözünürlüğü 1.10-5 mol/litre   ve  143,5 . 10-5 gram/litre dır.

ÖRNEK: 25°C da Ag2CrO4 ait Ksp – 2.10-2

AgCl a ait  Ksp = 2,8 . 10-10 dur. Buna göre bu tuzlardan hangisinin çözünürlüğü fazladır.

Ag2Cr04(k) ↔  2Ag + (aq) + CrO4-2(aq)

Ksp = (Ag+)2 . (CrO4-2) = (2S)2(S) = 4S3

4S3 = 2.10-2

S = 8.10-5 M

AgCl (k)  ↔   Ag(aq) + (Cl)(aq)

Ksp = (Ag+)(Cl) = S2

S = 1,7 . 10-5 M

O halde Ag2CrO4 ün çözünürlüğü daha büyüktür. Bir tuzun gr/lt olarak çözünürlüğü bilinirse Ksp çözünürlük çarpımı hesaplanabilir.

07.01.Çökme

Çözünürlüğü  az   olan   bir   tuzun   bir  çözeltiden   çöktürülerek ayrılabilmesi   için  çözeltideki   iyon   konsantrasyonları    tuzun  der konsantrasyonundan büyük  olması  gerekir. İyon   konsantrasyonları denge  konsantrasyonlarına   eşit   oluncaya   kadar   tuz katı  faz   halinde  çözeltiden ayrılır.

İyon   konsantrasyonları  denge  konsantrasyonundan  ne   kadar büyükse   katı   fazın   ayrılması   o  kanar  hızlı   olur. Suda   az   çözünen tuz olarak  gümüş   bromür alsak  çözeltide

(Ag+)(Br) > Ksp   ine  AgBr  çöker.

Çökme nin   tamamlanması   ile (Ag+)(Cl)   =   Ksp  dengesi    kurulmuş   olur.

ÖRNEK:   50  ml   0,2   M  Na2SO4    i1e   50  ml   O,6   M  BaClçözeltileri    karıştırılırsa  çökme   olur mu?

Toplam  hacim   100  ml   olduğundan

                                          0,2

(Na2S04)   =   (S04-2)   =  —– =  0,1 M

                                           2

                                   0,6

(BaCl2)=(Ba ++ ) =  ——— = 0,3  M

                                   2

(Ba+2).(SO4=)  = 0,3 . 0,1 = 3,10-2

3.10-2»  l,2   .  10-10       o   halde   çökme   olur.

ÖRNEK:

CaF2   ait        K sp   =   1,7.10-10  dur.

50 ml  5.0.10-4  M Ca(N03)2   ile

50 ml  2,0.10-4    M NaF  karıştırılırsa   çökme  olur  mu   ?

(Ca++)  =  (5,0×10-4  / 2)      = 2,5x 10 -4 M

(F) = (2.0×10-4 / 2 ) =1,0 x10-4 m

CaF2   (k)  à      Ca++  (aq)   +  2F (aq)

(2,5 . 10-4)(1,0 . 10-4) = 2,5 . 10-12

2,5 . 10-12 < 1,7 . 10-10    olduğundan çökme olmaz.

07.02. Bir Çökeleğin Çözülmesi

Bunun için gerekli şart, çözeltideki iyonların konsantrasyonları denge konsantrasyonundan küçük olmalıdır. Dengeyi kurmak için katı fazdan sulu faza iyonlar geçer yani çözünme olur.

Çökeltideki iyon konsantrasyonlarını küçülterek çökeleğin çözünmesini sağlamak için şu yollar izlenir.

i ) Su ile seyreltme (uygulaması pratik değil)

ii ) Isıtmakla çözünürlük artırılır. (uygulaması pratik değil)

iii) Asit ilavesiyle (çökeleğin anyonu kuvvetli bir baz ise

asit ilavesi ile çözünür. BaCO3 bulunan çözeltiye asit ilave edecek olursak,

CO3= + H3+O  à  HCO3 + H2O

HCO3 + H3+O à  H2CO3 + H2O

H2CO3 à   CO2 + H2O reaksiyonları olur.

Çözeltideki karbonat iyonları konsantrasyonu devamlı küçülür ve katı fazdan yeniden bir miktar CO3 iyonları çözeltiye geçerek iyonlar konsantrasyonu çarpımını Ksp   ye denk yapmaya çalışır. Asit   ilavesine  devam  edilirse  BaCO3   in   tamamı   çözülür.

iv) Kornpleksiyon  yaparak  çözünme;   Birden   fazla yüklü  tanecik   ulunduran   iyonlara   kompleks   iyon  denir. SO4=  gibi   iyonlar  bu tanıma  girmezler. Çünkü   bu   iyon  daha  küçük   iyonlara  ayrışmaz. Fakat   Ag (NH3)2+  bir kompleks iyondur.

Az çözünen bir tuz  kompleks   oluşturan iyon  yanında  çözünür.

08. Su ile İlgili Değerler
Saf Suyun Atmosferik Basınçta Yoğunluğu

Sıcaklık C°

Yoğunluk g/ml

Sıcaklık C°

Yoğunluk g/ml

– 13

0,997292

30

0,99556783

– 10

0,997935

40

0,9922473

– 5

0,999176

50

0,98807

– 2

0,999673

60

0,98324

0

0,9998676

70

0,97781

2

0,9999678

80

0,97183

4

1,00000

100

0,95841

8

0,9998765

150

0, 91721

10

0,9997281

200

0,86492

13

0,9994059

250

0,798881

16

0,9989721

300

0,71276

21

0,99802221

350

0,57497

Kaynak:International Critical Tablee

Suyun Özgül Hacmi cm3/gr

Basınç kg/cm2

0 °C

50°C

95°C

1

1,001

1,0121

1,0396

500

0,9772

   

1.000

0,9568

0,9742

0,9985

1.500

0,9397

0,9583

0,9813

2.000

0,9249

0,9440

0,9662

3.000

0,8997

0,9222

0,9440

4.000

0,8796

0,8998

0,9195

5.000

0,8627

0,8825

0,9010

6.000

 

0,8669

0,8850

7.000

 

0,8531

0,8706

8.000

 

0,8408

0,8578

9.000

 

0,8297

0,8462

10.000

 

0,8193

0,8353

11.000

   

0,8527

       
Suyun Isı İletimi  10-5 W / (cm)(C°)

Sıcaklık C°

k 10-5 W/cm C°

0

554

10

576

30

615

50

643

70

665

90

676

100

680

150

685

200

666

250

624

300

564

Kaynak: International Critical Tables

Suyun  Yüzey   Gerilimi

Sıcaklık   °C

Yüzey  gerilimi dyn/cm

Sıcaklık °C

Yüzey  gerilimi dyn/cm

-8

77,0

30

71,19

-5

76,4

40

69,56

0

75,6

50

67,91

5

74,9

60

66,18

10

74 ,22

70

64 ,4

15

73,49

80

62,6

20

72, 75

90

60,1

25

71 ,97

100

58, 9

Bazı Maddelerin Çeşitli Sıcaklıklarda Sudaki Çözünürlükleri (gr/Lt)

MADDE

0°C

8°0

20°C

30°C

Sodyum bikarbonat

65

75

88

100

Sodyum hidroksit

420

515

1090

1190

Kristal Na2CO3

189

338

580

1050

Kalsiyum klorür

595

650

745

1020

Alüminyum sülfat

608

653

710

788

Demir sülfat

287

375

485

602

Sodyum klorür

357

358

360

363

Bazı Bileşiklerin Birbirine Dönüştürülmesi İçin Çarpılması Gereken Faktörler

Çevrilecek değer

Çevrilmesi istenen değer

Çarpılacak faktör

Ca++

CaCO5

2,497

CaCl2

OaCO3

0,9018

HCO3

CaCO3

0,8202

HCO3

CO3

0,4917

Mg++

CaCO3

4,116

MgCl2

OaCO3

1,051

Na3CO3

CaCO3

0,9442

Fe +3

H2S04

2,634

NO5

N

0,2259

N

NO3

4,4266

Örneğin;

HCO3 değeri (mg/lt olarak) x 0,8202 = ………………………….  mg/lt CaCO3

Ca++ (mg/lt) x 2,497 -………………………….. mg/lt CaCO3

Bazı Bileşiklerin Değişik Birimlerine Çevrilebilmesi İçin Çarpılması Gereken Faktörler Cetveli

A: Milival, litrede miligrama çevirmek için çarpılması gereken faktör

B: mg/lt veya ppm değerini milivale çevirmek için çarpılması gereken faktör

C: mg/lt değerini, mg/lt CaCO3 değerine* çevirmek için çarpılması gereken faktörler

BİLEŞENLER

A

B

C

Kalsiyum Ca++

20,04

0,04991

2,4970

Demir Fe++

27,92

0,03582

1,7923

Demir Fe+++

 

0,05372

 

Magnezyum Mg++

12,16

0,08224

4,1151

Potasyum K+

39,10

0,02558

1,2798

Sodyum Na+

28,00

0,04348

2,1756

Mangan Mn++

 

0,03640

 

Bikarbonat HCO3

61,01

0,01639

0,8202

Karbonat CO3=

30,00

0,03333

1,6680

Klorür Cl

35,46

0,02820

1,4112

Hidroksit OH

17,01

0,05879

2,9263

Krom VI

 

0,11536

 

Nitrat NO3

62,01

0,01613

0,8070

Fosfat (PO4)3

31,67

0,3158

1,5800

Sülfat SO4=

48,04

0,02082

1,0416

Sülfür S

 

0,06237

 

Nitrit NO2

46,01

0,02174

1,0867

Alüminyum

 

0,011119

 

Kalsiyum bikarbonat

81,05

0,01234

0,6174

Kalsiyum karbonat CaCO3

50,04

0,01908

1,0000

Kalsiyum klorür CaCl2

55,0

0,01802

0,9016

Kalsiyum hidroksit

37,05

0,02699

1,3506

Kalsiyum sülfat CaSO4

68,07

0,01469

0,7351

Demir bikarbonat FeCHCO3)2

88,93

0,01124

0,5627

Demir 2 karbonat FeCO3

57,92

0,01727

0,8640

Demir sülfat

75,96

0,01316

0,6586

Magnezyum bikarbonat

73,17

0,01367

0,6839

Deniz Suyunun Bileşimi

Klorür

18900 mg/lt

Sodyum

10560 mg/lt

Sülfat

2560 mg/lt

Magnezyum

1272 mg/lt

Kalsiyum

400 mg/lt

Potasyum

380 mg/lt

Bikarbonat

142 mg/lt

Bromür

65 mg/lt

Stronsiyum

15 mg/lt

Bor

4,6 mg/lt

Flüorür

1,4 mg/lt

Rubidyum

0,2   mg/lt

Alüminyum

0,16 – 1,9 mg/lt

Lityum

0,1 mg/lt

Baryum

0,05  mg/lt

İyodür

0,05   mg/lt

Silikat

0,04 – 8,6 mg/lt

Azot

0,03 – 0,9 mg/lt

Çinko

0,005 – 0,014 mg/lt

Kurşun

0,004 – 0,005 mg/lt

Selenyum

0,004 mg/lt

Arsenik

0,003 – 0,024 mg/lt

Bakır

0,001 – 0,09 mg/lt

Kalay

0,003 mg/lt

Demir

0,002 – 0,02 mg/lt

Mangan

0,001 – 0,01 mg/lt

Fosfor

0,001 – 0,01 mg/lt

 

Cıva

0,0003 mg/lt

   

Radyum

8 x 10-11 mg/lt

   
Bazı Birincil Standartların Molekül Ve Eşdeğer Ağırlıkları

Kullanıldığı Alan

Madde

Molekül Ağır.

Eşdeğer Ağır.

Asidimetri

Na2CO3

105,99

52,99

 

Na2B4O7.10 H20

831,37

190,69

 

HgO

216,59

108,30

Alkalimetri

HCl

36,46

36,46

 

KHC8H404

204,229

204.229

 

H2C2O4.2  H2O

126,067

63,033

İndirgeme  titrasyonu

K2Cr2O7

294,19

49,03

 

KIO3

214,005

35,667

Çöktürme  titrasyonu

NaCl

58,44

58,44

Yükseltgenme  titrasyon

As2O3

197,841

49,460

 

H2C2O4.2H2O

126,067

63,033

 

Na2C2O4

134,000

67,00

09. Sularda Kimyasal Analiz Sonuçlarının Gösterilmesi

Yapılan herhangi bir analizin sonucunun verilmesi, değişik birimle ifade edilmiş bir sonuç bulunduğunda yadırganmaması gibi nedenlerle son derece önemlidir. Ayrıca birimler dışında sonuçlar çeşitli diyagramlarla da verilmektedir.

Bu açıklamalar çeşitli yayınlarda yer almaktadır. Burada da bu kaynaklardan faydalanılarak tek kısımda verilmesi mümkün olmasına rağmen okuyucunun daha rahat değerlendirebilmesi açısından aynı konu ileriki bölümlerin arasında değişik yayından alınan şekliyle bir kez daha verilecektir.

Analiz sonuçlarının sayısal olarak gösterilmesinde eriyebilen tuzlar oluşturmak, iyon şeklinde belirtmek, miligram yada miliekivalen cinsinden ifade etmek yolları izlenir. Suların kimyasal analiz sonuçları ifadesinde en yaygın şekil, erimiş maddelerin litrede miligram olarak belirtilmesidir. Kısaca ya mg / lt veya mgl olarak yazılır.Bazı kimya laboratuarlarında analiz sonuçlarını “milyonda bir kısım” (part per million) ya da kısaltılmış şekilde ppm şeklinde vermektedirler. mg/lt ile ppm arasında ise şöyle bir ilişki vardır,

                                     mg / lt

Ağırlık Olarak  ppm =—————

                                 Özgül ağırlık

Analizini yaptığımız sıvı su olduğuna göre ve genelliklede özgül ağırlığı l e çok yakın olduğu için (genelde normal bir laboratuarda bu değer l olarak alınır. Ancak çok yüksek mineralli örneğin madensuyu gibi bir suda bu değer değişebilir ama o da bu sonuçları etki etmez) ppm değeri mg/lt değerine eşit olarak alınmaktadır. Buna rağmen bazı ülkeler etiket üzerindeki değerleri mutlak ppm değerinde istemektedirler. Özellikle ihracat yapacak firmalar etiketi hazırlamadan bu konuyu araştırması gerekmektedir.

Genel olarak tuzluluğu (toplam erimiş madde miktarı) 10 000 ppm den az olan sular için ppm ile mg/lt değerleri arasındaki fark gözetilmemektedir.

Sık sık kullanılacak hacım ölçülerini verecek olursak,

l litre = 100 cl = l000 ml = 1000 cm3

l ml = l cm3

l m3 = 1000000 cm3 = 1000 lt = l ton

l damla = 0,05 ml l dm3 = 1000 cm3= 0,0353 cu ft

Analiz sonucunda saptanan anyon ve katyonların kimyasal aktiviteleri göz önüne alınmak istendiğinde, bunlar litrede miliekivalan olarak belirtilir. Kısaltılmış olarak meql şeklinde gösterilir, l miliekivalan (meq)

             Atom veya molekül ağırlığı

meq = ————————————–   

                            Valans

Örneğin litresinde 460 mg Na bulunan bir kaplıca suyunda bu miktar,

                    460

          rNa = —— = 20 meql ye karşı gelmektedir.

                    23/1

Bazı değerlerin birbirine dönüşümü verilmek istenirse, (Bu değerler tablolarda daha geniş şekilde verilmiştir.)

   Çevrilecek değer

Çevrilmesi istenen değer

  Çarpılacak faktör

Ca++

CaCO3

2,497

CaCl

CaCO3

0,9018

HCO3

CaCO3

0,8202

HCO3

CO3

0,4917

Mg++

CaCO3

4,1160

ppm değerinden meq/lt ve milival değerlerine çevrim

A   : Bileşenler

B   : mv den mg/lt ye dönüşüm faktörü

C   : mg/lt den mv e dönüşüm faktörü

D   : mg/lt den mg/lt CaCO3 a dönüşüm faktörü

A

  B

   C

D

Ca++

20,04

0,0499

2,497

Mg++

12,16

0,0822

4,115

K+

89,10

0,0255

1,2791

Ha+

28,00

0,0434

2,176

HCO3

61,01

0,0164

0,820

CO3

80,00

0,0333

1,668

Cl

35,46

0,0282

1,411

OH

17,01

0,0588

2,926

NO3

62,01

0,0161

0,807

SO4

48,04

0,0208

1,041

NO2

46,01

0,0217

1,087

Ca(HCO3)2

81,05

0,0217

1,087

Mg(HCO3)2

73,17

0,0137

0,684

Bazen de analiz sonuçları milyonda ekivalan (equivalan per million (epm) şeklinde verilmektedir.

10. Kimyasal Analiz Sonuçlarının Diyagramlarla Gösterilmesi

İyon şeklinde verilen kimyasal analiz sonuçları arasında bir karşılaştırma yapmak ve sınıflandırmak amacı ile çeşitli diyagramlar yapılır.

Bunlar arasında en çok,

a. Kolon şeklinde

b. Üçgen şeklinde

c. Kare şeklinde

d. Işınsal şekilde

e. Düşey logaritmik olarak gösterilenleri kullanılmaktadır.

a. Kolon Şeklinde Diyagramlar

Bu şekildeki diyagramlarla kimyasal elementlerin miliekivalan veya % olarak reaksiyondaki miktarları gösterilir. Bu amaçla yan yana çizilen iki kolondan birine aşağıdan yukarıya doğru, arka arkaya rCO3 , rSO4 , rCl anyonları, diğerine de rCa, rMg ve rNa + rK katyonları miliekivalant veya % olarak işaretlenir. (İyonlardan önce yazılan r harfi miliekivalant miktarı olduğunu gösterir)

kolon-seklinde-diyagramlar

          Kolon diyagram                                                 Kare diyagram

b. Kare Diyagramlar

Bu tür diyagramlar bir karenin her kenarını 100 eşit parçaya ayırmakla elde edilir. Karenin karşılıklı iki kenarı üzerinde % olarak iyonların reaksiyondaki miktarları ve iki katyon grubu (r % Ca + r % K ) grubu ile iki anyon (r % Cl + r % SO4 ve r % HCO3 ) grupları işaretlenir. Buna göre yeraltı suyunun kimyasal bileşimi tek nokta ile gösterilir.

c. Işınsal Diyagramlar

Bu diyagramlarda iyonların % olarak reaksiyondaki miktarları, ışınların kesim noktasından itibaren eksenler üzerinde gösterilir. Eksen sayısı 4-8 arasında değişmektedir. Grafiğin ölçeği logaritmik veya aritmetik olabilir.

frey-girard-diyagramlari

                                        Frey ve Girard diyagramları

d. Üçgen Diyagramlar

ucgen-diyagramlar

Bu diyagramlarda daima iyonların reaksiyonlardaki % miktarları % miktarları ifade edilmektedir. Bu gaye ile eşkenar bir üçgenin her kenarı 50 eşit parçaya bölünerek bir diyagram hazırlanır. Diyagram çizilirken 2 üçgen alınır. Bunlardan birincisi (ABCİ) üzerine üç esas anyon (SO4, CO3 , Cl ), ikincisine (A’B’C) üç esas katyon (Ca, Mg, Na+K) taşınır.

Her üçgen alanı biri karışık bölge, diğerleri ise bir tek iyonun çoğunlukta olduğu 4 bölgeye ayrılır. Böylece ABC üçgeni üzerinde  sülfatlı, klorürlü, karbonatlı ve karışık olan yeraltı suları A’B’C’ üzerinde de kalsiyumlu, magnezyumlu, sodyumlu ve karışık bileşimli yeraltı suları gösterilmiş olur.

Yeraltı sularını kimyasal bileşim bakımından kararlaştırmak için yukarıda belirtilen üçgenlerin üzerine 6 esas iyon grubu yerleştirilir. Ca için koordinat başlangıcı AC kenarı, Na+r%K için BC kenarı, Mg için ise AB kenarıdır. Kenarlara paralel çizilen A’B’, A’C’ ve B’C’ doğrularının kesim noktası esas katyonları belirten D noktasını verir. Anyonlar içinde, benzer işlem yapılarak E noktası bulunur.

Üçgen diyagramlar üzerinde katyon ve anyonları gösteren bu noktalar verilen noktanın karakterini belirtir. Alt şekildeki D noktası sodyumlu, E noktası da karbonatlı bölgede bulunduğundan bu yeraltı suyunun Sodyum Karbonatlı bir karaktere sahip olduğu anlaşılır.Aynı kökenli suların, aynı iyonları bu üçgenler üzerinde, aynı bölgelerde gruplar oluştururlar.Üçgen diyagramların kimyasal analiz sonuçlarına göre yeraltı sularının karakterlerinin saptanmasında ve kaynakların birbirleri ile karşılaştırılmasında diğer gösterme şekillerine oranla büyük üstünlükleri vardır.

e. Düşey Logaritmik Diyagramlar

H. Schoeller tarafından ortaya atılan bu diyagramlar Ca, Mg Na, Cl, SO4 ve CO3 miktarlarını belirten noktaları taşımaya yarayan eşit aralıklı 6 tane düşey logaritmik eksenden oluşur.

dusey-logaritmik-diyagramlar

Düşey logaritmik diyagramlar a. Kalsiyum sülfatlı sular b. Sodyum sülfatlı sular 6 iyon ekseninin her biri litrede miligram veya miliekivalan olarak derecelenmiştir. mg/lt olarak iyon şeklinde ifade edilmiş olan analiz sonuç­ları doğrudan doğruya diyagram üzerine taşınırlar ve bu nokta­lar birleştirilerek kırıklı bir doğru takımı elde edilir.Bu çiz­gilerin durumu.konsantrasyona bağlı olarak değişir.Kimyasal bi­leşimleri aynı veya birbirlerine çok yakın olan suların grafik­leri birbirine paraleldir.

Fransız İhtilali(1789-1799)

Fransa’da Ancien Regime’e son veren devrimci hareketlerin tümüne verilen addır.

Fransız devrimi,brujuva sınıfının değişik derecelerde öncülüğüyle Batı ile Amerika’da meydana gelen devrimler zinciri içinde yer alır.

Ancak dünya çapında çok büyük yankı uyandıran Fransız Devrimi’nin kendine özgü nitelikleri vardır.Devletin ve Kilise’nin otoritesine saldıran,aklın kudretini,ilerlemeyi ve insan haklarını savunan filozofların yeni düşünceleri uzun süredir Ancien Regime’in temelini sarsıyordu.Fransızların eskiden beri üç sınıfa ayrılması,adaletsiz vergi dağılımı,köylülerin ezki derebeylik vergileri ödemek zorunda bırakılmaları halkta hoşnutsuzluk yaratıyordu.18. yüzyılda Fransa’nın refah dönemi yaşadığı kesindi,ama 1789’dan önceki yıllarda patlamalara yol açan bir darlık dönemi başlamıştı(ürünün kötü olması,fiyatların yükselmesi,şarap satışlarının düşmesi,işsizlik).Aydınlanma hareketini benimsemiş,büyük ticaret ve sanyi ile zenginleşmiş büyük burjuvazi,ülkenin siyasi yaşamına etkin bir biçimde katılamadığı için kızgındı.16. Louis’in ayrıcalıklıların ve parlementerlerin karşısında zayıf kalması,Turgot ve Necker’in önerdiği reformların başarısızlığa uğrattı.Mali güçlükler bunalımı hızlandırdı.Amerika savaşıhazinede büyük bir açık meydana getirdi.Açık yıldan yıla büyüdü.Çaresiz kalan maliye bakanları Calonne ve Brienne ,vergi yükünü daha adil bir şekilde dağıtma yollarını aradılar,ama eşrafınmuhalefeti ve parlamentonun uzlaşmaz tutumuyla karşılaştılar.Muhalifler etats generaux’nun toplanmasını istediler.Lamoignon’un parlamento direnişini kırmaya yönelik reform tasarısı ,başarısızlıkla sonuçlandı,çeşitli bölgelerde ayaklanmalar patlak verdi.İflastehlikesi karşısında kral boyun eğdi.Necker’i geri çağırdı ve etats generaux’yu 1789 mayısında toplayacağına söz verdi.

Etats generaux’dan Kurucu meclis’e.Etats generaux’da oylama sınıf esasına göre mi yoksa üyelik esas alınarak mı yapılacaktı?Kral görüş bildirmedi ama tiers etat’nın milletvekili sayısını iki katına çıkarılmasına karar verdi.1789’da ocaktan mayısa kadar seçimler yapıldı.Yürürlükteki usule göre,seçmenler şikayet dilekçeleri hazırladılar,istekleri oldukça ölçülüydü.Ama Versailles’teki etats generaux toplantısı tiers etat’yı düş kırıklığına uğrattı;Necker siyasal reformlardan hiç söz etmemişti.Ayrıcalıklıların,yetkilerin denetlenmesi için üçüncü sınıfla birleşme önerisini reddetmeleri tiers etat temsilcilerini kendilerini Ulusal meclis olarak ilan etmeye(17 haziran) ve Jeu de paume andını içerek birleşmeye yöneltti(20 haziran).Kralın da katıldığı 23 haziran tarihli oturumdan milletvekillerinin dağılmayı reddetmesinden sonra,kral eski tutumundan vazgeçerek ayrıcalıklılara tiers etat’ya katılmalarını emretti(27 haziran).Mali adında yasa çıkarmaya başlayan Meclis,Ulusal kurucu mecls adını aldı.

Ulusal kurucu meclis (9 temmuz1789-30 eylül 1791).Devrim “yasal” düzeyde tamamlandığına göre artık halk güçleri sahneye çıkabilirdi.Kral askeri birlikleri Paris çevresine çağırınca,kentte kaygı başladı;kıtlık ve işsizlik de bunalım yaratmıştı.Necker’in görevden alındığı ve yeni bakanların atandığı haberi üzerine Parisliler silaha saldırdı.Bastille’in alınması halkın kralın mutlakiyetçiliğine karşı zaferini simgeliyordu.Kral Necker’i yeniden göreve çağırdı.ve Paris’e gelerek yeni belediye başkanı Bailly’nin elinden üç renkli kokartı almayı kabul etti.İlk mülteciler sınırlardan kaçarken kırsal kesimi saran “büyük korku” köylü ayaklanmalarına yol açtı ve 4 ağustos gecesi Meclis’te ayrıcalıkların kaldırılmasıyla sonuçlandı.İki ay sonra yeni bir halk hareketi kral ailesini Tuileries’te oturmak zorunda bıraktı.Böylece kral Parislilerin tutsağı oldu.Bu arad yeni bir düzen kurmak isteyen milletvekilleri İnsan Hakları Bildirgesini yayımladılar(26 ağustos) ve tek bir yasama meclisiyle bedelli bir seçim sistemine dayalı liberal ve burjuva bir anayasa hazırlamaya,bu arada yönetimi,yargıyı ve maliyeyi yeniden örgütlemeye giriştiler.Bu çalışmalar büyük hatipler(Mirebeau,Mounier,Barnave,Lameth vb.) arasındaki ateşli tartışmalarla yürütüldü.Meclis dışındaki kulüplerin etkisi de arttı.

Bununlşa birlikte kilise mallarının(2 kasım 1789),bunun doğal sonucu olarak asignat’nın,özellikle de papanın karşı çıktığı sivil rahipler teşkilkata kanununun yürürlüğe konması yeni sürtüşmelere yol açtı.Ulusal birliği pekiştiren Federasyon bayramının(14 temmuz 1790) başarısına karşın,bölünmeler arttı.Koalisyonların ve grevlerin yasaklanması işçilerin huzursuzluğuna yol açtı.Dışarıda Alsace prensleri olayı,Aviknon’un ilhakı,hakların kendi kaderlerini kendi belirlemesi ilkesi öbür batılı güçleri kaygılandırırken,mülteciler kışkırtıcı bir rol oynadılar.Bu belirsizlik ortamında kralın Varannes’e kaçması(20 haziran 1791) ve Paris’e zorla geri getirirlmesi cumhuriyetçilerle sınırlı bir monarşi yanlıları arasında kopmaya yol açtı.Kralın kaçırılma masalına inanan meclis anayasayı hızla tamamladı.16.Louis de bu anayasayı kabul etti(14 eylül).Kurucu meclis yerine Yasama Meclisi’ni bırakmak üzere dağıldı.

Yasama meclisi(1 ekim 1791-20 eylül 1792),güç bir toplumsal ortamda toplandı.Sağda,anayasaya bağlı Feuillantlar,solda geleceğin Montagnardlar’ı ilke birlikte Girondiller oturuyorlardı.Kulüplerin büyük etkisi vardı.Direnen rahipler ve özellikle entrikaları Avusturya ile Alman prensleri tarafından desteklenen mülteciler konusunda sert tartışmalar yapılıyordu.Kral martta Girondin bir hükümet kurulmasını kabul etmek zorunda kaldı;Brissot’nun,saray tarafından da gizlice desteklenen saldırgan politikası meclisin Avusturya’ya savaş açmasına neden oldu(20 nisan 1792).Kralın iki kararnameyi veto etmesi ve hükümetin görevden uzaklaştırılması Tuileries sarayının basılmasına yol açtı(20 haziran);ancak vetosunu kaldırmadı.Baldırıçıplaklar kralın tahttan indirilmesini istediler.İlk askeri bozgunlar ve Braunschweig bildirisi halkın öfkesini arttırdı.Federelerin Paris’e gelmesi ve isyancı bir Komün kurulmasından(9 auğstos) sonra Tuileries’nin alınması ve 16. Louis’in ailesi ile birlikte tutuklanması (10 ağustos) monarşinin sonun geldiğini gösteriyordu.Yasama meclisi,güçlü Komün’e boyun eğmek zorunda kaldı;Avusturya-Prusya kuvvetlerinin ilerlediğini haber alan Komün,eylül katliamlarının gerçekleşmesine göz yumdu.Yabancı istilası,Valmy’de durdurulurken (20 eylül) yeni meclis kuruldu:Konvansiyon meclisi.

Ulusal Konvansiyon(21 eylül 1792-26 ekim 1795),toplanır toplanmaz aldığı kararlara 1. Cumhuriyet Yıl tarihini verdi.Daha ilk oturumlardan sonra taşradan seçilen,Paris’in üstünlüğüne karşın olan liberal ve eşitlikçi Girondinler ile halka daha uygun olan,Komün ve Baldırıçıplaklarca desteklenen merkeziyetçilik yanlısı Montagnardlar arasında çekişme başladı.Kimi Girondinlerin halka çağrıda bulunarak önlemeye,kurtarmaya çalışmalarına karşın,kralın yargılanması(11 aralık 1792’de başladı) ve idamı(21 ocak 1793),öte yandan konvansiyonun Ren ve Alpler üzerindeki fetihçi politikası Fransa’ya karşı geniş bir koalisyon oluşmasına yol açtı.Konvansiyon hem yabancı istilasına,hem Vendee ayaklanmasına karşı koymak zorunda kaldı,bu tehlikeler karşısında birçok önlem alındı:Genel Güvenlik komitesinin (ekim 1792),Halk Kuruluş Komitesinin(mart 1793) kurulması,ulusal görevlerin, temsilciler kurulu üyelierinin,gözetim komitelerinin,halk derneklerinin harekete geçirilmesi. İlk bozgunluk ve Girondinler’in dostu Dumouriez’nin ihaneti,Girondinler’in suçlanmasını sağladı.Girondinler’in,müfrezelerin desteği ile tasviyesi(2 haziran) taşrada “Federalist” ayaklanmalara neden oldu.Toulon kenti,limanını İngilizler’e açtı.Bu tehlikeler karşısında Halk Kuruluş Komitesi dış ve iç düşmanları yenmek için ülkeyi diktatörlükle yönetmeye başladı.Teröre başvurdu(şüpheliler yasası 17 eylül),kraliçenin ve Girondinler’in idamı,muhaliflerin Lyon’da taranması,Nantes’ta suda boğulmaları.Assignat’nın sürekli olarak değerden düşmesi ve yiyecek darlığıkarşısında komite güdümlü bir ekonomik politika uygulamaya başlarken,meclis toplumsal içerikli önlemlere yöneldi ve savaşa hazırlık çalışmalarını hızlandırdı.1. yıl demokratik Anayasa’sı oylanır oylanmaz askıya alındı.Aynı zamanda aşırı sol hristiyanlıktan sıyrılma politikası yürüttü.1793’ün sonunda,Vendee ayaklanmasının bastırılması,ferderalistlerin yenilgisi,Toulon’un geri alınması,dış zaferler bir düzelme getirdi.Robespierre,erdem ve teröre dayalı devrimci hükümetin temellerini attı: Saint-Just,mültecileri ve şüphelileri hedef alan vantoz kararnamelerinin oylanmasısnı sağladı.Ama komitelerde ve mecliste anlaşmazlıklar çıktı.Robespierre,önce solda,devrimi daha ileri götürmek isteyen hebertçileri,sonra sağda terör dönemine son verilmesini isteyen dantonduları ezdi(mart-nisan 1794).Üstünlüğü ele geçirince merkezileşmeyi güçlendirdi,Yüce Varlık İnancı’nı kurdu:bu inanç için düzenlenen şenliği yönetti.22 preirial yasası büyük terör dönemini başlattı,ama bu politika ılımlıların yanı sıra,dış tehlikenin kalktığı bir ortamda bile kendi can güvenliğinden kaygılanan “pişman terörleri“ de hoşnutsuzluğa düşürdü.Korkuda doğan bir suikastla 9 thermidorda(27 temmuz 1794) Robespierre ve arkadaşları devrildi.Bu tarihten sonra devrim gerilemeye başladı.Thermidor konvansiyonu “gerici” önlemler aldı:hapishanelerin açılması,büyük komitelerin yetkilerinin kısılması,narhların kaldırılması,Jacobinler Kulübü’nün kapatılması.Sefaletin ve Assignat’nın çöküşünün yol açyığı karışıklıklar bastırıldı.Yeni askeri başarılar,Prusya,İspanya ve Hollanda ile elverişli antlaşmalar yapılmasını sağladı.Kralcılar hareketlenmeye başladılar ama mültecilerin Quiberon’a düzenlediği bir çıkarma(27 haziran-22 temmuz 1795) başarısızlıkla sonuçlandı. Bununla birlikte konvansiyon yandaşları yeni bir ana yasa hazırladılar(Yıl 3 Anayasası).Ayrılmadan önce,Paris’te görev süresi sona eren milletvekillerine kayırıcı nitelikte üçte iki kararnamesinin kaldırılmasını isteyen kralcıların ayaklanma girişimlerini general Bonaparte tarafından bastırılmasını sağladılar(5 ekim).

Directoire(26 ekim 1795-9 kasım 1799).Yeni anayasa ile bedelli seçim sistemine dayalı bir “burjuva cumhuriyeti” kuruldu.Bir diktatörlük tehlikesini uzaklaştırmak için yürütme 5 Directeur,yasama da 2 konseye bırakıldı.Hemen kurulan hükümet aynı sorunlarla başetmek zorunda kaldı:Hazine;Assignat’nın çöküşü,yiyecek bunalımı,ahlak bozukluğu, moral çöküntüsü,sefalet,zenginlik gösterisi.Sırayla sağından ve solundan baskı altında tutulan Directoire,4 yıl boyunca bir denge siyaseti uyguladı:Eşitler komplosunun bastırılması sağa karşı girişilen 18 fructidor(4 eylül 1797) darbesi,arkasından Jocabinler’in ezilmesi(11 mayıs 1798).Bakan Ramel çeşitli önlemler alarak mali durumun düzelmesini sağladı.Dışarıda,fetih savaşı,Bonaparte’ın başarılı İtalya sefri ile yeniden başladı;Bu sefer devrimci düşünceleri yayma ve Fransa’ya dediğini yaptırma olanağını verdi.Ama Bonaparte Mısır seferindeyken(1798-1799),Directoire’in Hollanda,İsveç,Roma ve Napoli’yi istila siyaseti,Fransa’ya karşı 2. koalisyonun kurulmasına yol açtı.Fransa bir dizi yenilgiye uğradı.İçte durum daha da kötüleşti.3 Directeur’e karşı düzenlenen 30 prairial darbesinden sonra Jacobincilerin canlanması,batıda ve güneyde kral yanlısı hareketlerin ortaya çıkması kamuoyunu tedirgin etti;ülkede barış ve güçlü bir rejim isteği yaygınlaştı.Fransa’nın bozgun haberleri üzerine beklemedik bir anda Mısır’dan dönen Bonaparte Sieyes ile anlaşarak 18 ve 19 brumaire(9-10 kasım 1799) darbesiyle Directoire’ı devirdi.Devrim, askeri diktatörlükle sonuçlandı!

İLKÇAĞ FİLOZOFLARINDA VARLIK ANLAYIŞI

THALES

Aristoteles’ den öğrenilenlere göre;Thales suyu,sıvı olanı,arkhé,yani her şeyin başı,kökü,ilkesi sayıyormuş. Onun felsefesinin özü bu imiş. Her şey sudan türer,yine suya döner. Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde,sonsuz Okeanos’ da yüzer.

Thales’ in öğretisi,kolayca görülebildiği gibi,mythos ile büsbütün ilgisiz değil. Örneğin burada Okeanos sözü geçiyor. Yunan mitolojisinde Okeanos (okyanus) tanrılar ile insanların babasıdır. Sonra Thales suya “tanrısal” diyormuş. Bu da mythos’ un gücünü ayrıca göstermektedir. Bütün bu gözlemlerden o,suyun hem yapıcı,hem yıkıcı gücünü,denizin sonsuzluk ve tükenmezliğini,vb. çıkarmış olabilir. Ama bu gözlemlerle bir düşünce de temel oluyor:doğayı açıklamak için girişilen bu eski denemelere-soyut olarak dile getirilmiş olmasa bile-belli bir düşünce kılavuzluk etmektedir;bu da: “Hiç’ ten hiçbir şey meydana gelmez” düşüncesidir(Aristoteles,bunu haklı olarak belirtiyor). Bundan dolayı kendisi meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan bir varlığı her şeyin ilk nedeni olarak kabul etmek gerekiyordu. Meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan varlık da,kendi kendisiyle özdeş kalan,kalıcı olan bir ana maddedir,arkhé’ dir. Thales’ in göz önünde bulundurduğu da maddi bir varlık olan da su’ dur. Suya ana madde deniyor,her şey kendisinden oluştuğu için. Her şey sudan,bu ana maddeden çıktığı için de,ondan kurulmuştur. Bu arkhé kavramı göreceğiz,ancak Thales’ ten sonraki gelişmede yavaş,yavaş aydınlanacaktır.

Thales’ in kendisi yalnız arkhé sorunu üzerinde durmuştur. Miletli filozoflar doğayı açıklamalarına temel olarak canlı bir maddeyi almışlardır. Thales,bu anlayışında,canlı ile cansız arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırıp,bunları daha yüksek bir birlik içinde kavratacak bir kavramı ileri sürmeye kalkmıyor. Bu karşıtlık,onun için henüz bir sorun değil. Sözünü ettiği madde,onun için kendiliğinden canlıdır. Bu madde kendiliğinden değişebilir,türlü biçimlere girebilir,yaratıcı bir şey bu. Thales’ in “Her şey tanrılarla dolu” demiş olduğunu Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bu da şu demek:Her şey canlıdır,her şey,içinde tanrısal bir yaratıcı gücü taşıyan su ile doludur. Thales bir de mıknatıs ile elektriklendirilmiş kehribarın “ruh” taşıdığını söylermiş. Mıknatıs gibi etki olan her şey yaratıcıdır,canlıdır,ruhludur. Ancak sonraları birbirinden ayırt edilecek bu “canlı” ve “ruhlu” kavramları,ilkin özdeştirler ve başlangıçta ana maddenin değişme yeteneğini anlatmak,bundan çeşitli varlıkların nasıl meydana geldiğini açıklamak için kullanılmışlardır.

ANAXİMANDROS

Anaximandros da,Thales gibi,arkhé sorunu üzerinde durmuştur. O da var olanların kökeninin,ana maddenin ne olduğunu soruyor. Ona göre ilk-maddenin sonsuz,tükenmez olması gerekir,çünkü ilk-madde sonsuz yaratmasında sınırsız ve tükenmez olduğunu gösteriyor. Thales de yeri çevreleyen sonsuz ve sınırsız Okeanos’ ta ana maddeyi bulmuştu. Ama sonsuz kavramını ilkin açık olarak açıklayıp,bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmuştur. Bu sonsuz ilk-maddeye o Apeiron(sınırı olmayan) adını vermiştir. Ancak,Anaximandros ana maddeye yalnız sonsuzluk niteliği yüklemekle kalmıyor,daha da ileri gidiyor:İlk-madde yalnız sonsuz değildir,sonsuz olandır da;çünkü ona,daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez. Thales ilk-maddeyi su ile,demek ki belli,bilinen belli bir madde ile bir tutmuştu. Anaximandros’ a göre ise,bunu yapamayız,çünkü her belli,belirli şey sonlu ve sınırlıdır da,yani karşıtı ile sınırlanmıştır:Sıcak soğuk ile,sıvı olan katı olanla,vb. sınırlanmıştır. Her belirli olan,dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan şey,meydana gelmiş olan bir şeydir-sıcak soğuktan,sıvı katıda-ve yeniden karşıtına döner. Böylece,birbirinin karşıtı olan şeylerden biri,öteki karşısında zaman,zaman ağır basar;bu da,bunların içinden çıktıkları sonsuz ana madde içinde yeniden arınmalarına kadar sürer.

Apeiron anlayışından Anaximandros çok özgün bir doğa görüşü geliştirmiştir:Apeiron’ dan önce sıcak ile soğuk olmuştur. Sıcak,başlangıçta soğuk ve karanlık olanı(biçimlenmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmıştı. Soğuk’ tan iki karşıt:katı ve sıvı doğmuştur. Sıvı’ dan ,yeri çevreleyen alev küresinin sıcaklığı yüzünden,buğular yükselip alev küresini halkalara,ateşle dolu olan hava tekerleklerine bölmüşlerdir. Bu tekerlekler de birtakım deliklerinden-güneş,ay-alevler saçarlar. Böylece hava (buğu) ile ateşin birleşmesinden gök meydana gelmiştir. Yer, Thales’ in düşündüğü gibi ,düz tepsi biçiminde değil,bir silindir,yuvarlak bir sütun biçimindedir ve boşlukta serbest olarak durur;gök de yerin etrafında döner. Yer,önce denizle kaplı idi, yeryüzünde ilk meydana gelen canlılar da,suda yaşayan,balık gibi yaratıklardı(Anaximandros ,deniz hayvanlarının fosillerini herhalde görmüş olacak). İnsan da,sonra, balığa benzeyen bu ilk canlılardan türemiştir;çünkü yardıma muhtaç bir çocukluk çağı geçirmek zorunda olan insanın,yeryüzünün bu ilk devirlerinde yaşamış olmasına olanak yoktur.

ANAXİMENES

Anaximenes de arkhé sorunu üzerinde durur;o da ,Anaximandros gibi ana maddenin,bu varlık temelinin birlikli ve sonsuz olması gerektiğini söyler. Ama bu sonsuz şeyi,o da,Thales gibi,belirli bir şeyle bir tutar:Ona göre ilk –madde hava’ dır. Hava,sonsuz bir hava denizi olarak evreni kuşatır ve yer de bu hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer. Düşünmede atılgan olma bakımından Anaximenes,Anaximandros’ a yetişemiyor. Soyut bir ilke olan Apeiron’ un yerine somut bir şeyi hava’ yı koymakla,doğa tasarımı da,Anaximandros’ un kine göre, bir gerileme sayılabilir-felsefe bakımından.

Yalnız Anaximenes’ in iki anlayışı var ki,felsefeye iki yeni görüş olarak girip yerleşmişlerdir:

1.Anaximenes, “bir hava(soluk)olan ruhumuz-psykhé-bizi nasıl ayakta tutuyorsa,bunun gibi,bütün evreni (kosmos) de soluk ve hava sarıp tutar,” diyor. Böylece,ruh kavramı felsefede ilk defa olarak ortaya çıkmış oluyor. Burada ruh,insanın canlı vücudunu ayakta tutan, daha doğrusu bir arada tutan,onu canlı kılan,onun cansız bir yığın olarak dağılmasını önleyen “şey”dir;burada ruh, yaşam diye,canlı vücudu cansızdan ayıran diye anlaşılıyor ve soluk ile bir tutulduğu için,maddi bir şey olarak düşünülüyor tabii. İmdi nasıl hava-soluk-olan ruh,insanın vücudunu cansız bir madde olarak dağılmaktan koruyorsa, bunun gibi hava da evrenin bütününü,onun düzenini ayakta tutar. Hava:canlı, canlandıran şey,etkin olan bir ilke. Onun bu canlılığı,etkinliği olmasaydı,evren, sadece,ölü,dağılan bir yığın olurdu;boyuna yeni biçimler alan ,kendini canlı olarak değiştiren yaratıcı bir varlık olamazdı.

2.Bütün nesnelerin kendisinden çıkmış olduğu madde,ana madde kavramının yavaş,yavaş belirdiğini yukarıda söylemiştik. Bu “madde”önce,Thales’ te olduğu gibi kendinden değişmekte olan bir canlı varlık gibi düşünülür ve bu arada cansız madde ile canlı arasında bir ayırma yapılmaz. Bu ayırma,ilk olarak, Anaximenes’ te belirmeye başlamıştır. O ana maddenin canlı olması gerektiğini düşünmekle, “madde” kavramının belirlenmesine doğru önemli bir adım atmış oluyordu. Thales ,suyu sadece cansız bir madde değil de,canlı gibi değişebilen bir varlık saydığı için, “bu ana maddeden nasıl oluyor da veya ne gibi bir süreçle nesnelerin çokluğu meydan gelebiliyor?”sorusunu sormak gereksemesini duymamıştı. Anaximenes’ te ise,bu soru artık ortaya konuluyor. Çünkü Anaximenes havayı,hayatın ve ruhun asıl maddesi saymakta,genel olarak madde kavramı da,kendisinde bir şeyler olan,bir şeyler geçen madde kavramı belirmiş, bununla da bu maddede olup bitenler üzerinde,maddedeki süreç üzerinde bir düşünceye yol açılmış oluyor. Gerçekten Anaximenes bu soru üzerinde durup düşünmüştür. Kendi kendisiyle aynı kalıp değişmeyen, bununla birlikte bir yığın kılığa giren ana maddedeki bu süreç,bu değişme nasıl oluyor? Anaximenes’ in öğrettiğine göre:Hava,yoğunlaşma ve gevşemesi ile çeşitli nesnelere dönüşür: genişlemesi ve gevşemesiyle ateş olur;yoğunlaşmasıyla rüzgarlar,bulutlar meydana gelir;bulutlardan su,sudan toprak,yüksek bir yoğunlaşma derecesinde de taşlar meydana gelir. Böylece,ateş,sıvı ve katı-maddenin bu üç ana biçimi-özü bakımından hep kendisiyle aynı kalan tek bir ana maddenin çeşitli yoğunlaşma ve gevşeme evrelerinden başka bir şey değildir. Bütün varolanlar bu ana maddeden kurulmuşlardır ve her şey onun bu anlatılan değişmeleri yüzünden oluşur.

HERAKLEİTOS

Herakleitos’ un da başlıca ilgisi,Miletliler gibi,varlık sorununa yönelmiştir. O da,öz varlığın bütün değişiklikler içinde birliğini yitirmeyen o gerçek varlığın,o ana maddenin(arkhé) ne olduğunu araştırır. Ona göre,evrenin temel maddesi ateş’ tir. Ateş,bütün varolanların ilk gerçek temelidir,bütün karşıtların birliğidir,içinde bütün karşıtların eridiği birliktir.

Varlık sorununa verilen bu yanıtta,Miletlilerinki ile,bir Anaximenes’ inkiyle karşılaştırılırsa,pek bir yenilik yok. Burada bir madde yerine başka bir madde,hava yerine ateş konmaktadır. Ancak,Herakleitos’ un bu savını kanıtlayışı yakından incelendikçe,onun düşüncesiyle Miletlilerinki arasında temelli bir ayrılık olduğu görülür. Miletli filozoflar ana maddeyi kalıcı,kendi kendisiyle özdeş bir şey,doğanın değişmeyen tözü sayıyorlardı. Onlar için bu kalıcı töz,doğada en telli,en önemli olandır,gerçek physis,asıl doğa budur,bu değişmeyip kalan şeydir. Buna karşılık Herakleitos,şunu belirtmekten usanmaz: Evren boyuna akan bir süreçtir,başı sonu olmayan bir değişmedir,hiç durmayan bu değişme içinde kalan,sürüp giden hiçbir yoktur. Pante rei-her şey akar:bu onun ana görüşü. İşte ateşin ilk-madde olduğu düşüncesine de Herakleitos buradan varıyor. Örneğin bir tahtayı yakıp kemiren alevin,tahtayı boyuna yakıp kemirir,onu boyuna duman ve buğdaya çevirir. Evren de böyle tükenmez canlı bir ateştir,sürekli bir yanma sürecidir. Daha doğrusu,dönümlü (periyodik) bir süreçtir bu. Bunda,sürekli olarak,bir “yokuş yukarı” çıkaran,bir de “yokuş aşağı” indiren yol vardır. Evren ateşten meydana gelmiştir ve burada olup bitenlerin sonundaki bir “Büyük Yıl” da yeniden ateş tarafından kemirilecektir-yeniden doğmak için. Bu,böylece,nöbetleşe,dönümlü olarak hiç tükenmeden sürüp gider.

