Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

Osman Bey, Osmanlı Devleti’ni ve Osmanoğullarını kuran ve adını devletine ve soyuna vermiş bulunan ilk Osmanlı Sultânıdır. Kendisine Kara Osman, Fahruddin ve Mu’înüddin de denmiştir. Osman Gâzî, hayatının sonuna kadar emîr yani bey olarak anılmıştır; vefâtından sonra Hân ve Sultân denmiştir. Çünkü hayatının sonlarına doğru uc beyi olmuştur.
Osman Bey, 1258 tarihinde Söğüd’de veya Osmancık’da dünyaya geldi. Babası Ertuğrul Gâzî ve annesi Halîme Hâtun’dur. 24 yaşındayken babasının yerine geçti. Osman Gâzî, önce Kastamonu’daki Çobanoğullarına, sonra da Kütahya’daki Germiyanoğullarına bağlı idi. Onlar da Selçuklu Sultânına bağlıydılar. İlk evliliği, 1280 civarında, Sultân Orhan’ın annesi ve Selçuklu vezirlerinden Ömer Abdülaziz Beyin kızı olan Mâl Hâtun iledir. 1289 yılına doğru Şeyh Edebali’nin kızı Rabî’a Bâlâ Hâtun ile evlenince, nüfuzu ve kudreti arttı. Bu hanımından da Şehzâde Alâ’addin dünyaya geldi.
1281 yılında babasının yerine aşiret beyi olan Osman Bey, bir görüşe göre, Selçuklu Sultânı II. Gıyâseddin Mes’ûd’un 1284’de Söğüd ve çevresinin kendisine tahsis edildiğine dair olan fermanı ve yanında hediye ettiği ak sancak, tuğ ve mehterhâne ile uc beyi olmuştur. 1288 veya 1291 tarihinde Karacahisâr’ı fethetmesi ve Dursun Fakih’e kendi adına hutbe okutması, Osman Bey’in yarı istiklâlini kazanması demektir.
Osman Gâzi’nin Bizans sınır şehirlerini birer birer fethetmesi üzerine telâşa düşen Bizanslılar onu ortadan kaldırmak için bir düğün vesilesiyle bir baskın hazırlarlar. Baskına baskınla cevap veren Osman Bey, 1299 yılında Yarhisâr ve Bilecik’i fethetti ve beylik merkezini Bilecik’e nakletti ve fitneye sebep olan Yarhisâr Tekfurunun kızı Nilüfer’i (Holofura’yı) oğlu Orhan ile evlendirdi. Bu tarih, daha önce açıklanan sebeplerle Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılı kabul edildi. 27 Ocak 1300’de Selçuklu Sultânı III. Alâ’addin Keykubad’ın saltanat alâmeti olan tabl, alem ve tuğu Osman Beye bir ferman ile göndermesi ile artık Osman Bey müstakil bir uc beyi olmuştu. 1301 yılında Bursa’ya yakın bir yerde Yenişehir’i kurdu ve saltanat merkezini buraya nakletti. Bu arada bütün bu fetihlerde kendisine yardım edenleri de unutmadı ve kardeşi Gündüz Bey’e Eskişehir’i; oğlu Orhan Bey’e Sultânönü’nü; Hasan Alp’a Yarhisâr’ı; Şeyh Edebalı’ya Bilecik’i ve Turgut Alp’e İnegöl’ü verdi ve Edebalı’nın torunu Alâ’addin’i yanında götürdü. 1308 yılında İlhanlı Hükümdarı Ahmed Gazan tarafından Selçuklu Devletine son verilince Osmanlı Devleti tamamen müstakil hale geldi. 1313’de Harmankaya Hâkimi Köse Mihal Bey’in Müslüman olmasıyla Mekece, Akhisâr ve Gölpazarı Osmanlının eline geçti. 1320 yılından itibaren çevrede fazla görünmeyen Osman Bey, 1324 yılında beyliği oğlu Orhan Bey’e devretti. 1324 yılı Şubat ayında Bursa’nın fethini görmeden 67 yaşında vefat eden Osman Bey, vasiyeti üzerine, geçici olarak gömülü bulunduğu Söğüd’den alınarak 2.5 yıl sonra 1326 yılında Bursa’daki Gümüş Künbed’e defn olunmuştur.
Babasından 4800 km2 olarak aldığı toprakları 16.000 km2’ye çıkaran Osman Bey’in Orhan ve Alâ’addin dışındaki çocukları şunlardır: Fatma Hâtun, Savcı Bey, Melik Bey, Hamîd Bey, Pazarlı Bey ve Çoban Bey. Bugünkü mülkî taksimata göre, Osman Bey zamanında Osmanoğullarının ülkesi, Bilecik, Eskişehir merkez, Sakarya’ya bağlı Geyve, Akyazı ve Hendek, Kütahya-Domaniç ve Bursa ilinin Mudanya, Yenişehir ve İnegöl ilçelerini kapsıyordu.
Osman Bey zamanındaki büyük âlimler ve şeyhlerden bazılarını da hatırlatmakta yarar vardır: Âlimlerden en önemlileri Mevlânâ Şeyh Edebalı, Dursun Fakîh ve Hattâb bin Ebî Kâsım Karahisârî’dir. Maneviyât reislerinden ise, Şeyh Muhlis Baba, Şeyh Âşık Paşa, Şeyh Ulvân Çelebi, Şeyh Hasan Çelebi ve Baba İlyas mutlaka zikredilmelidir. [1]

[1] “İbn-i Kemal” , Tevârih-i Âl-i Osman, I. Defter, sh. 70 vd.; 196-201;  “Lütfi Paşa” , Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 17 vd.; Âlî, Künhü’l-Ahbâr, Ahmed Uğur neşri, sh. 41-67; Mecdî Mehmed Efendi, Hadâik’uş-Şakâık, İstanbul XE “İstanbul”  1989, sh. 20-24; Mehmed Zeki,  “Köse Mihal”  ve Mihal Gâzî aynı adam mıdır”, TTEM, nr. 11(88), sh. 327-335;  “Uzunçarşılı” , Osmanlı Tarihi, c. 1, sh. 102-116; Öztuna, Devletler ve Hânedânlar I-V,  “Ankara”  1996, c. II, 101-102; Gökbilgin, M. Tayyib, “Osman I”, İA; Elizabeth A. Zachariadou, Osmanlı Beyliği, 1300-1389, İstanbul 1997.

I. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

Sebepleri

1. Yunanlıları bursa üzerinden Eskişehir yönelerek demiryollarının kontrolünü ele geçirmek istemeleri

2. Eskişehir batı cephesi ile Ankara’yı birbirine bağlayan demiryolu üzerinde stratejik bir noktada bulunmakta idi.

3. bu sırada Çerkez Ethem’in düzenli orduya katılmamak için isyan etmesinden yunanlıların faydalanmak istemeleri.

4. yunanlıların güçlerini göstermek ve itilaf devletlerinin, daha çok desteğini kazanmak istemesi.

5. Türk ordusunun kuvvetlenmesine fırsat vermemek için yunanlılar bursa üzerinden Eskişehir, uşak üzerinden afyon istikametine saldırıya geçtiler. ( 6 Ocak 1921 ) 9 Ocakta İnönü mevzilerinin önüne geldiler. İnönü mevzilerimiz önünde yapılan savaşta Türk ordusu yunan ordusunu bozguna uğrattı. Yunanlılar bursa istikametinde geri çekildiler.

Sonuçları

1. Yunanlıların ilerleyişi durduruldu.

2. Daha iyi hazırlanmak için, zaman kazanıldı.

3. Milli duyguları coşan Türk halkının kurtuluş ümidi daha da arttı.

4. Düzenli orduya olan güven ve katılım arttı.

5. Kuva-yi milliye dönemi son buldu.

6. cephe komutanı İsmet bey generalliğe yükseldi.

7. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin isyanı bastırıldı.

8. TBMM ile ilişkilerde çekingen davranan Sovyet Rusya, TBMM ile ilişkilerine önem verdi. Moskova antlaşması imzalandı. (16 Mart 1921 )

9. Sevr’in Türk milletine kolayca kabul ettirilemeyeceği gösterildi.

10. İtilaf devletleri arasında görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı.

11. İtilaf devletleri Sevr antlaşması şartlarının yeniden gözden geçirilmesini görüşmek için TBMM hükümetini Londra da topladıkları konferansa davet ettiler.

12. Yeni bir devletin kurulduğunu göstermek ve yaptığı işleri hukuki zemine oturtmak için TBMM ilk anayasasını kabul etti. ( 20 Ocak 1921 )

1921 Anayasası

1921 Anayasası, Mustafa Kemal’in değişik tarihlerde TBMM’ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

Bu anayasa olağan üstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır. (23 Maddelik)

Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

Bu Anayasaya Göre;

1. Hakimiyet kayıtsız, şartsız millete aittir.

2. Kanun yapmak, yürütmek ve uygulamak yetkileri TBMM’dedir.

3. Devlet yönetiminin tek organda topladığı ve kuvvetler birliği ilkesinin kabul ettiği anlaşılmaktadır.

4. Milletvekili seçimleri iki yılda bir yapılır.

5. Şer’i hükümlerin uygulama yetkisi TBMM’ye aittir.

6. Şer’i hükümlerin uygulanması yetkisi TBMM’ye ait olması Şeriat esaslarının kabul edilmediğini ve din istismarının önlemek istendiğini göstermektedir.

Bu madde 1921 Anayasasının laik bir laik bir anayasa olmadığını gösterir.

İÇİNDEKİLER

1. ÖNSÖZ

İslam Aleminde yazılmış olan eserlerin pek çoğu günümüz Türkçe’si ile değil de Arapça veya Osmanlıca yazılmış olduğundan kendilerinden yararlanma imkanı çok zor olmaktadır. Bu eserlerden insanlarımızın faydalanması, bu eserlerde bulunan ilmi hakikatleri öğrenmesi, geçmişinden güç alarak geleceğini tayin etmesi için şarttır.

Ben bu amaçla Ziya Bey kütüphanesin de yer alan Felsefe alanındaki Osmanlıca yazılmış eserlerin konuları hakkında genel bir bilgi amacıyla bu çalışmaya başladım. Tezim iki bölümden oluşmaktadır. I. Bölümde felsefe alanındaki kitapların konularına göre sınıflandırılması ve bu alanda Arapça yazılmış eserlerin isimleri bulunmaktadır. II. Bölüm ise aşamadan oluşuyor birinci aşamada felsefe kitaplarının muhtevası, 2.aşamada ise kitap isimlerine göre genel din ilimleri ile ilgili eserlerin sınıflandırılması yer alıyor. Bu uğraşımda eksik ve hatalarım varsa affınıza sığınıyorum.

2. GİRİŞ

Kütüphane hakkında bilgi

Sivas şehri, tek bir kişi tarafından yapılmış kütüphane ayrıcalığına 91 yıl önce daha Cumhuriyet kurulmadan Osmanlı devletinin son dönemlerinde II. Meşrutiyet yıllarında sahip olmuştur.

ZİYA BEY KİMDİR:

Ziya bey kütüphanesini yaptıran Yusuf ZİYA bey Sivas`ın seçkin ailelerinden biri olan Mütevelli oğulları ailesine mensuptur. Bu ailenin Anadolu Selçuklu Devleti zamanında Konya da yaşamış Mevleviyye Tarikatına bağlı bir kişi veya zümre olduğu bilinmektedir. Yine rivayetlere göre bu ailenin üyeleri 1327-1328 yıllarında Abdülvahabi Rahati döneminde Sivas`a gelmişler ve Osmanlı Devletinde önemli görevlerde bulunmuşlardır. Mütevellioğuları lakabı da aldıkları bu önemli görevlerden biri olan vakıf yöneticiliği sonucu verilmiştir.[1]

Yusuf Ziya Başara hicri 1284, miladi 1869 yılında Sivas da dünyaya gelmiştir. Babası Sivas eşrafından Mütevellioğlu Mahmut Efendi annesi, Rukiye hanımdır.[2]

Ziya bey oldukça iyi bir eğitim almıştır. Mekteb-i İbtidai, Mekteb-i Rüştiye ve Medrese tahsili yapmıştır. Mekteb-i Rüştiyeyi bitirdikten sonra Sivas Mekteb-i kalemine girmiş ve mümeyyizliğe kadar yükselerek 13 yıl bu görevde kalmıştır. Daha sonra mektupçuluk ve kaymakamlık vekaletlerinde, Milli Eğitim ve Evkaf Müdürlüğü, ile üyeliklerinde, Sivas Mekteb-i Sanayi (Sanayi Okulu) öğretmenliği ve müdürlüğünde, Vilayet Laşe müdürlüğünde bulunmuş, yine Koyulhisar ve Divriği de memurluk yapmış, Sivas Vilayet gazetesinde de muhabir olarak çalışmıştır.[3]

Hicri 1317, Miladi 1902 yılında Hicaz Demiryolu için yardım toplama kampanyasında gösterdiği başarıdan dolayı madalya almış, daha sonra da Sivas vilayet Meclisinde Hamidiye-Hicaz Demiryolu Komisyonunda görev yapmıştır.

Yusuf Ziya Bey ,Meşrutiyet Döneminde Osmanlı Mebusun Meclisinde Mebusanlık, Cumhuriyet yıllarında TBMM`de 7 dönem millet vekilliği yapmıştır. 23 Nisan 1920 yılında Atatürk tarafından milletvekili seçilmiş ve Ankara ya gitmiştir. Kendisi Atatürk`ün ricası ile Sivas Kongresine de katılmıştır.

Yusuf Ziya Bey vatansever, mazbut, kitap ve ilim sevgisiyle dolu bir insandı. 1908 yılında 38 yaşındayken şahsi gayretleri ve fedakarlığıyla kendi adını taşıyan kütüphaneyi kurdu. Ölünceye kadar servetini ve maaşını da kitap ve ilim yolunda harcadı

Bu kitapsever insan, arkasında kendisinin hayırla yad edilmesini sağlayan bir kütüphane bırakarak 19 Temmuz 1943 senesinde 80 yaşında Zaturre den vefat ettiği zaman evli ve 8 çocuk babası idi.[4]

ZİYA BEY KÜTÜPHANESİ

Ziya bey kütüphanesi binası 1908 yılında yapılmış ve aynı yılda kitaplık olarak hizmete girmiştir. Kuruluşundan 1943 yılına kadar; yani kurucusu Yusuf Ziya Başara`nın ölümüne kadar tüm giderleri merhumca karşılanmıştır. 1943 yılında Ziya Bey`in vasiyeti gereği kütüphanenin yönetimi büyük oğluna bırakılmıştır. Alt kattaki 6 dükkandan ve bir süre çalışan Gazeteden alına kira ile bir memur tutulmuş ve kitaplığa kitap temin edilerek her türlü gideri karşılanmıştır. Ziya Bey döneminde kütüphane de bulunan kitap sayısı 3000 civarında idi.[5] 13 Mart 1978 yılına kadar özel mülk olarak devam eden bina , bu tarihten sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünce eski eser kabul edilmiştir. Kütüphane 7 Nisan 1980 yılında kamulaştırıldı. Aşağıdaki dükkanlarla birleştirilerek faaliyet dışı bırakıldı. Ziya Bey`in toplam 23 akrabasına 6,1 milyon lira ödenmiştir. Yapı 1981-82 yılında Kültür ve Turizm Müdürlüğünce onarıma alınarak 1983` te tamamlanmış, alt kattaki 6 dükkanın yeri Güzel Sanatlar Galerisi , üst katıda yine İhtisas Kütüphanesi olarak düzenlenmiştir. 1983 yılında onarımı tamamlanan bina; düzenleme, tasnif ve diğer teknik işlemlerle yürütülen yoğun bir çalışma döneminden sonra 16 Nisan 1985 tarihinde okuyucu hizmetine açılmıştır.

Günümüzde hizmete devam eden Ziya Bey Kütüphanesinin alt katı Dumlupınar Çocuk Kütüphanesi ve Kültür Bakanlığı Kitap Satış Mağazası olarak kullanılmaktadır.

KÜTÜPHANEDE BULUNAN ESERLER

Kütüphane iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yazma-matbu eski eserler, ikinci bölümde yeni basma (Latin Harfli) eserler bulunmaktadır.

I- Eski Yazılı Eserler Bölümü: Bu bölümde el yazması ve matbu eski eserlerdir. El yazması eserler vardır. Bu eserlerden 704 tanesi el yazması, 5985 tanesi matbu eski eserlerdir. El yazması eserler; gizli ilimler, felsefe, astronomi, zooloji, tarih, edebiyat gibi bilimlerde yazılmıştır. El yazması eserlerden 256 tanesi Arapça, 25 tanesi Farsça ve 95 tanesi de Osmanlıca dillerinde yazılmıştır. Ziya Bey Kütüphanesinde Arap harfleri ile yazılmış tefsir, hadis, fıkıh, kelam, ahlak, dil, tarih, coğrafya, fizik, kimya, tıp, edebiyat, ekonomi ve hukuk ilimleri konularını kapsayan toplam 5985 kitap, süreli yayınlar ( Gazete, Dergi, Mecmualar) ve düsturlar bulunmaktadır. Süreli yayınlar arasında ise Sırat-ı Müstakim, Sebilu`r –Reşat, Şehbal Beyanülhak, Resimli Gazete, Sevimli Gazete, Resimli Perşembe ve Seride-i Muhakeme bulunmaktadır.[6]

II- Yeni Yazılı Eserler Bölümü: Yeni eserler bölümünde de 11763 civarında kitap bulunmaktadır. Burada buluna bazı kitaplar paha biçilemeyecek kadar değerlidir. Türkçe dışında 428 adet Fransızca, 46 adet Almanca, 71 adet İngilizce ve 19 Adet Yunanca yazılmış eserler vardır. Yeni eserler bölümünde genel konular; din, sosyal ilimler, güzel sanatlar, edebiyat, tarih , coğrafya bilimlerini kapsayan kitaplar bulunmaktadır. Duwey 10`lu sistemine göre düzenlenen kütüphanenin, yeni ve eski eserler bölümünde toplam 18452 kitap bulunmaktadır. Yine Belleten Dergisinin eski sayıları ve eski Osmanlıca haritalarda bu kütüphanede mevcuttur.[7]

III- BİRİNCİ BÖLÜM

KİTAPLARIN KONULARINA GÖRE SINIFLANDIRILMASI

I- FELSEFE

5915- Rıza Tevfik- Kamusu Felsefesi

5914- Muh. Emin – Kant Felsefesi

3224- Ethem Necdet – Tekamül Kanunları

3722- Abdullah Cevdet – Funun ve Felsefesi

5936- Orhan Saadettin- Felsefe Tarihi

3511- Hilmi Ziya- Felsefe Dersleri

3713- Salih Zeki- Felsefei İlmiyye ve Felsefei Ahlakiyye

3723- Kaya Nuri- İbni Rüşd

2365- Ferid- Mebadi-i Felsefeden İlmi Ahlak

2386- Salih Zeki Felsefe-i Ahlakiyye

2378- Felsefe Dersleri

2445- Mehmet İzzet- Felsfe Tarihi

2362- Felsfe Tarihi

2384- Bahur İsrail- Felsefe Tarihi

2877- Mustafa Şekip – Gülmek Nedir, Kime Gülünür?

5894- İhvanus- Sefa Felsefesi

5928- Baha Tevfik- Felsefe Tarihi

5929- Baha Tevfik – 2.Cilt

2450- İzmirli İsmail Hakkı- Felsefey-i İslamiyye Tarihi

5920- İbrahim Ethem Mesud- Usul Hakkında Nutuk

2448-982- Ahmed Hamdi Aksekili- Metalib ve Mezahib

2399-2407- Mustafa Şekip- Felsefe Dersleri Ruhiyat

2382-2383- Ahmet Hidayet- Yeni Felsefe Tarihi

2373-2379-2380- Mustafa Rahmi- Felsefe Tarihi

79 / 5 -Saçaklızade Mehmed Maraşi – Risaletüfi Fennil Munazara

102 / 2 -Taşköprüzade İsamed- din- Şerhvadabül-Bahs ve`l- Münüzara- (E.Y.Arapça)

202- Kara Davut- Hâşiye ala Şemsiye (E.Y. Arapça)

235- Mehmed Marazi Saçaklızade- Tarifi İlmi`l Munazara vel- Kavanin ve Haşiye ala Serhu`ş –Şemsiye- (E.Y.Arapça)

281 / 4 – Taşköprüzade İsameddin

359 / 1 – Şerhu Adabu`l Bahs vel münazara –(E.Y.Arapça)

357 / 2 -Bir Risale –(E.Y.Arapça)

3960- Cürcani Seyyid Şerif- Tarifat

288 / 1 – Mir Hüseyin Muineddin Maybudi- Şerhu Hidayetül-hikme (Arapça)

288 /2 – Mur. Musliheddin el-Lari-Haşiye ala Şerhu Hidayetül Hikme [E.Y.Arapça) 2

II- Mantık

2381- Ali Sedad Mizanü`l Ukul fi Mantiki ve`l Usül

2457- Ağaoğlu Tezer Mustafa Nami- Mantık- Ahlak

3738-5801- Ahmed Cevdet Paşa- Miyar-ı Sedat

2406-2408- Miftahu`l Funun- MAntık

172- Esir`ed-din Ebheri – Risaletü`l –İsagoci (E.Y.Arapça)

258- İsmail b. Mustafa b. Mahmud el-Gelenbevi – Şerhu Tezhibü`l Mantık ve`l Kelam (E.Y.Arapça)

281 / 1 -Şerhu Tasdikat ve`t Tasavvurat (E.Y.Arapça)

281/ 2 –281 / 3 -Haşiye alat- Tasdikat ve`t Tasavvurat (E:Y:Arapça)

371- Şemsiye Şerh ve Haşiye (E.Y.Arapça)

376- Kavli Ahmed-Haşiye ala Şerhi İsagoci (E.Y.Arapça)

378- Muhyiddin Mine`l Mantık-

3796 – Seyit Ömer b. Salih el Faydı et Tokadi- İsagoci Şerhi Dürrü`n Naci

3799 – Esirüddin el Ebheri –İsagoci Şerhi

3926- Esirüddin el Ebheri- Mantık ve Hikmet

III- Psikoloji

2412- Hilmi Ziya- Umum-i Ruhiyat

3596- Abdulgani Nablusi- Tatiri`l Enam fi Tağbiri`l Menam

2369- İrfan – İlm-Ruh

2368- Mustafa Rahmi- Ruhiyata Medhal

2389-90- Avni- Ruhiyat ve Ruhi İrade

5924- Mustafa Rahmi- Tabiat ve İnsan

5912- Mustafa Şekip- Froydizm

3595- Muhyiddin-i Arabi- Tabirname

3492- Ragıb Rıfkı- Manyetizma ve İpnotizma

5922- Mustafa Rahmi Ruhiyat Makaleleri

2686- Mustafa Rahmi- Çocuk Ruhiyatı

3567- Mehmet Ali Ayni- Ruhiyat Dersleri

5918- Halil Nimetullah- Şuurun Bila Vasıta Mu`taları Hakkında

5913- NebahatSamet- İrade Hastalıkları

5927- Abdullah Cevdet- Dimağ ve Memlekât`ı Akliyye

2623- İbrahim Alaaddin- İlk Gençlik

2842- Mustafa Şekip- Terbiye Muhasebeleri

3082- Zeylü- Risaletül Ahlak

2361- Mehmet Emin- Felsefe İlm-u Ahval-i Ruh

2376- Ahmet Naim-Mebadiu Felsefe

3943- Tabirname

2954- Ethem- Terbiye-i İrade

2966-302- Mustafa Şekip- Bergsan ve Kudreti Ruhiyeye Ait Konferans

5940-5941-5942- İbrahim Alaaddin- Çocuk Ruhu

3599-3598-2694- Mustafa Şekip – Hissiyat ve Ruhiyat

2781-3706-5917-5896- Abdullatif Nevzat- Çocuğun Ruhiyatı

3425-3728-3729-3079- Abdulfeyyaz Tevfik- Hayat ve Ölüm

5903-5904-5905-5906- Hüseyin Cahit- Psikoloji

2765-66-67-68-69-70-5897- Hüseyin Cahid- Ruh ve Beden

IV- Sosyoloji

2626- Musahabat-ı Mahremane

5923- Mustafa Rahmi- Kadın Erkek Irklar Ruhiyatı

3477- Köprülüzade Mehmet Fuat- Ruhu Cemaat

3528- Ahmed Cevad – Musahabatı Ahlakiyye

2576- Cemal Fazıl- Oğullarıma Terbiye-i Ahlakiyye

2564- Ali Seydi- Terbiyeyi Ahlakiyye ve Nedeniyye

2720-2739- Mehmet Ali Ayni- İtikat ve Mülahazalar

2360- Sırrı Kreidi- Halil Edip Şeyh Said Ahmet Rasim- Ruh- Cümeli Hikemiye- Hikemiyet`i İslamiye Garaib Ad ât

5937- Kostantin- Felsefe-i Hukuk-u Medeniyye

V- Eğitim

3390-Sami- İlmi Terbiye-i Eftal

2963- Mustafa Rahmi – Çocuklar Evi

3600- Hüseyin Cahid- Çocuklar Hakkında Asri Fikirler

3479-Sadrettin Celal- Dugaruli Usulü

5934- Mehmet Ali- Fenni Terbiye Dersleri

3104- Kazım Naimi- Ahlakı Nasıl Telkin Etmeli?

3469- Abdullah Cevdet- Amerika Terbiye Usulleri

3434- Avni- Avrupa da Terbiye

2377- İsmail Hakkı- Terbiye İlmi

2584- Jan Jak Rusa Milaslı Gadferangi – Terbiye Nazariyeleri

3482- Abdullah Cevdet –Terbiye ve Veraset

5930- Terbiye Tarihi

2748- Hüseyin Cahid – Aile içinde Terbiye Ebeveyn Günahları

2975-3601-5938- Kazım Nami- Frobel Usuliyle Küçük Çocukların Terbiyesi

VI- Ahlak

2457- Ağacaoğlu Tezer Mustafa Nami- Mantık , Ahlak

3687- Mustafa Namık- Ahlak

3688- Hüseyin Cahid- Ahlak Terbiyesi

2628- A. İrfan- Mufassal Ahlaki Medeni

VII- Bilim Tarihi

5921- Abdulfeyyaz Tevfik- Arzın Kaynağı ve Geçirdiği devreler.

147- Esraru`l Arz ( El Yazması Arapça, Türkçe)

323- Rıza- ed-Din Can Bahadır Ferruh Ahadi Hindi- Ahkamu-l Nücum- ( E.Y.Arapça)

366- Rub`u`l- Müceyyeb (E.Y.Arapça)

VIII- Astroloji

3502- Seyyid Süleyman El-Hüseyni- Tefaün Name-i Hüseyni

IX- Süreli Yayın

78-111-120-205-242-267-320-321- 352-17-140-149-360-309-343-82-286-3966-180-3820- 608- Mecmuatü`r Risale

4687- Mecmutü`r Resail – Gözübüyükzade İbrahim b. Muh.

X- Edebiyat

79 / 2 – Haşiye Ala Şerhu Risaletü `l Adab – Muh. b. Ebubekir

183- Mecmua-i Adab vel

3914- Telvih Haşiyesi – Ebubekir b. Ömer El Gaznevi

XI- Arapça Yayın

977- Seyyid Şerif Cürcani- Tarifat

863- İsmail b. Mustafa b. Mahmud el Gelenbevi- Talikatül Tehzibil Mantık ve`l Kelam

5829- Abdulvehhab B. Hüseyin B. Veliyüddin El- Amedi- Abdulvehhab Ale`l Velediyye

5830-Abdulvehhab Velediyye Şerhi

2364- Hasan Paşazade- Adab-ı GElenbevi

2435- Fenari- Fenari Şerhi Hülasatül Mizan

2432- Mehmet Emin El Üsküdari- Ala Haşiyeti`l İsamuddin

2444-Siyalküti- Haşiye Ale`t Tasdikat

5818- Bacuri Şeyh İbrahim- Haşiyetü`l BAcuri ala Metni`s Simli

6541- Harputi Abdulhamid Hamdi B. Ömer En Neimi- Haşiyetün Cedidetün ale`s Siyalküti

5717- Maraşi Hayatı- Haşiye-i Kıtas-ı Musa

2. Eser Haşiyetü ala Şerhi Risaletil Kıyasıl Musev

3. Eser Kıyası Musa

5691- Tokadi Esseyyid Ömer B. Salih Feyzi – Dürrün Naci

5742- İmadüddin Yahya B. Ali El-Farisi – Haşiyetü İmad Ale`t Tasavvurat

5839- Abdullah B. Hasan El Kongrevi- Fenari Haşiyesi Abdullah Efendi Kongrevi

5847- Şeyh Abdullah İbni eş-Şeyh Hasan – Fenari Haşiyesi

5771- Delalzade Muh.b.Hüseyin El Harputi- Tasdikat`i İsam Delalzade Haşiyesi

5637- Taftanzani Saadettin Mesud b. Ömer – Tezhibü Miri

5850- Muh. El- Fevzi B. Ahmed- Fenari Şerhi Hülasatül Mizan

5674- Şeyhzade Muh. TEvfik- GAyetül Beyan fi İlmil Mizan

2398- Dibacetü- Haşiye Ala Dibacetü Muğnil Tullab

2422- Muğnizade Erzincani- Haşiye Ale`l Hüseyniye

2387- Cürcani Seyyid Şerif- Haşiye Ala`t Tasavvurat Ve`t Tasdikat

2428- İsamuddin Esferayini- Haşiye Ale`t Tasavvurat

5634- Gelenbevi İsmail Efendi – Haşiyetü`l Lari li Gelenbevi

2385- Kara Halil B. Hasan- Haşiyetü Mehmet Emin

5764- Hafız Sezai B. Abdül Celil DEbrevi- Haşiyetün Nefisetün ala İsami`t Tasdikat

2414- Hasan Paşazade- Haşiyetü`r Risaletü`l Edeb Li Gelenbevi

2401- İsamüddin el Esfereyani- Haşiye-i Şerhu`s Şemsiye

2430- Müftüzade Mehmet Erzincani- Haşiyetü`t Tasavvurat

2429- Müftüzade Mehmet Erzincani – Haşiye-i Tasdikat

5715- Muh. B. Mustafa El ERzurumi- Kıyas-ı Musa Risalesi

2421- Hüseyniye- Hüseyniye Şerhi

2403- Osman Azmi- İlaveli Zübdetü`l Tarifat

2400- Adavi- İmtihanu`l Ezhiya Haşiyesi

5635- Meybedi Hüseyin B. Muin- Meybedi Şemsiye Şerhi

5890- Gelenbevi Şeyh İsmail- Burhanı Gelenbevi ve Gelenbevi Haşiyesi

5821- Fenari Şemsüddin Muh. B. Hamza- İsagoci Şerhi

2370- Mahmud b. Hasan el Muğnisi – Muğni`yu`t –Tullab

5828- Muh. Emin- Muh. Emin Risalesi

5805- Musuçluzade Muh.- Musuçluzade Risalesi Saruhan

2425- Şemsiyye- Risaletü`ş Şemsiyye fi Kavaidi Mantıkiyye

5806- Taşköprü- Risale-i Taşköprü

2402- Abdulvahhab b. Hüseyin b. Veliyeddin El- Amadi- Risaletü`l Velediyye

2393- Abdülhakim b. Şemsüddin- Siyalkatü ala Tasavvurat

5781- Siyalküti Abdulhakim b. Şemseddin- Siyalküti ale`t Tadikat

2453- Abdulhakim b. Şemseddin- Şerhu ala`t Tasavvuratı Siyalküti

2433- Şevki- Şerhu Fenari

2413- Mehmed el Fenari- Şerhu Hulasatü`l Mizan

2423- Müftizade Mehmed Sadık b. Abdurrahman El- Erzincani- Şerhul Hüseyniye

2439- Fenari Şemseddin- İsagoci Haşiyesi Fenari

2391- Ahmed el Fenari- Şrehu İsagoci

2417- Saadettin – Tasdikat ve Tasavvurat

2441- Muh. Zahid b. Muh. Selim El Herevi – Tasdikat ve Tasavvurat Şerhi

5636- Manisavi Ahmed b. Süleyman- Şerhu`l İstiklaliye

2440- Abdülkerim b. Hüseyin el-Amasyavi – Tasavvurat Haşiyesi

5736- İsamüddin b. Muh. Arapşah El Esferaini- Tasavvurat Haşiyesi Isam

5737- Kilisli Hocazade Abdullah Efendi- Tasavvurat Haşiyesi

2366- Ali b. Ömer es- Sivasi- Mizanü`l Mantık

2416- Abdurrahman el Beyazidi – Şerhu Kevaşifi`l Ekbese

2451- Seyyid Şerif Cürcani Tarifat ve Şerhi

5807- Gelenbevi Şeyh İsmail b. Mustafa- Risaletü`l İmkân

2452- Abdulvahhab b. Hüseyin b. Velieddin – Şerhu Risaletül Velediye Fil Adab

2415- Siyalküti- Şerhul Tasdikat

5871- Şemsiyye Risale-i Cedide

5650- Şemsiyye- Şemsiyye Şerhi

5804- Bursavi Seyyid Ahmed b. Sıdkı b. Ali- Tenvirü`l İstidlal

5763- Tirevi-Keşfü Hakayıki`r- Rumuzat-ı fi Şerhi Dibaceti`t Tasavvurat

2410- Seyyid Şerif Cürcani – Tasavvurat Şerhu Şemsiyye

2411- Muğni`yüt ..tullab Şerhi

2418- İsagoci- Muğniyu`t Tullab Şerhu İsagoci

929-2442- İsamuddin Esferayini- Haşiyetü Ale`t TAsdikat

5819-5820- Eskicizade Ali Efendi – İsagoci Şerhi

2420-2431- Ahmed B.Abdullah el Şevki- Haşiyetü Fevaid-i Fenariyye

5785-5787- Gelenbevi Şeyh İsmail Efendi – Adabı miri Haşiyesi Gelenbevi

2437-2438- Fenari- Haşiye Ala Şerhi İsagoci

5826-5827- Gelenbevi Şeyh İsmail B. Mustafa B. Mahmut- Kıyas Risalesi

5638-2405- Bursavi Seyyid Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Reddiyetü`l Miyar

2367-5891- Gelenbevi Şeyh İsmail- Haşiyetü`l Burhan

5838-2372- Halil B. Hasan- Haşiyetü Kara Halil Ala`l Fenari

5809-5810-Hasanpaşazade Seyyid Muh. – Hasanpaşazade Alâ Risaleti,l Adâbı Li Gelenbevi

5880-…-5889- Gelenbevi Şeyh İsmail Burhanı Gelenbevi

5723-…-5735- Şeyh Kutbiddin- Şirazi – Tasavvurat

5744-…-5756- Cürcani Seyyid Şerif- Tasavvurat Haşiyesi Cürcani

5851-…-5870- Fenari Şemsüddin Ahmed B. Hamza- Fenari

5642-…-5649- Şemsiyye – Şemsiyye

5651-…-5654- Şeyh Razi Kudbuddin Mahmut- Şemsiyye Şerhi

5791-…-5795- Gelenbevi İsmail B. Mustafa Mirüt- TEzhib Gelenbevi Haşiyesi

5772-…-5774- Müftüzade Muh. b. Sadık b. Abdurrahim El Erzincani- Tasavvurat Haşiyesi Müftüzade

5757….5762- Siyalküti Abdulhakim b. Şemseddin- Tasavvurat Haşiyesi Siyalküti

5738-39- Muh. Zahid b. Muh. Selim el Hirevi- Tasavvurat ve Tasdikat Şerhi

5836-37- Halil b. Hasan- Muh. Emin Haşiyesi

5848-49- Fenari- Fenari ala Metni İsagoci

5892-93- Harputi Seyyid Yusuf Efendi- Namüsü`l ikan ale`l Burhan

5675-80- Bursavi Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Zeriatü`l İmtihan

5673-74- Bursavi Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Mizanü`l İntizam

5765-66- Harputi Muh. b. Hüseyin- Tasdikat`i Ale`l İsam Haşiyesi

5775-76- Müftüzade Seyyid Muh. Erzincani- Tasdikat Haşiyesi müftüzade

5670-71- Muh. Fevzi İbn Hacı Ahmed el Yarangümevi- Muğni`t Tullab Şerhi Seyfül Güllab

5840-2372-5841….46- Karahalil Halil B. Hasan- FEnari Haşiyesi Kara Halil

5812-5813-5814- Şevki Ahmed b. Abdullah- Şevki Ale`l Fenari Şerhi

5694-5695-5696- Saçaklızade Muh. Maraşi- Takrir-i Kavanin

5719-5720-5721- Musuçluzade Muh. Said El- Akhisari Es-Saruhani- Musuçluzade ale`l Museviyye

2424-5707-5713- Müftüzade Mehmet Sadık B. Abdurrahman El Erzincani- Hüseyniye Haşiyesi

5822-5823-5824- Gelenbevi Şeyh İsmail B. Mustafa B. Mahmut İsagoci Şerhi li Gelenbevi

2454-5639-5672- Ahmed Sıddıki b. Ali el Bursavi- Mizanü`l İntizam

2443-5779-5780- Hocazade Abdullah El Kilisi- Haşiyetü`l Cedidetül ala`t Tasdikat

2419-5767-5770- İSam, Haşiyetül İsam Ale`t Tasdikat

5796-97-98-99-5800- Ahmed Rüşti- Tuhfetü`r Rüşti ala İsagoci

3704-5697- 2404-5698-5706- Hüseyniye- Hüseyniye

II- 2. Bölüm

2.1. İslam Felsefesi ile İlgili Eserler ve Muhtevaları,

2.1.1. 5915- Rıza Tevfik- Kamusu Felsefesi

( İkinci cildin birinci cüzüdür.) Kamusu Umuminin yalnız ıslahatı felsefe kısmını şamildir. Kamusu Felsefesinin ikinci cildi © harfiyle başlıyor. Ve bu kitap ikinci cildin birinci cüzünü teşkil eder. Geçenki cüzlerde kaçınılmaz olan bazı hataların vukuu`na mani olmak üzere daha ziyade dikkat edilecektir. Ca`dan Cl`ye kadar gelinmiştir. Kelimelerin varsa Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca karşılıkları verilmiştir.

2.1.2. 5914- Muh. Emin – Kant Felsefesi

Başlangıçta yazar Kant`ı niçin tercih ettiğini açıklıyor. Giriş kısmında “eleştiri” adlı eserin yöntemi ve mahiyeti var.

1. Kısımda = Kant`ın hayatı ve yaşadığı zaman

2. Kısımda = “Eleştiri” adlı eserden önceki eserleri

3. Kısımda = Saf aklın eleştirisi

4. Kısımda = Felsefe-i Tabiiyye

5. Kısımda = Felsefe-i Ahlakiyye

6. Kısımda = Felsefe-i Hukuk

7. Kısımda = Fazileti Nazariyye

8. Kısımda = Terbiye Teorileri

9. Kısımda = Felsefe-i Tarih

10. Kısımda = Amaçsallık ve İyi

11. Kısımda = Felsefe-i Diniyye

Fransızca tercümeleriyle verilmiş Kant`ın eserlerinde 75 kitabın ismi var

Ayrıca Kant için yabancı düşünürler tarafından yazılmış 17 kitap zikredilmiştir.

Özel isimlerin hangi sayfalarda geçtiğini gösteren şema var

Sonuç bölümünde Kant`ın felsefesinin nasıl numaralanması var.

2.1.3. 3224- Ethem Necdet – Tekamül Kanunları

Avrupa Devletlerinin güçlü olduğunu ve bunun içinde ok çalıştıklarını, bizim ise zayıf olduğumuzu ve eski çağlardaki silahlarla kendimizi koruduğumuzu söylüyor.

– Tekamülün Tarihçesi

– Lamark`ın Tekamül Fikirleri

– Darwin`in Tekamül Fikirleri

– (Teodor W.)

– Veraset Nazariyeleri

– Wiseman Nazariyesi

– Tabii Sedeksiyon

– Veraseti Ecdad Kanunu

– Kazanılan Vasıfların İntikali

– Verasetin Kimyevi Nazariyesi

– Yeni Lamarkizm

– Ani Değişimler Nazariyesi

– Cemiyetlerde Tekamül Kanunları

– Spencer`ın Tekamül Kanunları

– Yükselme ve Alçalma

– Cemiyetlerin Kabiliyeti Tahviliyesi

– Toplumsal İlerleme

Sonunda= Bu eseri vücuda getiren çalışma evvela uzviyetlerin tekamül kanunlarını tetkikten ibarettir.

Maksad, cemiyetlerin tekamül kanunlarını mütalaa ederek ait olduğumuz cemiyete faydalı fikirleri bulup göstermektir.

2.1.4. 3722- Abdulrlah Cevdet – Funun ve Felsefesi

Funün ve Sanat nedir? Sorusunu ayetlerle ve hadisi şeriflerle cevaplandırmış.

Muh. Arabi, Bacan, Büyük Fredrik, İmam Gazalinin Hakikat ve Felsefeyle ilgili sözleri vardır.

2.1.5. 5936- Orhan Saadettin- Felsefe Tarihi

Müellif = Karl Varlander

Bu eser, kitabın 2. cildinin tercümesidir. Yakın zamandan Kant` a kadar olan kısmı içine alır. Çünkü Kant`la yeni bir çığır açıldığını düşünerek onu 3. cilde katmıştır.

I- İntikal Devri

– Rönesans Felsefesi

– Çağdaş Tabiat İlminin Tesisi

II- Büyük sistemler Zamanı

– Descartes, Hobbes, Spinoza, Leibniz

III- Aydınlanma Felsefesi

A- İngiltere ve İskoçya

– Lacke, Aydınlanma felsefesinin İngiltere de diğer inkişafı

B – Fransa da

– Rousseau`ya Kadar Fransız Aydınlanma Felsefesi

C– Almaya da

– Alma Aydınlanma Felsefesi

Felsefecilerin hayatı, eserleri, görüşleri, siyasetleri anlatılmıştır.

2.1.6. 3511- Hilmi Ziya- Felsefe Dersleri

Kitap Lise 2. sınıfta verilen derslerin notlarından oluşuyor.

İlk kısımda Felsefe`ye genel bir bakış vardır. Felsefe bir bina olarak görülüyor. Bunun temelini bilgi nazariyesi oluşturuyor. Çatısını ise Metafizik ( Vücud Nazariyesi) oluşturur. Temelini iyi attığımız zaman istediğimiz gibi bir vücud nazariyesi geliştirebiliriz .

1 Bilgi Nazariyesi ( Diğer filozofların bakış açılarıyla verilmiş)

Bilgi Nazariyesinin Genel Meseleleri

Bilgi Nazariyesinin Konusu

Genel Fikirlerin Mahiyeti Meselesi

2 Mutabakat Meselesi ( Umumi Fikirlerimizin Külliyatı dışındaki aleme uygun olup olmadığını tatkik eden bölüm)

3 Nazari ve Ameli Meselesi

– Pragmatizm`in Tenkidi

– Felsefi Okuma ( Mağara İstiaresi)

– Beşeri Bilginin Prensiplerine Giriş

– Zihnin ameliyelerine ait hükmi şüpheler

– Umumi Aklın asli meselesi

– Vücud Nazariyesi ve Umumi Meseleleri

– Cevher ve Araz Meselesi

– Teklik ve Çokluk Meselesi

– Ruh ve Beden

2.1.7. 3713- Salih Zeki- Felsefei İlmiyye ve Felsefei Ahlakiyye

Müellif = Alexis Bertrand

2 Kısım

1. Bab = İlim ve Felsefe

– İlim ve Vazife, Felsefe- i İlmiyye ve Ahlakiyye`nin Tarifleri

– İlmin faraziyeleri ve Ahlak`ın Konuları

– Bilginin Dereceleri = Avamca bilgi veya fikir

– Delil ile bilme veya ilim = Yakin, Eşk, İhtimal Mufhumları

– Felsefiye ve Bilgi sentezi

2. Bab = İlimlerin Tasnifi ve Teselsüli

– İlimlerin Sınıflandırılmasında Prensipler

– Meleke = Bacon`un Tasnifi ( Hafıza, Tahayyül, Akıl)

– Bilinen Konu, Ampirik, Sanatlar ve İlimler

– August Comt`un Tasnifi

– İlimlerin teslisi, Tabiat ve Teslis Fikri

– Tahlil ve Terkib

2 Kısım

1. Bab = Matematik İlminde Yöntem

– Matematik İlminin Konusu

– Geometri Tarifleri

– Tarifler ve Konular

– Deliller

– Geometri Fikri

2. Bab = Tabiat İlminde Yöntem

– Tabiat İlminin Konusu

– Deney ve Gözlem = Olaylar

3. Bab = Tabiat İlminin Usulü

– Tasnif, Örneklendirme, Tümevarım, Kanunlar

– John Stuart Mille`in dört Yöntem

– Temsil, Tasnif, Varsayım = Nedenler

4. Bab = Ahlak İlminde yöntem

– Ahlak İlminin Konusu

– Nefs İlmi = Basiretli Olma

– Tarih İlmi = Şahadet ve Tenkid Tarihi

– Toplum İlmi = İstatistikler

2.1.8. 3723- Kaya Nuri- İbni Rüşd

İbn Rüşd`ün , Ailesi, Çocukları ve Vatanı, Soyu, Terbiyesi, Şöhreti

Süleyman Nazif ve Bâbân Zâde Ahmet Naim Efendilerin kitap hakkındaki düşünceleri var.

İbn Rüşd`ün Padişah tarafından takdir edilmesi, Hocaları, Öğrencileri, Eğitimi, İlmin Tesiri, Telif edilmiş ve basılmış eserleri

– Aristo Felsefesiyle iştigali ve bunun sebebi, çalışma ve çabası

– Din hakkında Fikri ve Mezhebi

– Ahlak Felsefesi, Tenkitçileri, Gözden Düşmesi ve Fikirleri

– Birlikte cezalandırılanlar.

– İbn Rüşd niçin çekilemedi ?

– İbn Rüşd`ün gözden düşmesine neden olan sebepler.

– Düsturları, İyi Sonu, Oğulları

2.1.9. 2365- Ferid- Mebadi-i Felsefeden İlmi Ahlak

Kitap, Ahlak kitaplarının yeni şekli hakkında fikir vermek, hem de İslam ahlakına dair yapılmakta olan diğer bir eser için tartışma konusu olmak üzere neşredilmiştir.

– Ahlak ilminin konusu ve ayrılmış vasıfları

– Vicdan ahlakının verileri

– Görev ahlakının öncesi

– İnsan hayatının gayeleri ve gidişatının güdüleyicileri

– Sorumluluk ve Müeyyide

– Şahsi Ahlak

– Aile Ahlakı

– Toplumsal Ahlak

– Medeni ve Siyasi Ahlak

Kitabın Adı = Metafizik

Mütercim = Ferit

Müeelif = Emil D.

– Metafiziğin konusu

– Metafizik İlminin Eksiklikleri

1- Bilginin Sınırları ve önemi

2- Metafizik meseleleri ( Made, Ruh, Tanrı)

3- Metafizik İlminin diğer ilimler ve Ahlak ilmiyle münasebeti

– İlave

– Şer meselesi

2.1.10. 2386- Salih Zeki Felsefe-i Ahlakiyye

Mütercim = Salih Zeki

2 Kısım

1. Bab = Ahlak İlminin Tarifi ve Taksimi

– Ahlak İlminin konusu, önemi, usulü, taksimi ( İlmi, ahlaki ameli, nazari)

2. Bab = Davranışlarımızın Kanunu

– Sorumluluk Ahlakı

– Vicdan ve İhtisas Ahlakı

– Kanun ve ahlakının ayrılan vasıfları

– Fazilet ve Temelleri

3. Bab = Davranışlarımızın Sebepleri

– Hürriyet ahlakı

– Davranışlarımızın gerekliliği = Kaza, Kader ve Kalıtım ve Taklid

– Şahsiyetin teşekkülü, ferdi ve şahsiyet ahlakı

4. Bab =

– Menfaat, İhtisas, Vazife Ahlakı

3. Kısım

1. Bab = Ferdi Ahlak ve Aile Ahlakı

– Ferdi Ahlak, Ameli ahlakın vasıflandırılması ve taksimi

– Vücuda ait şahsi vazifeler

– Aile ahlakı

2. Bab = Nedeni ve İçtimai Ahlak

– İçtimai Ahlakın nedeni ahlaktan farkı

– Nedeni Ahlak

3. Bab = Vatan ve Mezhebi Tabii

– Vatan ve Vatanseverlik

– Mezhebi Tabii ( Dini Ahlak, Ruhun Bekası)

2.1.11. 2378- Felsefe Dersleri

– Felsefenin tarifi, konusu, taksimi

– Ruh ilminin halleri

– Genel ruh halleri ilmi

– Ruh halleri ilmi konusu

1) Vicdan ( Vicdan suretleri, faaliyeti)

2) Fikri hayat ( Zeka, Duyumların Şekilleri, Hafıza oluşumu)

3) Bilginin esas tanzimi ( Dikkat, Dikkatin içe ait olan şekli = Tefekkür)

4) Ruhun icad faaliyeti

5) Bütün akli kaideler

2.1.12. 2399-2407- Mustafa Şekip- Felsefe Dersleri Ruhiyat

Lise 2. sınıflara mahsus bir ders kitabıdır.

– Felsefenin konusu, taksimi,ilmin kaynakları, müsbet ilimler felsefe, Ruhiyat tarihçesi

– Ruhiyatın konusu ve tarifi

– Ruhiyatın usulleri

– Hayvanat silsilesinde insanın konumu

– Sinir sistemi, Fizyolojisi ve açıklaması

– Ruhi olayların tsnifi

1. Bab = Zihni Hayat ( Zeka, Zihnin faaliyeti)

– Zihnin en basit unsurlarından, Duyumlar

– Dış alem ve bedenimizi idrak

– Şuurda kendiliğinden olan faaliyetler, Hayaller ve Fikirlrein çağrımı

– Şuurun umumi faaliyetlerinden temsil faaliyeti olan hafıza

– Şuurun umuni faaliyetlerinden dikkat ve etraflıca düşünme

– Tek ve umumi fikirlerin oluşum şekli

– Şuurun irade faaliyetlerinden Hüküm

– Şuurun irade faaliyetlerinden Muhakeme

– Zihni gelişmenin umumi amillerinden yaratıcı hayal kuvveti

– İşaret ve dil

– Zihni gelişmenin umumi amillerinden akıl ve akli faaliyet

2. Bab = Duygusal Yaşam

– Duygusal yaşamın en genel birlikteliği, haz ve elem

– Kendiliğinden görünen duygulanım halleri, heyecanlar

– Kendiliğinden meydana gelen duygulanım halleri, İhtiraslar

– Duygusal yaşamın umumi gelişme amilleri, Eğilimler

– Sempati ve taklid

– Yapılan duygulanım halleri, Hisler

3. Bab = Etkin Hayat

– Refleksler

– Kendiliğinden oluşan faaliyetlerden, İç güdü

– Kendiliğinden görünen fillerden, Alışkanlık

– Çalışılmış etkin hayat, İrade

Ek = Şuur meseleleri ve umumi meseleler

– Şuur ceryanı

– Ruhun şuursuz bir hayatı var mıdır?

– Şahsiyet, Karakter

– Ruh, Beden ve aralarındaki münasebet.

2.1.13. 2445- Mehmet İzzet- Felsefe Tarihi

Muharir = Karl Vorlander

( Almanca`dan tercüme edilen ilk felsefe kitabıdır.)

Giriş = Yunan felsefesinin kaynağı

Yunan felsefesinin ilk tarihi

– Kainat üzerine tefekkür başlangıcı, Millet Mezhebinin tabiat felsefesi ( Tales, Anaximandros, Anaximenes, Pisagor)

– Kainatın düşünülmesi hakkındaki düşüncelerin başlangıcı ( Herakleitos, Parmenides)

– Sonraki tabiat filozofları

– ( Empedkles, Anaxagoras)

– Demokritos

Yunan felsefesinin ikinci devri, Sokrat ve Sofistik

– Sofistik aydınlanma devri ( Protagoras, Gorgias)

– Sokrat

– Sokrat`a mensup felsefi mezhepler

Yunan felsefesinin üçüncü devri

Yunanlıların klasik felsefesi ( Eflatun ve Aristo)

– Eflatun, hayatı ve eserleri

– Aristo, hayatı ve eserleri

Yunan felsefesinin dördüncü devri

Yunanlılaşmış alemde ve Roma da felsefe

Devrin genel ayrılmış vasıfları

Helenistik devir

– Rivâkiler

– Die Epikureer

– Hısbâniler

Roma İmparatorluğunda Felsefe

– Romalılarda felsefe

Yunan felsefesinin Roma ya nakli

– Yeni eflatuncuların öncüleri

– Yeni eflatuncular

Ortaçağ felsefesi

– İlk Hristiyanlık ve felsefe ( ilk patristik)

– Ortaçağ da Skolostik (Başlangıcı, Parlak devri, Sonu)

Alman tezehhürü

Yollar ve alametler cetveli var

2.1.14. 2362- Felsefe Tarihi

2. Kısım

3 Bab = Ortaçağı`ın ve Yenilik Devri`nin Özeti

– Bab`ın tafsili

– İsko lostik`in 1., 2., 3., devresi

3 Bab = Yenilik felsefesinin hulasası

– Babın tafsili

3 Kısım

1. Bab = İtalya Felsefesi, Giordano Bruno

– Campanella

– İngiliz Felsefesi, Bacon

– Hobbes

2. Bab = Fransız Felsefesi, Descart

– Babın tafsili, Şüphe, Kesinlik ve Metod

– Ruh, mevcudiyeti, yetileri ve tabiatı

– Allah, mevcudiyeti ve tabiatı

3. Bab = Fransa da Descart taraftarları

– Babın tafsili, Pascal

– Bossuet et Fenelan

– Malebranche

4. Bab = Spinoza

– Babın tafsili, Tercüme-i hal, Metodd, İlahi cevher, Tabiat, Tabiat ve insan, Spinoza ahlakı

5. Bab = G.W. Leibniz

– Leibniz`in hayatı, Metodu, Bilgi Nazariyesi, Cevherin faaliyeti, Basitliği, Kainât, Monadlar, Leibniz`in ilahiyatı, Leibniz`in ahlakında alemin yaratılışı

6. Bab = İngiliz ve İskoçya Felsefesi

– Babın Tafsili, Locke

– G. Berkeley

– D. Hume

– Menfaat ve Bentham

– İskoçya, Reid, Hamilton, Stuart

2.1.15. 2384- Bahur İsrail- Felsefe Tarihi

Muharir = Abbe Barb

Tarih felsefesinde takip edilmesi gereken usul, felsefesi, tarih felsefesinin taksimi

Felsefenin 1. Devresi

– Doğu Felsefesi

– Yunan Felsefesi

Eski felsefe ile ortaçağ felsefesi arasındaki ortak devir

Felsefenin 2. Devresi

– İskolastik`in 1. Devre ( Arap alemi medeniyetinde felsefe)

– İskolastik`in 2. Devri

Felsefenin 3. Devresi

– F. Bacon çeşitli akımlar

– Rene Descartes

18. Asırda Fransa da Felsefe

– İskoçya okulu

– Alman okulu

2.1.16. 2373-2379-2380- Mustafa Rahmi- Felsefe Tarihi

3 Devre = İlkçağ Felsefesi

– Sokrat`tan önceki devir ( Yunan okulu, Pisagor`un okulu, Elea okulu, Atomcular, Sofistler )

– Sokrat devresi ( Sokrat, Eflatun, Aristo, Küçük okullar)

– Aristo`dan sonra ( Epikur okulu, İhtimâliye ve yeni akademi, Eclectiques, İskenderiye okulu

3 Devre = Ortaçağ Felsefesi

– Kilise babaları

– İskolastik`in kaynağı, Realizm ve Nominalizm kavgaları

– İskolastik`in uç noktası ( Saint Thomas, Duns Scut, Mistikler, Aykırılar)

– İskolastik`in Düşüşü

– Uyanma Devri F. Bacon

– İslam Filozofları = Kindi, Farabi, İbn Tufeyl, İbn Race, İbn Sina, Gazali, İbn Rüşd

3 Devre = Yeniçağ Felsefesi

– Akılcılar Devri

Malebranche, Leibniz, Spinoza, Descartes

– Tecrübeciler Devresi

İngiltere Felsefesi = Hobbes, Locke, Berkeley, D. Hume, İskoçya okulu

Fransa Felsefesi = Condillac, Montesque, Helvetius, Voltaire, Ansiklopedistler

– Eleştiri Devri

19. Asırda ve 20. Asır başında Felsefe

– Almaya da = Fichte, Herbert, Hegel, Scheling, Schopenhauer, Lotze

– İngiltere de = William Hamilton, Stuart, Harbert, Spencer, Darwin

– Fransa da = Victor K.

2.1.17. 2877- Mustafa Şekip – Gülmek Nedir, Kime Gülünür?

Gülmek konusunda felsefi nazariyelerden en önemlisi sahip olan Bergson`un kitabı esas alınmıştır. Yazar, bu konudaki olayları bulmaya ve hayata yaklaştırmaya çalışmıştır.

– Gülmek nedir ve gülünecek olan kimdir?

– Ne şartlarla gülebiliyoruz?

– Hareket komikliği, karikatür`ün esrarı ve edâ komikliği

– Komikliğin etkileme kuvveti

– Oyuncaklar ve komedi

– Zarafet, Alay, Mizah

– Karakterin gülünçlüğü? ( komedi ve Dram)

2.1.18. 2448-982- Ahmed Hamdi Aksekili- Metalib ve Mezahib

– Felsefeye ait bazı tetkikler

– Felsefenin dinde vasıl olduğu gaye

– İslam ve Hristanlık`ın ilme nazaran yerleri

– Mübüvvet hakkında bazı felsefi esaslar

· Metafizik Felsefesi

– Şüphecilik ve kesin bilgi

– Madde

– Nefs ve Ruh

– Madde ve Nefs – Cevherlre münasebeti

· İlahi Felsefe

– Eski alimlerde ve Ortaçağda din münasebeti

– Son zamanlarda din bahsi

– Hayatın sonunu isteme

2.1.19. 2450- İzmirli İsmail Hakkı- Felsefey-i İslamiyye Tarihi

– Yakup B. İshak El Kindi

– İlmi hayatı

– İlmi eserleri – Felsefeye ait eserleri

– İlmin kaynağı, etkilendikleri

– Medrese-i Meşaiyesi

2.1.20. 2382-2383- Ahmet Hidayet- Yeni Felsefe Tarihi

Muharir = Emil Fake

1. Kısım = İlk Devreler

– Sokrat`tan önce, İzahçı filozoflar

– Sofistler

– Sokrat

– Eflatun

– Aristo

– Muhalif Mektepler

– Mesleki “hazcılık”

– Rivakilik

– Telfikiye ve şüphecilik meslekleri

– Yeni Eflatunculuk

– Hristiyanlık

2. Kısım = Ortaçağ

– 5. Asırdan 13. Asıra kadar

– 13. asır

– 14. ve 15. asır

– 16. asır

3. Kısım = Yeniçağ

– 17. asır ( Dekart)

– Dekart`ın takipçileri

– 17. asırda İngiliz filozofları

– 18. asırda İngiliz filozofları

– 18. asırda Fransız filozofları

– Kant`ın felsefesi

– 19. asırda Alman felsefesi

– 19. asırda İngiltere felsefesi

– 19.asırda Fransa felsefesi

Dine ve hayata terbiye dersleri

2.1.21. 5894- İhvanus- Sefa Felsefesi

Kitabın içinde İslam Felsefesi Tarihi adlı bir bölüm var

2.1.22. 5928- Baha Tevfik- Felsefe Tarihi

Felsefe tarihinde Metod ve çeşitli mesleklerin birliği

Felsefe tarihinin felsefeye faydası

Felsefe tarihinin genel tarihe faydası

Felsefe tarihinde birleştirme metodu

1. Kısım = Eski Kavimlerin felsefe nazariyeleri

( Hint, İran ve Zerdüşt, Eski Selt ve Gula kavimlerinin felsefesi, Çin, Konfiçyus ve Monçiyus, Mısır, İbrani, Yunan Felsefeleri )

– İyonya`nın ilk filozofları = Telas, Heraklit, Anaksagor, Abderer`in atom mesleği

– İtalya`nın ve Elea`nın hayali gaye mesleği, Pisagor, Parmenides

– Sofistler, Protagoras ve Gargais

– Sokrat Sokrat`ın ilk mutalaarı, motodu, ahlakı, filler hakkında tahkikatı, irade nazariyesi , dini nazariyeleri, muhakemesi ve vefatı

– Eflatun ( fikirler nazariyesi )

Hisler arasında münakaşa usulü – Aşk ve iyi nazariyesi

Filler arasında münakaşa usulü – Ahlak ve siyaset

Eflatun`un ilahiyatı

– Aristot

Tabiat, Allah, Aristo`nun ahlakı ve siyaseti

– Pirronizm, Epikürizm ve Stoacılık

Latin felsefesi, Yeni akademi

– İskenderiye Mektebi, Platon ve halefleri

– Hristiyan Felsefesi

En yüksek iyi farz edilmesi

Allah`ın en yüksek ide farz edilmesi

Allah`ın en yüksek ruh farz edilmesi

Hristiyan filozofların ahlakı

2.1.23. 5929- Baha Tevfik – 2.Cilt

2. Kısım

– Ortaçağ ve Yenilik devri

İskolastik`in 1. Devresi ( 2.ve 3. devresi )

– Yenilik devri felsefesi

3. Kısım =

– İtalya Felsefesi, Compenella, Georda Nobrano

– İngiliz Felsefesi Bacon, Hobbes

– Fransız Felsefesi Dekart, Süphe, Kesinlik ve Metod

– Ruh ( Mevcudiyeti, yetileri, tabiatı)

– Allah ( mevcudiyeti, yetileri, tabiatı)

– Fransa da Dekart taraftarları, Pascal, Fenelon, Bassessua, Malenbranche

– Spinoza

– Leibniz

– İngiliz ve İskoçya Felsefesi, Locke, Berkeley, Hume, Adam Smith, Bentham ve menfaat ahlakı

2.1.24. 5920- İbrahim Ethem Mesud- Usul Hakkında Nutuk

Müellif = Dekart

– İlimler hakkında bazı mülahazalar

– Usulün başlıca kaideleri

– Bazı fizik meseleleri

– Tabiat keşfetmeye çalışmada daha ileri gitmek için lazım gelen şeyler

II- Mantık

2.2.1 2455- Ağaoğlu Tezer- Mantık

Yazar, Felsefe hocalarının öğrencilerine okutacakları kitabı bulma konusunda sorun yaşadıklarını ve zorunlu olarak yabancı kitaplara başvurduklarını anlatmış. Böylece Lise öğrencilerine faydalı bir kitap yazma gayretine girmiş. Bu kitapta; Fransa da meşhur birkaç mantık kitabını ciddi suretle inceleyerek konuları müfredat programına uygun bir şekilde nakletmiştir. Konuların sonunda öğrenciye sorular sorularak düşündürmeye çalışılmıştır.

– Bilgilerimizin dereceleri

1. Kısım =

– Mantık, Formel Mantık ( Fikir, Hüküm, İstidlal)

– Formel Mantığın önemi

2. Kısım=

– Tatbiki Mantık (Bilgilerimizin derecesini tayin etmek, ilimlerin usullerini göstermek)

– İlimlerin Tasnifi, Yöntem, Riyazi İlimlerde Yöntem, Tahlil ve Terkib, İlimlerde Fizik ve Kimyada yöntem

– Ruhiyat Konusu ve Kısımları, Tarihte Yöntem, İçtimaiyatın Taksimi ve Yöntemi

3. Kısım = Hakikat ve Hata

2.2.2 2406-2408- Miftahu-l Funun- Mantık

1- Mantık ilmi ve bazı mukaddime beyanlarından esaslar

2- Tasdiklerin bölünmesiyle özel hükümlerinin açıklanması hakkındadır.

3- Genel olarak kıyas, İstidal ve temel hükümlerin açıklanması hakkında

4- Kıyasın yöntemi beyanındadır.

5- Kıyas türlerinin açıklanması

6- Meslek beyanıdır.

Kitabın sonunda; His, Nefs, Cisim, Hayvan, İlim, Mantık, Kıyasla ilgili sorular sorulup cevapları verilmiştir.

– İlk fasıl tasavvuratının çeşitli türleri

Tertip, Analoji, Tümevarım, Varsyım, Bürhan kavramları açıklanmış.

2.2.3 3738-5801- Ahmed Cevdet Paşa- Miyar-ı Sedat

İk makale, Tasavvurat hakkında olup iki bölümden oluşuyor.

1- İsagoci, Yani Tasavvuratın Prensipleri olan Beş Tümeller Konusu

2- Tanım hakkındadır.

İkinci makale, Tasdikat hakkında olup dört bölümdür.

1- Kesin önermelere dair 4 kısmı ifade eder.

2- Suri kıyas şekilleri olup 5 kısmı ifade eder.

3- Modaliteye dair olup 2 kısmı kaplar.

4- Döndürme maddeleri hakkında olup 4 kısma ayrılmıştır.

2.2.4. 2381- Ali Sedad Mizanü`l Ukul fi Mantiki ve`l Usül

Başlangıçta ; kitap hakkında yazılan makaleler ve mantık`ın tarifi, kısımları, sübutu ve doğruluğu konusu anlatılmış

1. Kitap = Tasavvurat

2. Kitap = Tasdikat

– Mutlak önermeler

– Önermelerin hükümleri

– Önermenin nefsi emmareye uygunluğu bakımından tarifi ve bölümleri

– Deliller

– Kıyas

3. Kitap = Metod

– Riyazi ilimler

– Tabii ilimler

– Tarihi ilimler

4. kitap = Safsata

Ek= Mantık`ın cebire tatbiki

III- Psikoloji

2.3.1. 3425-3728-3729- Abdulfeyyaz Tevfik- Hayat ve Ölüm

4- Hayat sahibi varlıklarda kalıcılık, ihtiyarlama keyfiyetinin sebebi, hayatın uzaması

5- İhtiyarlama keyfiyetinin tezahürü ve mekanikliği

6- Büyüme ve Gelişme makülleri, Kanser meselesi

7- Kimyevi, Fizik ölçümler, İyonlar, İnce hassasiyetler, bağışıklık ve mikrop âkilleri (aşı)

8- Tabiatta ölüm

2.3.2. 2412- Hilmi Ziya- Umum-i Ruhiyat

Kitap el yazmasının fotokopisi, içindekiler kısmı yok.

