Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

ADLAR (İSİMLER)

AD : Varlıkların ve kavramların dilde var olan karşılığına, sözcük türü yönünden ad denir.

Anlamlarına Göre Adlar :

Varlıklara Verilişlerine Göre Adlar :

Özel Adlar : Bir tek varlığı gösteren, bir tek varlığa verilmiş adlardır.

Örnek : Mustafa Kemal Atatürk, Asya, Türkiye, Ankara, Kızılay, Merkür, Akdeniz, Türk Tarih Kurumu, Türkçe vb.

Tür Adları (Cins İsimleri) : Aynı türden olan varlıkların tümünü birden gösteren adlardır. Vücut parçaları ve organ adları, akrabalık dalları, tüm hayvan ve bitki adları, tüm araç ve gereç adları tür adlarını oluşturur.

Örnek : Gövde, teyze, yılan, elma, kalem, süpürge vb.

Tür Adlarının Özellikleri : Bir tür adı, genel anlamda kullanıldığında, o türü oluşturan varlıkların tamamını anlatır. Örnek : Balık suda yaşar.               Tüm balıkları gösterir.

Kitap en yakın arkadaştır. Tüm kitapları gösterir.

Bir tür adı, bazen o türün yalnızca bir ya da birkaç bireyini göstermede kullanılır. Örnek :

Kuş durmadan çırpınıyordu. Bir tek kuşu gösterir.

Kitap, savaş yıllarını anlatıyor.         Bir tek kitabı gösterir.

Varlıkların Sayılarına Göre Adlar :

Tekil Adlar : Biçimce çoğullanmamış, “-lar, -ler” eki almamış adlardır. Örnek :

Çiçek, bardak, toka, çocuk vb.

Çoğul Adlar : Aynı türden olan birden çok varlığı gösteren adlar, “-ler, -lar” çoğul ekiyel çoğullanır. Örnek : insanlar, evler, halılar, aylar, geceler vb.

Topluluk Adları : Biçimce tekil oldukları halde anlamca çoğul olan adlardır. Örnek :

Orman, ordu, sürü, bölük, millet, aile, takım, grup vb.

UYARI : Tür adları (ağaç, çocuk, insan) o türe ait olanları tek tek düşündürürken; topluluk adları (orman, bölük, kurul) o türe ait olanların tümünü bir grup olarak düşündürür.

Topluluk  adları biçimce tekil adlardır. Ancak (-lar, -ler) çoğul ekiyle çoğullanabilir. Örnek :

Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri …!

Toplumlar kendi kültürlerini kendileri yaratır.

Kimi tür adları mecaz-ı mürsel yoluyla topluluk adı olabilir. Örnek :

Bütün sınıf, bu duruma üzüldü. (Sınıfın içindeki öğrenciler)

Meclis konuyu görüşüyor.         (Meclisin içindeki Milletvekilleri)

Varlıkların Oluşlarına Göre Adlar :

Somut Adlar : Beş duyu organından en az biriyle algılanabilen varlık ve nesneleri gösteren adlardır. Örnek : Ses, hava, ışık, koku, su, rüzgar, vb.

Soyut Adlar : Beş duyudan hiçbiriyle algılanamayan adlardır. Örnek : cesaret, düşünce, sevinç, umut, özgürlük vb.

İş ve Eylem Gösteren Adlar : Eylem tabanlarından “-mek, -me, -iş” ekleriyle türeyen adlardır. Örnek : yürümek, bakmak, soruşturma, bakış, anlayış vb.

UYARI : Eylem adları bazı durumlarda sıfat olarak kullanılabilir. Örnek : yapma bebek, takma diş

Bazı kullanımlarda eylem adları, eylem anlamını yitirerek doğrudan ad olarak kullanılır. Örnek :

Değişik bir yemek yapmış, annesi.

Şimdi, bir dondurma olsa da yesek.

Ad Tamlamaları :

En az iki adın, aralarında anlam bağlantısı kurarak oluşturduğu, bir nesnenin parçası olduğunu ya da bir nesnenin başka bir nesneyle tamamlandığını gösteren ad takımıdır. Ad tamlamalarında kullanılan tamamlayıcı öğeye tamlayan, birinci nesnenin parçası durumunda olan ikinci öğeye ise tamlanan denir. Örnek :
Denizin sesi bir melodi gibi geliyordu kulağıma.
Kış ayları burada oldukça ılıman geçiyor.
Ona hediye olarak yün gömlek aldım.

Ad Tamlamasıyla İlgili Bilgiler :

*       Ad tamlamalarında birinci sözcük, tamlayan; ikinci sözcük tamlanan adını alır. Örnek :
Tamlayan        Tamlanan
Çocuklar-ın       ses-i
Küf                   koku-s-u
Ahşap              ev

*      Tamlayanın kişi zamiri (ben, sen, o, biz, siz, onlar) olduğu tamlamalara “zamir tamlaması” da denir ve tamlama ekleri değişir.

Örnek :
Tamlayan              Tamlanan
Ben-im kitab-ım
Sen-in düşünce-n
Biz-im evi-miz
Siz-in fikri-niz

*  Ünlüyle biten sözcüklere tamlayan eki getirildiğinde araya “n”; tamlanan eki getirildiğinde araya “s” kaynaştırma ünsüzü gelir. Örnek : elmanın yarısı

*  Ad tamlamalarında, asıl üzerinde durulan ve vurgulanan öğe tamlanandır. Sözgelimi; kapının kolu tamlamasında üzerinde durulan kavram koldur.

UYARI : “su ve ne” sözcüklerine “-ın, -in, -un, -ün” tamlayan eki getirildiğinde araya “n” değil “y” kaynaştırma ünsüzü girer. Örnek : suyun hızı       neyin sesi



Ad Tamlaması Türleri

Belirtili Ad Tamlaması :

Hem tamlayan hem de tamlanan eki almış olan ad tamlamalarıdır. Örnek :

Tamlayan Eki              Tamlanan Eki
-ın, -in, -un, -ün             -ı, -i, -u, -ü
Saat-in cam-ı
Su-y-un güc-ü
Felsefe-n-in sorunlar-ı

Belirtili Ad Tamlamasının Özellikleri :

*       Tamlayanla tamlanan arasına başka sözcük ya da sözcük grupları girebilir.
Örnek : Çocuğun sabaha kadar süren ağlaması.

*       Tamlayanla tamlananın yeri değişebilir.
Örnek : Vurur, deryalara ışığı adaların.

*       Tamlayan ya da tamlanan birden çok kullanılabilir.
Örnek : Çocukluğumun acıları, sevinçleri, umutları.
Annemin, babamın ve kardeşimin özlemi.

*      Tamlayan ya da tamlanana bağlı bir sıfat kullanılabilir.
Örnek : Yeşil gömleğin düğmeleri.
Çocuğun sarı saçları.

*       Kişi ve işaret zamirleri belirtili ad tamlamalarında yalnızca tamlayan sözcük olarak kullanılır.

Örnek :
Senin
araban
Bunun
cezası

*      Ad eylemler (mastarlar) hem tamlayan hem de tamlanan olur. Örnek :

Okumanın yararları

Çocuğun yürüyüşü

*       Kimi durumlarda tamlayan ekinin yerini “-den, (-dan)” durum eki tutar. Örnek :

Çocuklardan birkaçı

Aşağıdakilerden hangisi

*       Kimi durumlarda tamlayan ya da tamlanan sözcük düşer. Bu durumlarda ad tamlaması özelliği ortadan kalkar. Örnek :

Umutları suya düştü.          Onun umutları

Ev, onlarınmış. Onların eviymiş.

*      Bir belirtili ad tamlaması bir başka adı niteleyecek şekilde kullanılırsa, bir sıfat tamlamasının tamlayanı olur. Örnek : Anasının gözü adam

Sıfat          Ad

Gözümün bebeği oğlum

Sıfat                 Ad

Belirtisiz Ad Tamlaması :

Tamlayan sözcüğün ek almadığı tamlamalardır. Tamlayan, ek almadığı için belirsizlik ve genelleme anlamı taşır. Örnek :

Tamlayan Eki              Tamlanan Eki

—                                                                -ı, -i, -u, -ü
Fındık                           kurt-u
Akrep                           yuva-s-ı
Fizik                            güc-ü

Belirtisiz Ad Tamlamasının Özellikleri :

*   Tamlayan, tamlananın niteliğini gösterir. Örnek: Anne sevgisi, kan kırmızısı

*      Tamlayan, tamlananın ne ile ilgili olduğunu gösterir.
Örnek : Sel felaketi, uçak bileti

*       Tamlayan, tamlananın neden yapıldığını gösterir.
Örnek : Portakal suyu, tütün kolonyası

*       Tamlayan tamlananın neye benzediğini gösterir.
Örnek :Parmak üzümü, sigara böreği

*     Tamlayan, tamlananın nedenini bildirir.
Örnek : Matematik korkusu, sınav stresi

*       Bir şeyin yapıldığını ya da bulunduğu yeri gösterir.
Örnek : Kıyı lokantası, uzay istasyonu

*       Tamlayan tamlananın yapıldığı aracı belirtir.
Örnek : Söz sanatı, makine örgüsü

*       Tamlayan, tamlananın ortaya çıktığı yeri belirtir.
Örnek : Amaysa elması, Maraş dondurması

*      Kişi adları tamlayan olduğunda o kişilere ilişkin yapıt, buluş gibi kavramları belirtir.
Örnek : Naima tarihi, Newton Kanunu


Takısız Ad Tamlaması :

Hem tamlayanın hem de tamlananın takı almadığı bir ad tamlamasıdır.

Örnek :

Tamlayan        Tamlanan
Yün                  ceket
Taş                  duvar
Cam                 kavanoz
Altın                 bilezik

Takısız Ad Tamlamasının Özellikleri :

*       Takısız ad tamlamasının kuruluşunda, en önemli özellik, birinci adın ikincisinin neyden yapıldığını göstermesidir.

Örnek :

Gümüş kolye, kot pantolon, deri mont…

*      Birinci ad, mecaz anlamda kullanılıp, mecazlı bir biçimde ikincinin neye benzediğini gösteriyorsa, yine takısız ad tamlaması oluşur.

Örnek : Selvi boy, tunç bilek, taş kafa

*     Takısız ad tamlamalarında tamlayana “-den / -dan” eki gelebilir.

Örnek : Tahtadan köprü, yünden yorgan…

Zincirleme Ad Tamlaması :

İki ya da daha çok ad tamlamasının iç içe kullanıldığı bri tamlama çeşididir. Zincirleme ad tamlamasında, tamlayan ya da tamlanan kendi  içinde bir ad tamlaması oluşturur. Sözgelimi tamlayan bir ad tamlaması olabilir. Örnek :

A k ş a m s a a t l e r i n i n s e r i n l i ğ i.

Tamlanan bir ad tamlaması biçiminde olabilir. Örnek :

Ç o c u ğ u n d e r i  ç a n t a s ı

Hem tamlayan hem de tamlanan ad tamlaması biçiminde olabilir : Örnek :
İ s t a n b u l t i y a t r o l a r ı n ı n  b u n a l ı m y ı l l a r ı.

Karma Tamlama :
Tamlayan ya da tamlananı niteleyen bir sıfat veya sıfat grubunun kullanıldığı bir tamlama türüdür. Örnek :

A d a m ı n  i r i ,  s a r ı ,  ç a r p ı k d i ş l e r i.

Görevlerine Göre Adlar :

*      Adlar, yalın durumda kullanıldığında, cümle içinde özne veya belirtisiz nesne görevinde bulunur.
Örnek : Öğretmen başarılı öğrencilere hediye dağıttı.
Özne                              Belirtisiz Nesne

*      Adlar, belirtme durumuyla çekimlendiğinde belirtili nesne görevi yapar.
Örnek :
Tabloları duvara astık.
Belirtili Nesne

*       Yönelme, bulunma, ayrılma (-e, de, -den) durumunda olan adlar cümlede dolaylı tümleç görevi yapar.

Örnek : Pencereden dışarıya bakıyor, dışarıda olanları seyrediyordu.
Dol. Tümleç Dol. Tümleç      Dol. Tümleç

*       Ek-eylem (ek fiil) alan adlar, yüklem görevinde bulunur. Örnek :
Beni soran Ayşe’ymiş.
Yüklem

Yapılarına Göre Adlar : Adlar, yapıları yönünden üçe ayrılır :

*      Basit Adlar : Herhangi bir yapım eki almamış, ya da başka bir sözcükle birleşerek yeni anlamda bileşik bir sözcük oluşturmamış adlardır. Örnek : taş, balık, sopa vb.

*      Türemiş Adlar : Eylem ya da ad köküne bir yapım eki getirilerek yeni bir anlam kazanan ve gövde durumuna geçen adlardır. Örnek : sor-gu, ört-ü, seç-enek vb.

*       Birleşik Adlar : Birden çok sözcüğün birleşerek yeni bir biçim ve anlam kazanması yoluyla oluşan adlardır. Örnek : bilgisayar, külbastı, aslanağzı vb.

Adların Diğer Özellikleri :

*       Adlar, anlamları yönünden şöyle incelenebilir :

a) Kesin anlamlı adlar : Anlamı bilimsel bir tanımla kesinleşen adlardır.

Örnek : üçgen, sayı, şiir vb.

b) Adların bazıları kendi anlamını, işlevini yansıtır. Örnek : tarak, kazma süpürge vb.

c) Adların bir bölümü, sözcük anlamını düşündürmez.

Örnek : koltuk, havlu, elbise, tencere vb.

*    Adlar, “-cik, -ce, -cek,-cağız” gibi ekleri alır. Bu ekler, eklendiği ada, şu anlamı katar.

a) –cik eki getirildiği ada küçültme, sevgi ve acıma anlamları katar. Örnek :

Soru kitapçıkları dağıtıldı.                   Küçültme anlamı

Kapıyı güler yüzlü ninecik açtı.           Sevgi

Kedicik bütün gece dışarıda kalmış.   Acıma

b) “-ce” eki getirildiği ada, görelik, karşılaştırma, abartma, uygun ve yakışır olma anlamları katar. Örnek :

Gönlümce bir tatil yapamadım.        Görelik

Akılca üstün biriydi.                        Karşılaştırma.

Yüzlerce sivrisinek   beni ısırdı.        Abartma.

Bize dostça davrandı.                      Uygun, yakışır olma.

c) –“-cağız” ve “-cek” eki, eklendiği ada acıma anlamı katar.

Örnek : adamcağız, yavrucak

5.6.1. Ahi Ocaklari

Ahiler, “kardesler” demektir. Avrupa’nin “frere”lerine ve silâhli bir kuvvetleri olmalari dolayisiyla sövalyelerine de benzerler.

Ahiler, “frere”ler gibi, örgün egitim kurumlari kurmuslardir. O zaman bu fonksiyonu görecek medrese, küttap, dârülhadis, dârülkurra v.s. gibi kurumlar çok yaygin oldugundan, bunlar mesleki egitim ve yardimlasma kurumlari kumaya yönelmislerdir. Kurduklari kurumlarda avcilik, kasaplik gibi birkaç sanat hariç, diger tüm sanatkâr gençleri toplamaya çalismislardir.

Ahilik, aslinda Sasani ve Arap kaynakli bir kurumdur. Ama tarihteki yaygin sekliyle Anadolu Türk toplumlalri içinde yaygin olarak hüküm sürmüstür. Bu ocaklar Anadolu’nun hemen hemen bütün kentlerindeki sanayi erbabini bir birlik ve kardeslik içinde yönetmistir. Onlari “Gençler”, “Ahiler” “ustalar”, “Nakibler” ve “Seyhler” olarak bir düzen içinde yönetmeyi basarmistir. Hattâ Anadolu Selçuklu yönetiminin yikildigi dönemlerde ve Ankara gibi bazi önemli kentlerde, halkin yönetimini de üzerlerine almislardir. Taninmis Arap gezgini Ibn Batuta’nin Anadolu’yu gezdigi zamanlarda, Anadolu toplumu üzerindeki Ahi yönetimi etkileri, onun Seyahatnamesinde açik olarak görülür.

Ahiler, zaviyeler biçiminde örgütlenmislerdir. Her zaviyede, seçimle isbasina gelmis bir seyh, çesitli isleri gören imam, müdderris, hatip, silâh tamircisi, hatat, sakkas gibi görevliler vardi. Zaviyelerdeki (Ahi Ocagindaki) herkesin bir hiyerarsik yeri vardi. Bunlar 9 kademe halinde dizilirlerdi. Ilk kademe, “yigit”lerdi. Ondan sonra gelen 6 kademe ahilerdi (ilk üçü “ashab-i tarik”, kalan üçü de “nakip”ler). 7. mertebede seccade sahibi olmayan “Halife” bulunurdu. 8. “Seyh”, 9. ise “Seyhü’l-mesayih” idi. Bu kademeler hep sira ile geçilirdi.

Esas egitim ilk yigitlik kademesindeki çirak gençler arasinda oluyordu. Her çirak yigidin 2 yol arkadasi, bir yol atasi, bir üstadi (Sanat Hocasi) ve bir de Pîri (ahlâk mürebisi) var idi.

Ahi ocaklarindaki zihniyet, tasavvuf zihniyetinden oldukça farkli idi. Ahiler tam anlamiyla “bu dünya”da yasiyorlardi. Sofiler gibi halktan uzaklasmiyorlar, halk içinde yasiyorlardi. Sofiler gibi “hirka” degil “salvar” giyiyorlardi. Sirtlarinda arkadan bir elbise ve baslarinda beyaz yün külâhlar vardi. Ipekten elbise giymeleri yasak idi. Altin, yüzük gibi süs esyalari; kizil ve sari renkler yasakti. Yesil, gök, ak ve sari renkler makbuldü. Kara renk, ahilik payesine ermeyenlere, beyaz renk erbab-i kalem ve hafizlara yesil renk de müdderris, kadi ve seyhlere has idi. Ahi zaviyelerine girebilmek için, temiz ve dogru olduguna dair bir üstadin (Usta) çiragi hakkinda sahitlik etmesi ve hattâ onu önermesi gerekiyordu; ustanin önermedigi ve ustasi belli olmayanlar Ahi ocagina alinmazdi.

Gençlerin sanat egitimleri üstadlarin is atelyelerinde yapilirdi. Ocaklarinda ise daha ziyade duygusal, edebî ve sosyal bir egitim yapilirdi.

Her ahi ocaginda “muallim-i ahi” veya “Pîr” denilen egiticiler vardi. Orada yapilan egitim de iki kisma ayrilirdi.

1. Sifahi (sözlü) egitim: Fütüvvetname, Tilâvet-i Kur’ân, tabahat, raks, teganni ve musiki, tarih ve terâcim-i ahval, tasavuf, Türkçe, Arapça, Farsça, Edebiyat gibi dersler verilirdi.
2. Seyfî Egitim: Kiliç ve silah egitimi.

Birinci kisim egitim, bütün ahiler tarafindan, okuyarak, dinleyerek ve muallim ve ahi kardeslerle yasayarak yapilmaktaydi. Seyfî egitimin yapilabilmesi için de üç sart var idi: “Ahi görmek”, “Seyh görmek”, “Genç bir adami talim ve terbiye etmis olmak”.

Ahi mualliminin görevleri sunlardir: Namazi tüm sartlari ve ayrintilari ile ögretmek, insanlik adabini ögretmek.

Ocak egitimi yalniz kitabî degildi. Medreseden önemli farklarindan biri bu idi. Medreseler genellikle aklî ilimlerle ugrastiklari halde, ocaklardaki egitim inaanlik ve toplum ülkülerine dayaniyordu. Genellikle ahlâkî ilkeler üzerinde duruluyor; rakslarla sarki ve ilâhilerle bu kuvvetler diriliyordu. Ögretim disi saatlerde, medreselerdeki gibi müderris ve talebe iliskileri kesik degildi, sürekli beraber ve iliski içinde idiler. Bu iliskiler genellikle sohbet biçiminde sürdürülürdü. Burada ahlâkî ve tasavvufî hikâyeler, lâtifeler, sergüzestler, hadîsler v.s. anlatilirdi.

Ögrencilerin görevleri:
Fütüvvetnamede okunan maddelerin 124’üne uymak,
Ahisinin tüm sözlerini kabul etmek,
Mal ve canini ahisinin hizmetine vermek,
Hüner ve sanati olmak,
Her hafta elbisesini yikamak, temiz çamasir giymek,
Ahiden çirak almak, ahiye saçini kestirmek, alin yoldurmak,
Ocak namina belini baglamak,
Güzel ahlâkiyla kendini kent halkina tanitmak,
Kadi katinda er askina çirag yakmak ve ekmek yedirmek.

Ahi gelenekleri arasinda “kusak baglama” (daha sonra önlük baglama) çok önemli idi. Bu kusagin yedi adi, yedi baglamasi, yedi açmasi, yedi dolamasi vs. vardir. Her ocagin, her meslegin ayri ayri kusak gelenek ve biçimleri vardi. Ayrica bunun arkasinda da bazi ahlâkî ve tasavvufî ilkeler vardi.

Ahilik ilkelerini içeren 740 maddelik Fütüvvetnamenin bir ahi Seyhi tarafindan tam olarak bilinmesi gerekti. Ocaga yeni giren gençlerden, bunlarin 124 tanesini bilmesi isteniyordu. Kademeler yükseldikçe bu ilkelerin sayisini yükseltmeleri gerekti. Bu ilkeler günlük hayat ve davranislar konusunda oluyordu. Meselâ sofra adabi konusunda 24 madde vardi, su içmenin 2, söz söylemenin 4, evden sokaga çikmanin 4, yolda yürümenin 8 vs. Ahi ocaklarinda dans ve müzik egitiminin de önemli bir yeri vardi

“Ahi baba” adli bir seyhin yönettigi Ahi zaviyesi, genellikle Fütüvvet erbabinin bir klübü, bir toplanti yeri mahiyetindeydi. Ama ayni zamanda garipler için bir misafirhane, iktisadî yönden bir Lonca merkezi, seyfî egitim de düsünülürse bir spor klübü idi.

Ahi ocaklarina alinmamalari gereken kisi ve gruplar sunlardir: müsrik, kâfir, mümeccim, sarap içen, halkin ayibini gören tellâk, yalan söyleyen tellâl, kasap, cerrah, avci, vefariz, zâlim, hirsiz, madrabaz vs. Ayrica sarap içen, zina yapan, yalan söyleyen, kovuculuk ve hile yapan vs. de fütüvvetten düserdi.

Füttüvvetnamelerde 9 derece olarak geçen ahi ocaklarindaki egitim, su sekilde siralanmaktadir.

1. Nâzil: Ocaga ustalariyla yeni gelmis kisi. Henüz erkana girmemis.
2. Nîm-tarik: Üstadi, pîri (yol atasi) ve ikiyol (tarikat)kardesi olan kisiler.
3. Müfredi veya meyan-beste: Nasibi verilmis, sedd (kusak) baglanmis, helvasi pisirilmis kisiler.
4. Besaris: Fütüvvet ehlini terbiye edenler.
5. Nakib: Tarikatin ve ocagin iç yöntemini ayarlayan, törenlerde saga sola kosusturan.
6. Nakibü’n-Nikâb: Ocagin erkânini iyice bilen, törenleri düzenleyen kisi.
7. Halife: Seyhin yardimcisi; onun yerine geçecek kisi.
8. Seyh: Sanat erbabi içinde seccade sahibi. Kendisine has bir tayfasi bulunan.
9. Seyhü’s-Süyûh: Bir sanat alanindaki seyhlerin seyhi.

Ekonomi tarihimizde rastlanilan esnaf zümrelerinden her biri, kendi mesleklerinde Islâm tarihinin taninmis ulularindan veya uydurma bir kisiyi pîr olarak tanirlardi. Fütüvvetname, onun adina yazilir, ahi ocagindaki törenler, çirak yetistirme ve dükkan açip kapamadaki törenler onun adiyla yapilirdi. Evliya Çelebi bu esnaf zümrelerinin sayisini 480’e kadar çikarmakdadir.

Ahi ocaklarinda yapilan törenler de, hemen hemen her yörede ve her meslekte ayni idi. Aradaki farklar çok küçük ve seklî idi. Bu törenlerin ana durumlari söyle özetlenebilir: Bir sanata giren genç usta ve kalfalarin yaninda çiraklik ve kalfalik kademelerini basari ile bitirince ustaliga yükselir ve dükkani açma hakki kazanirdi. Ancak bu, büyük törenlerle olurdu. Bu çirak çikarma törenlerinde, o esnaf zümresinin seyhi yeni ustaya pestemal kusatir, kusak baglardi. Törene o esnaf zümresinin seyhi, nakibi, duacisi, yigit basi vs. ve halkdan büyük bir topluluk katilirdi.

Her esnaf grubunun bir yardimlasma sandigi olur, olaganüstü zamanlarda bu sandiktan esnafa faizsiz kredi verilirdi.

Gerek bu çirak çikarma törenlerinde gerekse ahi ocagindaki yükselme törenlerinde su erkâna uyulurdu:

Salvar giydirmek, sedd (kusak) baglamak. Fütüvvet yoluna girmis kisi basari gösterirse önce beline kusak kusatilir. Sonraki gelismeler sonucunda da salvar giydirilir: Diger tasavvufî mezheplerde tac, tiras, hirka gibi alâmetler vardir. Ahiligin esasi iffettir. Ahi törenlerinde serbet degil, tuzlu su içilirdi. Su temizlik, tuz olgunluk gösterir. Daha sonra sofra kurulur, helva pisirilir. Bu törenler sirasinda o kisinin yol atasi, yol kardesleri de belirlenirdi. Ahi ocagina girmis kisinin giydigi salvar, yol atasinin salvaridir ve uçkurunu da atasi baglar. Her meslek grubunun ayri kusak baglama biçimi vardir.

Ahilik örgütü siî kökenli, alevilik ve bektasilik esaslariyla ve inançlariyla karismistir. Ancak Osmanli-Safavî çatismalarindan sonra çogu yerlerde inanç yönleri kaybolmus, yalniz bir esnaf örgütü biçimine gelmis, bazi yerlerde de sünnî özellikler kazanmistir.

I. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

Sebepleri

1. Yunanlıları bursa üzerinden Eskişehir yönelerek demiryollarının kontrolünü ele geçirmek istemeleri

2. Eskişehir batı cephesi ile Ankara’yı birbirine bağlayan demiryolu üzerinde stratejik bir noktada bulunmakta idi.

3. bu sırada Çerkez Ethem’in düzenli orduya katılmamak için isyan etmesinden yunanlıların faydalanmak istemeleri.

4. yunanlıların güçlerini göstermek ve itilaf devletlerinin, daha çok desteğini kazanmak istemesi.

5. Türk ordusunun kuvvetlenmesine fırsat vermemek için yunanlılar bursa üzerinden Eskişehir, uşak üzerinden afyon istikametine saldırıya geçtiler. ( 6 Ocak 1921 ) 9 Ocakta İnönü mevzilerinin önüne geldiler. İnönü mevzilerimiz önünde yapılan savaşta Türk ordusu yunan ordusunu bozguna uğrattı. Yunanlılar bursa istikametinde geri çekildiler.

Sonuçları

1. Yunanlıların ilerleyişi durduruldu.

2. Daha iyi hazırlanmak için, zaman kazanıldı.

3. Milli duyguları coşan Türk halkının kurtuluş ümidi daha da arttı.

4. Düzenli orduya olan güven ve katılım arttı.

5. Kuva-yi milliye dönemi son buldu.

6. cephe komutanı İsmet bey generalliğe yükseldi.

7. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin isyanı bastırıldı.

8. TBMM ile ilişkilerde çekingen davranan Sovyet Rusya, TBMM ile ilişkilerine önem verdi. Moskova antlaşması imzalandı. (16 Mart 1921 )

9. Sevr’in Türk milletine kolayca kabul ettirilemeyeceği gösterildi.

10. İtilaf devletleri arasında görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı.

11. İtilaf devletleri Sevr antlaşması şartlarının yeniden gözden geçirilmesini görüşmek için TBMM hükümetini Londra da topladıkları konferansa davet ettiler.

12. Yeni bir devletin kurulduğunu göstermek ve yaptığı işleri hukuki zemine oturtmak için TBMM ilk anayasasını kabul etti. ( 20 Ocak 1921 )

1921 Anayasası

1921 Anayasası, Mustafa Kemal’in değişik tarihlerde TBMM’ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

Bu anayasa olağan üstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır. (23 Maddelik)

Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

Bu Anayasaya Göre;

1. Hakimiyet kayıtsız, şartsız millete aittir.

2. Kanun yapmak, yürütmek ve uygulamak yetkileri TBMM’dedir.

3. Devlet yönetiminin tek organda topladığı ve kuvvetler birliği ilkesinin kabul ettiği anlaşılmaktadır.

4. Milletvekili seçimleri iki yılda bir yapılır.

5. Şer’i hükümlerin uygulama yetkisi TBMM’ye aittir.

6. Şer’i hükümlerin uygulanması yetkisi TBMM’ye ait olması Şeriat esaslarının kabul edilmediğini ve din istismarının önlemek istendiğini göstermektedir.

Bu madde 1921 Anayasasının laik bir laik bir anayasa olmadığını gösterir.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI

Kurtuluş savaşını başarıya ulaştıran Mustafa Kemal Paşanın başında bulunduğu T.B.M.M. hükümetiyle İtilaf devletleri arasında önce Mudanya mütarekesi imzalandı ( 11 Ekim 1922 ). Buna göre, kısa bir süre sonra, barış yapılması gerekliydi. İtilaf devletleri, barış görüşmelerine T.B.M.M. hükümetiyle Osmanlı hükümetini davet ettiler. Bu durum T.B.M.M. hükümeti tarafından olumlu karşılanmadı. Yapılan toplantıda Ankara hükümeti, Osmanlı hükümetiyle ilişkisi bulunmadığını ve Türkiye’yi yalnız Ankara hükümetinin temsil edebileceğini, aksi halde toplantıya katılmayacağını İtilaf hükümetlerine bildirdi. Bu sırada İngiltere’de savaş taraflısı Lloyd George kabinesi düştü. Yerine barış taraflısı Bonarlow kabinesi geçti. Kabinede Dışişleri bakanlığı görevi Lord Curzon’a verildi. Curzon, barış görüşmelerinin hemen başlatılması için, diğer devletlerle ilişki kurarak, çalışmalara başlamıştı. Fransa, İtalya ve Yunanistan görüşmelere hemen başlama kararı aldılar. T.B.M.M. Hükümetinin uyarmasını da dikkate alan bu devletler, Lozan konferansına yalnız Ankara hükümetinin katılmasında bir sakınca görmediklerini Lord Curzon’a bildirdiler. Lord Curzon da durumu Ankara’ya yazdı. Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti çağrıya olumlu cevap verdi ve Ankara’da Lozan’a gidecek heyet seçildi.Heyete İsmet Paşanın ( İsmet İnönü ) başkanlık etmesi kararlaştırıldı. Dr. Rıza Nur ve Hasan Saka’dan gayrı müşavir olarak heyete, Münir Ertegün, Muhtar Çilli, Veli Saltık, Zülfü Tiğrel, Zekai Apaydın, Celal Bayar, Şefik Başman, Seniyettin Başak, Şevket Doğruer, Tevfik Bıyıklıoğlu, Tahir Taner, Nusret Metya, Hikmet Bayur, Zühtü İnhan, Fuat Ağralı, Mustafa Şeref Özkan, Şükrü Kaya, Hamit Hasancan, Ruşen Eşref Ünaydın ve Yahya Kemal Beyatlı Beyler de alındı. Konferansa katılan Türk gazetecileri;Ahmet Cevdet, Ahmet Şükrü Esmer, Hüseyin Cahit Yalçın, Velit Ebüzziya,

Kerami Kurtbay, Mecdi Sayman, Kemal Salih Sel, Asım Us, Ahmet Hidayet Reel Beylerdi.

Türk Murahhas heyeti Lozan’a gitmek üzere Ankara’dan 4 Kasım 1922’de törenle uğurlandı. Konferansın açılış tarihi olarak önce 13 Kasım kararlaştırılmıştı. Ama bu arada müttefikler birtakım tertiplere başvurdular; nitekim Türk heyeti Lozan istasyonunda, devlet ileri gelenleri tarafından bilhassa karşılanmadı. İnönü bu durumdan yararlandı ve Fransa başbakanı ve dışişleri bakanı Poincare’nin özel davetini kabul ederek Paris’e gitti, onunla konuştu. Bu görüşme İngilizleri etkileyecekti. Fransız basınında Türkler için yararlı yayınlar yapıldı. Konferans ancak 20 Kasım saat 3:30 ‘da Mont Benon gazinosu salonunda açıldı. Müttefikler bu konferansı “ Şark İşleri Konferansı “ olarak adlandırdılar. Onlara göre bu, 1914’ten beri doğunun huzurunu bozan savaşlara kesin olarak son vermek ve karşılıklı anlaşmaya varmak üzere toplanan bir konferanstı. Bu sebeple Lozan’daki görüşmeler sırasında İsmet Paşa, Osmanlı hükümetiyle ilgili bütün meselelerle uğraşmak zorunda kaldı. Mustafa Kemal Paşa bu durumu, Nutuk’ta “ Lozan sulh masasında bahse mevzu olan meseleler üç, dört yıllık yeni bir devreye münhasır kalmıyordu. Konferansta, yüzyıllık hesaplar görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık, bu kadar mülevves hesapların içinden çıkmak, elbette o kadar basit ve kolay değildi “ diye belirtir ve İsmet Paşanın karşılaştığı güçlükleri anlatır. Konferans İsviçre Konfederasyonu başkanının bir konuşmasıyla açıldı. İsmet Paşa bu ilk toplantıda salona Lord Curzon ile birlikte girdi ; konferansa Lord Curzon başkanlık edecekti. İsviçre başkanı nutkunu “ Yeryüzündeki iyi niyetli insanlara selam “ söyleriyle bitirdi. Açılış töreninde İtalya başbakanı Mussolini ve Fransa başbakanı Poincare de bulunuyordu. İsviçre Konfederasyonu başkanından sonra Lord Curzon bir konuşma yaparak “ Eğer delegelerin hepsi aynı uzlaştırıcı ruhla çalışırlarsa, masaya gelecek her meseleyi çözmek ve barış yapmak isteğini duyarlarsa, amaca ulaşmak kolaylaşacaktır “ dedi. Bu konuşmadan sonra kendisinin, taraflardan biri olduğunu düşünerek İsmet Paşa söz istedi ve konuşmasında Türkiye’nin uğradığı haksızlıkları saydı. Anadolu’daki tahribatı, yapılan mezalimi, halkın çektiği acıları anlattı. Konferansa bir ricacı olarak gelmediğini de tekrarladı. Asıl görüşmeler, 21 Kasım’da saat 11:00’de , Chateau d’Uhy otelinin büyük salonunda başladı. Oturumun başkanı Lord Curzon idi. Konuşmalar sert bir hava içinde başladı. İsmet Paşa, komisyonlardan birinin başkanlığının Türklere bırakılmasını, genel sekreterliğe bir Türk yardımcının verilmesini ve Türk delegeleri sayısının ikiden üçe çıkarılmasını teklif etti.

Bu tekliflerin hepsi karşı tarafça reddedildi. Yalnız Boğazlar meselesi konuşulurken bu konuşmalara Karadeniz’de kıyıları olan devletlerin temsilcilerinin çağrılması teklifi olumlu karşılandı. Konuşmaların bu kısmına Sovyetler Birliği ile Romanya ve Bulgaristan temsilcileri de katıldı. İsmet Paşa bütün oturumlar boyunca Fransızca konuştu. Konferansta önce üç ana komisyon kuruldu. Bunların sayısı gerekirse artırılacak yahut alt komisyonlar seçilecekti. Ana komisyonlar:

1- Topraklara, askerliğe ve Boğazlar’a ait işler komisyonu.

2- Ekalliyetler ( azınlıklar ) komisyonu.

3- Mali, iktisadi ve hukuki işler komisyonuydu.

Bunun dışında alt komisyonlar da kuruldu. Lozan’da karşılaşılan ilk çetin mesele Batı Trakya meselesi oldu.Bu topraklar son elli yıl içinde,Türkler,Bulgarlar,Yunanlılar arasında çeşitli bölünmelerle el değiştirmiş ve bu konuda yapılan her incelemede , o andaki duruma göre verilen istatistikler ayrı sonuçlar doğurmuştu. Lozan konferansına gidildiği zaman, Batı Trakya’da Türk nüfusu, diğer nüfusa nazaran çoğunluktaydı. Türk kuvvetleri bir taraftan Meriç hattına ilerlerken öte yandan bazı milis teşkilatçıları Batı Trakya’da mahalli teşebbüslere girişmişler, bir müslüman hükümet kurmayı bile tasarlamışlardı. Ankara’nın barış istemesi üstüne, Batı Trakya’da Yunanistan’dan geri alınacak topraklar meselesiyle ilgili çalışmalara yer verilmedi. Çünkü Türkiye, Batı Trakya’yı Birinci Dünya savaşından önce elden çıkarmıştı. Bu durum, birtakım antlaşmalara dayanıyordu. Batı Trakya, saldırıya uğrayan ve Yunanlılar tarafından zorla işgal edilen Türk topraklarına benzer durumda değildi. Milli misak sınırları içinde de bulunmuyordu. Fakat ortada bir Karaağaç meselesi vardı ve burası, Edirne’nin bir mahallesiydi. Yunanlılar Edirne’yi işgalleri sırasında Karaağaç’ı ele geçirmişlerdi; Mudanya antlaşması, Meriç nehrine kadar Türk topraklarının Türklere geri verilmesini kabul ettiği halde, Meriç’in batı kıyısına düşen ve Edirne’nin bir mahallesi durumunda olan Karaağaç meselesini barış konferansına bırakmıştı.

Konferansta Yunanlılar bu konu üstünde direndiler. Boğazlar, azınlıklar ve diğer meseleler üstünde de olumlu ilerlemeler olmadı. Konferansın açılışı üstünden bir ay geçti. Ele alınan meselelerin çözümü konusunda, her iki taraf da görüşünü değiştirmedi. İsmet Paşa bu hava içinde, Ankara’ya durumu bildirmek ve konuyu daha yakından görüşebilmek için heyetten Hasan Saka Bey’i memlekete gönderdi. Hasan Bey, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde Türklerin Lozan’daki tutumunu ve diğer devletlerin öne sürdüğü meseleleri bütün açıklığıyla anlattı. Bir kısım konuşmacılar silaha sarılmaktan ve meseleleri silah gücüyle çözümlemekten söz ettiler. Hasan Bey’in mecliste verdiği bilgilere göre birinci komisyonun ele aldığı meseleler şunlardı :

a ) Boğazlar Meselesi : Türk tezine göre : Karadeniz ve Çanakkale Boğazları Türkiye’nin hakimiyeti altındaki topraklar üzerinde ve Milli misak sınırları içindedir. İstanbul ve Marmara’nın güvenliği için Boğazlar, Türk hakimiyeti altında olmalıdır. Türkiye, bu ilkeler kabul edildikten sonra Boğazlar’ın milletlerarası ulaştırmaya açılması konusunda ilgililerle birlikte karar alabilir. Sovyetler Birliği dışişleri bakanı Çiçerin, Türk tezini destekledi ve bu tutum Türkiye için faydalı oldu. Nitekim görüşmeler, Boğazlar hukuku hakkında Türkiye’nin sunduğu tez üstünde devam etti.

b ) Azınlıklar Meselesi : Anadolu’daki zafer, Anadolu Rumluğuna ve Anadolu’daki Ortodoks kilisesine son verdi. Kaçan Yunan ordusuyla birlikte Yunan adalarına Rum göçmen akını başladı. Bunların sayısı yaklaşık olarak 263000’i bulduğu gibi, Yunanlıların “ pontus “ dedikleri Karadeniz kıyılarındaki Rumlar da, aynı şekilde çekildiler. Antlaşmaya göre yapılacak “ mübadele “ sonunda, Anadolu ve Doğu Trakya’da Rum kalmayacaktı. Türkiye’deki azınlıkların hakları Avrupa’da imzalanan antlaşmalar çerçevesi içinde Türkiye hükümeti tarafından korunacaktı. Türkiye’ye komşu ülkelerdeki Türk azınlıklarının hakları da aynı antlaşma hükümlerine bağlıydı. Bu görüş İstanbul’da kalacak Rumlarla, Batı Trakya’da kalacak Türkler meselesini ortaya çıkardı. Hıristiyan heyetlere göre eski Bizans’ın son hatırası olan patrikhane yüzünden tartışmalar uzadı.

c ) Musul Meselesi : Musul vilayeti bakımsız, yıkılmış, fakat taşıdığı petrol rezervleriyle daima ilgi çeken bir bölgeydi. Bu yüzden Irak ve Musul vilayetlerini İngilizler, kendilerine verilecek bir toprak sanıyorlardı. Sevr antlaşmasıyla Güneydoğu Anadolu’da kurulması kararlaştırılan Kürdistan için Musul’un ellerinde bulunmasını ve bu yolla İngiliz ordusunun bu bölgede yerleşmesini gerekli görüyorlardı. Mütareke imzalandığı zaman ( 30 – 31 Ekim 1918 ), Musul şehri ve yöresi İngilizlerin elinde değildi. İngilizler Musul’u mütarekeden sonra ele geçirdiler ve Irak’ta bir kukla hükümet kurarak bir hükümetle bazı antlaşmalar yaptılar. Bu konudaki Türk tezi şuydu :

· Musul vilayetinde çoğunluk Türktür.

· Coğrafi ve siyasi bakımdan bu vilayet, Anadolu’nun ayrılmaz parçasıdır.

· Türkiye’nin bir parçası olan bu topraklar hakkında İngiltere’nin imzaladığı antlaşmalar yersizdir.

· Musul vilayeti, İngilizler tarafından mütarekeden sonra işgal edilmiştir. Bu sebeple, aynı durumda olan öteki Türk toprakları gibi, anavatan verilmelidir.