Bu sürekli oluş içinde durucu,kalıcı bir şey bulduğumuzu sanırsak, Herakleitos’ a göre,bu,bir yanılmadır,bir aldanmadır. “Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız. İkinci kez girdiğimizde bu ırmak büsbütün başka bir ırmaktır artık. Bu arada akıp giden sular onu başka bir ırmak yapmışlardır.” Karşımızda “aynı şey” in bulunduğunu sandığımız her yerde durum böyledir. Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız,değişmenin kuralsız değil de,belli bir düzene,belli bir ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Bu ölçüye,bu yasaya Herakleitos logos diyor. Evrende egemen olan yasadır,düzen akıldır(logos).

Evren bize,bir yandan sürüp giden bir devinme,öbür yandan da karşıt şeylerin sonu gelmez bir savaşı olarak görünür. Bu karşıtlar ile bunların arasındaki savaş olmasaydı,evrende nesneler de olmazdı. Çünkü nesneler, dönümlü ilerleyen bir yanma sürecinin evreleridir,savaşa egemen olan yasanın karşıtları uzlaştırılmasından meydana gelmiş olan uyumlardır,birliklerdir. Dolayısıyla, “savaş her şeyin babasıdır”;savaşı kaldırırsak dünyadaki bütün şeyler de ortadan kalkar.

Durup kalan bir varlığın olmadığı,sadece bir oluşan olduğu,her nesnenin sürekli bir değişme içinde bulunduğu ve bu arada karşıtlarını içine aldığı öğretisinden,bir obje için salt doğru bir yargının olmayacağı mantıksal sonucu çıkarılabilir;nitekim Sofistler bu sonucu çıkarıp şüpheciliğe varmışlardır. Herakleitos’ un kendisi hiçbir yerde bu sonucu çıkarmamıştır.

XENOPHANES

Öğretici nitelikteki koşuğundan kalan parçalarından Xenophanes’ in,halk dininin tanrıları insan gibi tasarlamasıyla savaştığını görüyoruz. Bu,onun gördüğü başlıca iş. Tanrıların bu insanlaştırılması-anthropomorphism- Homeros ile Hesiodos’ ta yüksek edebi bir biçim de kazanmıştı ve bunların Yunan eğitiminde çok önemli bir yerleri vardır. Xenophanes şöyle diyor: “Homeros ile Hesiodos,ölümlüler(insanlar)arasında suç sayılan,utanılan bütün şeyleri tanrılara da yüklemişlerdir. Tanrılar hırsızlık ederler,yalan söylerler,eşlerini aldatırlar. Sonra:ölümler sanıyorlar ki,tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır,kendileri gibi giyinirler,kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca,atların,aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi,atlar tanrılarını at gibi,aslanlar da aslan gibi çizeceklerdi. Oysa,tanrılar ne aslan biçimindedirler, ne zenci gibidirler,ne de Yunan heykellerinde olduğu gibi insan kılığındadırlar”. Halk dininin tanrıları insan biçiminde tasarlanmasına karşı, Xenophanes kendi tanrı tasarımını koyar. Bu arınmış bir tanrıdır . Ona göre: “Bir Tanrı vardır;bu, tanrılar ve insanların en ulusudur;ne biçimi ,ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer;bu tek Tanrı baştan aşağı işitmedir,baştan aşağı düşünmedir, her şeyi düşünceleri ile hiç zahmetsiz yönetir”.

PARMENİDES

“Doğru (aletheia) ve sanı (doksa) üzerine” bir araştırma olan yapıtının başında,Güneş kızları,filozofu her şeyi bilen Tanrıçaya götürmektedirler;Tanrıça ona bilgeliği,yaşamanın o biricik doğru yolunu öğretecektir. Filozof,ondan iki şey öğrenip ölümlülere bildirecek:Tam ve son doğru ile içlerinde gerçekten inanılabilecek hiçbir şey bulunmayan insanların sanılarını. Öğretici (didaktik) ve manzum olan yapıt da,buna göre,iki bölüme ayrılır: “Doğru’ ya giden yol” ile “sanılara götüren yol”.

Birinci bölümde,biricik doğru olan “Bir Varlık” incelenir. Bu mantıklaştırılmış bir metafizik. Bir Varlık’ ın dışındaki her şey bir yanılmadır, bir aldanmadır. İkinci bölümde kosmoloji ele alınır. Miletlilerinki gibi olan bir doğa felsefesi bu. Burada,meselâ,gelip geçici şeylerin dünyasının (doğa=physis) iki etkenin birlikte çalışmasından meydana geldiğini söyleniyor:Hafif ve aydınlık olan ateş ile ağır ve karanlık olan gece’ den. Bu dünyanın bilgisi ikinci derecededir,çünkü gerçek olmayan bir dünyanın bilgisidir bu.

Birinci bölümde,şu sonuca varılır:Bir varlık vardır-Esti gar einai-Parmenides buna,kısaca,Bir,Bir olan da der. Bir birliktir o,kendi içine kapalıdır, doğmamıştır,yok olmayacaktır,değişmez,bölünmez,yoğunlaşmaz,seyrekleşmez. Bunun karşıtı olan her görüş,varolmayanı var diye göstermek zorunda kalır,bu da olamaz. Çünkü Varolan meydana gelmiş bir şey olsaydı,varolmayan bir şeyden doğmuş olması gerekirdi,böylece varolmayan gerçekten varolmuş olacaktır. Yok olsaydı,yerine varolmayan geçecektir. Değişme,hiç olmazsa belli bir yönüyle,bir meydana gelme ile bir yok olmadır. Bölünebilir olsaydı Varlık, bölümlerinin arasına bir varolmayan girerdi. Yoğunlaşma ile seyrekleşmede de böyledir:yoğunlaşma ile seyrekleşme,bir maddenin az ya da çok bir bölümünün bir araya birikmesi demektir. İmdi bilginin amacı ve ödevi:varolanı düşünmektir ;yanılması da:Varolanın içinde varolmayanı düşünmeye,bunu varsaymaya kalkışmasıdır. “Yalnız Varolan vardır ve nacak bu düşünebilir: Varolmayan yoktur ve düşünülemez de.” Bu,Parmenides ’in ana- önermesidir. Varolmayan derken de Parmenides,belli bir şeyi,az çok açık olarak göz önünde bulundurmaktadır:Boş uzayı. Bir de şunu belirtelim:Parmenides’ in Bir Olanı, kendisinden önceki filozoflarda olduğu gibi, cisimsel nitelikte bir şeydir. Bunu Parmenides, kendi içine kapalı,birliği olan “küre biçiminde” diye düşünür.

Şimdiye kadar ki filozofların doğa açıklamaları hep deney ve düşünmeye, başka bir deyişle,bir takım deneylerin düşünme ile işlenmesine dayanıyordu. Parmenides’ te ilk olarak,ilk olarak deney bir yana bırakılıyor,salt düşünme ile-Varlık üzerinde yalnız düşünmekle-Varolanın nitelikleri üretilmeye çalışılıyor. Varlık’ ın özü gereği,meydana gelmemiş,değişmez,bölünmez olduğu sonucuna bu yolla varılıyor. Bu arada, Anaximandros,ana maddenin öncesiz, sonsuz- Apeiron-olduğunu söylemekte,Elealılara biraz olsun öncülük etmiştir denilebilir.

Deneyin bir yana bırakılması,Varolanın bilgisinin salt düşünceden,salt akıldan çıkarılmak istenmesi,deney ile bir çekişmeye vardırmıştır ;çünkü deney hareket eden,değişen meydana gelip yok olan şeylerin renkli bir çoğunluğunu karşımıza çıkarır. Parmenides ise boyuna değişen çokluk karşısında,bunun tam karşıtı olan bir şeyi, kendi içine kapalı,hep olduğu gibi kalan bir birliği koyar. Ama Parmenides’ e göre o çokluk bir aldanma,bir yanılmadır.-Durmadan değişmeyi,dolayısıyla çokluğu asıl gerçek sayan Herakleitos ile tam bir karşılık var burada-Bu çokluğu bize gösteren de duyulardır, onun için duyular bizi yanıltırlar;duyu algıları bilginin yanlış kaynağıdır. O tek ve gerçek Varolanı kavratan ise düşünmedir;dolayısıyla da bilginin doğru yoluna düşünme ile girilir.

ELEALI ZENON

Zenon,Parmenides’ in Bir Olan’ ın biricik gerçek varlık olduğu öğretisini, çokluğu ve hareketi varsaymanın düşünülemeyeceğini,böyle bir düşüncenin çelişmelere sürükleyeceğini göstermeye çalışmakla desteklemiştir. Bunu da o,çokluğa ve harekete karşı ileri sürdüğü pek ün salmış olan kanıtlarıyla yapmıştır. Bu kanıtlarda,sonsuz bölünebilen bir uzay ve zamanı kabul etmenin,bizi nasıl yığın güçlükle karşılaştırdığı göstermek istenilir.

Çokluğun olamayacağını gösteren kanıtlardan birine göre:nesneler bir çokluk iseler,hem sonsuz küçük,hem de sonsuz büyüktürler. Çünkü varolanı böler de,bu böldüğümüz parçaların artık bölünemez parçalar olduğunu düşünürsek,bunlar büyüklüğü olmayan bir hiç olurlar;bir araya getirirsek bunları,yine olumlu bir büyüklük elde edemeyiz;büyüklüğü olmayan bir şeyin kendisine eklenmesiyle hiçbir şey,büyüklük bakımından bir şey kazandırmaz. Bu parçaları uzamlı-uzayda yer kaplıyorlar-diye düşünürsek,çoğun bir araya gelmesiyle sonsuz bir büyüklük meydana gelecektir. İkinci bir kanıta göre:Nesneler çok iseler,sayıca hem sonlu,hem de sonsuz olurlar. Sayıca sonludurlar,çünkü ne kadar iseler o kadar olacaklardır,daha çok ya da daha az olamayacaklardır. Sayıca sonsuzdurlar da nesneler,çünkü boyuna birbirlerini sınırlarlar,böylece de kendilerini başka nesnelerden ayırırlar;bu başka nesnelerin kendileri de yine yakınlarındaki nesnelerle sınırlanırlar ve bu böyle sürüp gider. Üçüncü bir kanıtta Zenon “her şey uzaydadır” deyince uzayın da bir uzay içinde bulunması,uzayın içinde bulunduğu bu uzayın da yine bir uzayda bulunması gerekir diyor;bu da böylece sonsuzluğa kadar gider.

Hareketin gerçekliğine karşı Zenon’ un ileri sürmüş olduğu kanıtları Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bunların arasında en çok bilineni,Akhilleus ile kaplumbağa arasındaki yarış kanıtıdır. Bu yarışta,kendisinden biraz önce yola çıkan kaplumbağaya Akhilleus hiçbir zaman yetişemeyecektir,çünkü başlangıçtaki kaplumbağa ile kendi arasındaki mesafeyi koşmak için geçen zaman içinde kaplumbağa,az da olsa biraz ilerlemiş olacaktır. Akhilleus’ un bir de bu aralığı koşması gerekecektir,ama bu arada kaplumbağa,pek az da olsa,yine biraz ilerlemiştir;bu böyle sonsuzluğa kadar gider. Bu kanıtın özünü bir başka kanıtta daha iyi görebiliyoruz: “Bir koşu pistinin sonuna hiçbir zaman ulaşamazsın”,çünkü pistin önce yarısını,bu yarısının da ama yine yarısını,bu yarısının da yine yarısını geride bırakmak zorundasın,bu da böyle sonsuzluğa kadar gider. Sonlu bir zaman içinde sonsuz sayıdaki uzay aralıkları nasıl geçilebilir? Bir başka kanıt: “Uçan ok durmaktadır”,çünkü bu ok her anda belli bir noktada bulunacaktır;belli bir noktada bulunmak demek de durmak demektir;ama hareketinin her anında duruyorsa,ok,yolunun bütününde de durmaktadır. Şu son kanıt da hareketin göreliğine-rölatifliğine-dayanmaktadır: Belli bir noktalar dizisi,biri durmakta olan,öteki de ters doğrultuda ilerleyen iki dizinin yanından geçerse,aynı zaman içinde hem büyük,hem de küçük bir mesafeyi geçmiş olacaktır,yani bu dizinin aynı zaman içinde çeşitli hızları olacaktır,hareketin duran ya da ters doğrultuda ilerleyen dizi ile ölçüştürdüğümüze göre.

Zenon’ un keskin antinomia’ ları,tabii,yalnız şunu göstermek için:Varolanı bir çokluk ve hareket düşünürsek çelişmelere düşeriz,öyle ise Varolan ancak “bir” ve hareketsiz olabilir.

PYTHAGORAS

Pythagorasçılar aslında bir din topluluğu ama,başlangıçtan beri bilim ve sanat ile de yakında ilgilenmişler,bu arada matematik ve musiki ile çok uğraşmışlardır. Matematik ile musiki arasında bir bağlantı da kurmuşlar. Pythagoras’ ın kendisi,ses perdesi ile uzunluğu arasında bir ilişkinin olduğunu bulmuş.

Matematik ile böylesine yakından uğraşan Pythagorasçılar,sayılardan edindikleri bilgileri genelleştirerek sayıları bütün varlığın ilkeleri (arkhé) yapmışlardır. Musikideki uyum (harmonia) yasalarının sayılarla anlatılabileceğini gördüklerinden ve bütün olayların sayılara tabii bir yakınlığı olduğunu anladıklarından sayı öğelerinin bütün varlıkların da öğesi olduğu düşüncesine varmışlardır. Onlara göre,nesnelerin özü,gerçeği,varlığın ana maddesi sayıdır. Kendilerinden önce ana madde olarak hep maddi bir şey;su, hava ya da ateş ileri sürülmüştü. İlk bakışta Pythagorasçılar ın sayısı ile,maddi olamayan bir şeyin varlıkların ilk nedeni,evrenin temeli yapılmakta olduğu sanılabilir. Ancak,ilk Pythagorasçılar sayının ideal yapısını henüz bilemezler, onlar da sayıyı cisimsel bir şey diye tasarlarlar.

Yunan felsefesinin hemen başlangıçlarında varlık üzerine birbirine tam karşıt olan iki anlayış belirtilmiştir. Bir yandan da Parmenides varlığı hiç değişmeyen,duran bir birlik diye anlıyordu. Öbür yandan da Herakleitos için varlığın ana özelliği,asıl gerçeği hiç durmayan bir değişme olmasıdır.

EMPEDOKLES

Doğa bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yeri olan öğe(element) kavramını ilk ortaya koyan Empedokles olmuştur denilebilir. Öğe,burada,kendi içinde bir cinsten,niteliği bakımından değişmeyen,artık bölünemeyen,yalnız çeşitli hareket durumlarına geçebilen madde demektir. Bu anlayışla da, Parmenides’ in “Varlık” kavramı işe yarar bir hale getirilmiş oluyordu. Bu öğeler de,Empedokles’ e göre dört tane imişler:Toprak,su,ateş,hava. Bunlara dördüncü öğe olarak toprağı eklemekle Empedokles,ta günümüze kadar-hiç olmazsa belli bir anlayışta-yaşayacak olan “dört öğe öğretisi” ni kurmuştur.

Empedokles’ e göre,bu dört öğe,evren yapısının ancak gereçleridir. Evren bu gereçlerden kurulmuştur. Dört öğenin kendileri,tıpkı Parmenides’ in “varlık”ı gibi,değişmez tözler olduklarından,bunların kendisinde bir hareket nedeni bulunamaz;yani bunlar kendiliklerinden birbirleriyle karışamazlar,kendiliğinden bu karışmayı bozarlar. Onun için doğa açıklamasında,bu dört öğenin yanı sıra bir de hareketin bir nedeni ,hareket ettirici bir güç te gerek. Empedokles’ e göre,dört ana öğeyi birbiriyle karıştıran,bunların karışımlarını yeniden çözen neden de sevgi ile nefrettir. Empedokles’ in bu anlayışında,madde ile kuvvet (oluşu sağlayan neden),ilk olarak,iki ayrı ilke olmuşlardır.

ANAXAGORAS

Anaxagoras’ a göre,duyu verileri araştırmalarımıza çıkış noktası olarak alınmalıdır-duyuların bilgi değeri sınırlı bile olsa. Ona göre,kesin anlamında bir meydana gelme ile yok olma yoktur. Görünürdeki oluşma ile yok olma, gerçekten varolan öz’ lerin (khremata),tohum’ ların (spermata) birleşmesi ve dağılmasından başka bir şey değildir. Deney dünyasında nitelik bakımından ne kadar çeşitlilik varsa, nitelikçe birbirinden ayrılan o kadar sperma(ana madde) vardır. Duyularımızla kavradığımız nesnelerde sperma’ ların hepsinden var ve nesneler kendilerine ağır basan sperma çeşidine göre adlandırılırlar. Nesnelerin nitelikçe değişmesi demek de;bileşimlerine yeni sperma’ ların girmesi ya da bir takım sperma’ ların bu bileşimden ayrılarak belli bir sperma’ ın üstünlük kazanmasıdır.

DEMOKRİTOS

Ona göre de “Varolan”,meydana gelmemiştir,yok olmayacaktır,değişmezdir, hep kendi kendisiyle aynı kalır. Ama “varolan” ın dışında bir de “varolmayan”, yani “boşluk” da uzay da vardır. Uzay yüzünden “varolan”,kendileri artık bölünemeyen,görülemeyen kılıklara (ideai) ayrılır. Bunlara Demokritos atom (bölünemeyen) adını verir. Yine boş uzay yüzünden atomlar hareket olanağı da kazanırlar. Atomlar yapıca birdirler,hepsi cisimseldir,birbirlerinden yalnız biçimleri,boşluk içindeki yerleri ve düzenlenişleri,büyüklükleri,ağırlık ve hafiflikleri(ağılık ve hafiflik de yine büyüklükle ilgili) bakımından ayrılırlar. Atomların olabilen biricik değişiklik harekettir,yani yer değiştirmedir. Atomların birbirlerinden ayrılmaları,sadece nicelik bakımındandır,sadece büyüklük,küçüklük,yer,düzence vb. ayrılıklarıdır. Onun için Demokritos atomlarda (bu gerçek varlıklarda) renk,ses,sıcaklık,soğukluk vb. niteliklerin bulunmadığını söyler. Renkleri görmemiz,sesleri işitmemiz,sıcaklığı duyumlamamız,tatlıyı,acıyı tatmamız,ancak duyu yanılmasıdır,bir “karanlık” bilgidir. Duyular,asıl gerçeği,yani artık bölünmeyen son parçalarını(atomları) bilebilecek kadar keskin değildirler. Duyu bilgisi nesnelerin iç dokusunu,gerçek yapılarını göremez,bunu ancak düşünen akıl kavrayabilir. Ama bunu söylemekle Demokritos,henüz düşünme ile algı,düşünülen dünya ile algılanan dünya arasında ilkece bir ayrılık yapmıyor;bu ikisini birbirinden ayıran yalnız,keskinlik ve kesinlik dereceleridir.

Atomlar baştan beri kendilerinden hareket ederler. Kimisinin hareketi yavaş,kimisininki hızlıdır;bu da onların ağırlıkları ile ilgilidir. Boşlukta çeşitli hızlarda hareket eden atomlar uzayın büyükçe bir yerinde karşılaşınca burada bir yığılma olmuş,atomların birbirlerine çarpmalarından bir çevrinti doğmuş,bu çevrintide atomlar elenmiş:Kaba ve ağır hareketli atomlar ortada toparlanıp toprağı meydana getirmişler;hareketleri hızlı olan ince atomlar ise yukarıya itilip suyu,havayı ve ateşi oluşturmuşlardır. Anaxagoras gibi Demokritos için de ay, güneş ve yıldızlar çevrinti yüzünden boşluğa fırlayıp tutuşmuş olan taş yığınlarıdır.

Demokritos “gerçek,atomlar ve atomların hareketleridir” öğretisini ruhu açıklamada da kullanılır. Örneğin,algı ile düşünme,bu iki ruh olayı ona göre vücudumuzdaki atomların en incesi,en hafifi ve en düzü olan ateş atomlarının (bunlar vücudu sıcak tutarlar,hareketli,dolayısıyla canlı kılarlar) bir hareketidir. Bu da açıkça materyalist bir anlayıştır. Demokritos’ tan önceki filozoflar da “varolanı”, bu arada ruhu da,cisimsel saymakla materyalisttirler,ama Demokritos’ un ki çok bilinçli bir materyalizm.

PLATON

Platon’ un metafizik görüşü,onun şimdiye kadar ki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişiklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından,artık Platon erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği”düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi- mythos şeklinde- bırakamazdı,bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’ te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi;şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi,kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh,Platon’ a göre,aslında idealar bulunuyordu,buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da,ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de,ruhun kendisinde,kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyor:Ruhun idealara yönelmiş olan,güdücü akıllı bir kısmı(logistikon) ile iki tane de isteyen,duyusal yönü vardır. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu,güçlü,istençli eyleme,öteki de akla karşı gelerek bayağı,maddi duyusal isteklere,iştaha götürür. Bu düşüncesini Platon, Phaidros dialoğunda ,biri beyaz öteki yağız iki atın çektiği bir arabayı kullanan bir sürücü simgesi ile canlandırmıştır. Burada sürücünün kendisi,arabayı güden olarak aklı karşılar;beyaz at soylu isteğe,yağız at da maddi isteğe karşılıktır. İşte ruhun yağız kötü atla simgelenen yönü,arabayı hep aşağılara sürüklemek istediği için, Tanrısal dünyada ruhu ideaları görmekten alıkoymuş,onun yeryüzüne düşerek bir vücutla birleşmesine,böylece ruhla bedenden kurulmuş insanın meydana gelmesine yol açmıştır.

Duyulur dünyadaki nesneler,nasıl oluyor da duyulur üstü bir dünya ile, buradaki “idea”denilen gerçek varlıklarla(ontos on)bir bağlantı kurabiliyorlar? Bu bağlantıyı Platon,önce, “pay alma,” “katılma”(methexis)ya da “bulunma”(parousia)kavramlarıyla açıklamıştı. Nesneler bakımından görüldükte bu bağlantı bir pay alma,bir katılmadır. İdea,birliği olan,kendi kendisiyle hep aynı kalan şeydir. Buna karşılık,meydana gelen,boyuna değişip yok olan nesneler idealardan ancak pay alırlar ve ancak ideaya,bu gerçek varlığa katılmaları , bundan pay almaları yüzünden belli bir şey olurlar. İdealar bakımından görüldükte ise,bağlantı “bulunma”dır:İdea tek nesneye girer,onda bulunmasıyla nesneye varlığını,niteliklerini,ölçü ve orantılarını kazandırır:Buna göre , duyusal nesnelerdeki değişiklikler ideaların gelip-gitmesinden ileri gelir. Bu gelip-gitmesinde idea tek nesnede bazen bulunur , bazen de onu bırakır ,

Bağlantı sorununda başlangıçta durum bu idi. Şimdi doğa sorunu ile karşılaşıp da idea öğretisinde değişiklik yapınca , Platon bu görünüşünü de bırakmıştır: İdealar artık nesnelerin ilk örnekleridir(paradeigmata). Nous (Evrensel Akıl) ya da Tanrı bu örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. Şimdi “pay alma” ve “bulunma” yerine yanılsama(mime sis) geçmiştir: İdealar ilk örneklerdir(paradeigmata) ; yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler,duyusal varlıklar da bunların yansıları,kopyaları,resimleridir. Cisimler dünyasının gerçeklik derecesi , idealar dünyasındakinden azdır ; çünkü biri asıl , öteki de bunun kopyasıdır.

ARİSTOTELES

Aristoteles mantığının kökleri Platon’ un idea öğretisindendir. Platon gibi Aristoteles için de,gerçek varlık(ontos on) tümeldir ve tümelin bilgisi de kavramdır. Buraya kadar tam bir Platon’ cu olan Aristoteles,bundan sonra hocasından ayrılır: Ona göre Platon,idealarla fenomenler,tümel ile tekil arasında inandırıcı bir bağlantı kuramamıştır. Bu bağlantıyı kurmak için yaptığı bütün denemelere rağmen,idealar dünyası fenomenler dünyasından ayrı,başka bir dünya olarak kalmıştır. İdea öğretisi öz ile görünüşü,varlık ile oluşu birbirinden koparıp ayırmıştır. Platon’ un birbirinden ayırdığı bu iki dünyayı-birisi algılanan ,öteki düşünce ile kavranan-kendi gerçek kavramında yeniden birleştirmek Aristoteles’ in başlıca problemi olacaktır:İdea ile fenomen arasında öyle bir bağlantı kurulmalı ki,bu bağlantı bize algılananı kavramsal bilgi ile açıklayabilmeyi sağlasın. Bu bağlantıyı da Aristoteles şöyle kuruyor:Ona göre idealar,tek tek nesnelerin özüdür;bunların varlıklarının varoluşlarının nedenidir; bunun böyle olduğunu göstermek de felsefenin ana ödevidir. Platon’ da iki ayrı dünya vardı:İdealar dünyası(asıl gerçek olan dünya;duran,kendi kendisiyle hep aynı kalan dünya),bir de duyu dünyası(meydana gelip yok olan nesnelerin,boyuna değişen şeylerin dünyası). Aristoteles için ise idealar dünyası duyular dünyasının içindedir.

Aristoteles,metafiziğinde Yunan felsefesinin bir ana-sorununu “görünüşlerin-fenomenlerin-değişken çokluğu arkasında birliği olan,kalan bir varlık olmalıdır” problemini,sözü geçen sorgulayıcı düşüncesiyle ele almış ve onu gelişme kavramıyla çözmüştür. Kendisine en yakın dönemde Demokritos ile Platon “gerçek varlık” kavramını belirlemeye çalışmışlardı: Demokritos’ a göre “gerçek varlık” atomlar ve bunların hareketidir;Platon’ a göre ise,fenomenlerin “nedeni” olarak idealardır. Ama Platon,idealar ile fenomenleri birbirinden kesin sınırla ayırmıştı. Aristoteles için ise “gerçek varlık”, fenomenlerin içinde gelişen özdür (ousia,essentia). Bu anlayış ile Aristoteles,artık fenomenlerden ayrı, ikinci üstün bir dünya kabul etmez;nesnelerin kavram halinde bilinen varlığı,fenomenlerin dışında ayrı bir gerçek değildir,fenomenlerin içinde kendini gerçekleştiren öz’ dür;öz(ousia), “hep olmuş olan varlıktır”; öz,kendi biçimlenmelerinin biricik dayanağıdır,ancak bu biçimlenmelerinde “gerçek” bir şeydir,bütün fenomenler de öz’ ün gerçekleşmeleridir. İşte Aristoteles,Herakleitos ile Elea metafiziği arasındaki karşılığı,bu gelişme kavramıyla aşmıştır.

Aristoteles,Yunan felsefesinin bir ana-sorununu bir bakımdan çözmüş oluyordu. “Varlık” burada,kendisinden “oluş” açıklanabilecek gibi düşünülmüştür. Miletliler’ in hylozoisminden ta Demokritos ve Platon’ a kadar ki Yunan felsefesinin bütün öğeleri Aristoteles’ in bu öğretisinde bir araya toplanmışlardır. Kavramda bilinen varlık “genel öz”dür;bu öz,görünüşlerinde form yüzünden kendi olanağını gerçekleştirir,bu gerçekleşme olayı da harekettir (kine sis). Buna göre varlık,oluş’ ta meydana gelmiş olan şeydir; “olmuş olan”dır. Öz’ ün görünüşlerinde kendisini bu geliştirmesine Aristoteles,entelekheia der.

İÇERİĞİ :

1-Platon’un Yaşamı

2-Platon’un Yapıtları

2.1-Yapıtların Asıllığı

2.2-Yapıtların Zamandizini

3-Bilgi Kuramı

3.1-Bilgi Duyusal-Algı Değildir

3.2-Bilgi Yalnızca “Doğru Yargı” Değildir

3.3-Bilgi Doğru Yargı Artı Bir “Açıklama” Değildir

3.4-Gerçek Bilgi

4-Biçimler Öğretisi (İdealar Kuramı)

5-Platon’un Ruhbilimi

6-Ahlak Kuramı

6.1-Summun Bonum (Mutluluk)

6.2-Erdem

7-Devlet

8-Platon’un Fiziği

9-Sanat ve Platon’un Etkisi

9.1-Güzellik

9.2-Platon’un Sanat Kuramı

10-“İdea-Felsefe” İlişkisi

11-Platon’un Etkisi Özerine Notlar

12-Kaynaklar

1-Platon’un Yaşamı:

Platon,dünyanın en büyük felsefecilerinden biri;Atina’da (ya da Aegina’da), büyük bir olasılıkla İ.Ö.428/7 yılında, seçkin bir ailede doğdu. Babasının adı Ariston ve annesininki Perictione idi. Perictione, her ikisi de 404/3 Oligarşisinde yer almış olan Kharmides’in kardeşi ve Kritias’ın yeğeniydi. Ona başlangıçta Aristokles dendiği ve Platon adının ancak daha sonra gürbüz yapısı yüzünden verildiği söylense de, Diogenes’in ilettiği bu bilginin doğruluğu kuşkuludur. İki erkek kardeşi, Adeimantus ve Glaukon ,ayrıca Potone adında bir kız kardeşi vardı. Ariston’un ölümünden sonra Perictione, Pirilampes ile evlendi ve oğulları Antifon (Platon’un üvey kardeşi) doğdu. Hiç kuşkusuz Platon üvey babasının evinde yetiştirildi; ama aristokrat kökenli olmasına ve aristokratik bir evde yetiştirilmesine karşın, anımsanmalıdır ki Pirilampes, Perikles’in bir dostuydu, ve Platon Periklesci bir rejimin gelenekleri içinde eğitilmiş olmalıdır. (Perikles 429/8’de öldü.) Değişik yazarlar tarafından belirtildiği gibi, Platon’un demokrasiye karşı daha sonraki eğilimini her ne olursa olsun yalnızca yetiştirilmesine bağlamak çok güçtür; tersine, bu olumsuz eğilim Sokrates’in etkisi tarafından, ve her şeyden çok Sokrates’in demokrasinin ellerinden gördüğü davranış tarafından yaratılmıştır. Öte yandan Platon’un demokrasiye güvensizliğinin Sokrates’in ölümünden daha önceki bir dönemde başlamış olması olanaklı görülür. Platon’un ülke politikasından uzak durması, hiç kuşkusuz Ustasının yargılanmasından ve suçlu bulunmasından sonra başlar.

Diogenes Laertius’un anlattıklarına göre, Platon “Kendini resim sanatını incelemeye verdi, ve ilk olarak ditirambik şiirler ve daha sonra lirik şiirler ve trajediler yazdı”. Bunun ne ölçüde doğru olduğu bilinemiyor; ama Platon, Atina ekininin serpilme döneminde yaşadı ve nitelikli bir eğitim almış olmalıdır. Aristoteles’in bildirdiğine göre Platon gençliğinde Heraklitoscu felsefeci Kratilus ile tanışmıştı. Ondan duyusal-algı dünyasının bir akış dünyası olduğunu ve bu yüzden gerçek ve pekin bilginin asıl nesnesi olmadığını öğrenecekti. Gerçek ve pekin bilgiye kavramsal düzeyde erişilebilir olduğunu ise gençlik yıllarında tanımış olması gereken Sokrates’ten öğrenecekti.

Platon, Sokrates’in yargılanmasında bulundu ve Sokrates’i, önerilen cezayı bir minadan otuz minaya yükseltmeye zorlayan ve kefil olmayı teklif eden dostlarından biriydi. Ama bir hastalık nedeniyle ölümü sırasında dostunun yanında bulunamadı. Sokrates’in ölümünden sonra Megara’ya çekilerek felsefeci Euklides’in yanına sığındı, ama büyük bir olasılıkla çok geçmeden Atina’ya geri döndü. Bununla birlikte, kesin olan şey Platon’un kırk yaşında İtalya ve Sicilya’ya gitmiş olduğudur. Belki de Pisagorcu Okulun üyeleri ile karşılaşmayı ve konuşmayı istemiş olabilir; her ne olursa olsun, orada bilgili bir Pisagorcu olan Arkhitas ile tanıştı.

Platon 388/7 yılında Atina’ya dönüşünden sonra Akademi’yi kurdu ve bu iş için kahraman Akademus’un türbesi yakınlarında bir yer seçti. Akademi’ye haklı olarak ilk Avrupa Üniversitesi denebilir, çünkü çalışmalar geleneksel felsefe ile sınırlı değildi ve matematik,gökbilim ve fiziksel bilimler gibi geniş bir ikincil bilimler alanı kaplıyordu ve okulun üyeleri hep birlikte Müzler’e tapınırlardı. Atina’nın kendisinden değil ama dışarıdan da gençler geldi ve ünlü matematikçi Eudoxus’un kendi Okul’u ile birlikte Kizikus’tan Akademi’ye gelmiş olması, Akademi’nin bilimsel ruhuna bir övgü ve yalnızca bir“felsefi-gizem” toplumu olmadığına bir kanıttır.

Akademi’nin bilimsel ruhunu vurgulamak gerekir,çünkü Platon’un devlet adamları ve yöneticileri oluşturmayı amaçlamış olması bütünüyle doğru olsa da, yöntemi yalnızca dil uzluğu gibi doğrudan kılgısal uygulamaya açık alan şeyleri öğretmekten değil, ama çıkar beklemeyen bir bilimsel etkinliğin geliştirilmesinden oluşuyordu. Platon, kamu yaşamı için en iyi eğitimin yalnızca kılgısal “sofistik” bir eğitim değil, ama tersine bilimin kendi uğruna izlenmesi olduğuna inanıyordu. Matematik, hiç kuşkusuz Platon’un “İdealar Felsefesi” için olan öneminden ayrı olarak, önyargısız, nesnel bir çalışma için açık bir alan sunuyordu ve daha şimdiden Yunanlıların arasında yüksek bir gelişim düzeyine erişmişti.

Akademi’deki çalışmaları yönetmenin yanı sıra, Platon’un kendisi dersler veriyor ve izleyicileri notlar tutuyordu. Söylendiğine göre; Aristoteles, Platon’un İyi üzerine dersini dinlemeye gelenlerin sık sık aritmetik ve gökbilimden, sınır ve Birden başka bir şey duymamaları yüzünden nasıl şaşırdıklarını anlatırdı. Platon, söz konusu ders üzerine kimilerinin yayımladığı yorumları reddeder. Ayrıca “İdealar Kuramı” Akademi’de öğretilmiş olduğu tam biçimi içinde, yazılı olarak kamuya sunulmadı.

367’de1.Dionisios öldü ve Dion,Platon’a o zaman otuz yaşlarında olan 2.Dionisios’un eğitimini üstlenmek üzere Siraküze’ye gelmesi çağrısında bulundu. Platon gitti ve Tirana geometri dersleri vermeye başladı. Bununla birlikte, çok geçmeden Dionisios’un Dion’a duyduğu kıskançlık, işleri karıştırdı ve Dion, Siraküze’den ayrıldığı zaman, felsefeci belli bir güçlükten sonra Atina’ya dönmeyi başardı ve oradan Dionisios’u mektup yoluyla eğitmeyi sürdürdü. Tiran ve Atina’da yerleşmiş ve orada kendisi ile dostluğunu sürdürmekte olan amcası arasında bir uzlaşma yaratmayı başaramadı. Gene de, felsefi çalışmalarını sürdürmeyi isteyen Dionisios’un içten dileği üzerine Platon, Siraküze’ye tekrar gitmek için yolculuğa çıktı. Platon görünüşte Kartaca tehlikesine karşı Yunan kentleri arasında bir konfederasyona gidilmesi için bir anayasa taslağı çıkarmayı umut ediyordu, ama karşıtçılık çok güçlü çıktı; dahası, varlığına yeğeni tarafından el koyulan Dion’un geri çağrılmasını güvenceye alamayacağını da gördü. Bu yüzden Platon 360’da Atina’ya döndü ve orada 348/7 yılında ölümüne dek etkinliklerini Akademi’de sürdürdü.

2-Platon’un Yapıtları:

2.1-Yapıtların Asıllığı:

Genel olarak denebilir ki Platon’un yapıtlarının bütün kütlesi ve yayımlanmış tüm diyalogları bilinmektedir. Bununla birlikte, Platon’un Akademi’de verdiği derslerin bir kaydı yoktur. Ama Platon’un tüm diyaloglarının büyük bir olasılıkla bilinmekte olduğunu söylemek, bize dek Platon adı altında gelmiş olan tüm diyalogların gerçekten de Platon’un kendisinin olduklarını söylemek değildir. Asıl ve düzmece olanı birbirinden ayırmak büyük bir sorundur. Platon’un düzenlenen toplam otuz altı diyalogu vardır. Bunların tamamının asıl mı, yoksa düzmece mi olduğu belli değildir.

a) Genel olarak reddedilen diyaloglar: Alkibiades-2, Hipharkhus, Amatores ya da Rivales, Theages, Klitofon, Minus. Bu kümeden, Alkibiades-2 dışında tümünün dördüncü yüzyılın çağdaş yapıtları olmaları olasıdır.

b) Asıllığı tartışılan altı diyalog: Alkibiades-1, İon, Menexenus, Büyük Hippias, Epinomis, Mektuplar.

c) Gerçeklikleri kabul edilenler: Geri kalan diyalogların gerçeklikleri kabul edilebilir; böylece eleştirilerin sonucu, otuz altı diyalogun altısının genel olarak reddedildiği, öteki altısının gerçek olmadıkları kanıtlanıncaya dek kabul edilebilecekleri (belki de Alkibiades-1 ve hiç kuşkusuz Mektup-1 dışında), yirmi dördünün ise hiç kuşkusuz Platon’un gerçek yapıtları olduğu biçiminde görünmektedir. Öyleyse bilinen, üzerine Platon’un düşüncesine ilişkin kavrayışımızı dayandırabileceğimiz oldukça önemli bir yazın kütlesi bulunmaktadır.

2.2-Yapıtların Zamandizini:

A-Sokratik Dönem:

Bu dönemde Platon, henüz Sokratik anlıksal belirlenimciliğin etkisi altındadır. Diyalogların çoğu, belirli bir sonuca erişemeden sonlanır. Bu Sokrates’in “Bilmeme” özgeliğidir.

1-Savunma:Sokrates’in yargılanmasındaki savunması.

2-Krito:Sokrates haksız yargılanışına karşın Devletin yasalarına boyun eğerek yaşamını vermeye istekli iyi bir yurttaş olarak sunulur. Krito ve ötekiler tarafından kaçması önerilir ve para sağlanmıştır; ama Sokrates, ilkelerine bağlı kalacağını bildirir.

3-Euthiafron:Sokrates dinsizlik nedeniyle yargılanmasını bekler. Tanrıya saygısının doğası üzerine. İnceleme sonuçsuzdur.

4-Lakes:Yüreklilik üzerine. Sonuç yok.

5-İon:Şairlere ve rapsodistlere karşı.

6-Protagoras:Erdem bilgidir ve öğretilebilir.

7-Kharmides:Ilımlılık üzerine. Sonuç yok.

8-Lisis:Dostluk üzerine. Sonuç yok.

9-Devlet. Kitap-1:Türe üzerine.

B-Geçiş Dönemi:

Platon kendi görüşlerine doğru yolunu bulmaktadır.

10-Gorgias:Kılgısal politikacı ya da felsefeciye karşı güçlerin hakları, ya da ne pahasına olursa olsun türe.

11-Meno:Erdemin öğretilebilirliği ideal kuram göz önüne alınarak düzeltilir.

12-Euthidemus:Geç Sofistlerin mantıksal aldatılarına karşı.

13-Hippias1:Güzel üzerine.

14-Hippias2:İsteyerek mi yoksa istemeyerek mi haksızlık yapmak daha iyidir?

15-Kratylus:Dil kuramı üzerine.

16-Menexenus:Dil uzluğu üzerine bir parodi.

C-Olgunluk Dönemi:

Platon kendi düşüncelerini geliştirmiştir.

17-Sempozyum:Tüm dünyasal güzellik gerçek güzelliğin bir gölgesinden başka bir şey değildir ve ruh Eros yoluyla gerçek güzelliğe özlem duyar.

18-Fedon:İdealar ve ölümsüzlük.

19-Devlet:Devlet. İkicilik,metafiziksel ikicilik üzerine güçlü bir vurgu.

20-Fedrus:Sevginin doğası; felsefi dil uzluğunun olanağı. Ruhun üçe bölünmesi, “Devlet”de olduğu gibi.

D-İleri Yaş Yapıtları:

21-Theaetetus:(Son bölüm Parmenides’ten sonra yazılmış olabilir.) Bilgi duyusal-algı ya da doğru yargı değildir.

22-Parmenides:İdealar kuramının eleştiriye karşı savunusu.

23-Sofist:Yine idealar kuramı irdelenir.

24-Politikus:Gerçek yönetici bilendir. Tüzel Devlet geçici bir önlemdir.

25-Filebus:Haz ile iyinin ilişkisi.

26-Timaeus:Doğal bilim. Demiurge ortaya çıkar.

27-Kritias:İdeal tarım devleti emperyalist deniz-erki “Atlantis” ile karşılaştırılır.

28-Yasalar ve Epinomis:Platon olgusal yaşama ödünler verir. “Devlet”in ütopyacılığında değişiklikler yapar.

29-7. ve 8.Mektuplar:Dion’un ölümünden sonra yazılmış olmalıdırlar.

3-Bilgi Kuramı:

Platon’un bilgi kuramı herhangi bir diyalogda dizgesel olarak anlatılmış ve bütünüyle işlenmiş olarak bulunamaz. Platonik bilgi kuramını özetleme ve dizgesel biçimde verme görevi, Platon’un bilgi kuramını varlık biliminden ayırmanın güçlüğü olgusu tarafından zorlaştırılır. Düşüncelerinde Eleştirel Felsefe’nin bir öncelenişini okumak olanaklı olsa da, bilme yetimizde hiçbir sınırın olmadığını kabul etme eğilimindeydi ve başlıca bilginin gerçek nesnesinin ne olduğu sorusuyla ilgileniyordu.

3.1-Bilgi Duyusal-Algı Değildir:

Sofistler gibi kılgısal davranışla ilgilenen Sokrates gerçeğin göreli olduğu, bilginin dayanıklı hiçbir düzgüsü, kalıcı hiçbir nesnesi olmadığı düşüncesiyle anlaşmayı reddetti. İnanıyordu ki törel davranış bilgi üzerine dayanmalı ve bu bilgi duyuların ya da öznel sanıların kararsız ve değişken izlenimlerinden etkilenebilir olmayan, tersine tüm insanlar, tüm halklar ve tüm çağlar için aynı olan bengi değerlerin bilgisi olmalıdır. Platon, Ustasından nesnel ve evrensel olarak geçerli bilgi anlamında bilginin olabileceği yolundaki bu kanıyı kalıt aldı; ama bu olguyu kuramsal olarak kanıtlamayı istedi ve böylece bilgi sorunları üzerine derinlemesine bir araştırmaya girişerek bilginin ne olduğu ve neyin bilgisi olduğu sorularını getirdi. Bilgi, Platon’un görüşünde “yanılmaz” ve “var olana ilişkin” olmalıdır. Duyusal-algı ne biridir, ne de öteki.

Genç matematik öğrencisi Theaetetus, Sokrates ile konuşmaya başlar ve Sokrates ona bilginin ne olduğunu düşündüğünü sorar. Theaetetus, geometriye, bilimlere ve zanaatlara değinerek yanıt verir, ama Sokrates bunun onun sorusuna bir yanıt olmadığını belirtir, çünkü bilginin neyin bilgisi olduğunu değil, ama bilginin ne olduğunu sormuştur. Sokrates tarafından yüreklendirerek, Theaetetus sorulan soruyu yanıtlamak için bir girişimde bulunur ve “bilgi algıdan başka bir şey değildir” der.

Sokrates, algı nesnelerinin Herakleitos’un öğrettiği gibi her zaman bir akış durumunda olduklarını göstermeye çalışır. Hiçbir zaman var değildirler, her zaman olmaktadırlar, oluş durumundadırlar. (Platon, hiç kuşkusuz Herakleitos’un her şeyin oluşta olduğu öğretisini kabul eder, ama öğretiyi duyusal algı nesneleri açısından kabul ederek, duyusal-algının bilgi ile aynı olamayacağı yargısını çıkarır.) Bir nesne bir kimseye bir zaman beyaz, başka bir zaman gri, kimi zaman sıcak ve kimi zaman soğuk vb. görünebildiği için, “birine görünme” “biri için olma” demek olmalıdır, öyle ki algı her zaman oluş sürecinde olanın algısıdır.

Sokrates, algının bilgi olmadığını iki biçimde açıklar:

a)Algının, bilginin bütünü olmadığını söyler. Çünkü, genellikle bilgi olarak bilinen şeyin büyük bir bölümü hiçbir biçimde algı nesneleri olmayan terimleri kapsayan gerçekliklerden oluşur. Duyulur nesnelerin kendileri konusunda dolaysızca algı ile değil, ama anlıksal düşünme ile bildiğimiz pek çok şey vardır. Platon, örnekler olarak varoluş ya da varolmayışı verir. Varsayalım ki bir insan bir ılgım görmektedir. Onu algılanan ılgımın nesnel varoluşu ya da varolmayışı konusunda bilgilendiren şey dolaysız duyusal-algı değildir, ona bunu söyleyen yalnızca ussal düşünmedir.

b)Duyu-algısı, kendi alanı içerisinde bile, bilgi değildir. Eğer bir şeye ilişkin gerçekliği bilmiyorsak, örneğin onun varoluşunu ya da varolmayışını, bir başka şeye benzerliğini ya da benzemezliğini ilgilendiren gerçekliğe erişmiş değilsek, o şeyi bildiğimizi söylemek hiç kuşkusuz olanaksızdır. Ama gerçeklik düşünmede, yargıda verilir, yalın duyumda değil. Yalın duyum örneğin beyaz bir yüzeyi ve bir ikinci beyaz yüzeyi verebilir, ama ikisi arasındaki benzerliği yargılamak için ansal etkinlik zorunludur. Benzer olarak, demiryolu çizgileri birbirlerine yakınlaşıyor gibi görünürler. Anlıksal düşünmededir ki gerçekte koşut olduklarını biliriz.

Duyu-algısı öyleyse bilgi adına yaraşır değildir. Platon’un duyu nesnelerinin gerçek bilgi nesneleri olmadıkları ve olamayacakları, çünkü bilginin var olanın, dayanıklı ve kalıcı olanın bilgisi olduğu, oysa duyu-nesnelerinin gerçekte var olduklarının değil, ama ancak oluş sürecinde olduklarının söylenebileceği kanısından ne denli etkilenmiş olduğunu belirtmek gerekir. Duyu-nesneleri hiç kuşkusuz bir tür ayrımsama nesneleridir.

3.2-Bilgi Yalnızca “Doğru Yargı” Değildir:

Theaetetus görür ki yargının doğrudan doğruya bilgi olduğunu söyleyemeyecektir, çünkü yanlış yargılar olanaklıdır. Bu yüzden en azından geçici bir tanım olarak, irdeleme doğru ya da yanlış olduğunu gösterinceye dek, bilginin doğru yargı olduğunu öne sürer. Theaetetus’un bilgi doğru yargıdır öne sürümü tartışılırken belirtilir ki; bir yargı, yargıda bulunan insanın, yargının doğruluğu konusunda bir bilgisi olmaksızın da doğru olabilir. Bu gözlemin önemi kolayca kavranabilir. Bir insan, gerçekte suçlusu olmadığı ama durumla ilgili kanıtın ona karşı çok güçlü olduğu ve suçsuzluğunu kanıtlayamadığı bir suçlama üzerine yargılanabilir. Eğer şimdi, suçsuz adamı savunan usta bir avukat, tartışmamızın gidişi uğruna, kanıtı ustalıkla kullanarak ya da jüri üyelerinin duyguları üzerinde oynayarak onlara “Suçsuzdur” kararını verdirecek olsaydı, yargıları gerçekte doğru bir yargı olacaktı; ama tutuklunun suçsuzluğunu bildikleri pek söylenemeyecektir, çünkü varsayım gereği kanıt ona karşıdır. Kararları doğru bir yargı olacak, ama bilgiden çok inandırma üzerine dayanmış olacaktır. Buna göre, bilgi yalnızca doğru yargı değildir ve Theaetetus bilginin doğru tanımına ilişkin olarak yeni bir düşünce ileri sürmeye çağrılır.