2.3.3. 3596- Abdulgani Nablusi- Tatiri`l Enam fi Tağbiri`l Menam

Arapça yazılmış rüya tabirleri kitabıdır.

2.3.4. 2369- İrfan – İlm-Ruh

1. Bab

1- Ruh bahsi, Tatkiki Vücudu Ruh, Tatkiki Zat`i Ruh, Tatkiki Hakikati Ruh

2. Bab

Ruhun idrak vasıtaları

2- Sinirler bahsi

3- Beyin bahsi

4- İlik bahsi

5- İlikli kemikler bahsi

6- Kafatası bahsi

7- Omurilik soğanı bahsi

8- Murdar ilik bahsi

9- İçgüdü ve akli melekeler

3. Bab

10- His bahsi, İhtisas, İdrakler ve İradeler

4. Bab

11- Akıl bahsi

12- Akli kuvvetler bahsi

5. Bab

13- İlim bahsi

6. Bab

14- Ahlak bahsi

7. Bab

15- Vicdan bahsi

8. Bab

16- Ahlak hakkında özel bir bölüm

9. Bab

17- Kamu hakkında özel bir bölüm

2.3.5. 2368- Mustafa Rahmi- Ruhiyata Medhal

ZEKA başlığında

Beyin, Duyu Organları, İdrak ve Şuur, Dikkat ( İrade, Gayrı İrade, Dağınık, Hastalık ) Hafıza ( Çeşitleri, Ebced Hesabı), Fikirlerin birbirine bağlanması ve Teselsül, Hayal gücü, Soyutlama, Genelleştirme, Muhakeme

HİSSİYAT başlığında

Eğilimler, Heyecanlar, Hissiyat nedir?, Wunt`un duyumlama boyutları, hoşa giden hal, Hissiyatın mantığı, Aklın mantığı, Çocukta ve cahillerde hissiyat, ihtiras ve sebepleri, nasıl söndüğü?

İRADE başlığında

Karar, Sağlam irade hastalıkları, cehd, cehdin ahlaki önemi, içgüdü, reflex ve içgüdüye bağlı davranışlar, kötü içgüdü kanunları, ıslah

İçgüdülerin çeşitleri

2.3.6. 2389-90- Avni- Ruhiyat ve Ruhi İrade

Yazar başlangıçta kendisinin ruhitayçı olduğunu ve kitabı herkesin anlayabileceği bir dille yazdığını ve sıkıcı konuları misallerle zenginleştirmeye çalıştırdığını anlatıyor. Yazar bu kitabın genç yaşta okunup, davranışlara yansımasının daha faydalı olacağı görüşündedir.

1. Bab – Ruhun eli altındaki Asabi Mekaniklik

2. Bab – Şuur ve Dikkat

3. Bab – Uyuşturma ( Hissetme, Keyfiyeti, Şiddeti, İdrak, Evham)

4. Bab – İdrakin tahrişi

5. Bab – Hatırlama ( Hatıra, Fikirlerin çağrışımı )

6. Bab – Hatıranın tahrişi

7. Bab – Hayal gücü ve tahrişi

8. Bab – Düşünme

9. Bab – Düşüncenin tahrişi

10. Bab – Heyecan ve Hassasiyet

11. Bab – Heyecanların tahrişi

12. Bab – İrade

13. Bab – İradenin tahrişi

2.3.7. 5924- Mustafa Rahmi- Tabiat ve İnsan

Müellif = Alfred Weber

Kadın – Erkek Ruhiyatı

– Menşei

Erkek ve Dişide Vasıflar Fizyolojisi

Erkek ve Kadında Hassasiyet

Erkek ve Kadında Zeka

Erkek ve Kadında İrade ve Ahlak

Feminizm

– Irklar Ruhiyatı

Tarih öncesi insan karakterleri

Irklarda ruhi fark

Terbiye ve ıslahın tesisi

Beyaz ırkın istikbali hakkında faraziyeler ve istikbal hangi ırkındır.

2.3.8. 5912- Mustafa Şekip- Froydizm

Sigmond Froyd`a ait 5 dersin tercümesidir.

Kitabın sonunda İsmail Hakkı`nın “Terbiye” adlı eseri vardır.

Terbiyenin tarifi, nasıl olması gerektiği, fonksiyonları ( medeniyetin intikalini sağlamadaki), hangi davranışların terbiye faaliyetlerine dahil olduğu anlatılmıştır.

2.3.9. 3595- Muhyiddin-i Arabi- Tabirname

Rüya tabirleri kitabıdır.

2.3.10. 3492- Ragıb Rıfkı- Manyetizma ve İpnotizma

Manyetizma; Bir insanın hemcinsleri üzerinde husule getirdiği tesirdir. Bu tesir herkesçe malumdur.

İpnotizma ise; manyetizma hadisesine verilen yeni bir isimden ibarettir. Yalnız İpnotizma tabiri bilhassa manyetizma tesiriyle husule gelen hipnotizmaya ( Hipnoz; sözle, bakışla telkin yapılarak meydana getirilen bir çeşit uyku) ilim olmuştur.

Bu eserde bu konular diğer kitaplara nazaran daha basit ve daha ameli bir tarzda ele alınmıştır.

Kitapta , hinozu yapan ameliyatçının bunu nasıl yapacağı anlatılıyor. Hipoz olan kişinin nasıl tanınacağı belirtiliyor.

İkinci kısımda; uyku halinde yapılan denemeler ( uyuyana neler yapabileceği) var.

Son kısımda ;

SPENCER`in FELSEFESİ

Muhariri = Muh. Safved

Başlangıçta Spencer`in konumunu tespit etmek için önce Avrupa Felsefesi tarihi hakkında genel bir bilgi verilmiş. Sonra Spencer`in hayatı, felsefesi, ilk Prensipleri, Hayatiyet Prensipleri, Ruhiyat Prensipleri, Toplumsal Prensipleri, Ahlak Prensipleri anlatılmıştır.

2.3.11. 5922- Mustafa Rahmi Ruhiyat Makaleleri

Ruhiyatın Tarihçesi

Ruhiyatın Oluşumu

Terbiye- i Ruhiyat

Hayvanat ruhiyatı

Çocuk Ruhiyatı

Balığ Ruhiyatı

Bu makaleler Amerika Terbiye Kamusundan alınmıştır. Toplu, derinlikli ve amelli olması itibariyle bilhassa muallim ve mürebbilerin işine yarayacak tarzdadır.

2.3.12. 2686-5925- Mustafa Rahmi- Çocuk Ruhiyatı

1. Fasıl İlk çocukluk (1 – 7 yaş)

– Süt emen çocuğun ruh hali

– Süt emme devresinden sonra gelişme

Ruhun çiçeklenmesi, hareketlerin oluşumu, duyguların faaliyeti, uyku, hafıza ve dikkatin meydana çıkması, şuurun meydana çıkması, duygusal hayatın oluşması, çocuğun temayülleri ( Temayül; sebebini bilmeksizin şahsın yaptığı ve arzu ettiği şeydir.), iradenin oluşması, çocukta dilin oluşması , çocuğun fikrinin oluşması, hayal gücü ( hayal, tefekkürün bir şekli hususiyesidir. Esası tecrübedir.), oyun, yalan

2. Fasıl Okul çağı ruhiyatı

Umumi bilgiler, okula girdiğinde çocuğun ruhiyatı. Okul çocuğunda dikkat tipleri, okul çocuğunun hafızası, gördüklerini anlama psikolojisi, çocuklarda kabiliyetin gelişme derecesi, yorgunluk, çocuğun derse alaka duyması, zeka çeşitleri, Grafoloji ( yazının şekline bakarak ruh halini anlamaya denir) okul çocuklarında ideal (yani hoşa giden şeyler nelerdir, idealleriniz nedir? Sorunlarına kızlar ve oğlanlar farklı cevaplar verdiği söyleniyor.) çocukta sanat.

3. Fasıl cinsi ruhiyat ( kız ve oğlan çocuklarının farkları)

4. Fasıl 14-18 yaş arası çocukların ruhiyatı

Ek olarak, orta zekalı, geri zekalı, üstün zekalı çocukların ruhiyatı

Tecrübi ruhiyatın ve çocuk ruhiyatı müesseseleri

2.3.13. 2954- Ethem- Terbiye-i İrade ( İkinci Basım)

1. Kitap = Umumi bilgiler

1. Kısım = İl incelemeler

– İrade nedir ?

– İrade terbiyesinin lüzumu

– İradeyi büyütmek, nefsin terbiyesi kabilmidir.

2. Kısım = İradenin psikolojisi

– İrade filli

– Fikirler ile irade arasındaki münasebet

– Duyular ile irade arasındaki münasebet

– Filler ile irade arasındaki münasebet

– İçtimai şekil ve irade

2. Kitap = Hususi olarak irade terbiyesi

1. Kısım = Fikirler ile irade terbiyesi

– Derin mülahaza

– Derin mülahaza misalleri

– Karar ve prensip

– Nefse telkin

– Atasözleri ve safsatalar

– Kitap ve tiyatro

– Genel fikirler ve muallimler

– Arkadaşlar, meşhur hayatlar, çevre

2. Kısım = Duyumlar ile Terbiye-i İrade

– Uygun duyumlardan, dua

– Biribirine uymayan duyumlardan sakınma

– Heyecan ve terbiyesi

– İhtiras ve ideal

3. Kısım = Filler ile Terbiye-i İrade

– Alışkanlıklar

– Fillerde umumi kaide

– Çalışmak fiili

– Sıhhatin korunması ve vasıtaları

– Tıbbi vasıtaları

2.3.14. 2781-3706-5917-5896- Abdullatif Nevzat- Çocuğun Ruhiyatı

( 4 – 7yaş arası çocuğun ruhiyatı )

Yazarın iki kızı varmış ve onları müşahede ederek ve olayları anlatarak izah etmeye çalışmış çocukların sözlerinden ve hareketlerinden manalar çıkarabileceğimizi anlatıyor

Mukaddim; Bu kitabın her tarafında çocuğum manevi hayatının serbestçe inkişafı ve onun müşkilleri ve istekleri karşısında mümkün olduğu kadar kendiliğinden işin içinden çıkmasına meydan bırakmak maksadı güden esaslı bir kanaat hüküm sürdüğünü görüyoruz. Bu şekilde hareket edilirse 2 şey elde kalıyor.

1 ) Çocuğun erken kalkması üzerinde tecrübeler icra edebilmek

2 ) Çocukta ferdaniyetin gelişmesine mahal bırakmak

1. Fasıl = Çocuğun maddi gelişmesi

2. Fasıl = Çocukta alem tasavvuru ( zaman, feza, semavi cisimler din, ölüm,doğum, gelişim, hayat, son)

3. Fasıl = Çocuğun resimleri ve resimlerin çocuk tarafından yorumlanması

4. Fasıl = Çocuğun Zihni ( 3 – 10 yaş arası zekanın belirtileri)

– Bazı yeni hikayeler anlatılmış

– Gözlem yetisinin gelişmesi

– Dikkat ve hafıza

– Hayal

– His ve idrak

– Ahlak

Lügatça da kelimelerin Fransızca karşılıkları verilmiş .

2.3.15. 5940-5941-5942- İbrahim Alaaddin- Çocuk Ruhu

– Genel bilgiler, ruhiyatın tarifi ve metodu, ruhiyatın kısımları, çocuk ruhiyatı

– Çocuk ruhiyatında usuller

– Çocukluk ve çocuk ( çocukta bedeni ve ruhi gelişim, gelişim buhranları, devirleri, oyun nazariyeleri, taklit)

– Kalıtım ve çocuk ruhu ( cismani ve ruhi veraset, veraset kanunları)

– Cemiyet ve çocuk runhu ( telkin, Folklor)

– Sinir sistemi (Kısımları, beynin kısımları, vazifesi, damarların vazifesi, çocukta sinir sistemi)

– Şuur ( spontane şuur, derin düşünen şuur, çocuk şuuru, terbiyesi)

– Ruhi hadiselerin tasnifi

– Duyumlar ( çeşitli nitelikler, çocukta duyumlar )

– İdrak ( idrakin yanlışlıkları, çocukta idrak, idrakin terbiyesi)

– Hafıza ( hafızanın şekilleri ve yanlışlıkları, hafızanın ehemmiyeti, kanunları, çocukta hafıza, hafıza ve terbiyesi)

– Fikri çağrışım (kanunları, tesiri, tecrübeleri, ehemmiyeti )

– Hayal gücü ( amilleri, ehemmiyeti, çocukta hayal, hayal ve terbiye)

– Dikkat ( alametleri, ehemmiyeti, sebepleri, çeşitleri, çocukta dikkat, zihnin yorgunluğu )

– Genelleştirme ve soyutlama ( çocuklukta genelleştirme ve soyutlama )

– Muhakeme ve hüküm ( şekilleri, hataları, akıl)

– Dil ( Çocuk lisanı ve terbiyesi )

– Zeka ( çocukta zeka)

– Haz ve elem ( çocukta haz ve elem)

– Hisler ve heyecanlar ( çeşitleri, ruhi ve uzvi şartlar, korku, mahcubiyet, abdesti gerektiren hal ve çareleri )

– Şahsi eğilimler ( İntihar, rekabet, korunma meyli, mülk edinme meyli, özgürlük meyli, çocukta itaatsizlik, çocukta izzeti nefs, grur ve övünme)

– Başkalarını düşünen eğilimler ( sempati, dostluk, aşk, cinsiyet meyli, terbiye çareleri)

– Gayri şahsi eğilimler ( araştırma ve ilim meyli, yalancılık, icad eğilimi, ahlaki eğilim)

– İhtiraslar ( şekilleri, alametleri, mahiyeti)

– Tepkiler ve içgüdüler

– Alışkanlık ( şekilleri, neticeleri )

– İrade ( şekilleri, fikir ve hayalin iradeye tesiri, hevesler çağı, beden terbiyesinin irade terbiyesine tesiri, tembellik, inatçılık)

– Karakter

2.3.16. 3599-3598-2694- Mustafa Şekip – Hissiyat ve Ruhiyat

Müellif = Teodule Armond Ribot ( İkinci cildin tercümesidir. )

Girişte; Hususi hislerin araştırılmasındaki önem,

Bu anlamda tarihi vesikaların faydası,

Hislerin oluşmasının sebepleri var

1- Sakınma içgüdüsünün Fizyolojik şekli

2- Sakınma içgüdüsünün savunma şekli = korku

3- Sakınma içgüdüsünün saldırma şekli = öfke

4- Sempati ve heyecan eğilimi

5- “Ben” ve teessüri belirtileri

6- Basit heyecanlardan şiddetli heyecanlara geçiş

7- İçtimai ve ahlaki hisler

8- Dini hisler

9- Bedii his

10- Zihni his

11- Normal karakterler

12- Anormal ve hasta karakterler

13- Duygusal hayatın dağılımı

Sonuçta ; Psikolojik hayatın genel durumunda hayatın tesirinin yeri

2.3.17. 5903-5904-5905-5906- Hüseyin Cahit- Psikoloji

Muharir = Hoover Young

1. Bab = Psikolojinin konusu ve usulü

( Psikolojinin geçici olarak ruh ilmi diye tarifi, Haricin his ve idraki batının his ve idrakinin önüne geçer . ben ile ben olmayan arasındaki farkın psikoloji itibariyle oluşumu, ruhun masalları algılaması, Ruhi hayatın vasıtalı veya vasıtasız oluşumu, Psikoloji ve Metafizik, Psikolojinin yöntemi, Psikolojinin mantık ve ahlak ile münasebeti)

2. Bab = Ruh ve beden

(Deneysel bakış açısı, (Olguculuk), Kuvvetin devamı kanunu, Canlı ve hayat kuvvetin devamı, sinir sisteminin rolü, Şuurlu hayatın özelliklerinin geçici olarak tayini, şuur ile sinir sistemi arasında mukayese, şuurlu hayat ile beyin faaliyetleri arasındaki münasebet, ikiliği kabul eden varsayım, Spritualisme, Teklik, Maddecilik, Vahdeti vücud varsayımları)

3. Bab = Şuur ve Şuursuzluk

( Şuursuzluğun tarifi, Şuursuzca bir ön çalışmanın doğurduğu şuuurlu fikirler, İç güdü ve alışkanlık, Hissiyatın şuursuzca meydana gelmesi, Rüya hali, Harekete geçirme ve uyarmanın ruhi ilişkileri dolayısıyla uyanma , Ruhi hayatın genişlemesi ve yaygınlaşması hakkında faraziye, Psikoloji ve otonom hareketler )

4. Bab = Psikoloji unsurlarının bölümlenmesi

( 3. Sınıf olmak üzere Psikoloji taksimi,Ferdi şuurun oluşumu, Irk`ın oluşumu esasında Psikolojiye dayanan farklılık kazanma keyfiyeti, Hissiyat ve iradenin irtibatı, ilk ve son unsur olarak irade)

5. Bab = Vukuf`un Psikolojisi

1. Hissetme ( Hislerin basitliği ve özgürlük meselesinin psikolojide manası, Hislerin cinsi ve keyfiyeti, hisler alanında münasebet kanunu, His ve idrake mahsus hareket )

2. Zihni Görünüm ( Hissetme ve hissi olarak, serbest zihni suret, serbest zihni suretler his ve idrakten nasıl ayrılır, Şuurun şekil ve hakiki birliği, Hayali hatıralar, Hatıranın şartları, Zihni suretlerin ortaklık kanunları , Unutma kanunları, dil ve zihni suretler, Serbest ferdi hayallerin oluşumu,=)

2.3.18. 3567- Mehmet Ali Ayni- Ruhiyat Dersleri ( Terbiyeye ait Tatbikatla birlikte )

Müellif = E. Rayo

1. Ders = Ruhiyatın terbiyesi ( Konusu, Usulü)

1- Çocukların ruhlarının terbiyesi, Tecrübi ve Nazari ruhiyat, Ruhi olaylar ile uzvi olayların birbirinde farkı

2- Ruhiyatta usul, Etraflıca düşünme usulü ve ona itirazlar, Ruhiyatta tecrübeye müraccat usulü, Ruhiyatta tümevarım

2. Ders = Şuur ve Kuvvetler

1- Şuurun dereceleri, Şuursuzluk nazariyesinin kıymeti

2- Ruhi olayların tasnifi, temenni oluşmaları itibariyle bağımsızlıkları 3 kuvvet mahiyeti

3. Ders = Duyumlar ( kısımları, heyecanlanmalar, lezzet ve elem, eğilim ve heyecanlanma, cismi ve kalbi duyumlar, gönül alıcı çalışma nazariyesi 9

4. Ders = Eğilimler ( Başlangıcı, hizmetleri, kısımları, şahsi, cismani, ruhani,karışık, toplumsal eğilimler,taklit kanunu, yüksek eğilimler,kısımları)

5. Ders = tutku ( Eğilim ve tutku, oluşum sebebi, intikali,eğilimlerin engellenmesi ve arızası cismani ve manevi yönü, tutkunun kısımları, şahsi ve toplumsal tutku, yüksek tutkular)

6. Ders = Zihin ( Kısımları, Zihin terbiyesinin mahiyeti )

7. Ders = İdrakin kazandığı dış güçler

8. Ders = İdrakin kazandığı iç güçler

9. Ders = Hafıza

10. Ders = Fikirlerin çağrışması

11. Ders = Hayal kurma

12. Ders = Ameli kuvvetler ( Dikkat, Tecrid,Mukayese, Umumileştirme)

13. Ders = Bilginin düşünme ilkeleri

14. Ders = Konuşmanın düşünmeyle münasebeti

15. Ders = Faaliyet

16. Ders = İrade

17. Ders = Seçim

18. Ders = Alışkanlık

19. Ders= Metafizik Ruhiyatı ( Ruhun mevcudiyeti ve bekası)

2.3.19. 5918- Halil Nimetullah- Şuurun Bila Vasıta Mu`taları Hakkında

Müellif = Henri Bergson

1- Ruh hallerinin şartı hakkında

2- Ruh hallerinde zaman mefhumu

3- Hürriyet

Sonuç bölümünde Osmanlıca bazı kelimelerin İngilizce karşılıkları vreen bir sözlük vardır.

2.3.20. 5913- NebahatSamet- İrade Hastalıkları

Müellif = Theodule Ribot

Giriş; Mecburi ve alıkoyma gücü şeklinde irade, Ferdi karakterin rolü, seçme ve mahiyeti

1- İrade zayıflamaları, Mecburi fillerin eksikliği ( İrade hastalıklarının taksimi, irade kaybı yahut istemek iktidarsızlığı )

2- İrade zayıflamaları, Mecburi fillerin fazlalığı ( ani ve şuursuz mecburi filler, İradenin dağılması, Bunun muhtemel illetleri)

3- İrade-i Dikkatin zayıflaması ( Zihni iktidarsızlık, İrade iktidarsızlık , Dikkat nasıl devam eder)

4- Heveslerin hakimiyeti ( İrade oluşumunun iktidarsızlığı )

5- İradenin yok olması

Sonuçta konu genel hatlarıyla toparlanmış

2.3.21. 5927- Abdullah Cevdet- Dimağ ve Memlekât`ı Akliyye

– Beyin – kafa

– Kafalar – (Ortalama Büyüklükleri )

– Başın büyüklüğü ( Irklara göre baş, küçük başlar )

– Nimetler ( Kafatasının normal büyümesi, kafa kemikleri )

– Okumanın baş büyüklüğüne tesiri ( köylü çocuklar, Öğrenci başları)

– Beyin ağırlığı ( Cevher beyni, cüceler ve gayet iri adamlar)

– Beynin olgunlaşması (Çocukların beyni, başın biçimi)

– Beyin zarları ( beyin koruyucuları, beynin hastalıktan korunması için tedbir alınması)

– Beyin (Beynin yarı küreleri)

– Beynin iki yarı küresi

– Her iki beyin ( Yarı küre dimağların müstakil oluşları)

– Beyinde merkezler ( Beynin coğrafyası)

– Beyinde kanın dolaşması ( Beyinde fazla kan)

– Beyin hareketleri, gücü, hayat verici akıcılığı

– Sinir uyanması

– Kanın hücumu ( Başın durumu)

– Akli davranışların sonuçları

– Psikoloji tecrübeleri

– Beynin çalışması

– Beynin şuursuz çalışması

– Beynin beden terbiyesi ( Akli terbiyenin kaideleri)

– Beynin yorgunluğu ( Kanın harap olması ve beynin tamiri)

– Organların faaliyetlerinin akıl üzerine tesiri

– Akli hayatın organ faaliyetleri üzerine tesiri

– Hamilelik ve çocukluğun ruh sağlığının korunması

– Sinirler

– Beyin ve akli melekelerin Fizyoloji ve korunma sahası noktai nazarından

– Terbiye ve Terbiye hakkında fikirlre

– Ruh ilmine bir bakış

Sonda; Lügatça var. Kelimelerin anlamları açık bir şekilde verilmiştir.

2.3.22. 2623- İbrahim Alaaddin- İlk Gençlik

1- Tarihte ilk gençlik, İl gençlik hangi yaşlardır ? ilk gençliğin bedeni sıfatları ve hususiliği

2- Cinsiyet içgüdüsü, Freud ve Pensexualisme nazariyesi

3- Buluğ ve cinsiyet meselesi, kötü kullanımlar ve mahzurları cinsi terbiye tedbirleri, müşterek terbiye meselesi, spor ve sair tedbirler

4- İlk gençlikte arkadaşlık, ilk gençlikte hissetmek

5- İlk gençlikte hayal ve sanat

İlk gençlikte okuma merakı

İlk gençlikte yazma merakı , muhakeme ve münakaşa tecrübesi

Telkine tabi olma

Gençlerin intiharı

Gençlerde mahcubiyet

2.3.23. 2842- Mustafa Şekip- Terbiye Muhasebeleri

Mustafa Şekip önce terbiyenin hayatımızdaki yerini, sonra da tercüme ettiği kitabın yazarı olan James`in hayatını, şahsiyetini,ruhiyatını ve Pedagojisini anlatmış

1. Sohbet

– Ruhiyat ve terbiye sanatı ( sohbetlerin maksad ve gayesi, Terbiye ilmi ile terbiye sanatında süratle idrak etmenin önemi, eğitimciler ruhiyat ile ne dereye kadar meşgul olmalıdırlar? )

2. Sohbet

– Şuur ( Tarifi ve tahlilleri)

3. Çocuk, Harekette örgenlik ( Şuurun asıl vazifesi )

4. Terbiye ve hareket çizgisi ( Terbiyenin tarifi, çeşitli memleketlerde kıymet bulan terbiye şekilleri)

5. Tepkilerin lüzumu

6. Futri tepkiler ve kazanılan tepkiler

7. İçgüdüsel tepkiler (korkmak, sövmek, taklid, içgüdüleri, yapıcılı, içgüdülerin tahvilleri konusu )

8. Alışkanlıklar kanunları ( Alışkanlığın felsefesi, kötü alışkanlıklarla nasıl mücadele edilir. )

9. Fikirlerin çağrışımı ( His ve düşüncelerimizde geniş bir sahada alışkanlık kanunlarına tabidir. )

10. Alaka ( Doğuştan ve kazanılan alakalar, çocuklar nasıl alakadar edilebilir)

11. Dikkat ( Dahilerde ve işadamlarındaki dikkat, dikkat nasıl edilebilir ve hafıza devamı nasıl sağlanabilir.9

12. Hafıza (Hafıza ezbercilik, hafızanın şahsiyet ve düşünce üzerine tesiri )

13. Kazanılmış düşünceler ( Terbiyenin fikri sahada tesiri, fikirlerin kazanılmasını irade eden içgüdülerdir.)

14. Çıkarsama ( Tanımı, terbiyede önemi, çocuklarda çıkarsama, fikri telakkilerimiz nasıl değişiyor? Gençliğin önemi )

15. İrade ( Geniş ve dar anlamda irade, Tam manasıyla irade-i hareket, manyakların ve melankonikleirn iradesi)

– Tecrubi ruhiyatın önem ve neticeleri hakkında meşhur alma ruhiyatçısı Wund`un mutalaası

2.3.24. ;3082- Zeylü- Risaletül Ahlak

Bu kitap devlet memurluğunda ve müderrisliğinde çalışacak insanlara faydalı olması için yazılmış. Namus ve şerefin önemini vurguluyor.

2.3.25. 2966-302- Mustafa Şekip- Bergsan ve Kudreti Ruhiyeye Ait Konferans

– Bergson`un Felsefesi ( Bergson`un red ve inkarları, Resmi felsefesi, zaman fikri, Ruh, Dimağ)

– Şuur ve hayat ( tenkid ve sistem ruhu, uyanık ve uyumuş şuur, ahlaki ve içtimai hayat )

– Ruh ve beden ( Beynin ve zihnin rolü, hayat ve dikkat hafıza, hatıralar)

– Dirilerin hayatları ve ruhi araştırmalar ( İlim karşısında telepati, ruhi araştırmalara karşı ilim adına yükselen itirazlar, şuur ve maddiyat )

– Rüya ( Görme, işitme, duymaya ait duyumların rüyadaki rolü hafızanın rolü, uyanıkken ve uykudayken irade)

– Zihni çalışma ( çeşitli şuur safhaları ve bunları kesen zihnin hareketi, çalışan hafızanın tahlili, düşünmeye çalışmanın tahlili, icadın tahlili, çalışmanın sonuçları9

– Felsefi sezgi ( Bir felsefeyi anlamada tarz, filozof ve çevresi, ilim ve felsefenin rolleri, ilmin ve felsefenin hedefi )

– Hakikat ve gerçeklik ( James`ın pragmatizmini doğru anlamanın rolü James`in nazarında gerçeklik zihniyecilerin anladığı, Pragmatizmin gerçekliği, Hakikatin tarz telakkileridir.

2.3.26. 2361- Mehmet Emin- Felsefe İlm-u Ahval-i Ruh

Giriş; Felsefenin konusu ve taksimi

– İlmi ahvali ruh yahut psikolojinin konusu, ruhi olayların asli mahiyeti şuur ( mahiyeti, şekli,derecesi, şuursuzluk, ruhi hadiselerin taksimi)

– Zihni hayat, umumi manasında zihin, bilgilerin doğurduğu duyumlar

– Bilgilerin korunması ve tasdikat

– Bilgi işlemleri, zihinsel işlemler, dikkat, soyutlama, genelleştirme, hüküm ve tasdikat,

– Nefsi nâtıka`nın yaratıcı faaliyeti – insani yönü

– İşaret ve dil

– Aklın genel kanunları esasları

– Dış alemin idraki ( Bu konudaki nazariyeler)

– İçsel hayat ve etkinlik haz ve4 elem alaka ve taklid

– Alışkanlık, içgüdü yahut tabiat, eğilimler ve fedakarlıklar

– İrade ve karakter hürriyet

2.3.27. 2376- Ahmet Naim-Mebadiu Felsefe

Muallim = Vilnyus Gary

1. Kitap = Nefs İlmi

Giriş : İlimler – İlim – Felsefe

– Nefs ilminin tarifi ve konusu

– Nefs iliminde yol

– Şuur ile güç

1. Kısım = Nefs İlminin

– Şuur ile kazanılan bilgi ilki

– Duyumların sonuçlarının def`i duyular suretlerin bekâsı

– Çağrışım

– Duyulur suretlerin ortaya çıkardıkları izleri

– Duyulur suretlerin harekete geçiren izleri

– Şehvetler ve duygulanımlar

– Huy

– Yeti

2. Kısım = Düşünme

– Düşünme halleri ve tahdik

– Külli kavramlar- zihni etkinlikler

– Tasdik ve akıl yürütme

– Müdrike`deki zâti tümeller

– Müdrikedeki zâti tümeller ve sonrası

– İlk prensipler

– Hatırlama ( Hayal ve Hafıza )

– İç algı

– Dış algı

– Sanrı ve rüyalar

– Tabi algılar ve kazanılan algılar

– Aklın üstün kavramları

– Akıl

– İyilikler ilmin prensipleri, güzellik

– Sanat

– Manaların ifadesi, konuşma

– İrade

– Mezheb- i icabı münakaşa

– Güzel aksetmek veya düşünmek

– Tutkular

– İyi

– Gerçeklik – yaratma

– İnsan ile hayvan

– Ruh ile cisim cismaniyet ve ruhaniyet beyindeki nisbet

Osmanlıca Fransızca sözlük var

2.3.28. 2765-66-67-68-69-70-5897- Hüseyin Cahid- Ruh ve Beden

Muhariri = Alfred Binet

Ruh ve Madde arasındaki farkı tesbit etmek için yazılmıştır

1. Kitap = Maddenin tarifi

– Dışımızdaki eşyaların biz ancak ihtisaslarını tanırız

– Maddenin mekanikliği nazariyeleri ancak birer timsalden ibarettir.

– Bazı itirazlara cevap ve hulasa

2. Kitap = Ruhun tarifi

– Bilgi ile konu arasındaki fark

– Hissetmenin tarifi

– Hayalin tarifi

– Heyecanların tarifi

– Şuurun tarifi

– Psikolojinin tarifleri

3. Kitap = Ruh ile Bedenin Birliği

– Ruh tanm olmayan bir hayata maliktir

– Ruhiyecilik ve Fikircilik

– Maddecilik ve Muvaziyecilik

– Yeni nazariyeler

– Netice

IV – Sosyoloji

2.4.1. 2626- Musahabat-ı Mahremane

Evlenme, çocuk doğurma, çocuk düşürme, başlıca rahtsızlıklar gibi mahrem konuları işlemiştir.

2.4.2. 5923- Mustafa Rahmi- Kadın Erkek Irklar Ruhiyatı

Müellif = Alfred Weber

Kadın- Erkek Ruhiytı

– Menşei

Erkek ve Dişide Vasıflar Fizyolojisi

Erkek ve Kadında Hassasiyet

Erkek ve Kadında Zeka

Erkek ve Kadında İrade ve Ahlak

Feminizm

– Irklar Ruhiyatı

Tarih öncesi insan karakterleri

Irklarda ruhi fark

Terbiye ve ıslahın tesisi

Beyaz ırkın istikbali hakkında faraziyeler ve istikbal hangi ırkındır.

2.4.3. 3477- Köprülüzade Mehmet Fuat- Ruhu Cemaat

Muhariri = Gustave Lebon

1. Kitap =

– Cemaatin genel ayırıcı nitelikleri

– Hissiyat ve Ahlakiyet toplumu

– Fikirler, teoriler ve halk muhayyilesi

– İtminannatlı halkın giydiği dini şekiller

2. Kitap =

– Halkın inançları ve şüpheleri

– Halkın inanç ve şüphe amillerinin amilleri

– Halkın şüphelerinin kendine has amilleri

– Halkın rehberleri ve onların ikna vasıtaları

– Halktaki şüphe ve inançların değişme kabiliyetinin sınır

3. Kitap =

– Toplumun çeşitli tabakalarının tarifi ve tasnifi

– Toplumlaırn sınıflandırılması

– Suçlu denilen toplumlar

– Mahkemei cinayet hükümleri

– Seçme toplumlar

– Parlementolar

2.4.4. 3528- Ahmed Cevad – Musahabatı Ahlakiyye

İlkokullarda ve Lise sınıflarında, vatandaşlık dersi kitabı niteliğinde hazırlanıp, okutulan bir kitaptır. Örnek olaylarla ve hikaye anlatır gibi konutu işlemiştir.

– Hükümetin hizmetleri ( Mahkemeler, Hükümet Ordu, donanma, İlim Mektepleri, Umumi ve Mecburi Tahsil, Hükümetin Masrafları, Vergiler, Vasıtasız ve Vasıtalı vergiler)

– Umumi Kurumlar

Kanun, Meşrutiyet ve Zulüm, Kanunları yapanlar, Zulüm ve Mazlumları, Mülkiyet hakkı, Eşitlik ve Adalet, Hürriyet, Memur olma hakkı, Kanuna İtaat, Haklıya hakkını vermek hakkı, Bedeller, Türk Vatanı,

2.4.5. 2576- Cemal Fazıl- Oğullarıma Terbiye-i Ahlakiyye

Muharir = Paul du Mair

Başlangıçta mütercim kitabı tercüme ediş nedenini anlatıyor.

1. İnsan

İstek ve heva, vazife, cesaret, çalışma ve amel, ahlak terbiyesi, adalet ve eşitlik, hürriyet ve vicdan, fikri terbiye maneviyatın vücut üzerine tesiri

2. Aile

Ebeveyn, muhabbet, hanımlar, çocuklarımız, saadet ve servet, bireylerin azalması

3. Vatana aid

Meşrutiyet, toplumsal vazifeler, eşitlik hukuku, umumi hürriyet, talim ve terbiye, iyilik ve hasenet,

4. Vatan

Vatanperverlik, safsataperestler, milli güçler, harp, beşeriyet,

– Usul ve nasihatler

2.4.6. 2564- Ali Seydi- Terbiyeyi Ahlakiyye ve Nedeniyye

1- Ahlak ilmine bir bakış ( Ahlak ilminin tarifi, konusu, gayesi,nazari ahlak,tabii ve kesbi ahlak )

2- Ahlak kanunlar (Mahiyeti, Mesuliyet Ahlakı, İnsan, Mahiyeti,Maddi ve Manevi İnsan)

3- Terbiye ( Tarifi, Kısımları, Ahlaki, fikri, Cismani Terbiye)

4- Vazife ve Mesuliyet ( Kısımları, Şartları)

5- Şahsi vazifeler ( Önemi, Kısımları, Gayret, İntihar, İntiharın münakaşası )

6- Ev vazifeleri ( Aile vazifesinin mahiyeti, Aile bütçesi, Eşin vazifesi)

7- Siysai, İçtimai vazifeler ( Tarifi ve önemi, Vatan, Vatandaşlık)

8- Vergi, Askerlik, Memurluk

9- Hükümet Şekilleri

10- Genel Meclis ( Mebusların Görevleri )

11- Ferdin Medeni Hukuku ( Hürriyet, Eşitlik)

12- Şahsi Teşebbüs

13- Hükümet Teşkilatı ( Kuvvetler Ayrılığı)

14- Vilayet ve Belediye Daireleri

15- İnsanın Umumi Vazifeleri ( Şahsiyet Kanunu)

16- Toplumsal Adabı Maaşeret

17- Sosyal Adabı Maaşeret ( Salon Adabı)

18- Topluluk adabından sonra ( Yürümek ve Yolculuk Adabı)

19- Hayvanları Himaye

2.4.7. 2720-2739- Mehmet Ali Ayni- İtikat ve Mülahazalar

Dini, Felsefi, Tasavvufi, Ahlaki ve Edebi konulardaki makalelerini bu kitapta toplamıştır.

1. Bab = Felsefeye Aid Makaleler=

( Felsefe sözlüğü hakkında, tarih felsefesi hakkında, Felsefe kitaplarımız, Bergson felsefesi, Feylesof é Wunt” vefat etmiş, Ahmet Reşit Bek`in sezgi ve idrak hakkındaki mektubu, Şuur ve vicdan meselesi)

2. Bab = Tasavvufi Makaleler =

( Şeyh İbrahim Hakkı, Bizdeki Tarikatlar, Sem`a ve Devran, Bir Müsteşrik`in tatkikatı, Kadın meselesi, Tasavvuf meselesi, Süfi cemiyete bir mektup)

3. Bab = Ahlakiyata Aid Makaleler =

( Kadın, Ahlak meseleleri hakkında, Darul Hikme ne yapmalıydı? Maarif Nezaretine açık mektup, bize hangi ahlakı tavsiye ediyorsunuz, Yakup Kadri Bek Efendiye mektup)

4. Bab = Edebiyata, Siyasete bağlı Makaleler=

(Azerbeycan da dönüş, Türk Dili, Bazı iktibaslar münasebeti, Muallim Naci şair değil midir? İki bayram, Asıl Kerbela, Uğurlar olsun, Anadolu`da Hrıstiyanlar, Maymun, Nüfus ve Eğitim siyaseti)

2.4.8. 2360- Sırrı Kreidi- Halil Edip Şeyh Said Ahmet Rasim- Ruh- Cümeli Hikemiye- Hikemiyet`i İslamiye Garaib Ad ât

(Ayetler ve Nüzul sebeplerinin inceleyerek ruhu anlamaya çalışıyor)

Beşerin yaratılışı

Ruh ve Ölüm

Cismani ruh

Rabbani ruh

Biraz açıklama

İstiksâ

Cümeli Hikemiye – Halil Edip

Değişik milletlere ve kültürlere ait olup, ama bütün insanların kabul edebileceği özlü sözler yer almış.

Eflatun, sokrat, Hugo

Mütercim = Ahmet Rasim

Pascal, Voltaire, gote

Hikemiyeti İslamiye – Şeyh Said

Mütercim = Şeyh Vasfi

247 tane sözlerin sahipleri belli olmayan manzum ve hikmetli söz var.

Said – Garaib Ad`ât

– Mesken çeşitleri ve o babdaki gelenekler

– Yemek çeşitleri

– Sarhoşluk veren şeyler

– Cin Kavminin garip adetleri

– Çinlilerin intiharları

Ahmet Rasim

– Dinkalılar

– Diverliler

– Bongollar

– Yamyamlar

– Emil, Bruni yerlileri

– Muntebu ahalisi

– Çamur yiyen kabile

– Kırgızlarda Alaka yarışı

– Buhara, Taşkentlilerin kültürü

2.4.9. 5937- Kostantin- Felsefe-i Hukuk-u Medeniyye

Muharir = Ed. Frank.

– Boşanma hakkı

– Beşerin şahsi hukuku

– Aik ile vazifenin birleşmesi

– Bir hasta nazarıyla bakılan kadın

– Erken ve kadının manevi eşitliği

– Toplum ile olan ilişkisi bakış açısından evlilik

– Medeni ve Dini evlilik

– Boşanma

– Babalık

– Aile

– Temlik hakkı

– Mülkiyet

– Kominizmin çeşitli türleri

– Halkın mülkiyeti toplum ve medeniyete lazımdır.

– Proudhon`un Mülkiyete karşı savunduğu deliller

– Mülkiyetin intikali

– Miras hakkı

– Mülkiyeti zihniye yani mülkiyeti sanaiye ve edebiye

– Dini hoşgörü

– Hürriyet ve vicdana bakış

V- Eğitim

2.5.1. 2975-3601-5938- Kazım Nami- Frobel Usulüyle Küçük Çocukların Terbiyesi

Frobel`in ilk tercüme hali

Terbiyecinin ruhu

1. Parça = Top

2. Parça = Top, Direk, Küp tatbikatı var

3. Parça = 8 eşit küpe ayrılmış küp

4. Parça = 8 eşit tuğlaya ayrılmış küp

5. Parça = Çaplarına ayrılmış küp

6. Parça = Yapı taşları şeklinde yapılmış küp

7. Parça = Tahtacıklar

8. Parça = Üçgen biçiminde olan tahtacıklar

Birbirine girmiş tahtalar

Küçük değnekler

Halkalar, İpler, Meşguliyetler

2.5.2. 3390-Sami- İlmi Terbiye-i Eftal

Birinci Kısım

Nazari ve Ameli Pedagoji ( Çocuk Terbiyesinin ilmi )

Pedagoji kelimesinin aslı, tarifi, gayesi

Mürebbiye Ait Vazifedeki Hassasiyet

Mürebbiliğin şartları ve vasıfları

-Mürebbi’ nin dış hayatına ait vasıfları

Alçak gönüllülük ve Tevazu, İhtiyat, Nezaket, Şefkat, Ahlak

-Mürebbi’ nin mektep idaresine ait vasıfları

Çocuğa Lütuf ve Muhabbet, Metanet, Sabır, İntizam ve Gayret

İkinci Kısım

Çocuk Terbiyesi İlminin Umumi Kaideleri , Bedeni ve Ruhi Terbiye

-Bedeni Terbiye Konusu ve Önemi:

Sıhhi Nasihatler ve Öğütler

Bedeni Güçlerin Çoğaltılmasıyla Bedeni Hareketin Sureti İdare Ve Tanzimi

Duyu Organlarının Terbiyesi

-Manevi Terbiye;Ruh ve Kabiliyet Ruhu

Akıl ve Feraset, Hissetme , İrade, İdrak Kuvveti, İdrak-ı Dahili veya Manevi, İdrak-ı Harici

İdrak Kuvvetinin terbiye Usulü

Dikkat Veya Tetkik Kuvveti,Terbiyesi, Egemen Kuvvesi, Terbiyesi, Akıl Yürütme Kuvvesi, Terbiyesi, Hafıza Kuvvesi, Terbiyesi, Tahayyül Kuvvesi, Terbiyesi, Manevi Terbiyenin Gayesi

-Ahlak Terbiyesi

Hissetme = Terbiye Usulü, Terbiye Vasıtaları

Şahsi Boyutu = Hakikat Hissi, Güzellik Hissi, İyilik Hissi

Toplusal Boyutu = Aile sevgisi, Memleket ve Millet sevgisi, Kardeş sevgisi, Hayvana karşı sevgi ve ince muamele

Dini Boyutu = Dindarlık, İlahiye sevgisi

İrade ve İradeye Uygun Hadiseler = Vicdan, Cüzi irade, Terbiye vasıtaları, Esas sebepleri, Rekabet, Cezalandırma korkusu ve Cismi cezalandırma, Umumi şekilde mükafat ve ceza, Mükafat ve cezanın çeşitleri, vasıfları

Övme, sözle veya hediyeyle, çeşitli cezaların vasıfları = Ceza nadir olmalıdır, faydalı olmalı makul olmalı, Başlıca cezalar

2.5.3. 2963- Mustafa Rahmi – Çocuklar Evi

Kitap İtalyan Doktor Maria Montessori’nin “Çocuklar Evi” adlı esrinin çocukların ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yapılmış tercümesidir. Bugün ki ana okulları Montessori’ nin usulüne uygun bir şekilde oluşturulmaktadır. Doktor, ana okullarına, çocukların evi unvanını vermiştir.

1-Tenkit Mülahazası

2-Tarih Bilgisi

3-Ana Okulları Usulü

4-Mürebbi dersi nasıl yapmaya mecburdur?

5-Evinde iş hayatı

6-Jimnastik

7-Tabiat Terbiyesi, Ziraat İşleri

8-El İşleri , Vazo ve İnşaat

9-Hislerin Terbiyesi

10-Hislerin Terbiyesi için aletler ( Musiki, sukut dersi )

11-Fikrin Terbiyesi (Resim, şekilleri tahayyülü )

12-Okumak, Yazmak, Öğrenmek

13-Tekrarlayarak rakamları ezberleme (Temel hesap bilgileri )

Mektep ve Cemiyet – John Dewey- Mütercim = Avni

Bu kitabın ilk 3 babı Dewey’ in 1899 yılında verdiği 3 konferansı içerir. Diğer bölümler ise “ Elementary School Record ” dergisinde yayınlanmış yazıların yeniden derlenmesinden ibarettir. Bu kitap, Dewey’ in şahsi kanaatleri ile üniversitesinde tesis ettiği “ ilk mektep ” teki tecrübelerinin neticelerini ihtiva eder.

-Mektep ve İçtimai Terbiye

-Mektep ve Çocuğun Hayatı

-Terbiyede İsraf

( Burada para veya eşya israfından bahsedilmiyor. Burada insan hayatının israfından bahsediliyor. Çocukların hayatlarının mektepte tam olmayan ve hatalı yönlendirme yüzünden mektepten sonraki zamanlarda israf edilmesidir. İsrafı organizasyon eksikliği noktasının neticesi olarak görüyor.)

-İlk Terbiyenin Ruhiyatı

-Frobel ‘in Eğitim İlkelri

-Oyun ve Temsiller

-Sembolizm

-Hayal Gücü ve Oyun

-Ders

-Usul

-İştigalelerin Ruhiyatı (İştigalden maksat; çocuğun içtimai hayatta yapılan iş şekillerinden birinin faaliyet tarzı kastedilmiştir.)

-Dikkatin İnkisafı

(Çocukların ilgilendikleri konuların onlar hakkında bilgi vermesi )

-İlk Terbiyede Tarihin Hedefi

2.5.4. 3600- Hüseyin Cahid- Çocuklar Hakkında Asri Fikirler

Muharrir = Alfred B.

1-Kitabın gayesi anlatılmış

2-Okulda çocuk ( İyi bir eğitimin ölçütü, Tahsil derecesinin ölçüsü, Eğitim derecesinin doğru ölçülmesinden çıkacak faydalar)

3-Çocuğun Bedeni ( Bir çocuğun bedeni gelişmesi arasındaki münasebet, Maddenin gelişmesinin ölçülmesi )

4-Görmek ve Duymak

5-Zekanın ölçüsü terbiyesi

6-Hafıza ( Hafızanın zeka ve yaş ile münasebeti, hafızanın ölçülmesi, hafıza bozuklukları, Kısmi hafızalar, hafızanın terbiyesi, Bir pedagoji hatası )

7-Kabiliyet ( Gereklilikler arasında fikri melekeler )

Bazı okul kabiliyetleri hakkında mütalaa,

Bazı zeka numuneleri hakkında mütalaa,

Hususi Kabiliyet ve Genel Kültür

8-Tembellik ve Terbiye-i Ahlakı

9-Netice olarak 2 sözden oluşuyor.

2.5.5. 3479-Sadrettin Celal- Dugaruli Usulü

Müellifi = Mademoiselle Hemaiye

Kitabın başlangıcında mütercimin kitap hakkında kendi görüşü vardır. Sonra yazarın mukaddimesinde Doktor Dugaruli’ nin hayatı kısaca anlatılıyor.

-Pedagojinin ve metedolojinin bakış açısı

-Program ve Derslerin Hazırlanması, Örnek Tatbikat ( Düşmanlara karşı korunma ve tehlikeler, Soğuğa karşı korunma, Hadiselerin oluşumunu zaman ve mekan münasebetleriyle görme )

-İştirak ( Çocuğu müşahede vasıtasıyla kazandığı bilgiyi, hatırına gelen veya başka vasıtalarla topladığı bilgilerle birleştirmeye sevk etmektir.)

-İfade, ( İştirak ve müşahede defterleri ), Materyal

Okuma Bölümünde = Ruhiyat, Usuliyat, Pedagoji, Teknik, Yazı, Pekiştirme, Bilgi unsurları

-Bu usulün bir tatbiki , 4 senelik çalışmadan sonra elde edilen neticeler, Çocuk fotoğrafları, Çocuğun duygusal ilişkilerine ait sualler, umumi vaziyetin şeması

2.5.6. 5934- Mehmet Ali- Fenni Terbiye Dersleri

Terbiye ( Tarifi, Kısımları, Taksimi )

Bedeni Terbiye, İdman

Fikri Terbiye (Zihin), Kazanılan Kabiliyetler ( İdrak ), Duyguların Terbiyesi, Şuur,Hafıza, Çağrışım, Hayal, Dikkat, Genelleştirme ve Soyutlama, Hüküm, Akıl Yürütme, Akıl Terbiyesi, Nutuk Terbiyesi

2.5.7. 3104- Kazım Naimi- Ahlakı Nasıl Telkin Etmeli?

Kitap; Ahlaki terbiyenin ne gibi usullere temin edilebileceğini göstermek için yazılmış.

-Ahlak nedir? ( İslam dini çerçevesinde anlatılmış )

-Ahlakı nasıl okuturuz? ( Hocaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyor )

-Müfredat programı ne diyor? ( Eski müfredat yerine yapılan yeni müfredat anlatılıyor. )

-Biraz alaka psikolojisi ( Ruhi melekeler ve çocuğun manevi gelişimi üzerinde durulmuş )

-Ahlaki üzerinde tesir eden amiller ( Çevre )

-İzciliğin ahlaki terbiyede yeri

-Ahlaki terbiyede öğretmenin şahsiyeti

-Ahlaki telkininde çovuk içtimaiyatından istifade

-Ahlaki terbiyede takip edilecek usul

-İlk tahsilde gaye

-Okul cemiyetleri ( Teori bilgilerin pratiğe dönüştürülmesinin gerekliliği anlatılmış )

-Birkaç ders örneği verilmiş.

2.5.8. 3469- Abdullah Cevdet- Amerika Terbiye Usulleri

2.cildin fihristi

3.Kitap = Sanayi Tedrisat Müesseseleri

-Teknisyen yetiştirmek için Tedrisat

-Prag Enstitüsü Sanayi Okulu

-Makineciler Kısmı ( Umumi ve Sanayi Fizik )

-Tatbiki Mekanik ( Sanayi mekteplerinde atölye işleri )

-Elektrik sanayi şubesi

-Elektrik laboratuarında

-Kimya sanayi şubesi ( Atölye işçileri, makinecilerle ilgili resimler var. )

-Pittsburg’ da Carnegie Tecnical Okullar

-Okullar ile haberleşme

2.5.9. 3434- Avni- Avrupa da Terbiye

-Yeni okullar yahut

-El işi

Sehlef guvernement

-Ferdi eğitim

-Grup öğretimi

-Hürriyet

-Araştırma okulları ve sınıfları

2.5.10. 2377- İsmail Hakkı- Terbiye İlmi

1.Kitap = Terbiye

-Önemi, Tarifleri, Amilleri = Fert, Çevre, Mürebbi, Terbiye İlmiyle; Terbiye sanatının farkı, Terbiye ilminin diğer ilimlerden farkı, Tatbik sahası

2.Kitap = Fert

-Terbiyenin tesir sahası ferdin şuurudur, Kasti ve Çevresel Terbiye, Terbiyenin vasıtası, Terbiyenin önemi ve tarifleri

3.Kitap = Çevre

-Çevrenin incelenmesi, Tabiat ,Aile, Mektep çevresi nasıl terbiye eder, Çevrenin önemi

4.Kitap = Mürebbi

-İncelenmesi, Mürebbilerin vazifesi ilahi ve içtimaldir.

5.Kitap = Gaye

-Terbiyenin gayesi çevreye tatbiktir., Ahlak Terbiyesi

6.Kitap = Usul

-Usulün incelenmesi, Tanıma, Şahsiyet verme, Sakındırma, Harekete geçirme, Mükafat, Ceza, Teşvik, İrşad usulleri- Nedenini açıklama

Bazı kelimelerin fransızca karşılıkları verilmiş,

Terbiye Dersleri = İsmail Hakkı

1. Kitap = Terbiye

2. Kitap = Çevre

3. Kitap = Mürebbi

4. Kitap = Gaye

5. Kitap = Usul

6. Kitap = Konu, Terbiye olan insan

2.5.11. 2584- Jan Jak Rusa Milaslı Gadferangi – Terbiye Nazariyeleri

-Russo’ nun hayatı anlatılmış.

-Russo’ nun selefleri anlatılmış, daha önce yazdığı eserleri vermiş. Russo’ nun terbiye nazariyelerini incelemek için eserlerini, özellikle de Emil’ ini okumak gerekiyor. Bu yüzden bu kitap tercüme edilmiştir.

– Emil’ in Birinci Kitabı = İlk Çocukluk

Burada Emil’ in 5 bölümden oluştuğunu ve konuların buraya aktarıldığını görüyoruz. Emil, bir çocuk ismidir ve Russo bu kitabında o’ nu anlatarak felsefesini de vermiş oluyor.

1. Kitap = Kitap hakkında mütalaa yapılıp, olumlu ve olumsuz yönleri açıklanıyor. Terbiye felsefesi en çok bu kitapta verilmiş.

2.Kitap = Çocukluğun ilk çağları

Konuşmaya başlamasından itibaren ele alınıyor. Mütalaası yapılıyor.

3. Kitap = Öğrenim zamanı = 12-13 yaşındaki çocukların kuvvetleri, arzularından daha hızlı olarak çoğalırlar. Kitabın mütalaası yapılıyor.

4. Kitap = Öğrenim Ahlakı

5. Kitap = Kadınların Terbiyesi = Cinsiyet farkı üzerinde duruyor.

– Russo’ nun halefleri anlatılmış.

– Russo’ nun görüşlerine genel bir bakış.

2.5.12. 3482- Abdullah Cevdet –Terbiye ve Veraset

Müellif = Ü.M.GUYAU

-Terbiye-i Ahlaki, Katılımın ve terbiyenin rolü

-Ahlaki tabiatın değiştirilmesi anlamında Telkin ve Terbiye Ahlaki terbiye vasıtası ve kalıtımın değiştirilmesi anlamında telkin

-Ahlaki tabiatın doğuşu, Kalıtımın, fikirlerinin, terbiyenin hususi, Alışkanlık ve Uyma, Kalıtım, edep hissi, Fiil icra etmek iktidarının yarattığı bir vazifenin varlığı, Ahlaki tabiatın dağılması

-Bedeni Terbiye ve Kalıtım Lise Okulu, Soyun Terbiyesi için medeni terbiyenin lüzumu

-Terbiye fikrinin maksadı

-Okul ( Ahlak terbiyesinin lüzumu, usulüne uygun ahlakın verilmesi )

-Orta ve yüksek öğrenim ( Klasik terbiyenin maksadı )

-Kızların terbiyesi ve kalıtım

-Zekaya ilişkin kültür eğitimi ve bunun unsurlarının dönüşümlü olarak verilmesi

-Evrimin ve terbiyenin maksadı

-2 ek verilmiş

-İnsanın nefsine karşı vazifeleri

– İnsanın başkalarına karşı vazifeleri

– İnsanın uluhiyete karşı vazifeleri

-Marc – Aurele

-Stoacılığın Tenkidi

-Stoacılık ve Hiristiyanlık

-Epictete ve Pascal

2.5.13. 5930- Terbiye Tarihi

Başlangıçta, Terbiye Tarihi ile Fenni Terbiye Tarihinin farklılıklarını açıklamış. Medeniyet Tarihi sırasında takip edilerek doğunun ve batının terbiyelerini ve ünlü düşünürlerini anlatıyor.

-Doğu milletlerinde nezdinde Terbiye ( Hindularda, İsraillilerde Çinlilerde, Türklerde, Mısırda, İran da Terbiye )

-Yunanlılarda Terbiye ( Socrat, Eflatun, Aristo )

-Roma da Terbiye ( Ouintilien )

-Hıristiyanlığın ilk devirlerinde terbiye ( skulastik )

-İslamiyette terbiye ( Gazali, Farabi )

-Uyanma devri( 16. Asırda fenni terbiye ) – ( Erasme, Rabelais, Montaigna )

-İlk tahsilin kaynakları ( Luter, Comenius )

-Rahiplerin terbiye ve Ta’ lim Teşkilatı ( Jansenistes )

-17. Asrın Fen Terbiyesi ( Wolfgang Ratich, Novum Organum )

-17. Asırda Umumi Okul

-18.. Asırda Fenni Terbiye ( Uyanma Felsefesi, J.J. Russo )

-Russo’ yu takip edenler ( Kant, Jean-Bernard Basedou, Salszman )

-18. Asrın sonunda umumi okulun hali

-18. Asrın terbiye filozofları

-Milli ve cismani tedrisatın kaynakları ( Rolland )

-Fransız ihtilalinin okulda tesiri ( Daunou )

-19. Asrın fenni terbiyesi ( froebel )

-Kadın terbiyesi ve kadın terbiyecileri ( Miss Edgeuvorth, Miss Hamilton )

-19. Asırda diğer bazı terbiye cereyanları ( Napolyon )

-19. Asırda çeşitli memleketlerin fenni terbiye alimleri ( Almanya, İngiltere, Amerika, İtalya )

-19. Asrın sonlarında fenni terbiye

-Asrımızın yeni fenni terbiye cereyanları ( John Dewni )

2.5.14. 2748- Hüseyin Cahid – Aile içinde Terbiye Ebeveyn Günahları

Muharrir = Thomas Felix

Kitabın başında Cahid, “okulumun kütüphanesi” diyerek tercüme ettiği kitapları tanıtmış.

1-Beşikten evvel ve beşikte (Babalık hakkı)

2-Çocukların cismani terbiyeleri (Bu konudaki ebeveynin cehaleti, Açık havanın yararları, cismani egzersiz, sigara içmek)

3-Aile içindeki örnekler ve dersler (çocuğun taklit ettiği şeyler,kendini beğenme aile kavgaları, kavgalar)

4-Yalan (çocuklara karşı yalan, bu terbiyeyi kolaylaştıran sebepler, caiz yalanlar)

5-İnzibat (Ebeveyn, çocuklarının kusurunu görmezler, sebepleri, yanlışı neden görmek istemezler, sebepleri, Terbiyede dikkat)

6-Gizli Bölüm (çocukların cismani gelişimleri hakkında bilginin kim tarafından ve ne derece verilmesi gerekir?)

7-Ebeveyn, Çocuklar ve Öğretmenler (Beraber çalışma )

8-Fikri Terbiye ( Önemi, Terbiye ve Talimi )

9-Sonraki Fikri Terbiye (İlk bilgilerin, İtiyadın önemi, çocuğu düşünmeye sevk etme)

10-İrade Terbiyesi ( Azim ve iradenin hayattaki önemi )

11-Sonraki İrade Terbiyesi (Çocuğa gösterilen gaye nasıl olmalı, iradenin düşmanları)

12-Dini Terbiye ( Ebeveynlerindeki dini tutumlar ve çocuklarına yansıtmaları )

13-Sonraki Dini Terbiye ( Kendi inançlarına göre terbiye veren ebeveynler, çocuklarına sırf felsefi terbiye veren aileler, asıl dini terbiye )

14-Okuldan sonra (Gençlik, özellikleri, delikanlının aile içindeki ve dışındaki hali, haşlığı)

15-Gençlik Hataları ( çocukların kadınlara hürmeti )

16-Son merhaleler ( Tezatlar, batıl fikirler, yapılabilecek hizmetler, Mevkiinin önemi, Evlilik )

VI- Ahlak

2.6.1. 2457- Ağacaoğlu Tezer Mustafa Nami- Mantık , Ahlak

Kitabın ilk kısmı yukarıdaki metinden oluşuyor. Devamında liselerde okutulan Ahlak kitabı var .

Nazari Ahlak

– Ahlakın konusu, Ahlaki olaylar, Ahlak noktasında hassasiyet ve faaliyet, Ahlak meslekleri ve İnsan hayatının gayeleri, sadet ahlakları, Fayda verici ahlaklar, Vazife ve mesuliyet, Ferdi tekamül, İnsanın terakkisi

Ameli Ahlak = Şahsi Ahlak

– Parçaları ve vazifeleri, Bedene ve zihne ait şahsi vazifeler, Fazilet, Şahsi haysiyet, Gönül hastalığına karşı mücadele, Gönül hastalığının tehlikeleri

Aile Ahlakı

– Ailenin teşekkülü, Aile ve vazifeleri, Terbiye

Toplum ahlakı

– Adalet vazifeleri, İhsan vazifeleri, İnsan hayatına hürmet, İnsan hürriyetine hürmet, İnsanların hislerine karşı hürmet, Zihnine hürmet,

Son Kısımda;

– Ruhiyat, Mantık ve ahlaktan ibaret her 3 kısmın incelenmesinde müracaat edilen eserler var.

– Bazı ıstılahatların Fransızca karşılıklarının verildiği Lügatça,

– Bazı kelimelerin geçtiği sayfaların fihristi var.

2.6.2. 3687- Mustafa Namık- Ahlak

9. Kısım = Umumi Ahlak

– Ahlak meselesi, Ahlak ve İlim

– Ahlaki olaylar, Halklar, Hukuk, Mesuliyet

– Vicdan ve vazife

– Ahlak nazariyeleri

– Ahlaki hayat

10. Kısım = Hususi Ahlak

– Aile Ahlakı

– İçtimai Ahlak, Karşılıklı yardımlaşma ve iş bölümü

– Hürriyet ve Eşitlik

– Vatan ve İhsan

– Adalet ve İhsan

– Şahsi Ahlak

Kelimelerin İngilizce karşılıklarının verildiği bir lugatça var. Kitabiyat bölümünde Türkçe ve Fransızca kitalar verilmiş .

2.6.3. 3688- Hüseyin Cahid- Ahlak Terbiyesi

Muharir = Emil Durkheim

Bu kitap Durkheim`in 1902-3 yıllarında, sorbon`da terbiye ilmine dair verdiği 18 dersi kapsar. İlk ikisi Pedagoji dersine aittir.

1. Ders = Locke`nin ahlakı

1. Kısım = Ahlaklılığın unsurları

2. Ders = Ahlaklılığın ilk usnsuru = Fikri İnzibat

3. Ders = Ahlaklılığın ilk unsuru = Fikri inzibat (önce)

4. Ders = Ahlaklılığın ikinci unsuru = Toplumsal zümrelere bağlılık

5. Ders = Ahlaklılığın ikinci unsuru = (önce)

6. Ders = Ahlaklılığın ikinci unsuru = (sonra)

7. Ders = Ahlaklılığın ilk iki unsuru hakkında vasıl olduğumuz neticeler. 3. Unsur= iradenin kendi kendine hareket edebilmesi

8. Ders = Ahlaklılığın üçüncü unsuru (son)

3. Kısım = Çocuklukta ahlaklılığın unsurlarını nasıl vücuda getirmeli

9. Ders = İnzibat ve çocukluğun psikolojisi

10. Ders = Okul inzibatı

11. Ders = Okul cezaları

12. Ders = Okul cezaları (önce)

13. Ders = Okul cezaları (son) mükafatlar

14. Ders = Çocukta başkasına sevgi

15. Ders = Okul çevresinin nüfuz ve tesiri

16. Ders = Okul çevresi (son) ilimlerin öğretilmesi

17. Ders = İlimlerin öğretilmesi (son)

18. Ders = Güzel olan ıslah etme – Tarihi ders vermeler

2.6.4. 2628- A. İrfan- Mufassal Ahlaki Medeni

1- Her şeyden önce kendini bil, Kâinat alemine bir bakış

2- İnsan cismi

3- Bedeni hayat (Hazım, Kan, Nefes)

4- Ruhi hayat (Ruh, Ruh kuvvetleri)

5- İnsan olgunlaşma görünümü (Vicdan, İnsani vazifeler)

6- Ahlak ilmi (Adetler, Adab)

7- Ameli ahlak (Vazifeler, Hukuk)

8- Bedeni vazifeler ( 5 duyu, Nefsin arzuları, yiyecekler, içecekler, Hareket ve sükun, zaman ve tertip)

9- Ruhi vazifeler ( Çalışma, Adalet, Metanet, Vesvese, Hürriyet, Vakar, Riya, Tevazu, Sıdk, Kanaat, Hilim )

10- Dini vazifeler ( Kulluk vazifeleri, Dinsizlik, İslam dini, Sabır, Nefse itimat, korku, Ümit )

11- Toplumsal vazifeler ( siyasi vazifeler, vergi, Askeriyeye hizmet, Mülki hizmet, millet hukuku, Umumi vazifeler, Aile, Eş, Ebeveyn,Akraba )

12- Önemli toplumsal vazifeler (Adalet, Zulüm, İnsaf, Sadakat, Hıyanet, Mükafat, ceza,)

13- Hemcinsimizin dışındaki varlıklara karşı vazifelerimiz

Konular, konuyla ilgili ayet ve hadisler kullanılarak anlatılmış

VII- Bilim Tarihi

2.7.1. 5919- Salih Zeki – İlim ve faraziye

Müellif = Henri Poincare

1. Kısım = Adet ve Miktar

– Akıl yürütmeli matematik`in mahiyetine dair

– Sayısal matematik ve tecrübe

2. Kısım = Mekan

– Geometri, öklitçi olmayanlar

– Mekan ve geometri

– Tecrübe ve geometri

3. Kısım = Kuvvet

– Mekanik`in kuruluşu

– İzafi hareket ve mutlak hareket

– Kudret ve hararet kanunları

– 3. Kısmın genel neticeleri

– Halühazırda fizik`in nazariyatı

– Hesap ihtimalleri

– Işık bahsi ve elektrik bahsi

– Elektrik kanunu

– Maddenin sonu

– Fizikteki faraziyeler

2.7.2. 2456- Avni Refik – Yeni Tabiat felsefesine Medhal

Muharrir= Doktor Bafing

1. Kısım = Kuvvet ve Madde

– Kimyanın esasi mefhumları

– Molekül ve atom

– Hikmet faraziyelerinin önem ve kıymeti

– Kimyevi atomculuk ve analitik kimya

– Hikemi hadiselerin keyfi çeşitliliği

– Hikemi kemiyyetlerin genişliği

– Çeşitli kudretlerin denkliği

– Hareki hararet nazariyesi

– Elektrik mıknatısı ışık nazariyesi

– Elektrik ve kütle

– Işığın yayılması

– Hükmi alem levhasının birliği

2. Kısım = Kainat ve Yerküre

(Alemin oluşumu ve cevheri üzerinde durmuş )

2.7.3. 5921- Abdulfeyyaz Tevfik- Arzın Kaynağı ve Geçirdiği devreler.

