Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

BAĞLAÇLAR

Eş görevleri sözcükleri, sözcük öbeklerini, cümleleri birbirine bağlayan sözcük türlerine bağlaç denir. Bağlaçların üç görevi vardır :

Devamını Oku »

Ünlemler, insanlığın kullandığı en ilkel sözcüklerdir. Bunların da edat ve bağlaçlar gibi belli bir anlamları yoktur. Öyleyken, tek başlarına kullanıldıklarında bile cümle değeri taşırlar. Ama çoğunlukla, kendilerini açıklayan bir cümlenin başında ya da sonunda yer alarak söz konusu cümleye belli bir duygu anlamı katarlar.

Devamını Oku »

1974 KIBRIS ÇIKARTMASI VE HABER ANALİZİ

Kıbrıs’ta 308 yıllık Türk döneminde farklı toplumlara ait insanlar arasında ırk,dil ve din ayrımı nedeniyle kavga ve çatışma çıktığı görülmüş ve duyulmuş bir olay değildir.İngilizler ada yönetimini devraldıkları tarihten kısa bir süre sonra olaylar çıkmaya başlamıştır.

Devamını Oku »

5.6.1. Ahi Ocaklari

Ahiler, “kardesler” demektir. Avrupa’nin “frere”lerine ve silâhli bir kuvvetleri olmalari dolayisiyla sövalyelerine de benzerler.

Devamını Oku »

Şirketlerde özgüven ortamının yaratılması
Yöneticiler artık ‘masa basinda’ yönetimin modasinin geçtigini görüyor ama yeni modanin gerçegini göremiyorlar. Bunun ellerinde bir anahtar oldugunu yakinda anlayacaklar. Masa basindan kalkmak, her seyden önce bireyleri tanimak ve yeteneklerini saptayarak onlari gelistirmektir. Dahasi, ”duygusal ve manevi boyut” özleminin gerçeklesmesi olarak tanimladigimiz, sirketin bakis açisini ve hedeflerini canli tutmaktir.

Devamını Oku »

FELSEFE VE MODERNİZM

“Bir nehirde iki defa yıkanılmaz”.

Felsefenin ve Modernizmin arasındaki ilişkiyi sorgularken doğrusu ne alakası var diye düşünülebilir. Felsefi görüş olarak modernizmi anlatmak Yeni Dünya Düzeninde zor olmasa gerek.

Devamını Oku »

01.Giriş

Bütün oksitlerin ve belki de bütün bileşiklerin en önemlisi sudur. H2O kimyasal formülüne sahip olan su molekülü çizgisel değildir. H-0-H da oksijen bağları arasındaki açı 104,5o dir. Her iki hidrojen tarafı, oksijen tarafına nazaran pozitif olduğundan molekül polar kovalent bağlar ihtiva eder ve dolayısıyla net bir dipol momente sahiptir.

Devamını Oku »

Fransız İhtilali(1789-1799)

Fransa’da Ancien Regime’e son veren devrimci hareketlerin tümüne verilen addır.

Devamını Oku »

İLKÇAĞ FİLOZOFLARINDA VARLIK ANLAYIŞI

Devamını Oku »

İÇERİĞİ :

1-Platon’un Yaşamı

2-Platon’un Yapıtları

2.1-Yapıtların Asıllığı

Devamını Oku »