3.3-Bilgi Doğru Yargı Artı Bir “Açıklama” Değildir:

Doğru yargı, görüldüğü gibi, doğru inançtan daha ötesi demek olmayabilir ve doğru inanç bilgi ile aynı şey değildir. Theaetetus böylece bir “açıklama”nın (logos) eklenmesinin doğru inancı bilgiye çevirebileceğini öne sürer. Sokrates eğer bir açıklama verme öğesel parçaları sıralama demekse, o zaman bu parçaların bilinen ya da bilinebilir olmaları gerektiğini göstererek başlar: Yoksa bilgi doğru inanca karmaşayı bilinmeyen ve bilinemez öğelere indirgemenin eklenmesi demektir gibi saçma bir yargı çıkacaktır. Ama bir açıklama vermek ne demektir?

1-Bu yalnızca doğru inanç anlamındaki doğru bir yargının sözcüklerde anlatılması demek olamaz, çünkü; eğer denmek istenen bu olsaydı, doğru inanç ve bilgi arasında hiçbir ayrım olmazdı. Ve görülüyor ki, doğru çıkan bir yargıda bulunmak ile doğru olarak bilinen bir yargıda bulunmak arasında bir ayrım vardır.

2-Eğer “bir Açıklama vermek” öğesel parçalara çözümleme demekse, bu anlamda bir açıklamanın eklenmesi doğru inancı bilgiye çevirmeye yeterli olacak mıdır? Hayır, yalnızca öğelere çözümleme süreci doğru inancı bilgiye çevirmez, çünkü o zaman bir arabayı oluşturmaya giren parçaları (tekerlekler, dingil, vb.) sayabilecek biri bir arabanın bilimsel bir bilgisini taşıyacak ve alfabenin hangi harflerinin belli bir sözcüğü oluşturmaya girdiğini söyleyebilecek biri sözcüğe ilişkin olarak bir dilbilimcinin bilimsel bilgisini taşıyacaktır.

3-Sokrates “artı açıklama”nın üçüncü bir yorumunu ileri sürer. Bu “söz konusu şeyin başka her şeyden ayırt edilmesini sağlayan bir imi adlandırabilme” demek olabilir. Eğer bu doğruysa, o zaman bir şeyi bilmek o şeyin ayırt edici ırasalını verebilmek demektir. Ama, bu yorum da bilgiyi tanımlamaya yetersiz olarak bir yana bırakılır.

3.4-Gerçek Bilgi:

Platon daha baştan bilginin erişilebilir olduğu ve bilginin “yanılmaz” ve “olgusalın” olması gerektiği görüşündeydi. Gerçek bilgi bu iki ırasala da iye olmalıdır ve bu iki ırasalı da taşıdığı savını aklayamayan hiçbir ansal durum gerçek bilgi olmaz. Platon, Theaetetus’ta ne duyusal algının, ne de doğru inancın bu iki özelliği taşımadıklarını gösterir. İkisinden hiçbiri o zaman gerçek bilgi ile eşitlenemez. Platon, Protagoras’ın duyuların ve duyusal algıların göreliliklerine inancını benimser, ama evrensel bir göreceliği benimsemez. Tersine, bilgi (saltık ve yanılmaz bilgi) erişilebilirdir, ama duyusal-algı ile aynı olamaz, çünkü bu sonuncusu göreli, kaçıcıdır ve hem özne hem de nesne payına her türlü geçici etkiye açıktır.

Platon da Herakleitos’un duyusal-algı nesnelerinin, bireysel ve duyulur tikel nesnelerin her zaman bir oluş, akış durumunda ve böylece gerçek bilginin nesneleri olmaya elverişsiz oldukları görüşünü kabul eder. Bunlar varlığa gelirler ve geçip giderler, sayıca belirsizdirler, tanımlamada açıkça kavranamazlar ve bilimsel bilginin nesneleri olmazlar. Ama Platon gerçek bilginin nesneleri olmaya uygun olan hiçbir nesne olmadığı yargısını çıkarmaz; tersine, yargısı duyulur tikeller aranan nesneler olamayacaklardır. Gerçek bilginin nesnesi dayanıklı ve kalıcı, durağan olmalı, açık ve bilimsel tanımda (ki, Sokrates’in gördüğü gibi, evrenselin tanımıdır) kavranabilir olmalıdır. Değişik ansal durumların irdelenişi ile ayrılmamacasına bağlıdır.

Bilimsel bilgi, Sokrates’in gördüğü gibi, tanımı amaçlar, bilgiyi açık ve ikircimiz bir tanımda kristalleştirmeyi ve saptamayı amaçlar. İyiliğin bilimsel bir bilgisi örneğin “İyilik …dır” tanımında sunulmalı ve us, onunla iyiliğin özünü anlatmalıdır. Ama tanım evrenseli ilgilendirir. Bu yüzden gerçek bilgi, evrenselin bilgisidir. Tikel anayasalar değişebilir, ama iyilik kavramı aynı kalır ve bu kararlı kavram ile bağıntı içindedir ki tikel anayasaları iyilik açısından yargılarız. Böylece, bir bilgi nesnesi olmak için gerekenleri yerine getiren şey bir evrenseldir. En yüksek evrenselin bilgisi, en yüksek bilgi türü olurken, buna karşı tikelin bilgisi, en alt bilgi türü olacaktır.

Platon’un biçimler ya da idealar öğretisinin özü yalın olarak şudur; evrensel kavram nesnel içerikten ya da göndermelerden yoksun, soyut bir biçim değildir ve her gerçek evrensel kavrama nesnel bir olgusallık karşılık düşer. Aristoteles’in Platon’u eleştirisinin (Platon “ayrı” evrensellerin aşkın bir dünyasını imgeleyerek kavramların nesnel olgusallığını tözselleştirdi.) ne denli aklandığı kendi başına bir tartışma konusudur. Aklanmış olsun ya da olmasın, Platonik İdealar kuramının özünün, evrensel olgusallıkların “ayrı” varoluşları düşüncesinde değil, ama evrensel kavramların nesnel göndermelerinin olduğu ve karşılık düşen olgusallığın genelde duyusal-algıdan daha yüksek bir düzen olduğu inancında aranması gerektiği olgusu doğru kalır.

Kabul edilmelidir ki, oldukça bulanık kalan birçok önemli nokta vardır, ama Platon hiç kuşkusuz gerçek diye gördüğü şeye doğru bir bakıma el yordamıyla ilerlediğini düşünüyordu ve bildiğimiz denlisiyle, hiçbir zaman tam olarak ne demek istediğini ikircimsiz terimlerde aydınlatmış değildir. Öyleyse, tahminden bütünüyle kaçınmamız olanaksızdır.

İnsan anlığının kendi yolunda bilgisizlikten bilgiye gelişimi iki ana alan üzerinde uzanır; doksa(sanı) alanı ve episteme(bilgi) alanı. Ancak ikincisini bilgi olarak adlandırmak doğru olabilir. Doksanın(sanı) imgeler ile ilgili olduğu söylenirken, episteme ise, en azından “Arı us(noesis)” biçiminde, kökenseller ya da arketipler ile, arkai ile ilgilidir. Bir insana türe nedir diye sorulduğunda, türenin eksik somutlaşmalarını evrensel ideale erişemeyen tikel örnekleri, söz gelimi tikel bir insanın eylemini, tikel bir anayasayı ya da yasalar kümesini gösteriyor ve bir saltık türe ilkesinin, uylaşımsal bir ilkenin ve ölçünün bulunduğu konusunda en küçük bir kavrayış gösteremiyorsa, o zaman o insanın ansal durumu bir doksa(sanı) durumudur. Bununla birlikte, epistemenin ve doksanın iki derecesi vardır. Platon’un dediğine göre en alt derece, tahmin(eikasia) derecesi, nesnesi olarak ilkin “imgeleri” ya da “gölgeleri”, ve ikinci olarak “sudaki ve katı,düz,parlak tözlerdeki yansımaları ve bu türden her şeyi” alır. Bu hiç kuşkusuz oldukça yadırgatıcı görünür- en azından Platon’un bir insanın gölgeleri ve sudaki yansımaları asıl ile karıştırdığını demek istediği düşünülürse- Ama haklı olarak Platon’un düşüncesi bütününde imgelerin imgelerini, ikinci elden yansımaları kapsayacak bir yönde genişletilebilir. Böylece türeye ilişkin biricik düşüncesi Atina Anayasası’nın ya da tikel bir insanın somutlaşmış ve eksik türesi olan biri, genel olarak bir “doksa” durumundadır. Gene de, eğer usta bir konuşmacı ortaya çıkıp da, onu aldatıcı sözlerle ve uslamlamalarla gerçekte Atina Anayasası’nın ve bunun yasalarının görgül türesine bile ters düşen şeylerin haklı ve türel olduğuna inandırırsa, o zaman ansal durumu “tahmin(eikasia)” durumudur(olasılık). Türe diye gördüğü şey, eğer evrensel biçim ile karşılaştırılırsa, kendisi salt bir imge olanın bir gölgesinden ya da karikatüründen başka bir şey değildir. Öte yandan, türe olarak Atina Anayasası’nın türesini ya da tikel bir dürüst insanın türesini alan birinin ansal durumu ise “inanç(pistis)” durumudur.

Platon bize “inanç” kesiminin nesnelerinin, çizginin “tahmin” kesiminin imgelerine karşılık düşen olgusal nesneler olduklarını bildirir ve “çevremizdeki hayvanlar ve doğanın ve sanatın bütün dünyası”nın sözünü eder. Bu örneğin bir ata ilişkin tek düşüncesi tikel olgusal atlara ilişkin düşünce olan ve tikel atların ideal ata, belirli türe ya da evrensele eksik “öykünmeler” olduğunu göremeyen bir insanın “inanç” durumunda olduğunu imler. Bu insan; atın bilgisini değil, ama ancak atın sanısını elde etmiştir. Benzer olarak, dışsal doğanın gerçek olgusallık olduğu yargısında bulunan ve onun görülmez dünyanın az çok “olgusal-olmayan” bir eşlemi olduğunu görmeyen bir insan ancak “inanç” durumundadır. Durumu, gördüğü imgelerin olgusal dünya olduğunu düşünen hayalperestinki denli kötü değildir(tahmin), ama “episteme”ye erişmiş de değildir; gerçek bilgiden yoksundur.

Şimdi çizginin nesne açısından “düşünürlere(noeta)” ve ansal duyurum açısından “epistemeye(bilmeye)” karşılık düşen üst bölümüne gelelim. Genel olarak bu bölüm “orata(görülürler)” ya da duyulur nesneler(çizginin alt bölümü) ile değil ama “aorata(görülmezler)” ile, görülmez dünya ya da “noeta” ile bağıntılıdır. Ama alt bölümün durumu nedir?Sınırlı anlamda “arı us” kesimi “anlak(dianoia)” nasıl ayrılır?Platon “anlak”ın nesnesinin ruhun önceki kesimlerinin öykünmelerinin yardımıyla araştırmaya zorlandığı şey olduğunu söyler. Ruh o öykünmeleri imgeler olarak kullanır, varsayımdan başlar ve bir ilk ilkeye değil ama bir yargıya ilerler. Platon burada matematikten söz eder. Örneğin geometride anlık varsayımlardan, görülür bir çizgenin kullanımı yoluyla, bir yargıya ilerler. Platon’a göre geometrici, üçgeni vb. bilinir olarak alır, bu “gereçleri” varsayımlar olarak kabul eder ve sonra görülür bir çizge kullanarak bir yargıya doğru uslamlamada bulunur, ama ilgilendiği şey çizgenin kendisi değildir. Geometriciler böylece betileri ve çizgeleri kullanırlar, ama “gerçekte bir kimsenin yalnızca düşüncenin gözleri ile gözleyebileceği nesneleri görmeye çalışırlar.”

Geriye sadece çizginin en yüksek kesimini irdelemek kalıyor. Söz konusu ansal durum “noesis/arı us” durumu, “dianoia/anlak” kesiminin varsayımlarını başlangıç noktaları olarak kullanan ama bunların ötesine geçerek ilk ilkelere yükselen insanın ansal durumudur. Dahası bu süreçte (ki Eytişim sürecidir) “dianoia” kesiminde kullanılan türdeki “imgeler”den yararlanmaz, ama ideaların kendilerinde ve kendileri yoluyla, tam anlamıyla soyut uslamlama yoluyla ilerler. Anlık ilk ilkeleri açıkça kavradıktan sonra bunlardan çıkan yargılara iner ve yine duyulur imgelerden değil ama yalnızca soyut uslamlamadan yararlanır. “Noesis”e karşılık düşen nesneler, “ai arkai” ilk ilkeler ya da Biçimlerdir. Bunlar yalnızca bilgi kuramsal ilkeler değil, ama ayrıca varlık bilimsel ilkelerdir.

Platon, bunun yanı sıra bilgi kuramsal öğretisini “Mağara Alegorisi” ile örnekler. Bu alegoride; Platon bizden aydınlığa doğru açılışı olan bir yer altı mağarası tasarlamamızı ister. Bu mağarada ayaklarından ve boyunlarından, çocukluklarından beri mağaranın iç duvarını görebilecekleri ve güneşin ışığını hiçbir zaman göremeyecekleri bir yolda zincire vurulu olarak yaşayan insanlar bulunur. Yukarılarında ve arkalarında, mahkumlar ile mağaranın ağzı arasında bir ateş vardır ve onlarla ateş arasında yüksek bir yol ile bir perde gibi alçak bir duvar bulunur. Bu yüksek yol boyunca hayvanların ve başka nesnelerin yontu ve betilerini taşıyan insanlar geçer, öyle ki, taşıdıkları nesneler alçak duvarın ya da perdenin tepesi üzerinden görünürler. Mağaranın iç duvarına dönük mahkumlar ne birbirlerini ne de arkalarında taşınan nesneleri görürler; gördükleri yalnızca kendilerinin ve bu nesnelerin karşılarındaki duvara düşen gölgeleridir. Yalnızca gölgeleri görürler.

Bu mahkumlar insanlığın çoğunluğunu, insanların tüm yaşamları boyunca “eikasia/tahmin” durumunda kalan, yalnızca olgusallığın gölgelerini seyreden ve yalnızca gerçeğin yankılarını işiten çoğunluğunu temsil ederler. Dünyayı görüşleri “kendi tutkuları ve önyargıları tarafından, ve onlara dil ve diluzluğu ile iletilmiş olarak başkalarının tutkuları ve önyargıları tarafından” en çarpıtılmış, en yetersiz görüştür. Ve çocuklardan daha iyi bir durumda olmamalarına karşın, çarpık görüşlerine erişkinlerin tüm direnciyle sarılırlar ve hapishanelerinden kaçma gibi bir istekleri de yoktur. Dahası, eğer birdenbire kurtarılacak ve önceden gölgelerini görmüş oldukları olgusallıklara bakmaları söylenecek olsa, ışığın parlaklığı ile gözleri kamaşacak ve gölgelerin olgusallıklarından çok daha olgusal olduklarını sanacaklardır.

Bununla birlikte, eğer mahkumlardan kaçmış olan biri ışığa alışırsa, bir süre sonra daha önce ancak gölgelerini görmüş olduğu somut duyulur nesnelere bakmayı başarabilecektir. Bu insan ötekileri ateşin (ki görülür güneşi simgeler) ışığında görür ve “eikones/imgelerin”, önyargıların ve tutkuların ve safsataların gölge –dünyasından “zoa/duyusal” varlığın olgusal dünyasına döndürülmüş olarak bir “pistis/inanç” durumundadır, gerçi henüz anlaşılır, duyulur- olmayan olgusallıklar dünyasına ulaşmış olmasa da. Mahkumları ne iseler öyle, eş deyişle mahkumlar olarak, tutkuların ve safsataların bağları içindeki mahkumlar olarak görür. Dahası, eğer diretip mağaradan güneş ışığına çıkacak olursa, güneş tarafından aydınlatılan duru nesnelerin (ki anlaşılır olgusallıkları simgelerler) dünyasını görecek ve sonunda, ancak bir çaba ile de olsa, güneşin kendisini görebilecektir (Güneş ki, İyi İdeasını, en yüksek Biçimi, “doğru ve güzel şeylerin evrensel nedenini, gerçeğin ve usun kaynağı”nı simgelemektedir). O zaman “noesis/arı us” durumunda olacaktır.

Platon belirtir ki, eğer birisi gün ışığına çıktıktan sonra mağaraya geri dönecek olursa, karanlık yüzünden doğru dürüst göremeyecek ve böylece kendini gülünç duruma düşürecektir. Başka birini kurtarmaya ve yukarıya aydınlığa doğru götürmeye çalışacak olursa, karanlığı seven ve gölgeleri gerçek olgusallık olarak gören mahkumlar, eğer bir yakalayabilseler, yasaları çiğneyeni öldüreceklerdir.

Bu alegori açıkça gösterir ki, çizginin “yükselişi” Platon tarafından bir ilerleme olarak görülüyordu. Gerçi bu süreç, sürekli ve özdevimli bir süreç olmasa da; bu yol çabayı ve ansal disiplini gerektirir. Eğitimin büyük önemi üzerinde durmasının nedeni budur. Ancak eğitim yoluyladır ki genç insanlar aşamalı olarak bengi ve saltık gerçekleri ve değerleri görmeye götürülebilirler ve böylece yaşamlarını yanılgının, yanlışlığın, önyargının, sofistik aldatmacanın, gerçek değerlere körlüğün vb. gölge dünyasında geçirmekten kurtarılabilirler.

4-Biçimler Öğretisi (İdealar Kuramı) :

Platon’un gözünde gerçek bilginin nesnesi, kararlı ve kalıcı olmalıdır. Ve en yüksek biliş durumu, “noesis/arı us” durumu söz konusu olduğu sürece bu gerekler evrensel tarafından yerine getirilir.

Platon’a göre, ne zaman bir bireyler çokluğu ortak bir ad taşırsa, bunların ayrıca karşılık düşen bir “İdea” ya da “Biçim”leri de vardır. Bu evrenseldir, kavramda kavranmakta olan ortak doğa ya da niteliktir. Örneğin; güzellik. Güzel pek çok şey vardır, ama güzelliğin kendisinin tek bir evrensel kavramını oluştururuz. Ve Platon, bu evrensel kavramların yalnızca öznel kavramlar olmadıklarını, ama onlarda nesnel özleri kavradığımızı düşünüyordu.

Bu nesnel özlere Platon “İdealar” ya da “Biçimler” (ideai ya da eide) adını verdi. Gündelik İngilizce’de “idea” anlıktaki öznel bir kavram demektir. Oysa Platon, İdealardan ya da Biçimlerden söz ederken, evrensel kavramlarımızın nesnel içerik ya da göndermelerine iletmede bulunur. Evrensel kavramlarımızda nesnel özleri ayrımsarız ve bu nesnel özlere Platon “İdealar” terimini uyguladı. “Saltık İyi”den ya da “İyi İdeası”ndan söz etmesi arasında hiçbir ayrım yoktur. İkisi de aynı nesnel öze iletmede bulunurlar ki, gerçekten iyi olan tüm tikel şeylerdeki iyiliğin kaynağı odur.

Platon’un görüşünde evrensel kavramlarda ayrımsadığımız nesneler, bilimin ele aldığı nesneler yüklemlemenin evrensel terimlerine karşılık düşen nesneler kendilerine özgü aşkınsal bir dünyada varolan nesneler “İdealar” ya da kalıcı “Evrenseller”dir. Ve bu dünya –“oralarda” bir yerlerde- duyulur şeylerden ayrıdır. Duyulur şeyler bu evrensel olgusallıkların eşlemleri ya da onlara katılmalardırlar, ama bu evrensel olgusallıklar kendine özgü değişmez bir gökte kalırlarken, duyulur şeyler ise değişime açıktırlar. Gerçekte her zaman oluş durumundadırlar ve hiçbir zaman gerçekten varoldukları söylenemez. İdealar kendi göksel dünyalarında birbirlerinden yalıtılmış ve herhangi bir düşünürün anlığından ayrı olarak varolurlar. Platon’un kuramı böyle sunulduktan sonra belirtilir ki, kalıcı evrenseller vardırlar (ki bu durumda deneyimin olgusal dünyasının haksız olarak bir eşlemi üretilmiş olur).

Platon’a göre, gerçeğe bedensel duyular yoluyla değil, ama “gerçekten var olan” şeyleri kavrayan us yoluyla erişilebilecektir. “Gerçekten var olan”, eş deyişle, gerçek varlıkları olan şeyler nelerdir? Bunlar şeylerin özleridir ve Sokrates örnekler olarak türenin kendisini, iyiliğin kendisini, soyut eşitliği, vb. verir. Bu özler her zaman aynı kalırlarken, tikel duyu nesneleri ise kalmazlar. Öte yandan, insanlar dünyaya evrensel özlerin açık bir bilgisi ile gelmez ve büyümezler. Öyleyse tikel şeyleri evrensel bir ölçün ile bağlantılı olarak nasıl yargılarlar? Bunun nedeni ruhun, beden ile birliğinden önce varolmuş ve ön varoluş durumunda özlerin bilgisini taşımış olması değil midir? Öğrenme süreci böylece bir anımsama süreci olacak ve bunda özlerin tikel somutlaşmaları daha önce gözlenmiş olan özlerin anımsatıcıları olarak davranacaklardır. Dahası, özlerin ussal bilgisi bu yaşamda bedensel duyuları aşmayı ve anlıksal düzleme yükselmeyi gerektirdiği için, felsefecinin ruhunun ölümden sonra artık beden tarafından engellenmiyor ve zincirlenmiyor olduğu zaman bu özleri seyredeceğini düşünmemiz gerekmez mi?

Böylece “Fedon”da verildiği biçimiyle İdealar Öğretisinin doğal yorumu ideaların kalıcı ve evrensel olduklarıdır; oysa anımsanmalıdır ki, önceden değinildiği gibi, öğreti deneysel bir anlayışla, bir “varsayım” olarak ortaya sürülmüştür.

Platon, doğada görüp dokunabildiğimiz her şeyin “değişken” olduğunu söylüyordu. Sonsuza dek kalan, yok olup gitmeyen “ana maddeler” yoktur. “Duyular Dünyası”na ait olan her şey, zamanın yok edeceği maddelerden oluşmuştur. Ama aynı zamanda her şey, mutlak ve değişmez bir “biçim”den doğar. Bu mutlak ve değişmez olan şey fiziksel bir “hammadde” değildir. Mutlak ve değişmez olan şey, tüm şeylerin ona benzeyerek oluştuğu bir takım tinsel ya da soyut, örnek resimlerdir.

Platon, etrafımızda gördüğümüz her şeyin, evet, dokunup hissedebildiğimiz her şeyin bir sabun köpüğüyle karşılaştırılabileceğini söylüyordu. Çünkü duyular dünyasında var olan hiçbir şey kalıcı değildir. Duyular dünyasına ait olan şeyler hakkında, yani dokunup hissedebildiğimiz şeyler hakkında bir takım düşüncelerimiz ve kanılarımız olabilir. Sadece aklımızla bildiğimiz şeyler konusunda kesin bilgiye sahip olabiliriz.

Platon’un gerçekliği nasıl ikiye ayırdığını gördük;

a) Birinci bölüm “Duyular Dünyası”dır. Bu dünya hakkındaki yaklaşık ve mükemmel olmayan bilgilerimizi (yine bu kadar yaklaşık ve mükemmel olmayan) beş duyumuzu kullanarak edinebiliriz. Duyular dünyasındaki her şey için “her şeyin değiştiği” ve hiçbir şeyin sonsuza dek varolmadığı gerçeği geçerlidir. Duyular dünyasında hiçbir şey var değildir; burada bir şeyler ortaya çıkar ve sonra ortadan kaybolur.

b) İkinci Bölüm “İdealar Dünyası”dır. Aklımızı kullanarak bu dünya hakkında kesin bilgiye ulaşabiliriz. İdealar dünyası duyularla algılanamaz. Buna karşılık idealar (ya da biçimler) mutlak ve değişmezdir.

Platon’a göre insanlar da ikiye ayrılmış yaratıklardır. “Değişen” bir vücudumuz vardır. Vücudumuz duyular dünyasına bağımlıdır ve bu dünyadaki diğer şeylerin (örneğin bir sabun köpüğünün) kaderini paylaşır. Tüm duyular vücudumuza bağlıdır ve dolayısıyla güvenilmezlerdir. Ancak bir de ölümsüz bir ruhumuz vardır ki, bu ruh aklın yuvasıdır. Ruh maddesel olmadığı için idealar dünyasına girebilir.

Platon daha da ileriye giderek, ruhun bir vücuda yerleşmeden önce de var olduğunu söylüyordu. Ruh önce idealar dünyasında var olur. Ruh daha sonra bir insan vücuduna girer girmez mükemmel ideaları unutur. Böylelikle bir süreç başlar. İnsan doğadaki biçimleri algıladıkça ruhunda ufak kıpırdanmalar olur. Böylece insanın içinde, ruhun gerçek yuvasına bir özlem uyanır. Yani ruh gerçek yuvasına “sevgi dolu bir özlem” duyar. Buna “eros” adını verir. Eros, sevgi demektir. Bu andan itibaren hem vücut hem de duyularla algılanan her şey mükemmelliğini yitirir ve önemsizleşir. Ruh sevginin kanatlarında “yuvasına”, idealar dünyasına doğru yola çıkar. Ruh, “vücudun zindanından” kurtulur.

5-Platon’un Ruhbilimi:

Platon hiçbir biçimde önceki Evrenbilimsel Okulların ruhu havaya ya da ateşe ya da atomlara indirgeyen kaba ruhbilimlerine yenik düşmedi; o bir özekçi ya da epifenomenalist değil ama ödünsüz bir tinselci idi. Ruh açıktır ki bedenden ayrıdır; insanın en değerli iyeliğidir ve ruha gerçek özen insanın başlıca kaygısı olmalıdır. Platon ruhu “kendini başlatan devim”ya da “devimin kaynağı” olarak tanımlar. Bu böyle olunca, ruh bedene üstün olması anlamında bedenden öncedir ve bedeni yönetmelidir. Platon “gerçek olan anlığa iye olan biricik şey ruhtur ve bu görünmez bir şeydir. Oysa ateş, su, toprak ve hava tümü de görülür cisimlerdir” der.

Platon ruh ve beden arasında özsel bir ayrım ileri sürse de, ruh üzerinde beden tarafından ya da onun yoluyla uygulanabilecek etkiyi yadsımaz. Gerçek eğitimin bileşenleri arasına fiziksel eğitimi de katar ve ruh üzerindeki zararlı etkileri nedeniyle belli müzik türlerini yadsır.

Platon arada bir sanki ruh bedende yalnızca yerleşmiş ve onu kullanıyormuş gibi konuşsa da, onu ruh ve beden arasındaki herhangi bir karşılıklı etkileşimi yadsıyormuş gibi göstermememiz gerekir. Etkileşimi açıklamamış olabilir, ama bu ne olursa olsun çok güç bir görevdir. Etkileşim açık bir olgudur ve kabul edilmesi gerekir. Durum hiç kuşkusuz tümüyle açıklanamaz diye etkileşimi yadsımakla ya da herhangi bir açıklama vermenin ya da verilecek bir açıklamanın olmadığını açığa vurmanın zorunluluğunu ortadan kaldırmak için ruhu bedene indirgemekle daha da iyileştirilmiş olmaz.

Platon ruhu üç parçaya ayırır. “Ussal parça / to logistikon”, “yürekli ya da atılgan parça / to tumoeides” ve “itkisel parça / to epitumetikon” dır. “Parça” sözcüğü bu bağıntıda haklı olarak kullanılabilir, çünkü Platon’un kendisi “Meros”(parça) terimini kullanır, ama bu gene de bir eğritileme terimidir ve, ruhun uzamlı ve özdeksel olduğunu imliyor olarak anlaşılmamalıdır.

“Ussal parça” insanı hayvandan ayırt eden şeydir ve ruhun ölümsüz ya da tanrısala yakın olarak en yüksek öğesi ya da biçimselliğidir. Öteki iki biçimsellik (yürekli ve itkisel parçalar) yok olabilirdirler. Bunlardan “yürekli parça” daha soyludur ve insanın doğal bağlaşığıdır ya da öyle olması gerekir, gerçi hayvanlarda da bulunsa da. “İtkisel parça” bedensel isteklerle ilgilidir. Çünkü ruhun ussal parçasının kendi istekleri vardır. Platon, ruhun ussal parçasını kafaya, yürekli parçasını göğse ve itkisel parçasını da diyaframın altına yerleştirir.

Platon, ruhun ölümsüz olduğunu bildirdi ve hiç kuşkusuz, ruhun ancak ussal parçasının bu ayrıcalıktan yararlandığını öğretir. Ama ruhun öteki parçaları ölümlü ve yok olabilir iseler, o zaman ussal parçadan gizemli bir yolda ayrılabilir olmaları ya da ayrı bir ruh ya da ruhlar oluşturmaları gerekir.

Platon ruhun içerisindeki açık çatışma olgusundan ötürü, ruhun üç parçalı doğasını ileri sürdü. Platon’un bir eserinde ussal öğenin arabaya, yürekli ve itkisel öğelerin iki ata benzediği ünlü karşılaştırma yer alır. Atlardan biri iyidir (yürekli öğe ki, usun doğal bağlaşığıdır ve “ılımlılık ve alçakgönüllülükle onuru sever”), öteki at kötüdür (itkisel öğe ki, “tüm başkaldırı ve arsızlığın dostudur”); ve iyi at sürücünün buyruklarına göre kolayca sürülürken, kötü at ise azılıdır ve tensel tutkunun sesine boyun eğme eğilimindedir, öyle ki kamçı ile kısıtlanmalıdır.

Platon’un başlıca ilgisi açıktır ki, ussal öğenin yönetme, sürücü olarak davranma hakkı üzerine diretme biçimindeki törel ilgidir.

6-Ahlak Kuramı:

6.1-Summun Bonum (Mutluluk) :

Platon’un törellik anlayışı mutçudur. Şu anlamda ki, iyeliği gerçek mutluluğu oluşturan en yüksek insan iyisinin kazanılmasına doğru yönelmiştir. İnsanın en yüksek iyisinin onun ussal ve ahlaksal bir varlık olarak kişiliğinin gerçek açınımı, ruhunun doğru gelişimi, yaşamın genel uyumlu gönenci olduğu söylenebilir. Bir insanın ruhu olması gerektiği durumdaysa, o zaman o insan mutludur.

Platon, acı tarafından önlenmeyen hazları, örneğin anlıksal hazları onaylamaya hazırdır. Ama ayrıca suçsuz oldukları ve ılımlılık içinde yararlanıldıkları sürece isteğin doyurulmasından oluşan hazları da. Tıpkı bal ve suyun hoş bir içki yapmak için uygun oranda karıştırılmalarının gerekmesi gibi, hoş duygunun ve anlıksal etkinliğin de iyi insan yaşamını oluşturmak için uygun bir oranda karıştırılmaları gerekir.

Her şeyden önce, der Platon, iyi yaşam doğru türdeki tüm bilgiyi, zamansız nesnelerin sağın bilgisini içermelidir. Ama yalnızca geometrinin sağın ve eksiksiz eğrileri ve çizgileri ile tanışık olan ve bunların gündelik yaşamda karşılaştığımız kaba yaklaşıkların hiçbir bilgisini edinmemiş biri evinin yolunu bulmayı bile başaramayacaktır. Böylece birinci sınıf bilginin yanına ikinci sınıf bilgi de alınmalıdır; bunu insana hiçbir zararı olmayacaktır, yeter ki ikinci sınıf nesnelerin neyi temsil ettiklerini anlıyor ve kaba yaklaşıkları sağın gerçeklikle karıştırmıyor olsun. Başka bir deyişle, bir insanın gerçekten iyi bir yaşam sürdürebilmek için bu ölümlü yaşama ve özdeksel dünyaya bütünüyle sırtını dönmesi gerekmeyecektir; ama gene de, bu dünyanın biricik dünya olmadığını, üstelik en yüksek dünya ise hiç olmadığını, tersine ideal dünyanın yalnızca yoksul bir eşlemi olduğunu anlamalıdır.

Tüm “su” böylece karışım kabına konduktan sonra, şu soru doğar: İçine ne denli “bal” konacaktır? Bu sorudaki belirleyici nokta, ne denli hazzın kabul edileceği, bilgiye dayanır. Platon, “gerçek” ve “katkısız” hazlar sınıfı ile akrabalığında diretecektir; oysa, geriye kalana gelince, bilgi ancak sağlığa ve dengeli bir kafaya ve herhangi bir iyilik biçimine eşlik edenleri kabul edecektir. “Budalalık” ve “kötülük” hazları karışıma almaya bütünüyle uygunsuzdurlar.

İyi yaşamı oluşturan karışımın gizi böylece ölçü ya da orandır; bunun göz ardı edildiği yerde doğru bir karışım değil ama bir karışıklık vardır. İyi böylece Güzelin bir biçimidir ki ölçü ve oran tarafından oluşturulur ve “bakışım /symmetria”, “güzellik/ kalon” ve “gerçeklik/ aleteia” iyide bulunan üç öğe ya da biçim olacaktır. İlk yer “yerindeliğe”

(to kairon) düşer, ikincisi oran ya da güzellik ya da tamlığa (yeterlik), üçüncüsü usa (ya da sağgörüye), dördüncüsü bilgiye (ya da beceri ya da doğru sanıya), beşincisi hiçbir acının karışmadığı hazlara (edimsel duyum kapsasınlar ya da kapsamasınlar), ve altıncısı iştahın ölçülü doyumuna ve hiç kuşkusuz bu zararsız olduğu zaman. İnsanın gerçek iyisi, iyi yaşam (eudaimonia) işte budur ve araştırılması için zorlayıcı güdü ise Eros’tur (iyi ya da mutluluk için istek ya da özlem).

Öte yandan, mutluluk erdemin izlenmesi ile kazanılacaktır ve erdem ise insan için olanaklı olduğu ölçüde Tanrı gibi olmak demektir. “Elimizden geldiğince tanrısal gibi olmalıyız ve bu yine bilgeliğin yardımıyla doğru olmaktır.” “İsteği dürüst olmak ve erdem yoluyla insanın tanrısala benzerliği kazanabileceği ölçüde Tanrı gibi olmak olan herkese Tanrılar özen gösterir.” Platon, “Tanrı her şeyin ölçüsüdür, söylendiği gibi bir insanın olmayı umut edebileceğinden çok daha yüksek bir anlamda” der. “Ve Tanrı için değerli olacak biri olabildiğince Ona benzemeli ve Onun olduğu gibi olmalıdır. Bu nedenle ölçülü insan Tanrı’nın dostudur, çünkü Onun gibidir…” Tanrılara adak adamanın ve onlara yalvarmanın “her şeyin en soylusu ve en iyisi” olduğunu ve “mutlu bir yaşam için de en yararlı” olduğunu ekler ve kötülerin ve inançsızların adaklarının tanrılarca kabul edilemez olduklarını belirtir. Tapınma ve erdem öyleyse mutluluğa aittirler, öyle ki, erdemin izlenmesi ve erdemli bir yaşamın sürdürülmesi mutluluğu kazandırmanın aracı olsa bile, erdemin kendisi mutluluğa dışsal değil ama onu bütünleyicidir. İnsanın iyisi birincil olarak bir ruh koşuludur ve ancak gerçekten erdemli bir insandır ki, gerçekten iyi ve gerçekten mutlu bir insandır.

6.2-Erdem:

Genel olarak Platon, Sokrates’in erdemi bilgi ile özleştirmesini kabul ediyordu. Platon, erdem bilgidir ve bilgi öğretilebilirdir düşüncesine sarılmış görünür, tıpkı hiç kimsenin bilerek ve isteyerek kötülük yapmayacağı düşüncesinde olduğu gibi. Bir insan kötü olanı seçiyorsa, onu iyilik görünüşü altında seçer; iyi olarak imgelemesine karşın gerçekte kötü olan bir şeyi istemektedir. Platon, hiç kuşkusuz önündeki her şeyi götürmeyi çabalayan ve iyi olarak gördüğüne erişmek için çılgınca atağında, kendisiyle birlikte sürücüyü de sürükleyen itkinin dik başlı ırasını göz önüne alıyordu; ama eğer kötü at sürücünün direncini yeniyorsa, bunun nedeni Platon’un ilkelerine göre ancak, ya sürücünün gerçek iyiyi hiç bilmiyor olması ya da iyiye ilişkin bilgisinin geçici olarak tutkunun saldırısı tarafından bulanıklaştırılmış olmasıdır. Gerçek iyinin ne olduğunu bilen bir insan, en azından geçici olarak, yargısının tutku tarafından bulandırılmasına göz yumabilir ve böylece görünüşte iyi olan ona gerçek bir iyi olarak görünebilir, gerçi tutkunun usu öyle karartmasına izin vermekten sorumlu olsa da. Eğer bir insan kötüyü kötü olduğu için bilerek seçebilir diye karşı çıkılacak olursa, Platon’a yalnızca o insanın “Kötülük, benim iyim ol” demiş olduğu yanıtı açık kalacaktır. Eğer gerçekten kötü ya da zararlı olanı seçiyorsa ve bunun en sonunda böyle olduğunu biliyorsa, bunun tek nedeni bilgisine karşın dikkatini nesnenin ona iyi olarak görünen yanı üzerinde toplamış olması olabilir. Gerçekten de dikkatini böyle bağlamanın sorumlusu olabilir ama, eğer seçiyorsa, ancak iyilik görünüşü altında seçebilecektir. Bir insan yine bilebilir ki, düşmanı öldürmek sonunda ona zararlı olacaktır, ama gene de bunu yapmayı seçer, çünkü dikkatini öç isteğini doyurmanın ya da düşmanın ortadan kalkışıyla elde edilecek bir yararın dolaysız iyiliği olarak görünen şey üzerinde toplamaktadır.

Platon, dört ana ya da önemli erdemi irdeler. “Bilgelik/ sofia”, “yiğitlik ya da dayanıklılık/ andreia”, “ılımlılık/ sofrosune” ve “türe/ dikaiosun”. Bilgelik ruhun ussal parçasının erdemiyken; öte yandan ılımlılık yürekli ve itkisel parçaların usun yönetimi altında birleşmelerinden oluşur. Türe ruhun her parçasının kendi özgün görevini yeterli bir uyum içerisinde yerine getirilmesinden oluşan genel bir erdemdir.

Platon, “iyi ve kötü”nün, “haz ve acı” ile özdeşleştirilmelerine karşı ve “üstün insan” ahlakına karşı uslamlamalar getirir. Gerçekten iyi ve mutlu olan insan, aşırıya kaçan değil ama ölçülü olan insandır. Ölçüsüz insan kendine kötülük yapmaktadır.

Platon, birinin dostlarına iyilik ve düşmanlarına kötülük yapması gerektiği düzgüsünü kesinlikle yadsır. Kötülük yapmak hiçbir zaman iyi olamaz.

7-Devlet:

Platon’un politik kuramı onun törebilimi ile yakın bir ilişki içinde gelişir. Yunan yaşamı özsel olarak bir topluluk yaşamıydı, Kent devletinde sürdürülürdü ve Kentten ayrı olarak düşünülemezdi, öyle ki Devletten bütünüyle ayrı duruyorsa bir insanın eksiksiz olarak iyi bir insan olabileceğine hiçbir gerçek Yunanlı inanmazdı, çünkü ancak Toplum içinde ve Toplum yoluyladır ki, insan için iyi yaşam olanaklı olur. Buna karşı, toplumun zorunlu bir kötülük olduğu ve insanın özgür gelişim ve büyümesini güdükleştirmede sonuçlandığı kuramı gerçek bir Yunanlıya bütünüyle yabancı gelirdi.

Platon gibi, insanın mutluluğu ile, insanın gerçekten iyi yaşamı ile ilgilenen bir felsefeci için Devletin gerçek doğasını ve işlevini belirlemek bir görevdi. Eğer yurttaşların tümü ahlaksal olarak kötü insanlar olsalardı, iyi bir Devleti korumak gerçekten olanaksız olurdu. Oysa, evrik olarak, eğer Devlet kötü bir Devlet olsaydı, bireysel yurttaşlar kendilerini iyi bir yaşamı yaşanması gerektiği gibi sürdürmekten yoksun bulunurlardı.

Platon birey için bir ahlakın ve Devlet için bir başkasının varolduğu düşüncesini kabul etmezdi. Devlet bireysel insanlardan oluşur ve iyi yaşama öncülük etmek için varolur: Tüm insanları ve tüm devletleri yöneten saltık bir ahlaksal ilkeler bütünü vardır: Çıkar düşkünlüğü Hak karşısında boyun eğmelidir. Platon, Devlete kısıtlama olmaksızın, Ahlak Yasasına dikkat etmeksizin gelişebilecek ya da gelişmesi gereken bir kişilik ya da örgenlik olarak bakmıyordu. Devlet doğru ve eğrinin hakemi, kendi ahlak ilkelerinin kaynağı ve ne olursa olsunlar kendi eylemlerinin saltık aklanışı değildir.

Platon görgül Devletlerin ne olduklarını değil ama daha çok Devletin ne olması gerektiğini belirlemekle ilgileniyordu ve böylece “İdeal Devlet”i , her edimsel Devletin olabildiğince kendini ona uydurması gereken modeli bulmaya çalışır. Genel amacı; “İdeal Devlet”in çizgilerini saptamaktı.

Devlet insanların gereksinimlerine hizmet vermek için varolur. İnsanlar birbirlerinden bağımsız değildirler, tersine yaşamın zorunluklarının üretilmesinde başkalarının yardım ve işbirliğine gereksinirler. Bu yüzden birlikte olduklarını ve yardımcıları bir yerleşme yerinde toplar ve mu ortak konuta “Kent” adını verirler. Kentin kökensel ereği böylece ekonomik bir erektir ve bundan işbölümü ve emeğin özelleşmesi ilkesi doğar. Değişik insanların değişik doğal yetenekleri ve becerileri vardır ve topluluğa hizmet için değişik yollarda uygunluk gösterirler; dahası, bir insan eğer doğal yetileri ile uyum içinde salt bir meslekte çalışıyorsa, çalışması nitelikte ve ayrıca nicelikte yüksek olacaktır. Tarım emekçisi kendi sabanını ya da kazmasını üretmeyecek, ama bunlar onun için başkaları tarafından üretilecektir. Böylece şimdilik ekonomik bakış açısından düşünülmekte olan Devletin varoluşu çiftçilerin, dokumacıların, ayakkabıcıların, marangozların, demircilerin, çobanların, satıcıların, gündelik emekçilerin, vb. bulunmasını gerektirecektir. Ama bu insanlar tarafından önderlik edilen yaşam çok kaba bir yaşam türü olacaktır. Eğer “lüks” bir kent olacaksa, fazladan bir şeyler daha gerekecek ve müzisyenler, ozanlar, öğretmenler, hemşireler, berberler, aşçılar, şekerlemeciler, vb. kendilerini göstereceklerdir.

Platon’un mağara benzetmesi, “Devlet” adlı diyalogda yer alır. Platon burada “İdeal Devleti” de anlatır. Bu, düşüncelerde yer alan örnek bir devlet ya da “ütopik” bir devlet anlamına gelir. Kısaca, Platon burada devletin filozoflar tarafından yönetilmesi gerektiğini söyler. Bunun niye böyle olduğunu sorarsak bize insanın nasıl oluştuğunu anlatmakla söze başlar.

Platon’a göre insanın vücudu üçe ayrılır; baş, göğüs ve karın. Bu bölümlerin her biri ruhsal bir erdeme karşılık gelir. Baş “akla”, göğüs “isteme”, karın da “haz ya da arzuya” karşılık gelir. Bu üç ruhsal yeti bir ideale ya da bir “değere” de bağlanabilir. Akıl “bilgeliğe” ulaşmaya çalışır, istek “cesaret” gösterir, arzu da insanın “ölçülü” olması için denetlenir. İnsanın bu üç bölümü bir bütün içerisinde hareket etmeye başladığı zaman uyumlu ya da “bütünlüklü” bir insan ortaya çıkar. Okulda çocuklara önce arzunun nasıl denetleneceği öğretilir, sonra cesaretleri geliştirilir. En sonunda da, akılları ile bilgeliğe ulaşan yolu bulacaklardır.

Platon, tıpkı bir insan vücudu gibi yaratılmış bir devlet düşünür. Bu devlet aynı şekilde üçe bölünmüştür. Vücudun “başı”, “göğsü” ve “karnı” olduğu gibi devletin de “yöneticileri”, “bekçileri (ya da askerleri)” ve “ticaretle uğraşanları (bunlara el işçileri ve köylüler de dahildir)” vardır. Burada Platon’un Yunan tıp bilimini örnek aldığı açıktır. Sağlıklı ve uyumlu bir insan, nasıl dengeli ve ılımlı ise, “adil” bir devlet de herkesin bütün içindeki yerini bilmesiyle ortaya çıkar.

Platon’un felsefesinde genel olarak geçerli olduğu gibi onun devlet felsefesi de “rasyonalizm”den etkilenir. İyi bir devlet yaratmanın yolu, bu devletin “mantıkla” yönetilmesinden geçer. Başın vücudu yönetmesi gibi toplumu yönetenler de filozoflar olmalıdır.

İnsan ile devletin üç bölümü arasındaki ilişki kabaca şöyledir:

Vücut Ruh Erdem Devlet

Baş Mantık Bilgelik Yöneticiler

Göğüs İstem Cesaret Bekçiler

Karın Arzu Ölçülülük Tüccarlar

Platon’un ideal devleti eski Hint kast sistemini hatırlatır. Bu sistemde de toplumun iyiliği için her birey özel bir işleve sahiptir. Platon’un yaşadığı zamandan itibaren, hatta bundan daha öncesinden beri, Hint kast sistemi yine bu üçlü bölünmeye dayanmıştır; yönetici kast (veya din adamları kastı), savaşçılar kastı ve ticaretle uğraşan kast.

Günümüzde Platon’un devleti totaliter bir devlet olarak görülebilir. Ancak belirtmek gerekir ki Platon, kadınların da erkekler gibi yönetici olabileceklerini söylüyordu. Bunun da nedeni, yöneticilerin siteyi yönetmesinin tam da “akılla” mümkün olmasıydı. Kadınlar da erkekler gibi aynı mantığa sahipti, yeter ki onlar da aynı eğitimi alsınlar ve ev işleriyle çok fazla uğraşmasınlardı. Platon, aile ve özel mülkiyeti de reddediyor, bunların devleti yönetenler ve koruyanlar tarafından idare edilmesini savunuyordu. Çocukların eğitimi öyle önemli bir şeydi ki bu, teker teker kişilerin eline bırakılamazdı. Çocukları yetiştirmek devletin yönetimi olmalıydı. (Platon, devlet idaresindeki çocuk yuvalarından ve tamgün okullarından söz eden ilk filozoftur.)

Platon politikada bir takım hayal kırıklıklarına uğradıktan sonra, “Yasalar” adlı diyalogunu yazdı. Burada “yasa devletini” ikinci en iyi devlet biçimi olarak tanımlar. Özel mülkiyeti ve aile ilişkilerini bireye bırakır. Böylelikle kadının özgürlüğü de kısıtlanmış olur. Ama burada yine de, kadınlarını yetiştirmeyen bir devletin yalnızca sağ kolunu çalıştırıp güçlendiren bir insana benzediğini söyler.

8-Platon’un Fiziği:

Platon’un fiziksel kuramları onun biricik “bilimsel” diyalogu olan “Timaeus”ta kapsanır. Bu büyük bir olasılıkla Platon yetmiş yaşındayken yazılmış ve bir üçlünün “Timaeus, Kritias ve Hermokrates”in ilk kitabını oluşturmak üzere tasarlanmıştı. “Timaeus” özdeksel dünyanın oluşumunu ve insan ve hayvanların doğuşunu anlatır. “Kritias” Atina’nın mitsel Atlantis’ten gelen istilacıları nasıl yenilgiye uğrattığını ve sonra kendisinin tufan ve deprem tarafından nasıl yıkıldığını anlatır. Ve “Hermokrates”in Yunanistan’da ekinin yeniden doğuşunu ele alacağı ve Platon’un gelecek reform konusundaki önerileri ile sonlanacağı tahmin edilir. Böylece “Ütopya Devleti” ya da “Sokratik Cumhuriyet”, “Kritias”ta geçmişte gerçekleşmiş bir şey olarak sunulurken, gelecek için kılgısal reformlar “Hermokrates”te önerilecekti. “Timaeus” edimsel olarak yazılmıştır ve “Kritias” ise tamamlanmadan önce kesilir ve bitmemiş olarak bırakılır. “Hermokrates” ise hiçbir zaman yazılmamıştır. Oldukça usa uygun olarak öne sürülmüştür ki; Platon, ilerleyen yaşının bilincinde olarak, ayrıntılı tarihsel romanını tamamlama düşüncesini bir yana bırakmış ve “Hermokrates”te söylemeyi istediklerinin çoğunu “Yasalar”a eklemiştir.