– Arzın kaynağı geçirdiği devreler

– Zaman hakkındaki bilgilerimiz

– Arzın kaynağını bulmak

– Arzın geçmişini gösterecek örnekler

– Kainatta kullanılan vahid kıyasiler

– Güneşten ayrılıp gezegen meydana getiren halkalar

– İnsanın zuhuru

VIII – Astroloji

2.8.1. 3502- Seyyid Süleyman El-Hüseyni- Tefaün Name-i Hüseyni

Tefaül = Fal açma, fala bakma, hayra yorma, uğur sayma

Bu konunun tarihte çok geçtiğine ve hala güncelliğini koruduğunu söylüyor .

Hz. İdris ve Danyal (A.S)`ın remil (Bir takım nokta çizgilerle gaybı keşfetme ilmi) fal ve rüya tabirleri ile ilgilendikleri tarih kitaplarında yazar.

Ashabtan önemli kişilerinde bu konuda risale yazdıkları anlatılıyor. Halkın gelecek hakkındaki merakını tatmin etmek maksadıyla bu risalede;

– Hz. Haydar`ın ayet-i Kerime ile usulü tefaünü

– Muhyiddin Arabi Hazretlerinin tertip buyurduğu cetvel harfleriyle tefaünü ve yapılışı

– Danyal (A.S) ve İmam Cafer Sadık`ın Kur`a falı

– Kitap ile muhtelif fal usulleri ( 7 usul halinde)

– Namazda fal

– Onlarla falı kabil olan şeylerde beyan edilmiştir.

Nokta ile tefaun usulleri verilmiştir.

IX-Süreli Yayın

78-111-120-205-242-267-320-322- 352-17-140-149-360-309-343-82-286-3966-180-3820- 608- Mecmuatü`r Risale

4687- Mecmutü`r Resail – Gözübüyükzade İbrahim b. Muh.

X-Arapça Yayın

977- Seyyid Şerif Cürcani- Tarifat

5830-Abdulvehhab Velediyye Şerhi

2364- Hasan Paşazade- Adab-ı Gelenbevi

2435- Fenari- Fenari Şerhi Hülasatül Mizan

2432- Mehmet Emin El Üsküdari- Ala Haşiyeti`l İsamuddin

5691- Tokadi Esseyyid Ömer B. Salih Feyzi – Dürrün Naci

5839- Abdullah B. Hasan El Kongrevi- Fenari Haşiyesi Abdullah Efendi Kongrevi

5847- Şeyh Abdullah İbni eş-Şeyh Hasan – Fenari Haşiyesi

5850- Muh. El- Fevzi B. Ahmed- Fenari Şerhi Hülasatül Mizan

5674- Şeyhzade Muh. TEvfik- GAyetül Beyan fi İlmil Mizan

2398- Dibacetü- Haşiye Ala Dibacetü Muğnil Tullab

2422-Muğnizade Erzincani- Haşiye Ale`l Hüseyniye

2387- Cürcani Seyyid Şerif- Haşiye Ala`t Tasavvurat Ve`t Tasdikat

2428- İsamuddin Esferayini- Haşiye Ale`t Tasavvurat

5634- Gelenbevi İsmail Efendi – Haşiyetü`l Lari li Gelenbevi

2385- Kara Halil B. Hasan- Haşiyetü Mehmet Emin

5764- Hafız Sezai B. Abdül Celil DEbrevi- Haşiyetün Nefisetün ala İsami`t Tasdikat

2414- Hasan Paşazade- Haşiyetü`r Risaletü`l Edeb Li Gelenbevi

2401- İsamüddin el Esfereyani- Haşiye-i Şerhu`s Şemsiye

2430- Müftüzade Mehmet Erzincani- Haşiyetü`t Tasavvurat

2429- Müftüzade Mehmet Erzincani – Haşiye-i Tasdikat

5818- Bacuri Şeyh İbrahim- Haşiyetü`l BAcuri ala Metni`s Simli

5742- İmadüddin Yahya B. Ali El-Farisi – Haşiyetü İmad Ale`t Tasavvurat

2421- Hüseyniye- Hüseyniye Şerhi

2403- Osman Azmi- İlaveli Zübdetü`l Tarifat

5821- Fenari Şemsüddin Muh. B. Hamza- İsagoci Şerhi

2400- Adavi- İmtihanu`l Ezhiya Haşiyesi

5763- Tirevi-Keşfü Hakayıki`r- Rumuzat-ı fi Şerhi Dibaceti`t Tasavvurat

5715- Muh. B. Mustafa El ERzurumi- Kıyas-ı Musa Risalesi

5635- Meybedi Hüseyin B. Muin- Meybedi Şemsiye Şerhi

2433- Şevki- Şerhu Fenari

2413- Mehmed el Fenari- Şerhu Hulasatü`l Mizan

2423- Müftizade Mehmed Sadık b. Abdurrahman El- Erzincani- Şerhul Hüseyniye

2391- Ahmed el Fenari- Şrehu İsagoci

2425- Şemsiyye- Risaletü`ş Şemsiyye fi Kavaidi Mantıkiyye

5806- Taşköprü- Risale-i Taşköprü

2402- Abdulvahhab b. Hüseyin b. Veliyeddin El- Amadi- Risaletü`l Velediyye

5871- Şemsiyye Risale-i Cedide

5650- Şemsiyye- Şemsiyye Şerhi

2393- Abdülhakim b. Şemsüddin- Siyalkatü ala Tasavvurat

5781- Siyalküti Abdulhakim b. Şemseddin- Siyalküti ale`t Tadikat

2453- Abdulhakim b. Şemseddin- Şerhu ala`t Tasavvuratı Siyalküti

5636- Manisavi Ahmed b. Süleyman- Şerhu`l İstiklaliye

2416- Abdurrahman el Beyazidi – Şerhu Kevaşifi`l Ekbese

2440- Abdülkerim b. Hüseyin el-Amasyavi – Tasavvurat Haşiyesi

5737- Kilisli Hocazade Abdullah Efendi- Tasavvurat Haşiyesi

2452- Abdulvahhab b. Hüseyin b. Velieddin – Şerhu Risaletül Velediye Fil Adab

2415- Siyalküti- Şerhul Tasdikat

2439- Fenari Şemseddin- İsagoci Haşiyesi Fenari

5890- Gelenbevi Şeyh İsmail- Burhanı Gelenbevi ve Gelenbevi Haşiyesi

2366- Ali b. Ömer es- Sivasi- Mizanü`l Mantık

5805- Musuçluzade Muh.- Musuçluzade Risalesi Saruhan

5771- Delalzade Muh. b. Hüseyin El Harputi- Tasdikat`i İsam Delalzade Haşiyesi

2417- Saadettin – Tasdikat ve Tasavvurat

2441- Muh. Zahid b. Muh. Selim El Herevi – Tasdikat ve Tasavvurat Şerhi

5637- Taftanzani Saadettin Mesud b. Ömer – Tezhibü Miri

5804- Bursavi Seyyid Ahmed b. Sıdkı b. Ali- Tenvirü`l İstidlal

5828- Muh. Emin- Muh. Emin Risalesi

2370- Mahmud b. Hasan el Muğnisi – Muğni`yu`t –Tullab

2410- Seyyid Şerif Cürcani – Tasavvurat Şerhu Şemsiyye

2411- Muğni`yüt ..tullab Şerhi

5807- Gelenbevi Şeyh İsmail b. Mustafa- Risaletü`l İmkân

2451- Seyyid Şerif Cürcani Tarifat ve Şerhi

2418- İsagoci- Muğniyu`t Tullab Şerhu İsagoci

2444- Siyalküti- Haşiye Ale`t Tasdikat

5736- İsamüddin b. Muh. Arapşah El Esferaini- Tasavvurat Haşiyesi Isam

Haşiyesi Müftüzade

5829- Abdulvehhab B. Hüseyin B. Veliyüddin El- Amedi- Abdulvehhab Ale`l Velediyye

6541- Harputi Abdulhamid Hamdi B. Ömer En Neimi- Haşiyetün Cedidetün ale`s Siyalküti

863- İsmail b. Mustafa b. Mahmud el Gelenbevi- Talikatül Tehzibil Mantık ve`l Kelam

929-2442- İsamuddin Esferayini- Haşiyetü Ale`t TAsdikat

2437-2438- Fenari- Haşiye Ala Şerhi İsagoci

5819-5820- Eskicizade Ali Efendi – İsagoci Şerhi

2420-2431- Ahmed B.Abdullah el Şevki- Haşiyetü Fevaid-i Fenariyye

5826-5827- Gelenbevi Şeyh İsmail B. Mustafa B. Mahmut- Kıyas Risalesi

5673-5674- Bursavi Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Mizanü`l İntizam

5785-5787- Gelenbevi Şeyh İsmail Efendi – Adabı miri Haşiyesi Gelenbevi

2367-5891- Gelenbevi Şeyh İsmail- Haşiyetü`l Burhan

5738-5739- Muh. Zahid b. Muh. Selim el Hirevi- Tasavvurat ve Tasdikat Şerhi

5765-5766- Harputi Muh. b. Hüseyin- Tasdikat`i Ale`l İsam Haşiyesi

5775-5776- Müftüzade Seyyid Muh. Erzincani- Tasdikat Haşiyesi müftüzade

5892-5893- Harputi Seyyid Yusuf Efendi- Namüsü`l ikan ale`l Burhan

5836-5837- Halil b. Hasan- Muh. Emin Haşiyesi

5848-5849- Fenari- Fenari ala Metni İsagoci

5838-2372- Halil B. Hasan- Haşiyetü Kara Halil Ala`l Fenari

5638-2405- Bursavi Seyyid Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Reddiyetü`l Miyar

5670-5671- Muh. Fevzi İbn Hacı Ahmed el Yarangümevi- Muğni`t Tullab Şerhi Seyfül Güllab

5809-5810-Hasanpaşazade Seyyid Muh. – Hasanpaşazade Alâ Risaletil Adâbı Li Gelenbevi

5840-2372-5841..46- Karahalil Halil B. Hasan- FEnari Haşiyesi Kara Halil

2419-5767-68-69-70- İSam, Haşiyetül İsam Ale`t Tasdikat

5717- Maraşi Hayatı- Haşiye-i Kıtas-ı Musa

2. Eser Haşiyetü ala Şerhi Risaletil Kıyasıl Musev

3. Eser Kıyası Musa

3704-5697-2404-5698-5706- Hüseyniye- Hüseyniye

2424-5707-5713- Müftüzade Mehmet Sadık B. Abdurrahman El Erzincani- Hüseyniye Haşiyesi

5822-5823-5824- Gelenbevi Şeyh İsmail B. Mustafa B. Mahmut İsagoci Şerhi li Gelenbevi

5812-5813-5814- Şevki Ahmed b. Abdullah- Şevki Ale`l Fenari Şerhi

5694-5695-5696- Saçaklızade Muh. Maraşi- Takrir-i Kavanin

2454-5639-5672- Ahmed Sıddıki b. Ali el Bursavi- Mizanü`l İntizam

2443-5779-5780- Hocazade Abdullah El Kilisi- Haşiyetü`l Cedidetül ala`t Tasdikat

5772-5773-5774- Müftüzade Muh. b. Sadık b. Abdurrahim El Erzincani- Tasavvurat

5719-5720-5721- Musuçluzade Muh. Said El- Akhisari Es-Saruhani- Musuçluzade ale`l Museviyye

5642-…-5649- Şemsiyye – Şemsiyye

5651-…-5654- Şeyh Razi Kudbuddin Mahmut- Şemsiyye Şerhi

5880-…-5889- Gelenbevi Şeyh İsmail Burhanı Gelenbevi

5851-…-5870- Fenari Şemsüddin Ahmed B. Hamza- Fenari

5723-…-5735- Şeyh Kutbiddin- Şirazi – Tasavvurat

5744-…-5756- Cürcani Seyyid Şerif- Tasavvurat Haşiyesi Cürcani

5791-…-5795- Gelenbevi İsmail B. Mustafa Mirüt- TEzhib Gelenbevi Haşiyesi

5757-…-5762- Siyalküti Abdulhakim b. Şemseddin- Tasavvurat Haşiyesi Siyalküti

5796-…-5800- Ahmed Rüşti- Tuhfetü`r Rüşti ala İsagoci

5675-…-5680- Bursavi Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Zeriatü`l İmtihan

III. Bölüm Din konusundaki kitapların kitap adına göre alfabetik sırayla sıralanışı

A

73 – Ahsenül Hadis – Okçuzade Mehmet Efendi

3887- Arayış nefayis – Şeyh Ebu İshak Ahmed B. Muh. El -Selebi

3936- Amme Suresinin Tefsiri – Hüseyin Ahmet

3940 – Amme Cüzü Tefsiri –

3782 – Akaid Nuniye Şerhi – Hayali

3906 – 3932- Akaid Şerhi – Taftazani Saridüddin Mesut

3961- Akaid Şerhi Hayali – Mustafa B. Muh.

3995 – Akamü`l Mercan

601-609-610- Ahsenül Hadis – Okçuzade

3773 – Asaru`l ensaf fi Asari`l Hilay – Cemalettin el Cevzi

3807-Abdest ve Namaz

290/1- Ahkamu’l-Edviye ve’l Ağdiye

3867-Abdulkadir Geylani Menakıbı

79/12-Adabul Maraz vel Mevt-Ebu Said Muh. El-Hadimi

351-Ahlakı Nasıri-Nasıreddin Kuhistani

3956-Adabı İslamiye-Muh. Sakini Sivas

4691-Abdulvehhap Ale’l –Velediyye-Abdulvehhap b. Hüseyin b. Veliyüddin El-

Amedi

3730-Adabı Sedat min İlmi’l Adab

913-914-921-Ahlaki Ala’i-Ali b. Emrullah El-Hanayi

3125-3085-Ahlakı Dini-Abdullah Şevket b. Mahmut Hamdi

944-Ahlak Terbiyesi-Hüseyin Cahit

4761-Ahlak Risalesi-Komisyon

870-Adabı Muaşeret Hasbihalleri-Ziya Saffeti

4484- Abdulvehhab Alel Velediyye – Abdulvehhab

4423- Ahlakı İslamiyye Esasları – Ahmet Nazım

3017-3022-3023-3128- Ahdi Atik ve Ahdi Cedid – Mukaddes Kitap

3020- 21-3018-19-3029- Ahdi Cedid İncil-i Şerif – Mukaddes Kitap

3099- Alemi İslam – Seyyit Abdulmecid

3160-61-62- Alemi İslam ve Japonya da İntişari İslamiyet – Abdulreşit İbrahim

B

4026- Buhari Şerif – Buhari Ebu Abdullah Muh .b. İsmail

186 / 2 – Bahsul Kelam – Kasım El Kayseri

14- Bahrul Feteva – Kadızade Muh. El Müfti

4646- Besmele Risaliyesi – Ebu Said Muh. El Hadimi

4708- Binbir Hadis – Arif Bey

277 / 1 – Beyanut –Talak Min Kitabut- Talak

3884- Bidayetül Hidaye

4040- Bezzaziye

77 / 3- Beyanül Ahkam uş Şerciyye – Ebu Abdullah b.Muh. b. Hamit b.Ali

256- Bedeatül Hukkam fi Ahkami`l – Ahkam – Hacıbzade Muh. B.Mustafa b. Mahmut El İstanbuli

337-3747- Bostanul Arifin – Ebil-leys Nasır b. Semerkandi

3118- Bugünkü Vehhabilik – M.K. Fetih

762- Burhanul Müeyyed – Ahmet el Rufai

756- Burhanil Müeyyed – Kudsizade Kadri Efendi

C

3916- Cezeri Şerhi fi İlmil Tecvidil Kuran – Muh. B. Cezeri El Şafi

340- Camius Sahih –Ebu Abdullah Muh. B. İsmail Cufi El buhari

4572- Camius Sağir Şerhi Menavi – Menavi Şeyh Abdurrauf

3076- Camius Sağir – Celalettin Suyuti

196- Camiul Rumuz – Şemseddin Muh. El Kuhistani

199- Camiul Feteva – Kırk Emer El Hamidi

254 / 2 – 3954- Cilaul Kulub – Birgili Mehmet Efendi Pir Ali

3769- 3865- Camiul Feteva

3860- Cevahiru Fetevayı li İbni Nüceym – Zeyn İbni Nüceym El Mısrı

3873- Cilaul Kulub – İshak b. Hasan Es Zencani

3937- Camiul Kelimat Şerhi – Muh. B. Abdullatif

367- Cemul Vasail fi Şerhi Şemail – Nebi – Hayrettin b. Ali b. Sultan El Kari

3387- Jimnastik Talimnamesi – Mahmut Faik

4660- Cevherü`t- Takva – Cevheri Şeyh Tantavi

4688- Cemiyeti Tedrisiye`i İslamiyye – Cemiyeti Tedrisiye Neşriyatı

3179- Çin de İslamiyet – Hasan Tahsin

4689- Cezeri Şerhi – Taşköprüzade

4536- Celaleyn Tefsiri Libabü`n Nukul fi .Esbab El Nuzul – Celalettin Mahalli ve Celalettin Suyuti

462-63-4531-32-33- Cemali Tefsiri – Cemallettin Muh.

D

72- Dekaikul Ahbar

489- Delili Tefasir – Bursalı Muh. Tahir b. Rıfat

3130- Din Dersleri Amme cüzü – İbrahim Hilmi

4621-Davudu Karsi Şerhi – Birgivi Muh. Efendi

4594- Dürer Şerhi Gürer – Molla Hüsrev

4654- Dekaik fi Hadisi Hayril Halaik – Menavi Abdurrahim Kunüzud

3827- Dürer Haşiyesi Sani – Muh. El Sani

3905- Dürer ve Gürer Haşiyesi – Müslim b. Muh.

3826- Dini Mevzular

6574- Delailül Hayrat – Delail

313- Delailül Hayrat – Ebu Abdullah b. Muh. B. Ebu Bekir b. Süleyman El Cuzuli

3745- Darbı Meseleler

3896- Dürrü Meknun – Muh. Nurettin Niksari

25- Delailül Nübüvveti Muh.i ve Şemaili Futuvveti Ahmedi – Mehmet b. Mehmet Altıparmak

611-606- Delaili Hayrat – Ahmet İlhami

3088- Dini Dersler –Aksekeli Ahmet Hamdi

3087- Din Muallimi – M. Şemsi M. Salih

3131- 3144- Dini İçtimai Makaleler – Musa Kazım

6488- Din Dersleri “ Kad Semiâ “ cüzü – İbrahim Hilmi

3068- 69- 5900-5899- Dini Hayatı İbtidai Şekilleri – Hüseyin Cahit

2392- Dürrün Naci – Ömer b. Salih El Feyzi

2375- Dürrün Naci – Ömer b. Salih B. Fevzi El Tokati

4686- Dini ve Edebi Hasbihaller – Zeynel Abidin Ispartalı

4657- Dürrü Yetim Tercümesi – Saçaklızade Seyyit Ali Hüseyin

E

197- El Itkan fi Ulumul – Kuran – Celalettin El Suyuti

28- 34- 303- Envarut – Tenzil ve Esraru`t- tevil – Kadıbeyzavi Nasrettin Ebi Sayit Abdullah b. Ömer El Beyzavi

4038- Esrarı Tenzil – Şeyh Necmettin

100- Ehadisu Erbai – Hazni

246- El Latiful – Letaif bifazlit – Tairf ve El Kavmut Tamfi Adabi duhulül – Hamam – Muh. Ali b. Ullân El Sıddıki

20- El İnaye fi Şerhil Hidaye – Ekmelütdin Muh. B. Mahmut El Babarfi

589-590- El Beyan Vettarif fi Esbabı vürudul Hadisi Şerif – İbni Hamza El Hüseyin

3141- El Mecmuatüz Zehdiyye Fil Ahkamil Diniyye – Esseydi Ahmet Zehdi

4303- Ehadisi Erbain Şerhi – Akkirmani Muh. B. Mustafa

4302- Endülüsül Erbain Şerhi – Birgivi Muh. Pir Ali ve Şeyh Muh. Akkirmani

203 /3 – 220- Et- Tevzih fi Şerhi – Mustafa b. Zekeriyya Aydoğmuş El Kirmani

209- Eşbah venneşair – İbni Nüceym

3924- Elmeslekül Muktesit fi Mensikil Mütevassıt – Aliyyül Kari

77 / 1 – Elnafi fi Muhtasarul Şerayi – Cafer b. Hasan b.Yahya

6449- Envarül – Aşıkin – Yazıcığlu Ahmet Bican

126 / 2 – Eyyühel Veled – Gazali

3823- Eftali Müslimin

12- El esabe fi Esmais Sahabe

927- El Firakul Müfterikatü – Ebu Muh. Osman b. Abdullah El Hasan El Iraki

931- Esbabül Felak – Süleyman Sırrı Ermenaki

834- Esrar El İlahiye Şerhu Kasidetül Rifai – Mahmut Şükrü El Hüseyni El Bağdadi

775- Evradül Bahaiyye Şahı Nakşibendiyye – Muh. Bahaeddin Nakşibendi

5979- Ebul Beka Külliyatı – Kefevi Ebul Beka el Hüseyni

3455- Esrarı Ceberüt`ül ala – Seyyit Ahmet Hüsamettin

107- Elkuşeyri Elbüni Kitabul Vakf – Muhittin b. Ali b. Atasa b. Yusuf

3471- Esrarı İseviyye – Abdulahad Davud

5423- Emmuzec – Tarsusi Muh. B. Ahmet

4678- Esbab-ı Nuzül – Suyuti Celalettin Abdurrahman Ebu Bekir

1371- Elvirdül – Müfid fi Şerit Tecvid – Şeyhzade Mahmut Esad Efendi

4521-20- 468- 67- 438-39- Envarut –Tenzil ve Esrarut – Te`vil – Kadıbeyzami Ömer b. Muh.

440- Elfevatihul İlahiyye Vel Mefatihul Gaybiyye – Nimetullah b. Mahmut El Nevcavani

F

3935- Fıkhı ekber Şerhi – Muhittin b. Muh. Mevlel Fadıl Bahaüddin

4042- Fezaili Leylei Miraç Kadir Berat – İsmail b. Muh.

10- Fetevayı Ali Efendi – Çatalcalı Ali Efendi

31- Fetevayı Ankaravi – Ankaravi

4698- Fatihayı Şerif Tefsiri Kaz Abaidi Haşiyesi – Kaz Abaidi Ahmet b. Muh.

490- Fatiha Tefsiri Futuhati Ayniyye – İsmail Ankara

480- Felak Suresi Tefsiri – Mehmet Fevi Efendi

36- Fetevayı Yahya Efendi – Mehmte b. Abdullah El Halil Bursaevi

38-71-218- Fetevayı Hayriyye – İbrahim b. Süleyman b. Muh. B. Abdülaziz

39- Fetevayı Siraciye – Siraceddin Muh. Abdullah El Reşit El Secavendi

41- Fetevayı Kuduri – El Kahir b. Yusuf Et- taksir

184- 45- Fetevayı Ali Efendi – Yeni Şehirli Ali Efendi

76 / 1 – Fetevayı Kariül Hidaye – Siraceddin Ömre b. İshak El Gaznevi El Hindi

101 / 1 – Feteva – Damat Pir Mehmet Efendi

135 – 195 / 2 – Feraizi Siraciye – Siracettin Muh. B. Mahmud Secavendi

6458- Feraiz Müstensihi Mustafa b.Nasuh

171- Feraizi Vafiye – Muh. B.Mustafa b. Mahmut El İstanbuli

206- Fıkhul – Luga – İbni Faris İbni Hüseyin Ahmte El Kazvini

213- Fetevayı Ataulla – Ataulla Mehmet

216- Feteva – Pir Ahmet Efendi Selaniki

219- Fetevayı Muh.iye fi Fıkhıl –Hanefiye – Eşşeyh Muh. Et Taci

295- Fetaveyı Yetimiye – Yetimi

299 / 1 – Fıkıh

368- Feraizüs Siraciye – Siraceddin Secavendi

3759- Feraizi Siraciye – Siracuddin Muh. B. Abdurreşit

3788- Fetvalar

3786- Fıkıh Risalesi

3824- Feraizi Siraciye Şerhi – Muh. B. Abdurreşit

3853- Fıkıh Mecmuası

3878- Fıkhı İbni Nüceym Fetevası – Zeyn İbni Nüceym El Mısri

3891- Feraiz Muh. B.Abdurreşit Es Sebavendi

3892- Feraiz – muh. Abdulgaffar

3919- Fetevayı Üskübi – Üskübi

3933- Feraizi Şihab Şerhi – Şihabüddi

3978- Feraiz

3986- Fetevayı Yahya Efendi – Yahya Efendi Şeyhül İslam

4025- Fetevayı Muharebe

4036- Fevaidül Fukaha

185-4489- Fususul Hikem – Muhyeddin Arabi El Endülisi

3953- Farıdı Şerhi – Davud b. Muh. El Rumi

192- Fethül eazi`l Ekrem ve Methi`l .fettahi`l ahkâm – İbni Mahmut Darende Müftüsü

6459- Fezaili ve Menakibi Kutsü Şerif ve Mescid-i Aksa – Hıfzi

4291- 92- 969- Feraizi Siraciyye Şerhi – Cürcani Seyyit Şerif

3699- Fıkhı Ekber Şerhi – Ebil Müuteha

825-26-27-28-29-30-31-32- Futuhati Mekkiye – Muhyettin Arabi

979- Fazailu Zikrullah Azze ve Celle – Hacı Abdullah

3733- Feyzu Yezdan Tercümeyi Nasihatül İhvan – Zihni Efendi

874- Fethul Vehab Şerhu Kısaletül Adab El Gelenbevi – Hasan Paşazade Mehmet

265 / 2 – Fethulvahab Bişerhil Adabil Bahş – Şeyhülislam Zekeriya El Ensan Eş Şafi

441-423-424-25-26-27- Futuhatül İlahiyye – Şey Süleyman Cemal

G

44- Gunyatü’l –Münya Li tesmimi’l – Gunya –(E.Y.A) – Ebur’reca Necmeddin b. Mahmud El – Zahidi

114- Gunyetu’l –Mutemelli fi Şerhi Munyeti’l Musalli- (E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. El- Halebi

200- Gunyetu’l –Mutemelli Şerhi Munyeti’l Musalli – (E.Y.A.) İbrahim El Halebi

285- Gunyetu’l –Mutemelli fi Şerhu Munyetü’l Musalli- (E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. B. İbrahim El- Halebi

299/2-Gayetü’l Meram fi Tetimmr fi Lisani’l Hukkam – (E.Y.A.)- Burhaneddin İbrahim el – Calıbi el Adevi

3888- Gavsiye Risalesi

928- Gureru’l Hasais ve Ureru’n – Nefais- Ebu İshak Burhaneddin İbrahim

4665- Gülzar-ı Hakikat- Rehimi, Fazlullah

3084- Garbda Müslümanlık Cereyanı- Ömer Rıza

H

210- Hırzu’l-Emani ve Vechü’t Tehani-(E.Y.Arapça)- Şatıbi Ebu Muh. El- Kasım

47- Haşiye Ale’l Keşşaf-(E.Y.Arapça)

96-Haşiye ala Enuaru’t- tenzil veEsraru’t te’vil-(E.Y.Arapça)217-Muh. Debbaği-Haşiye fi tesfiri cüzi Sureti’n-Nebe-(E.Y.Arapça) İbrahim b. Muh.Arapşah İsfereyani

211- Haşiye ala Enuaru’t- tenzil veEsraru’t te’vil -(E.Y.Arapça)- Şehzade

4020- Haiku’t – Te’vil

203/4- Hadisu’l – Erbain-(E.Y.Arapça)- Muh. b. Ebi Bekrel-Müfti el Buhari

3843- Hadisi Erbain Şerhi- Hafız b. Recep

4030- Haşiye’i Saidüddin Ale’l Keşşaf- Tafzani Saidüddin

79/7- Hulasatül Akaidi Nesefi-(E.Y.Arapça)

146- Haşiye Ala Şerhi’t Tecrid el – Kelam-(E.Y.A)

175- Haşiye ala akaiddin nesefi ve Şerhu akaidün- nesefi -(E.Y.A)- Muh. B. Hamid el – Kefevi

177- Haşiye ala akaiddün – Nesefiye- Ramazan Efendi

186/3- Haşiye Ala Şerhi Akaid en – Nesefiye-(E.Y.A)- Hayali Ahmed b. Musa

261- Haşiye ala İsbat-ı Vacib ve Şerhü’l Mulahhas Fi’l hey’e-(E.Y.A)- Mevlana Hanefi

325- Haşiye ala Şerhi’l Akaidil Nesefi-(E.Y.A)- Ahmed b. Musa Hayali

3760- Hizanetü’l Fıkıh- Abdulbaki b. İbrahim El – İstanbuli

3761- Hayali Haşiyesi

3962- Hayali Haşiyesi- Kara Kemal

6453-Harzü’s – semini Li’l – hasini’l Hasin-(E.Y.A)- Ali b. Sultan Muh.

6452- Halebi Sağır-(E.Y.A)- Halebi, İbrahim Muh. Bin İbrahim

8- Haşiye ala vikauetü’r rivaue-(E.Y.A)- Ahi Çelebi Yusuf b. Cüneyd

26- Hulaatü’l Fetaua–(E.Y.A)- Tahir b. Ahmed b. Abd. er- Raşid el – Buhari

27- Haşiye ala vikayeti’r rivaye-(E.Y.A)- Ahi Çelebi Yusuf b. Cüneyd

3174- Hazinetü’l esrar- Muh. Hakkı el Nazilli

5596- Hadis-i Erbair Serbi Asturi- Asfuri, Muh. B. Ebi Bekir

4687- Hadis-i Erbain Şerhi Asfuri- Asfuri, Muh. B. Ebi Bekir

4702 – Hadis-i Erbain Şerhi Asturi- Muh. B. Ebi Bekir

43- Haşiye ala’l haşiye Li usulu’l Fıkh-(E.Y.A)- İbn Hacip

83-315- Hediyyetü’l – su’lük fi şerhi Tuhfetül – Mülük-(E.Y.A)- Ebulleysel Muharrem b. Muh. B. Arif b. Hasan

3746-3777-3929- Halebi Sağır- İbrahim Halebi

3753- Hulasa-i Bezzaziye- Hasan b. Hayreddin

3774- Hidaye Şerhi Bidaye

3822-Hidayetü’s – Sağlık Fi Şerhi Tuhfetü’l – Mülük- Ebu’l Leys Muharrem b. Muh.

3847- Hayatü’l Kulub

3970- Hidaye Şerhi- Sadi Çelebi

4039- Hakaik

4044- Hidaye

284/1- Hilye-i Hakani- (T.)- Mir Makani

908- Hallu’l – Rubub fi Şifai’l Kulub- Salih Muhlis b. Mehmed Erzurumi

4459- Haliliyye Risalesi- İsmail Hakkı

2976- Hakkın Zaferleri- İsmail Hakkı

4095-910- Hazinetü’l – Esrar- Nazilli, Mehmet Hakkı

757- Hacı Bayram-ı Veli- Mehmet Ali Ayni

900- Hadikatül Evliya ( Veliler Bahçesi )- Beyazidi Bestami

912- Hazinetü’l – Esrar Celiletü’l – Ezkar- Mehmet Hakkı En Nazilli

846- Haliliyye- İsmail Hakkı

844- Sami – Hz. Mevlana Celaleddin Rumi Menakıbı

4693-Hasanpaşazade Ala risaleti Gelenbevi- Hasan, Paşazade Seyyid Muh.

4450- Gazzali- Hüccetü’l – İslam

974-4568-4354-4566-4357- Hassiyetü Gelenbevi ala’l Celal – Gelenbevi İsmail Ef.

3536- Haşiyetü’l Lari- İsmail Gelenbevi

I

4049- Itkan – Suyuti Celaleddin

283- Istılahatu’s Sufiye ve Adabü’l Suluk (E.Y.A) – Kemaleddin Ebi Ganayim b. Cemaleddin el Kaşi ve Muh. et Tusi

İ

161- İcazetname-(E.Y.Arapça)

6462-İcazetname – ( Kemal Hocanın; Hocazade Ahmed Rüşti İbn Ali Rıza Efendiye verdiği icazetname) – Seyyid, Ahmet Kemal

3922- İman ve İslam- Ahmed b. Muh.

2909- İstikbale Doğru- Şeyh Muhsin Fani

495-..-515- İrşadü’s – Sari li Şerhi Sahihi Buhari- Muh. b. el – Hüseyin b. Ali el – Kastalani

494- İrşadü’s – Sari li Şerhi Sahihi Buhari- Muh. b. el Hüseyin b. Ali el Kastalani

3133- İslamda Tese’ül Yoktur- Ahmed Nazmi

113-123- İlam Suretleri – (E.Y.T.)

4008-İnaye- Abdurrahman

2684- İtikad-ı Batılıya İlanı ve Harb Mahşerde Bir Hutbe- Kılıç Zade Hakkı

897- İlel-i Ahllakiyemiz- Celal Nuri

899-902-903- İlmi Ahlak – Abdurrahman Şerif

3091- İslam Dini- Yusuf Ziya

K

232- -Kitabu’z – Zebur – (E.Y.Arapça)- Semavi Kitap

1-2- İlahi Kitabımız Kur’an-ı – Kerim

4506-4507- İlahi Kitabımız Kur’an-ı – Kerim

6460- Kitab’ü Tecvidı – (E.Y.Arapça, Türkçe)- Hüseyin, b. Mustafa Bursavi

3762- Kadı Beyzavi Tefsiri Hasiyesi- Molla Hüsrev

3991-Kaside-i Şatıbiyye- Ebu Kasım İbni Fiyerre b. Halef eş Şatbi

3984- Kadı Beyzavi Haşiyesi Şeyhzade- Şeyhzade Muh. Muhyeddin

4001- Kadı Tesfsiri Haşiyesi- Muh. b. Ebubekir

4029- Keşşaf Tefsiri – Zemahşeri

4041- Kur’an-ı Kerim Tefsiri

4046- Kadı Beyzavi Tefsiri- Kadı Beyzavi

103/1- Kıtabu’l Ahyar ve Nebi – (E.Y.A.)

153- Kitab el- Ehadis-(E.Y.A)- Ebu Abdullah b. Muh. b. Selame b. Cafer b. Ali el Kuzat

3876- Kırk Hadis Şerhi- İbrahim b. Merab Atiyye El Malik

3879- Kıtabu Habaik Fi Ahbari’l Melik- Suyutti İmam-ı Celaleddin

4032- Kenzü’d – Dekayık Şerhi

16-17- Kimyay-ı Saadet –( E.Y.F.)- Ebu Hamid b. Muh. Gazali

7918- Kitabu’l Melekut – (E.Y.A.)- Ebu Cafer b. Habibullah el Kısai

110- Kitabu’l Cevzi – (E.Y.A.)- Cemaleddin Abd. el Rahman el Cevzi

344- Kaside-i Bürde Şerhi –(E.Y.A.T.)

360-Mecmuatür – Resail- (E.Y.A.)32- Ebi’l Reca Necmed-din Muhtar b. Mahmut ez – Zahidi – Kunyetu’l Munye Li Tesmimi’l – Gunye – ( E.Y.A.)

604- Kenzül İrfan fi Ehadisi Nebirrahman- Hacı Mehmed Esat Efendi

3726- Kırk Hadis yahut İlmihal Siyasi ve İçtimai – Selim Efendizade Mus. Neki

50- Keşfü’l Esrar fi Şerhi (E.Y.A.)- Ebul Berekat Abdullah b. Ahmed b. Mahmud el Nesefi

56- Kenzü ed dekaik- (E.Y.A.)- Ebul Berekat Abdullah b. Ahmed b. Mahmud el Nesefi

99/1- Kitabu’l Gaznevi -(E.Y.A.)

116-273- Kitabu’l Feraiz – (E.Y.T.)

156- Kitabu’l Feraiz ve Fıkıh Risalesi – (E.Y.A.T.)

191/1- Kitabu’l – Mukaddime -(E.Y.A.)- Ahmed . Muh. b. Said el Gaznevi

3744- Kitabu Siraciye min ilmi Feraiz ve şair risaleler- Sıracüddin Muh. b. Abdürreşit

3752-3904- Kitabu Tevzih- Ubeydullah b. Mesud b. Tacü’ş – Şeria

3767- Kıtabu’l Fıkıh

3768- Kuduri- Ebu’l Hasan el Kuduri

3772- Kitabı Feraiz Şerhli Siraciye – Siracüddin

3801- Kıtabu Envaru Kutsiye – İbn Kayyım

3808- Kitabul fiil Fıkhı ala Mezhebi İmamı azam- Kudur’i Ebul Hüseyin el Bağdadi

3809- Kitabı Telvih Haşiyesi- Hasan Çelebi

3819- Kitab-ı Ayni- Ebu’l Berekat

3825- Kitabu Ebu’l Münteha- Ebu’l Münteha

3829-3840-3859-3911- Kuduri- Kuduri Ebu’l Hasan

3832- Tayyıb- Kitabu Ebu’t

3850- Kitabu’l İsar El Muhtar

3854- Kuduri Şerhi- Ali b. Ahmed

3872- Kıtabı Muhtar

3942- Kenzü’d Dekaik – Abdullah b. Ahmed b. Mahmud el Nesefi

3976- Kitabu’l İhtiyar Serhu Muhtar- Numan b. Sabit İmam-ı Azam

3994- Kenzü’d – Dekaik – Abdullah b. Muh. b. Ahmed

4003- Kitabu Nafi – Ebu’l Kasım Yusuf b. Yusuf el Hüseyni

4011- Kitabü’n Nihaye Fi Şerhi’l Hidaye- Hüsamüdin

4015-4017- Kitabu’l Vikaye- Ubedullah

4053- Kitabu’l – Zekat, Oruç, Hac

77/2- Kifayetül – Mühtedi ve bellegatül – Muktedi – (E.Y.A.)- Zeyneddin

3861- Kitabu Vesayıl ve Sebiyet Hikayet- Suyuti Şeyh Celaleddin

3871- Kitabu Şah-ı Hüseyin ve Adab Risalesi

223- Kıssa-ı Yusuf A.S.(A)

357/1- Kasidat-(T.)- Sivaslı Numan Sabit b. Ahmet Hamdi Ef.

3941- Kitabül Mübarek – Ebu İshak Ahmed b. Muh. es Salebi

1199-4372- Keşfü’l – Feraiz- Mehmed Hilmi Ef. Adalı

1187- Kitabu’l Galaid- Refae Rafizid Dahdavi

905- Kenzü Mahfi- İsmail Hakkı Kanevi

4477- Kitabu Bediil İnşa ve’s Safat- Yusuf b. Ebu Bekir b. Ahmed El – Mukaddesi

4370- Kitabü’z Zeris- Ebu’l – Kasım El Hüseyin B.Muh.

3397- Kaşifü’l Esrar ve Daf’ul Esrar

3078- Kavma-ı İslam- Hocazade Mehmed Ubeydullah

4699- Kazimir ale’l Hidaye ve’l Hikmen Şerhi-Kazimir Hüseyin b. Muiniddin El – Hüseyni

4418- Kaşifu’l – Esrar ve Defiu’l Esrar- İshak Efendi

4718- Keşfiye- Mustafa Hacı Efendi

4097- Kitabu’l Ahlak ve’l Metn- Şirani Abdulvahhab Seydi

764- Kitabu Arabi – Yusuf Efendi Erdebili

L

591- Letaifu’l – Hikme Şerhi Garaibu’l Ehadis- Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi

221- Lisanu’l Hükkam fi marifetil – Ahkam – (E.Y.A.) – Ebi Velid İbrahim b. Muh.

125- Letaifü’l Münen fi Menakıbi Şeyh ebi Abbas ( A.)- Taceddin b. Ataullah Ahmet b. Muh. el Şazili

M

79/9- Mukadimetül Cezeriye – ( E.Y.A.) – Muh. b. El Cezeri el Şafi

3812- Musannefi’l Kelam ala Muğni’l Lebib Haşiyesi

3917- Mecmuatü’r – Resail – İshak b. Hasan ez – Zencani sümme Tokati

3- Mesabihu’s- Sünne – ( E.Y.A.)- Ebu Muh. El Hüseyin

46- Mesabihü’l- Sünne – ( E.Y.A.)- Hüseyin b. Mesud El – Ferra Begavi

355- Mişkatül Mesabih-( E.Y.A.)- Velieddin Eba Abdullah Muh. b.Abdullah el Hatip

3915- Mesabih – Ebu Muh. el Hüseyin İbni Mes’ud

3988-3999- Mecmuatü’l Ehadis

4012- Meşarik- Hasan b. Muh.

4019- Mecmuatü’l Ehadis Meşarik – İbni Melik Abdullatif

4028- Mesabih- Ebu Muh. Hüseyin b. Mes’ud

4034- Mesabih- Muh. b.Abdüllatif

4035- Mesabih Şerhi- İbni Melik

4043- Mesabih Şerhi- Muh. b.Abdüllatif

4048- Mişkatü’l Mesabih Şerhi- Aliyyul Kari

4052- Mesabih- Ebu Muh. b. Mesud el Ferra

4- Miftah Behişt- ( Miftahus – Sudur Tercümesi )- ( E.Y.T.)- İbrahim

148- Mecmuatü’r – Resail- ( E.Y.A.)- İzzeddin b. Ebubekir ( Şerhu Akaidin – Nesefiye ve Şerhu Kaside-i Yekulül Abd.)

186/1- Mecmuatü’r – Resail – Muh. b. Es’ad ed Sıdıki ed – Devvani

266- Mubahase-i İbrahim Bistan ve Ahadisu Erbaun – ( E.Y.A.F.)- Hüseyin b.Abd. el Samari el Harsi

274- Merakıb-ı Şeyh İlahi- ( E.Y.T.)

312/1- Mecmuatür- Resail -( E.Y.A.)- Kemaleddin Muh. Hemameddin

4002- Minhacü’l – Gazali Ebu Hamid b. Muh.

4045- Mecalisü’l Ebrar ve Mecalikü’l Ahyar

6451-Mevhibetü’l – ledünniye-( E.Y.A.)- Kastalani Ahmet

6456- Mecmau’l – Bahreyn -( E.Y.A.)- Halebi, İbrahim

29- Mülteka’l –ebhur fi furu’ul-Hanefiye -( E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. el Halebi

33- Mecmuatü’l – Fetava – ( E.Y.A.)

3551-4601-4602- Mevzuat-ı Aliyyü’l Kari- Ali b. Sultan Muh. el Kari

4624- Minacü’n – Necah-ı ila Mıraci’l – Felah- Ali Haydar Bey

4755- Miracü’l – Felah Saruhan- Ali Haydar Bey

4754 – Müncehibi-i Adabı ve Hitab- Bacuri İbrahim

4859- Minhacü’n Necahi ila Miraci’l Felah – Muh. Said El – Akhisar

4613- Mir’at Haşiyesi Tarsusi- Tarsusi, Muh. b. Ahmaed b. Muh.

4588- Meşariku’l Envar Şerhi- İbn Melik –İzzeddin Abdüllatif b. Abdülaziz

4707- Muhtaru’l Ehadis’in – Nebeviyye ve’l Hikemü’l Muh.iyye Seyyid Ahmed el- Haşimi

55- Mecmau’l Bahreyn ve Multeka’l Nahreyn ( E.Y.A.)- Muzaffer ed din Ahmaed b. Ali b. Salep ibn saati

99/2- Mukadimetü Ebi’leys – ( E.Y.A.)- Ebulleys Semerkandi

101/2- Melcail Kuzetinde Tearızil beyyinat( E.Y.A.)- Ebu Muh. Gavim b. Muh. el Bağdadi

126/1- Muhtasaru’l – Kuduri-( E.Y.A.)- Ebul Hüseyin el Kuduri el Bağdadi

131-187-195/1-222-227- Multeka’l ebhur ( E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. b. İbrahim Halebi

181- Multeka’l– ebhur – ( E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. b. İbrahim el – Halebi

188- Munyetu’l – Müfti-( E.Y.A.)- Yusuf b. ebi Said

191/2-230- Munyetu’l Musalli ve Gunyetül Mübtedi( E.Y.A.)- Sadided-din Kaşgari Muh. b. Muh.

207- Mecmuatü’l –feraiz-( E.Y.T.)

248- Menasiku’l – Hac-( E.Y.T.)- Şeyh Sinan el – Rumi

254/1- Müştemelü‘l-Ahkam- ( E.Y.A.)- Şeyh Fahreddin el- Rumi Yahya b. el Hanefi

254/3- Muadilü’l- Salat – ( E.Y.A.)- Birgili Mehmed Efendi Pir Ali

307- Menasiku’l – hac -( E.Y.A.)

303- Mecmuatür- Resail- 1.Feraizul Siraciye 2.Risalei Feraiz 3.Cevherül Feraiz – Siraceddin Muh. b. Mahmud Secavendi

346-3816- Mecmuatül Fetava- ( E.Y.T.)

370- Muhtasaru’n – Nafi-( E.Y.A.)- Nasır’ud-din İbn Kasım Muh. b. Yusuf el Hüseyni

3756-3798-3836-3858- Münyetü’l Musalli ( Habi Sağır )- İbrahim Halebi

3763- Menşure- Ahmed b. Ömer b. Muh. Nesefi

3821- Mülteka Serhi Damat

3828- Mecmua-i Müeyyidzade- Abdurrahman Müeyyidzade

3851- Münyetü’l Musalli – Eburreca Muhtar b. Mahmud Ez Zahidi

3870- Mürşidü’l Müteehhil

3902- Menar Şerhi Zübtedü’l Esrar- Ahmed b. Muh. Ebu’l Berakat es Sivasi

3979- Mecmuatü’l Feteva- Ebussuud Efendi

3993- Miftahü’l Usül

4006- Minhacü’l Usül- Hasan Ömer Ali

4016- Mecmuci’l Bahri Fi’l Fıkıh – Şeyh Ebi Hasan El Kuduri

4021- Mecmau’l Feteva

4024- Muhtasarı’l Dekayık- Fahrüddin Ebi Ömer

21- Makalat- Baha-i Veled

178- Minhacu’l Kasidin ve Müfidü’s Sadibin ( E.Y.A.)- Abdurahman b. Ali b. Muh. El- Cevzi

356- Meramu’t Talibin ala Haşiyetül Mevla İsameddin ( E.Y.A.)- Abdullah es – Sivasi b. Şeyh Abdurrahman

3863- Minhacü’l Müzekkirin- İsrail b. İsmail b. Şaban

3912- Miskatü’l Envar- Gazali İmam-ı Muh

61- Mecmuatü’l – Mevaizi A’riciye- ( E.Y.A.)

75- Mecmua-ı Meviza-( E.Y.A.)

174- Mecmuatü’l Fevaid-( E.Y.A.T.)

3797-Mecmuatü’r-Resail -Muh. b. Muharrem

3856- Müstadab – Muh. b. Baki

3866- Minhacü’l Müteallim Maal Fıkhi Ekber

3890- Mesnevi – Mevlana Celaleddin Rumi

3957- Mecmuatü’l Saize

4004-4054- Muh.iye – Yazıcıoğlu Muh.

3750- Mevlid- Süleyman Çelebi

4036- Meraicü’n – Nübüvve Efendi- Altıparmak Muh. Ef.

991-971- Mahzenu’l – Ulum – Abdullahzade Mehmet Tahir

988- Mecmuatür-Resail- Nüceym-İbn Nüceym

614-615-616-617-618- Esad Efendi Müstadref Tercumesi

619- Müstadref- Şehabettin Ahmet el –Ebsihi

3155-3146- Mecmuatüz Zühtüye fi`l Ahkamid diniyye – Ahmed Hühdi Ef

3056- Mezahibin Telfiki ve İslamın Bir Noktaya Cemii – Ahmed Hamdi Aksekeli

878- Mir`atü Edyan ve Mezahib – Muammer Zade Mehmet Emrullah

3033- Menakıbı Hz. İmam-ı Şafii – Hilmi Zade İbrahim Rıfat

3117- miratü Edyan ve Mezaib ve Kasidei Münferice Şerhi – Mimarzade Mehmet Emrullah

4369- Mearicü`l Hakikati`l Aliye fi Esrari`t Tarikatin Naciye- Sûfi Hafız Halid

985- Meclisü İrşadiy- Mehmed b. Hasan El Ofi

2577- Mebalığı`l Hikem- Nevruz Efendi

853- Mecalisi Hazreti İmam Rufai – Kadri Efendi

760-758- Müzekkin Nufüs – Eşref Oğlu Rumi

981- Mecmaul Adab

774- Mecmuatü`l Azhab – Muhyiddin Arabi

891- Mecmuatü`l Azhab – Ahmed Ziyaeddin

938- Mevhibteü`l Vehhab – Muh. Fevzi Ahmed

4427- 4428- Mevhibetü`l Vehhab – Muh. Fevzi b. Ahmed Yarangümevi

4470- Murakabe Risalesi – Muh. Nuri Şemsüddin

4463- Memuatü`l Halidiyye – Halid Muh. Naksibendi

4465- Miratü`l Mukasıd Mekasid – Ahmed Rıfat

4318- Mecmuatü`l Halidiyyei`n Nakşibendiyye – Halid Şeh Zühdü

883- Malumatı Ahlakiye ve Medeniye – Muslihiddin Adil

4673- Mecalisü`l Envari`l Ehadiyye – Abdullatif

4304- Mecmuatü`r Resail – Hadimi Mevlana b. Ebi Said Muh.

5397- Mecalisüs Sinaniye – Hasan b. Ümmi Sinan

909- Mekarimü`l Ahlak – Razıyeddin b. Nasır b. Emineddin b. Ali et Tabrasi

4695- Metni Eyyühel Veled – Gazali

3093- Mevaizul Cihat ve Din – Hafız İzzet Efendi

884- Musahabatı Ahlakiyye – Ahmed Cevad

2525- Müstarraf Tercemesi – Ekmekcizade Ahmed

3153- Mevzuatü`l Ulüm – Taşköprülü Zade Kemaleddin Mehmet Ef.

183- Mecmua-i Adâp vel. (E.Y.A)

2448- Metalib ve Mezahib – Ahmed Hamdi Aksekeli

3043- Müntehabı Adab ve Hutbe

1563- Miratü`l Kainat – Nişancızade Muh. Efendi

3034- Medeniyet-i İslamiyye- Şemseddin Sami

3080-Mucizatı Kuran iyye – Kastamonu Mubusu Ahmed Malur

491- Mitahut Tefasir – Mehmet b. Abdullah

483- Mizan El İntizam – Ahmed Sıddıki b. Ali Burzevi

472- Mevahibu`l Ledünniye – İbrahim el Beycuri

N

3913- Nasih ve Mensuh- Şeyh Ebul Kasım

3998- nihayetü`l Beyan fi Tefsiril Kurba- Ebi Muh. el Muafe b. İsmail

163- Nuzü`l Sairin fi Ehadisi Seyyid`l Mürselin (E.Y.A.) – Mahmuh b. Muh.b. Mahmud et Talibi

339- Neşrut Tavali fi Şerhu Tâvali el Envar (E.Y.A.) – Muh. Maraşi Saçaklızade

3875- Nüshetü`l Şerife – Muh. b. Esad es Sıddık

6-Netayicü`l Nazar fi Havasi EdDürer (E.Y.A.) – Hanefi Muh. b.Mustafa

769- Necaibi Kuraniyye – Bereketzade İsmail Hakkı

4668- Necm Sure- i Şerifinin Tefsiri – Muh. Fevzi Efendi

879- Nazmü`l Mübin fi`l Ayati`l Erbain- Okçuzade Mehmet Efendi

4629-4655- Nuhbetü`l Fiker – İbn Hacer Askalani

4627- Nuhbe-i Fikre Tercümesi – Fatih Ahmed Efendi

324- Nuzhefu`l Ervah – Hüseyin b. Alem

901- Nizamü`l Has fi Ehli`l İhtisas – Seyyid Ahmed Rufai

771- Nüzhetül Hatırü`l Fatır el Sari – Ali b. Muh. El Kari

916-918-4571- Nüzhetü`l Mecalis ve Münhabi`n Nefais – Abdurrahman Safavi

765- Nüzbetü Muhteviyatü ala Ba`zı Menakil Gavz – Ulvi b. Muh. Sehl el Harzemi

4381- Necaibu Kuraniye – Bereketzade İsmail Hakkı

436-437- Nimetullah Tefsiri el Fevatihul İlahiyyeh vel Mefatihul Geybiyyeh- Nimetullah Efendi

R

239- Risale-i Şerhu Cezeriyye – Hasan b. Ali Derviş Muh.

3862- Razi Tefsiri – Fahruddini Razi

212- Riyazu`s Salihin (E.Y.A) – Muhiddin bi Zekeriya Yahya b. Şerif el Nevevi

190- Risaletül Damigali Fasikul Reddiye alel Nuseyri (E.Y.A)

312 / 2 – Risale Akidetü ehli Sünnet – Ebu Cafer Ahmed b. Muh. Et Tahavi

4647- Rahman Suresinin Tefsiri – Mustafa İbn Halil

482- Risale-i Besmele – Hafız Ahmet Nafiz

4709- Risaletü fi Hakkil Besmele – Gözübüyükzade İbrahim Muh.

882- Risaletü`t Teavvüz – Tatarzade Mehmet Efendi

937- Risaletü`t Teavvüz- Ahmet Kemal

963- Risaletü`t Teavvüz – Saçlı Mehmet Emin Efendi

3145- Risaletüt Teavvüz

476- Ruhu Kur`andan Bir Sahife Nur – Mitat Behari

576-577- Ramuzü`l Ehadis ala Terübi Hurufu`l Hece- Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi

179- Risaletül Feraiz (E.Y.T)

3945- Risale-i Hamza Efendi – Hamza Efendi

290 / 2 – Risale-i Menazili`l Arifin (E.Y.T) – Şemseddin Sivasi

293- Risaletü Tesirrun Nâzirin (E.Y.A)

3776- Risale

49- Ravzu`l Efkar fi Gureril Hikayet Vel Ezkar (E.Y.A)- Şemseddin Ebu Abdullah Muh. b. Ahmed b. Ali İbn Zeki

308- Risaletül Mevize (E.Y.A) – Ahmed b. Abdurrahman b. Muh. b. Abdul Variş es Sıddıki

3817- Rikabu Humayun Nizami Alem – Şeyh Hasan Er Racil

3939- Recebiyye Camiul Ezhar – Receb Efendi

839- Reşehat Aynü`l Hayat ve Huccetül Baliga – Muh. Şerif ve İsmail Hakkı

3094- Risale-i fi Hakkı`l Besmele – Gözübüyükzade İbrahim

4592- Risaletü`l Kuşeyriyye – Kuşeyri İmam Ebil Kasım Abdulkerim

772- Risale-i Bahaiyye- Pir Muh. Bahaeddin

895- Ruhu Kelimetü`t Tefrid Şerhu Kelimetüt Tevhid – Süleyman Hakkı b. Muh. Süleyman Hocazade

946-4669- Risaletü`t Sahdetü`l Vücut – Saadettin Taftazani

836- Ravzur Riyahin fi Hikmeti Bazı`s Salihin – Abu Muh. Abdullah el Yemeni

2801- Ravzu Verd – Kemalletin Şakir Ahmed Paşa

824-809- Rauzatün Nazirin ve Hülasatü Menakibis Salihin – Ahmed b. Muh. El Vitri

766- Risale-i Tarikatı Nakşibendiye – Muh. Emin fuhuli

4666- Ravzu`r Reyyahin – Yafii İmam

4675- Ravzatü Ahbâb – Benlizade Mahmud El Mansui

4717- Risale-i Nakşibendiye

886- Risale-i Kutsiye Tercümesi – Abdullah Salaki Uşaki

3116- Risletül Muh.iyye – Şeyhzade Çerkez Mehmet Tevfik

4408- Risaletü`t Teavvüz – Hamamizade

399-…-416- Razi Tefsiri, Mefatihü`l Gayb – Muh. Gaybiyyeh

392-393-394-4871-417-4873-418-419-420-421-422- Ruhu`l Beyan fi Tefsiri`l Kur`an – Bursavi İsmail Hakkı

3158- Ruhul İslam – Ömer Rıza

4763- Risale-i Kümül Kunuzi`l Muhsanatı fi Fedaili ve Havvasi`s Sebi`l Münciyakı – Halil b. İbrahim

485- Risale-i İbn-i Kemal – İbn-i Kemal Paşa

268- Risalet-i İzah el Kavaid fi`l Muamma (E.Y.F.)- Muh. b. Ahmed Semerkandi

S

334- Sueri İsra ve Kehf (E.Y.A) – Kur`anı Kerim Sureleri

4031-Sahihi Buhari –Buhari E. A. M. B. İ

318- Sâadname (E.Y.T) – Şeyh Ömer Efendi

487- Sırrı Meryem Sure-i Meryem Tefsiri – Müfessiri Sırrı Giridi

4526-..4554- Sahih-i Buhari – Abu Abdullah Muh. b. İbrahim El Buhri

580-581- Sahih-i buhari . ( Tecridi Sarih Tercemesi) – Ahmet Naim

582-583- Sahih-i Müslim – Ebul hüseyin Müslim

4557-..-4560- Sahih-i Müslim – Müslim, Ebul Hüseyin El Kuşeyri en Nisaburi

536-…-575- Siracü`l Münir Şerhu Camius Sağir – Ali b. Ahmed b. Nureddin Azizi

3766-4022- Seria Sadrüş Şeria – Mahmud b. Sadrüş

3844- Siracüddin Şerhi Gurretül Ayn – Siracüddin

3883- Siracül Musalli

3971- Siracüddin Şerhi li İbniKemal – Paşazade İbn Kemal

3882- Sohbetü`l Uşşak – Lütfi Molla

3909- Sual-i Erbain

811- Sefine-i Nefise-i Nevleviyyon – Vehbiyye

843- Sırat-i Ebu Abdullah İbn el Hafif eş Şirazi – İbn Cüneyd eş Şirazi

4341-4342- Sirecül Mü`minun – Muh. Efendi

3702- Sagair ve Kebdir Risalesi – İsmail Sivasi

3628- Sainetür Ragıb – Mehmet Ragıb

3053- Sefer-i Mezamir-i Davud – Mukaddes Kitap

3025- Sefer-i Tekvin-i Mahlukat ( ve Mezamir-i Davud)

486- Sırrı Furkan – Sırrı Giridi

488- Sırru`l İnsan – Sırrı Giridi

484- Sırrın Tenzil – Sırrı Giridi

471- Safvetü`l Beyan fi Tefsiri Kur`an- Musa Kazım Şeyhül İslam

Ş

79 / 6- Şerhu Dürül Yetim – Birgil

276- Şerhu’l Cezeri – (E.Y.A)

354- Şerhu Mukaddimetü’l Cezeiye – (E.Y.A) – İsameddin Ahmed b. Mustafa Taşköprüzade

3950- Şeyhzade Tefsiri Kadı Beyzavi Haşiyesi – Şeyhzade Muh. Muhyeddin

13- Şerhu’l Mesabih Fi’l Ehadis – (E.Y.A) – Ali Abdüsselam b. Halil b. İbrahim Essehli

22- Şerhu Mesabih’s – Sünne – (E.Y.A) – Alaaddin Sururi

86- Şerhu Caiu’s – Sahih – (E.Y.A) – Ahmed el- Kastalani (2. cild) 87 (3. cild) 87 (4. cild) 88 (5. cild) 89 (6. cild) 90 (7. cild) 91 (9. cild) 92 (10. cild) 93

103 / 2- Şükürname – (E.Y.T) – Mahmud b. Şeyh Fahreddin

361- Şerhu Nubbetu’l fiker fi Mustalahatı ehli’l eser – (E.Y.A) – Sultan b. Muh. el – Harevi El- Kari

3789- Şihabüddin – Şamil Şerhi

3951- Şemail Şerhi – Abdurrauf el Menavi

15- Şerhu Siratü’l – İslam – (E.Y.A) – Yakup b. Seyyid Ali

23- Şerhu Siratü’l – İslam – (E.Y.A) – Yakup b. Ali

137- Şerhu İlmu’l – Usul – (E.Y.A)

138- Şiratu’l – İslam – (E.Y.A) – Muh. b. Ebibekr İmamzade

155- Şerhu Tecrid el – Kelam – (E.Y.A) –Seyyid Şerif Cürcani

165- Şerhu Akaidü’n – Nesefiye – (E.Y.A) – Sadeddin Mesud b. Ömer et – Taftazani

169- Şerhu Tecrid’el – Kelam – (E.Y.A)

170- Şerhu Fıkhı Ekber ve 3 Risale – (E.Y.A)

272- Şerhu Akaidü’n – Nesefiye – (E.Y.A) – Sadeddin Mesud b. Ömer et – Taftazani

338- Şerhu Risaletü İsbatı vacib – (E.Y.A)

341- Şerhu Risaletü’l – Akaid – (E.Y.A)

9- Şerhu Muhtasaru’l Kudür – (E.Y.A) – Ali b. Ahmed b. Mekki el – Razi

19- Şerhu Mültekal – ebnur – (E.Y.A)

4499 – 5000- Şihab Haşiyesi İnayetü’l Kadi ve Kıyafetü’r Radi Ala Tefsiri Beyzavi – Şihab Üddin

4653- Şerhu’l – Hatimeti Kavaidi – Usuli ve’l – Furu – Kırkağacı Süleyman Efendi

602- Şerhu Usulü Hadis Bilgisi – Davud b. Mehmet el – Kari

555 – 556 – 557 – 558 – 559 – 560 – 561 – 562 – Şerhu Mevahibü’l – Ledünniye – Muh. el – Zergani

600- Şerhu Hadisi Erbain – Mehmet b. Ebubekir

4729- Şerhu Hadisi’l – Erbaine Li’n – Mesevi – Taftazani, saadettin, Mesud b. Ömer

35- Şerhu Kenzud- dekaik – (E.Y.A) – Yahya Koçhisari

40- Şerhu Vikayetü’r riveyafi mesailil – hidaye – (E.Y.A) – Sadru’ş Şeria Abdullah b. Mesud b. Tacu’ş Şeria

54- Şerhu Usulu’l Fıkıh – (E.Y.A)

58- Şerhu Vikayetür – rivaye fi mesai’lil hidaye – Sadruş – Şeria Abdullah b. Mesut b. Taceş

59- Şerhu Mecmuul – Bahreyn Mültekan nahreyn –(E.Y.A) – Ahmed b. Ali el – Saati

64- Şerhu Menaru’l – envar – (E.Y.A) – El – latif İbn Melek

136- Şerhu Feraizü’s – Siraciyye – (E.Y.A) – Seyyid Şerif Cürcani

193- Şerhu Mirkatu’l – vusül fi ilmi’l usül – Muh b. Feramuz Molla Hüsrev

348- Şerhu Multeka’l Ebnur – (E.Y.A)

353- Şerhu Muhtasar El Kuduri – (E.Y.A)

3748- Şurutu’s – Salat – Abdulkadir

3800- Şifatü’l Fuad Rahatü’l İnsan

3841- Şiratü’l İslam Şerhi – Yakub b. Seyid Ali

4047- Şiratü’l İslam – Yakub b. Seyid Ali

194- Şerhu Delailil – Hayrat ve Şevariki’l – Envar – (T) – Davudzade Mehmet ef

3895- Şiratü’l İslam

777- Şerhu’l Usulü Aşere – Necmeddin el Kübra

6463- Şerhu Delailil – Hayrat – Davud Efendi

841- Şerhu İrşadül Mürid – Hasan el – Adeviyel Hamzavi

753- Şeyh İbrahim Gülşeni Tercümesi Ahvali – Muh. Fevai Efendi

4741- Şerhu Talimül – Müteallim – Fazıl b. İsmail

T

203 / 1 – 314- Talimu’l Müteallim – (E.Y.A) – Burhaneedin Zernuci

105- Tebyinu’l – Haram (E.Y.A) – Sinan – ed – din Yusuf el – Amasi

79 / 10- Tecvidül – Kur’an – (E.Y.A)

201- Teracimü’l – Eacim – (E.Y.F) – Muh b. Ebi Kasım El – nakali al – Havarizmi

327- Tecvid ve Farsça Şiirler – (E.Y.A.F)

57- Tefsirü’l Kurtubi – (E.Y.A) – Ebi Abdullah Ebi Bekr el Ensari El Kurtubi

65- Tefsirü cüz’ü Suretü’n – Nebe – (Envaru’t tenzil ve Esrarut tevil) – (E.Y.A) Kadı Beyzavi

198- Tefsir’i Sureti’n – Nebe – (E.Y.A)

252- Tefsir’u Cüz-u Suretin – Nebe– (Envarut – Tenzil ve Esrarut – Tevil) – (E.Y.A) – Kadı Beyzavi

336- Tefsir’i Necmeddaye – (N.Y.A)

3770- Tefsiru’l Kur’an – Kadı Beyzavi

3780- Tefsiru’l Kadı – Kadı Beyzavi

3781- Tebareke Sure-i Şerifi – Ahmed b. Fazlullah

3793- Te’vilat – Ebu’l Mekarim Ahmed b. Muh. el Maruf b. Alaud – Devle

3804- Tefsir-i Şerif Yasin Amme

3972- Tefsiru’l Ebu’l Leys – Ebu’l Leys

3983- Tefsiru’l Kur’an

3987- Tefsirü’l Kur’an Ebu’l Leys – Ebu’l Leys es – Semerkandi

3989- Tefsiru’l Kevaşi

3990- Tefsiri Şerif

4013- Tefsiru’l Kur’an

Tefsirü Medariküt – Tenzil – Abdullah İbni Ahmed b. Mahmud el – Nesefi

4010- Tergib ve Terhib – Hafız Zekiyüddin Abdülazim

160- Tevali’lu – envar – (E.Y.A) – Kadı Beyzavi Abdullah b. Ömer

3791- Tecridü’l Atik Şerhi – Atik el – İsfahani

3910- Tarikat-ı Muh.iye – Birgivi İmam-ı Muh.