Lord Curzon bu görüş ve isteklere karşı çıktı. Fransız ve İtalyan temsilcileri de onu desteklediler. Bu topraklar konusunda, gelecekte kurulması düşünülen bir kurulda ele alınması görüşü ortaya atıldı. İsmet Paşa bu görüşe karşı direndi ve “ Dünyada hiç kimse, Musul meselesinden dolayı sulhun tehdit edilmesini istemez “ diyerek meseleye barışçı bir çözüm yolu aradı. Fakat İngiltere de görüşünde direnerek ortada bir savaş tehlikesi olduğunu ve Milletler Cemiyeti misakının II. maddesine göre İngiltere’nin bu meseleyi çözümleyecek güçte bulunduğunu ileri sürdü. İsmet Paşa, dünya kamuoyunun bu konuda Türk davasına destek olacağı inancını belirtti. Musul meselesi, Milletler Cemiyeti’nin araştırma ve hakemliğine bırakıldı. Milletler Cemiyeti, Türk görüşünü benimsemedi. İkinci komisyon, Türkiye’deki yabancıların hakları meselesiyle uğraştı. Kapitülasyonlar meselesi de yalnız Lozan görüşmelerinin değil, Türk Milli mücadelesinin de ana konularından biriydi. Kapitülasyonla eski Osmanlı İmparatorluğuyla batılılar arasında yapılmış birtakım antlaşmalardı. Bunlar, Osmanlı Devleti güçten düştükçe, Türkiye’nin yarı sömürgeliğini kanunlaştıran bir nitelik kazanmıştı. Lozan konferansında karşı taraf bu şartları sürdürmek istedi. Kapitülasyonların en önemli noktası gümrük tarifeleriydi. Türkiye gümrüklerinde gerekli gördüğü tarifeleri uygulayamayacaktı. Bu durum, ülkede sanayinin gelişmesini, iktisadi kalkınma ve hakimiyeti sağlayıcı ve koruyucu tedbirlerin alınmasını önlüyordu. Ayrıca devletin yargı bağımsızlığına, ulaştırma haklarına engel oluyordu. Konferansta Türk tezi, kapitülasyonların kesin olarak kaldırılması yönündeydi. Karşı taraf adına Lord Curzon, kapitülasyonları : “ Türkiye’nin ticaret ve servet kaynaklarının geliştirilmesi için yabancılara verilmiş garantiler “ sayıyordu. İsmet Paşa’nın karşılığı ise kesindi: “ Yabancıların Türkiye’deki durumu, mütakil ve kendi mukadderatına sahip medeni milletlerin kanunlarına benzer kanunlarla garanti edilmiştir. ” Bu konuda Türk heyeti, yabancı hukukçuların danışmanlıklarından da faydalandılar. Yabancı kaynaklardan örnekler derlendi. İsmet Paşa’nın savunduğu Türk görüşü “ Kapitülasyonların, iki taraflı mukavelelerden ibaret bulunduğunu ve ebediyen feshi mümkün olmadığını kabul etmek, elbette ki haksızlık olur. Müddetleri belli olmayan muahedeler “ Rebus Sic Stantibus ( değişin şartlara göre antlaşma yenilenir ) kaydına uyar “ Bu kayıt, “ bir antlaşmanın yapılmasını gerektiren durumlarda değişiklik olunca ve antlaşmanın iki tarafın isteğiyle değiştirilmesi mümkün olmayınca, taraflardan yalnız biri, o antlaşmayı kaldırabilir. “ şeklinde belirtildi. Konferansın havası gittikçe sertleşti. Konferans yönetmenliğine göre ( madde 5 ) kurulan Mali ve İktisadi Meseleler komisyonuna Fransız delegesi Baver başkanlık etti. En önemli konu “ Düyuni Umumiye “ denilen Osmanlı borçlarıydı. Gerçekte bu borçlarla yeni Türkiye’nin ilgisi yoktu. İsmet Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin eski Osmanlı İmparatorluğunun borçlarının kendine düşecek payı ödemeyi kabul ettiğini belirterek “ işgal ettiği vilayetleri harabeye çeviren Yunanlıların verdikleri her türlü hasarın da tazmin edilmesini “ istedi. İşgal masrafları üstünde de söz alan İsmet Paşa, görüşünü, “ Adalet ve hakkaniyet, Türkiye’den askeri işgal masraflarının istenilmesi şöyle dursun, bu işgallerin ona verdiği hasarların tazmin edilmesini icap ettirir ” şeklinde açıkladı. Yunan başbakanı Venizelos’un konuşması üstünde tartışmalar uzadı. Osmanlı borçları üstünde de kesin bir sonuç alınamadı. Komisyonlar 28 Ocak’ta raporlarını hazırladılar. Fakat önemli konuların hiçbiri çözümlenemedi ve ana konularda görüş birliğine varılamadı. 31 Ocak’ta her üç komisyon kendi aralarında toplanarak, Türk murahhas heyetine, kendi görüşlerine göre bir antlaşma tasarısı verdiler. 4 Şubat’ta imzalanması istenen bu antlaşma tasarısını Türk heyetinin 4 gün içinde inceleyerek cevaplandırılması gerekiyordu. Müttefiklerin verdiği barış antlaşması tasarısı İsmet Paşa tarafından kabul edilmedi. Bu antlaşmanın kabul edilmesi, Türk İstiklal Savaşı’nın sonuçlarını ülke aleyhine kötüye kullanmak demekti, kabul etmemek ise savaşı yeniden başlatacaktı. Bu hava içinde toplantı ertelendi. Türk heyeti Türkiye’ye döndü ( 7 Şubat 1923 ). Lozan görüşmeleriyle ilgili konuşmalar, Millet Meclisi’nde çok sert tartışmalardan sonra 6 Mart 1923’te bitirildi. Bu sırada İsmet Paşa Hariciye vekilliğine getirildi. İtalyan delegesi Montangna’nın toplantıda bulduğu bir çözüm üstünde duran İsmet Paşa, yüz sayfalık tasarıya on beş sayfalık bir cevabi nota hazırladı, İngiltere, Fransa ve İtalya’ya gönderdi ( 8 Mart ). Bu notaya göre, birinci toplantı, Türkiye’ye barış şartları zorla kabul ettirilmek istendiği için sonuç vermemişti. Ayrıca yeni tasarıda, Lozan’da Türk heyeti tarafından kabul edilen bütün şartlar gösterildi. Adı geçen devletler bir notayla cevap verdiler ( 28 Mart ). İsmet Paşa bunu yine bir notayla cevaplandırdı ( 7 Nisan ). Notada Lozan Konferansının 23 Nisanda yeniden toplanması istendi. Bütün devletler bu yazıya olumlu yanıt verdiler. Bunun üzerine İsmet Paşa eski yardımcılarından bir kısmını yanına alarak 21 Nisanda Lozan’a gitti.

Lozan’da toplantı öncesi hava çok iyi değildi. İngiltere ve Fransa, başdelegesini değiştirdiler. Curzon’un yerine önceki tarihlerde Türkiye’de sefirlik yapan Horace George Montauge Rumbold, Fransız Bompard’ın yerine de, İzmir’de Gazi Mustafa Kemal Paşayla görüşen ve Mudanya’da bulunan general Maurice Pelle seçildi. İtalya ise Garroni’nin görevlerini Montangna’ya verdi. Ayrıca heyete şu devletlerin temsilcileri de katıldı: Japonya, Kertaro Otehiai; Yunanistan, M.E.K. Venizelos, M.D. Kaklamanos; Romanya, Constantin Diamandy, Constantin Kontzerseo; S.S.C.B., M. Nikolav İvanoviç Yardanskiy; Bulgaristan, M. Dimitr Stankov, M. Fernand Peltsen; Portekiz, M. Batholomeu Ferraria.

Konferans 23 Nisan pazartesi günü aynı yerde, Chateau d’Ouchy otelinde açıldı ve 24 Temmuz 1923’e kadar sürdü. Yapılan görüşmelerde Fransızlar, İsmet Paşadan bir şeyler koparabilmek için çalıştılar. Fakat Ankara, İstanbul hükümetinin yaptığı antlaşmaların hiçbirini tanımadığını 7 Haziran 1923’te kanunlaştırarak ilan etti. Anlaşmaya varılamayan bazı meselelerin çözümü ileride yapılacak görüşmelere bırakıldı. Musul meselesi bunlardan biriydi. Bütün komisyonların çalışmaları tamamlanınca, temmuz ortalarında konferans sona erdi. İsmet Paşa, konferans çalışmaları bu safhaya gelince Ankara’dan imza yetkisi istedi. Fakat Rauf Orbay’ın başında bulunduğu Türk hükümeti uzun süre Lozan’a imza yetkisini göndermedi. Bunun üzerine İsmet Paşa 18 Temmuz’da gönderdiği bir telgrafla Mustafa Kemal Paşaya durumu şöyle açıkladı : “Eğer hükümet kabul ettiğiniz şeyin katiyen reddini düşünüyorsa bunu bizim yapmaklığımızın imkanı yoktur. Düşüne düşüne benim bulduğum yol, İstanbul’daki yabancı yüksek kimselere tebligat yapmak, imza salahiyetini almaktır. Bu hal, gerçi bizim için dünya yüzünde görülmemiş bir skandal olur. Fakat vatanın yüksek menfaatleri şahsi düşüncelerin üstünde olduğundan, milli hükümet, kanaatini tatbik eder. Hükümetten teşekkür beklemiyoruz. İşlerimizin muhasebesi, millete ve tarihe bırakılmıştır “ .

Hükümet, Lozan Antlaşmasının imza edilmesi emrini vererek, antlaşmanın sorumluluğunu kabul etmekten kaçınıyordu. Bununla birlikte Mustafa Kemal Paşaya, İsmet Paşaya ve Lozan’da varılan sonuca karşı kesin cephe alamadılar. Bundan dolayı Mustafa Kemal Paşa, hükümetin vermesi gereken yetkiyi kendi verdi. Mustafa Kemal Paşa’nın İsmet Paşa’ya çektiği telgrafta şöyle deniliyordu: “ Lozan’da İsmet Paşa Hazretlerine; 18 Temmuz 1923 tarihli telgrafnamenizi aldım. Hiç kimsede tereddüt yoktur. Kazandığınız başarıyı en sıcak ve samimi duygularımızla tebrik ederek, usulen imza edildiğinin bildirilmesini bekliyoruz kardeşim. Türkiye Büyük Millet Meclisi reisi Başkumandan Mustafa Kemal “.

Telgrafı alan İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşaya şu karşılığı verdi : “ Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine : Her dar zamanımızda hızır gibi yetişirsin. Dört beş gündür çektiğim azabı tasavvur et. Büyük işler yapmış, yaptırmış bir adamsın, sana bağlılığım bir kat daha artmıştır. Gözlerinden öperim, pek sevgili aziz kardeşim “ ( 20 Temmuz 1923 ) .

Lozan Üniversitesi salonunda bütün devletlerin temsilcileri, yorucu bir çalışma sonucu ortaya çıkan antlaşmayı bir törenle imzaladılar ( 24 Temmuz 1923 ). Bu antlaşmayla Türkiye, çağdaş devletler arasındaki hukuki yerini aldığı gibi yeni Türk devleti de Avrupalılar tarafından tanındı.Antlaşma, Ağustos 1923’te T.B.M.M.’de görüşüldü. İskenderun sancağının ve Trakya’da bir kısım toprakların sınır dışında bırakılması eleştirildi. 227 üyeden 213’ünün oyuyla, antlaşma 23 Ağustos’ta onaylandı.

Lozan’da görüşülen ve çözümlenen ana konular şunlardır :

I. Sınırlar :

A. Türk – Bulgar Sınırı :

İstanbul, Neuilly ve Sevr antlaşmalarıyla belirlenen sınır, Lozan’da da olduğu gibi kabul edildi. Türkiye – Bulgaristan sınırı, Karadeniz kıyısındaki Regve deresi ağzından başlar. Sınır aynı derenin telvey hattını izleyerek 40 km kadar akış yukarı ilerler, İncesırt köyünün kuzeyinde akarsu yatağını terk eder. Kuzeybatıya doğru yönelir. 713 m yüksekliğindeki Kartaltepe’nin doruk noktasından geçer. Aynı yönde Istıranca dağlarının kuzey eteklerinde 500 m eş yükselti eğrisi üstünden ilerleyerek Ahlatlı köyünü Türkiye’ye bırakır. Buradan itibaren gene sınır bölümü çizgisini esas alarak batıya doğru ilerler. Bucakkule tepesi ve Büyükyayla tepeleri üstünden geçer. Hamzabeyli ve Uzunbayır köylerini Türkiye’de bırakarak Tunca nehrine ulaşır. Daha sonra 10 km uzunlukta Tunca nehrinin telveyini takip ederek güneye doğru ilerler.Çömlek köyün batısında Tunca’yı terk eder. Önce 20 km kadar batıya döner, Üsküdar Köyünü Bulgaristan’da bırakır. Doğanca köyünü de Türkiye’de bırakarak Meriç nehrine ulaşır. Burada Türkiye – Yunanistan sınırına varılır.

B. Türk – Yunan Sınırı :

Bulgar sınırından Arda ve Meriç nehirlerinin birleştiği noktaya kadar Meriç mecrası, Arda mansabına doğru bu ırmak üzerinde ve Çörek köyünün yakınında olmak üzere arazi üzerinde tayin edilecek bir noktaya kadar Arda mecrası, oradan güneydoğu doğrultusunda Bosna köyünün 1 km mansap yönünde Meriç üzerinde bulunan bir noktaya kadar Bosna köyünü Türkiye’de bırakan bir hattır.

Deniz sınırları ise İmroz, Bozcaada ve Tavşan adaları Türkiye’de kalacak ve diğer adalar askersiz bölge durumuna getirilecektir. Karasuları üç mil olacaktır.

C. Türkiye – Suriye Sınır :

Bu sınır Ankara itilafnamesindeki gibi ayrıldı. Buna göre sınır, İskenderun Körfezi üzerinde, Payas mevkiinin hemen güneyinde tespit edilecek bir noktadan başlayacak ve Meydan-ı Ekbez’e doğru gidecekti. Oradan Marsuus mevkiini Suriye’de ve Karnaba mevkii ile Kilis şehrini Türkiye’de bırakarak güneydoğuya doğru inecek.Sonra Bağdat demiryolunu izleyecek ve demiryolunun platformu Nusaybin’e kadar Türk toprakları üzerinde kalacaktı. Nusaybin ile Cezire-i İbni Ömer ( bugün Cizre ) arasındaki eski yoldan Dicle’ye ulaşacaktı. Nusaybin ve Cezire-i İbni Ömer mevkileriyle yol Türkiye’ye kalacaktır. Bu yoldan yararlanma konusunda iki ülke aynı haklara sahiptir.Çobanbey ile Nusaybin arasındaki demiryolu Türkiye’ye bırakılacak ve ayrıca Osman Gazinin büyükbabası Süleyman Şah’ın Caber kalesinde bulunduğu kabul edilen mezarı Türkiye’nin malı olacak, Türkiye orada muhafızlar ve Türk bayrağı bulundurabilecektir.

D. Türkiye – Irak Sınırı :

Bu sınır tespiti daha sonra Türkiye ve İngiltere arasında yapılacak ve antlaşmayla kararlaştırılacaktır.

II. Türkiye ve Yunanistan Arasındaki Diğer Meseleler :

A – İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler dışında, Türkiye’deki Rumlarla, Yunanistan’daki Türkler değiştirilecektir.

B – Yunanistan savaş tazminatı olarak Karaağaç’ı Türkiye’ye verecektir.

III. Boğazlar Meselesi :

Lozan Boğazlar sözleşmesinde kabul edilen çözüme göre: Ticaret gemileri, gerek barış, gerek Türkiye’nin taraf olmadığı savaşlarda Boğazlar’dan serbestçe geçebilecek; Karadeniz’e çıkabilecek savaş gemileri ise sayı ve tonaj bakımından sınırlandırılacak; savaş zamanında Türkiye’nin taraf olması halindeyse Boğazlar’dan ancak tarafsız devletlerin savaş gemileri geçebilecek; Boğazlar bölgesi askersizleştirilecek ve Boğazlar’dan geçişi denetlemek üzere akit devletlerin temsilcilerinden kurulu bir Boğazlar komisyonu kurulacaktır.

Lozan’da kabul edilen Boğazlar rejimi 1936’da Montreux Sözleşmesi’yle Türkiye lehine yeniden düzenlendi.

IV. Kapitülasyonlar :

Her türlü kapitülasyon kaldırılacaktır.

V. Kabotaj :

Türk kıyıları arasında yapılan her türlü deniz ulaştırması yalnız Türk gemileri tarafından yapılacaktır.

VI. Osmanlı Borçları Meselesi :

Lozan Antlaşması’yla, kalan Osmanlı borçları, Osmanlı Devleti’nden ayrılan ülkeler arasında orantılı olarak paylaşıldı. Türkiye, kendine düşün miktarın son taksitini 1954’te ödedi.

VII. İstanbul ve Boğazların Boşaltılması :

Barış antlaşmasının Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmasından sonra geçecek olan altı hafta içinde İstanbul ve Boğazlar’daki İtilaf devletleri kuvvetleri Türk topraklarını terk edecektir.

KAYNAKÇALAR

Brittanica Compton’s ……………………………….. cilt 13 , sayfa : 170 – 171

Büyük Larousse ……………………………………….. cilt 15 , sayfa : 7560 – 7561

Meydan Larousse …………………………………….. cilt 8 , sayfa : 101 – 103

Gelişim Hachette Genel Kültür Ansiklopedisi cilt 7 , sayfa : 2633 – 2635

Yeni Hayat Ansiklopedisi ………………………….. cilt 4 , sayfa : 2204 – 2206

2. ANKARA ANTLAŞMASI ( 20 EKİM 1921 )

Fransa ile TBMM arasındaki savaş durumu sona erdi. Güney cephesi kapandı. Bugünkü Suriye sınırı, İskenderun ve Hatay hariç belirlendi. Bu gelişme misak-ı milliye aykırı bir durumdur.

Türkiye Selçuklu devletinin kurucusu olan Süleyman şahın Halep yakınlarındaki caber kalesinde bulunan mezarı (Türk mezarı) Türk toprağı sayılacak burada Türk bayrağı dalgalanacak Türk askeri nöbet tutacaktı.

Hatay ve İskenderun’da Türklere kültürel haklar tanıyan özel bir yönetim kuruldu.

TBMM hükümetini tek başına tanıyan ilk itilaf devleti Fransa’dır.yunan işgalini destekleyen İngilizler bu siyasetinde yalnız kalmışlardır.

Rusya Moskova antlaşmasına dayanarak Ankara antlaşmasına karşı çıkmıştır.bu durum Rusya’nın TBMM nin batılı devletlerle ilişki kurmasını istemediğinin kanıtıdır.

TBMM hükümetinin cephelerde kazandığı başarılar, bu devletlerle imzalanan siyasal başarıları da beraberinde getirmiştir.

1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak’ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.

   İstanbul’un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara’da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun “kurucu” mu yoksa “normal” bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis’in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı. 

   23 Nisan 1920’de BMM’nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920’de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu’nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. “Meclis Hükümeti” denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan “Nisab-ı Müzakere” (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM’nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı “Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluş ve Niteliği” ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi “Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir.”  hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı. 

   Hükümet, 18 Eylül 1920’de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, “Halkçılık Programı” adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti’nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani “Hilafet ve Saltanat’ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması” hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir. 

   Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül’de gerçekleştirdiği gizli oturumunda “Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir … Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır.” sözleriyle yanıt vermişti. 

   Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921’de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adıyla yürürlüğe konuldu. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Kuvvetler Birliği” ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı’nın Kanun-i Esasi’sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır. 

“Temel hükümler” ve “idari teşkilat” olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen “madde-i münferide”si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM’nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi’de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa’ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.

    Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM’de belirir ve toplanır. Türkiye Devleti, BMM’nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır.  BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur. BMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir. BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.  Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.  BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir. BMM Genel Kurulu’nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı’dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve  Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır. Kanun-i Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.

   Kanun-i Esasi’nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM’ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise “İslami-monarşik” Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası’nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası’nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir. 

   1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak “BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası’nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN DEVLETÇİ POLİTİKASININ İLKELERİ

ATATÜRK VE İKTİSADIN ÖNEMİ

I. Dünya savaşında tam bir yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış, yenilgiye uğramış olarak sahneden çekilirken, Türk halkı Atatürk’ün önderliğinde yeniden bağımsızlığına kavuşmak için ölüm – kalım savaşına başlamıştı. Dört yıl süren İstiklal savaşının doruk noktasında bulunduğu dönemlerde savaşın bütün sorumluluğunu başkomutan olarak üstlenmiş Atatürk’ün, savaş sonrası bağımsız Yeni Türk Devleti’nde uygulanması gereken iktisat politikasının hazırlanması için bir kurul kurması son derece ilginçtir. Enver Benhan, Ziya Gökalp’in bu kurulun başkanı olduğunu , çalışmalarını Ankara garında bir vagon içinde yürüttüğünü yazar. Bu kurulda iki egemen düşünce oluşur. Biri devletin iktisadi hayata karışmaması anlamına gelen liberalizm, diğeri de iktisadi hayatı bütünüyle devletin oluşturduğu sosyalizmdir. Başkan Ziya Gökalp her iki sistemi karıştırarak karma ekonomik modeli oluşturmuştur. Atatürk’ünde olurunu alan kurulun kararları daha sonra uygulamaya geçirilmiştir. Atatürk daha Lozan imzalanmadan ve Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 17 şubat 1923’te düzenlediği İzmir İktisat Kongresi’nin açılışında ekonominin önemi ile ilgili olarak şunları söylemiştir.”Bir ulusun doğrudan doğruya hayatıyla ilgili olan o ulusun iktisadıdır. Türk tarihi incelenirse yükseliş ve çöküş nedenlerinin iktisat sorunlarından başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır. Hiçbir uygar devlet yoktur ki ordu ve donanmasından önce iktisadını düşünmüş olmasın. Bağımsızlığında temelinde iktisat yatar .Muhakkak tam bağımsızlığını sağlayabilmek için yegâne hakiki kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyettir.”

ATATÜRK”ÜN DEVLETÇİLİK POLİTİKASI

Atatürk güçlü bir devletin ancak güçlü bir ekonomiyle mümkün olabileceğini görmüştür. Milli alanda, ana amaç ülkenin iktisadi kalkınmasını gerçekleştirmektir. Bütün çabalar bu ana amaca yönelik olacaktır. Bu anlayış içinde devletin ekonomik hayata yatırımcı, üretici, dağıtıcı, denetleyici, teşvik ve yardım edici olarak çeşitli şekillerde müdahale etmesi güçlü ve çağdaş bir ekonomiye ulaşmak için zorunludur. Özellikle Türkiye’nin 1920-1930 yılları arasındaki şartları içinde ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesini çok zayıf olan özel teşebbüsten beklemek imkansızdı. Devletçilik ilkesinin Türkiye şartlarından ve ihtiyaçlarından doğmuş bir politika olduğunu Atatürk şöyle açıklamaktadır:”Cumhuriyetimiz henüz çok gençtir. Maziden kendine miras kalan bütün hayati işler, zamanın mecburiyetlerini tatmin edecek derecede değildir. Siyasi ve fikri hayatta olduğu gibi iktisadi işlerde de fertlerin teşebbüsleri neticesini beklemek doğru olmaz. Mühim ve büyük işleri, ancak milletin toplam servetine ve devletin bütün teşkilat ve kuvvetine dayanarak milli egemenliğin uygulanmasını ve yürütülmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin mümkün olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih olunmalıdır. Diğer bazı devletlerin ikinci derece görebileceği ve fertlerin teşebbüslerine bırakılmasında beis olmayan işlerden bir çoğu bizim için hayatidir. Ve birinci derecede mühim devlet vazifeleri arasında sayılmalıdır. Türkiye Cumhuriyetini idare edenlerin demokrasi esasından ayrılmamakla beraber devletçilik prensibine uygun yürümeleri bugün içinde bulunduğumuz hallere, şartlara ve mecburiyetlere uygun olur.” Gene Atatürk’e göre devletçilik özel teşebbüs hürriyetinin ve piyasa ekonomisinin reddi demek değildir. “ Memlekette her çeşit üretimin artması için, ferdi teşebbüsün devletçe elzem olduğunu önemle belirttikten sonra , beyan etmeliyiz ki, devlet ve fert birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Bizim tatbikini uygun gördüğümüz(mutedil) devletçilik prensibi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden ve hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kollektivizm, kominizm gibi bir sistem değildir. Hulasa, bizim takip ettiğimiz devletçilik , ferdi çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi bayındırlığa eriştirmek içim milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde – özellikle iktisadi sahada- devleti fiilen ilgili kılmaktır. Bu son cümledeki tanım 1931 kongresinde kabul edilmiş olan Cumhuriyet Halk Fırkası Programında da aynen yer almıştır.

Atatürkçü devletçilik, güçlü ve çağdaş bir devlet meydana getirme temel amacının bir aracı olduğu kadar, halkçılık ilkesinin de zorunlu bir tamamlayıcısıdır. Gerçekten halkçılık ilkesinin gereği olarak sınıf mücadelesinin önlenmesi, sosyal barışın sürdürülmesi, sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilmesi, devletin sosyal ve ekonomik hayattaki rolünü asgariye indiren bir anlayışla mümkün değildir. Bu hedeflerin gerçekleşmesi, devletin ekonomi alanında azından düzenleyici ve denetleyici rol oynamasını gerektirir.

DEVLETÇİ POLİTİKA İLKELERİNİN UYGULANIŞI

İktisadi kalkınma bir bütündür. Karmaşık bir yapıya sahip olan ekonominin, etki-tepki örgüsü içinde sorunlarını bir bütün olarak görmek ve bir bütün olarak ele almak zorunluluğu açıktır. Çeşitli kesimlerden oluşan ekonominin gelişmesini sağlamak için bu kesimlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin iyi bilinmesi gerekir. Gelişmeleri birlikte ele alınması gereken kesimler nelerdir? Sırasıyla inceleyelim.

TARIM KESİMİ

Yeni Türkiye Cumhuriyeti az gelişmişliğin tipik özelliklerine sahipti. Halkın% 80’i tarım kesiminde çalışıyordu. Ekonomi tamamen tarıma dayalıydı ve son derece ilkeldi. Köylerde elektrik, su, yol yoktu ve uzun bir sürede olmayacaktı. Ziraat sabanla yapılıyor ve gübre, ilaç gibi girdi kullanılmıyordu. Tarım kesiminin vergi yükü de ağırdı. İlk bütçenin 1/5’i aşardan geliyordu. 1925’te aşar vergisi kaldırılırken yol ve hayvan vergisi 1950’lere kadar varlığını korudu. 1 Kasım1937’de TBMM’de yaptığı konuşmada Atatürk şöyle diyordu:”Ulusal ekonominin dayanağı tarımdadır. Bunun içindir ki tarımda kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar bu amaca erişmeyi kolaylaştıracaktır. Fakat bu hayati işi yerinde bir şekilde amaca ulaştırmak için, ilk önce sağlam araştırmalara dayalı bir tarım politikası oluşturmak ve onun içinde her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek uygulayabileceği bir tarım düzeni kurmak gerekir.”

Bu politikada yer alabilecek önlemleri sıralarken, iş araçlarını arttırmak, ülkeyi iklim,su ve toprak bakımından bölgelere ayırmak ve bu bölgelerin her birinde devletin yönettiği örnek tarım merkezleri kurma yanın da özellikle bir noktayı vurgulamıştır:”İlk önce ülkede topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha da önemlisi bir çiftçi ailesini geçindiren toprağın biç bir neden ve suretle, bölünemez bir nitelik taşımasıdır. 8 Kasım 1937 tarihli Celal Bayar hükümetinin programında Atatürk’ün bu uyarı ve düşünceleri ele alınmış ve dört ana grupta toplanmıştır.

-Topraksız çiftçi bırakmamak

-İş araçlarını arttırmak, iyileştirmek

-Tarım bölgelerine göre özel önlemler almak

-Çok iyi ve çok ucuz ürün elde etmek

Genç Türkiye Cumhuriyetinin devletçi politikasının ilkeleri tarım kesiminde bu şekilde uygulama alanı buluyordu.

SANAYİ KESİMİ

Cumhuriyetin ilk yıllarında tarım kesimine verilen büyük öneme rağmen ülke kalkınmasının sanayileşmeye bağlı olduğu düşüncesi hakimdir. Ülkenin kullanabileceği tek potansiyel kaynak olan tarımı geliştirmek ve böylece iktisadi kalkınmaya ilk hareket olanaklarını sağlamak hedeftir. Devletin sanayi tesisleri kurması, hammaddelerin devlet eliyle kurulan işletmeler olan kamu iktisadi kurumlarınca işlenmesi ve sanayileşmenin planlı bir şekilde gerçekleştirilmesi için beş yıllık sanayi planları hazırlanması gerçekleştirilmelidir. Devletçilik ilkesinin ekonomik içeriğini planlı sanayileşme ve kamu iktisadi girişimleri oluşturur. Atatürk’ün sanayileşmenin zorunlu olduğunu belirten sözleri gerçekten önemlidir:”Sanayileşmek en büyük ulusal davalarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için iktisadi elemanları ülkemizde mevcut olan büyük küçük her çeşit sanayiyi kurup işleteceğiz. En başta vatan savunması olmak üzere ürünlerimizi değerlendirmek ve en kısa yoldan en ileri ve gelişmiş Türkiye ülküsüne ulaşabilmek için bir zorunluluktur.”

Gözden kaçmaması gereken önemli bir konuda ekonomide kamu kesimi ile özel kesimin beraberliğinin daima söz konusu olacağıdır. Öte yandan serbest rekabet ile ilgili olarak Atatürk’ün şu sözleri ilginçtir:”Kişiler şirketler , devlet teşkilatlarına oranla zayıftırlar. Serbest rekabetin toplumsal sakıncaları da vardır. Zayıflarla güçlüleri yarışta karşı karşıya bırakmak gibi…ve nihayet kişiler bazı büyük ortak çıkarları tatmine muktedir olamazlar.”

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DEVLETÇİ POLİTİKASININ İLKELERİ

İzmir İktisat Kongresinden sonra İktisat Bakanı Mahmut Esat Liberalizm için şöyle bir değerlendirme yapar:”Yaşlı liberal iktisat sistemi Tanzimat ve Meşrutiyet de dahil olmak üzere Türkiye ulusal ekonomisi için öldürmeci felâket oldu. Aslında bu sistem çıktığı ülkelerde bile bugün varlığını kaybedecek duruma geldi. Bu sistem ile donatılan ulusal ekonomimiz Tanzimat’tan sonra soluk alamayarak yıkıldı. Bu doğaldı. Çünkü Türkiye ekonomisi cılızdı .Liberal iktisat sistemi ile kapitülasyonlarda gözetilirse yabancı ekonomi karşısında eşit olmayan koşullarda yenildi. Ekonomimiz bocaladı, eridi.” Böylece Yeni Türkiye için seçilen ekonomik modelin hangi gerçeklerden esinlendiği anlaşılmaktadır. Bu modelin temel ilkelerini söyle sıralayabiliriz.

Müdahalecidir: Az gelişmiş bir ülkenin iktisadi kalkınmasını gerçekleştirmesinde devlet müdahalesi bir zorunluluktur. Ancak bu müdahale gelişigüzel yapılmamalıdır. Bu nedenle;

Plancıdır : Bütün çabalar etkin biçimde koordine edilmeli, kısıtlı kaynaklar savurganlığa uğramamalıdır.

Gerçekçidir:Eldeki olanaklar göz önünde tutulmalı, enflasyonun toplumu ve kişiyi aldatan ortamından uzak durulmalıdır.

Seçmecidir:Kamu ve özel kesim kalkınmada birlikte yer almalıdır.

Eşitlikçidir:Ulusal servetin dağılımında daha mükemmel bir adalet ve emek harcayanların daha yüksek refahı ulusal birliğin korunmasında koşul sayılmalıdır.

Bağımsızlıkçıdır:Ulusal bağımsızlığın korunması için ulusal bilinç duyarlı ve uyanık tutulmalıdır.

Açık rejimcidir:Özgürlükçü ve demokratik ilkelerin yer aldığı siyasal içerik alternatifsizdir.

Hümanisttir:İnsan sevgisi esas alınmalı, insan yüceltilmelidir.

İç’te ve dış’ta sömürgeye karşıdır: Sınıf ve ulus emperyalizme karşı çıkılmalı, emeğin üstünlüğü benimsenmelidir. Bununla beraber;

Uluslar arası işbirliği ve dayanışmadan kaçmamalı, dünyaya uyum sağlanmalıdır.

ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ YÖK YAYINLARI YAYIN NO:5 ANKARA 1992

Osmanlı devleti kurulduğunda çevresinde ülkelerde kapitülasyon kurumu toplumsal bir gelenek olarak varlığını sürdürüyordu. Bizans Selçuklular Akdeniz kıyısındaki Arap ülkeleriyabancılara çeşitli imtiyazlar tanımışlardı. I. Beyazıt döneminde Venediklilere Anadolu ve Rumelide kara ve deniz yolu ile ticaret yapmaları için izin verdi. 1384’te Venedik diplomatik yollardan osmanlı topraklarından tahıl almak için bu amaçla tercihen Üsküdarda bir iskele kurmak için girişimde bulundu. Ankara savaşını izleyen iç savaş sırasında (1402) Süleyman Çelebi, Venedik, Ceneviz, B,zans ve Rodos Şövalyelerine önemli imtiyazlar verdi. Bu imtiyazlar 1411! Musa Çelebi tarafından da yenilendi. İstanbul’u fetheden Fatif bu imtiyazları küçük kısıtlamalarla aynen kabul etti. 1479 ‘daki anlaşmayla venedik Kefe ve Trabzonda ticaret yapma iznini elde etti. İmtiyazları genişleten1503 tarihli Türk- Venedik antlaşması I. Selim(1513) ve I. Süleyman(1521) tarafından yenilendi. Osmanlıların Mısır ve Suriyeyi ele geçirmelerinden sonra kapitülasyon daha da önem kazandı. I.Selim Memluk sultanları tarafından Katalonya ve Fransız konsolosluklarına verilken imtiyazları yeniledi. 1570-1572 Türk- Venedik savaşı fransızlara doğu pazarına girme şansı verdi. Fransızlara ilk kapitülasyonlar 1569’ da II. Selim tarafından bir ahitname ile verilmiştir. Bu ahitname daha önce Venediklilere verilen kapitülasyonlar örnek alınarak hazırlanmıştı. 1569 kapitülasyonları ile Fransa adli, ticari, mali imtiyazlar elde ettiği gibi doğu limanlarına ticaret malları götüren bütün gemilerin fransız bayrağı çekme zorunluluğuda getirildi. Bu imtiyazlar sonucu fransanın doğu ticareyti büyük gelişmeler gösterdi.Fransa 1569’dan başlıyarak 1581, 1597, 1604, 1673, 1740’ ta olmak üzere altı kez kapitülasyon hakkı elde etti. Fransadan başka Venedik Cumhuriyetine 1575, 1595, 1605, 1618, 1624, 1641,1670’de genişletilerek imtiyazlar verildi. Ayrıca 1665’ te Cenevizlilere, 1580,1593,1603,1606,1622,1624, 1641, 1662,1675 tarihlerinde İngiltere’ye kapitülasyon imtiyazları verildi. Hollanda, Toscana,Avusturya,polonya, isveç ve rusya’ya da kapitülasyon imtiyazları verilmiştir. Fakat bu ülkeler içinde en çok imtiyaza sahip ülke olduğu için 1569-1740 arası ndaki döneme”Fransız kapitülasyonları dönemi” denilebilir. Bu dönemde verilen kapitülasyonimtiyazlarının büyük bölümü %87 padişah fermanları ile verilmiş imtiyazlardı. Padişah hayatta kaldığı sürece yürürlükte kalır, istenilgiği an kaldırılabilirdi. Bu yüzden her padişah değiştiğinde imtiyazlarında değiştirilmesi zorunluluğu vardı. 1740’ta I. Mahmut ile Fransa kralı15. Lui arasında imzalanan kapitülasyon anlaşması, kapitülasyonkavramına yeni bir nitelik kazandırdı. Karşılıklı bağlayıcılığı olan bir ticaret antlaşması biçimini aldı. Bu anlaşmadan sonra Avusturya, Danimarka, Prusya, İspanya, Rusya, Portekiz ile de çeşitli kapitülasyon antlaşmaları yapıldı.1838’de İngiltere ile imzalanan ticaret antlaşması kapitülasyonlar tarihinde bir dönüm noktasını oluşturur.

İNKİLAP TARİHİ SEMİNER III. GRUP SORU VE CEVAPLARI

1. Mustafa Kemal samsuna çıkarken görünüşteki görevi nedir? Cevap: Doğu Karadeniz bölgesinde pontos Rumlarına karşı Türk direnişini bastırmaktı.

2. Mustafa Kemal’in Samsuna çıkmasındaki gerçek neden nedir? Cevap: İstanbul hükümeti ile vatanın kurtuluşunun mümkün olmayacağını anlaması ve Anadolu’ya geçip milli mücadeleyi başlatmak istemesidir.

3. Londra konferansı sırasında itilaf devletlerinin, hem İstanbul TBMM hükümetini çağırmalarındaki amaç nedir? Cevap: itilaf devletlerinin Osmanlı hükümetinin yanında TBMM hükümetinin temsilcisi de Londra konferansına katılmasını istemelerindeki amaç; Türk tarafı arasında ikilik çıkartarak birbirine düşürmektir.

4. TBMM hükümetinin Londra konferansına katılmasındaki amaç nedir? Cevap: * Barışçı olmadıkları yönünde yapılan propagandaları önlemek

* Milletler arası platformda TBMM yi kabul ettirmek.

* Misak-ı Milliyi dünya kamuoyuna açıkça anlatmak idi.

5. Moskova antlaşması kimler arasında imzalandı. İki ülkenin birbirine yaklaşmasındaki asıl amaç nedir? Cevap: TBMM ile Sovyet Rusya arasında ( 16 mart 1921 ) imzalandı. Sovyet Rusya ve TBMM birbirine yaklaşmasındaki amaç; Sovyet Rusya Türkiye de komünizmi yerleştirmek ve güneyde kendisine bağlı tampon bir bölge oluşturmak idi. TBMM amacı ise; Doğudaki bu güçlü komşusundan emin olmak acil ihtiyacı olan silah, cephane ve para yardımını sağlamak idi.

6. Afganistan ile dostluk antlaşmasının TBMM’deki önemi nedir? Cevap: Moskova’da TBMM temsilcileri ile Afganistan temsilcileri arasında imzalanan dostluk ve kardeşlik antlaşmasıdır. * Afganistan, Ankara’ya elçi gönderen ilk İslam devletidir.

* Afganistan, TBMM Hükümeti’ni tanıyan ilk Müslüman ülkedir. * Hint Müslümanları da aralarında para toplayarak, bunları Türk milli mücadelesini desteklemek için göndermişlerdir.

7. TBMM nin ayaklanmalara karşı aldığı tedbirler nelerdir? Cevap: * İstanbul hükümeti ile her türlü haberleşme ve ilişki kesildi. * Şeyhülislamın fetvasına karşılık Ankara müftüsü Rıfat efendi ve Anadolu’da ki bir çok müftünün imzası ile milli mücadeleyi destekleyen karşı fetva yayımlandı.

* Anadolu ajansı kurdurularak milli mücadele lehinde propaganda yapıldı. * hıyaneti vataniye kanunu çıkarılarak TBMM’nin otoritesi artırıldı.

* Damat Ferit Paşa vatan haini sayılarak vatandaşlıktan çıkarıldı.

8. Önceden kuva yi milliye yanlısı olup sonradan ayaklananlar kimlerdir?

Cevap: * Demirci Mehmet efe ayaklanması * Çerkez Ethem ayaklanması

9. Azınlıkların çıkardıkları ayaklanmalar nelerdir? Cevap: * Pontus Rum ayaklanmaları * Trakya ve batı Anadolu da ki Rum ayaklanmaları * Ermeni ayaklanmaları

10. Temsil Heyetinin Ankara’yı seçmesinin nedenleri nelerdir.

Cevap: * Ulaşım ve haberleşme imkanları elverişlidir. * Batı cephesine yakındı ve işgal edilmesi zordu. * Anadolu’nun ortalarında bir yer olması.

11. Mustafa Kemal Osmanlı mebusan meclisi milletvekillerinden hangi isteklerde bulunmuştur.

Cevap: Ankara’ya yerleşen Mustafa Kemal müdafaa-i hukukçu milletvekillerini Ankara’ya çağırarak meclisi mebusan da yapılacak çalışmalar için şu isteklerde bulunur. * Kendisinin meclis başkanlığına seçilmesi. Bununla Anadolu’da ki milli hareketin meclisi mebusuna egemen olduğu herkese en çarpıcı çarpıcı biçimde anlatılmış olacaktı. * Mecliste bir müdafaa-i hukuk grubu oluşturulacak ve bu grup meclisin tüm çalışmalarına ağırlığını koyacaktı. * Tüm kişi ve kurumları bağlayacak kararların alınması * Misak-ı milli kararlarının meclise kabul ettirmesi.

12. Kongreler dönemi nedir? Cevap: Mondros ateşkes antlaşmasından TBMM’nin açılmasına kadar geçen döneme kongreler dönemi denir. Bu dönemin en önemli özelliği milli güçleri birleştirmek ve mücadeleyi halka mal etmektir. Meclisin açılmasıyla bu amaç gerçekleşti.

13. TBMM’nin açılış nedenleri nelerdir? Cevap: * Düzenli bir ordu oluşturmak * Milli iradeyi gerçekleştirmek * Vatanı işgallerden kurtarmak * Milli birlik ve beraberliği gerçekleştirmek. * İstanbul’un işgali ve Meclisi mebus anın dağıtılması, Mustafa Kemal’e yeni bir devletin kurulması için gereken imkanı vermiştir.

14. İstiklal mahkemelerinin kuruluş nedenlerini yazınız. Cevap: TBMM ni otoritesini sağlamak amacıyla kuruldu. İstiklal Mahkemeleri üyeleri meclisin içinden seçilmiştir. Bu güçler birliği ilkesinin bir gereğidir. İstiklal mahkemelerinin kararları kesin olup temyiz hakkı yoktur.

15. I. Meclisin kuruluşunda güçler birliği prensibinin kabul edilme nedeni nedir? Cevap: Savaş koşullarında çabuk karar alıp kısa sürede uygulamak için güçler birliği ilkesini benimsemiştir.

16. I. kurulan meclisin ilk çıkardığı kanunlar nelerdir? Cevap: İlk çıkardığı kanun ağnam vergisidir. İkinci kanun hıyaneti vataniye kanunudur.

17. Tekalifi milliye emirleri neyi amaçlamıştır. Osmanlıda hangi vergi ile benzerlik göstermiştir. Cevap: Tekalifi milliye de alınan tedbirler olağanüstü şartlarda olağanüstü tedbirlerdir. Sırtını İngiltere gibi güçlü bir devlete dayamış olan yunanlılar karşısında ne kadar güç şartlar altında mücadele edildiği anlaşılmıştır. Bu emirler dünyada ilk defa top yeküm bir savaş uygulamasıdır. Bu emirlerin yayımlanması ve uygulanması ile halktaki ümitsizlik kaybolmaya başlamıştır. Tekalifi milliye emirleri Osmanlı devletindeki “avarız” vergisiyle benzerlik göstermektedir.

18. Sakarya meydan savaşının stratejisi nasıl belirlenmiştir? Cevap: Mustafa Kemal’in ordusuna şu emri vermesiyle “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, ve bu satıh bütün vatandır, vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz.”

19. Amasya genelgesinin önemi nedir? Cevap: kurtuluş savaşının gerekçesi açıklandı. Kurtuluş savaşının yöntemi açıklandı. Milli egemenlik ilkesi açığa çıktı. Amasya genelgesi kurtuluş savaşının ilk siyasi belgesidir.

20. Erzurum kongresinin önemi nedir? Cevap: Kongre bölgesel olmasına karşın milletin ve vatanın bütünlüğünü ilgilendiren kararlar alınmıştır. İlk kez manda ve himaye düşüncesine karşı çıkılmıştır. Halk temsilcilerinin bir araya gelip kararlar aldığı ilk kongredir.

21. 1921 Anayasası’nın (teşkilat-ı esasiye kanunu) özellikleri nelerdir? Cevap: * 1921 anayasası, Mustafa Kemal in değişik tarihlerde TBMM ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

* bu anayasa olağanüstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır.

* Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

22. Londra konferansının sonuçları nelerdir?

Cevap: * İtilaf devletleri TBMM resmen tanımış oldu. * Türk milletinin Sevr’i kabul etmeyeceği bir kez daha vurgulandı. * TBMM ilk defa milletlerarası bir konferansta temsi edildi. * itilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıkları iyice belirginleşti.

II. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 23 MART – 1 NİSAN 1921 )

Sebepleri

İtilaf devletlerinin Londra konferansında isteklerini TBMM’ye kabul ettirememiş olmaları.

Türk ordusunun gücünün I. İnönü muharebesinde gören yunanlıların, Türk ordusunun daha da kuvvetlenmesine izin vermemek ve I. İnönü yenilgisinin ezikliğini bertaraf etmek istemeleri.

Yunanlıların itilaf devletlerin desteğine layık olduklarını göstermek istemeleri.

Savaşın Başlaması ve Sonuçları

Yunanlıların hedefi Kütahya ve Eskişehir’i alarak Ankara’ya ulaşmak ve TBMM yi dağıtmaktı. Yunan ordusu Bursa’dan Eskişehir, uşaktan afyona doğru ilerledi. İnönü’de ikinci bir yenilgiye daha uğradı.

Bu Zafer Sonucunda

· Yunan ilerleyişi bir süre içinde olsa durduruldu.

    TBMM’ye olan güven daha da arttı. Türk ordusu gücünü ispat etti. Türk ordusu hazırlıklarını tamamlamak için zaman kazandı. Yunanlılar daha çok kuvvete ihtiyaçları olduklarını anladılar. İtalyanlar işgal ettikleri güney-batı Anadolu’dan kuvvetlerini çekmeye başladılar.

A) T.B.M.M nin KURULMASI ÖNCESİNDE GENEL DURUM T.B.M.M nin KURULUŞU ve İÇ İSYANLAR

1) Meclisi Mebusan’ın İstanbul’da Toplanması ve Misak-ı Milli’yi Kabul Etmesi

İstanbul’ da toplanan Meclis-i Mebusan 12 Ocak 1920’de ilk toplantısını yapmış ve en önemli iş olarak, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin de aldığı kararlara uygun olarak, Misak-ı Milliyi bir beyanname halinde ilân ve kabul etmiştir.

Son Osmanlı Meclisi Mebusan’ında Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin bir grubunu kurmak ve bu adla adlandırmak bazı sebeplerden ötürü mümkün olmamış, bunun yerine Müdafaa-i Hukukçular, “Felâh’ı Vatan” grubunu kurmuşlardır. Müdafaa-i Hukukçuların çoğunlukta bulunduğu Osmanlı Meclis-i Mebusan’ ının en önemli hizmeti, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kabul edilen barış şartlarını öngören Misak-ı Milli’ yi, diğer bir deyimle Milli Yemini (Ahd-i Milli) olağanüstü şartlara rağmen kabul ve ilan edilmesidir.

Misak-ı Milli’nin metni, Atatürk’ ün Büyük Nutku’nda belirttiği üzare, “Milletin amâl ve maksadını kısa bir programa esas olacak surette toplu bir tarzda ifadesi, Ankara’ da görüşüldü. Misak-ı Milli ünvanı verilen bu programın ilk müsveddeleri de, bir fikir vermek maksadiyle kaleme alındı.”