Platon dünyanın yaratılışının bir açıklamasını vermek üzere yola çıkar. Duyulur dünya “oluş” sürecindedir ve “oluş sürecinde olan zorunlu olarak bir nedenin aracılığı ile oluşmalıdır”. Söz konusu aracı tanrısal “ustabaşı” ya da bir “Demiurge”dir. O uyumsuz ve düzensiz devim içinde olan her şeyin “denetimini” üstlendi ve onları bir düzene soktu. Özdeksel dünyayı bengi ve ideal bir modele göre biçimlendirdi, onu “ruh ve us ile dirimli bir yaratık” olarak belirledi ve bunu yaparken “İdeal Dirimli Yaratık” modelini, içerisinde “göksel tanrılar ırkının, havada uçan kanatlı şeylerin, suda yaşayanlarının tümünün ve kuru toprakta ayakları üzerinde gidenlerin tümünün” biçimlerini kapsayan biçimin modelini çizdi. Salt bir İdeal Dirimli Yaratık olduğu için, Demiurge salt bir dünya yaptı.

Demiurge’nin bu davranışının güdüsü neydi? Demiurge iyidir ve “tüm şeylerin olanaklı ölçüde onun kendisi gibi olmaya yaklaşmalarını istedi”, düzenin düzensizlikten daha iyi olduğunu yargısını verdi ve her şeyi en iyisi için biçimlendirdi. Elindeki gereçle sınırlıydı, ama bununla elinden gelenin en iyisini yaptı ve onu “olanaklı olduğunca eşsiz ve eksiksiz” kıldı.

Demiurge simgesini nasıl görmemiz gerekir? En azından dünyada işlemekte olan tanrısal usu temsil ediyor olmalıdır. Ama bir yaratıcı tanrı değildir. “Timaeus”tan açıktır ki, Demiurge önceden varolan bir gerecin “denetimini üstlenmiş” ve onunla elinden gelenin en iyisini yapmıştır. Hiç kuşkusuz onu yoktan yarattığı söylenmez. “Bu evrenin yaratılışı” der Platon, “Zorunluluk ile Usun bileşiminin karışık bir sonucu” idi. (Zorunluluğa ayrıca Serseri Neden de denir.) “Zorunluluk” sözcüğü doğal olarak bize değişmez yasaların egemenliğini düşündürür, ama Platon’un demek istediği tam olarak bu değildir. Eğer Demokritos’un ya da Epikürüs’ün evren görüşünü alırsak (ki buna göre evren Usun yardımı olmaksızın atomlardan yapılmıştır), Platon’un Zorunluluk ile demek istediğinin bir örneği önümüzde durur: “Amaçsız” olan, Us tarafından oluşturulmuş olmayan.

Eğer yine Atomcu Dizgede dünyanın kökenini atomların “rastlantısal” çarpmalarına borçlu olduğunu göz önünde tutarsak, Platon’un Zorunluğu Rastlantı ya da Serseri Neden ile nasıl birleştirebildiğini daha kolay anlayabiliriz. Bize bunlar karşıt kavramlar olarak görünebilirler, ama Platon için yakındırlar. Çünkü içinde Usun ve bilinçli Amacın hiçbir pay taşımadıkları bir şeyi gösteriyorlardı. Böylecedir ki “Yasalar”da Platon dünyanın “anlığın ya da bir tanrının eylemi tarafından, ya da sanattan değil, ama doğa ve rastlantı tarafından” ya da zorunlu olarak köken aldığını bildirenlerden söz edebilmektedir. Böyle bir evren görüşü Aristoteles tarafından dünyanın “Kendiliğindenliğe” yüklenmesi olarak belirtilir, gerçi devimin bir başka atomun önceki devimine bağlı olması ölçüsünde evreni Zorunluğa bağlı olarak görmek olanaklı olsa da. Böylece “kendiliğinden”, “rastlantısal” ve “zorunlu olarak” biçimindeki bu üç düşünce bağlaşık düşüncelerdi. Öğeler, eğer bir bakıma kendi başlarına bırakılmış olarak düşünülürse, seçilen bakış açısına göre, kendiliğinden, rastlantısal ya da zorunlu olarak ilerler, ama Usun işleyişi getirilmedikçe amaca hizmet edemezler. Platon böylece usun zorunluğu “kandırmasından”, “kör” öğeleri tasara ve bilinçli amaca yardımcı kılmasından söz edilebilir, gerçi gereç işlenmeye biraz dirençli ve Usun işlemine bütünüyle boyun eğdirilmesi olanaksız olsa da.

Demiurge öyleyse bir yaratıcı tanrı değildi. Dahası Platon büyük bir olasılıkla hiçbir zaman “kaos”un edimsel bir olgu olarak varolmuş olduğunu düşünmemiştir, en azından evrenin yalnızca düzensiz bir kaos olduğu bir tarihsel dönemin olmuş olması anlamında. Her ne olursa olsun, bu birkaç karşıt ses dışında (Plutark ve Attikus) Akademinin geleneği idi. Aristoteles’in “Timaeus”ta evrenin oluşumuna ilişkin açıklamayı bir zaman içinde oluşum açıklaması olarak aldığı (ya da en azından böyle yorumlandığında eleştirdiği) doğrudur, ama açık olarak belirtir ki, Akademinin üyeleri evrenin oluşumunu betimlerken bunu, evrenin gerçekten varoluşa geçtiğini hiç düşünmeksizin, yalnızca onu anlamak için açıklama amaçlarıyla yaptıklarını bildiriyorlardı.

Demiurge neyin “denetimini üstlenmişti”? Platon “tüm Oluşun Kapsayıcısından” bir bakıma süt annesinden söz eder. Daha sonra bunu “ilksiz, sonsuz olan, yok olmayı kabul etmeyen Uzay” olarak betimler ki, “varlığa gelen tüm şeyler için yer sağlar, ama kendisi duyulur olmaksızın bir tür baş belası uslamlama ile kavranır ve bir inanç nesnesi olması güçtür”. Öyleyse, Uzayın ondan birincil öğelerin yapıldığı bir şey değil, ama bunların onda görüldüğü bir şey olduğu ortaya çıkar. Platon’un şekillerinin oluşumunda kullanılan altın ile bir karşılaştırma yaptığı doğrudur; ama konuşmayı sürdürüp der ki Uzay “hiçbir zaman kendi niteliğinden ayrılmaz. Çünkü her zaman tüm şeyleri alır ve hiçbir zaman hangi yolda olursa olsun ona giren şeylerden birine benzeyen bir ırayı üstlenemez”. Öyleyse, olasıdır ki, Uzay ya da Kapsayıcı birincil niteliklerin ondan yapıldığı özdek değil, ama bunların onda göründükleri bir şeydir.

Platon dört öğeden (toprak, hava, ateş ve su) tözler olarak söz edilemeyeceğini belirtir, çünkü biteviye değişirler: “Çünkü sıyrılıverirler ve “şu” ya da “bu” olarak ya da onları sürekli bir varlığa iye olarak gösteren herhangi bir deyim tarafından tanımlanmayı beklemezler”. Bunlar daha çok nitelikler olarak adlandırılmalıdırlar ki, görüngüleri Kapsayıcı içinde bulur ve “onda tümü de her zaman oluş sürecinde bulunur, görüngüye çıkar ve yine ondan yiterler”. Demiurge’nin böylece “denetimini “üstlendiği” şeyler; a)Kapsayıcıdır ki, “görülmez ve ırasız, her şeyi alıcı, çok şaşırtıcı bir yolda anlaşılardan pay alan ve kavranması çok güç olan bir tür şeydir”. Ve, b)Birincil niteliklerdir ki, Kapsayıcıda görünür ve Demiurge tarafından Biçimlerin modeline göre işlenirler.

9-Sanat:

9.1-Güzellik:

Platon Güzel Sanatların gerçek değerini biliyor muydu? Platon ozanların çoğunu “Devlet”ten metafiziksel kaygılarla dışladı; ama hiç kuşkusuz Platon’un onların yapıtlarının çekiciliğine karşı oldukça duyarlı olduğunu gösteren belirtiler de yok değildir. Platon, Sokrates’e “Gençliğimden bu yana Homer’e duymuş olduğum sevgi ve saygı beni duraksatıyor olsa da konuşmalıyım. O usta trajedi yazarları öbeğinde bir yüksek öğretmen ve önder gibi görünür; ama bir insan gerçeklikten daha çok onurlandırılmamalıdır ve bunu söylemek zorundayım”. Yine “Homer’in ozanların en büyüğü ve trajedi yazarlarının en başta geleni olduğunu benimsemeye hazırız; ama anımsamalıyız ki, tanrılara ilahi ve iyilere övgünün Devletimize kabul edilecek biricik şiir türü olması gerekir”.

Platon kesinlikle belirtir ki, eğer şiir ve öteki sanatlar iyi düzenlenmiş bir Devlete kabul edilme haklarını bir kez kanıtlayacak olurlarsa, “onu kabul etmekten sevinç duyacağız, çünkü onun büyülerine karşı çok duyarlı olduğumuzu biliyoruz; ama bu yüzden gerçeği çiğnememeliyiz”.

Bu noktaları göz önünde tutarsak, Platon’u sanatlar ve yazın açısından bir sanat düşmanı olarak küçümsemek olanaksız görünür. Ve eğer ozanların değerini bildiğini gösteren övgülerin ancak istemeyerek yapılan beylik övgüler olduğu öne sürülecek olursa, o zaman Platon’un kendi sanatsal başarısını gösterebiliriz. Eğer Platon’un kendisini hiçbir biçimde sanatçı tinini göstermemiş olsaydı, ozanların çekiciliği üzerine belirttiklerinin yalnızca gelenekten ötürü olduklarına ya da giderek iğneleyici bir tonda olduklarına inanmak olanaklı olabilirdi; ama konuşanın “Simpozyum”un ya da “Fedon”un yazarı olduğunu düşünürsek, Platon’un sanat ve yazını kınamasının estetik duyarsızlığa bağlı olduğuna inanılmasını beklemek gerçekten çok fazladır.

Platon’un Güzellik kuramı neydi? Platon’un güzelliği nesnel anlamda olgusal olarak görmüş olduğu tüm sorgulamanın ötesindedir. Hem “Büyük Hippias”ta hem de “Simpozyum”da tüm güzel şeylerin Evrensel Güzelliğe, Güzelliğin kendisine katılmaları nedeniyle güzel oldukları kabul edilir. Böylece, Sokrates “O zaman güzel de gerçek bir şeydir” dediği zaman Hippias “Elbette gerçek. Sormaya ne gerek var?” yanıtını verir.

9.2-Platon’un Sanat Kuramı:

Platon sanatın kökeninin doğal anlatım içgüdüsünde aranması gerektiğini öne sürer. Metafiziksel yanında ya da özünde sanat “öykünme”dir. Biçim örnekseldir, arketipseldir; doğal nesne bir “öykünme/memesis” örneğidir. Böylece, örneğin bir insan resmi doğal, tikel bir insanın eşlemi ya da ona bir öykünmedir. Öyleyse bir öykünmeye öykünmedir. Oysa gerçekliğin aranması gereken yer Biçimdir; sanatçının çalışması buna göre gerçekten ikinci uzaklık aşamasında durur. Bu yüzden Platon, ki her şeyden öte gerçekle ilgileniyordu, sanatı değersizleştirmek zorundaydı, üstelik yontuların, resmin ya da yazının güzellik ve çekiciliğini ne denli duyabilmiş olsa da. Bu değersizleştirici sanat görüşü “Devlet”te vurgulu olarak ortaya konulur. Orada bu görüş ressam ve trajik ozana vb. uygulanır. Platon’un anlattıkları kimi zaman bir komedi havasına bürünür; örneğin ressam olguya değil ama görüngüye öykünen biri olmakla giderek nesnelerin doğru bir eşlemini bile yapamaz denir. Bir sediri resimleyen ressam, onu duyulara dolaysızca göründüğü biçimiyle salt bir bakış açısından resimlendirir. Ozan iyileşmeyi, savaşı vb. üzerinde konuştuğu şeylerin hiçbir gerçek bilgisi olmaksızın betimler. Yargı “öykünmeci sanat gerçeklikten çok uzakta olmalıdır” düşüncesidir. O “olgusallığın iki aşama altıdır ve onu gerçeğin hiçbir bilgisi olmaksızın üretmesi kolaydır. Çünkü ancak görünüştür ve olgusallık değildir”. Yaşamını bu olgusallık gölgesini üretmeye adayan biri çok kötü bir pazarlık yapmış olmalıdır.

“Yasalar”da sanat üzerine belki de onu biraz daha kaydırdığını düşünülebilecek bir yargı görünür, ama gene de Platon metafiziksel konumunu değiştirmemiştir. Müziğin eşsizliğinin yalnızca yol açtığı duygusal haz miktarı ile ölçülmemesi gerektiğini söylerken, Platon gerçek eşsizliğe iye biricik müzik türünün “iyiye bir öykünme” olan müzik olduğunu ekler. Yine, “en iyi şarkı ve müzik türünü arayanlar hoş olanı değil, ama gerçek olanı aramalıdırlar; ve öykünme gerçekliği, söylediğimiz gibi, öykünülen şeyi nicelik ve niteliğine göre çevirmekten oluşur”. Böylece yine öykünmeci olarak müzik kavramına sarılır (“herkes kabul edecektir ki, müziksel bileşimlerin tümü de öykünmeci ve temsil edicidirler”), ama öykünmenin eğer öykünülen şeyin kendi ortamında yapılabileceği en iyisiyle çeviriyorsa “gerçek” olabileceğini kabul eder. Müzik ve sanatı Devlete kabul etmeye hazırdır, yalnızca eğitimsel amaçlar için değil, ama ayrıca “zararsız haz” için de; ama gene de sanata ilişkin öykünme kuramında diretir ve eğer “Yasalar”ın ikinci kitabı okunursa Platon’un öykünme düşüncesinin biraz dar ve imgelemeden yoksun olduğu açıkça görülecektir.

İnsanın değişik duyguları ya da heyecanları vardır, kimileri yararlı, başkaları ise zararlıdır. Us, öyleyse, hangi sanatın benimseneceğini ve hangisinin dışlanacağını saptamalıdır.

10-“İdea-Felsefe” İlişkisi:

Felsefe “İdea” ile ilgilenir. “İdea” ilkin bütünüyle genel bir anlamda “Düşünce”dir. Ama Düşünce sonsuz küçüklükten sonsuz büyüklüğe dek, insanın ruhsallığından evrenin özdekselliğine dek “her şeyi” anlatmak için kullandığımız evrenseldir. Ne yerde ne de gökte, ne insan ruhunda ne de özdeksel evrende “hiçbir şey”, saltık olarak “hiçbir şey” insan düşüncesinin belirlenimlerinden, evrensellerden kaçamaz. Varolan her şey düşüncenin öznel belirlenimlerinde anlatılır ve varolan her şey kendi nesnel belirleniminde vardır. Varolan her şey bir evrensel olduğu için, türünden, ideal Biçiminden, belirli ideasından pay aldığı için vardır. İdeadan, Biçimden, evrenselden yoksun bir şey “hiçbir şey”dir, bir varlık değil ama yokluktur, olmayandır. Ve bilinemeyen, belirlenimsiz olan var olamayandır.

Bireysel şey, İdeadan yalnızca pay alan şey, belirlenimini kendinde değil, ama İdeada bulan nesne geçicidir, sonludur. Yiter. İdeanın, Biçimi varoluşu duyusalın, fizikselin, bireyselin varoluşu gibi değildir. Pisagor Teoremi fiziksel üçgenler üzerinde varolmaz. Duyulur-üstü, fiziksel-üstü varoluşu salt kuramsal düşünce içindir. Sonsuzluktadır ve sonsuza dek varolur. Görgül Zaman ve Görgül Uzay arı düşüncenin, İdeanın çevresine çit çekmez. İdea Türlerin, Biçimlerin olmadığı görgül evrende Türlerin ve Biçimlerin ideal olanağıdır. Dünya oluşurken, yaşam oluşurken, insan oluşurken, İdealar tümünün Biçimi, tümünün Belirlenimleridirler. Onların varoluş biçimleridirler, onların doğa yasaları, onların matematikleri, onların özsel nitelikleridirler. Duyusal değildirler, görülmezler, dokunulmazlar, koklanmazlar ve ölçülmezler. Varlıkları yalnızca düşünce içindir. Ve böyleyken duyulur bireyselden çok daha başka, çok daha güçlü, çok daha yüksek bir anlamda gerçektirler. Eğer varlık kalıcılık ise, duyulur bireyseller değil ama evrensel İdealar gerçek varlıktır. Eğer varlık güç ise, sonlu bireyseller değil ama evrensel İdealar güçtür. Eğer varlık değişilmezlik ise, evrensel İdealar değişmezdir.

Felsefe, başından bu yana, ideal belirlenimlerin bilgisidir. Bu bilim özsel olarak “Mantık”tır, özsel olarak “Us”tur. Tüm öznel geçicilikten, tüm yanlışlıktan özgür Nesnelliği konu alır, düşüncenin tüm dışsal güdülenmesinden bağışık özgür deviminin, eytişiminin açınımıdır. Eytişim İdeanındır, onun doğasıdır, onun özüdür, onu bir dizge yapan dinamiktir. İnsan düşüncesi aynı İdeanın etkinliği, eytişimi, gerçekliğidir. İnsan usu aynı İdeanın gizilliğidir. Ve gizilliğin edimselleşmesi ne denli olanaklıysa, insanın gerçekleşmesi o denli zorunludur. İdeada zorunluk olan şey insanın özgürlüğüdür.

11-Platon’un Etkisi Üzerine Notlar:

Platon’un örneği kendi başına bir etkidir. Yaşamı bütünüyle gerçeğe, kalıcı, bengi ve saltık gerçeğe erişmeye adanmış bir yaşamdı. Gerçeğe sarsılmaz ve sürekli bir inancı vardı ve Sokrates’in yapmış olduğu gibi, us nereye götürecekse oraya gitmeye hazırdı. Akademiyi bu tinle damgalamaya çabaladı, büyük bir öğretmenin üstünlüğü altında kendilerini Gerçeğe ve İyiye erişmeye adayacak bir insan topluluğu yarattı. Ama anlıksal alandaki gerçekliğe erişme düşüncesine bağlanmış büyük bir kurgul felsefeci olmasına karşın, Platon, gördüğümüz gibi, salt bir kuramcı değildi. Yeğin bir ahlaksal dürüstlük taşıyarak ve saltık ahlaksal değerlerin ve ölçünlerin olgusallığına inanarak, insanları en değerli iyelikleri için, ölümsüz ruhları için düşünmeye ve onları mutlu kılacak biricik şey olan gerçek erdemi geliştirmek için çabalamaya yöneltti.

Platon’un kişisel etkisi büyük öğrencisi Aristoteles üzerinde yarattığı izlenimde görülebilir. Anısına Aristoteles’in şiiri tanıktır:

“O eşsiz insanın

Anılması kötülerin dudaklarında adı

Övmeye hakkı yoktur onu sözlerinin.

İlk kez o bildirmişti açıkça

Sözle ve eylemle:

Mutludur erdemli olan.

Yazık, hiçbirimiz eşit olamayız ona.”

12-Kaynaklar:

1) PLATON / Frederick Copleston

2) SAVUNMA-FEDON / Platon

3) VII.MEKTUP / Platon

4) DİON / Plutark

5) FELSEFE TARİHİ / William S.Sahakian

6) SOFİ’NİN DÜNYASI / Jostein Gaarder

7) FELSEFE NOTLARI / Erdal Eroğlu

BÜTÜNÜN NE KADARINI ANLIYORUZ?
“İnsan, sandığından fazladır”
GİRİŞ
Bir şeyler yapmak genellikle sonlu bir zamanı gösterir, ancak bir şey olmak sonsuz
bir yolculuktur.  Bu yolculuğun sonsuzluğunu Aşık Veysel, “Uzun ince bir yoldayım.  Gidiyorum gündüz gece.” şeklinde dile getirmiştir. Masa yapmak belirli bir süre alır, ancak masa ustası olmak sonsuz bir yolculuktur. Ustalık ideal bir durumdur ve hiçbir zaman oraya ulaşılamaz. Ancak bu yolda ilerlediğimizi ya da ustalığa doğru yaklaştığımızı hissedebiliriz. Bu ayırım doğu kültürüyle batı kültürleri arasındaki farkı göstermek için kullanılan bir ayırımdır. Doğuda olmaya, batıda yapmaya daha çok önem verildiği üzerinde durulmaktadır.
Olmak ve yapmak kavramları aynı zamanda öğrenmenin sınıflandırılması için de uygun bir ayırımdır. Yapmaya yapmayı öğrenmek, olmaya da olmayı öğrenmek diyoruz. Bunların her ikisi de dinamik kavramlardır. Hafızalı sistemlere dinamik sistemler denir. Bu sistemlerin davranışları zaman içinde sürekli olarak değişmektedir.
Zaman kavramı denince; genellikle geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman sınıflandırması aklımıza gelmektedir. Önemli bir kısmımız bu zaman dilimlerini birbirinden bağımsız olarak düşünmektedir. Bu da herşeyi parçalarına ayırarak anlamaya çalışma alışkanlığımızın bir sonucudur. Oysa biz zamanı bir bütün olarak algılarız. Her davranışımızı; geçmişi, şimdiyi ve geleceği düşünerek gerçekleştiririz. Bu da her üç zamanı aynı anda yaşadığımızı gösterir. Bu anlamda zaman saatin gösterdiğinden çok olayların üzerimizdeki etkileriyle belirlenen bir şeydir. Olma, öğrenme ve hafıza kavramları, bizi bugün de bilimsel olarak tam bir tanımlaması yapılamayan zihin kavramına götürmektedir.
Zihinli sistemler canlı sistemlerdir, ama her canlı zihinli bir sistem değildir. Zihinli sistemler amaçlı (purposefull) sistemlerdir. “Bir sistem iki ya da daha fazla çevrede hem araç hem de sonuçları seçebiliyorsa; amaçlıdır.” (Ackoff re-21). Bu da her canlının amaçlı olduğunu göstermez. Bir sonucu üretmek için sadece araçları seçebilen sistemlere hedefe yönelik sistemler denir. Bitkiler ve buzdolabı gibi sistemler bu gruba girerler. Bu açıdan bakınca sistemleri zihinsiz, tek zihinli ve çok zihinli olmak üzere üç ayrı grupta incelemek mümkündür. Ayrıca bu ayırımı ruha göre de yapabiliriz. Ruh kavramı zihinden daha kapsamlı ya da daha bütünleştirici bir kavramdır.
Bütünlüğümüzü sağlayan, hayata anlam vermemize yarayan bir şeydir ruh. Günlük dilde takımların ruhundan sözederiz ama yönetimle ilgili yayınlarda ruhtan pek sözedilmez, çünkü klasik bilim anlayışıyla ruhu açıklama yeteneğimiz yoktur. Ruh kuvantum mekaniğinde bir maddenin dalga boyutunu temsil eder. Bazı dinlerde de nefes benzetmesi kullanılır.Burada madde ve dalga iç içedir. Madde ve  dalgayı ayrı ayrı ele  alarak bütünü kavrayamazsınız. Sistemin tam bir bütün halinde yani tüm parçaların tam bir uyum içinde davranmasını sağlayan dalga fonksiyonunu ruh olarak tanımlıyoruz. Bu tanım teorik açıdan tam doğru değildir, ancak bizim için pratik ve kullanıma uygun bir tanımdır. Ruh kavramıyla varlık kavramını birarada düşününce kişilik kavramı karşımıza çıkmaktadır.
Her insanın bir kişiliği olduğu gibi organizasyonların da bir kişiliği vardır. Kişilik, bireyin sosyal, zihinsel, duygusal, sosyal ve fiziksel özelliklerinin bütününden ortaya çıkan bir kavramdır. Ancak organizasyonların kişilik sahibi olduğu hukukun dışında herkesin kabul ettiği ya da benimsediği bir bakış açısı değildir. Bilindiği gibi, bakış açımız ya da zihniyetimiz değişince olayların anlamları ya da şekli de değişmektedir. Buna bilimsel yazında paradigma değişimi denilmektedir. Zihniyet (paradigma) değişimi hem bilimsel yaklaşımlarda hem de organizasyon benzetimlerinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle aşağıda zihniyet değişimleri üzerinde durulacaktır.
BİLİMSEL YAKLAŞIMLAŞIMDAKİ DEĞİŞİMLER
Avrupa’da aydınlanma çağıyla birlikte, Aristo’nun “Bütün, parçalarının toplamından büyüktür.” felsefesinin yerine, “Bütünü mümkün olduğu kadar parçalarına ayırarak incelemek gerekir.” yaklaşımı giderek daha çok kullanılmaya başlandı. Newton’la bilimsel dünyaya daha çok yerleşen bu anlayış günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Bu yaklaşım özellikle fiziksel  sorunlara pratik ve yararlı çözümler getirdi ve Newton’la birlikte üstünlüğünü oldukça uzun bir süre korudu. Etkisini de halen çok büyük oranda sürdürmektedir, çünkü uygulamada sorunların büyük çoğunluğunu bu yöntemle çözüyoruz ve çözmeye de devam edeceğiz. Analiz yöntemi dediğimiz bu yöntem, özellikle Batıda bilim dünyasında dört yüzyıldır hakim olan bir görüştür. Bilim belirli bir düzeye ulaşınca, insanlar yaşam ve yaşamın amacını sorgulamaya başladılar. Ancak uygulanan yöntem yani analiz yöntemi bu sorulara yanıt vermekte yetersiz kaldı.
Analiz yönteminin yetersiz kaldığını ilk farkedenlerden biri de Ludwig Von Bertalanffy adlı bir biyologdur. Bertalanffy, Aristo felsefesinin çağdaş deyimlerle ifadesinden başka bir  şey olmayan,”Genel Sistem Kuramını” bilim dünyasına kabul ettirmiştir. Ludwig Von Bertalanffy 1925 yılında sunduğu doktora tezinde görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır:
“Yaşayan cisimlerin temel karakteri  organizasyonlarıdır. Bu  nedenle geleneksel olarak tek tek parçaların ya da  süreçlerin incelenmesi yaşamsal olayın tam olarak açıklamasını  yapamaz; çünkü bu şekildeki bir araştırma, parçalar ve  süreçler arasındaki koordinasyon hakkında bize herhangi bir bilgi vermez. Bu nedenle biyolojinin ana görevi, biyolojik sistemlerin kanunlarını ( bütün  organizasyon düzeylerinde ) bulmak olmalıdır. Biz yeryüzünde temel olarak kuramsal biyolojinin esaslarının bulunması gerektiğine  inanarak harekete geçtik. Bir araştırma yöntemi olarak bu  görüşe, organizmik biyoloji ve organizmanın sistem kuramını açıklamak için bir girişim adını verdik.”
Biyoloji kelimesinin yerine herhangi bir bilim dalının ismini koyarsak, tez anlam olarak geçerliliğini koruyacaktır. Buradan da şöyle bir sonuç çıkmaktadır: organize bir bütünü anlayabilmek için hem bütünün parçalarını, hem parçalar arasındaki ilişkileri  hem de sistemin çevreyle olan  ilişkilerini anlamak gerekir. Yani parçalardan çok hem parçalararası, hem de parçaların ve bütünün çevreyle olan ilişkileri önemlidir. Bu ilişkiler ya da etkileşimler yumağıyla da ancak sistem düşüncesiyle, yani sistemi çevresiyle birlikte bir bütün olarak ele alan yaklaşımlarla başa çıkılabilir.
Sistem yaklaşımında kullanılan bilimsel yöntem artık analiz yöntemi olamaz. Bu yöntem sentez yaklaşımıdır. Artık önce bütünün ne olduğu ortaya koyulmalı sonra etkileşimler ve daha sonra parçalar üzerinde durulmalıdır. Yeni yaklaşımın yönetimdeki adı organizmik yaklaşımdır.
Mekanistik ve organizmik yaklaşımın organizasyon yapıları üzerindeki etkileri “Kapitalizmin Yedi Kültürü” isimli kitaplarında, Charles Hampden – Turner ve Alfons Trompenaars tarafından şöyle açıklanmaktadır:
..” ‘Organizasyon’ (kuruluş) kelimesi, sözlük anlamında ‘araç’ olan ‘organon’ sözcüğünün kökünden türetilmiştir. Böylelikle bir organizasyon çeşitli işler yapmak için tasarlanmış bir makina gibi kabul edilmelidir. Piyasalar da makina olarak algılandığından, ‘piyasa mekanizması’ deyimi kullanılmaktadır….
Amerikalılar ve analiz düşkünü kardeşleri, bir şirketi bir mekanizmaya benzetirken, Japonlar, Singapurlular, Fransızlar ve Latinler daha çok bir organizma olarak kabul etmektedirler. Birincisi hasar verilmeden analiz edilebilirken, ikincisinin yaşamını sürdürebilmesi için bütünlüğünün bozulmaması gerekir. Bir mekanizma kendine yeterlidir, ama bir organizmanın ilgiye gereksinimi vardır. Bulunduğu ortamdan doğal destek bekler ve tüm çevresiyle karşılıklı bağımlılık içindedir. Yine bir mekanizma yalnızca kendini oluşturan parçaların bütününden başka birşey değilken, bir organizma parçalarından daha üstün olan bir anlam, amaç ve doğrultu taşımaktadır.”
Yukarıdaki alıntıda sözü edilen mekanizma benzetmesi klasik ve organizmik benzetmesi de neoklasik organizasyon yaklaşımlarını temsil eden benzetimlerdir. İlerleyen bölümlerde daha ayrıntılı açıklanacağı gibi mekanistik yaklaşımda açıkca belirtilmese de organizasyonun zihinsiz olduğu varsayılır. Benzer şekilde organizmik yaklaşımda organizasyonun tek zihinli bir varlık olduğu ve sosyal sistem anlayışında organizasyonun çok zihinli olduğu varsayılır. Çok zihinliliğin kabul edilmesi organizasyonların karmaşık (komplex) bir sistem olarak ele alınması gerektiğini gündeme getirdi. Karmaşıklığın nedeni de zihinli sistemlerin aynı zamanda amaçlı sistemler olmasıdır.
Aslında bu yaklaşım da bütünü tam olarak gözönüne alan bir yaklaşım değildir. Örneğin; ruhsal varlık olmamıza rağmen, sosyal sistem anlayışının bu konuyla ilgili bir açıklaması yoktur. Sosyal Sistem teorisinde kaos ve karmaşa vardır, ama bunun ötesine geçebilmek için katı cisim fiziğinden kuantum fiziğine geçmek gerekiyor. Organizasyon ve yönetime kuantum anlayışıyla yaklaşılırsa yeni boyutlara ulaşma şansımız vardır. Ancak bu yaklaşım henüz teorik olarak da tam olarak oturmuş değildir. Bilinenlerle elde edilen sonuçlar, yani bu bakış açısıyla ulaşılan iyi sonuçlar az da olsa vardır. Yeni binyılda büyük olasılıkla kuantum fiziğinin ve mikrobiyolojinin (genetik) yönetim ve organizasyon teorileri üzerindeki etkileri tartışılacaktır. Bilimdeki bu gelişmeler doğal olarak organizasyona bakış açımızı da etkilemiştir ve etkilemeye de devam edecektir. Bu çalışmada kuantum fiziğinin bazı bulgularından yararlanılacaktır, ancak temel olarak sosyal sistem anlayışı kullanılacaktır. Sosyal sistem anlayışı hem parçaların, hem sistemin hem de çevrenin ayrı ayrı amaçlarının olduğunu yani hepsinin zihinli sistemler olduğunu kabul eden yaklaşımdır.
Bilimsel yaklaşımlarda yukardaki değişiklikler olurken, eş zamanlı olarak organizasyonlar için kullanılan benzetimler (metaforlar) de değişmiştir. Yukarıda kısaca değinilen bu benzetimlerin biraz daha yakından incelenmesinde yarar vardır.
ORGANİZASYON BENZETİMLERİNDEKİ DEĞİŞİMLER
Trompenaars’dan yapılan alıntıda da belirtildiği gibi organizasyonlar önceleri makinaya benzetilmeye çalışılmıştır. Hemen belirtelim ki benzetmelerin ya da günümüzde kullanılan adıyla metaforların tam gerçeği yansıtmaları gerekli değildir. (metafor kitabı). Açıklanmak istenen noktaları, istenen düzeyde temsil etmeleri yeterlidir. Şimdi sırasıyla mekanistik, organizmik, sistem ve kuvantum yaklaşımlarına uygun olarak olarak kullanılan benzetimler üzerinde duralım:
a. MAKİNA BENZETMESİ
Bir çok kişi bir işletmenin saat gibi tıkır tıkır işlemesinin çok arzu edilir bir durum olduğunu söyleyecektir. Saatin kendisinin bir amacı yoktur.  Saate sahip olanların zamanı öğrenmek ve prestij vb. amaçlarını gerçekleştirmek gibi amaçları vardır. Akrep, yelkovan ve diger parçalar tasarımcının planladığı gibi davranmak zorundadırlar. Akrep sadece plana uyar. Aslında yelkovanın nerede olduğu akrebi ilgilendirmez. Onu tasarımcı düşünmüştür ve aralarındaki ilişkiyi fiziksel bir güçle sağlamıştır. Tasarımcıyla saat arasındaki genel ilişkinin  biçimi bize yabancı değildir zaten. Bu ilişki Tanrıyla kul arasındaki ilişkinin aynısıdır. Rahiplerin görevlerini yöneticiler üstlenmiştir. Patron farkında olsun ya da olmasın, teşbihte hata olmaz, Tanrı rolünü oynamaktadır. Çalışanların da kul olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Bu yaklaşıma bilimsel yazında “Bilimsel Yönetim” deniyor.
Geçen yüzyılın başlarında oluşan bu yaklaşımın çok tutulmasının nedeni, Drucker’a göre işe bakış açısında meydana gelen köklü bir değişimdir. Bu değişimin yaratıcısı da Frederick Taylor’dur. Tarihte ilk kez Taylor işin kendisine odaklanmıştır. Bu odaklanma sayesinde verimlilikte çok büyük oranda sıçramalar olmuştur. Henry Ford’da Taylorizm’in  ilk uygulayıcılarından biridir. Taylor’dan önce işe odaklanmak kimsenin aklına gelmemiştir (Benzer devrimi daha sonra sürece odaklanarak Edward Deming gerçekleştirmiştir). Ford, Taylorist yaklaşımları benimseyerek çok büyük başarılara imza atmıştır. Ford’u taklit ederek Ford’u geçemezsiniz en iyi ihtimalle onun kadar olabilirsiniz. Ford’u geçmek için ondan farklı bir şeyler yapmanız gerekir. Bu farklılığı da makina benzetiminden organizmik benzetmeye geçen GMC gerçekleştirmiştir.
b. ORGANİZMA BENZETMESİ
GMC (General Motor Company, Türkçe okunuşu ‘ciemsi’dir ve  halkımız bunu Cemse olarak Türkçeleştirilmiştir) Silahlı Kuvvetlerin ünlü “Cemse”lerini yapan firmadır. GMC’nin ünlü genel müdürü Alfred sloan, Ford’un üretim sürecini aynen taklit etmiş, fakat ayrıca pazarlamaya önem vermiştir. GMC, siyahın dışındaki renkleri de kullanmıştır. Bu arada Ford maliyet avantajını gözönüne alarak arabalarında sadece siyah rengi kullanmakta ısrar etmektedir. Burada olan şudur, gözler hem içeriye hem de dışarıya dönmüştür. Akrep yelkovana da bakmak zorundadır artık. Böyle olunca da makina benzetimi, yeni olayı açıklayan bir benzetim olmaktan çıkar. Organizasyonlar artık canlıya (bitkiler hariç) benzetilmeye başlamıştır. Makinada amaç sadece para kazandırmaya belki indirgenebilir, ama canlının amacı canlılığını sürdürmektir. Artık para burada canlı kalmanın bir aracı olabilir. Bu yaklaşıma da bilimsel yazında “Davranışcı Yaklaşım” deniyor. GMC etkinliğini sürdürürken bu kez de 2. Dünya Savaşı patlak verdi. İş hayatının bazı temel aktörleri askere yani savaşa gittiler.
Savaşta organizasyon ve yönetim açısından iki önemli olay meydana geldi. Birincisi, üretim arttı. Üretimi kimler arttırdı? Kadın ve çocuklar! Kendilerini çok önemli zannedenlerin böylece maskeleri düştü. Bu insanlara insan gibi davranıldı ve verimlilik çok üst düzeylere çıktı. Bu da salt üretimin çok önemli bir sorun olmadığı fikrinin doğmasına yol açtı. İkincisi daha önce biraraya gelemeyen, değişik bilim dallarından gelen bilim adamları biraraya geldi. Askerlerin verdiği projelere herkes değişik çözümler önerdiler. Böylece aklın yolunun bir olmadığı ve herkese göre dünyanın merkezinin farklı yerlerde olduğu anlaşıldı. Böylece sistemin önemli olduğu sonucuna ulaşıldı. Bütüne bakmayı daha çok biyoloji uzmanlarından öğrenmelerine rağmen bu topu yakalayıp en iyi kullananlar, matematik bilen muhasebeciler, iktidarı ele geçirdiler.
Matematik ve muhasebeyle ilgilenenlerin önemli bir kısmı için insan ne kadar önemli olabilir? Doğal olarak onlar için beyaz sayfa üzerindeki siyah şekiller önemlidir, çünkü usta oldukları bölge burasıdır. Böylece bilimsel yöntem olarak bütünsel yaklaşım yani sistem yaklaşımı ele alınmasına rağmen organizasyon yine bir makina gibi düşünülmeye devam edildi ve elbetteki başarılı oldular, yoksa zaten biz onlardan söz etmezdik. Daha sonra bir yönetim yazarı bunlara fasulye sayıcılar ismini vermiştir. Planlama teknikleri gelişmelerini bu fasulye sayıcılarına borçludur. Bunlara hangi şirket kucak açtı dersiniz! Ford. Aksi halde bugün Ford diye bir şirket olmazdı, çünkü iş hayatı treni üst üste iki kez kaçıranları affetmez! Şimdiye kadar üç farklı trenden (sırasıyla; makina, canlı, makinanın sistem yaklaşımıyla tasarlanması) söz ettik. Sıra dördüncü trene geldi.
Dördüncü tren Japonya’da şekillendi. Yeni trenin akıl hocası da hem Amerikalıdır hem de fasulye sayıcılarla aynı ortamda ve aynı zamanlarda yetişmiştir. Bu kişi kalite sözünün çağrıştırdığı ilk isim olan Edward Deming’den başkası değildir. Deming diğerlerinden farklı olarak hem sürecin bütününe hem de işi yapan insana baktı.  O sıralarda diğerlerinin görüşleri yeni moda olduğu için, Deming’in sesini Amerika’da pek duyan olmadı. 2. Dünya Savaşının ünlü generali McArthur Japonya’ya genel vali olunca, sonradan kendilerini çok korkutan bir hareketi başlatmış oldu. Japonya’da generalin her tuttuğu şey elinde kalınca, onlara kaliteyi öğretmesi için Deming’i Japonya’ya davet etti. Japonlar insan faktörünü ön plana çıkararak, çok daha esnek bir organizasyon yapısı oluşturdular. Bu sayede kaliteyi yükseltip maliyeti düşürerek tüm dünyayı tehdit etmeye başladılar. Deming, Japonlara anlattıklarını aynı dönemde bize de anlatmış, ama galiba biz de Amerikalılar gibi pek fazla ciddiye almamışız. Japon sistemelerinin esnekliği, insana önem vermelerinin yanı sıra Keriutsu adı verilen ağ (şebeke) organizasyonlar sayesinde olmuştur.
C SOSYAL SİSTEM BENZETMESİ
Böylece kendi kendini organize eden karmaşık yapılara gelinmiş oldu. Zenginliğin artması ve insanların son derece ileri düzeyde uzmanlık gerektiren işleri yapmaları, bu kişilerin karar verme sürecini etkilemeleri ve seçim yapma güçlerinin olması davranışlarının tahmin edilebilirliliğini hemen hemen yok etti. Böylece yerelleşme ile merkezileşme kavramları arasında gel gitler oluşmaya başladı. Sıfır hiyerarşi, yatay organizasyonlar gibi kavramlar bu düşünce yapısının bir sonucudur. Burada çıkan en önemli sorun ise bütünleştirme (entegrasyon), hizalanma (alignment) fonksiyonlarının nasıl gerçekleceği soruları gündeme gelmektedir. Bu soruların da organizasyon tasarımına dahil edilmesi, daha iyi sonuçlara ulaşma olasılığını arttıracaktır. Bu da  çok zihinli bir sistemin tasarım sorunudur.
Kendi kendini organize eden organizasyonlar kavramına bütünleştirme fonksiyonunu ve organizasyonun genel amacını da eklersek, sosyal sistem anlayışındaki organizasyon kavramına ulaşırız. Bu organizasyon yapısı üzerinde ilerleyen bölümlerde ayrıntılı olarak durulacaktır. Ancak bütünün özellikleri hakkında bu anlayıştan bir adım daha öteye giden yeni bir yaklaşım daha var. Bu yaklaşıma ruhsal ya da kuvantum organizasyonlar adını veriyoruz.
Şekil 1.1 Zihniyet Değişimleri
D. RUHLU SOSYAL SİSTEM
Sosyal sistem anlayışında, organizasyon amaçlı bireylerden oluşan, amaçlı bir sistem olarak kabul edilir. Peki bu organizasyon canlı bir varlık mıdır? Organizasyonun ruhu var mıdır? Bu sorulara yanıtımız genellikle evet olur. Organizasyonu amaçlı insanların oluşturduğu amaçlı bir ruhsal varlık olarak incelemek, ancak kuvantum fiziğindeki gelişmelerin ışığı altında organizasyon kavramı incelendiğinde gündeme gelmiştir. Danah Zohar’ın öncülük ettiği bu yaklaşım henüz yenidir, fakat önümüzdeki yıllarda gündeme daha çok gelecektir. Yeri geldikçe bu yaklaşıma ilişkin açıklamalar yapılacaktır. Şimdi anlattıklarımızı şematik olarak şekil.1’deki gibi özetleyebiliriz.
Hem bilimsel sorgulamadaki yaklaşımların hem de benzetimlerdeki değişimlerin, aynı tarihlerde gerçekleşmesi hepimizi şaşırtıyor. Deyim yerindeyse çoğu kez kendimizi çaresiz hissediyoruz. Zihniyet değişimleri, çözümleri de kökten değiştirmektedir. Örneğin geçenlerde evdeki süpürgenin hortumu bir şekilde bozulmuş ve hanım hortumun bir bölümünü tamir etmek üzere sökmüş ve tekrar takamamış. Tabi sonunda iş bize kaldı. Biraz mühendislik yönüm de olduğu için büyük bir güvenle işi yapmaya koyuldum. Yapmam gereken iş, parçaları yeniden monte etmekti. Bir türlü beceremedim. Hanıma eski şeklini ve başka parça olup olmadığını sordum. Bir hortum ve iki halkadan başka bir şey yoktu ve ben bunları bir türlü biraraya getiremiyordum. Sonra hortumu bir çok kişiye götürdüm. Onlar da sorunu çözemediler. Nihayet aynı marka süpürgesi olan ve deneyimli bir mühendis arkadaşıma hortumu götürdüm ve ne yapmaya çalıştığımı anlattım. Önce O’da çözemedi ve yeni hortum almamı söyled (Süpürge yaygın bir servis ağı olan marka değildi ve yeni hortum bulmak son derece zordu). Sonra orijnal parçayı biraz daha inceleyince sorunu çözdü, çünkü parçaların diziliş sırasının benim ya da hanımın söylediği şekilde olmadığını farketti. Herhalde sizin de başınıza böyle şeyler gelmiştir. Biz bir bakış açısına ya da zihnimizdeki dizilişe takılıp kaldık ve hep çözümsüzlük ürettik ya da diğer bir açıdan problemi yanlış tanımladık ve yanlış soruya yanıt aradık. Bir diğer açıdan bütünü görmeden parçalardan hareket ederek bütünü oluşturmaya çalıştık.
Zihniyet (paradigma) kavramına biraz daha açığa kavuşturmak için, şimdi de farklı bir örnek üzerinde duralım. Kabul edelim ki, herkes dünyanın tepsi gibi düz olduğunu biliyor olsun. Bu durumda herhangi bir kişinin ufuk çizgisinin kavisli olduğunu fark etme olasılığı nedir? Yine eğer herkes birdenbire dünyanın yuvarlak olduğunu öğrenirse, ne olur? Bu kez sorulacak sorular değişir. “Neden insanlar aşağıya düşmüyor?” gibi yeni sorular gündeme gelir. Bu soruları daha önce sormamız mümkün değilken şimdi mümkün olmaktadır ve bu da çok önemli bir değişim demektir. Bu değişimleri inceledikten sonra tekrar girişte sözünü ettiğimiz kişilik kavramına dönelim.
KİM OLMAK İSTİYORSUNUZ?
Öncelikle çevremizden bağımsız olarak kendimizi tanımlayamayacağımızın farkında olmamız gerekir. Çevre ile olan ilişkilerimiz kim olduğumuzu belirleyecektir. Çevreye verdiklerimiz ve çevreden aldıklarımız bazı duygularımızın tatmin edilmesini sağlayacaktır. Bu da ihtiyaç ve isteklerimizi karşılamamız demektir. İhtiyaç ve isteklerimiz duygularımızdır. Bizi harekete geçiren her şey duygudur. Bu nedenle her eylemimizin nedeni bir duygudur. İhtiyaç deyince yaşamımızı sürdürebilmek için doğuştan var olan duygularımız anlatılmaktadır. Bunlar da genel olarak yiyecek, içecek, barınma, güvenlik gibi duygularımız ya da hislerimizdir. Bunlara zorunluluklarımız(drives) adını veriyoruz. İstek ise bunların dışında kalan ve kısmen öğrenilmiş olan duygularımızdır. Bunlara güdüleyiciler (motives) diyoruz. İstek kavramının içinde hem kendi isteklerimizi hem de diğerlerinin isteklerini karşılamak vardır. Başkalarının ihtiyaç ve isteklerini karşılama yeteneğine sahip olmak demek de, yetkin ve diğerleri için önemli olduğumuzu gösterir.
Bir an için tüm ihtiyaç ve isteklerimizi karşılayabildiğimizi kabul edelim. Bu durumda, sonsuz güce sahip olarak her şeye hakim olmak isteyebiliriz. Ancak bu durum yasal ya da ahlaki değildir. O halde önemli olan tüm ihtiyaç ve yasal isteklerimizi karşılayacak yeteneğe sahip olmaktır. Bunun için de sonsuz yetkinliğe sahip olmak gerekir.Bilindiği gibi bu da ideal bir durumdur ve gerçekleştirilmesi olanaksızdır.  Ancak bu duruma yaklaştığımızı ya da uzaklaştığımızı hissedebiliriz. Acaba ne zaman bu ideale yaklaşırız? Bu sorunun yanıtını inceleyebilmek için, ekonomiden alınan iki kavramın, büyüme ve gelişme, incelenmesi gerekir.
Büyüme kavramı ölçüdeki artışla ilgilenen bir kavramdır. Halen sahip olduklarınızın miktarını artırdığınızda büyümüş olursunuz. Ancak bu sizin geliştiğinizi garanti etmez.Gelişme ise kendi ihtiyaçlarını giderme (doyurma) ve kendi ve diğerlerinin isteklerini karşılama yeteneği ve isteğidir. Bu tanımlar yukarıda yapılan tanımların benzeridir. Büyümede halen bildiğiniz yöntemlerle sahip olduklarınızın miktarını artırabilirsiniz. Örneğin daha çok yiyerek muhtemelen şişmanlarsınız. Böylece kilonoz ve elbise ölçüleriniz artmış olur, fakat yüz metre koşamayabilirsiniz. Böyle bir vucut büyümüştür, fakat gelişmemiştir. Gelişme için sağlıklı beslenmek ve aynı işi yapmak için muhtemelen büyümüş vucüttan daha az enerji ve zaman harcamak demektir. Bu da vucüdumuzun iş yapma yeteneğindeki artıştır. Bu yeteneğin artması büyüme için gösterilenden farklı bir çaba gerektirir ve bu çabayı da ancak amacı olanlar gösterir, çünkü sadece onların istekleri ve istekleri tatmin etme yetenekleri vardır.
Farklı bir çabanın gösterilmesi demek daha önceki çaba gösterme şeklimizle ulaştığımız sonuçların bizi tatmin etmemesi demektir. Çabalarımızın şeklini değiştirmek bir anlamda öğrenmedir, çünkü değişimle öğrenmek hemen hemen eş anlamlıdır. Öğrenmenin ölçüsü de değişimdir. Değişim olmadan öğrenme gerçekleşmez. Bildiklerimizden farklı davranmak daha öncekilerden daha çok enerji (burada şimdilik fiziksel enerjiyle bilgiyi eş anlamlı tutuyorum) harcamak demektir. Mekanik olaylar dışında hiçkimseyi öğrenmek için zorlayamazsınız. Bu anlamda öğrenme ve gelişme, kişisel bir eylemdir.
“Yaygın inanışın aksine hükümetler halkını, şirketler çalışanlarını geliştiremezler. Gelişme bireyseldir. Öğretilmekle öğrenmek çok farklı kavramlardır. Öğrenme için daima kişisel araştırma ve keşif eylemi gereklidir. Kişisel araştırma ve keşifte bir kişi teşvik edilebilir ve yardım edilebilir, ancak öğretilemez.. Kişi ya da organizasyonlar öğrenme isteği olanları cesaretlendirebilir ve öğrenmelerini kolaylaştırabilirler”.46
Öğrenme için gerekli olan merak insanların doğasında vardır, ancak belirli konularda eylemlerimizin sürekli olması için aynı zamanda bu eylemlerin bizim için anlamlı olmaları gerekir. Nesnelere ya da olaylara nasıl anlam yüklediğimizin ayrıntılı araştırması bu çalışmanın boyutlarını aşar, ancak anneler çocuklarını, insanlar çiçeklerini neden çok severler sorusunu sorarsak, bazı ip uçlarına ulaşma şansımız vardır. Hem çocuklarımız için hem de çiçeklerimiz için bir idealimiz vardır ve bunların gelişimini her gün izleyebiliriz yani ölçebiliriz. Buradan da bir idealimiz ve ideale yaklaşıp yaklaşmadığımızı ölçebilirsek, bu olgular bizim için daha anlamlıdır diyebiliriz. Bu nedenle büyüme ve gelişme kavramlarının ölçüsü nedir ve nasıl ölçülecektir soularıyla ilgilenmek gerekir.
Bir toplumun ekonomik büyümesi yaşam standardıyla, gelişmesi ise yaşam kalitesiyle ölçülür. Zenginlik yaşam standardının bir ölçüsüdür, yaşam kalitesinin değil. Zenginlikteki artış kişinin yaşam kalitesini düşürebilir de. Yaşam kalitesinin ölçümü ise son derece zordur. Bu sorunu ortadan kaldırmanın en iyi yolu da; yaşam kalitesiyle ilgili kararları, ilgilendiren kişilere bırakmaktır. Bununla birlikte gelişme etkinlik kavramıyla, büyüme ise verimlilik kavramıyla ilişkilidir.
Sözü edilen ölçme sorunu nedeniyle; bilim, teknoloji ve ekonomi genel olarak etkinliğin değil verimliliğin üzerinde odaklanmaktadır. Verimlilik bir sonucu üretmek için gerekli sürecin üzerinde durmaktır. Etkinlik ise sonucun uygunluğuyla ilgilenir. Örneğin çok iyi top oynarsınız, fakat maçı kaybedersiniz. Bu durumda verimlisiniz fakat etkin değilsinizdir. Kötü top oynarsınız maçı kazanırsınız. Bu durumda verimsiz, fakat etkinsinizdir. Bu da büyümenin ve gelişmenin birbirinden bağımsız bir şekilde gerçekleşebileceğini göstermektedir. Ama istenilen durum hem büyümenin hem de etkinliğin aynı anda gerçekleşmesidir. Ancak etkin olmazsanız, verimlilik bir işe yaramaz. Aslında burada “Ne üretilecek?” sorusunun hemen arkasından gelen iki temel soruya yanıt verilmeye çalışıldığına dikkat edilmelidir. Bu sorular “Niçin” ve “Nasıl” soru kelimeleriyle başlayan sorulardır.
“Niçin” ile başlayan sorulara vereceğimiz yanıtlar etkinlikle ilgilidir. “Nasıl” ile başlayan sorulara verilecek yanıtlar ise verimlilikle ilgilidir. Genel olarak da niçin sorusu, nasıl sorusundan daha önemlidir ve farklı bilgi düzeylerinde olmayı gerektirir. Niçin sorusu diğer sorulardan önce gelir. Diğer sonuçlar bu soruya verilecek yanıta bağlıdır. Ancak bu soruya her zaman bilinçli yanıt vermek mümkün değildir. Sürekli olarak bu soruya doğru yanıt vermeye çalışırız. Diğer soruların yanıtları da niçin sorusunun zamanla daha açık hale gelmesine yardımcı olacaktır.
SONUÇ
Daha iyi sonuçlar üretebilmek için parçalı bir dünya görüşünü yansıtan analiz yönteminden çok bütünsel görüşü yansıtan sosyal sistem anlayışıyla yaklaşmak gerekir. Sosyal sistem anlayışı organizasyonların analiz yaklaşımıyla düşünülenden daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu kabul eder ve verimlilikten çok etkinlik kavramı üzerinde durur.
Etkinlik, çevrenin sistemin ürünlerini kabul etmesiyle ilgili bir kavramdır. Bu nedenle de çevrenin, sistemin ürünlerini kabul etmesi için ürünlerin hangi boyutlara ya da özelliklere sahip olması gerektiğinin üzerinde durulmalıdır.
SİSTEM, SİSTEMİN  SONUÇLARI  VE  PRENSİPLERİ
Kişilik denince, ruhlu bir sistemden söz ettiğimizi bir önceki bölümde belirtmiştik. Kişiliğin kendisi bir sistemdir ve temel amacımız, istediğimiz niteliklere sahip bir kişiliği tasarlamaya çalışmaktır. Son yıllarda yönetim dünyasında çok satan “Kalıcı Olmak” isimli kitabın temeli ; “Kim olduğumuz ne yaptığımızdan önemlidir” fikrine dayanmaktadır. Kimliğimiz yani yani sistemin bütünsel yapısı, ne yapacağımızı belirler. Olayların bizim için ne anlama geldiğini belirleyen sistemin kendisidir. Bu nedenle sistem kavramının öncelikle tanımlanması gerekir.
TANIM
Seksenli yıllarda ülkemizde “sistem” kavramı çok moda bir kavramdı. Şimdilerde toplam kalite ve değişim kavramları moda olduğu için sistem sözü eskisi kadar kullanılmamaya başladı. Nedir bu sistem? Sinir sistemi, elektirik sistemi, yönetim sistemi gibi birçok yerde sistemden söz ediyoruz. Sistem, aşağıdaki koşulları gerçekleştiren ve iki ya da daha fazla parçayı kapsayan bir bütündür.(Ackoff.re)
1. Bütün, tanımlanmış bir ya da daha fazla işlev ve özelliğe sahiptir.
Örneğin otomobilin tanımlanmış işlevi, insanları karada taşımaktır.
2. Kümedeki her parça, bütünün özellik ya da davranışını etkileyebilir.
Örneğin motor aracın performansını etkiler.
3. Parçaların bir alt kümesi, bir ya da bir kaç ortamda bütünün tanımlanan işlevini yerine getirmek için yeterlidir; Bu parçaların herbiri ayrı ayrı gereklidir, ancak tanımlanan fonksiyonu yerine getirmek için yeterli değildir.