464 – 465 – 466- Tıbyan Tefsiri Tercümesi – Muh. Efendi

492 – 459 – 460 – 461 – 395- Tıbyan Tefsiri – Muh . b. Hamza el Antebi

396 – 397 – 4538- Tıbyan Tefsiri Tercümesi – Muh b. Hamza el Antebi

4861 – 4862- Tefricü’l – Kalak Fi Tefsiri Süreti’l Felak – Muh. El – Fevzi

479- Tefsiri Şerif Envaru Kur’an – Bereketzade İsmail Hakkı

68- Tercüme-i Muhtasarul Kuduri – (E.Y.T) – Kuduri

104- Tavzihfi halli Gavamız et- tenkih – (E.Y.A) – Sadruş- Şeria Abd b. Mesud el- Mahbubi

277 / 4- Tercihü’l beyyinat – (E.Y.A) – Muh. Mustafa el – Vani

305- Tuhfetü’l Mülk – (E.Y.A)

3778- Tenkihi Usul Şerhi – Abdullah b. Mesud

3877- Tertibü’l Lealli Fi Silkil Email- Muh. b. Süleyman Nazırzade

3996- Telvih

4009- Telvih Haşiyesi

4023 Tergibü’s – Salat – Muh. b. Ahmet Zahid

84 – 118 182- Tarikati Muh.iye ve Siretü Ahmediye – Birgili Mehmed Efendi

3815- Talimü’l Müteallim – Zernuci Burhaneddin

3881- Tarikat Tasavvuf

3886 – 3991- Talimu Müteallim Fi Beyan-ı Ahkam – Zernuci Burhaneddin

3985- Tarikat-ı Muh.iye Şerhi Vesile-i Ahmediye – Receb b. Ahmed

53 – 3845 – 3889- Tenbihu’l Gafilin – (E.Y.A) – Ebi Leys Nasr b. Muh. el Semerkandi

3918- Talimü Müteallim Şerhi – Nev’i Efendi

3952- Tebyinü’l Muharrem – Hasan b. Mustafa

881- Tenakuz Fıkhı – İsmail Hakkı

851- Tercüme-i Fususu’l Hikem – Abdullah Bosnavi

935- Tercüme-i Füsüs – Muhiddin Arabi

4096- Tabakatü’l Kübra – Şi’rani Seydi Abdulvehhab

854- Tasavvufun Zaferleri – Şeyh Saffet

4464- Tuhfetü’s – Suluk fi irşadi’s Salihin – Muh. Münib. B. Muh. Zeynelabidin

4368- Tuhfetül-Uşşak – Haydarizade , Seyyid İbrahim

750- Tercüme-i Nefehatül – Uns – Abdurrahman Nisaburi

770 – 776- Tumar-ı Turuku Aliye – M.Sadık Vicdani

4466 – 763- Tasavvuf Tarihi – Ayni Muh. Ali

3042- Tasvir-i Ahlak – Ahmet Rıfat

4615- Tenbihül- Ğafilin – Semerkandi, Şeyh Nasr b. Muh. b. İbrahim

3701- Tuhfetü’l İhvan fi şerhi Fethi’r – Rahman – Şeyh Ahmed Faiz Ef

887- Tercüme-i Nafi`i daabı Gelenbevi – Abdunnafi Ef.

3900- Tebyinü`l Makarin

3914- Telvih Aşiyesi – Ebu Bekir b. Ömer el Gazneli

1627-1628-2916- Tarihi Edyan – n. Şemsettin

1629- Tarihi Edyan- Ahmed Mitat

4589- Ta`lik İbni Resul Ala Siyalküti – İbni Resul

3124- Türkçe Hutbe – Diyanet İşleri Reisliği

1564- Tercüme-i Ravzatü`l Ahbar – Benlizade Manisavi

4756- Tecvid- nuri Efendi

493- Tercümeli Kur`anı Kerim –Heyet

428- Tefsirü Celaleyn – Celelettin Mahalli veCelatdin Suyuti

U

4622-4623- Usulu Hadisi Şerif – Davudul Karsi B. Muh.

516-..-522- Umdetü`l Kari li Şerhi Sahihi Buhari – Bedrettin Ebi Muh. Mahmud b. Ahmed El Ayni

76 / 2 – Umdetü`l Hukkam ve Meseiül Kuzzaf fil Ahkam – Kadı Muhibetdin Takıyetdin el Hanefi el Hamedi Dımışk

3751- Usulu Fıkıh – Muh. b. Osman

3992- Usulu Fıkıh

4230- Umdetü`l Hallan fi İzahi Zuktetü`l İrfan – Muh. Emin

833- Ulküdül Cevahiriyye – Ahmed İzzet paşa El Mevsili

3129- Umdetü`l Kariin – Erzurumlu Mustafa Niyazi

V

24- Vikayetü`r Rivaye fi Mesailil Hidaye – Abdullan b. Mesud b. Tac Eş Şeria

60- Vikayetü`r Rivaye fi Mesailil Hidaye – Buran Uş Şeria Mahmud b. Sadruş Şeria

97- Vikayetü`r Rivaye fi Şerhi Mesailil Hidaye – Tacuş Şeria ,abdullah b. Mesud

109- Vikayetü`r Rivaye fi Şerhi Mesailil Hidaye – Sadruş Şeria Abdullah b Mesud Tacuş Şeria

238- Vakiatü`l Müftin – Abdulkadir b. yusuf

3880-4000- Vikaye Şerhi

4050- Veciz

3893- Vasiyetname – İmam Birgivi

740- Vasaya ve Faraiz – İsmail Hakkı Manastırlı

3044- Vesiletü`n Necat

4674- Vefeyyatü`l Ayan Li İbni Hallikan Tercümesi – Muh. b. Muh.

4802- Vasiyyetname-i İmamı Azam Tercümesi – Ahmed Lütfi

Y

4007- Yusuf Suresi Tefsiri – İbrahim b. Abdurrahman

4685-3122- Yeni Alemi İslam – Ali Rıza Seyfi

Z

4014- Zavzü`l Fayık fil Mevaizu vet Dekayık – Ebu Abdullah Suayp

3967- Zahiratü`l Ukba

3783- Zikrül Mevt – Gazali

3527- Zeriatü`l İmtihan – Ahmed Sıdkı b. Ali el Bursavi

288 / 3 – Zubdetü`l Esrar – Şemsettin Sivasi

4652- Zubdetü`l İrfan – Hamit b. Abdul Fettah


[1] Mansur Başara, 22 Ekim 1999, Yaş 70, :Sivas

[2] Ziya Bey (Başara) ve Ziyabey kütüphanesinin kimlik kartı

[3] Faruk ABURŞU

[4] Burhan BİZGET, Faruk ABURŞU, Hikmet DENİZLİ, Sivas Tarihi ve Anıtları, S. 177

[5] Fahrettin BASEL, Sivas bülteni, Sivas 1937, S. 67

[6] Ziya Bey (Başara) ve Ziya Bey kütüphanesinin kimlik kartı.

[7] Ömer KUZGUN- Osmanlı Kurumları Tarihi Semineri- ( Ziya Bey Kütüphanesi) Ders Sorumlusu : Prof. Dr. Hasan Yüksel Hazırlayan: Sibel Alev 1999 Tarih Bölümü

1908 yılına gelindiğinde cemiyet epeyce güçlenmiş durumdaydı. Fakat ortada bir ihtilal havası yoktu. Abdülhamit’in hafiye teşkilatı cemiyete yönelik çalışmalar içindeydi. Cemiyet bundan dolayı panik içerisindeydi. Cemiyetin geleceği için bu hafiyelerin öldürülmesine karar verildi. İlk olarak da Albay Nazım seçildi ve 11 Haziranda vuruldu, fakat ölmedi.1 Yine aynı gün Rus Çarı ve İngiltere kralı Makedonya’nın geleceği için Reval’de buluştular. Bu cemiyette büyük bir etki yaptı. Çünkü cemiyetteki subaylar ülkeye dışardan bir müdahale yapılmasına karşı idiler. İlk olarak 3 Temmuz günü Niyazi bey; asker, sivil ve başıbozuklardan oluşan 200 kişilik bir kuvvetle garnizonlardaki silah ve cephaneyi alarak dağa çıktı. Cemiyet başlangıçta temkinli davrandı ve isyana katılmadı. Niyazi bey yanına sivilleri de almıştı. Daha sonra bu sivilleri kendi yönetimini oluşturmak ve vergi toplamak için kullanmıştır. Bu da onun isyanı uzun süre devam ettirmeye niyetli olduğunu göstermektedir. İsyanın başladığı gün Ohri makamlarına isyanın nedenlerini anlatan bildiriler gönderildi. Halktan da verginin devlete verilmemesini, kendilerine verilmesini istemişlerdir. Rene civarındaki Bulgarlara da çağrıda bulunarak isyan genişletilmiştir. Niyazi bey bunların dışında Manastır’daki Avrupa konsolosluklarına isyanın nedenlerini anlatan Fransızca bildiriler göndermiştir.2

Bütün bu olanlar karşısında Abdülhamit, isyanın Sırplar tarafından çıkarıldığı, cemiyetin müslüman düşmanı olduğu propagandasını yapıyordu. Önlem olarak Manastır’a gönderdiği Şemsi Paşa’yı cemiyet Manastır’da öldürdü. Bu olay isyanın başarıya ulaşmasında önemli bir yere sahiptir. Abdülhamit, Şemsi Paşa’nın öldürülmesi üzerine yerine Münşür Osman Paşa’yı görevlendirdi. Fakat askerler silah arkadaşlarına ateş açmadıkları için M.Osman Paşa etkisiz kalmıştır. Abdülhamit bu durumu ortadan kaldırmak için Anadoludan 1800 kişilik bir birlik gönderdi. Fakat bu birlik de işe yaramadı.

İsyan yayılmaya başladı. Manastır Müslümanları meşrutiyet isteriz diye ayaklandılar. Bundan sonrada Firzovik olayı patlak verdi. Bu olayın gelişimi de çok ilginçtir. Şöyle ki; olay Avusturya-Alman Demiryolları okulunun doğal güzellikleriyle ünlü saray içi köyüne yapmaya hazırlandığı bir gezintiyi protesto amacıyla girişilen bir gösteri olarak başlamıştı. Kır gezisinin yapılacağı alanı hazırlamak için önden gönderilen işçilere karşı yapılan gösteriler, Osmanlı İdarecilerine karşı bir harekete dönüşünce Kosova Valisi Mahmut Şevket Paşa cemiyet üyesi olduğunu bildiği Jandarma Komutanı Ali Galip beyi bilgi almak için buraya yollamıştır.3 Ali Galip bu olayı cemiyete bildirmiş ve meşrutiyet için bundan faydalanılmasını söylemiştir. Ayaklanma içindeki cemiyet üyesi Hacı Şaban efendi de düzensiz olan protestoyu meşrutiyet lehine çevirmiştir.4

Bu olayla Makedonya’daki kontrolü iyice kaybeden Abdülhamit, kendisi ilan etmezse, Makedonya’da meşrutiyetin ilan edileceğini ve bunun bütün imparatorluğa yayılacağını anladığından 23/24 Temmuz gecesi sessiz sedasız meşrutiyeti ilan etmiştir.

Abdülhamit böyle düşünmekte son derece haklı idi. Zira kendisi meşrutiyeti ilan edilmeden önce Serez, Presova, Üsküp ve Köprülü’de meşrutiyet ilan edilmişti. İhtilalin merkezi olan Selanik’te de bu yönde hazırlık var idi.

Meşrutiyetin ilan edilmesiyle cemiyet yönetimde etkin olmaya başladı. Harbiye ve Bahriye nazırlarının kim tarafından seçileceği konusunda cemiyet yönetimle karşı karşıya geldi. Anayasaya göre bu hak sadrazama verilmişti. Bu da padişahın onayından geçiyordu. Cemiyet etkin davranarak kendi istediği kişileri bu makamlara getirdi. Bunun üzerine Sait Paşa hükümeti istifa etti ve Kamil Paşa devreye girerek yeni bir kabine kurdu.

Kamil Paşa’nın yeni kabineyi kurmasıyla işler düzelmeye başladı, fakat bu uzun sürmedi. İlk kötü haber 5 Ekim de Bulgaristan’dan geldi. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bir gün sonra da Avusturya-Macaristan Bosna Hersek’i topraklarına kattığını duyurdu. Bu karışık durumdan faydalanmak isteyen Girit de Yunanistan’a bağlandığını açıklamıştır. Fakat büyük devletlerin karşı olması sebebiyle Girit Yunanistan’a bağlanamamıştır.5

Bu olaylar ülke de deprem etkisi yarattı ve Avusturya malları boykot edildi. Fesler Avusturya’dan geldiğinden Milliyetçiler feslerini atıp beyaz keçe külah giydiler ve Selanikli tüccarlar da fes fabrikası kurmak için harekete geçtiler.6 7 Ekim tarihinde de kör Ali isminde bir şahsın liderliğini yaptığı meşrutiyet aleyhtarı bir gösteri yapıldı. Fakat gösteri örgütsüz olduğu için başarılı olamamıştır.

Bır müddet sonra olaylar durulunca Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan tazminat vererek bu olayı kapatmışlardır. Bundan sonrada cemiyet ile Kamil Paşa’nın arası açıldığı için Kamil Paşa görevinden alındı ve Hilmi Paşa kabinesi kuruldu. Bu değişiklikten sonra gazetelerde cemiyet aleyhinde kampanyalar başladı. İngiliz basını da buna destek verdi. Böylece 31 Mart’a giden süreç başladı.

İsyanın ortaya çıkmasındaki en büyük neden ordudaki hareketliliktir. Ordudan bir takım subayların tasfiye edilmesi, askerlerin çok sıkı bir eğitimden geçmesi (disiplin, çalışma fazlalığı), küçük rütbeli subayların orduda etkin olması bunun da hiyerarşik düzeni bozması, erlikten yetişip, subay olan alaylı subayların ordudan çıkarılması orduda huzursuzluğa neden oluyordu.7 Bu dönemde cemiyet aleyhtarı yazılar yayınlayan Serbesti gazetesi başyazarı Hüseyin Fehmi’nin öldürülmesi de bütün bu sebepleri daha etkin kılmıştır. Muhalefetin bundan yararlanmak istemesi üzerine isyan patlak vermiştir. Fakat muhalefetin isyanı kontrol edememiş, büyüyen isyan daha sonra Abdülhamitçi bir havaya bürünmüş, bunun üzerine Prens Sabahattin Abdülhamit’i tahttan indirmek için donanmayı kullanmak istemiştir. Fakat bunu başaramamıştır.

İsyan sebebiyle İstanbul’dan silinen cemiyet Selanik’te hala güçlü idi. Üçüncü ordu komutanı Mahmut Şevket Paşa Hareket Ordusu adında bir ordu kurarak İstanbul’a yöneldi. Hareket ordusu bir iç savaş çıkmaması için Yeşilköy’de kalarak İstanbul’a girmedi. Abdülhamit direnemeyeceğini anladığı için tahtta kalabilmek amacı ile Hareket Ordusu’ndan taraf gözüktü. Hareket Ordusu da Abdülhamite karşı tavırlarda bulunmayacını söylüyordu.

Abdülhamit Askerlere direnmemelerini söyledi. Fakat Askerler başlarına gelecekten korktukları için Hareket Ordusu İstanbul’a girdiğinde direnmeyi seçtiler ve Beyoğlu gibi hakim oldukları kışlalarda çatışmalar çıktı.

Hareket Ordusunun İstanbula girmesinden beş gün sonra Meclis Abdülhamit’i tahttan indirip 5. Mehmet Reşat’ı tahta geçirdi.

31 Mart olayının bastırılması sonrası cemiyet meclise, İstanbul’a ve ülkeye hakim oldu. Asıl itibariyle askerler ön plana çıktılar. Bu da ileriki yıllarda cemiyet için ve ülke için sakıncalı sonuçlar doğurdu.

Hareket ordusunun İstanbul’a hakim olmasından sonra Kamil Paşa görevinden alınmıştır. Kabine H.Hilmi Paşa tarafından kurulmuştur. Bununla birlikte M.Şevket Paşa kabineye hakim olmuş ve ilk üç orduyu birleştirip başına geçmiştir. 31 Mart vakasından sonra yapılan en önemil hareket Padişahın yetkilerinin kısıtlanmasıdır. Meşrutiyetin ilanından sonra cemiyet önemli makamlara adamlarını getiremiyordu. Bunun ortadan kaldırmak için 31 Mart olayının etkisini de kullanarak bir kanun değişikliği yapılmıştır. Padişahın yetkilerinin kısıtlanması ilk zamanlarda cemiyetin işine yaramıştır, fakat ilerleyen yıllarda bundan zarar görmeye başladığı için cemiyet padişahın yetkilerini arttırmıştır. H.Hilmi Paşa kabinesinin dağılması üzerine Hakkı Paşa kabinesi kurulmuştur. Bu kabine sayesinde cemiyet iktidara biraz daha yaklaşmıştır. Zira bu kabinede ittihatçı sayısı epey artmıştır.

31 Mart’tan sonra egemenliğini güçlendiren cemiyet bir takım ıslahatlar yapmak istemiştir:

* 1908 Temmuzundan beri meydana gelen siyasal değişiklikleri anayasaya geçirmek

* Osmanlı İmparatorluğunu ve idari mekanizmasını çağdaş bir devlet haline getirmek, imparatorluk içinde birlik sağlamak.

* İkincisi gerçekleştikten sonra gereksiz hale gelen kapitülasyonları kaldırmak.

Bunun yanında askere alınma ile ilgili, cemiyetlerle ilgili, grevlerle ilgili vb. alanlarda birtakım kanunlar yapılmıştır ve 31 Mart’ı izleyen zamanda Meclisi Mebusan iyice etkin olmuştur.

Bu dönemde devletin ekonomik bir krizine çözüm olarak borç alabilmek için Avrupa devletlerine başvuruldu. İlk olarak Fransa’dan borç istendi. Çeşitli şartlarda borç bulundu. Fransa’dan sonra İngiltere’den de borç istendi, fakat İngiltere borç vermeye yanaşmadı. Almanya Osmanlının bu durumundan faydalanmak için kendi isteği ile uygun şartlarda borç vermek istemiştir. Bu borç kabul edilmiştir. Almanya böylece Osmanlı devleti üzerinde etkin olmuştur, fakat bu uzun sürmemiştir. Almanya’nın müttefiki İtalya, Osmanlı Devletinin Kuzey Afrika’daki son toprak parçasını işgal ederek bu olumlu gelişmeyi (Almanya açısından) ortadan kaldırmıştır.

İtalya birliğini geç tamamlayan bir ülke olduğu için kendine sömürgeler oluşturamamıştı. Bu amaçla kendine en yakın hakimiyet altına alınmamış Trablusgarp’a göz dikmişti. 1887’den itibaren buraya ekonomik olarak sızmaya başlamış ve İtalyan uyrukluları yerleştirmişti. İtalya 23 Eylül 1911 günü Osmanlı Devletine Trablus’un kendisine verilmesi için 24 saatte cevap vermek üzere bir nota gönderdi. Osmanlı Devleti ters etki yaratacağından korkarak Trablus’u vermeye yanaşmamıştır, fakat uzlaşabileceğini söylemiştir. İtalya bu cevap üzerine Trablusgarp’ı işgal etmeye başlamıştır. Üçlü ittifak’ın üyesi olmakla birlikte itilaf devletleriyle flört eden italyanın gönlünü kazanmak için büyük devletler işgali olumlu karşıladılar. Osmanlı devletinin bu bölge ile kara bağlantısı yoktu. Donanması da zayıf olduğundan buraya müdahale edemiyordu. Mustafa Kemal, Enver bey gibi, askerler gizli yollarla bu bölgeye gitmişler ve halkı örgütleyerek İtalyanların iç bölgelere girmesini engellemişlerdir. Trablusgarp’ta İtalyanlar başarı kazanamayınca Beyrut, İzmir Limanlarını ve Çanakkale’yi bombalamışlardır. Ancak bu yöntem büyük devletlerin hoşuna gitmemiştir. Bu dönemde Balkan devletleri Osmanlıya karşı birleştiği için Osmanlı Devleti İtalyanlar’la anlaşmak zorunda kalmıştır.

Trablusgarp savaşının başladığı dönemde mecliste Hizib-i Cedid adını taşıyan Muhalefet etkisini kaybetmiştir. Fakat savaş kötü gitmeye başlayınca muhalefet Hürriyet ve İtilaf adı altında birleşmiştir. Bu muhalefet ileriki yıllarda imparatorluğun geleceğine de olumsuz etkilerde bulunmuştur.

Yapılan seçimlerde muhalefet cemiyetle aynı oranda milletvekili çıkarmıştır. Bunun üzerine cemiyet meclisin yetkilerini kısıtlayıp padişahın yetkilerini arttırma yoluna gitmiştir. Böylece meclisin önünü biraz kesebilmişlerdir.

Bu dönemde Ordu’da gruplar oluşmaya başlamıştır. Haziran-Mayıs 1912’de İstanbul’da bir grup subay Halaskar Zebitan grubunu kurdular.8 Bu grup Makedonya’da isyan eden birliklerle, Hürriyet ve İtilaf fırkası ile iletişim halinde idi. M.Şevket paşa bu gruba karşı baskı politikası izlemiş fakat başarılı olamayıp istifa etmek zorunda kalmıştır.

Sait Paşa hükümeti dağılınca kabine kuracak kimse bulunamadı. en sonunda ise Gazi Ahmet Muhtar Paşa kabineyi kurdu. Kamil Paşa da bu kabineye girdi. Halaskar’an Zabitan grubununda baskısıyla bu dönemde Meclisi Mebusan kapatıldı.

G.Ahmet Muhtar Paşa hükümeti, ilk olarak Arnavut İsyanı ile uğraştı. Bir genelge yayınlayarak Arnavutları bastırma harekatına son verdiğini ve şikayetleri dinlemek üzere bir heyet göndereceğini açıklamıştır. Münsir İbrahim Paşayı da İriştineye gönderip Arnavutların 14 maddeden oluşan isteklerini öğrenmiştir. Bu ondört maddenin bazıları kısmen bazılarıda yumuşatılarak kabul edilmiştir. Fakat Arnavutlar bundan memnun olmayıp isyana devam ettiler. Bunun üzerine devlet sert yüzünü gösterdi. Daha sonra da Rumeli’de af ilan edildi ve isyancılar dağıldılar.

A.M.Paşa hükümetinin uğraştığı ikinci mesele de Asker ve memurların siyasetle uğraşmamalarını sağlamaktır. 8 Ağustos’ta bir genelge ile bütün memurlardan fırkalarla hiçbir ilişkileri olmadığına dair belge istendi. 10 Ağustos’ta başka bir genelgeyle Askerler sadakat ve itaat yemininde bulunduruldu. Fakat bu fazla bir etki yapmadı.

A.M.Paşa döneminin en önemli olayı I. Balkan savaşıdır. Osmanlı devletinin Trablusgarp’ta savaş halinde olduğu bir esnada ve iç işlerinin de karışık olduğu bir zamanda büyük devletlerinde desteği ile Balkan devletleri kendi aralarında birleştiler. Bu esnada Osmanlı devletinin askerlik süreleri dolmuş olan 75 bin tecrübeli askeri terhis etmesinden faydalanmak isteyen Balkan devletleri ortalığı kızıştırmak için çeşitli yerlerde bombalama faaliyetlerine başladılar.

Bununla beraber Osmanlı Devleti İtalya ile savaş halinde olduğu için Balkan Savaşı’na hazırlanamadı. Balkanlar’daki Osmanlı ordusu çok kötü durumdaydı. Harbiye Nazırı Nazım Paşa olası bir Balkan savaşına karşı bir plan yapmamıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın yaptığı planları da göz ardı etmiştir. Bunun da etkisiyle Balkan Devletleri’nin saldırdığı Osmanlı Ordusu ağır bir yenilgiye uğradı ve Çatalca’ya kadar çekilmek zorunda kaldı. Balkan devletleri ancak Çatalca’da durdurulabildi. Bu yenilginin en büyük sorumlusu Harbiye Nazırı Nazım Bey ve onun bağlı olduğu A:Muhtar Paşa ile Kamil Paşadır.

Bu yenilgi üzerine A.Muhtar Paşa görevinden istifa etti. Yerine Kamil Paşa kabinesi kuruldu. Kamil Paşa İttihat ve Terakki cemiyeti ile uğraşmayı sürdürdü. Öyle ki Kamil Paşa Selanik’in kaybedilmesinden memnundu, böylece Cemiyetin merkezinden ve gücünden kurtulacağını düşünüyordu. Cemiyetin gücünü daha çok kırmak için bazı cemiyet üyelerini hapse attı. Bazılarını Anadolu’ya sürgüne gönderdi. Bazı cemiyet üyeleri de bu tehlikeler karşısında Avrupa’ya kaçtı.

3 Aralık’ta Bulgarlarla Osmanlılar arasında ateşkes ilan edildi. 16 Aralıkta’da Londra’da Balkan Barış Konferansı toplandı. Görüşmeler Ege adaları ve Edirne üstünde kilitlendi. Kamil Paşa kabinesi buraları vermek istemiyordu. Şayet buraları verirlirse ülkede çok büyük olaylar çıkabilir ve Kamil Paşa iktidarını kaybedebilirdi. Konferanstan karar çıkmaması üzerine büyük devletler ortak bir nota ile Osmanlı devletine ya Edirne ve Ege adalarını vermesini ya da savaşın yeniden başlayacağını bildirdiler. Verilecek zorunlu kararın sorumluluğunu yaymak isteyen Şeyhülislam Cemalettin Efendi deletin ileri gelenlerinden oluşan bir kurul kurdu. M.Şevket Paşa ve Prens Sabahattin bu kurula katılmadılar. Kurul da ezici çoğunlukla barış kararı verdi. Ertesi gün bunu kamuoyuna açıklamak için toplanıldı. İttihat ve Terakki cemiyeti, Edirne’nin verileceğini anlamış hem bu kararın açıklanmasını engellemek hemde bu esnada toplumda oluşan vatansever düşünceleri kullanarak iktidara gelebilmek için, 23 Ocak 1913’te bir baskınla iktidarı ele geçirmiştir.

Tarihe Bab-ı Âli baskını adıyla geçen bu baskından sonra Kamil Paşa hükümeti düştü. Yerine Mahmut Şevket Paşa kabinesi kuruldu. Yeni kabine kendisinden önceki hükümetten farklı olarak muhaliflere karşı bir misilleme yapmadı. 11 Şubat 1913’te genel bir af ilan etti.

Yeni hükümetin en önemli sorunu Edirne idi. ateşkesin müddeti doluyordu. Büyük devletlerin verdiği notaya cevap verilmesi gerekiyordu. Şayet Edirne verilir ise ülkede çok büyük bir bunalım yaşanabilirdi. Bu nedenle notaya olumsuz cevap verildi. Bunun üzerine Bulgarlar savaşı yeniden başlattılar. Enver ve arkadaşları savaş taraftarıydı. M.Şevket Paşa ordunun böyle bir şey yapacak gücünün olmadığını düşünüyordu. Fakat Enver ve arkadaşlarının isteği gerçekleşti. Bolayır tarafından bir harekat yapıldı, fakat başarılı olunamadı. Bunun üzerine Edirne’nin verilebileceği büyük devletlere gizlice bildirildi. Ancak buna gerek kalmadan 26 Mart’ta Bulgarlar Edirne’yi savaş yolu ile elegeçirdiler. Bu sayede cemiyet ve M.Şevket Paşa konumlarını koruyabildiler.

Mahmut Şevket Paşa hükümeti bu badireyi atlattıktan sonra Almanya ile kurmayı düşündüğü ilişkiyi dengeleyebilmek için İngiltere’ye yaklaşmıştır. Lynch olayında İngiltere aleyhine alınan kararı değiştirmek suretiyle ilişkilerini yumuşatma yoluna girmiştir.

Şevket Paşa hükümetinin uzlaşmacı tavrına rağmen muhalefet darbe yapmak için bir takım çalışmalar içine girmişti. Fakat bu hazırlıklar farkedildi. Bunun üzerine darbeciler yeni bir plan yaptılar. Bu plana göre Mahmut Şevket Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa, Azmi Bey, Emanuel Karasa ve Nesim Ruso öldürülecek, böylece darbe yapılacaktı. Plan gereği ilk olarak 11 Haziran 1913 günü M.Şevket Paşa öldürüldü. Cemal bey bu olay üzerine 200’ü aşkın muhalifi topladı ve Sinop’a sürgüne gönderdi.

M.Şevket Paşanın öldürülmesi üzerine yeni kabine Sait Halim Paşa tarafından kurulmuştur. Bu kabine döneminin en önemli olayı Edirne’nin geri alınmasıdır. Osmanlı devletleriyle Balkan devletlerinin kendi aralarında savaşmasından faydalanarak 15 Temmuz’da Midye-Enez çizgisini işgal etti. 19 Temmuz’da da Meriç’e kadar ilerledi. Avrupa devletleri aralarında uzlaşamadığı için Edirne’nin Osmanlı’nın elinde kalması kolaylaştı. Sait Halim Paşa hükümeti ile cemiyet denetleme iktidarı olmaktan çıkıp gerçek iktidar olma yoluna girmiştir. Bundan sonra cemiyet üyeleri arka plandan ön plana çıktılar ve 14 Mayıs 1914’te yapılan seçimlerle de tek başına iktidar oldular.9

Balkan savaşları sonucu oluşan hava sebebiyle cemiyette Osmanlı Devletinin tarafsız olsa da olmasa da büyük devletler tarafından paylaşılacağı fikri hakim idi. Bu sebeble Almanya tarafından önerilen ittifak teklifi kabul edilmiştir. Bu ittifaka dahil olunması sonucu I. Dünya Savaşına bu ittifakla girildi. Fakat ittifak savaşı kaybedince Osmanlı Devleti de yokoluşa sürüklendi.

BAHATTİN ŞAKİR VE ERMENİ SORUNU

I-Bahattin Şakir’in Hayatı

1874’te İstanbul’da doğan Bahattin Şakir, Askeri Tıbbiye’yi 1896’da tabip yüzbaşı olarak bitirdi. 1900’de aynı okulun tıbbi kanuni muallim muavinliğine getirildi. Bu görevine ek olarak Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin özel hekimliğini de yapıyordu. Bu arada Ahmed Celaleddin Paşa’nın maiyetine girdi. Ahmed Rıza ve İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri ile ilişki kurdu. Ahmed Celaleddin Paşa’nın muhalefete katılmasından sonra İttihatçilerle ilişkili olmasından ve meşrutiyeti savunuyor olmasından dolayı Erzincan’a sürgüne gönderildi. Cemiyete gönderdiği yardımın ortaya çıkması üzerine tutuklandı, ardından da Trabzon’a sürüldü. 1915’te Mısır’a, oradan da Paris’e kaçtı. Paris’te ve bir ara gizlice geldiği İstanbul’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çalışmalarının canlandırılmasında Ahmed Rıza ile birlikte etkin rol oynadı. Ahmed Rıza, İttihat ve Terakki’nin Paris Şubesi genel başkanıydı, Bahattin Şakir ise Mehmet Ali Paşa, Recep Fuat, Nihat, Dr.Nazım, Sami Paşazade Sezai gibi isimlerle bu şubenin yöneticiliğini yapıyordu.

“İttihat Terakki’nin asker ve sivil olmak üzere iki kanadı vardır. Biri tepeden tırnağa siyaset, diğeri ise tepeden tırnağa inanç. Sivil kanat Talat Bey’in etrafında toplanmıştır. Kara Kemal, Dr.Nazım, Bahattin Şakir, Hacı Adil Bey, Vali Rahmi, bunlardan bir kaçıdır.” 1

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a ve Askeri Tıbbiye’deki eski görevine döndü. Daha önce Kahire ve Paris’te çıkan Şura-yı Ümmet gazetesinin yayımını İstanbul’da sürdürdü. Bu arada “Ali Kemal Davası” ve “Kanun-i Esasimizi İhlal Edenler” adlarıyla imzasız olarak yayımladığı kitaplarında karşıtlarını sert bir dille eleştirdi. 1909’da askeri ve sivil tıbbiyelerin birleştirilmesi ile kurulan Haydarpaşa Tıp Fakültesi’nde adli tıp müderrisi oldu. Ertesi yıl tıp fakültesi ikinci reisliğine seçildi. Balkan savaşında Edirne kuşatması sırasında oradaki hastanede başhekim olarak çalıştı(1912). Edirne’nin Bulgarlarca işgali üzerine tutsak düştüyse de bir süre sonra serbest bırakıldı. 1913’te ek görev alarak morg müdürlüğüne de üstlendi. 1913’te Teşkilat-ı Mahsusa’nın bölüm şefliğine getirildi. Aynı yıl Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi’ne bağlı olarak kurulan Tababet-i Adliye Müdürlüğü’ne ve Tababet-i Adliye Encümeni reisliğine getirildi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Erzincan ve yöresinde Teşkilat-ı Mahsusa yöneticisi olarak görev yaptı ve Ermeni olayları içinde etkin rol oynadı.

“Mondros Mütarekesi’yle birlikte savaş şuçlusu ilan edilince 2 Kasım 1918’de Enver ve Talat Paşalarla birlikte bir Alman savaş gemisiyle Sivastopol üzerinden Berlin’e kaçtı. Eylül 1920’de Bakü’de toplanan Doğu Halkları Kurultayı’na katıldı. 1920’de İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı’nın Bakü temsilcisi oldu. 1921 ilkbaharında bu örgütün Moskova’da yapılan kongresine katıldıktan sonra Almanya’ya döndü. 16 Nisan 1922’de, Berlin’de bir Ermeni tarafından vurularak öldürüldü.” 2

II- Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kurulması ve Ermeni Sorunu

“19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu süper güç olma olanaklarını yitirmişti. Ekonomisi, bilimi teknolojisi, sosyal yaşamı, eğitimi ve sisteminin herşeyi olan askeri gücü çökmüştü. Osmanlı yönetimi geçmişinin görkeminin hayaliyle avınmakta, dününe bakıp, günü için suçlular yaratmaya çalışmaktaydı. Oysa çok zamandır dünyanın yeni güç merkezleri Avrupa ve Amerika olmuştu. Avrupa’da ise Almanya giderek öne çıkma arayışı içindeydi. Osmanlı İmparatorluğu ise her gün yeni bir milliyetçilik dalgasıyla sarsılmakta, bu cephede Bulgarlar, Yunanlılar, Arnavutlar, Karadağlılar, Sırplar, diğer cephelerde ise Araplar ile mücadele etmekteydi.” 3

Birçok farklı din ve milletten insanların bir karışımı olan Osmanlı Devleti 19. yüzyılın sonlarından itibaren hızlı bir ayrılık sürecine girmişti. Bu ayrılıklar dış devletlerin Osmanlı içindeki Türkler dışındaki diğre milletleri kışkırtması sonunda meydana geliyorduHer millet dış ülkeler içinden biri tarafından savunuluyor fakat Osmanlı’nın asıl milleti olan Türkler ve diğer müslümanlar yalnız kalıyor ve kendi içlerinde örgütlenemedikleri için de diğer azınlıklar karşısında eziliyorlardı. Enver Paşa ise I. Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti’nin taraf olmasıyla “Dünya Türklüğünü birleştirme” ülküsü arasında sıkı bir ilişki görüyordu. Süreç içerisinde açılacak kutsal bir savaş (cihad), Dünya müslüman ve Türklerini Osmanlı’ Devletine yaklaştıracak, oluşan bu ittifak da Türkçülük ve İslamcılık ülküsünün gerçekleşmesini sağlayacaktı. İşte bu sebeplerden ve düşüncelerden dolayı, Osmanlının sınırları dışında yaşayan ya da bu sınırların dışında kalma tehlikesi yaşayan Türklerle Müslümanlar arasında örgütlenme ve propaganda çalışması yapmak amacıyla, yönetimde bulunan İttihat ve Terakki ve başta bulunan Enver Paşa tarafından, 1909’dan 1918’e kadar olan yönetim serüveninde modern anlamda ilk Türk gizli servisi kurulmuştur.

“İşte bu örgüt bugünkü Türk istihbarat örgütü MİT’in de köklerinin bulunduğu ve ulusal bir kimlik taşıyan “Teşkilat-ı Mahsusa”dır.

Umuru Şarkiye adı da verilen bu örgüt İngilizlerin Intelligence Service’ne benziyordu. Bu örgütün isim babası ise veteriner Albay Rasiro Bey idi. Sadrazam Reşat bey tarafından onaylanan Teşkilat-ı Mahsusa, görünüşte sadrazama bağlıydı. Fakat gerçekte Harbiye Nazırı’na (Genelkurmay Başkanı) bilgi veriyordu. Başına önce Enver Paşa tarafından Süleyman Askeri Bey, daha sonra Ali Bey Başhampa son olarak da Hüsamettin Ertürk getirilmiştir.” 4

Başlarda halkın yararlarına çalışacak bir milli örgüt gibi kurulan Teşkilat-ı Mahsusa, bir süre sonra devlet tarafından yasal yollarla yapılamayan işleri, başka yollarla yapar hale gelen bir gizli örgüt halini aldı. Arkasındaki Enver Paşa başkanlığındaki İttihat ve Terakki de Teşkilat-ı Mahsusa’nın gücüne güç katıyordu.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın güçlü olduğu bu dönemlerde İttihat ve Terakki’nin karşısına çok önemli bir sorun çıkıyordu: Ermeni Meselesi. Bu mesele, Batılı Devletlerin Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak için bizzat Batılılar tarafından ortaya çıkarılmasına karşın dünya kamuoyuna kasıtlı olarak doğru olmayan bir şekilde Türklerin Ermenileri yok etme mücadelesi olarak yansıtılmıştır.

“Ermeniler, İstanbul’daki Ermeni Patriği’nin liderliği altında, kendi Gregoryen milletleri dini ve kültürel özerkliğe sahip bir durumda Osmanlı toplumuyla barış içinde yaşıyordu. 1856 Paris Antlaşması’ndan itibaren Batı Devletleri ve Rusya’nın müdahaleleri sonucunda, reformların kendilerine tanıdığı haklardan ve millet-i sadıka statüsüne sahip olmalarından faydalanarak teşkilatlandılar. Meselenin açıkça tartışılmaya başlaması 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve sonrasında oldu. Neticede Ayastafonos Antlaşması’nın (3 Mart 1878) 16. Maddesi Ermenilere ayrıldı. Bu maddeye göre, Osmanlı Devleti doğu vilayetlerinde ıslahat yapmayı ve Ermenilerin güvenliğini temin etmeyi taahhüt etti. Böylece Rusların da iç işlerimize karışma yolu açılmış oldu. Ermeniler bununla da kalmayarak Berlin Antlaşmasına (13 Temmuz 1878) 61. Maddeyi ekletmeyi başardılar.

Ermeniler eylem ve propaganda yolu ile kendilerini sürekli gündemde tutup Batı Devletlerinin dikkatlerini çekerek bağımsızlık arama yolunu seçtiler. 1878’de Kara Haç, 1887’de Hınçak, 1890’da Taşnaksutyun Ermeni terör örgütleri kuruldu. Ruslar Doğu Anadolu’yu işgal edince, Ermeniler fırsattan istifade ederek, kurdukları silahlı çetelerle ve Osmanlı ordusundan kaçan Ermenilerle birçok olaylar çıkardılar. Müslüman halkı katlettiler. Dağlara çıkan Ermeni çeteleri, müslüman köylerini yakıp yıktılar. Daha sonra ise 15 Nisan 1915’te Van’da, ardından, Zeytun’da isyan başladı.” 5

Ermenilerin yaptıkları bu zulüm ve vahşet Hükümeti zor durumda bıraktı ve artık başka çaresi kalmayan Hükümet, 14 Mayıs 1915’de “Tehcir Kanunu”nu çıkardı. Bu kanunla asayişin sağlanması için bölge halkı başka yerlere göç ettirilecekti. İşte bu kanunla Teşkilat-ı Mahsusa büyük bir görev almış oldu, Ermenilerin göç ettirilmesi görevi asıl olarak Teşkilat-ı Mahsusa’ya verilmişti. O sıralarda ise teşkilatın bölüm şefliğinde 1913’te bu göreve getirilmiş olan Bahattin Şakir vardı. Ermenilerin tehcirini planlayıp uygulayan asıl kişi Bahattin Şakir idi. Aynı Bahattin Şakir, 1910 yılındaki Jön Türk kongresinde Ermenilerin artık Doğu Anadolu’da önemli bir sorun teşkil ettiğini belirtmiş ve Ermenilerin tehcirini gündeme getirmişti sonuç olarak da bu teklif kongrede kabul edilmişti. Bahattin Şakir bu tehlikeye karşı bizzat kendi canını ortaya koymuştur. Zaten kendisi de bu fikri şu sözlerle ortaya koymuştur:

“Ermenilerin kesif bir halde Rus hududu civarında yaşamlarının
memleketimin bekası bakımından büyük bir tehlike olduğu anlaşılmıştır. Tehlikeyi ortadan kaldırmak için ne mümkünse yapmak, milli selametin icabıdır. Bu yolu tutmak belki de milli ve insani kanunlara karşı gelmek demektir. Bunun vebalini canımla ödemeğe hazırım. Hedefe varsam da varmasam da beni ayıplayanlar çok olacaktır. Bunu biliyorum fakat pek uzak bir istikbalde benim memlekete hizmet için kendimi feda ettiğimi anlayanlar da çıkacaktır.”6

Birçok millet bu tehcir olayını tarihlerine bir soykırım olarak geçirmiştir, bu soykırımın başındaki insanları da başta Bahattin Şakir ve Enver Paşa olarak belirlemiştir. Bunun üzerine Ermeniler Türklere gizliden gizliye savaş açmışlardır. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Ermeni Devrimci Federasyonu veya Taşnaklar, Jön Türk Hükümetinin eski üyelerini bulup edip öldürmek için “Nemesis” adlı bir örgüt kurdular. Bu örgütün ilk kurbanı 15 Mart 1921’de Berlin’de öldürülen eski İçişleri Bakanı Talât Paşa idi. Daha sonraları da birçok eski İttihat ve Terakki üyesini Ermeni teröristler tarafından öldüren bu örgüt 17 Nisan 1922’de de baş düşman olarak gördükleri eski Teşkilat-ı Mahsusa şefi Bahattin Şakir’i de Berlin’de öldürmüşlerdir.

III-Ermeni Tehciri Soykırım Değildir

“Ermenilerin sevkiyat sırasında katliama uğradıkları iddiası doğru değildir. Çünkü kafileler iskan yerlerine sevk edilirken yakın ve meşakkatsız yollar seçilmiş, ayrıca emniyet ve muhafızları için özen gösterilmiştir.” 7

Hatta Ermenilerin geride bıraktıkları bütün malları güvenceye alınmıştır, istedikleri mallarını yanlarında götürmelerine izin verilmiş, ve göç ettirilirlerken bile bi tehlikeyle karşılaşmamaları için yanlarına muhafız birliği verilmiştir. Ermenilerden bir kısmının tehcir sırasında hayalarını kaybettikleri doğrudur, fakat bu hem bazı doğa koşullarından dolayı hem de Ermenilerin düşmanca hareketlerinden dolayıdır. Ermeniler göç ederlerken bile Türk köylerini basmışlar, yakıp yıkmışlar, yağmalamışlardır. İştebu nedenle Türklerle Ermeniler arasında çıkan çatışmalarda birçok Ermeninin yanında birçok da Türk vatandaşı hayatını kaybetmiştir. Bu nedenle Ermenilerin acı çekmedikleri söylenemeyeceği gibi, hiç kuşkusuz Osmanlı Türklerinin de acı çekmedikleri asla söylenemez.

Sonuç olarak söylenebilir ki, tehcir meselesi Ermenilerin ve onlarla duygusal ya da siyasi bağlarla bağlı bulunan Avrupa ve Amerika’daki bir grup insanın iddialarının aksine, Hükümet tarafından önceden planlanarak uygulanan bir proje değil, tamamen savaş sırasında Ermenilerin davranışlarından kaynaklanan bir zorunluluğun sonucudur. Buna bağlı olarak da, tehcir sırasında o günkü olumsuz şartların sonucunda ortaya çıkan bazı istenmeyen durumların sorumluluğu da savaş sırasında orduyu ve halkı arkadan vurmaya kalkanlara aittir. Ermeni tehcirini bir soykırım olarak göstermek de hem Türk milletine karşı büyük bir saygısızlık hem de bir insanlık ayıbıdır.

KAYNAKÇA

1) Ahmad, Feroz – İttihat ve Terakki 1908-1914: Jön Türkler.
   Sander, Istanbul   1971

2) Aksin, Sina – Jön Türkler ve İttihat ve Terakki.
Remzi Kitabevi,   Istanbul   1987

3) Cavdar, Tevfik – Ittihat ve Terakki.
İletişim,  İstanbul   1991

4) Demirel, Emin- Teşkilat-ı Mahsusa’dan günümuze gizli servisler.
IQ Kültür Sanat,   İstanbul   2002

5) Hiçyılmaz, Ergün – Belgelerle Teşkilat-ı Mahsusa ve casusluk orgutleri.

Ünsal,   İstanbul   1979

6) Kutay, Cemal – Birinci Dünya Harbinde Teşkilat-i Mahsusa ve Hayber’deTürk cengi.

Tarih Yayınları, İstanbul   1962

7) A’dan Z’ye tarih ansiklopedisi / Haz. N.Aksit.–Gnslm. 2. bsk.

Serhat, İstanbul 1984.

8) Sertoglu, Midhat – Resimli Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi.

İstanbul Matbaasi 1958.

9) Yasamlari ve yapitlariyla: Osmanlilar ansiklopedisi / yay. yönetmeni E. Cakiroglu.

Yapı Kredi, İstanbul 1999.

10) http://www.bianet.org/diger/tartisma674.htm

11) http://farabi.selcuk.edu.tr/suzep/tarih/ders_notlari/guz_yariyili/bolum_4/bolum04.html

12) http://www.samsun55.net/osman_kara/article_2002_04_15_3353.html

LONDRA KONFERANSI ( 23 ŞUBAT – 12 MART 1921 )

Londra Konferansı’nın Toplanma Sebepleri

· I. İnönü zaferi üzerine, itilaf devletleri arasında görüş ayrılığının ortaya çıkması.

    İtalya ve Fransa’nın TBMM hükümetiyle barış yapmakta lotekli olmaları, İngiltere’yi de etkilemiş ve böylece İngiltere’nin girişimiyle Londra Konferansının toplanması kararlaştırılmıştır. Doğu cephesinde Ermenilere karşı zafer kazanılması. Sovyet Rusya ile TBMM arasındaki dostluk ilişkilerinin gelişmesi. Güney cephesindeki Fransızlara karşı başarı elde edilmesi. İtilaf devletleri, Londra konferansındaki Sevr’i biraz değiştirerek Türk tarafına kabul ettirmek istemişlerdir. İtilaf devletlerinin Osmanlı hükümetinin yanında TBMM hükümetinin temsilcisinin de Londra konferansına katılmasını istemelerindeki amaçları, Türk tarafı arasında ikilik çıkartarak birbirine düşürmek idi. Mustafa Kemal Türk milletinin asıl temsilcisinin TBMM hükümeti olduğunu söyleyerek konferansa doğrudan çağrılmadıkça katılmayacaklarını bildirdi. Bunun üzerine; TBMM hükümeti İtalya aracılığı ile konferansa çağrıldı. TBMM hükümetinin Londra konferansına katılmaktaki amacı barışçı olmadıkları hakkında yapılan propagandaları önlemek, milletler arası platformda TBMM yi kabul ettirmek, Misak-ı Milliyi Dünya kamuoyuna açıkça anlatmak idi.konferansta ilk söz hakkı verilen İstanbul hükümetinin temsilcisi sadrazam Tevfik paşa, “Söz hakkı Türk milletinin gerçek temsilcisi olan TBMM hükümetinin temsilcisine aittir.” Diyerek sözü TBMM nin temsilcisi Bekir Sami beye bırakmıştır.Bekir Sami bey misak-ı milliden asla vazgeçmeyeceklerini söyleyerek Anadolu’nun boşaltılmasını istedi. Yunanlılar ise ne Anadolu’nun boşaltılmasını nede Sevr’in değiştirilmesini istediler.Bekir Sami bey İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri ile ayrı ayrı sözleşmeler yaptı. Ancak bunlar TBMM tarafında Misak-ı Milliye aykırı oldukları gerekçesiyle reddedildi. Fransa ve TBMM hükümeti Londra da başlayan görüşmeleri konferanstan sonra da devam ettirdi. Fransa görüşmelerde bulunmak için Ankara’ya temsilci gönderdi. Yapılan bu görüşmeler Ankara antlaşması zemini hazırladı.

Londra Konferansının Sonuçları

    itilaf devletleri TBMM’yi resmen tanımış oldu. Türk milletinin Sevr i kabul etmeyeceği bir defa daha vurgulandı. TBMM ilk defa milletler arası bir konferansta temsil edildi. Yunan ordusu Ankara’ya doğru saldırıya geçmek için zaman kazandı. İtilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıkları iyice belirginleşti.
YARIN CUMHURİYETİ İLAN EDECEĞİZ

Lozan Antlaşması sonrasında düşman işgalinden kurtulmuş olan Türkiye’nin yönetim şeklini belirlemenin vakti gelmişti. Gerek yeni yönetim biçimi gerekse başkentin neresi olacağı artık kesin bir karara bağlanmalıydı. Sonuç olarak Dışişleri Bakanı İsmet Paşa’nın kanun önergesi kabul edilmiş ve 13 Ekim 1923 tarihinde Ankara başkent olarak kabul edilmiştir.

Bir yanda bu olaylar gelişirken diğer yanda da çatlak sesler kendini göstermeye başlamıştı. Başını Rauf Bey’in çektiği gruplar mevcut hükümete karşı sert bir muhalefete başlamışlardı. Buna bağlı olarak yeni hükümetin kurulmasına olanak sağlandı ve yeni liste hazırlandı.

İsmet Paşa, Kazım Paşa, Fethi Bey, Rize mebusu Fuat, Afyon mebusu Ruşen Eşref’in Çankaya Köşkü’nde hazır bulunduğu yemekte Mustafa Kemal, “cumhuriyet”i ilan edeceğini açıkladı. Aynı gece İsmet Paşa ile kanun taslağı hazırladılar. 1921 Anayasasının birinci maddesinin devamına “Türkiye Devleti’nin yönetim şekli cumhuriyettir” ibaresi eklendi. Bunun dışında 3. 8. ve 9. maddelerde de değişiklik yapıldı.

Muhalefetin hazırladığı liste okundu ancak yeterli bulunmadı. Daha sonra Mustafa Kemal kürsüye çıktı ve hazırlanmış taslağın okunmasını rica etti. İsmet Paşa’nın da konuşmasından sonra teklif “yaşasın cumhuriyet” sesleri ile kabul olundu. Daha sonra da M. Kemal cumhurbaşkanı, İsmet Paşa başbakan ve Fethi Bey meclis başkanı seçildi. Cumhuriyet tüm yurtta 101 pare top atışıyla kutlandı.

Ancak cumhuriyetin ilanına sevinemeyen gruplarda vardı. İstanbul’daki birkaç gazete, Rauf Bey ilk sayıla bilecekler. Bu tür gruplarda halifenin de hükümette yer alması gerektiği, cumhuriyetin hiçbir şeye çare olmayacağı yönünde görüşler hakimdi. Özellikle Rauf Bey, kurtarıcı olarak gösterilmek isteniyordu. Çok sürmeden Rauf Bey’in parti ile aynı görüşleri mi paylaşacağı yoksa partiden ayrılıp kendi başına muhalefet mi yapacağını anlamak maksadıyla toplantı yapılmıştır.

Rauf Bey yaptığı konuşmada kendini savunmuş ve hilafet yanlısı görüşleri ile cumhuriyet rejimine duyduğu şüpheyi dile getirmiştir. Rauf Bey’e cevaben İsmet Paşa’nın konuşmuş olduğu toplantı sonucunda Rauf Bey bir süre daha partide kalmıştır.

Rejim düşmanlarını hilafetin arkasında toplanmaya ve cumhuriyet-hilafet gerilimini tırmandırmaya devam ediyordu. 1 Mart 1924 günü başlayan ve 3 Mart’ta son bulan toplantılar sonucunda yalnız hilafet kaldırılmakla yetinilmemiş, Osmanlı hanedanının Türkiye’de yaşaması yasaklanmış, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti kaldırılmış, tüm eğitim kurumları Maarif Vekaletine devredilmiş.

Ancak bu sırada Rauf Bey ve arkadaşlarının bor komplo peşinde olduklarını görüyoruz. Rauf Bey, Kazım Karabekir ve Ali Fuat ve başka isimler arasında bir tertip düşünüldüğünü görüyoruz. Bu kişiler öncelikle orduya el atmışlar ve orduyu kendi lehlerine kazandıklarını düşündükleri anda politika kısmına geçiş yapmışlardır. Diğer yandan da İstanbul’daki bazı gazetelerle birlikte hükümete karşı saldırıya geçerek halkı düşman etmeye çalışmışlardır. Komplo fark edildikten sonra mebus olan bu kişiler ve diğer kumandan arkadaşlarına istifa etmeleri yönümde telgraf çekilmiş.Sonuç olarak bu kişilerin çoğu meclisten ve ordudan uzaklaştırılmıştır.

Daha sonra Kazım Karabekir’in meclise dönmesi için Meclis’te tartışmalar başlamış ancak İsmet Paşa tartışmalara son noktayı koymuştur.Daha sonra İsmet Paşa hükümeti için gensoru verilmiştir. Mecliste şiddetli tartışmalar devam ederken dönemim bazı gazeteleri de rejim karşıtı yayınlar yaparak ve her şeyi saptırarak halkı varolan hükümete düşman etmeye çalışıyordu. Meclisteki tartışmaların son gününde yapılan oylama sonucunda İsmet Paşa hükümeti görevine devam etti.

Daha sonra Rauf Bey ve arkadaşları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurarlar ve rejim düşmanlığına bu çatı altında devam ederler. “Din elden gidiyor” diyebileceğimiz bir politikaya başvurarak her fırsatta rejime karşı eylemde bulunmuşlardır. Şark İsyanı da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın yolladığı kışkırtıcılar nedeniyle çıkmıştır.

Tüm bunların sonucunda da Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılmış, İstiklal Mahkemeleri faaliyete geçmiş ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılmıştır. Tüm bunları içlerine sindiremeyen rejim düşmanları İzmir’de suikast girişiminde bulunurlar. Ancak diğer rejim düşmanları gibi yargılanarak gerekli cezayı alırlar.

Mustafa Kemal son olarak Türk istiklal ve cumhuriyetini gençliğe emanet etmiş ve sorunların çözümünü de çağdaş Türkiye olarak göstermiştir.

KİTABIN KISA YORUMU

“Yarın Cumhuriyeti İlan Edeceğiz” isimli kitap Mustafa Kemal Atatürk’ün yazmış olduğu Nutuk’tan alınmıştır. Nutuk’un son bölümünün yer aldığı kitap, Cumhuriyetin nasıl ilan edildiğine, bu dönemde neler yaşandığına, rejim düşmanlarının faaliyetlerine ve rejimi korumak için neler yapıldığını anlatmaktadır.

Kitapta o dönenim sorunları ve bu sorunların çözmek için atılan adımları ayrıntılarıyla görebiliyoruz. Özellikle içinde bulunduğumuz durumu da düşünecek olursak uğrunda bu kadar çok mücadele verilmiş olan devrimin yıllar geçmesine rağmen hala aynı tehditlere karşı savaştığını kitaptan kolaylıkla anlayabiliyoruz. Bu açıdan bakıldığında kitap yol gösterici bir özellik de taşıyor. Tehdit hep aynı oluyor, ama oyuncuların isimleri değişiyor…

KİTAP HAKKINDA BİLGİLER

Kitabın Adı : Yarın Cumhuriyeti İlan Edeceğiz

Yazarı : Gazi Mustafa Kemal

Basım : Ekim 1998

Osmanli da devlet yönetimi

OSMANLI PADISAHLARI

Osmanlı hânedanı, Oguzların Kayı boyuna mensuptu. Bu boy, Avsar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çıkaran boylardandı. Bir uç beyliği olarak tarih sahnesine çıkışından itibaren bünyesinin gerektirdiği dini, sosyal ve ekonomik değişiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Beyliği, kısa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi.

Gerçekten, çok geniş topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanlı Devleti, çeşitli din, dil, ırk, örf ve âdetlere sahip toplulukları asırlarca âdil bir şekilde idare etmişti.

Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmuş bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlılarda da ülke, ailenin müşterek malı olarak kabul ediliyordu. Osmanlılarda saltanatın intikalinde yerleşmiş bazı merasimler önemli yer tutmaktadır. Bunların başında bey’at, cülûs ve kılıç kuşanma merasimleri gelmektedir. Saltanatın intikali, başlangıçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padişahta “amûd-i nesebî” denilen babadan oğula geçmek suretiyle olmuştur. Eski Türklerdeki devletin, hânedanın ortak mülkü olma telakkisi Osmanlılarda özellikle Fâtih döneminde değişik bir anlayışa bürünmüştür. Kanunnâmenin meşhur olan maddesi ile saltanatın babadan oğula intikalinde kolaylık saglanmıstır. 1617’de I. Ahmed’in ölümü üzerine “ekberiyet” usûlü benimsenmiş. Daha sonraki dönemde bir iki istisna dışında “ekberiyet ve ersediyet” usûlüne göre hânedanın en yaşlı erkek üyesi padişah olmuştur. Hükümdarlık ailesinin reisi olan ve “Ulu Bey” adını taşıyan kişi, aynı zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanlı Beyliği’nin ilk zamanlarında da görülen bu âdet, I. Murad zamanından itibaren sadece hükümdarın çocukları için geçerli hale gelmişti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarının hakkı olarak telakki edilmeye başlandı. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu değildir. Devlet adamları ve askerlerce sevilip takdir edilen şehzade, ölen babasının yerine hükümdar ilan olunurdu.

Osmanli padişahları cülûslan münasebetiyle çıkardıkları fermanda Allah’ın lütfu ile “bi’l-irs ve’l-istihkak” saltanatın kendilerine müyesser olduğunu ifade ederler. Öyle anlaşılıyor ki ilk dönemlerde devletin kuruluş hamurunda mayası bulunan ahi teşkilatının da bu seçimde büyük bir payı bulunmaktadır. Çok nadir de olsa, zaman zaman padişahların, yerlerine geçecek şehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir.

.

Osmanlılarda hükümdarın çocuklarından kimin padişah olacağına dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeşlerini öldürürlerdi. Kardeş katli, Yıldırım Bâyezid zamanından beri tatbik edilmekle beraber Fâtih kanunnâmesiyle yazılı hale getirilmiştir. Bu kanunnâmede “Ve her kim esneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizâm-i âlem içün katl etmek münasibtir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmistir. Aninla âmil olalar” denilerek memleketin selameti için kardeslerin katline bir nevi izin verilmistir.

Töreye göre Osmanlı padışahı, memleketin sahibi sayılırdı. Bu sebeple tebeasinin malı ve canı üzerinde tasarruf hakkı vardı. Vasıtalı vasıtasız bunu kullanırdı. Her türlü kuvvet padişahın elindeydi. Fakat o bunu keyfî olarak değil, kanun, nizam ve ananenelere dayanarak muamelatin icaplarına göre yürütürdü. Fâtih Kanunnâmesi (s. 16)’nde, padiaşhı yetkilerini nasıl kullandığına işaretle şöyle denilmektedir: “Ve tugrayi serifim ile ahkam buyrulmak üç canibe mufazzdir. Umur-i âleme müteallik ahkâm vezir-i azam buyruldusu ile yazila ve malima müteallik olan ahkâmi defterdarlarim buyruldusu ile yazalar. Ve ser’-i serîf üzre deavi hükmünü kadiaskerlerim buyruldusu ile yazalar.” Bu ifadelerden anlaşıldığına göre bütün dünyevî ve dinî idare padişah adına yapılmaktadır. Buna dayanılarak padişahın, dünyevî yetkilerinin idaresinde sadrazamları, dinî yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadıaskerleri, daha sonra da şeyhülislâmları vekil tayin ettiği söylenebilir.

Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanlı devlet adamları, bundan başka türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneğinde hâkim bulunan anlayışa göre “devlette din asıl, devlet ise onun bir fer’idir” Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dinî anlayışın dışına çıkmamak için Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren Islâm fıkhına (hukuk) yakından âşina olan ulemâya devlet idaresinde yer veriyorlardi. Nitekim Orhan Gazi’nin vezirlerinden Sinan Paşa ile Çandarlı Halil ulemâdandı. Esasen, XIV. asır Türk dünyasını gezip onlar hakkında canlı levhalar gibi sağlam bilgiler veren Ibn Batuta’nın müsahede ettiği gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yanında en şerefli mevkide yer almakta idiler.

Osmanlılarda, devlet işlerinde kesin bir karar verilmeden önce, işler, Divan’da görüşülürdü. Bu görüşmelerden sonra son karar hükümdarın olurdu. Hükümdarın herhangi bir mesele hakkında verdiği karar ve kesin olarak beyan ettiği fikir, kanundu. Bununla beraber pâdişah, devlet işleri ile ilgili meselelerde ser’î ve hukukî konularda gerekli gördüğü kimselerle görüşşüp onların fikirlerini alırdı. Bu durumdan anlaşılacağı üzere zâhiren geniş ve hudutsuz selâhiyeti olduğu görülen padişah, gerçekte bir takım kanunlarla baglı idi. Bu da bir devletin devam ve bekası için şarttı. Osmanlı hükümdarlarının ilk ve en kudretli zamanlarında bile divan kararlarına tamamen riayet ettikleri ve alınan kararların dışına çıkmadıkları görülmektedir.

Osmanlı padişahları, XVI. yüzyıl sonlarına kadar şehzadeliklerinde hizmet ve muharebelerde ordunun kollarında komutanlık yaparak memleket idaresinde ve muharebe usûllerinde tecrübe kazanıyorlardı. Hükümdar oldukları zaman bu bilgi ve tecrübe birikiminden istifade ediyorlardı. Osmanlı hükümdarları, ordularının baskomutanı idiler. Büyük ve önemli savaşlara bizzat kendileri iştirak edip komutanlik yapıyorlardı. Küçük savaşlara ise selahiyetli bir komutan tayin ediyorlardı.

Fâtih Sultan Mehmed döneminin ortalarına kadar Osmanlı padişahları, Divan-i Hümâyuna başkanlık ederlerdi. Divan’da halkı ve devleti ilgilendiren işleri görüp gereken hükümleri verirlerdi. Hastalık veya başka bir sebepten dolayı padişahın iştirak etmemesi halinde onun yerine vezir-i azam başkanlık ederdi.

Osmanlı hükümdarları devamlı olarak halkla temasta bulunuyor, bizzat davaları dinleyip devlet işlerini görüyorlardı.

Halk ile Osmanlı hükümdarları arasındaki münasebeti sağlayan çesitli vesileler vardi. Cuma ve bayram namazları, ava çıkma, Istanbul’un içi ve çevresindeki mesire yerlerine, saray ve kasırlara yapılan ziyaretler, halka hükümdara ulaşma imkanı veren fırsatlardı.

Osmanlı hükümdarları, daha Osman Bey’den itibaren meşru mazeretlerinin dışında Cuma namazını sarayın dışında ve halka açık bir camide kılmaya büyük bir itina gösteriyorlardi. Bu durum, vekayinâme, hatırat ve seyahatnâmelerden açıkça anlaşılmaktadır. Cuma selamlığı sırasında üzerinde durulması gereken en önemli husus, halkın dilek ve bilhassa şikayetlerini bizzat hükümdara ulaştırmış olmasıdır. Osmanlı tarihi boyunca bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Aslında Osmanlı Devleti’nde tebeanin padişaha ulaşması yerleşmiş bir gelenekti.

Padişahların zaman zaman kıyafet değiştirerek halk arasında dolaşıp kamuoyunu yoklamaları (tebdil gezmeleri), günlük hayatları, yemekleri, Istanbul ve civarında çeşitli gezintiler’ saltanat kurumu açısından önemli hususlardır.

Gerek günümüzde gerekse tarihteki devletlerde olduğu gibi Osmanlılarda da hükümdarın hakimiyet (egemenligini)’ini temsil eden ve adına “Hükümdarlik alametleri” denilen işaret ve semboller vardı. Kaynaklar, yeri geldikçe bu sembollerden söz ederler. Buna göre kuruluş döneminde Osmanlı padişahlarının hakimiyet sembolü olan hükümdarlık alametleri şunlardır: Payitaht, saray, çadır (otag), taht, tac, hutbe, sIkke, ünvan ve lakaplar, nevbet, kılıç, bayrak, tiraz, tuğ.

Padişahların kullandıkları ünvanlar, bunların kullanıldığı yerler Osmanlı hâkimiyet anlayışı açısından önemlidir. Halil Inalcik (“Padisah”, ÎA, IX) bunları ser’î ve örfî ünvanlar olarak iki kısımda değerlendirmekte ve resmî belgelerde bunların itina ile kullanıldığına işaret etmektedir. Bunlar: bey, han, hâkan, Hüdavendigâr, gazi, kayzer, sultan, emîr, halife ve padişah gibi ünvanlardır. Bundan baska Yavuz Sultan Selim, Mercidabık zaferinden hemen sonra Haleb’de “Hadimu’l-Haremeyn es-Serifeyn” ünvanını kullandı. Bu ünvan daha sonraki padişahlarca da kullanıldı.

