Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

İDARE HUKUKU SORULAR

1)     İdare aşağıdaki organlardan hangisinin içinde yer alır?
a)     Yasama Organı b)     Yürütme Organı c)     Yargı Organı d)     Hiçbiri

2)     Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a)     İdare Devletin yaptığı her türlü idari faaliyet anlamında kullanılır b)     İdare, İdari Teşkilat anlamında kullanılır.
c)     İdare,durumu vaziyeti kurtarmak anlamındadır. d)İdare,yerine göre teşkilat, yerine göre faaliyet yerine göre hem teşkilat hem de faaliyet anlamında kullanılır.

3)     Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a)     Yasama organı ile İdare arasındaki ilişki Hükümet tarafından sağlanır. b)     İdare, yasama organının çıkardığı kanunları uygular.
c)     İdare,Tüzük ve Yönetmelikler çıkarma yetkisine sahiptir.                       d)     İdare, yasama organının emir ve direktiflerine uygun olarak çalışır.

4)     Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a)     İdari yargı,idarenin eylem ve işlemlerinden hak ve menfaatleri zayii olanların idareye karşı açtıkları davaları karara bağlayan Adli Yargı dışında ayrı bir yargı düzenidir
b)     İcrai karar yasama organının aldığı karardır
c)     İdari usuller,İdari yargı yerlerinde davaların görülmesi esnasında izlenen yargılama usulleridir
d)     Re’sen icra yetkisi İdarenin Danıştay Kararlarını uygulamasıdır

5)     Aşağıdakilerden hangisi yerinden yönetimin faydalarından değildir?
a)     Yerinden yönetim kuruluşlarının karar organlarının halk tarafından seçilmesi    b)     Mahalli halkın ihtiyaçlarının tesbitinde kolaylık
c)     Yerinden yönetimde karalar daha çabuk alınır                                                    d)     Yerinen yönetim kuruluşları yeterli mali kaynakları kullanabilirler

6)     Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır;  “Hukuk Devletinin Egemen Olabilmesi için”
a)     Temel hak ve hürriyetlerin güvenlik altına alınması gerekir  b)     İdarenin yargısal denetime tabi olması gerekir
c)     Demokratik bir rejimin bulunması gerekir    d)     Yasama ve yürütmenin bir elde toplanması gerekir

7)     Laik devlet için aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a)     Gerektiğinde devlet dine müdahale edebilir               b)     Devlet hiçbir şekilde din kuruluşlarına yardım edemez
c)     Dini inanç ve ibadet Devlet denetimi altında yapılır   d)     Din ve Devlet işleri birbirinden ayrılmıştır,din devlet işlerine, devlette din işlerine karışmaz

8)     Aşağıdakilerden Hukuk Devletinin gereklerindendir?
a)     Kanunların Anayasaya uygunluğunun denetlenmesi   b)     İdarede yetki devrinde bulunulması
c)     Mahalli İdare teşkilatlarının kurulmuş olması              d)     İdarenin Tüzük ve Yönetmelik çıkarma yetkisine sahip olması

9)     Aşağıdakilerden hangisi yetki genişliği ilkesinin özelliği değildir?
a)     Kullanılan yetki,merkezi iderenin tanıdığı bir yetkidir   b)     Verilen yetkiyi kullanan görevli merkezi idarenin bir memurudur
c)     Yürütülen hizmet merkezi bir hizmettir                         d)     Sorumluluk yetkiyi verene aittir

10)  Hükümet aşağıdaki hallerin hangisinin gerçekleşmesiyle kurulmuş olur?
a)     Başbakanın Bakanları seçmesiyle   b)     Cumhurbaşkanının bakanları atamasıyla
c)     Meclisten güven oyu alınmasıyla      d)     Hükümetin göreve fiilen başlamasıyla

11)  Hükümetin uyum içerisinde çalışabilmesi için Başbakana aşağıdaki yetkilerden hangisi tanınmıştır?
a)     Başbakan,Bakanların hiyerarşik amiri seviyesine yükseltilmiştir
b)     Başbakan,Bakanların görevlerine Anayasa ve Kanunlarla uygun olarak yerine getirmelerini gözetmek ve düzeltici tedbirleri almak yetkisine sahip kılınmıştır
c)     Başbakan, Bakanların görevlerine son verebilme yetkisine sahiptir
d)     Başbakan, sürtüşme çıkaran Bakanın bakanlığınıda üstlenme yetkisine sahip kılınmıştır

12)  Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a)     Milli Güvenlik Kurulu Anayasal bir kuruluştur               b)     MGK, Devletin iç ve dış güvenliği konusunda gerekli her türlü tedbiri tesbit eder
c)     Milil Güvenlik Kurulu kararları tavsiye niteliğinidedir    d)     Milli Güvenlik Kurulu kararları bağlayıcıdır

13)  Danıştay aşağıdaki görevlerden hangisini yapmaz?
a)     Başbakanlıkça gönderilen Kanun Tasarıları hakkında görüş bildirmek                             b )     Tüzük taslaklarını incelemek
c)     Cumhurbaşkanlık ve Başbakanlık tarafından gönderilen işler hakkında görüş belirtmek d) Dava açılması halinde istimlak edilen gayri menkullerin bedelini yükseltmek

14)  Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a)     Sayıştay,Başbakanlığa bağlı bir denetim organıdır                      b)     Sayıştay, hem idari hemde yargı görevleri olan bir kuruluştur
c)     Sayıştay,sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlar d)     Sayıştay, denetimlerini TBMM adına yapar

15)  Vali, aşağıdakilerden hangisini denetlemez?
a)     İlçe,Bucak ve Köyleri b)     Adli ve Askeri Teşkilatı c)     Devlet Daire ve Müesseselerini d)     Özel İdare ve Belediyeleri

16)  Aşağıdakilerden hangisi mahalli idare birimi değildir?
a)     Belediye  b)     Özel İdare c)     Köy  d)     Bucak
17)  Aşağıdakilerden hangisi Merkezi İdarenin Taşra teşkilatı değildir?
a)     İl   b)     İlçe   c)     Bucak   d)     Köy

18)  Aşağıdakilerden hangisi İdari İşlemin iptaline sebep teşkil etmez?
a)     Yetki yönünden hukuka aykırılık   b)     Şekil yönünden hukuka aykırılık  c)     Sebep yönünden hukuka aykırılık   d)     İdari sözleşmeye aykırılık
19)  Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a)     Vali,İl Özel idarenin başı ve yürütme organıdır         b)     Vali,İl İdaresinin başı, İlde Devletin  Hükümetin ve ayrı ayrı her Bakanlığın temsilcisidir
c)     Vali, Kaymakamlık gibi bir meslek memurluğudur    d)     Vali,İl Özel İdarenin İta Amiridir
20)  Aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
a)     Mahalli idareler birer kamu tüzel kişisidir   b)     Merkezi İdarenin mahalli idareler üzerinde “İdari Vesayet” yetkisi vardır

c)     Mahalli İdareler özerk kuruluşlardır   d)     Mahalli idarelerin kendilerinde ait bir bütçeleri yoktur

21)  Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
“Memurun Görevi ile ilgili bir suç işlemesi halinde”
a)     Doğrudan doğruya C.Savcısı dava açar    b)     İdare doğrudan memuru Ceza Mahkemesine yollar
c)     İhbar üzerine İdare Mahkemeleri yargılar   d)     Memurun yargılanabilmesi için Memurun Muhakematı Kanununa göre luzumu Muhakeme kararı verilmesi gerekir

22)  Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
a)     Özel hukuk sözleşmelerinde taraflar arasında eşitlik yoktur           b)     Özel Hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar Danıştayda giderilir
c)     İdari sözleşmelerde taraflardan birinin idare olması şart değildir    d)     İdari sözleşmede taraflardan biri olan idareye bazı üstünlükler tanınmıştır