Bunlar sistemin asıl parçalarıdır. Otomobilin motoru asıl parçadır.
4. Bir sistemin her bir asıl parçası; bir diğer asıl parçanın en az bir özelliğine bağlı olarak, sistemin davranış ve özelliklerini etkiler.
Diğer bir ifadeyle sistemin hiçbir kısmı sistemden bağımsız bir etkiye sahip değildir. Örneğin motorun performansı vites kutusunun performansından etkilenir.
5. Sistemin asıl parçalarının, alt kümelerinin sistemin bütününe etkisi, en az bir diğer alt kümenin davranışına bağlıdır. 21
Örneğin aktarma  organlarından bağımsız olarak tekerler işlevini tam olarak yerine getiremez.
Ya da etkileşimin olmadığı yerde sistem yoktur.21
Özet olarak söylersek; sistem, asıl özellik ya da işlevlerinde bir kayıp olmadan bağımsız kısımlara ayrılamayan bir bütündür. Bu da sistemlerin; karşılıklı bağımlılığı ya da karşılıklı etkileşimleri, istenen sonuçları üretebilecek şekilde tasarlanması gerektiğini gösterir. Sistemleri de genel olarak açık ve kapalı sistem olmak üzere ikiye ayırabiliriz.
AÇIK VE KAPALI  SİSTEM YAKLAŞIMLARI
Sınırları geçirgen yani çevresiyle enerji alışverişinde bulunan ya da tanımlanan işlevlerini yerine getirmek için belirli çevresel koşullara ihtiyaç duyan sistemlere açık sistem denir. Bu nedenle açık sistemler her ortamda tanımlanan işlevlerini yerine getiremezler. Sınırları geçirgen olmayan yani çevresiyle enerji alışverişinde bulunmayan diğer bir ifadeyle her çevrede tanımlanan işlevlerini yerine getiren sistemlere de kapalı sistem adı verilmektedir.
Gerçek hayatta mutlak anlamda açık ya da kapalı sistemden söz etmek mümkün değildir, çünkü açıklık ve kapalılık bir derece sorunudur. Organizasyonlar uzun süre kapalı sistem anlayışına uygun olarak yani analiz yöntemi kullanılarak tasarlanmaya çalışılmıştır. Bu yöntem iş dünyasında süreçlerin aşırı derecede bölünmesine yani parçalanmasına neden olmuş ve çalışanların sürecin bütününü görmesine engel olmuştur.
Organizasyon ve yönetimin bir açık sistem olmasına karşın, kapalı sistem yaklaşımının kullanılması ve bu yaklaşımın başarılı olması, uzun süre sorgulanmasına engel olmuştur. Açık sistem yaklaşımının neden gerekli olduğunu anlayabilmek için açıklayabilmek için, entropi kavramının anlaşılması yararlı olacaktır.

ENTROPİ
Termodinamiğin birinci yasası en genel haliyle enerjinin sakınımıdır (korunmasıdır). Bu yasaya göre evrendeki enerji miktarı sabittir. Toplam enerji şekil değiştirebilir, fakat asla kaybolmaz. Enerji iş yapabilme yeteneğini gösterdiği için, mutlak kapalı bir sistemin sonsuza kadar yaşaması ya da diğer bir deyişle iş yapma yeteneğini sürdürmesi gerekir. Fakat gerçek bu şekilde değildir. Gerçeği kavrayabilmek için termodinamiğin ikinci yasasına bakmak gerekir.
Termodinamiğin ikinci yasası, enerjinin farklı enerji dağılımlarından eşit enerji dağılımına doğru kendiliğinden akma eğiliminde olduğunu söyler. Örneğin bileşik kaplardaki su, kollardaki su seviyesi eşitleninceye kadar hareketine devam eder. Suyun kollar içindeki hareketi bir işin yapıldığını gösterir. Kollardaki su seviyesi eşitlendikten sonra, su artık kendiliğinden hareket etmez ve dolayısıyla da  dışarıdan herhangi bir enerji verilmeden bu sistemde iş yapılamaz. Enerjinin düzgün dağılıp dağılmadığı nasıl anlaşılacaktır? Rudolf J. E. Clausius herhangi bir cisimde toplam ısının sıcaklığa oranının enerji dağılımının eşitlenmesinde önemli olduğunu gösterdi ve bu orana entropi ismini verdi. Entropi arttıkça enerji dağılımı da düzgünleşmektedir. Enerji dağılımı düzgünleştikçe iş yapabilme yeteneği azaldığından, entropi aynı zamanda işe dönüştürülemeyen enerjinin de bir ölçümü olmaktadır. İkinci yasaya göre eşitlenmeye doğru eğilim kendiliğinden olduğu için entropi artışı önlenemez.
İkinci yasaya göreye entropi artışı önlenemediğinden (Canlılar bu süreci kırabilmektedir), kapalı sistemdeki entropi eninde sonunda en yüksek düzeye ve sistem de zamandan bağımsız olarak dengeye ulaşır. Diğer bir deyişle sistem dengeye ulaştığında; entropisi en üst düzeye ve işe dönüştürülebilen serbest enerjisi ise en alt düzeye iner. Böyle bir sistemden iş alınamayacağından; bizim için sistem bozulmuş, çökmüş ya da ölmüş demektir. Sistemi ölmekten kurtarabilmek için entropi artışının önüne geçmek gerekir. Bu da, ancak sistemin dışarıdan enerji almasıyla mümkün olur ki, o zaman da sistemin adı açık sistem olur.
Açık sistem de çevresiyle sürekli enerji alış verişinde bulunurken, zamandan bağımsız olarak sabit kalabilir yani girdilerle çıktılar arasındaki oran sabit tutulabilir. Bu duruma kararlı durum (steady state) adı verilir. Kararlı durumda sisteme giren enerjiyle sistemdeki entropi artışı dengelenebilir ve böylece sistemin sürekliliği sağlanabilir. Burada ki sürekliliğin aynı enerji düzeyinde olması gerekmez. Sistem arasıra bir üst enerji düzeyine ya da  daha alt enerji düzeylerine sıçrayarak bir başka enerji düzeyinde kararlı dengeye ulaşabilir. Atomdaki elektronların yörünge değiştirmesine benzeyen bu olguya günümüzde dönüşüm (transformasyon) adı verilmektedir. O halde sorunlara genel olarak açık sistem kuramıyla yaklaşmak gerekir; fakat uygulamada bu; büyük sistemler için pratik olmayabilir ve bu nedenle bazı sistemlerin karşılıklı ilişkiler gözönüne alınarak yönetilebilir boyutlara indirgenmesi gerekebilir. Ancak bu durumda sistemin geneline hakim uzmanların bulunması gerekir.
Sistemin açık olmasının yani çevreyle ilişkilerinin ne kadar önemli olduğunu, Arie De Geus’un Yaşayan Şirket isimli kitabından yapılan aşağıdaki alıntı açık bir şekilde göstermektedir.
“İngiltere’de çok uzun bir süredir, sütçülerin küçük kamyonetlerle getirdikleri süt şişelerini her evin kapısına bıraktıkları geleneksel bir süt dağıtım sistemine sahiptir. Yirminci yüzyılın başlarında, bu süt şişelerinin kapakları yoktu. Kuşlar da, şişenin ağzında biriken kaymaklara kolayca erişebiliyorlardı. İngiliz bahçe kuşlarından iki farklı tür, mavi baştankara ve ardıç kuşu, çiğ süt kaymağını, bu yeni ve zengin besin kaynağını, şişelerin ağzına yaklaşıp emerek almayı öğrenmişlerdi.
Bu yenilik, kendi başına, büyük bir başarıydı. Ama aynı zamanda bir evrimci etkisi de olmuştu. Süt kreması, bu kuşların öteki besinlerine oranla daha zengin bir besindi ve bu iki ötücü kuş türünün sindirim sistemleri, daha önce tanımadıkları bu yeni alışılan besini sindirebilmek için bazı değişikliklere uğramışlardı. Bu iç uyum, neredeyse kesin olarak Darwin’ci ayıklanma sürecine uygun olarak gerçekleşmişti.
Daha sonra, iki dünya savaşı arasındaki dönemde, İngiliz süt dağıtım şirketleri süt şişelerinin ağızlarını ince alüminyum kapaklarla kapatarak bu kuşların kreması ile beslenmelerini önlediler.
1950’lerin başlarında, İngiltere’deki bütün mavi baştankaralar yaklaşık bir milyon kuş-süt şişelerinin alüminyum kapaklarını parçalamayı öğrenmişlerdi. Eski zengin besin kaynaklarına yeniden erişebilmenin yolunu bulmuş olmaları, mavi baştankaralar familyasının tümü için, önemli bir zafer olmuştu. Onlara yeniden varlıklarını sürdürme konusunda üstünlük sağlamıştı. Ama, onların tam tersine, ardıç kuşları, bütün bir familya olarak süt kremasına erişmeyi öğrenemediler. Zaman zaman tek tük ardıç kuşlarının süt şişelerinin kapaklarını parçalayıp krema yemeyi öğrendikleri görüldüyse de, bu bilgi hiçbir zaman türlerinin öteki üyelerine yayılamadı.
Uzun sözün kısası, mavi baştankaralar olağanüstü başarılı bir kurumsal öğrenme süreci geçirmişlerdi. Ne var ki, bazı ardıç kuşları mavi baştankalar kadar yenilikçi ve buluşçu oldukları halde, tür olarak başarısız kalmışlardı. Üstelik dahası, iki ötücü kuş ailesi arasındaki fark asla iletişim yetenekleri arasında fark bulunduğuna yorulamazdı. Ötücü kuşlar türü olarak, ardıç kuşları da mavi baştankaraların sahip oldukları tüm iletişim olanak ve becerilerine sahiplerdi: renk, davranış, hareket ve ötüş. Aralarındaki farkın açıklaması, diyordu Profesör Wilson, ancak toplumsal yayılım sürecinde bulunabilirdi: Mavi baştankaraların kendi becerilerini türün bir bireyinden bütün üyelerine yayma biçimlerinde.
İlkbaharda bütün mavi baştankaralar, yavrularını buyütünceye dek hep çift olarak yaşarlar. Yaz başlarında genç mavi baştankaralar yalnız başlarına uçmaya ve beslenmeye başladıkları zaman, kuşlar bir bahçeden öbürüne sekizerli onarlı kümeler halinde uçarak yer değiştirmeye başlar. Bu kümelerdeki kuşlar birbirlerinden ayrılmadan kırlarda hep bir arada uçuşurlar ve bu hareketlilik dönemi iki üç ay sürer.
Oysa ardıç kuşları, onların tam tersine, bölgeci kuşlardır. Erkek bir ardıç kuşu, kendi bölgesine asla bir başka erkek ardıç kuşu sokmaz. Buna yeltenen herhangi bir olduğu zaman da hemen bir meydan okuma ötüşü koy verir; sanki “Defol benim bölgemden!” der gibidirler. Genel olarak, ardıç kuşları birbirleri ile hasımca bir biçimde iletişim kurma eğilimindedirler; her biri kendi bölgesinin efendisidir ve sınırına bir başkasının yanaşmasına izin vermez.
“Kümeleşen kuşlar”, diyordu Alan Wilson, daha hızlı öğrenirler. Varlıklarını sürdürme ve daha hızlı evrim geçirme şanslarını artırırlar.”
Entropi kavramı enerji dağılımın düzgünlüğünü ölçtüğü gibi sistemin belirsizliğini de gösteren bir kavramdır. Yönetimde verilen her karar bir miktar belirsizlik içerecektir.
BELİRSİZLİK VE ENTROPİ
Bir organizasyon ya da sistem başlangıçta belirli bir düzen içindedir. Zaman geçtikçe sistemi oluşturan öğeler birbirlerinden çok değişik şekillerde hareket edebilirler. Bu nedenle zamanın herhangi bir anında sistemin hangi düzeni alacağını kestirmek son derecede güçtür. Çünkü seçenek sayısı çoktur, özellikle eleman sayısı arttıkça, sistemin gelecekte hangi düzeni alacağını kestirmek hemen hemen olanaksızdır. Aynı belirsizlik çevre koşulları için de geçerli olduğundan maalesef gelecek belirsizdir ve bu belirsizlik içinde yaşamak zorundayız. Bu nedenle çevre koşullarında meydana gelen değişikliklere uyum sağlayabilmek için kurulan sistemlerin de mümkün olduğunca esnek sistemler olması gerekir.
Nedensel belirsizliği arttıran olaylardan biri de, nedenle sonuç arasındaki süreçtir. Bunun etkileri de her sistemde bulunması gereken geri besleme kavramıyla açıklanabilir.
GERİ BESLEME
Sistemin çıktılarının özelliklerini gösteren bilgilerin sisteme, yine sistem yoluyla girdi olarak verilmesidir. Sistemi etkileyen girdiler, etkilerini anında göstermedikleri gibi bu etkilerin ölçümünde de gecikmeler olmaktadır. Bu da çıktılardaki sapmaların nedenlerini belirlemekte büyük sorunlar doğurmaktadır. Örneğin çiçekte meydana gelen bozuklukların ışık yetersizliğinden mi? Su yetersizliğinden mi? Yoksa toprağından mı? kaynaklandığını belirlemek oldukça güçtür, çünkü bu girdiler etkilerini hemen göstermezler. Gecikme örneklerinden biri de yemekle ilgilidir. İnsanlar doyduklarını ancak doyduktan onbeş dakika sonra anlarlarmış. Bunun kaçınılmaz sonucu da onbeş dakika fazla yemek yemektir. Dolayısıyla şişmanlıktır.
Tüm sistemlerde hatayı azaltıcı yönde yani negatif geri besleme alt sisteminin bulunması kaçınılmazdır. Esasen yönetim bilgi sistemi bir geri besleme sistemidir. Yöneticilerin görevi de geri besleme sistemi aracılığıyla sistemden istenen çıktıların güvence altına alınmasıdır. Yani genel olarak sistemin tasarlanması görevi girişimcinin, sistemin istenen şekilde çalışması da yöneticinin görevidir. Sistemin o anda çalışır durumda olması da teknisyenin görevidir. Bu ayırımlar geneldir. Sistemde bulunan herkeste yukarıda söylenen niteliklerden bir miktar vardır, fakat kişinin temel stratejisinin farkında olması önemlidir.
Sistemdeki bu temel karakterler hem bireysel olarak kendi içimizde, hem de farklı bireyler olarak aramızda çatışmalara neden olacaktır. Yeri geldikçe tekrar tekrar üzerinde duracağımız gibi bu çatışma ya da gerilim, şirketin sağlığı için gereklidir, ancak gerilimin yaratıcı yönde olması gerekir. Kişiliklere yönelik gerilimler kurumun daha kısa sürede yok olmasına neden olur. Bu nedenle her işletmede farklı karakterlerin olması gerekir, ancak bunların kişiliklere saygı göstermesi zorunludur.
Tüm sistemler insanların amaçlarına hizmet etmek için tasarlanır. O halde istenen sonuçlar da insanların amaçlarını gerçekleştirmek için bir araçtır. Bu nedenle genel anlamda sistemlerin olası sonuçları ya da boyutları neler olmalıdır sorusu üzerinde durmak gerekir.
SİSTEMİN OLASI SONUÇLARI
Parçalı bir dünya görüşüne sahip olduğumuz için genelinde sistemler arasındaki etkileşimlere pek dikkat etmeyiz. İş zamanı iş yapılır, eğlence zamanı eğlenilir. İşe duygu karıştırılmamalıdır. İş başka, duygu başka birşeydir. Oysa yeryüzünde herşey birbiriyle ilişkilidir. Eski Yunanlılar bir sistemin çokluk (zenginlik), gerçek (bilgi), Değer (iyilik), güzellik/eğlence gibi sonuçlar üretebileceğini öne sürmüşlerdir. Jamshid ise bu sonuçlara özellikle Doğu kültüründe güç kavramının da eklenmesi gerektiğini söylemektedir.
En üst düzeydeki sistemin özelliklerine, alt düzeydeki sistemlerin ya da üst sistemin öğelerinden hiçbiri sahip değildir. Örneğin yazmak insan sisteminin bir özelliğidir, tek başına parmaklarım, gözlerim ya da beynimle yazamam. Yazma eylemi bir çok parçanın karşılıklı etkileşimlerinin bir sonucudur. Bu etkileşimlerden herhangi birini gözönüne almazsanız yazma eylemi gerçekleşmez. Sadece yazma kavramı da yetersizdir. Yazılanın bir takım özellikler(sonuçları, boyutları) sergilemesi gerekir. Benzer şekilde her ürünün birden çok sonucu vardır. İndirgemci yaklaşımlarla sistemlerin ya da ürünlerin boyutlarını teke indirerek düşünmek bizi hatalı sonuçlara götürecektir, çünkü bu düşünce bizi daima alt eniyilemeye götürecektir. Genel olarak insanlı sistemlerin yani organizasyonların sahip olması gereken boyutları aşağıdaki başlıklar altında inceleyebiliriz.
1. Zenginliğin üretilmesi ve dağıtılması ya da gerekli mal ve hizmetlerin üretimi ve adil dağıtmın yapılması
2. Gerçek ya da bilgi, knowledge (yeti) ve anlayışın yayılması ya da yaratılması
3. Güzelliğin, olmanın duygusal yönlerinin, yapılanın ve olanın anlam ve heyecanının yaratılması  ve yayılması
4. Kişilerarası ilişkilerin düzenlenmesi ve korunması amacıyla; işbirliği, koalisyon,  rekabet ve çatışma için, değerlerin oluşturulması ve kurumsallaştırılması
5. Gücün duplikasyonu ve geliştirilmesi; yasallık, otorite ve sorumluluğun ya da hükmetme kavramının sorgulanması
Olayı bu şekilde düşününce ticari bir organizasyonun amacı karını en yüksek düzeye çıkarmaktır derseniz, sadece zenginlik boyutuyla ilgileniyorsunuz demektir. Ancak tüm dikkatinizi bu amaca yöneltirseniz, siz karınızı en yükseğe çıkarırsınız, ama organizasyon batabilir ya da daha genel anlamda ülke batabilir. Bunu Vehbi Koç, “Memleketim varsa, ben varım” diyerek sürekli vurgulamıştır. Arie de Geus’da  durumu şöyle açıklamaktadır:
“Peki şirketler neden erkenden ölüyor? İlk akla gelen yanıt, onların bütün politika ve pratiklerini “ekonomi” temelinde inşa ettikleri, yani “ekonomik” olana uydukları. Başka bir şekilde formüle etmek gerekirse, “şirketler ölüyor, çünkü onları yönetenler, tümüyle mal ve hizmet üretimi üzerinde yoğunlaşıyor. Şirketin aynı zamanda iş dünyasında ayakta kalmaya çalışan bireylerden oluşmuş bir topluluk olduğunu unutuyorlar”. Yöneticiler, soyut bir biçimde üretim faktörleriyle (emek, toprak ve sermaye) ilgileniyorlar. Bunlardan birinin, emeğin, aynı zamanda “gerçek insanları” ifade ettiğini unutuyorlar.”.
Yukarıdaki açıklamalar bizim daha büyük bir bütünün parçası olduğumuzu unutmamamız gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle amaçların bütününü mümkün olduğu kadar aynı anda gerçekleştirmeye  ya da tasarlamaya çalışmak daha iyi sonuçlar üretecektir. Şimdi bu sonuçları ayrı ayrı incelemeye çalışalım
1. Zenginliğin üretilmesi ve dağıtılması ya da gerekli mal ve hizmetlerin üretimi ve adil dağıtmın yapılması ya da kısaca çokluk boyutu.
Zenginlik ürettiklerimizle tükettiklerimiz arasındaki olumlu farkın birikimidir. Bu da büyümeyle yani ölçüdeki artışla ilgili bir kavramdır.Yaşamımızı sürdürmemiz açısından üretkenlik son derece önemli bir kavramdır. İnsanların, ülkelerin ve hemen hemen tüm şirketlerin temel amacı varlıklarını sonsuza kadar sürdürmektir. Bu da ekonominin ilgi alanıdır. Ekonomi mümkün sonuçlara mevcut en etkin kaynaklarla ulaşmaktır (iş dünyasının ve hükümetlerin görevidir). Böylece kaynaklar üretilir ve dağıtılır. Diğer yönden kaynakların korunması gerekir. Bu görevi de adalet, sağlık, çevre, silahlı kuvvetler ve sigorta sistemleri yerine getirir.
Canlılar kendilerinin sonlu bir ömre sahip olduklarını bilir. Bu nedenle varlıklarını sonsuza kadar sürdürmenin yolu olarak nesillerinin devamını görürler. Bu isteği de içgüdüsel olarak ya da genetik kodlarında şifrelendiği gibi sürdürürler. Aynı zamanda yeni neslin de kendilerine benzemesini isterler. Bireysel bazda bu olay DNA’lar aracılığıyla olurken toplumsal bazda DNA’nın görevini kültür üstlenir. İş adamlarının en büyük kaygılarından birisi eserlerinin (neslinin) sürekliliğini sağlamaktır. Gerçek iş adamları nihai analizde iş yerinin asıl sahiplerinin çalışanlar olduğunu bilirler. Çünkü zenğinliği üretme yeteneği insanlardadır. Şirket varlığını ancak insanlar aracılığıyla sürdürebilirler. Bu nedenle iş adamları şirketin sürekliliğini sağlayacak yetenekleri arar. Elbette bu yeteneklerin çocuklarında olmasını ister. Ancak çocuklarında bu yetenek yoksa diğerlerini araştırırlar. Üretim yeteneğini korumak demek sürekli olarak üretken işgücü yaratmak demektir. Bu da ancak öğrenmeyle gerçekleştirilebilir.
2. Gerçek ya da bilgi, knowledge (yeti) ve anlayışın yayılması ya da yaratılması
Gerçeğin aranması bilimin işlevidir. Bilimin ürünlerinin uygulanması ise teknolojidir. Bilim ve teknolojiyi yayma görevi ise temel olarak üniversitelerindir. Bilim, teknoloji ve üniversitenin işlevi sonuçlara daha verimli bir şekilde ulaşmamızı sağlamaktır.
Bir şeyi istemek tek başına yeterli değildir. İstediğiniz şeyi gerçekleştirme yeteneğine de sahip olmak gerekir. Bu da ancak değişimle hemen hemen eş anlamlı olan öğrenmeyle gerçekleştirilebilir. Peter Senge öğrenmeyi bu anlamda daha önce yapamadıklarımızı şimdi yapabiliyorsak öğrenme gerçekleştirilmiştir şeklinde açıklamaktadır. Merak etmek insan oğlunun temel özelliklerinden biridir. Öğrendikçe yeni şeyleri şeyleri merak ederiz. Gelişmemizi sağlayan temel duygu da bu merak duygusudur. Merak ettiklerimizden bir kısmını öğreniriz ya da biliriz ama uygulamaya koyamayız. Bildiklerimizi uygulamaya sokabiliyorsak o zaman bir teknolojiye sahibiz demektir. Gerçeği araştırma ve bilginin yayılması temel olarak okulların görevidir, ancak özellikle uygulamada yani teknolojide işletmelere de büyük görevler düşmektedir. Sürekli değişimin yaşandığı günümüzde herkes sürekli öğrenmek ve öğrendiklerini uygulamak zorundadır. Bu nedenle işletmelerin en önemli görevlerinden biri sürekli öğrenmeye olanak sağlayacak ortamı hazırlamaktır. Şirketler bu görevi sadece okullara bırakamaz ya da belirli dönemlerde dışardan transferle olayı tümüyle çözümleyemezler. Rekabet avantajlarını koruyabilmek için sürekli öğrenme kavramının sisteme yerleştirilmesi gerekir.
3. Güzelliğin, olmanın duygusal yönlerinin, yapılanın ve olanın anlam ve heyecanının yaratılması  ve yayılması
Güzelin peşinden koşmak da insanların içsel bir değeridir. Bazı şeyleri sadece güzel oldukları için yaparız. Bunun başka bir nedeni de yoktur. Güzelin peşinden koşmak hemen herkese estetik kavramını hatırlatır. Literatürde estetikle ilgili oldukça fazla yayın olmasına rağmen bana göre bu kavramın en iyi açıklaması Ana Britannica ansiklopesinde yapılan açıklamadır. Bu nedenle açıklamayı aynen aktarıyorum.
“Felsefenin, güzeli ve güzel sanatların doğasını inceleyen bölümüne estetik denir. Yunanca aisthetike (duyum) sözcüğünden gelen terimi bugünkü anlamıyla ilk kez kullanan ve estetiğin, felsefenin ayrı bir dalı olmasını sağlayan Alexander Baumgarten’dir.
Estetik, insanın dış dünyaya gösterdiği, “güzel” ve “çirkin” sözcükleriyle dile getirilen tepkilerle ilgilidir. Ancak güzel ve çirkin sözcüklerinin kapsamları belirsiz ve anlamları da öznel ve görelidir. Üstelik, etkileyici bir doğa görünümüyle ilgili gözlemlerde ya da sanat eleştirilerinde kullanılan nitelemeler yalnızca güzel ve çirkinle sınırlı değildir. Anlamlı, dengeli, uyumlu, ürpertici, yüce gibi bir dizi başka kavram da değerlendirmeye girer. Estetik kuramı, bir yandan güzelin yalnızca öznel olmayan, nesnel bir içerik de taşıyan bir tanımını yapmaya, bir yandan da bu değişik terimler arasındaki bağlantıları belirlemeye çalışır.
Kant’a göre estetik; yaşantının temel öğesi beğeni yargılarıdır ve yargı yetisi ancak ussal, düşünen varlıklarda bulunabilir. Estetik yaşantı, pratik ahlaki yargıyla kuramsal us arasında bir bağlantı kurar ve yalnızca ussal varlıklara özgüdür. Estetik yeti olmadan da insanın öteki yetileri güdük kalır.
Kant’a göre estetik yaşantının ayırt edici özelliği, çıkarsız oluşudur. Çağdaş estetiğin çıkış noktası olan bu önerme, estetiği ahlaktan da bilimden de ayırır. Ahlaki davranışlarda bir çıkar öğesi vardır; evrensel sayılan bir davranış ölçüsü bütün insanlara benimsetilmek istenir. Bilim de nesnelerin içyapılarını, işleyişlerini ve neden-sonuç ilişkilerini araştırır; nesneleri denetim altına almak, insanın hizmetine koşmak ister. Estetik bu kaygıları taşımaz. Schiller, “iyi olanı, kusursuz olanı insan yalnızca ciddiye alır; oysa güzel olanla oynar.” der.
Hayal gücünün rolü konusunda bugüne kadar yeterli bir temellendirme yapılmamışsa da, insanın gerçekte var olmayan bir şeyi zihinlerinde canlandırmalarını sağlayan bir yaratma yetisi olduğu kesindir. İnsanın resimde bir insan yüzü görmesini sağlayan da budur, çünkü orada bir insan yüzü değil, boyalı bir tuval durmaktadır. Sartre’da düş gücünü, olmayanda olanı görmek biçiminde tanımlar.
Sanat yapıtının estetik olarak kavranmasını sağlayan etken biçimdir. Yapıtta her birim ötekilerle ve yapıtın bütünüyle belirli bir ilişki içindedir. Yapıtın estetik ilgi uyandırmasına da bu ilişkiler yol açar.”
Yönetim ve gelişme kitaplarında yeterince yer verilmese de estetiğin yarattığı heyecan ve güzelin peşinden koşma duygusu her alanda gelişmenin ana kaynaklarından birisidir.
4. Kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesi ve korunması amacıyla; işbirliği, koalisyon,  rekabet ve çatışma için, değerlerin oluşturulması ve kurumsallaştırılması
Buradaki kavramlar ilerleyen bölümlerde tanımlanacaktır, ancak bir kurumda kişiler arası ilişkilerin temel kurallarla tanımlanması gerekir. Bu bir anlamda kararların nasıl verileceği hakkında yapılan bir anlaşmadır. Önceden kararın nasıl verileceğinin üzerinde anlaşılması, konsensüsün yani türkçesiyle uzlaşmanın gerçek anlamıdır. Demokrasilerin de temel prensiplerinden birisidir. Aksi takdirde çatışmaları  rekabete dönüştürmenin yolu yoktur.
Hangi davranışların doğru hangilerinin yanlış olduğı konusunda genel bir anlaşmanın olması gerekir. Bu da bir ülkenin ya da organizasyonun değerlerinin oluşturulması ve yaygınlaştırılmasını kapsayan bir konudur. Bu görev temel olarak üniversite, din ve psikoloji ya da psikiyatrinin görevidir.
5. Gücün duplikasyonu ve geliştirilmesi; yasallık, otorite ve sorumluluğun ya da hükmetme kavramının sorgulanması
Bu kavram merkezilik ve yerellik kavramlarının aynı anda yerleşebilmesi için önemlidir. Topluluk adına kimler eyleme geçmeye yetkilidir? Kararları kimler alacaktır? Örneğin seçilmişler atanmışlardan önce gelir deniyor. Demokratik kural olarak bu ifade doğrudur, ancak halkın seçtikleri belirli düzeydeki seçilmişlerden önce gelir. Seçimi kişiler yaparsa, bu bir seçim işlemi midir yoksa bir kişi tarafından yapılan atama işlemi midir? Bu soruların hemen arkasından da organizyonun yaptığı atama mı daha önemlidir yoksa kişilerin yaptığı atamalar mı daha önemlidir sorusu gündeme gelir. Bu ve benzeri soruların sistemde açık olarak yanıtlanması çok önemlidir. Aksi takdirde yetkin olmayanlara sorumluluk verilmesi gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu da istenmeyen sonuçlara yol açar.
Diğer bir anlatımla organizasyonların nasıl yapılandırıldığı, nasıl yönetildiği ve insan etkileşimlerindeki ahlaki yönlerle ilgilenir. Sistemlerin sonuçlarını bu şekilde inceledikten sonra, “Bu sonuçları üreten bir sistemin tasarımın da hangi prensiplere uyulmalıdır?” sorusu gündeme gelir.
SİSTEM PRENSİPLERİ
Herhangi bir sistemin tasarlanmasında; açıklık, amaçlılık, çok boyutluluk, bütünsel özellikler ve sezgilerimize karşıt olma prensiplerinin gözönünde bulundurulması gerekir. Bu prensipler aşağıda ayrı ayrı ele alınmıştır:

AÇIKLIK
Buradaki açıklık, yaşayan (açık) sistemlerin davranışının ancak çevreleri kapsamında anlaşılabileceğini ifade etmektedir. Bu durum daha önce tanımladığımız açık sistemin doğal bir sonucudur. “Siz kimsiniz?” sorusuna nasıl cevap verirsiniz. İnsanların kendilerini diğer insalardan bağımsız olarak tanımlamaları mümkün değildir. Hiç mezar taşlarında ne yazıyor diye dikkat ettiniz mi? Mezar taşınıza ne yazdırmak istersiniz? Diğer insanlardan farklı olduğunuzu nasıl açıklarsınız. Galiba mezara kadar gitmeye de gerek yok. Kartvizitiniz de ne yazıyor? Yazılanlar sizi tanımlıyor mu? Şirketinizin ismi, şirketinizi ne kadar tanıtıyor? Tüm bu sorulara vereceğiniz yanıtlarda çevrenizle olan ilişkilerin yer aldığını göreceksiniz.
Sözü edilen ilişkiler oldukça karmaşık bir yapıya sahiptirler. Bu karmaşa çaresiz olduğumuzu mu gösterir? Yaşamımızı sürdürebildiğimize göre bu soruya hayır yanıtını verebiliriz. Bu karmaşayla bir şekilde birlikte yaşamasını biliyoruz. Çevremizde gerçekleşen olayların şans, seçim ve belirlilik faktörlerini içerdiğinin farkındayız. Önemli olan bu faktörleri ayrıştırabilmektir.Bu nedenle olayları kontrol edilebilen ve kontrol edilemeyen olaylar şeklinde ikiye ayırmak yararlı olacaktır.
Bu ayırım bize organizasyonumuzun ya da sistemimizin kendisini, sınırlarını ve çevresini belirleme olanağı sağlar. Sistem, katılan aktörler tarafından kontrol edilebilen değişkenlerin karşılıklı etkileşim kümelerinden oluşur. Sistemin davranışını etkileyen, fakat kontrol edilemeyen değişkenler sistemin çevresini oluşturur. Kontrol etmek, tek bir eylemin sonucu üretmeye yeterli olduğu durumları gösteren bir kavramdır. Sistemin sınırları ise aktörlerin yeteneğine, otoritesine bağlı olarak değişen keyfi bir öznel yapıdır.
Bir değişkeni kontrol edemezsek  ne yapmaya çalışırız? Onların nasıl davranacaklarını tahmin etmeye çalırız ve tahminlerimize göre hazırlık yaparız. Bu neoklasik yönetim okulunun anlayışıdır. Uygulamalar bu yaklaşımın iyi sonuçlar vermediğini göstermektedir. Bu nedenle günümüzde dikkatimizi daha çok kontrol edemedeğimiz, fakat etkileyebileceğimiz değişkenler üzerine yöneltiyoruz. Kontrol için, istenen sonucu üreten bir eylemin olması yeter ve gerek koşullarının sağlanması demektir. Etki içinse eylem yeterli değildir, sadece ortak üreticidir.
Çevre hakkındaki bilgimiz arttıkça, kontrol edilemeyen değişkenleri etkilenebilir hale dönüştürmek mümkündür. Bir değişkeni etkileme yeteneğimiz arttıkça, bu değişkeni tahmin etme yeteneğimiz azalmaktadır. Etkilenebilen değişkenlerin olduğu çevreye transactional (etkilenebilen) çevre denir. Bu çevre amaçlı açık sistemlerin(canlı) davranışlarının anlaşılmasında önemli rol oynar. Yavaş yavaş olayların önemli bir kısmını gerçekten kontrol edemediğimizi, fakat etkileme yeteneğine sahip olduğumuzu kavrıyoruz. Bu nedenlede liderlik kontrol edemediklerimizi etkileme ve etkileyemediklerini fark etme yeteneği olarak tanımlanabilir.
Yaşayan sistemlerin davranışlarını anlayabilmemizin en önemli nedenlerinden birisi de belirli karekteristikleri sergilemeleridir. Bu sistemler sadece ortak özelliklerini sergilemekle yetinmezler aynı zamanda kişiliklerini büyük bir hırsla korumaya çalışırlar. Biyolojik düzeyde canlılar bu kararlılığı genetik kodlama (DNA) ile gerçekleştirmektedirler. Genetik kod değiştirilmediği sürece canlılar, kendilerini tekrar etmeyi sürdürürler. Kişisel ve kollektif kimliklerimiz de benzer özellikleri gösterir.
Organizasyonlar da daha önceden tanımlanmış bir düzeni gerçekleştirmeye yöneliktirler. Bu kültürel kodlar, biyolojideki DNA’ların görevini görürler. Toplumsal belleğimizin derinliklerinde yatan gizli varsayımlar, default(varsayılan) olarak, mevcut düzeni tekrar üretmeye programlanmış organizasyon prensipleri olarak çalışırlar.
Etkileyebildiğimiz çevre sandığımızdan daha geniş olabilir. Bu nedenle kim olduğumuzu iyice araştırırsak, potansiyelimizin ne kadar büyük olduğunu farkederiz. Yapılan araştırmalar DNA’dan sonra davranışlarımızı etkileyen en önemli faktörün amaçlarımız olduğunu ileri sürmektedir.
AMAÇLILIK
Etkilenebilen çevredeki aktörleri etkileyebilmek için, yaptıklarını niçin yaptıklarını anlamak zorundayız. Bilgi (information) NE sorusuyla, Knowledge (yeti) NASIL sorusuyla ve anlamak(understanding) ve bilgelik (wisdom) NİÇİN sorusuyla ilgilenir.  Buradan da anlaşılacağı gibi etkin bir oyuncu olabilmek için anlama düzeyine yükselmemiz gerekir. Niçin sorusu bir amaçlılık yani seçim konusudur. Seçim; ussal, duygusal ve kültürel boyutların ortak ürünüdür. Ussal seçim kişisel bir ilgi alanıdır ya da gözlemcinin değil karar vericinin ilgi alanıdır. Ussal seçim bilgece (wise) bir seçim olmak zorunda değildir.  O anda karar vericinin algıladağı ilgiyi yansıtır. Burada bilgelik ise, olayın toplumsal kapsamda sonuçlarını ve ahlaki etkilerini gözönüne almaktır.
Herhangi bir kişi seçim yaptığında, yaptığı seçim bize göre doğru olmasa da, bu seçimin arkasında yatan usu bulmak bizim görevimizdir. Seçicinin davranışlarını anlayabilmek için onun ilgisinin ne olduğunu bilmek önemlidir.
Seçimin duygusal boyutu ise güzellik ve heyecan alanına girer. Birçok şeyi heyecan duyduğumuz ya da bizim için bir mücadeleyi gerektirdiği için yaparız. Usta tavlacılar neden acemilerle oynamak istemez ya da sürekli olarak yendiğiniz bir kişiyle neden oynamak istemezsiniz? Mücadelelerimizde heyecan, karar verme kriterlerimizin bir parçası olmazsa hayat herhalde sıkıcı bir hal alırdı. Yaptığımız işin bizim için bir anlamı olmazdı. Bu duygusal durum, zevk ve tatmin duygularının nedenidir. Bu tür eylemlerimizi genellikle riskle ağırlıklandırmayız.
Amaçlı sistemler değerler tarafından yönlendirilirler yani amaçlı davranışların çabası bu değerleri gerçekleştirmek içindir. Bu değerler genellikle kültürün içinde gizlidir ve karar verici bunların farkında bile olmaz. Bunlar birileri zorlayıncaya kadar gerçek olarak kabul edilirler.
Amaçlılığın özünü anlayabilmek için Ackoff’un sistem davranışlarına ilişkin yaptığı ayırımları bilmek önemlidir. Ackoff’a göre bir sistem reaksiyon (tepki) gösterir, yanıt verir ya da eyleme geçer. Tepki için çevredeki bir olay gerekli ve yeterlidir. Bu nedenle tepki bir başka olayın belirli bir şekilde neden olduğu bir olaydır. Yanıt vermede ise çevrede bir olay olması gereklidir, fakat yeterli değildir. Bu nedenle tepki, sistemin de ortak üreticisi olduğu bir olaydır. Eylem ise çevredeki değişikliğin gerekli ve yeterli olmadığı bir sistem davranışıdır. Bu nedenle eylemler kendi kendini belirleyen olaylardır.
TEPKİ: Çevredeki bir olayın hem yeterli hem de gerekli olduğu bir  sistem davranışıdır. Bu nedenle reaksiyon bir başka olayın neden olduğu bir olaydır.
YANIT  : Bunun için çevredeki bir olay gereklidir fakat yeterli değildir.
EYLEM : Çevredeki bir değişim ne gereklidir ne de yeterlidir. Bunlar kendi kendini belirleyen olaylar ya da  otonom davranışlarıdır.
SİSTEMLERİN DAVRANIŞSAL SINIFLANDIRILMASI
DAVRANIŞ (SÜREÇ) ARAÇLAR ( YAPI) ÜRÜN (FONKSİYON)
PASİF
Aletler SABİT
Tüm çevrelerde aynı yapı
Seçim yok SABİT
Tüm çevrelerde tek işlev
Seçim yok
REAKTİF
Kendi kendini koruyan sistemler
Değişken ve belirli  çevrelerde farklı yapılar
Araçların seçimi yok SABİT
Her çevrede tek işlev
Sonuçların seçimi yok.
TEPKİSEL
Hedefe yönelik sistemler
Değişken ve seçilmiş
Aynı çevrede farklı yapılar
Araçların seçimi
Belirlenmiş değişken
Farklı çevrelerde farklı işlevler
Sonuçların seçimi yok.
AKTİF
Amaçlı sistemler
Değişken ve seçilmiş
Aynı çevrede değişik yapı
Araçların seçimi
Değişken ve seçilmiş
Aynı çevrede farklı işlevler
Sonuçların seçimi
Tepki gösteren, yanıt veren ve eyleme geçen sistemler sırasıyla; durumu koruyan, hedefe yönelik ve amaçlı sistemlerdir.
Kendini koruyan sistemler, değişikliklere değişik çevresel koşullarda durumunu korumak için tepki gösterir. Bu sistem, çevredeki değişiklikler tarafından belirlenen bütünüyle sistemin yapısında olan belirli bir tepkiyi gösterirler. Bununla birlikte değişik çevre koşullarında kendi durumunu korumak için içsel bir değeri gerçekleştirir. Örneğin havalandırma sistemleri ya da buzdolapları bu şekildedir.
Hedefe yönelik sistemler belirli durumu yaratıncaya kadar, aynı ya da değişik çevrede farklı olaylara farklı yanıtlar verebilirler. Bu durumun üretimi, hedeftir. Böyle sistemler sonuçları değil, araçları seçebilirler. Bu nedenle tepkisel olmaktan çok yanıtsaldırlar. Tepki istençlidir, yanıt ise değildir. Örneğin düşük düzeyli canlılar yiyeceklerini aynı ya da değişik çevrede farklı şekillerde arayabilirler. Hedefe yönelik sistemin bir hafızası varsa, zamanla hedefini daha verimli bir şekilde izlemeyi öğrenir.
Amaçlı sistemler ise, aynı çevrede aynı sonuçları değişik şekillerde üretmekle kalmazlar, değişik sonuçları aynı ya da değişik çevrede de üretebilirler. Sabit koşullar altında sonuçlarını değiştirebilirler. Bu yetenek, özgür iradenin varlığını gösterir. Bu sistemler sadece öğrenme ve uyumla kalmazlar aynı zamanda yaratabilirler de. İnsan bu sistemlerin bir örneğidir.
ÇOK BOYUTLULUK
Çok boyutluluk, zıt eğilimlerdeki tamamlayıcı ilişkileri ve mümkün görünmeyenlerden mümkün(feasible) bütünler yaratma yeteneğidir.
Tüm kültürlerde zıtlık vardır ve bu zıtlıkların sıfır toplamlı oldukları kabul edilir. Biri kazanınca diğeri kaybeder ve kaybeden elenir. İkinci olarak olarak da uzlaşma (compromizing) çatışmaların bir çözümü olarak kabul edilir. Buradaki uzlaşma noktası kararsız bir karışımdır. Genellikle iki zıt ucu içinde bulundurur. Kuvvet yapısı değişince uzlaşma noktası da değişir.
Bununla birlikte biz paradokslar çağında yaşamaktayız. Örneğin özğürlükle adalet kavramları çok sık kullanılan kavramlardır. Özgürlüğün altında daima anarşi aranır ve bazıları da adaletin arkasında zulüm ararlar. Biraz daha ileri giderek, güvenlikle(security) ile özğürlük kavramları arasındaki ilişkiyi ele alalım. Bir kişi özgür değilse güvenli değildir ve güvenli değilse özgür değildir.
Buradaki üç kavram aynı şeyin değişik yüzleridir ayrı ayrı ele alınmaları sorun yaratır.
Bu üç kavramı birarada ele alabilmek için tamamlayıcı kavramının tanıtılması yararlı olacaktır. Tamamlayıcı boşlukları dolduran ya da parçaları bütünleştiren demektir. Çok boyutluluk prensibi karşıt eğilimlerin sadece aynı anda oluşabileceklerini ve etkileşim içinde olduklarını kabul etmekle yetinmez, aynı zamanda bunların tamamlayıcı ilişkiler oluşturabileceklerini de kabul eder. Tamamlayıcı ilişkiler çiftlerle sınırlı değildir. İkiden fazla değişken; özgürlük, adalet, güven kavramlarında olduğu gibi tamamlayıcı ilişkiler gösterebilir
Karşıt eğilimlerin karşılıklı bağımlılıkları  ya da (or) yerine ve (and) ilişkileriyle karekterize edilebilirler. Bu da her eğilimin ayrı bir boyutla; düşük-düşük, yüksek-düşük gibi temsil edilmesi demektir.
Bu bir sıfır toplamlı formülasyon değildir yani bir tarafın kaybetmesi gerekli değildir.