BÜTÜNÜN NE KADARINI ANLIYORUZ?
“İnsan, sandığından fazladır”
GİRİŞ
Bir şeyler yapmak genellikle sonlu bir zamanı gösterir, ancak bir şey olmak sonsuz
bir yolculuktur.  Bu yolculuğun sonsuzluğunu Aşık Veysel, “Uzun ince bir yoldayım.  Gidiyorum gündüz gece.” şeklinde dile getirmiştir. Masa yapmak belirli bir süre alır, ancak masa ustası olmak sonsuz bir yolculuktur. Ustalık ideal bir durumdur ve hiçbir zaman oraya ulaşılamaz. Ancak bu yolda ilerlediğimizi ya da ustalığa doğru yaklaştığımızı hissedebiliriz. Bu ayırım doğu kültürüyle batı kültürleri arasındaki farkı göstermek için kullanılan bir ayırımdır. Doğuda olmaya, batıda yapmaya daha çok önem verildiği üzerinde durulmaktadır.
Olmak ve yapmak kavramları aynı zamanda öğrenmenin sınıflandırılması için de uygun bir ayırımdır. Yapmaya yapmayı öğrenmek, olmaya da olmayı öğrenmek diyoruz. Bunların her ikisi de dinamik kavramlardır. Hafızalı sistemlere dinamik sistemler denir. Bu sistemlerin davranışları zaman içinde sürekli olarak değişmektedir.
Zaman kavramı denince; genellikle geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman sınıflandırması aklımıza gelmektedir. Önemli bir kısmımız bu zaman dilimlerini birbirinden bağımsız olarak düşünmektedir. Bu da herşeyi parçalarına ayırarak anlamaya çalışma alışkanlığımızın bir sonucudur. Oysa biz zamanı bir bütün olarak algılarız. Her davranışımızı; geçmişi, şimdiyi ve geleceği düşünerek gerçekleştiririz. Bu da her üç zamanı aynı anda yaşadığımızı gösterir. Bu anlamda zaman saatin gösterdiğinden çok olayların üzerimizdeki etkileriyle belirlenen bir şeydir. Olma, öğrenme ve hafıza kavramları, bizi bugün de bilimsel olarak tam bir tanımlaması yapılamayan zihin kavramına götürmektedir.
Zihinli sistemler canlı sistemlerdir, ama her canlı zihinli bir sistem değildir. Zihinli sistemler amaçlı (purposefull) sistemlerdir. “Bir sistem iki ya da daha fazla çevrede hem araç hem de sonuçları seçebiliyorsa; amaçlıdır.” (Ackoff re-21). Bu da her canlının amaçlı olduğunu göstermez. Bir sonucu üretmek için sadece araçları seçebilen sistemlere hedefe yönelik sistemler denir. Bitkiler ve buzdolabı gibi sistemler bu gruba girerler. Bu açıdan bakınca sistemleri zihinsiz, tek zihinli ve çok zihinli olmak üzere üç ayrı grupta incelemek mümkündür. Ayrıca bu ayırımı ruha göre de yapabiliriz. Ruh kavramı zihinden daha kapsamlı ya da daha bütünleştirici bir kavramdır.
Bütünlüğümüzü sağlayan, hayata anlam vermemize yarayan bir şeydir ruh. Günlük dilde takımların ruhundan sözederiz ama yönetimle ilgili yayınlarda ruhtan pek sözedilmez, çünkü klasik bilim anlayışıyla ruhu açıklama yeteneğimiz yoktur. Ruh kuvantum mekaniğinde bir maddenin dalga boyutunu temsil eder. Bazı dinlerde de nefes benzetmesi kullanılır.Burada madde ve dalga iç içedir. Madde ve  dalgayı ayrı ayrı ele  alarak bütünü kavrayamazsınız. Sistemin tam bir bütün halinde yani tüm parçaların tam bir uyum içinde davranmasını sağlayan dalga fonksiyonunu ruh olarak tanımlıyoruz. Bu tanım teorik açıdan tam doğru değildir, ancak bizim için pratik ve kullanıma uygun bir tanımdır. Ruh kavramıyla varlık kavramını birarada düşününce kişilik kavramı karşımıza çıkmaktadır.
Her insanın bir kişiliği olduğu gibi organizasyonların da bir kişiliği vardır. Kişilik, bireyin sosyal, zihinsel, duygusal, sosyal ve fiziksel özelliklerinin bütününden ortaya çıkan bir kavramdır. Ancak organizasyonların kişilik sahibi olduğu hukukun dışında herkesin kabul ettiği ya da benimsediği bir bakış açısı değildir. Bilindiği gibi, bakış açımız ya da zihniyetimiz değişince olayların anlamları ya da şekli de değişmektedir. Buna bilimsel yazında paradigma değişimi denilmektedir. Zihniyet (paradigma) değişimi hem bilimsel yaklaşımlarda hem de organizasyon benzetimlerinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle aşağıda zihniyet değişimleri üzerinde durulacaktır.
BİLİMSEL YAKLAŞIMLAŞIMDAKİ DEĞİŞİMLER
Avrupa’da aydınlanma çağıyla birlikte, Aristo’nun “Bütün, parçalarının toplamından büyüktür.” felsefesinin yerine, “Bütünü mümkün olduğu kadar parçalarına ayırarak incelemek gerekir.” yaklaşımı giderek daha çok kullanılmaya başlandı. Newton’la bilimsel dünyaya daha çok yerleşen bu anlayış günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Bu yaklaşım özellikle fiziksel  sorunlara pratik ve yararlı çözümler getirdi ve Newton’la birlikte üstünlüğünü oldukça uzun bir süre korudu. Etkisini de halen çok büyük oranda sürdürmektedir, çünkü uygulamada sorunların büyük çoğunluğunu bu yöntemle çözüyoruz ve çözmeye de devam edeceğiz. Analiz yöntemi dediğimiz bu yöntem, özellikle Batıda bilim dünyasında dört yüzyıldır hakim olan bir görüştür. Bilim belirli bir düzeye ulaşınca, insanlar yaşam ve yaşamın amacını sorgulamaya başladılar. Ancak uygulanan yöntem yani analiz yöntemi bu sorulara yanıt vermekte yetersiz kaldı.