23)  Osmanlı Devletinde ilk kez hangi belge ile Mahkemelerin Bağımsızlığı ve Yargıç Güvenliği ilkeleri getilmiştir?
a)     Ferman-ı Adalet   b)     Gülhane Hattı   c)     Islahat Fermanı   d)     Sened-I İttifak
24)  ”Meşrutiyet döneminde,1876 Anayasasına göre Meclisin toplantı halinde bulunmadığı zamanlarda Hükümet……………. adıyla Yasama faaiyetlerinde bulunabiliyordu,bunlar Yasaya eşit metinlerdi”
Boş bırakılan yerlere aşağıdakilerden hangisi gelmelidir?
a)     Nizamname   b)     Asar-ı Atika   c)     Memurin Muhakematı    d)     Kanunu Muvakkat

25)  Aşağıdakilerden hangisi kanuna denk değilidir?
a)     Kanunu Muvakkat  b)     Uluslararası anlaşmalar  c)     Kararnameler  d)     Meclis İç Tüzükleri
26)  Memurlar tarafından rüşvet,zimmet ve kaçakçılık gibi suçların işlenmesi halinde hangi yasa hükümleri uygulanır?
a)     Genel Hükümler  b)     Memurun Muhakematı Kanunu  c)     3628 sayılı yasa hükümleri  d)     Ceza Kanunu Hükümleri

27)  Aşağıdakilerden hangisi Belediye Başkanlığında düşme sebeblerinden değildir?
a)     Seçilme yeterliliğini kaybetme                                                          b)     Görevini kötüye kullanmaktan tutuklanma

c)     Meclisi Belediye Başkanı hakkında yetersizlik Kararı vermesi      d)     Herhangi bir suçtan 6 ay hüküm giyme
28)  Devlet Memurları Kanununda istihdam şekli sıralaması aşağıdakilerden hangisidir?
a)     Memur,yardımcı hizmetli,işçi,sözleşmeli personel     b)     Memur,geçici personel ve sözleşmeli personel
c)     Memur,geçici personel,sözleşmeli personel ve işçi   d)     Memur,sözleşmeli personel,geçici personel ve işçi

29)  Devlet Memurları Kanununda öngörülen hizmet sınıfları içinde aşağıdakilerden hangisi yer almaz?
a)     Emniyet Hizmetleri Sınıfı  b)     Avukatlık Hizmetleri Sınıfı  c)     Milli Savunma Hizmetleri Sınıfı  d)     Teknik Hizmetler Sınıfı
30)  Takisrli Suçlar hariç hangi cezaya çarptırılanlar devlet memuru olamazlar?
a)     Ağır hapis ve 6 aydan fazla cezaya çarptırılanlar          b)     Ağır para cezasına çarptırılanlar
c)     Ağır hapis veya 3 ay hapis cezası                                 d)     Başbakanlığın açtığı manevi tazminat davası
31)  Devlet Memurlarının sahip olduğu genel haklar arasında aşağıdakilerden hangisi yoktur?
a)     Güvenlik hakkı   b)     Emeklilik hakkı  c)     Müracaat ve şikayet hakkı   d)     Sözleşme hakkı
32)  Bir ildeki günlük çalışmaların başlama ve bitme saatlerini kim belirler?
a)     Bölge Çalışma Müdürü  b)     Vali  c)     Devlet Personel Dairesi  d)     Her kurumun en üst yöneticisi
33)  Devlet Memurluğundan çıkarma cezasını gerektiren fiiller arasında aşağıdakilerden hangisi yer almaz?
a)     Siyasi Partiye girmek                                       b)     Yetki almadan gizli belgeleri açıklamak

c)     Usulsüz müracaat ve şikayette bulunmak      d)     Özürsüz olarak bir yılda 30 gün işe gelmemek
34)  Gerekli görülen hallerde ihtiyati bir tedbir alınması gerektiğinde görevden uzaklaştırmaya aşağıdaki makamlardan hangisi yetkili değildir?
a)     Atamaya yetkili amir  b)     Genel Müdürlük Müfettişleri  c)     Yüksek Disiplin Kurulu  d)     Valiler ve Kaymakamlar
35)  Aşağıdakilerden hangisi Memurun Muhakematı Hakkında Kanuna göre yargılama işleminin yapılabilmesi için şart değildir?
a)     Kişinin memur olması  b)     Mağdurun memur olması  c)     Memurun suç işlemesi   d)     Suçun görevden doğması
36)  Anayasaya göre Yüksek İdare Mahkemesi,danışma ve inceleme mercii aşağıdakilerden hangisidir?
a)     Danıştay  b)     Yargıtay  c)     Sayıştay  d)     Anayasa Mahkemesi
37)  İdare Mahkemelerinin tek yargıçla verdiği karalara itiraz mercii neresidir?
a)     Yargıtay  b)     Danıştay  c)     Sayıştay  d)     Bölge İdare Mahkemesi

38)  Memura görevinde daha dikkatli davranması gerektiğinin yazı ile bildirilmesine ne denir?
a)     Aylıktan kesme  b)     Kınama  c)     Uyarma  d)     Meslekten Çıkarma
39)  İl İdare Kurulunda aşağıdakilerden hangisi bulunmaz?
a)     Vali   b)     Defterdar   c)     Emniyet Müdürü  d)     Milli Eğitim Müdürü
40)  Memurun Muhakematı Hakkında Kanun,aşağıdaki suçlardan hangisinde uygulanmaz?
a)     Suç delillerini yok etmek  b)     Görevi İhmal  c)     Vazifeyi Suistimal  d)     Zimmet

41)  Tüzükler hangi organın incelemesinden geçer?
a)     Danıştay  b)     Yargıtay c)     Sayıştay  d)     Anayasa Mahkemesi
42)  Aşağıdakilerden hangisi Cumhurbaşkanının görevlerinden değilidir?
a)     Kanununları görüşmek üzere Meclise göndermek           b)     Anayasa değişikliklerini gerekli gördüğünde halk oyuna sunmak
c)     Bakanlar Kuruluna Başkanlık etmek                                d)     Anayasa Mahkemesine iptal davası açmak

43)  Kanun Hükmünde Kararnamenin yargısal denetimini hangi kuruluş yapar?
a)     Anayasa Mahkemesi  b)     TBMM  c)     Yargıtay  d)     Danıştay
44)  Aşağıdakilerden hangisi devlet memurunun görevlerinden değilidir?
a)     Yasalara saygılı olmak b)     Tarafsızlık  c)     Liyakatli olmak  d)     Amirin emrine itaat

45)  İl Teşkilatının yönetiminide görev almayan organ hangisidir?
a)     Vali  b)     İl İdare Şube Başkanları  c)     İl İdare Kurulu   d)     İl Disiplin Kurulu
46)  Devlet Memuruluğuna alınacak olanlarda aranmayan genel koşul hangisidir?
a)     Türk vatandaşı olmak                                                                      b)     Askerliğini yapmış olmak

c)     Kamu hizmetlerinden ve haklarından mahrum olmamak                  d)     En az ortaokul mezunu olmak
47)  Aynı Belediye ve Köy sınırları içinde devlet memuruluğuna atanan Devlet Memuruları kaç günü içinde göreve başlamak zorundadırlar?
a)     1 iş günü  b)     3 iş günü  c)     10 iş günü  d)     15 iş günü
48)  Devlet Memuruları aşağıdaki hangi  yasaklara uymak zorundadırlar?
a)     Birlikte çekilme yasağına   b)     Grev yasağına c)     Ticaret yasağına  d)     Hepsi
49)  Bir idari makamın yaptığı işlem veya eylemi geri alması, muhtevasını değiştirmesi veyahut yürütmeyi durdurması için yapılan müracaata ne denir?
a)     Hiyerarşik Müracaat   b)     Doğrudan doğruya müracaat c)     İdari vesayet makamına müracaat  d)     Kanuni müracaat
50)  Aşağıdaki hallerden hangisinde Devlet Memuruluğu sona erer?
a)     Çekilme  b)     Emeklilik  c)     Şartlarda eksiklik  d)     Hepsi
51)  Aşağıdaki yardınlardan hangisi T.C Emekli Sandığı vasıtasıyla alınabilir?
a)     Emekli Aylığı  b)     Malullük aylığı  c)     Ölüm yardımı   d)     Hepsi
52)  Personel ile ilgili yönetmelikler hangi makamın onayı ile yürürlüğe girer?
a)     Cumhurbaşkanı b)     Bakanlar Kurulu  c)     TBMM d)     Başbakanlık