OSMANLI SEHZÂDELERI

XIV. asrın sonları ile XV. asırda, diğer Anadolu beyliklerinde de görüldüğü gibi “çelebi” ünvanı ile de anılan Osmanlı hükümdar çocuklarına, şehzâde ismi verilmekte idi. Mense’ ve mânâsı tam olarak tesbit edilemeyen ve Türkçe bir kelime olan “çelebi” kelimesinin ilk defa Anadolu’daki Türkler tarafından kullanıldığı ifade edilmektedir.

Osmanlı şehzâdeleri babalarının sağlığında yüksek haslarla bir sancağın idaresine (sancaga çıkma) tayin ediliyorlardi. Böylece, askerî ve idarî işlerde tecrübe kazanıp yetiştiriliyorlardı. Şehzâdeler, tâkriben on-onbes yaşlarında tayin edildikleri sancağa gönderilirlerdi. Devlet işlerinde kendilerini yetiştirmek üzere, “lala” denilen tecrübeli bir devlet adamı ile çeşitli hizmetler için kalabalık bir maiyet verilirdi. Şehzâdeler, gidecekleri sancağa validelerini de beraberlerinde götürürlerdi. Sancakta bulunan şehzâdelere “Çelebi Sultan” denirdi.

Osmanlı şehzâdelerinden, sancak beyi olanların maiyetlerinde nişancı, defterdar, reisü’l-küttab gibi kalem heyetiyle miralem, mirahur, kapı ağası ve diğer bazı saray erkânı vardı. Çelebi sultanların yaslan müsaitse bizzat kendileri divan kurup sancaklarına ait işleri görürlerdi. Yaşları küçük olanların bu işlerine de lalaları bakardı. Sancağın bütün işlerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimad edilen şahıslardan (vezirlerden) tayin edilirdi. Şehzâdeler, kendi sancaklarında zeâmet ve tımar tevcih edebildikleri gibi berat ve hüküm verip bunlara kendi isimlerini hâvi tugra çekebilirlerdi. Ancak yapacakları bu tayin ve tevcihlerde devlet merkezine bilgi vermek ve asıl deftere kaydettirmek mecburiyeti vardı.

XV. yüzyıl ortalarına kadar duruma göre Izmit, Bursa, Eskişehir, Aydın, Kütahya, Balıkesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas gibi şehirler, başlıca şehzâde sancak merkezleri olmuştur. Şehzâdelere Rumeli’de sancak verilmesi kanun degildi. Şehzâdelerin bulundukları sancak merkezlerinde çevrelerinde bir fikir ve kültür hâlesi meydana gelirdi.

Kuruluş dönemindeki Osmanlı şehzâdeleri, ya babaları ile beraber veya yalnız olarak sefere giderlerdi. Babalarıyla sefere katıldıkları zamanlarda ordunun yanlarında, bazan da gerisindeki (ihtiyat) kuvvetlere komuta ederlerdi. Her Osmanlı şehzâdesi, veliahd tayini usûlü olmadığından dolayı hükümdar olma hakkına sahipti. Bu sebeple hükümdar olana karşı zaman zaman diğer kardeşlerin saltanat iddiasıyla ortaya çıktıkları görülür. Bu arada Savcı Bey gibi, babası I. Murad’a karşı hükümdarlık iddiasiyle ortaya çıkanlar da olmuştur.

III. Mehmed’in cülûsuldan (1595) itibaren şehzâdelerin fiilen sancağa gönderilmeleri usûlü tamamen terk edilerek, onun adına bir vekil sancağa gönderilmiştir. Şehzâdeler ise âdeta Harem’e hapsedilmişlerdi. Bu geleneğin terk edilmesi, Osmanlı saltanat kurumu için tam bir felaket olmuştu. XVII-XVIII. asırlarda Topkapı Sarayı’nın Harem kısmında “şimşirlik” denilen dairede hayatını geçiren şehzâdelerin şahsiyetleri, tam gelişememiş, ilim ve kültür bakımından zayıf kalmışlardı. Bununla beraber XVIII. asrın sonlarında şehzâdeler, tekrar serbest hareket eder olmuş ve devlet işleri ile ilgilenir olmuşlardır.

OSMANLI MERKEZ TEŞKILÂTI

Kuruluş dönemi Osmanlı Devleti’nde yönetim, eski Türk töresindeki aşiret usûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu mânâda memleket, ailenin müşterek malı sayılıyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek başına karar vermeyerek bir kısım devlet adamının fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adına “Divan” denecek meclis (bir çeşit bakanlar kurulu) tarafından yerine getiriliyordu. Başlangıçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarın birinci derecede yardımcıları idi. Her şey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fâtih dönemine kadar örfe dayalı olan bu sistem, Fâtih’le birlikte yazılı kanun haline getirilmiştir. Bununla beraber, devletin genel kanunları dışında, her kaza ve sancağın ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunları vardi.

îdarede bütün yetki padişahın ve onu temsilen divanın elinde toplanmıştı. Bu durum, mutlak bir merkezî otoriteyi ön plâna çıkarmış oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karekter kazandırıyordu. Çünkü daha kuruluştan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçiliğe giden bir yol tutmuşlardı. Bu bakımdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altında yapılıyordu. Merkezin en önemli karar organı da “Divan-i Hümayûn” denilen müessese idi.

DIVAN-I HÜMÂYUN

Islâm dünyasında, Hz. Ömer ile başlayan divan teşkilati, daha sonra değisik şekil ve isimlerle gelişip devam etti. Osmanlı döneminde bizzat padişahın başkanlığında önemli devlet işlerini görüşmek üzere toplanan Divan’a, “Divan-i Humâyun” denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yıllarında nasıl geliştiğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Ibn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamanında ortaya çıktığını kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çıkan divanin bir benzeri olmalıdır ki, pek fazla bir gelişme göstermemiştir. Babasının yerine geçip Bey ünvanını alan Orhan Bey döneminde, divanın varlığı artık kesinlik kazanmış görünmektedir. Hatta ÂsIkpasazâde’nin, bu bey zamanında, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarının (divan üyeleri) burmalı tülbent, yani bir çeşit sarık sarmalarını emr ettiğini söylemesi, onun divan erkânı için bir kıyafet tesbit ettiğini göstermektedir. Osmanlı divanı, daha sonra gelen hükümdarlar vâsitasiyle bir hayli gelistirilerek devletin en önemli organları arasında yer alacaktır.

Ilk dönem Osmanlı divanının çok sade ve basit olduğu tahmin edilebilir. Öyle anlaşılıyor ki bu ilk divan, uç beyliği zamanındaki şeklini az çok muhafaza etmişti. Divan heyetinde, Osmanlı beyinin kendisinden başka bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan şehrin kadısı, beyliğin malî işlerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayıda üye vardı. Zaman zaman, bey yerine icabında orduya kumanda eden şahıs olarak sahnede Osmanlı beyinin oğlu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kuruluşunun uç beyliği divanının modeline göre olduğu hakkında bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yıkılıp Moğol nüfuzu da sarsılmaya başlayınca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanlı Beyliği’nde, divanın gittikçe Selçuklu divanı modeline benzer bir mahiyet kazandığı görülür.

Orhan Bey zamanında müesseseleştiği görülen divanın üyeleri için, artık resmî bir kiyafetin tesbit edildiği görülür. Divan toplantıları, Sultan I. Murad, Yıldırım Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmişti. Yıldırım Bâyezid, halkın şikâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çıkardı. Herhangi bir derdi ve sıkıntısı olanlar orada kendisine şikayette bulunurlardı. O da bunların problemlerini derhal çözerdi.

Divan, Orhan Bey zamanından, Fâtih’in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantılar sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. XV. asrın ortalarından sonra (Fâtih dönemi) toplantılar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Salı) inmiş, Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tesbit edilmişti.

Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sınıf ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadin erkek herkese açıktı. Idarî, siyasî ve örfî işler re’sen, diğerleri de müracaat, şikâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksızliğa uğrayan, zulüm gören veya mahalli kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar, vali ve askerî sınıftan şikâyeti bulunanlar, vakıf mütevellilerinin haksız muamelelerine uğrayanlar vs. gibi davacılar için divan kapısı daima açıktı. Divanda önce halkın dilek ve sikâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet işleri görüşülüp karara bağlanırdı.

Divanda idarî ve örfî işler vezir-i azam, ser’î ve hukuki işler kadıasker, malî işler defterdar, arazi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapılırdı. Toplantı bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a’zamin mührü ile mühürlenip kapandıktan sonra çavuşbaşı, elindeki asasını yere vurarak divanın sona erdiğini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri ağası padişah tarafından kabul olunarak ocak hakkında bilgi alınırdı. Bundan sonra da vezir-i a’zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padişahlar, vezir-i a’zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmed döneminde kaldırılmıştı. Divan erkânından başka o gün işleri için divana gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin yemek verilirdi.

Öyle anlaşılıyor ki Osmanli Devleti divanı, devletin en yüksek organı özelliğini taşımaktaydı. Devlet başkanı olarak hükümdar, sık sık divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacını hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kişinin değil, bir kurulu teşkil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanılarak en mükemmel şekilde yapılabileceğinin açık bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapılacak atamalar da görüşülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teşkil eden üyelerin fikirlerinin alınarak atamalar yapıldığına işarettir. Bir kurulun yapacağı atamaların ise bir tek kişinin yapacağı atamalardan daha isabetli olacağı bir gerçektir. Divanda son söz şüphesiz ki sultanındır. Ancak gördüğümüz gibi hükümdarın, vezirlerin mütalaalarını alması, daha doğrusu böyle bir ihtiyacı hissetmesi, devlet idaresinde iş birliği ve koordinasyonun ön planda tutulduğunu göstermektedir.

DIVAN ÜYELERI

Kuruluş dönemi Osmanlı divanı her gün sabah namazıdan sonra padişahın huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdiği işleri yapardi. Divan toplantılarinda üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardı. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile meşgul olurdu. Padişahı bir tarafa bırakacak olursak kuruluş döneminde divanda vezir-i a’zam, kadıasker, defterdar ve nisancı gibi asil üyeler bulunuyordu.

VEZIR-I A’ZAM VE VEZIRLER

Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire “Vezir-i a’zam” denildi. Bundan başka “Sadr-i âlî”, “Sâhib-i devlet”, “Zât-i asefî” ve “Vekil-i mutlak” gibi tabirler de kullanılmış ise de bunlar asil el-kabtan değillerdir.

Osmanlı Devleti’nde ilk vezir, Haci Kemaleddin oglu Alaeddin Pasa’dır. Bu zat, ilmiye sınıfına mensup olduğu gibi aynı zamanda tanınmış ahi reislerindendir. Alaeddin Paşa’dan sonra bu makama sıra ile Ahmed Pasa, Hacı Paşa ve Sinaneddin Yusuf Paşa gelmişlerdi. Çandarlı Halil Hayreddin Paşa ise Sinaneddin Yusuf Paşa’dan sonra vezirliğe getirilmişti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda onbir yıl kadar kalan Çandarlızâde Ali Paşa zamanında, Timurtaş Paşa’ya da vezirlik verilince Çandarlızâde Ali Pasa vezir-i a’zam diye anılmaya başlandı.

Çandarlı Halil Hayreddin Paşa’dan önceki vezirler orduya komuta etmiyorlardi. Bu görevi, askerî sınıfa mensub olanlar yürütüyordu. Fakat Hayreddin Paşa’nın Rumeli fetihlerinde komutanlığı vezirlikle birleştirip mühim muvaffakiyetler kazanması, idarî ve askerî işlerin bir elde toplanmasına sebep olmuştu. Bundan sonra gelen birinci vezirler hep aynı şekilde hareket etmişlerdi.

Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayısı artmış ve XVI. asır ortalarına yakın zamana kadar vezirlik, sadece Istanbul’da bulunan mahdud kimselere münhasir iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Pasa ile Hain Ahmed Pasa, önemine binaen vezirlikle Mısır valiliğine tayin edilmişlerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bağdad eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmişti.

Vezir-i azam, padişahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarın mutlak vekili olduğundan, sözü ve yazısı padişahın iradesi ve fermanı demekti.

Kendisinden önceki töre, örf ve gelenekleri yazılı bir metin haline getiren Fâtih Sultan Mehmed’in kanunnâmesinde vezir-i âzamla ilgili olarak şöyle denilmektedir:

“Bilgil ki vüzerâ ve ümerânin vezir-i azam basidir, cümlenin ulusudur. Cümle umurun vekil-i mutlakidir. Ve malimin vekili defterdarindir ve ol, vezir-i azam nâziridir. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir.”

Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde de vezir-i azam hakkında şu ifadeler kullanılmaktadır:

“Evvela sadr-i azam olanlar cümleyi tasaddur edüp amme-i mesalih-i din ve devlet ve kâffe-i nizâm-i ahval-i saltanat ve tenfiz-i hudud ve kisas ve haps ve nefy ve enva-i ta’zir ve siyâset ve istimai da’va ve icray-i ahkâm-i seriat ve def-i mezâlim ve tedbir-i memleket ve tevcih-i eyâlet ve emâret ve ulûfe ve zeamet ve timar ve tevliyet ve hitabet ve imâmet ve kitâbet ve cem’i cihet ve taklid-i kaza ve nasb-i müvella ve tefviz ve tevkil ve tayin ve tahsil ve umur-i cumhur ve tevcihat-i gayr-i mahsur ve’l-hasil cemi-i menâsib-i seyfiyye ve ilmiyenin tevcih ve azli ve cemi-i kadaya-i ser’iyye ve örfiyenin istima ve icrasi için bizzat cenab-i padisahîden vekil-i mutlak ve memâlik-i mahruse-i Osmanî ve taht-i hükümet-i sultanîde olan cemi-i nâsin üzerine hakim-i sahib-i ferman oldugu muhakkaktir.

Sair vüzera ve vülat ve amme-i ulemâ ve kudat ve mesayih ve sâdat ve a’yan ve ekâbir ve tavaif-i asâkir ve reâya ve berâya ve ehl-i cihât ve ashab-i ticarat kebir ve sagir ve gani ve fakir ve kavi ve zayif ve vadi” ve serif ve muhassalan havas ve avam kâffe-i enâm cemian sadr-i a’zam olanlarin kelamini bizzat sevketlû ve mehâbetlû ve seadetlû padisah zillullah hazretlerinin mübarek lisan-i seriflerinden sadir olmus ferman-i vâcibu’l-iz’an bilüp emrine imtisâl ve kendüye ta’zim ve tavkir ve iclâl etmeye me’murlerdir.”

Kanunnâme metinlerinde görüldüğü gibi vezir-i a’zamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve geniş yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padişahı temsil etmekteydi. Vezir-i a’zam (Kanunî döneminden itibaren) sadr-i a’zamlar, padişahın yüzük şeklindeki tuğrali altın mührünü taşırlardi. Vezir-i a’zamların, diğer vezirlerden farkları “mühr-i hümâyun” denilen bu mühür ile olup hükümdarlık selâhiyetinin icrasına ve padişahın kendisini vekil ettiğine dair bir delil olduğu için onlar bu mührü örülmüş bir kese içinde koyunlarında taşırlardı. Vezir-i azamin azlinde veya ölümü halinde “mühr-i hümâyun” ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i a’zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi.

Osmanlı Devleti’nde XVI. asrın ilk yarılarına kadar yalnız devlet merkezinde bulunup divan-i hümâyuna memur “kubbe veziri” veya “kubbenisîn” denilen vezirler vardi. Bunların sayıları pek fazla değildi. Kubbe vezirleri divanda kıdem sırasına göre otururlardı.

Fâtih Sultan Mehmed’den itibaren hükümdarlar Divan-i Hümâyun toplantılarına katılmayı terk edip, riyaseti sadrazama bıraktıktan ve XVI. asrın ikinci yarısında bu toplantılar haftada dört güne inhisar edildikten sonra hükümdarlar, arz odasında sadrazamın verdiği izahati dinleyerek müzakerelerden haberdar olurdu. Bir müddet sonra devlet işleri Pasakapısı’nda görülmeye başlanmış ve Divan-i Hümâyun XVIII. asırdan sonra elçi kabulü ve ulûfe tevziine tahsis edilmişti. Sadrazamların hükümdarlarla görüşmeleri ise XVI. asırdan itibaren gittikçe azalmıştı. Bunlar, devlet işlerini “telhîs” veya “takrîr” adlı vesikalarla ve ekleri ile birlikte hükümdara arz ederlerdi. Böylelikle telhîsler, kanun, nizam, tevcih, usûl ve âdet ile tayin edilmiş olan ve hükümdarın tasdikine ihtiyaç gösteren hususlara ait sadrazamın arzi mahiyetinde idiler. Sadrazam kendi fikrini de beyan ettikten sonra ilgili konu hakkında padişahın fikrini sorardı. Telhislerin hazırlanması Reisü’l-küttabın görevi olup, hazırlandıktan sonra genellikle padişahı yormamak ve merami açıkça ifade etmek üzere sade bir ifade ve iri nesihle yazılarak saraya gönderilirdi. Padişahın “manzurum oldu”, “verilsin”, “verdim”, “tedarik edesin”, “zamani değildir”, “berhüdar olasın”, “olmaz” gibi hatt-i hümâyunu ile işaret etmesinden sonra sadrazam onu işleme koyardı. Sadrazamların diğer devlet ricaline ve idarecilere olan tahriratina ise “buyruldu” denirdi. Osmanli Devleti’nin ilgasina kadar sadrazamların ya re’sen veya bir muamele dolayisiyle mektubî kaleminden yazılan kağıtlara “buyruldi-i sâmi” ismi verilmektedir. Bu buyruldunun divanî yazı ile yazılması ve bas tarafına da sadrazamın ismini havi sadaret mührünün basılmasi usûldendi.

KADIASKER

Osmanlı Devleti’nde askerî ve hukukî işlerden sorumlu olan kadıaskerlik teşkilâti, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple, kadıaskerliğin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Abbasîler’de de görülen bu mansib, Harzemşahlar’da, Anadolu Selçukluları’nda Eyyûbîler’de, Memlûklerde ve hatta Karamanlılar’da da vardı.

Osmanlı Devleti’nde ilk kadıaskerin Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar, ilk kadıaskerin adı geçen zat olduğunda müttefik olmalarına rağmen, tayin tarihi için farklı rakamlar vermektedirler. Âsıkpaşazâde ve Oruç Bey, bu makamın 761 (M 1359), Hoca Saadeddin, Solakzâde ve Müneccimbaşı 763 (M. 1361)’de ihdas edildiğini belirtmektedirler. Bundan başka kadıaskerlik hakkındaki araştırmasında M. Ipsirli ,baska kaynaklarda bu tarihin 762 (M. 1360) olarak verildiğini söyler.

Kelime olarak lügat mânâsı “asker kadist” demek olan kadıaskerlik, Osmanlı ilmiye teskilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki “asker” kelimesi, müessesenin özelliği açısından önem taşır. Seyhulislâmlıktan takriben bir asır kadar önce (80 sene) kurulmuş olan müessesenin kuruluşunda devletin, asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümâyun azası olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sınırlı değildi. Kadıaskerler aynı zamanda bütün sivil adlî işlere de bakıyorlardı. Onlar, belli seviyedeki bazı kadı ve nâiblerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i a’zamın sağında vezirler, solunda da kadıaskerler yer alırdı.

Fâtih Sultan Mehmed’in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hududların genişlemesi ve işlerin çoğalması yüzünden 885 (M. 1481) yılında biri Rumeli, diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı. Belirtilen tarihte, Muslihiddin el-Kastalanî daha üstün kabul edilen Rumeli kadıaskerliğine, o dönemde Istanbul kadısı olan Balıkesirli Hacı Hasanzâde Mehmed b. Mustafa da Anadolu kadıaskerliğine getirildiler. Dogu ve Güneydogu Anadolu’nun Osmanlı ülkesine ilhakindan sonra Yavuz Sultan Selim (1512-1520) tarafından 922’de yani XVI. asrın ilk çeyreğinde (1516) merkezi Diyarbekir (Diyarbakir) olan Arap ve Acem kadıaskerligi adı altında üçüncü bir kadıaskerlik kuruldu. Devlet merkezine olan uzaklığı sebebiyle olsa gerek ki divân üyeliği bulunmayan bu kadıaskerliğin başına meşhur tarihçi ve bilgin Idrisî Bitlisî getirildi. Bilahare merkezi, payitahta (Istanbul) nakledilen bu kadıaskerliğe Fenarîzâde Mehmed Sah Efendi tayin edildi. 924 (M. 1518) de adı geçen şahsın bu görevden ayrılmasından sonra bir müddet vekaletle idareye başlanan bu kadıaskerlik lagv edilerek vazife ve selahiyetleri Anadolu kadıaskerliğine bırakıldı. Böylece Rumeli ve Anadolu kadıaskerlikleri diye tekrar ikiye indirilen bu müessese, Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti.

Protokola göre daha üstün addedilen Rumeli kadıaskerleri ile daha aşağı bir mevkide bulunan Anadolu kadıaskerinin vazifeleri kanunnâmelerde şöyle belirtilir:

“Bilfül Rumeli kadiaskeri olan efendi, Rumeli ve adalarda vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.

Ve bilfül Anadolu kadiaskeri olan efendi, Anadolu’da ve Arabistan’da vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.

Ve bu efendiler, divân günlerinde elbette Divan-i Hümâyuna müdavemet edüp Cuma günlerinde vezir-i a’zam hazretlerinin hânesine varirlar. Amma dâva istimai lâzim gelse Rumeli kadiaskeri istima edüp Anadolu kadiaskeri kendi halinde oturur. Meger vekil-i saltanat tarafindan me’zûn ve me’mûr ola, ol zaman istimai ser’an caiz olur.

Ve yirmi, yirmibes ve otuz ve kirk medreselerin ve kendi taraflarina müteallik olan bazi mahallin cihet ve tevliyet makulesin tevcih edegelmislerdir.”

Böylece Anadolu’da bulunan müderris ve kadılarin tayini, Anadolu kadıaskerinin, Rumeli’de bulunan müderris ve kadılarin tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri, eğitim ve yargı teşkilatının idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek bariş, gerekse savaş sırasında hukukî ihtilaflarının giderilmesi ve davalarının görülmesi şeklinde iki ana grupta toplanabilir.

Kadıaskerler, XVI. yüzyılın ikinci yarısını müteakip, Seyhülislâmliığın ön plâna çıktığı tarihe kadar bütün kadı ve müderrisleri aday (namzet) gösterip tayinleri sadr-i a’zama ait olan kırktan yukarı müderrisler ile mevâliyi vezir-i a’zama arz ile tayinlerine delâlet ederlerdi. Daha sonra bu gibilerin arzları kendilerinden alınarak, kırk akçaya kadar olan müderrislerle kaza kadılarının tayinleri eskisi gibi bunlara bırakıldı. Kırktan yukarı yevmiyeli müderrisler ile mevâlinin tayinleri ise seyhülislâmlara verilmiştir. Tayin olunacak müderris veya kadı Anadolu’da ise Anadolu kadıaskeri, Rumelide ise Rumeli kadıaskeri tarafından arz günlerinde, bizzat kendisi tarafından, padişah huzurunda okunan “Defter-i akdiye” de okunup inha olunan kadıların tayinleri için padişahı şuvafakati alınırdı.

Bir kimsenin kadıasker olabilmesi için “mevleviyet” denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadılık mansibında bulunması gerekirdi. XVI. asrın ikinci yarısına kadar kadıasker olmak için muayyen bir usûl yoktu. Fakat bu tarihten sonra Istanbul ve Edirne kadılarından veya Anadolu kadıaskeri pâyesi olan Istanbul kadısı mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadıaskeri olması kanun haline gelmişti. Bu kadıaskerlikten sonra da Rumeli kadıaskerliği gelirdi. Kuruluştan sonraki dönemlerde kadıaskerlik müddeti, diger mevleviyetlerde olduğu gibi bir yıldı. Bu müddeti dolduran kadıasker, mazûl sayılarak yerine sırada olan bir başkası tayin edilirdi. XVI. asrın ikinci yarısından itibaren Rumeli kadıaskerleri Seyhülislâm olurlardı.

Padişah, sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda ser’î muameleleri görmek üzere onların yerine “ordu kadısı” tayin edilip gönderilirdi. Aynı şekilde padişahlar Edirne’ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akd edilen divân oturumlarina iştirak ederlerdi.

Bu müessese, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etmiş, Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmuştur.

DEFTERDÂR

Defter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan “defterdâr” “defter tutan” demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin “müstevfi” dedikleri görevliye Osmanlılar, defterdâr diyorlardı. Bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı mânâsını ifade eder. Osmanlılar, XIV. asrın son yarısında ve Sultan I. Murad zamanında maliye teşkilâtının temelini atıp onu tedricen geliştirmişlerdir.

Fâtih Sultan Mehmed tarafından tedvin ettirilmiş olan kanunnâme-i Âl-i Osman ile diğer kanunnâmelere göre defterdâr, padişah malinin (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dış hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp kapanması defterdârın huzurunda olurdu. Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak, defterdârın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân’in aslî üyelerinden olan defterdâr, sadece salı günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padişahın huzurunda okuyacağı telhîs hakkında daha önce vezir-i a’zamla görüşür ve onun muvafakatini alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı.

Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olanı da muhafaza altında bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdâr varken, daha sonra, yeni yeni yerlerin feth edilmesi ve ihtiyaçların çoğalması yüzünden sayılan artırıldı. Bunlar, II. Bâyezid dönemine kadar Rumeli’de hazineye ait işlere bakan Rumeli defterdârı veya baş defterdâr ile Anadolu’nun malî işlerine bakan Anadolu defterdârı olmak üzere iki kişi idi. Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesine göre daha sonraki dönemlerde baş defterdârdan başka Anadolu defterdârı ile “sıkk-i sânî” denilen defterdârlar vardır. Bunlar da baş defterdâr ile divana devam ederler. Sefer esnasında baş defterdâr ordu ile gittiği zaman, Anadolu defterdârı onun yerine vekâleten bakardı.

Defterdârlar, kendilerini ilgilendiren malî işlerdeki şikâyetleri, Defterdâr Kapısı’nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse “tugrali ahkâm” verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu selahiyet verilmiştir. Her defterdâr, kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrın ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tugrali ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakkı, baş defterdâra verildi. Bundan başka baş defterdâr, divan kararı ile malî tayinlere ait kuyruklu imzasi ile “buyruldu” yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadr-i a’zamın buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr, sadr-i a’zama re’sen yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kağıt üzerine cevap verdiği zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardı.

Kanunnâmede baş defterdâr ve vazifeleri hakkında şu bilgiler verilmektedir:

“Baş defterdâr pâye ve itibarda “nisanci” gibidir. Baş defterdâr olan mal vekilidir. Ve kendi evinde divân eder. Ve maliyeye müteallik davaları dinler. Maliye tarafından ahkâm verir. Ve ahkâmin zahrına (tugralı ahkâmin arkasina) kuyruklu imza çeker. Ve tahsil-i mal-i mirî için mültezimleri haps eder. Ve mahallinde mukataati tevcih edüp buyurur. Ama “pençe” çekmez. Ve bi’l-cümle mal-i beytü’l-mali tahsil ve hazineyi tekmil ile memur olup beytü’l-mala müteallik olan umur-i cumhuru onlar görür. Ve mültezimleri zulüm ve taaddiden tahzir ve reaya fukarasini himaye babinda sa’y-i kesir etmek ve söz tutmayip fukaraya zulm eden mültezimleri vekil-i devlete arz ve ta’zir ettirmek, defterdârlarin lazime-i zimmetleri ve zahri ahiretleridir (ahiret aziklari). Hususan emval-i yetamadan (yetim mallarindan) hazine-i âmireyi siyânet (korumak) ve beytü’l-mal-i müslîmîni mal-i haramdan himayet etmek.”

Kanunnâme metninden anlaşılacağı üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârların vazifeleri, sadece devlet hazinesini zenginleştirmek değildir. Onlar, devlet hazinesine haram malın girmesine engel olmak zorunda oldukları gibi yetim malı dahi sokmayacaklardır.

Onsekizinci asır başlarından itibaren Rumeli defterdârlarına veya baş defterdâra “sıkk-i evvel”, Anadolu defterdârina “sıkk-i sânî”, üçüncü defterdâra da “sıkk-i sâlis” adı verildi.

Icraat ve tahsilatta defterdârın icra memuru olarak maiyetinde farklı vazifeleri bulunan beş görevli bulunurdu. Bunlardan ilki, baş bakikulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlıkta bunun bir dairesi olup emri altında bakikulu ismiyle altmış kadar mübaşir vardır.

Bunlar, hazineye borcu olup vermiyenleri hapis ve sıkıştırma ile tahsilat yaparlardı. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar baş bakikulu hapishanesinde tutuklanırlardı.

Ikinci icra memuru, cizye baş bakikuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanları takip eder. Iltizama verilen cizyelerin, mültezimlerinden henüz borcunu ödememiş veya yatırmamış olanları takib ederdi.

Adı geçen dairenin üçüncü icra memuru, tahsilat ve ödemelere nezâret eden veznedar başıdır. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardı. Baş defterdârın icra memurlarından dördüncüsü sergi nâzırı, beşincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine muamelatinin defterini tutuyorlardı.

Defterdâr tabiri, 1253 (1838) senesinin Zilhicce ayında sadir olan Hatt-i hümâyun mucibince terk edilerek yerine “Maliye Nezâreti” tabiri kullanılmıştır.

NIŞANCI

Osmanlı devlet teşkilâtında Divan-i Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanılan bir tabirdir. Nişan kelimesinden türetilmiş olan “Nişanci”, ferman, berat, mensûr, nâme, mektup, ahidnâme, hüküm ve biti gibi devlet resmî evrakının baş tarafına padişahın imzasi demek olan nişanı koyardı. Bu görevliye nişancı, muvakkî, tevkiî ve tugraî gibi isimler de verilirdi.

Osmanlı devlet teşkilâtında XVIII. asır başlarına kadar önemli bir makam olan nişancılık, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardı. Nişancılık müessesesinin başında bulunan görevliye Osmanlılar’da nişancı denirken, Abbasîler’de buna “Reisu Divani’l-Insa” deniyordu. Bu teşkilat, sadece Müslüman Doğu’da degil, Batı Müslüman devletlerinde de vardı. Nitekim batıda devlet kurmuş ve zaman zaman Endülüs’e de geçmiş bulunan Merinîler (592-956 = 1196-1458)’de “Divanu’l-insa” adı ile aynı görevi yerine getiren bir müessese vardı. Büyük Selçuklular’da da aynı vazifeyi gören bir divan vardi ki, bu divanın başındaki görevliye “Sahib-i Divan-i Tugra ve Insa” adı veriliyordu. Bazan da sadece “Tugraî” deniyordu. Bu zat, hükümdarın mensûr, ferman vs. gibi isimler altında çıkardığı emirnâmelere, onun işaret ve tuğrasını koymakla görevliydi. Anadolu Selçuklu Devleti’nin merkez teşkilatı içinde de aynı görevleri yerine getiren ve adına “Tugraî” denilen bir görevlinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Kalkasandî, Misir’daki bu hizmeti beş merhalede ele alır ve Memlûklerde bu görevi üstlenen kisiye “Kâtibu’s-Sir” veya “Sahibu Divani’l-însa” adının verildigini bildirir.

Osmanlı Devleti’nin merkez teşkilâtı içinde önemli bir yeri bulunan divanın azalarından biri de “Nişancı” adını taşıyan görevli idi. Önemli hizmeti bulunmasına rağmen, nişancılığın Osmanlılar’da hangi tarihlerde kurulduğu kesin olarak tesbit edilebilmiş değildir. Bununla beraber, bazi araştırmacılar bu kuruluşu Osmanlı Devleti’nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi dönemine kadar çıkarırlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tuğra bulunmaktadır. Bu da nişancılığın basit şekli ile de olsa Orhan Gazi döneminde var olduğunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Keza, bu tabirin devletin ilk zamanlarında kullanıldığını gösteren kayıtlar da vardır. Nitekim, Sultan Ikinci Murad’in emri ile Türkçe’ye tercüme edilen Ibn Kesir tarihinin Arapça metnindeki “Muvakkî” tabirinin “Nisancı” olarak tercüme edilmesi de bunu göstermektedir. Ibn Kesir’in el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı tarihinin mütercimi olan zat, nişancı kelimesini kullandığına göre, bu tabir, o dönem Osmanlı toplumu arasında biliniyordu demektir.

Fâtih Sultan Mehmed’in tedvin ettirdiği kanunnâmede bu memuriyetin isim ve selâhiyetleri ile zikr edilmiş olması, bunun Fâtih’ten önce mevcud olduğunu, fakat onun zamanında tam anlamıyla geliştiğini göstermektedir.

Divan-i Hümâyunda vezir-i a’zamın sağında ve vezirlerin alt tarafında oturan nişancı, önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nişancılar, görevleri icabı bazı özellikleri taşıyan kimseler arasından seçiliyorlardi. Nişancı olacak kimselerin inşa konusunda maharetli bulunmaları gerekirdi.

Görevleri icabi olarak inşa konusunda maharetli olmaları, devlet kanunlarını iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasında bağ kurup anları telif etme kabiliyetine sahip bulunmaları gereken nişancıların, ilmiye sınıfı dahil ve sahn-i semân müderrislerinden seçilmesi kanundu.

Nişancılar, XVI. asrın başlarından itibaren Divan-i Hümâyunun kalem heyeti arasında, bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü’l-küttâblardan seçilmeye baslanmıştır. Eger reisü’l-küttâb bu vazifeyi yerine getirebilecek kabiliyete sahib degilse yine müderrisler arasından uygun görülen bir kişi bu vazifeye tayin edilirdi.

Fâtih döneminde müesseseleserek kurulduğunu gördüğümüz nişancılık, Osmanlı Divan-i Hümâyunun dört temel rüknünden birini teşkil ediyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildigi gibi bu dönemde vezirlik, kadıaskerlik ve defterdarlıktan sonra en önemli vazife nişancılıktı. Fâtih zamanında bu görevi büyük bir başarı ile yürüten Karamanî Mehmed Pasa ile nişancılığın itibarı daha da artmıştı. Fâtih’ten sonra gelen II. Bâyezid ve onun oglu Yavuz Sultan Selim dönemlerinde nişancılık yapan Tacizâde Cafer Çelebi de büyük bir itibar kazanarak teşrifatta defterdârın üstüne yükseltilmiş ve vezirler gibi otağ kurmasına müsaade edilmiştir. Nişancılık mansibinin üstünlüğü, Kanunî Sultan Süleyman döneminde de devam etmiş, “Koca Nişancı” lakabı ile tanınan Celalzâde, mesleğindeki kıdemi ve vukufiyeti sebebiyle defterdârın önüne geçirilmişti.

Nişancıların nüfuzları ve gördükleri önemli hizmetler, bundan sonra da devam etti. Bunlardan büyük bir kısmı beylerbeyi ve vezir rütbesini ihraz etti. Bununla beraber, XVI. asrın sonuna kadar nişancılar vezir olmayıp sadece beylerbeyi rütbesinde idiler.

Nişancı, Divan-i Hümâyun azası olmasına rağmen, vezir rütbesini haiz değilse kanun gereği arz günlerinde padişahın huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nişancılığa tayin edildiği zaman bir defa padişahın huzuruna girip tayinlerinden dolayı tesekkür ederdi.

XVI ve XVII. asrın başlarında serdar veya padişah seferde bulunduğu zaman, Istanbul muhafazasında bırakılan vezire nişancı tarafından tugraları çekilmiş boş ahkâm kagıtları gönderilir ve bunlar, icab ettikçe kaim-i makam tarafından doldurularak kullanılırdı.

XVII. asrın sonlarında (1087) tedvin edilmiş önemli bir Osmanlı kanunnâmesi olan Tevkiî Abdurrahman Paşa kanunnâmesinde “Kanun-i Nişancı” başlığı altında ayrı ve özel bir fasıl bulunmaktadır. Bu fasılda, o dönem nisancılarının nizamları tafsilatlı bir şekilde verilmekte, onların resmî ve hukukî durumları belirtilmektedir. Buna göre nişancı, “tugra-i serif hizmeti ile me’murdur. Kendi dairesinde kanuna müteallik ahkâm yazılır. Mümeyyizi tashih ettikten sonra tugralarını çeker ve defteri tashih etmek lazım gelse, kendisine hitaben vârid olan ferman mucibince defterhaneden getirtip kendi kalemi ile tashih eder. Bu ferman gelince defter emini ile defter kesedarını, düzeltilmesi lazım gelen defter hakkında vazifeli kılar. Sonra tashihi yapar, fermanı da kendisi saklar, Kadıaskerlerden mühürlü kese ile gelen ehl-i cihat beratlarinin tugralarını çektikten sonra ehl-i cihatin isimlerini defterlerine “sahh” çekip ve yine kesesine koyup mühürleyerek kendi kesedarı ile kağıt eminine gönderir. Divan tarafından verilen şikâyet ahkâmını reis efendi (reisu’l-küttâb) resid ettikten sonra kesedarı toplayıp kendisine getirir, tugralarını çekerdi.” Kanunnâmede aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Ve kavanin-i Osmaniye ve merasim-i sultaniye, nişancılardan sual olunagelmiştir. Sâbıkta (eskiden) bunlara müftî-i kanun itlak olunmuştur.”

Kanunnâme, nişancılar hakkında daha tafsilatli bilgiler vermektedir. Buna göre, nişancının vezirliği varsa vüzeray-i izam silkine dahil hükmünü verir. Eger Rumeli beylerbeyilik pâyesi var ise beylerbeyi merasimini icra edip kendisinden kıdemli Rumeli pâyesinde olan beylerbeylerden başka bütün beylerbeylere ve kadıaskerlere tasaddur eder. Bu pâye ile Divan-i Hümâyuna girip çıktıkça vezirler ile birlikte girip çıkar. Fakat arza girmezdi. Kanunnâme, arz esnasında nişancının dışarıda nerede ve nasıl selama çıkacağını da belirtmiştir. Nişancının beylerbeyilik pâyesi yok ise sadece ümerâ pâyesindedir. Kendisine nişancı bey denilmektedir. Bu takdirde Divan-i Hümâyuna ümerâ. tariki üzere gider. Ancak taht kadılarına tasaddur eder. Diğer divan hacegâni gibi mücevveze, sof üst, lokmali kutnî ve iç kaftanı giyer. Ata orta abayi ve orta raht vururdu. Hasları da dört yükten (400.000 akça) fazla olurdu. Nişancıların vezir-i a’zama gitmeleri için belli ve muayyen bir zaman yoktu. Sadece isti’zan (izin isteme) âdet idi.

Nişancılık, XVI. asrın sonlarından itibaren yavaş yavaş önemini kayb etmeye basladı. Bunun içindir ki, önceleri âmiri durumunda bulundugu reisü’l-küttâbla eşit duruma getirilmişti. XVII… asrın ortalarında nişancılık adeta kuru bir ünvan haline geldi. XIX. yüzyılın başlarına kadar kısmen de olsa varlıklarını devam ettiren nişancılar, eski önemlerini tamamen kayb ettiler. Bu sebeple nişancılık 1836 yılında tamamen lagv edilerek vazifeleri “Defter eminine” verilmiştir. Mühim işlere dair fermanların üzerlerine Bâbiâlî, diğerlerine de defter eminleri tarafından tayin edilen ve tugranüvis denilen memurlar tarafından tugra çekilirdi. 1838’de tugra-nüvislik görevi de kaldırılıp Bâbiâlî ile defter eminliği tugracılığı birleştirildi. Böylece bu hizmetin Bâbiâlî’de görülmesi kararlaştırıldı.

SARAY TESKILÂTI

Bursa feth edilip merkez haline getirilmeden önce, Osmanoğulları’na ait özel bir saray yoktu. Osmanlı Beyi, diğer emirler gibi kendi ailesi halkı ile birlikte bir evde oturur, beyliğin ileri gelenlerini ve tebeasini burada kabul ederdi. Işler, bu mütevazi evde görüşülürdü. Bu şekildeki bir ikametgâhın, muhafız vs. gibi fazla sayıda yardımcı kimselere de ihtiyacı yoktu. Nitekim bir katip, birkaç çavuş, haberci ve az sayıda bir muhafız grubu, bütün işleri görmeye yetiyordu. Yaz aylarında, genellikle bey evinin karşısındaki ulu çınarların serin gölgelikleri, toplantı yeri olurdu. Yaz mevsimindeki bu toplantılar, Osmanlıların Söğüt bölgesine yerleşmeden önceki göçebelik dönemini hatırlatıyordu. Zira bu dönemlerde, aşiretin ileri gelenleri açık havada, beyin çadırının önünde toplanıp işleri görüşüyor ve bir karara varıyorlardı. Bununla beraber zaman zaman sefer veya herhangi bir sebeple hareket halinde bulunan beyler, eski Türk âdetlerine göre at sırtında da toplantılar yaparlardı. Böyle toplantılarda sadece sifahî kararlar verilirdi. Bey, Cuma günleri Cuma namazında hazır bulunurdu. Bu, beyin tebeasiyla görüşmeye, onların dert ve şikâyetlerini dinlemeye vesile olurdu. Bu dönemdeki bütün âdet ve merasimler, Oğuz töresince icra olunurdu.

Orhan Bey, Bursa’yi feth edip iş başına geçtikten sonra beyliği her sahada teşkilâtlandırmaya gayret etmişti. Bunun içindir ki bazi araştırmacılar, Osmanlı Devleti için onun döneminden itibaren bugünkü mânâda “devlet” denebileceğini kayd ederler.

Gerçekten, Osmanlı Devleti, gelişip büyüdükçe, hükümdarlarının oturdukları saraylar da bu gelişmeye paralel olarak büyümüş ve ihtişamları artmıştı. Ilk Osmanlı sarayı, mütevazi bir şekilde Bursa’da yapılmıştı. Bundan sonra Edirne’de saraylar inşa edilmişti. Istanbul’un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafından bugünkü Bâyezid’de Istanbul Üniversitesi’nin bulunduğu sahada bir saray yaptırılmıştı. Fakat daha sonra beğenilmeyen bu sarayın (Eski saray) yerine Marmara ile Haliç arasında bulunan çıkıntılı tepe (Sarayburnu) üzerinde yeni bir saray inşa edilmişti. Yeni saray adı verilen bu saray (Topkapi Sarayi), padişahın ailesine mahsus daireler (harem), Enderûn ve dış hizmetlerle alâkalı Birûn adı verilen üç kısımdan tesekkül etmekteydi. Fâtih’ten sonra gelen Osmanlı padişahları, 1400 metre uzunlugunda “Sûr-i Sultânî” denilen yüksek ihata duvan ile çevrili olan bu sarayda ikamet ettiler.

Fâtih Sultan Mehmed tarafından inşasına başlanılan ve XIX. yüzyıl ortalarında Dolmabahçe Sarayı’na taşınıncaya kadar yaklaşık dört asra yakın Osmanlı padişahlarına hizmet eden Topkapı Sarayı’na, hemen her Osmanlı padişahı bir ilavede bulunmuştu. Bu saray, 3 Nisan 1924 tarihinde çıkanlari Bakanlar Kurulu karan ile müze haline getirilmiştir.

Bursa sarayı hakkında bilinenler pek fazla değildir. Teşkilat ve iç taksimati ise hemen hemen hiç bilinmemektedir. Sadece, muhafazası için kapıcılarının, muhtelif hizmetler için iç halkının ve harem kısmının bulunduğu söylenebilir. Edirne’nin fethinden sonra da Bursa bir müddet daha devlet merkezi olmakta devam etmişti.

Bilindiği gibi Rumeli fetihlerinin basladığı sıralarda Osmanlı Devleti’nin merkezi Bursa idi. Edirne’nin fethinden sonra da burası hemen terk edilmedi. Bununla beraber Edirne’de ilk sarayın Murad Hüdavendigâr (I. Murad) tarafından h. 767 (m. 1365) yılında yaptırıldığı ve yerinin de bugünkü Selimiye Camii’nin bulunduğu yüksek yerde veya yakınında oldugu ileri sürülmektedir. Evliya Çelebi, kendi zamanında bu sarayın bulunduğunu ve Musa Çelebi tarafından etrafının bir duvarla çevrilmiş olduğunu bildirir. Yine onun yazdığına göre, Kanunî Sultan Süleyman da bu sarayı tamir ettirmiş ve acemi oglanlarına tahsis etmistir. Bu eski saraydan günümüze kadar bir iz kalmamakla beraber, Selimiye Camii’nin üst tarafındaki Saray Hamamı denilen Çifte Hamam harabesinin bu saraya ait hamamın kalıntısı olduğu kabul edilmektedir.

ENDERÛN

Osmanlı Devletinde XV asır ortalarından itibaren medrese dışında en köklü ve sağlam ikinci eğitim kurumu, Enderûndu. Sarayın, Enderûn halkını, devşirme denilen bazı hiristiyan tebea çocukları veya harplerde esir alınıp yetiştirilen gençler meydana getiriyordu. Bunlar, devşirme kanununa göre sekiz ila on sekiz yaşları arasında toplanıp önce Enderûn dışındaki Edirne Sarayı, Galatasaray ve Ibrahim Pasa Sarayı gibi saraylarda terbiye ve tahsil görüp Türk-Islâm âdet ve geleneklerini öğrendikten sonra Enderûn’daki ihtiyaç ve kıdemlerine göre yeni saraydaki küçük ve büyük odalara verilirlerdi. Bunlar, burada da tahsile devam edip saray âdap ve erkânını öğrendikten sonra yeteneklerine göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarından birisine çıkarılırlardı. Bundan sonra da en mümtaz oda olan Has oda gelirdi. Kiler ve Hazine odasındaki eskiler, yani kıdemlilerin seçmeleri münhal vukuunda (boşaldiığında) buraya verilirlerdi. Veya zamanları gelince kapıkulu süvarisi olarak dışarı çıkarılırlardı. Bu odaların en ilerisi ve mümtazi olan Has oda idi ki, asıl Enderûn agalan bunlardı. Gerek devşirme sistemi, gerekse Iç oglanları hakkında aşağıdaki bilgiler konuya daha bir açıklık getirecektir.

Devşirme olarak alınıp sarayda uzun müddet hizmet ve terbiyeden sonra devletin muhtelif makamlarına namzet olarak yetiştirilen çocuklara, Iç oglanı denirdi. Rivayete göre Osmanlı sarayında Iç oglanı istihdami Yıldırım Bâyezid zamanından itibaren başlamıştir. Iç oglanlarının bedenî egitimlerine de önem verilirdi. Ok atmak, mızrak kullanmak, cirit ve çomak oynamak, binicilik gibi hareketler, o dönem için başlıca bedenî hareketler olarak kabul ediliyordu. Bundan dolayı bunlar kuvvetli, çevik ve dayanıklı olurlardı. Bazan odalar arasında müsabakalar yapılırdı. Bunlar, mensup oldukları odalara göre hizmet ve sanat öğrenirlerdi. Öyle anlaşılıyor ki, Iç oglanları II. Murad zamanına kadar silah eğitiminden başka eğitim görmüyorlardi. Bu dönemde saray, Osmanlı Devleti’nin kültürel, siyasî ve askerî gelişiminin ana yönlerini belirleyen önemli bir faktör olmuştur. Bu bakımdan saray, en parlak ilim merkezlerinden biri haline gelmiştir.

HAREM

Topkapı Sarayı’nda ikinci avlunun solunda Divân-i Hümâyunun arka kısmında yer alan Harem-i Hümâyun, genellikle Haliç’e nâzır çeşitli sofalar, koridorlar, daireler, odalar, çeşmeler ve hizmet binalarından meydana gelmekte idi. Buraların üzerleri kubbeler ve tonozlarla örtülüydü. Duvarları en değerli çini ve mermerlerle kaplı olduğu gibi en güzel kitâbe ve yazılarla da süslü idi. Gerek mimarî form, gerekse bezemeleri açısından yüzyılları burada iç içe ve yan yana görmek mümkündür. Harem, Osmanlı padişahlarının hususi evi konumunda olan binalar manzûmesidir. Islâm dünyasında eskiden beri yaygın olarak bilinen bir terim olarak harem, sarayların ve büyükçe evlerin sadece hanımlara tahsis edilen bölümü ve selamlığın mukabili olarak kullanılmıştır. Topkapı Sarayı da Osmanlı padişahlarının sarayı olduğundan, padişahin aile efradı ve onlara hizmet eden kadınlara tahsis edilmiş bölümüne Harem-i Hümâyun denilmiştir. Haremin (aile) reisi ve efendisi padişah olduğuna göre buradaki hiyerarsi ile mevcud binaların konumu, tefrisi, mesafeleri hep hünkâr dairesi esas alınarak belirleniyordu. Böylece vâlide sultan, hasekiler (kadın efendiler), sehzâdeler, padişah kızları (sultanlar), ustalar, kalfalar ve câriyelerin daireleri belirli bir tertip içerisinde yer alıyorlardı.

Harem halkını, padişah, vâlide sultan, padişah hanımları, sultanlar ve şehzâdeler gibi haremde hizmet edilenler ile ustalar, kalfalar, câriyeler şeklinde hizmet edenler olmak üzere iki grupta değerlendirmek mümkündür.

AK VE KARA HADIM AGALARI

“Aga-i Bâbu’s-Saâde” denilen kapı ağası, hadım ak agalarından olup yeni sarayın bas nâzırı, ve “Bâbu’s-Saâde”nin âmiri idi. Başka bir ifade ile bunlar, Osmanlı sarayının “Bâbu’s-Saâde” denilen kapısını muhafaza ile vazifeliydiler. XVI. asrın sonlarına kadar sarayın en nüfuzlu ağası Bâbu’s-Saâde veya Kapı ağası idi. Atâ tarihinde belirtildiğine göre Kapi ağalığı Hazinedar başılık saray agalığı ve kilerci başılık, Sultan Ikinci Murad zamaninda ihdas edilmişlerdi. Kapı ağası, Harem’in en büyük zâbıti durumunda idi. Kapı ağasının emrindeki Ak hadımlar, sarayın kapısını muhafaza etmekte olup sayıları otuz civarinda idi.

Kara hadım ağaları ise kadınların bulundugu harem kısmında vazife görüyorlardi. Kara hadımlarin en büyük âmirine “Dâru’s-Saâde Agasi” veya “Kizlar Agasi” denirdi. Bunlar harem kısmında bulundukları için kendilerine “Harem Ağası” da deniyordu.

BIRÛN ERKÂNI

Osmanlı sarayının dış hizmetlerine bakan ve sarayda yatıp kalkma mecburiyetinde olmayıp dışarıda evleri bulunan kimselerdir. Bunlar, padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, göz hekimi, hünkâr imamı gibi ulemâ sınıfindan olanlarla şehremini, matbah-i âmire emini, darphâne emini ve arpa emini gibi mülkiyeden olan sivil vazife sahipleri idi. Bunlardan başka sarayın Enderûn dışındaki hizmet erbabından olup emir-i alem, kapıcılar kethüdasi, çavuşbaşı, mirahur, bostancı ve bunların maiyetinde bulunan memurlar da “Bîrûn” erkânı içinde yer alıyorlardı.

Bîrûn’da hizmet eden ilmiye sınıfı ile “Agayan-i Bîrûn” yani dış ağaları denilen ağalar, sarayın Harem ile Enderûn kısmının haricindeki yer ve dairelerde oturup işlerini görürlerdi. Akşam olunca da evlerine giderlerdi. Bunlar, Enderûn ağaları gibi sıkı bir disipline tabi olmadıkları gibi sarayda yatıp kalkma mecburiyetleri de yoktu. Bunlardan isteyenler sakal da bırakabilirlerdi. Bîrûn teşkilâtının bütün tayinleri, sadr-i azam tarafından yaptırdı.

KAYNAKLAR

*Osmanlı Tarihi

*Türkiye Tarihi

*1855 ‘ de Türkiye

DÜYÜN-U UMUMİYE VE IMF

1200’lü yılların ortalarında Anadolu Selçuklu devletinin gücünü yitirmesinden sonra Anadolu’da siyasi birlik bozulmuş çeşitli beylikler kurulmaya başlanmıştı. Bu beyliklerden biride Osmanlı Beyliği idi. 1299 yılında Söğüt ve Domaniç’te Osmanlı Beyliği’ni kuran Osman Bey; bu beyliği kurarken üç kıtaya egemen olacak bir cihan imparatorluğunun temelini attığının farkında değildi.

Yıllar geçtikçe Osmanlı Beyliği çeşitli gelişmeler gösterdi. Zamanla diğer beyliklerden gerek gelin alırken çeyiz getirme yoluyla, gerekse “Al şu paraları bana falanca yerdeki toprağı sat” yoluyla topraklarını büyüttü, büyüttü, büyüttü… Giderek güçleniyordu.

Sırayla İznik, Eskişehir, Karacahisar, Yanhisar, İnegöl ve Orhaneli alındı. Alındıkça güçlenildi; güçlenildikçe alındı.

Bursa’nın bin bir hazırlıktan sonra alınmasıyla beylik merkezi buraya taşındı. Sonra Karesi Beyliği alındı. Böylece ilk donanmaya sahip olundu. Donanmanın olması Rumeli’ye geçişte kolaylık sağladı.

İstanbul’un fethi baya bir zorlu geçti. Ama bir dönem Anadolu’da egemen olmuş Avrupa’ya hüküm süren Bizans imparatorluğuna son verildi. Bu olaydan sonra Avrupalılar:

– Vay canına! Osmanlı Büyük Bizans’ı yıktı. Türklerden korkulur! dediler. Ama korkuları boşuna çıktı. Çünkü Osmanlı fethettiği yerlerde halkı her konuda serbest bıraktı. Gittiği yerlere huzur götürdü.

Savaş ganimetleri, maden tuzla ve gümrük gelirleri dışında fethedilen yerlerden alınan vergiler ve savaş ganimetleri devlet ekonomisini iyice güçlendirdi.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi ile İstanbul’a getirdiği mısır devlet hazinesi ve “Kutsal Emanetler” imparatorluğa önemli katkılarda bulundu.

15. yy.da Avrupa’daki sanayi inkılabını ve bilimsel alandaki gelişmeleri takip edemeyen Osmanlı; saray bahçesinde oyun oynayacak yaştaki şehzadelerin tahta devlet yönetmek için geçmeleri, padişahların sefere çıkarken orduyu başıboş bırakması, doğal olarak ordu ve donanmanın bozulması ve ilmiyede bozulmalar olmasıyla duraklama dönemine geçmişti. E coğrafi keşifler ve Rönesans hareketleri ile Avrupa’nın zenginleşmesi Osmanlı’nın duraklama yarasına tuz biber ekmişti.

Birde halk bir sürü isyan çıkararak zaten bozulmuş olan eyalet yönetiminin daha da bozulmasına neden olmuştu.

Zavallı Genç Osman berbat bir hale gelen Yeniçeri Ocağını çalışırken –tık- başı kesilmişti. Daha sonra yönetimde söz sahibi olan padişah ve paşalarda bu ocağı kaldırmaya cesaret edememişti. Bu durum devleti gerileme dönemine soktu.

Osmanlı, o üç kıtaya egemen Osmanlı, gitgide eriyip bitiyordu. Önemli topraklarını kaybediyordu. Savaşları kaybedip önemli miktarda savaş tazminatı ödemek zorunda kalıyordu. Bütün bu olanlar devletin ekonomisini iyice sarsıyordu. Artık devlet harcamalarına yetiştirecek para bulamıyordu.

Lale Devri’nde zevk ve eğlenceye çok önem verilmesinin yanı sıra; kağıt, çini ve kumaş fabrikaları kurulmuş, Avrupa’ya geçici elçilikler gönderilmiş ve matbaa kullanılmaya başlanmıştı. Ama bu dönem Patrona Halil İsyanıyla sona erdi. Patrona Halil; yapılan yeniliklere değil, saraydaki zevk ve eğlenceye karşı çıkmış, sarayın halkın sıkıntılarını anlamamasından bu isyanı çıkarmıştır.

1789 Fransız İhtilali ile moda olan milliyetçilik akımı Osmanlının başına bela olmuştu. Sırpların ve Yunanlıların çıkardıkları isyanları zor bastıran Osmanlı’nın, kendisine bağlı bir eyalet olan Mısır’dan yardım istemesi devletin içler acısı bir hale geldiğinin göstergesi olmuştu.

Kırım Harbi (1853-1856) esnasında ilk dış borcunu alan Osmanlı iyice batağa saplanmıştı. 1854 yılında İngiltere’den alınan bu borcun ödenememesi ile başka borçlar alınmış ve borç borcu getirmişti.

Yabancı ülkeler gittikçe büyüyen bu borçlarla baş edemeyen Osmanlı’nın önemli gelir kaynaklarına el koymak üzere Cağaloğlu Türk Ocağı caddesi üzerine Düyun-u Umumiye İdaresini kurdu. Bu idare devlet gelirlerini tek yöneticisi oldu. Devletin tuz, damga, ispirtolu içecekler, ipek, tütün ve balık avı gelirlerine el koydu.

Osmanlı’nın borçları giderek kabarıyordu ve bunları ödeyemez hale gelmişti. İlk önce Celal Bey hanındaki bürolara Osmanlı’nın borçlarını idare altına almak için Rüsum-u Sitte (altı vergi) idaresi kuruldu. Bu idare kısa zamanda borçlar için yetersiz bulundu ve yeni bir bina yeni bir kuruluş “Düyun-u Umumiye” kuruldu.

Bu kurumun binası Cağaloğlu Türk Ocağı caddesi üzerine yıkılmış Çifte Konaklar arsası üzerine 1897’de yapıldı. Bina doğu batı doğrultusunda yerleştirilmiş,dıştan dışa yaklaşık 120X48 metre boyutunda ama bir çizgiyle dikdörtgen planlı ve 3 katlı kagir bir yapıydı. Bu binayı dönemin en ünlü mimarlarından Alexandre Vallaury yaptı. Mimarın binada kullandığı portal ve saçaklar hayatındaki en iddialı yapılardan biriydi belki de. Üstelik bu portal ve saçaklar kitaplara ve kartpostallara da geçti. Ama bizim konumuz bu idarenin mimarisi değil.

6 Ekim 1875’te Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’nın, o yıla ait devlet bütçesinin vadesi gelmiş borçların faiz ve amortisman paylarını ödenmesine müsait olmadı gerekçesiyle yayımlattığı beyannameye kadar (1854’ten bu tarihe kadar) Osmanlı dış borçları her yıl artmış olasına rağmen, alacaklılardan önemli bir şikayet duyulmamıştı. Alınan borçların faizleri ve ana para taksitleri birkaç aylık gecikmeyle de olsa ödenmekteydi. Ayrıca Osmanlı tahvilleri sahipleri ve bu tahvilleri Avrupa sermaye piyasalarında pazarlayan aracı banka ve bankerler de durumlarından hiç şikayetçi değildi. Tersine bu tahviller emisyon anında nominal değerlerin çok altında piyasaya çıkarıldığından aracı kuruluşlar büyük kar sağladıkları gibi bunların küçük tasarruf sahiplerine de intikalinde de hiç güçlük çekmiyorlardı. Avrupa’nın büyük banka ve bankerlik kuruluşlarının kapısında emisyon günlerinde büyük kuyruklar oluşmaktaydı. Zira 1875’e kadar Osmanlı tahvilleri sahipleri gerçek faiz olarak % 10’a kadar varan bir gelir elde ediyorlardı ki bu da o tarihlerde Avrupa’da devlet tahvilleri bir yana büyük tekelci silah ve stratejik mal üreten anonim şirketlerinin dağıttıkları temettü oranının da üstündeydi.

Bu arada zaman zaman Osmanlı tahvillerinin faiz ve anapara ödemelerinin gecikmesi Osmanlı hükümetinin acizliğinden çok dünya tahvil borsalarına hakim olan banka ve bankerlerin bu tahvillerin üzerinde spekülasyon tercihlerinden kaynaklanıyordu. Nitekim bunlar sürekli olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki iç ve dış siyasal olayları spekülasyonu besleyen hale getirerek borsalarda Osmanlı tahvilleri değerlerinin iniş çıkışlarını bu amaçlarına uygun bir ortamın yaratılmasında kullanabiliyorlardı.

Gerçekte Osmanlı Hükümeti’ni 6 Ekim 1875 kararına götüren genel kanıya göre alınan iç ve dış borçlarla bu borçlarını ödenmesine tahsisi edebilecek kaynakları güçlendirme olanağının bulunmamasıydı. Alınan iç ve dış borçlarla bütçelerdeki yatırımların değil cari harcamalardaki açıkların finanse edilmesi ve bu arada vergi politikalarının tarım ve diğer sektörlerde vergi ödeyenlerin yatırım yapmasını önleyici sonuçlar yaratması vergi kaynaklarının devletin iç ve dış borçlarına olan oranını düşürmüştü. Gerçekte 1874-1875 bütçesi varidatı 1863-1864 bütçesine göre %60’dan fazla bir artış göstermemişti ama (346,198,000 Franktan 570,566,560 Franga yükselmişti.) 1874-1875 bütçesinin rakamları büyük ölçüde abartıldığı gibi dış ve iç borçların yıllık ana para ve faiz taksitleri de 1863’te 12,649,625 Frank iken 1875’te 300,000,000 Frank gibi korkunç bir rakama ulaştı. Oysa aynı yıl bütçe kaynaklarından borç ödeme servisine ayrılabilecek kaynağın 80,000,000 Frank’ı geçemeyeceği anlaşılmıştı.

Osmanlı Hükümeti’nin borçlarını ödemede acze düşeceği daha 1874’te belli olmaya başlamıştı. 1874’te imparatorluğun hemen her tarafında tarımda üretim seviyesi kapalı ekonomi ihtiyaçlarının da altına düşmüştü. Hükümet bu sebeple bir çok yere açlığı önlemek için yardım göndermeye mecbur kalmıştı. Fakat bütün bu olaylar Avrupa borsalarında zaman zaman kısa süreli etkiler yapmasına rağmen Osmanlı Bankasına verilen mali durumu düzenlemesi yetkisi Avrupalı alacaklıların zedelenen ümitlerini tamire yetmişti. Fakat Bosna Hersek İsyanı her şeyi alt üst etti. Bu ara Abdülaziz’in saray masraflarını kısma önerilerinin getiren sadrazamları birbiri ardı sıra değiştirerek Galata bankerlerinden inanılmaz Şartlarla borç alması Avrupalı alacaklıları bir anda ümitsizliğe sevk etmişti. Durum o hale gelmişti Balkanlardaki isyanları bastırmak üzere asker sevk etmek için yabancı vapur acentelerine ödeyecek para bulunamaz olmuştu. Abdülaziz bu arada isteklerine karşı çıkan ve durumun vahametini bütün çıplaklığıyla önüne seren Hüseyin Avni Paşa’yı azlederek yerine kendisine istediği parayı bulmayı vaat eden Mahmud Nedim Paşa’yı 1875 Ağustos sonunda tekrar sadrazamlığa getirmiştir. Bu şekilde onuncu defa sadrazam olan Mahmud Nedim Paşa bütün dünya borsalarına ayağa kaldıracak olayı gerçekleştirecekti.

Mahmud Nedim Paşa’nın 1875 yılı ana para ve faiz taksitlerinin yarısını ödeme kararı içte ve dışta türlü yorumlara ve kendisini hedef alan ithamlara yol açmıştı. Aslında bu karar Hüseyin Avni Paşa, Midhat Paşa, Mütercim Rüştü Paşa ve diğer kimselerden oluşan hükümet erkanının hazır bulundukları bir toplantıda alınmış olmasına rağmen bu işteki çıkar sağlama suçlamasına büyük ölçüde Mahmud Nedim Paşa hedef olmuştu. İleri sürüldüğüne göre bu karardan önce Galata borsasında banker Hristaki ile birlikte borsa oyunları ile Mahmud Nedim Paşa büyük kazançlar sağlamıştı. Bilindiği üzere anapara ve faizlerin yarısının ödenmesi Osmanlı Tahvillerinin değerini büyük ölçüde düşürmüştü. Oysa o günlerde bütün Borsada likidasyonlar istikrara ve hatta yükselişe ayarlanmıştı. Sonradan 5. Murat’ın tahttan indirilmesi ile padişah olan Abdülhamit tarafından amcası Abdülaziz’in öldürülmesi işine birlik olanları parasal yönden desteklediği için suçlandığını duyarak gizlice Avrupa’ya ya kaçan ve bir daha dönmeyen meşhur banker Hristaki Zoğrafyon ise Avrupa gazetelerine verdiği beyanatta olaydan sonra ancak Mahmud Nedim Paşa ile görüştüğünü ve kendisine daha önce haber verilmiş olsaydı beraberce büyük paralar kazanabileceklerini açıklamıştır. Oysa bazılarına göre Mahmud Nedim Paşa her ne kadar borsa işlerinden anlayan bir kişi ise de bu işi bir bankerin desteği olmadan varsayımı da gerçek olabilirdi. Fakat bu operasyonun bir anda zengin olma yollarını açacağı düşüncesi ile bir çok kimseler Midhat Paşa da başta olmak üzere bütün hükümet üyelerini suçlamışlardı. Yüzde 50’lerin karşılığı olarak verilmek üzere % 5 faizli ve beş senede amorti edilecek 35 milyon Osmanlı lirası değerinde tahvil ihraç etmişti. Bu tahvillere piyasada “Ramazan tahvilleri” adı verilmişti. Fakat Ramazan’ın sonu geldiğinden, oruç tahvil sahiplerini bu tarihten sonra vuracaktı.