BÜTÜNE İLİŞKİN ÖZELLİKLER
Ben sevebilirim fakat benim hiçbir parçam sevemez. Herhangi bir parçamı ele alırsanız sevgi kaybolur. Bunun da ötesinde sevgi beş temel duygudan herhangi birisinin ürünü değildir. Bir rengi, sesi ya da kokusu yoktur. Dokunulamaz ya da tadılamaz. O halde bir kişi sevgiyi nasıl ölçebilir? Bazıları beni sevseydin yüksek sesle konuşmazdın diyebilir. Sevgi klasik mülkiyet tanımına uymaz. Bunun gibi başarı, mutluluk gibi mülkiyetler de klasik tanıma uymazlar. Bunlara ingilizcede emergent faktörler adı verilir.
Bunlar bütüne ilişkin özelliklerdir; parçaları inceleyerek, bu mülkiyetlere ulaşmazsınız. Etkileşimlerin bir ürünüdürler ve kendi terimleriyle anlaşılabilirler. Tek bir temel duyunun ürünü değildirler ve bu nedenle de doğrudan ölçülemezler, ancak gerekirse bazı yönleri ölçülebilir. Bu özellikler analiz edilemezler ve sayısal araçlarla işlenemezler ve nedensel açıklamaları yapılamaz. Örneğin en önemli bütünsel özellik olan yaşam olayını ele alalım. Şimdiye kadar hiçbir kimse yaşamı tek bir nedene indirgeyememiştir.Yaşamla birşeyler arasında ilişki (korelasyon) bulma tuzağına düşerseniz, hemen hemen herşeyle yaşam arasında bir ilişki bulabilirsiniz. Fakat bunlar yaşamın özü hakkında çok fazla bir şey söylemezler.  Sadece analitk yaklaşımlara güvenirseniz, bütünsel özellikleri tam olarak kavramanız mümkün olmayacaktır.
Bütünsel özellikler birçok öğenin etkileşimlerinin ürünü olduğundan, zamana bağlı bir durumu üreten, dinamik bir süreç olarak düşünülmelidir. Bir diğer anlatımla bu özellikler anında gerçek zamanlı olarak üretilmektedir. Süreç durduğu zaman bu özelliklerin üretimi de durmaktadır. Bunlar gelecekte kullanılmak üzere depolanamazlar. Bir anda oluşabildikleri gibi yok olabilirler de.
Bütünsel özellikler süregiden bir sürecin anlık sonuçlarıdır. Bu nedenle bu özellikleri anlamak isteyenler bunları yaratan süreci anlamak zorundadırlar. Ölmek çok doğal bir olaydır, yaşamaksa mucizedir.Yaşamı yüzlerce sürecin etkileşimi sağlar. Bu nedenle yaşamı tek bir süreçle açıklamaya çalışanların, yaşamın ne demek olduğunu bildiklerinden şüphe etmek gerekir.
Başarı bütünsel bir özellik ise, eylemlerden çok etkileşimlerin yönetimiyle ilgili bir konu olmalıdır.
SEZGİLERİMİZE KARŞIT OLMA
Sosyal dinamikler, sezgilerimize karşıt davranışlar sergilerler. Analitik yaklaşımın ulaşamayacağı kadar karmaşık bir düzeydedirler. Sezgilerimize karşıt olmak demek, istenilen sonucu üretmek niyetiyle yaptığımız eylemler tam tersi sonuç ürtebilirler demektir. Önce herşey kötü gidebilir ya da her şey önce iyi gider sonra kötüleşir. Bir kişi yanlış bir nedenle kazanabilir ya da kaybedebilir.
Sezgilerimize karşıt olma durumunu anlayabilmek için aşagıdaki savların pratik sonuçları anlaşılmalıdır:
-Neden ve etki zaman ve uzayda ayrılabilir. Herhangi bir zaman ve yerde oluşan bir olay, farklı zaman ve yerde gecikmeli bir etki gösterebilir.
-Neden ve etki birbirinin yerine geçerek dairesel ilişkiler sergileyebilir.
-Bir olayın çok sayıda etkisi olabilir. Önem sırası zaman içinde değişebilir.
-Başlangıçta bir etkiyi üretmekte anahtar rol alan değişkenler kümesi, farklı zamanlarda farklı değişken kümeleriyle yer değiştirebilir. Başlangıç etkisinin ortadan kaldırılması mutlaka etkinin de yok edileceği anlamına gelmez.
Başlangıç koşullarının yerine kesinliğin, şansın, ve seçimin farklı kombinasyonlarının oluşturduğu sürecin; gelecekteki durumları daha çok etkileyeceğini kabul ederek, eş sonuçluluğun klasik nedensellik prensibinin yerini alması gerekir. Bu da bir eylemin kısa ve uzun dönem sonuçları için dinamik bir model kullanılması gerektiğini ima eder. Bu modeller de evrenin koatik yapısını yansıtmalıdır.
Burada önerilen amaçlı sistemlerin davranışlarına ilişkin açıklamalar, kaos teorisinin çözümlerinin bir başka perspektiften yapılmasıdır. Aşamalı yöntem de kaostaki kalıpların bulunması açısından yararlıdır.
Aşağıdaki noktalar kaos teorisinin ilginç ve organizasyonla ilişkili görüşleridir.
-Doğrusal olmayan bir sistemin davranışlarının analiz edilmesi her adım attığınızda duvarlarının şekli değişen bir labirentte yolunuzu bulmaya çalışmak gibidir.(yani oyun içinde oyun vardır.)
-Geleneksel matematiksel yöntemlerle başedilemeyecek kadar karmaşık sistemler fraktal geometri ya da fuzzy lojiğin basit yasalarına uyabilir.
-Karmaşıklık yasaları üniversal across hierarhical scales’lara uyar (scalar, self – similiarity) ve kendisini oluşturan parçaların ayrıntılı davranışları tarafından etkilenmezler.
-Karmaşık bir bütünün davranışlarını açıklamak için parçaların davranışlarını çalıştıkça açıklama yeteneğimiz azalır azalır. Tersine bütünün davranışlarını çalıştıkça açıklama yeteneğimiz gittikçe artar.
-Zamana ilişkin yeni anlayışlarımız, zamanın saat tarafından değil ritim ve aşamalar tarafından tanımlandığını göstermektedir.
-Doğa bazıları uzay da düzenli fakat zamanda düzensiz ya da tersi kalıplar oluşturur. Bazı kalıplar ölçekte kendine benzeyen yapılardır, fraktal, diğerleri salınırlar.
Kalıpların doğasını dört çeşit çekici belirler.
1. Nokta çekerler (özel bir eylem tarafından çekilen ya da itilen)
2. Dairesel çekerler (İki ya da daha çok eylem arasında salınan)
3. Torus çekerler (Kendini tekrar eden organize karmaşıklık)
4. Garip çekerler (zamanla ortay çıkan ve öngörülemeyen karmaşık paternler)
Kaos terimlerini sosyal kapsamda kullanmaya çalışırsak, dört çeker aşağıdaki şekilde açıklanabilir.

. Nokta çekerler(dichotomy/unidirectional) doğal içgüdülerinin ( korku, sevgi, nefret, paylaşma isteği..) peşinde koşanları temsil eder.
. Çevrimsel çekerler (dialectic/kendini koruyan) çok boyutluluk prensibine(zıt görünen, fakat birbirini tamamlayıcı eğilim gösteren) uygun olan eylemlerdir. Kararlılık- değişim, güvenlik- özgürlük gibi.dönem dönem farklı konulara önem vermek bu sonucu üretir ve alt eniyilemenin bir sonucudur.
. Torus çekerler (eş sonuçluluk, /neğ. Entropik/hedefe yönelik) açık sistemlerin davranışlarını örnekler.Bu sistemleri ne olması gerektiğinin imajı (DNA), biyolojik sistemlerin büyüme kalıbı gibi yönlendirir.
. Garip çekerler(çok sonuçluluk / kendi kendini organize etme / amaçlı) amaç ve araçları seçen sosyo kültürel sistemlerin davranışlarını yansıtır. Amaçlı aktörlerin stilistik tercihlerinden doğan öngörülemeyen  kalıplar oluşur.
Kendi kendini organize etmek her zaman bilinçli bir eylem değildir.Genellikle bu default olarak ya da sapmanın gittikçe büyümesi (evrimleşme) aracılığıyla olur. Kendi kendini organize etme işi imalı kültürel kodları kullanarak default olarak oluşursa, üretilen kalıp daha çok torus çekerlere benzeyecektir. Bununla birlikte yeniden tasarım, garip çekerler tarafından oluşturulan bir kendi kendini organize etme olacaktır.
ZİHİNSEL MODELLER VE YÖNETİM YAKLAŞIMLARI

Bu bölümde daha önceki bölümlerde yapılan açıklamalara uygun bir organizasyon oluşturabilmek için temel yönetim yaklaşımları ya da anlayışları üzerinde durulacaktır. Burada yapılacak açıklamalar da bir takım genellemeler içerdiği için diğer bir anlatımla iki yönetim tipinin hiçbir zaman tam olarak birbirinin benzeri olmayacağı için anlatılanlar ancak genel bir sınıflandırmayı gösterecektir. Bu Bölümün Birinci bölümle ilişkisine okuyucunun özellikle dikkat etmesi yararlı olacaktır. Burada zihinsel modellerimizin (zihniyetimizin, paradigmalarımızın) davranışlarımızı nasıl belirlediği üzerinde durularak, yönetim açısından  eski zihniyetimizi neden değiştirmemiz gerektiği üzerinde durulacaktır.
Beynimiz çevreden sürekli olarak uyarıcılar alıyor ve bu aldığı uyarıcıların önemli bir kısmını dikkate almıyor, geriye kalan kısmını ise değerlendiriyor ve onlara bir takım anlamlar yüklüyor. Böylece deneyimlerimizden; değerlendirme ve anlamlandırma sonucunda kendimize özgü bir gerçeklik haritası oluşturuyoruz. Bu nedenle bizim gerçek diye ele aldığımız şeyler aslında sadece bizim yorumlarımızdır. Bu yorumların bütünü de zihinsel modelimizi oluşturur. Bu durumun farkına varmamız, iletişim ve kavrama düzeyimizi oldukça yükseltecektir.
Richard Pascale Honda fabrikalarını incelemeye gelen yabancıların zihinsel modeli kavramadıkları için düştükleri durumu aşağıdaki şekilde açıklıyor:
“Örneğin, Honda fabrikalarını gezmeye gelenler, durumun bir fotoğrafını çekerek buralarda görünmeyen bir elin olduğu sonucuna varmaktadırlar. Oysa bir kurumun nasıl çalıştığını anlayabilmek için fotoğraftan çok,  filminin çekilmesi gerekir. Görünmeyen kuvvet; yönetimin zihinsel modelidir ki, bu da diğer bir çok şey arasında bir çok küçük ateş yakarak bunların ısı enerjilerini birbirine bağlarlar. Kişilerin olaylara ya da dünyaya bakış şekillerini anlamadan organizasyonu anlamak, diğer yönden kişilerin zihniyetinde bir değişiklik yapmadan, bir değişimi gerçekleştirmek mümkün değildir.
….Ayakta kalanların önemli fakat belirgin bir özellikleri de organizasyonlarının sorgulama motorları olmalarıdır. Evet onlar sorunları çözerler, fakat en iyi yaptıkları şey mevcut hareket tarzlarını sürekli ve takıntı halinde sorgulamak için organizasyon kuvvetlerini bağlamaktır. Sürekli sorgulama da bir sonraki, bir sonraki….zihinsel modelleri gündeme getirecektir.”
Bu da zihinsel modellerin ya da zihniyetin açığa çıkmasına ve gelişmesine neden olacaktır. Esasen organizasyon çalışmaları da bu şekilde yapılır.
Oluşturduğumuz bu gerçeklik haritaları zihniyet ya da zihinsel model olarak da adlandırılmaktadır. Zihinsel model; zihnimizin derinliklerinde yatan, dünyanın nasıl işlediğine ilişkin görüntülerdir ki, bunlar ne yaptığımızı ve ne gördüğümüzü derinden etkiler. Güçlük de zihinsel modellerimizi gerçekmiş gibi kabul ederek davranmamızdır. Zihniyet TDK’nun sözlüğünde; “Bir toplum veya topluluktaki bireylerde görüş ve inanış etmenlerinin etkisiyle beliren düşünme yolu, düşünüş biçimi.” şeklinde tanımlanmaktadır.
Davranışlarımızı şekillendiren; olayların kendisi değil, olayların ne anlama geldiğine ilişkin inançlarımızdır. Bu inançlar bize neyin acı olduğuna yani nelerden uzaklaşılacak ve neyin zevk olduğuna yani nelere yaklaşılacağına ilişkin rehberlik yaparlar. İnançlarımızı da daha önce neyin acıya ya da zevke yol açtığına ilişkin deneyimlerimizin sonucunda yaptığımız genellemeler oluşturur.
Basit ya da mekanik olaylarda genellemeler yaşamımızı kolaylaştırırlar. Vidaları sola çevirirseniz sökülür, sağa çevirirseniz sıkışır gibi. Bu genellemenin de istisnası vardır, ama yaşamımızı kolaylaştıran bir genellemedir. Ancak daha karmaşık olaylarda beynimiz; özelliği nedeniyle, karmaşık olayları çok basit sembollerle temsil ederek genellemeler yapar ki bu, bir çok durumda kısıtlayıcı etki yapar.
“Şişman insanlar tembeldir.” şeklinde bir genelleme yaptığımızı kabul edelim. Bu genellemeye: ya karşılaştığımız şişman bir kaç insanın tembel olduğunu görerek; ya da yediklerini eritecek kadar çalışmadıklarını varsayarak ya da kendilerine güvendiğimiz insanlardan şişmanların tembel olduğunu işiterek; ya da gazete, kitap, televizyon gibi kaynaklarda şişmanlar tembel olarak temsil edildikleri için sahip oluruz. Şişman insanlar hakkında buna benzer başka konularda da genellemeler yaptıktan sonra, kafamızda bir şişman insan modeli geliştiririz. Şişmanlar hakkındaki diğer genellemelerimizi gözönüne almazsak; işe başvuran bir kişi şişmansa, zorunlu kalmadığınız sürece bu kişiyi işe almazsınız. Şişmanlık artık bizim için tembellik anlamını taşımaktadır. Yaşamda her türlü olayda, bu ve buna benzer kalıplaşmış davranış biçimlerinin (paternlerinin) olduğunun farkına varıyoruz. Buradan tüm şişmanlar aynı şekilde davranırlar sonucunu kesin olarak çıkarabilir miyiz? Elbette çıkaramayız. O halde bu genelleme bizim yaşamımızı kısıtlar. Ancak genelleme yapmadan yaşamak da mümkün değildir.  Zihnimizde oluşturduğumuz bu kalıplaşmış davranış biçimleri (paternleri); gerçeklik haritamızdaki ya da zihinsel modelimizdeki yolları oluşturmaktadır.
Yaptığımız genelleme sonucunda “şişman” kelimesiyle “tembellik” kelimesini ilişkilendirerek, şişmanlığı tembellik anlamında kullanmaya başladığımızı kabul edelim. Bu durumda “Şişmanların tembel olduğundan emin misiniz?” sorusu sorulduğunda hangi cevapları verebiliriz? Bu soruya üç türlü yanıt verilebilir. Birincisi mutlak bir şekilde eminsinizdir. Bu şekilde bir sorgulamayı dahi kabul etmezsiniz. Buna iman denir. İkincisi kesin olarak eminsinizdir, fakat sorgulamayı kabul edebilirsiniz. Bu duruma inanç denir. Üçüncüsü terazinin kefesi eminlikten yanadır ve sorgulamaya bütünüyle açıktır. Buna da fikir denir.
Şişman kavramından tembel kavramına geçiş bir soyutlama sıçrayışıdır. Zihinsel modellerimizi oluştururken buna benzer çok sayıda soyutlama sıçrayışı yaparız. Genellikle yaptığımız soyutlama sıçrayışlarının farkına varmadığımız gibi, bunların doğruluk derecelerini de sorgulamayız. Örneğin, “Çalışanları güdüleyen en önemli araç aldıkları ücrettir.” şeklinde bir varsayımda bulunalım. Bu kanı, yönetim konusunda kullandığımız zihinsel modelin bir parçasıdır. O halde genelleme daha üst bir modelin oluşturulmasında kullanıldığı zaman, biz bu genellemeye varsayım adını veriyoruz. Bu varsayım: Bir iman mıdır? Bir inanç mıdır? Bir fikir midir? Bu sorulara verilecek yanıtlar da deneyimlerinize karşılık aldığınız tepkilere yani edindiğiniz referanslara bağlıdır. Bu deneyimleri; kişisel olarak kendimizden, kitaplardan, filmlerden, diğerlerinden ve hayallerimizden ediniriz. Konuştuğunuz birkaç kişi size katılmıştır ya da bir yerde böyle bir şey okumuşunuzdur ya da kendinizi bir çalışan olarak hayal ettiğinizde öyle davranacağınızı düşünmüşsünüzdür ya da birinden böyle bir şey duymuşsunuzdur. İnanç haline dönüşmüş genellemeleri varsayım olarak kullandığımızı kabul edersek; inançlarla ilgilenmenin aşağıda sıralanan güçlükleri vardır.
1. Çoğumuz neye inanacağımıza bilinçli olarak karar vermeyiz
2. Genellikle geçmişteki deneyimlerimizi yanlış yorumlayarak inançlarımızı oluştururuz.
3. Bir inancı oluşturduğumuz da onun sadece geçmişteki deneyimlerimize ilişkin bir yorum olduğunu unuturuz.
Dünyanın nasıl davrandığına ilişkin bu varsayımlarla, dünyaya bir anlam vermekle kalmayız aynı zamanda nasıl eyleme geçeceğimizi de belirleriz. Bu nedenle kişisel ve toplumsal zihniyetle uğraşmaya, Christ Argyris eylem bilimi adını vermiştir. İnsanlar her zaman savundukları kuramlara göre davranmayabilirler, fakat her zaman oluşturdukları zihinsel modele uygun (benzeşimli) olarak davranırlar. Christ Argyris’in ulaştığı bu sonuç, örneğin neden insanların ekip çalışmasına inandıklarını söylemelerine rağmen ekip oluşturamadıklarını çok net bir şekilde açıkladığı gibi, klasik yaklaşımdaki bir çok inanışının da yıkılmasına neden olmaktadır.
Zihniyet bir düşünce yolu ve düşünüş biçimidir ama düşünmek ne demektir. Yine TDK’nun sözlüğünde; ” Bir sonuca varmak amacıyla bilgileri incelemek, karşılaştırmak ve aralarındaki ilgilerden yararlanarak, düşünce üretmek, zihni yetiler oluşturmak, muhakeme etmek; aklından geçirmek, gözönüne getirmek; zihniyle arayıp bulmak; bir şeye karşı ilgili ve titiz davranmak; akıl etmek, ne olabileceğini önceden kestirmek; tasarlamak; tasalanmak, kaygılanmak; farz etmek.” anlamlarına gelmektedir.”Deneyimlerimiz düşünce şeklimizi, ne düşündüğümüz de deneyimlerimizi etkiler. Bu nedenle nesnellik ve öznellik bir paranın iki yüzü gibidir. Bunlar birbirinden ayrıymış gibi görülerek, ayrı ayrı tartışılabilir, fakat onlar birbirinden ayrılamaz.
Nasıl düşündüğümüzü ve insanların neden aynı olaylara farklı tepkiler gösterdiğini daha iyi anlayabilmemiz için, olayları ya da nesneleri nasıl değerlendirdiğimizi belirleyen sistemin bütününün anlaşılması gerekir.
DEĞERLENDİRMELERİMİZİ YÖNETEN ANA SİSTEM
Nesnelerin ya da olayların ne anlama geldiğini ve bunlara karşı ne yapmamız gerektiğine karar vermemizi sağlayan değerlendirme ana sistemimizdir. İnsanlar arasındaki farkı belirleyen de bu ana sistemdir. Durum, sorular, değerler, inançlar ve referanslar şeklinde alt sistemlere ayrılabilen değerlendirme ana sisteminin herhangi bir alt sisteminde yapılacak bir değişiklik, değerlendirmelerinizi değiştirecektir.
Bize ulaşan ve algılayabildiğimiz herhangi bir uyarıcıya karşı göstereceğimiz tepki yani davranış, içinde bulunduğumuz zihinsel ve duygusal duruma (ruh haline) bağlıdır. Durum ise o andaki sinirsel süreçlerimizin toplamı olarak tanımlanabilir. Benzer uyarıcılara farklı zamanlarda farklı tepkiler göstermemizin temel nedeni de budur. Durumumuzu da iki faktör etkiler: iç temsilimiz ve fizyolojimiz. Bunlardan birincisi, uyarıcıyı zihnimizde nasıl temsil ettiğimiz yani iç temsilimizdir. İç temsilimizde olayların hangi yönünü öne çıkarıp, canlı bir şekilde görüntülediğimize bağlı olarak; durumumuz derhal değişecek ve vücudumuz da bu iç temsile karşılık gelen fizyolojinin içine girecektir. Bu etkileşimin tersi de geçerlidir yani fizyolojimizi değiştirirsek, durumumuz ve iç temsilimiz de değişecektir. O halde uyarıcılara karşı göstereceğimiz davranışı öncelikle etkileyen, duygusal ve zihinsel durmumuzu değiştirme olanağı bizim elimizdedir. Bu nedenle olayların ne anlama geldiğine ve ne yapılması gerektiğine karar verirken, becerikli durumda olduğumuzdan emin olmamız gerekir. Satıcıların müşteri gelirken kendilerine nasıl çeki düzen verdiklerine yani becerikli duruma geçtiklerine herhalde dikkat etmişsinizdir.
Değerlendirme sistemimizin ikinci öğesi sorulardır. Herhangi birşey yapmadan önce,”Bu ne anlama geliyor ve acıdan kaçınmak ya da daha çok zevk alabilmek için ne yapmalıyım?” şeklinde bir değerlendirme yapmalıyız. Burada eyleme geçip geçmeyeceğinizi büyük oranda belirleyen, kendi kendinize sorduğunuz belirli sorulardır. Sorduğunuz sorular sizin nereye odaklanacağınızı belirlediği için; olumsuz yönlere odaklanırsanız, muhtemelen eyleme geçmezsiniz ya da o olaydan mümkün olduğu kadar kaçınırsınız.
Değerlendirme sistemimizin üçüncü öğesi değerlerimizdir. Hepimizin yaşamdaki temel amacı daha çok zevk almak ve daha az acı duymaktır. Fakat aynı zamanda hepimizin nelerin acıya ve nelerin zevke yol açtığına ilişkin aldığı dersler farklıdır. Bunun sonucu olarak da belirli duygulara diğerlerinden daha çok önem veririz. Önem verdiğimiz duygular da değerlerimizi oluşturur. Değerlerimizi de önem derecelerine göre sıralandırırız yani onların da bir hiyerarşisi vardır. Tüm kararlarımızı bilinçsiz olarak da olsa, değerler hiyerarşimize göre zevk veren duyguları arttırmak ve acı veren duygularımızı azaltmak çabaları etkiler. Bu nedenle değerler hiyerarşimizi değiştirirsek, vereceğimiz kararlar da değişir.
Sistemimizin dördüncü öğesi inançlarımızdır. Genel inançlarımız; kendimizden, diğerlerinden ve genel olarak yaşamdan beklentilerimizi belirler. Bu inançlar öncelikle nelerin değerlendirleceğini belirler. Örneğin aileniz sizin için en önemli değerse, öncelikle bu konuyla ilgili olayları değerlendirirsiniz. Değerlerimizin gerçekleşip gerçekleşmediğini gösteren kurallar da bir nevi inaçtır ve kurallarımız çiğnendiği zaman değerlerimizin çiğnendiğine karar veririz. Örneğin işletmenizde hiyerarşi sizin için önemli bir değerse, astlarınızın size karşı yüksek sesle konuşmaması, bu değerin bir kuralı olabilir. Astlarınızdan biri sizinle yüksek sesle konuşursa rahatsız olursunuz.
İnançlarımızı nasıl oluşturduğumuzu gösteren referanslar da, sistemimizin beşinci ve son öğesidir. Kararlarımızı ve inançlarımızı oluşturmada rehberlik görevi yapan referanslarımız, beynimizdeki deneyim ve bilgi birikimidir. Olayın değerlendirmesi seçeceğiniz referansın anlamına bağlı olacaktır. Referansların arttırılması yükleyeceğiniz anlamları çeşitlendirecektir.
Temel değerlendirme sistemimizin bu kısa açıklaması da, gerçeğe ilişkin yorumların; kişiden kişiye, durumdan duruma, zamana göre, vb. etkenlere göre değiştiğini göstermektir. Temel değerlendirme sistemimizin öğeleri üzerinde yeri geldikçe daha ayrıntılı açıklamalar yapılacaktır. Ancak burada özellikle insanlar arasındaki etkileşimin ya da iletişimin gerçeklik haritaları aracılığıyla yapıldığına dikkatinizi çekmek isterim. Karşılıklı iletişimin gerçeklik haritalarıyla gerçekleştirildiğini ve bu nedenle aynı olaya ilişkin iki ayrı haritanın olduğunu gözden kaçırmamamız gerekir. Haritalarımız gerçeği yansıtmadığı gibi, bizim haritalarımızı da karşı tarafa aynen aktarmamız mümkün değildir. Bu olayın farkına varmak, sözünü ettiğimiz sapmaların azaltılması için geliştirilen araçların önemini kavramak demektir. Bu yönde dünyanın ulaştığı anlayış düzeyi de, yönetim ve organizasyon anlayışımızda bazı değişikliklerin olmasını zorunlu kılmaktadır.
GELENEKSEL YÖNETİMİN ZİHİNSEL MODELLERİ
Geleneksel yönetimin zihinsel modellerini tüm yönleriyle açıklamaya çalışmak yerine, zamana ve değişime karşı tutumları üzerinde durmak bize yeteri kadar bilgi verecektir. Yönetimin hangi zamandaki yani geçmiş, şimdi ve gelecekteki olaylara karşı planlı olarak tepki gösterip göstermediklerine göre sınıflandırabiliriz. Bu sınıflandırma bize aynı zaman değişime karşı tutumların belirlenmesine de olanak sağlayacaktır. Zamana karşı tabloda belirtilen üç tutum, aşağıda açıklanan geleneksel yönetim anlayışının üç temel tipini de belirler.
TEPKİSEL YÖNETİM
Tepkisel yönetim anlayişı gemişin standart olduğunu kabul eden bir yönetim anlayışıdır. Geçmişten sapmalar olduğunda, bu sapmaların nedenleri araştırılır ve giderilmesi için plan yapılır. Bu yaklaşım tipik bir problem çözme yani hatadan kaçınma yaklaşımıdır. Bu yönteme klinik yaklaşımı da denir. Hastahanelerde uygulanan yöntem budur. Hasta olduktan sonra, hastalığın nedeni araştırılır ve tedavisine başlanır.
Tepkisel yönetimde deneyim önemlidir, çünkü yeni bir şeyin yapılması gerekmiyor. Bu yaklaşım dikiz aynasına bakarak araba kullanmaya benzer. Çünkü hep geçmişe özlem duyulur ve geçmişi de en iyi yaşlılar bilir yani burada deneyim önemlidir. Bu nedenle de bu yaklaşımda organizasyonların yapısı aileye benzetilir. Aile reisi herşeyin en iyisini bilir ve herkes onun direktiflerine göre hareket eder. Burada eylemlerin aile reisi tarafından istendiğine fakat planlamanın en alt kademeden başladığına da dikkat edilmelidir.
TEPKİSİZ YÖNETİM
Tepkisiz kelimesini herhangi bir olaya planlı bir şekilde tepki göstermemek anlamında kullanıyorum. Bu yönetim anlayışında mevcut durum en iyi durumdur. Durumu iyileştirmek için çaba gösterirseniz durum daha kötüye gider, düzen bozulur. Mevcut durumu tehdit edecek bir şey olmadığında yani kriz yoksa hiçbirşeye karışılmaz. Bu nedenle planlamaya karşıdırlar. Olaylara anlık müdahaleler yapılır. Bunun sonucunda herkesin meşgul olduğu fakat pek fazla bir işin yapılmadığı durum ortaya çıkar.
Bu yönetim anlayşında krizin çıkmaması için insanlar sürekli olarak meşgul edilmeye çalışılır. Silahlı kuvvetlerde bunun için “askeri boş bırakmaya gelmez.” denir. Aksi takdirde insanlar sürekli kriz yaratır ve bu da yönetimin sürekli krizlerle uğraşması demektir. Bu yönetim anlayışında gerçekte olan da budur. Bu anlayış ancak yaşamaları performanslarına bağlı olmayan kamu kurumlarında ve insan kaynakları, muhasebe gibi  özel sektör departmanlarında yürütülebilir. Kısaca bu bürokratik bir yönetim anlayışıdır.
ÖN TEPKİLİ YÖNETİM
Bu yönetim anlayışında ne geçmiş iyidir ne de şimdi. İyi şeylerin hep gelecekte olacağı düşünülür. Önceden değişim, değişmeyenlerden yararlanmak için iyi bir fırsattır. Temel yaklaşım geleceğin tahmin edilmesi ve ona plan yapılmasıdır. Kısaca tahmin et ve plan yaklaşımı geçerlidir. Özellikle günümüzde tahminler büyük çoğunlukla yanlış çıktıklarından, bu yaklaşımda planlar ve hazırlıklar sürekli değişmek zorundadır. Burada geleceği tahmin etmenin mi yoksa geleceğe şekil vermenin mi daha önemli olduğu sorusu sorulmalıdır. Elbette mümkün olduğu kadar kendi istediğimiz geleceği yaratmak daha önemlidir.
Bu yönetim anlayışında geçmiş önemli olmadığı için deneyim de önemli değildir ve bu nedenle de bu yaklaşımı benimseyen kuruluşlar da yöneticiler gençlerden oluşur. Burada öğrenmek önemlidir. Artık aile benzetmesi geçerli değildir onun yerine futbol, basketbol gibi takım benzetmeleri kullanılır. Komutanların yerini de koçlar alır. Sorunların teknikle çözüleceği inancı yaygındır ve bu nedenle yerel yönetime ağırlık verilir.
ETKİLEŞİM YÖNETİMİ
Bu yönetim yaklaşımında olaylar kontrol altına alınmaya çalışılır. Olanların nedeni bize yapılanlardan çok bizim yaptıklarımızdır anlayışı hakimdir. Bu nedenle zamana tepki gösterilmez, olmak istediğimiz ideal durumu tasarlamaya ve bu tasarımı gerçekleştireceğine inandığımız en yakın formülasyonları bulmaya çalışırız.
Zamana doğrudan tepki  göstermemenin bir diğer nedeni de geleceğin belirsiz olmasıdır. Bu nedenle de idealimizi olanaklılığa göre tasarlarız. Burada olasılık yerine olanaklılık teriminin kullanıldığına özellikle dikkat edilmelidir, çünkü olasılık tahmini gerektirir oysa olanaklılık kavramının içinde tahmin yoktur.
Bu yönetim yaklaşımı ana konumuz olduğu için çok tekrarlanacak olan üç özellik ön plana çıkar: planlar sondan başa doğru yapılmalıdır; planlama sürekli bir eylemdir ancak planlamadan çok planlama süreci önemlidir; katılımcılık esastır, çünkü tasarım en azından anlama düzeyinde öğrenmeyi sağlar.
Daha büyük resmin neresinde olduğumuzu anlamak için genel planlama sürecine bir göz atmamız yararlı olacaktır.
TASARLAMA VE PLANLAMA SÜRECİ
Şekil bir organizasyonun tasarlanması ve yürütülmesi için gerekli aşamaların tümünü kapsamaktadır. Bir organizasyonun tasarımı esasen bir sistemin boyutlarını kapsamalıdır.
ORGANİZASYON SÜRECİNİN TEMEL ÖĞELERİ
ZENGİNLİĞİN ÜRETİLMESİ VE DAĞITILMASI
Bu süreçgirdilerin çıktıya dönüştürülmesi için gerekli olan tüm eylemleri kapsar ve bu nedenle de ürünün tüketiciye ulaşıncaya kadar gerekli olan eylemlerin hepsi bu sürece dahildir. Pazarlama, satış, sipariş,..eylemler bu sürece dahildir.

ÖLÇME: FAYDA-MALİYET İLİŞKİSİ
Sahip olduğumuz kaynakların bir kısmını işletmenin belirli bir yeteneğini geliştirmek için kullandığımızda; artık bu kaynakları belki de bize daha çok yetenek kazandıracak başka alanlarda kullanamayız. Bu da herhangi bir kaynağın belirli bir seçenekte kullanılmasıyla, bu kaynağın diğer alternatiflerde kullanılmasıyla sağlanacak faydalardan vazgeçmek demektir. Bu kaynağın maliyeti de, alternatiflerden sağlanabilecek en yüksek faydanın tahminidir. Bu nedenle ekonomik maliyetler fayda (kazanç) kayıplarıdır ve fırsat maliyeti ya da alternatif maliyet olarak adlandırılır.  Herhangi bir miktar parayı harcarken tereddüt etmemizin nedeni de alternatif kullanımlarını düşünmemizdir.
Ekonomik maliyetlerin kazanç kayıpları olması, maliyet ve faydanın aynı boyutta olduklarını gösterir. Aynı boyutta olmasalardı, maliyetlerle faydaları karşılaştırmak anlamsız olurdu. Karşılaştırma işlemini yapabilmek için de, maliyetlerin tahmin edilmesi gerekir.
Maliyetlerin tahmin edilmesindeki güçlükler iki temel nedene indirgenebilir.
1. Herhangi bir ekonomik kavramın ölçülmesindeki güçlükler.
2. Herhangi bir durumda göz önüne alınacak (geçerli) maliyet kavramının belirlenmesindeki güçlükler.

,
1. Maliyet Kavramının Ölçülmesindeki Güçlükler
Verdiğimiz kararla dünyayı değiştirdiğimize göre, verilen tüm kararlar gelecekle ilgilidir. Geçmişi değiştiremeyeceğimize göre, geçmişle ilgili bir karar veremeyiz. Buradaki sorun da ne kadar gelecekle ilgileneceğiz sorusudur. İnsanlar herhangi bir konuda karar verirken sonsuz geleceği düşünürler ama pratikte sonsuz geleceği kestirmek hem mümkün değildir hem de ekonomik değildir. Karar verirken gelecekle ilgili olarak pratikte üç yaklaşımda bulunulabilir.
Bunlardan birincisi içinde bulunduğumuz andan başlayarak geleceğin nasıl olcağını kestirmek ve ona göre karar vermektir. Bu yaklaşım pratikte çok iyi sonuçlar vermez. Çünkü gelecek belirsizdir ve bu yaklaşımla çözüme ulaşmak daha uzun süre alacaktır. Bunu bulmacaların çözümünde bile görebiliriz. İkinci yaklaşım şekli gelecekten günümüze bakmaktır. Bu yaklaşım birinciden daha kestirme sonuçların alınmasını sağlar, fakat burada da belirsizlikle karşılaşıyoruz. Yaklaşım temel olarak idealdir, fakat pratik açıdan belirsizlik sorunundan kaçınmak da mümkündür ki, bu da üçüncü yaklaşımla sağlanabilir. Üçüncü yaklaşımda şu anda bulunduğumuz yerle bulunmak istediğimiz yer arasındaki farkları giderecek kararları verebiliriz. Böylece belirsizlikle ilgili sorun ortadan kalkmış olur. Bu yaklaşım pratikte amaçlarımızı gerçekleştirmemizde oldukça iyi sonuçlar verebilir. Ancak diğer yaklaşımların bütünüyle geçersiz olduğu ve belirsizlikten tam olarak kurtulduğumuz anlamına gelmez.
İkinci olarak, üretilen mal ve hizmetlerin fiyatı pazarda belirlense bile pazarın yapısı genellikle serbest rekabet koşullarına uygun olmadığından fiyatlar tam olarak maliyetleri temsil etmeyecektir.
Muhasebenin temel ilkeleri nedeniyle muhasebe kayıtlarındaki maliyetler özellikle enflasyonist ortamlarda gerçek maliyetleri temsil etmezler.
Moral değerler, çalışanların kalitesi gibi kavramlar muhasebe kayıtlarında yer almazlar. Örneğin çalışanların yetkinlik düzeyleri bilançoda yer almadığı için Batı kültüründe eğitim için yapılan harcamalar gider kaydedilirken, bunun tam tersi bir anlayışa sahip olan Japonlar bu harcamaları bir yatırım olarak görürler. Bunun sonucu olarak da batıda bilançolara bakarak bir firmanın personel kalitesi hakkında bir fikir edinmek oldukça güçtür.
2.Geçerli Maliyetlerin Belirlenmesi
Geçerli maliyetlerin belirlenmesi her durumda değişik özellikler gösterir ve rakamların nasıl kullanılacağına bağlı olarak durumdan duruma değişiklik gösterir.  Değişik maliyet sınıflandırmalarında hangi maliyetlerin geçerli maliyet olarak alınması gerektiği aşağıda incelenecektir. Burada yalnız ve yalnız karar ya da seçim işleminin maliyeti olduğuna dikkat edilmelidir. Herhangi bir nesnenin kendisinin maliyeti yoktur. Nesneyi satın almaya ya da satın alınan nesnenin nerede kullanılacağına ilişkin karar vermenin bir maliyeti vardır. Bu ayırım çok ince bir nokta gibi görülebilir ve günlük konuşma alışkanlıklarımızı da değiştirmemizi gerektirmeyebilir; ancak, profesyonel karar vericiler ve maliyet analizcileri bu gerçeği kavramalıdırlar. Buradan şöyle bir sonuç çıkarılabilir; verilen bir karar sonucunda değişiklik gösteren maliyetler geçerli maliyetlerdir.
Sorun ya da problem istenilen durumla mevcut durum arasındaki olumsuz farktır. O halde bir problem ya da sorunun olabilmesi için öncelikle ne istediğimizin farkında olmamız gerekir. Neyi, niçin istediğimizi bilmiyorsak bizim için bir sorun yoktur, sadece içgüdüsel olarak yaşamımızı sürdürebilmek için acıdan kaçınma eylemleri yaparız. Fakat neyi, niçin istediğimizi bilir ve neden sorususuna yeteri kadar güçlü yanıtlar verebilirsek; bu amacımızı gerçekleştirmek için eyleme geçeriz. Eyleme geçmek demek öncelikle kaynakların bu amaç için ayrılacağını ima eder. Bilindiği gibi yaşamda istenebilecek çok şey vardır. Bunlardan birini seçmek matematiksel modellerle gerçekleştirilebilecek bir olgu değildir. Bu seçim ancak kişisel değer yargılarına dayanılarak yapılabilir. Matematiksel çalışmalar bu değer yargılarının doğru verilere dayanılarak geliştirilmesine yardımcı olabilir. Örneğin tüm diğer alternatifler arasından ev yapmayı seçmek, yukarıda sözü edilen kaynakların nerede kullanılacağına ilişkin gerçek bir karardır. İkinci aşama ise nasıl bir ev yapılacağına ilişkin kararın verilmesidir. Bu da bir uygulama kararıdır, çünkü ev yapmanın sonsuz seçeneği vardır. Uygulama kararları genelde bir tasarım sorunudur.
ÜYELİK
Makinalarda parçaların bir sistem oluşturmak için bütünün bir parçası haline getirilmeleri, bir kez yapılan bir iştir. Oysa organizasyonda bütünleştirmenin sağlanması sürekli bir çaba ve ilgi gerektirir. Kişiliğimizi ve bireyselliğimizi koruma isteğimizi bir kenara bıraksak bile, biz bir topluluğun üyesi olmak için kuvvetli isteklere sahip, incinebilir varlıklarız.
Bir şeyleri bu grupla paylaşmak isteriz. Sosyal bütünleşme de asıl bütünleştirici öğe güzelliktir. Bir organizasyondaki ulaşılan bütünleşme düzeyi, heyecan düzeyine ve onun üyeler arasında yarattığı adanmaya bağlıdır.
Sosyo kültürel sistemlerdeki üyeliğin önemi, bu sistemlerdeki birimlerin kişilerden çok kişilere yüklenen rollerden kaynaklanır. Değişik koşul ve sosyal düzenlemelerde kişiler farklı davranışlar gösterirler. İyi bir mühendisin iyi bir yönetici olamayabileceği gibi. Bu aynı zamanda üyelerin bir rolünün olması gerektiğini gösterir.
Kişilerde ait olma duygusu ve grubun geleceğini yaratmada bir rolü olmalıdır. Rolün gereklerini yerine getirebilmek için de, yeteneklerinin olması gerekir. Gerekleri yerine getiremezse, endişe ve hayal kırıklığı doğar. Çatışan değerlere sahip olmak da benzer sonuçları doğurur.