53)  Aşağıdaki cezalardan hangisine yargı yolu kapalıdır?
a)     Aylık kesimi  b)     Uyarma,kınama  c)     Terfiinin gecikmesi  d)     Memuriyetten çıkarma
54)  İdare kavramı bazen bir teşkilatı bazende bir faaliyeti anlatmaktadır.İdari Teşkilattan kasıt nedir?
a)     Merkezi İdare  b)     Kamu Kuruluşları  c)     Belediyeler  d)     Hepsi

55)  Görevden uzaklaştırılan memur hakkında kaç iş günü içerisinde soruşturmaya başlanır?
a)     10 iş günü  b)     15 iş günü  c)     25 iş günü  d)     30 iş günü

56)  Taksirli suçlardan ne kadar ceza alanların memuriyeti sona erdirilir?
a)     6 ay  b)     1 yıl  c)     2 yıl  d)     Hiçbiri
57)  Devlet Memurlarının maazeret izni kaç gündür?
a)     10 gün  b)     5 gün c)     7 gün   d)     15 gün
58)  Kanunen geçerli bir işlemde baş asli unsurların bulunması gerekir.Bunlar aşağıdakilerden hangisidir?
a)     Yetki,şekil,sebep,konu,amaç  b)   Görev,metin,niçin,nasıl,ne zaman  c)   Makam,memur,yazı,imza,mühür d)   Mahkeme,savcı,sanık,tanık,avukat
59)  Uyuşmazlık Mahkemesi başkanlığını aşağıdakilerden hangisi yerine getirir?
a)     Anayasa Mahkemesi üyelerinden biri  b)     Hakimler ve Savcılara Yüksek Kurulu üyelerinden biri
c)     Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerinden en kıdemli olanı  d)     TBMM Adalet divanı üyelerinden biri

60)  Kamu görevlileri aşağıdaki hallerden hangisinde emeklilik haklarını kaybederler?
a)     Türk vatandaşlığından çıkarılanlar                                                                    b)     Yabancı bir devletin uyruğuna girenler
c)     Hükümetten izin almadan yabancı memleketlerde görev kabul edenler          d)     Hepsi
61)  Emekli aylığının hesaplanmasında aşağıdakilerden hangisi göz önünde tutulmaz?
a)     Katsayı  b)     Hizmet  c)     Yaş  d)     Gösterge
62)  Tüzüklerin iptali için hangi merciye dava açılır?
a)     Danıştaya  b)     Anayasa Mahkemesine  c)     Sayıştaya  d)     Uyuşmazlık Mahkemesine
63)  Kanun yararına temyiz yoluna kim başvurabilir?

a)     Danıştay Başkanı  b)     Danıştay Başsavcısı  c)     İdare Mahkemesi Başkanı  d)     Danıştay Kanun Sözcüsü
64)  Aşağıdakilerden hangisi Memurun Muhakematı Hakkındaki Kanuna göre karar vermeye yetkili değilidir?
a)     İl İdare Kurulu  b)     İdare Mahkemesi  c)     İlçe İdare Kurulu  d)     Danıştay 2.Dairesi

65)  65.İdarenin taktir yetkisini kullanırken uymak zorunda olduğu ilke hangisidir?
a)     İdare Kanunların koyduğu sınırlar içinde kullanmalıdır   b)     Eşitlik ilkesine önem vermelidir
c)     Taktir yetkisi kamu yararı için kullanılmalıdır                     d)     Hepsi
66)  Aşağıdakilerden hangisi yürütmenin Hükümet İşlevi ile ilgilidir?
a)     Ceza evlerinin bakımı ve ıslahı          b)     Kamu düzenini sağlamaya yönelik kolluk görevlilerinin adli ve idari bir takım yetkilerinin arttırılması
c)     Milli Güvenliğin sağlanması konusunda gerekli politikaların saptanması d)     Demiryolu taşımacılığına ilişkin olarak ücret tesbiti yapılması
67)  Aşağıdakilerden hangisi Hukuk Devleti ilkesinden değilidir?
a)     Kuvvetler Ayrılığı  b)     Kanuni idare  c)     Parlementer Hükümet Sistemi  d)     Yargısal denetim
68)  Genel Yönetimin taşra kuruluşları arasında bulunan yüksek kamu görevlilerine belli konularda kendiliğinden karar alma ve uygulama yetkisi aşağıdakilerden hangi kavramın tanımıdır?
a)     Yerel Yönetim  b)     Hizmetsel Yönetim  c)     İmza Yetkisi  d)     Yetki Genişliği

69)  Aşağıdakilerden hangisi idarenin düzenleyici işlemlerinden biri değilidir?
a)     İçtihadı birleştirme kararı  b)     Kaide Kararnameler  c)     Nizamnameler  d)     Yönetmelikler
70)  Aşağıdakilerden hangisi yerinden yönetimin özelliklerinden değilidir?
a)     Tüzel Kişilikleri vardır  b)     Bütçeleri genel bütçeye dahildir  c)     Merkezin vesayet denetimi altındadırlar  d)     Özerkliğe sahiptirler
71)  Aşağıdakilerden hangisi kamu mallarının özelliklerinden biri değilidir?
a)     Kamu malları satılamaz b)     Haciz edilemez   c)     Vergi gibi yükümlülükleri yoktur  d)     Zaman aşımı ile sahip olunabilirler

72)  Aşağıdakilerden hangisi İdare Hukukunda boşluk doldurma yöntemlerinden biri değildir?
a)     Kıyas  b)     Yürülükten kaldırılmış bir yasayı yeniden yorumlayıp uygulama  c)     Hukukun genel ilkelerinden faydalanma    d)     Yeni kural koyma
73)  Aşağıdakilerden hangisi Milli Güvenlik Kurulunun üyelinden biri değildir?
a)     Adalet Bakanı  b)     Milli Savunma Bakanı  c)     İçişleri Bakanı  d)     Dışişleri Bakanı
74)  Devlet Denetleme Kurulu kime bağlı olarak çalışır?
a)     Başbakana  b)     Bakanlar Kuruluna  c)     Cumhurbaşkanına  d)     Genelkurmay Başkanına

75)  Vali,

a)     Devletin Temsilcisidir  b)     Hükümetin Temsilcisidir c)     Devletin ve Hükümetin Temsilcisidir d)     Hiçbiri