Bilindiği gibi o günlerde hükümetin başında bir sürü bela vardı. Bosna-Hersek isyanı henüz söndürülmeden Sırbistan ve Karadağ ile savaş başlamıştı. Buna rağmen hükümet bu kargaşalık içinde bir müddet daha kuponların yarı faiz ve anaparalarını ödemeye devam etmişti. Fakat birkaç aya varmadan bu ödeme durdurulmuş yalnız Mısır Vergisi karşılığı tahvillerin faiz ve anapara taksitlerinin yarısı Mart ayına kadar ödenmeye devam edilmişti. 1858 borcunun vadesi gelen taksitleri Londra’ya gerekli para gönderilemediğinden, vadesinde ödenememiş; 1869 ve 1873 borçlarının taksit ödenmesi de Temmuz ayına ertelenmişti. Temmuz ayında ise, Sırbistan, Osmanlı hududuna saldırıya giriştiğinden, hükümet büsbütün acze düşmüştü. Böylece Nisan 1876’dan itibaren Osmanlı tahvilleri hamilleri bir sürü acı ve kahredici olaylarla karşılaşacaklardı. Muharrem Kararnamesi’nin uygulanma gününe kadar da bu tahvil sahipleri, çeşitli girişimlerine rağmen, elleri boş döneceklerdi.

Gerçekte Osmanlı hükümetleri 1854’teki ilk dış borçtan 1874’te alınan dış borca kadar 5.3 milyar frank borçlandıkları halde, sadece 3 milyar frank elde etmişlerdi. Yirmi yıllık zaman dilimi içinde Osmanlı hükümetleri gerek aracı kuruluşlara, gerek tahvil sahiplerine 2 milyar frank değerinde bir rant ödemişlerdi. Bu da aslında borcu borçla ödemenin normal bir sonucuydu.

Borçlanılan meblağ ile ele geçen meblağ arasındaki fark dünya mali tarihinde görülmemiş ve daha sonra da görülemeyecek bir toplama ulaşmıştır. Aslında bu farka kredilerin sağlanmasında finansör durumunda olan banka ve aracı kuruluşların % 6 veya % 7 oranındaki komisyon ve risk paylarını da eklemek gerekmektedir.

Ayrıca bunlara hükümetin gerek dıştan, gerek içten Galata bankerlerinden % 30’dan daha aşağısına razı olarak yaptığı ufak borçların getirdiği kayıpları da ekleyecek olursak, Osmanlı hükümetlerinin bu müddet zarfında adı geçen borçlardan sağladığı net hasılatın, 5,3 milyar frank tutarında borç için sadece 2.7 milyar franka varabildiğini görürüz.

Alınan bu borçların nerelere harcandığına gelince, hemen şunu ifade edelim ki ilk üç kredi (1854, 1855, 1858), Kırım Savaşı ile bunun doğurduğu sonuçların parasal yönden amirine ayrılmıştır. Bunları takip eden beş borç (1860, 1862, 1863, 1865), kağıt kaimelerin piyasadan çekilmesinde, dahili borcun konversiyonunda ve dalgalı borçların bir kısmını indirmede kullanılmıştır. 1869 kredisi Girit isyanının bastırılması için yapılan askeri masraflara ve ordunun reorganizasyonuna harcanmıştı. 1876’daki ikramiyeli Rumeli tahvilleri hasılatı ise hükümetin eline geçmeden yapımcı Baron Hirsch’e teslim edildiğinden, en olumlu yönde harcanan kredi olmuş ve bununla Rumeli Demiryollarının yapımına başlanmıştır. 1971’den 1875’e kadar alınan krediler bütçe açıklarını kapatmaya ve dış borçların vadesi gelmiş anapara ve faizlerinin ödenmesine tahsis edilmiştir. Osmanlı hükümetini mali iflasa götüren bu devamlı borçlanma politikası birçok kişilerce Abdülaziz’in saray israfları ve büyük kentlerde oluşan tüketim toplumu modelinin doğal bir sonucu olarak kabul edilmektedir. Nitekim 1954-75 yılları arasında devletin eline geçen bu paraların önemli bir kısmı iç piyasaya bir canlılık getirmiş ve özellikle azınlıklar ticari ve iktisadi faaliyetleri ile bundan büyük paylar almışlardır. Diğer taraftan, saray ve yüksek kademe devlet memurları bu krediler sayesinde yüksek maaşlar alabilmişler ve imparatorluğun iktisadi gücünün çok üstünde bir hayat sürdürmüşlerdir. Fakat bu gerçeğin yanında bir de ordu için silah, mühimmat alımlarıyla çeşitli yerlerde çıkan isyanları bastırmak, küçük çapta da olsa savaşları sürdürmek için gerekli olan diğer masrafların da payını unutmamak lazımdır. Hele Abdülaziz’in kuvvetli bir donanma kurmak için sarf ettiği paraların hesabını hiç unutmamak gerekir. Ne yazık ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu dönemde Avrupa’dan silah, askeri araç ve malzeme almak için ödediği paraları açığa kavuşturan bir araştırma henüz yapılamamıştır.

Mali İflasın Sonuçları

Osmanlı hükümetinin her türü ödemeleri durdurmak zorunda kalması, Borsada bütün Osmanlı tahvillerinin fiyatlarının süratle düşmesine sebep olmuştu. İşin en kötüsü hükümetin başına gelmiş oluyordu. Zira borsalardaki bun düşüşten en çok zarar gören hükümete kısa vadeli avanslar vermede tek kaynak olan Galata bankerlerinin müesseseleri olan Crédit Général Ottoman, İstanbul Bankası (Banque de Constantiople), Osmanlı Kambiyo ve Menkul Kıymetler Şirketi ve bu arada olağan kabul edilebilecek Osmanlı Bankası büyük zararlar kaydetmişlerdi. Hele Crédit Général Ottoman, hükümetin aldığı son borçların hemen tümünün aracılığını yaptığı için büsbütün bir çöküşle karşı karşıya kalmıştı. İstanbul Bankası’nın durumu da daha iyi değildi. Zira bu banka hükümete verdiği avanslar dolayısıyla likiditesini büyük ölçüde yitirmişti. Yarısı ödenmiş olan her biri 500 rank değerindeki hisse senetlerinin değeri, bir yıl önce 500 frankı da aşmış olmasına rağmen , 300 frank civarına düşmüştü.

Bir taraftan Galata bankerlerinin çok kötü duruma düşmesi, diğer taraftan kaimelerin büyük değer kaybetmesi hükümeti hemen hemen bütün vergi dışı parasal kaynaklardan mahrum etmişti. Ellerindeki Osmanlı tahvillerinin bir iki yıl içinde beş mislinden fazla değer kaybetmesi Galata bankerlerinin banka ve banka kuruluşlarını oldukça sarsmıştı. Oysa bunlar 6 Ekim 1875’e kadar hükümete sağladıkları kısa vadeli avanslardan 1860’ların başında % 7 faiz alırken 1874’te % 15’e varan faizlere ulaşmışlar ve ellerinde tuttukları Osmanlı tahvillerini borsada spekülatif amaçlarla kullanarak büyük kazançlar sağlamışlardı. Fakat içine düştükleri durumda artık bunların da hükümete avans verecek halleri kalmamıştı. Ama, iddia edildiğine göre bunlar kaime üzerinde yaptıkları alım satımlarla bu zamanlarını telafi edecek duruma gireceklerdi.

Bütün Avrupa’da ise ellerinde Osmanlı tahvilleri ve hatta Osmanlı Bankası hisse senetleri bulunan kuruluş ve şahıslar, işin hukuki tarafını bir yana bırakarak feryada başlamışlardı. Hukukçular ve hukuka bağlılığı kendilerine mezhep edinmiş devlet adamları hukuki yönden yapılacak hiçbir şey olmadığını söylüyorlardı. “ % 20 ye varan faiz alırken düşünselerdi, kimse onlara gidin sıraya girin, Osmanlı tahvillerini satın alın dememiştir ” diyorlardı. Avrupa’da geçmişte de böyle şeyler olmuş ve finans tretelerine bile geçmiştir. Meşhur Fransız maliyecisi Gaston Jeze, Cours de Science des Finances adlı kitabında 1848 İhtilali sebebiyle Fransız tahvillerine para yatırmış olan İngilizlerin uğradığı zararların sonuçları hakkında İngiliz devlet adamlardan Lord Palmerstonun şu sözlerine yer vererek konuya ışık tutmuştur; “ Eğer İngilizler bir yabancı devlete sermayelerini ödünç vermişlerse bunu bir gelir sağlamak için yapmışlardır. Bu işi yaparken de borçlunun aczi halinde katlanmak zorunda kalacakları risklerin hesabını yapmak zorundaydılar. Bu ihtimali hesaba katmamışlarsa öngörülerinde hataya düsen her spekülatör gibi sonucuna katlanmak zorundadırlar.” Aynı düşünce 1876 da Lord Derby ve 1880 de Lord Salısbury tarafından tekrarlanmıştır. Nitekim Lord Derby bu konuda verdiği bir demeçte, Osmanlı hükümetine İngiliz hükümeti olarak resmen hiçbir baskı yapamayız, bu sebeple Osmanlı hükümetinin borçlarını ödemeye reddetmesi üzerine bizim hükümet olarak kuvvet kullanmamız söz konusu olamaz demiştir.

Fakat bu hukuka saygılı Avrupa’nın yanında Haçlı seferini hala taptaze akılda tutanlar da vardı. Bulara göre hukuka bağlılık uygar ülkeler arasında söz konusu olabilir. Oysa Osmanlılar henüz uygar sayılamazlardı. Bu ülkede hukuka bağlılık diye bir şey yoktu. Bu sebeple alacaklı vatandaşların haklarının korunması için uygar olmayan girişimlere başvurmak hatta olamazdı.

Bir başka iddia da Osmanlı hükümetinin ödemeleri durdurmasının hileli iflas şeklinde yorumlanmasından kaynaklanıyordu. Nasıl adı borç alacak işlerinde hileli alacaklarının haklarının gasp edilmiş olmasını önlemek için devlet çeşitli kurumlarıyla müdahale edebiliyorsa Osmanlı borçlarının da bu kurumca değerlendirilmesi gerekirdi bu iddiayı öne sürenler ödememesi durumunda sonra Osmanlı hükümetinin israflı tutumunu devam ettirdiği ispata ve kendilerini haklı göstermeye çalışıyorlardı bütün bu iddialar özellikle alacaklılar lehine zor kullanılması konusu Osmanlım hükümetlerinin ödemelerin durdurulmasından sonra her türlü anlaşma ve uygulaşma teklifini karşısınca hassas davranmaya yönelmişti fakat ileride göreceğimiz gibi uzlaşma bir uzlaşma amacıyla Fransızlar ve İngilizlerin kurtuldukları ve hatta rakip durumuna girdikleri için sonucun alınması gecikmişti önemli bir sebebini teşkil edecekti.

Uzlaşma ve Mücadele Projeleri

Osmanlı borçlarını incelemiş olanların ara devre olarak tanımladıkları 6ekim 1875 ile muharrem kararnamesinin imzalanma tarihi olan 8 20 ocak 1881 tarihleri arasında Osmanlı borçları konusunda bir dizi uzlaşma ve müdahale projeleri ortaya atılmıştı şimdi bunları sırası ile ele alacağız.

HAMMOND PROJESİ

Avam kamarası üyesi ve Osmanlı kavilleri hamilleri birliğinin başkanı M Hammond Osmanlı hükümetinin ödemeleri durdurmasını takip eden günlerde bir likidasyon projesi hazırlamıştı bu proje 7 ocak 1875te Osmanlı tahvilleri hamili olan İngiliz vatandaşlarının yaptıkları ilk toplantıda onay almıştı Aslında Hammond projesi bu konudaki ilk proje olmasına rağmen ilerde muharrem kararnamesi ne esas teşkil edeceğinden bu konuyla uğraşmış olanlarca bütün ayrıntıları ile inceleşmiştir bu projenin ana hatlarını şu şekilde belirtiriz :

6ekim 1875te Osmanlı hükümetinin aldığı kakarla olduğu gibi yeni karala yeni tahviller çıkarılmaması mevcut tahvillerde ve kuponlarında hiçbir değişiklik yapılmaması

Mevcut garantileri muhafaza etmek veya benzerleri ile değiştirmek

Osmanlı borçlarına tahsil edilmiş gelirleri gözetlemek ve toplamak için bir İngiliz bir Fransız bir Alman, Avustralyalı ve bir İtalyan delegeden oluşacak uluslararası bir komisyon kurmak hasılatın Osmanlı bankasının Londra şubesinde toplanması ve çeşitli borçların ödemesi ve tahsili

Borçlara karşılık olarak gösterilen Mısır ve vergisi için üç maddede yazılı hükümler geçerli olmayacak bu hükümler bu vergi geçmişte olduğu gibi İngiltere bankasına aktarılacaktır fakat bu bankanın rehin olarak gösterildiği borçlar indirime tabi tutulacak ve bu operasyon doğacak karlar diğer borçların itfa ve faiz ödemesine kullanılacaktır

Yüzde 6ya indirilecek 1872 hazine bonoları hariç mevcut tahvillerin hiç birinin faizi değiştirilmeyecektir bu faizler yüzde 10 arasında arttırılmış tahvillerin edisyon değerleri üzerinden hesaplanacaktır eskiden noidal değer üzerinden hesaplanmaktaydı buna göre de daha önce gördüğümüz gibi altın yapıldığından yüzde on artışa rağmen ödenecek faiz oranlarının düşürüleceği ortaya çıkmaktadır bu projeye göre o tarihte 197.117.160 sterline varmış olan Osmanlı dış borçları 118.111.248sterline düşmüş oluyordu 12.375.904 sterlin olan yıllık faiz ve nakit para ödemelerinde 7.032.160sterline düşmüş oluyordu Hammond projeyi Osmanlı hükümetine anlatmak için İstanbul’a geldiğinde,Osmanlı ilgilenirine yaptığı açıklamalara karşı olumlu cevap alamadı

Osmanlı hükümeti projedeki uluslar arası komisyon teklifine karşı çıkmıştı yabancılar gelip vergilerimize tahsil edecekler şeklinde ifade eden proje esasları oldukça yadırganmıştı ayrıca Hammond’un sadece İngiliz tahvil hamillerini temsil etmesi ve Fransız hamillilerine danışmadan oluşturma onların namına hareket etme olası Fransızları kızdırmıştı oysa toplam yönünden Fransızlar öndere geliyorlardı nitekim Fransız tahvile ve hamilelerin kendi

haklarını savunması için seçtikleri Fransa’nın eski ,İstanbul m bourge 26 ocak 1876 tarihli bir mektupla Hammond ta projenin Fransızlar yönünden bilinişti bu proje belli Osmanlı hükümetlerini bir dereceye haklı çıkardığından belki de Fransızların kendilerinden içinde bulunacağına protesto edecek amaçla bir belge buna rağmen bazı gerçekleri getirdiği ve insafın sınırlarını iyice belirttiği için ondan sonra gelen projelere tek taraflıda olsa odan sonra gelen projelere tek kararlı da olsa bir kaynak olmuştu

TOCGUEVİLLE PROJESİ

Çıkarları birleştiği için İngiliz ve Fransız Osmanlı tahvilatı hamilleri arasında Hammond projesi konu edilerek çıkan sürtüşme kısa zamanda ciddi bir birleşmeye dönüştü Osmanlı borçları Fransız-İngiliz komitesi o devirde Paris’te plase Vendome’daki bir bina faaliyet gösteriyordu komite yaptığı bir toplantıda Fransız comte de tocgueville projesine aykırı ve Osmanlı hükümetlerinin 6 Ekim 1878 ocağında İstanbul’a geldi ve aşağıda ana hatlarını sunacağımız planlamayı babı aliye sundu

tocgueville projesi Hammond projesine aykırı ve Osmanlı hükümetinin 6 Ekim1875 tarihli kararına uygun olarak Osmanlı borçlarını birleştirmesini teklif ediyordu buna göre borçlarının emisyon fiyatları düşürülerek ödenmemiş faizler ana paraya ithal edilecekti bu şekilde birleştiren tahvil edilecekti bu proje mısır vergisi karşılık olarak gösterilmiş ve tamamen İngilizlerin elinde bulunan 1854-1855 ve 1871 tarihi kavilleri bu birleştirme işinin dışında bırakılarak ayrı bir düzenleme getiriyordu

Yani tahvillere karşılık ve garanti olarak da Osmanlı hükümetinin aşağıdaki gelir kaynaklarını tahsisini istiyordu:

Gümrük gelirleri

Bazı vasıtalı vergiler: Tütün, tuz, damga resmi alkol

Kıbrıs adasının safi geliri.

Bulgaristan Vergisi

Patent vergisine yapılan zammın sonucu olarak ortaya çıkacak hasılat fazlası

Proje, borcun itfasına tahsis edilecek bu gelirlerin tahsili, yönetimi ve düzenlenmesi için altı üyeden oluşacak bir komitenin kurulmasını öngörüyordu: bunların ikisi Osmanlı hükümeti tarafından seçilecek ve aralarında bir de komisyonun başkanı olacaktı. Diğer üyelerin ikisi Fransız, ikisi İngiliz hükümeti tarafından seçilecekti.

Tocqueville projesinin en önemli tarafı Osmanlı hükümetini yeni bir borç yükü altına sokmasaydı böylece eski borçlar tasfiye olacak gibi görünüyorsa da aslında tazeleniyordu. Projeye göre 200 milyon frank değerinde 9.88 den ihraç edilecek % 6 faizli bir konsolide borç mukavelesi ortaya çıkıyordu. Böylece Osmanlı hükümetine eski borç servisini karşılamak için projenin tasdikinden hemen sonra 50 milyon ödenecek, geri kalan tutar gelecek 3 ay içinde tasfiye olunacaktı.

Tocgueville projesi de gerek Osmanlı hükümeti ,gerek diğer bazı alacaklı kuruluşlarca uygun görülmemişti .Osmanlı hükümeti komisyonun İngiltere ve Fransız hükümetleri seçilmesini ilerde politik baskılara neden olacağı düşüncesiyle kabul etmiyordu.bunun yanında Osmanlı bankası credit lyonnes comptoir d’escompte gibi yabancı bankalar yanında galata bankerlerine ait olan societe general ve kamondo müessesesi de projeyi benimsememişlerdi.İngiltere’de clarke grubu projeye karşı çıkmıştı.

3 mart 1878 ‘ de Rusya’yla yapılan Ayastefanos antlaşması’nda da Rusya delegeleri kendilerinin katılmadığı hiçbir mali anlaşmayı geçerli saymayacaklarını ifade ederek tocgueville projesine karşı çıkmışlardı.Ruslar Osmanlı hükümetinden istedikleri savaş tazminatına öncelik kazandırmak istediklerinden kaynakların Osmanlı borçlarına tahsisi tekliflerini bu açıdan olumsuz karşılıyorlardı.

Tocgueville ve Hammond projelerinden başka Lord beaconsfielde ve sir Stratford ‘un mısır vergisi’nin kapitalizasyon projesiyle,Fransız bankası comptoir d’escompte’un hazırladığı projeleri’nde bu arada zikretmek gerekir.İngiliz projesine göre mısır vergisi%4’ten kapitalice edilerek Osmanlı hükümetine bu vergi karşılık gösterilmek suretiyle vaktiyle aldığı borcun tasfiyesinde kullanmak üzere 17 milyon sterlin verilecek ve mısır vergisi böylece İngilizlere bırakılacaktı.comptoir d’escompte bankası’nın projesi göre 340.000.000 frank değerinde yeni bir konsolide borç akdedilecek ve bunun 100 milyon franklık kısmını Osmanlı tahvilat hamilleri yüklenecekti.ayrıca bu projeye göre Osmanlı borçları emisyon değerlerine göre % 88’e indirtecekti. Böylece düşürülen borcun garantisini teşkil edecek gelirlerin saptanması için uluslar arası bir komisyonun teşkili öngörülüyordu. Fransa’nın İstanbul elçisi M. Fournier’nin bütün gayretlerine rağmen bu proje de askıda bırakılmıştı.

Osmanlı Alacaklıları ve Berlin Kongresi

Ruslarla yapılan Ayastefanos Antlaşması Osmanlı tahvilat hamillerini yeni baştan endişeye düşürmüştü. 1876 Nisanında ödemeleri durduran Osmanlı hükümetleri Rusya Savaşının finansmanı için bütün kaynakları zorlamışlar ve sonuçta hemen tümünü kurutmuşlardı. Kaime ihracı suretiyle halka borçlanılmış ve hazine bonoları e avanslar yoluyla Galata bankerlerinden alınan borçlar, aşağıda göreceğimiz gibi, alışılmış sınırları çok aşmıştı. Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğundan toprak istemesi bir kısım gelirlerin elden gitmesi anlamına geldiği için, ayrıca savaş tazminatını ödemek mecburiyetinde kalacak olan Osmanlı hükümetinin Avrupalı tahvilat hamillerine uzun bir süre bir şey ödemeyecek duruma gireceği düşünülerek, Berlin Kongresinde finans konularının ele alınması zaruri olmuştu.

Bilindiği gibi Berlin Kongresi, Avusturya-Macaristan hükümetinin teklifi ve Almanya hükümetinin daveti üzerine İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya ve Osmanlı devlet temsilcilerinin iştirakiyle 3 Mart 1878 de Rusya ve Osmanlı devletleri arasında Ayastefanos ta imzalanan antlaşmayı gözden geçirip düzeltmek amacıyla toplanmıştır. Kongre 13 Haziran 1878 de açılır açılmaz Osmanlı tahvilat hamilleri hiç vakit geçirmeden isteklerini bu kongreye götürmüşlerdir. Aslında bu kongre Osmanlı tahvilatı hamilleri için büyük bir fırsattı; Bir taraftan büyük devletlerin Ayastefanos Antlaşması hükümetlerini Osmanlı Devleti lehine değiştirmesinde ön şart olarak alacaklarının akıbetini öne sürdürebilecekleri gibi, bir taraftan da aynı işi yaparak alacaklarının garantilerinin Rusların eline geçmesinin önleyeceklerdir.

Ayastefanos Antlaşması’yla Ruslar Osmanlı Devleti’nden 300 milyon altın para değerinde tazminat istedikleri gibi, Osmanlı tahvilat hamillerine gelirlerinin bir kısmı rehin edilmiş bulunan Rumeli toprakları da Rusya’ya terk edilmişti. Osmanlı Devleti, bu ağır yük altında muhakkak ki Osmanlı tahvilat hamilerine olan borcunu uzun zaman ödeyemeyecek duruma düşecekti. Ayrıca bu antlaşma ile Karadağ, Sırbistan ve Bulgaristan’ın bir nevi muhtariyete kavuşmasıyla Osmanlı borçlarının bunlara düşen payının bu toprakların yeni sahiplerine aktarılması gerekiyordu.

Berlin Kongresinde haklarının konu edilmesinde etkili olabilmek için Fransız tahvilat hamilleri M. Kerartyyi İngilizler de Hammond ve James Landonu Berline yollamışlardı.

İlk olarak bu kongrede, son savaş sonucu Osmanlı İmparatorluğu’ndan toprak almış olan Karadağ, Sırbistan ve Yunanistan’ın yeni ele geçirdikleri topraklara düşen Osmanlı borcu payını ödemeleri söz konusu oluyordu. Bu arada Rusya’nın savaş tazminatı alacağı da garantiler yönünden Osmanlı borcunun önüne geçiyordu.

Sıra Osmanlı hükümetinin borçlar konusunda izleyeceği politikaya gelince büyük devletler delegeleri hemen ileri atılarak Osmanlı delegesi Karatodori Paşanın borçların ödenmesi ve bu borçlara ait ipotek ve garantiler hakkinde kendilerini tatmin edici bir konuşma yapması talebinde bulunmuşlardı. Karatodoru Paşa böyle her konuşmayı hükümetine yeniden danışmadan yapamayacağını belirtmiş ve içinde bulundukları durumu açıklamaya çalışmıştı. Bu arada Sırbistan , Yunanistan ve Karadağ’da bulunan Osmanlı memur ve görevlilerin bir süre daha görevde kalmalarını ve maaşlarının bu devletler tarafından verilmesini talep etmişti. “ Bunları geri yollarlarca bu kadar adamı biz nereye yerleştirebiliriz” şeklindeki cümlesi bütün delegeleri güldürmüştü.

Karatodori Paşanın hükümetine danışma teklifi üzerine İtalya temsilcisi söz almış, şu teklifi yapmıştı:

“Kongrede temsil edilmiş bulunan büyük devletler hükümetleri tarafından seçilecek üyelerden oluşacak bir komisyonun İstanbul’da tesis edilmesi fikrindedirler. Bu finans komisyonu Osmanlı borçlarının tahvilat hamillerinin isteklerini incelemek ve onlara Babıali’nin mali durumu ile bağdaşabilir olumlu bir sonuca ulaşabilmek için en etkili yolları tekli etmekle görevlendirilecektir.”

İtalyan delegesi Kont Sorti’nin bu teklifine cevap olarak karatodori paşa hükümetinin böyle bir komisyonun kurulması konusunda müspet bir tavır takınmak için henüz hazır olmadığını,yalnız borçların ödenmesinde bütün gayretlerini sarf edeceklerini ve kaynakların el verdiği oranda tahvil sahiplerini tatmin edeceklerini ifade etmişti.ancak Rus delegesi savaş tazminatı için tanınan önceliği zedeleyecek her harekete karşı gelmesi,bismark’ın da İngiltere ve Fransa ile iktisadi alanda büyük rakip olması ve Osmanlı piyasasını ele geçirmek için Osmanlı hükümetine dost görünmek istediği İtalyan delegesinin teklifinin gücünü azaltmıştı. Rusya ve Almanya’nın borçları karşılığı gelirlere el koymak modelini öngören böyle bir komisyonun teşkiline taraftar olmamalarına rağmen kongrenin bu kararı kabul etmesi Osmanlı tahvilat hamillerini ümitlendirmişti. Ancak kongre sona erdikten sonra alacaklı milli gruplar arasında yine çekişme başlamış ve birinin gizliden gizliye yaptığı temaslar diğerlerini güçlendirdiği için kongrede varolan sönüş böylece bir süre daha etkisiz kalmıştır.

Galata Bankerlerinin Devreye Girmesi

Berlin Kongresinde Osmanlı borçları konusunda verilen karar tıpkı aynı konumdaki diğer projelerde olduğu gibi yabancıların hükümete ait yetkileri kullanması şeklinde yorumlanmıştır. Bu yorum sadece Babıali basınında değil Beyoğlu basınında görülmektedir. Galata bankerlerinin sözcüğü durumuna girmiş olan bir kısım Beyoğlu basını yabancıların gelip vergi gelirlerini toplamaları devletin egemenlik hakkına saldırı sayıyorlardı. Onlara göre projelerde görülen tutumlar Galata bankerlerinin hükümetin o zamana kadar alışılmış usullerle finansörü olmasına son vermiş olacaktı. Gerçekte Galata bankerleri Mahmut Nedim Paşa operasyonunda çok büyük zararlara uğramışlardı. Ama hükümete aynı devrede verdikleri avanslardan aldıkları yüksek faizler ve kaime spekülasyonunundun bu zararlarını telafi etmişlerdir. Bu sebeple Rusya savaşında süresinde hükümeti finanse etmeye devam etmişler, ve hatta Rusya’ya ödenecek savaş tazminatı için hükümeti yabancılara muhtaç etmeyeceklerini bile açıkça ifade etmişlerdi. Galata bankerleri bu iyi niyetlerini bir proje haline getirerek hükümete sunmuşlar ve hükümet de bunu uygun bularak 10-22 Kasım 1979 tarihinde yürürlüğe koymuştur. Bu projenin özelliği Galata bankerlerinin ve Osmanlı Bankası’nın hükümete vermiş olduğu kısa vadeli avans ve borçların altı adet gelir kaynağına dayandırılmasıydı. Bu sebeple “ Rüsum-ı Sitte” (Altı Vergi) adıyla anılacak anlaşma imzalanmıştı. Buna göre hükümet Osmanlı Bankası ve diğer Galata bankerleri hükümetin kısa vadeli olarak almış olduğu ve savaş dolayısıyla vadelerini ödeyemediği borçlar karşılığı olarak aşağıda açıklayacağımız altı devlet gelirlerini karşılık gösteriyordu. Antlaşma on yıllık bir süre için imzalanmıştı. Gerçekte bu çok önemli altı gelir kaynağının Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerine alacakları karşılığı bırakılması Avrupalı alacaklılar yönünden iç alacaklılara bir öncelik tanınması anlamına geliyordu. Fakat Avrupalıların buna itiraza pek hakları yoktu. Zira savaş süresince Osmanlı hükümetinin bütün taleplerini reddetmişlerdi. Buna karşılık Osmanlı Bankası çıkarılan müdafaa tahvillerine Avrupa’dan bir tek alıcı çıkmadığı halde bütün kaynakları kullanarak bu tahvillerin yükünü üstlenmişti. Ayrıca kaimelerin piyasayı altüst edecek derece değer kaybetmesini önlemede de bu bankanın büyük rolü ve hükümete desteği görülmüştür. Aynı şekilde Galata bankerleri de bu sıkışık zamanda hükümete avans ve kısa vadeli sağlamada kusur etmemişlerdi. Bu sebeple Rüsum-ı Sitte antlaşması bir bakıma Osmanlı hükümetini o zamana kadar yaptığı kredi anlaşmalarının en akılcı ve en gereklisi olarak görülmekteydi. Rüsum-ı Sitte Said Paşa’nın sadrazamlığa ve İbrahim Efendinin maliye nazırlığına atandıkları günlerde bu ikisinin müşterek çalışması sonucu gündeme getirilmiştir. O günlerde hükümetin Osmanlı bankası ve Galata bankerlerine borcu 8.725.000 Osmanlı lirasıydı. Bu miktarın ¾ ü Osmanlı Bankasının alacağını tekil ediyordu. Anlaşmaya göre Rüsum-ı Sitte İdaresi adıyla bir müessese kurulacak ve bu idareye aşağıdaki altı rüsum tahsis edilecekti.

Müskirat

Pul

İstanbul ve civarı deniz ürünleri rüsumu

İstanbul ve civarı Edirne, Samsun, Bursa ipek öşürcü

Tömbeki

Tütün inhisarı.

Teşkil olunacak (Rüsum-ı Sitte İdaresi) hiçbir teminat ve mesuliyet karşılığında bu varidatı devlet hesabına masrafı varidattan düşmek şartıyla cinayeti taahhüt ediyordu. 8.7555.000 lira olarak saptanan borcunun yıllık faiz ve anapara ödemelerinin 1.100.000 lira tutacağı hesaplanmıştır. Eğer Rüsum- Sitte hasılatı bu yıllık miktarı aştığı takdirde –ki aşacağı muhakkak görülüyordu ve nitekim ilk uygulama yılı sonuçları bunu gösterecekti-. Geri akalan varidat dış borçların finansmanında kullanacaktı.

Aslında Rüsum-ı Site’nin mültezimleri ve hükümetler adı geçen anlaşmayı imzalamış olan Osmanlı Bankası tecilcileri ve Galata bankerleri şu kişilerden oluşmaktaydı. Osmanlı Bankası’nın temsiler H.Fostur, Emile Deveaux ve Von Has; Galata bankerleri: Jorj Zarifi, Salaman Fernandez, Bernard Tubini, Östaj Ojenidi, Teodor Mavrokardato, A. Vlasto, A. Baker, Paul Stefanoviç, Şilizzi Leonidas Zarifi (Jorj Zarifi’nin oğlu), Jorj Koronino, Ülis Nekroponte, Z. Stefanoviç.

Osmanlı hükümeti bu antlaşmaya bağlı olarak tarihte 1-13 Ocak 1880’den başlamak üzere yukarıda açıkladığımız Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerine olan borcun dışında kalan iç ve dış borçlar için yılda 1.350.000 Osmanlı lirası tahsilat yapacağı bildirilmişti. Bu tahsilatın kaynakları şunlardı:

Rüsum-ı Sitte hasılat fazlası

Kıbrıs ve Doğu Rüsumları

Eğer bu iki varidat yekunu bu belirtilen rakama Bulgaristan Prensliği Vergisi, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ’ın Duyun-u Umumiye hissesi olarak verecekleri tutar, yeni konulacak vergilerin safi hasılatın 1/3 ü temettü vergisi yerine konulacak patent vergisinin sağlayacağı hasılatın fazlası, ticaret antlaşmalarının yenilenmesinden sonra Gümrük varidatında meydana gelecek şartın 13 ü aslında “Patent Vergisi”, Osmanlı Bankası zamana kadar yabancıların muaf olduğu bir tür kazanç vergisiydi. Hükümetin bu verginin kapsamına memleket dahilinde sınai ve ticari kazanç sağlayan yabancı tabalı kişi ve kuruluşların da alınması için 1880’de yeni bir atılıma girmişti. Bu sebeple bu vergi hasılatının borçlarının ödenmesine tahsisinden maksat Avrupa devletlerinin kapitülasyon hükümlerinden istifade ederek kendilerine tanınan bu muafiyetten vazgeçmelerin sağlamaktı. Aynı şekilde Gümrük resimleri de kapitülasyon hükümlerine bağlı olarak düzenlemekte olduğundan, Gümrük varidatını artırmak için yeni ticaret antlaşmalarını bu yönde değiştirmeler yapmak ve hükümler koymak ancak hasılatın fazlasının dış borçlarının ödenmesine tahsis edilmesi şartıyla mümkün olabilirdi. Osmanlı hükümeti Galata bankerleri ile Rüsum-ı Sitte antlaşmasını yaparken, dış borçların denmesinde de iyi niyet göstermiş olması Avrupalı alacaklıları hiç te memnun etmemişti. Galata bankerleri hükümetin karşısına bir sendika yani derli toplu bir kuruluş olarak çıkmalarına karşılık Avrupalılar henüz böyle bir garantiye erişemediklerini ileri sürerek şiddetler bu işe karşı çıkmaya başlamışlardı. Hele Galata bankerlerinin bu işi bir milli dava olarak kabul etmeleri ve imparatorluğun yaşamasını kendi öz menfaatleriyle birleştirerek bir milli iyi niyet gösterisine girişmeleri Batılı finans çevreleri tarafından şiddetle eleştiriliyordu. “Ne zamandan beri bu Galata mösyöleri birer bey oldular” şeklinde Avrupa gazetelerinde alaycı hiciv dolu yazılar çıkmaktaydı. Fakat gerçekte Galata beyleri bu defa işi sıkı tutacaklardı. Başarısızlıklarını bir zafer olarak ilan edecek olan Avrupa’ya muhtaç duruma düşmemek için Rüsum-ı Sitte İdaresinin başına Romanya maliyesini kısa zamanda düzelterek büyük başarılar sağlamış olan R. Hamilton Lang’ı getirmeyi başarmışlardı. Hamilton Lang maliyeci olmakla birlikte Yunanistan ve Karadağ sınır ihtilafının çözümü ve Ermenistan ıslahatı gibi siyasi meselelerde görev alarak büyük başarı kazandığı için, hükümet ve Osmanlı basını tarafından iyi tanınan bir kişiydi. Ve bu işin başına getirildiği için Galata bankerlerine güven biraz daha artmıştı. O devre kadar Avrupa finans çevreleri Galata bankerlerini hep aracı olarak kullanmışlar ve onların kendilerine danışmadan hükümete ufak tefek avans ve kısa vadeli borç girişimlerini dahi kontrol altında tutabilmişlerdi oysa şimdi bu işi hiç onlara danışmadan. Kendi başlarına yapmaya kalk tıklarını görünce onları asiler olarak nitelemeye başlamışlardı bunun için ünlü maliyeci Tocqueville 1879 Aralık ortasında İstanbul’a gönderip hükümete 8 milyonluk kredi karşılığı yeni bir borç demesi sunmuşlardı. Fakat bu projede Gümrük vergileri de karşılık olarak gösteriliyordu. Oysa Rüsum-ı Sitte antlaşmasında bu varidat tamamen hükümete bırakılmıştı. Daha sonra İngilizler Hammond’u yollayarak Rüsum-ı Sitte’ye karşı alternatif olarak bir proje sunmuşlardı. Bu projenin Osmanlı hükümeti tarafından Lord salistbury işi siyasi yöne çevirmiş ve Yunanistan ile sürüp gitmekle olan sınır ihtilaflarının itilaflarının çözümünde Osmanlı hükümetine ancak bu alternatif çözüm kabulü halinde destek alacaklarını belirmişti fakat bu görüşler yapılırken galata bankerleri işe fiilen koyulmuşlar ve aşağıda göreceğimiz gibi o güne kadar Osmanlı idaresinde hep arzu edildiği halde bir türlü kurulamayan bir vergi dairesinin temellerini atmışlardı.

Rüsum-ı Sitte’nin İdaresinin Kuruluşu

Rüsum-ı Sitte İdaresi, devlet dışında kalan bir kuruluş olmakla birlikte, Osmanlı tarihinde ilk olarak bir devlet kuruluşu gibi devlete verilmiş olan bir vergi tahakkuku, tarhı ve bağlı işlemleri yürütüyordu. Ve bu o devirde Osmanlı devlet adamları tarafından fazlasıyla eleştirilmiştir. Gerçekte eskiden beri “iltizam usulü” le aşar ve bazı gümrük gelirleri yine Galata bankerleri ve onların ortaklarına, belirli bir peşin hasılat karşılığı devrediliyordu. Fakat bu usulde mültezimlerin kurduğu teşkilat devlet otoritesini ancak sınırlı olarak kullanabiliyordu. Şimdiyse durum başkaydı:

Altı önemli vergi kaynağıyla ilgili bütün işlemler bir devlet dışı kuruluşa bırakılıyordu. Bu sebeple bazım Osmanlı devlet adamları böyle bir kuruluşun başarısızlığını bekliyor ve Avrupalıların benzer kuruluşlar istemelerine karşılık olarak, “işte bakın memleketi sizlerden iyi tanıtanlar bile bu işi yapamazdılar. Siz nasıl yapacaksınız” demeye hazırlanıyorlardı. Rüsum-ı Sitte yönetiminin ilk dönemlerindeki başarısızlık, İstanbul ticaret hayatının içinde bulunduğu çöküntü ve özellikle Anadolu’daki kıtlık ve bun açtığı derin sefalet manzaraları dolayısıyla da konu edilmekteydi. İstanbul ticaret hayatı buhar gemilerinin bu limanı transit olarak kullanmadan diğer limanlara doğrudan doğruya hizmet götürmeleriyle büyük ölçüde sarsılmıştı. Diğer taraftan Osmanlı hükümeti çaresizlik içinde bu kentin vergi yükünü arttırmış ve ağır vergiler dolayısıyla iş yapma şevki kırılmıştı. Nitekim,bir nevi vergi etkisi yapan kaimelerin tedavülden kaldırılmasıyla birçok kimse servetini yitirmişti.

Anadolu’nun perişan hali meşrutiyet rejiminin getirdiği basın hürriyetiyle bütün gazetelerde olanca çıplaklığıyla ortaya atılmaktaydı. Bu gibi yayınlar bedbinlik havasını daha da yaygın hale getirmekteydi. Orduya ve hükümete tarım ürünleri ve diğer malzeme satan tüccarın alacakları senelerdir ödenmemişti. Geciken ödemelere faiz yürütülmediğinden tüccar aldığı krediler için faizleri zarar hanesine yazmak zorunda bırakılmıştı. İşte bu ortam içinde kurulan Rüsum-ı Sitte İdaresi yabancıların fazla karşı koymalarını önleyecek ortam ve şartlar içinde bulunuyordu. Yabancılar “bu tarlada hiçbir şey bitmez” diye düşünerek bu yönetimin kısa zamanda iflasını beklemekteydiler.

Fakat M. Lang’ın başında bulunduğu idare bütün bu engelleri bertaraf edecek güçteydi. 5.714 memur ve müstahdeminin sadece 130’u İslam Türk’tü. Ve bunların bilgi ve tecrübe derecesi Osmanlı devletinin benzer kuruluşlarındaki memur ve görevlilerinkinin çok üstündeydi. Hepsi uzun araştırmayla seçilmiş adamlardı. Ve “adam kayırma”, “iltimas” gibi alışılmış usullere kat’iyyen başvurulmadan seçilmişlerdi.

Lang’ın bu şekilde kurmuş olduğu idare sayesinde bu altı çeşit rüsumun Osmanlı yönetiminde uğradığı suiistimal ve kaçakçılıkları büyük ölçüde önlemek kaydıyla yılda normal olarak 1.620.000 Osmanlı lirası hasılat sağlayacağı umuluyordu. Bu durumda dış borçların ödenmesine yılda 600.000 lira ayırması mümkün olacaktı.

Daha uygulamanın ilk altı ayında Lang’ın ne kadar haklı olduğu ortaya çıkmıştı. Hasılat beklenilenin üstüne çıktı ve bu sonuç Galata ve Avrupa borsalarında o zamana kadar değer kaybetmiş olan Osmanlı tahvillerinin değerlerinin süratle yükselmesine yol açtı. İkinci altı aylık sonuçlar daha da olumlu olunca Avrupa da Osmanlı hükümetinin borç ödemedeki acizliğinin bu memleketin ödeme gücünün olmayışından değil, kötü yönetimden ileri geldiğini anlamış oldu. Fakat Osmanlı hükümetine “biz daha büyük alacaklıyız. aynı işi bize devredin. Biz yapalım” yolunda teklifte bulunmak ve bu teklifi kabul ettirmek için bazı siyasi bahaneler bulmak gereği de ortaya çıkıyordu. Zira halk ve mükellefler her türlü rüşvet ve suiistimali kaldırmış olan Rüsum-ı Sitte yönetiminden çok memnun görünüyordu. Böylece oluşmuş bir kamuoyu varken Galata bankerlerinin yerini almak mümkün olamazdı. bunun üzerine Batılı finans çevreleri hükümetlerine başvurarak Rüsum-ı Sitte yönetimini devralmaya hazır olduklarını ve siyasi yollardan Osmanlı hükümetine bu işi kabul ettirmek için teşebbüste bulunulmasını istemişlerdir. Batılı diplomatlar da hemen Karadağ ve Yunan sınırları ihtilaflarını araya sokarak Osmanlı hükümetini bu konuda harekete gedmeye zorlamışlardır. Bosna-Hersek isyanındaki hatayı tekrarlamaktan korkan Osmanlı hükümeti ilk çözüm olarak Avrupalı alacaklıların temsilcilerine şu öneriyi getirmiştir:

Karşılıklı anlaşma sonucu bir banka kurulacak veya bir bankaya “Rüsum-ı Sitte” İdaresinin yetki ve görevleri aynen devredilecektir. Bu banka “ Rüsum-ı Sitte İdaresi’nin tahsil ettiği gelirlerin yönetimini üstlenecektir.

Osmanlı devletinin dış ve iç borçlarının amortisman ve faiz ödemelerine

% 8 oranında Gümrük resminden elde edilecek gelirle ilerde yapılacak ticaret anlaşmalarıyla bu oranın yükseltilmesinden doğacak ek hasılat

patent vergisi ve temettü vergilerinin yeni düzenlemesiyle ortaya çıkacak ek gelirin tümü

Doğu Rumeli, Kıbrıs ve Bulgaristan emareti vergilerinin gelirleri

Devlet varidatında meydana gelecek artışlar tahsis edilecektir. Dalgalı borçlar ve Rusya hükümetine ödenecek savaş tazminatı da bu kaynaklara dayandırılacaktır.

Osmanlı hükümetinin bu bildirisinde bu şartların kabul edildiği belirtiliyor;Karadağ ve Yunanistan ile olan anlaşmazlığın çözümüyle Berlin kongresinde alınan kararların 23.maddesini teşkil eden Ermenilerin iskan edildiği yerlerde gerekli reformların yapılması ve Rumeli’deki gerekli düzenlemelerin icrası garantisi de veriliyordu. Ayrıca siyasi sorunlardan ve özellikle borçların ödenmesi konusundan kaynaklanan Avrupalı güçlerin Osmanlı kıyılarında deniz filolarıyla gösteriş yapma adetlerini de bırakmaları da isteniyordu.

Osmanlı Hariciye Nazırı Asım Paşa tarafından bütün yabancı delegasyonlara telgrafla bildirilen bu iyi niyet mektubunun Galata bankerleri tarafından nasıl karşılandığı hususunda çelişkili bilgiler mevcuttur. Ancak bu yeni durumun ortaya çıkmasıyla Galata bankerlerinin “Rüsum-ı Sitte” yönetimini Avrupalılara devretmesi onların Osmanlı hükümetinden olan alacaklarındaki “öncelik” ilkesini zedeleyip zedelemediği pek açıklık kazanmamıştı. Bunun için bu tedirginlik normaldi. Öteden beri hükümet adamlarıyla sıkı ilişkiler içinde bulunan bu bankerlerden bazıları bu haberi alır almaz Babıali’ye koşup durumun açıklanmasını istemişlerdi. Bir kısım bankerlere göre Avrupalıların bu işe girişmesi kendileri bakımından daha garantili görünmekteydi. Zira Osmanlı hükümeti Rüsum-ı Sitte idaresini başarısı karşısında antlaşmayı bozduğu tekdirde bankerlerin buna karşı yapacakları bir şey olamazdı. Oysa anlaşma Avrupalılarla yapılınca taahhütlerden sapmanın müeyyideleri olabilirdi.

Osmanlı hükümetinin Avrupalı alacaklılara gönderdiği bu anlaşma teklifine Avrupa’dan bir cevap gelmesi için ayların geçmesi gerekmişti. Avrupalıları yukarda konu ettiğimiz siyasi sorunlar çözülmeden bu işe girişmek istemeleri ve aralarında Osmanlı Hükümeti tarafından önerilen çözüm tarzı üzerinde anlaşamamaları ,gecikmenin nedenlerini hazırlamıştı.

Nihayet İngilizler ilk olarak delegelerini seçmişler ve dış ilişkiler dairesi eski sekreter yardımcılarından M.Bourke’yi bu işle görevlendirdiklerini bildirmişlerdi.Ocak 1881 ortalarına doğru Fransız tahvilat hamilleri de eski bir dış işleri bakanlığı yüksek memuru olan M.Valfrey’e bu görevi vermişlerdi. Böylece aynı yılın Ağustos ve Eylül aylarında Avusturya-Macaristan tahvilat hamillerini Baron de Mayer’in Alman tahvilat hamillerine M. Primker’in, İtalyanları M . Mancard’nin temsil edeceği bu kişilerin İstanbul’a bu görevle gelmeleri üzerine anlaşılmıştı.

Yabancı tahvilat hamillerinin temsilcileri İstanbul’a varınca Osmanlı hükümeti de bunlarla hükümet adına müzakereleri yürütecek heyeti seçmişti. Server Paşa’nın riyasetinde Münir Bey, Ohannes Efendi Wettendorf Bey, Gesher Efendi ve Bertham Efendiler Osmanlı heyetini oluşturuyorlardı. Delegelerin İstanbul’a geldiği sıralarda 3 ve 23 Ekim 1881 tarihlerinde iki deklarasyon yayınlayarak delegeleri bağlamak ve pazarlık alanını daraltmak için borçların anapara ve faizlerini ödemek maksadıyla tahsis edilecek devlet gelirlerinin tahsil edilecek devlet gelirlerinin tahsili ve alacaklılara gereken ödemeleri yapmak üzere bir banka kurma projesi üzerinde ısrar ettiğini belirtti. Bu banka lafı üzerinde durmanın asıl sebebi, başka adla kurulacak bir teşekkülün siyasi damga taşıyabileceği ve bunun yabancılarının devlet görevlerine müdahalesi anlamına geleceğini kamuoyundan gizlemekti. Zira o güne kadar bu gibi işlerden –mali ve iktisadi yönü ağırlık kazansa bile- Batı diplomasisi araya girerek işe hemen siyasi bir yön veriyor ve kendi lehlerine çözüm için politik ve askeri güç gösterisine başvurmaktan çekinmiyordu. Bu kamuoyunda öyle bir tepki yaratmıştı ki Beyoğlu basını bile zaman zaman Batılıların bu tutumuna isyan eden makalelere yer vermekten çekinmiyordu.

MUHARREM KARARNAMESİ

Kararname öncesi tartışmalar

Muharrem kararnamesi adıyla anılan anlaşma imzalanmadan önce Osmanlı tahsilâtı hamilleri yabancıların temsilcileri ile Osmanlı hükümeti temsilcileri arasında müzakereler 13 eylül 1881 de başlayarak 28 Aralık’a kadar sürmüştür müzakere edilen konu en önemlisi, mevcut borçların nominal değerini göre yüzde kaça indirileceği ve 1875 yılından beri ödenmemiş olan faizler ve anapara kuponları ödemelerin akıbetiydi. Rusya’ya ödenecek savaş tazminatı Osmanlı Devleti’nin istediği şekilde ele alınacak mıydı? Osmanlı hazinesinin üstünde en büyük yükü teşkil eden dalgalı borçlar anlaşma dışı bırakılacak mıydı gibi sorular da gündemin başında yer almaktaydı.

İkinci önemli nokta, Galata bankerleri ile yapılmış olan Rüsum-ı Sitte antlaşmasındaki hükümetin Osmanlı Bankası ve bankerlere olan borçlarının tasfiyesi için karşılık olarak gösterilen altı verginin yönetimini de yeni kurulacak idare devralacağına göre, bankerlerin ve Osmanlı Bankasının alacaklarını da kendilerini tatmin edici bir plana bağlamak gerekiyordu. Aynı şekilde diğer alacaklılar arasında özel ipoteklere bağlanmış krediler de bir sorun yaratıyordu. Alacakları bakımından evvelce kabul edilmiş olanlar bu haklarından vazgeçmek istemiyorlardı. Oysa bu önceliklerin sürdürülmesi yeni bazı düzensizliklere yol açabilirdi. Osmanlı hükümetinin önerdiği banka vasıtasıyla çözüm de delegeleri tatmin etmekteydi. Bir banka işin tekniği icabı vergi ve rüsum gelirlerinin elde edilmesine müsait bir organizasyon olamazdı. Bunun için delegeler bağımsız, bu işin teknik tarafları gözetilerek kurulacak bir kurum üzerinde ısrar ediyorlardı.

Nihayet, uzun ve sabırlı tartışmalar sonunda anlaşmaya varılmış olmasına rağmen, basında ve mali çevrelerde türlü söylentilere rastlanmaktaydı. Fakat devrim padişahı II. Abdülhamit günü gününe takip ettiği tartışmalar sonunda varılan kararı olumlu bulduğu için eleştiri ve söylentileri bir an önce sona erdirmek amacıyla, tarihe

devlet namına bir kısım vergi ve rüsumları tahsil etmeleri gerçekten ilginç bir olaydı. Yalnız peşin olarak şunu söylemek gerekir ki Muharrem Kararnamesi ile kurulan Düyun-ı umumiye idaresi gerek vergi kaynaklarının ıslahı ve hatta artırılmasıyla ilgili gelir yaratıcı faaliyetleri teşvik ve düzenlemede gerek vergi ve rüsum tahsili masraflarını asgariye indirmede Osmanlı Hükümetlerinin 1881’e kadar görülen vergi ve mali politika ve uygulamalarına nazaran çok daha başarılı olmuştur.

Muharrem Kararnamesi’nin sonuçlarını ve gereğini bir hizmet ithali olarak da ele almak mümkündür.,İltizam usulü ile Osmanlı İmparatorluğu’nun 18 y.y sonralarından itibaren bazı vergilerin tahsilatını nakdi bedel karşılığında özel kişilere yani mültezimlere vermesinin bazı hallerde %80’kadar varan varidat kaybına sebep olduğu düşünülürse,ilerde göreceğimiz gibi, Düyun-umumiye İdaresi’nin bu kaybı %10’un altına indirmesi bu çözüm şeklinin lehinde söylenebilecek en doğru sözdür.

Kararnamenin Hükümleri

Muharrem Kararnamesi’nin hazırlık çalışmaları 1 Eylül 1881’de başladı ve aynı yılın aralık ayı sonunda tamamlandı. Avrupalı alacaklıların delegeleri, İngiliz temsilcisi Robert Bourke, Fransız temsilcisi J. Valfrey, Avusturya-Macaristan temsilcisi Baron de Myer, Almanya temsilcisi Dr. Justizrath Primker, İtalyan temsilcisi F. Mancard’den oluşmaktaydı. Buna karşılık komiser olarak Osmanlı hükümetini Maliye Nazırı Münir Bey, Divan-ı Muhasebat reisi Ohannes Çamiş, Maliye Nezareti müşavirlerinden Wettendırf Bey, Hariciye Nezareti müsteşarı Gesher Efendi, Gümrük Dairesi müsteşarı Bertram Efendi temsil ediyorlardı.

Tasfiye amacıyla ele alınan Osmanlı borçları arasında mısır vergisi ile garanti edilmiş olan borçlarla Fransa ve İngiltere hükümetleri tarafından garanti edilmiş olanlar garantinin sağlamlığı dolayısıyla konu dışı bırakılmışlardı aynı şekilde dalgalı borçlarda özellikleri dolayısıyla gündem dışı bırakıldığı yalnız bu ele alınan borçların tavsiyesiyle ilgilendiği anlamaktayız yalnız bu ele alınan borçların Hammond projesinde belirdiği gibi-nominal değerleri

Tabloda görüldüğü gibi,nominal değerlerin üzerinden%52oranında indirilmiş görünen,fakat (galata bankerlerinin alacakları sadece Rüsum-ı Sitte uygulamasının ilk yılı sonunda gerçek anapara ödenmesi sureti ile ortaya çıkmış bir rakam olduğu için)gerçek indirimin bu orandan daha yüksek olduğu anlaşılan Osmanlı borçları, tablodaki A,B,C,D, serilerine ayrılarak bir konversiyon planına bağlanmıştı.Bu plana göre yukarıdaki serilere bağlanmış olan bütün tahvillerin Paris Londra Osmanlı bankasınca üzerine “muharrem karar namesiyle Düyunun Umumiye idaresinin daha sonraki kararlarına bağlı tadilat kaşeşi vurulacaktı 20 kasım 1884 tabu gişeli karar konversiyona tabii tutulmuş yeni Osmanlı düyun-ı umumiyesi tahvilleri ile değiştirmeye başlanmıştı bu yeni tahvillerin tahlil ve amortisman usulleri hakkında bilgi verme den önce galata bankerlerinin Osmanlı hükümetinden olan alacağının akıbeti konusuna gidilmelidir

Galata bankerleri ve Osmanlı bankası ile Osmanlı hükümeti arasında imzalanan 22 Kasım 1879 tarihli ‘Rüsum-ı Sitte’ adlı anlaşma ,muharrem kararname’sinin üç numaralı ekinde su şekilde ele alınmıştı:ilk olarak bu bankerlere hükümetin borcu 8.170.000 Osmanlı lirası (185.681.818 frank)olarak saptanmış ve bu alacakların karşılığı kendilerine yılda 590.000 Osmanlı lirası ödenmesi kararlaştırılmıştır.Bu para,Düyun-ı Umumiye idaresine ait kılınan gelirlerden olmak üzere öncelikle ödenecekti muharrem kararnamesi yürürlüğe girince Osmanlı bankası kandı alacağı dışında kalan,yanı daha önce adlarını verdiğimiz bankerlerin alacaklarını kendine peşinen ödenmişti.Bu şekilde bankerlerin alacağı Osmanlı banka’sının alacağına dönüşünce,bu bankanın alacağıca %9.5 faizli ve 25 yılda ödenmek üzere,adına “Öncelik Tahvilleri” denilebilecek tahvillere dönüştürülmüştür.Bunun sonucu olarak “Rüsum-ı Sitte” alacakları Osmanlı bankasının alacağı şekline grince kararlaştırılan yıllık 590.000 Osmanlı lirası tutarındaki ödeme,ilerde göreceğimiz gibi muharrem kararnamesi’yle konversiyona tabi tutulan bütün borçlar için olduğu gibi 4/5 oranında faiz ve 1/5 oranında ana para ödenmesinde tahsis edilecektir.

Muharrem kararnamesi’nin Osmanlı alacaklarını tatmin bakımından en önemli hükmü,Düyun-ı Umumiye idaresine terk edilen varidatın artması halinde faiz hadlerinin yükseltilmesi ve amortismanın hızlandırılması olanının verilmiş olmasıydı.Bu hüküm Duyum-ı Umumiye idaresi’nin varidatı artırma çabalarını destekleyici olduğu için,Osmanlı alacaklıları tarafından ümit verici görünmekteydi.

Muharrem kararnamesi’ne göre,yukarıdaki tasnife dahil edilemeyen Rumeli demir yolları tahvilatı (lota turca)hariç, yeni tahvillere askeri %1 faiz ödenmesini öngörüyordu.Bu %1 ödenmeden anapara amortismanı için bir şey ödenmeyecektir.Tahsis edilen gelirde artış sağlandığında bu faiz %4’e kadar çıkarılacaktı;varidat bu %4 ödemeden sonra bir fazlalık arz ederse bu Osmanlı hükümetine devredilecekti.

Burada dikkat edilmesi gereken, bu %1 oranındaki amortisman tahvil değerlerini %1 değil,elde edilecek hasılatın 1/5’i oranında olmasıdır.Bu şekilde tahvillerinin hızlı bir şekilde amortismanın sağlanmış olacaktı.Nitekim kararnamenin 12.maddesine göre,tahvillere %1 oranında faiz ödendikten sonra,örneğin B serisini teşkil eden tahvillere geri kalan varidatın %1/4’üne varabilecek bir meblağ amortisman parayı olarak ödenecekti.Bu konuda uygulanması istenen bir pilava göre :

a) 1890’a kadar A serisi tahlilleri amortismanı tahsis edilen varidatın hemen tümünü masetmis olacaktı. B serisi ancak bu amortisman payı ödemelerinden %0.03 oranında faydalanacaktır.

b) 1899’da A serisi tamamen amorti edilmiş olacak ve C serisi tahvilleri amortisman paylarını almak için devreye girecekti.

c) 1910’da B serisi tahvilleri tamamen itfa edilmiş olacak ve D serisi devreye girecekti

D serisini teşkil eden Rumeli demir yolları tahvilatı ile genel borçların amortisman paylarına ödenmesini 1910 sonraya ertelenmesi bu seriye giren tahvillerin değerini borsada bir hayli düşürmüştü.Bunu önlemek ve diğer seriler gibi bu D serisi tahvillerinin de amortismanını hızlandırmak için hükümet Osmanlı bankası ile 30 nisan 1890’da bir anlaşma yaparak öncelikli tahvillerin %5 olan faizini %4’e ve 25 yıl olan itfa süresini 41 yıla çıkararak bu borçların tahsisi için yılda ayrılmış olan 590.000 Osmanlı lirası tutarındaki varidat tahsisini 430.500 Osmanlı lirasına indirmiştir.Böylece aradaki farkı teşkil eden 159.000 O.L nine 11.000 O.TL’lik kısmı A,49.500 O.TL’lik kısımlarıma B,C ve D serisi tahvillerinin fevkalade amortisman işlemlerine tahsis edilmişti. bu durumda D serisine gi

Mahmud Nedim Paşa 1875’te borç ana para ve faiz taksitlerini ödeme olanağının bulunmadığını görünce buna bir çare olarak düşündüğü taksitleri yarıya indirme fikrini hükümete de kabul ettirmek için ilk önce Adliye Nazırı Midhat Paşa Serasker Rıza Paşa Hariciye Nazırı Saffet Paşa Ticaret Nazırı Damat Mahmud Paşa Maliye Nazırı Yusuf Paşa ve Müsteşar Sait efendiden oluşan bir komisyon kurdurarak verdiği direktiflere ve bilgilere göre inceletmiştir. Komisyona verdiği bilgilerde İngiltere ve Fransa Sefireleri ile görüştüğünü ve onlarında böyle bir operasyona karşı çıkmayacaklarına öğrendiğini söylemesi bu işte inandırıcılığını sağlamıştı. Bunun üzerine hazırlamış olduğu taslağı kolayca geçirmişti. Fakat bazılarının iddialarına göre bu fikrin babası Rus Sefiri İgnatiyef idi.

Mahmud Nedim Paşa’nın iyi dostu olan ve o güne kadar beraberce borsalarda ve diğer işlerde büyük paralar kazanan İgnatiyef bu defa hem kendini zengin edecek hem de vatanına büyük bir fayda sağlayacaktı. Zira Türklerin kendilerini dolandırdığını gören İngilizler ve Fransızlar artık Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu’na karşı girişeceği bir harekette eskisi gibi Rusya’nın karşısına çıkmayacaklar hatta O’nu destekleyeceklerdi. Nitekim Mahmud Nedim Paşa’nın bu operasyondan sonra bütün Avrupa kamuoyu Osmanlı aleyhine dönmüş bundan yararlanan Ruslar bir iki yıla kalmadan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı kolayca zafere ulaşabilecekleri bir savaşa girmişlerdi. Avrupa’nın moral ve parasal desteğinden mahrum kalan Osmanlı hükümeti ileride göreceğimiz gibi İstanbul’u olsun kurtarmak için Galata sarraflarından borç alacaktı.

Bu dedikodulu operasyon maliye tarihinde benzeri görülmemiş bir olay olmamasına rağmen Avrupa ile imparatorluğun mali ve manevi bütün bağlarını koparmaya yetmişti. Haberi duyan Avrupalılar “Türkler bizi aldattı dolandırdı” diye bağırarak sokaklara dökülmüşlerdi. Osmanlı Tahvilleri o güne kadar Avrupa’da küçük tasarruf sahipleri ve bunların arasında yer alan dul ve yetimlere yardım kurumlarının iyi bir plasman kaynağı idi. Bu sebeple haber Avrupa’da haçlı seferlerindeki yenilgi haberlerinden daha büyük bir etki yapmıştı. Gazetelerde “İstanbul’un Türkler tarafından zapt edildiği haberi bile bu kadar büyük şok etkisi yaratmamıştır” yolunda başlıklar yer alıyordu.

Ünlü tarihçi Abdurrahman Şeref “Tarih Muhasebeleri” adlı kitabında “Meşum Kararname” başlığı altında Mahmud Nedim Paşa’nın çıkardı kararname için şu satırları yazmaktadır.

“Adı geçen kararnamenin darbeleri dahil ve hariçte pek şiddetli oldu. Ahalimizden bir çok kimse emlakini ve ihtiyar kadınların mücevherlerini satarak konsolide yatırmış olmalarıyla (Osmanlı tahvillerine o zaman ve Galata borsasında konsolide adı verilirdi.) esham-ı umumiyetin birden bire kıymetinin düşüşü nedeniyle –konsolide 60 kuruştan 10 gün içinde 20 kuruşa inmişti- tehi dest kalıp serveti-i umumiye de azim rahneler açtı. Ecnebi alacaklılarımız dahi aynı surette mutazarrır olduklarından durumu hükümetlerine şiddetle bildirmeleri ile Devlet-i Osmaniye’nin devletler nezdindeki inkisarı şerefine badi olarak ilerde çıkması muhtemel olan savaş anlarında onlardan yardım talebine yüzü kalmadı.”

Gerçekte bütün bu suçlama ve kötü sonuçlara rağmen operasyonun yapılmasında haklı neden sürenler arasında bazı Avrupalılar da vardı. İleride göreceğimiz gibi Osmanlı borçlarının yeniden düzenlenmesi için yapıla gelen çalışmalardan birinin sahibi olan Hammond’a göre Osmanlı borçlarında nominal değerle satış fiyatı arasındaki farkın her defasında tahvil sahipleri lehine açıklanması ve bu sebeple faizlerin gerçek olarak %10’u da aşar hale gelmesi borçların arttığı anlamına gelmekteydi. Nitekim son yıllarda Osmanlı İmparatorluğu hesabına ihraç edilen tahvillerin Osmanlı hükümetinin eline geçen para olarak değeri %45 kadar düşmüştü. Aracı kuruluşlar tahvilleri %45 ödemeyle kapatıyor sonra bunları %60 kadar yükselen bir fiyatla tasarruf sahiplerine satıyorlardı. Örneği 60 Frank ödeyip 100 Franklık tahvil satın alan bir kimse %4 yerine %6,6’lık gerçek faiz elde ediyordu. Yukarıdaki örnekte ana para ödemesi 60 lira olarak değil 100 lira olarak yapılacağından gerçek kazanç %6,6’nın üzerine çıkıyordu. Nitekim rivayet edildiğine göre Mahmud Nedim Paşa bu operasyon ile ilgili fermanı imzalatırken onu ikna edebilmek için yukarıda açıkladığımız gerekçeyi ileri sürmüştü. Abdülaziz’de Mahmud Nedim Paşa’yı dinlerken hop oturmuş kop kalkmış ve “Bre kafirler, 100’ü 45’ten bozarlar ha. Ver şunu imzalayayım da görsünler” demiştir.

Böylece Babıali’nin 6 Ekim 1875 tarihli kararı padişahında onayından geçince Mahmud Nedim Paşa ilandan evvelki gece Osmanlı Bankası’nın müdürünü evine çağırarak durumu ilk olarak onlara bildirdi. Forster ve Deveaux Mahmud Nedim Paşa’nın kendilerine tebliğ ettiği durum karşısında paniğe kapılmışlar itiraz edecek olmuşlar fakat paşanın kararlılığını görünce çekip giderek ertesi günü kendisine bir mektup yollamışlardır. Gerçekte her iki direktörün bu işte büyük sorumlulukları vardı. Zira Osmanlı Bankası sadece devletin dış borçlarla ilgili işlemlerini yürütmekle görevli olmayıp bazı borçlarda garantör durumdaydı. Bu sebeple böyle bir operasyon iç ve dış itibarını büyük ölçüde sarsabilirdi. Nitekim ertesi gün bu iki banka müdürü bir mektupla durumun vahametini açıklayan bir mektubu Mahmud Nedim Paşa’ya iletmişlerdi. Müdürler işi daha fazla kurcalamaktan da çekinmişlerdir. Zira hakla arasında bu işten haberdar oldukları ve ellerindeki şahsi kıymetli evraklarını borsada değerlendirerek bu işten büyük karlar sağladıkları rivayeti dolaşmaktaydı.

Şimdi artık hiç kimse için yapacak bir şey kalmamıştı. Herkes bu operasyondan en az zararla kurtulmak için Mahmud Nedim Paşa’nın esiri olan Babıali’nin deklarasyonunu incelemeye koyulmuştu.