Başta Atatürk olmak üzere Heyeti Temsiliye üyeleri tarafından hazırlanan metin esas alınarak, Meclis-i Mebusan’ın, 28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda “Ahd-i Milli olarak bütün mebuslara imzalatıldı ve 17 Şubat 1920 tarihli açık oturumda da basında yayınlanması ve bütün yabancı parlamentolara bildirilmesi kararlaştırıldı.

2) Misak-ı Milli’nin Önemi ve Sonuçları

·Misak-ı Milli’ nin kabul edilmesi, İstanbul Hükümeti’ni telaşa düşürmüştür. İtilaf Devletleri ise, Misak-ı Milli’ den memnun kalmadıklarından kısa bir süte sonra Meclisi Mebusan’ı cezalandırmışlardır.

·Misak-ı Milli beyannamesi, her şeyden önce milli ve bölünmez bir Türk ülkesinin sınırlarını çizmiştir.

·Misak-ı Milli ile Türkler, tam bağımsızlık şuuruna erişmişler ve millet olarak asgari haklarını istemişlerdir.

·İtilaf Devletlerinin, Yunan cephesinde bulunan milli kuvvetleri geri çektirmek için yaptıkları teşebbüsün imkansız olduğu hakkında almış oldukları cevap üzerine, YUnan kuvvetlerini taaruza başlatmaları, Ali Rıza Paşa kabinesini çekilmeye mecbur bırakmıştı. Bu defa’ da yeni kabineyi Salih Paşa kurmuştu.

3) İstanbul’un İngilizler Tarafından İşgali ve Buna Karşı Mustafa Kemal Paşa’ nın Tepkisi

15 Mart’ ta İstanbul’daki İtilaf kuvvetleri 150 Türk aydınını yakalatmış ve ertesi gün de şehir fiilen ve resmen askeri işgale maruz kalmıştır. İstanbul’ un işgalini, Mustafa Kemal Paşa’ nın Anadolu’ da kuvvetlenmesi sonucu bir baskı ve müeyyide şeklinde de görmek mümkündür. 18 Mart’ ta ise İngilizler, Meclisin etrafını makineli tüfeklerle sararak, toplantı halinde bulunan bu milletvekilleri içinde bazılarını göz önünde tevkif ederek ve sürükleyerek götürmüşlerdi. Böylece son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ ı düşman süngüsü altında zorla kapattırılmıştır.

Bu işgali fedakâr bir telgraf memuru Manastırlı Hamdi efendi vasıtasıyla öğrenen Mustafa Kemal Paşa, derhal bütün cihana bu hareketi protesto ederek, bu işgalin haksız ve hükümsüz olduğunu ilân etmiştir. Ayrıca kapanan Meclisin Ankara’ da açılacağını ve bütün Meclis azalarının Ankara’ daki toplantıya katılmalarını bildirmiştir.

Mustafa Kemal Paşa ise, bu buhranlı günlerde bir taraftan İstanbul hükümetince kışkırtılan ayaklanmaları bastırıyor; düşman ilerlemesine karşı, epheyi tutmaya çalışıyordu. Diğer taraftan da. Anadolu’daki ulemadan 153 kişinin imzasıyla verilen mukabil fetva ile; asıl hainlerin, milleti istiklal yolunda savaştan geri koymak isteyenler olduğunu halka ilân ediyor ve Ankara’ da toplanacak olan Millet Meclisinin hazırlıkları ile meşgul oluyordu. Mustafa Kemal Paşa, 22 Nisan 1920 de yaptığı bir diğer genelge ile, Büyük Millet Meclisi’ nin 23 Nisan’ da açılıp görevine başlayacağını, o günden itibaren Milleti temsil yetkisini bu meclisin haiz bulunacağını, bütün millete, askeri ve mülki makamlara bildirmiştir.

4) T.B.M.M’nin Açılması

23 Nisan 1920 Cuma sabahi erken saatlerde, Ankara’da bulunan herkes Meclis Binasi çevresinde toplandi. Halk, kendi kaderine sahip çikmanin coskusu içindeydi. Haci Bayram Camii’nde kilinan ögle namazindan sonra, Meclis binasi girisinde gözleri yasartan muhtesem bir tören yapildi. Saat 13.45’de, Ankara’ya gelebilen 115 milletvekili Meclis salonunda toplandi.
Parlamento geleneklerine göre, en yasli üye olan Sinop Milletvekili Serif Bey (1845), Baskanlik kürsüsüne çikti ve asagidaki konusmayi yaparak Meclis’in ilk toplantisini açti:
“Burada Bulunan Saygideger Insanlar, Istanbul’un geçici kaydiyle yabanci kuvvetler tarafindan isgal olundugu ve bütün temelleri ile halifelik makaminin ve hükümet merkezinin bagimsizliginin yok edildigi hepimizce bilinmektedir. Bu duruma bas egmek, milletimizin, teklif olunan yabanci köleligini kabul etmesi demektir. Ancak tam bagimsizlik ile yasamak için kesin olarak kararli bulunan ve ezelden beri hür ve basina buyruk yasamis olan milletimiz, kölelik durumunu son derece ve kesinlikle reddetmis ve hemen vekillerini toplamaya basliyarak Yüksek Meclisimizi meydana getirmistir. Bu Yüksek Meclisin en yasli üyesi sifatiyla ve Allah’in yardimiyla milletimizin iç ve dis tam bagimsizlik içinde alin yazisinin sorumlulugunu dogrudan dogruya yüklenip, kendi kendisini yönetmeye basladigini bütün dünyaya ilan ederek, Büyük Millet Meclisi’ni açiyorum.”
Bu açis konusmasinda, millî egemenlige dayali yeni Türk parlamentosunun adi da “Büyük Millet Meclisi” olarak konulmustu. Bu ad herkesçe benimsedi. Daha sonra Atatürk’ün tüm konusmalarinda yer aldigi sekliyle ve ilk kez 8 Subat 1921 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesinde de yazili olarak, “Türkiye Büyük Millet Meclisi” (TBMM) adi kalicilik kazandi.
TBMM, 24 Nisan 1920 günü yaptigi ikinci toplantisinda Mustafa Kemal Pasa’yi (Atatürk), baskanliga seçti. Mustafa Kemal Pasa, kendi öncülügünde kurulan TBMM’nin baskanligini Cumhurbaskani seçildigi gün olan 29 Ekim 1923 tarihine kadar sürdürdü. TBMM, açilisindan iki gün sonra, sadece yasama degil, yürütme gücüne de sahip olacak hukukî ve siyasî yapisini düzenleme çalismalarina basladi. Bu düzenlemeler, TBMM’nin tam bir güçler birligi ilkesini benimsedigini göstermisti.

5) T.B.M.M’ye Karşı Tepkiler (Ayaklanmalar)

Mustafa Kemal Paşa’ nın azimli davranışı, milli davayı başarmakta gösterdiği güç, Damat Ferit Hükümetini memleket ve millet menfaatini hiçe sayan en ağır tedbirlere baş vurmaktan geri bırakmamıştır. Damat Ferit Hükümeti’nin tesir ve telkini ile irtica, istilâcı düşmanla birleşerek, Türk Milletinin kurtuluş ve istiklâl hamlesini kırmağa, yok etmeğe çalışmıştır. Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları, İstanbul’daki “Birinci Örfi İdare Harbi”nin verdiği 4 Mayıs 2000 tarihli bir kararla, “resmî rütbe ve nişanlarının alınmasına” ve ” idam cezasına” mahkûm olmuşlardır.

Padişah-halife ve onun Damat Ferit Hükümeti, düşmanlarla işbirliği yaparak çeşitli yerlerdeki cahil halkı Mustafa Kemal ve milliyetçi arkadaşlarına kışkırtmaya kalkıyor ve nihayetinde onların aleyhine harekete geçirmişlerdir.

Baş gösteren iç isyanlarla milli kuvvetler uğraşmak zorunda kalmış, kardeşi kardeşe boğduran bu kanlı olayların bastırılması için, Yunanlılar’ a karşı kullanılan dört tümenden fazla kuvvet, cepheden çekilerek isyancılarla meşgul olmuştur. Yeni meclisin en çok önemle uğraştığı bir problem olarak iç isyanlar, millî bünyeyi uzun süre kemirmiştir.

a) Anzavur İsyanı

Alaylı bir jandarma subayı iken, saray tarafından kendisine paşalık verilen Ahmet Anzavur, padişahtan ve İtilaf Devletleri’nden direktif ve yardım almış, Kuvay-i Muhammediye adı ile birlikler teşkil ederek milli kuvvetlere karşı çıkmıştır.

Birinci Anzavur İsyanı; 1 Ekim 1919’da Manyas,Susurluk,Gönen ve Ulubat dolaylarında başlamış, ancak milli kuvvetlerin gönderilmesi ile 25 Kasım 1919’da bastırılabilmişti. Aynı bölgelerde ikinci kez ve daha büyük kuvvetlerle harekete geçen Ahmet Anzavur korku ve dehşet saçmıştır. Çerkez Ethem kuvvetlerinin de katılması ile, 16 Nisan 1920’de şiddetli bir çarpışmadan sonra Anzavur kuvvetleri bozguna uğramıştır.

b) Kuvay-i İnzibatiye

İstanbul Hükümeti, Geyve civarındaki milli kuvvetleri vurmak için, İngilizler’ in de silah yardımı ile 18 Nisan 1920 tarihli bir kararname ile “Kuvay-i İnzibatiye” adlı bir teşkilat kurmuştu. Önce Süleyman Şefik Paşa ve daha sonra Suphi Paşa’nın kumanda ettiği Kuvay-i İnzibatiye, diğer adıyla Hilafet Ordusu, Anzavur Ahmet ile de işbirliği yaparak Sakarya’ nın doğusundan ve Geyve boğazından milli kuvvetlere hücum etmişlerdi. Garp cephesi kumandanı Ali Fuat Paşa tarafından karşı taarruzla Kuvay-i İnzibatiye geri püskürtülmüştür.

c) Düzce-Hendek ve Adapazarı İsyanları

13 Nisan 1920’de İstanbul Hükümetinin körüklemesi ile başgösteren isyan Bolu, Hendek ve Adapazarı’nda başladı. 5000 silahlı asinin katıldığı bu isyan, milli kuvvetleri 3 ay süre ile meşgul etmiş ve 24. Tümen komutanı Mahmut Bey ilei kurmay heyetinin şehit olmasına ve aynı tümenin tam mevcudu ile pusuya düşürülerek esir olmasına sebep olmuştur. Ancak Ali Fuat Paşa ile Albay Refet Bey’in kumandalarında daha büyük kuvvetlerin gönderilmesi ile isyan bastırılabilmiştir. İkinci defa 8 Ağustos 1920’de başlayan Düzce isyanı ise 23 Eylül’de sona ermiştir.

d) Yenihan,Yozgat ve Boğazlıyan İsyanları

Yozgat’ta Çapanoğulları, Zile’de Aynacıoğulları tarafından idare edilen isyanlar 1919-1920 yıllarında devam ederek genişçe bir bölgeyi içine aldı. Asiler,Tokat’ı, Zile’yi ve Boğazlıyan’ı işgal ettiler. Milli Hükümet, bu isyanları en kritik bir anda büyük kuvvetler göndererek bastırmak zorunda kaldı.

e) Afyonkarahisar’da Çopur Musa İsyanı

Bu ayaklanmaların cereyan ettiği sırada Afyonkarahisar’da Çopur Musa başkaldırarak, askerleri firara teşvik ediyordu. Çopur Musa, başına topladığı serzügeşçilerle beraber, Çivril’i basmağa muvaffak oldu ise de, millî kuvvetlerin karşısında mağlup olmuş ve Yunan ordusuna sığınmak zorunda kalmıştır.

f) Konya İsyanı

Konya Valisi Cemal Bey’in zamaninda hazirlanan kötü ortam, Bozkir ayaklanmasinin bastirilmasina ragmen yok edilememisti. Anadolu’nun yüzyillardir dini ve geleneksel baglariyla Padisah’a bagli yasamis olan halki, M. Kemal Pasa’nin yeni bir savas getiren “Ulusal irade” sine baglanmadi. Büyük devletlerin kuvveti karsisinda durulamayacagi, bu sebeple direnmenin yarardan çok zarar getirecegi görüsü üstündü. Yunan ordusunun Anadolu’yu da Millicilerin direnisi sebebiyle isgale basladigi, israr edilirse bir gün Konya’nin da isgal edilecegi ileri sürülüyordu. Propogandalar ve diger yerlerdeki ayaklanmalarin da etkisiyle Mayis 1920 de Konya’nin Pinar Köyü’nde ayaklanma hazirliklari yapildigi duyuldu. Konya’da birçok kisi tutuklandiysa da M. Kemal Pasa tarafindan af edilmislerdi Bu olaydan sonra aleyhte propogandalar daha da artti. Milliyetçilerin ceplerini doldurmaktan baska amaci olmadigi, Padisah’in Ingilizlerle anlastigi, zaten galiplerin kuvveti karsisinda durmanin olanaksiz oldugunu yayiyorlardi. Diger yandan askerligin kaldirildigi ve vergi toplanamayacagini da belirtiyorlardi. Bu propagandalar Konya yöresini her geçen gün, için için patlamaya hazir bir duruma getiriyordu. Bu arada Konya’dan bir heyet Bati Cephesi’ni gezdiler ve dönüste, “Kuva-yi Milliye’nin köyleri soydugu”nu ileri sürdüler. Konya’nm askeri ve mülki yönetiminin dikkatsizligi sonunda, Bozkir ayaklanmasinda yakalanamamis olan Delibas Mehmet, çevresine topladigi 500 asker kaçagi ile 2-3 Ekim 1920’de Çumra’yi bastilar. Vali Haydar Bey hemen önlem alma yoluna gitti ve askeri yardim istedi. Fakat yetersiz askeri kuvvetin fedakarca direnmesi sonuç vermedi ve asiler Konya Vilayet Konagi’ni, Postane, Jandarma Okulu ve Askeri Lise’yi isgal ettiler. Vali ve yeni yöneticiler atadilar. Asiler Aksehir ve Beysehir’de de duruma hakim oldular. Bütün Konya ve Isparta yöresi asilere katildi. olayin önemini gören Ankara, Konya’ya askerî birlikler yolladi. Delibas anlasma yolunu aradiysa da, kabul edilmedi ve 6 Ekim’de ulusal kuvvetler Konya’ya girdiler. Asiler, Halife adina savastiklarini söylüyorlardi. Fakat ulusal kuvvetlerin karsisinda pespese yenildiler, 16 Ekim’de Bozkir asilerden temizlendi.Delibas Mersin üzerinden Istanbul’a kaçti. Ankara’yi bir kez daha büyük tehlikeye düsüren bu ayaklanma 15 Kasim’da tamamen temizlendi.

g) Millî Aşiretinin İsyanı

Bir baska kürtçülük olayi da Milli Asireti’nin ayaklanmasi oldu. Osmanli Devleti Kürtlere karsi daima hosgörülü davranmis ve devletin önemli mevkilerine bile getirmisti. Gerek Mesrutiyet döneminde gerekse B.M.M.’nin açilmasindan sonra Meclis’e seçilmek haklari vardi. B.M.M.’ne katilan Yusuf Ziya Bey, Cibranli Halit Bey’le dostluk kurdu. Halit Bey, Haziran 1920’de Kürt asiretlerini, “birlik halinde bulunmadiklari için alti yüz yildir Türk egemenliginde yasadiklarini simdi kurtulus gününün geldigini ve silahlanarak harekete geçmeleri için kiskirtiyordu. Ankara’da kurulan Hükümet’in Padisah’i tanimadigi ve bu Hükümet’in Yunanlilar tarafindan ortadan kaldirilacagini yayiyordu. Bu yolda yapilan kiskirtmalar bazi asiretleri etkiledi. Yüzyillardir bir arada yasayan, birbiriyle kültür ve kan bagi ile bagli olan ayni soydan gelen bu yörenin halki arasina da Ingiliz etkisiyle kiskirticilik tohumlari saçiliyordu. Bu propogandalardan etkilenen Milli Asireti, güneydeki Itilaf Devletleri ile iliski kurdular ve Fransizlar’in Urfa’ya ikinci kez saldirdiklari sirada, firsattan yararlanarak, ayaklanip Siverek’e dogru yürüdüler. Fakat burada bulunan Besinci Tümen 19 Haziran’da üzerlerine gidince, asiler Suriye’ye kaçtilar. Suriye’de yeterli derecede hazirlanan asiler 24 Agustos’ta 3.000 atli ve deveti, 1.000 yaya kuvvetle Viransehir’e girdiler. B.M.M.’ne karsi harekete geçtiklerini ilan ettiler. Dersim ve Elazig yöresindeki bütün asiretlerin basi olduklarini iddiaya basladilar. Fakat bu yöredeki asiretler bu iddialari yalanladilar. “Din ve kan kardesi” kabul edilen Türk ve Kürtlerin alin yazilarinin ayni oldugunu, Ingiliz ve Fransiz parasi ile sokulmak istenen düsmanligin yikilmasi için çalisacaklarini açikladilar. Bu durumda Besinci Tümen, Hükümete bagli asiretlerin de yardimiyla asileri ikinci kez yendi ve “Milli Asireti” tekrar çöle kaçti.

B) SEVR ANTLAŞMASI

Ocak 1919’da çalismalarina baslayan Paris Baris Konferansi, Türkiye konusunda, galipler arasindaki çikar çatismalari yüzünden sonuca ulaasmiyordu. Avrupa sorunlari çözülmüs olmasina ragmen Türkiye konusu çözülemedi. Gizli antlasmalar çerçevesinde Türkiye’yi paylasma konusunda yapilan tartismalar ve Italya’nin Ingiltere, A.B.D. ve Fransa’ya karsi çikmasi gerginligi arttirmisti. Bati Anadolu’ya Yunan askeri çikinca Türk Ulusu silahli mücadeleye baslamisti. Fakat bu olay Ingilizler’in tutumunu degistirmedi. Türkiye’nin Birinci Dünya Savasi’na Almanya yaninda katilmasi, savasi iki yil uzatmisti. Ingilizler Türk cephelerinde 1,5 milyon insan kullanmislardi. Miiyonlarca Ingiliz Lirasi zarara ugramislardi. Fransizlarin da kayiplari Ingilizlerinki kadardi. Türklere bunun cezasini fazlasiyla ödetmek egiliminde olan Ingiltere, bir yandan, bu öfke ve diger yandan zaferi kazanmanin ve Orta Dogu politikasina tek basina egemen olabilmenin verdigi sarhoslukla ve ön yargilarinin etkisiyle Türkiye sorununu çözmek istiyordu.

Anadolu’da baslayan Ulusal Mücadele Ingiliz politikasini degistirmedi. Padisah elde olduktan sonra istediklerini kolay kabul ettirebilecegini saniyordu. Politikasini da bu biçimde programlamisti. Fransa ve Italya’nin karsi çikmalarina ragmen programini degistirmedi. Ermenistan kurulmasi, Ingiliz güdümünde bir Kürdistan ve Trakya ile Bati Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesinde israrli olan Ingiltere, Italya ve Fransa’yi da Güney Anadolu topraklariyla tatmin etmek istiyordu.

Avrupa basini Türkiye barisi konusunda, özellikle M. Kemal’in baslattigi savasi elestiriyor ve onu asi birisi olarak gösteriyordu. Sonunda mutlaka yenilecegi ve teslim olacagi kanisi üstündü. Ayrica Baris Konferansi’na sunulan, Yunan, Ermeni ve Kürt istekleri, asilsiz iddialara dayanmasina ragmen basinda destek görüyorlardi. M. Kemal Pasa Türk Ulusu’nun sesini su sözleriyle dünyaya duyuruyordu: “Gittigimiz yol iman yoludar, Biz on milyonluk küçük ve yorgun bir milletiz. Düsmanlarimiz ise pek çoktur ve pek güçlüdür. Gerçi matematiksel düsünülecek olunursa yenmemiz zordur. Fakat bizde olan sey onlarda yoktur. Bizde iman(inanç) kuvveti vardir. Zaten bu mücadele bir iman isidir. Biz düsmanlarimizin kuvvetine ragmen basarili olacagiz.” “…Bizim programimizda baska bir ulusun haklarina saldiri yoktur. Biz hakkimizi ve namusumuzu savunuyoruz ve savunacagiz ve mutlaka basarili olacagiz.”

Paris’te süren görüsmelere 17 Haziran 1920’de katilan Damat Ferit hazirladiklari metni Baris Konferansi’na verdi. Konferansta yaptigi konusmada, Türkiye’nin Birinci Dünya Savasi’na girmekle suç isledigini, bu suçun Ittihatçilara ait oldugunu ileri surüp, Ermenistan kurulmasini görüsmeye hazir olduklarini, fakat Osmanli Imparatorlugu’nun parçalanmasini kabul edemiyeceklerini, Arap eyaletlerine muhtariyet verilebilecegini bildirdi. Bu konusmasi Konferans Baskani Clemenceau’yu kizdirdi ve sert davranmasina sebep oldu. Fakat Itilaf Devletleri, 22 Haziran’da Yunan ordusunun elde ettigi basari sebebiyle, Osmanli Devleti’nin isteklerini reddetti. Damat Ferit’e verilen yanitta, Türkler’in yüzünden çok büyük kayiplara ugradiklarini, hazirladiklari metnin üzerinde hiçbir degisiklik yapmayacaklarini belirttiler. Barisi imzalamak veya red etmek için Osmanli delegelerine 27 Temmuz’a kadar süre tanindi. Baris Konferansinin kararlarinin kesinlikle kabul edilmesini isteyen bu ültimatom karsisinda T.B.M.M 18 Temmuz’da gizli bir toplantida Misak-i Milli sinirlari içindeki vatan ve ulusu kurtarmak için and içti. Oysa Osmanli Hükümeti 20 Temmuz’da, antlasmanin imza edilmesini tavsiye etti. Padisah 22 Temmuz’da “Saltanat Surasi”ni toplayarak, kendisinin baskanlik ettigi toplantida, antlasmanin red edilmesi halinde Itilaf Devletleri’nin yönetime el koyacagi, Anadolu’da savasin büyüyecegi ve yedi yüz yillik Osmanli Devleti’nin yok olacagi endisesiyle Padigah’in istegi üzerine A’yandan Topçu Feriki Riza Pasa disinda, bütün heyet antlasmanin imzalanmasini kabul etti. Riza Tevfik ve Hadi Pasa antlasmayi imzalamak üzere bir Fransiz savas gemisi ile Paris’e gönderildiler. Osmanli delegeleri, hükümlerin yumusatilmasi için Fransa’dan bir kez daha ricada bulundularsa da etkili olmadi. Antlasma Paris’in Sevr (Se’vres) denen yerinde 10 Agustos 1920 sali günü saat 16:00’da Hadi Pasa, Riza Tevfik ve Resat Halis Beyler tarafindan imza edildi. Antlaşmanın şartları çok ağırdı. *Bu antlaşmayı imzalayan şahıslar, sonradan, vatan haini olarak ilan edildi.

C) SAVAŞ DÖNEMİ

1. Kuva-i Milliye’nin Kuruluşu

M. Kemal Pasa’nin Anadolu’ya geçmesinden sonra, 8 Agustos 1919’da yayinlanan bir bildiri ile, memleketi haksiz yere isgal eden Itilaf Devletleri’ne karsi, Türk bagimsizligini korumak için, ulusal kuvvetlerin kurulmasi ulusun kendi iradesiyle egemenligine sahip çikmasi duyuruldu. Ulusal sinirlar içinde vatan bir bütündür ilkesi ile yeni Türk vataninin sinirlari belirtilmeye çalisiliyordu. Sivas Kongresi tüm ülkeyi bir inanç ve otorite altinda toplarken, Güney Cephesi de Ali Fuat Pasa’nin komutasina verildi. Daha sonra 29 Haziran 1920’de cephe, Iran sinirindan Firat Nehri’ne kadar Elcezire Cephesi ve Firat’tan Antalya’ya kadar Adana Cephesi Komutanliklari olarak ikiye bölündü.

Fransizlarin bu bölgeyi isgal etmesi üzerine her yerde halkin girisimiyle ulusal birlikler kurulmaya ve düsmana karsi silahli mücadeleye baslandi. Sivas Kongresi’nden sonra da bu kuvvetlerin basina M. Kemal Pasa tarafindan komutanlar atandi. Topçu Kemal Bey “Dogan” takma adiyla, piyade yüzbasisi Osman Bey “Tufan” takma adiyla, yüzbasi Ratip Bey “Sinan Pasa” takma adiyla Adana Cephesi’nde büyük hizmetler yaptilar. Güney Kuva-yi Milliyesi, gerçek anlamda bir halk hareketiydi. Eskiya, çeteler ve zorbalar Kuva-yi Milliye’ye katilmadilar. Kuva-yi Milliye yalniz vatanseverlik ve Türklük duygusuna dayaniyordu.

Fransizlara karsi Suriye’de kurulan Arap Ulusal Hareketi, Türkiye’nin güney cephesinin yükünü hafifletti. Fransizlar hem Suriye’de hem de Güney Dogu Anadolu’da savasmak zorunda kaldilar. M. Kemal Türk-Arap isbirligini saglamak, Fansizlara karsi birlikte savasilmasini tesvik ettiyse de Faysal buna yanasmadi. Fakat yine de Türkiye ile anlasmak isteyenler vardi. Özellikle, daha önce Türk ordusunda yetismis olan Arap subaylar Türkiye ile isbirliginden yanaydilar. Bu iliski Fransizlari çok endiselendiriyordu .

2. Muharebeler ve Siyasi Sonuçları

a) Ermeni Harekatı

B.M.M. nin açilisini izleyen tarihte bir yandan iç ayaklanmalar ülkeyi sarsarken, diger yandan 22 Haziran’da Yunan ordusu saldiriya geçerek Bursa’yi aldi. Batida bu gelismeler sürerken, Dogu’da da Ermeni saldirilari tehlikeli boyutlara ulasmisti. Ermeniler Paris Baris Konferansi’na da basvurarak Türkiye’de 2.100.000 Ermeni bulundugunu ileri sürerek “Alti Vileyet”e ek olarak, Adana, Mersin, Iskenderun, Sivas, Tokat, Amasya, Trabzon ve hemen bütün Dogu Anadolu’yu içine alan topraklarin kendilerine verilmesini istemislerdi. Mondros Ateskesi’nden sonra 9. Ordu kaldirilinca 15. Kolordu kurulmustu. Kolordunun Komutani Kazim Karabekir Pasa Ermeni saldirilari karsisinda, Kars-Bakü yolunu açmak, Ermenilerin Islam halka yaptiklari zülmü durdurmak ve Ermenilerin saldirisina firsat vermeden Elviye-i Selasiye’yi (Kars, Ardahan, Batum) ele geçirmek için hazirliklara basladi. Istanbul’un isgali ve Dogu’nun Ermeniler’e verileceginin duyulmasi üzerine buradaki Kürt asiretleri, Karabekir’e basvurarak “Din ve vatan ugrunda açilacak mücadeleye katilamaya hazir olduklarini.” bildirdiler.

Ermeniler’in müslümanlara karsi zulmü her geçen gün artiyordu. Bu sirada Kizilordu, Denikin ordusunu yenmis ve Kafkasya yolu açilmisti. Kizilordu’nun buralari isgali an meselesi idi. Bunun üzerine M. Kemal Pasa Karabekir’e düsüncesini sordu. Karabekir, fazla beklemeden Brest Litowsk’ta çizilmis sinirlara kadar olan yerlerin (Kars, Ardahan, Batum) hemen isgali gerektigi yanitini (28 Mart 1920) verdi. Bu sirada Ermeni konusu Paris ve San Remo’da gündeme gelmisti. Fakat Ingiltere, konuyu eskisi kadar desteklemiyordu. A.B.D. Baskani ise Ermeni mandasi yanlisiydi. General Harbord bunun için 59.000 askere ve 750 milyon dolara ihtiyaç oldugunu bildirmisti. Büyük devletlerin Ermeni sorununu gündeme getirdigi bir sirada T.B.M.M. Ermeniler’e taarruz edilmesinin zararli olacagini düsündü ve Kazim Karabekir’e saldiriyi ertelemesini bildirdi. Fakat Kizilordu’nun Kafkasya’ya girmesi üzerine T.B.M.M. Hükümeti taarruza karar verdi ve 9 Haziran 1920’de Dogu illerinde kismi seferberlik ilan edildi. 15. Kolordu Komutanligi, Dogu Cephesi Komutanligi’na çevrildi ve yetkileri genisletildi. Bu sirada (15 Haziran) Sovyet Hariciye Komiseri Çiçerin’in mektubu geldi. Ruslarla baslayan iyi iliskilerin bozulmamasi için Ermeni harekati yine ertelendi. Sovyetler Birligi ile görüsmelere giden Bekir Sami Bey Çiçerin’le görüstü. Çiçerin Kars, Ardahan, Batum’un Ermenilere geri verilmesini istedi. M. Kemal Pasa Misak-i Milli sinirlarini parçalayan bu öneriyi geri çevirdi. Ermeniler de 12 Agustos’tan itibaren Oltu bölgesinde saldiriya geçip,Türk halka zulme basladilar. Türk ordusuna da saldirmaktan çekinmiyorlardi. Durumu 23 Eylül’de T.B.M.M.’ne yazan Kazim Karabekir 27 Eylül’de karsi taarruza geçecegini belirtti. Ermeniler zaten 24 Eylül tarihinde genel taarruza baslamislardi. Türk ordusu 28 Eylül sabahi karsi taarruza basladi. 29 Eylül’de Sarikamis kurtarildi. Fakat Sovyetlerin alacagi durumun beklenmesi için ileri harekat durdu. Sovyetler eski görüslerinde israr edince, M. Kemal, Misak-i Milli’den ödün verilmeyecegini bildirdi.

21. Ekim’de de Karabekir Pasa’nin istegi kabul edilerek, Ermeni ordusunu yok etmesi izni verildi. 28 Ekim’de yeniden taarruza baslayan Türk ordusu 30 Ekim’de Kars’i geri aldi. Ermeni ordusu çok agir bir yenilgiye ugratildi. 1.100 ölü ve 1.500 esir verdiler ve agir silahlarini birakmak zorunda kaldilar. Misak-i Milli sinirlarina ulasan Türk ordusu ilerleyisini durdurdu. Ermeni siyasi varligini ortadan kaldirmak amacinda olmayan Türkiye, Tasnaklarin gücünü kirarak hedefine ulasmists. Gümrü’yü de terk eden Ermeniler baris istemek zorunda kaldilar ve 17 Kasim’da Ateskes kabul edildi. Gümrü’de baslayan görüsmeler sonunda 3 Aralik 1920’de Gümrü Antlasmasi imza edildi. T.B.M.M.’nin ilk askeri basarisi sonucu ilk anlasmasi olan Gümrü ile Kars, Sarikamis, Kagizman, Rulp ve Igdir yeniden Türk topraklarina katildi. Bu sirada B.M.M. Hükümeti Gürcistan’a bir nota vererek, Ardahan, Artvin ve Batum’un Türkiye’ye birakilmasini sagladi.

Gümrü antlasmanin imzalanmasi ile Türkiye Dogu Cephesinde üstün geldi. Barisin saglanmasiyla, bu cepheden önemli sayida asker, silah ve cephane Bati Cephesi’ne tasindi. 5 Aralik 1920’de Ermeni Hükümeti Sovyetlestirilince, burada Sovyetler egemen oldular. Sovyetler baris antlasmasinin degistirilmesini istiyorlardi. Ankara bunu kesin bir sekilde red etti. Öyle görülüyordu ki, bu cephede kesin baris henüz saglanmis degildi. Sovyet istekleri, Ermeni isteklerinden farksiz oldugu için Türk-Ermeni sorununun yerini, Sovyetlerin Ermenistan’i ele geçirmesinden sonra Türk-Sovyet sorunu aldi ve Moskova Antlasmasi’na kadar sürdü.

b) Fransızlara Karşı Yapılan Muharebeler

Mondros Ateskes’inden sonra Ingilizler ve Fransizlar, hakli bir gerekçeleri olmamalarina ragmen, antlasma hükümlerine aykiri olarak çesitli yerleri isgale basladilar. Birinci Dünya Savasi içinde imzaladiklari gizli antlasmalar dogrultusunda Güney Anadolu’da da Ingiliz ve Fransiz isgalleri basladi. 3 Kasim 1918’de Musul ve 9 Kasim’da da Iskenderun’u isgal eden Ingilizler, bu haksizliklarini daha da genislettiler. 6 Aralik’ta Kilis’i isgal ettiler. Ingiliz birliklerindeki Hintli Müslüman askerlerin, üzgün Türk halkini sevgiyle selamlamalari Ingiliz subaylari ve Ermenileri kizdirdi. Burada resmi binalari isgal eden Ingilizler, lise binasina da yerlesince egitim durdu. Bütün haberlesmeye el koyan Ingilizler Kilis’in disla iliskisini kestiler. Halkin elindeki yiyecek maddelerini kendilerinin belirledikleri fiyattan zorla aldilar. Silahlari toplamaya basladilar.

Ingilizler, önemli bir ticaret merkezi olan Antep’i de 17 Aralik 1918′ de isgal ettiler. Bu isgali Ateskes’in 7. maddesi geregince yaptiklarini ileri süren Ingilizler’in Antep’i isgali buradaki Ermenilerin simarmalarina ve taskinliklarina yol açti. Sehrin resmi binalarini ele geçiren Ingilizler, aydinlari ve ileri gelenleri uydurma bahanelerle Misir’a sürdüler. Ermeni tehciri suçlamalariyla bir çok Türk’e iskence yapildi. Silah toplamaya basladilar. Buna karsilik Ermeniler’e silah dagitiyorlardi. Bu durum karsisinda Antepliler miting yaptilar ve “Cemiyet-i Islamiye” adinda bir dernek kurdular.

Ingilizler 22 Subat 1919’da Maras’i ve 24 Mart 1919’da Urfa’yi yine ayni uydurma bahanelerle isgal ettiler. Her girdikleri yerde Ermenilerle yakin iliski kurup Türklere karsi onur kirici, zalimce islemler yaptilar. Türk halkinin ileri gelenleri asilsiz suçlamalarla tutuklanarak sürgün ediliyor ve böylece, bassiz kalan halkin direnmeyecegi zan ediliyordu.

Özellikle Ermenilerin taskinliklarinin ve Türkler’e yaptiklari kötülüklerin tepkilerine karsi önlemlerini ve baskilarini çogalttilar.

Diger yandan Diyarbakir bölgesinde de sürekli olarak zararli propogandalar yapiyorlardi. Bu yörede Kürtçülük hareketini destekleyip Ingiliz-Fransiz güdümünde Kürdistan kurmak istiyorlardi. Bu sebeple bazi asiretleri elde etmislerdi. Ingiliz Binbasisi Nowel bu yöredeki Kürtçülük hareketlerini destekliyor, örgütlüyor, para yardimi yapiyor ve bagimsizlik vaadleriyle aldatiyordu.

Fransizlar ise 21 Ocak 1919’da, Mersin Osmaniye ve Adana’yi isgale basladilar. Onlarin gelisiyle birlikte Ermeniler taskinliklara basladilar. Fransizlar burada Ermeni nüfusunun çogalmasi için Ermenilerin gelmesini tesvik ettiler. Adana yöresinde jandarma birliklerini düzenlemek bahanesiyle jandarma birliklerini Ermenilerden kurdular. Ermenilerin her çesit kötülügüne göz yumarken Türkerin ileri gelenlerini görev basindan uzaklastirdilar. Önemli komutanlarini halki kiskirtiyor iddialari ile Suriye’deki esir kamplarina gönderdiler. Bu haksizliklar kaisisinda halk çesitli yerlerde silaha sarilarak Ermenilere ve Fransizlara karsi canini, namusunu ve malini korumaya basladi. Bu olaylar üzerine bir Amerikan sorusturma kurulu Adana’ya gelerek çesitli irk ve dinlere mensup ileri gelenlere Adana’nin idaresi hakkinda fikirlerini sordu. Amerika, bölgenin kendi mandasinda kalmasini istediyse de Kongre buna yanasmadi. Burada nüfusun çogunlugunu Türkler olusturuyordu. Ermeniler ise ancak % 20 kadardilar.

Ingiltere ve Fransa Orta Dogu konusunda 15 Eylül 1919 tarihinde aralarinda yeni bir antlasma yaptilar ve Orta Dogu’yu “Manda” sistemi ile paylastilar. Buna göre Irak ve Filistin ingiliz Mandasina, Suriye ve Lübnan Fransiz mandasina birakildi. Dolayisiyla Antep, Maras, Urfa Fransa’ya kaliyordu. Bu antlasmalarin sonunda Ingilizler, 29 Ekim 1919 da Kilis’i, 30 Ekim’de Maras’i ve Urfa’yi ve 5 Kasim 1919’da da Antep’i Fransizlar’a devrettiler Fransizlar bu sehirlere geldikleri günden itibaren Türkler’e karsi baski ve siddete basvurdular. Ermenilerden kurduklari birlikleri de beraberlerinde getirerek, onlarin her çesit kötülügü yapmalarina göz yumdular. Yöreyi isgal eden Fransiz komutan Türk halka bir bildiri yayinladi. Bu bildirinin hükümleri Fransizlar’in nasil bir tutum içinde olduklarini yorum yapmaya gerek birakmayacak bir biçimde ortaya koyuyordu:

1- Ne için tasidigini tahkikata bile lüzum görmeksizin üzerlerinde revolver bulunan bir adamin kursuna dizilmesi
2- Kargasalik çiktiginda ölen veya yaralanan Fransiz askerine karsilik, yerli halktan iki adamin kursuna dizilmesi ve bunlarin kur’a ile seçilmesi
3- Bir evden silah atilirsa yakilmasi
4- Osmanli Hükümeti memurlarinin böyle bir durum ortaya çikmasinda idare haklarinin ve hakimiyetlerinin iskati ve sokaklarinin mitralyöz, bomba ve gazli mermilerle ates altina alinmasi.

Antep’te Türk bayraklari indirtilerek yerlerine Fransiz bayraklari çekildi. Türk kadinlarinin çarsaflarinin yirtilmasi, yüzlerinin zorla açilmasi gibi çirkin olaylar yaratan isgal kuvvetleri, direnen Türkleri de öldürüyorlardi. Ermenilerin taskinliklarinin olaylari büyütecegini gören Fransizlar, Ermeni taburunun yerine Cezayir taburunu getirdilerse de artik durum degismedi. Türk Ulusu’nun sabri tasti.

Güney Cephesi’nde Kuva-yi Milliye’nin kurulmasindan sonra Fransizlara karsi su savaslar yapildi ve de hepsinde uzun mücadeleler sonucu başarıya ulaşıldı.

1- Maras Savunmasi : 20 Ocak-10 Subat 1920
2- Urfa Savunmasi : 9 Subat-11 Nisan 1920
3- Antep Savunmasi : 1 Nisan 1920-8 Subat 1921
4- Adana Savunmasi : 21 Ocak 1920-20 Ekim 1921

BATI CEPHESİ

BATI CEPHESI T.B.M.M. ORDULARI’NIN TESKILATLANDIRILISI(*)

Birinci Dünya Savasi sonunda Osmanli Imparatorlugu Mondros Ateskesi’ni imzalayarak savastan yenik çikmisti. Ateskesin hükümlerine göre Türk ordusunun silah ve cephanesi elinden aliniyor, tüm askeri kuvveti, jandarma da dahil olmak üzere 50.000 ile sinirlaniyordu. Bu durum karsisinda Osmanli Genelkurmayi ordusunun kadrolarini yeniden düzenlernek zorunda idi. Itilaf Devletleri’nin yetkilileriyle anlasan Genelkurmay orduyu 9 Kolordu ve 20 Tümen halinde örgütlemeyi kabul ettirdi. Ateskes’de birlik sayisi degil, insan sayisi sinirlandirilmasti. Osmanli Genelkurmayi bu bosluktan yararlanarak, insan sayisi az, fakat ileride mevcutlarinin arttirilmasi ile büyüyebilecek bir iskelet kurmayi tercih etti. Böylece çok sayida subay birliklerinin basinda bulunabilecek, er sayisi çok az olmakla beraber, ordunun iskeleti bulundugu için,gerekirse er sayisi arttirilabilicekti. 16 Mart 1920’de Istanbul’un resmen isgali üzerine Ankara’da B.M.M.’nin açilmasi ve Türk Devleti’nin Genelkurmayi’nin kurulmasiyla bu çalismalarin önemi kalmamakla beraber, Osmanli Genelkurmayi’nin az mevcutlu da olsa, çok sayida kolordu ve özellikle tümen, alay ve tabur kadrolarini korumasi, yani hazir bir iskelet birakmasi Türk Ulusal Ordusu’nun kurulusunda büyük yararlari oldu.

Izmir’in isgali ve Yunan ilerleyisine karsi ilk direnis bu zayif askeri birliklerin bazilarindan ve milis kuvvetlerinden geldi. Yunanlilarin karsisindaki 17. Kolordu’nun 56. Tümeni hiç karsi koymadi. Bir kismi Yunanlilarca esir ve bir kisimi da terhis edildi. Bu dagilma karsisinda Yunan ordusuna karsi kurulan Kuva-yi Milliye ise zayif askeri birlikler ve milislerden olusuyordu. Kuva-yi Milliye ruhu bir süre sonra yayilmaya basladi. Müdafaa-i Hukuk örgütleri, Kuva-yi Milliye’ye asker ve para saglamak islerini yüklendiler. Böylece Ayvalik, Salihli, Denizli’ye kadar uzanan bir çizgi üzerinde Yunanlilara karsi Kuva-yi Milliye cephesi kuruldu. M. Kemal Pasa daha Havza’da iken Kuva-yi Milliye ile dogrudan ilgilenerek, birliklere gönderdigi emirlerde, her isgal eylemine karsi, halkin silahlandirilarak karsi konulmasini bildirmisti. Kuva-yi Milliye’nin büyük kismini efelerin ve Ethem’in emrindeki kuvvetler olusturuyorlardi. Bunlarin agir silahlari olmadigi gibi merkezi bir komuta düzeni ve disiplini de yoktu. M. Kemal Pasa Sivas Kongresi sirasinda, bu kuvvetlerin örgütlenmesi geregini göz önüne alarak 9 Eylül 1919’da Ali Fuat Pasa’ya “Bati Anadolu Genel Kuva-yi Milliye Komutanligi” görevini verdi. Ancak Ali Fuat Pasa yeterince etkili olamadi. 23 Ekim’de Albay Refet Bey yöreye gönderildi ve bir rapor hazirlayarak, daha uzun süre Bati Anadolu Cephesi’nin tek komuta altina alinamayacagini bildirdi. Bu sebeple askeri, kuvvetler Albay Refet Bey’in komutasina verildi. Milis kuvvetler ise durumlarini korudular.

22 Hazirari 1920’de baslayan Yunan genel saldirisi üzerine Balikesir, Bursa düstü. B.M.M.’inde büyük tepkiler olustu ve komutanlar sorumlu tutulup ceaalandirilmalari istendi. M. Kemal Pasa komutanlarin kabahati olmadigini, emirlerinde yeterince asker, silah ve malzeme bulunmadigini, oysa Yunan Ordusu’nun Avrupa Devletleri’nce silahlandirilmis ve donatilmis oldugunu, milis kuvvetleriyle Yunan Ordusu’nun durdurulamayacagini belirterek, T.B.M.M.’ni^n gerçek anlamda bir orduya sahip olmasi gerektigini söyledi. Bunun saglanabilmesi için Kuva-yi Milliye’nin düzenli ordu haline dönüsmesi ve kismi seferberlik yapilmasi gerekiyordu. Meclis’in karari üzerine düzenli ordu kurulmasina baslandi.

Bati Cephesinde düzenli ordunun kurulusunu engelleyen iki engel vardi. Birincisi firar olaylari, ikincisi Kuva-yi Milliye örgütleri ve özellikle Ethem’in kuvvetleriydi. Birinci Dünya Savasi sonunda asker kaçagi sayisi 300.000’e ulasmisti. Savasin dogurdugu bunalim, yikim ve sefalet, yeni bir savas baslamasinda büyük engelleyici durum yaratiyordu. Buna, Padisah’in askerligi kaldirdigi propogandalari da eklenince, Anadolu’da T.B.M.M.’nin kararlarinin yürütülebilmesi çok güçlesti. Asker kaçaklari yüzünden düzenli ordu kurulmasinda büyük güçlüklerle karsilasildigi için “Firariler Hakkinda Kanun”un kabulüyle Istiklal Mahkemeleri kurulmuslardi. Ikinci engel ise Kuva-yi Mlilliye’nin düzenli ordu sekline dönüstürülmesi sirasinda Ethem’in direnmesinden çikti.