76)  Aşağıdakilerden hangisi ilçe yönetim kurulu üyelerinden biri  değildir?
a)     Yazı İşleri Müdürü b)     Sağlık Ocağı Hekimi c)     Milli Eğitim Müdürü d)     Hiçbiri
77)  İl Daimi Encümen üyeleri İl Genel Meclisi üyeleri arasından kaç yıllığına seçilir?
a)     1  b)     2  c)     3  d)     4
78)  Belediye Meclisince kabul edilen Belediye bütçesi en büyük Mülki Amir tarafından ne kadar süre içinde hazırlanır?
a)     1 hafta  b)     2 hafta  c)     20 gün   d)     30 gün
79)  Köyün isteğine bağlı işlerin zorunlu hale getirilmesine hangi mercii karar verir?
a)     Köy İhtiyar Meclisi  b)     Köy Muhtarı   c)     Köy Derneği  d)     Köyün bağlı olduğu Mülki Amir
80)  İdari kararlar hangi yolla ortadan kalkmaz?
a)     Yargı  b)     Belli bir sürenin geçmesi  c)     İşlemi yapan makamın geri alma iradesi  d)     İlgilinin istemiyle
81)  Aşağıdakilerden hangisi Devlet Memuruları Kanununda öngörülen sınıflardan değildir?
a)     Avukatlık Hizmetleri Sınıfı  b)     Yardımcı Hizmetliler Sınıfı  c)     Yerel Yönetim Hizmetleri Sınıfı  d)     Teknik Hizmetliler Sınıfı

82)  Devlet Memurları bulundukları yerde göreve atanmaları halinde,atama emrinin kendilerine duyurulmasından itibaren ne kadar süre içinde göreve başlamak zorundadırlar?
a)     24 saat  b)     48 saat  c)     1 hafta  d)     15 gün
83)  İki kez üst üste olumsuz sicil alan memur;
a)     Memurlukla ilişiği kesilir  b)     Disiplin cezası verilir  c)     Üçüncü bir sicil amirinin yanına atanır  d)     Hiçbiri
84)  Aşağıdakilerden hangisi kamu mallarının özelliklerinden biri değildir?
a)     Kamu malları kamulaştırılamaz                                                          b)     Kamu mallarına zaman aşımı ile sahip olunamaz

c)     Kamu mallarının hepsinin tapu kütüğüne yazılması gerekir              d)     Kamu malları vergiden muaf tutulmuşlardır
85)  Aşağıdakilerden hangisi Mahalli idarelerden değilidir?
a)     İlçe  b)     İl Özel İdaresi   c)     Belediye  d)     Köy
86)  Aşağıdakilerden hangisi yönetim hukukunun özelliklerinden biri değildir?
a)     Dağınık bir hukuk dalıdır  b)     Bir içtihad hukukudur  c)     Eskiden beri var olan yani eski bir hukuk dalıdır  d)     Taraflar arasında eşitsizlik vardır
87)  Aşağıdakilerden hangisi merkezden yönetimin faydalarından değilidir?
a)     Devlet yönetiminde birliği sağlar  b)   Hizmetler ülkeye eşit dağılır  c)   Kamu görevlileri yerel etkilerden kurtulur  d)  Demokrasi ilkesine uygundur

88)  Milli Güvenlik Kurulu ayda kaç kez toplanır?
a)     2  b)     1   c)     3  d)     Hiçbiri
89)  Belediye Meclisinin dağılmasına hangi makam karar verir?
a)     Bakanlar Kurulu                      b)     İçişleri Bakanı  c)     Danıştay       d)     Vali veya Kaymakam
90)  Aşağıdakilerden hangisi devlet memurluğu sınıflarından biri değilidir?
a)     Yardımcı Hizmetliler Sınıfı  b)     Mülki idare Amirliği Sınıfı  c)     Milli İstihbarat Hizmetleri  Sınıfı   d)     Hakimlik Hizmetleri Sınıfı
91)  Aşağıdakilerden hangisi devlet memurulğuna girişte genel koşullardan biri değilidir?
a)     Öğrenim  b)     Yaş   c)     Cinsiyet  d)     Vatandaşlık

92)  Aşağıdakilerden hangisi devlet memurları kanununa göre çekilmiş sayılma sebeblerinden değilidir?
a)     Başka bir göreve atandığında kanuni süre içinde göreve başlamaması

b)     Kadro açığındaki memurun eski sınıf ve derecesine eşit bir göreve atanması halilnde göreve başlamaması
c)     Terhislerinden sonra belli bir süre içinde göreve başlamaması
d)     Hiçbiri
93)  Kamu malları için aşağıdakilerden hangisi söylenemez?
a)     Satılamaz,kamulaştırılamaz b)     Zaman aşımı ile sahip olunamaz  c)     Haciz edilemez                               d)     Mali yükümlülüklere tabidir
94)  Yerinden yönetim kuruluşlarının kendilerinin dışında bir kuruluş tarafından denetlenmesine ne ad verilir?
a)     Hukuki Tasarruf  b)     İdari Tasarruf  c)     İdari Vesayet  d)     Teftiş

95)  Aşağıdakilerden hangisi kamu hukuk dalı değildir?
a)     İdare Hukuku  b)     Ceza Hukuku  c)     Ticaret Hukuku  d)     Mali Hukuk
96)  Aşağıdakileden hangisi çoğulcu demokrasinin temel ilkelerinden değilidir?
a) Çoğunluğun yönetme hakkı                                 b) Muhalefet etme özgürlüğü

c)Temel hak ve özgürlüklerin korunması                d)Siyasal kararlar alacak kişilerin atama ile başa gelmesi
97)  ”İdari Denetim” kavramı ile ilgili aşağıdakilerden hangsi doğrudur?
a)     İdarenin faaliyetleri yasama yürütme organalarınca denetlenir      b)     idare kendi içinde oluşturduğu denetim organlarınca da denetlenir

c)     Faal idare içinde denetim şekli hiyerarşi ve vesayet denetimidir    d)     Hepsi doğrudur
98)  Devlet yönetiminde aşağıdakilerden hangisinin yapılması kişi hak ve özgürlüklerinin korunması açısından en etkili olur?
a)     Hukuk kurallarının yazılı olarak belirlenmesi                                       b)     Yöneticilerin eğitim düzeyinin yüksek olması
c)     Yönetim birimleri arasında koordinasyonunun sağlanması             d)     Yasama,yürütme ve yargı yetkilerinin ayrı organlara verilmesi
99)  Aşağıdakilerden hagisi Kamu Kurumu niteliğindeki kuruluşlardan değilidir?
a)     Barolar  b)     Emekli Sandığı  c)     Ticaret ve Sanayi Odaları  d)     Esnaf ve Sanatkarlar Dernekleri
100) Kamu Hizmetleri devamlılık arz eder,kaç gün boyunca göreve gelmeyen memur çekilmiş sayılır?
a)     7 gün  b)     10 gün   c)     15 gün  d)     20 gün

101) Aşağıdakilerden hangisi en üst İdari Yargı organıdır?
a)     Danıştay  b)     Yargıtay   c)     Anayasa Mahkemesi        d)     Sayıştay
102)  Yürütme yetkisini…………….yerine getirir.
a)     Başbakan   b)     TBMM  c)     Bakan  d)     Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu
103)  Milli Güvenlik Kurulunun gündemini kim belirler?
a)     Başbakan      b)     Cumhurbaşkanı  c)     Genelkurmay Başkanı       d)     Genel Sekreter

104)  Milli Güvenlik Kurulu Cumhurbaşkanı olmadığı zamanlardan kimin başkanlığında toplanır?
a)     Başbakan   b)     Genelkurmay Başkanı  c)     Meclis Başkanı  d)     Genel Sekreter

105)          Aşağıdakilerden hangisi Devlet Planlama Teşkilatının görevi değilidir?
a)     Devletin iktisadi ve sosyal politikasında hükümete yardımcı olmak  b)     Kalkınma ilkelerini saptamak
c)     Ulusal güvenlik politikasını saptamak                                                               d)     Beş yıllık kalkınma planı hazırlamak

106)          Dördüncü tur oylamada Cumhurbaşkanı seçilemezse ne olur?
a)     Hükümet düşer    b)     TBMM fesh edilir  c)     Başbakanın görevine son verilir    d)     Beşinci tura geçilir