Analiz yönteminin yetersiz kaldığını ilk farkedenlerden biri de Ludwig Von Bertalanffy adlı bir biyologdur. Bertalanffy, Aristo felsefesinin çağdaş deyimlerle ifadesinden başka bir  şey olmayan,”Genel Sistem Kuramını” bilim dünyasına kabul ettirmiştir. Ludwig Von Bertalanffy 1925 yılında sunduğu doktora tezinde görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır:
“Yaşayan cisimlerin temel karakteri  organizasyonlarıdır. Bu  nedenle geleneksel olarak tek tek parçaların ya da  süreçlerin incelenmesi yaşamsal olayın tam olarak açıklamasını  yapamaz; çünkü bu şekildeki bir araştırma, parçalar ve  süreçler arasındaki koordinasyon hakkında bize herhangi bir bilgi vermez. Bu nedenle biyolojinin ana görevi, biyolojik sistemlerin kanunlarını ( bütün  organizasyon düzeylerinde ) bulmak olmalıdır. Biz yeryüzünde temel olarak kuramsal biyolojinin esaslarının bulunması gerektiğine  inanarak harekete geçtik. Bir araştırma yöntemi olarak bu  görüşe, organizmik biyoloji ve organizmanın sistem kuramını açıklamak için bir girişim adını verdik.”
Biyoloji kelimesinin yerine herhangi bir bilim dalının ismini koyarsak, tez anlam olarak geçerliliğini koruyacaktır. Buradan da şöyle bir sonuç çıkmaktadır: organize bir bütünü anlayabilmek için hem bütünün parçalarını, hem parçalar arasındaki ilişkileri  hem de sistemin çevreyle olan  ilişkilerini anlamak gerekir. Yani parçalardan çok hem parçalararası, hem de parçaların ve bütünün çevreyle olan ilişkileri önemlidir. Bu ilişkiler ya da etkileşimler yumağıyla da ancak sistem düşüncesiyle, yani sistemi çevresiyle birlikte bir bütün olarak ele alan yaklaşımlarla başa çıkılabilir.
Sistem yaklaşımında kullanılan bilimsel yöntem artık analiz yöntemi olamaz. Bu yöntem sentez yaklaşımıdır. Artık önce bütünün ne olduğu ortaya koyulmalı sonra etkileşimler ve daha sonra parçalar üzerinde durulmalıdır. Yeni yaklaşımın yönetimdeki adı organizmik yaklaşımdır.
Mekanistik ve organizmik yaklaşımın organizasyon yapıları üzerindeki etkileri “Kapitalizmin Yedi Kültürü” isimli kitaplarında, Charles Hampden – Turner ve Alfons Trompenaars tarafından şöyle açıklanmaktadır:
..” ‘Organizasyon’ (kuruluş) kelimesi, sözlük anlamında ‘araç’ olan ‘organon’ sözcüğünün kökünden türetilmiştir. Böylelikle bir organizasyon çeşitli işler yapmak için tasarlanmış bir makina gibi kabul edilmelidir. Piyasalar da makina olarak algılandığından, ‘piyasa mekanizması’ deyimi kullanılmaktadır….
Amerikalılar ve analiz düşkünü kardeşleri, bir şirketi bir mekanizmaya benzetirken, Japonlar, Singapurlular, Fransızlar ve Latinler daha çok bir organizma olarak kabul etmektedirler. Birincisi hasar verilmeden analiz edilebilirken, ikincisinin yaşamını sürdürebilmesi için bütünlüğünün bozulmaması gerekir. Bir mekanizma kendine yeterlidir, ama bir organizmanın ilgiye gereksinimi vardır. Bulunduğu ortamdan doğal destek bekler ve tüm çevresiyle karşılıklı bağımlılık içindedir. Yine bir mekanizma yalnızca kendini oluşturan parçaların bütününden başka birşey değilken, bir organizma parçalarından daha üstün olan bir anlam, amaç ve doğrultu taşımaktadır.”
Yukarıdaki alıntıda sözü edilen mekanizma benzetmesi klasik ve organizmik benzetmesi de neoklasik organizasyon yaklaşımlarını temsil eden benzetimlerdir. İlerleyen bölümlerde daha ayrıntılı açıklanacağı gibi mekanistik yaklaşımda açıkca belirtilmese de organizasyonun zihinsiz olduğu varsayılır. Benzer şekilde organizmik yaklaşımda organizasyonun tek zihinli bir varlık olduğu ve sosyal sistem anlayışında organizasyonun çok zihinli olduğu varsayılır. Çok zihinliliğin kabul edilmesi organizasyonların karmaşık (komplex) bir sistem olarak ele alınması gerektiğini gündeme getirdi. Karmaşıklığın nedeni de zihinli sistemlerin aynı zamanda amaçlı sistemler olmasıdır.
Aslında bu yaklaşım da bütünü tam olarak gözönüne alan bir yaklaşım değildir. Örneğin; ruhsal varlık olmamıza rağmen, sosyal sistem anlayışının bu konuyla ilgili bir açıklaması yoktur. Sosyal Sistem teorisinde kaos ve karmaşa vardır, ama bunun ötesine geçebilmek için katı cisim fiziğinden kuantum fiziğine geçmek gerekiyor. Organizasyon ve yönetime kuantum anlayışıyla yaklaşılırsa yeni boyutlara ulaşma şansımız vardır. Ancak bu yaklaşım henüz teorik olarak da tam olarak oturmuş değildir. Bilinenlerle elde edilen sonuçlar, yani bu bakış açısıyla ulaşılan iyi sonuçlar az da olsa vardır. Yeni binyılda büyük olasılıkla kuantum fiziğinin ve mikrobiyolojinin (genetik) yönetim ve organizasyon teorileri üzerindeki etkileri tartışılacaktır. Bilimdeki bu gelişmeler doğal olarak organizasyona bakış açımızı da etkilemiştir ve etkilemeye de devam edecektir. Bu çalışmada kuantum fiziğinin bazı bulgularından yararlanılacaktır, ancak temel olarak sosyal sistem anlayışı kullanılacaktır. Sosyal sistem anlayışı hem parçaların, hem sistemin hem de çevrenin ayrı ayrı amaçlarının olduğunu yani hepsinin zihinli sistemler olduğunu kabul eden yaklaşımdır.