Gediz Saldirisi

Kuva-yi Milliye’nin tasfiyesiyle ilgili bir Olay da Gediz Harekati idi. Bazi komutanlar, Yunanlilarin Gediz’de bulunan kuvvetlerinin çok ilerlemis ve ana kuvvetlerinden uzaklasmis oldugu için kolay yenilebileceklerini düsünuyorlardi. Oysa M. Kemal Pasa, Yunanlilara karsi küçük, yerel saldirilar yapilmasini istemiyordu. Bu çesit saldirilar bir basari saglayamayacagi gibi, basarisizlik durumunda, ordunun ve ulusun maneviyati bozulur görüsündeydi. O’nun stratejisi daha Erzurum’da iken belirlenmisti. Dogu’da önce Ermeni cephesi tasfiye edilecek, Güney’de Fransizlarla gerilla savasi yapilip, bu cephede tasfiye edilecek ve sonunda yalniz Yunan Ordusu kalacakti. Bu tarihe kadar da Yunan Ordusu gerilla savasiyla oyalanacak ve Düzenli Ordu kurulduktan sonra da, Yunan ordusu, kesin bir saldiri ile “Anadolu’nun Harem-i Ismetinde” yok edilecekti. Bati Cephesi Komutanligi ve Kuvve-yi Seyyare Komutanligi birlikte bir saldiriyla Yunan tümenini yeneceklerini düsünerek Genelkurmay’a basvurup, saldiri izni istediler. Burada bulunan kuvvetlerin toplami 3.000 tüfek, 105 makinali tüfek, 5.000 kiliç (süvari), 52 top ve 7 uçak kadardi. Bati Cephesi Komutanligi (Ali Fuat Pasa), Ethem kuvvetleriyle birlikte iki tümeni bu saldiriya ayirdi. Genelkurmay’a bas vurarak izin istedi. Genelkurmay cephane yetersizligi sebebiyle bunu red etti Genelkurmay Baskani Ismet Bey, cepheye gidip durumu inceledi.

Bu arada Kuvve-yi Seyyare, Düzenli Ordu aleyhinde propoganda yapiyordu. “Ordudan fayda yoktur, dagilsin, hepimiz Kuva-yi Milliye olalim.” sözleri halk arasinda ve Meclis’te çok etkili duruma geldi. “Bati Cephesi kitalari arasinda Kuva-yi Milliye halinde, bir bölge ve bir cephesi bulunan Ethem Bey Müfrezesi’nin erleri, adeta askeri erlere degisilir, ayricaklikli görünmeye gipta edilir durumda sayilmaya baslansdi. Ethem Bey ve kardesleri de, herkes üzerinde bir çesit nüfuz ve egemenlik sagliyorlardi.”

Ethem ile anlasan Ali Fuat Pasa da milis örgütleriyle birlikte Yunanlilara saldirmalarini istiyordu. Cepheye gelen Ismet Bey ile görüstüler. Ismet Bey, yeterince egitim ve cephanesi bulunmayan ordunun yerel ve geçici bir basari için kullanilamamasini istedi ve Yunan Ordusu’nun malzeme ve insan sayisi bakimindan çok üstün oldugunu belirterek saldiri yapilmamasi için diretti. Ali Fuat Pasa saldiriyi ertelediyse de, birkaç gün sonra saldiriya karar verildigini Genelkurmay’a bildirdi. Sonunda Bati Cephesi Komutani, Kuvva-yi Seyyare ile birlikte 14 Ekim 1920’de Gediz’de bulunan Yunan kuvvetlerine saldirdi. Dalgali, disiplinsiz ve emir-komuta düzeni bozuk harekatta Türk Ordusu yenildi. Yunan Ordusu karsisinda yenilen Türk kuvvetleri geri çekildi. Gediz Saldirisi genel bir yenilgiyle sonuçlandi.

Bati Cephesi’nin Yeniden Düzenlenmesi

Ethem, kardesleri ve yandaslari Gediz Saldirisi’nin basarisizligini, ordu birliklerine yüklemek için, ordunun iyi savasmadigini ileri sürerek, ordu aleyhinde propogandaya basladilar. Oysa ordu Komutanlari ve subaylari ise, Kuvva-yi Seyyare’nin ciddi biçimde savasmadiklarini söylüyorlardi. Ordu ile Kuva-yi Seyyare (Gezici Kuvvetler) arasindaki gerginlik gittikçe artti. Ethem’in yandaslari bu kadarla da kalmadilar. Eskisehir’de subaylar aleyhinde gösteriler yaptilar. Ali Fuat Pasa duruma el koyduysa da basarili olamadi.

Ali Fuat Pasa’nin cephe üzerindeki komutanlik etki ve nüfuzunun sarsilmis oldugunu gören M. Kemal Pasa, Ali Fuat Pasa’yi acele Ankara’ya çagirarak, o sirada çok önemli olan Türk-Sovyet iliskilerini gelistirmek için Moskova Elçiligi’ne atamasina karar verdi. Ali Fuat Pasa 8 Kasim’da Ankara’ya geldi. Kendisini istasyonda karsilayan M. Kemal Pasa, Ali Fuat Pasa’yi Kuva-yi Milliye kiyafetinde görünce, Bati Cephesi’nin en kisa zamanda düzenlenmesi çalismalarini hizlandirdi. Ali Fuat Pasa Moskova Elçiligi’ne atandi.

Cephenin ikiye ayrilmasina karar veren M. Kemal Pasa Bati Cephesi diye isimlendirilen önemli olan Kuzey kismini Albay Ismet Bey’in ve Güneyini de Albay Refet Bey’in emirlerine verdi. Genelkurmay Baskanligi’na da Miili Savunma Bakani Fevzi Pasa vekalet edecekti. 9 Kasim 1920’de Bakanlar Kurulu bu dagilim kararini açikladi. Böylece Bati Cephesi’nin yeniden düzenlenmesine baslandi. Bati Cephesi kuvvetlerinin yeniden düzenlenmesine en büyük engel Ethem kuvvetleri idi.

Kuva-yi Milliye’nin Tasfiyesi

Kuva-yi Milliye’nin ne oldugundan söz etmistik. Yunan Ordusu’nun ilerleyisi karsisinda kurulan silahli direnis içinde, asker, efe, sivil halk, maceraci v.s. her çesit insan vardi. Baslangiçta, gerilla savasi için gererkli olan bu kuvvetler düsmani oyalayabiliyordu. Fakat bunlarla kesin sonuç alinamiyordu. Fakat Ethem ve kardesleri bunu kabul etmediler. Bu kuvvete dahil olanlar “Düsman ilerler, sen bir tepeden çikip bir tepeye gidersin, ugrasirsin. Bu is böyle devam eder gider, sonunda düsman usanir ve baris yapma imkani hasil olur.” görüsundeydiler. 16 Mayis 1920’de çikan bir kararla Kuva-yi Milliye ‘nin, bütün yiyecek ve cephane ihtiyaçlari Milli Savunma Bakanligi’nca karsilanmak üzere, düzenli orduya baglanmasi karari alindi. 22 Haziran tarihli Yunan saldirisindan sonra da Kuva-yi Milliye’nin büyük bir kismi (Çolak Ibrahim Müfrezesi, 3. Süvari Tümeni’ne; Sari Efe Müfrezesi 33. Süvari Alayi’na Gökbayrak Müfrezesi 61. Piyade Alayi’na) düzenli birlikler haline getirildi, Ordunun subay ihtiyaci için de 1 Temmuz 1920’de subay yetistirme merkezleri kuruldu.

Demirci Mehmet Efe’nin Ayaklanmasi (1-30 Aralik 1920)

Kuva-yi Milliye’nin önemli bir kismi düzenli ordu haline getirilirken, iki engel kaldi. Birincisi Ethem kuvvetleri, ikincisi ise Demirci Mehmet Efe kuvvetleriydi. Gediz saldirisindaki basarisizlik üzerine M. Kemal Pasa, düzenli ordunun kurulmasi çalismalarini hizlandirip, 9 Kasim’da Cephe ikiye ayrilip, Güney kismina Albay Refet Bey ataninca, Demirci Mehmet Efe’nin de Refet Bey’in emrine girmesi gerekiyordu. Refet Bey, 22-23 Kasim’da Isparta’da bulunan Mehmet Efe’yi merkezi Konya’da bulunan Atli Takip Kuvvetleri Komutanligi’na atayarak ordu birlikleri arasinda hizmete girmesini istedi. Bundan sonra dogruca Güney Cephesi Komutanligi emrine girecek olan Efe, baska makamlarla yazisamiyacakti. Emrindeki kuvvetlerden yaslari uygun olanlar ve geçmiste suç islememis olanlardan 300 kisilik bir süvari alayi kurularak, geri kalanlar silahlariyla birlikte ikmal eri olarak 57. Tümen emrine verilecek, çag disi olanlarla suç islemis olanlar terhis edileceklerdi. Efe baslangiçta bu emri kabul ettiyse de, sonradan Ethem’in kiskirtmalarina kapildi. Ethem Yörük Ali ve Demirci Mehmet Efe’ye mektup göndererek, adamlarina 40’ar lira maas vaadiyle, onlari Afyon ve Konya üzerine yurümesi için tahrik etti. Isparta yöresinde keyfi bir yönetim kurmus bulunan Mehmet Efe, bundan sonra kuvvetlerini bir araya topladi ve Güney Cephesi Komutanligi’nin isteklerine uymadi. Refet Bey ayni tarihlerde Ethem’in de ayaklanma durumunda olmasi karsisinda, Mehmet Efe’ye karsi ayri bir harekat yapmayi planladi. Demirci Mehmet Efe’nin, Ethem’in M. Kemal Pasa’yi devirmek istedigini Refet Bey’e bildirmesi üzerine, ikisinin haberlestigine kesin kanaat getiren Refet Bey, M. Kemal Pasa’nin da Demirci Mehmet Efe’nin ortadan kaldirilmasi için kendi görüsünü uygun bulmasi üzerine, Mehmet Efe üzerine kuvvet gönderdi. Efe direnmeden çekildi. 18 Aralik’a kadar 700 çeteci yakalandi. Refet Bey 25 Aralik’da bastirma harekatini bitirdi. Ethem’le birlesmesinden endise edilen Efe, af edilerek siginmasi istendi. Efe de 30 Aralik 1920’de emrindekilerle birlikte teslim oldu.

Ethem’in Ayaklanmasi

1880’de Bandirma’da dogan Ethem, Çerkez Beylerinden Ali Bey’in oglu idi. Agabeyleri Tevfik ve Resit subaydilar. Babasi kendisinin asker olmasini istemedigi için kaçip orduya katildi ve çavus , daha sonra astegmen oldu. Mondros Ateskesi’nden sonra Izmir Valisi Rahmi Bey’in oglunu kaçirip 50.000 lira kurtarma parasi âlinca meshur oldu. Rauf Bey’in tesvikiyle Yunanlilara karsi silahli direnise geçti. Salihli yöresinin hakimi durumuna geldi.

Kuva-yi Milliye’ye dahil olan Ethem kuvvetleri giderek çogaldi. Bu kuvvetler, mahpus, soyguncu, asker kaçaklari, birliklere zorla yazilan, suça istirak ettirilen, yagma hevesiyle katilanlardan olusuyordu. Ayrica Ethem, erlerine ve komutanlarina maas veriyordu. Bir yerde ayaklanma bastirmaya giden Ethem buradan zorla para ve insan toplayarak kuvvetlerini çogaltiyordu. Iç ayaklanmalar karsisinda B.M.M. çaresiz kalinca, Ethem, Anzavur, Düzce, Bolu, Yozgat ayaklanmalarinin bastirllmasinda büyük yararliliklarda bulundu ve söhreti yayildi. Yozgat ayaklanmasini bastirmaya giderken, Ankara’da M. Kemal ve Fevzi Pasalara karsi sert ve saygisiz bir tavir takindi. Hatta Yozgat ayaklanmasini bastirdiktan sonra, M. Kemal’e valinin teslimine engel oldugu için kizip, “Ankara’ya geldigimde M. Kemal’i Meclis kapisina asacagim.” diyecek kadar,kendini büyük görmeye basladi. Yozgat’tan dönüste, Ankara istasyonundaki oturdugu yerde M. Kemal’in odasina adeta baskin biçiminde girerek, çok tehlikeli duruma yol açti. Askeri birliklerin bina disinda önlem almalari üzerine olay çikmadi.

Ethem yandaslarinin Meclis içinde ve disinda Düzenli Ordu aleyhindeki propogandalari çogaldi. Gediz yenilgisinden sonra M. Kemal Pasa’nin düzenli ordu kurulmasini hizlandirmak için Ismet Bey’i Cephe Komutanligi’na atamasi Ethem ve kardesleri tarafindan begenilmedi. Ali Fuat Pasa’nin Moskova’ya elçi olarak atanmasi üzerine, M. Kemal’in diktatör olacagi dedikodulari yayildi.Ethem ve kardesleri Kuva-yi Seyyare’nin Düzenli Ordu birliklerine katilmasini kabul etmiyorlardi. Tevfik Bey, Ismet Bey’e yolladigi yazida “Kuva-yi Seyyare ne bir tümen, ne de muntazam bir kuvvet haline getirilemez. Kuva-yi Seyyare’nin gelisi güzel idare edilmesi lazimdir.” sözleriyle açikça belirtti. Diger yandan M. Kemal’e çektigi telgrafla da, Ismet Bey’in Cephe Komutanligini idare edemeyecegini ileri sürerek, bundan böyle kendisini komutan tanimayacagini bildirdi. Ethem ve kardesleri, Düzenli Ordu’nun degil emrine girmeyi kabul etmek, düzenli ordunun varligina bile karsiydilar. Subay düsmanligi propogandalari açikça ortaya Çikmisti. Kaldi ki Ethem kuvvetleri Yesil Ordu’ya katilmayi da kabul etmislerdi. Tevfik Bey cephede gerekli kuvvet toplarken, Ethem ve Resit Beyler de Ankara’da siyasi ortam hazirliyorlardi. M. Kemal Pasa, Ethem ve kardeslerini ikna etmek için bütün iyi niyetiyle çalisti. Bakanlar Kurulu, Meclis’ten bazilarinin ve Resit Bey’in de katildigi bir toplanti yapti. Bu toplantida M. Kemal, anlsmazligi çözmek ve düsman ordularinin ülkeyi isgal ettigi bir sirada bir iç çatismaya meydan vermemek ve uzlasma saglamak için su konusmayi yapti:
“Hakikat sudur ki, önümüzde yenilip mutlaka denize dökülmesi gereken bir Yunan Ordusu vardir. Bu büyük neticeyi alabilmek için ise, büyük, ciddi ve kati tedbirlere gereksinim vardir, benim askerligime itimat buyurursaniz ki arkadaslarimin bu güveni saklamayacaklarini zannederim, bu büyük is ancak muntazam, bir ucundan öbür ucuna ve en büyük kütlesinden son erine kadar disiplinli mükemmel bir ordu ile basarilabilir. Bati ordusunda bir süreden beri baslanilan çalisma, iste bizi bu gayeye götürmeyi amaç edinen gayret ve himmetlerden tesekkül ve terekküp etmis bulunuyor. Amaç bundan ibaret olduguna göre Kuva-yi Seyyare basinda bulunan arkadaslarimin da bu gerçegi anlamalari, onu sadece takdir ve teslim etmeleri gereklidir. Bu takdir ve teslim yapildiktan sonra ortada hallolunulmayacak sorun kalmaz.”

Fakat Resit Bey, M. Kemal’in hala düzenli ordular kurmak için bos hülyalar pesinde kosan birisi oldugunu söyledi. Tartismalar Resit Bey’in uyusmaz davranislariyla sonuçsuz kaldi. Fakat M. Kemal yine de son sözü söylemeden önce uzlasma yollarini zorladi. Ethem’i ikna ederek Resit Bey ile birlikte Eskisehir’e Ismet Bey’le görüsmeye gittiler. Fakat Ethem Bey Eskisehir’de ortadan kayboldu. M. Kemal Pasa Ethem’i sorunca, Resit Bey; “Ethem Bey bu dakikada kuvvetterinin basindadir.” yanitini verdi. Resit Bey’in bu tehdit dolu sözleri karsisinda M. Kemal’in tutumu degisti ve, “Bu dakikaya kadar sizinle eski bir ardasiniz slfatiyla ve sizin lehinizde bir sonuca ulasmak samimi duygusuyla görüsüyordum. Bu dakikadan itibaren arkadaslik ve özele ait durumum sona ermistir. Simdi karsinizda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümeti’nin Reisi bulunmaktadir. Devlet Reisi sifatiyla, Bati Cephesi Kumandani’na durum neyi gerektiriyorsa, yetkilerini kullanmayi emrediyorum.” diyerek Ismet Bey’e gereken emri verdi.

M. Kemal bu arada 5 Aralik 1920’de Bilecik Istasyonu’nda Istanbul Hükümeti’nin temsilcileri Izzet ve Salih Pasalarla bulustu. Çok resmi bir hava içinde geçen bu toplantida, Istanbul temsilcilerinin, vatanin durumundan yeterince bilgileri olmadigini anlayinca, onlari zorla Ankara’ya götürdü. Ethem ise bu sirada Padisah’a baglilik bildiren bir telgraf çekti.

Bakanlar Kurulu’nun 22 Aralik 1920 tarihli toplantisinda Ethem’le anlasabilmek için kendisine arabulucu gönderilmesine karar verildi. Fakat Ethem, kuvvetlerini düsman cephesine karsi degil, ulusal orduya karsi düzene koymaya ve saldiri hazirliklarina basladi. Görüsmeye gelen heyete ise birçok komutanin yerlerinden alinmasini sart kostu. Artik Ethem, T.B.M.M.’nin emir ve kararlarini dinlemiyordu. Bunun üzerine 27 Aralik’ta gereken önlemler arttirildi. M. Kemal Pasa 29 Aralik’ta Meclis’in gizli bir oturumunda Ethem’in ayaklandigini ayrintili bir biçimde anlatti. Ethem’in ihaneti kabul edilmekle beraber yine de kardes kani dökülmemesi ve düsmana firsat yaratilmamasi için bir kez daha Ethem’le anlasma olanagi aramaya karar verildi. Fakat Ethem uzlasmaya yanasmadi. 2 Ocak 192l tarihinde Bakanlar Kurulu, Ethem ve kardeslerine, komutadan çekilirlerse af edileceklerini bildirdi. Fakat Ethem 3 Ocak 1921’de Yunanlilarla anlasmak için bir adamini yolladi. Arkadan da Resit Bey Yunan Ordusu’na gitti. 7 Ocak’ta da Yunanlilarla protokol imzaladi. Artik Ethem ayaklanmisti. Ethem olayini yakindan izleyen Yunanlilar 6 Ocak 1921’de Inönü Cephesi’nden taarruza geçince Ismet Bey ve Refet Bey Yunan saldirisina karsi koymak için Ethem’e karsi 1 Ocak 1921’de baslamis olan harekata ara verdiler.

Ethem kuvvetlerinin ihaneti ve Yunan saldirisi iç içe girmis bir durum aldi. Yunan Ordusu’nun saldirisi üzerine Ethem de Ulusal Ordu’ya saldirdi. 8 Ocak’ta Meclis’te savas durumunu açiklayan M. Kemal Pasa, “Ethem, Tevfik ve Resit Beyler.” diye konusunca, bir miletvekili “Hain deyiniz.” uyarisinda bulundu. Ethem kuvvetleri 13 Ocak’a kadar saldirilarini sürdürdüler. 17 Ocak’ta da Yunanlilara sigindilar. Emrindeki askeri birlikler Ulusal Ordu’ya sigindigi için, Yunanlilarin yanina 725 kisi gitti. Ankara Istiklal Mahkemesi, Yunanlilara siginmiS bulunan Ethem ve kardeslerini vatana ihanet suçuyla yargilayarak 9 Mayis 1921’de giyaplarinda idama mahkum etti. Ayni kararla gizli Komünist Partisi kurup Hükümet’i devirmek suçuyla yargilanan da mahkum oldular.

BIRINCI INÖNÜ SAVASI

Büyük Yunanistan’i gerçeklestirmek amaciyla, Itilaf Devleteri’nin desteginde Izmir ve çevresini isgal etmis bulunan Yunan Ordusu, Usak’i aldiktan sonra ilerlemesini durdurmus, Gediz Saladirisi’ndan sonra buralari da ele geçirmisti.

Bu sirada Yunanistan’da iktidar degismisti. Kral Aleksandr bir maymun tarafindan isirilmis ve 1920 Ekim sonunda ölmüslü. Venizelos seçime gitmis, fakat 14 Kasim 1920’de seçimleri kralcilar kazanmisti. Tahtindan resmen feragat etmemis ve sürgünde bulunan Kral Constantin Türk-Yunan Savasi’ni devam ettirdigi takdirde Ingiliz destegini saglayabilecegini bilerek 19 Aralik’ta Atina’ya geldi. Yunan halki savastan bikmis ve Venizelos’un seçimi kaybetmesinde bunun da etkisi olmasina ragmen, Kral da “Megalo Idea” cilardan oldugu ve Ingilizleri memnun etmek için Anadolu Savasi’na devam etmeye karar verdi. Yunan Ordusu Komutani Papulos da yeni Hükümete, Türk Ordusu henüz kurulus asamasinda iken, yeterince kuvvetlenmeden bir kesif saldirisi yapilmasini teklif etti. Ethem’in ayaklanmasini yakindan izleyen Yunanlilar bu firsati kaçirmak istemediler. Türk milislerinin en kuvvetlisi Ethem ayaklanmis ve Türkler birbirleriyle savasa baslamislardi. Yunan Ordusu önce Usak Cephesi’nde sasirtici hareketlerde bulunduktan sonra 6 Ocak 1921 tarihinde, Eskisehir’i isgal etmek ve demiryolunun geçtigi bu yerleri kontrol altina almak amaciyla Inönü mevkiinde taarruza basladi.

Silah, cephane, malzeme ve araç bakimindan çok üstün bulunan Yunanlilarin 20.000 tüfek, 150 agir makinali tüfek, 50 top ve 200 süvarilerine karsilik Türk Ordusu’nun 6.000 tufek, 50 makinali tüfek, 28 top, 300 süvarisi vardi. Ethem kuvvetleri ayaklandiklari için Türk Ordusu onunlada savasiyordu. Bu sebeple Türk Ordusu Yunanlilari oyalayarak ve yer yer agir kayiplar verdirerek kademe kademe çekilme taktigi uyguladi. Yunanlilar Türk Ordusu’na ancak 9 Ocak’ta yetisebildiler. Yaklasik üç kat üstün olan Yunan Ordusu genel saldiriya geçti. Türk Ordusu’nda yer yer çözülmeler oldu. Yipranan ve kayiplar veren Yunanlilar takviye kuvvetler alarak, saldirilarini sürdürdüler. Türk Ordusu’nun geri çekilmesi gerekiyordu. Ankara’dan gelen emirde, eger Eskisehir’i korumak olanaksiz ise, ordunun Eskisehir’in dogusuna çekilebilecegi bildiriliyordu. Fakat Cephe Komutani Ismet Pasa çekilmeye gerek görmeyerek 10 Ocak gecesi Eskisehir’in batisinda savasi kabul etti. Türk Ordusu’nun her kitasina, bu cephede, “Her subay ve erin kudretinin çok üstünde çaba harcamasi, ölümü hiçe sayarak her karis topragi savunmasi ve Türk komutasinin azim ve karari karsisinda düsmanin azim ve kararinin kirilmasi.” emri verilmisti. Fakat Yunan Ordusu saldiriya devam etmeyerek geri çekildi. Türk Ordusu Yunan Ordusu’nu izleyecek güçte degildi. Bu yüzden takip harekati yapilamadi. Bati cephesinde kurulan düzenli ordu, ilk sinavini büyük basariyla sonuçlandirdi. T.B.M.M.’nin Ordulari Yunanlilari ve Ethem’i yenerek büyük umut verdi. Yunanlilar ilk kez düzenli orduyla karsilastilar ve ilk yenilgiyi aldilar. Bu basari ile T.B.M.M.’nin otoritesi büyük güç kazandi. Kanun hakimiyeti ve asayis saglandi. Istiklal Mahkemeleri’ne ihtiyaç kalmadigi düsünülmeye baslandi. Halkin Ulusal Ordu’ya güveni artti. Milis kuvvetler sorunu kapandi. M. Kemal Pasa, Cephe Komutani’ni Meclis adina, bu basaridan dolayi kutladi. ismet Bey basarisindan dolayi Mirliva’liga yükseldi.

Türk Ordusu’nu mutlaka yenecegine inanan Papulas, kesif harekati yaptiklarini ve Türk Ordusu’nun gücünü ögrendiklerini söyleyerek yenilgiyi gizlemeye çalisti. Öysa taraflarin kayiplari kiyaslandiginda bunun kesif harekati olmadigi anlasilir. Eskisehir’i ve demiryolunu ele geçirmek amaciyla baslamis olan bu Yunan ilerleyisi basarisizlikla sonuçiandi. Bu yenilgi Yunan Ordusu’nda moral çöküntü yaratti.

Bu savasin dista da büyük yankilari oldu. Avrupa basini olaya genis yer verdi. Türk basarisinin önemini ve Yunanlilar’in Küçük Asya seferinin hayal kirikligi yarattigini belirtti. Sovyetler Birligi bundan sonra T.B.M.M. ve onun ordularinin gerçegini kabul etti.

Londra Konferansi

Birinci Inönü Savasi’nin kazanilmasi T.B.M.M. gerçegini Ingilizlere
de kabul ettirdi. Ingilizler isgal ettikleri Musul-Kerkük yöresinde de yerli halkin direnisiyle karsilastilar. Revandiz’de çikan ayaklanma üzerine Ingilizler burayi terk ettiler. Bu durum karsisinda Itilaf Devletleri Istanbul, Ankara ve Atina’dan gönderilecek delegelerin katilmasiyla 21 Subat 1921’de Londra’da bir konferans toplanmasina karar verdiler. 26 Ocak’da Sadrazam Tevfik Pasa’ya durumu bildirdiler. Tevfik Pasa 27 Ocak’ta M. Kemal’e durumu bildirdi. M. Kemal Pasa verdigi yanitta, Türkiye’in tek temsilcisi olarak T.B.M.M.’nin bulundugunu ve Istanbul’un, Türk Ulusu adina karar verecek yerin B.M.M oldugunu kabul etmesi ve eger Itilaf Devletleri hak ve adalet kurallarina göre bir çözüm ariyorlarya T.B.M.M.’ni dogrudan çagirmalari gerektigini bildirdi. Sadrazama yolladigi özel mektupta ise Padisah’in T.B.M.M.’ni resmen tanidigini ilan etmesini ve Istanbul’un Ankara’ya katilmasini istedi. Fakat Tevfik Pasa, Istanbul Hükümeti’nin devaminin gerekli oldugunu ve isbirligi yapilmasini önerdi.

Yazismalar bir sonuç vermemekle beraber, Tevfik Pasa, M. Kemal’e karsi yakinlik duymaya basladi. Yunanlilar’in 21 Subat 1921’de 70-80 bin kisilik bir kuvvetle saldiriya geçeceginin haber alindigini M. Kemal’e bildirdi. Ayrica M. Kemal Pasa hakkinda daha önce alinmis ölüm karari kaldirildi ve milliyetçiler için kullanilmasi yasaklanmis olan Bey ve Pasa gibi ünvanlarin yeniden kullanilmasi serbest birakildi.

M. Kemal Pasa, Itilaf Devletleri Türkiye’yi dogrudan çagirmadiklari takdirde konferansa katilmamak kararinda idi. M. Kemal’in kararli tutumu karsissinda Itilaf Devletleri, Italya araciligiyla T.B.M.M.’ni de konferansa çagirdilar. Bekir Sami Bey Baskanligindaki Türk heyeti Antalya üzerinden bir Italyan gemisiyle Brendizi’ye ve oradan da Roma’ya vardi. Heyet, Türkiye sorununda tek yetkili yerin T.B.M.M. oldugunu ve dogrudan çagirilmalari gerektigini bildiren bir nota verdi. Bunun üzerine Lloyd George, Ankara’yi konferansa çagirdi. Türk delegeleri konferansa ancak 27 Subat’ta katildilar. Ve Londra Konferansi 12 Mart 1921’de son buldu. T.B.M.M. delegesi Sevr diye birseyi tanimadigini, dolayisiyla Itilaf Devletleri’nin Sevr’in yumusatilmasi önerilerini kabul etmeyeceklerini belirtip, Misak-i Milli esaslari üzerinde görüsülebilecegini bildirdi. Fakat Itilaf Devletleri Türk gerçegini bir türlü kabul etmek istemediler. Sevr’in yumusatilmasi konusunda öneri getirdiler. Buna göre Izmir Ili güya Turkiye’ye verilecek, fakat sehirde Yunan kuvveti bulunacak asayis müttefik subaylarca saglanacak, vali hristiyan olacak ve Milletler Cemiyeti tarafindan atanacakti. Türkiye bu önerileri ulusal bagimsizlik ilkesine aykiri oldugu için kabul etmedi.

Londra Konferansi’na katilmayi kabul eden M. Kemal, Misak-i Milli’nin Itilaf Devletleri’nce kabul edilmeyecegini biliyordu. Fakat katilmakla, Türk Ulusu’nun sesini ve hakli davasini bütün dünyaya duyurmak firsati dogdu. Itilaf Devletleri T.B.M.M.’nin varligini kabul ettiler. Türkler baris istemiyorlar propogandalarina firsat verilmedi. Wilson’in 14 maddesi ilkesine uygun olarak hazirlanmis bulunan Misak-i Mili’nin Batili devletlere ve bati kamuoyuna duyurulmasi saglandi.

Londra Konferansi’ndan bir sonuç çikmadi. Zaten Yunanlilar 23 Mart 1921’den itibaren Bati Anadolu’da yeni saldiri hazirliklarina baslamislardi. Yunanlilar Türk Ordulari’ni yok etmeye güçlerinin yetecegini göstermek ve Türkleri Sevr’i kabule zorlamak için saldiri karari aldilar. Kralin, M. Kemal’in daha fazla dayanamiyacagi, genis bir orduyu besleyip, donatamiyacagi iddialarini kabul eden Lloyd George Yunan saldirisini uygun buldu. Oysa Fransiz ve italyan askeri gözlemcileri Yunan görüsünü paylasmiyorlardi. Fakat yine de Ingiliz Basbakani’ni desteklediler. Turk delegeleri daha yolda iken Yunan saldirisi basladi.

Bekir Sami Bey Londra Konferansi sürerken, Ingiliz, Fransiz, Italyan temsilcileri ile ayri ayri görüsülerek antlasmalar imzaladi (11-12 Mart 1921). Ingilizlerle esirlerin degistirilmesi üzerine antlasma yapildi. Buna ,göre Türkler, ellerinde bulunan Ingilizleri serbest birakacak, buna karsilik Ingilizler Ermenilere ve Ingiliz esirlerine zulüm ve suistimal etmemis olan Türk esirlerini iade edeceklerdi. Fransa ile yapilan antlasma geregince güney cephesinde çatismaya son verilecek, bu bölgedeki Türk kuvvetleri silahtan arindirilacak, buna karsilik bu bölgede Fransizlara bazi idari yetkiler taninacak, Diyarbakir ve Sivas sehirlerinin iktisadi kalkinmasi için Fransiz sermayesinden yararlanip Fransizlara bu yöredeki iktisadi ayricaliklar verilecekti. Buna karsilik Sevr’de belirtilen sinirlar üzerinde Türkiye lehine bazi degisiklikler yapilacakti. Italya ile yapilan antlasma ile de Italya, Izmir ve Trakya’nin Türkiye’ye geri verilmesini Konferans’ta savunacakti. Buna karsilik Italya’ya Izmir disinda, bati ve güney Anadolu sehirlerinde iktisadi ayrilaciklar verilecekti.

Bekir Sami Bey bu antlasmalari T.B.M.M. Hükümeti’nin onayini almadan imzalamisti. Türkiye’nin çikarlarina ters düsen ve ulusal bagimsizliga aykiri olan bu antlasmalari imza ettigi için Bekir Sami Bey, M. Kemal ve Meclis tarafindan sert sekilde elestirildi. Antlasmalar Meclis tarafindan onaylanmadi. Bekir Sami Bey ise baris firsatinin kaçirildigi görüsünde idi. Londra’dan döndükten sonra, M. Kemal kendisinin Disisleri Bakanligi’ndan çekilmesini istedi. Yerine, o sirada Moskova’da bulunan ve Moskova Antlasmasi’ni imzalayan Yusuf Kemal Bey geçti.

iKiNCI INÖNÜ SAVASI

Birinci Inönü Savasin’da yenilen Yunanistan, kurulmakta olan Türk ordusunun gücünü görmüstü. Bu savas Türklere moral ve prestij saglamisti· Bu bakimdan, Türk Ordusu’nun yeterince kuvvetlenmesine firsat vermek istemeyen Yunanistan, Londra Konferansi’nin sonucunu beklemeden, yeni bir saldiriyaa hazirlandi. Kral hem prestijini kurtarmayi, hem de Türk Ordusu’nu yok ederek, Türkleri Sevr’i kabule mecbur edebilecegini umuyordu. Izmir’e yeni kuvvetler çikartip, Trakya’daki kuvvetlerinin de bir kismini Anadolu’ya tasiyan Yunanlilar Lloyd George’dan da politik destek aldiklari için durumu kendileri için çok elverisli görüyorlardi. Hatta Albay Sariyanis, Samsun ve Trabzon’a da asker çikartilarak Türk Ordusu’nun iki ates arasina alinmasini önerdi. Fakat bir milyar drahimiye ihtiyaç duyulan bu hayalden, “Bu kadar para Ingilte de bile yoktur.” düsüncesiyle vaz geçildi. Yunanlilar lehine olan bir önemli durum, Türkiye’nin henüz iç güvenligini saglayamamis olmasi idi. Bir yandan 20-25.000 kisilik Pontus çeteleri, diger yandan Koçkiri Asireti’nin ayaklanmasi cephe gerisini tehdit ediyordu. Asker kaçaklari olaylari da yeniden çogalmisti. Salgin hastaliklar, yiyecek ve ilaç yoklugu Türk Ordusu’nu kiriyordu. Yalnizca soguktan olan hastaliklardan 9.000’den çok asker bu kis içinde ölmüstü. Askerin sirtina giydirecek, sicak tutacak elbise bulunamadigi için halk, evlerindeki kilimleri basit bir sekilde dikip orduya veriyordu. Bütün bu yokluklara ragmen Türk Ordusu inançla ve yilmadan hazirlaniyordu. Lloyd George, Yunanlilari uyarmak için, “Alinan önlemleri yeterli görüyorum, hiçbir seyin talihe ve tesadüfe birakilmamasi gerekir. Çünkü yapilacak tararruz basarisizliga ugrarsa bundan sonra Türklerle uyusulamaz.” diyordu.

Yunanlilar 23 Mart’ta Bursa, Usak, Eskisehir ve Afyon’dan üstün kuvvetlerle taarruza geçtiler.

Taraflarin kuvveti söyleydi:

TüfekAgir Mk.Tf.Hafif Mk.Tf.KiliçTopTürkler34.175235553.500104Yunanlilar41.5507203.1343.100220Buna göre Yunan ordusu yararina 7.375 tüfek, 485 agir makinali tüfek,3079 hafif makinali tüfek, 116 top fazlalik vardi. Türk Ordusu yalnizca 400 kiliç fazlaligina sahipti. Yunan Ordusu’nun ates gücü açikça görünüyordu.

Yunanlilar 24 Mart’ta Bilecik’i, 25 Mart’ta Pazarcik yöresini isgal edip Inönü mevzilerini sikistirmaya basladilar. 30 Mart’a kadar süren, zaman zaman süngü savasi halini alan savaslar sonucu önemli stratjik bir yer olan Metris Tepe Yunanlilarin eline geçti. Yunanlilar Güney Cephesi’nde de Refet Bey komutasindaki birliklere saldirmislar ve Afyon’u isgal ederek ilerlemislerdi. Oysa Refet Bey yenilgi durumunda oldugunu görmemis, Ismet Bey’e yardim için Ankara’ya basvurmustu. Bu sikisik durumda, B.M.M Muhafiz Taburu (900 tüfek, 4 makinali tüfek) cepheye gönderildi. Bu kuvvetin gelmesiyle, güçlenen Türk ordusu 31 Mart 1921’de karsi saldiriya basladi. Türk ordusunun erleri ve subaylari insanüstü fedakarliklar göstererek, komutanlar ön hatlarda çarpisarak, Yunan Ordusu’na büyük kayiplar verdirdi, Bu sirada Ankara, savasin sorumlusu Ingilte’re’ye sert bir nota verdi. Fakat daha Ingiltere’nin yaniti gelmeden, Yunan ordusu 1 Nisan tarihinde yenilgiyi kabul ederek çekilmeye basladi. Türk süvarileri Yunan Ordusu’nu takip etti. Refet Bey’in emrindeki süvariler düsman çekisilisine agir kayiplar verdirtti. Fakat Türk Ordusu’nun iki kati kuvveti olan Yunan Ordusu yeterince ezilip yok edilemedi. Savasin geçtigi bir çok Türk sehir ve kasabasi tamamen tahrip oldu. Yakilip yikildi.

Ismet Pasa, 1 Nisan tarihinde Metris Tepe’den Ankara’ya telgrafla Yunan Ordusu’nun yenilgisini bildirdi. M. Kemal Pasa Ismet Pasa’ya ayni gün verdigi yanitta:

“Bütün dünya tarihinde, sizin Inönü Meydan Savaslari’nda yüklendiginiz görev kadar agir bir görev yüklenmis komutanlar pek azdir. Ulusumuzun bagimsizligi ve varligi, çok üstün yönetiminiz altinda serefle görevlerini yapan komutan ve silah arkadaslarimizin duyarliligina ve yurtseverligine büyük güvenle dayaniyoruz. Siz orada yalniz düsmani degil, ulusun ters alin yazisini da yendiniz…” diyordu. Inönü Zaferi, 8 Nisan’da kazanilan Aslihanlar Zaferi ile tamamlandi. Afyon yönünde ilerleyen Yunan ordusu, Inönü’deki kuvvetlerinin yenilip çekilmesi üzerine Afyon’u bosaltip çekildiler. Yolda Aslihanlar’da agir bir yenilgiye daha ugradilar. Fakat Usak’ta takviye aldiklari için Türk Ordusu ileri harekatini durdurdu.

Ikinci Inönü Zaferi içte ve dista büyük etki yapti. Türk halkinin orduya güveni iyice artti. Istanbul’da mitingler yapildi. Kizilay’a para yardimlari yapildi. Padisah bile para verdi. Veliahd Abdülmecit Efendi’nin oglu Anadolu Savasi’na katilmak için Inebolu’ya geldi. Fakat istegi Ankara tarafindan red edildi.

Dista ise Yunanlilar ve Ingilizler Türk Ordusu’nun gücünü kabul ettiler. Bu kadar kisa zamanda Türklerin bu derece güçlü bir ordu kurmasini mucize olarak nitelendirdiler. Alman ve Bulgar basini bu basariya genis yer vererek kendi halklarinin moralini yükseltmeye çalistilar. Fransiz basini “Eskisehir Savasi” adini verdigi bu savasa genis yer verdi. Turk basarisini övdü. Hatta bazi gazeteler, “Tek bir çözüm var: Samimiyetle Türklerin bagimsizligini tanimak, Izmir’i Edirne’yi vermek…” diye yazarak büyük gerçegi dile getiriyordu.

Türklerin bu savasta 1.493 sehit, 2.740 yarali ve 76 esir kayiplarina karsilik, Yunan Ordusu’nun kaybi 15.000’den çoktu. Bunlarin 6.000’i Inönü’de, 5.000’i Gündüzbey’de, 5.000’i de Inegöl-Pazarcik arasinda öldürüldü. Ayrica yüz kadar agir, 200 hafif makinali tüfek ve önemli sayida cephane, 10 otomobil, 2 uçak kaybettiler. Fakat düsman geri çekilirken, sivil halktan çok kimseyi öldürdü, köy ve kasabalari intikam için yakti. Ankara, bu durumu tesbit etmek için bir “Tahkikat Heyeti” gönderdi. Dis basindan gözlemciler çagrildi. Fakat bütün bunlar Yunan katliamini engellemedi. Hatta, Rum çeteleri ve Ermeni çeteleri, Abhazlar çok kanli, dehset verici kiyim yaptilar. Bati ve Dogu Trakya’da da Türklere karsi büyük baski yapildi. Türklere karsi Trakya’da katliam girisimleri Itilaf Devletleri’nin (Italya ve Fransa) araya girmesiyle engellendi.

Fransa, TÜrkiye’nin basarisi karsisinda gerçekleri görerek Türkiye ile anlasma zemini aradi. Baslayan Türk-Fransiz görüsmeleri Ankara’da dostluk havasina büründü. Fakat Yunan Ordus yeni bir saldiriya basladigi için Fransizlar görüsmeleri askiya aldilar ve saldirinin sonucunu beklediler. Sakarya Savasi sonrasi anlasma saglanacaktir.

YUNAN SALDIRISI
KÜTAHYA-ESKISEHIR SAVASLARI

Ikinci Inönü Zaferi’nden bir süre sonra, Refet Pasa’nin, komutasi altindaki birlikler üzerinde etkisinin azaldigini ve birliklerin kendisine karsi güvenlerinin sarsildiginin anlasilmasi üzerine Fevzi Pasa ve Ismet Pasa Refet Pasa’nin karargahina gittiler. Mustafa Kemal Pasa da buraya geldi. Baskomutan bu cephenin birlestirilmesini belirtti. Güney Cephesi Bati Cephesi’ne baglandi ve Komutanligina Ismet Pasa getirildi. M. Kemal Pasa bundan sonra bir formül bularak bu isi çözmeye çalisti. Buna göre, Ismet Pasa yalnizca Bati Cephesi Komutani olacak, Genelkurmay Baskanligi’ni birakacakti. Fevzi Pasa Genelkurmay Baskani olacak ve Milli Savunma Bakanligi’ni birakacakti. Bu Bakanliga da Refet Bey getirilecekti. Fakat Refet
Bey Genellkurmay Baskani olmayi istedi ve Bakan olmayi kabul etmedi.

Yunanlilar Birinci ve Ikinci Inönü Savaslari’nda ugradiklari yenilgiden sonra kaybolan prestijlerini ve daha önce de gördügümüZ, Türkler’i Sevr’i kabule zorlamak için daha güçlü bir saldiriya hazirlandilar. General Papulas II. Inönü Savasi öncesi, saldiri için elindeki kuvvetin yeterli olmadigini bildirmisti. Bu savaslar Yunanlilara, Türk Ordusu’nun, sandiklari kadar zayif olmadigini, disiplinli ve dirençli oldugunu ve her geçen gün daha da kuvvetlendigini göstermisti. Ayrica uyguladiklari strateji de yanlisti. Yunan Genelkurmayi yeni bir strateji hazirladi. Yunan Krali seferberlik ilan etti ve Yunanistan bütün kaynaklarini, varini yogunu ortaya koyarak iki ay süreyle yeni saldiriya hazirlandi. Yeni saldiri planina göre Yunan ordusu, Usak ve Bursa gruplarinu, kusatici bir ilerleyisle, meydan savasi sahasinda birlestirecek ve Türk Ordusu iki ates arasina alinip, yok edilecekti. Inönü Savaslarinda denedikleri cepheden taarruzdan vaz geçtiler. Bu yeni plânla ve seferberlik sonucu elde edilen kuvvetlerle Türk Ordusu’nu yok edeceklerine kesinlikle inaniyorlardi. Bu amaçla daha Haziran basindan itibaren önlemler almaya basaladilar. Bir Yunan savas gemisi 9 Haziran’da, Türk Ordusu’un önemli bir ikmal limani olan Inebolu’yu topa tuttu. Diger yandan Yunan Krali Konstantine, yaninda prensler ve danismanlariyla Atina’dan hareket ederek, “Yunanlilik fikrinin yenilmez kuvvetine.” güvenerek 13 Haziran’da Izmir’e geldi. Izmir’de “Bizans’a ve Ankara’ya.” tezahüratiyla karsilandi. Bu arada Itilaf Devletleri arabuluculuk yaparak, Izmir’in Türklere verilmesini önerdiler. Fakat Yunanistan, kabul edilmis bulunan Sevr’i savunacagini belirterek öneriyi red etti. Genel seferberlik sonucu Yunanlilarin kuvveti Anadolu’da 11 tümene ulasti. Genel seferberlik sonucu bu büyük kuvvetle Türkleri yok edeceklerine kesinlikle inaniyorlardi. Kral bu inançla 7 Temmuz’da cepheye hareket etti.