CEVAPLAR

1)   B
2)  D
3)  D
4)  A
5)   D
6)     D
7)     D
8)     A
9)     D
10)  B
11)  B
12)  D
13)  D
14)  A
15)  B
16)  D
17)  D
18)  D
19)  C
20)  D
21)  D
22)  D
23)  A
24)  D
25)  C
26)  C
27)  B
28)  D
29)  C
30)  A
31)  D
32)  B
33)  C
34)  C
35)  B
36)  A
37)  D
38)  C
39)  C
40)  D
41)  A
42)  C
43)  A
44)  C
45)  D
46)  B
47)  A
48)  D
49)  B
50)  D
51)  D
52)  B
53)  B
54)  D
55)  A
56)  D
57)  A
58)  A
59)  A
60)  D
61)  C
62)  A
63)  B
64)  B
65)  D
66)  C
67)  C
68)  D
69)  A
70)  B
71)  D
72)  B
73)  A
74)  C
75)  C
76)  D
77)  A
78)  A
79)  C
80)  D
81)  C
82)  A
83)  C
84)  C
85)  A
86)  C
87)  D
88)  B
89)  C
90)  D
91)  C
92)  D
93)  D
94)  C
95)  D
96)  D
97)  D
98)  D
99)  B
100) B
101)  A
102)  D
103)  B
104)  A
105)  C
106)  B

ÖRGÜT KAVRAMI VE ÖZELLİKLERİ

1.1. ÖRGÜT TANIMI VE ANLAMI

Örgüt kavramını çok değişik şekillerde tanımlamak mümkündür. Bu tanımların daha iyi anlaşılması açısından örgütleme, örgüt dizaynı gibi kavramlardan bahsetmek gerekir.

Örgütleme, örgüt yapısını oluşturmak için gerekli faaliyetler sürecini ifade etmektedir. Bu, yönetim fonksiyonlarından da bilindiği gibi faaliyetleri gruplamak, bu grupları örgütsel olarak kademe ve mevki haline getirmek, bu mevkilere uygun işgörenleri atamak safhalarını içerir.

Örgüt dizaynı ise bir örgütün yapısını oluşturan başlıca ilişkilerin şeklini ve niteliğini gösterir. Bir örgütün dizaynı sırasında başlıca ele alınacak unsurlar şunlardır. [1]

· İşletmeyi amaçlarına ulaştıracak işlerin belirlenmesi

· İşletmedeki temel işbölümünün kararlaştırılması

· İşbölümü içinde yer alacak organların belirlenmesi

· Organlar arası yetki ve iş ilişkilerinin belirlenmesi

· Temel koordinasyon mekanizmasının belirlenmesi

· Örgüt şema ve kılavuzlarının hazırlanması

Bahsettiğimiz örgütleme ve örgüt dizaynı sürecinden sonra ortaya çıkan yapıya örgüt adı verilir. Burada ortaya çıkan örgüt yapısı biçimsel örgüt yapısıdır. Bu yapı örgütü dizayn edenin tercih ve seçimlerine dayandığı için bu adı almaktadır. Örgüt şeması da bu formel yapının şematik olarak ifade edilmiş şeklidir. Örgüt yapısını oluşturan birimlerin yetki-sorumluluk dağılımları, birbirleriyle olan ilişkileri ise organizasyon el kitaplarında yer alır.

Bunun dışında işletmelerde kendiliğinden gelişen ve kişilerin birbiriyle kurdukları iş içi ve iş dışı ilişkiler sonucu ortaya çıkan bir yapı vardır ki buna da informel(biçimsel olmayan) yapı adı verilir. İnformel ve formel yapılar uyumlaştırıldığı zaman birbirini tamamlayıcı ve etkinliği artırıcı bir yapı kazanırlar. Biçimsel ilişkilerinde ortaya çıkmasıyla örgütün mekanik yanından daha da ağır basan sosyal yanı ortaya çıkar. Örgütü oluşturan kişilerin kişisel anlayışları, amaçları ve değer yargıları diğer tüm özellikleri aynı olsa bile bir örgütü diğer bir örgütten ayırır. Her organizasyondaki bu farklı havaya örgüt kültürü adı verilir.

Örgüte ilişkin bu tanımlardan sonra örgüte ilişkin yapılmış olan tanımlara geçebiliriz.

‘’Örgüt, belli amaçlara ulaşmak için bir insan grubunun çabalarını düzenleştirmeye yarayan belirli yapı, kural ve süreçlerin bütünüdür.’’[2]

‘’Örgüt, belirli amaçlar doğrultusunda kişilerin gayretlerini birleştirdikleri yapılandırılmış bir süreçtir.’’

‘’Örgüt, insan, iş, teknoloji faktörlerini birleştiren bir sistemdir. ‘’

‘’Örgüt, bir işletmedeki işleri, mevkileri, işgörenleri ve aralarındaki haberleşme ve otorite ilişkilerini gösteren bir yapıdır.’’

‘’Örgüt, teknik ve sosyal faktörlerle ilgili bir düzenlemedir.’’[3]

Bu tanımlardan sonra organizasyon yapılarını oluşturan temel unsurları açıklayabiliriz.

1.2. ÖRGÜT YAPISINI BELİRLEYEN UNSURLAR

Bir örgütün yapısı oluşturulmak istendiği zaman örgütü karakterize eden birtakım unsurlar üzerinde durmak gerekir. Bu unsurlardan başlıcaları şunlardır.

a-)Amaç:Her örgüt ulaşmak istediği amaçlara ve bu amaçlarla ulaştıracak faaliyetlere göre farklı bir yapıda dizayn edilir. Örneğin rutin işlerin yapıldığı örgütler klasik yapıya göre dizayn edilirken, değişken işlerin yapıldığı örgütler organik yapıda dizayn edilir. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere bu unsur organizasyon amaçlarını gerçekleştirmek için yapılacak iş ve faaliyetlerin nitelikleriyle ilgilidir.

b-)İş bölümü ve uzmanlık derecesi: Bilindiği gibi uzmanlaşma belli bir işin çok küçük parçalar ayrılarak her görevi bir kişinin sürekli olarak yapması anlamındadır. Organizasyondaki bölümlerde ne derece uzmanlaşmaya gidileceği organizasyon yapısı direk olarak etkileyecektir. Örneğin klasik teori işlerin nasıl yapılacağını belirlemiş ve kişilerin bu belirlenen doğrultuda davranmasını istemiştir. Diğer taraftan sosyo-teknik sistem anlayışına göre organizasyonda etkinliğin artması işlerin ve kişilerin birlikte ele alınması ile sağlanabilir.

c-)Formalleşme Derecesi: Formalleşme derecesi işlerin yapılması sırasında belirlenmiş olan yöntem ve ilkelerin ne derecede uygulandığını ifade eder. Şayet işlerin nerede,ne zaman, kim tarafından yapılacağı tam ve ayrıntılı olarak belliyse ve bunlara uymak zorunlu ise formalleşme derecesi yüksek demektir.

d-)Denetim Alanı: Örgütte bir üste bağlı olması gereken ast sayısı ile ilgili bir unsurdur. Çeşitli yazarlar bir yöneticinin denetim alanını sınırlayan kişilerin adedi üzerinde farklı görüşler öne sürmüşler ancak bir üste bağlı ast sayısının genellikle 3 ile 10 arasında değiştiği fikrinde birleşmişlerdir. [4]

e-)Örgütteki Kademe Sayısı: Bu faktör kontrol alanı unsurunun uygulaması sonucu ortaya çıkar ve örgütün basık veya sivri olmasını etkiler. Basık yapıda haberleşme hızlı sağlanırken, sivri yapıda daha fazla personele ihtiyaç duyulur.

f-)Merkezileşme Derecesi: Merkezileşme derecesi, organizasyonda kararların hangi kademedeki çalışanlar tarafından verildiğini gösterir. Şayet kararlar üst yönetim tarafından veriliyorsa merkeziyetçi, alt kademeye doğru kaydırılmışsa ademi-merkeziyetçi bir yapıdan söz edilir.

g-)Çapraşıklık Derecesi: Örgütteki dikey ve yatay yayılma derecesini ifade eder. Çapraşıklık derecesinin artması koordinasyon, iletişim, haberleşme ve kontrol açısından birtakım sorunları da ortaya çıkarır.

h-)Departmanlaşma: Departmanlaşma işletmelerde yapılacak olan faaliyetler, bu faaliyetlerin bir araya getirilmesi ile görevler ve sırasıyla işler, pozisyonlar ve bölümler ile ilgili bir unsurdur. Bu bölümlerin oluşumu sırasında dikkat edilecek ilkeler ve kriterler departmanlaşmayı etkiler. Bu kriter ve ilkelere bölümlere ayırma kısmında değinilecektir.