Bilimsel yaklaşımlarda yukardaki değişiklikler olurken, eş zamanlı olarak organizasyonlar için kullanılan benzetimler (metaforlar) de değişmiştir. Yukarıda kısaca değinilen bu benzetimlerin biraz daha yakından incelenmesinde yarar vardır.
ORGANİZASYON BENZETİMLERİNDEKİ DEĞİŞİMLER
Trompenaars’dan yapılan alıntıda da belirtildiği gibi organizasyonlar önceleri makinaya benzetilmeye çalışılmıştır. Hemen belirtelim ki benzetmelerin ya da günümüzde kullanılan adıyla metaforların tam gerçeği yansıtmaları gerekli değildir. (metafor kitabı). Açıklanmak istenen noktaları, istenen düzeyde temsil etmeleri yeterlidir. Şimdi sırasıyla mekanistik, organizmik, sistem ve kuvantum yaklaşımlarına uygun olarak olarak kullanılan benzetimler üzerinde duralım:
a. MAKİNA BENZETMESİ
Bir çok kişi bir işletmenin saat gibi tıkır tıkır işlemesinin çok arzu edilir bir durum olduğunu söyleyecektir. Saatin kendisinin bir amacı yoktur.  Saate sahip olanların zamanı öğrenmek ve prestij vb. amaçlarını gerçekleştirmek gibi amaçları vardır. Akrep, yelkovan ve diger parçalar tasarımcının planladığı gibi davranmak zorundadırlar. Akrep sadece plana uyar. Aslında yelkovanın nerede olduğu akrebi ilgilendirmez. Onu tasarımcı düşünmüştür ve aralarındaki ilişkiyi fiziksel bir güçle sağlamıştır. Tasarımcıyla saat arasındaki genel ilişkinin  biçimi bize yabancı değildir zaten. Bu ilişki Tanrıyla kul arasındaki ilişkinin aynısıdır. Rahiplerin görevlerini yöneticiler üstlenmiştir. Patron farkında olsun ya da olmasın, teşbihte hata olmaz, Tanrı rolünü oynamaktadır. Çalışanların da kul olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Bu yaklaşıma bilimsel yazında “Bilimsel Yönetim” deniyor.
Geçen yüzyılın başlarında oluşan bu yaklaşımın çok tutulmasının nedeni, Drucker’a göre işe bakış açısında meydana gelen köklü bir değişimdir. Bu değişimin yaratıcısı da Frederick Taylor’dur. Tarihte ilk kez Taylor işin kendisine odaklanmıştır. Bu odaklanma sayesinde verimlilikte çok büyük oranda sıçramalar olmuştur. Henry Ford’da Taylorizm’in  ilk uygulayıcılarından biridir. Taylor’dan önce işe odaklanmak kimsenin aklına gelmemiştir (Benzer devrimi daha sonra sürece odaklanarak Edward Deming gerçekleştirmiştir). Ford, Taylorist yaklaşımları benimseyerek çok büyük başarılara imza atmıştır. Ford’u taklit ederek Ford’u geçemezsiniz en iyi ihtimalle onun kadar olabilirsiniz. Ford’u geçmek için ondan farklı bir şeyler yapmanız gerekir. Bu farklılığı da makina benzetiminden organizmik benzetmeye geçen GMC gerçekleştirmiştir.
b. ORGANİZMA BENZETMESİ
GMC (General Motor Company, Türkçe okunuşu ‘ciemsi’dir ve  halkımız bunu Cemse olarak Türkçeleştirilmiştir) Silahlı Kuvvetlerin ünlü “Cemse”lerini yapan firmadır. GMC’nin ünlü genel müdürü Alfred sloan, Ford’un üretim sürecini aynen taklit etmiş, fakat ayrıca pazarlamaya önem vermiştir. GMC, siyahın dışındaki renkleri de kullanmıştır. Bu arada Ford maliyet avantajını gözönüne alarak arabalarında sadece siyah rengi kullanmakta ısrar etmektedir. Burada olan şudur, gözler hem içeriye hem de dışarıya dönmüştür. Akrep yelkovana da bakmak zorundadır artık. Böyle olunca da makina benzetimi, yeni olayı açıklayan bir benzetim olmaktan çıkar. Organizasyonlar artık canlıya (bitkiler hariç) benzetilmeye başlamıştır. Makinada amaç sadece para kazandırmaya belki indirgenebilir, ama canlının amacı canlılığını sürdürmektir. Artık para burada canlı kalmanın bir aracı olabilir. Bu yaklaşıma da bilimsel yazında “Davranışcı Yaklaşım” deniyor. GMC etkinliğini sürdürürken bu kez de 2. Dünya Savaşı patlak verdi. İş hayatının bazı temel aktörleri askere yani savaşa gittiler.
Savaşta organizasyon ve yönetim açısından iki önemli olay meydana geldi. Birincisi, üretim arttı. Üretimi kimler arttırdı? Kadın ve çocuklar! Kendilerini çok önemli zannedenlerin böylece maskeleri düştü. Bu insanlara insan gibi davranıldı ve verimlilik çok üst düzeylere çıktı. Bu da salt üretimin çok önemli bir sorun olmadığı fikrinin doğmasına yol açtı. İkincisi daha önce biraraya gelemeyen, değişik bilim dallarından gelen bilim adamları biraraya geldi. Askerlerin verdiği projelere herkes değişik çözümler önerdiler. Böylece aklın yolunun bir olmadığı ve herkese göre dünyanın merkezinin farklı yerlerde olduğu anlaşıldı. Böylece sistemin önemli olduğu sonucuna ulaşıldı. Bütüne bakmayı daha çok biyoloji uzmanlarından öğrenmelerine rağmen bu topu yakalayıp en iyi kullananlar, matematik bilen muhasebeciler, iktidarı ele geçirdiler.