ÇATIŞMA YÖNETİMİ
Çok zihinli bir sistemi bütünleştirebilmek için hem bütünün seçimlerine bütünün bir üyesi olarak uyarken hem de kişisel seçimlerimizi bir birey olarak yapabilmeliyiz. Bu da bir organizasyonun etkinliğinin eylemlerden çok üyeler arasındaki etkileşimlerin yönetimine bağlı olduğunu gösterir.
Genel olarak grup üyeleri diğerleriyle araç, sonuçlar ya da her ikisinin birden uygunluğu konusunda birbirleriyle anlaşabilirler ya da anlaşamazlar. Bu da dört tip ilişkiyi yaratabilir: çatışma, işbirliği, rekabet, koalisyon
Çatışmada her parti, diğerlerinin sonuçlarının beklenen değerlerini azaltır. Tersi ise işbirliğidir. Rekabette ise alt düzeydeki çatışma üst düzeydeki amaçların gerçekleşmesine neden olur. Yani burada çatışma araçlar üzerindedir, amaçlar üzerinde değildir. Koalisyonda ise sonuçlar üzerinde çatışmalı aktörler algılanan bir engeli aşmak için anlaşırlar. Bu kararsız durumda çatışma; geçici olarak işbirliğine dönüşür ve başarılı olması, ancak aksi takdirde üst düzeyde ciddi çatışmalar olacaksa mümkündür.
Çatışmasız organizasyon oluşturmak mümkün değildir, ancak organizasyonlar çatışmayla başedebilme yeteneğine sahip olmalıdır. Bu da Ackoff’un problem çözme tekniklerine girer: solve, resolve, absolve, dissolve
. Çatışmanın çözümü (solve) diğerinin aleyhine bir taraf için mümkün olan en iyi sonucu verdiğine inanılan eylemin seçilmesidir. Diğer bir anlatımla bu bir kazan/kaybet mücadelesidir.
. Yeniden çözme (resolve) her iki eğilim için de en azından tatmin edici ve yeteri kadar iyi sonuçlar üreten eylemin seçilmesidir. Diğer bir anlatımla bu bir uzlaşmadır.
. Görmezden gelmek (absolve) bir şey yapmadan çatışmanın kendiliğinden yok olacağını ümit etmektir.
. Çatışmayı yok etmek (dissolve), çatışmanın doğasını ve/veya kuruluşun yuvalandığı çevreyi değiştirerek çatışmayı yok etmektir.
Çatışmayı yok etmek için kendine özgü yeni bir mantıkla yeni bir düzenlemenin içinde karşıt eğilimleri ele alan yeni referans çerçeveleri keşfetmeyi gerektirir.Yeniden formülasyonu ya da daha kesin bir ifadeyle ilgili değişkenlerin yeniden kavramsallaştırılmasını gerektirir. Son olarak çatışmanın yok edilmesi, çatışmayı kapsayan sistemi bütünüyle “mümkün olmayan parçalardan mümkün bir bütün” yaratan yeniden tasarımının yapılmasını gerektirir.
Kaybet/kaybet çevresinden kazan/kazan çevresine geçiş
Kazan/kaybet mücadelesinin en önemli karekteristiği kaybet/kaybet ya da kazan/kazan çevresine dönüştürülebilme olasılığıdır. Günümüzün karmaşık ve hayli farklılaştırılmış çevrelerinde kaybet/kaybet çevresinin oluşma olasılığı çok yüksektir ve gittikçe baskın gerçek olmaktadır.
Bugünlerde kazanmak, öncekilerden çok daha fazla yetenek gerektirmektedir. Diğerlerinin kazanmasına engel olmak, kazanmaktan çok daha kolaydır
ÇATIŞMAYI REKABETE DÖNÜŞTÜRMEK
Araçlar ve sonuçlar birbirlerinin yerine geçebilen kavramlardır. Bir sonuç daha ileri bir sonuç için araç olabilir. Çatışmayı rekabete dönüştürmek içinalt düzeydeki çatışma eğilimlerinin de paylaştığı üst düzey amaçlar bulmak gerekir. Alt düzeydeki ters sonuçlar üst düzeyde paylaşılan sonuçların çatışan araçlarına dönüştürülür ve böylece rekabetin bir parçası olur.
ARAŞTIRMA YÖNTEMİ
İdealden başlayarak sorunlara yaklaşırken asıl gerçeği ya da ne istediğimizi tam olarak belirlemenin mümkün olmadığını kabul etmek zorundayız. Bu nedenle ancak aşamalı bir şekilde bu sorunlara yaklaşabiliriz ve her aşamada bilgi ya da farkına varma düzeyimizin arttığı görülecektir. Bu nedenle aşamalı araştırma yönteminde aşama sayısı sonsuza kadar ilerletilebilir, ancak pratik açıdan üç aşamadan sonra tasarım ve uygulamaya geçmek yeterli olabilir. Amaçların ya da sorunların değişmesi durumunda bu aşamaları tekrar izleyeceğimiz için bu yolculuk süreklidir. Zaten her konuda ustalık sürekli yolculuğu gerektiren bir kavramdır. Ustalığın son aşaması diye bir kavram bugünkü bilgilerimize göre yoktur. Bir sistemin araştırılması için Gharajedaghı yöntemini kulanılacaktır.
Gharajedaghi’ye göre bir sistemi araştırmak için dört ayrı aşamanın incelenmesi gerekir, çünkü bir sistem çevre, işlev, yapı ve süreçten oluşur. Bu nedenle aşağıda örnekleri açıklanan aşamalı yönteminin kullanılması yararlı sonuçlar üretecektir.
UYGULANABİLİR BİR TANIM
Sistem düşüncesinin ayrıcalığı bütüne odaklanmasıdır. Ancak bütüne odaklanmanın açık ve kullanılabilir bir yönteminin tanımlanması gerekir. Bu bölümde sistem yöntemi ve bütünle nasıl ilgilenilmesi gerektiği üzerinde durulacaktır.
Yaygın inanışın aksine, çok disiplinli yaklaşım bütünün anlamlı bir şekilde algılanmasını sağlamaz. Gerçekte farklı bulguları anlamlı bir bütün olacak şekilde birleştirmek, farklı açılardan bilgi yaratma yeteneğinden daha önemlidir.
İyi tanımlanmış bir bütünleştirme (sentez) yöntemi olmadan, çok disiplinli yaklaşımı kullanmak hayal kırıklığı yaratabilir. Körlerin file yaklaşımı gibi.
Öncelikle filin tanımlanması, sistem yaklaşımın özününü oluşturur. Bunun da iki boyutu vardır. Birincisi, konunun işleyebilir başlangıç varsayımlarını yaratmamıza yardımcı olacak sistem kavramlarının bir sistem yani gerçek için bir çerçevenin olması zorunludur. İkinci boyut ise uygulanabilir bir yöntemin tanımlanma zorunluluğudur. Bunun için de 1) araştırma sürecinin başlatılması 2) başlangınç varsayımlarının geçerliliğinin sınanması ve değiştirilmesi 3) bütün hakkında tatmin edici bir fikre ulaşıncaya kadar adım adım sürecin tekrarlanması. Bütünsel araştırmada gerçek başlangıçta değil sonda bulunur.
Herhangi bir şey hakkında düşünmek için onun hayaline (image) gereksinim vardır. Karmaşık bir olay hakkında düşünmek için genellikle daha basit ve daha aşina olduğumuz bir model kullanırız. Sistem hakkında başlangıç varsayımlarının oluşturulmasında kullanılan modelin açıklık ve zenginliği, etkin bir sistem temelidir. Bu nedenle daha önce geliştirilen sistem prensipleri ve boyutları, burada önerilecek sistem düşüncesinin bütünleşik bir parçasıdır.
Burada aşamalı olarak yapı, fonksiyon ve süreçle ilgilenen tasarım yaklaşımı bütünü aydınlatan ışık görevini görecektir. Yapı; öğeleri ve öğeler arasındaki ilişkileri tanımlar ki bu kapsamda girdi, araç ve nedenle aynı anlamdadır. Fonksiyon sonucu ya da nihai olarak üretilen şeyi tanımlar ki, bu da çıktı, sonuçlar ve etkiyle aynı anlamdadır. Süreç ise gerekli sonuçları üretmek için, eylemlerin sırasını ve gerekli know-how’ı tanımlar. Kapsayan çevreleriyle birlikte yapı, fonksiyon ve süreç bütünü tanımlayan bağımlı değişkenler kümesini oluşturur.
Klasik yönetim daha çok girdilere yönelik olduğu için daha çok yapıyla ; Neo klasik yönetim amaçlarla yönetimi benimsediği için daha çok fonksiyonlarla; toplam kalite yönetimi ise kontrole yönelik olduğundan süreçle ilgilenir. Bütünü anlayabilmek için kapsayan çevreyle birlikte bu üç olgunun bütünsel olarak ele alınması gerekir. Bütünsel olarak ele almanın pratik bir uygulaması şekilde verilmiştir.
Aşamalı sorgulama yönteminin prensipleri Singer Deneyimciliğine dayanır. Singer’e göre; temel (fundamental) gerçekler yoktur, gerçekler(realiteler) önce öğrenilmek için kabul edilirler (varsayılırlar), gerçekler (facts) ve yasalar karşılıklı bağımlı bir küme oluşturur ve gerçek (truth) soruşturmanın başında değil sonundadır. Her aşama bütünün anlaşılmasına bizi bir adım daha yaklaştıracaktır.(şekil)
İlk aşamada her öğenin kendi açısından özellikleri ve varsayımları sonra da kümenin diğer öğeleriyle olan ilişkileri sınanır. İkinci aşamada varsayımların geçerlilikleri oluşturulur ve sonra uyum ve çatışmalar tanınarak çözüme kavuşturulur. Çatışmaların çözümü, ilgili değişkenlerin tekrar kavramsallaştırılmasını gerektirebilir. Sonraki aşamalar, verilen çevre kapsamı içinde işlev, yapı ve süreç arasındaki ilişkilerin tümünü gösteren bütünleşik bir tasarımın üretimini gerektirir.
Sistem tasarımı bilim olduğu kadar sanattır. Bu nedenle sistem tasarımcısı:
1. Kullanılabilecek düzeyde sistem teorisi ve metodolojisi hakkında bilgiye,
2. Soyutlama yeteneğine,
3. Benzerlik ve farklılıkları görecek yaratıcılık yeteneğine,
4. Gizli varsayımları sorgulama cesaretine,
5. Bir fikrin gücüyle harekete geçme duyarlılığına,
Sahip olmalıdır.
PRATİK İMALAR
Problemlerin nasıl çözüleceği öğretilir, fakat nasıl tanımlanacağı öğretilmez.
Geleneksel olarak problemi tanımanın üç yolu vardır.
1. En yaygın yaklaşım normdan sapmadır. Bu yaklaşımın en temel eksikliği, sosyo – kültürel bir sistem de normun tanımlanmasıdır ki, bundan da önemlisi norm mevcut düzenin sürdürülmesini gerektirir. Bu yaklaşımda mevcut düzenin problemin asıl kaynağı olduğu genellikle atlanır.
2. Bir diğer popüler tanımlama şekli de kaynak eksikliğidir. Oysa kaynaklar her zaman eksiktir.
3. Üçüncü ve belki de en engelleyici yol, problemi sahip olduğumuz çözümler aracılığıyla tanımlamaktır. Uzmanların düştüğü en önemli tuzak budur.
PROBLEMİ ÇÖZÜMDEN AYIRMAK
Ne problem ne de çözüm kapsamdan bağımsız incelenemez.  Bir olay, bir kapsamda problem olabilirken bir başka kapsamda problem olmayabilir. Benzer şekilde bir çözüm bir kapsamda çok etkin olabilir bir başka kapsamda işe yaramayabilir. Bununla birlikte problemleri çözümlerle tanımlama ve kapsamdan bağımsız çözümler üretme eğiliminde olmamız, kapalı bir çevrim oluşturur. Böylece ders almadığımız için tarih tekerrür eder.
Karşılıklı etkileşim yöntemi, kesin olarak problemi tanımlama süreciyle çözümü tasarlama sürecini birbirinden ayırır. Gerçekten de kapsam, problem ve çözümle bağımsız olarak ilgilenecek üç ayrı grup oluşturulur. Böylece problemin çöümünün etkisinde kalmadan uygun bir şekilde kapsamı tanımlama olanağı elde ederiz. (bak recreating)
Gerçekte kapsamı tanımlamak amaçlı bir davranışı gerektirir. Büyük resmi görüp sorunları uygun bir perspektife yerleştirme yönelimi olmalıdır. Bu da liderlerin ve yol bulucuların karekteristik özelliğidir. Problem çözücüler bilimsel yönelimlidir. Onlar farklı görünen şeyler arasındaki benzerlikleri görmeye alışıktır. Anında elde edilecek sonuçlarla ilgilenirler.  Diğer yönden problem formüle ediciler, artistik yönelimlidir. Benzer görünen şeylerdeki farklılıkları görmeye yönelimlidirler. Sonuçlarla ilgilenirler. İşi yapanlar ise pratiktirler. Birşeyler yapmaktan ve elle tutulabilir sonuçlar almaktan hoşlanırlar.

Dört karekter tipi de önemlidir ve her biri birbirini tamamlar. Bununla birlikte aktiviteler karıştırılmamalıdır. Gerçekte aynı insan dört rolü birden oynayabilir fakat yalnızca aynı anda tek rolü oynayabilir.
PROBLEMİN TANIMLANMASI
ORGANİZASYONUN ŞİMDİKİ DURUMUNUN BELİRLENMESİ (DURUMSAL ARAŞTIRMA);
Olmak istediğimiz yerle bulunulan yer arasındaki açığı kapatmak için nerede olduğumuzu bilmek gerekir. Şu andaki davranışlarımızı değiştirmediğimiz zaman organizasyonumuzun nereye doğru gideceğinin araştırılması gerekir. Mevcut durumu araştırma sürecinin kendisi, yönetim için çok önemlidir:
1. Değişim için aciliyet duygusu yaratır.
2. Mevcut duruma ilişkin bilgilerin bütününe bir kişi ya da grup sahip olamaz.

Bu nedenle durumsal araştırma sırasında bilgilerin paylaşılması organizasyonun bütününe ilişkin anlayışın gelişmesi demektir. Durumsal  araştırma sırasında problemlerin kavramsallaştırılmasına ayrıca önem vermek gerekir.
Problemleri tanımlarken analiz alışkanlığımız yüzünden, sanki doğdukları sistemden bağımsız bir nesne gibi ele alıyoruz. Oysa problemler bir sistemin etkileşimler kümesinin sonucunda ortaya çıkarlar ve bu yüzden bağımsız olarak ele alınamazlar. Ackoff bu duruma karmaşalar kümesi adını vermektedir. Etkin yönetimin temel görevi bu karmaşanın ortadan kaldırılmasıdır. Bunun için de gerçeklerle karşılaşma cesaretine sahip olmamız gerekir.
Gerçeklerle karşılaşmamızı genellikle zihinsel modellerimiz engeller.(Buraya Argyrıs’in model 1) Sistemin işleyişine ilişkin herkesin bir zihinsel bir modeli vardır. Ancak bunları diğerleriyle paylaşmadıkça, kendi zihinsel modellerimizin nasıl engel oluşturduğunu anlayamayız. Genelinde konuşulmayanı, konuşulamaz hale getirmekte büyük çoğunluğumuz ustalaşmış durumdadır.(diyalog) Çoğunluk kendi zihinsel modellerinin geçerli olduğu konusunda oldukça tutucudur. Bu yüzden organizasyonların etkinliğinde çok büyük kayıplar olmaktadır. Zihinsel modellerimizin açığa çıkarılması için idealleştirilmiş yeniden tasarım ve diyalog tekniklerinin kullanılması yararlı sonuçlar üretecektir. Zihinsel modellerimiz nedeniyle yöneticiler de dahil çoğunluğumuz, sorunun bir parçasının da kendimiz olduğunu kabul etmekte zorlanıyoruz. Karmaşanın tanımında bu engeller aşılmadıkça, sorunlar sistemde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Formüle etmeye çalışacağamız karmaşa Gharajedaghi’ye göre aşağıdaki özelliklere sahiptir:
. Mevcut düzenin doğal sonucu, hiçbir şeyin değişmeyeceği şeklindeki yanlış varsayıma dayanır.
. X iyiyse daha çok X daha iyidir inancı, hatadan çok başarının sonucudur.
. Erken uyarı sistemleri bir şey hatalı yapılabilirse muhtemelen hatalı yapılacaktırı hatırlatmaktadır.
. Kritik sorunlara işaret etmek için yapılan toplama, sistemin gelecekte tahrip olmasının tohumlarını atmak demek olabilir.
. Karmaşalar çok esnektir. Kendi kendilerini tekrar yaratmanın bir yolunu bulabilirler. Bu nitelik, bir karmaşanın kontrol edilemez bir olay olduğunu gösterir.
. Son olarak da karmaşa;
a.Normdan sapmayla
b.Kaynak eksikliğiyle
c.Bilinen bir çözümün uygun olmayan bir uygulamasıyla,
tanımlanamaz.
Karmaşa aşağıdaki amaçları gerçekleştirmek için formüle edilir:
.-İlgli problemler kümesini uygun bir kapsama oturtarak bir perspektif sağlar.
.-Sistemlerin niçin bu şekilde davrandıklarına ve ana aktörler arasındaki geçerli gerçeğin doğası üzerinde ortak bir anlayış geliştirir.
-Değişime karşı direnci minimize eder ve gerçek düşmanı herkese görünür ve inanılır hale getirmek için eyleme geçmeye cesaretlendirir.
.-Kaldıraç ve hassas noktaları tanımlar
.-Yeniden tasarım, değişim olmazsa hayal kırıklığı yaratacak konularda değişime niyeti olmayanları değişim için için ikna eder.
ORGANİZASYONUN ŞİMDİKİ DURUMUNU ( KARMAŞAYI) BELİRLERKEN YAPILMASI GEREKENLER
1. Siparişlerin alınmasından nihai ürün ya da hizmetin teslimine kadar olan akışı göstermek
2. (1) deki işlemlerin yapılması için gerekli bilgi ve talimat akışını göstermek
3. finansal kaynakların akışını göstermek.
Karmaşanın formülasyonu üç aşamalı bir süreçtir.
1. Arama
2. Haritalama
3. Hikayenin anlatılması
ARAMA
Arama, sistem ve çevresi hakkında bilgi, knowledge ve anlayış yaratan aşamalı bir sınamadır. (Argrıys’e bak) Bu da üç aşamalı bir sorgulamayı kapsar:
1. Sistem Analizleri
2. Engel Analizi
3. Sistem Dinamikleri
1.Sistem Analizleri
Yürürlükteki sistem ve çevresinin anlık bir görüntüsünü geliştirebilmek için yargısal bir hüküm vermeden yapısal, işlevsel ve davranışsal analizinin yapılmasıdır. Bunun için de aşağıdaki tabloda yer alan soruların cevaplandırılması gerekir.
Table 1 Sistem Analizleri
Sistem Çevre
Yapı(girdi)
Aktörler kimlerdir, ilgileri nelerdir, ne kadar etkileri ya da iddiaları vardır ve nasıl organize olmuşlardır? Üyeler
Temel öğeler ve aralarındaki ilişkiler Taraf analizleri- müşteriler, tüketiciler, tedarikçiler, kreditörler, hükümet, düzenlemeler ve diğer ilgi grupları
İşlev (çıktı)
Ne üretiliyor, kimin için ve neden üretiliyor?Açık,imalı ve gizli gereksinimler Ürünler/pazarlar
Farklılaştırma temeli
Rekabet temeli
Pazara erişim Pazar potansiyeli
Rekabet analizi
Rekabetin yoğunluğu
Süreç (knowledge)
Yaptığımızı nasıl yapıyoruz? Temel teknoloji
Throughput süreçler
Organizasyonel süreçler Endüstri standardı(Oyuncu olmak için min. gereksinim)
Kıyaslama(oyundaki eniyi oyuncu)
Satış maliyeti
Üretim maliyeti(ürünler)
Ar-ge maliyeti
Üyelik maliyeti (gig)
1. Engel Analizleri
Sistemin beş boyutundaki işlevsel hataların belirlenmesi için yapılan bir çalışmadır ve aşağıdaki tablodaki soruların yanıtlanması gerekir.
Table 1 Engel Analizi
işlev yapı süreç
Güç Ürünün açık, kapalı ve gizli gereksinimleri karşılama gücü Gücün kaynağı
Yetki ve sorumluluk
Bağlantılar (müdahale noktaları) Karar süreci
Mevcut politika ve süreçlerdeki boşluklar
knowledge Çalışma zihniyeti hakkındaki açık varsayımlar Ölçme sistemi
Performans kriteri, ölçü ve ödüllerin uygunluğu Öğrenme ve kontrol
Erken uyarı sistemi
Geri besleme çevrimi(gecikme)
Zenginlik Dar pazarın(niş) yaşayabilirliliği
Talebin güvenirliliği Paranın kaynağı
Değer zinciri içindeki ilişkiler İşletimsel yaşayabilirlilik
Ürüne olan talebin nasıl açıklandığı
Güzellik Vizyon Sapmalar, sıkıntılar, güvensizlikler Bütünleştirme ve farklılaştırma
değerler Risk ve incinebilirlilik Kültürün default değerleri Çatışma yönetimi
2. Sistem Dinamikleri
Zaman, bütünsellik, sistem içindeki değişimin etkileşimsel karekteri ve sistemin çevresi kapsamında kritik değişkenlerin etkileşimlerini anlamak için yapılan çalışmadır. Bunun için de aşağıdaki tablo da gösterilen çalışmaların yapılması gerekir.
Table 3 Sistem Dinamikleri
Olayların gidişi
Rekabette (başarı faktörlerinde) değişim için temel
Olacak zorlayıcılar
Önemli aktörlerin pratikleri ve davranış paternleri Geçmiş
geçmiş on ya da daha önceki yıllarda yakın çevrenizde (end. Meslek, aile vb.) önemli etkiler yapan kritik olayları ya da
Nereden değişim?
Boyutların tanımlanması Gelecek
Gelecek on ya da daha ileriki yıllarda size önemli avantaj ya da dezavantaj yaratacak mantıki olayları tanımlayınız
Nereye değişim?
Rasyonel
Duygusal
Kültürel Tanıma kalıbı
Olumlu ya da olumsuz bir kalıp ya da eğilim var mıdır?
Dönemsel ya da rassal olayları tanımlayınız?
İşbirliği ya da çatışmaya yönelik davranışları tanımlayın
Nedensel ya, ya da geribesleme çevrimlerinin tanınması
Bu çalışmalar aşamalıdır (iterative). En az iki aşamalı bir çalışma yapılmalı ve çalışmanın sonucunda neler öğrendiğimize dikkat edilmelidir. Ancak bilgilerin içinde boğulup kalınmamalıdır.
HARİTALAMA
Karmaşa bir çok engeli içerir. Temel bağımlılıkları ve durumun dinamiğini anlamak için ana faktörlerin etkilerinin incelenmesi gerekir. Böylece sorun daha iyi anlaşılır.
HİKAYENİN ANLATILMASI
Yaratacağınız değişikliklerin ve durumun tüm taraflara anlatılmasıdır. Burada başarısızlıkların geçmişten gelen başarılardan kaynaklandığının özellikle gösterilmesi gerekir. Anlatılan hikaye taraflarda savunmacı bir tutum yaratmamalıdır.
ÇÖZÜMÜN TASARLANMASI
İSTEMİN SINIRI VE ÇEVRESİ

ŞARKİYATÇLIK

Şarkiyatçılık, bir bilim dalı, bir söylem tarzı (discourse), bir siyasi ideoloji ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilebilir. Ama en geniş tanımıyla, şarkiyatçılığın temeli “biz-onlar” dualizmine dayanır. Şarkiyatçılık, kendini Batı (occident) denilen bir siyasi-kültürel oluşuma ait hisseden birinin Doğu (orient) olarak betimlediği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşmasıdır. Bu bağlamda şark nosyonunun, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren geliştirilen söylemden üretilen bir yapı (construct) olduğu vurgulanmaktadır.

Böyle bir dualizmin kökeninde, maddi bir koşul olarak Avrupa’nın siyaseten ancak Doğu ile çelişki düzleminde, yani Doğu’nun antagonizması olarak gelişebildiği gerçeğini aramak gerekir. Antik çağdaki Grek veya Helen gücünün Perslerle savaşında kendi kimliğini oluşturduğunu varsaymasak bile -ki o zaman Grekler açısından Avrupa veya Batı diye bir fikir yoktu. Antik çağın sonunda farklı barbar boyları ile boğuşan Batı Roma bile yani başkenti Bizans’la sürekli rekabet içerisinde Hıristiyanlığın merkezi olma gayretindeydi. Böyle olmakla birlikte Avrupa, Ortadoğu uygarlığının değişik uzantılarıyla çatışarak kendini şekillendirdi. Şarkiyatçılık tartışmalarında bu siyasi paradigmasal gerçeklik hep akılda tutulmalıdır. Çünkü bu, fikirsel bir oluşumun maddi temelini teşkil ediyor.

Barbar tehlikesi konusundaki neredeyse mitolojik denilebilecek korku, elbette şarkiyatçı bakış açısının merkezi bir boyutu, mesela Hegel’in tarih felsefesini anlamak için bir mihenk taşıdır. Ama ilginç olan, bu korku Avrupa’nın üstünlük kazandığı kapitalist döneme ait olan bir olgu olarak, yani korkulacak bir şeyin olmadığı, Doğu’nun gerilediği 18. ve 19. yüzyılda oluşmasıdır. Bu, Batı egemenliğinin pekiştirmeyi amaçlayan bir rivayettir. Yoksa bahsedilen süreç için her uygarlığın başka bir güç tarafından istila edilme korkusunu kayda değer ölçüde aşan bir algılayış söz konusu değildir.

Doğu ve Batı’nın hangi anlamlara geldiklerini açıklamak şarkiyatçılık tartışmalarını açık bir şekilde ortaya koyabilmek açısından gereklidir. Günümüz yapılanmasına bakıldığı zaman Japonya, Amerika, ve Kanada gibi ülkeler Batı kavramı içerisine girmekteyken, Doğu Avrupa veya Latin Amerika’da yer alan ülkeler Batılı olmayan (Batılı olmaya çalışan) bir mekânı ifade etmektedir. Coğrafi olarak bakıldığında, belirtilen ülkelerin neyin batısı veya neyin doğusu olarak ifade edildiği kafa karıştırıcı hale gelmektedir. Bu durum, bu kavramların açıklanmasında coğrafi referansın yeterli olamayacağını göstermektedir.

Yukarıda yer alan tespit bizi Doğu ve Batı’nın coğrafi mekânının dışında bir kurgu olarak simgeleştirildiği sonucuna ulaştırmaktadır. Edward Said’in Şarkiyatçılık’ı (1978) bu nokta üzerinde durmaktadır. Said, bu kurgunun Batı düşünce tarzından kaynaklanmakta olduğunu, dil ve söylemin kullanımda bulunduğu mekanizmalar aracılığıyla Batı’nın bu işlevi yerine getirdiğini söylemektedir. Bu mekanizmalar aracılığıyla toplumlar çeşitli nitelemelere tâbi tutulmakta değişik kategoriler altında toplanmaktadır (Kahraman ve Keyman, 1998:68). Bunun sonucunda Batılı ve Doğulu nosyonlar hem akademik dilde hem de günlük dilde kullanılmaya başlanmaktadır. Artık; çalışkan, rasyonel ve modern Batılı karşısında durağan, tarihsiz, pasif, despot Doğulu imajı vardır.

Said’in de belirttiği gibi bu kurgu içerisinde Batı; kültür, edebiyat, siyaset, mantık ve bilimi ile doğu mistizminin “saçmalıkları” arasında ayrım oluşmakta, Batı düşüncesinden uzaklaşmak yanlış ölçümler, yanlış kafalar, kötü tasarımlar, özensiz gözlemlerden oluşan Doğu düşüncesine sebep olmaktadır (Alatlı, 1998:85). Bu tasnif, sadece imaj düzeyinde kalmaz, bilgi ile iktidarın birlikte işlediği bir oluşuma işaret eder. Kahraman ve Keyman (1998:66), bu noktadan hareketle global tarihin Batı modernitesinin dünya üzerindeki farklı kimlikleri ötekileştirerek kurduğu hegemonyanın tarihi olduğunu ifade etmektedirler.

Doğulu mu Batılı mıyız? Biz kimiz ve neyiz sorusu, ilk bakışta dorudan bir kimlik sorusu olarak çıkar karşımıza. Ama bunun yanı sıra, başka bir özelliği daha vardır: Birbirini besleyen iki kendiliğin birbirlerinden hareketle benzerliklerini ve farklılıklarını aradıklarını ifade eder; bir şeye benzer ya da o şeyden farklı olmayı, temel bir sorunsal olarak gündeme getirir. Bu nedenle Batılılıktan söz etmeden Doğululuktan ya da Doğululuktan söz etmeden Batılılıktan söz etmek imkansızmış gibi görünür.

Said’in kitabı varlığını böyle bir imkânsızlığa borçlu gibi. Doğu’nun ve Batı’nın söylemsel iç içe geçmişliğini Doğu’ya ayrı bir bütünlük olarak varolma imkânı tanımamasının yarattığı “çıkmazla” boğuşan Edward Said, çareyi adlandırmakta bulur. İmkânsızlığın adını şarkiyatçılık koyar, böylece bir düşünme tarzının isim babası haline gelir.

Edward Said’in Orientalism adlı eseri 1978 yılında basıldığından beri bir çok akademik alanda yeni araştırmalara ve yeni bakış açılarına ilham verdi. Antropoloji, sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, edebiyat gibi alanlarda son 20 yılda “doğu” üzerine yapılan araştırmalarda Said’in katkısı oldukça belirgindir. Özellikle Avrupalı olmayan sosyal bilimciler ve edebiyatçılar için oldukça kışkırtıcı ve teşvik edici bir iddiası olan bu eser toplumlar arası veya kültürler arası ilişkilere bakışımıza yeni bir soluk getirmiştir. Örneğin 1970’lerde doğu-batı ilişkisini gelişme, az gelişmişlik, emperyalizm ve kolonyalizm gibi sosyo-ekonomik kavramlarla irdeleyen birçok sosyal bilimci aslında doğu-batı ilişkisinin kültürel bir hegemonya ile de şekillendiğini ve emperyalizm, kolonyalizm gibi süreçleri önceleyen Oryantalisyt söylemin, yani batının doğuyu Avrupa-merkezci bir şekilde algılamasının bu süreçler üzerinde bugün göz ardı edilemez etkilerinin olduğunu kabul edip, bu kitabın etkisi altında konuyu yeniden incelemeye yönelmişlerdir. Bu nedenle son 20 yıldır çağdaş toplumsal ve siyasal düşüncede diğer kültürleri ve yaşam biçimlerini nasıl algıladığımız üzerine artan bir ilgi görülmektedir.

Said’in kalkış noktası felsefi veya sosyo-psikolojik bir sorundan yani ötekini algılama ve anlama sonsalından kaynaklanmakla beraber, sonuç itibariyle Said düşünce tarihine yönelik ciddi bir iddiada bulunmaktadır: Said’e göre çağlar boyunca batılıların doğulular hakkında her türlü bilgisi ve bu bilginin temsili çarpık, eksik ve yanlış algılamalara dayanır. Ötekini algılama ve anlama sorunsalına özellikle bir tarihçi olarak yaklaşıldığında Said’in önermesi inandırıcı olamayacak kadar kapsamlı ve iddialı bir genellemedir. Dahası Said’e göre, batının doğu fikri her zaman batıyı yücelten ve batının üstünlüğünü yineleyen bir söylemdir. Bu söylem değişen çağlar ve metinler boyunca devam eden, hem düşünsel hem de eylemsel düzeyde ortaya çıkan egemen bir konuma yaslanmaktadır. Batının doğuyla her karşılaşmasında bu iktidar ilişkisi, yani oryantalizm söylemi kendini yeniden üretir. Bu nedenle Said’in anlayışına göre batıda doğuyu yansıtan ve temsil eden her düşünce aslında yanlıştır ve doğru olma imkanı da yoktur. Böylece Said yaptığı büyük genellemeyi bir indirgeme ile irdelemek ister gibidir. Şöyle ki batının (çarpık, yanlış veya eksik) doğu tasarımları ışığında yürüttüğü eylemler Said’e göre kaçınılmaz bir şekilde batının doğuya hakimiyetini pekiştirmeye yöneliktir.[1] Öncelikle Said Oryantalizm söylemini tekdüze, tutarlı ve bütüncül olarak yansıtır. İkinci olarak Oryantalizm tarih-aşırı bir söylemsel bütünlük olarak tanımlanır. Üçüncü olarak Said batının egemen ve üstünlük iddiasını böyle bir pozisyonun olmadığı dönemler için de varsayar.

1978 yılında Said Orientalism’i yayınladıktan sonra artık pek çok şey eskisi gibi olmayacaktı ve olmadı da. Aslında kitaba adını veren Orientalism kelimesi, yıllardır vardı biliniyordu ve kullanılıyordu. Said’in de ayrıntılı biçimde temellendirdiği ve belgelediği şekliyle bu kelime, batı dünyasının, yani Avrupa’nin, Haçlı Seferleri’nden bu yana Şark dünyasını, özellikle İslami Şark’ı, tasvir etmede, var etmede ve temsil etmede kullandığı bir kavramdı. Kitabın alt başlığından da anlaşılacağı üzere yazarın temel amacı, Batı dünyasının Şark’a nasıl baktığını, onu nasıl algıladığını ve yorumlayıp yeniden “dolaşıma soktuğunu” ele almaktır. Yüzyıllar öncesine dayanan Doğu Batı ayrımı Said’e göre sadece coğrafi bir farklılığın çok ötesine geçmiş Batı kültürünün ürünleri vasıtasıyla imgesel bir farklılığa dönüşmüştü. Doğu, Batı için farklı bir mekan, medeniyet ya da kültür değil, farklı bir “nesne” olagelmişti. Said’in yaptığı iş, 20.yüzyılın sonuna doğru bu nesneleştirme sürecinin hangi sahnede, hangi aktörlerle ve nasıl bir mizansenle tasavvur edilip sahnelendiğini izleyerek senaryoyu kağıda dökmek olarak özetlenebilir: Üründen yola çıkarak hammaddeye doğru bir köküne iniştir. Yüzlerce yıllık kültürel bir birikimin yarattığı akıntılara karşı bu derin nehirde yüzebilme ayrıcalığı iki farklı dünyanın keyfiyetini birden zihninde yaşayan bir usta yüzücüye ait olabilirdi ancak. Bu tam da Lübnan doğumlu Protestan bir ailenin Mısır’da okumuş, A.B.D’de akademisyen olmuş oğluna, Edward W. Said’e göre bir işti. Şarklılık bilincini Batılı tarzda eğitim almış olmasına karşın kaybetmeyen Said, kitabının giriş kısmında şöyle der: bu çalışmadaki kişisel yönelimlerin çoğu, iki İngiliz sömürgesinde geçmiş çocukluğumdan kalma bir “Şarklılık” bilincinden gelir. Bu sömürgelerde (Filistin ve Mısır) ve A.B.D’de gördüğüm eğitim, baştan sona Batı usulü bir eğitimdi, ama derinde yatan o ilk bilinç varlığını hep korudu.[2]

Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşur. Yazarın genel olarak kavramlara açıklık getirdiği amacını ve yöntemini izah ettiği ve gelecek sayfalarda okuyucuyu bekleyen çetrefil problemlere hazırladığı bir hazırlık sınıfı olan Giriş’in ardından, Şarkiyatçılığın kökenini ve uygulama alanlarını ayrıntılı olarak belgeleyen ilk bölüm gelir. İkinci bölüm 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başına gelindiğinde Avrupa’nın siyasi, kültürel ve akademik olarak Şark’a bakışını, ilişkilerini, bilimsel yeniliklerini ve bunların kurumsal yapılanmasını masa üstüne yatırır ve haritasını çıkarır. Üçüncü bölüm ise 20. yüzyılın sonuna doğru Şarkiyatçılığın bugünkü duruşuna ve geldiği noktaya ayrılmıştır.

Giriş bölümünde Said, öncelikle Şark kavramını çözümlemeyi amaçlar. Coğrafi bir bölgeden çok imgesel bir anlam taşıyan Şark, Avrupa’nın karşıt ve öteki imgesi, aynı zamanda da maddi uygarlığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Bundan dolayı Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmelidir. Ancak ondan sonra Avrupa’nın onu nasıl ele alıp yeniden ürettiğini anlayabiliriz. Bu haliyle Şarkiyatçılık sistemli bir disiplin, yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünü olarak karşımıza çıkar. Ancak bu sistemli disiplin, Avrupa’nın görece üstünlüğünü koruyarak Şark’la kurulabilecek makul ve gerektiğinde mesafeli bir ilişkinin varlığını benimser. Bu nedenle Şark araştırmaları, yani Şark üzerinde yazan, araştırma yapan herkesin ortaya koyduğu üretim, iki farklı kültür ve medeniyetin bir araya gelip birbirlerini tanımaya ve anlamaya çalıştıkları masum bir karşılaşmanın, bugünkü popüler deyişle, bir uygarlıklar buluşması yada diyalogunun meşru zemini olamayacaktır, Şarkiyatçılığın tabiatı ve mizacı buna aykırıdır. Bu durum, şarkiyat araştırmalarının ve Avrupa’nın Şark’a yaklaşımının temeline, kaçınılmaz olarak Batı’nın lehine bir egemenlik ve üstünlük konumu oturtur. Böylece Şark’ın ve Şark insanının “biz Avrupalılar” tarafından hazırlanan, gerçekleştirilen, her defasından pekiştirilen kimliği kesinleşir: Şark, ötekidir.

18. yüzyıldan itibaren bu kimlik, Avrupa’nın elinde ve zihninde defalarca yoğrulacak, biçimlendirilecek, yeniden üretilecek ve, Said’in deyişiyle, tekrar dolaşıma sokulacaktır. İki taraf arsında kurulan her ilişki türü, Avrupa’nın üstünlüğünü yitirmemesi önkoşulu ile gerçekleşir. Muhtemel bir ilişkiyi kabul edilebilir kılan tek gerçek budur, bu almalıdır. Said, Rönesanstan bu yana Batılı insanın hiçbir direniş görmeksizin Şark’ta bulunma veya Şark’ı düşünme imkanına sahip olduğu için Şark’ta bulunduklarını, Şark’ı düşündüklerini söyler. Bu “imkan”, 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde kendini farklı bir ortamda yaşatma fırsatı bulacaktır. Bilimsel gelişmeler ve hızlı kurumsallaşma süreci içinde yerini almakta zorlanmayan Şarkiyatçılık, artık üniversitede araştırılan, müzede sergilenen, sömürge yönetimince yeniden yapılandırılan, antropoloji, biyoloji, dil bilim, ırk ve tarih tezleri içinde açıklanan bir Şark’ın ortaya çıkmasını sağlar. Bu gerçek bizi nereye götürür? Said’e göre kültür-bilim-siyaset arasında göz ardı edilemeyecek bir bağın, bağlılığın mevcudiyeti, teorik olarak hepimizin benimseyip düstur edindiği “bilimsel tarafsızlığı” etkileyip lekelemektedir.

Tarihi ve coğrafi kimliğin ötesinde bir başka gerçeklik vardır bu ikiliğin ardında. Çünkü Şark karşısında Batılı, neredeye Homeros’tan beri Şark’a müdahale etmeden duramayan bir medeniyetin temsilcisi ve üyesidir. Bundan dolayıdır ki Doğu’ya olan ilgi siyasi olmakla beraber, bu ilginin altında yatan güç kültürüdür. Şarkiyatçılık ise salt bir siyasi hesaplar yığını ya da emperyalizmin kaba maşası değil, Şark’ı yeniden üretme niyetinin, yönetiminin ve sonucunun ta kendisidir. Bu haliyle de Doğu’dan ziyade batı dünyası ile ilgilidir ve siyasi, düşünsel, kültürel ve hatta ahlaki alt ve üst yapıların iç içe geçtiği bir yumak halindedir.

Said için Şark’la uğraşan herhangi bir yazarın, araştırmacının sorunu, Şark karşısında kendini bir yere konumlandırma zorunluluğundan gelmektedir. Yazar, Şark’ı çerçeveleme, onu temsil etme veya onun adına konuşma biçimini seçerken muhakkak bir dayanak bulmaktadır kendisine. Bu da, daha önce yapılmış çalışmalarla, izleyicilerle, kurumlarla kurduğu bağda ortaya çıkar. Eski Şark’a gönderme yapmak Homeros’ta bile vardır. Öyleyse Şark araştırmaları, temel anlamda “Şark’ın seslendirilmesi, betimlenmesi, gizemlerinin Batı için anlaşılır kılınması” dır. Şark’ın gerçekte nasıl olduğuyla değil, nasıl temsil edildiğiyle ilgilidir. Şark’ın varlığı, onu çeşitli şekillerde temsil etme tekniklerinin kullanılıp Batı tarafından anlamlandırılmasından sonra tasdik edilmekte ve bir kavram halini almaktadır. Böylece elde edilen sonuç, kurumlara, geleneklere, ve üzerinde fikir birliğine varılmış şifrelere dayanan bir Şark’tır.

Said, Şarkiyatçılığın tarihçesini iki döneme ayırır. 18. yüzyılın sonlarına doğru yaşanan dönüm noktası, eski Şarkiyatçılığın sona erdiğine ve yazarın modern Şarkiyatçılık diye adlandırdığı ikinci dönemin başlangıcına işaret eder. Bu dönüm noktası, Napoleon’un 1798 Mısır seferidir. Batı her zamankinden daha bilimsel ve incelikli bir Şark bilgisi üretmeye, daha disiplinli teknikler kullanmaya başlamıştır. İbranicenin kutsiyetine halel getiren ve onu tahtından indiren filoloji çalışmaları, Goethe, Byron, Hugo gibi Şark’ı sanatlarıyla yeniden yapılandıran, hakiki Şark ile, temsili, hayali Şark arasında bir yer edinen sanatçılar, Şark’ı Avrupa’nın iktidar mücadelelerinin sahnesi kılan siyasetçiler, modern Şarkiyatçılığın temellerini atmış oldular.

Said Şark karşısında Batı’nın kendi üstünlüğünü kurma arzusuna dayandırdığı bakış açısının temelinde kökleri Bacon’a kadar uzanan bir temanın izlerini bulur. Bilgi-güç ilişkisidir bu tema. Bundan dolayı Alfred James Balfour’un 1910 yılında Avam Kamarası’nda Mısır ile ilgili olarak yaptığı konuşma Said’in Şarkiyatçılık söylemini kültür-siyaset ilişkisine dayandırarak çözümleme yolunu haklı çıkarır niteliktedir. “Çünkü onu (Mısır’ı) biliriz,” der Said, “o, bir bakıma biz onu nasıl biliyorsak öyle var olur. Bir tarafın kendisini yönetebilme becerisi ve tecrübesi, diğer tarafın ise bu beceriden mahrum olması, bilgi-iktidar prensibine aşikâr bir gönderme içermektedir. Çünkü bilgi, yönetebilme becerisini, bu beceri de “öteki” karşısında doğal bir üstünlüğü getiri kuşkusuz. Said bu saptamayı, “İngiltere Mısır’ı biliyor; Mısır, İngiltere’nin bildiği şey; İngiltere Mısır’ın kendi kendini yönetemediğini biliyor; bunu Mısır’ı işgal ederek kesinliyor,” formülüyle sıraya koyar ve okuyucuya sunar. Şark’ın ötekiliği ve ötekileştirilmesi süreci, bilginin getirdiği gücün verdiği enerjiyle meydana gelmiştir. Said’e göre, bir “bilgi nesnesi” olarak Şark, bu tür irdelemeler karşısında “savunmasızdır.

Şark’ın nesneleştirilmesi ve katlanarak büyütülen bilgisi yoluyla “Şarklaştırılması”, yani tek tip haline indirgenmesi, Şarkiyatçılığın ana düşüncesini oluşturur. Bir yandan nesneleştirilen, bir yandan basmakalıp haline getirilen Şark, kendi hakikatinden koparılarak “temsili” birikimliğe büründürülür, Batı’nın ürettiği bir “bilgi” kıvamına getirilir, sonuç olarak her defasında bu mevcut bilgiye dayanarak, yeni nesiller yeni “bilgiler” üretir. Ancak hammaddenin özü değişmez, sadece ortaya çıkan ürün çeşitlenir. Bu tür bir üretim tarzı, Avrupalı insanın kafasında yıllarca var ettiği, beslediği, kimi zaman korktuğu, kimi zaman nefret ettiği, küçük gördüğü, meraklandığı bu imge, dolaylı olarak otoritede ve devlet aygıtında da kendisini gösterir. Şark’a ilişkin en değişmez ve beylik ifadelerden birisinin, bu yoldan geçerek İngiliz yönetici zihniyetinde kendini nasıl gösterdiğini Said, şöyle örneklendirir:1882 ve 1907 yılları arasında İngiltere’nin Mısır’daki temsilcisi olan Cromer Lordu Evelyn Baring, Batılı zihniyet ile şarklı zihniyet arasında, tecrübelerine dayanarak yaptığı karşılaştırmada, Avrupalı insanın sağlam akıl yürütmesi, belirsizlikten kaçınması, doğuştan mantıkçılığı, doğası gereği kuşkuculuğu, bir önermenin doğruluğunu kabul etmek için önce kanıt istemesi gibi saygın özelliklerine karşın, kesinlikten nefret eden zihniyeti, pitoresk sokaklara benzeyen simetri yoksunu aklı, fena halde zayıf mantık yetisi, bıktırıcı ve muğlak ifadeleriyle bir Şarklının ne kadar farklı olduğunu “bilimsel” bir biçimde ortaya koyar. Öyle anlaşılıyor ki Cromer’a göre, o güne kadar bir Descartes çıkartamamış olan Şark, üstelik Avrupa’nın çıkardığı Descartes’tan da bi-haber olmakla, kartezyen düşünmenin nimetlerinden yoksun olmanın bedelini, Mısır’ın İngiltere tarafından yöneltilmesi gerektiği gerçeğini sineye çekerek ödemeliydi ve ödemekteydi.

Avrupa’nın Şark’a ilişkin bu kavrayışının oluşumu uzun bir dönemi kapsar. Said, Cromer’da bir örneğini gördüğümüz zihniyetin, sık sık bu “güvenilir bilgi dağarına” baş vurulmasının, yerleşik Şarkiyatçı görüşün sürekli olarak nesilden nesile aktarımının altında, insanın kendisi gibi olmayanı daima farklı görme ve “ötekileştirme” tavrının yattığını söyler. Sınırlar bir kere çizildikten sonra geri dönüş artık çok zordur. Ancak bu farklılığın bir şekilde beslenmesi ve gelişmesi gerekir. Bu da 18. yüzyılın ortalarından itibaren Şark’a ilişkin bilginin düzenli olarak artmasıyla gerçekleşti. Bu bilgi yığınağına devamlı olarak ebedi bir üretim de ekleniyordu. Öte yandan Batı’nın son iki yüzyılda “ çok daha güçlü” olması kaçınılmaz sonu kesinleştiren en önemli etken oldu. Batı hem bilgi hem de güç sahibiydi. Avrupa’nın elindeki bilgi ve güç, Şark’ı “akıl dışı” ve “farklı” yaparken, Avrupa’yı da “normal” ve “aklı başında” kılmaktaydı.

İşte tam bu noktada, Said’in en can alıcı iddiası gün yüzüne çıkıyor. Bilgi-güç ikilisinin birbirini doğal olarak besleyen ortaklığının doğurduğu sonuç, aslında bir yeniden yaratış sürecidir. Batı’nın Şark’a ilişkin ürettiği bilgiler yığınını anlamlı ve düzenli bir sınıflandırmaya tabi tutması, “disipline etmesi”, Said’in değişiyle bir kültürel güç uygulanmasıdır. Bu şekilde Batı Şark’ı, Şarklıyı, ve o dünyayı yaratmaktadır. Böylece Batı’nın ıslah etmesi gereken bilgilerden oluşan bir çalışma alanı, yani Şarkiyatçılık ortaya çıkar. Doğu, insani değil, bilimsel nedenlerle incelenmeyi hak eden bir araştırma alanıdır. Bu gerçeğin en dikkat çekici tezahürü, Şarkiyatçılığın hem kurumsal bakımdan hem de içerik bakımından hızla geliştiği dönemin, Avrupa’nın Afrika ve Asya’daki hızlı yayılma dönemiyle çakışıyor olmasıdır. “Böylece paylaşılan sadece toprak olmadı”, der Said. Aynı zamanda onun Şarkiyatçılık adını verdiği “düşünsel bir güç” de paylaşılmıştır.

Bu iki yönlü paylaşımın zihinsel bir proje olmaktan çıkıp da tarihte vücut bulduğu zaman Napoleon’un 1798 Mısır istilasıdır. Siyaset ile kültürün birbirini işler kıldığı ve desteklediği bu sistem, hem kuruları hem de aktörleri bakımından Said’in, “gerçekliğin siyasi tasavvuru” olarak tanımladığı Şarkiyatçılığın eliyle, “biz” olan Avrupa ile, “onlar” olan Doğu arasındaki maddi ve insani farkları daha da keskinleştirmek amacına hizmet etti. Ancak buradaki mesele ilk bakışta görünenden daha derinlere inerek Doğu-Batı ayrımının daha soyut daha kapsamlı ve tamamen öze ilişkin bir sorunun parçası olarak değerlendirerek, asıl büyük sorunun tartışılacağı zemine geçiş sağlıyor. Said tarafından “temel düşünsel mesele” olarak ilan edilen bu tez, dünyadaki toplumların tarihsel, kültürel, geleneksel, ve hatta en ciddi ayrımlardan biri olarak- ırksal farklılıklarıyla bölünebilmesini onaylamaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Diyelim ki makul ve olabildiğince masum bir bölümlemenin yapılabileceğine inandık ve razı olduk, o halde bunun ardından doğabilecek problemlere, Said’in deyişiyle “insanca göğüs germek” mümkün olabilecek midir? Bu tür bölümlemelerin yaratacağı kutuplaşmalar, Şarklılığın daha Şarklı, Batılının daha Batılı olmasına hizmet ederken, öte yandan bir tarafın diğerine olan üstünlüğü bilimsel bir hakikatmişçesine zihinlerde yer etmeye başlar. Bu “tarihselleştirme-bilimselleştirme” çabasına Said’in verdiği ilginç modern bir örnek, Amerikalı ünlü siyasetçi Henry Kessinger’dır. Kessinger, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler diye ikiye ayırdığı dünyanın, bu ayrıma gitmesindeki temel neden olarak Newton’u gösterir. “Newton’cu düşüncenin ilk etkisinden kaçan kültürler” ampirik gerçeklik denen kavrama yabancı kaldıklarından uluslar arası düzende, ampirik gerçekliği iliklerine kadar özümsemiş olan Batı’nın denetimi altında olmaları gerekmektedir. İşte böylece Descartes’tan sonra Newton’un da eksikliği, Şark’ın içler acısı halini bizim için daha anlaşılır kılmaktadır.

Şarkiyatçılığın işleyişindeki en önemli mekanizmalarından birisi olan bu genelleştirme yöntemi, Şark’ın nesneleştirme ve sınıflandırma sürecinin olmazsa olmazıdır. Daha sonraki aşamada Batı’dan çıkıp yayılan bu kurgu, genelleştirme zihniyetine dayalı Şark incelemelerinin çoğuna ruhunu veren formülleri birer atasözü gibi gündelik hayatın içine sokar: “Şark kurnazlığı, Şark geriliği, Şark zorbalığı, Şark zihniyeti” gibi coğrafi bir nitelemeden ziyade, muğlak bir genellemeyi tasvir eden, yine de tam olarak nereyi/ney/kimi kastettiği pek bilinmeyen, anacak Batılı insanın kendisinden olmayanı, -ve ne ilginçtir ki aynı zamanda “kendisinde” olmayanı –tanımlamada, özetlemede ve aşırı basitleştirmede birer kimyasal formül gibi başvurduğu bir kısa tanımlar dağarıdır bu. Üstelik günümüzde Şark’ı tanımlamak için hala en gözde ve yaygın tavırdır. Genelleştirmeler ve basitleştirmelerle yeniden örülen Şark’ın 20. yüzyıla geldiğinde Batı karşısında fazla bir söz hakkı olmadı. Çünkü o zamana kadar Şarkiyatçılığın kurumları ve kuralları çoktan yerleşmiş ve sağlamlaşmıştı. Bundan dolayı Said’in haklı olarak sorduğu soru hayati bir anlam kazanır: 20. yüzyılda Şark’ın, Batılı devlet adamları tarafından hala aynı ölçütlerle, aynı bakış açısıyla devam etmektedir. Neden ve nasıl?

Şarkiyatçılık’ta Edward Said’in cevaplandırmaya çalıştığı bu soru, kitabının yazılışından bu yana yaklaşık 25 yıl geçmiş olmasına karşın hala sorulmaya devam ediyor. Hem Doğu’da hem Batı’da tartışılıyor. Said’in bakış açısını, kitabındaki ana fikri ve yöntemi eleştiren pek çok akademisyen olduğu gibi, öncelikle yazanın düşüncelerini değil tavrını dikkatte alan ve baştan Said’in notunu verenler de var. Ancak genel olarak baktığımızda kitabın zayıf noktasıyla ilgili en yaygın eleştiri, Said’in sıkça yakındığı Şarkiyatçılık çalışmalarında görülen genelleştirme-özdeşleştirme-tektipleştirme (essentialism) tavrının, Said tarafından da şarkiyatçılara ve Şarkiyatçılığa uygulandığı; çeşitliliğe, farklı çalışmalara ve değişimlere hemen hiç yer verilmediği düşüncesine dayanır.[3]

Öze ya da biçime ilişkin pek çok eleştiri yapıldı bugüne kadar. Ancak genel olarak kabul gören bir gerçek var ki, kitabın kültür-siyaset ilişkisine dayalı Batı-Doğu algılamalarına göz ardı edilemez bir vurgu yaptığı ve beşeri bilimler için temel sayılabilecek bir tartışmayı -kimilerine göre eksik ve hatalı yönlerine karşın- başlatma cesaretini gösterdiğidir.


[1] Doğu Batı Dergisi, Oryantalizm-I, s.182.

[2] Doğu Batı Dergisi, Oryantalizm-I, s. 212.

[3] Doğu Batı Dergisi, Oryantalizm-I, s. 220.