ı-)Emir- Komuta ve Kurmay Organların Oluşturulması: Emir-Komuta ve kurmay organı olarak görev yapacak birimlerin aralarındaki ilişkilerin belirlenmesi de bir diğer önemli unsurdur. Şayet bu konunun üzerinde durulmazsa ileride organizasyon da sorunlar çıkma olasılığı büyüktür.

i-)Haberleşme Kanalı ve Şekli: Haberleşme ilişkilerinin çeşidi ve niteliği de organizasyonun yapısını etkileyen bir unsurdur.

Yukarıda bahsettiğimiz unsurlar her yönetici tarafından içinde bulunulan ortamın özelliklerine göre değerlendirilir ve bu unsurların yansımasına göre organizasyon yapısı ortaya çıkar.


[1] İsmail EFİL,İşletmelerde Yönetim ve Organizasyon,U.Ü. Güçlendirme Vakfı, Bursa, 1996,s.184

[2]Güngör ONAL, İşletme Yönetimi ve Organizasyonu,Türkmen Kitabevi, İstanbul,1998,s.51

[3] Tamer KOÇEL, İşletme Yöneticiliği, Beta Yayınları, İstanbul, 1999,s.117

[4] Hayri ÜLGEN,İşletmelerde Organizasyon İlkeleri ve Uygulaması, İ.Ü. İşletme Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1993,s.55

MİNTZBERG’E GÖRE ÖRGÜT YAPISI VE ÖRGÜT TASARIMININ TEMEL İKLELERİ

Yönetimin ne olduğu ve ne iş yaptığı uygulamalı araştırmalara da konu olmuş ve bunların genel olarak vardığı sonuç, ustabaşından genel müdüre ve devlet yöneticilerine kadar yapılan işin “esasının aynı olduğu” yalnızca roller ve kapsamın değiştiği, yöneticinin işinin “programlanmış” olmadığı, sözlü haberleşme ile sezgilerin çok önemli rol oynadığı ve yöneticinin diğer kişilerden aldığı ve onlara verdiği bilgi oranında güçlü bulunduğu olmuştur.

Yönetici, bir profesyonel kişi olarak kendisinin başarısı, işletmeyi amaçlarına ulaştırması ile ölçülecektir. Veya örgütün daha alt kademelerinde ise, başarısı, başında bulunduğu bu örgüt birimlerini amaca ulaştırması ile ölçülecektir. Bunu başarabilmek içinde devamlı değişen çevre koşulları karşısında kendisini yenilemek zorundadır. Çünkü kendisi tüm organizasyonun veya kendi biriminin başarısından sorumludur. Kendisi için yeterli başarı seviyesi yoktur ve yaptığı iş bir çeşit “açık – uçlu” (open ended) iştir.

Yöneticiler ne iş yapar veya ne işi yapmalı sorularına değişik açılardan farklı cevaplar verilebilir. İkinci soru, yani ne iş yapmalı sorusu ilke koyucu bir niteliğe sahiptir ve literatürde yazılmış pek çok kaynağa sahiptir. Birinci soru olan ne iş yapar sorusu ise tanımlayıcı ve açıklayıcı bir niteliğe sahiptir. Bu konuda Mintzberg, düşünülenlerin aksine, yöneticilerin organizasyonlarda çok değişik işler yaptıklarını ve roller oynadıklarını göstermiştir. Buna göre yöneticiler, kişiler arası ilişkiler, bilgi toplama ve dağıtma ve karar verme olmak üzere üç ana grupta toplanabilecek roller oynamaktadır.

TÜKETİCİ FİNANSMANI ŞİRKETLERİ

Tüketici Finansmanı Şirketleri, münhasıran tüketicilere kredi vermek amacıyla kurulan, kredi kurumlarından biridir. Bu bölümde öncelikle genel olarak tüketiciyi kredilendiren kurumlardan kısaca bahsedilmekte, daha sonra da Yurtdışında ve Türkiye’de Tüketici Finansmanı Şirketleri’nin tanımı, türleri, gelişimi, yasal dayanağı ve örnekleri üzerinde durulmaktadır.

“Tüketici Kredi Kurumlan : Amerikan ekonomisindeki tüketicilere kullandırılan kredilerin çoğunu aracı kurumlar (ticari bankalar, mevduat bankaları ve mevduat ve kredi kurumları) oluşturur. (Örneğin; 1988 Şubatı itibariyle tüketicilere kullandırılan 625 milyar USD ipoteksiz kredinin 578 milyar USD kadarını, bir başka ifadeyle %90’ını aracı kurumlar açmıştır. Aracı kurumlar aynı zamanda taksitsiz krediler ve ipotekli ev kredilerinde de en büyük paya sahiptir. Genel olarak herbir finansal kurum, tüketici kredilerinin bir ya da birkaç türünde branşlaşmak isterse de, son yıllarda bu kurumların kullandırdıkları kredilerde bir çeşitlenme eğilimi başlamıştır. Bu çeşitlendirmenin en önemli sonucu da bütün büyük kredi kurumlarını direkt bir rekabete zorlamasıdır.”

3.1 YURTDIŞINDA FİNANSMAN ŞİRKETLERİ

Yurtdışında finansman şirketleri, 70-80 yıllık bir geçmişe sahip olup, geniş bir uygulama alanı bulmuşlardır. Aşağıda tüketici finansmanı şirketlerinin tanımı, türleri ve yurtdışı uygulamaları hakkında bilgiler verilmiştir.

3.1.1 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN TANIMI VE TÜRLERİ :

“Finansman şirketleri tüketicilere ve kuruluşlara otomobilden, iş ekipmanlarına, tıbbi malzemelerden, ev araç gereçlerine kadar çok geniş bir yelpazede kredi kullandıran kurumlardır. Batı’da uzun bir geçmişe sahip olan bu şirketler, binlerce küçük kredi ofisi ile tüketici1ere direk ulaşarak kredi kullandırırlar. Ancak genellikle kredilere uygulayabilecekleri faiz oranı veya maksimum kredi miktarı ile ilgili olarak devlet yasa1arıyla sınırlandırılmışlardır.”·