Matematik ve muhasebeyle ilgilenenlerin önemli bir kısmı için insan ne kadar önemli olabilir? Doğal olarak onlar için beyaz sayfa üzerindeki siyah şekiller önemlidir, çünkü usta oldukları bölge burasıdır. Böylece bilimsel yöntem olarak bütünsel yaklaşım yani sistem yaklaşımı ele alınmasına rağmen organizasyon yine bir makina gibi düşünülmeye devam edildi ve elbetteki başarılı oldular, yoksa zaten biz onlardan söz etmezdik. Daha sonra bir yönetim yazarı bunlara fasulye sayıcılar ismini vermiştir. Planlama teknikleri gelişmelerini bu fasulye sayıcılarına borçludur. Bunlara hangi şirket kucak açtı dersiniz! Ford. Aksi halde bugün Ford diye bir şirket olmazdı, çünkü iş hayatı treni üst üste iki kez kaçıranları affetmez! Şimdiye kadar üç farklı trenden (sırasıyla; makina, canlı, makinanın sistem yaklaşımıyla tasarlanması) söz ettik. Sıra dördüncü trene geldi.
Dördüncü tren Japonya’da şekillendi. Yeni trenin akıl hocası da hem Amerikalıdır hem de fasulye sayıcılarla aynı ortamda ve aynı zamanlarda yetişmiştir. Bu kişi kalite sözünün çağrıştırdığı ilk isim olan Edward Deming’den başkası değildir. Deming diğerlerinden farklı olarak hem sürecin bütününe hem de işi yapan insana baktı.  O sıralarda diğerlerinin görüşleri yeni moda olduğu için, Deming’in sesini Amerika’da pek duyan olmadı. 2. Dünya Savaşının ünlü generali McArthur Japonya’ya genel vali olunca, sonradan kendilerini çok korkutan bir hareketi başlatmış oldu. Japonya’da generalin her tuttuğu şey elinde kalınca, onlara kaliteyi öğretmesi için Deming’i Japonya’ya davet etti. Japonlar insan faktörünü ön plana çıkararak, çok daha esnek bir organizasyon yapısı oluşturdular. Bu sayede kaliteyi yükseltip maliyeti düşürerek tüm dünyayı tehdit etmeye başladılar. Deming, Japonlara anlattıklarını aynı dönemde bize de anlatmış, ama galiba biz de Amerikalılar gibi pek fazla ciddiye almamışız. Japon sistemelerinin esnekliği, insana önem vermelerinin yanı sıra Keriutsu adı verilen ağ (şebeke) organizasyonlar sayesinde olmuştur.
C SOSYAL SİSTEM BENZETMESİ
Böylece kendi kendini organize eden karmaşık yapılara gelinmiş oldu. Zenginliğin artması ve insanların son derece ileri düzeyde uzmanlık gerektiren işleri yapmaları, bu kişilerin karar verme sürecini etkilemeleri ve seçim yapma güçlerinin olması davranışlarının tahmin edilebilirliliğini hemen hemen yok etti. Böylece yerelleşme ile merkezileşme kavramları arasında gel gitler oluşmaya başladı. Sıfır hiyerarşi, yatay organizasyonlar gibi kavramlar bu düşünce yapısının bir sonucudur. Burada çıkan en önemli sorun ise bütünleştirme (entegrasyon), hizalanma (alignment) fonksiyonlarının nasıl gerçekleceği soruları gündeme gelmektedir. Bu soruların da organizasyon tasarımına dahil edilmesi, daha iyi sonuçlara ulaşma olasılığını arttıracaktır. Bu da  çok zihinli bir sistemin tasarım sorunudur.
Kendi kendini organize eden organizasyonlar kavramına bütünleştirme fonksiyonunu ve organizasyonun genel amacını da eklersek, sosyal sistem anlayışındaki organizasyon kavramına ulaşırız. Bu organizasyon yapısı üzerinde ilerleyen bölümlerde ayrıntılı olarak durulacaktır. Ancak bütünün özellikleri hakkında bu anlayıştan bir adım daha öteye giden yeni bir yaklaşım daha var. Bu yaklaşıma ruhsal ya da kuvantum organizasyonlar adını veriyoruz.
Şekil 1.1 Zihniyet Değişimleri
D. RUHLU SOSYAL SİSTEM
Sosyal sistem anlayışında, organizasyon amaçlı bireylerden oluşan, amaçlı bir sistem olarak kabul edilir. Peki bu organizasyon canlı bir varlık mıdır? Organizasyonun ruhu var mıdır? Bu sorulara yanıtımız genellikle evet olur. Organizasyonu amaçlı insanların oluşturduğu amaçlı bir ruhsal varlık olarak incelemek, ancak kuvantum fiziğindeki gelişmelerin ışığı altında organizasyon kavramı incelendiğinde gündeme gelmiştir. Danah Zohar’ın öncülük ettiği bu yaklaşım henüz yenidir, fakat önümüzdeki yıllarda gündeme daha çok gelecektir. Yeri geldikçe bu yaklaşıma ilişkin açıklamalar yapılacaktır. Şimdi anlattıklarımızı şematik olarak şekil.1’deki gibi özetleyebiliriz.
Hem bilimsel sorgulamadaki yaklaşımların hem de benzetimlerdeki değişimlerin, aynı tarihlerde gerçekleşmesi hepimizi şaşırtıyor. Deyim yerindeyse çoğu kez kendimizi çaresiz hissediyoruz. Zihniyet değişimleri, çözümleri de kökten değiştirmektedir. Örneğin geçenlerde evdeki süpürgenin hortumu bir şekilde bozulmuş ve hanım hortumun bir bölümünü tamir etmek üzere sökmüş ve tekrar takamamış. Tabi sonunda iş bize kaldı. Biraz mühendislik yönüm de olduğu için büyük bir güvenle işi yapmaya koyuldum. Yapmam gereken iş, parçaları yeniden monte etmekti. Bir türlü beceremedim. Hanıma eski şeklini ve başka parça olup olmadığını sordum. Bir hortum ve iki halkadan başka bir şey yoktu ve ben bunları bir türlü biraraya getiremiyordum. Sonra hortumu bir çok kişiye götürdüm. Onlar da sorunu çözemediler. Nihayet aynı marka süpürgesi olan ve deneyimli bir mühendis arkadaşıma hortumu götürdüm ve ne yapmaya çalıştığımı anlattım. Önce O’da çözemedi ve yeni hortum almamı söyled (Süpürge yaygın bir servis ağı olan marka değildi ve yeni hortum bulmak son derece zordu). Sonra orijnal parçayı biraz daha inceleyince sorunu çözdü, çünkü parçaların diziliş sırasının benim ya da hanımın söylediği şekilde olmadığını farketti. Herhalde sizin de başınıza böyle şeyler gelmiştir. Biz bir bakış açısına ya da zihnimizdeki dizilişe takılıp kaldık ve hep çözümsüzlük ürettik ya da diğer bir açıdan problemi yanlış tanımladık ve yanlış soruya yanıt aradık. Bir diğer açıdan bütünü görmeden parçalardan hareket ederek bütünü oluşturmaya çalıştık.