6 Ekim 1875 tarihli Babıali yani Osmanlı Hükümetinin deklarasyonu gerek borsa gerek bankalar ve bankerler arasında yorum yönünden büyük farklar ortaya çıkardığı için Osmanlı Hükümeti ile ilgili hükümleri daha açık bir şekle sokan bir bildiri yayınlamıştı. Buna göre:

A- Bu günden itibaren iç ve dış borçların faiz ve ana para taksitleri 5 yıl süre ile yarı yarıya ödenecektir.

B- Kuponların ödenmesi şu şekilde yapılacaktır: Banların yarısı nakit diğer yarısı da nakit olarak ödenecek birinciler ödeme tarihinde ödenecek; %5 oranındaki faizli tahvillerle karşılanacaktır.

C- Gerek taksitlerin ilk yarısı gerek ikinci yarısı için toplam gümrük gelirleri tütün geliri tuz geliri ve mısır vergisi hasılatı karşılık garanti olarak tutulacaktır. Bunar kafi gelmediği takdirde koyun vergisi hasılatı da devreye sokulacaktır.

D- Bu 5 yılın sonunda %5 gelir sağlayan ve kuponların ikinci yarısı karşılığı olan tahvillerin tümü itfa edilmiş olmazsa bunların itfa vadeleri vadesi en yakın dış borçların tamamen ödenmesinden sonraki vadeye kadar uzatılabilecektir. Bu en yakın dış borcun itfası sebebiyle buna ait garanti ve karşılıklar da bu işe tahsis edilecektir. Ancak bu karşılıklardan %5 amortisman ve ana para ödemelerin teşhir eden meblağ düşüldükten sonra geriye kalan meblağ bu iş için kullanılabilecektir.

Zamanın Hariciye Nazırı saffet Paşa’nın 14 Ekim 1875’te Osmanlı İmparatorluğu’nun dış ülkelerdeki temsilciliklerine gönderdiği bir telgrafla Osmanlı Bankasının bu yeni operasyonu yürütmekle görevlendirildiği bildirmişti. Aslında bu operasyon çıkardığı gürültüler kadar tahvil sahiplerini zarara sokacak bir işlem değildi.zira taksitlerin yarısı nakden ödeniyor diğer yarısı içinde baştan başa %5 faizli tahvil veriliyordu. O günlerde Osmanlı İmparatorluğu tahvil ihtiyaçlarında başa baş usulü gideremediği için bu kararın bir zorlama olması finans çevrelerince yadırganıyordu. Oysa yarısı başa baş tahville ödenince bunu yeni bir emisyon olarak görmek hatalıydı. Zira ellerinde konsolide bulunanlar zaten vaktiyle bu başa başın çok altında almışlardı ve şimdi yine vadesi geldiğinde başa baş tahsil edecekleri tahvilleri verilmişti. Bu sebeple bazı tahvillerin sahipleri için bir zarar söz konusu olabilirken bazıları için karlı bir durumda ortaya çıkıyordu. Fakat burada önemli olan hükümetin ödemeyi durdurmasıydı. Böyle bir şey Avrupa için daima skandallar yarattığı için işin esasına bakmadan hesapları inceden inceye yapmadan yaygara koparmak aslında büyük bir haksızlıktı.

Diğer taraftan Osmanlı Hükümeti bu operasyona sebep olan olayları da dünya kamuoyuna içtenlikle açıklamak gibi o zamana kadar görülmemiş bir cesaret göstermişti. Eğer bu operasyon yapılmasaydı ileride çok daha vahim kararlar almak zorunda olacağını söyleyen Osmanlı hükümeti tahvil sahiplerini en küçük zararla kurtarabildiği için başarılı bir operasyon yapmıştı. Bu husus daha sonraki günlerde finans çevrelerinde de anlaşılacaktı. Avrupa finans kurumlarının asıl öfkesi hükümetin böyle bir kararı kendilerine danışmadan almasından kaynaklanıyordu. Rumeli tahvillerinin Muharrem Kararnamesi ile durdurulmuş olan faiz ödemelerine olanak veren tahsisat bulunmuş oluyordu. Zira bu tahviller kararnameden önce olduğu gibi kura ile itfaya devam etmekteydi ve bu şekilde itfadan geriye tahsisat kalırsa kurada çıkmış olan tahvillere ait faiz ödeniyordu . Bundan para artarsa tahvillerin kupon ödemelerin yapılıyordu. 1980’daki Osmanlı Bankası kon versiyonundan sonra bu tahvilleri için ayrılan tahsilat artmış oluyordu.

Bu dört seriye ait tahvillerin itfası, tahsis edilmiş varidatın amortismanlara ait kısmı kullanılmak suretiyle kararnamenin 12. maddesine göre Düyun-ı Umumiye konseyinin kararıyla her altı ayda tahvilleri piyasadan alma yoluyla veya kura çekilişleriyle gerçekleştirmekteydi. Bu ödemeler İstanbul, Paris, Berlin,Viyana,Londra ve Amsterdam’da yetkili banka ve banker kuruluşlarınca yapılmaktaydı.

Borçların Ödenmesine Tahsis Edilen Gelirler

Aslında Muharrem Kararnamesi ile borçların anapara ve faizlerinin ödenmesine tahsis edilen gelirler, ‘’Rüsumı Sitte’’ varidatı ile bu adı taşıyan anlaşma çerçevesinde Avrupalı tahdidat hamillerine tahsis edilen varidattan oluşuyordu. Bu sebeple birinci grupta ‘’Rüsumı Sitte’’ gelirlerini toplayabiliriz:

İmparatorluğun belirli bölgelerinden elde edilen tuz inhisarı ile

Yine belirli yerlerden elde edilen tütün gelirleri,

Damga resmi ‘’ Varaka-yı Sahiha’’ gelirleri,

Alkollü içkilerden alınan gümrük vergisi

İstanbul ve havalisi balık resmi gelirleri,

Belirli bölgelerden sağlanan İpek Öşürcü geliri

İkinci grubu oluşturan gelirler şunlardı;

Ticaret anlaşmalarının revizyonu sonucu gümrük resmi oranlarında meydana gelecek artışın ortaya çıkaracağı ek vergi,

Patent vergisinin genelleştirilmesi dolayısıyla halen bu vergi yerine yürürlükte olan temettü vergisine kıyasla ortaya çıkacak ek gelir,

Bulgaristan emareti vergisi,

Kıbrıs adası vergisinde meydana gelebilecek hasılat fazlası,

Doğu Rumeli vergisi,

Yıllık olarak 50.000 O.L.’nı geçmeyecek şekilde tömbeki resmi hasılatı,

Berlin Antlaşması gereği Sırbistan,Karadağ,Bulgaristan ve Yunanistan’a terk edilen topraklara ait kılınan Osmanlı borçları payları. Bu paylar bir antlaşma ile saptanamadığı için Duyün-i Umumiye İdaresi bu kaynaktan hiçbir şey alamamıştır.

Osmanlı hükümeti, tuz ve tütün gelirlerinin Reji olarak yönetimin kabul etmişti. Nitekim daha sonra Duyun-i Umumiye İdaresi kendisine ait bölgelerde yetiştirilen bölgelerde tütün için bir Reji idaresi kurmuştur.

DÜYUN-I UMUİYE’NİN ORGANİZASYONU

Osmanlı hükümeti Muharrem Kararnamesi ile kurulacak Düyun-i umumiye İdaresi’nin yabancıların devlet işlerine müdahalesi anlamına gelecek işlemlerini önleme kaygısındaydı .Bu sebeple kararnamenin bu yönü çok önemli sayılmış ve kurulacak idarenin diplomatik yönü olmasına gayret edilmişti. Kararnamenin 15. maddesine göre Osmanlı kamu borçları yönetimi konseyi adını alan fakat finans tarihini ‘’Duyun-ı Umumiye İdaresi’’ olarak geçen bu kuruluşun ikametgahı İstanbul’da bulunan yedi asri üyeden oluşan bir konseyi bulunacaktır bu üyeler şu şekilde seçilecektir.

İngiltere ve İrlanda tahribat hamillerini temsil eden bir üye bu üye, Londra’daki yabancı tahribat hamilleri konseyi veya İngiltere Bankası Uvernöri tarafında o da olmadığı takdirde İngiliz ve İrlanda tahdidat hamillerini Londra da toplanacak genel kurulda seçilecektir.

Fransız tahvilat hamillerini temsil edecek bir üye,

Alman tahvilat hamillerini temsil edecek bir üye,

Avusturya- Macaristan tahvilat hamillerini temsil edecek bir üye,

İtalyan tahvilat hamillerini temsil edecek bir üye,

Osmanlı tahvilat hamillerini temsil edecek bir üye,

‘’Öncelikli yani Osmanlı Bankasına verilen Tahvilleri temsilcisi bir üye

Alman – Fransız ve Avusturya – Macaristan temsilcileri Paris , Viyana ve Berlin finans kurumlarının teşkil ettiği sendikalar tarafından tayin edilecek ve bu memleketlerdeki Osmanlı tahvilat hamillerin başkentlerdeki yapacaklardaki bir toplantıda onaylanacak üyelerden oluşacaklardır. İtalyan temsilcisi ise kraliyet ticaret odası tarafından tayin edilerek bu memleketteki Osmanlı Tahvilatı hamillerimi genel kurulunca onaylanarak belirlenecekti Osmanlı temsilcisi de İstanbul şehreminin daveti üzerine toplanacak Osmanlı tahvilat hamillerinin genel kurulunda tayin edilecektir. Öncelikli tahvilat temsilcileri ise Osmanlı Bankası veya bu tür tahvilatın İstanbul da bulunan sahiplerini yapacakları bir genel kurulda seçilecektir.

Bu üyeler 5 yıl görevde kalacaklar ve beşinci yılın sonunda bir daha seçilme hakkına sahip bulunmayacaktır. Üyelerin İstanbul da ikametgah etme şartı da bulunmaktaydı , görevinde kusur eden veya görevini yapmadığı sabit olan üyenin işine Duyün-ı Umumiye konseyine onayı ve üyeleri seçen kurumların teklifiyle son verilecektir. Üyelerden dışardan gelenlere yılda 2.000 sterlin, asli ikematgahı İstanbul olanlara 1.200 sterlin ücret ödenecekti öncelikli tahvilleri temsil eden üye ise huzur karşılığı olmak üzere yılda 500 sterlin alacaktı, üyeler imparatorluk sınavları içersinde konsüller veya askeri diplomatik bir göreve sahip olarak, Osmanlı memuru statüsüne sokulmuşlardır.

Konsey üyelerinin her birinin bir oyu vardı kararlar en az üç üyenin bulunması şartıyla ekseriyette verilecekti oylar eşit olduğunda başkanın bulunduğu taraf oy çoğunluğunu kazanmış sayacaktı.

Fransa, Almanya , Avusturya – Macaristan ‘da Osmanlı hükümetini 30 EKİM 1880 tarihli bildirinde adları sıralanmış olan finansman kuruluşlarının sendikalarının ve eğer toplanmaları mümkün olursa tahvilat hamillerinin genel kurul kararı ile İtalya da ise kraliyet ticaret odasını onayı ile.

Konsey başkanlığı, Osmanlı tahvilatı hamilleri toplam ve değer irtibatıyla İngiliz ve Fransız uyruklu olduklarından,beş yıl süre ile bu uyruktan kimselerden seçilmeyecekti.Başkanın bulunmadığı hallerde veya görevine engel olacak durumlar çıktığında konseyin dekanı onu temsil etme yetkisine sahip olacaktı.Fakat Muharrem karar Namesi’nin bu hükmü görüşülürken Noel arifesi olduğu için komisyondaki yabancı üyeler bu bayramlarını memleketlerinde geçirmek düşencisiyle tahvillerin değer ve sayısı gibi ayrı ayrı büyüklükleri birbirine karıştırarak ihtilaflara yol açabilecek bir hükme varmışlardır.

Düyun-ı Umumiye Konseyinin veya yönetim kurulunun yetki ve görevlerine gelince konsey tütün öşrü de dahil olmak üzere gelirleri ve diğer kaynakları memurları vasıtasıyla tahvilat hamilleri hesabına yönetim,tahakkuk ve tahsil

Hakkına sahipti.Konsey tütün öşrü geliri konusunda hükümete hesap vermek ve bu geliri 100000 O.L nı geçen kısmını devretmek zorundaydı.Nihayet her yıl yönetim kurulu faaliyetlerini gösteren bir rapor hazırlayacaktı.

Osmanlı Hükümetini ‘nin duyun –i umumiye yönetimini kontrol hakkı bulunuyordu.Bunun için hükümet tarafından bir komiser ve yeteri kadar kontrol memuru seçilecekti komiser konseyin bütün yönetim kurulu toplantılarına katılacaktı yalnız oyu istişare olarak kalacaktı kontrol memurları ise konsey yönetimine müdahale etmemek şartıyla bütün kayıtlara bakmak ve incelemek hakkına sahip idiler.

DÜYUN-I UMUMİYE”NİN FAALİYET SONUÇLARI(1881-1914)

Sirkecide galata bankerlerinin rusüm-i sitte antlaşmasını yürütmek için düzenledikleri binada faaliyetine başlayan Düyun –i Umumiye idaresi ilk günden itibaren misli görülmemiş bir organizasyon ve yönetim biçimi ile çalışmaya başlamayıştı.Kurulan idare sadece Osmanlı İmparatorluğu için değil sadece bütün Avrupa devletleri için bir model haline gelmeyi başarmıştır.Ve bu sayede eskiden piyasalardaki büyük iniş çıkışlar sonucu oluşan sipekilatörlere yem olan Osmanlı tahlilatı tam anlamıyla bir tasarruf aracı haline gelmişti

Aslında Düyun –i Umumiye idaresi nin işe ilk bakışta çok zor görünmekteydi.Geniş İmparatorluk topraklarında her türlü ulaşım yetersizdi bu sebepten idarenin Osmanlı hükümeti nin desteğine rağmen başarıya ulaşması zor görünüyordu.Fakat önüne gelen engelleri sadece kendisine devredilen vergi ve rusümları tahsil etmek işi yanında memleket ekonomisine ve Osmanlı tahvilat hamililerine sağladığı faydalarla aşma yolunu seçmişti.Birinci dünya savaşı arifesinde Düyun –i Umumiye şu kentlerde müdürlükleri bulunuyordu.

Adana,Halep,Edirne,Ankara,Bağdat,Beyrut,Bursa,İstanbul,Girit,Dıraç,Erzurum,Konya,Midilli,Manastır,Musul,Foça,Selanik,Samos,Siirt,Sivas,İzmir,Trabzon ve Yemen.

Birinci dünya savaşı personelinin sayısı 5537 idi bunun 5355 i Osmanlı tebaası 182 si yabancı idi.İstanbul merkezindeki memur sayısı 118 i Düyun –i Umumiye Konseyinde 390 ı yine İstanbul’da ki genel müdürlükte olmak üzere 508 e ulaşmaktaydı.38575 personel taşrada görev yapıyordu müfettiş sayısı 42 idi.Müdüriyetlerine bağlı 1112 kolcu vardı ayrıca Düyun –i Umumiye idaresi vergi ve rüsumlarla ilgili işlemleri özelliği dolasıyla mevsimlik işçi ve personel kullanmaktaydı.

Personelin sadece üçünün yabancı olmaması Düyun –i Umumiye yönetiminin bir gerçeğini ortaya çıkarmış oluyordu:Gerekli disiplinle ödenen maaşlar ve terfi tayinlerle bilimsel tercihlerin hakim olması sayesinde bu memleketin insanı çok farklı ve olumlu sonuçlar doğura biliyordu.Oysa aynı günlerde Osmanlı devlet yönetimi bir türlü eski alışkınlıklarından kurtulamamıştı.Maaşlar keyfi olarak saptandığı gibi hiçbir zaman vaktinde ödenmiyor ve memurların ek serisi sarraflara maaşı kırdırmak zorunda kalarak adeta ücretlerini yarına çalışmış oluyorlardı.

Şimdi Düyun –i Umumiye idaresinin Rusüm-i sitte iademsinden devraldığı altı rusümun sağladığı hasılat ile daha sonra kendisine bırakılan diğer gelirlerin varidatını ele alacağız,

TUZ

O devirde imparatorluk sınırları içersinde kaya tuzu Ankara, Konya, Erzurum, Halep’te deniz tuzu ise kızıl deniz ve Ak denizde ile Ege denizi sahillerini işletiyordu. Tuz Osmanlıların 1862 den beri İnhisar konusu idi Bu tekel olduğu gibi Düyun –i Umumiye idaresinin ulaştırma gereğince işin işletmeciliğini devralmıştı.

Düyun –i Umumiye idaresinin en büyük başarısı Basra’daki salif tuzlarını işleterek Hindistan’a yaptığı tuz ihracatıdır. Tuzla elde edilen başarıyı rakamlarla ifade edecek olursak konuyu daha iyi açıklayabiliriz.

1913-1914 hesap devresinde tuz inhisarından sağlanan gelir 1.103.625 O.L. tutarındaki gelir 293.219 ton tuz satışından elde edilmiştir. Bu tuzun 71.666 tonu ihraç edilmiştir.

DAMGA RESMİ

Damga resmi kıymetli ve resmi evraklara yapıştırılacak pul ile damgalı kıymetli evrak satışlarından elde edilecek gelirleri kapsamaktaydı. Ancak Düyun – i Umumiye idaresi ilk başlarda bu geliri toplamakta aciz kaldığından koca imparatorlukta toplanan gelir Yunanistan’da aynı adla toplanan gelirden çok daha düşük kalmıştı. Ayrıca uygulamanın hemen başında pasaport ve ikamet tezkeresi harçlarından bu rüsuma dahil olup olmadığı konusunda hükümette bir anlaşmazlık çıkmıştı ve bu sebepten anlaşmazlığın bu idare lehine sonuçlandığı 1888’e kadar hükümette bu iki harç sebebiyle yılda 50.000 O.L. iade edilmişti.

ALKOLLÜ İÇKİLER RÜSUMU

Düyun –i Umumiye idaresine bırakılan alkollü içkiler rüsumu şarap, konyak, rakı , rom ve bira gibi içkilerden alınmaktaydı. Ayrıca ithal edilen her türlü yabancı içkide bu rüsuma dahil idi.

Bu verginin hasılatı Düyun –i Umumiye idaresine bırakılması satışı yani bayiliğini yapanlara verilen satış permisi de bu verginin kapsamına giriyordu.

Bu verginin hasılatı Düyun –i Umumiye idaresine bırakılması ile birlikte bu idare şarap ihracatının serbest bırakılması ve şarap ihracatını desteklemiş ve girişimlerde bulunmuştur.

Düyun –i Umumiye kayıtlarına göre 1913-1914 mali yılında Osmanlı imparatorluğunda 41.913 ton şarap, 5.087 ton rakı üretilmekteydi . İhracat edilen şarap ise 7.620 tonu buluyordu diğer alkollü içeceklerden ihracat ancak 110 ton civarlarında kalıyordu. İhracatta Beyrut 3.929 ton ile başta geliyor onu 2.926 ton ile İzmir takip ediyordu, daha sonra 347 ton ile Edirne , 341 ton ile Bursa geliyordu.

BALIK RÜSUMU VARİDATI

Osmanlı hükümeti Muharrem kararnamesinde Düyun –i Umumiye’ye bırakılacak balık rüsumu gelirlerini balıkçılık merkezlerini sıralamak suretiyle belirlemişti. On yıllık bir aradan sonra Düyun –i Umumiye idaresi dışarıdan M.de bellesme adında bir balıkçılık uzmanı getirerek deniz ve tatlı su balıkçılığını geliştirmek için etütler yapmasını sağlamıştır. Her ne kadar uzmanın istedikleri uygulamaya konulmamış ise de balık rüsumu geliri bu idarenin akıllıca yönetimi sayesinde 1882-83 hesap yılında 22.635 O.L. ‘na kadar yükselmişti. Fakat balık tutma ve değerlendirme işleri eski zihniyet ve teknolojilerden bir türlü kurtulamamıştı.

İPEK ÖŞÜRÜ GELİRİ

Düyun –i Umumiye’ ye devredilen ipek öşürü , İzmir , Bandırma ve Ayvalık havalisi de dahil olmak üzere Bursa , Edirne ve Samsun bölgelerini kapsıyordu. Bu idare bu bölgelere ait ipek öşürü vergisi gelirinin tahsilini üzerine aldığı ipekçilik bu bölgelerde tamamen kısmi bir çöküş içindeydi nitekim Bursa bölgesinde 1854’te yılda 4 milyon okka koza üretilirken bu rakam ilk hesap yılında 794.000 okkaya düşmüştü. Bu sebepten vaktiyle ipekçilik yönünden önemli bir üretim merkezi olan Osmanlı İmparatorluğu 1880’e doğru artık dünya ipekçiliğinde adı bile geçmez bi hale gelmişti.

Buna rağmen Düyun –i Umumiye idaresi Bursa ‘da laboratuvar ve üreticilerin teknik meselelerini çözmek için okullar açmış bir de araştırma merkezi kurmuştur. Bu sayede bölge tekrar eski gücüne kavuşmuştur.

Nitekim 1913-1914 hesap döneminde bu bölgenin koza üretimi 4.760 tona yükselmiş ve ipek öşürü yıllık hasılatı 82.497 liraya yükselmiştir. Oysa ilk uygulama yılında bu hasılat sadece 18.951 O.L. idi.

RUMELİ DEMİRYOLLARI TAHVİLATI

Daha önce de açıkladığımız gibi, Muharrem kararnamesi, Rumeli demiryolları tahvilatı ile ilgili işlemleri Düyun-ı Umumiye idaresi’ne bırakmıştı.

1903’teki kararname ile tahviler yine eskisi gibi birleştirme işlemi dışında bırakılmıştı. Bu kararnamenin 10. maddesine göre Rumeli Demiryolları tahvillerinin itfasına aşağıdaki kaynaklar tahsis edilmiştir;

Düyun –i Umumiye’ye bırakılmış gelirlerden tahsisi edilecek yıllık 270.000 O.L tutarında sabit bir rakam,

Düyun –i Umumiye idaresi tarafından piyasadan satın alınmış olan bu

Tahvilata ait ikramiyeler,

Düyun –i Umumiye idaresi’ne ait kılınan fazla hasılatın %40 ‘ı ,

Bu paraların toplamı her yıl kura sonucunda sadece anaparaların ödenmesini kazananlara nominal değerinin %60’ı kurada primli olarak çıkanlara anaparalarının %100 ‘ü (400 Frank) ödenmesi için tahsis edilecekti.

Rumeli Demiryolları tahvilatı itfa ve prim kurları her yıl altı defa olmak üzere 1 Şubat , 1 Nisan, 1 Haziran, 1 Ağustos, 1 Ekim, ve 1 Aralık tarihlerinde yapılmaktaydı. Bu uygulamayı göstermek için hasılatlara bakmak yeterlidir sanıyoruz.

Rumeli Demiryolları tahvilatının ikramiyeli olması, bu tahvillere sarraf ve bankerler ile borsa spekülatörlerinin rağbetini arttırmıştı. Bunlar İstanbul Menkul Değerler Borsasında Cumhuriyetten sonra hatta 1920’li yılların sonuna kadar işlem görmüştür.

IMF’nin Kuruluşunun Temel Nedenleri

1929 Dünya ekonomik Bunalımı kapitalist sistemin karşılaştığı en büyük bunalımdır. Milyonlarca insan işini kaybetmiş, ülkelerin milli gelirleri gerilemiş, ekonomiler küçülmüş, karşılıklı ticaret büyük ölçüde sekteye uğramıştır. Pek çok ülke altın ve döviz rezervlerini koruyabilmek için ithalat kısıtlamalarına ve paralarını devalüe etmeye yönelmişlerdir. Bazı ülkeler yabancı parayla işlem yapılmasını yasaklamaya başlamışlardır. Sonuçta uluslararası ticaret hızla daralmış, istihdam ve yaşam standartları düşmeye başlamıştır.

Dünya ekonomisinin bu büyük bunalımdan çıkışı büyük ölçüde İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in formüle ettiği devlet müdahaleleri yoluyla olmuştur. Keynes 1936 yılında yayımladığı İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi adlı kitabında, sonradan Keynesyen ekonomi ya da karma ekonomi adıyla anılacak olan devlet müdahalelerinin formülünü ortaya koymuştur. Deflasyonist bir gelişmeden depresyona geçen kapitalist dünya ülkeleri ekonomiye devlet müdahalesi yapmak suretiyle ekonomilerini canlandırmıştır.

Canlanmanın ilk sonuçlarının alınmaya başlandığı sıralarda II. Dünya Savaşı çıkmıştır. Savaşın çıkışı büyük ölçüde Almanya’nın ekonomik bunalımdan gördüğü zararın nedenlerine dayalıdır. Savaşın sonlarına doğru dünya kapitalizminin karşılaşacağı  bu tür bunalımları daha kolay atlatabilmek için uluslararası bir işbirliğine gitmenin ve bunu kurumsallaştırmanın gerekli olduğu anlaşılmıştır. Bu çerçevede üç uluslararsı kurum tasarlanmıştır. İlki bir para fonu, ikincisi Avrupa’nın savaş sonrasında yeniden imarını gerçekleştirecek bir banka ve üçüncüsü de dünya ticaretinin bu gibi durumlarda daralmasını önleyecek bir ticari işbirliğini sağlyacak olan dünya ticaret örgütü. Her üç kurumun tasarlanmasının temel dayanağı dünya ticaretinin geliştirilmesidir. Kapitalizmin temel önermelerinden birisi uluslararası ticaretin uluslararası refahı artıracağı önermesidir.

Para fonu, geçici ödemeler dengesi sıkıntıları çeken ülkelerin bu sıkıntılar nedeniyle ithalat kısıtlamalarına gitmemelerinin sağlanması için destek vermek üzere tasarlanmıştır. Dış denge kriziyle karşılaşan ülkelerin ilk başvurdukları yol ya miktar  kısıtlamaları ya da tarifeler (gümrük vergileri ve benzerleri) yoluyla ithalat kısıtlamasına gitmektir. Bu yolla dış ticaret açıklarını ve dolayısıyla cari denge sorunlarını çözmeye çalışırlar. Oysa bir ya da bir kaç ülkenin bu şekilde ithalat kısıtlamasına gitmesi diğer ülkelerde de benzeri uygulamaların zincirleme olarak yürürlüğe sokulmasına yol açarak dünya ticaret hacminin daralmasına neden olur. Bu gelişme ise uluslararası refahı düşürür. O helde bu tür ödemeler dengesi sıkıntısına giren ülkelere kurulacak bir para fonu aracılığıyla destek sağlanırsa dünya ticaretinde daralma oluşmasının ve dolayısıyla uluslararası refahın gerilemesinin önüne geçilmiş olur.

II. Dünya Savaşı, Avrupa ülkelerinde büyük yıkıntılara yol açmıştır. O nedenle tasarlanan Dünya Bankası ilk aşamada Avrupa’nın yeniden imarı için kredi vermek üzere düşünülmüştür. O nedenle de adı Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (International Bank of Reconstruction and Development – IBRD) olarak konulmuştur. Avrupa’nın yeniden yapılanması sağlanamdığı takdirde kapitalizmin canlanması ve uluslararası ticaretin yeniden düzene girmesi beklenemzdi. O nedenle de ABD savaş sonrasında Avrupa ülkelerine Marshall Yardımı adı altında önemli miktarda yardımda bulunmuştur.

Tasarlanan üçüncü kurum dünya ticaret örgütüdür. Ya da o zaman İngiltere ve onun temsilcisi Keynes tarafından önerilen adıyla Uluslararası Ticaret Örgütü (International Trade Organisation – ITO).

Böylece Para Fonu ödemeler dengesi sıkıntılarını çözmek ve dolayısıyla ithalat kısıtlamalarını önlemek; Dünya Bankası Avrupa’lı ülkelerin savaştan kaynaklanan sıkıntılarını çözmek ve onların dünya ticaretinde etkin rol almasını sağlamak; Uluslararası Ticaret Örgütü de uluslararası ticarette standart kuralları geliştirerek ticaretin kurallarını belirlemek ve keyfi uygulamaları önlemek üzere kurulmak üzere planlanmıştır.

Bretton Woods’da Keynes ve White Planları

Bu düşünceleri tartışmak ve bir sonuca bağlamak üzere ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods kentinde 1 – 22 Temmuz 1944 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı düzenlendi. Bu konferansta 45 ülkenin temsilcileri bir araya gelerek yukarıda değinilen konulardaki iki tasarı üzerinde tartışlmalar yaptılar. Tasarılardan ilki Keynes Planı, ikincisi de White Planı idi.

John Maynard Keynes’in hazırladığı İngiltere Planına göre yukarıda değindiğimiz üç kurum da mevcuttu. Yalnız Keynes Planı’nda Para Fonu bugünkü Dünya Bankası, Dünya Bankası da bugünkü IMF gibi düşünülmüştü. Bir çeşit kliring merkezi (clearing house) konumunda olacaktı. Keynes’e göre Dünya Bankası, bütün ülke Merkez Bankalarının üstünde bir uluslararası Merkez Bankası konumunda olacak ve bancor adlı bir rezerv yaratabilecekti.

ABD Hazine Bakanı Harry Dexter White’ın adını taşıyan White Planı’nda ise bugünkü görünüm vardı. White Planı’nda Uluslarası Ticaret Örgütü’nün kurulması öngörülmüyor, uluslarası ticaretin bir örgüt eliyle değil konferanslar yoluyla ele alınmasının daha uygun olacağı savunuluyordu. Planda ayrıca Keynes’in önerdiği bancor gibi bir uluslararası rezerv yaratılmasına da yer yoktu.

Bretton Woods Konferansı’ndaki tartışmalar sonucunda White Planı kabul edildi. Böylece IMF ve Dünya Bankası kurulmuş oldu. Uluslarası Ticaret Örgütü kurulmadı ve onun yerine GATT düzenine geçilmesi öngörüldü.

Yıllar sonra 1969’da SDR adlı bir uluslararası rezervin IMF tarafından yaratılması benimsendi. Böylece Keynes’in 25 yıl önce öne sürdüğü bancor yerine bir başka adla bir uluslararası rezerv sistemine geçilmiş oldu. Yine yıllar sonra 1995’de Dünya Ticaret Örgütü (WTO) kuruldu. Böylece de Keynes’in 50 yıl önce ortaya attığı uluslararası ticaret örgütü de kurulmuş oldu. Özetle Bretton Woods’da kabul edilen White Planı yıllar sonra Keynes Planı’yla yenilenmiş oldu.

IMF’nin Kuruluşu

IMF, Bretton Woods Konferansı’nda kabul edilen esaslar üzerine 45 ülke (Avustralya, Belçika, Bolivya, Brezilya, Kanada, Şili, Çin, Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Çekoslovakya, Danimarka, Dominik Cumhuriyeti, Ekvator, El Salvador, Mısır, Habeşistan, Fransa, Yunanistan, Guatemala, Haiti, Honduras, İzlanda, Hindistan, İran, Irak, Liberya, Lüksemburg, Meksika, Hollanda, Yeni Zelanda, Nikaragua, Norveç, Panama, Paraguay, Peru, Filipinler, Polonya, Güney Afrika, SSCB, İngiltere, ABD, Uruguay, Venezuella, Yugoslavya) arasında 29’u sözleşmeyi imzaladıkları 27 Aralık 1945’de kurulmuş ve 1 Mart 1947’de finansal operasyonlarına başlamıştır.

Bretton Woods Konferansı’na katılmayan Türkiye, IMF’ye kurucu üye olarak katılmamıştır. Mısır, İran, Irak, Habeşistan gibi ülkelerin kurucu olarak katıldığı IMF’ye Türkiye’nin kurucu olarak katılmaması dikkat çekici bir olgudur. Türkiye’nin IMF’ye katılması iki yıl sonra 1947’de yılında olmuştur. Yani ilginç bir biçimde IMF’nin finansal operasyonlarına başladığı yıl.

IMF’nin ilk kuruluşunda 45 ülkenin 44’ü kotalarını taahhüt etmişler, Danimarka sonradan kotasının onaylanması üzerine katılmıştır. 44 ülkenin yaptığı katkılarla ortaya çıkan ilk toplam IMF kotası 8.8 milyar dolardır. İlk kotalarda en yüksek 1o pay şu ülkelere aittir (milyon dolar olarak): ABD 2,750; İngiltere 1,300; SSCB 1,200; Çin 550; Fransa 450; Hindistan 400; Kanada 300; Hollanda 275; Belçika 225; Avustralya 200.

Bu dağılım zaman içinde kota artırımları yapıldıkça değişecektir. IMF kotalarındaki değişim aynı zamanda ülkelerin ekonomik güçlerinin dünya ekonomisi içindeki değişiminin de bir göstergesidir.

Keynes, IMF’nin merkezinin New York’da olmasını önermişti. Bundan amacı IMF’nin Washington’da kurulması halinde ABD yönetiminin ve Hazine’sinin etkisi altında kalacağı endişesiydi. Bu öneriye ve uyarıya karşın Amerikalılar IMF’nin Washington’da kurulmasında ısrarlı oldular ve IMF, Washington’da kuruldu.

Yıllar sonra, Sovyetler Birliği dağılıp da ABD tek süper güç olarak kalınca IMF üzerindeki baskısını giderek artırdı ve IMF, ABD Hazinesi’nin dediklerini yapan bir kurum haline geldi. 1990’ların ikinci yarısından itibaren ABD Hazinesi’nin IMF yönetimi üzerindeki baskısı en üst düzeye çıktı. Amerikan Kongresi’nin, her kota artırımındaki baskısıyla Amerikan Hazinesi IMF’de ipleri iyiden iyiye eline aldı ve IMF giderek Amerikan Yönetiminin bir departmanı haline geldi. Yani Keynes’in yıllar önce yaptığı uyarıların tamamı doğru çıktı.

IMF’nin Amerikan yönetiminin bir departmanı haline gelişinin en açık örneğini Türkiye’den verebiliriz. Türkiye, 2000 yılına başlarken IMF ile 18. Stand by[1] düzenlemesine girmişti. Bu düzenlemenin öngördüğü programı uygularken Kasım 2000’de bir krize girdi. Hemen arkasından IMF’den alınan Ek Rezerv Kolaylığı Desteği (SRF) ile yoluna devam etti. Bu kez 2001 Şubat ayında bir krizle karşılaştı ve IMF Türkiye’ye dalgalı kura geçmesi kaydıyla yeniden destek verdi. 2001 yılının Eylül ayına gelindiğinde IMF, Türkiye’yi ağır bir dille eleştiriyor ve gereken reformları yapmadığı için stand by düzenlemesinin son iki taksidini

IMF’nin Kuruluş Amaçları ve Gelişmeler

IMF’nin kuruluş amacı Anasözleşmede şöyle belirlenmektedir: “Uluslararası parasal işbirliğinin geliştirilmesini sağlamak; uluslararası ticaretin dengeli bir şeklide gelişmesine yardımcı olmak; çok taraflı ödemeler sisteminin kurulmasına destek olmak; ödemeler dengesi sıkıntısı çeken üye ülkelere gerekli geri dönüş önlemlerini almak kaydıyla yeteri kadar maddi destekte bulunmak; üye ülkelerin ödemeler dengesi sorunlarının derecesini ve süresini düşürmek.”

Anasözleşmedeki düzenlemeye bakılınca tanımlanan amaçların Bretton Woods Konferansı’nın amaçlarının bir yansıması olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Altın para standardının dünyaya egemen olduğu dönemlerde ve sonrasında altına dönüştürülebilir dolar sisteminin yürürlükte kaldığı 1970’lere kadarki dönemde IMF’nin amacı pek bir değişim göstermeden kalmıştır. Yani üye ülkelerin karşılaştığı ödemeler dengesi sorunlarının çözümü için üye ülkelere kotaları oranında katkı sağlamak. 1970’lerin başında doların altınla ilişkisi kesildikten sonra IMF’nin amaçlarında yavaş yavaş bir değişim süreci içine girildi.

IMF Anasözleşmesi zaman içinde bazı değişikliklere uğradı. Bunlar: 1969; 1978 ve 1992’de yapılan değişikliklerdir.

Üyelik

Her ülke IMF’ye üye olabilir. Bunun için IMF Anasözleşmesini kendi parlamentosunda onaylayarak uluslararası anlaşma haline getirmesi ve kendisine düşen kotayı IMF’ye ödemesi (ya da ödenecek bölümünü ödeyip kalanını taahhüt etmesi gereklidir.)

İlk kuruluşunda 45 üyesi bulunan IMF’nin zaman içinde üye sayısı artmaya başladı. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılışından sonra üye sayısında büyük artış oldu. 2002 itibariye üye sayısı 183 ülkedir. Üye ülkeler, kpotaları ve oygüçleri makalenin sonuna ekli tabloda gösterilmektedir. 

Ülkeler IMF’ye iki türden birinde üye olurlar. Eğer sermaye hareketlerinde bir kısıtlama söz konusuysa IMF Anasözleşmesinin 4. Maddesi statüsünde üye konumundadırlar. Eğer sermaye hareketlerini serbest bırakmışlarsa o zaman IMF Anasözleşmesinin 8. Maddesi statüsünde üye konumundadırlar. IMF’nin temel hedeflerinden birisi üyelerinin 8. Madde statüsünde buluşmalarını yani sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir konumda olmalarını sağlamaktır..

11 Kasım 1947’de IMF’ye Anasözleşmenin 4. Maddesi çerçevesinde, yani kambiyo kısıtlamaları uygulayan ülke konumunda üye olan Türkiye, bugün IMF anasözleşmesinin 8. maddesi statüsünde, yani sermaye hareketlerini serbest bırakmış ülke statüsünde üye durumunda bulunuyor. Türkiye, bu statüye Türk parası kıymetini koruma hakkında 32 sayılı kararı yürürlüğe soktuktan sonra geçti. Türkiye’nin statü değişikliği 3 Nisan 1990’da IMF tarafından dünyaya duyuruldu.

Türkiye’nin IMF’deki durumu Şubat 2002 itibariyle şöyledir:

Üyelik Statüsü: 11 March 1947;

V.Madde

Genel Kaynaklar Hesabı:

Milyon SDR

Kota %

       Kota

964.00

100.00

       Rezerv Pozisyonu

112.78

11.70

Borcu

Milyon SDR

Kota %

       Stand-by düzenlemesinden

10,871.36

1,127.73

       Kredi dilimlerinden

361.50

37.50

     

Son 3 Finansal Düzenleme:

 

  Onaylanma

   Sona Erme 

Onaylanan Miktar 

Kullanılan Miktar 

Düzenleme   

   Tarihi   

   Tarihi    

(Milyon SDR) 

(Milyon SDR) 

Stand-by
(SRF Payı)

  22 Aralık,1999

21Aralık, 2000

   21 Aralık, 2002
   20 Aralık, 2001

15,038.40    
5,784.00    

11,738.96  
5,784.00  

Stand-by

   08 Haziran, 1994

  07 Mart, 1996

610.50    

460.50 

Stand-by

   04 Nisan, 1984

  03 Nisan, 1985

225.00    

168.75 

IMF’ye Geri Ödeme Projeksiyonu

   

2002

2003

2004

2005

2006

Anapara

 

  4,048.80

  2,091.50

  3,158.20

  1,934.30

 

Faiz

 

  463.10

  250.00

  136.80

  32.80

  2.10

Toplam

 

4,511.90

2,341.50

3,295.00

1,967.10

2.10

Kotalar

Kota, IMF açısından bir çeşit sermayedir. Yani eğer IMF bir anonim şirket olsaydı sermayesi olacak ve bu sermaye hissedarlara hisseleri oranında bölünmüş olacaktı. Dolayısıyla her ülkenin IMF’deki kotası o ülkenin IMF’deki ortaklık payını temsil eder.

2002 yılı itibariyle IMF’nin kotaları toplamı 212.4 milyar SDR, yani yaklaşık olarak 290 milyar dolardır. Yüzde 45 oranında kota artışına olanak sağlayan 11. genel kota artışı öncesinde (22 Ocak 1999’a kadar) genel kota toplamı 146 milyar SDR yani yaklaşık 200 milyar dolardı.

Bir ülkenin IMF’de ne kadar kotası olacağı o ülkenin geçmiş beş yıldaki ekonomik performansını ölçen bir formülle hesaplanır. Bu formülde üye ülkenin geçmiş beş yıldaki ekonomik büyüme performansı, dış ticaret hacmindeki gelişmeler gibi göstergeler hesaba katılır.

Kotalar bir ülkenin IMF’deki oygücünü belirlemekten öteye o ülkenin ihtiyaç halinde IMF desteklerinden yararlanma limitlerini de belirler.

Türkiye’nin IMF’deki kotası 964 milyon SDR’dır. Türkiye’nin IMF’deki kotasını bazı ülkelerin kotasıyla karşılaştırabilmek için aşağıda bazı ülkelerin kotalarına yer veriyoruz.

Ülke

Kotası (Milyon SDR)

Oygücü (%)

ABD

37,149

17,1

Rusya

5,945

2,76

Suudi Arabistan

6,985

3,24

İspanya

3,049

1,42

Portekiz

867

0,41

Yunanistan

823

0,39

Bulgaristan

640

0,31

İran

1,497

0,70

Türkiye

964

0,46

IMF Toplamı

212,415

100.0

Kota – Oygücü İlişkisi

IMF üyesi her ülkenin IMF’deki kotasının her 100,000 SDR’lık bölümü o ülkeye bir adet oy sağlar. Buna kolaylık sağlamak için “değişken oy sayısı” adını verelim. X ülkesinin IMF’de 1 milyar SDR tutarında kotası varsa bu ülkenin değişken oy sayısı (1,000,000,000 / 100,000 = ) 1 milyon adet olarak hesaplanır. Buna ek olarak IMF üyesi her ülkenin 250 adet sabit oyu vardır (IMF dilinde buna basic votes adı veriliyor.) O halde X ülkesinin oy sayısını şöylece hesaplayabiliriz:

Değişken oy sayısı:        10,000

Sabit oy sayısı:       250

Toplam oy sayısı           10,250

Şimdi de IMF’deki toplam oy sayısını hesaplayalım. IMF’de 183 üye bulunduğuna göre üye ülkelerin toplam sabit oy sayısı (183 x 250 =) 45,750 adet olarak bulunabilir. IMF’de kotalar toplamı 212 milyar dolar olduğuna göre de toplam değişken oy sayısı (212,000,000,000 /100,000 =) 2,120,000 olarak bulunabilir. Buna göre IMF’deki toplam oy sayısı şöyle bulunabilir:

Toplam değişken oy sayısı:        2,120,000

Toplam sabit oy sayısı:       45,750

Toplam oy sayısı:                      2,165,750

X ülkesinin IMF’deki oy gücünü hesaplayabilmek için X ülkesinin toplam oy sayısını IMF toplam oy sayısına bölmek ve 100 ile çarpmak gerekir:

(X ülkesinin toplam oy sayısı / IMF’deki toplam oy sayısı) x 100 = X ülkesinin IMF’deki oygücü (%)

(10,250 / 2,165,750) x 100 = % 0.47

Yani X Ülkesinin IMF’deki oygücü binde 47’dir.

Türkiye’nin IMF’deki kotası 964 milyon SDR’dır. Buna göre değişken kotası şöyle hesaplanabilir:

Türkiye’nin değişken oy sayısı = Türkiye’nin kotası / 100,000 SDR

Türkiye’nin değişken oy sayısı = 964,000,000 / 100,000 = 9,640

Buna Türkiye’nin 250 adetlik sabit oy sayısını da eklersek Türkiye’nin IMF’deki toplam oy sayısını (9,640 + 250 =) 9,890 olarak bulmuş oluruz. Bunu IMF’deki toplam oy sayısına böler ve 100 ile çarparsak Türkiye’nin IMF’deki oygücünü bulmuş oluruz:

Türkiye’nin oygücü = (9,890 / 2,165,750 =) % 0.46

Yani Türkiye’nin IMF’deki oygücü binde 46’dır.

IMF’nin Organizasyon Şekli

Anonim şirketlerdeki paysahipleri genel kurulunun görevini yapan bir Guvernörler Kurulu, yine anonim şirketlerdeki yönetim kurulunun görevlerini yapan bir İcra Direktörleri Kurulu. Ayrıca uluslararası parasal ve ekonomik konuların tartışılıp görüşüldüğü bir Parasal ve Finansal İşler Kurulu. İcra Direktörleri Kurulu kararlarını uygulamaktan sorumlu bir Başkan (managing director) ve IMF personeli.

Guvernörler Kurulu: Her üye ülkenin ekonomi ve/veya maliye bakanı ya da üst düzey bir bürokratı (çoğunlukla Merkez Bankası başkanı) bu kurulda guvernör olarak görev yapar ve ülkesi adına oy kullanır. IMF’nin 183 üyesi bulunduğuna göre 183 adet Guvernörü vardır. Guvernörlerin oy hakkı ülkelerinin oygücüyle sınırlıdır. Ülkelerin oygüçleri Ek 1’deki listede görülmektedir.

İcra Direktörü Sayısı: 5 adedi atanmış (ABD, Almanya, Japonya, Fransa, İngiltere) ve 19’u da seçilmiş olmak üzere toplam 24 kişi. Atanmış üyeler yalnızca kendi ülkelerini temsil ederler. Seçilmiş üyeler ise bir grubu (constituency) temsil ederler. Yalnızca kendi ülkesini temsil eden üç seçilmiş üye vardır: Suudi Arabistan, Rusya ve Çin.

24 kişilik İcra Direktörleri Kurulu’ndaki 5 adet atanmış ve 3 adet yalnızca bir ülkeden seçilmiş 8 icra direktörü bir kenara bırakılırsa kalan 16 icra direktörünün temsil ettiği ülkeler 16 grupta toplanmış demektir.

Türkiye, Belçika, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Belarus, Slovenya, Slovak Cumhuriyeti, Lüksemburg ve Kazakistan ile aynı grupta yer almaktadır. Grubun en yüksek oygücüne sahip olan Belçika İcra Direktörlüğünü yapmakta Türkiye, bu grubun İcra Direktörlüğü ofisinde bir İcra Direktörü Danışmanı ve bir de Teknik Asistan bulundurmaktadır.

Hesap Birimi – SDR

SDR (special drawing rights – özel çekme hakkı) hem IMF’nin hesap birimi hem de bir çeşit ek rezervdir. Rezrv olarak niteliğini tanımlamak için buna kağıt altın adı verilmektedir.

ABD Doları, Euro, İngiliz Pound’u ve Japon Yeni’nin belirli ağırlıklarla biraraya getirildiği bir sepet olan SDR’ın hesap birimi olarak 2002 başı itibariyle değeri 1 SDR = 1.26 Dolardır.

Üye Ülkelerde Gözetim ve Konsültasyon

IMF, her üye ülkede ekonomik durum izlemesi ve konsültasyonları yapar. Bunlar: Anasözleşmesinin 4. maddesi gereğince yılda bir kez yapılan konsültasyon; Dünya Ekonomik Görünümü raporu (World Economic Outlook) için yılda iki kez yapılan WEO çalışması; fon kaynaklarını kullanmaksızın IMF yakın gözetiminde olmayı kabul eden üye ülkeler için yılda bir kaç kez yapılan uyarıcı düzenlemeler, genişletilmiş gözetim ve program gözetimi. Bunların tümü genel olarak IMF’nin gözetimi (surveillance) adını alır.

IMF’nin üye ülkelerde yılda bir kez gözetim yapmasının temel nedeni ortaya çıkabilecek riskleri önceden saptamak ve ona göre önlemler alınıp alınmadığını yakından incelemektir. Eğer bu tür risk belirtileri saptanmışsa o zaman üye ülke ile birlikte bunların nasıl aşılacağı üzerinde ortaka çaılşmalar yapılır.

IMF yılda iki kez Dünya Ekonomik Görünümü Raporu yayınlar. Bunların ilki ara toplantı dönemi olan Nisan ayında; ikincisi de IMF Yıllık Genel Kurul Toplantısının hemen öncesinde yayınlanır. Bu rapora üye üllere ve dünya ekonomisine ilişkin ayrıntılı istatistikler ve değerlendirmeler yer alır. IMF, bu istatistiklerin büyük bölümünü üye ülkelerin kendisine düzenli olarak gönderdiği istatistiklerden derler. Bunun yanı sıra üye ülkelere doğrudan giderek verilerin derlenmesi ve sağlığının denetimini yaptığı da olur. Bazı ülkelerin bu verileri zamanında ve sağlıklı olarak derlemesi söz konusu olamadığı için oralarda derlemeyi bazen doğrudan IMF uzmanları yaparlar. Ülkelerin yolladığı verilerle yetinilmesi durumunda bile IMF uzmanları bir kaç yılda bir o ülkelere giderek verilerin sağlığını denetlerler.

Konsültasyonlar, IMF’den stand by ya da başka bir düzenleme altında destek gören ülkelerde yapılır. Yılda iki kez ya da gereğine göre daha çok sayıda olmak üzere IMF uzmanları ilgili ülkeye giderek bütün verileri ve ekonominin gidişini denetlerler. Destek 3 ayda bir taksitler halinde ödendiği için genelllikle yılda 4 kez ziyaret yapılır. Konsültasyonlarda IMF uzmanları üye ülkenin destek alırken girdiği stand by ya da diğer düzenlemede ve onun ekini oluşturan niyet mektubunda yer alan performans kriterlerine uyup uymadığını, programın hedeflendiği biçimde gelişip gelişmediğini denetlerler. Eğer sonuçlar beklendiği gibi çıkmış ve performans kriterlerine uyulmuşsa bir sonraki taksitin serbest bırakılmasını IMF İcra Direktörleri Kurulu’na bir raporla önerirler. Bu rapor iki bölümdür. Metin bölümünde (4. Madde Konsültasyon Raporu – Article 4 Consultation Report – adını taşır) ülkenin uyguladığı program, hedefler, hedeflere ve dolayısıyla performans kriterlerine uygunluk, sapmalar ve öneriler yer alır. Raporun istatistiklerden oluşan bölümünde (Yakın Geçmişe İlişkin Gelişmeler – Recent Economic Developments- adını taşır) istatistik veriler ve geleceğe ilişkin tahminler yer alır.

IMF’nin Finansal Politikaları ve İmkanları

IMF’nin üye ülkelere yönelik olarak izlediği finansal politikalar 4 grupta toplanır: (1) Rezerv dilimi politikaları; (2) Kredi dilimi politikaları; (3) Acil durum destek politikaları; (4) Borç ve borç servisi düşürme politikaları.

1. Ödemeler dengesi sorunlarıyla karşılaşan üye ülkeler, IMF’deki kotalarının konvertibl paralarla ödenmiş kısmını derhal ve hiç bir koşula bağlı olmaksızın kullanabilirler. Buna rezerv dilimi politikaları çerçevesinde kullanım adı verilmektedir.

2. IMF’nin üye ülkelerin karşılaştığı daha uzun süreli sıkıntıları gidermekte kullandığı kredi dilimi politikalarındaki imkanları şunlardır:

(a)   Stand by düzenlemesi (SBA): Üye ülkedeki kısa süreli ödemeler dengesi sorunlarının çözümü için öngörülen bir destektir. 1 – 2 yıl arasında ve genellikle 3 ayda bir taksitler halinde verilerek kullandırılır. Her bir taksit serbest bırakılmadan önce düzenlemede öngörülen performans kriterlerinin yerine getirilip getirilmediği incelenir. Geri ödemeler en çok 5 yıl içinde yapılır. SBA’nın maksimum limiti üye ülke kotasının yüzde 100’üdür. Bununla birlikte olağanüstü hallerde bu limit aşılabilmektedir. Bu desteğin faizi IMF’nin sürekli revize edilen basit faiz oranı ve kullanım miktarının kmotanın belli bir yüzdesini aşması halinde bunun üzerine uygulanan ek faizdir. Ek faiz, kotanın yüzde 200’ünü aşan kısım için 200 bp[2] ve kotanın yüzde 300’ünü aşan kısım için 300 bp’dir.

(b)   Genişletilmiş fon kolaylığı (EFF): Makroekonomik ya da yapısal sorunlardan kaynaklanan ve daha uzun süreli ödemeler dengesi sorunlarının çözümü için hazırlanan orta vadeli programları desteklemek için biçimlendirilmiş üç yıllık bir imkandır. Stand- by düzenlemesinde olduğu gibi bunda da performans kriterlerine bağlı taksitlendirme söz konusudur. Geri ödemeler 4 ½ – 7 yıl içinde yapılır. Bu kolaylığın geri ödemesinin 10 yıla kadar uzatılması söz konusu olabilir. EFF’in maksimum miktarı üye ülke kotasının yüzde 300’üdür. Bununla birlikte SBA’da olduğu gibi EFF’de de olağanüstü koşullar için istisnai oranlar uygulanabilmektedir. Bu desteğe uygulanan faiz SBA ile aynıdır.

(c)    Ek rezerv imkanı (SRF): Piyasalarda ortaya çıkan ani bir güven kaybının yarattığı geniş kapsamlı ve kısa dönemli dış finansman sorunlarının neden olabileceği ödemeler dengesi sorunlarını önlkemekta kullanılan bir imkandır. Bu imkan Asya krizinden sonra yaratılmıştır. Maksimum geri ödeme süresi 2.5 yıldır. Bu destek türü yüzde 3 – 5 arasında bir ek faiz yükü taşır. SRF’in faizi, IMF’nin basit faiz oranı üzerine ilk yıl için 300 bp, yıl sonunda geri ödenmemişse 12. aydan başlanarak her altı ay için eklenen 50 bp’den oluşur. Bu biçimde eklemeler sonucunda uygulanacak ek faiz tutarı 500 bp’yi geçemez.

(d)   Kredi hattı (CCL): SRF, krize maruz kalmış üye ülkeler için kullanılabilecek bir imkandır. CCL ise krize henüz maruz kalmadığı halde piyasalardaki güven bunalımı nedeniyle her an krize maruz kalabilecek üye ülkeler için geliştirilmiştir. CCL’in maksimum tutarı üye ülke kotasının yüzde 300 – 500’ü arasındadır. SRF gibi ek bir faiz yükü taşımakla birlikte bu yük 150 bp’den başlayarak SRF’deki gibi artışlarla en çok 350 bp’ye ulaşır.

(e)   Telafi Edici Finansman Kolaylığı (CFF): Dünya piyasalarında ortaya çıkan fiyat değişimleri nedeniyle ihracat gelirlerinde ani düşüşler yaşayan ya da ithal maliyetleri aniden yükselen ülkelere destek olmak için uygulanan bir kolaylıktır. CFF’in maksimum limiti, bir ihraç ürünü söz konusuysa yüzde 45, birden fazla ihraç ürünü söz konusuysa yüzde 55’tir. Bu kolaylık için IMF basit faizi uygulanır, ek faiz söz konusu değildir.

3. IMF’nin, üye ülkelerinn karşılaştığı acil durumlarda acil durum destek politikaları çerçevesinde kullandırdığı imkan Acil Yardım (Emergency Assistance) dır. Doğal afetlere maruz kalmış ülkelere yapılan bir destektir. Üye ülke kotasının yüzde 25’iyle sınırlı olmakla birlikte istisnai olarak bu tutar kotanın yüzde 50’sine çıkarılabilir. Bu kolaylığa IMF basit faiz oranı uygulanır, ek faiz uygulanmaz. 5 yıl içinde geri ödenmesi gerekir.

4. IMF’nin fakir ve yüksek borçlu üye ülkelere borç ve borç servisi düşürme politikaları çerçevesinde kullandırdığı imkan Fakirliği Azaltma ve Büyüme Kolaylığı (PRGF) dır. Düşük gelirli üye ülkeler için uygulanan PRGF imtiyazlı bir destektir. 5.5 – 10 yılda geri ödenmesi gereken bu kolaylığa binde 5 faiz uygulanır.

2002’de yapılan yeni düzenleme ve 1958’de yapılan düzenleme dışarıda tutulursa Türkiye’nin bugüne kadar IMF ile girdiği düzenlemeler aşağıda yer almaktadır: (Miktar ve kullanım sütunları milyon SDR olarak okunmalıdır)

No

Tarih

İptal

Vade (Ay)

Miktar

Kotanın %

Kullanım

1

1961

 

12

37.5

43.6

16.0

2

1962

 

9

31.0

36.0

15.0

3

1963

 

11

21.5

25.0

21.5

4

1964

 

11

21.5

25.0

19.0

5

1965

 

12

21.5

25.0

0.0

6

1966

 

12

21.5

25.0

21.5

7

1967

 

11

27.0

25.0

27.0

8

1968

 

9

27.0

25.0

27.0

9

1969

 

12

27.0

25.0

10.0

10

1970

 

12

90.0

83.3

90.0

11

1978

1979

24

300.0

150.0

90.0

12

1979

1980

12

250.0

125.0

230.0

13

1980

 

36

1,250.0

625.0

1,250.0

14

1983

 

12

225.0

75.0

56.3

15

1984

1984

12

225.0

52.4

168.8

16

1994

1996

14

610.5

95.1

460.5

17

2000

 

36

2,892.0

300.0

Yenilendi

“Miktar” ve “Kullanım” sütunlarını karşılaştırırsak hangi stand by düzenlemelerinin başarılı olduğunu görebiliriz. Eğer iki tutar aynıysa o zaman stand by düzenlemesi amacına ulaşmış demektir. Bu durumda 6 tane stand by olduğu görülüyor. 4 adet iptal edilmiş stand by düzenlemesi olduğunu “İptal” sütunundan görüyoruz. Bunlar başarısız olanlar. 17. Stand by düzenlemesi henüz devam ediyor. O halde: Türkiye, 1960’dan bu yana IMF ile girdiği 17 stand by düzenlemesinden 6 adedini başarıyla tamamlamış, 4 adet düzenleme, koşullara uyulmadığı için iptal edilmiştir. Biri devam etmektedir. Biri de hiç uygulanmamıştır. Geri kalan 6 adedinin “kullanım” tutarları ile “miktar” sütunu arasındaki uyumsuzluklar var. Bunların bir bölümü başarısızlıktan dolayı değil fakat daha fazla kullanıma gereksinim kalmadığı için o aşamada bırakılmış bulunuyor.

IMF İmkanlarının Maliyeti

IMF, üye ülkelere sağladığı destekler için basit faiz uygular. Bu faiz, IMF kaynaklarının maliyet yapısına göre sürekli değişime uğramaktadır. 2002 yılı başında bu oran yüzde 2.78 idi. Buna ek olarak bazı imkanlara duruma göre 150 bp ile 500 bp arasında değişen bir ek faiz uygulanmaktadır. Ayrıca kullanılan imkanın tamamı üzerinden binde 5 servis bedeli ve taahhüt edilen tutar üzerinden alınan taahhüt bedeli vardır. Taahhüt bedeli üye ülke kotasının yüzde 100’üne kadarki tutarlar için 25 bp bunun üzerindeki taahhütlerda kotanın yüzde 100’ünü aşan bölüm için 10 bp dir.

IMF İmkanlarının İşleyiş Biçimi

IMF imkanları genel olarak bir borçlanma değildir. Ödemeler dengesi sıkıntısına giren bir üye ülke kendi parasını verip karşılığında parası güçlü bir başka üye ülkenin parasını almakta ve zamanı gelince bu tutar tekrar değiş tokuşa tabi tutulmaktadır. O nedenle IMF’den imkan kullanan bir ülkenin bir başka ülkenin parasını kullanımına “purchase” geri ödemesine de “repurchase” adı verilmektedir. Bununla birlikte son yıllarda doğrudan borç biçiminde destekler de sağlanabilmektedir.

IMF İmkanlarının Kullanım Limitleri

Rezerv dilimleri politikası çerçevesinde yapılacak kullanım miktarı üye ülkenin rezerv pozisyonuyla ilgilidir.

Kredi dilimi politikası çerçevesinde yapılacak: (a) Stand by düzenlemelerinde kullanım limiti üye ülke kotasının yüzde 100’üdür. (b) Genişletilmiş fon kolaylığı düzenlemesinde maksimum kullanım limiti üye ülke kotasının yüzde 300’üdür. (c) Telafi edici finansman kolaylığında, maruz kalınan sıkıntının  çeşidine göre, kullanım limiti üye ülke kotasının maksimum yüzde 45’i ya da 55’idir. (c) Kredi hattı düzenlemesinde maksimum kullanım miktarı, duruma göre değişmek üzere, üye ülke kotasının yüzde 300’ü ile 500’ü arasında değişmektedir. (d) Ek rezerv kolaylığı için bir üst limit bulunmamaktadır. Bu kolaylığın miktarını belirlemeye İcra Direktörleri Kurulu yetkilidir.

Acil durum destek politikaları çerçevesinde sağlanacak imkanlar için maksimum limit üye ülke kotasının yüzde 25’i olmakla birlikte İcra Direktörleri Kurulu bu oranı yüzde 50’ye kadar çıkarmakta yetkilidir.

Fakirliği azaltma ve büyüme kolaylığında bir maksimum limit konulmamıştır.

1994 yılındaki Meksika krizi ve özellikle de 1997 – 98 Asya ve Rusya krizleriyle birlikte IMF, stand by ve süresi uzatılmış fon kolaylığı düzenlemelerinde öngörülen maksimum limitleri aşmaya başlamıştır. Bu limitleri birer gösterge olarak almak daha uygun olacaktır. Krizin büyüklüğü ve bulaşıcılığna göre İcra Direktörleri Kurulu bu limitleri aşabilmektedir.

Bu istisnalara bir örnek olarak vermek gerekirse Türkiye’nin 964 milyon SDR (1.2 milyar dolar) tutarındaki kotasına göre süresi uzatılmış fon kolaylığı çerçevesindeki maksimum limiti 3.6 milyar dolar olduğu halde bu miktar 15 milyar doların üzerine çıkmış ve Türkiye’nin IMF’den kullanımı kotasının yüzde 1,200’ünü aşmıştır.

IMF İmkanlarının Kullanım Koşulları

Rezerv dilimi politikası çerçevesinde sağlanan imkanlar dışında IMF imkanlarının kullanımı öncelikle ilgili üye ülke hükümetinin IMF’ye vereceği niyet mektubu ve bunun üzerine yapılacak düzenlemeye bağlıdır. Eğer programın başlangıcında bir takım ön koşullar ve kriterler söz konusuysa ilk taksidin verilmesi için bunların yerine getirilip getirilmediğine bakılır. İmkanların kullanımında ilk taksitten sonraki taksitler için de programda belli dönemler itibariyle öngörülen performans kriterlerinin yerine getirilip getirilmediği gözetilir. IMF misyonlarının yapacağı gözetimler, bu koşulların yerine getirilip getirilmediğinin saptanması biçiminde yapılır. Eğer koşullar yerine getirilmişse misyon yazacağı raporda bu durumu belirtir ve İcra Direktörleri Kurulu söz konusu taksitin de serbest bırakılmasını kararlaştırır. Koşullar yerine getirilmemişse o zaman misyonun raporunda bu durum yer alır ve IMF Başkanı koşullar yerine getirilinceye kadar o ülke hakkındaki İcra Direktörleri toplantısını askıya alır. Koşulların yerine getirilmesi mümkün görülmüyorsa IMF Başkanı, İcra Direktörleri Kurulu’ndan kalan taksitlerin askıya alınmasını isteyebilir.

2002 yılı itibariyle IMF’de üye ülkeler, kotalar, oy sayısı ve oy güçleri aşağıdaki tabloda gösterilmektedir.

Ü    Y     E

K      O      T      A

O     Y

 

Milyon SDR

Toplamdaki Payı (%)

Sayısı

Toplamdaki  Payı (%)

Afganistan

120.4

0.06

1,454

0.07

Arnavutluk

48.7

0.02

737

0.03

Cezayir

1,254.7

0.59

12,797

0.59

Angola

286.3

0.13

3,113

0.14

Antigua and Barbuda

13.5

0.01

385

0.02

Arjantin

2,117.1

1.00

21,421

0.99

Ermenistan

92.0

0.04

1,170

0.05

Avustralya

3,236.4

1.52

32,614

1.51

Avusturya

1,872.3

0.88

18,973

0.88

Azerbaycan

160.9

0.08

1,859

0.09

Bahamas

130.3

0.06

1,553

0.07

Bahreyn

135.0

0.06

1,600

0.07

Bangladeş

533.3

0.25

5,583

0.26

Barbados

67.5

0.03

925

0.04

Belarus

386.4

0.18

4,114

0.19

Belçika

4,605.2

2.17

46,302

2.14

Belize

18.8

0.01

438

0.02

Benin

61.9

0.03

869

0.04

Bhutan

6.3

0.003

313

0.01

Bosna Hersek

169.1

0.08

1,941

0.09

Bolivya

171.5

0.08

1,965

0.09

Botswana

63.0

0.03

880

0.04

Brezilya

3,036.1

1.43

30,611

1.41

Brunei

150.0

0.07

1,750

0.08

Bulgaristan

640.2

0.30

6,652

0.31

Burkina Faso

60.2

0.03

852

0.04

Burundi

77.0

0.04

1,020

0.05

Kamboçya

87.5

0.04

1,125

0.05

Kamerun

185.7

0.09

2,107

0.10

Kanada

6,369.2

3.00

63,942

2.95

Merkezi Afrika Cum.

9.6

0.005

346

0.02

Cape Verde

9.6

0.005

346

0.02

Çad

56.0

0.03

810

0.04

Şili

856.1

0.40

8,811

0.41

Çin

6,369.2

3.00

63,942

2.95

Kolombiya

774.0

0.36

7,990

0.37

Comoros

8.9

0.004

339

0.02

Kongo Dem. Cum.

291.0

0.14

0.00

0.00

Kongo Cumhuriyeti

84.6

0.04

1,096

0.05

Kosta Rica

164.1

0.08

1,891

0.09

Fildişi Sahilleri

325.2

0.15

3,502

0.16

Hırvatistan

365.1

0.17

3,901

0.18

Güney Kıbrıs

139.6

0.07

1,646

0.08

Çek Cumhuri.