“Amerika’daki uygulamada bu tür şirketlere “Finance Company”, İngiltere’deki uygulamada ise “Finance House” ya da “Secondary Banks”-İkincil Banka” denilmektedir. Fakat yasal açıdan finansman şirketleri banka değildir. Aşağıda kısaca Amerika ve İngiltere’deki uygulamalar hakkında bilgi verilmektedir”

a) İngiltere : Büyük Britanya’da Finans evlerinin ana iştigal konusu taksitli satışların finansmanıdır. Finans evleri bir malı büyük bir iskonto ile peşin olarak üretici veya satıcıdan alır ve bunu tüketiciye taksitle daha yüksek bir fiyatla satar. Bu amaçla alıcı ile satıcı arasında taksitli satış anlaşması imzalanır. Bu işlemleri yürütebilmek için finans evleri ticari bankalardan büyük tutarlarda kredi kullanırlar veya kamudan bankalara göre daha yüksek faiz hadleri ile mevduat toplarlar. Bu yüzden İngiltere’de finans evlerine ikincil banka (secondary banks) denilmektedir. Bu duruma rağmen bu tür kuruluşlar yasal açıdan banka sayılmazlar. İngiltere’deki uygulamada finans evleri, bankalar, sonra da bir üst kuruluş olan Finans Evleri Birliği (Finance Houses Association) tarafından denetlenir. İngiltere’de Finans Evleri Birliği 1945 yılında Londra’da kurulmuş olup, Ülkedeki büyük ve önemli finans evleri bu Birliğin üyesi bulunmaktadır.

b) Amerika : Amerika Birleşik Devletleri’nde finansman şirketleri tüketicilere ve küçük iş adamlarına ödünç veren kuruluşlardır. Bu yüzden, finansman şirketlerinin müşterileri tipik olarak banka müşterilerine göre kredi alma standardı daha düşük ve bu bakımdan bankalara başvuramayan gruplardır. Tasarruf kurumlarından farklı olarak, finansman şirketleri tüketiciden mevduat kabul edemezler.”

“Otoritelerin çoğu bu endüstrideki firmaları üç gruba ayırır: tüketici finansmanı şirketleri, satış finansman şirketleri, ticari finansman şirketleri:

i) Tüketici Finansmanı Şirketleri (Consumer Finance Companies) :

Tüketici finansmanı şirketleri (Consumer Finance Companies), çok sayıda bireysel kredi kullandırdıklarından aynı zamanda küçük kredi şirketleri olarak bilinirler. Kredilerinin büyük bir kısmını otomobil kredileri ve ev gereçleri oluşturmaktadır. Bununla birlikte hastane harcamaları, eğitim ve tatil giderleri, ev tadilatı ve enerji faturaları da tüketici finansmanı şirketlerinin kredilerinin odağı olmaya başlamıştır. Tüketici kredileri pek çok finansal kurum için en karlı plasman yöntemidir. Bununla birlikte, bu kredilerin diğerlerine oranla daha fazla risk taşıdığı, maliyetli olduğu da kanıtlanmıştır. Ancak, kredi veren kurum faiz oranlarını yüksek tutarak bu maliyetleri dengeler. Genel olarak tüketici kredileri piyasası kurumsal kredilere göre daha az rekabetçi bir piyasa olduğu için kredi kurumları açısından daha avantajlıdır.

ii) Satış Finansman Şirketleri (Sales Finance Companies) :

Satış Finansman Şirketleri (Sales Finance Companies), otomobil ve diğer dayanıklı tüketim ürünleri satan bayilerden taksitli satışların senetlerini satın almak suretiyle tüketicilere dolaylı krediler verirler. Bu şirketlerin çoğu bir bayi ya da üretici tarafından kontrol edilen (captive) firmalardır. Bunların ana fonksiyonu sponsor firmanın ürün ve hizmetlerini kredilendirerek satışlarını arttırmaktır. Bu tür satıcı finansmanı şirketlerine sahip olan kuruluşlara General Motors, General Electric, Motorola, Sears ve Wards örneği. verilebilir. Genellikle satış finansman şirketleri perakendeci bayilere sözleşmenin vade, minimum ödemeler ve kredi oranlan gibi kabul edebilecekleri unsurlarını önceden bildirirler. Çoğunlukla bu şirketler, bayilere satış yapıldığı zaman dolduracakları bir kontrat formu verirler. Hemen ardından bu kontrat bayi tarafından finansman şirketine satılır.

iii) Ticari Finansman Şirketleri (Commercial Finance Companies) :

Ticari Finansman Şirketleri (Commercial Finance Companies), çogunlukla şirketlere kredi kullandırırlar. Bu şirketlerin büyük bir kısmı küçük ve orta ölçekli üretici ve toptancılara alacak senetleri finansmanı ya da faktoring hizmeti temin eder. Alacak senedi finansmanı yoluyla ticari finansman şirketi alacak senetlerini elinde bulunduran firmaya doğrudan bir nakit kredi açmış olur. Alternatif olarak finansman şirketinin alacak senetleri olan firmanın bu hesaplarını uygun bir orandan iskonto ederek satın alacağı bir faktoring düzenlemesi yapılabilir. Ticari finansman şirketlerinin pek çoğu bugün kredi verme hizmetlerini sadece alacakların finansmanıyla sınırlamaz, aynı zamanda iş makineleri ve diğer sabit kıymetlerle teminatlandırılan krediler de verir. Bunların yanında uçak, demiryolu araçları ve büyük ekipmanların alımı için finansal kiralama hizmeti verdikleri gibi kısa vadeli teminatsız nakit krediler de verirler.

Finansman şirketlerinin türleri arasındaki farkların üzerinde çok fazla durmaya gerek yoktur. Büyük şirketler üç alanda da aktiftirler. Bunun yanında, bugün pek çok finansman şirketi kredi çeşitlerini işletme sermayesi kredilerinden, finansal kiralama planlarına, ve sermaye yatırımlarını destekleyen uzun vadeli kredilere kadar çeşitlendirmişlerdir. Finansman şirketlerinin verdikleri krediler içinde en önemli yeri tutan kurumsal kredilerdir, ikinci sırada tüketici kredileri gelir, bunu da az miktarda ipoteklere verilen krediler izler.”

“Bu sınıflamanın dışında Amerika’da yüzde yüz sermayesi ana şirketin elinde bulunan finansman şirketleri “Captive Finance Companies” diye adlandırılır. Bu tip finansman şirketlerinin asıl amacı ana şirketten mal alan tüketicileri finanse etmektir. General Motors Acceptance Corporation “General Motors” mamullerini satın alan müşterilere kredi veren kuruluşlara örnek olarak gösterilebilir.

Amerika’da finansman şirketleri bulundukları eyaletin yasalarına göre çalışırlar. Fakat bu arada uymaları gerekli federal kurallar da mevcuttur. Bu tür yasal düzenleme daha çok tüketici işlemleri, ödünç vadeleri, müşteriden alınacak faiz oranı ve tahsilat işlemlerinde odaklaşır. Bu sınırlandırıcı düzenlemeler, finansman şirketleri ile ticari bankalar arasındaki her gün artan rekabetten kaynaklanmaktadır. Bu yüzden Amerika’da finansman şirketlerinin büyümesi ve gelişmesi tüketiciye kredi veren diğer benzer kuruluşlara göre yavaşlamış durumdadır”

3.1.2 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN YURTDIŞINDAKİ GELİŞİMİ:

“Finansman şirketlerinin, aktif olarak çok sayıda küçük kredi ofisi ile tüketiciye doğrudan, veya bayilerden taksit senetlerini satın almak suretiyle dolaylı olarak kredi Kullandırmalarının uzun bir geçmişi vardır. Ancak yakın zamanlarda, finansman şirketleri kurumlar arasındaki rekabetin değişmesinden etkilendi.