Yunanistan bu hazirliklari yaparken Türkiye seferberlik ilan edemedi. Kisitli kaynaklari dolayisiyla ordunun silah, cephane, giyecek, yiyecek, ilaç, tasit gereksinimlerini karsilayamiyordu. Almanya ve Italya’dan silah alinmasi için girisimde bulunuldu, fakat parasizlik yüzünden isler gecikiyordu. Amerikalilar ise silah satmaya yanasmiyorlardi. Türk Ordusu dört grup halinde toplanmisti.

Yunan Ordusu’nu gücü, son duruma göre, 10 piyade tümeni, bir bagimsiz tümen bir bagimsiz süvari tugayi, 7 bagimsiz piyade alayi ve lojistik ve muharip kuvvetlerden olusuyordu. Bu kuvvet 136.142 insan, 66.300 tüfek, 825 makinali, 460 top ve 3.100 süvari idi. Ayrica deniz kuvvetleri ve hava kuvvetleri de oldukca iyi durumda idi.

Türk Ordusu’nun insan mevcudu 120.000 kadardi. 60.103 tüfek, 423 agir makinali tüfek, 162 top, 4 uçak vardi. Nakliye isleri kagni arabasiyla yapiliyordu. Ikinci Inönü Savasi’nda elde edilen silah ve cephane de Türk Ordusu tarafindan kullaniliyordu. Orduyu Sevk ve idare yetkisi Genelkurmay Baskanligi’na verilmis idi. Meclis Baskani M. Kemal ise, bütün silahli kuvvetlerin basi idi.

Yunan saldirisi 10 Temmuz 1921 tarihinde basladi. Türk Ordusu’nun sol kanadina yapilan bu saldirilari basariyla genisledi. Afyon (13 Temmuz), Kütahya (17 Temmuz), Eskisehir (19 Temmuz) Yunanlilarin eline geçti. Yunan Ordusu’na 2l Temmuz’da yapilan Türk karsi saldirisi ise basarisizlikla sonuçlandi M. Kemal ordunun daha iyi sartlarda dögüsmesi için, Ismet Pasa’ya “Sakarya’nin dogusuna çekilebilinecegi” tavsiyesinde bulundu. Savas Türk Ordusu’nun aleyhine gelisiyordu. Ordunu yeniden düzenlenmesi için on günlük bir zamana gereksinim vardi. Bati Cephesi Komutanligi Yunan Ordusu’nun silah, cephane, ates gücü bakimindan ve insanca üstün oldugunu belirterek Genelkurmay Baskanligi’na, ordunun Sakarya’nin batisina çekilmesi gerektigini bildirdi. 17 Temmuz’da cepheye gelen Mustafa Kemal Pasa’nin direktifine uyularak, Türk Ordusu daha fazla yipranmadan Sakarya’nin batisina çekilmeye basladi. Böylece M. Kemal’in, ordunun yeniden düzenlenmesi için on günden fazla bir zaman kazanmasi ve büyük toprak kayiplarina ragmen Yunan Ordusu ile aranin açilmasi ve Yunanlilarin bu açigi kapamak için düzenlerinin bozulmasini hazirlayan düsüncesi gerçeklesti. Böylece Eskisehir-Kütahya Savaslari 15 Temmuz’da Yunan basarisiyla sonuçlandi. Fakat 14 Agustos’ta Yunanlilarin Sakarya’dan yeniden saldiriya geçtigi tarihe kadar Türk Ordusu zaman kazanmis oluyordu.

Yunanlilar Türk Ordusu’nun isinin bittigini, geriye kalan enkazinin tamamen yok edilmesinin uzun sürmeyecegini zan ediyorlardi. Yunan Krali gerçek durumu ancak 29 Temmuz’da Kütahya’da yapilan toplantida ögrendi. General Populos “Türkler yok edilmemistir, yalniz kayiplari çoktur. Amacin elde edilmesi için Ankara ve Kizilirmak’a kadar ilerlemek lazimdir. Türkler Eskisehir’den çekildikten sonra baris istemediler.” diyerek gerçegi anlatti. Bir çok Yunan generali Türk Ordusu’nun bozularak kaçtigini düsünürlerken Prens Andreas, Türklerin düzenli bir sekilde çekildiklerini belirtiyordu.

Türk Ordusu’nun yenilgisi ve geri çekilmesi çok pahaliya mal oldu. Yunan Ordusu yine Türk köylesini yakarak, halki süngüleyerek, kadinlara tecavüz ederek, yarali Türk askerlerinin karinlarini deserek, saglamlarini ise birbirlerine baglayip, yakarak, halkin elindeki yiyecek ve her seyini alip açliga ve sefalete mahkum ederek ilerledi. Türk Ulusu’nu yildiracagini sandigi bu siddet, tam tersine Türk Ulusu’nun kin ve nefretle dolmasini hazirladi.

Bu yenilgi ve geri çekilme ile büyük arazi parçasinin düsmana kaybedilmesi ve Yunan Ordusu’nun burada yaptigi katliam halk ve ordu üzerinde büyük moral çöküntü yaratti. Seferberlik ve ikmal bakimindan verimli topraklar elinden çikmis oldu. Orduda asker kaçagi olaylari artmaya hasladi. Ordunun savas gücü azaldi. Artik savaslar topyekün savasa dönüsmüstü. Türk Ulusu ölüm kalim savasi vermekteydi.

Fakat tarihe Fevzi Pasa ‘nin 22 Temmmuz 1921’de “Ilerleyen Yunan Ordusu mezarina yaklasiyor.” demesi bile Meclisteki heyecani engelleyemedi. Ordunun basarili bir savas verdigi günlerde, Meclis’teki hava nasil yumusuyor, hosgörü ve cömertlik artiyorsa, yenilgi karsisinda ise sert elestiriler, suçlamalar, komutanlar aleyhinde suçlamalar basliyordu. Bu yenilgi Istiklal Savasi’nin en kritik anlarindan birinin yasanmasina yol açti. M. Kemal’in 24 Temmuz’da gizli oturumda Meclis kürsüsünden Ankara’nin gerekirse bosaltilacagindan söz etmesi büyük heyecan yaratti.M. Kemal Pasa’ya karsi olanlar “Ordu nereye gidiyor, ulus nereye götürülüyor? Bu hareketin elbette bir sorumlusu vardir; o nerededir? Onu göremiyoruz. Bugünkü aci ve feci durumun gerkek sorumlusunu ordunun basinda görmek isterdik.” diyorlardi. Fevzi Pasa Genelkurmay Baskani olarak tek sorumlunun kendisi ve hesap vermeye hazir oldugunu söylemesine ragmen Meclis’te ki heyecan yatismadi.

SAKARYA MEYDAN SAVASI

Türk Ordusu’nun isinin bittigini, kaynaklarinin tükendigini zan eden Yunanlilar, Türk Ulusu’nun Baskomutanin emirkerine inançla uyacagini, kadin ve çocuklarin bileasilâh tasiyacaklarini düsünmemislerdi. Yunanlilar Türk Ordusu’na son darbeyi indirmek ve yok etmek amaciyla 14 Agustos’tan itibaren ileri harekta basladilar. 17 Agustos’ta Türk Ordusu ile temasa geldiler. Bu Türk birliklerinin görevi Yunan Ordusu’nu oyalamak ve geciktirmekti. Bu sebeple bu birlikler yavas yavas geri çekildiler. Kazim Karabekir Pasa, Baskomutan’a yolladigi telgrafla yapilan Istiklal Savasi için moral verdi. Türk Ordusu arkasini Karadeniz daglarina dayadi ve cephesi dogudan batiya dogru uzaniyordu Ankara yolu açikti. Durumu gören Halide Edip (Onbasi) M. Kemal’e, düsmanin Ankara’ya gidecegini endiseyle söylemesi üzerine, M. Kemal Pasa, “Iyi yolculuklar dilerim. Arkalarindan vurarak onlari Anadolu’nun boslugunda mahvederim.” yanitini verdi. Yunanlilar durumu gördükleri için Ankara’ya yürümediler ve bütün güçleri ile 23 Agustos’ta Türk Ordusu’nun sol kanadina yüklendiler. 24, 25 Agustos günleri çok kanli çatismalar oldu. Ismet Pasa çekilmeyi önerdiyse de Fevzi Pasa, adim adim savunma ile düsmanin yipratilacagini ve basarili olunacagini belirterek kabul etmedi. 31 Agustos’ta Yunan Ordusu’nun saldirisi basarili biçimde gelisti. Türk Ordusu yer yer geri çekildi. Bu çekilisin ordu üzerinde moral çöküntü yaratmamasi ve çekildikleri yerde yeniden cephe kurulmasini saglamak için M. Kemal Pasa büyük tarihi bildirisini yayinladi:

“Hatt-i müdafaa yoktur. Sath-i müdafaa vardir. O satih bütün vatandir. (Savunma hatti yoktur. Savunma alani yardir. O alan bütün yatandir.) Yurdun her karis topragi, yurttasin kaniyla islanmadikça düsmana birakilamaz. Onun için, küçük büyük her birlik ilk durabildigi noktada, yeniden düsmana karsi cephe kurup savasi sürdürür. Yanindaki birligin çekilmek zorunda kaldigini gören birlikler ona uymaz, bulundugu mevzide sonuna dek dayanmaya ve direnmeye mecburdur.” Türk Ordusu’nun silah ve cephanesi tükenmisti. Silah , cephane, Erzurum, Diyarbakir gibi uzak yerlerden deve kervanlari ile geliyordu. Bu cephelerden gelen takviye kuvvetleri, uzun yürüyüsten sonra, aç, yorgun, uykusuz, bitkin, hasta bir vaziyette dinlenmeye vakit bulmadan savasa katiliyorlardi. Asker birçok yerde cephanesi tükenmis ve süngüsü olmadigi için tüfeginin dipçigi ile dögüstü. Bu arada M. Kemal Pasa atindan düsüp kaburgalarini kirdi.. Asker kaçagi sayisi 40.000’e çikmisti. Bütün bu olanaksizliklara ragmen ordu direnisini yilmadan sürdürdü.

Fevzi Pasa, Baskomutan’a Yunan Ordusu’nun zor duruma düstügünü müjdeledi. Yunanlilar 4-5 Eylül günleri yeniden taarruz ettiler, fatat büyük kayiplar verdiler ve taarruzlari durduruldu. Bu tarihten itibaren taarruz güçlerini kaybederek savunma durumuna geçtiler. Türk Ordusu 8 ve 10 Eylül tarihlerinde iki taarruz yapti. 12 Eylül’de Türk Ordusu’nun saldirisi karsisinda Yunan Ordusu bozularak perisan bir durumda kaçmaya basladi.22 gün gece ve gündüz süren bu büyük meydan savasini Türk Ordusu, bütün olanaksizliklarina ragmen kazandi. 13 Eylül tarihinde T.B.M.M.’ne Türk zaferini bildiren M. Kemal Pasa ayni gün genel seferberlik ilan etti. Türk Ordusu’nun bu savasi kazanmasinda en küçük erinden, Baskomutani’na kadar inançla, yilmadan savasmasi, Türk Ulusu’nun varini yogunu orduya vermesi, Türk Kadini’nin sirtinda cepheye silah,cephane ve cephede yaralananlari geriye tasimakla fedakarlik göstermesi etken oldu. Fevzi Pasa’nin ve Ismet Pasa’larin cephede, Refet Pasa’nin cephe gerisinde, ordunun gereksinimi olan malzemenin gönderilmesinde hizmetleri oldu. Subaylar ölümü hiçe sayarak, askerin ,yaninda savasa katildilar. Yunanlilar “Büyük Yunanistan”, Türkler ise “Vatan ülküsü” için dögüstüler.

1683’de Viyana önlerinde baslayan Türk bozgunu, Haçli düsüncesini, ve gücünü Sakarya’da kirdi. Sakarya Savasi’nin kazanilmasi ile büyük tehlike yenildi. Ankara’nin bosaltilip, Kayseri’ye tasinmak için baslatilmis olan çalismalar, bir çok ailenin yollaradüsmesi bu tehlikenin boyutlarinl göstermektedir. BaSkomutan M. Kemal, Pasa’nin iradesiyle kazanilan bu zaferden sonra, Meclis Fevzi ve Ismet Pasalar tarafindan verilen önergeyi kabul ederek, kendisine l9 Eylül’de Gazilik Ünvani ve Maresallik rütbesi verdi. Erzurum’da geri iade ettigi Osmanli rütbe ve ünvaninin yerine simdi Meclis, O’na hakki olan ünvan ve rütbeyi veriyordu.

Türk Ordusu bu savasta çok subay kaybetti. Yedi tanesi Tümen Komutani olan sehit sayisi 3.288, yarali 13.618, tutsak 415 idi. Yunan Ordusu, Türk Ordusu’nu yenemeyince kinini sivil halktan aliyordu. Yunan Ordusu’nun kaybi çok agirdi, subay ve er 15.000 ölü verdiler. Yarali sayisi 25.00O kadardi. Ordularinin üçte birini yitirmislerdi.

Yunan Krali ve Basbakani, ordularinin moralini yükseltmeye çalistilarsa da komutanlari yenilgiyi çok iyi anlamislardl. Yunan azminin, Türk azmi karsisinda yenildigini itiraf ettiler. Yunan Ordusu geri çekilirken, Türk Ordusu düsmani izleyebilecek durumda degildi. Yeterince silah, ve yedek kuvvetlcri ve hizli araçlari yoktu. Yunan Ordusu saldiri basladiginda 85.000 tüfek ve üstün top sayisina sahipti. Oysa Türk Ordusu’nun er sayisi, gelen yardimlarla 92.660’a ulasmisti. Ama tüfek sayisi ancak 47.342 idi. Ölen ve yaralanan askerin tüfegini baskasi alarak savasiyordu· Sakarya Zaferi, ulusun ve ordunun sarsilmis olan moralini yükseltti.

Ulusun orduya inanci ve M. Kemal Pasa’ya güveni bir daha sarsilmayacak sekilde yerlesti. Bu tarihe kadar Padisah ve Istanbul Hükümeti’nin etkisiyle olusan karsi çikmalar ve asker kaçagi olaylari durdu. Ulus, Ulusal Mücadele ile birlesti. Firari sayisi 40.000’den 3.000 dolaylarina düstü. Saldiri üstünlügü Türk Ordusu’nda idi. Yunan Ordusu savunma durumuna girip, bunlundugu cephede yiginak yapmaya basladi.

Batili ülkelerin Yunan Ordusu’na güveni yikildi. Türk Ordusu’nun er geç kazanacagi anlasildi. Ingiliz Disisleri Bakani, Ingiltere ile Türkiye arasinda baris yapilmasi gerektigini söylerken, Yunan Basbakani’na da ayni öneriyi yapiyordu. Ingiliz Basbakani Lloyrd George, Yunanistan’a para ve ekonomik yardim yapamiyacagini bildirdi. Avrupa’dan yardim istemeye giden Generis, eli bos dönünce, Küçük Asya’yi terk etmeleri gerektigini, büyük devletlerin kendilerini bir maceraya attiklarinin anlasildigini açikliyordu. Fransa Türkiye ile anlasti ve Itilaf Devletleri bloku parçalandi.

Uzun zamandir Rusya’da bulunan ve bir firsat bularak Anadolu’ya girmek ve Meclis içindeki ve Trabzon’daki Ittihatçilarin destegi ile M. Kemal Pasa’nin yerine geçmek isteyen Enver Pasa, M. Kemal’in basarisi üzerine Buhara taraflarina gitti. Burada Kizilordu’ya karsi savasirken öldü.

Kafkas Devletleri (Gürcistan, Ermenistan, Azerbeycan) Sovyetlerin tesvikiyle 13 Ekim 1921’de Türkiye ile Kars Antlasmasi’ni imzaladilar. Daha sonra 2 Ocak 1922’de Ukrayna ile bir dostluk antlasmasi imzalandi. Sovyet-Türk dostlugu kuvetlendi. Bu arada Londra’da baslayan, fakat uygulanmayan esir mübadelesi konusu gündeme geldi ve Ingiltere ile Türkiye arasinda 22 Ekim 1921’de Istanbul’da esirlerin degis-tokusu antlasmasi imzalandi. Malta sürgünleri serbest birakildilar.

BÜYÜK TAARRUZ
(26 Agustos 1922)

Yunan Tarafi

Sakarya Savasi’ndan sonra Yunanlilar Eskisehir-Afyon çizgisinde kuvvetli bir savunma hatti olusturdular. Bu cepheleri gören bir Ingiliz Kurmay Subayi “Türkler bu mevzileri dört bes ayda isgal ederlerse bir günde susturduklarini iddia edebilirler.” demisti. Bu cepheyi böylesine güçlendiren Yunanlilar diger yandan, Italyanlarin bosalttigi Söke ve Kusadasi’ni (21 ve 30 Nisan 1922) isgal ettiler. Bu davranislariyla Anadolu’da kalmaya kararli olduklarini gösteriyorlardi. Ege yöresinin Rumlarini da silah altina alarak birlikler olusturuyorlardi. Türkiye’ye gözdagi vermek, Yunan halkinin moralini yükseltmek ve Türk savas gemilerince esir alinan “Enosis” isimli gemilerinin intikamini almak için 7 Haziran 1922’de Samsun’u bombardiman ettiler. 5 Haziran’da Yunan Ordusu’nun basina Lloyd George’un “Bir çeSit deli” dedigi Haci Anesti’nin getirilmesi ile, Yunanlilar Trakya ve Anadolu’da sivil halka karsi baski ve katliama giristiler. Haziran sonunda baslatilan faaliyetler sonucu, 30 Temmuz’da Ionya (Izmir ve kuzey bölgesi) Muhtariyetini ilan ettiler. Bu hareketleri Ankara ve Istanbul tarafindan protesto edildi. 29 Temmuz’da da Ingiltere’ye bir nota vererek, Türkleri barisa zorlamak için Istantanbul’u isgal etmek zorunda olduklarini bildirdiler ve hemen arkasindan iki tümenlik bir kuvveti Anadolu’dan Istanbul’a tasimak için hazirliklara basladilar. Bunun üzerine Istanbul’daki Türk Gizli Teskilati önemli yerlere top yerlestirirken, sehrin savunmasi için binlerce kisi hazirlandi. Diger yandan Fransa enerjik bir tutum izledi. General Pelle’ye verilen emirle Yunanlilara engel olmasi, gerekirse kuvvet kullanmasi bildirildi. Ingiliz General Harrington da Lloyrd George’un politikasina aykiri olarak Fransizlara yardim ederek Çatalca hattina asker gönderdi. Italya da ayni enerjik tutuma girince Yunanlilar bu girisimlerden vazgeçtiler.

Yunanistan bu politikayi ve hazirliklarini sürdürürken, ordusunun ve Yunan halkinin morali çok kötü idi. Sakarya’daki agir yenilgi ve kayiplarin açiklanmasi, çok kötü etki yapti. Yunan askeri Anadolu’da bosu bosuna savastigini düsünmeye basladi. Ordu Kralci ve Venizelosçu çatismasi içinde egitim ve disiplinini yitirmisti. Siyasi ve askeri çöküntü yanisira ekonomik bunalim da üst düzeye çikmis ve dis yardim kapilari kapanmisti. Yabanci devlet adamlari ve askeri gözlemcilerin, Yunanlilarin Anadolu’yu terk etmeleri yolunda uyarilarina da aldirmiyorlardi. Büyük Yunanistan’i gerçeklestirmek için ellerine geçirdikleri tarihi firsati kaçirmak istemiyorlardi. Ordularinin yeterli kuvvette olduklan kanisindaydiiar.

Türk Tarafi

Sakarya Savasi’ndan sonra, Yunan Ordusu’nun hazirlik yapmasina firsat birakmadan, taarruz yapilmasi istenmis, fakat ordunun buna hazir olmamasi yüzünden vazgeçilmisti. Daha sonra yagislarin baslamasi dolayisiyla taarruz ertelendi, fakat her an taarruz yapilacakmis gibi hazirlik yapildi. 1921 Eylül ayinda seferberlik ilan edilmis oldugundan ordunun er ihtiyaci büyük ölçüde giderildi. Sakarya Savasi’nda, yiyecek, giyecek, cephane yoklugu yüzünden artan firar olaylari kalmadi. Ordunun ihtiyaci olan malzeme, silah, cephane çesitli yollardan saglanirken egitim ve disiplin mükemmel düzeye getirildi. Ordu içinde emir-komuta zinciri saglandi. Cephe gerisinde de güvenlik önlemleri alindi. Ordunun komuta heyeti, uzun savas yillarinda yetismis, tecrübeli komutanlardan olusuyordu. Yeni getirilen erlerle ordunun sayisi 200.000’e ulasti. Yiyecek, giyecek, cephane yeterli düzeye getirildi. Birkaç meydan savasi yapilmasi olasiligi düsünülerek, ona göre hazirlik yapildi. Türk Ordusu vatan topraklarini kurtarmak için Baskomutan’in taarruz emrini bekliyordu.

Taraflarin Kuvvetleri

TaraflarSubayErTüfekHafif Mk.TüfekAgir Mk.TüfekTop323KiliçTürk Ordusu8.659199.283100.3522.0258393235.282Yunan Ordusu6.565218.43290.0003.1391.2804181.280Türk Ordusu butün güçlüklere ragmen, malzeme ve silah bakimindan Yunan Ordusu’na yakin duruma gelebildi. Baskomutan daha Ocak 1922’den itibaren taarruz planlarini hazirlamisti, Sik sik cepheye giderek hazirliklari yakindan izledi.

Taarruz Karari

M. Kemal Pasa 27 Temmuz 1922’de Alasehir’e geldi. Taarruz plani üzerinde Genelkurmay Baskani ve Cephe Komutani ile son degisiklikleri yapti ve planin aldigi son biçime göre 15 Agustos’a kadar bütün hazirliklarin tamamlanmasina ve 30 Temmuz tarihli görüsmede, 26 Agustos tarihinde taarruz yapilmasina karar verildi.

Fakat M. Kemal Pasa, Türkiye sorununun barisçi yollardan çözülmesi için Itilaf Devletleri’ne son bir kez daha basvuruda bulunmayi uygun gördü. T.B.M.M. Hükümeti’ni temsilen Içisleri Bakani Fethi(Okyar) Bey, tam yetkili olarak Temmuz ayinda Avrupa’ya gönderildi. 23 Temmuz’da Poincare ile görüsen Fethi Bey, gazetecilere “Zaferi kazanabiliriz. Fakat kan dökmekten çekiniyoruz.” dedi. Ingiltere ise Fethi Bey’le bakan düzeyinde görüsmeyi red etti. Fethi Bey’in bütün barisçi girisimleri Türkiye’yi güçsüz zanneden ve bu girisimi de bu guçsüzlügün sonucu olarak yorumlayan Ingiltere tarafindan geri çevrilince, Fethi Bey Hükümete 14 Agustos’tan sonra yolladigi raporda “Ulusal amaçlarimizin saglanmasi, ancak askeri faaliyetlerle kabil olabilecektir.” diyerek baris girisimlerinin sonuçsuz kaidigini bildirdi. Mustafa Kemal Pasa’nin, taarruz hazirliklarini izlemek için 17/18 Agustos gecesi Ankara’dan ayrilarak Konya’ya gitti. Ankara’dan ayrildigini bilen yalniz bir kaç kisi vardi. Hatta 21 Agustos ta Çankaya’da bir balo tertiplendigi de ilan edildi. Halbuki M. Kemal Pasa 20 Agustos’ta Aksehir’de idi. Konya’da postahaneye el koydurtan M. Kemal, Pasa, Konya’da bulundugunun duyurulmasini engelledi. 20 Agustos’ta Baskomutan, Bati Cephesi Komutani’na 26 Agustos’ta taarraza geçilmesi emrini verdi. Ayni gece yapilan komutanlar toplantisinda durumu butün komutanlara harita üzerinde açiklayan Baskomutan, taarruz emrini yineledi.

Türk Ordusu düsmana yakin kuvvete sahipti. Oysa taarruz yapilabilmesi için düsmandan iki-üç kat üstün olmak gerekiyordu. Bu sebeple taarruz yeri olarak seçilen Afyon’a, Eskisehir’den bazi kuvvetler gece yüruyüsü ile getirildi. Bu sekilde Afyon yöresindeki düsman kuvvetlerine karsi üstünlük saglanirken, Eskisehir cephesindeki kuvvetler zayiflamisti. Bu sebeple bazi ordu komutanlari, taarruzu sakincali buldularsa da Baskomutan’in emrini yerine getirdiler. Eskisehir yöresi, I. ve II. Inönü, Eskisehir-Kutahya ve Sakarya Savaslari yüzünden savas alani olmus, kaynaklari tükenmis, halki büyük sikintilar içinde idi. Oysa Afyon yöresi savas alani olmamisti. Cephenin arkasinda Konya Ovasi’nin ürünü vardi. Düsman Afyon yönünden bir taarruz beklemiyordu. Baskomutan taarruz kararini Bakanlar Kurulu’na da bildirdi. Türk ordusu 25-26 Agustos gecesi bütün hazirliklarini yapip, düsman cephesine iyice yaklasti. Taarruz süresince, ordunun ihtiyaci olan cephane, malzemenin tasinmasi için yine halktan yardim istendi. Erkekleri cephede olan kadinlar, yüzlerce kagni ile geldiler. Hatta bazi kagnilara öküz bulunamadigi için inek kosulmustu.

Türk taarruz planinin esasi, düsmana, geride yeni bir cephe kurmasina olanak vermeyecek bir biçimde bir tek darbede yenmek ve düsman silahli kuvvetlerini imha etmek idi. Binbir güçlük ile saglanmis bulunan cephanenin uzun bir savasa yetmesi mümkün degildi.

Türk topçusunun 26 Agustos sabahi saat 04:30’da ates açmasi ile taarruz basladi. Baskomutan, Genelkurmay Baskani ve Cephe Komutani Kocatepe’den taarruzu izliyorlardi. 26 Agustos günü düsmana ait önemli birkaç tepe ele geçirildi. 27 Agustos’tan itibaren düsman geri çekilmeye basladi. Turk kuvvetleri üstünlügü ele geçirdiler. Yunan ordusu çekilirken etrafi atese vermeye basladi. Bu iki gün içinde Yunanlilarin 4-5 tumeni yenildi. Yunanlilar’in Eskisehir cephesinde bulunan kuvvetli birliklerinin, savunma cephesi kurmalarina firsat vermemek için süvari birlikleri, gerilere sarktilar ve Dumlupinar yolunu tikadilar. Çember içine alinan Yunan Ordusu’nun 5 tümeni, bizzat Baskomutan taarafindan yönetilen bir savas sonunda, çok agir sekilde yenilerek teslim oldu. Kurtulan Yunan kuvvetleri panik halinde Izmir’e dogru kaçmaya basladilar. 30 Agustos’da Dumlupinar’da düsman kuvvetlerinin imhasi ile sonuçlanan bu meydan savasina ismet Pasa 31 Agustos’ta, “Baskumandan Meydan Savasi” adini verdi. M. Kemal bu savasa “Rum Sindigi” adini vermisti.

Meydan savasindan sonra, çevreyi gezen M. Kemal Pasa, düsmanin agir yenilgisini, savas alaninda biraktigi silah, cephane ve savas malzemesini, ölülerini, sürü sürü esirin kafilelerle geriye götürülmesini gördükten sonra çok duygulanmis ve yanindakilere, “Bu manzara insanlik için utanç vericidir. Ama biz burada vatanimizi savunuyoruz. Sorumluluk bzie ait degildir.” demistir.

31 Agustos’ta düsmanin ana kuvvetleri imha veya esir edilmisti. Eskisehir yöresindeki kuvvetleri de çekilmeye hazirlaniyordu. Fakat Kocaeli ve Trakya’dan getirecekleri kuvvetleriyle Eskisehir’den çekilen kuvvetlerini birlestirme olasiligi olan Yunan Ordusu Izmir’in dogusunda yeni bir savunma hatti kurabilirdi. Bu duruma firsat verilmemesi için Baskomutan ordulara Yunan Ordusu’nun Izmir’e kadar aman verilmeden izlenmesini, nerede yakalanirsa orada taarruz edilmesini bildirerek, tarihi, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri!” emrini verdi. Baskamutanin istegi ile Fevzi Pasa Maresalliga ve Ismet Pasa Feriklige terfi ettiler. Diger komutanlar da bir üst rütbeye yükseltildiler. Türk Ordusu amansiz bir takip harekatina basladi. Yunan Ordusu silahini, cephanesini ve malzemesini terk ederek kaçiyor, kaçarken her yeri yakip yikiyor, gerisinde buyük bir enkaz birakiyordu. Ele geçen malzeme ve esir buyük sayilara ulasiyordu. Binlerce ölü ve esir veren Yunan Ordusu’nun artik kendisini toplamasi olanaksizdi. Askerler bir an önce Izmir’e ulasip oradan gemiye binmek ve canini kurtarmak yarisina girmislerdi. Yunan Ordusu çekilirken büyük katliam yaptigi için, Türk Ordusu’nun intikam alacagi korkusuyla Yunan Ordusu ve yerli Rumlar Izmir’e dogru kaçiyordu.

31 Agustos’ta baslayan takip harekati, yanan Türk sehir ve kasabalarinin arasindan, öldürülen Türk kadin ve çocuklarinin Türk askeri üzerinde yarattigi büyük ve yorgunluk tanimayan bir azimle 9 Eylül günü Izmir’e girmesi ile sonuçlandi. Yunan Ordusu Anadolu’da bu kadar büyük zulüm yapmis olmasina ragmen esir alinan Yunan Generalleri, Türk Baskomutani tarafindan agirlanip, teselli edildiler.

Afyon tarafinda bozulan Yunan kuvvetleri Izmir’e dogru kaçarlarken, Eskisehir yöresindeki kuvvetleri ise, Türk Ordusu’nun Kocaeli yöresinden çeviren kuvvetlerine teslim oldu. Bir kismi ise Bandirma yönünde çekildi. Bati Anadolu sehirleri bir biri ardina kurtarilmaya baslandi. Yunan Ordusu tarafindan yakilmis olan bu sehirler sirayla Türk Ordusu’nu karsiladi. 4 Eylül’de Alasehir, Buldan, Kula, Sögüt, 5 Eylül’de Bilecik, Bozöyük, Simav, Demirci, Ödemis, Salihli, 6 Eylül’de Akhisar, Balikesir, 7 Eylül’de Aydin, 8 Eylül’de Kemalpasa ve Manisa’ya Türk Ordusu girdi. 9 Eylül’de de Izmir, 10 Eylül’de Bursa kurtarildi.

Denize ulasabilen Yunan askeri kendini bulabildigi araçla adalara atmaya çalisiyorlardi. Bandirma ve Izmir yöresi Yunan askerleri ve yerli rum kafilelerinden geçilmiyordu. Türkler geliyor korkusu, adalarda yasayan Rumlari bile korkutmus, arada deniz bulundugunu unutturmustu. Izmir sehri büyük bir insan kalabaliginin, kendilerini gemilere atip, canini kurtarmak isteyen Yunan Askeri ve yerli Rumlarin olusturdugu mahseri bir görünümdeydi. Limanda bulunan Itilaf Devletleri (Özellikle Ingiliz) gemilerine binmek isteyen bu kalabalik, gemilere alinmiyor, binmekte israr edip, kayiklarla gemilere yanasanlar denize atiliyor, hatta kalabaligin hücumu karsisinda, gemidekiler tarafindan ates açilarak vuruluyorlardi. Yunan Ordusu’nu Izmir’e çikartan Ingilizler, simdi onlari kaderine terk ediyordu. Yerli Rum kayikçilar kendi soydaslarindan, çok asiri ücret istiyorlardi.

M.Kemal Pasa 9 Eylül’de Belkahveye geldi, fakat Izmir’de çatismalar sürdügü için geceyi KemalPasa’da (Nif) geçirdi ve 10 Eylül’de Izmir’e girdi. 10 Eylül’de bile yer yer çarpismalar sürmekteydi 3.000 kisilik bir Yunan kuvveti esir alinmisti. Izmir’e giren M. Kemal Pasa’nin kalmasi için Karsiyaka’da bir kösk hazirlandi. Kral Konslantin de bu köskte kalmisti. Evin kapisinda kendisini karsilayanlar merdivenlere bir Yunan Bayragi sermislerdi. Yunan Krali’nin Türk Bayragi’ni çigneyerek eve girdigini belirtenlere M. Kemal: “Hata etmis. Ben bu hatayi tekrar edemem. Bayrak, ulusunun serefidir. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çignenemez. Kaldiriniz…” yanitini vererek Yunan Bayragi’ni kaldirtti.

Buyük zafer ülkenin her yaninda coskuyla karsilanirken, dis Müslüman ülkelerden tebrik telgraflari gelmeye basladi. Ilk tebrik edenlerin basinda Sovyetler Birligi Elçisi Aralov vardi. Aralov “Bati Emperyalizmi”ne karsi savasan Türkiye’yi kurtlarken, Müslüman ülkeler Haçlilara karsi elde edilen basariyi kutluyorlardi. Fransa, Ingiltere, Italya, ve A.B.D.’nin Izmir’deki konsoloslari ve amiralleri de 10 Eylül’de Ordu Komutani’ni tebrik ettiler. Fakat endise içinde olduklari açikça ortadaydi. Çünkü bu savasla yalniz Yunanlilar yenilmis degil, Itilaf Devletleri’nin (Lloyd George, Wilson, Clemenceau, Orlando) kurduklari dünya duzeni de yikilmis oluyordu. New York Times, Yunan yenilgisini insanligin ve uygarligin basina gelen en büyük felaket olarak nitelendirirken, Ingiliz basini olayi dehsetle veriyor ve Fransiz basini Türkiye’ye yeni bir savasin açilip açilmayacagini soruyordu. Gazete basliklarinda “Türk Zaferi”, “Türkler Izmir’de” yazilari yer alirken 250.000 kisilik Türk Ordusu’nun Yunanlilari nasil ezip geçtigi, Yunanlilarin insan ve silah, cephane kayiplari uzerinde duruluyordu. “Le Temps Gazetesi” , on bes günde, bir yildirim harbiyle iki Yunan Ordusu’nu yok edip, kalintilarini denize döken Türklerin “Küçük Asya Sorunu”nu çözdüklerini, Kral Konstantin’in maceraci politikasinin feci sonucunu gençekçi bir yorumla veriyordu.

Türk Ordusu’nun Izmir’e girmesinden birkaç gün sonra 13 Eylül günü
sehrin bazi yerlerinde yangin çikti. Özellikle Ermeni evlerinden silah sesleri gelmesi ve arkasindan buyük bir yangin çikmasi, yanginin “Ermeni ve Rum Örgütleri”nce çikartildigi ve Ingiliz Konsolosu’ndan yardim gördükleri söylentilerinin yayilmasina yol açti. Evleri yanan Avrupali tüccarlar yanginin Ermeniler tarafindan çikartildigini ileri sürüyorlardi. Amerikali, Ingiliz, Fransiz ve Italyan Konsoloslari 6 Eylül’de Yunan Harbiye Bakani’ndan Izmir’in yakilmamasi için garanti istemislerse de, bu garanti verilmemisdi· Bütün Bati Anadolu’yu yakan Yunanlilarin Izmir’i Türklerin yaktigini ileri sürmeleri çok ilginçtir. Sehrin yanmasindan en çok zarar gören Türkler idi. Kurtardiklari “Güzel Izmir” yaniyordu. En çok üzülen M. Kemal Pasa oldu. Yangin üç gün sürdü ve sehrin üyük bir kismi kül oldu. Simdi Türkiye’nin eline harabe halinde bir sehir terk edilmisti. Tipki Bati Anadolu’nun diger sehir, kasaba ve köyleri gibi.

Zafer’in Sonucu

Yunan Ordusu’nun on bes gün içinde imhasi ile sonuçlanan “Büyük Zafer”, Baskomutan’in büyük riski göze alarak, güçlü bir siklet merkezi yapmak, taarruzda baskini saglamak, denk kuvvetle, ates üstünlügüne sahip düsmana karsi, savasta kesin sonuç yerini seçme, dogru karar verme, iç ve dis politikayi iyi yönetmek, ulusu ve orduyu kaynastirip savasa hazirlamaktaki üstün basarisiyla kazanildi. Türk Ordusu 4-5 ayda parçalanamaz denen Yunan Cephesi’ni bir kaç günde parçaladi. 15 günde 500-600 km. yol aldi. 150.000 kisilik bir düsman ordusunu imha etti. Bu büyük basari içte ulusal bütünlügü ve güveni sagladi. Öldü zannedilen Türk Ulusu’nun azmi, bu düsünceyi yikti. Mudanya Ateskes Antlasmasi ve Lozan Atlasmasi’nin imzalanmasini hazirlamasi bakimindan, büyük güç kaynagi oldu. Tam bagimsiz Türk Devleti olan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulusu ve Türk Devrimi’nin güç kayanagi yine bu zafer oldu. Sevr ile “Dogu Sorunu”nu diledikleri gibi çözebileceklerini zanneden Itilaf devletleri, Türkiye’nin gücünü ve Lozan’da Dogu Sorunu’nun kapandigini kabul ettiler. Atatürk’ün dedigi gibi, zaferler amaçlari ve sonuçlari bakimindan önem tasirlar. Tarihte büyük meydan savaslari çok olmustur. Fakat bunlarin çogu ayni ölçüde büyük sonuçlar getirmemistir. Baskomutan Meydan savasi yalnizca, düsman ordularini denize dökmek ve ülkeyi kurtarmakla kalmamis, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulusunu hazirlamistir.

Osmanlı Devletinin Doğuşu

Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu’nun uc bölgesinde yeni bir Türkiye’nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hânedanının mensup bulunduğu, Oğuzların sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklularla beraber Ceyhun nehrini geçerek İran’a geldi. Rivayetlere göre, Horasan’da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri üzerine, yerlerini bırakarak Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’ya göç ettiler. Bir rivayete göre, Ahlat’a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan’a, daha sonra Amasya’ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova’ya gitti. Çukurova’ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur’a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar’ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur’da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine, Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad’a müracaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir.

Gündüz Alp’i Ertuğrul Gazi’nin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp’in Ahlat’ta vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan hareketle Erzincan’a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle, Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara’nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan Alâaddin’in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve Domaniç’e gelip yerleşmişlerdir.

Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu’ya sığınıyordu. Göç dalgaları, Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk boylarını biribirine karıştırıyor ve uclardaki yoğunluğu süratli bir şekilde arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Anadolu’ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu’ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261’den itibaren, Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak’ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya’ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu’da Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip bulunuyordu.Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu’sunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt’te kurulan Osmanlı Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu.

Ertuğrul Bey, tahminen doksan yaşında olduğu halde, 1288’de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına sahipti. Ertuğrul Bey’in vefatından sonra, uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için, Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadoluı beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizans’la mücadele etti. Bu sayede 1288’de Selçuklu sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans’a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik’i zaptetti. Bilecik’in fethi ve Osman Bey’in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçuklularınca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad’ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti’nin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi, bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey’in kuvvetleri, Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına oğlu Orhan Gazi’yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar, teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326’da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlılar’ın eline geçti. Bursa’nın zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte, Selçuklular’ın tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğollar’ın Anadolu’daki etkisi halâ hissediliyordu. Ancak, Selçuklu’dan kalan değerli hazineler vardı. Bunlar dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı, bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği, her an, Hristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği’ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimlar de aynı yolu takip ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar.

Orhan Gazi devrinde Bizans’a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesinden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi’nin 1361’e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti, kardeş beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli’e Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak, Karesi Beyliği’nin ilhakıve Aydınoğlu Gazi Umur Bey’in, Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi’ye geçti. Bu sırada Bizans’ta baş gösteren iç savaş ve Kantakuzen’in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin Rumali’ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa‘nın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleştirdiği Rumeli’ye geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa, burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga’da topladığı orduyu, Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır’ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan Gelibolu’ya, öbür yandan da Trakya’ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına başladı. 1354 yılnda Gelibolu’nun zaptı ile, bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357’de veliaht Süleyman’ın ve ardından Sultan Orhan Gazi’nin vefatları, Rumeli’deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I. Murad (1361-1389) Anadolu’da birliği sağladıktan sonra, tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlılar’ın, Avrupa’da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362’de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364’de Sırpsındığı, 1371’de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa’da yerleştiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılar’a tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri’yi aldılar. Diğer taraftan, Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması için mücadele veriliyordu. Hamidoğuları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaş çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir süre bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389’da Kosova‘da yok edilmesi tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa’nın kaderini de tayin etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr, bir Sırp tarafından şehid edildi.

Ertuğrul Gazi’nin, oğlu Osman Gazi’ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini, altı kat daha büyüterek, 95 bin lilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı Hüdâvendigâr 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti, imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmişti.

Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda, neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da “Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir” demektedir.

Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle sıralanabilir:

1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı ilerlemesini gören Anadolu’daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda, Rumeli uclarına intikal ediyordu.

2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi, Hacı İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taaruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.

3. Fethedilen bölgelere, Anadolu’dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında, hattâ bazan ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.

4. Anadolu’dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında, ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya’da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.

5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrımüslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslamı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.

6. Osmanlılar Anadolu’da, Hristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli’de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. Baştan başa Hristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyeti seçti.

7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, feth edilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri, vergilerin tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.

8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde olmuş olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler oluşturulmasıdır.

9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir.

Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem verilerek, başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: “…Hristiyan dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık, Hristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde yaşıyorlardı…” (Gibbons)

“…Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık) Türklere sadece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiilerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman, gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu, iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır

Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez…” (D’ohsson).

Sonuç olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında, sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasındahiçbir fark ve tezada izin vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile “nizam-ı âlem (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.

Osman Gazi’nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir: “Allahü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini âlimlerden sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat edenleri hoş tutasın! Askerine in’âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için çalışmayı terk etmeyerek beni şâd et. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm (yumuşaklık) göster! Askerine ve malına gurur getirip, ilim ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız, Allah’ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör”

İmparatorluğa Doğru

Sultan Murad Hüdâvendigâr’ın şehit olması üzerine, cesareti ve savaş ânında olağanüstü hızlı hareketi yüzünden “Yıldırım” lâkabiyle anılan, oğlu Bâyezid Han tahta çıktı. 1390 ve 91’de iki defa Anadolu seferine çıkan Yıldırım Bayezid, Saruhan, Germiyan, Menteşe, Aydın, Teke ve Hamidoğullarının topraklarını sınırlarına kattı. Karamanoğulları arazisinin büyük bölümünü alırken beyliğe dokunmadı. 1391’de Eflak seferine çıktı. Eflak ordusunu mağlup ettikten sonra Osmanlı ordusu, Tuna’nın öbür yakasına geçti. Selanik alındı. Mora üzerine giden akıncı kolları, sınırı hızla genişletirlerken, Macar kralı Sigismund emrindeki Haçlılar, Niğbolu önlerine geldiler. Haçlıların gayesi, Osmanlı Türkünü Avrupa’dan, hattâ Anadolu’dan atarak Kudüs krallığını yeniden kurmaktı. Ancak, Avrupa’nın irili ufaklı bütün milletlerinin Kudüs’e kadar uzanan yolda, daha ilk ciddî imtihanı vermek üzere Niğbolu’ya saldırdıkları sırada Bayezid Han harekete geçti. Niğbolu savaşı sonunda Haçlıların zayiâtı 100 bin ölü ve 10 bin esir oldu. Niğbolu Savaşında Türkleri ilk defa tanıyan ve Yıldırım’ın kumandanlığına ve kahramanlığına hayran olan Korkusuz Jean, esaretten kurtulursa, bir daha Türklere karşı kılıç çekmeyeceğine yemin etmişti. Buna karşılık Yıldırım Bayezid Han; “Bir daha benim aleyhimde silah kullanmamak için yaptığınız yemini size iade ediyor, sizi silahlarınızı elinize almaya ve bütün hristiyanları bize karşı toplamaya davet ediyorum. Bu suretle bana, yeni zaferlerle şan ve şeref kazandıracaksınız.” diyerek kudretini ortaya koyuyordu.