Zihniyet (paradigma) kavramına biraz daha açığa kavuşturmak için, şimdi de farklı bir örnek üzerinde duralım. Kabul edelim ki, herkes dünyanın tepsi gibi düz olduğunu biliyor olsun. Bu durumda herhangi bir kişinin ufuk çizgisinin kavisli olduğunu fark etme olasılığı nedir? Yine eğer herkes birdenbire dünyanın yuvarlak olduğunu öğrenirse, ne olur? Bu kez sorulacak sorular değişir. “Neden insanlar aşağıya düşmüyor?” gibi yeni sorular gündeme gelir. Bu soruları daha önce sormamız mümkün değilken şimdi mümkün olmaktadır ve bu da çok önemli bir değişim demektir. Bu değişimleri inceledikten sonra tekrar girişte sözünü ettiğimiz kişilik kavramına dönelim.
KİM OLMAK İSTİYORSUNUZ?
Öncelikle çevremizden bağımsız olarak kendimizi tanımlayamayacağımızın farkında olmamız gerekir. Çevre ile olan ilişkilerimiz kim olduğumuzu belirleyecektir. Çevreye verdiklerimiz ve çevreden aldıklarımız bazı duygularımızın tatmin edilmesini sağlayacaktır. Bu da ihtiyaç ve isteklerimizi karşılamamız demektir. İhtiyaç ve isteklerimiz duygularımızdır. Bizi harekete geçiren her şey duygudur. Bu nedenle her eylemimizin nedeni bir duygudur. İhtiyaç deyince yaşamımızı sürdürebilmek için doğuştan var olan duygularımız anlatılmaktadır. Bunlar da genel olarak yiyecek, içecek, barınma, güvenlik gibi duygularımız ya da hislerimizdir. Bunlara zorunluluklarımız(drives) adını veriyoruz. İstek ise bunların dışında kalan ve kısmen öğrenilmiş olan duygularımızdır. Bunlara güdüleyiciler (motives) diyoruz. İstek kavramının içinde hem kendi isteklerimizi hem de diğerlerinin isteklerini karşılamak vardır. Başkalarının ihtiyaç ve isteklerini karşılama yeteneğine sahip olmak demek de, yetkin ve diğerleri için önemli olduğumuzu gösterir.
Bir an için tüm ihtiyaç ve isteklerimizi karşılayabildiğimizi kabul edelim. Bu durumda, sonsuz güce sahip olarak her şeye hakim olmak isteyebiliriz. Ancak bu durum yasal ya da ahlaki değildir. O halde önemli olan tüm ihtiyaç ve yasal isteklerimizi karşılayacak yeteneğe sahip olmaktır. Bunun için de sonsuz yetkinliğe sahip olmak gerekir.Bilindiği gibi bu da ideal bir durumdur ve gerçekleştirilmesi olanaksızdır.  Ancak bu duruma yaklaştığımızı ya da uzaklaştığımızı hissedebiliriz. Acaba ne zaman bu ideale yaklaşırız? Bu sorunun yanıtını inceleyebilmek için, ekonomiden alınan iki kavramın, büyüme ve gelişme, incelenmesi gerekir.
Büyüme kavramı ölçüdeki artışla ilgilenen bir kavramdır. Halen sahip olduklarınızın miktarını artırdığınızda büyümüş olursunuz. Ancak bu sizin geliştiğinizi garanti etmez.Gelişme ise kendi ihtiyaçlarını giderme (doyurma) ve kendi ve diğerlerinin isteklerini karşılama yeteneği ve isteğidir. Bu tanımlar yukarıda yapılan tanımların benzeridir. Büyümede halen bildiğiniz yöntemlerle sahip olduklarınızın miktarını artırabilirsiniz. Örneğin daha çok yiyerek muhtemelen şişmanlarsınız. Böylece kilonoz ve elbise ölçüleriniz artmış olur, fakat yüz metre koşamayabilirsiniz. Böyle bir vucut büyümüştür, fakat gelişmemiştir. Gelişme için sağlıklı beslenmek ve aynı işi yapmak için muhtemelen büyümüş vucüttan daha az enerji ve zaman harcamak demektir. Bu da vucüdumuzun iş yapma yeteneğindeki artıştır. Bu yeteneğin artması büyüme için gösterilenden farklı bir çaba gerektirir ve bu çabayı da ancak amacı olanlar gösterir, çünkü sadece onların istekleri ve istekleri tatmin etme yetenekleri vardır.
Farklı bir çabanın gösterilmesi demek daha önceki çaba gösterme şeklimizle ulaştığımız sonuçların bizi tatmin etmemesi demektir. Çabalarımızın şeklini değiştirmek bir anlamda öğrenmedir, çünkü değişimle öğrenmek hemen hemen eş anlamlıdır. Öğrenmenin ölçüsü de değişimdir. Değişim olmadan öğrenme gerçekleşmez. Bildiklerimizden farklı davranmak daha öncekilerden daha çok enerji (burada şimdilik fiziksel enerjiyle bilgiyi eş anlamlı tutuyorum) harcamak demektir. Mekanik olaylar dışında hiçkimseyi öğrenmek için zorlayamazsınız. Bu anlamda öğrenme ve gelişme, kişisel bir eylemdir.
“Yaygın inanışın aksine hükümetler halkını, şirketler çalışanlarını geliştiremezler. Gelişme bireyseldir. Öğretilmekle öğrenmek çok farklı kavramlardır. Öğrenme için daima kişisel araştırma ve keşif eylemi gereklidir. Kişisel araştırma ve keşifte bir kişi teşvik edilebilir ve yardım edilebilir, ancak öğretilemez.. Kişi ya da organizasyonlar öğrenme isteği olanları cesaretlendirebilir ve öğrenmelerini kolaylaştırabilirler”.46