MATERYALİZM

    GİRİŞ

Felsefenin en temel ve önemli sorusu, düşünme ve var olma arasındaki ilişkiyi irdelemek üzerinedir. Bu, ruhun doğa ile olan ilişkisinin çözümünü de kapsar. Özellikle ortaçağlarda üzerinde çok durulmuş olan bu konu ile asıl ortaya çıkarılmak istenen, hangisinin daha önde geldiği idi; ruh mu yoksa doğa mı? İşin içine kilise de girdiğinde, soru şu şekli almıştır: Dünyayı tanrı mı yarattı yoksa dünya sonsuz bir varoluş içinde miydi?

Bu sorularla ilgilenen filozoflar temelde iki ayrı tarafta yer almışlardır. Ruhun doğadan önce olduğunu savunan bazı filozoflar (ör. Hegel), İdealizm tarafında yer alırken, diğer tarafta doğayı birincil olarak alan Materyalistler bulunmaktadır.

Gerçekten de, gerçekte görülebilen, dokunulabilen, ölçülebilen ve maddi denilen şeyler vardır. Öte yandan fikirler, duygular, istekler, anılar vb. ne görülebilen ne dokunulabilen ve ne de ölçülebilen, ama ötekilerden daha az var olmayan şeyler de vardır: bunların maddi olmadıklarını anlatmak için düşüncel (idéal) oldukları söylenir. Böylece var olan herşey iki alana paylaştırılabilir: maddi (materyal) ya da düşüncel (ideal). Bu iki kavram birleştirilecek olursa, maddi dünya, bu maddi dünyayı tasarımlayan düşüncel bir dünya ile ikilenmiştir.[1]

2. MATERYALİZM NEDİR?

Materyalizm’in bir çok alanda kullanılan bir çok farklı anlamı vardır. Bu sözcüğün öz anlamı, bizim konumuzla ilgili anlamı, onun felsefi anlamıdır. Bu anlamda “materyalizm, bir dünya anlayışıdır, yani belli ilkelerden hareket ederek doğa görüngülerini ve bunun doğal sonucu olarak toplumsal yaşamın görüngülerini anlama ve yorumlama tarzıdır.”[2]

En çok bilinen tanımıyla materyalizm, tüm gerçekliğin sadece maddeden oluştuğu inancıdır. Maddenin zihinden önce geldiğini savunur. Ancak bununla beraber fikirlerin varlığı hiçbir zaman yadsınmaz.

Materyalizmde, özel görüşümüze göre yaratıcı neden, ister Tanrı ve ister madde olsun, tamamlanmış bir düzen söz konusudur ve şeylerin anlamını da kendisi belirler.[3]

3. MATERYALİZM’İN TARİHİ[4]

Materyalizm’in kaynağı M.Ö. 6. yy. Antik yunan felsefesine dayanmaktadır, ancak en iyi yorumları 5. yy.da Leucippus ve Democritus tarafından ortaya atılmıştır. Bu filozoflar, evrenin madde ve boşluktan oluştuğunu ileri sürmüşlerdir. Tüm maddeler sayısız atom parçalarından oluşmuştur. Çeşitli objelerin görünüşlerindeki farklılıklar ise, atomların değişik sayı ve boyutta ve değişik kombinasyonlarla birleşmesi olarak açıklanmıştır.

Leucippus ve Democritus’un Atom Teorisi, büyük yunan filozofları Socrates, Plato ve Aristotle tarafından tamamen reddedilmiştir. Daha sonra bu teori, Romalı filozof Lucretius (M.Ö. 1yy.) tarafından bir süreliğine yeniden canlandırıldı. Lucretius, “On the Nature of Things” adlı kitabında dünyanın atomik yapısını açıklamıştır.

Hıristiyanlığın Avrupa’nın baskın dini olarak güçlenmesi, materyalizmi bu yüzyıllar boyunca geri planda bıraktı. Materyalizmin temel savı olan ruhun inkarının gerçeklik olarak kabulü, kilise tarafından kınandı. Fakat 17. yy.da bilim adamı Pierre Gassendi ve politika filozofu Thomas Hobbes tarafından tekrar canlandırıldı. Hobbes’a göre uzay, görünemeyen ve dokunulamayan bir madde olan Eter’den oluşmuştu.

18. yy. Boyunca materyalistler insan doğası üzerine odaklanmıştı. Buna göre, akıl ve ruh, fonksiyonlarını yerine getirebilmek için maddenin fiziksel özelliklerine bağımlydılar. Bu dönemin en önemli materyalist yazarı olan Paul H.D. d’Holbach, “System of Nature” adlı kitabında (1770) tüm gerçekliğin maddenin hareketi ve dağılımına bağlı olduğunu iddia etmiştir.

18. yy.ın sonlarından 20. yy.ın başlarına kadar olan zamanda materyalizm, kimya, fizik ve mekanik dallarından destek görmüştür. Moleküllerin keşfi Atom Teorisi’ni canlandırmış, Charles Darwin’in evrim çalışmaları, canlıların yaratılmama veya doğaüstü bir takım amaçlara ihtiyaç duyulmadan maddesel bir temelde açıklanabilme olasılığını ileri sürmüştür.

20. yy.ın ortalarından sonra icat edilen bilgisayar, materyalistlerin aklın kendisinin beyin dokusu içinde elektrik bağlantıları yoluyla ve maddenin terimleri ile açıklanabileceği düşüncesini desteklemiştir.

İki asır önce yaşayan Auguste Comte’un iddiasına göre bilim, “ilkel” ve “metafizik teşebbüsler” diye nitelendirilen dinin yerini alacak “pozitif’ bilgiyi temin edecekti. Comte’un pozitif dîye vasıflandırdığı bilgi deney ve gözlemlere dayanan sistematik bilgi idi. Burada gözleme dayanmayan, maddi deneylerle ispat edilemeyen spekülasyonlara yer yoktu. Pozitivistler daha da ileri giderek felsefelerini bir din olarak takdim ettiler, hatta Avrupa’da insanlık dini (Religion of Humanity) kilisesi bile kurulmuştu. Gerçi bu felsefenin yanlışları daha 20. asrın başlarında bilimdeki devrim sayılabilecek nitelikteki ilerlemelerin de yardımıyla gösterilmişti, ancak zamanın hâkim ideolojisi olan materyalizm bütün tenkitlere gözünü kapatıp, bu asrın ikinci yarısına kadar bilim dünyasında olmasa bile (aksi halde izafiyet ve quantum mekaniği teorilerine hayat hakkı tanınmazdı) toplum hayatının hemen hemen her alanında hâkimiyetini sürdürebilmişti.[5]

4. MATERYALİZM’İN GELİŞİMİ

Felsefi materyalizme göre madde, insanın bilincinden, zihninden bağımsız, nesnel bir geçeklliktir; bilincin kendisiyse maddi dünyanın insan beynindeki yansımasından başka bir şey değildir.[6] Burda madde ile zihini karşılaştıran bir anlayışla karşılaşılıyor. ‘Tinselcilik’in (taneısal ruhun insandaki yansıması olarak tasarlanan zihin) ya da ‘İdealizm’in (yalnızca insana özgü bir şey olarak tasarlanan zihin) de karşılaştırılması bu anlayışa dayanır.

İlk başlarda (Antikçağda) doğanın var olduğunu savunan Heraklitos’a ve hatta ondan da çok Demokritos ve Epikuros’a göre tanrı korkusundan kurtulmak gerekiyordu. Ancak bu sağlanabilirse bilimin özerkliğinden bahsedilebilecekti.

Materyalizm kavramının felsefe literatürüne girmesi daha geç dönemlerde grçekleşebilmiştir. Bu kavramı idealizme karşıt bir felsefe anlamında –ve tanrı ile bağlantılı olarak- ilk kez Leibniz kullanmıştır: “ Ereksel nedenleri ve bilgece davranan bir varlığı gözden uzak tutmak şöyle dursun, fizikte de herşeyi burdan çıkarsamamız gerekiyor.”(Lettre a Bayle).

Antikçağdaki ikiciliği savunan materyalizme karşı, 18. yy. Materyalizmi tekçiliği savunur, yani, gerçekte tek bir eylem ilkesinin, maddenin var olduğuna inanır. Tekçiliğin benimsenmesi, metafizik ya da tanrıbilimden gelen tüm etkilerle savaşımı amaçlar. Dolayısıyla bu materyalizm, özellikle dine karşı bir savaşım felsefesi olmuştur.[7] İlk olarak Fransız filozofu Paul Henri baron d’Holbach yapıtında bunu belirtir (The System of Nature). “Evren, var olan herşeyi bir arada tutan bu geniş çerçeve, gözlerimizin önüne yalnızca madde ve hareketi seriyor; evrenin tümü, uçsuz bucaksız ve kesintisiz bir neden ve etki zincirinden başka şey göstermiyor bize.”[8]

Modern materyalizmin kurucuları da yine tanrı inancına ve dine karşı savaşımı amaçlayan bir yol benimsediler; ancak bu arada Hegelci sistem de onlara 18. yy materyalistlerinin mekanikçi bakış açısının aşma olanağı sağladı.

Marx ve Engels materyalist felsefeyi savundularsa da, onun nesnelci ve statik yanlarını yadsıyarak pratik ve eleştirel bir materyalist düşünceye yöneldiler. Marx şöyle der: “ Bugüne kadarki tüm materyalist felsefelerin başlıca eksikliği, dış nesneyi, gerçekliği, duyulur olanı, duyusal insan etkinliği olarak, pratik olarak öznel olarak değil de, yalnızca nesne ya da sezgi olarak ele almalarıdır. Bu yüzden materyalizme karşıt olarak etkin yan, gerçek etkinliği, duyulur etkinliği olduğu gibi ele almayan idealizm tarafından soyut bir biçimde işlendi. Feuerbach, düşünce nesnelerinden gerçekten farklu olan somut nesnelere gerek duyuyordu, ama insan etkinliğinin kendisini nesnel etkinlik olarak kavrayamıyordu. Bu yüzden ‘Das Wesen des Christentums (Hıristiyanlığın Özü)’ adlı kitabında, yalnızca kuramsal tutumun insana gerçekten özgü bir tutum olduğunu savundu.’[9]

Marx ve Engels bu konuda şöyle yazarlar : ” Aslında pratik materyalist, yani komünist için mevcut dünyayı değiştirmek, kurulu düzene saldırmak ve onu dönüştürmek söz konusudur.” [10]

4.1. DİYALEKTİK MATERYALİZM

Diyalektik Materyalizm deyimini proletaryanın yeni felsefesi olarak tanımlayıp ilk kez kullanan Alman işçi J. Dietzgen’dir. Marx ve Engels bu formülü yalnız onaylamakla kalmayıp, onu kendi en iyi çalışma araçlarının en doğru ifadesi olarak kabul ettiler. Tarihsel materyalizm marxçılığın olumlu yönünü meydana getirirken, diyalektik materyalizm de eleştirel, düşünsel yönünü oluşturur. Engels şöyle der: “Diyalektiğin tutarlı yanını, idealist alman felsefesinden kurtarıp materyalist bir doğa ve tarih anlayışıyla bütünleştirmeyi, Marx ile benden başka düşünen hemen hemen yoktu.”[11]

Engels daha sonra şunları ekler: “Modern materyalizm, tarihi, insanlığın evrim süreci olarak görür ve ona düşen de tarihin itici güçlerini ortaya çıkarmaktır. 18. yy Fransız filozofları için olduğu gibi Hegel için de geçerli olan ve doğayı Newton’ın öne sürdüğü gibi öncesiz ve sonrasız gök cisimleriyle ve Linné’nin öne sürdüğü gibi değişmeyen organik türlerle dar çevrimler içinde hareket eden ve kendine hep özdeş kalan bir bütün olarak yaygın anlayışın tersine, modern materyalizm, doğa bilimlerindeki en son gelişmenin bir bileşimini yapar; buna göre, doğanın da zamana bağlı bir tarihi vardır; gökcisimleri de elverişli koşullarda oralarda yaşayabilen canlı türler gibi doğarlar ve yok olurlar. Modern materyalizm bu durumda da özü bakımından diyalektiktir ve bilimlerin üstünde bir felsefeye ihtiyacı yoktur.”[12]

Mao Zıdong ise bu konuda şunları söyler: “Marxçı felsefenin – diyalektik materyalizm- çok belirgin özelliği vardır. Birincisi sınıfsal özelliğidir: diyalektik materyalizm prolateryaya hizmet ettiğini açıkça kabul eder. İkincisi, pratik özelliğidir: kuramın pratiğe bağımlı olduğunu, kuramın pratiğe dayandığını, ama sırası gelince pratiğe hizmet ettiğini vurgular.”[13]

4.2. TARİHSEL MATERYALİZM

Tarihsel materyalizm, marxçılar tarafından tarih bilimi ya da toplumsal oluşumların bilimi olarak da görülür. “Maddi yaşamın üretilme tarzı, toplumsal, siyasal ve düşünsel yaşam sürecini genel olarak belirler.”[14]

Engels bu konuda şöyle der: “Materyalist tarih anlayışı, şu savdan hareket eder: üretim ve üretimden sonra ürünlerin mübadelesi, her türlü toplumsal düzenin temelini oluşturur; yarih boyunca her toplumda, ürünlerin bölüşümü ve onunla birlikte sınıf ya da zümreler halinde toplumsal sıralanma, üretilmiş olana, bunun üretilme biçimine ve üretilmiş şeylerin bölüşüm biçimine göre düzenlenir. Bundan ötürü bütün toplumsal değişimlerin ve bütün siyasal altüst oluşların son nedenlerini, insanların hafızasında, öncesizsonrasız gerçek ve öncesizsonrasız adaleti daha iyi anlamaları değil, üretim ve mübadele biçimlerinin değişmesinde aramak gerekir; bu nedenleri felsefede değil, sözkonusu dönemin iktisadi yaşamında aramak gerekir.”[15]

5. MATERYALİSTLER

a) Heraclitus (M.Ö. 6.yy): Materyalizm ile ilgili ilk fikirler Heraclitus’un Logos kuramına dayanmaktadır. Heraclitus, doğal durumların yalnızca bir maddi kaynağı olduğunu, bunun da Ateş (Pyr) olduğunu ileri sürdü. Bu Ateş, sonsuz, bozulmamış ve başlangıcı olmayan bir bir dünyayı yaratan Logos’un özüdür.Heraclitus’a göre bu dünya karşıtlıkların harmonisi gibi çeşitli şekillere dönüştürülür. Bu karşıtlıkların bileşimi ise doğadaki herşeyin oluşumuna destek verir.[16]

b) Leucippus (M.Ö. 5. yy): Atomizm’in kurucusudur. Leucippus’a göre, “ Eğer boşluk olmasaydı, devinim (hareket) de olmazdı; ancak boşluğu yokluk olarak tanımlamak da doğru değildir.”

Leucippus, tam bir bilinçlilikle uzay boşluğunun varlığını iddia eden ilk filozoftur. Uzay boşluğu kavramının ortaya atılmasıyla, küçüklükleri yüzünden görünemeyen sonsuz sayıda gerçekler olduğu söylenebilmiştir. Tüm bu küçük birimler, esas sistemin bütün özelliklerini taşımaktadırlar. Bunlar uzayda hareket ederler; bunların kombinasyonları bizim duyu olarak algıladıklarımızın oluşumunu mümkün kılar.

Leucippus’un ayrıca Pisagorizm ile ilgili de çalışmaları vardır.

c) Democritus (M.Ö. 460-370): Leucippus’un Atom Teorisi’ni genişletti. Parçaların bölünememe (ad infinitum) üzerinde durdu. Varolan doğanın sonsuzluğu, uzay boşluğu ve devinim üzerinde tartışmalar yürüttü. Democritus’a göre tüm devinimler aktif ve pasif etkilerin sonucu olarak oluşur. Birincil devinim ve onun ikincil etkisi arasındaki ayrımı belirlemiştir (Impulse-Reaction/ Etki-Tepki). Bu Gereklilik kuralının temelidir, ve doğadaki her şey bu kurala bağlıdır.

Democritus’a göre bu gördüğümüz dünya, sonsuz sayıda düşen atomların sonucu oluşmuştur. İnsan ruhu, vücudun hareketini de sağlayan, ateşin küresel atomlarından oluşur.

Democritus, imajlar veya idoller hipotezini de ortaya atmıştır.

d) Epicurus (M.Ö. 3.yy): Epicurus’a göre evren iki parçadan oluşmuştur; madde ve maddenin içinde hareket ettiği uzay veya boşluk. Her çeşit formdaki tüm maddeler, ölümsüz olan ve bölünemeyecek atomlara kadar indirgenebilir. Democritus’un izinden giderek bir yaratıcının varlığını inkar etmiştir. Onalara göre bu atomlar hep vardır ve sonsuza kadar var olacaklardır. Tüm fiziksel fenomenler de bu atomların çeşitli hareketleri ile oluşur. Ruh da, atomun çok ince ve hafif çeşitlerinden oluşmuştur; beden ölüp çürüyünce bu atomlar ayrılır ve dağılırlar. [17] Dolayısıyla öteki dünyanın varlığını da reddetmiştir.

e) Titus Lucretius Carus (M.Ö. 98-55): Romalı şair ve filozof. 6 kitaptan oluşan didaktik şiir kitabı De Rerum Natura’da atomlar, akıl ve ruhun oluşumu, doğa ve doğada olanları açıklamak hakkında yazmıştır. Epicurus’un izinden gitmiştir.[18]

f) Pierre Gassendi (16. yy): Felsefe öğretmenliği yapmıştır. Descartes’in tümevarım metodunu baz alan felsefesini reddederek Atomizm ile ilgili çalışmalar yapmıştır. Atomizmi saygın bir hale getirmek için Atomların tanrı tarafından yaratıldığını ileri sürmüştür. Doğanın mekanistik açıklamasını savunmuştur. Atomizim reddeden Aristoteles’e de karşı çıkmıştır.

g) Gottfried Leibniz (17. yy): Alman filozofudur. Aslında diplomat ve hukukçu olmasına rağmen aynı zamanda matematikçi, tarihçi ve filozoftur. Hesap makinesini tasarlamıştır, formal mantığı geliştirmiş, bilimsel akademileri bulmuştur. Ağırlıklı olarak üzerinde çalıştığı felsefeleri, gerçek, gereklilik ve ihtimal gerçeklikler, elverişli neden prensibi, önceden kurulmuş armoni, çelişkisizlik prensibi, vb.[19]

Leibniz’in materyalizmine göre varolan herşey maddesel ya da fizikseldir; mental olaylar ise fiziksel durum ya da olaylar ile açıklanabilir.[20]

h) Thomas Hobbes (17. yy): Karteziyan dualizmi ve Aristiotles felsefesiyle skolastik felsefeyi de reddetmiş, yerine Galileo ve Gassendi’nin dünyayı hareket halindeki madde olarak tanımlayan yeni felsefesini benimsemiştir. Leviathan adlı eserinde: ”Evren tamamen gerçektir; gerçek olan herşey maddedir, madde olmayan gerçek de değildir.“[21] demiştir.

i) Paul Henri baron d’Holbach (18. yy): Fransız filozofu. Ateizm ve materyalizm ile ilgili çalışmalar yapmıştır. “The System of Nature” adlı kitabında dinle alay etmiş ve insanların özgür iradelerinin olmadığını, birer makine olduklarını ileri sürmüştür. Yine de doğaya dini bir hürmet de duymuştur. [22]

j) Ludwig Feuerbach (19. Yy): Alman filozofu. Önceleri idealist Hegel’in etkisinde kalan Feuerbach, kısa bir süre sonra şu noktalarda ona karşı çıktı: bütün dinlerin antropolojiye indirgenmesi ve her spekülatif düşüncenin maddeci açıdan eleştirilmesi. Tanrının özündeki gizin gerçekte insanın özü olduğunu, dinin gerçekte insanın kendi üzerine düşünmesinin en yüksek noktasını oluşturduğunu, kurgusal düşünceyi insanın gereksinmelerini temel alan bir ahlak anlayışı açısından eleştirmek gerektiğini savuna Feuerbach, bu görüşleriyle genç hegelcilerin, özellikle Marx ve Engels’in en çok önem verdikleri düşünür haline geldi.

Feuerbach’a göre madde, aklın bir ürünü değildir, ama akıl maddenin en yüksek ürünüdür. Bu tabii ki saf materyalizm tanımıdır. Feuebach şöyle der: “Bana göre materyalizm, insan özünün ve bilginin temelidir.” [23]

k) Karl Marx (19. yy): ‘Die Deutsche Ideologie’ (Alman İdeolojisi) adlı eseriyle materyalizm ile ilgili çalışmalarına başlamıştır. (Engels ile birlikte) Bu eser, kişilerin doğasının üretimlerini belirleyen maddi şartlara dayandığı tezine dayanmaktadır.[24]

Dünyayı, ‘mutlak fikir’in ‘evrensel tin’in, ‘bilinç’in cisimleşmesi olarak düşünen idealizme karşılık, Marx’ın felsefi materyalizmi, dünyanın, doğası gereği maddi olduğu; evrenin sayısız olaylarının hareket halindeki maddenin başka başka görünümleri oldukları; diyalektik yöntemin ortaya koyduğu gibi, olayların bağıntılarının ve birbirlerini karşılıklı koşullandırmalarının, hareket halindeki maddenin gelişmesinin zorunlu yasaları oldukları; dünyanın, hareket halindeki maddenin yasalarına göre geliştiği ve hiçbir ‘evrensel tin’I gereksinmediği ilkesinden hareket eder.[25]

l) Friedrich Engels (19. yy): Marx ile birlikte çalışmalar yapmış, tarihsel ve diyalektik materyalizmi, bilimsel sosyalizmi savunmuştur (Anti-Dühring). Engels’e göre: “Materyalist doğa anlayışının, doğanın, kendisini bize sunduğu gibi yabancı bir katma olmadan, basitçe kavranılmasından başka bir anlama gelmediği doğrudur.”[26]

m) Charles Darwin (19. yy): Evrim Teorisi ile bilinmektedir. Darwinizm, canlıların nasıl oluştuğu sorusunun, sadece maddesel faktörlerle, maddenin kendi içindeki rastlantısal etkileşimlerle açıklanabileceğini iddia ediyordu.

6. MATERYALİZM – İDEALİZM

Daha önce de belirtildiği gibi gerçekte görülebilen, dokunulabilen, ölçülebilen ve maddi denilen şeyler vardır. Öte yandan fikirler, duygular, istekler, anılar vb. ne görülebilen ne dokunulabilen ve ne de ölçülebilen, ama ötekilerden daha az var olmayan şeyler de vardır. Ve ruhun doğadan önce olduğunu savunan bazı filozoflar İdealizm tarafında yer alırken, diğer tarafta doğayı birincil olarak alan Materyalistlerin bulunduğunu söylemiştik.

Şüphesiz bu iki anlayış, birbirleriyle bağdaşmayan fikilerdir, ancak bir birlik oluştururlar ve ve iki karşıt gibi ayrılmaz bir şekilde birbirlerine bağlıdırlar. Materyalizmin her ilerlemesi idealizme indirilmiş bir darbe, materyalizmden her uzaklaşma idealizmin bir ilerlemesi olmuştur. Bu karşıtların birliği, aralarındaki savaşımın kaçınılmaz olduğu ve bu ikisi arasında hiçbir sentez, hiçbir uzlaşma olamayacağı anlamına gelmektedir. [27]

Madde ile hareket arasındaki ilişkiler sorunu, idealizm ile materyalizmin sınırlarını kesin olarak saptamak sorunudur. İdealizme göre hareket, dinamizm, etkinlik, yaratıcı güç yalnızca ruha aittir. Materyalizme göre ise hareket, maddenin temel özelliğidir, madde harekettir.

7. ELEŞTİRİLER

Tarihin en eski zamanlarından bu yana çeşitli düşünürler tarafından ortaya atılan evrim fikri, 19. yüzyılda yeni bir evreye girerek “bilimsel” bir görünüme büründü. Bu yüzyılın özelliği, yine eski bir düşünce olan materyalizmin çok sayıda taraftar toplamasıydı. Dahası materyalistler inandıkları felsefenin bilimsel bulgular tarafından doğrulandığı iddiasındaydılar. O dönemde yaygın kabul gören durağan evren modeline ve Freud’un geliştirdiği psikoloji modeline dayanarak, “bilim materyalizmi ispatlıyor” iddiasını ortaya atmışlardı. Darwin’in evrim teorisi ise, materyalizme en büyük katkıyı yaptı. Çünkü Darwinizm, canlıların nasıl oluştuğu sorusunun, sadece maddesel faktörlerle, maddenin kendi içindeki rastlantısal etkileşimlerle açıklanabileceğini iddia ediyordu.

19. yüzyılda gelişen bu sözde bilimsel materyalizmin temel bazı iddiaları vardı: [28]

1. Evrenin hacim olarak “sonsuz” olduğu ve sonsuzdan beri var olduğu, dolayısıyla maddenin yaratılmadığı ispatlanmış bir gerçek gibi sunuluyordu.

2. Maddenin ve zamanın birer “mutlak” kavram oldukları, yani hep varolan, değişmeyen, sabit kalan esaslar oldukları savunuluyordu.

3. İnsan zihninin yine sadece maddesel faktörlerle açıklanabileceği, insanın madde-ötesi bir ruha sahip olmadığı öne sürülüyor, bütün zihinsel fonksiyonların maddeye indirgenebileceği iddia ediliyordu.

Materyalizm de diğer felsefler gibi, kendi dışında kalan tüm iddiaları reddetmiş, yalnızca madde ve maddenin hareketi ile oluşan bir dünyanın varlığı üzerinde şiddetle durmuştur.

8. BİLİME ULAŞMADA MATERYALİZM

Bilimsel faaliyet, somut olgu ve olayların, somut tahlilinden hareket ederek ve somutun iyi algılanabilmesi için kavramlaştırmalar yoluyla soyutlamalara da başvurarak, varsayım veya teoriler aracılığıyla işlenmiş olguları yine olgulara dönerek temellendimektir.[29] Var olan durumun da neden ve sonuçları üzerinde çözümleme yapmak ve ileriye yönelik bilimsel öngörülerde bulunmak bilimsel faaliyetin görevlerindendir.

Materyalizm, bilimsel düşüncenin, nesnel gerçeğin veya maddi somutun bilincimizde yansıyıp anlam bulması açısından bilgiye ulaşmasında bu yönlü bir misyona sahiptir.

KAYNAKÇA

Ø AYHAN Medeni, Bilim Tarih ve Metodoloji, 1. Baskı, Sis Yayıncılık, Ankara, 1998

Ø Büyük Larousse, Milliyet Yayınları

Ø CHALMERS Alan, çev: ARSLAN Hüseyin, Bilim Dedikleri, 2. Baskı, Vadi Yayınları, Ankara, 1994

Ø POLİTZER Georges, çev: ERDOST Muzaffer, Felsefenin Temel İlkeleri, 13. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, 1998

Ø SUNAR İlkay, Düşün ve Toplum, 1. Baskı, Birey ve Toplum Yayınları, Ankara, 1986

INTERNET

Ø Ahmed Yiğit, Bilim Üzerine Bir Deneme, http://www.nur.org/risale/makaleler/yigit01.htm

Ø Ayşen FURTUN , Pagmatizmin Süreklilik Tezi Üzerine Bir Not, http://www.ankara.edu.tr/law/fdergisi/113Aysen.htm

Ø Darwinizm’in ve Materyalizmin İddiaları, http://www.bilimarastirmavakfi.org/dergi/sayi3.html

Ø Epicurus, The Internet Encyclopedia of Philosophy, http://www.utm.edu/research/iep/e/epicur.htm

Ø Frederick Engels, L. Feuerbach and the end of classical German Philosophy, http://www.ex.ac.uk/Projects/meia/Archive/1886-ECGP/lf2.html

Ø Friedrich Engels, Anti-Dühring Önsöz, http://www.kurtuluscephesi.com/marks/antiduhring.html

Ø Heraclitus, http://www.forthnet.gr/presocratics/heracln.htm

Ø http://members.aol.com/pantheism0/atheists.htm

Ø http://members.aol.com/pantheism0/atheists.htm

Ø http://www.appstate.edu/~stanovskydj/marxfiles.html

Ø Karl Marx, http://www.pagesz.net/~stevek/intellect/marx.html

Ø Leibniz, Leibniz’s Contributions To Philosophy, http://mally.stanford.edu/leibniz.html

Ø Leibniz, Matter and Thought, http://plato.stanford.edu/entries/leibniz-mind/

Ø Lucretius, The Internet Encyclopedia of Philosophy, http://www.utm.edu/research/iep/l/lucretiu.htm

Ø Mao Zıdong, Pratik Üzerine, http://www.marx2mao.org/Mao/Index.html

Ø Marx und Engels, Die Deutsche Ideologie, www.gutenberg.aol.de/marx/ideologi/me03_078.htm

Ø Marx, Zur Kritik der Politschen Ökonomie, http://members.aol.com/Klassiker2/me13_007.htm

Ø Materialism, http://www.optonline.com/comptons/ceo/03054_A.html

Ø Thomas Hobbes, The Leviathan, http://www.orst.edu/instruct/phl302/texts/hobbes/leviathan-contents.html


[1] Georges Politzer, çev. Muzaffer Erdost, Felsefenin Temel İlkeleri, 13. Baskı, SOL Yayınları, Ankara, 1998 s. 160

[2] Politzer, a.g.e., s.159

[3] Ayşen FURTUN , Pagmatizmin Süreklilik Tezi Üzerine Bir Not, http://www.ankara.edu.tr/law/fdergisi/113Aysen.htm

[4] Materialism, http://www.optonline.com/comptons/ceo/03054_A.html

[5] Ahmed Yiğit, Bilim Üzerine Bir Deneme, http://www.nur.org/risale/makaleler/yigit01.htm

[6] Büyük Larousse, Milliyet Yayınları, s. 7640

[7] Büyük Larousse, s. 7640

[8] http://members.aol.com/pantheism0/atheists.htm

[9] http://www.appstate.edu/~stanovskydj/marxfiles.html

[10] Marx und Engels, Die Deutsche Ideologie, www.gutenberg.aol.de/marx/ideologi/me03_078.htm

[11] Friedrich Engels, Anti-Dühring Önsöz, http://www.kurtuluscephesi.com/marks/antiduhring.html

[12]Friedrich Engels, Anti-Dühring Bölüm 1, http://www.kurtuluscephesi.com/marks/antiduhring.html

[13] Mao Zıdong, Pratik Üzerine, http://www.marx2mao.org/Mao/Index.html

[14] Marx, Zur Kritik der Politschen Ökonomie, http://members.aol.com/Klassiker2/me13_007.htm

[15] Friedrich Engels, Anti-Dühring Bölüm 3, http://www.kurtuluscephesi.com/marks/antiduhring.html

[16] Heraclitus, http://www.forthnet.gr/presocratics/heracln.htm

[17] Epicurus, The Internet Encyclopedia of Philosophy, http://www.utm.edu/research/iep/e/epicur.htm

[18] Lucretius, The Internet Encyclopedia of Philosophy, http://www.utm.edu/research/iep/l/lucretiu.htm

[19]Leibniz, Leibniz’s Contributions To Philosophy, http://mally.stanford.edu/leibniz.html

[20] Leibniz, Matter and Thought, http://plato.stanford.edu/entries/leibniz-mind/

[21] Thomas Hobbes, The Leviathan, http://www.orst.edu/instruct/phl302/texts/hobbes/leviathan-contents.html

[22] http://members.aol.com/pantheism0/atheists.htm

[23] Frederick Engels, L. Feuerbach and the end of classical German Philosophy,

http://www.ex.ac.uk/Projects/meia/Archive/1886-ECGP/lf2.html

[24] Karl Marx, http://www.pagesz.net/~stevek/intellect/marx.html

[25] Politzer, a.g.e., s.173

[26] Politzer, a.g.e., s.179

[27] Politzer, a.g.e., s.164

[28] Darwinizm’in ve Materyalizmin İddiaları, http://www.bilimarastirmavakfi.org/dergi/sayi3.html

[29] Medeni Ayhan, Bilim Tarih ve Metodoloji, 1. Baskı, Sis Yayıncılık, Ankara, 1998, s. 16

HAÇLI SEFERLERİ ( 1095-1270 ) :
1095 yılında başlayan ve 1270 yılında sona eren Katolik Kilisesi’nin önderliğinde Avrupa’dan Ortadoğu’ya yönelik olan dinsel görünümlü askeri eylemlerdir. 8 Haçlı Seferi olup, bunlardan ilk dördü daha önemli ve büyüktür.

Bu seferlerin nedenleri:
1. Hristiyanların kutsal saydıkları Kudüs ve çevresini almak istemeleri,
2. Cluny (Kluni) Tarikatının Avrupa’daki etkinliğini artırmak istemesi,
3. Seferlerin Hristiyanların günahlarından arınabilmesinin yöntemi olarak gösterilmesi,
4. İslam ülkelerinin zenginliği, Avrupa’nın yoksulluk içinde olması,
5. Yoksul soyluların (şövalyelerin ) serüven peşinde koşmaları,
6. Bizans’ın Avrupalıları Müslüman Türklere karşı yardıma çağırması,
7. Katolik Kilisesi’nin Ortodoks Kilisesi’ni ( Patrikhaneyi ) kendi bünyesi içine alarak yutmak istemesi,
8. İtalyan tüccarlarının Doğu Akdeniz ve Karadeniz’deki ticaret merkezlerini ele geçirmek istemesi.
Birinci Haçlı Seferi Kudüs’ü almaya yönelik yapılmış ve büyük oranda başarılı ol-muştur. Haçlılar, Kudüs dahil, Güneydoğu Anadolu’dan başlayarak Sina Yarımadası’na kadar uzanan topraklarda Latin kontlukları kurmuşlardır. İkinci Haçlı Seferi Urfa’yı geri almak ve Kudüs’ü Fatımi Devleti’nin baskılarından kurtarmak amacıyla kralların katıldığı ilk seferdir. Üçüncü Haçlı Seferi, Eyyubiler’in ele geçirdiği Kudüs’ü geri almak amacıyla düzenlenmiş ama bu ordular Filistin’de Eyyubiler tarafından yok edilmiştir. Dördüncü Haçlı Seferi, Kudüs’e yönelik yapılmasına karşın, İstanbul’un Latinler tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu gelişmeler üzerine, Bizans hanedanlarından biri İznik’e kaçarak orada 1261 yılına dek hüküm sürecek olan İznik Rum İmparatorluğu’nu kurmuştur. Bir başka Bizans hanedanı ise, Trabzon’a kaçarak orada 1461 yılına dek hüküm sürecek olan Trabzon Rum İmparatorluğu’nu kurmuşlardır.
Haçlı Seferleri’nin sona ermesiyle;
· Akdeniz ticareti canlanmış ve değer kazanmış,
· Avrupalılar daha önceden bilmedikleri bir çok tarımsal ürünü, üretim tarzı ile bilimsel ve teknik şeyler öğrenmişlerdir.
· İslam topraklarıyla birlikte, Macaristan, Bulgaristan ve Bizans toprakları da yağ-malanmış ve bu topraklarda üretim ve ticaret büyük zararlara uğramıştır.
· Katolik Kilisesi’nin halk üzerindeki etkinliği ve saygınlığı yok olmaya başlamıştır.
· Derebeyliklerin Avrupa’daki ekonomik, siyasal ve toplumsal etkisi ile saygınlığı yok olmaya başlamış, kralların merkezi otoritesi güçlenmeye başlamıştır.
· Haçlı Seferleri’nin sonuçları, Avrupa’da Yeniçağı başlatacak olan gelişmeleri başlatacaktır.

SOKRATES

Sofistlere karşı koyanların başında yer alan, İlkçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Sokrates, Sofistlere karşı koyar, ama onlarla birleştiği yönleri de vardır. Çünkü Sokrates de, Sofistler gibi, gelenek ve törelerin oluşturduğu ölçüler üzerinde düşünmeyi kendisine ilke yapmıştır.

Sokrates 469 yılında Atina’da doğmuştur. Heykeltıraş Sophroniskos ile ebe Phainerete’nin oğlu. Kendisi ve yurttaşlarını ciddi olarak incelemeyi, ahlakça olgunlaşmak için durmadan çalışmayı, hayatının hep ödevi sayacaktır. O da, Sofistler gibi, başlıca, insan hayatının pratik sorunlarıyla ilgilenmiştir. Ancak, Sofistler utilitaristtiler, yalnız yararı göz önünde bulunduruyorlardı. Sokrates ise bu soruna gerçek, derin bir ahlaki ciddiyetle yönelir.Onun gerek sessiz, sürekli felsefi düşünmeleri, gerekse Atina’daki orijinal çalışmaları böyle bir anlayışla beslenmişlerdir. Kendisi bir çığıra, bir okula bağlı olmadığı gibi, bir çığır da kurmaya kalkışmamıştır. Ortalıkta, çarşıda –pazarda dolaşır, karşısına çıkanlarla konuşmaya çalışırdı. Bunu da, insanları, hayatlarının anlam ve amaçları bakımından düşünmeye, aydınlanmaya kımıldatmak, onlarda bu isteği uyandırmak için yapardı. Sokrates felsefesini, dünya görüşünü bu yolla yaymıştır: bir şey yazmamıştır. Sokrates 70 yaşında iken “gençliği baştan çıkarmak ve Atina’ya yeni Tanrılar getirmeye kalkışmak” ile suçlandırılıp mahkemeye verilmiştir. Onu suçlayanlar, anlayışsızlıklarından, düşünceleri ayırt etmeyi bilmediklerinden, Sokrates’i Sofist sayıyorlardı. Hayata yol gösteren değer ve ölçülere körükörüne inanmayıp bunları akılla bulmak isteyişinde, bu tutumunda Sokrates Sofistlerle ortaktı. Ama onun Sofistlerle bundan sonraki temelli ayrılığını, yobaz gelenekçiler ayıramayacak durumda idiler. Sokrates hafif bir ceza ile kurtulabilirdi; ama boyun eğmek bilmeyen onuru yüzünden yargıçları kızdırıp ölüm cezasına çarptırılmıştır. Tutukevinden de kaçmayı ret etmiş ve 399 yılının mayısında zehir içerek ölmüştür.

Sofislerin bilgi anlayışı, her bakımdan, tek kişiyi kanılarında bir relativizme götürmüştü. Sokrates’in ise göz önünde bulundurduğu ; sağlam, herkes için geçerli olan bir bilgiye varmaktır. O, doxa (sanı)nın karşısına episteme (bilgi) yi koyar. Yalnız episteme hazır, hemen öğrenilebilecek, öğretimle hemen bildirileverilecek bir şey değildir, tersine; birlikte çalışarak, uğraşılarak varılacak bir amaçtır. Onun için Sokrates, Sofistlerin yaptığı gibi, öğretimle bilgileri edindirmeye kalkışmaz, çevresindekilerle doğru’yu birlikte aramaya çalışır. Din-gelenek otoritesine gözü kapalı bağlanmamada Sokrates Sofistlerle bir düşünüyor. Ancak, Sokrates’in akla, düşüncenin objektif değerine, bireylerin üstünde bir normun bulunduğuna sarsılmaz bir inancı var. Onu Sofistlerden kesin olarak ayıran da bu inancıdır. Onun kendine özgü öğretme ve araştırma yöntemi olan dialog (konuşma) da bu inanca dayanır. Konuşma’da düşünceler ortaya konur, bunlar karşılıklı olarak eleştirilir, böylece de herkesin kabul edeceği şeye varılmak istenir. Sofisler düşünceleri meydan getiren psikolojik mekanizmayı inceliyorlardı. Sokrates ise, doğru’yu belirleyen aklın bir yasası olduğuna inanır ve çevresindekilerle işbirliği yaparak bu doğru’yu araştırır. “Ben bir şey bilmiyorum” ya da “Bir şey bilmediğimi biliyorum” derken de göz önünde bulundurduğu bu. Onun için bunları bir şüphecilik diye anlamamalıdır.

Sokrates, Sofist – Sophistes , bilgici –değil, filozof – philosophos, bilgisever –olduğunu söyler; bilgiyi elde bulundurduğuna değil, onu sevip aradığına inanır; kendisi kendini bildiği gibi, kendilerini bilmelerini (“kendini bil!”) başkalarından da ister. Araştırmanın (dialogun) dış şeması şöyledir: Konuşmaya başlarken Sokrates, hep kendisinin bir şey bilmediğini söyler. Karşısındaki de, tersine, hep bilgisine pek güvenmektedir, ama ileri sürdükleri de hep pek derme çatma şeylerdir. İşte Sokrates’in ünlü ironie’si (alayı) bu karşıtlık içinde belirir. Bundan sonra da Sokrates, konuştuğu kimsede doğru^yu meydana çıkarmaya girişir; onun deyişiyle: Ruhta uyku halinde bulunan düşünceleri “doğurtmaya” uğraşır. Bu sanatına da, annesinin ebeliğine bir anıştırma olarak, maieutike (doğum yardımcılığı, ebelik) adını veriyor. Bu tekniğin temelinde, disiplinli, sıkı bir düşünme ile” doğru”nun bulunabileceğine bir inanma gizlidir; ruhta saklı doğrular var; bunlar herkes için ortak olan doğrulardır; bunlar, sorup soruşturma ile, üzerlerinde durup düşünme ile yukarıya çıkarılabilir, bilinir bir hale getirilebilirler.

Sokrates’e göre, bilimsel çalışmanın amacı, duyularla edinilen tek tek algılar değil, kavramdır. Onun için, Sokrates hep, kavramın belirlenmesi, sınırının çizilip gösterilmesi olan tanım’a (horismos, definito) varmaya çalışır.

Sokrates’in kullandığı yöntem, tüme –varım (epagoge, inductio) yöntemidir. Aristoteles, Sokrates’i bu yöntemin bulucusu diye gösterir. Ancak, Sokrates gelişigüzel bir araya getirilmiş tek tek haller arasında bir karşılaştırma yaptığı için, tam bir tümevarım yöntemi geliştirdiği söylenemez.

Sokrates bu yöntemini, tıpku Sofistler gibi , sadece insan hayatının sorunlarına uygulamıştır. Onu “doğru bir yaşayış nedir, hangisidir?” sorusundan başkası ilgilendirmemiştir. Doğa felsefesiyle hiç uğraşmamıştır; kavramsal doğru’yu araması da yalnız ahlaki kaygılar yüzündendir. İnsanın ahlakça kendisini eğitmesi, yetiştirmesiyle bilim aynı şeydir. Araştırma da bulunacak tümel doğru, ahlak bilincine açıklık ve güven sağlayacaktır.

Sokrates’in bütün düşüncesi, bütün çalışmaları ahlaka yönelmiştir. Bu ana –konuda çıkış noktası da, “erdem ile bilginin özdeş, aynı oldukları” görüşüdür. Bu görüşün felsefe dışındaki nedeni için şu söylenebilir: Yunan toplumu o arada çok sarsıntılı bir değişme geçirmiştir, geçirmektedir. Bu yüzden, öteden beri bilinen, alışılmış yaşama kurallarına ayak uydurmak çok güçleşmiştir. Bu değer anarşisi içinde bir sürü yaşama kuralı öğütleniyordu. Öbür yandan demokratik gelişme bir savaşmaya, yarışmaya yol açmıştı. İşte Sokrates,bu kanıyı ahlaka aktarmakla, bu duruma en keskin anlatımını kazandırmıştır.

Sokrates,”Hiç kimse bile bile kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir” der. Yine bu yüzden bütün öteki erdemler, ana –erdem olan bilginin (episteme) içinde toplanmışlardır ve bilginin kendisi edinildiği ve öğrenildiği gibi, öteki erdemler de elde edilir ve öğretilebilir.

Sokrates, bir de, içinde bir Daimonion’un barındığını söylermiş. Hayatının önemli anlarında bu Daimonion’u kendisine yol gösterirmiş, daha doğrusu alıkoyucu bir rol oynarmış; daha çok uyarıcı bir sesleniş. Bunu Sokrates içindeki Tanrısal bir ses sayar ve ona uyarmış. Bu sesin ne olduğu üzerinde çeşitli yorumlar yapılmıştır. Ne olarak anlaşılırsa anlaşılsın (vicdan, ahlaki bir sezi, peygamberlerde görülen içgüdü gibi bir şey vb) Daimonion Sokrates’in ahlak görüşünün tekyanlı rationalismini tamamlayan bir etken olarak görünüyor. Çünkü Daimonion, irrationel bir şey, dini –mistik bir öğe. (Ama yalnız kendisinde var; genel olarak insan hayatının ahlak bakımından düzenlemede hiçbir rolü yok)

Sokrates’in dinsiz ya da küfre sapmış bir kimse olduğu hiç de söylenemez. Olsa olsa, o da ta Xenophanes’ten beri gelişen bir din anlayışının içinde yer almıştı; yani halk dininin boş inançlarına bağlı değildi; halk dininin arınmasını, bunun için de Tanrılar için yakışıksız tasavvurların ortadan kalkmasını o da istiyor.

Sokrates çevresine büyüleyici bir etki yapmıştı. Bu etki, düşüncelerinden çok, bu düşünceleri onun doğrudan doğruya yaşaması yoluyla olmuştur.

Sokrates

Yunanlı filozof Sokrates, İsa’dan önce 399-470 yılları arasında, Atina’da yaşadı. Genellikle, ahlak felsefesinin, yani değer öğretisinin kurucusu olarak bilinse de ondan asıl geriye kalan, kişilere özlerinin ne olduğunu göstermeye yönelik bir çalışmadır. Yaşamının ilk safhalarında doğa bilimleriyle, canlı varlıkların üremesi ve kaybolup gitmesi olgusuyla ilgilenen düşünür, dialog sanatı veya diyalektikle de insanlara, bilgiye sahip olduklarını sanmanın bir yanılgı olduğunu kanıtlıyordu.

Her zaman yazma yerine konuşmayı ve sorgulamayı tercih etti. Hakikate ortak bir çabayla ulaşabileceğine inandığı için, etrafındakilerle sürekli dialog halindeydi. Her şeyden önce, insanın kendi nefsinin mahiyetini bilmesi gerektiğini savunup “kendini bil” sözünü bir tarz olarak kabul etmişti.

İlahi bir sesin kendisini kötülüklerden koruduğunu ileri süren Sokrates’in yaşam öyküsünden kendisine ara sıra cezbe geldiği anlaşılmaktadır.

O, Allah’a inancı oluşturan faktörleri “aşk ve akıl”olarak nitelendirirken Evrendeki tertip ve düzeni Allah’ın varlığına en büyük delil olarak göstermiştir. Ona göre, Evrende her şey bir gayeye yönelmiştir. Tesadüf denen bir oluş yoktur. Kainatı düzene sokan bir Sani-i Alem vardır; bu Sani-i Alem (Yaratan) tektir. Her şeyi görüp her şeyi işitir. Her yerde hazır ve nazırdır. İşte bu, alem ruhudur; ancak insan ona duygularıyla ulaşamaz. O’nun aklı aleme yayılmış ve bütün eşyayı kapsamıştır. İlahi ilim, her şeyi bir anda kapsar. Yalnız bir tek akıl vardır; her akıl sahibi aklını buradan almıştır. Bu sebeple, o Allah’tır. Allah, ruhları olduğu gibi görür.

İnsan, Evrenin tümel aklından nasibini almıştır. Böylece, eşyanın mahiyetini mümkün olduğu ölçüde bilebilir. Çünkü insan, alemlerin merkezidir. Bir bakıma Allah’ın tecellisidir

“Sır” denen bir gerçek vardır. İnsana ancak Allah’ın tecellisi oranında sır çözme yetkisi verilmiştir. Allah, onlara gaybından gelen seslerle veya göğe ait şekillerle, ilham yoluyla bu sırlara ait bilgileri açıklar. Onların hem dışlarını hem içlerini nurlandırır.

“En önem taşıyan şey, insanın ruhudur; çünkü bu ruh, alemin tümel ruhundan bir parçadır, ezeli ve ebedi vasıflara haizdir” diyen Sokrates, “akli ruhiyatın” kurucusu olarak da kendinden söz ettirir.

Ona göre, alem ruhunun bir parçası olan insan ruhu, ölümsüzdür. Dolayısıyla, bir ahiret yaşamı vardır ve Allah ile insan arasında sürekli bir iç hesaplaşma bulunmaktadır. Bu yüzden insanlar, ancak ihtiraslarından kurtularak kendilerini arınmış bulurlar.

İnsan, kainat üzerindeki diğer yaratıklardan üstündür. Bu üstünlüğü, akıldan en ziyade pay almasından ve diğer yaratıklarda görülmeyen düşünce fonksiyonlarından kaynaklanmaktadır. Kainat insanda, insan da Allah’ta gayelenmiştir.

İnsanın arınma ihtiyacını hissetmediği ve ruhsal yaşamını asla değerlendiremediği bir ortamdan yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce yaşamış olan, ayrıca bugünkü teknolojinin nimetlerinden yoksun konumu akıl fonksiyonu ile değerlendirebilen bu felsefecinin görüşleri, günümüzde dahi yaşantımıza yön verecek ve ışık tutacak niteliktedir.


Bedava İlan Verme