Niğbolu Zaferinin en önemli sonucu, Bizans için bütün ümit kapılarının kapanmış olmasıydı. Artık Avrupa’dan hiçbir yardımın gelmesi beklenemezdi. Bundan sonra Yunanistan’a sefer düzenleyen Yıldırım Bayezid, Atina ve Mora’yı aldı. Hazret-i Peygamberin müjdesine kavuşmak için, İstanbul’u iki defa sıkı bir kuşatma altına aldı ise de, bunlardan birincisine Niğbolu Seferi, ikincisine ise Timur Han mâni oldu. Fakat Hristiyan batıya galip gelen Osmanlılar, kendileri gibi Türk ve müslüman olan doğuya mağlup oldular. Kendisini Cengiz’in mirasçısı olarak gören ve Cengiz imparatorluğu topraklarının tamamına hâkim bir İslam devleti kurmak isteyen Timur, Altınordu Hanlığı gibi, Ankara civarında 20 Temmuz 1402’de Osmanlı Devletine de büyük bir darbe vurdu ve Anadolu’yu tekrarparçaladı. Bu yenilginin sebepleri arasında, karşı tarafın da askerlik sanatı ve yiğitlik bakımından bu taraftaki Türke denk olması yanında, Osmanlıların o sırada henüz Anadolu’da birliği sağlayamamış olmalarının rolü büyüktü. Anadolu beyliklerine son verilmişse de, beylik yapısı tam olarak ortadan kaldırılamamıştı. Bunula beraber, Timur’un devleti onun ölümüyle dağılacak, fakat Osmanlıların kurduğu devlet, aradan on yıl geçtikten sonra, bütün şevket ve azametiyle devam edecektir.

Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşında esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayatına dayanamayarak, kederinden vefat etmesi üzerine (Mart 1403), şehzadeleri arasında taht kavgaları başladı. 1403’ten 1413 yılına kadar devam eden ve Fetret Devri denilen bu süre sonunda, kardeşleri İsa, Musa ve Süleyman çelebilere galip gelen Mehmed Çelebi, Osmanlıları tekrar bir idare altında toplamayı başardı. 1413-1421 yılları arasında, tek başına Osmanlı tahtını temsil eden Sultan Çelebi Mehmed, giriştiği muharebelere bizzat katılmasıyla meşhur oldu. Bu savaşlarda yara alan Padişah, azimli, cesaretli, dirayetli ve kadirşinastı (değer bilirdi). Zamanında affetmesini ve kalp kazanmasını da bilirdi. Aydınoğullarını, Candaroğullarını ve Karamanoğullarını itaat altına aldı. Fetret devrinde elden çıkan Rumeli’deki toprakların büyük bölümüne yeniden sahip oldu. Şeyh Bedreddin ve Mustafa Çelebi isyanlarını bastırdı. 35 yaş gibi devletine en verimli olabileceği çağda, kalp krizinden vefat etti (1421). Sultan Çelebi Mehmed, oğlu II. Murad’a, âdeta yeniden kurarak sağlam temellere oturttuğu bir devlet bıraktı. Bu sebeple kendisi, devletin ikinci kurucusu olarak bilindi.

Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan II. Murad Han, (bkz.) 1430’da Selanik ve Yanya’yı fethetti. Varna ve Kosova’da Haçlılara karşı girdiği mücadelede, Türk tarihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu otadan kaldırdı. Kazandığı zaferler ve fetihler neticesinde, devleti her zamankinden daha güçlü bir hale getirdiği gibi, İstanbul’un fethini de yakın bir imkân haline soktu. Bu hükümdar devrinde, Osmanlı merkezi, ilmin ve kültürün de merkezi oldu. Beyliklerdeki kültür faaliyetleri Osmanlı payitahtına (başkentine) taşındı ve her sahada pek çok eser yazıldı. Bilindiği kadarı ile, Osmanlı hükümdarları içinde adına ençok eser yazılan, Türkçecilik cereyanını destekleyen, âlimlara hürmet gösteren bu padişah, tezkirelerdeki kayıtlara göre, şâir padişahların da ilkidir.

Ayrıca Gazi ve âdil olan Sultan II. Murad Han, geride her yönüyle sağlam temellere oturmuş, kudretli bir devlet bıraktı. 1451 yılında vefat etti.

1402-1413 yılları arasında şehzadeler arası saltanat mücadelelerinin hüküm sürdüğü Fetret Devri bir yana, Sultan Yıldırım Bayezid’in tahta çıkmasından, Sultan II. Murad Hanın vefatına kadar geçen zaman (1389-1451), Osmanlı imparatorluk temellerinin atıldığı bir devir olarak göze çarpar. Osmanlı Devletinin, Timur darbesine maruz kalmasına ve bölünüp parçalanmasına rağmen, 50 yıl içerisinde bir imparatorluk haline gelmesinin sebepleri şunlardır:

1. Daha önce Osman, Orhan ve Murâd-ı Hüdâvendigâr’da görüldüğü gibi, devleti idare edecek olan şehzadelerin yetiştirilmesine fevkalâde dikkat gösterilmesi. Ayrıca devrin en yüksek âlimlerinden din ve fen derslerini alan şehzadelerin, aynı zamanda savaşlara katılıp askerlik ve kumandanlık vasıflarını geliştirerek, babalarının yerini tutacak değere ulaşmaları.

Nitekim, babasıyla birlikte Rumeli ve Anadolu’daki bütün savaşlara katılan Yıldırım Bayezid için, Batılı tarihçiler; “Yıldırım Bayezid, bütün tarihin en büyük kumandanlarından biridir” (Benoist) ve “Yıldırım’ın dünya hakimişyetine doğru gittiğini görüyoruz. Ülkesinde demir bir disiplin, mükemmel bir nizam ve asayiş mevcuttur” (Lorga) demektedirler. Gerçekten Yıldırım’ın, 13 yıl gibi kısa bir zamanda, babasından devraldığı 500.000 kilometrekarelik ülkeyi 942.000 kilometrekareye ulaştırması, onun büyük bir kumandan olduğunu göstermektedir.

Yıldırım Bayezid Hanın, Ankara Savaşı sırasında vaziyetin kötüye gittiği bir sırada, Timur kuvvetleri üzerine kasırga gibi atılan bir birliğe gözü takılır ve yanındakilere; “Kimdir bu gelenler?” diye sorar. Yanındakiler; “Padişahım, bunlar oğlunuz Şehzade Mehmed’in kuvvetleridir” derler. Bunun üzerine Yıldırım; “Berhudâr olsun. Kader hükmünü nasıl olsa icrâ edecek. Benim tahtım ona yâdigâr olsun. Onda, parçalanacak Osmanlı ülkesini birleştirecek cevheri görüyorum” demiştir.

Gerçekten de, Bayezid’in 14 yaşındaki en küçük oğlu Şehzade Çelebi Mehmed, Amasya’da saltanatını ilan edecek ve ağabeylerine karşı giriştiği mücadeleyi kazanıp Osmanlı birliğini sağlayacak ve oğluna güçlü bir devlet bırakacaktır. Memleketi ve milleti bunca beladan, fitneden, düşman tehlikesinden ancak parlak bir zekâ, yüksek bir karakter kurtarabilirdi. İşte bütün bunlar Şehzade Mehmed’de henüz daha 14 yaşındayken toplanmıştı. Tarihçiler onu; “Birinci Mehmed; cömert, yumuşak huylu ve olağanüstü kuvvetliydi” ve “Çelebi Mehmed; cömert, dostlarına dost, din ve devlet düşmanlarına karşı gayet şedid idi” cümleleriyle anlatmaktadır.

Sultan Çelebi Mehmed’in ölümü ile, henüz 18 yaşında Osmanlı tahtına çıkan oğlu II. Murad, saltanatın başında, devleti parçalayabilecek gaileler (amcası Mustafa Çelebi ve kardeşi Küçük Mustafa Çelebi hâdiseleri) ile karşı karşıya kaldı. Ancak o, devlet üzerinden bu tehlikeleri bertaraf ettiği gibi, gerçekleştirdiği fetihlerle, İmparatorluğun temellerini atmaya muvaffak oldu. Yetişmesine olağanüstü dikkat ve ihtimam gösterdiği ve Hacı Bayram-ı Velî’den, İstanbul’u fethedeceği müjdesini aldığı oğlu şehzade Mehmed’i, idaresini görmek için 13 yaşında tahta çıkardı. Osmanlı tahtında çocuk bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek bütün kuvvetlerini birleştiren Avrupa, Türkler üzerine yürürken, baba ile oğul arasındaki şu yazışmalar tarihe geçti. Oğlu Mehmed’in, ordunun başına geçmesi çağrısını, Murad Han reddetti ve devleti, milleti korumanın onun görevi olduğunu söyledi. Bunun üzerine Şehzade Mehmed, babasına; “Eğer Padişah biz isek size emrediyoruz, gelip ordunun başına geçin! Yok siz iseniz, gelip devletinizi müdafaa edin!” şeklinde hitab ederek, ordunun başına geçmesini sağladı. Varna’da düşmanı bozguna uğrattıktan sonra; kendisini tebrik edenlere; “Zafer, oğlumuz Mehmed Hanındır. Biz onun emrinde bir kumandanız” cevabı pek mânidardır.

Görüldüğü üzere yükselme dönemlerinde Osmanlı şehzadeleri, 13-14 yaşlarına geldiklerinde, bir imparatorluğu idare edecek her türlü bilgi ve kabiliyete sahip bulunuyorlardı.

2. Timur fırtınasına uğrayan Osmanlı-Türk Devleti, tarihte Fetret Devri diye anılan ve 12 sene devam eden taht kavgasına sahne olduktan sonra, daha sağlam bir şekilde yayılmaya ve yükselmeye başladı. Bu durum, Osmanlı Devletinin bir cihan hakimiyetine doğru sağlam temeller üzerinde kurulduğunu ve teşkilatlandığını göstermektedir.

Osmanlı İmparatorluğunun kudret kaynaklarından en önemlisi hiç şüphesiz, merkeziyetçi bir devlet oluşu idi. Osmanlılardan önceki Türk hakan ve sultanları, devleti, hanedanın ortak malı kabul ettikleri için, hanedana mensup şehzade ve beyler arasında saltanat mücadeleleri eksik olmuyordu. Her ne kadar, ailenin en büyüğü ulu bey unvanıyla merkezde oturuyor ve devletin diğer bölgelerinde hüküm sürenler ona bağlı bulunuyorlar idiyse de, bu gibi durumlarda devletin birliği, ancak, kudretli şahsiyetler sayesinde devam edebiliyordu. Devlet merkezinde en küçük bir zaafın vuku bulması durumunda, eyaletlerdeki şehzadeler veya kudretli beyler, derhal istiklal mücadelesine girişiyorlardı.

Türk tarihinde ilk defa olarak, Osmanlıların, merkeziyetçi bir devlet sistemiyle meydana çıkması, büyük bir siyasi inkılap oldu. Osmanlı hanedanı, diğer Anadolu beyleri gibi, menşe itibariyle göçebe olduğu ve millî gelenekleri muhafaza ettiği halde, devletin taksim edilemez, mukaddes bir varlık olduğunu kavramış, sağlam ve istikrarlı bir devlet teşkilatı vücuda getirmeyi başarmıştı. Rivayete göre, Osman Gazi ölünce, Orhan Gazi, hükümdarlığı kardeşi Alâaddin Paşaya teklif eder. Fakat Alâaddin Paşa; “Gel kardaş, ataların duâsı ve himmeti seninledür. Ânınçün kendü zamanında seni askere koşdılar… ve hem bu azîzler dahî bunu kabul itdiler” cevabıyla, hakimiyeti, daha lâyık olan Orhan Gaziye bıraktı. Böylece Osmanlı Beyliği, daha kuruluşunda bir saltanat mücadelesinden, bölünme ve sarsıntıdan kurtulmuş oldu.

Ancak, Birinci Murad Anadolu’da meşgulken, Rumeli kuvvetlerinin başında bulunan Şehzade Savcı, babasına karşı tehlikeli bir harekete girişti. Onun, Bizans prensi Andronikos’la birleşmesi bir ibret dersi oldu. “Fitne kıtalden daha şiddetlidir” düşüncesiyle hareket eden Birinci Murad Han oğlunu öldürttü ve böylece Osmanlı tarihinde, ilk şehzade katli hadisesi meydana geldi. Âdil padişah Murad-ı Hüdavendigâr şehid olunca yerine geçen Yıldırım Bayezid de, aynı düşüncenin mahsulü olarak, kardeşi Yakup Çelebi’yi bertaraf etti. Fatih Sultan Mehmed ise, bir saltanat endişesi ve rakibi bulunmadığı halde, kendi adını taşıyan kanunnameye; “Evladımdan her kimseye saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı âlem içün katletmek münâsibdür. Ekseri ulemâ dahî tecvîz itmişdür; anınla âmil olalar” maddesini koyarken, bu örfü kanunlaştırmıştır. Padişah olmak düşüncesiyle hareket eden şehzadeler, kendilerini en iyi şekilde hazırlıyorlardı. XVI. Yüzyılın başlarından itibaren, bu düşünce terkedilince, şehzadeler vezirlerdeki fikir ayrılıklarına göre yönlendirildiler. Sultan Birinci Mustafa, tahtı istemediği halde padişah oldu. Sultan İkinci Osman, bu ayrılıklar sebebiyle öldürüldü. Bu durum Sultan Abdülaziz’in ölümüne kadar gidecek ve Osmanlı Devletinde vezirler hakimiyeti ortaya çıkacaktır. Gerçekte şehzadenin şehzade ile değil de vezirlerle mücadelesi de devlet için bir bahtsızlık olmuştur.

Padişahlar ve âlimler gibi, halk da, nizam-ı âlem düşüncesi, din ve devletin bekası kaygısı ile, zaruret halinde kardeş katlini tasvip ediyordu. Kanunî devrinde Türkiye’ye gelen, İmparator Ferdinand’ın elçisi Busbecq; “Müslümanlarda, Osmanlı hanedanı sayesinde ayakta durdukları, din ve devletin selameti ve bekasının, evlattan daha mühim olduğu” kanaatinin yaygın bulunduğunu bildirmektedir. Timur’un oğlu Şahruh’un, Çelebi Sultan Mehmed’e yazdığı bir mektupta; “Süleyman Bey ve İsa Bey ile mücadele ettiğinizi ve Osmanlı töresince onları bu fani dünyadan uzaklaştırdığınız haberini aldık. Ama, biraderler arasında bu usul İlhanî töresine münasip değildir” sözüne karşılık Çelebi Mehmed; “Osmanlı padişahları, başlangıçtan beri, tecrübeyi kendilerine rehber yapmışlar ve saltanatta ortaklığı kabul etmemişlerdir. On derviş bir kilim üzerinde uyur. Lâkin iki padişah bir iklime sığmaz. Zîra etrafta din ve devlet düşmanlarıfırsat beklemektedir. Nitekim, mâlum-u âlileridir ki, pederinizin arkasından (Ankara Savaşı) kâfirler fırsat buldu. Selanik ve başka beldeler, Müslümanların elinden çıktı” diye cevap vermiştir.

Yine, Cem Sultan’ın ülkeyi paylaşma teklifine karşı İkinci Bayezid’in; “Bu kişver-i Rûm bir Ser-i Pûşîde-i arus-i pür nâmustur ki, iki dâmâd hutbesinde tâb götürmez” (Osmanlı Devleti öyle namuslu bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül edemez) cevabı, Osmanlıların nizâm-ı âlem mefkûresine bağlılıklarını göstermektedir. Bayezid Han bu cevabıyla saltanatı, namusun timsali olan geline benzetmiş, paylaşılamayacağına dâir duygularını belirtmiştir.

3. Osmanlı merkeziyetçi devlet sisteminde ikinci önemli husus timar sistemidir. Büyük Selçuklular, geniş askerî iktaları, kendilerine bağlı Türkmen beylerine veya sarayda yetişen köle kumandanlara veriyorlardı. Ancak bu Türk kumandanları, devletin zayıflamasıyla birlikte, Selçuklu İmparatorluğu içerisinde yeni devletler ve atabeylikler ortaya çıkarıyor, böylece devlet kısa bir süre sonra, üç beş parçaya bölünebiliyordu. Osmanlılar ise, Selçuklulardan devraldıkları bu mîrî toprak rejimini çok daha ileri ve mahirâne metodlarla olgunlaştırdılar. Bunun üzerine kurulan timar (ikta) usulü, Osmanlı ordusunun temeli olurken, Türk askerleri (sipahiler), sancak beylerinin emrinde fakat padişaha bağlı idiler. Çünkü askerlerin geçimlerimni sağlayan timarları ve sancak beylerinin zeâmetleri de padişah tarafından veriliyordu. İşte büyük Osmanlı ordusunun esasını bu timarlı askerler teşkil ediyor ve merkezdeki yeniçeriler, ancak 10.000-20.000 arasında değişiyordu

Cihan Hakimiyeti Dönemi (1451-1574)

Diğer taraftan köylüler arasında, timar sisteminin meydana getirdiği huzur ve âhengi, şehirde sınaî, ticarî ve iktisadî faaliyetleri düzenleyen esnaf teşekkülleri sağlıyordu. Ahîlik adı verilen teşkilatlar sayesinde, şehir esnafı ve halkı, devletin hiç bir tesiri olmadan kendi kendisini idare ediyor, en küçük bir mesleki suistimal, yolsuzluk ve geleneğe aykırı bir harekete fırsat verilmiyordu.

4. Cihan hakimiyeti ve dünya düzeni davasını gaye edinen Osmanlılar, hukuk sahasında da yüksek bir seviyeye ulaşmışlardı. Osmanlılar, hudutsuz İmparatorluk ülkesinde yaşayan çeşitli kavim, din, kültür ve örflere sahip toplulukları idarede, İslâm hukukuna aykırı hareket etmiyor, çıkardıkları kanun ve fetvalarla İmparatorluk nizamını sağlıyorlardı. Osmanlı İmparatorluğuna kudret, istikrar ve uzun bir ömür veren unsurlardan biri hukukî anlayış ve nizam idi. Bu sebeple Osmanlılarda çok kuvvetli olan kanun ve nizam şuuru, devlet gibi kutsaldı. Bu husuta yabancı seyyah ve elçilerin müşahedeleri ve eserleri hayranlık verici misallerle doludur. Osmanlı hukuk ve kanun nizamına bağlılıkta birinci vazife padişahlara âit olup, bunlar dini emirlere aykırı en küçük bir tasarrufta bulunamazlardı. Neticede, sağlam bir devlet kuruldu. Normal veya zayıf padişahlar zamanında bile devlet makinası, asırlarca hayatiyetini devam ettirmiştir.

“İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ve ordu, ne mükemmel insanlardır.”

Peygamber efendimizin 800 küsur sene önce verdiği müjde, 29 Mayıs 1453 günü gerçekleşti. Bu durumda 1000 yıllık Şarkî Roma (Bizans) tarihe karışıyordu. Fatih Sultan Mehmed‘e kadar Bizans, Osmanlı Devletinin toprakları arasında bir fitne çıbanı durumunda idi. Nihayet Fatih Sultan Mehmed, bu duruma son verdi ve ülke toprakları birleşerek, İmparatorluk vücuda geldi. Fetihten üç gün sonra, beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı’dan şehre giren Fatih Sultan Mehmed, doğruca İslâm mefkûresinin kalbi olan Ayasofya’ya gitti ve şükür secdesine kapandı. Tasvirlerden temizlediği bu büyük mabedde, ilk cuma namazını kıldı. Daha sonra Ayasofyayı yeriyle birlikte satın alan Fatih, burayı vakıf yaparak, kıyamete kadar cami olarak kalması için evlatlarına vasiyet etti.

“Dünyada tek bir din,tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihânın payitahtı olmalıdır” diyen Fatih Sultan Mehmed, bundan sonra cihan hakimiyeti projesini gerçekleştirmek üzere, sistemli bir teşebbüse girişti. Kısa zamanda Anadolu’da İsfendiyar, Trabzon, Akkoyunlu memleketleriyle Karamanoğlu Beyliğini topraklarına kattı. Dulkadır beyliği ile Kırım Hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan, Eflak-Boğdan ve sâir ülkeleri fethetti. Böylece bir çok imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırılmış oldu ve Osmanlı İmparatorluğu Fırat’tan Tuna’ya kadar yayıldı. 6 Mayıs 1481’de, bütün Hristiyan ve İslâm dünyalarını birleştirmek üzere başladığı İtalya seferi sırasında, Gebze civarında ölümü, Türk-İslâm dünyasını mâteme, Hristiyan dünyasını ise büyük bir sevince boğdu.

Fatih Sultan Mehmed’in yerine geçen, oğlu II. Bayezid‘in 31 yıllık hükümdarlık dönemi (1481-1512) iki bölümde incelenebilir. Sultan Bayezid, saltanatının ilk 14 yıllık devresinde, Şehzade Cem meselesiyle uğraştı ve devletin parçalanması ihtimalini göz önünde tutarak, Avrupa’ya karşı büyük seferlere girişmedi. Bayezid Han, niyetlerini ancak Cem’in ölümünden sonra gerçekleştirmeye çalıştı. Bu düşünce ile Macaristan, Arnavutluk ve Venedik seferleri sonunda, Akkerman, Modon, Koron, Navarin ve İnebahtı kalelerini devletine kazandırdı. Denizciliğe çok önem verdi. Oğlu Korkut, denizcilerin hâmisiydi. II. Bayezid Hanın son dönemlerinde, Akkoyunlu Devletini ele geçiren Safeviler, Anadolu için de büyük tehlike arz etmeye başladılar. Bu arada, Padişahın oğulları arasında başlayan taht mücadeleleri, Şah İsmail‘i cesaretlendirdi ve Osmanlı ülkesine gönderdiği adamları vasıtasıyla, cahiller arasında kendisine pek çok taraftar topladı. Taraftarları vasıtasıyla, Antalya’dan Bursa’ya kadar büyük bir sahada isyanlar çıkarttırdı. Şiî ayaklanmalarının büyümesi ve önlenememesi, Yeniçerilerin de, oğlu Selim’i tahta çıkarması için padişaha baskı yapması neticesinde, Bayezid Han, oğlu lehine tahttan feragat etti.

Henüz beş yaşındayken, dedesi Fatih Sultan Mehmed’in huzuruna çıkarılan, istikbalin Yavuz’u, büyük bir edep ve hürmet içinde padişahın elini öpmüştü. Torununu dikkatle süzen Fatih, oğlu Bayezid’e dönerek; “Bayezid! Bu çocuğa mukayyed ol, umarım ki, bu büyük bir cihangir olacak” demişti. Bu emirle yetişen Selim, kudreti, cesareti, iman ve mefkûresiyle, cihangir Osmanlı padişahları arasında müstesna bir mevkie sahip oldu.

Yavuz Sultan Selim, Osmanlı tahtına geçince (1512), ilk seferini Anadolu’yu ve hattâ devleti tehdit eden Şah İsmail üzerine yaptı. Sahabeden Hazret-i Ebu Eyyub el-Ensarî, babası Bayezid ve dedesi Fatih’in türbelerini ziyaret ederek zafer duaları eden Yavuz, uzun bir yolculuk sonunda Çaldıran Ovasında karşılaştığı Şah İsmail’in ordusunu, kısa bir sürede imha etti (1514). Tarihin en büyük meydan Savaşlarından birini kazanan Osmanlı-Türk hakanı Yavuz, bu seferinde rakîbi Şah İsmail’i bertaraf etmekle kalmadı, Adana, Antep, Hatay, Urfa, Diyarbakır, mardin, Siirt, Muş, Bingöl, Bitlis, Tunceli, Musul, Kerkük ve Erbil vilayetleriyle Dulkadıroğulları topraklarını içine alan 220.000 kilometrekarelik bir toprağı da devletine kattı.

Din ve devletin saldırıya uğraması sebebiyle istanbul, Halep, Şam ve Kahire’deki din adamlarının fetvası üzerine İran seferine çıkan Yavuz Sultan Selim, yine mülhid Safevilerle işbirliği yapmaları dolayısıyla, bu defa da Mısır seferine çıktı. Yıldırım hızıyla, Mısır ordularını, 24 Ağustos 1516’da Mercidâbık‘ta ve 26 Mart 1517’de Ridaniye‘de kazandığı zaferlerle ortadan kaldırdı. İki meydan muharebesi sonunda, Memlûk Devleti tarihe karışırken, bütün Arap ülkeleri Yavuz’un hakimiyetine girdi. Bu durum üzerine, Mekke ve Medine emîri, mukaddes şehirlerin anahtarlarını “Sahib’ül-haremeyn” ünvanı ile Yavuz Sultan Selim’e teslim etti. Fakat dindar padişah, bu unvanı, yüce makamlara saygısızlık sayarak, onu “Hâdim’ül-haremeyn” şekline çevirerek aldı ve evlat ve torunlarına böylece miras bıraktı.

Çıktığı iki seferden birinde Safevîleri felç eden, diğerinde ise Mısır Memlûklerini ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim’in iki hedefi daha vardı. Bunlardan birincisi, Efrenciye yani Avrupa’nın, diğeri de Hindistan’ın fethiydi. Bilhassa Portekizlilerin Hind Denizine hakim olmaya ve İslâmın mukaddes şehirlerini tehdide başlamaları, Yavuz’u endişeye sevketmişti. Bu itibarla, öncelikle tersanenin sayı kapasitesini arttırmak için faaliyetlere girişti.

1520 yılı Temmuzunda, Avrupa seferine çıkan cihangir padişah, yakalanmış olduğu şirpençe hastalığından kurtulamayarak Çorlu civarında vefat etti. Zamanın şeyhülislâmı ve büyük İslâm âlimi Ahmed ibni Kemal Paşa, onun için yazdığı mersiyede şöyle demektedir. “Şems-i asr idi, asrda şemsin/Zıllı memdûd olur, ömrü kasîr”, yani “o padişah ikindi güneşi idi, bu vakitte güneşin gölgesi uzun, ömrü de kısa olur”.

Gerçekten o bir ikindi güneşi gibi çabuk, sekiz sene içinde bu dünyadan göçüp gitti, ama muazzam gölgesi, Kırım’dan Hicaz’a, Tebriz’den Dalmaçya sahillerine kadar uzanıyordu.

Yavuz Sultan Selim’in vefatı üzerine, hayattaki tek oğlu Süleyman, Osmanlı tahtına oturdu (1520). Henüz 26 yaşında bulunan sultan, iyi bir eğitim görmüş, kılıçta ve kalemde usta olarak yetişmişti. Gerek yaptığı kanunlar, gerekse kanun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, “Kanunî” unvanıyla anılmış, bu unvan âdeta ona isim olmuştur.

Kanunî Sultan Süleyman, bizzat ordusunun başında çıktığı on üç büyük sefer sonunda, babasından devraldığı 6.557.000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını 14.893.000 kilometrekareye ulaştırdı. Yaşadığı asır, dünya tarihine, Türk asrı olarak geçti. 45 yıl 11 ay 7 gün Türk-Osmanlı tahtında oturan Kanunî, tarihçilerin ittifakı ile “Cihan Padişahı”dır. O, pek çok bakımdan eşine ender rastlanan bir devlet başkanıydı. Bütün dünyanın servetleri ayak ucuna hediye diye getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyanın bütün devlet reislerine emirlerini dikte ettiren bir padişahtı. 46 yıllık saltanatını, sarayların zevk ve sefasıyla değil, savaş meydanlarının cevr ve cefasıyla geçirdi. Bütün saltanat süresinin en az on yılını kar, kış, yağmur, tehlike altında çadırlarda harcadı. Batılılar ona, “Muhteşem Süleyman” diyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi.

Zigetvar Kalesi’nin fethi sırasında, 6-7 Eylül 1566’da, bu büyük cihan padişahının ölümüyle, Osmanlı-Türk tarihinde bir devir kapanıyordu. Türk milletinin binlerce yıllık hayatında erişebildiği en yüksek noktayı temsil eden Kanunî Sultan Süleyman Han, birbiri ardına dâhiler çıkaran Osmanoğlu ailesinin de zirvesini teşkil ediyordu. Ondan sonra da zaman zaman kudretli padişahlar çıkacak, fakat kuruluştan bu yana devam edip gelen dehâ zinciri artık gevşemiş olacaktı.

Kanunî devrinin parlaklığı, yalnız, fetihlerinin azametine münhasır değildir. Türk-İslâm medeniyeti de her alanda en yüksek seviyesine bu devirde çıkmıştır. İlimde Zenbilli Ali Efendi, Kemal Paşazâde, Ebussuud Efendi; edebiyatta, kendisi başta olmak üzere, Bâkî, Fuzulî; sanatta, Mîmar Sinan; tarihte, Mustafa Selanikî, Celalzâde, Nişancı Mehmed Paşa; coğrafyada Pirî Reis; denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa, Seydi Ali Reis, Pirî Reis ve Turgut Reis; devlet adamlığındaLütfi Paşa ve Sokullu Mehmed Paşa, asrın dev simalarıdır.

Kültür hareketleri, bu devirde ziyadesiyle canlıydı. Osmanlı-Türk edebiyatında ilk defa görülecek olan tezkere vadisi, bu padişah zamanında ortaya çıktı. Sehî ve Latifî gibi tezkireciler, eserlerini ilk ona sundular. Bu, imparatorluğun dört bir yanındaki ses veren şâirleri bir arada görmek demekti. Bizzat kendisi de şâir olup, Muhibbî mahlâsı ile şiirler yazdı ve dîvanı, 2800’ü aşkın gazeli ile, devrinde, Zâtî’den sonra ikinci büyük dîvan olarak ortaya çıktı.

Osmanlı Devletinin, bir cihan imparatorluğu durumuna gelmesine ve yüzyıllarca dünya siyasetinde baş rolü oynamasına sebep olan maddî ve manevî kaynaklar nelerdi?

1. Kuruluş ve yükselme devrinde görülen dâhi padişahlar, cihan hakimiyeti devresinde de devam etti.

İtalyan Longosto, Fatih hakkında; “İnce yüzlü, uzunca boylu, hürmetten fazla korku telkin eder, seyrek güler, şiddetli bir öğrenme arzusuna sahip ve âlicenaptır. Daima kendinden emindir. Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Slavca, İtalyanca ve İbranice konuşur, harp sanatından çok hoşlanırdı. Herşeyi öğrenmek isteyen, zekî bir araştırıcı idi. Nefsine hâkim ve uyanıktı. Soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa ve yorgunluğa dayanıklı idi” demektedir.

Ömrü devlet ve milleti için savaşmakla geçen Fatih, Trabzon Seferine giderken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalmış ve bu sırada büyük güçlük ve sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan’ın annesi, onun çektiği bu eziyetleri gördükten sonra, kendisini seferden alıkoymak kasdıyla; “Ey Oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?” deyince, Yüce Hakan; “Hey ana, zahmete katlanmazsak, bize gazi demek yalan olur” diye cevap vermiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in sadece, dünyanın incisi olan İstanbul’u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ona minnettar olması için yeter.

Sultan II. Bayezid ise, şair, âlim ve aynı zamanda hattattı. Fatih gibi bir baba ve Yavuz gibi bir oğul arasında saltanat sürmesi ve onlarla kıyaslanması sebebiyle saltanat devresi sönük görünmektedir. Halbuki o, kendinden önce ve sonra gelenlerle her bakımdan karşılaştırılabilecek bir padişahtı. İkinci Bayezid döneminde Osmanlı İmparatorluğu, türlü isyanlara, iç karışıklıklara, batı devletleriyle güney ve doğu komşularının Türklere karşı daha tehditkâr bir tavır takınmalarına, deprem ve sel gibi âfetlere, salgın hastalıklar gibi felaketlere rağmen, dünyanın en güçlü devletlerinden birisi olarak teessüs etti.

Yavuz Sultan Selim Han ise, cihan hakimiyeti davasında çok kudretli bir simadır. Kendisini Rodos seferine teşvik edenlere; “Ben cihangirliğe alışmışken, siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz” cevabı kendisini en iyi şekilde anlatmaktadır.

İki büyük meydan savaşıyla Memlûk Devletini ortadan kaldıran, mübarek makamlara hizmetle şereflenen ve ‘Müslümanların halifesi’ unvanını alan Yavuz Sultan Selim, 25 Temmuz 1518 günü İstanbul’a ulaşmıştı. Ancak, İstanbul’da halkın büyük bir karşılama hazırlığı yaptığını işitince, gece vakti yanında bir kaç kişiyle kayığa binerek gizlice Topkapı Sarayına çıktı. Ertesi gün, padişahın sarayda olduğu öğrenilince hiç bir merasim yapılamadı. “Biz ne yaptık ki bu kadar rağbet edilir!” diyen cihan padişahı gâyet sâde giyinir, devlet işleri dışında gösterişe rağbet etmezdi.

Her bakımdan büyük bir îtina ile büyütülen Şehzade Süleyman, 25 yaşını geçerken Osmanlı tahtına oturduğunda, dünyanın en güçlü ordu ve donanması, en düzenli devlet teşkilatı, zengin ülkeler, muntazam maliye ve kabiliyetli bir millet emrinde idi. Bu muazzam kaynakları kullanarak zaferden zafere koşan Kanunî Sultan Süleyman, Osmanlı ihtişam ve azametinin en yüksek temsilcisidir. Kaynaklarda Kanunî, hareket ve sözleri güzel, aklı kâmil, âlim, hakîm ve şairlere dost, bütün maddî-manevî iyilikleri şahsında toplamış, emsalsiz bir padişah olarak vasıflandırılmaktadır. Devletin bu devirdeki büyüklüğü, dış dünyanın merakını gitgide arttırmış, Rusya ile Avrupa’dan, görünüşte hac için Kudüs’e giden seyyahlar, Osmanlı ülkesine akın etmişlerdir. Bu seyyahlar kendi hükümdarlarına sundukları arizalarda, Osmanlının büyüklük sırlarını anlatmaya çalışmışlardır.

2. Osmanlı padişahlarının büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını ülkelerinde toplayarak, medeniyetin ilerlemesine ve müsbet ilimlerin gelişmesine çalışmaları. Nitekim Fatih devrinde İstanbul, medeniyetin ve dünyanın en yüksek merkezi haline geldi. Molla Gürani, Akşemseddin, Hocazâde, Molla Husrev ve Hızır Bey gibi dinî ilimlerdeki âlimlerin yanında, matematik ve astronomi âlimi Ali Kuşçu, Yusuf Sinan Paşa, tıp dalında Muhammed bin Hamza, Sabuncuoğlu Şerefeddin ve Altuncuzâde, bu devre mensup en mühim simalar idi. Fatih Sultan Mehmed, Türk-İslâm âlimleri gibi Rum ve İtalyan âlimlerini de himayesine alarak, çalışmalarına destek verdi. Rum bilgin Yorgo Amirukis’i, Batlamyus coğrafyasına göre bir dünya haritası yapmağa memur etti. Harita üzerine ülke, şehir ve mevkilerin Türkçe isimlerini de koydurdu. Fatih’in bilime olan hizmetlerine işaret eden eserlerden en önemlisi, hiç şüphesiz, camiinin etrafında yaptırdığı medreselerdir. Sahn-ı semân denilen bu medreselerden dinî ilimlerin yanısıra matematik, astronomi ve tıp okutulduğu ilmiye salnamelerinde yazılıdır.

Fatih Sultan Mehmed devrinde İstanbul’un ilim merkezi yapılması için başlatılan çalışmalar; Bayezid Han, Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman devirlerinde de devam etti. İkinci Bayezid Han, kendiülkesinde olduğu gibi, doğu İslâm ülkelerindeki âlimlere dahî maaşlar dağıttı. Yavuz Sultan Selim’in etrafı âlim ve şairlerle doluydu. Seferleri bir görev sayarak, bütün kudretini onlara harcıyor, fakat bu zamanlarda bile ilim ve edebiyatı terketmiyordu. Yanında bulunan âlimleri dâima telif ve tercümelere memur etti. Kendisi de her fırsatta kitap okur ve şiir yazardı. Kemal Paşazâde bir gün atını sürerken, Padişahın üzerine çamur sıçratınca çok üzülmüş, fakat Yavuz; “Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben öldükten sonra, kabrimin üzerine örtülsün” diyerek ilim admlarının, yanındaki değerine işaret etmiştir.

Kanunî Sultan Süleyman da âlimlere çok saygı gösterir, her birine hallerine göre izzet ve ikramlarda bulunurdu. Onlara danışmadan hiç bir işe girişmezdi.İstanbul’da kendi camii etrafında yaptırdığı Sahn-ı Süleymaniye adındaki tıp ve riyaziye fakülteleri dünyanın en ileri ilim merkezleriydi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. Kanunî’nin himayesinde değerli şahsiyetler yetişip, her biri eşsiz eserler verdiler. Sultan İkinci Murad’la temeli atılıp büyüyen ve genişleyen bu ilim ve kültür hareketleri, ondan sonraki padişahlar tarafından da en iyi şekilde devam etirildi. Bu durum, Osmanlılarda ilmin gelişmesi ve ilim adamlarının yetişmesinde başlıca âmil olmuştur.

3. Osmanlı ordusunun, padişah ve komutanlara itaat, düzen, disiplin, kabiliyet, ahlâk, nefse hakimiyet, silaha alışkanlık ve kahramanlıkta en yüksek noktada bulunması. Nitekim yabancıların söyledikleri şu sözler, Türk ordusunun durumunu göstermesi bakımından önemlidir:

“Bizde (Fransız ordusunda) 10 kişi, Türklerde 1000 kişinin yapacağından fazla gürültü yapar.” (Bertrandon de la Brocquiere)

“Mâhir bir kumandan, Türk askeriyle dünyayı kutuptan kutba kadar katedebilir.” (Vandal)

“Seleflerinin gayretleri sayesinde, Sultan Süleyman öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki, kuruluşu ve silahları bakımından bu ordu, dünyanın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi… Her Türk askeri yalnız başına seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi.” (Benoist Mechin)

“Kudretli Türk ordusu, bir tek emirle, tek vücut ve iyi kurulmuş bir makina halinde harekete geçiyordu.” (Henri Hauser)

Duraklama Dönemi (1566-1699)

“Türklerin mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince, istikbalin başımıza getireceği felaketleri düşünüyor, titriyor ve akıbetimizden korkuyorum. Bir ordu galip gelecek ve pâyidar olacak, diğeri de mahv olacaktır. Çünkü, şüphesiz ikisi de sağlam surette devam edemez. Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut, hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer alışkanlıkları, meşakkatlere dayanma kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumî fakirlik, hususî israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de hezimete alışkın bulunmamızdır. Sonucun ne olacağını tahminde tereddüde yer var mıdır?” (Busbecq)

4. Osmanlıların, Atlas Okyanusundan Umman Denizine ve Macaristan’dan, Kırım ve Kazan’dan Habeşistan’a kadar geniş yerlere hakim olmaları ve adaletle idare etmeleri.

5. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde en mükemmel bir duruma geldi. Fatih, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet yönetimini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç görüldükçe, kanunlar ve fermanlar yayımladı. Hazırlattığı kanunnamesi, hukuk sahasında çok önemli bir mevki tutmaktadır. Daha sonra Kanunî Sultan Süleyman, o güne kadar çıkarılan kanunları, “Kanunname-i Âl-i Osman” adı altında tanzim ettirdi. Bu kanunname, hukukî, idarî, malî, askerî ve diğer lüzumlu mevzuları içine alan başlıklar altında, ceza, vergi ve ahaliyle askerlerinkanunlarını içeriyordu. Fethedilen ülkelerde, örfî hukuk denilen, önceki yönetimden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de, İslâm hukukuna uygunluğu şartıyla Kanunnamede yer almıştır. Böylece hazırlanan kanunlar, asırlarca en iyi şekilde ve eksiksiz tatbik edilip, devletin tebaasını teşkil eden her çeşit insana huzur ve mutluluk kaynağı olmuştur.

Kanunî Sultan Süleyman’ın ölümü ile, muhteşem padişahlar ve onların hamleleri sona ermekle birlikte, devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç denizlerde hakimiyeti ve sosyal düzeni bütün kudretiyle yaşamakta idi. Nitekim II. Selim döneminde (1566-1574) Avusturya’nın Erdel’e küçük bir tecavüzü üzerine, şiddetli bir karşılık verildi. 1570’te Kıbrıs fethedildi. Türk donanması Okyanusya’ya kadar gidip Sumatra (Açe) Sultanlığıyla, yani Uzakdoğu Müslümanlarıyla temasa geçti. Kurdoğlu Hayreddin Hızır Bey, 22 parça gemiyle Açe sultanı Alâadiin’e top ve topçu ustası götürdü. Türk subayları, Açe ordusunda ıslahat yaptı.

Diğer taraftan, II. Selim Han’ın, Türk tarihinin en şuurlu ve hayatî seferi olan, Don-Volga nehirlerini bir kanalla birleştirme, böylece Karadenizle Hazar Denizini birbirine bağlama projesi Kırım Hanı Devlet Giray’ın ihanetiyle, başarısız kaldı. Bu kanal projesi sayesinde, o sırada gitgide güçlenen Rusların güneye doğru sarkmaları önlenecek, İran kuzeyden çevrilmek suretiyle artık tehlike olmaktan çıkacak, bütün sünnî müslümanların halifesi olan Osmanlı sultanı, sünnî İslâm ve Türk ülkelerinin aynı zamanda fiilî hakimi olacaktı. Bütün Türk yurtlarını bir bayrak altında toplayabilecek kadar muhteşem bu tasarıdan, Ruslar dehşete kapılmışlar, ancak karşı koyamamışlardı. Öte yandan Devlet Giray; bu kanal açıldığı takdirde, Osmanlının artık o taraflarda kendi askeriyle iş görüp Kırımlılara ihtiyacı kalmayacağı, böylece Kırım’ı ilhak edip merkezden valilerle idare edebilecekleri gibi bozuk bir düşünce içine düştü. Bu yüzden asker arasında menfi propaganda yaptı. Kış mevsiminin buralarda altı ay sürdüğünü ve kimsenin bu soğuğa dayanamayacağını söyledi. Çeşitli zorluklar çıkardı. Neticede kışı geçirmek üzere Azak’a dönen Osmanlı teknik heyeti ve askerleri bir daha kanal başına gidemedi. Böylece Kırım, bugünlere kadar süren tarihteki talihsizliğini kendi eliyle hazırladı ve Türk tarihinin çehresini değiştirebilecek büyük ve önemli bir teşebbüs, başarısızlığa uğradı. Artık, Rusya, Kafkas Türk hanlıklarını yutmaya, Osmanlıları da en fazla hırpalayacak bir güç olmaya hazırlanıyordu.

Osmanlı Devletinin İkinci Selim devrinde uğradığı ikinci başarısızlık İnebahtı‘da oldu. Kıbrıs’ın Türkler tarafından fethi üzerine, Papa’nın teşvikleri sonucunda, büyük bir Haçlı donanması hazırlandı. 1571’de İnebahtı’da meydana gelen deniz savaşında, Osmanlı donanması imha edildi. Çok şehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali Paşa, kurtarabildiği 60 kadar gemi ile İstanbul’a gelebildi. Bundan sonra devlet, bütün imkânlarıyla; bir kış zarfında eski donanmasını yeniden inşa ederek, Akdeniz hakimiyetini tekrar sağladı. Sokullu Mehmed Paşa, Venedik elçisine: “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yakmakla, bizim sadece sakalımızı traş ettiniz. Kesilen kol bir daha yerine gelmez, fakat kazınan sakal daha gür çıkar” diyerek, onlara fazla sevinmemelerini söyledi. Bu arada, donanmanın yetişmeyeceği endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da; “Paşa, bu millet öyle bir millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar” sözü meşhurdur. Gerçekten ertesi yaz, Osmanlı donanması hazırlanıp Akdeniz’e inice, Venedikliler, barış istemek zorunda kaldı. Hattâ bu anlaşmada Venedik Cumhuriyeti, Türklere, Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar karşılığı savaş tazminatı ödemeyi bile kabul etti.

II. Selim Han’dan sonra Osmanlı tahtına oturan III. Murad döneminden (1574-1595) itibaren Osmanlı Devletinin giriştiği harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim 1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla III. Mehmed (1595-1603), Birinci Ahmed (1603-1617), II. Osman (1618-1622) ve IV. Murad (1623-1640) devirlerinde olmak üzere 1639’a kadar sürmüş olan İran savaşları, Osmanlı duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Osmanlı Devletinin zayıf anını kollayan ve Hristiyan Batı dünyası ile birlikte hareket eden İran, devamlı olarak bu devleti uğraştırmayı gaye edinmiştir. İran’a karşı koyabilmek için devamlı Anadolu’dan asker desteği verilmiş, bu durum zamanla Anadolu’da dengelerin bozulmasına yol açmıştır.