Öğrenme için gerekli olan merak insanların doğasında vardır, ancak belirli konularda eylemlerimizin sürekli olması için aynı zamanda bu eylemlerin bizim için anlamlı olmaları gerekir. Nesnelere ya da olaylara nasıl anlam yüklediğimizin ayrıntılı araştırması bu çalışmanın boyutlarını aşar, ancak anneler çocuklarını, insanlar çiçeklerini neden çok severler sorusunu sorarsak, bazı ip uçlarına ulaşma şansımız vardır. Hem çocuklarımız için hem de çiçeklerimiz için bir idealimiz vardır ve bunların gelişimini her gün izleyebiliriz yani ölçebiliriz. Buradan da bir idealimiz ve ideale yaklaşıp yaklaşmadığımızı ölçebilirsek, bu olgular bizim için daha anlamlıdır diyebiliriz. Bu nedenle büyüme ve gelişme kavramlarının ölçüsü nedir ve nasıl ölçülecektir soularıyla ilgilenmek gerekir.
Bir toplumun ekonomik büyümesi yaşam standardıyla, gelişmesi ise yaşam kalitesiyle ölçülür. Zenginlik yaşam standardının bir ölçüsüdür, yaşam kalitesinin değil. Zenginlikteki artış kişinin yaşam kalitesini düşürebilir de. Yaşam kalitesinin ölçümü ise son derece zordur. Bu sorunu ortadan kaldırmanın en iyi yolu da; yaşam kalitesiyle ilgili kararları, ilgilendiren kişilere bırakmaktır. Bununla birlikte gelişme etkinlik kavramıyla, büyüme ise verimlilik kavramıyla ilişkilidir.
Sözü edilen ölçme sorunu nedeniyle; bilim, teknoloji ve ekonomi genel olarak etkinliğin değil verimliliğin üzerinde odaklanmaktadır. Verimlilik bir sonucu üretmek için gerekli sürecin üzerinde durmaktır. Etkinlik ise sonucun uygunluğuyla ilgilenir. Örneğin çok iyi top oynarsınız, fakat maçı kaybedersiniz. Bu durumda verimlisiniz fakat etkin değilsinizdir. Kötü top oynarsınız maçı kazanırsınız. Bu durumda verimsiz, fakat etkinsinizdir. Bu da büyümenin ve gelişmenin birbirinden bağımsız bir şekilde gerçekleşebileceğini göstermektedir. Ama istenilen durum hem büyümenin hem de etkinliğin aynı anda gerçekleşmesidir. Ancak etkin olmazsanız, verimlilik bir işe yaramaz. Aslında burada “Ne üretilecek?” sorusunun hemen arkasından gelen iki temel soruya yanıt verilmeye çalışıldığına dikkat edilmelidir. Bu sorular “Niçin” ve “Nasıl” soru kelimeleriyle başlayan sorulardır.
“Niçin” ile başlayan sorulara vereceğimiz yanıtlar etkinlikle ilgilidir. “Nasıl” ile başlayan sorulara verilecek yanıtlar ise verimlilikle ilgilidir. Genel olarak da niçin sorusu, nasıl sorusundan daha önemlidir ve farklı bilgi düzeylerinde olmayı gerektirir. Niçin sorusu diğer sorulardan önce gelir. Diğer sonuçlar bu soruya verilecek yanıta bağlıdır. Ancak bu soruya her zaman bilinçli yanıt vermek mümkün değildir. Sürekli olarak bu soruya doğru yanıt vermeye çalışırız. Diğer soruların yanıtları da niçin sorusunun zamanla daha açık hale gelmesine yardımcı olacaktır.
SONUÇ
Daha iyi sonuçlar üretebilmek için parçalı bir dünya görüşünü yansıtan analiz yönteminden çok bütünsel görüşü yansıtan sosyal sistem anlayışıyla yaklaşmak gerekir. Sosyal sistem anlayışı organizasyonların analiz yaklaşımıyla düşünülenden daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu kabul eder ve verimlilikten çok etkinlik kavramı üzerinde durur.
Etkinlik, çevrenin sistemin ürünlerini kabul etmesiyle ilgili bir kavramdır. Bu nedenle de çevrenin, sistemin ürünlerini kabul etmesi için ürünlerin hangi boyutlara ya da özelliklere sahip olması gerektiğinin üzerinde durulmalıdır.
SİSTEM, SİSTEMİN  SONUÇLARI  VE  PRENSİPLERİ
Kişilik denince, ruhlu bir sistemden söz ettiğimizi bir önceki bölümde belirtmiştik. Kişiliğin kendisi bir sistemdir ve temel amacımız, istediğimiz niteliklere sahip bir kişiliği tasarlamaya çalışmaktır. Son yıllarda yönetim dünyasında çok satan “Kalıcı Olmak” isimli kitabın temeli ; “Kim olduğumuz ne yaptığımızdan önemlidir” fikrine dayanmaktadır. Kimliğimiz yani yani sistemin bütünsel yapısı, ne yapacağımızı belirler. Olayların bizim için ne anlama geldiğini belirleyen sistemin kendisidir. Bu nedenle sistem kavramının öncelikle tanımlanması gerekir.
TANIM
Seksenli yıllarda ülkemizde “sistem” kavramı çok moda bir kavramdı. Şimdilerde toplam kalite ve değişim kavramları moda olduğu için sistem sözü eskisi kadar kullanılmamaya başladı. Nedir bu sistem? Sinir sistemi, elektirik sistemi, yönetim sistemi gibi birçok yerde sistemden söz ediyoruz. Sistem, aşağıdaki koşulları gerçekleştiren ve iki ya da daha fazla parçayı kapsayan bir bütündür.(Ackoff.re)
1. Bütün, tanımlanmış bir ya da daha fazla işlev ve özelliğe sahiptir.
Örneğin otomobilin tanımlanmış işlevi, insanları karada taşımaktır.
2. Kümedeki her parça, bütünün özellik ya da davranışını etkileyebilir.
Örneğin motor aracın performansını etkiler.
3. Parçaların bir alt kümesi, bir ya da bir kaç ortamda bütünün tanımlanan işlevini yerine getirmek için yeterlidir; Bu parçaların herbiri ayrı ayrı gereklidir, ancak tanımlanan fonksiyonu yerine getirmek için yeterli değildir.