819.3

0.39

8,443

0.39

Danimarka

1,642.8

0.77

16,678

0.77

Cibuti

15.9

0.01

409

0.02

Dominik

8.2

0.004

332

0.02

Dominik Cumhuriyeti

218.9

0.10

2,439

0.11

Ekvator

302.3

0.14

3,273

0.15

Mısır

943.7

0.44

9,687

0.45

El Salvador

171.3

0.08

1,963

0.09

Ekvator Ginesi

32.6

0.02

576

0.03

Eritre

15.9

0.01

409

0.02

Estonya

65.2

0.03

902

0.04

Habeşistan

133.7

0.06

1,587

0.07

Fiji

70.3

0.03

953

0.04

Finlandiya

1,263.8

0.59

12,888

0.59

Fransa

10,738.5

5.06

107,635

4.97

Gabon

154.3

0.07

1,793

0.08

Gambiya

31.1

0.01

561

0.03

Georgia

150.3

0.07

1,753

0.08

Almanya

13,008.2

6.12

130,332

6.02

Gana

369.0

0.17

3,940

0.18

Yunanistan

823.0

0.39

8,480

0.39

Grenada

11.7

0.01

367

0.02

Guatemala

210.2

0.10

2,352

0.11

Gine

107.1

0.05

1,321

0.06

Gine-Bissau

14.2

0.01

392

0.02

Guyan

90.9

0.04

1,159

0.05

Haiti

60.7

0.03

857

0.04

Honduras

129.5

0.06

1,545

0.07

Macaristan

1,038.4

0.49

10,634

0.49

İzlanda

117.6

0.06

1,426

0.07

Hindistan

4,158.2

1.96

41,832

1.93

Endonezya

2,079.3

0.98

21,043

0.97

Iran,

1,497.2

0.70

15,222

0.70

Irak

504.0

0.24

5,290

0.24

Irlanda

838.4

0.39

8,634

0.40

Israil

928.2

0.44

9,532

0.44

Italya

7,055.5

3.32

70,805

3.27

Jamaika

273.5

0.13

2,985

0.14

Japonya

13,312.8

6.27

133,378

6.16

Ürdün

170.5

0.08

1,955

0.09

Kazakistan

365.7

0.17

3,907

0.18

Kenya

271.4

0.13

2,964

0.14

Kiribati

5.6

0.003

306

0.01

Kore

1,633.6

0.77

16,586

0.77

Kuveyt

1,381.1

0.65

14,061

0.65

Kırgızistan

88.8

0.04

1,138

0.05

Lao 

52.9

0.02

779

0.04

Latviya

126.8

0.06

1,518

0.07

Lübnan

203.0

0.10

2,280

0.11

Lesoto

34.9

0.02

599

0.03

Liberya

71.3

0.03

963

0.04

Libya 

1,123.7

0.53

11,487

0.53

Litvanya

144.2

0.07

1,692

0.08

Lüksemburg

279.1

0.13

3,041

0.14

Makedonya

68.9

0.03

939

0.04

Madagaskar

122.2

0.06

1,472

0.07

Malavi

69.4

0.03

944

0.04

Malezya

1,486.6

0.70

15,116

0.70

Maldivler

8.2

0.004

332

0.02

Mali

93.3

0.04

1,183

0.05

Malta

102.0

0.05

1,270

0.06

Marşal Adaları 

2.5

0.001

275

0.01

Moritanya

64.4

0.03

894

0.04

Mauritius

101.6

0.05

1,266

0.06

Meksika

2,585.8

1.22

26,108

1.20

Mikronezya

5.1

0.002

301

0.01

Moldova

123.2

0.06

1,482

0.07

Mogolistan

51.1

0.02

761

0.04

Fas

588.2

0.28

6,132

0.28

Mozambik

113.6

0.05

1,386

0.06

Myanmar

258.4

0.12

2,834

0.13

Namibya

136.5

0.06

1,615

0.07

Nepal

71.3

0.03

963

0.04

Hollanda

5,162.4

2.43

51,874

2.39

Yeni Zelanda

894.6

0.42

9,196

0.42

Nikaragua

130.0

0.06

1,550

0.07

Nijer

65.8

0.03

908

0.04

Nijerya

1,753.2

0.83

17,782

0.82

Norveç

1,671.7

0.79

16,967

0.78

Umman

194.0

0.09

2,190

0.10

Pakistan

1,033.7

0.49

10,587

0.49

Palau

3.1

0.001

281

0.01

Panama

206.6

0.10

2,316

0.11

Papua Yeni Gine

131.6

0.06

1,566

0.07

Paraguay

99.9

0.05

1,249

0.06

Peru

638.4

0.30

6,634

0.31

Filipinler

879.9

0.41

9,049

0.42

Polonya

1,369.0

0.64

13,940

0.64

Portekiz

867.4

0.41

8,924

0.41

Katar

263.8

0.12

2,888

0.13

Romanya

1,030.2

0.48

10,552

0.49

Rusya

5,945.4

2.80

59,704

2.76

Rwanda

80.1

0.04

1,051

0.05

St. Kitts and Nevis

8.9

0.004

339

0.02

St. Lucia

15.3

0.01

403

0.02

St. Vincent ve Grenada

8.3

0.004

333

0.02

Samoa

11.6

0.01

366

0.02

San Marino

17.0

0.01

420

0.02

São Tomé and
Príncipe

7.4

0.003

324

0.01

Suudi Arabistan

6,985.5

3.29

70,105

3.24

Senegal

161.8

0.08

1,868

0.09

Seyşeller

8.8

0.004

338

0.02

Sierra Leone

103.7

0.05

1,287

0.06

Singapur

862.5

0.41

8,875

0.41

Slovak Cum.

357.5

0.17

3,825

0.18

Slovenya

231.7

0.11

2,567

0.12

Solomon Adaları

10.4

0.005

354

0.02

Somalia

44.2

0.02

692

0.03

Güney Afrika

1,868.5

0.88

18,935

0.87

İspanya

3,048.9

1.44

30,739

1.42

Sri Lanka

413.4

0.19

4,384

0.20

Sudan

169.7

0.08

1,947

0.09

Surinam

92.1

0.04

1,171

0.05

Swaziland

50.7

0.02

757

0.03

İsveç

2,395.5

1.13

24,205

1.12

İsviçre

3,458.5

1.63

34,835

1.61

Suriye

293.6

0.14

3,186

0.15

Tacikistan

87.0

0.04

1,120

0.05

Tanzanya

198.9

0.09

2,239

0.10

Tayland

1,081.9

0.51

11,069

0.51

Togo

73.4

0.03

984

0.05

Tonga

6.9

0.003

319

0.01

Trinidad ve Tobago

335.6

0.16

3,606

0.17

Tunus

286.5

0.13

3,115

0.14

Türkiye

964.0

0.45

9,890

0.46

Türkmenistan

75.2

0.04

1,002

0.05

Uganda

180.5

0.08

2,055

0.09

Ukrayna

1,372.0

0.65

13,970

0.64

Birleşik Arap Emirlikleri

611.7

0.29

6,367

0.29

İngiltere

10,738.5

5.06

107,635

4.97

ABD

37,149.3

17.49

371,743

17.16

Uruguay

306.5

0.14

3,315

0.15

Özbekistan

275.6

0.13

3,006

0.14

Vanuatu

17.0

0.01

420

0.02

Venezuela

2,659.1

1.25

26,841

1.24

Vietnam

329.1

0.15

3,541

0.16

Yemen

243.5

0.11

2,685

0.12

Yugoslavya

467.7

0.22

4,927

0.23

Zambia

489.1

0.23

5,141

0.24

Zimbabve

353.4

0.17

3,784

0.17

Toplam

212,414.9

100.00

2,166,739

100.00


[1] Türkiye’nin ilk stand by düzenlemesinin 1958 yılında yapıldığını varsayarsak 18. Stand by düzenlemesinden söz ediyoruz demektir.

[2] bp, basis point. Her 100 puan yaklaşık olarak 1 puanlık ek faiz demektir.

   
     

Uluslar Arası Para Fonu’ nun (İMF) kuruluşu, yönetim yapısı ve Türkiye ilişkileri ele alınmıştır. Tezin tamamında, İkinci Dünya Savaşı’ nın ardından uluslar arası para sistemini düzenlemek amacıyla kurulan fonun, kuruluşundan günümüze kadar ülke ekonomileri üzerindeki etkileri incelenmiştir. Bretton Woods sisteminde İMF’ ye verilen rol anlatıldıktan sonra Türkiye örneği ele alınmıştır.

İMF’ nin kuruluşunda ve yönetiminde en önemli kota sahibi olan ABD’ nin fondaki etkisi ve bu kuruluş aracılığıyla liberal dünya düzeni kurma hedefleri gösterilmeye çalışılmıştır.

Geleneksel istikrar programlarında İMF’ nin başarısızlığı Türkiye ekonomisi üzerindeki incelemelerimiz sonucunda görülmüştür. Bu başarısızlığın nedenleri hem İMF, hem Türkiye açısından incelenmiştir.

İMF’ nin üç temel organı; Gurevnörler Kurulu, Yönetim Kurulu ve Başkan ve Sekreteryadır. Fon’ un temel faaliyeti ödemeler dengesizliği içindeki üye ülkelere kredi imkanları sağlamaktır. Türkiye’ nin üyeliğindeki temel değerler verilmiştir, Ülke ekonomisinde etkileri olan istikrar programları temel politikaları ele alınmıştır. İMF tarafından kabul edilen istikrar programları; KİT ürünlerine zamlar, yüksek oranlı devalüasyonlar, bütçe açıklarını kapatmak amacıyla büyük miktarlarda harcama kısıcı iktisat politikalarını içermektedir.

Türkiye’ nin kredi için İMF’ ye başvuru öncesi ülkede enflasyon, ödemeler dengesi açıkları, işsizliğin artması ve eksik kullanımı sonucu üretimde düşmeler görülmüştür. Türkiye istikrar programlarının uygulanmasından kısa bir süre sonra ödemeler dengesinde bir düzelme yaşandıysa da, bu gelir dağılımında bozulmalara neden olmuştur.

ULUSLARARASI BORÇLAR

Ekonomik kriz önce güney ile güney, sonra kuzey ile kuzey arasında ikili bir uluslar arası borçlanma sistemi doğurdu.

Krizle birlik te ülkeler arası borçlanma arttı ve krizden önce, her ilke edinilen ödemeler dengesinin açık vermemesi zorunluluğu (uluslar arası para emisyonu tekeli nedeniyle ABD hariç) kalıcı bir şekilde ortadan kalktı.

Gerçekte dünya ekonomisinin iki borçlanma rejimi 1970’li yılların başından itibaren birbirini izledi. Borçlanma önce güney (üçüncü dünya ülkeleri) ülkeleri yani sürekli borç alan yeni sanayileşmiş ülkelerle devamlı borç veren petrol üreticisi ülkeler arasında gerçekleşti. Uluslar arası finans sistemi yüksek bir ekonomik dinamizme sahip az gelişmiş ülkelerin dünya pazarındaki taleplerini teşvik ederek büyük kapitalist ülkelerdeki üretimin 1930 krizi sırasında ortaya çıkan tipte genel bir çöküş sürecine girmesi engellendi.

Ama 1970’lerin sonundan itibaren dünya borçlanma ekonomisi krize girdi. Güney ülkelerinin ekonomiye verdiği hız krize saplanan sanayileşmiş ülkelerinin büyüme temellerini yenileyemedi sermaye birikimi cılız kaldı ve bu defa iç borçlanma dış borçlanmaya eklenerek önemli ölçüde arttı. Öte yandan borçlanan az gelişmiş ülkelerde hem de 1980’lerin başında ekonomik ve parasal konjonktürün ödemeleri durdurmaya karar vermesinden ve bunları gerilemeye soka düzeltme politikaları kabul ettirilmeden önce iç krizler yaşandı.

Üçüncü dünya’nın borçlanma ekonomisindeki krizden kurtulması ABD’deki yeni ekonomik atılımın sürekliliğine bağlıdır. Ama büyüyen Amerika mali dengesizlikleriyle beslenen bu atılımın uluslar arası borçlanmanın artmaya devam ettiği ama e çok ABD’de biriktiği yeni bir dünya borçlanma ekonomisi doğmuştur. Buna paralel bir ikamede borç veren petrol üreticisi ülkelerin yerlerini giderek Japonya ve Almanya’ya bırakmasıyla olmuştur. Böylece kuzey ile kuzey arasında bir borçlanma ekonomisi doğmuştur.

Osman Bey, Osmanlı Devleti’ni ve Osmanoğullarını kuran ve adını devletine ve soyuna vermiş bulunan ilk Osmanlı Sultânıdır. Kendisine Kara Osman, Fahruddin ve Mu’înüddin de denmiştir. Osman Gâzî, hayatının sonuna kadar emîr yani bey olarak anılmıştır; vefâtından sonra Hân ve Sultân denmiştir. Çünkü hayatının sonlarına doğru uc beyi olmuştur.
Osman Bey, 1258 tarihinde Söğüd’de veya Osmancık’da dünyaya geldi. Babası Ertuğrul Gâzî ve annesi Halîme Hâtun’dur. 24 yaşındayken babasının yerine geçti. Osman Gâzî, önce Kastamonu’daki Çobanoğullarına, sonra da Kütahya’daki Germiyanoğullarına bağlı idi. Onlar da Selçuklu Sultânına bağlıydılar. İlk evliliği, 1280 civarında, Sultân Orhan’ın annesi ve Selçuklu vezirlerinden Ömer Abdülaziz Beyin kızı olan Mâl Hâtun iledir. 1289 yılına doğru Şeyh Edebali’nin kızı Rabî’a Bâlâ Hâtun ile evlenince, nüfuzu ve kudreti arttı. Bu hanımından da Şehzâde Alâ’addin dünyaya geldi.
1281 yılında babasının yerine aşiret beyi olan Osman Bey, bir görüşe göre, Selçuklu Sultânı II. Gıyâseddin Mes’ûd’un 1284’de Söğüd ve çevresinin kendisine tahsis edildiğine dair olan fermanı ve yanında hediye ettiği ak sancak, tuğ ve mehterhâne ile uc beyi olmuştur. 1288 veya 1291 tarihinde Karacahisâr’ı fethetmesi ve Dursun Fakih’e kendi adına hutbe okutması, Osman Bey’in yarı istiklâlini kazanması demektir.
Osman Gâzi’nin Bizans sınır şehirlerini birer birer fethetmesi üzerine telâşa düşen Bizanslılar onu ortadan kaldırmak için bir düğün vesilesiyle bir baskın hazırlarlar. Baskına baskınla cevap veren Osman Bey, 1299 yılında Yarhisâr ve Bilecik’i fethetti ve beylik merkezini Bilecik’e nakletti ve fitneye sebep olan Yarhisâr Tekfurunun kızı Nilüfer’i (Holofura’yı) oğlu Orhan ile evlendirdi. Bu tarih, daha önce açıklanan sebeplerle Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılı kabul edildi. 27 Ocak 1300’de Selçuklu Sultânı III. Alâ’addin Keykubad’ın saltanat alâmeti olan tabl, alem ve tuğu Osman Beye bir ferman ile göndermesi ile artık Osman Bey müstakil bir uc beyi olmuştu. 1301 yılında Bursa’ya yakın bir yerde Yenişehir’i kurdu ve saltanat merkezini buraya nakletti. Bu arada bütün bu fetihlerde kendisine yardım edenleri de unutmadı ve kardeşi Gündüz Bey’e Eskişehir’i; oğlu Orhan Bey’e Sultânönü’nü; Hasan Alp’a Yarhisâr’ı; Şeyh Edebalı’ya Bilecik’i ve Turgut Alp’e İnegöl’ü verdi ve Edebalı’nın torunu Alâ’addin’i yanında götürdü. 1308 yılında İlhanlı Hükümdarı Ahmed Gazan tarafından Selçuklu Devletine son verilince Osmanlı Devleti tamamen müstakil hale geldi. 1313’de Harmankaya Hâkimi Köse Mihal Bey’in Müslüman olmasıyla Mekece, Akhisâr ve Gölpazarı Osmanlının eline geçti. 1320 yılından itibaren çevrede fazla görünmeyen Osman Bey, 1324 yılında beyliği oğlu Orhan Bey’e devretti. 1324 yılı Şubat ayında Bursa’nın fethini görmeden 67 yaşında vefat eden Osman Bey, vasiyeti üzerine, geçici olarak gömülü bulunduğu Söğüd’den alınarak 2.5 yıl sonra 1326 yılında Bursa’daki Gümüş Künbed’e defn olunmuştur.
Babasından 4800 km2 olarak aldığı toprakları 16.000 km2’ye çıkaran Osman Bey’in Orhan ve Alâ’addin dışındaki çocukları şunlardır: Fatma Hâtun, Savcı Bey, Melik Bey, Hamîd Bey, Pazarlı Bey ve Çoban Bey. Bugünkü mülkî taksimata göre, Osman Bey zamanında Osmanoğullarının ülkesi, Bilecik, Eskişehir merkez, Sakarya’ya bağlı Geyve, Akyazı ve Hendek, Kütahya-Domaniç ve Bursa ilinin Mudanya, Yenişehir ve İnegöl ilçelerini kapsıyordu.
Osman Bey zamanındaki büyük âlimler ve şeyhlerden bazılarını da hatırlatmakta yarar vardır: Âlimlerden en önemlileri Mevlânâ Şeyh Edebalı, Dursun Fakîh ve Hattâb bin Ebî Kâsım Karahisârî’dir. Maneviyât reislerinden ise, Şeyh Muhlis Baba, Şeyh Âşık Paşa, Şeyh Ulvân Çelebi, Şeyh Hasan Çelebi ve Baba İlyas mutlaka zikredilmelidir. [1]

[1] “İbn-i Kemal” , Tevârih-i Âl-i Osman, I. Defter, sh. 70 vd.; 196-201;  “Lütfi Paşa” , Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 17 vd.; Âlî, Künhü’l-Ahbâr, Ahmed Uğur neşri, sh. 41-67; Mecdî Mehmed Efendi, Hadâik’uş-Şakâık, İstanbul XE “İstanbul”  1989, sh. 20-24; Mehmed Zeki,  “Köse Mihal”  ve Mihal Gâzî aynı adam mıdır”, TTEM, nr. 11(88), sh. 327-335;  “Uzunçarşılı” , Osmanlı Tarihi, c. 1, sh. 102-116; Öztuna, Devletler ve Hânedânlar I-V,  “Ankara”  1996, c. II, 101-102; Gökbilgin, M. Tayyib, “Osman I”, İA; Elizabeth A. Zachariadou, Osmanlı Beyliği, 1300-1389, İstanbul 1997.

BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ

BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ

Batı Türklüğünün en kalabalık ve güçlü kesimi olan Oğuzlar , 2.nci. Göktürk Devleti ve Uygur Kağanlığı zamanında daha batıya göç etmek zorunda kalmıştı. 9.ncu. ve 10.ncu yüzyıllarda gerçekleşen ikinci göçte, Guz adıyla anılan bir kısım Oğuz boylar Doğu Avrupa’ya kadar ilerlemiş, asıl boylar ise Seyhun nehri civarında kalmıştır Seyhun bölgesine gelen Oğuzlar, 10.ncu yüzyılda kışlık merkezleri Yenikent olan bir siyasî teşkilât oluşturmuşlardır. Başkanlarına Yabgu denildiği için bu devlete de Oğuz Yabgu Devleti adı verilmiştir. Devletin sınırları Seyhun’dan Hazar Denizi’ne kadar uzanmaktaydı. Ancak Oğuz Yabgulularında asıl siyasî ve askerî güç yabgudan çok sübaşı, yani ordu komutanının elindeydi. Selçuklu Devleti’ne adını veren Selçuk Bey ve babası Dukak da sübaşı görevinde olup, Oğuz yabgusu ile aralarında gizli bir mücadele söz konusuydu. Nitekim kaynaklarda adı belirtilmeyen Oğuz yabgusu, bir Türk zümresi üzerine sefer yapmak isteyince sübaşı Dukak bu sefere itiraz etmiş ve bu yüzden aralarında kavga olmuş ve gizli mücadele böylece gün yüzüne çıkmıştır. Bu olay Dukak’ı sübaşılıktan etmişse de, onun ve ailesinin Oğuzlar arasındaki itibarını artırmıştı. Nitekim ölümünden sonra oğlu Selçuk da sübaşılık görevine getirilmiş, devletin askerî gücünü eline geçirmişti. Sübaşı Selçuk ile yabgunun arası da açılmış, hem bu yüzden hem de yer ve otlak darlığı yüzünden, Selçuk ve emrindekiler Maverâünnehir’e göç etmek zorunda kalmışlardır.

Selçuk Bey’in, Seyhun nehri kenarındaki Cent şehrine göçü (960) Selçuklu Devleti’nin ortaya çıkmasını sağlayacak önemli bir gelişmedir. Cent’te halkın büyük bir kısmı Müslüman idi. Selçuk ve kendine bağlı olanlar, eski inanışlarıyla benzerlik gösteren bu dine sıcak bakıyorlardı. Kısa bir süre sonra İslâmiyet’i kabul ettiler. Böylece siyasî ve sosyal yönden de yeni bir kimliğe ve güce sahip olmuşlardı. Nitekim Selçuk Bey, Oğuz yabgusunun yıllık vergiyi almak için gönderdiği memuru, kafire haraç verilmeyeceğini söyleyerek Cent’ten kovdu. Müslüman olmayan Oğuzlarla mücadele etmekten kaçınmadı. Böylece İslâm ve Türk dünyasında şöhreti gittikçe yayıldı. Müslümanlığı kabul eden Oğuz kitlelerinin kendisine katılmasıyla Selçuk Bey, gücünü her geçen gün daha da artırmaktaydı. Sayılarının gittikçe artması üzerine Selçuk Bey , Samaoğulları hükümdarından kendilerine yeni bir yurt gösterilmesini istedi. Buhara yakınlarındaki Nûr kasabası yurtluk olarak gösterildi. Seyhun’u geçen Oğuzlar, Nûr kasabasına yerleşti. Buna karşılık Karahanlılarla çarpışan Samanoğullarına yardım edildi. Ancak Samanoğulları Devleti kısa bir süre sonra yıkıldı (999). Ülke Karahanlı ve Gazneliler tarafından paylaşıldı. Yüz yaşını geçmiş olan Selçuk Bey 1009 tarihin de Cent’te vefat etti.

Selçuk Bey’in 4 oğlu vardı: Mikâil, Arslan, Yusuf ve Musa. En büyük oğlu Mikail babası hayatta iken bir savaşta ölmüştü (998). Bu sebeple Tuğrul ve Çağrı adındaki iki oğlunu Selçuk Bey yetiştirmiştir. Yabgu unvanını taşıyan Arslan, babasının ölümü üzerine başa geçti. Diğer kardeşi Musa ise onun yardımcısı durumundaydı.

Arslan Yabgu, Maverâünnehir’i ele geçiren Karahanlılarla mücadele etti. Karahanlılara karşı isyan eden Ali Tegin ile ittifak kurdu. Buhara’yı ele geçirdiler. Bu güç birliğine karşı Gazneli Sultan Mahmut ve Karahanlı Yusuf Kadır Han anlaşmaya vardılar. Gazneli Mahmut, görüşmek isteği ile yanına çağırdığı Arslan Yabgu’yu tutukladı ve Hindistan’ın kuzeyindeki Kalincar Kalesi’ne hapsetti (1025). Arslan Yabgu 7 sene kaldığı bu kalede öldü(1032).Tuğrul ve Çağrı Beyler, amcaları Arslan Yabgu’nun tutuklanması üzerine fiilen Oğuzların liderleri durumuna geldiler (1025) . Ancak geleneğe uygun olarak diğer amcaları Musa’yı yabgu ilân ettiler. Arslan Yabgu’nun ölümünden sonra Selçuklularda kısa süren bir dağınıklık yaşandı . Arslan Yabgu’ya bağlı Türkmenlerin bir kısmı, Gazneli Mahmut’un izniyle Horasan’ a geçti. Bunlar ileride Selçukluların Irak ve Horasan kolunu oluşturacaklardır. Arslan Yabgu ile ittifak kurmuş olan Buhara hâkimi Ali Tegin, Tuğrul ve Çağrı Beylerin kendine bağlı kalmasını istiyordu. Buna karşı çıkan Tuğrul ve Çağrı Beyler ile Ali Tegin arasında şiddetli muharebeler cereyan etti. Selçuklular Harzem bölgesine çekilmek zorunda kaldı. Gazneli Valisi Harzemşah Altuntaş’ın gösterdiği bölgeye oturdular (1030 ). Ancak daha sonra, artan Gazneli tehlikesine karşı Selçuklular, Ali Tegin ve Harzem valisi ile ittifak kurdular. Harzem’de Cent Hâkimi Şah Melik tarafından 7-8 bin Türkmen’in öldürüldüğü korkunç baskın(1034), ve müttefikleri Harzemşah Harun ve Ali Tegin’in ölümleri (1035) üzerine, Selçuklular Horasan’a geçmek zorunda kaldılar. Tuğrul ve Çağrı Beylerin beraberlerinde Musa Yabgu ve İbrahim Yınal kuvvetleri olduğu hâlde, Gazneli hâkimiyetindeki Horasan’a girişleri, Gazneli sultanı Mesut’u oldukça telâşlandırdı. Çünkü daha önce bu bölgeye gelen Türkmenler, Gaznelileri çok uğraştırmıştı. Bu sebeple Gazneli Mesut büyük bir ordu hazırladı. Ancak Nesa yakınlarında yapılan savaşta Selçuklular bu orduyu ağır bir yenilgiye uğrattı (Haziran 1035). Gazneli Mesut, Selçuklulara bazı bölgeleri bırakmayı kabul etti. Fakat Selçukluların kazandığı zaferi duyan Oğuz kitleleri bölgeye akmaya başlamıştı. Bu durum karşısında Gaznelilerden yeni bölgeler istendi. Bu isteği geri çeviren Gazneli Mesut, Selçukluların üstüne yeniden bir ordu gönderdi. Serahs yakınlarında yapılan savaşta Selçuklular yine büyük bir zafer kazandı (Mayıs 1038). Horasan’ın tamamı Selçuklu hâkimiyetine geçti. Selçuklular bağımsızlıklarını ilân ederek ilk idarî düzenlemeleri yaptılar. Tuğrul Bey ele geçirilen Nişapur’u devlet merkezi ilân etti.

Dandanakan Savaşı ve Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu

Horasan’ı kaybeden Gazneli Sultanı Mesut, Selçuklulara kesin bir darbe indirmek için ordusunun başına geçti. Sefer esnasında katılanlarla birlikte Gazneli ordunun mevcudu 100 bine ulaşmıştı. Selçuklu kuvvetleri ise ancak 20 bini bulan hafif süvarilerden oluşmaktaydı. Bu dengesizlik sebebiyle Selçuklu ordusu yıpratma savaşı vermeyi uygun bulmuştu. Bu sebeple ordu çöllere doğru çekildi. Nişapur’a giren Gazneli Mesut, Selçuklu ordusunu takibe koyuldu. Selçuklu birliklerinin vur-kaç taktiği ile iyice yıpranan Gazne ordusuna karşı meydan savaşı yapma zamanının geldiğine karar veren Çağrı Bey nihayet Merv yakınındaki Dandenakon Hisarı önünde Gaznelileri karşıladı. Üç gün süren savaş sonucunda Gazneli ordusu ağır bir yenilgiye uğratıldı (22-24 Mayıs 1040). Gazneli Mesut beraberindeki 100 kadar atlı ile ancak kaçabildi ise de Hindistan’a giderken kendi adamları tarafından öldürüldü.

Dandenakon Savaşı, Selçuklular için bir dönüm noktası olmuştur. Aslında Serahs Savaşı’yla fiilen kurulmuş olan devlet, bu savaş neticesinde hukuken bağımsızlığını kazanmış, bölge ülkeleri ve halife Selçuklu devletini tanımıştır. Böylece bölgedeki en büyük güç hâline gelen Selçuklular, Türkleri bir bayrak altında toplamaya başlayacak ve İslâmiyet’in öncülüğünü üstleneceklerdir.

Dandenakon Savaşı’nın hemen ertesinde Tuğrul Bey Selçuklu Sultanı ilân edildi. Merv’de yapılan kurultayda devlet teşkilâtı düzenlendi. Selçuklu ülkesi ve ele geçirilmesi plânlanan memleketler Selçuklu hanedanına mensup üç lider arasında taksim edildi. Buna göre merkezi Merv olmak üzere Ceyhun ve Gazne arasındaki bölge Çağrı Bey’e; Herat merkez olmak üzere Bust -Sistan arazisi Musa Yabgu’ya verildi. Tuğrul Bey Sultan unvanı ile başkent Nişapur’da kaldı, Irak kendisine bağlandı. Çeşitli bölgelere gönderilen diğer hanedan üyeleri de Sultan Tuğrul’un emrine verildi. Bunlar daha sonra Büyük Selçuklulara bağlı kalmakla beraber kendi devletlerini kurdular.

Hanedan üyeleri kendilerine ayrılan toprakları birer birer zapt ediyordu. Doğuda yapılan seferlerde Çağrı Bey Gaznelileri tamamen Horasan’dan çıkardı, Belh şehrini ele geçirdi. Karahanlıları barış yapmak zorunda bıraktı. Çağrı Bey’in oğlu Yakutî Hint denizi kıyılarındaki Mekran’ı aldı. Diğer oğlu Kar Arslan Kavurd ise Buveyhîler’in hâkimiyetindeki Kirman’ı , Hürmüz Emirliği’ni ve Umman’ı Selçuklu idaresine bağladı. Tuğrul ve Çağrı Beylerin birlikte çıktığı seferde Harezm bölgesi tamamen Selçuklulara geçti. (1043) Tuğrul Bey İran’daki birçok bölgeyi bizzat çıktığı seferle ele geçirdi. Tuğrul Bey’in üvey kardeşi İbrahim Yınal, İran’ın en önemli merkezlerinden Rey şehrini zapt etti ve Tuğrul Bey’i buraya davet etti. Tuğrul Bey, fetih bölgelerine daha yakın olması sebebiyle Nişapur’ u bırakarak, Rey’i devletin yeni başkenti yaptı .(1042)

Tuğrul Bey zamanında Bizans ve Gürcülere karşı da büyük başarılar sağlanmıştı. Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış ve İbrahim Yınal, Bizans-Gürcü kuvvetlerini Pasinler Savaşı ile büyük bir hezimete uğrattılar (1048). Bu savaşta Gürcü Kralı Liparit esir edilmiş; İstanbul’daki yıkık bir caminin onarımı ve Tuğrul Bey adına burada hutbe okunması şartıyla serbest bırakılmıştır. 1054 yılında Tuğrul Bey Azerbaycan’daki mahallî hükümdarları itaat altına aldıktan sonra Anadolu’ya yönelmiş ve Malazgirt’i kuşatmıştır. Ancak kışın yaklaşması üzerine geri dönmüş, Yakutî’yi Anadolu akınlarını devam etmekle görevlendirmiştir. Tuğrul Bey, Abbasi Halifesi Kaim bi-Emrullah’ın isteği üzerine, Şiî Büveyhoğullarının tehdidi altındaki Bağdat’a 1055 ve 1058’de iki kez girmiş ve böylece “doğunun ve batının hükümdarı” unvanını bizzat halifeden alarak, Selçukluların İslâm dünyasının koruyucu liderliğini üstlendiğini kabul ettirmiştir.Devletin kuruluşunda önemli rol oynayan Çağrı Bey 1060’ta ve Sultan Tuğrul Bey ise 1063’de öldü. Çağrı Bey cesareti ve kumandanlığı, Tuğrul Bey ise adaleti ve siyasî zekâsıyla, 2.nci Göktürk Devleti’ndeki Bilge ve Kül-Tigin kardeşleri hatırlatan büyük şahsiyetlerdir. Tuğrul Bey’ in çocuğu yoktu. Bu sebeple Selçuklu tahtına Çağrı Bey’in büyük oğlu Süleyman’ı vasiyet etmişti. Ancak Çağrı Bey’in diğer oğlu Alp Arslan bunu kabul etmedi. Henüz çocuk yaştayken babasını temsil eden Alp Arslan, Karahanlı ve Gaznelilere karşı başarılar elde etmiş, onları itaate zorlamıştı. Bu sebeple Selçuklu tahtının hakkı olduğunu düşünüyordu. Aynı zamanda Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış da kendini sultan ilân etmişti. Askerlerin desteklediğini alan Alp Arslan, Kutalmış’ın isyanını bastırdı ve Rey’de tahta çıktı. Nizamülmülk’ü vezirliğe getirdi (1064).Alp Arslan, devlet nizamını sağlar sağlamaz Azerbaycan ve Anadolu üzerine sefere çıktı. Tuğrul ve Çağrı Beyler, henüz devlet kurulmadan bu bölgelere akınlar düzenlemişler, kalabalık Türkmen kitleleri batıya yönelmişlerdi. Bu sebeple Alp Arslan, yeni fetih alanı olarak Anadolu’yu seçmiştir. Alp Arslan Azerbaycan ve Kafkasya’da birçok kaleyi ele geçirdikten sonra Doğu Anadolu’ya girdi. Hıristiyanlığın doğudaki en güçlü kalesi olan Ani’yi şiddetli bir kuşatmadan sonra ele geçirdi. Ardından Kars’a girdi (1064).1065 yılında, atalarının ilk yerleştiği şehir olan Cend’e gitti ve Kıpçakları hâkimiyeti altına aldı. Kirman Meliki Kavurd’un isyanını da bastıran Alp Arslan, böylece devletin doğu sınırlarının emniyetini sağlayarak, bütün gayretini Anadolu’ya sarf etmeye başladı. Sultan Alp Arslan Azerbaycan üzerinden Malazgirt’e gelerek burayı kısa sürede ele geçirdi . Ardından Ahlat, Meyafarikin (Silvan), Amid (Diyarbakır) ve havalisini fethetti .

Sultan, Abbasi halifeliğini tehdit eden Mısır Fatimî Devleti’ne karşı sefere hazırlandığı sırada Bizans İmparatoru Romen Diyojen’in Doğu Anadolu’ya ilerlediğini öğrendi. Şam’a yürümekten vazgeçen sultan, hızla geri döndü ve Malazgirt’te Bizans ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaş sonuçları itibarıyla Dandanakan’dan sonra cereyan eden en önemli meydan savaşıdır. Bu savaştan sonra Türkler için Anadolu’da yeni bir dönem başlar.Sultan Alp Arslan, Malazgirt’ten sonra çıkan karışıklıkları bastırmak amacıyla Maverâünnehir üzerine sefere çıkar. Ancak burada esir alınan bir kale komutanı tarafından hançerlenir ve 25 Kasım 1072’de vefat eder . Alp Arslan, kendinden sonra tahta geçmesi için oğlu Melikşah’ı veliaht olarak hazırlamıştı. Nitekim Alp Arslan’ın ölümü üzerine Melikşah henüz 18 yaşında iken sultanlığa getirildi (1072). Melikşah öncelikle sınırlara tecavüz eden Karahanlı ve Gazneliler’i yenerek, barışa zorladı. Ardından amcası Kavurd’un isyanını bastırdı (1073). Devlet merkezi Rey’den daha güneydeki İsfahan’a taşındı. Bizans’ın Malazgirt’ten sonra anlaşmaya uymamaları üzerine Anadolu akınları hızlandırıldı. Kutalmış’ın oğulları ve bazı Türkmen reisleri Batı Anadolu’ya kadar akınlar düzenlediler. Bu arada Türkmen liderlerinden Atsız Suriye’yi ele geçirdi. Kudüs şehri Fatımîlerden alındı. Melikşah, kardeşi Tutuş’a Suriye’nin idaresini verdi (1078). Anadolu fatihlerinden Artuk Bey, Melikşah’ın emriyle Arabistan Yarımadası’ndaki Hicaz, Yemen ve Aden’i Selçuklu topraklarına kattı. Melikşah 1087’deçıktığı sefer sonucunda Karahanlıların doğu kolunu da hâkimiyeti altına aldı. Sultan Melikşah henüz 38 yaşında iken zehirlenerek öldü ( 1092). Melikşah zamanında Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Bu sınırlar, batıda Anadolu ve Mısır’dan, doğuda Balkaş ve Isık gölüne; kuzeyde Kafkaslardan güneyde Arabistan Yarımadası’na kadar uzanmaktaydı.

Büyük Selçuklu Devleti’nin Dağılışı :

Melikşah döneminde Selçuklu Devleti en parlak yıllarını yaşamıştır. Ancak Melikşah’ın ölümünden sonra gelişen bazı olaylar devletin gücünü kırar. Büyük Selçukluların dağılışını hızlandıran gelişmeleri şöyle sıralayabiliriz :

Haçlı Seferleri: Türklerin Anadolu’yu fethi ve Bizans’ı tehdit etmesi, Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesi gibi sebepler, Hristiyan dünyasını ortak hareket etmeye yöneltmişti. Melikşah’ın ölümüyle başlayan taht mücadelelerini fırsat bilen Hristiyanlar, haçlı seferlerini başlattılar (1096). Suriye ve Filistin’in büyük bölümü Haçlıların eline geçti.

Bâtınîlik Hareketleri: Mısır’daki Şiî Fatımîler, Selçuklu Devleti’ni zayıflatmak ve kendi propagandalarını yapmak için adamlar yetiştiriyordu. Bu kişiler İslâmiyet’le tamamen ters düşen inanışlar taşıdıklarından Bâtınî adıyla anılmışlardır. Bunlardan biri de Hasan Sabbâh’dır. Cahil kitleler arasında taraftarını artıran bu kişi Hazar’ın güneyinde yer alan Alamut kalesini ele geçirmiş ve burayı üs olarak kullanmıştır (1090). Haşhaş gibi uyuşturucularla kendine bağladığı fedaîler vasıtasıyla, devletin ileri gelenlerine suikastlar tertip etmişlerdir. Nitekim Melikşah’ın ünlü veziri Nizamülmülk de bu fedaîler tarafından öldürülmüştür. Melikşah bu kötülük yuvasını yıkmak için Türkmen reisi Kızıl Sarıg’ı Alamut’a yollamış, fakat sultanın ölümü üzerine kuşatma kaldırılmıştır. Batınîlik hareketi 13.ncü. yüzyıl ortalarına kadar faaliyetine devam etmiştir.

İç Mücadeleler: Selçuklu Devleti’nin dağılmasında esas rol oynayan, kendi aralarındaki mücadeleler olmuştur. Taht kavgaları, bağlı beyliklerin bağımsızlığını ilân ederek birbirleriyle mücadele etmeleri ve isyanlar ülkenin düzenini bozmuştur . Melikşah’ın ölümü üzerine Selçuklu tahtına oğlu Berkyaruk geçmişti (1092). Fakat Suriye Selçuklu Meliki Tutuş yeğeninin hükümdarlığını kabul etmeyerek, taht üzerinde hak iddia etti. Tutuş, Berkyaruk ile yaptığı savaşı kaybetti ve öldü (1095). Bu zafere rağmen Bâtınî ve Haçlı hareketleri karşısında başarılı olamayan Berkyaruk, henüz 25 yaşında iken öldü (1104). Berkyaruk’tan sonra Selçuklu tahtına kardeşi Mehmet Tapar geçti (1104-1118) . Haçlılar ve Gürcülere karşı bazı başarılar kazanıldıysa da iç mücadeleler birliğin sağlanmasını engelliyordu. Mehmet Tapar’ın ölümünden sonra tahta oğlu Mahmut geçmişti. Melikşah’ın diğer oğlu Horasan Meliki Sencer kendini sultan ilân etti ve Mahmut’u himayesine aldı (1119). Böylece Sencer büyük sultan olurken, Mahmut Irak Selçuklu Sultanı olarak kalıyordu. Selçuklu başkentini Merv’e taşıyan Sultan Sencer, Büyük Selçuklu Devleti’nin son büyük hükümdarıdır. Onun zamanında devlet tekrar eski gücünü toparlamaya başlamıştır. Bu sebeple Sultan Sencer zamanı için ikinci imparatorluk devri adı verilir.

Sultan Sencer henüz Horasan meliki iken Gaznelileri ve Karahanlıları, 1121’de ise Afganistan’daki Gurlu Devleti’ni kendine bağlamıştır. Ayrıca Selçuklu ülkesinin tamamında hâkimiyet kurarak birliği sağlamıştı. Fakat 1141 yılında doğudan gelen Kara-Hıtaylar ‘a karşı yaptığı Katavan Savaşı’nda yenilince itibarını kaybetti. Maverâünnehir Kara-Hıtayların eline geçti . Ülkede tekrar otorite boşluğu doğdu. Nitekim İran asıllı memurların fazla vergi istemesi üzerine, devletin asıl unsuru olan Oğuzlar (Türkmenler ) isyan ettiler, daha fazla toprak istediler. Sultan Sencer soydaşı olduğu Oğuzlara esir düştü (1153). Oğuzlar Horasan bölgesini ellerine geçirdiler. Sultan Sencer serbest bırakıldı. Fakat bir müddet sonra öldü. Sencer’in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti fiilen son bulmuştur (1157). Büyük Selçuklu Devleti, Karahanlılar ve Gazneliler ile başlayan Türk-İslâm devlet geleneğini sağlam temellere oturtan ilk büyük cihan devletidir. Daha sonra kurulan Türk devletlerine her açıdan örnek olmuşlardır .

Büyük Selçuklulara Bağlı Beylikler:

Dandanakan Savaşı’ndan sonra yapılan kurultayda ülkenin çeşitli bölgelerine hanedan üyelerinin idareci olarak gönderildiğini belirtmiştik. Gönderildikleri bölgelerde, devlete bağlı kalmak şartıyla kendi idaresini kuran bu kişiler, Melikşah’ın ölümünden sonra (1092) bağımsızlıklarını ilân etmeye başlamışlardır. Bu dönemde ülke dörde bölünmüştür:

Irak ve Horasan, Kirman, Suriye ve Anadolu. Irak ve Horasan Selçukluları (1092-1194) Irak ve Horasan Selçuklu Devleti’nin merkezi durumundaydı. Sultan Mehmet Tapar’dan sonra Selçuklu tahtına geçen oğlu Mahmut tahta geçtiği sırada amcası Sencer Horasan meliki idi. Sencer Mahmut’u tahttan indirdi ve himayesine aldı. Mahmud, merkezi Hemedan olan Irak Selçuklu Devleti sultanlığına getirilirken, Sencer büyük sultan sıfatıyla Horasan’daki Merv’de tahta oturdu. (1119) Irak Selçukluları, Azerbaycan’dan Fars bölgesine, Horasan Selçukluları ise Maverâünnehir’den Afganistan’a kadar uzanan bölgeleri içinde barındırmaktaydı. Irak Selçuklularının son sultanı III. Tuğrul devrinde yönetim aslında atabeylerin eline geçmişti. Sultan Tuğrul’un Harezmşah Tekiş’e yenilmesiyle Irak Selçuklularının toprakları Harzemşahlara geçti (1194).

Kirman Selçukluları ( 1092-1187)

Çağrı Bey’in oğlu Kavurd , Selçukluların Kirman kolunun başı idi. İran’ın güneyinde yer alan Kirman’dan başka Fars, Hürmüz ve Umman’ı da zapt etmişti. Birkaç kez isyan eden Kavurd Sultan Melikşah tarafından boğdurulmuştu. Yerine geçen oğulları Selçuklulara bağlı kaldılar. Bir ara Gurlular’ın hâkimiyetine giren Kirman Selçuklularına Oğuz Başbuğu Dînar tarafından son verilmiştir (1187).

Suriye Selçukluları ( 1092-1117)

1077 yılından beri Suriye Selçuklu meliki olan Tutuş, kendini sultan ilân ederek, Berkyaruk’un üzerine yürümüş, fakat yenilmişti (1095). Oğullarından Rıdvan Halep’te, ve Dokak Şam’da hâkimiyetlerini ilân ettiler. Halep hakimi Rıdvan Haçlılarla mücadele etti. Bir ara sınırlarını Güney Anadolu’ya kadar genişletti. 1117’ye gelindiğinde her iki bölgede de hâkimiyet, atabeylerin eline geçmişti.

Türkiye Selçukluları (1075-1308)

Türkiye Selçukluları kolu, Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış’ın neslindendir. Kutalmış’ın oğlu Süleyman Şah 1075’te İznik’i almış ve oğlu 1.nci Kılıçarslan burada hükümdarlığını ilân etmiştir (1092). Daha sonraları Konya başkent olmuştur. Türkiye Selçukluları İlhanlılar tarafından ortadan kaldırılmıştır (1308).

Atabeylikler

Ülke idaresini öğrenmek için çeşitli bölgelere gönderilen şehzadeleri eğitmek ve onlara vekillik etmekle görevlendirilen tecrübeli komutanlara atabey denilmektedir. Atabeyler Selçuklu Devleti’nin zayıfladığı zamanlarda bölgedeki gücünü ve nüfuzunu artırarak, idareyi tamamen ellerine geçirmişlerdir. Böylece atabeylik adı verilen sülâleler ortaya çıkmıştır. Büyük Selçuklular zamanında ortaya çıkan atabeylikler şunlardır:

Salgurlular (1147-1284)

Oğuzların Salgur (Salur) boyundan Atabey Sungur tarafından kurulmuştur. Güney İran’daki Fars bölgesinde kurulduğu için Fars Atabeyliği olarak da bilinir. Merkezi Şiraz idi. İlhanlıların hâkimiyetinden sonra 1284’te sülâle sona ermiştir.

İldenizoğulları (1146-1225)

İldenizliler veya Azerbaycan Atabeyliği de denir. Kıpçak Türklerinden Şemseddin İl-deniz’in kurduğu Atabeyliğin merkezi Tebriz idi. Zamanla çok güçlenen ildenizliler, Azerbaycan’dan başka bütün Irak’a, Hemedan ve İsfahan’a da hâkim oldular. Celâlettin Harzemşah 1225’de Tebriz’i ele geçirince bu atabeylik sona ermiş oldu.

Beg-Teginoğulları (1146 -1232)

Musul Atabeyi Zengî’nin valilerinden Beg-tegin oğlu Zeyneddin Ali Küçük tarafından kurulmuştur. Merkezi Erbil olup, Şehr-i Zor, Hakkari, Sincar ve Harran atabeyliğin sınırları içerisindeydi. Ülkeyi 44 yıl başarıyla yöneten Kök-Böri, Anadolu Selçuklularına bağlıydı. Ölünce, vasiyeti gereği Erbil Abbasi halifeliğine verildi (1225).

Böriler (Şam Atabeyliği) (1128-1154)

Suriye Selçukluları’nın Şam kolu, Atabey Tuğtekin tarafından yönetiliyordu. Oğlu Tacü’l-mülk Böri babasının ölümü üzerine idareyi ele aldı. Pek güçlü olmayan bu atabeylik, Zengî Atabeyi Nureddin Mahmut tarafından ortadan kaldırıldı (1154).

Zengîler (1127-1259)

Melikşah’ın Halep Valisi Ak-Sungur’un oğlu İmadeddin Zengi’nin Musul valiliğine getirilmesiyle kuruldu (1127). Haçlılara karşı verdikleri mücadelelerle öne çıkmışlardır. İmadeddin Zengî, Haçlılardan Urfa’yı alınca Avrupalılar 2.nci Haçlı Seferi’ni düzenlemişlerdir (1137). Zengî’nin ölümünden sonra atabeylik Musul ve Halep olmak üzere iki kola ayrıldı (1146). Halep’teki oğlu Nureddin Mahmut haçlı kontluklarına karşı başarılı mücadeleler verdi. Şam’daki Börileri kendine bağladı. Haçlılarla iş birliği yapan Mısır Fâtımî Devleti’ni ortadan kaldırdı (1171). Nureddin Mahmut ölünce atabeylik Eyyûbî ailesine intikal etti (1174). Nihayet 1259’da İlhanlılar atabeyliğin tamamını işgal ettiler.

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

( 23 AĞUSTOS – 13 EYLÜL 1921 )

Kütahya – Eskişehir muhaberelerindeki başarılarına güvenen yunanlılar hazırlıklarını tamamladıktan sonra Sakarya ırmağının doğusunda bulunan Türk mevzilerine saldırdı. Ordumuzun sol kanadı Ankara’nın 50 km güneyine kadar çekildi. Bunun üzerine Mustafa Kemal ordularına şu emri verdi “ hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır, vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile sulanmadıkça terk olunamaz” böylece 100 km uzunluktaki bütün cephe savaş alanı olarak ilan edildi.

Türk ordusu 10 Eylül 1921 de karşı taarruza geçti.

Yunan kralı 15 Ağustosta Kütahya’da yaptığı toplantıda Ankara’yı hedef gösteren emrini vermiş İngiliz istihbarat subaylarını Ankara’da vereceği ziyafete davet etmişti.

13 Eylül de Sakarya ırmağının doğusundan yunanlılar temizlenmiştir. İyice yorulan Türk birlikleri, yunanlıları ancak Eskişehir’e kadar takip edebilmişlerdi.

Sakarya Savaşının Sonuçları

    Mustafa Kemal’in başkomutan olarak katıldığı ilk savaştır. Mustafa Kemal’e TBMM tarafından gazilik unvanı ve mareşallik rütbesi verildi. 1683 viyana bozgunundan beri devam eden savunma savaşları artık yerini taarruza bırakmıştır. Türk milletinin var olma veya yok olma mücadelesi olan bu savaş sonunda yunan ordusu saldırı gücünü kaybetmiş, yunan “megalı iddiası” tarihe gömülmüştür. Yunanlılar batı Anadolu’da tutunabilmek için kuvvetli savunma hatları oluşturmaya başladılar. İtilaf devletleri arasındaki anlaşmazlıklar daha da arttı. İtalyanlar işgal ettikleri topraklardan tamamen çekildiler. İngilizlerle 23 Ekim1921 de esirlerin karşılıklı değiştirilmesini öngören bir anlaşma imzalandı. İngiltere ile yapılan ve esirlerin değiştirilmesini öngören bu anlaşma ile malta da tutuklu bulunan Türk esirleri serbest bırakıldılar.

Bu esirlerden Rauf bey de dönmüş ve bir süre sonra başbakan olmuştur. Milli mücadele döneminin en uzun hükümeti olan bu hükümet 4 Ağustos 193 tarihine kadar görev yapmıştır.

    ABD senatosu Ermenileri desteklemekten vazgeçti Fransa ile Ankara antlaşması imzalandı. Sovyet Rusya ve Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan ile Kars antlaşması imzalandı.

Alacahöyük, Çorum’un 45 km. güneyinde, Alaca Ilçesi’nin 17 km. kuzeybatisinda yer almakta olup, Bogazköy’e 34, Ankara’ya ise 210 km. uzakliktaki Alacahöyük Köyü yerlesim alani içerisindedir.

Höyük, bilim alemine ilk kez 1835 yilinda W.C. Hamilton tarafindan tanitilmis olup, bu yillardan itibaren höyük Orta Anadolu’yu ziyaret eden bilginlerin ugrak yeri olmustur. 1861 yilinda ise G. Perrot Anadolu gezisi sirasinda höyüge gelmis ve kapinin sag ve solundaki dört köse kulenin plani ile orthostatlardan birini açiga çikarmisir. Perrot bu çalismadan sonra bu kabartmalarin hitit dönemine ait oldugunu da ilk olarak ileri süren kisi olmustur.

Törensel Sembol
Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binin ikinci yarisi,
Yüksekligi 34 cm. Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Anadolu’nun tarihi cografyasinda emegi büyük olan W. Ramsey de Wilson ile birlikte 1881 yilinda höyügü inceleyerek birkaç yeni kabartmayi daha önce bilinenlere eklemislerdir. 1893 yilinda ise E. Chantre Anadolu’ya geldiginde ilk olarak höyüge gelmis ve o da sfenkslerin arasindaki dört köse dehlizi ve onun gerisindeki ikinci kapiyi ve kapinin sövelerini ortaya çikarmistir. Kabartmalarin mülajini alan Chantre, kabartmalarin konularina bakarak, Perrot gibi burasinin bir saraydan ziyade mabet kapisi olabilecegini ileri sürmüstür. Sfenksli kapinin güneyindeki aslanlari da inceleyen Chantre bu kapilardan biri üzerinde yer alan yazinin Frig yazisi oldugu görüsünü Ramsey’in yazisindan sonra daha da kuvvetlendirmistir.

Daha sonra 1906 yilindan beri Bogazköy’de çalisan H. Winckler, Makridi Bey ve Istanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Halil Ethem Bey’in teklifi üzerine Höyük’te arastirma yapmaya karar vermislerdir. 1907 yilinda Makridi Bey sfenksli kapida yaklasik 15 gün süren bir çalisma yapmis, bu çalisma sonucunda kapi önünde birkaç yeni orthostat daha bulmustur. Höyügün birkaç yerinde sondaj çalismasi yaptiktan sonra, höyügün kuzey etegindeki poterni (girisi) görerek bunu Bogazköy’deki poternle karsilastirmistir.

Höyük’te gerçek anlamda ilk sistemli kazilar, Cumhuriyet Döneminde Atatürk tarafindan baslatilmistir. 1935 yilinda Türk Tarih Kurumu adina Hamit Zübeyr Kosay, Remzi Oguz Arik ve Mahmut Akok gerçeklestirdigi ilk kazi çalismalari 1983 yilina kadar sürdürülmüstür. Bu tarihten itibaren ara verilen kazilara 1997 yilinda Prof. Dr. Aykut Çinaroglu tarafindan tekrar baslanmistir.

Törensel Sembol
Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,
Yüksekligi 24 cm. Dövme ve dökme teknigiyle yapilmistir.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Yapilan arastirma ve kazilar sonucunda Alacahöyük’ün Kalkolitik Çagdan günümüze kadar kesintisiz olarak iskâna sahne olan höyükte 4 kültür kati tespit edilmistir. Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit ve Frig dönemlerini kapsayan bu katlar kendi aralarinda 15 ayri mimari tabakaya ayrilmaktadir. Buna göre;

Kalkolitik Çag : M.Ö. 4000-3000 ana toprak üzerine 15-9 tabakada,
Eski Tunç Çagi : M.Ö. 3000-2000 8-5 tabakada,
Hitit Çagi : M.Ö. 1800-1200 4-2 tabakada,
Frig Çagi : M.Ö. 750’den itibaren 1. tabakada yer almaktadir.

Höyük’te Kalkolitik Dönemde gerçeklestirilen ilk iskân kuzey kisimlari tepeciklerle korunan ve su seviyesinden yüksek bir konumda güneye bakan bir alan seçilerek gerçeklestirilmis olup, bu yerlesme küçük bir köy durumundan ileriye gidememistir. Bu dönemde mimari, tas temel ve kerpiçle örülen duvara dayaniyordu; çati saz ve kamisla örtülerek, üzeri düz dam toprakla sikistiriliyordu.

Geyik Heykeli
Tunç, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,
Yüksekligi 52.5 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Kalkolitik Dönemi takip eden ve 4 yapi kati ile temsil edilen Eski Tunç Çagi Alacahöyük’te 13 kral mezari ile önem kazanmistir. 5. ve 7. kata ait oldugu ileri sürülen mezarlar sehrin özel bir alaninda yer almaktadir. Bunlar biçimleri bakimindan Anadolu’nun ve hatta Önasya’nin essiz mezar örnekleri olarak nitelenebilir. Mezarlar yetiskin erkek ve kadinlara aittir. Bu mezarlara çocuk ve bebek gömülmemistir. Ayrica bu mezarlarda birden fazla gömüye de rastlanmamistir. Orta Anadolu’daki diger mezar tiplerinin aksine Alacahöyük’te hem mezarlarin hem de ölülerin istikametinde bir birlik vardir. Ölü hediyeleri Eski Tunç Çaginda Ege ve Önasya’da bilinenlerin en zengini ve çesitlisidir. Bunlarin arasinda bugüne kadar benzerlerine diger kültür bölgelerinde rastlanmayan günes kurslari, geyik ve boga heykelleri, süs esyalari, kama, kiliç, balta gibi savas aletleri ile pismis toprak, tas, altin, gümüs, tunç, bakir ve elektrondan yapilmis eserler de vardir. Eski Tunç Çaginda Alacahöyük’ün mimari sistemi, Anadolu’nun özgün yapi teknigine dayanmaktadir; bu teknige göre yapilan tas temelli, kerpiç duvarli, düz tavanli, sivali taban ve toprak çatilidir.

Alacahöyük’ün su an görülebilir kismini olusturan Hitit tabakalari üç yapi katindan olusmaktadir. Bu dönemde, 250 m. çapinda daireye yakin sekildeki höyügün kenarinda bir savunma sistemi olusturulmus olup, savunma sistemi üzerinde sehre girisi saglayan iki ana kapinin varligi tespit edilmistir. Bunlardan biri güneydogudaki sfenksli kapi, digeri höyügün batisindaki kapidir.

Kadeh
Altin, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,
Yüksekligi 13.9 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Höyük’te olasi sehrin dinsel kapisini olusturan güneydogudaki sfenksli kapida, iki sfenks yer almaktadir. Iki metreden yüksek olan ve monolit tas lentolari üzerine yontulmus olan sfenks protomlarinda baslar dikkati çekmektedir. Disari taskin siskin gövdeli sfenksler ayrik ve kisa bacaklar üzerinde durmaktadir. Dogu tarafindaki sfenksin iç yüzünde pençelerinde tavsan tasiyan çift basli kartal bulunmaktadir.

Sfenksli kapinin dogu ve batisinda yer alan kulelerin altinda bulunan kabartmalar alçak kabartma teknigiyle islenmis, ayrintilar plastik olarak verilmistir. Bati kulesi orthostatlarinin hemen hemen hepsi tüm bir friz olarak izlenir. Bu kisimda altta kült-libasyon konularinin ve üst sirada ise av sahnelerinin betimlendigi görülmektedir. Firtina tanrisi onuruna kutlanan ve Hitit dini metinlerinden de bilinen bayram törenlerinde basrahip ve rahibesi olan kral ve kraliçe burada boga karsisinda dua pozisyonunda gösterilmis, bunu izleyen kabartmalarda ise törenin diger bölümleri betimlenmistir. Dogu kulesindeki kabartmalarda oturan tanriça önünde dua eden sahislar yer almaktadir; bunlar kült törenlerinin devam ettigini göstermektedirler.

Gaga Agizli Kap
Altin, Eski Tunç Çagi, M.Ö. 3. Binyilin ikinci yarisi,
Yüksekligi 14.3 cm, Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Sfenksli kapidan içeri girip, giris kompleksini geçtikten sonra sag tarafta “Mabet-Saray” olarak adlandirilan büyük bir Hitit yapisinin temelleri görülmektedir. Bu yapi, çesitli depo odalari vve diger komplekslerden olusmaktadir.

ALACAHÖYÜK

Cumhuriyet döneminin ilk kazilarindandir. M.Ö. IV. bin ortasindan günümüze kadar sürekli iskan mevcuttur. Höyükte 4 kültür kati tespit edilmistir. Kalkolotik çaga ait olan iskanin üzerinden Tunçun yaygin olarak kullanilmasindan dolayi Anadolu’da Eski Tunç çagi olarak bilinen III. bin tabakalari gelir ve Alacahöyük bu buluntulari ile bu devrin önemli temsilcileridir. Altin, gümüs, elektron gibi kiymetli madenlerden yapilma esyalara sahip bu çaga ait 13 mezar ortaya çikartilmistir. Çok zengin buluntulardan dolayi kral veya prens mezari olarak adlandirilmaktadir. Bu mezarlarda ortak hediye “Günes Kurslari” olarak bilinen dini amblemlerdir.

Hitit imparatorluk çagi yerlesimine ait sfenksli kapi sehrin güneyindedir Girisin iki tarafini süsleyen kabartmalar Hitit dini törenlerinden birini tasvir etmektedir. Höyük’ün kuzeybatisinda da potern yer almaktadir. Ören yeri içerisinde bir de müze mevcuttur.

Ayrica; Alaca Ilçesinde Pazarli, Büyük Güllücek, Eskiyapar; Kalinkaya, Mahmudiye köylerinde basta Eski Tunç çagi olmak üzere Hitit, Firik çaglarina ait eserler mevcuttur

I. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

Sebepleri

1. Yunanlıları bursa üzerinden Eskişehir yönelerek demiryollarının kontrolünü ele geçirmek istemeleri

2. Eskişehir batı cephesi ile Ankara’yı birbirine bağlayan demiryolu üzerinde stratejik bir noktada bulunmakta idi.

3. bu sırada Çerkez Ethem’in düzenli orduya katılmamak için isyan etmesinden yunanlıların faydalanmak istemeleri.

4. yunanlıların güçlerini göstermek ve itilaf devletlerinin, daha çok desteğini kazanmak istemesi.

5. Türk ordusunun kuvvetlenmesine fırsat vermemek için yunanlılar bursa üzerinden Eskişehir, uşak üzerinden afyon istikametine saldırıya geçtiler. ( 6 Ocak 1921 ) 9 Ocakta İnönü mevzilerinin önüne geldiler. İnönü mevzilerimiz önünde yapılan savaşta Türk ordusu yunan ordusunu bozguna uğrattı. Yunanlılar bursa istikametinde geri çekildiler.

Sonuçları

1. Yunanlıların ilerleyişi durduruldu.

2. Daha iyi hazırlanmak için, zaman kazanıldı.

3. Milli duyguları coşan Türk halkının kurtuluş ümidi daha da arttı.

4. Düzenli orduya olan güven ve katılım arttı.

5. Kuva-yi milliye dönemi son buldu.

6. cephe komutanı İsmet bey generalliğe yükseldi.

7. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin isyanı bastırıldı.

8. TBMM ile ilişkilerde çekingen davranan Sovyet Rusya, TBMM ile ilişkilerine önem verdi. Moskova antlaşması imzalandı. (16 Mart 1921 )

9. Sevr’in Türk milletine kolayca kabul ettirilemeyeceği gösterildi.

10. İtilaf devletleri arasında görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı.

11. İtilaf devletleri Sevr antlaşması şartlarının yeniden gözden geçirilmesini görüşmek için TBMM hükümetini Londra da topladıkları konferansa davet ettiler.

12. Yeni bir devletin kurulduğunu göstermek ve yaptığı işleri hukuki zemine oturtmak için TBMM ilk anayasasını kabul etti. ( 20 Ocak 1921 )

1921 Anayasası

1921 Anayasası, Mustafa Kemal’in değişik tarihlerde TBMM’ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

Bu anayasa olağan üstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır. (23 Maddelik)

Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

Bu Anayasaya Göre;

1. Hakimiyet kayıtsız, şartsız millete aittir.

2. Kanun yapmak, yürütmek ve uygulamak yetkileri TBMM’dedir.

3. Devlet yönetiminin tek organda topladığı ve kuvvetler birliği ilkesinin kabul ettiği anlaşılmaktadır.

4. Milletvekili seçimleri iki yılda bir yapılır.

5. Şer’i hükümlerin uygulama yetkisi TBMM’ye aittir.

6. Şer’i hükümlerin uygulanması yetkisi TBMM’ye ait olması Şeriat esaslarının kabul edilmediğini ve din istismarının önlemek istendiğini göstermektedir.

Bu madde 1921 Anayasasının laik bir laik bir anayasa olmadığını gösterir.

LONDRA KONFERANSI ( 23 ŞUBAT – 12 MART 1921 )

Londra Konferansı’nın Toplanma Sebepleri

· I. İnönü zaferi üzerine, itilaf devletleri arasında görüş ayrılığının ortaya çıkması.

    İtalya ve Fransa’nın TBMM hükümetiyle barış yapmakta lotekli olmaları, İngiltere’yi de etkilemiş ve böylece İngiltere’nin girişimiyle Londra Konferansının toplanması kararlaştırılmıştır. Doğu cephesinde Ermenilere karşı zafer kazanılması. Sovyet Rusya ile TBMM arasındaki dostluk ilişkilerinin gelişmesi. Güney cephesindeki Fransızlara karşı başarı elde edilmesi. İtilaf devletleri, Londra konferansındaki Sevr’i biraz değiştirerek Türk tarafına kabul ettirmek istemişlerdir. İtilaf devletlerinin Osmanlı hükümetinin yanında TBMM hükümetinin temsilcisinin de Londra konferansına katılmasını istemelerindeki amaçları, Türk tarafı arasında ikilik çıkartarak birbirine düşürmek idi. Mustafa Kemal Türk milletinin asıl temsilcisinin TBMM hükümeti olduğunu söyleyerek konferansa doğrudan çağrılmadıkça katılmayacaklarını bildirdi. Bunun üzerine; TBMM hükümeti İtalya aracılığı ile konferansa çağrıldı. TBMM hükümetinin Londra konferansına katılmaktaki amacı barışçı olmadıkları hakkında yapılan propagandaları önlemek, milletler arası platformda TBMM yi kabul ettirmek, Misak-ı Milliyi Dünya kamuoyuna açıkça anlatmak idi.konferansta ilk söz hakkı verilen İstanbul hükümetinin temsilcisi sadrazam Tevfik paşa, “Söz hakkı Türk milletinin gerçek temsilcisi olan TBMM hükümetinin temsilcisine aittir.” Diyerek sözü TBMM nin temsilcisi Bekir Sami beye bırakmıştır.Bekir Sami bey misak-ı milliden asla vazgeçmeyeceklerini söyleyerek Anadolu’nun boşaltılmasını istedi. Yunanlılar ise ne Anadolu’nun boşaltılmasını nede Sevr’in değiştirilmesini istediler.Bekir Sami bey İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri ile ayrı ayrı sözleşmeler yaptı. Ancak bunlar TBMM tarafında Misak-ı Milliye aykırı oldukları gerekçesiyle reddedildi. Fransa ve TBMM hükümeti Londra da başlayan görüşmeleri konferanstan sonra da devam ettirdi. Fransa görüşmelerde bulunmak için Ankara’ya temsilci gönderdi. Yapılan bu görüşmeler Ankara antlaşması zemini hazırladı.

Londra Konferansının Sonuçları

    itilaf devletleri TBMM’yi resmen tanımış oldu. Türk milletinin Sevr i kabul etmeyeceği bir defa daha vurgulandı. TBMM ilk defa milletler arası bir konferansta temsil edildi. Yunan ordusu Ankara’ya doğru saldırıya geçmek için zaman kazandı. İtilaf devletleri arasındaki görüş ayrılıkları iyice belirginleşti.

Bedava İlan Verme