Duraklamanın diğer sebepleri şu şekilde sıralanmıştır:

1. 1593-1606 Avusturya harplerinde timarlı sipahi yerine, tüfekli piyade kullanılması mecburiyeti yüzünden, yeniçerilerin sayısı fazlasıyla arttırıldığı gibi, Anadolu’da ücretle pek çok tüfekli sekban askeri yazıldı. Sekban askerine ihtiyaç kalmadığı zamanlarda parasız kalan bu eli tüfekli gruplar, Anadolu’da halkı haraca kesmeye ve saldırılara başladılar. Bozgunculukları sebebiyle timarları ellerinden alınan sipahiler de onlara katıldı. Böylece 1596-1610 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğunu temelinden sarsan Celâli hareketi başgösterdi. Anadolu’da yağma ve çapulculuğa başlayan Celâlilere İran yanlılarının da katılıp, İran’ın bunları desteklemesi neticesinde, isyanlar kısa sürede büyüdü. Öyle ki, Anadolu’da etrafına 30-40 bin kişilik kuvvetler toplayan Celâli liderleri çıktı. Bunlar, emirleri altındakileri bir ordu biçiminde teşkilatlandırıyorlar ve üzerlerine gönderilen devlet güçleriyle çetin muharebelere girişiyorlardı. Devletin İran ve Avusturya ile savaş halinde olmasından da yararlanan Celâliler, Anadolu’yu baştan başa yakıp yıktılar. Paniğe kapılan köylüler, topraklarını bırakarak şehir ve kasabalara sığınmaya çalışıyorlar, varlıklı olanlar İstanbul’a, Kırım’a veya Rumeli’ye kaçıyorlardı. Bu durum Sultan I. Ahmed Han’ın dirayeti ve vezir-i azam Kuyucu Murad Paşa’nın üç sene süren temizleme faaliyeti neticesinde önlenebildi. Bu müddet içinde öldürülen Celâli sayısının 65 bini bulması, Anadolu’nun içine düştüğü durum hakkında bir fikir vermektedir.

2. 1580’lerden itibaren batıdan büyük ölçüde gümüş gelmesi sonucu fiyatların düşmesi üzerine yaşanan ve fiyatlar ihtilali denen karışıklık. Bu vaziyet karşısında küçük timar sahipleri, uzak ve masraflı seferlerden kaçınmaya başladı. Diğer taraftan Orta Avrupa’da yapılan savaşların usullerinde meydana gelen değişiklikler, tüfekli yaya askerine olan ihtiyacı ortaya çıkardı. Ayrıca timarlı sipahiler, silah ve techizat bakımından değil, teşkilat ve taktik bakımından da, modern savaş şekline ayak uyduramıyorlardı. Bu sebeplerle devlet, yeniçeri sayısını arttırmaya ve sekban-ı saruca adı altında tüfekli Anadolu leventlerini ücretli asker olarak kullanmaya başladı. Yine bu devrede, artık işe yaramayan yaya ve müsellemler ve voynuklar gibi bazı eski askeri birlikler de kaldırıldı. Kapıkullarının toplam mevcudu; 1470’lerde 13.000, timarlı sipahi 60.000; 1526’da kapıkulu 24.000, timarlı sipahi 80.000 olduğu halde, 1610’larda kapıkulu 40.000’e çıkmış, timarlı sipahi sayısı 20.000’e düşmüştür. Sonuçta, timar sisteminin bozulmasının en menfi tarafı, devletin iktisadi yapısına yansımasıdır. Timarlı sipahilerin boşalttığı dirliklerin gelirini eskisi gibi toplayıp devletin hazinesine aktarmak mümkün olmamıştır. Bu dirliklere gönderilen mültezimler, zamanla büyük servet sahibi olarak nüfuz kazanmış ve devletin başına bela kesilmişlerdir.

3. Sokullu Mehmed Paşanın ölümünden (1579) Halil Paşanın sadrazamlığına kadar geçen otuz sana zarfında hükümet reisliği makamına geçen 19 vezir-i azam içinde, bu mevkiye liyakati olanların adedi üçü geçmemektedir. Bu durum son devirde ‘kaht-ı rical’ denilen adam yokluğunun daha 17. yüzyıldan itibaren görülmeye başladığının da işaretidir.

Bütün bu olumsuzlukların başlangıcına rağmen padişahlar, cihan hakimiyeti davalarına samimiyetle bağlı bulunuyorlardı. Nitekim onlar yine Alman hükümdarlarını imparator ve kendilerine denk kabul etmiyor, onlarla yapılan anlaşmalara yine muâhede-nâme değil, ahid-nâme nazarıyla bakıyor ve eskisi gibi bunu kendi lütuf ve ihsanları sayıyorlardı. Osmanlı siyasî gücü gibi, sosyal nizamı da devam ediyordu. Ayrıca ticaret ve sanat hayatında ahlâkî nizam ve geleneklere aykırı bir hareket nâdir görülüyor ve bu gibi durumlar esnaf teşekküllerinin (loncalar) şiddetli denetim ve kontrolüne sbep oluyordu. Böylece devletin bir müdahalesi olmadan ictimaî müesseseler genel düzeni muhafaza ediyordu. Bu hususta Fransız elçisi D. Chesneau; “(Osmanlı şehirlerinde) düzen ve asayiş inanılmaz derecede kuvvetliydi. Geceleyin şehirleri muhafaza için, elinde bir sopa ve fenerle gezen tek bir kimsenin dolaşması kâfi idi. Halbuki Pariste aynı iş, bir kıta askerin başında bir kumandan tarafından, zorlukla yapılıyordu” demektedir. Thevanot ise “Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört yılda dört öldürme vakası görülmemiştir. Ticarî emtia ile dolu olan muazzam kervansaraylar, bir tek adam tarafından korunuyor” der. Böyle bir toplumda, devletin vazifesi sadece nizam ve adaleti sağlamak ve bunu dünyaya yaymaktı. Bununla birlikte devlet hiç bir zaman İslâmlaştırma ve Türkleştirme siyaseti gütmedi. Zîra, cihan hakimiyeti mefkûresine inanan bir devlet, dar bir milliyetçilik görüşüne saplansa ve insanlık prensiplerine bağlı kalmasa idi, bu cihanşümul vazifesini yapamaz ve başka imparatorluklar gibi süratle çöker, uzun asırlar boyunca yaşayamazdı.

Osmanlı Türkleri, 17. yüzyılda, zaferler kazanırken, bazan da yenilgiler görüyor, böylece önceki döneme göre, bir duraklama içinde bulunduklarını anlıyorlardı. Ancak duraklamanın sebeplerini araştıran Türk mütefekkirleri askerî, idarî ve ilmî müesseselerde gördükleri bozuklukları ıslah etmek sayesinde, İmparatorluğun eski kudretini tekrar kazanacağına, medenî ve manevî üstünlüğün kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. Fakat kanun ve nizamlardaki bu düzelme, otorite sahibi bir padişah idaresinde mümkündü. Bir de artık ortalıkta tek bir padişah adayı bulunmuyordu. Bir noktada vezirlerin nüfuzları konuşuyordu. Bu sebepten ilk öldürülen padişah, sultan II. Osman olmuştu. Böylece padişahların, devletin aksayan yönlerine neşter vurabilmesi kolay görünmüyordu. Ayrıca timarlı sipahi ordusunun gücünü kaybetmesi, buna karşılık yeniçeri ordusu miktarının aşırı derecede artışı, merkezde büyük bir gücün doğmasına yol açtı. Yeniliklere karşı çıkan bazı devlet adamları da, her fırsatta bu gücü kullanmaya başlayarak, devletin ve yeniçeri ocağının sonunu hazırlamaya başladılar.

Nitekim III. Mehmed Han’dan sonra, ilk defa ordunun başında sefere çıkan II. (Genç) Osman (1621), Yeniçeri kuvvetlerinin bozulmakta olduğunu gördü. Ancak onun, ocağı ıslah girişimi, Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişahın kul eliyle öldürülmesi hadisesini ortaya çıkardı. Bununla birlikte, II. Osman’ın şehit edilmesi hâdisesinden ders alan IV. Murad Han, parlak zekâsı, tedbirli siyaseti ve acı kuvveti sayesinde, devlete yükselme devirlerini hatırlatacak bir canlılık getirdi.

IV. Murad Han, İran üzerine düzenlediği Revan ve Bağdat seferlerine giderken, öncelikle Anadolu’daki sipahi zorbalarını ve mütegallibe denilen, zorla işbaşına gelmiş veya yolsuzlukla zengin olarak nüfuz sahibi olmuş zümreyi temizleyerek, ülke içerisinde istikrarı sağladı. Daha sonra Revan ve Bağdat seferlerinden zaferle çıkan Sultan, İran’la çeşitli aralıklarla 16 yıldır devam eden savaşa son verdi. Kasr-ı Şirin Muâhedesi (Anlaşması) diye meşhur olan antlaşmanın hükümleri, çok az bir değişiklikle günümüze kadar geldi.

IV. murad Han’ın genç yaşta ölümü (1640) ve daha sonra Sultan İbrahim’in, âsiler tarafından şehit edilmesi (1648) üzerine IV. Mehmed’in henüz yedi yaşındayken tahta çıkması, zaman geçtikçe ocak ağalarının, iderede nüfuz kazanmalarına yol açtı. Yeniçeri ve sipahi ağaları, vezirlerin seçilmesinde en önemli rolü oynuyorlardı. Bu durum devletin siyasî yapısını ve malî durumunu bozdu. Her iş ağaların eline geçip, kendilerine hiç bir surette muhalefet edecek kimse kalmadı. Bunlar, asker mevcudunu yüksek göstermek suretiyle fazla ulûfe aldıkları gibi, yaptıkları tayinlerden de yüklüce rüşvetler çekiyorlardı. Bu ve benzeri olaylar, zaman zaman önlenmesine rağmen, 1656 yılında Köprülü Mehmed Paşanın sadârete getirilmesine kadar sürdü. Bu tarihe kadar defalarca sadrazam değişikliğine rağmen, devletin hayrına çalışan, Tarhuncu Ahmed Paşa’dan başkası çıkmamıştı. Merkezde süren bu bozukluk devresinde, cahil ve iktidarsız vezirlerin, eyaletlere rüşvetle adam tayin etmeleri, halkın yine zorbalar eline düşmesine sebep oldu. Yapılan mezalimler yüzünden, köylü halkın bir kısmı çiftini bozup eşkiyalığa başlamış, bir kısmı da şehir ve kasabalara sığınmıştı. Kalanlar ise eziliyordu. Önce Kuyucu Murad Paşa’nın ve daha sonra IV. Murad Hanın şiddetli darbeleriyle bu isyan ve şakâvetler önlenmişse de, merkez zayıf düştükçe yine baş kaldırmalar meydana çıkıyordu. IV. Mehmed Hanın ilk sekiz senesinde bu durum bütün şiddetiyle devam etti. Padişah, 15 yaşına geldiğinde, kudretli vezir Köprülü Mehmed Paşayı işbaşına getirerek devlete tekrar içte istikrar ve dışta itibar kazandırdı. Köprülü Mehmed Paşa (1656-1661) ve Köprülü Fazıl Ahmed Paşa (1661-1676) dönemlerinde Osmanlı Devleti, Kanunî Sultan Süleyman devrindeki gibi huzurlu bir devre yaşadı. Bu müddet içinde tek bir kapıkulu ayaklanması görülmedi. Arasıra yenilgiler görülmesine rağmen, Türk orduları yeni bir zafer çağı yaşadı. Avusturyalılar’ın çok güvendiği Uyvar Kalesi 1663’te fetholundu.

Nihayet, Fazıl Ahmed Paşa’dan sonra Osmanlı sadâret makamına gelen Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1683 yılında Viyana’yı kuşattı. 100-120 bin kişilik Osmanlı ordusu, Dük Şarl dö Loren kumandasındaki Avusturya ordusunu yenerek bütün ağırlıklarını zaptetti. Avusturya İmparatoru Leopold, bu yenilgi üzerine bütün ümidini kaybederek Viyana’yı bırakıp kaçtı. Şehirde kalan Kont Stahramberg, bütün eli silah tutan erkekleri asker yazıp savunma tedbirleri aldı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, kaleyi kurtarmak için gelebilecek Haçlı kuvvetlerine karşı durmak üzere Tuna Köprüsünü tutma görevini, Kırım Hanı Murad Giray‘a vermişti. Düşman buradan geçtiği takdirde, Budin beylerbeyi İbrahim Paşa bunlara karşı çıkacaktı. Viyana’nın fethedilmesiyle Alman-Avusturya İmparatorluğu geri atılacak, böylece Macaristan’da güçlü bir Macar Krallığı kurulabilecekti. Macaristan ayakta durdukça, Avusturya’nın artık, Türk Devleti için önemli bir tehlike oluşturması düşünülemezdi. En büyük düşman olan Avrupa’ya karşı böyle kuvvetli bir savunma duvarı kurulması, Türk Devletini uzun yıllar rahat ettirecekti.

Avrupa’da şok etkisi yapan Viyana kuşatmasının ilk iki aylık süresi içinde Türkler, şehrin bir çok dış tabyalarını ele geçirdiler. Şehrin düşmesine sayılı günler kalmıştı. Bu sırada Papa’nın önderliğinde, Viyana’nın kurtarılması için Avusturya, Lehistan, Saksonya, Bavyera ve Frankonya arasında bir kutsal ittifak kurularak 120 bin kişilik bir kuvvet oluşturuldu.

Türk tarihi için bir dönüm noktası olan Don-Volga kanal projesinde olduğu gibi bu defa da en büyük ihanetlerden biri, yine bir Kırım hanı olan Murad Giray tarafından işlendi. Haçlı ordusu, Tuna Köprüsünü geçerken, kendi askeriyle bir tepeye çekilip seyreden Tatar Hanı, hücum etmesi için kendisine yalvaran Hanlık imamına şunları söyledi: “Sen bu Osmanlı’nın bize itdüği cevri bilmezsin. Bu düşmanın kovalanması benim için hiçbir şeydir ve bu işin dinimize ihanet olduğunu da bilirim. Ama isterim ki, onlar kaç paralık adam olduklarını görsünler. Tatarın kıymetini anlasınlar.

Gerileme ve Çöküş (1699-1923) – I

Böylece Tuna’yı geçip Türk kuşatma kuvvetlerinin üzerine doğru gelen Haçlı ordusuna, bu defa da, Viyana kuşatmasının aleyhinde olan ve bu sebeple sadrazamla arası açık bulunan Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa yol verdi ve kendisi askerini toplayıp Budin’e çekildi. Yetmiş bin kişilik düşman ordusu karşısında, yanında o sırada on bin kadar askeri bulunan Kara Mustafa Paşa, akşam vaktine kadar yiğitçe çarpıştı ise de, bunca ihanet karşısında herşeyin bittiğini görerek, büyük bir gayretle oradan uzaklaşıp darmadağın çekilen orduyu Yanıkkale önlerinde topladı.

Viyana bozgunu aslında Türk kuvvetleri arasında fazla bir zayiata yol açmamış, ancak psikolojik etkisi büyük olmuştu. Macaristan’daki kaleleri takviye eden Sadrâzam, Belgrad kışlağına çekildi. Ancak bu sırada Sadrâzama karşı olan, merkezdeki paşalar, Viyana bozgunu sebebiyle onun idamına ferman çıkarttırmayı başardılar. Böylece Kara Mustafa Paşanın idamı, Osmanlı ordusunu derleyip toparlayabilecek ve muhtemel bir bozgunun önüne geçebilecek kudretli bir paşadan, devleti yoksun bıraktı.

Nitekim ertesi yıl, Venedik de kutsal ittfaka katıldı ve böylece Osmanlı kuvvetleri, Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venedik olmak üzere dört cephede zorunda kaldı. Osmanlı kuvvetleri, zaman zaman başarılar kazanmasına rağmen, savaşların uzun sürmesiyle ağır kayıplara uğradı ve 1699’da Karlofça Antlaşmasını imzalamaya mecbur kalındı. Osmanlı İmparatorluğu, bu hadiseyle ilk defa, büyük eyaletlerini düşmana bırakmış ve artık devrin aleyhine döndüğünü anlamıştı. Nitekim bu antlaşmayla Türkler, hemen hemen bütün Macaristan’ı Avusturyalılara, Ukrayna ve Podolya’yı Lehlilere, Azak Kalesini Ruslara, Dalmaçya sahillerini ve Mora’yı da Venediklilere terk etti. Sadece Timaşvar vilayeti, müdafilerin kahramanlığı sayesinde bir müddet için kurtarılabildi. Bu ağır yenilgi ve kayıplar, Türkler üzerinde o kadar acı bir tesir bıraktı ki, “Aldı Nemçe (Avusturya) bizim nazlı Budin’i” diye feryat etmelerine sebep oldu.

Karlofça Antlaşmasının imzalanmasından sonra Osmanlı Devleti, bilhassa sınırların kuvvetlendirilmesi, idarî, malî ve iktisadî durumun ıslahı, ordu ve donanmanın yeniden düzene konulması ile uğraştı. Diğer taraftan, ötedenberi Türkleri taklit eden Avrupa ve Rusya, ilim ve teknikte hızla ilerliyor ve Osmanlıları daha kuvvetli bir şekilde kuşatıyorlardı. Artık, Avrupa karşısında Türkler, askerî ve teknik sahalarda onlardaki ilerlemenin sırrını araştırmaya tenezzül etmeye mecbur oldular. Bu suretle 17. yüzyılda, Osmanlı Devletini kendi bünyesine göre ıslah etme düşüncesi, 18. asrın başında yerini Avrupa’dan iktibas etme fikrine bıraktı. Sultan III. Ahmed zamanında (1703-1730) Damad İbrahim Paşanın Pasarofça Barış Antlaşmasının verdiği huzur sayesinde giriştiği kültür ve imar faaliyetleri arasında, Avrupa’nın tesirleri de mühim rol oynadı. Avrupa’nın önemli merkezlerine ilk defa elçiler gönderildi. Böylece Türkler Garp (Batı) medeniyetini sathî de olsa tanımak fırsatı buldular. Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi ile ile birlikte Paris’e giden Said Çelebi, orada matbaanın önemini kavrayarak, dönüşünde bir Macar mühtedîsi (İslâma girmiş) olan İbrahim Müteferrika ile birlikte, İstanbul’da matbaa kurulması için teşebbüse geçti. Şeyhülislâmın fetvası ve padişahın fermanı ile tasdik edilen rapor neticesinde, Batı’nın bu önemli buluşu Türkiye’ye girdi. Matbaa ile, bir yandan büyük ilim ve kültür eserleri çok sayıda basılıp dağıtılırken, bir yandan da padişah ve sadrazam İstanbul’daki ilim, kültür ve sanat çevrelerini yakından desteklemek suretiyle, bu sahalarda büyük bir canlılık meydana getirdiler. Yalova’da kâğıt, İstanbul’da çini ve kumaş fabrikaları açıldı. Öte yandan bu barış devresinde, devlet adamları arasında görülen israf ve savurganlık genel bir hoşnutsuzluk doğurdu. Nitekim, Patrona Halil İsyanıyla (1730) Lâle Devri diye de adlandırılan bu devir sona ererken, ilmî gelişmelere karşı gruplar da isyanı destekleyerek pek çok ilmî gelişmenin baltalanmasına sebep oldular.

Bütün olumsuz şartlara rağmen fevkalade dikkat ve ihtimamla yetiştirilen Osmanlı şehzadeleri, tahta çıktıkları zaman, devleti içine düştüğü bunalımlı durumdan kurtarmak ve eski haşmetli devrine ulaştırmak için azami gayret sarfediyorlardı. Nitekim III. Ahmed’in yerine geçen Sultan I. Mahmud (1730-1754) ve III. Mustafa (1757-1773) dönemlerinde humbaracı ve topçu ocaklarının Batı tarzında teşkilatlandırılmasına girişildi. Bir Fransız subayı iken Müslümanlığı kabul ederek Ahmed adını alan Comte de Bonneval, 1731’de humbaracı ocağının ıslahına başladı. Ocağın ihtiyaç duyduğu tâlimli askeri yetiştirmek üzere de 1734 yılında Üsküdar’da bir hendesehâne (mühendislik okulu) açıldı. Nitekim disiplinli ve modern tâlim ve terbiye ile yetiştirilen bu askerî sınıfın Rusya ve Avusturya ile 1736-1739’da yapılan savaşlarda büyük hizmeti görüldü. Ancak, bu sınıf 1747’de yeniçerilerin baskını sonucu kapatıldı. Sultan III. Mustafa da tahta geçer geçmez, Fransa’dan mühendisler getirterek Mühendishane ve Bahriye sınıfını ve mekteplerini modern usullere göre ıslah etmeye ve onları tâlim ve terbiyeye girişti. Batıdaki gelişmeleri öğrenmek amacıyla Fransa ve Almanya’ya elçiler gönderdi. Tıp ve Astronomi sahaları ile ilgili çalışmalar hızlandırıldı.

Karlofça Antlaşmasından sonra Osmanlı tahtına üst üste, devletin içine düştüğü durumu gören ve kurtarmak için çareler arayan padişahlar çıktı ise de, bunların önlerinde her zaman iki büyük engel oluştu:

Bunlardan birincisi, Türk ordusunun esasını teşkil eden yeniçerilerin modern askerî bilgi ve tekniğe kapalı ve uzak kalmaları, hattâ eski düzen ve ananelerini de terkederek, askerlikle ilgilerini kesmeleriydi. Bu durum onları, sadece savaş zamanlarında cepheye giden, askerlikten habersiz bir yığın haline getirdi. Bu sebeple topçu veya humbaracı sınıfında yapılan değişiklikler, umumî neticenin elde edilmesini sağlayamıyordu.

Bir başka husus, yeniliklere değer veren ve ilme açık bu padişahların yanında kendilerine yardımcı olacak değerli devlet adamları yoktu.

Nitekim, Batının askerî tekniği Türkiye’ye girerken, 1768’de başlayan ve 1774’de sona eren Rus Harbi, Türk ordusunun (yeniçeri kuvvetleri) mukavemet edemediğini ve perişanlığını bütün dünyaya gösterdi. Bu ağır yenilgi üzerine imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması (1774), Kırım Hanlığını Osmanlılardan koparıyor ve bir Türk gölü olan Karadeniz’de Rusya, donanma bulundurma hakkını elde ediyordu. Modern bir ordunun çekirdeğini, topçu sınıfını teşkil ederek, geleceğe ümitle bakan ve yeni hamlelere girişen Sultan III. Mustafa, bu büyük kayıplara uğradıktan sonra ve bilhassa asırlarca süvarileriyle Avrupa’yı titreten ve Rusları atlarının ayakları altında tutan koca Kırım Hanlığının elden çıktığını görünce, çok muzdarip halde felç geçirdi ve az sonra da vefat etti (1774).

Yeniçeri ordusunun bozulması ve savaşların aleyhte gelişmesi, III. Mustafa Han’dan sonra Osmanlı padişahlarını daha köklü inkılapların içine itiyordu. I. Abdülhamid (1774-1789) zamanında sadrazam Hamid Paşa, orduda teknik sınıfların modernleşmesine devam etti. Ancak, Osmanlı Devletinin derlenip toparlanmasına fırsat vermek istemeyen Avusturya ve Rusya, devlete karşı devamlı cephe açıyorlardı. Bilhassa Rusların 1783’te Kırım Hanlığını istilâ ve ilhak etmeleri, Türkler için unutulmaz bir ıstırap kaynağı hâline geldi. Çünkü, bütün nüfusu Türk olan Hanlığın kaybı, Macaristan ve Orta Avrupa’nın gidişine benzemiyordu. Ancak, 1787’de başlayan Osmanlı-Rus Harbi yine yenilgiyle sonuçlandı. 1789’da Özi Kalesinin düşmesi ve kalede Müslümanlara yapılan katliam, Sultan I. Abdülhamid’in üzüntüden vefat etmesine yol açtı (1789).

Türklerin ve genel olarak İslâm dünyasının, Avrupa’ya ilk önemli yaklaşma ve ve onun medeniyetinden ciddî faydalanma teşebbüsü, Sultan III. Selim’e aittir. Selim, şehzadeliğinden beri Avrupa usulünde modern bir ordu kurmayı ve bu sayede İmparatorluğa eski gücünü kazandırmayı düşünüyor, hep bu gaye ile meşgul bulunuyordu. Tahta geçtiği sırada Avrupa’nın ve komşularının Fransız İhtilali ile meşgul olmalarını fırsat bilerek, derhal ıslahata girişti. Viyana’ya elçi gönderdiği Ebu Bekir Râtıp Efendiye Avrupa’nın ahvaliyle Avusturya’nın ordu ve idare teşkilatı hakkında rapor hazırlamasını emretti. Çok zeki bir insan olan Ebu Bekir Râtıp Efendi, kısa zamanda Avrupa’nın ilmî, siyasî ve askerî durumu hakkında bilgiler topladı. Avusturya ordusunun teşkilatı, askeri okulları, subayların yetiştirilmesi ve başka bir çok meseleler üzerinde padişaha bir rapor sundu. Devlet adamlarından da, devletin bozuk tarafları ve bunların ne şekilde düzeleceğine dâir layihalar alan Sultan III. Selim, bu raporlar ışığında idarî, mülkî, ticarî, sınaî, ziraî, ilmî ve askerî sahalarda yeniliklere girişti. Bu ıslahatların hepsine birden Nizam-ı Cedid İnkılabı adı verilmektedir. Ayrıca III. Selim Han zamanında ilk defa Yeniçeri ordusunun yanında, Avrupa usul ve tarzında yeni bir Nizam-ı Cedid ordusu oluşturuldu. Gerçekten de modern metodlarla eğitilen, disiplinli Nizam-ı Cedid kuvvetlerinin kısa bir süre sonra önemli hizmetleri görülmeye başlandı. Mısır’ı işgal eden Napolyon‘un, Akka’da küçük bir Nizam-ı Cedid kuvvetine sahip bulunan Cezzar Ahmed Paşaya karşı mağlup olarak geri dönmesiyle yeni ordunun ehemmiyeti anlaşıldı. Bu başarı umumî efkârı da Nizam-ı Cedid ordusu lehine çevirirken, Napolyon’a da; “Türkler öldürülebilir, fakat korkutulamaz” sözünü söyletti. 1806’da başlayan Osmanlı-Rus ve Avusturya savaşları sırasında Nizam-ı Cedid kuvvetleri, Avrupa yakasına geçirildi. Bu küçük kuvvetin daha da büyütülmesi için çalışmalara başlandı. Fakat bu teşebbüs de yeniçerilerle Rumeli âyanlarının harekete geçmeleriyle önlendi. Nitekim Edirne’de Nizam-ı Cedid’e dâir Padişah fermanını okuyan memurların öldürülmesiyle başlayan isyan, neticede Sultan Selim’in tahttan indirilmesine kadar devem etti (1807). IV. Mustafa tahta çıkarıldı. Akabinde III. Selim’i tekrar tahta çıkarmak üzere, Rusçuk âyanı Alemdar Mustafa Paşanın 16.000 kişilik kuvvetiyle İstanbul’a girmesi, âsilerin Selim Hanı şehit etmelerine yol açtı (1808).

Kurduğu cihanşümul nizamı ile tarihte müstesna bir mevkiye sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, başa geçen padişahların çalışmalarına rağmen, yeniçeri askerinin bozulması, idarenin sarsılması, ağır mağlubiyetler ve isyanlar dolayısıyla artık kendi nizamını koruyamaz hâle geldi. Kırım Hanlığı gibi halkı Türk ve Müslüman olan koca bir devletten başka bir çok eyaletler de düşman eline geçmiş; Kuzey Afrika, Mısır ve Arabistan gibi uzak ülkelerin devletle ilişkileri hemen hemen kesilmiş bulunuyordu. Anadolu ve Rumeli’de timarlı sipahi teşkilatları bozulunca, bunların yerlerini bir takım âyanlar aldı. Âyanlar sonunda merkezdeki otorite boşluğundan yararlanarak, padişah fermanlarını dinlemeyen, devlete vergi ve asker vermeyen derebeyler hâline geldiler. Böylece devlet âdeta kendi bünyesi içinde parçalandı. Nihayet Alemdar Mustafa Paşa‘nın merkezde nüfuzunu kurması ve Mahmud Han’ı tahta çıkarması ile de âyan ve eşkıya, eyaletlere resmen hakim oldu. İstanbul’da âyanlarla hükümet arasında Sened-i İttifak adı ile bir anlaşma imzalandı. Buna göre; bir yandan âyanların padişaha sadakatleri, devlete vergi ve asker göndermeleri taahhüt ediliyor, öte yandan da hükümet, bunların varlıklarını veevlatlarına da intikal eden haklarını tanıyordu.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, III.Selim’in yerine 24 yaşında tahta geçen Sultan II. Mahmud, daha büyük bir cesaret ve metanetle Nizam-ı Cedid’i genel anlamda gerçekleştirdi ve sadece modern ordu ile kalmayarak tamamıyla yeni bir düzen kurdu. 1808’de “Alemdar Vakası” denilen ve Mustafa Paşanın öldürülmesi ve yeni oluşturulan Sekban-ı Cedid’in lağvedilmesiyle neticelenen yeniçeri isyanı, genç padişahın ümit ve cesaretini kırmadı. O, büyük bir iradeyle mücadelesine devam etti. Bu sırada devlet dört bir taraftan içte isyanlar ve dışta düşmanlarla karşı karşıya idi. Ruslar, Osmanlı topraklarını Kuzey Bulgaristan’a kadar istilâ etmişlerdi. Arabistan’da Vehhâbî ve Mora’da Rum isyanları tehlikeli boyutlara ulaşmıştı. Ruslarla Bükreş Anlaşmasını imzalayan II. Mahmud Han, öncelikle mukaddes beldeleri Vehhabîlerden temizledi. Mora İsyanını bastırdı. Ve nihayet 15 Haziran 1826’da, 18. asrın başından itibaren her hayırlı hareketin önüne geçen, içte padişahına ve halkına karşı canavar, cephede düşman önünde kuzu kesilen yeniçerileri ortadan kaldırdı. Yeniçeri Ocağı, devletin yükselişinde ne kadar büyük ve şerefli bir mevkiye sahip idiyse, son bir asırlık felaketlerine de o derece sebep olmuştu. Bu sebeple, Yeniçeri Ocağının kaldırılması hayırlı bir hadise kabul edilerek “Vaka-i Hayriyye” denildi.

Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra toplanan divanda Asâkir-i Mansure-i Muhammediye adıyla yeni bir askerî sınıfın teşkiline karar verildi (1826).

Sultan II. Mahmud bundan sonra, Türkiye’yi yeni nizama eriştiren müesseselerin temelini atmaya başladı. Avrupa’ya askerlik ve yeni silahların kullanılmasını öğrenmek için talebe gönderdi. Askerî Tıbbiye ve Harbiye mekteplerini kurarak, bu müesseselerin eğitim ve öğretimini en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar ve uzmanlar getirtti. İstanbul’da Türkçe, Arapça, Fransızca, Rumca ve Ermenice olarak Takvim-i Vekâyi adıyla ilk resmi gazete yayımlandı (1831). Bunu daha Ceride-i Havadis (1840), Tercümân-ı Ahvâl (1860), Tasvîr-i Efkâr (1862) gibi özel gazeteler takip etti. Sultan Mahmud’un giriştiği bu yenilikler, Türk tarihinde yeni bir dönüm noktası teşkil etti. Ancak batılı devletler ve özellikle İngiltere, uyguladığı sinsi ve planlı metodlarla, Sultan Mahmud Handan sonra, gelişme yolunu Osmanlı Devleti aleyhine ve kendi lehlerine değiştirmesini bildiler. Babası II. MahmudHanın vefatıyla henüz 16 yaşında tahta çıkan Abdülmecid Hanın (1839-1861) tecrübesizliği; ülke için çok ağır ve zararlı bir hatâya düşmesine sebep oldu. Öyle bir hatâ ki, Osmanlı tarihinde korkunç bir dönüm noktasının başlamasına ve bu koca devletin bir yok olma devrine girmesine yol açtı.

Ülke düşmanlarının, Sultan Abdülmecid Hanı yenilikçi diye överek örtbas etmek istedikleri bu hatâ, padişahın, İngilizlerin tatlı dil ve vaadlerine aldanarak, İskoç masonlarının yetiştirdikleri cahil devlet adamlarını işbaşına getirmesi ve bunların devleti içeriden yıkmak siyasetlerini hemen anlayamamasıdır.

Sultan II. Mahmud Hanın giriştiği inkılaplarla, Osmanlılarda millî hayatiyetin tekrar canlandığını gören İngilizler, bu muazzam devletin içten çökertilmedikçe yıkılamayacağını anladılar. Bunun için Osmanlı tahtına genç ve tecrübesiz bir padişahın geçmesini fırsat bilerek, İslâmiyeti yıkmak üzere İngiltere’de kurulmuş bulunan İskoç Mason teşkilatının kurnaz üyesi Lord Rading‘i elçilikle İstanbul’a gönderdiler. Lord Rading, daha önce Paris ve Londra’da Osmanlı sefiri olarak görev yaparken aldatılan ve mason yapılan Mustafa Reşid Paşayı sadrazamlığa getirebilmek için çok dil döktü. “Bu aydın, kültürlü ve başarılı veziri sadrazam yaparsanız, İngiltere ile Devlet-i Aliyye arasındaki bütün anlaşmazlıklar ortadan kalkar. Devletiniz ekonomik, sosyal ve askerî sahalarda ilerler” diyerek padişahı aldattı. Reşid Paşa iş başına gelir gelmez, Hâriciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) iken Rading ile birlikte hazırladığı Tanzimat Fermanı‘nı ilan ettirdi (1838). Sonra bu fermana dayanarak, büyük vilayetlerde mason locaları açtı. Casusluk ve hıyanet ocakları çalışmaya başladı. Fatih devrinden beri medreselerde okutulmakta olan fen ve matematik dersleri kaldırıldı. “Din adamlarına fen bilgileri lâzım değildir” diyerek kültürlü ve bilgili âlimlerin yetişmelerine mâni olundu.

İkinci Hariciye Nazırlığına tayin edildiği 1837 tarihinden 17 Aralık 1858’de ölümüne kadar 21 yıl süreyle devlete fiilen yön vermiş olan Mustafa Reşid Paşa, arkasında bir çok gâileler ve ülkede sosyal sarsıntıya yol açan ve bugün hâlâ devam eden şeklî Avrupalılığın temelini atan insan olarak tarihe geçti. İhanetleri ile tanınan Tanzimat paşaları, devleti sıkıntıya sokmak pahasına, başka devletlerden borç aldılar, İngilizlere destek olmak için savaşa girdiler. Mustafa Reşid Paşa ve onun yetiştirmeleri Âli ve Fuad paşaların şekilci Batıcılık hareketiyle birlikte ülkede, Avrupa’nın etkisi ve hattâ himayesi altında kaldığı şüphe götürmez bir takım karanlık fikirli cemiyetler de ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan ilki olan Jön Türk (Genç Türk) Cemiyeti, sonradan devam edecek ve Osmanlı İmparatorluğunun ipini çekecek gizli komitecilik hareketlerinin sonuncusu olan İttihat ve Terakki Cemiyetine kadar dayanacakve bu muazzam imparatorluk tasfiye edilecektir.

Bu cemiyetin açtığı ihanet yolu üzerinde, o devletin ekmeğini yiyip semiren nice vezirler, sadrazamlar, seraskerler, ordu kumandanları, subaylar ve hattâ ulemâ takımı yürüyecektir. Ancak bu son dönemde, içte ihanet şebekesinin önünü kesmek, dışta ise Avrupalı devletlere denk bir devlet vücuda getirmek üzere iki güçlü padişah tahta çıktı.

Sultan Abdülmecid vefat ettikten sonra 1861 yılında Abdülaziz Han tahta oturdu. Her hâli ve tavrıyla ceddine benzeyen Sultan Abdülaziz, devleti kuvvetlendirmek, kuvvetli bir ordu yanında, kudretli bir donanma yapmak, böylece, devletin etrafında dolaşan tehlikeleri bertaraf ederek, Avrupa’nın hasta adama benzettiği devletini iyileştirmek için ciddî teşebbüslere girişti. Abdülaziz Hanın tahta çıktığı yıllar Avrupa’da tekniğin büyük bir hızla değiştiği ve bu sahada bir ihtilalin meydana geldiği yıllardı. Avrupa’nın yaptığı ihtilali daha şehzadeliğinden beri dikkatle takip eden Sultan Abdülaziz, bu ihtilalin meydana getirdiği teknik ilerlemeyi aynen kabul etmekte tereddüt etmedi ve devlete eski kudret ve şevketini iade ettirmek hususunda her fedakârlığı göze aldıSultan Abdülaziz Han, öncelikle ordu ve donanmanın güçlendirilmesine canla-başla çalıştı. Amerika’da o sırada yeni yapılan ve seri atış yapan “Martini” tüfeklerinden getirterek, kara ordusunu bunlarla donattı. O tarihte böyle kuvvetli bir silah diğer Avrupa devletlerinde bile yoktu. Sonra muazzam bir donanma kurdu. Denizcilikten çok iyi anlıyor, yaptıracağı zırhlıların plânlarını bazan kendisi çiziyordu. Böylece meydana getirdiği donanma, İngiltere ve Fransa’dan sonra dünyanın üçüncü büyük donanması oldu. Abdülaziz Hanın en büyük emeli, Rusya’yı Tuna’nın ötesine atmak ve Karadeniz’e çıkmasına kesinlikle engel olmaktı. Gerçekten, Türkiye ne zaman içeride kuvvetlenmek üzere bir takım girişimlerde bulunsa, Rusya bir savaş çıkarıyor, devletin bütün malî gücü bu savaşlarda eriyip gidiyordu. Padişahın yeniden kurduğu ve teşkilatlandırdığı 500.000 kişilik ordu, dünyanın en modern gücü haline geldi.

Osmanlı Devletinde Sultan Abdülaziz Hanın gerçekleştirdiği bu hamleleri, İngiltere, Fransa ve Rusya büyük bir endişe ile izliyordu. Fakat bu safhada hiç birinin bu muazzam güce karşı çıkmak cesareti yoktu. Öyleyse devlet bu kudretli elden mahrum bırakılmalı, yani Sultan Abdülaziz Han tahttan indirilmeliydi.

1867 yılında, bir buçuk ay süren Avrupa gezisine çıktığı sırada Viyana’dan Budin’e uzanan yol üzerinde gittiği her yerde eski tebaası olan ve Avusturya zulmünden bıkan Macarlar, Sultan Abdülaziz’i çılgınca alkışlarla karşılarken, içerideki hâinler bu büyük Türk hakanının öldürülmesi için tertipler hazırlıyorlardı.

Sultan Abdülaziz Hanı tahttan indirmek isteyen şebekenin başında, dünya bankeri Lord Rodchild ve Mısır’da hidiv olamamasının sebebini Abdülaziz Han’da gören Mustafa Fazıl Paşa geliyordu. Lord Rodchild ile birlikte hareket eden Mısırlı prens bütün servetini bu yola dökerken, onların besledikleri ve devletine ihanete hazırladıkları zevat ise, Türk milletine vatanperver olarak tanıtılıyordu. Bu sözde vatanperverlerin başında Midhat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Askeriye Nazırı Süleyman Paşa, Bahriye Nazırı Kayserili Ahmed Paşa, Şâir Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suâvi ve Âgâh Efendi geliyordu. İçeride Osmanlıyı yiyen, dışarıda İngiliz paralarıyla kursaklarına kadar dolu olan bu zevat, ülkenin kurtuluşuna değil, bilerek batışına hizmet ettiler.

Nihayet 1876 yılı Mayıs ayında Hüseyin Avni Paşa liderliğinde toplanan ihanet şebekesinin kurmayları, veliahd şehzade Murad’ı tahta çıkarmak üzere anlaştılar. Harbiye Kumandanı Süleyman Hüsnü Paşa, üç yüz kadar harbiye talebesini alarak sabaha karşı sarayı çevirdi. Sultan Abdülaziz’i çok sevdiği için Türk askeri devre dışı bırakıldı. Onun yerine, o sırada İstanbul’da bulunan ve hiçbiri Türkçe bilmeyen bir bölük çöl askerini “Padişahı korumak için” diyerek sandallara bindirip sarayın çevresine getirdiler. Dışarıdan bakanlar, bunları Türk ordu birlikleri sanırdı.

Böylece tahttan indirilen Abdülaziz Han, özellikle Hüseyin Avni Paşanın bitip tükenmez kini yüzünden çok kötü muâmelelere mâruz kaldı. Önce Topkapı Sarayına ve oradan Ortaköy’deki Fer’iye Sarayına götürüldü. Sultan, buraya götürülüşünün dördüncü günü, ihtilalci paşaların tuttuğu katiller tarafından, bilek damarları kesilerek şehid edildi (1876). Bu işi yapanların intihar süsü vermek istedikleri belliydi, ancak bir adamın her iki bilek damarını birden kesmesine imkân yoktu. Ortada acemice bir cinayet mevcuttu. Ayrıca, Hüseyin Avni Paşanın, doktor muayenesi bile yaptırmadan aceleyle cenazeyi kaldırtmasından da bu işin bir cinayet ve tertipleyenin de kendisi olduğu anlaşılıyordu.

Sultan Abdülaziz Han, Türk tarihinin önemli devlet adamlarından biridir. Meşrutiyetçilerle arası iyi olmadığı için, muhalifler onun hakkında pek çok dedikodu çıkararak yıpratmaya çalışmışlar, Avrupa kamuoyu da bu yolda bir imaj meydana getirdiği için, sonraki yıllarda onun şahsiyeti hayli silik gösterilmiştir. Bu padişah için çıkarılan horoz dövüştürmesi ve deve güreştirmesi gibi şeyler tamamen hayal mahsulü olup, hiç utanılmadan uydurulmuş şeylerdir. Kendisi güçlü kuvvetli olup; ava, güreşe, cirit atmaya meraklıydı. Türk milleti, çok sevdiği bu büyük padişahın ardından günlerce ağladı. Hattâ ona yapılanlar yüzünden, bu memleketin lanetlendiği sözleri halk arasında söylenmeye başladı.

Hüseyin Avni Paşa, Sultan Abdülaziz ortadan kaldırıldıktan sonra daha yüksek mevkilere çıkmanın hesapları içindeyken, kolağası (yüzbaşı) ve Sultanın kayınbiraderi Çerkes Hasan Bey tarafından katledildi. İhtilalci liderler tarafından tahta çıkarılan V. Murad, amcasının işkenceli ölümünü işitmesiyle aklî dengesi bozuldu. Bu sebeple 31 Ağustos 1876’da tahttan indirildi. Yerine şehzade Abdülhamid Efendi, Osmanlı sultanı oldu.

Sultan Abdülhamid‘in 33 yıllık saltanat süresi üç devrede incelenebilir. 1) İlk bir buçuk yıllık dönem (I. Meşrutiyet dönemi), 2) 31 yıllık dönem (Şahsî idaresi dönemi), 3) Son bir yıllık dönem (II. Meşrutiyet dönemi). Padişah, saltanatının ilk bir buçuk yıllık dönemi içerisinde devlet idaresine karıştırılmadı. Ülkeyi Sadrazam Midhat Paşa ve arkadaşları idare etti. 23 Aralık 1876’da I. Meşrutiyet ilan edildi. Meclis, 24 Nisan 1877’de Rus Harbinin çıkmasına sebep oldu. Malî 1293 senesine rastladığı için 93 Harbi de denilen bu savaş Edirne Mütarekesine kadar dokuz ay sürdü. Gazi Osman Paşanın Plevne‘de ve Gazi Ahmed Muhtar Paşanın doğu cephesindeki başarılarına rağmen savaş umumi bir bozgunla neticelendi. Bu bozgunda özellikle İttihatçı liderlerin benlik kavgaları önemli rol oynadı. Ruslar ve Bulgarlar, binlerce Türk kadın ve çocuğu kestiler. Bir milyondan fazla Türk Bulgaristan’dan İstanbul’a göç etti. Bu faciaları gören Abdülhamid Han, İngiliz Kraliçesi Victoria’ya çektiği telgraf ile, barışın yapılmasını sağladı. Mütarekeden on gün sonra da Meclis-i Mebusânı kapattı. 3 Mart 1878’de imzalanan Ayastefanos Antlaşması, Türkiye için büyük kayıplara yol açtı. Kars, Ardahan ve Batum Ruslara geçti. Bulgaristan prensliği diye iç işlerinde bağımsız, dışta Türkiye’ye bağlı yeni bir devlet kuruldu. Ruslar, Bulgaristan’ı tamamen Osmanlı Devletinden ayırma projelerini yapmışlardı. 93 Harbi öncesi Bulgaristan’da Türk nüfusu çoğunlukta idi. Ruslar bu yerleri işgal ettikçe halkı toptan kurşuna dizmek, süngülemek, camilere doldurup yakmak suretiyle Türk nüfusunu sistemli şekilde azalttılar. Abdülhamid Han, Ayastefanos Antlaşmasının hükümlerini hafifletmek için diplomatik yollara başvurdu ve İngiltere’nin desteğini aradı. İngiltere Berlin’de bir konferans toplayarak Ayastefanos’un hükümlerini kaldırabileceğini, buna karşılık Rusya’nın Türkiye’den herhangi bir toprak isteğine engel olabilmek için, Kıbrıs’a yerleşmesi gerektiğini bildirdi. Padişah bu isteği kabul etmedi ve Meclis-i vükelâ’da (Bakanlar Kurulu) yaptığı bir konuşmada, Avrupa devletlerinin Türk’e hayat hakkı tanımayacağını, onların asıl maksadının Türk Devletini Konya ve civarında küçük bir prenslik hâline indirmek olduğunu söyledi. Bu sözleriyle o, kırk iki yıl sonraki Sevr Antlaşmasını daha o zaman sezmiş bulunuyordu. Fakat vekiller heyetinin ısrarı üzerine, Kıbrıs İngiltere’ye bir nevi kiralandı. Ada hukuken Türklere âit olacak, fakat İngilizler tarafından yönetilecek ve İngilizler uygun bir tarihte çekileceklerdi. Böylece Berlin Antlaşması 13 Temmuz 1878’de imzalandı. Bu antlaşma aslında Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmadı. Fakat Balkanlardaki Rus nüfuzunu önemli ölçüde kırıp bu statüyü Avrupalıların garantisi altına sokması bakımından önemlidir.