Devamını Oku »

ŞARKİYATÇLIK

Şarkiyatçılık, bir bilim dalı, bir söylem tarzı (discourse), bir siyasi ideoloji ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilebilir. Ama en geniş tanımıyla, şarkiyatçılığın temeli “biz-onlar” dualizmine dayanır. Şarkiyatçılık, kendini Batı (occident) denilen bir siyasi-kültürel oluşuma ait hisseden birinin Doğu (orient) olarak betimlediği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşmasıdır. Bu bağlamda şark nosyonunun, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren geliştirilen söylemden üretilen bir yapı (construct) olduğu vurgulanmaktadır.

Devamını Oku »

MATERYALİZM

    GİRİŞ

Devamını Oku »

HAÇLI SEFERLERİ ( 1095-1270 ) :
1095 yılında başlayan ve 1270 yılında sona eren Katolik Kilisesi’nin önderliğinde Avrupa’dan Ortadoğu’ya yönelik olan dinsel görünümlü askeri eylemlerdir. 8 Haçlı Seferi olup, bunlardan ilk dördü daha önemli ve büyüktür.

Devamını Oku »

SOKRATES

Sofistlere karşı koyanların başında yer alan, İlkçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Sokrates, Sofistlere karşı koyar, ama onlarla birleştiği yönleri de vardır. Çünkü Sokrates de, Sofistler gibi, gelenek ve törelerin oluşturduğu ölçüler üzerinde düşünmeyi kendisine ilke yapmıştır.

Devamını Oku »


Bedava İlan Verme