Berlin Antlaşmasının imzalanmasından sonra Sultan Abdülhamid’in saltanatındaki ikinci devre yani devleti şahsî ve bizzat idaresi başladı. Bundan sonraki işlerde asıl sorumluluğu yüklenecek olan padişahtır.

Böylece, 93 Harbi sonunda Osmanlı İmparatorluğu ve onun idaresini bilfiil üzerine almış bulunan II. Abdülhamid, sanki bir yıkıntının altında kalmış gibiydi. Osmanlı Devleti içeride ve dışarıda büyük meselelerle karşı karşıya idi. Ancak aklı, ilmi, zekâsı fevkalade yüksek olan II. Abdülhamid, bunların üstesinden gelmeyi başardı. İdaresi altındaki Türkiye, Berlin Antlaşmasından II. Meşrutiyete kadar, 30 sene içinde herhangi bir toprak kaybına uğramadı. 1881’de Teselya’nın Yunanistan’a bırakılması ve aynı yıl Tunus’un Fransızlarca işgali bu anlaşmaya imza koyanların rızalarıyla olmuştu. Buna rağmen II. Abdülhamid, Tunus’un işgalini hiç bir zaman kabul etmedi ve bunu sonuna kadar bir siyasî mesele yapmakta devam etti.

30 yıl müddetle Sultan Abdülhamid Hanın karşı karşıya bulunduğu meseleler ve bunlara karşı aldığı tedbirler ise şu şekildedir:

1. 1853 Kırım Harbi sırasında yabancı devletlerden alınan büyük borçlar; Reşid, Fuad ve âli Paşaların sınırsız harcamaları, Sultan Abdülaziz zamanında ordu ve donanmanın geliştirilmesini sağlamak için alınan borçlar ve Rusya’ya ödenecek savaş tazminatı devletin belini bükmüştü. Dış borçlar devlet borcu olduğu için, bunlar ödenmedikçe, yabancı devletlerin elleri Türkiye’de olacaktı. Bu sebeple padişah ilk iş olarak bu meseleye çare bulmaya çalıştı. 1881’de yayınladığı bir kararname ile devletin bir çok tekel gelirlerini tek idare altında topladı ve buradan dış borçların düzenli taksitlerle ödenmesine karar verildi. Buna karşılık dış borcumuzun yarısı silindi. Düyun-u Umumiye denilen bu idare, alacaklı devletlerin temsilcileriyle ortak idare ediliyordu. Padişah, böylece hem yabancı müdahalelerini önlemiş, hem devletin malî işlerine bir düzen vermiş oldu.

2. Berlin Antlaşmasıyla Teselya’ya sahip olan Yunanistan, Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetlerini hızlandırdı. Girit ve Yanya’da çete savaşlarını körükledi. Balkanlarda Yunan ordu birlikleri sınır ihlallerine başladı. Bu olaylar üzerine Abdülhamid Han, Yunanistan’a askerî müdahalede bulunulmasına karar verdi. Padişah, ayrıca, Batılı devletlerin ve Rusya’nın Yunanistan lehine harekete geçmesini istemediğinden, müdahalenin bir yıldırım harbi olmasını sonucun süratle alınmasını istedi. Bu emirle harekete geçen Müşir Ethem Paşa kumandasındaki Türk birlikleri, 24 saatte Termopil geçidini aşıp Atina’ya girdi. Bütün Avrupa kumandanları bu olayla şaşkına döndü. Çünkü Alman kurmayları, Osmanlı ordusu, Termopili altı ayda geçemez diye rapor vermişlerdi. Rusya, İngiltere ve Fransa’nın müracaatı üzerine savaş o noktada durduruldu. Bu üç devlet; Türkiye, Yunanistan’dan çıkmadığı takdirde savaş ilan edeceklerini bildirdiler. Yunanistan, Türkiye’ye büyük bir savaş tazminatı ödeyerek kurtuldu. Ancak, bu üç devlet, Osmanlıyı galip geldiği bir savaşta yenik duruma düşürmek için Girit’e muhtariyet verilmesini kararlaştırdılar. Girit, Osmanlı Devletine bağlı kalmakla birlikte, kendi kendini idare eder bir valilik olacaktı. Burası, ancak Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra Yunanistan’a ilhak edilebildi.

II. Abdülhamid Han, Yunan Savaşı hariç bütün dış meselelerini dâima diplomatik yollarla halletmeye çalıştı. Gerçi diplomatik yol kesin sonuç vermeyen ve işleri sürüncemede bırakan bir yoldu. Ancak, Türkiye zayıf ânında, savaştan uzak kalmak ve dış istekleri sürüncemede bırakmaktan dâima kârlı çıkıyordu. Oysa, kesin zafer elde ettiği Yunan Harbinden bile bir kâr elde edememişti.

3. İngilizlerin Arap milliyetçiliğini yaymak ve Arapların hakkı olduğunu iddia ederek, Mısır hidivini halife yapmak konusundaki gayretlerine, Abdülhamid Han, Panislamizm politikasıyla karşı koydu. O tarihlerde İngiltere, Rusya ve Fransa’nın idareleri altında büyük Müslüman kitleleri bulunuyordu. İngiltere’nin, Türk idaresindeki Arap ülkelerine de göz dikmesi üzerine padişah, bu devletlerin Müslüman halklarını kendi nüfuzu altına almayı, bütün dünya Müslümanları ile İstanbul arasında güçlü bağlar kurmayı uygun gördü. Bunun için dünyanın her tarafında, İslâm topluluklarının lideri durumunda bulunan büyük din adamlarıyla temasa geçti. Bunlara özel mektuplar gönderdi. Rütbe ve nişanlar verdi. Böylece bu dinî liderlerin hepsi kendilerini İslam halifesinin mahallî memurları, temsilcileri olarak görmeye başladılar. Müslümanları Avrupalı ve Rus emperyalistlere karşı uyarmak üzere Çin’e kadar adamlar gönderdi. Sonuçta öyle bir durum meydana geldi ki, Afrika’nın en uzak köşesindeki bir Müslüman cemaati bile hiç Türkçe bilmedikleri halde, camilerden çıkınca, ellerinde Türk bayrakları ile dolaşıyorlardı.

Ayrıca İstanbul’da basılan binlerce kitap ve broşür, Rus idaresi altındaki Türk ülkelerine gönderiliyor, böylece her tarafta Türkler ortak bir kültür kaynağından besleniyorlardı.

Sultan Abdülhamid Hanın bu politikası sayesinde İstanbul, İslâm dünyasının kalbi durumuna geldi. Rusya, İngiltere ve Fransa, onun, kendi müslüman tebaaları arasındaki bu nüfuzundan çekinerek daha dikkatli hareket etmeye başladılar.

4. Birçok gelirini Düyun-u Umumiyeye bırakan devlet, memur ve asker maaşlarını zamanında ödeyememe, iki veya üç ayda bir ödeme yapma durumuyla karşı karşıya kaldı. Ancak aynı devirde hayatın fevkalâde ucuz ve Osmanlı parasının kıymetli olması sayesinde, sıkıntı çeken hiç kimseye rastlanmadı. Bir aylık maaş, üç ay boyunca rahatlıkla yetiyordu.

5. Yahudilerin arz-ı mev’ud (vadedilen topraklar üzerinde devlet kurma çalışmalarını hızlandırmaları. Yahudiler, İngilizlerin de desteğiyle bu gayenin gerçekleşmesi için siyonist teşkilatlar kurup zengin gelir kaynakları temin ettiler. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için çalışıyordu. Yahudiler, 1870 senesinden itibaren Filistin toprakları üzerinde ziraî yerleşme merkezleri oluşturmaya başladılar. Daha çabuk ve kesin bir yerleşme yapabilmek için Herzl, Sultan Abdülhamid’le görüştü ve ondan Filistin’de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istedi. Buna karşılık Osmanlı Devletinin bütün borçlarını ödeyeceklerini bildirdi. Bu isteğe karşı Abdülhamid Han, Tarihimize altın harflerle geçen şu cevabı verdi: “Ben, bir karış dahî olsa toprak satmam. Zîra bu vatan bana değil, milletime âittir. Milletim bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldâr kılmıştır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz.”

Abdülhamid Han ayrıca Yahudilerin el altından ve gizli faaliyetlerine karşı da harekete geçti. Filistin’in tamamını arazi-i şahâne (padişaha ait arazi) ilan ederek satılmasını yasakladı. Bizzat şahsına bağlı bir orduyu Filistin’de görevlendirdi. Kafkas ve Balkanlardaki bir kısım Müslümanları Filistin’e yerleştirdi. Padişahın bu faaliyetleri üzerine Yahudiler, bütün güçlerini Abdülhamid Hanı tahttan indirme yoluna çevirdiler. Ve mason yaptıkları yerli hainlerle işbirliği yaparak, bu niyetlerini gerçekleştirdiler.

6. Berlin Antlaşmasının 61. maddesi, Anadolu’da Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde ıslahat yapılmasını öngörüyordu. Bu maddenin Ermeni muhtariyetini doğuracağını ve ülke bütünlüğünü parçalayacağını görerek, Abdülhamid Han uygulamadan kaldırdı. Bu maddeyi uygulama taraftarı olan sadrazam ve devlet adamlarını azletti. Bunun üzerine, çeşitli Avrupa şehirlerinde ve Amerika’da yetiştirilmiş Ermeni ihtilalcileri, Türkiye’de ihtilal hazırlıklarına giriştiler. Devletine bağlı Ermenileri terörle sindirerek kendilerine katılmaya zorladılar. Böylece, İhtilalci Ermeniler tarafından, doğuda pek çok Ermeni vatandaş katledildi. Avrupa’da da bu katliamların Türkler tarafından yapıldığı intibaını vermek için yoğun bir propaganda başlattılar. Ermeni ihtilalcileri tarafından Abdülhamid Han “Kızıl Sultan” ilan edildi. Bunların niyeti, Türkiye’de bir ihtilal hareketi uyandırdıktan sonra, Avrupa devletlerinin müdahalesini sağlamaktı. Ancak giriştikleri pek çok teşebbüs, Abdülhamid Han tarafından, Avrupalıları ayağa kaldırmadan bastırılıp söndürüldü. Ayrıca, Doğu Anadolu’da Hamidiye Alaylarını kuran padişah, bölge aşiretlerini kendisine bağladı. Bu olaylarla bölgede asayişi sağlayarak devletin hakimiyetini pekiştirdi.

Bu defa Ermeniler de, padişahı ortadan kaldırmadıkça Ermenistan’ı kuramayacaklarını düşündüler. Avrupa’da meşhur bir teröristi para ile tutup, İstanbul’a getirdiler. Cuma namazı için gittiği Yıldız Camiinde II. Abdülhamid Hanın arabasına bomba konuldu. Ancak camiden çıktıktan sonra, padişahın bir dakikalık gecikmesi hayatını kurtardı.

7. 31 yıllık olaylar sonunda dış düşmanlar emellerine ulaşabilmek ve Osmanlı Devletinin yıkılmasını sağlamak için, Sultan Abdülhamid Hanın ortadan kaldırılması veya tahttan indirilmesi gerektiğinde birleştiler. Ancak bütün teşebbüs ve gayretlerine rağmen bunu başaramadılar. Binlerce yıllık bir tarih gösteriyor ki, Türk dışarıdan yıkılmıyordu. Öyleyse yine tarihi entrikalar dönmeli ve Osmanlı Türklüğü içeriden parçalanmalıydı. Tezgâhlar bu gaye ile dönmeye başladı. 1890 yılında İngilizlerin desteğiyle kurulan İttihat ve Terakki Cemiyetinin hedefi, Abdülhamid Hanı tahttan indirmek ve meşrutiyeti ilan etmekti. Büyük paralarla Osmanlı devlet adamlarını satın almaya ve kısa sürede pek çok taraftar bulmaya başladılar. Bu cemiyet, 1897’de padişahı tahttan indirmek için tertip içine girince, basılarak üyeleri yakalandı. Bunlar idama mahkûm edildilerse de, cezaları padişah tarafından müebbet hapse çevrilerek yurdun çeşitli yerlerine sürüldüler. Ancak bunlar, Paris’e kaçarak faaliyetlerine devam ettiler. Ermeni, Yahudi ve Balkan komitecileriyle, yani padişahın aleyhinde olan herkesle işbirliğine başladılar. Müslüman kanı dökmekten zevk alan Bulgar, Sırp, Yunan çeteleri, Abdülhamid Hanı tahttan indirmek için, İttihat ve Terakki Cemiyetine kucak açtılar. Bunların ihanetleri o dereceydi ki, Ermenilerin düzenlettirdiği bombalı suikastten padişah kurtulduğu zaman, şâir Tevfik Fikret, teröriste; “Ey şanlı avcı” diye sesleniyordu.

Türkiye’de padişaha karşı olmak, âdeta aydın olmanın bir gereği gibi görülmeye başlandı. Sarıklı medrese hocalarından, setre pantalonlu Fransız taklitçilerine kadar herkes muhalifti. Nihayet bu yoğun propaganda, ordudaki genç subaylar arsında da yayılmaya başladı. Bazı subaylar çeteciliği bir siyasî hareket kolu olarak benimseyerek, Türk Devletine karşı komitacılığa, yani dağa çıkıp isyana başladılar. Aralarında Enver, Nİyazi gibi mâceracı kimselerin de bulunduğu bu subaylar grubu, kendilerine kuvvet sağlayabilmek için, Bulgar komitacılarıyla ortak hareket ediyorlardı. Selanik’te bulunan Osmanlı Üçüncü Ordusu, âsî bir ordu haline geldi.

Neticede II. Abdülhamid, II. Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı (1908). Böylece saltanatının yaklaşık beş ay sürecek üçüncü ve son bölümü başladı. Abdülhamid Hanın tahta çıktığı zamanda olduğu gibi, bu devrede de iktidar yetkileri tamamen elinden çıkmıştı. Bir yerde 1908, Osmanlı Devleti tarihinde, artık, Osmanlı hânedanının devre dışı bırakıldığı ve siyasî iktidarın ellerinden alındığı bir tarih oldu.

İttihatçılar silah zoru ile iktidara geldikleri için, yeni meclisin kurulmasında da çetecilik metodlarını kullandılar. Meclisi kendi adamlarıyla doldururlarken, muhaliflerini de kiralık katillerle ortadan kaldırdılar. Ancak, bunların iktidarı sağlamlaşırken, devlet çatırdamaya başladı. Türkiye’ye bağlı bir prenslik olan Bulgaristan, hemen bağımsızlığını ilan etti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Türkiye’ye ait olan Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini bildirdi. Girit muhtar idaresi Türkiyeden ayrıldı ve Yunanistan’la birleşti. Ermeni komitacıları, Adana ve çevresinde büyük bir isyan çıkardılar. Ülkenin bir baştan bir başa tam bir kargaşa içine düştüğü sırada, 31 Mart Vakası meydana geldi. İttihatçıların Selanik’ten İstanbul’a getirip yerleştirdikleri Avcı taburlarına mensup bir kısım asker ve halk ayaklanarak, İttihatçılara karşı harekete geçti. Padişah, yetkilerinin çoğunu Meclise devrettiği için inisiyatifini kaybetmişti. Meclis iş göremiyordu. On gün kadar devam eden bu kargaşalıkta, İttihatçılar, Rumeli’nde ne kadar Sırp, Bulgar, Rum, Arnavut çetecisi varsa topladılar. Bunların yanına pek az da Türk askeri katıldı. Üçüncü Ordu kumandanı Mahmut Şevket Paşa‘nın emri altında İstanbul’a gelen bu çetecileri, devlet merkezine sokmak istemeyen kumandanlar Padişaha müracaat ettiler. Ancak kardeş kanı dökülmesini uygun bulmayan padişah buna izin vermedi. İsyanı yatıştırma bahanesiyle İstanbul’a giren İttihatçılar ve dağdan inmiş Balkan komitacıları pek çok kan döktüler. Ayrıca, isyanın sorumlusu olarak da padişahı gösterip, onu tahttan indirmeye karar verdiler. Fetva emîni Hacı Nuri Efendi, padişahın tahttan indirilmesi için hiç bir sebebin bulunmadığını söyleyince, söylediklerini yapacak birini bulup fetva yazdırdılar.

Daha sonra, Yahudi Emmanuel Karasu, Ermeni Aram, Arnavut Toptanî ve Gürcü Ahmed Hikmet Paşa, Padişaha giderek; “Millet sizi istemiyor” dediler. Ancak Türk milleti adına söz söyleyen görülmüyordu.

Tarihimizin en büyük lekelerinden biri olan bu hadise, aynı zamanda Türk Milletine yapılan en büyük hakaretlerden biriydi.

II. Abdülhamid Han, Türk tarihinin çok büyük bir şahsiyeti ve dünya siyaset tarihinin de en önemli kişilerinden biridir. Belki de bu büyüklüğü yüzünden kolay anlaşılamadı ve aleyhinde yerli ve dış düşmanlar, her şeyi söylediler. Ancak, gelişen olaylar zamanla padişahın ne kadar haklı olduğunu ortaya koydu. Fakat devlet elden gitti. Muhaliflerin başı olan Ahmed Rıza Bey, Cumhuriyet döneminde yazdığı hatıralarında ona özgüler yağdırdı. Bu korkunç pişmanlığın en açık örnekleri Süleyman Nazif, Rıza Tevfik Bey ile diğer bazı şairlerin yazdığı şiirlerle dile getirildi.

II. Abdülhamid Han, eğitim, ulaşım, imar ve kültür faaliyetleri bakımından, Osmanlı Devletinin en önde gelen padişahlarındandır. Osmanlı kültür hayatının iki büyük padişahından biridir. Bunlardan birincisi, eser yazdırmada ön sırayı alan II. Murad’dır. Sultan II. Abdülhamid de İmparatorluğun başından beri yazılmış bütün eserleri bastırmakla dikkat çeker. Bu bakımdan, köklü ve geniş kültür faaliyetleri içinde yer alan hiçbir devirde onunki kadar okul açılmamış, o kadar çok insan yetişmemiştir. Bunların hemen hepsi Çanakkale Savaşı‘nda şehit düştü ve devlet fikir bakımından da gerilemiş oldu. I. Dünya Savaşının ve Millî Mücadelenin bütün başarılı kumandanları (Ulu Önder Atatürk dahil) o devir Harbiyesinden yetişmiş aydın insanlardı.

Osmanlı Devletinin son parlak dönemini yaşatan bu büyük devlet ve siyaset adamı, devrinde dünyanın dört büyük gücünden biri olan ve yedi milyon küsur kilometrekareden fazla olan ülke toprağını İttihatçılara teslim ederken: “Türkiye’yi on sene idare edebilirlerse, bir asır idare ettik diye sevinsinler” demiş ve muhtemel neticeyi daha o anda işaret etmiştir.

Nitekim bu tarihten itibaren ülkemiz büyük felaketlerle karşı karşıya kaldı. 1911’de İtalyanlar, Trablusgarb’ı işgal etti. 1912’de Balkan Savaşı bozgunu oldu. İki büyük kıta ile ilgimiz kesildi. Afrika’da 1.200.000, Rumeli’de ise 250.000 kilometrekare vatan parçası elden gitti. Bu sırada İttihatçılar, devlet içinde iktidarı bütünüyle ele geçirdiler. Enver Bey, paşalığa terfi etti. Eski posta kâtibi Talat Bey, paşalıkla sadrazam oldu. İstanbul muhafızı olan Albay Cemal Bey de paşa yapıldı. Böylece Enver-Talat-Cemal adlarındaki paşalar, devlette tek söz sahibi oldular. 1914 yılında da bir oldu bittiye getirerek Fransa, İngiltere ve Rusya’ya karşı, Almanya’nın safında I. Dünya Savaşına girdiler. Osmanlı Devleti dört yıllık savaş içinde, yedi cephede çarpıştı ve yüzbinlerce evladını kaybetti. Aslında Türk orduları, savaşlarda büyük başarılar gösterdiler. Çanakkale ve Irak cephesinde müttefik kuvvetler bozguna uğratıldı. Filistin ve Suriye Cephelerinde ise İngilizlere yenilerek Adana’ya çekildiler. Fakat Almanya barış isteğiyle ittifaktan ayrılınca, Osmanlı Devleti de, bu kötü şartlar altında barış istemek zorunda kaldı. Artık, Osmanlı Devleti bitmişti.

I. Dünya Savaşının son günlerinde, önce Abdülhamid Han ve arkasından Sultan Mehmed Reşat vefat ettiler (1918). II. Abdülhamid Han’a çok hazin bir cenaze töreni yapıldı. Onun 33 yıl boyunca bütün cihana karşı ayakta tuttuğu koca Türk Devleti, komitacılıktan yetişmiş kişiler elinde on yılda eriyip bitti. Meşhur tarihçi ve yazar Ahmed Rasim, padişahın tabutunun arkasından; “Senin cenazen bile bu milleti idare edebilir” diye ağlıyordu. Bir Yahudi tarihçi ise; “En ufak menfaati uğruna bütün dünyayı feda etmeyi göze aldığı milletinin felaketini görmemek için, bir an önce öldü” demekten kendini alamıyordu.

İttihatçılar ise, I. Dünya Savaşı sonunda, ülkenin düşmana teslimi anlamına gelen Mondros Mütarekesini imzaladıktan sonra bir gece yarısı ülkeyi terkettiler. Tahta geçen Sultan Vahidettin‘e ise, mevcut bulunmayan bir devletin hükümdarlığını yapmak kaldı.

Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye, yani “Yüce Osmanlı Devleti”, 1920 yılında Sevr Antlaşması ve İstanbul’un işgaliyle siyasî bakımdan sona erdi. Böylece, altı yüzyılı aşkın bir ömrü olan bu büyük Türk Devleti, yerini, Türk Milletinin emsalsiz evladı Mustafa Kemal Atatürk‘ün, dehası ve milletine olan inancı ile kurduğu Türkiye Cumhuriyeti‘ne bıraktı.

Bugün Birleşmiş Milletler teşkilatının yapmak istediği, fakat başarılı olamadığı dünya devleti fikrini, Osmanlı İmparatorluğu, altı asra yakın bir süre devam ettirdi. Avrupa’nın yarıdan fazlasını egemenliği altında bulundurdu. Bu milletlerin her türlü meselelerini, kendi dinine bağlı imişlercesine halletmeye çalıştı ve başarılı oldu. Bugün dünyanın bel bağladığı insani kaidelerin ve hürriyetlerin büyük bölümünü, ırk ve din farkı gözetmeksizin, en adaletli biçimde uyguladı ve reâyâ denilen gayr-i müslim unsurun günümüze gelmesini sağladı.

Bu muazzam imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesiyle, bünyesinden irili ufaklı 24 devlet doğdu. “Daha fazla hüriyet”, “daha âdil idare” diye ayaklanarak devlet kuran milletler, aradan bir yüzyıla yakın zaman geçmiş olmasına rağmen, halen, aradıkları huzuru bulabilmiş değillerdir

KÜTAHYA – ESKİŞEHİR MUHABERELERİ

( 10 – 24 TEMMUZ 1921)

· yunanlılar I. ve II. İnönü yenilgilerinden sonra büyük bir hazırlığa giriştiler.

    Fransa ve İtalya, yunanlılardan desteğini çektiği halde, İngiltere Yunanistan desteğini devam ettirdi. Yunanistan arka arkaya aldığı yenilgilerin izlerini silmek İngiltere’nin tekrar güvenini kazanmak ve Türk ordusunun toplanmasına fırsat vermemek için harekete geçti. Yunan kralı konstantin savaşı bizzat yönetmek için önce İzmir oradan da Kütahya’ya geçerek komutanlarıyla bir görüşme yaptı. Bu toplantıda Ankara üzerine saldırı kararı alındı.yunanlılar saldırı sonucu afyon, Bilecik, Kütahya ve Eskişehir’i işgal ettiler. Yunan kuvvetleri yer yer Sakarya nehrini geçtiler. Mustafa Kemal cephe komutanı ismet paşa ile görüşerek orduların Sakarya nehri doğusuna çekilmeleri emrini verdi.

· Türk birliklerinin Sakarya’nın doğusuna çekilmelerinin sebebi düşmanı hareket üssünden uzaklaştırmak. Türk ordusuna da daha büyük kayıplar verdirmemek ve yeniden toparlanmak için zaman kazanmaktı.

· Cephedeki bu başarısızlık mecliste büyük tartışmalara sebep oldu. Bazı milletvekilleri meclisin tehlikede olduğunu ve meclisin daha emniyetli bir yer olan kayseri ye taşınmasını istedi.ancak bu istek meclis tarafından kabul edilmedi.

· Mecliste Mustafa Kemal karşı olanlar “ ordu nereye gidiyor, millet nereye götürülüyor, bu harekatın elbette bir sorumlusu vardır.o nerededir onu ordunun başında görmek isteriz.” Diyerek Mustafa Kemal in gücünü ve etkisini kırmak istiyorlardı.

· Mustafa Kemal i seveler ve ona karşı olanlar onun Türk ordusunun başına geçmesi fikrinde birleşmişlerdi.

· Sert tartışmalardan sonra TBMM, 5 Ağustos 1921 de Başkomutanlık kanunu kabul etti.bu kanuna göre meclis üç aylık süre için, bu yetkilerini ve başkomutanlık görevini Mustafa Kemal e verdi.

· Mustafa Kemal Amasya genelgesinden sonra istemeyerek ayrıldığı askerlik görevine en üst rütbeyle yeniden dönüyordu.

· İsmet paşa genelkurmay başkanlığından ayrıldı. Bu göreve Mareşal Fevzi Çakmak getirildi.

· Fevzi paşa genelkurmay başkanlığı görevini 1944 yılına kadar yürütmüştür.

Yenilginin Sonuçları

    Afyon, Kütahya ve Eskişehir yunanlıların eline geçti Mecliste sert tartışmalar oldu, ilk muhalefet oluştu. Halkta ümitsizlik baş gösterdi. Moskova’dan Batum’a gelen Enver paşanın Anadolu’ya geleceği endişesi başladı. Yunanlıların Ankara’yı ele geçirme ve TBMM yi dağıtma ümitleri arttı.

Tekalifi Milliye Emirleri ( 7 – 8 Ağustos 1921 )

Mustafa Kemal başkomutanlık kanunu ile meclisin bütün yetkilerini eline alarak devlet işlerinde tek başına ve çabuk karar verme fırsatı bulmuştu.

Bu yetkiler üç aylık sürelerle uzatıldı. 20 temmuz 1922 de ise süresiz hale getirildi. Mustafa Kemal cumhurbaşkanı seçilene kadarda durum devam etti. Mustafa Kemal Türk ordusunu Sakarya savaşına hızla hazırlamak ve savaş gücünü artırmak için tekalifi milliye emirlerini yayımlattı. Bu emirlerle halktan büyük fedakarlıklar istendi.

Buna göre:

1. her kazada bir tekalifi milliye komisyonu kurulacak. Her komisyon tekalifi milliye emirlerinde istenilen malları toplayıp bildirilen cepheye gönderecek.

2. her ev bir kat çamaşır, bir çift çorap, ve çarık hazırlayacak.

3. tüccar ve halk elindeki çadır, bez, kumaş, astar, kösele hayvan malzemesi v.s. nin %40 ını bedeli sonra ödenmek şartıyla ilgili komisyona verecek.

4. insan ve hayvan yiyeceklerinin %40 teslim edilecek.

5. nakil malzemeleri ayda bir de olsa 100 km kullanılacak.

6. ordunun ihtiyacı olan terk edilmiş bütün mallara el konacak.

7. akaryakıt, araba lastiği v.s %40 na el konacak.

8. silah ve malzeme yapan demirci, marangoz, saraç, dökümcü ordunun emrine alınacak.

Bu tedbirler olağanüstü şartlarda olağanüstü tedbirlerdir. Sırtını İngiltere gibi güçlü bir devlete dayamış olan yunanlılar karşısında ne kadar güç şartlar altında mücadele edildiği anlaşılmaktadır. Bu emirler dünyada ilk defa topyekün bir savaş uygulamasıdır. Bu emirlerin yayımlanması ve uygulaması ile halkadaki ümitsizlik kaybolmaya başlamıştır.

Tekalifi milliye emirleri Osmanlıdaki “avarız” vergisiyle benzerlik göstermektedir.

Araştırmanın amacı içeriği kısıtları

A ) Araştırmanın amacı:Araştırmanın amacı Türkiye otomobil pazarındaki araçların teknik özelliklerine bağlı olan satış garantilerinin süresinin araç satışlarındaki etkisini ortaya çıkarmak ve bunun önemini potansiyel müşterilere göstermektir. Buna bağlı olarak amaçları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

1) Otomobillerin teknik yönden artı ve eksilerini ortaya çıkarmak.

2) Otomobillerin satış sonrası hizmetlerini değerlendirmek.

3) Tercih sırasında etkili olan faktörleri belirlemek.

4) Satış sonrası garantinin ve bunun süersinin satışlara olan etkisini belirlemek.

5) Satış sonrası garantinin fiyata olan etkisini belirlemek.

6) En çok şikayat edilen konuları belirlemek.

7) İkinci el piyasaya yönelme nedenlerini belirlemek.

8) Satış sonrası garanti süresinin satışları etkilemesinde mesleki ve ekonomik farklılıkların belirlenmesi.

B) ARAŞTIRMANIN KISITLARI:

1) Kapsam Kısıtı:Araştırmanın kapsamı seçilen markaları kullanan ve İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa’da oturan ve 2. el piyasanın en yoğun olduğu İstanbul’daki 2. el otomobil sahipleri.

2) Zaman Kısıtı : Araştırmanın tamamlanması 1 aydır.

3) Maliyet Kısıtı : Yapılacak araştırma için ayrılacak bütçe?__________

C) ARAŞTIRMANIN ZAMAN İÇERİĞİ :

Örneklemede kullanılacak kişilerin belirlenmesi yedi gün içinde tamamlanacak anketin örnek kapsamındaki kişilere uygulanmasına 20 gün ayrılmıştır. Diğer aşamaların tamamlanması ise son 3 gün içinde gerçekleşecektir.

Araştırmanın Yargılanması

Yapılacak araştırma sonuçları söz konusu otomobillerin müşterilerin gözünde ne konumda oldukları ortaya çıkacak otomobil sahiplerinin kullandığı araçlarda garantiye verdikleri önem belirlenecek, bu garantinin uygulanışındaki eksiklikler ve faydalar belirlenecek. Garantinin satış ve satış fiyatındaki etkisi açıklanacak. Bu garantinin 2. el otomobillerde devam ettirilmesi incelenerek müşterilerin 2. el araç alırken bu garantilere verdiği önem belirlenecek. Ayrıca garantinin piyasada ayırt edici bir özellik ortaya koyup koymadığı anlaşılacak. Ekonomik ve mesleki yönden farklılık gösteren müşterilerin bunlara verdiği önem açığa çıkacaktır. Bu sonuçlara dayanarak üretici ve ithalatçı firmaların alacağı kararlar planlama açısından önemli olacaktır.

Araştırmanın Metodolojisi

A) ÖN ÇALIŞMALAR : Araştırmada kullanılacak örneği belirlemek için İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa’daki seçilen markaların yetkili bayiilerine gidilerek otomobil alan araç sahiplerinin ad soyad ve telefon numaralarını almak ve İstanbul’da Trafik Genel Müdürlüğü’nden seçilen markaların 2. elini alan araç sahiplerinin ad soyad ve telefon numaralarını alarak, bu kişilerle irtibat kurulacak ve anket için randevu alınacaktır.

B) ARAŞTIRMA MODELİ VE VARSAYIMLARI : Araştırmada yüzyüze anket yoluyla bilgi toplanacaktır. Ancak randevu alınamayacak koşullarda telefonla görüşme yöntemi de uygulanabilir. Araştırma keşfedici araştırma modelindedir. Otomobillerin ve sahiplerinin özellikleri tercih etme sebeplerini beklentilerini şikayetlerini öğrenmeye yönelik bir araştırmadır. Ana kütle ise İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa’da ikamet eden ve ankette ismi geçen markaları kullanan tüm kişilerdir.

C) ÖRNEKLEME : Örnekleme yöntemi basit tesadüfi örnekleme olacaktır. İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa’daki seçilen markaların yetkili bayiilerine giderek her marka için 300 ‘er kişi tesadüfi olarak belirlenecektir. Ayrıca İstanbul’da Trafik Genel Müdürlüğü’nde kayıtlı seçilen markadaki araç sahiplerinden her marka için 300’er kişi seçilecektir. Araçlarını 0 km. ‘de alan 1500 kişi ve 2. el olarak alan 1500 kişi olarak toplam 3000 kişiye uygulanacaktır. Bu rakamı üç kente paylaştırdığımızda Bursa, İzmir ve Ankara’da 375’er kişi ile İstanbul ‘da ise 1875 kişi ile görüşülecektir. 4 kentte toplam 30 anketör kullanılacaktır. Bursa, İzmir ve Ankara’da 4’er anketör, İstanbul’da ise 18 anketör görev yapacaktır.

D) ARAŞTIRMADA TEST EDİLECEK HİPOTEZLER :

1) H0 : Cevaplayıcıların cinsiyeti ile marka tercih etmeleri arasında bir ilgi vardır.

H1 : Cevaplayıcıların cinsiyeti ile marka tercih etmeleri arasında bir ilgi yoktur.

2) H0 : Cevaplayıcıların gelir düzeyi ile tercih ettikleri otomobil arasında bir ilgi vardır.

H1 : Yoktur.

3) H0 : Cevaplayıcıların yaşı ile tercih ettikleri otomobil arasında bir ilgi vardır.

H1 : Yoktur.

4) Mesleği

5) Öğrenim Durumu

6) Gelir Durumu

7) Garanti Kapsamı

8) Garanti Süresi

9) Teknik Özellikleri

10) Yapılan reklam sıklığı

11) Servis Ağı

12) İkamet Ettiği Bölgenin Özellikleri

E) VERİ VE VERİ TOPLAMA YÖNTEM VE ARACI : Yapılacak anketler gerekmediği sürece yüzyüze anket olması nedeniyle yükse cevaplandırma oranı bulunmaktadır. Gerekenlere uygulanacak olan telefonla görüşme yönteminde de yüksek cevaplandırma oranı bulunmaktadır. Aynı zamanda yüzyüze yapılan görüşmelerde gözlem yapma imkanı da olacaktır. Önceden hazırlanmış anket formları vasıtasıyla yapısal görüşme yapılacaktır. Sorular cevaplayıcılara hep aynı sıra ile sorulacaktır.

F) VERİ VE BİLGİLERİN ANALİZE HAZIRLANMASI : ???????????????????????????????????????????????????????????????????????????????????????????

Araştırmanın Geçerliliği Ve Güvenilirliği

Anketler deneyimli kişiler tarafından yapılacak, kendilerine anketin uygulanması ile talimatlar ve gerekli eğitim verilecektir. Yapılan anketler her günün sonunda kontrol edilecek ve bunun sonucu olarak olası problemlere ve hatalara en kısa sürede müdahale etme şansına sahip olunacaktır. Araştırma, 30 gün süreceğinden olgunlaşma etkisi görülebilir.

Araştırmanın Maliyeti

Bir anketöre verilecek yemek + yol masrafı : 5.000.000 amına koyiyim.

Toplam anketör sayısı : 30 kişi

Toplam çalışma günü : 20 gün

TOPLAM YEMEK + YOL MASRAFI : 3.000.000.000 TL

Anket başına ödenecek ücret : 2.000.000

Toplam yapılacak anket 3.000

TOPLAM ANKETÖR MASRAFI : 6.000.000.000 TL

Anket Formu Başına Basım Masrafı : 100.000

Toplam Anket Formu Sayısı : 3.000

TOPLAM BASIM MALİYETİ : 300.000.000

Veri ve Bilgilerin Analiz Masrafı 3.000.000.000 TL

TOPLAM MASRAF : 12.300.000.000 TL

Misak-ı Millî, 28 Ocak 1920’de, son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ınca kabul edilen, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde, ülkenin bütünlüğü ve ulusal bağımsızlığı konusunda alınan kararlar doğrultusunda hazırlanan savaşım programı; Ahd-ı Mil1î’nin (Ulusal Ant) belgesidir.

I.Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu, dayatılan Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzaladıktan sonra, emperyalist devletler ülkeyi işgal etmeye başladı. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde ulus çapında dile getirilen kısıtsız ulusal bağımsızlık istemi, yabancı bir devletin koruyuculuğunu ya da manda statüsünü dışlayan ve yabancılara tanınan ayrıcalıkları kaldırmayı hedefleyen bir istemdi. Bu istem, Osmanlılık, İslâm Birliği, Turancılık siyasetleriyle birlikte önemli ölçüde Wilson öğretisini de reddediyordu. Sivas Kongresi’nde seçilen Mustafa Kemal başkanlığındaki Heyeti Temsiliye’nin Osmanlı hükümeti temsilcileriyle yaptığı görüşmelerde, Meclis-i Mebusan’ın yeniden toplanması kabul ettirildi. Seçimler sonucu oluşan meclisteki 175 milletvekilinden 116’sı ulusal kurtuluş hareketi yanlısıydı ve meclis çalışmaları için İstanbul’a gelmeden önce Ankara’ya yerleşmiş olan Heyeti Temsiliye adına Mustafa Kemal ile görüştüler. Mustafa Kemal bu görüşmede milletvekillerine Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde benimsenen ilkeleri anlattı ve Misak-ı Millî’yi oluşturacak olan taslakları verdi. Meclisin en önemli çalışması 28 Ocak 1920’de Misak-ı Millî’yi kabul etmesi oldu. Atatürk Misak-ı Millî’yi, «Ulusun tam bağımsızlığını sağlayıp ülkenin bütünlüğünü kapsayan ve bunları bozabilecek tüm engelleri ortadan kaldıran bir and» olarak tanımlar. Misak-ı Millî’nin kabulü, Müttefikler’in hoşnutsuzluğunu arttırdı. Bu gelişmeye Anadolu’da çetecilerin artan direnişi de eklenince, İstanbul’a giren işgal kuvvetleri Meclis-i Mebusan’ı dağıttı. İstanbul’dan kaçabilen Meclis üyeleri ile Anadolu’da yeniden seçilen üyeler Ankara’da T.B.M.M.’ni oluşturdular. T.B.M.M. Misak-ı Millî’ye bağlılık andı içti ve Türkiye’nin bağımsız ve Misak-ı Millî ile belirlenen sınırlar içinde bir bütün olduğunu açıkladı.

MİSAK-I MİLLÎ (ULUSAL AND)

Aşağıda imzası bulunan Meclis-i Mebusan üyeleri, devlet ve ulusun geleceğinin haklı ve sürekli bir barışa ulaşması için katlanabileceği özverinin en üst sınırını içeren aşağıdaki esasların bütün olarak sağlanmasının olanaklı olduğunu ve adı geçen esaslar dışında kalıcı bir Osmanlı saltanat ve topluluğunun varlığının olanaksız olduğunu kabul edip onaylamışlardır.

Madde 1 – Osmanlı Devleti’nin, özellikle Arap çoğunluğun oturduğu ve 30 Ekim 1918 tarihli ateşkesin imzalandığı sırada düşman ordularının işgali altında bulunan topraklarının geleceği, halkın özgürce açıklayacağı oylarına uygun olarak belirlenmelidir. Adı geçen ateşkes kapsamında din, ırk ve soyca bir olan, birbirine karşı karşılıklı saygı ve özveri duyguları ile dolu, geleneksel ve toplumsal hukukla, çevre koşullarına tümüyle saygılı olan Osmanlı İslâm çoğunluğunun bulunduğu toprakların tümü, gerçek ya da varsayım olarak hiçbir nedenle ayırım kabul etmez bir bütündür.

Madde 2 – Genel oylamayla ana vatana katılmış olan Elviye-i Selâse’de (Üç liva – Kars, Ardahan ve Artvin) halkın ilk özgür kaldığı zaman yeniden özgür oya başvurmasını kabul ederiz.

Madde 3 – Türkiye barışına bağlılığın Batı Trakya’nın hukuksal durumunun saptanması da burada oturan halkın tam bir özgürlükle açıklayacakları oylarla belirlenmelidir.

Madde 4 – İslâm halifeliğinin merkezi, yüce saltanatın başkenti ve Osmanlı hükümetinin merkezi olan İstanbul kentiyle Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü güvenlik bozucu tehlikeden uzak bulunmalıdır. Bu kural saklı tutulmak koşuluyla, Akdeniz ve Karadeniz Boğazları’nın ticaret ve ulaşıma açık tutulması hakkında ilgili devletlerin bizimle birlikte verecekleri karar geçerlidir.

Madde 5 – İtilaf Devletleri ile hasımları arasında ve kimi devletlerin katılımı ile kabul edilen azınlıklar hukuku ilkeleri, komşu ülkelerdeki Müslüman halkın da aynı hukuktan yararlanmaları koşuluyla tarafımızdan desteklenecek ve uygulanacaktır.

Madde 6 – Ulusal ve ekonomik gelişmenin gerçekleşebilmesi ve daha çağdaş düzenli bir yönetimin kurulmasında başarılı olabilmek için har devlet gibi bizim de gelişmenin gereklerini yerine getirmede özgürlük ve tam bağımsızlığa ulaşmamız yaşam ve varolma temelimizdir. Bu nedenle, siyasal, adlî, malî gelişmemize engel olan kayıtlara karşıyız. Ortaya çıkacak borçlarımızın ödenme koşulları da bu ilkelere aykırı olmayacaktır.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

( 23 AĞUSTOS – 13 EYLÜL 1921 )

Kütahya – Eskişehir muhaberelerindeki başarılarına güvenen yunanlılar hazırlıklarını tamamladıktan sonra Sakarya ırmağının doğusunda bulunan Türk mevzilerine saldırdı. Ordumuzun sol kanadı Ankara’nın 50 km güneyine kadar çekildi. Bunun üzerine Mustafa Kemal ordularına şu emri verdi “ hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır, vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile sulanmadıkça terk olunamaz” böylece 100 km uzunluktaki bütün cephe savaş alanı olarak ilan edildi.

Türk ordusu 10 Eylül 1921 de karşı taarruza geçti.

Yunan kralı 15 Ağustosta Kütahya’da yaptığı toplantıda Ankara’yı hedef gösteren emrini vermiş İngiliz istihbarat subaylarını Ankara’da vereceği ziyafete davet etmişti.

13 Eylül de Sakarya ırmağının doğusundan yunanlılar temizlenmiştir. İyice yorulan Türk birlikleri, yunanlıları ancak Eskişehir’e kadar takip edebilmişlerdi.

Sakarya Savaşının Sonuçları

    Mustafa Kemal’in başkomutan olarak katıldığı ilk savaştır. Mustafa Kemal’e TBMM tarafından gazilik unvanı ve mareşallik rütbesi verildi. 1683 viyana bozgunundan beri devam eden savunma savaşları artık yerini taarruza bırakmıştır. Türk milletinin var olma veya yok olma mücadelesi olan bu savaş sonunda yunan ordusu saldırı gücünü kaybetmiş, yunan “megalı iddiası” tarihe gömülmüştür. Yunanlılar batı Anadolu’da tutunabilmek için kuvvetli savunma hatları oluşturmaya başladılar. İtilaf devletleri arasındaki anlaşmazlıklar daha da arttı. İtalyanlar işgal ettikleri topraklardan tamamen çekildiler. İngilizlerle 23 Ekim1921 de esirlerin karşılıklı değiştirilmesini öngören bir anlaşma imzalandı. İngiltere ile yapılan ve esirlerin değiştirilmesini öngören bu anlaşma ile malta da tutuklu bulunan Türk esirleri serbest bırakıldılar.

Bu esirlerden Rauf bey de dönmüş ve bir süre sonra başbakan olmuştur. Milli mücadele döneminin en uzun hükümeti olan bu hükümet 4 Ağustos 193 tarihine kadar görev yapmıştır.

    ABD senatosu Ermenileri desteklemekten vazgeçti Fransa ile Ankara antlaşması imzalandı. Sovyet Rusya ve Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ile Kars antlaşması imzalandı.

Bedava İlan Verme