Yaygın şube ağının olmayışı onların, bu kredileri talep ederken rahatlığı tercih eden tüketici ünitelere ulaşmalarında bir dezavantaj oluşturuyordu. Sonuç olarak hem ticari bankalar hem de banka olmayan özel mevduat kurumları finansman şirketlerinin aleyhine tüketici kredileri pazarının büyük bir kısmını ellerinde tuttular. Örneğin Ulusal Rezerv Kurulu (Federal Reserve Board)’un derlediği datalara göre, 1950’de finansman şirketleri tarafından verilen krediler finansal kurumların açtığı kredilerin %45’ini oluşturmaktaydı. Bu oran 1987 yılında %23’e düştü. Aynı periyotta kredi üniteleri tüketici kredileri pazarındaki paylarını üçe katladılar. Uzmanların çoğu şu anda finansman şirketleri için en hızlı büyüyen pazarın tüketiciye yönelen finansal hizmetlerden ziyade kurumlara yönelik krediler olduğu görüşündeler. İpoteklere verilen krediler, ekipmanların finansal kiralaması için verilen kredilerdir , finansman şirketlerinin verdiği krediler arasında en hızla artan kredilerdir. Finansman şirketleri yakın zamanlarda, düşük faizler ve reklam yoluyla bankaların ve diğer kredi ünitelerinin pazarından otomobil kredilerinde önemli bir pay almayı başardılar.”

3.1.3 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNIN FON KAYNAKLARI :

“Finansman şirketlerinin kaynak yaratmada en çok başvurdukları yöntemler banka kredileri, finansman bonosu ihracı ve yine bankalara, sigorta şirketlerine ve mali olmayan kurumlara sattıkları uzun vadeli tahvillerdir. Bu kaynaklardan hangi dönemlerde hangilerine daha sıklıkla başvurduklarını faiz oranları belirler. Uzun vadeli faiz oranlarının yüksek olduğu dönemlerde, bu firmalar kaynak olarak kısa vadeli banka kredilerini ve finansman bonosu ihracını tercih ederler. Uzun vadeli faizlerin düşük olduğu dönemlerde ise tahvil ihracına ağırlık verirler.”

3.1.4 FİNANSMAN ŞİRKETLERINİN NİTELİKLERİNDE SON GELİŞMELER :

“Finansman endüstrisi yakın zamanlarda önemli ölçüde değişti. Kredi üniteleri ile mevduat ve kredi kurumlarında (savings & loans) olduğu gibi finansman şirketlerinin de sayısı, şirket hacimlerinin artmasına rağmen, azalma trendinde. Ulusal Rezerv Kurulu’nun bir araştırmasına göre Amerika’da 1960’da 6.400 den fazla finansman şirketi varken, 1980’de 2.000 bağımsız firma bulunabildi. Büyük bankaları olan holdingler yeni finans şirketleri kurdukları için 1970’lerde firma sayısında bir miktar artış yaşandı.

Finansman endüstrisinin popülasyonundaki bu uzun vadeli trendi ekonomideki bazı gelişmeler zorunlu hale getirdi. Yükselen maliyetlerin baskısı, pazarın genişlemesi, yenilik ihtiyacı ve diğer finansal kurumlarla olan yoğun rekabet finansman şirketlerini daha büyük hacim ve verimlilikle çalışmaya teşvik etti. Pek çok küçük şirket daha büyüklere satıldı. Azalan sayılarına rağmen finansman şirketleri Amerika’da aracı kurumlar arasında en hızlı gelişenidir ve kurumsal ve bireysel krediler pazarında potansiyel bir güç olmağa devam etmektedir.”

3.1.5 YURTDIŞINDAKİ FİNANSMAN ŞİRKETLERİNE BİR ÖRNEK: CETELEM

Cetelem firması sadece Fransa’da 2.600 çalışanı 170 ofisi ve diğer Avrupa Ülkelerinde (İtalya, İspanya, Belçika ve Portekiz) 1.000 çalışanı ve 93 ofisi ile “Tüketici Kredisi” konusunda hizmet vermektedir. Tüketim malları ve motorlu araç finansmanını, satış noktaları ve doğrudan pazarlama kanalları ile sağlamaktadır. 1994 yılı rakamları ile kredi hacmi 59.7 milyar FF (yaklaşık 465 trilyon (1994 yıl sonu dolar kuru:38.765 TL; 12 milyar USD) civarındadır.

Yaklaşık 40 yıldır faaliyetini sürdürmekte olan Şirkette hemen tüm işlemler bilgisayar desteği ile yürümektedir. Şirketin ana birimlerini şu başlıklar altında incelemek mümkündür:

Tahsilat grubu,

Voice Authorization merkezi,

Bölge müdürlüğü (ofis), Satış noktası (Coforama),

Bilgi İşlem Merkezi,

Cofıca (motorlu araç kredileri şirketi)

i) Tahsilat Grubu :

Tamamen kağıtsız bir ofis yaratılmaya çalışılmıştır ve neredeyse tüm organizasyon bilgisayar tarafından yapılmaktadır. Her görevliye gün başında 100 ödeme problemi olan tüketici atanmaktadır. Bu seçim yapılırken müşteriler özellikle daha önceden kendisini arayan görevli ile eşleştirilmekte ve bunun psikolojik olarak fayda sağladığı düşünülmektedir.

Terminallere bağlanmış otomatik telefon arayıcılar yardımı ile müşterinin telefonu çevrilmekte, eğer telefon meşgul ise otomatik olarak sırada arkalara atılmakta, cevap vermiyor ise sıradan çıkartmaktadır. Ortalama 100 kişiden 40’ı ile görüşmek mümkün olabilmektedir. Görüşme sırasında . ekranda kişinin kredi tarihçesi ile ilgili tüm detay izlenebilmekte ve yapılan görüşmenin sonucu da ayrıca sisteme kaydedilebilmektedir.

Müşterilerin her ay sonunda %3.9’u normal ödeme alışkanlığı ve kabul edilebilir risk seviyesinin dışında bir duruma geçmektedir. Bu durumdaki müşteriler önce mektup daha sonra telefon ile uyarılarak normal hesap durumuna döndürtümeye çalışılmaktadır. Sadece %0.09 oranında yasal yollara başvurulmak zorunda kalınmaktadır.

Çalışanlar genelde lise mezunu ve iş başı eğitim dışında özel bir eğitim almıyorlar.

ii) Ses Otorizasyon Merkezi (Voice Authorization Center) :

Telefon ile gelen provizyon isteklerinin bilgisayar sistemine girildiği ve alınan onay kodunun bildirildiği merkezde genelde öğrenciler çalışmaktadır. Bir ışıklı pano yardımı ile kaç kişinin görevde olduğu, kaç telefonun o anda cevaplandığını, hatta bekleyenlerin sayısını, kaç kişinin vazgeçip telefonu kapattığını ve ortalama kaç kez çalmada cevap verilebildiğini izlemek mümkündür.

Merkez sorumlusu panodan elde ettiği verilere göre gerekirse diğer bölümlerden yardım almak yolu ile cevaplama süresini makul bir oranda tutmaya çalışmaktadır.

iii) Bölge Müdürlüğü :

Her bölge müdürlüğü veya ofis kendi içinde pazarlama ve operasyon olarak iki alt bölümden oluşmaktadır. Operasyon satış noktalarından gelen sözleşmelerin doğruluğunu kontrol etmekte, satış noktaları ile konuşarak yardıma ihtiyaçları olup olmadığını belirlemekte gerekirse eğitimli öğrencileri bu mağazalara göndererek satışları arttırmaya çalışmaktadır. Ayrıca belirli bir kadro sürekli olarak satış noktalarını dolaşarak problemleri çözmeye çalışmaktadır.

Bilgisayarı ve yazıcısı olan mağazalar, sistemden otomatik olarak provizyon alıp sözleşmeyi yazdırmakta ve daha sonra da bu ofise göndermektedirler. Büyük olan mağazalardan günlük bu belgeler toplanırken, küçüklerden posta vb yöntemler ile alınmaktadır.

Sistemin ürettiği provizyon numarasının son digiti operasyon merkezine bilgi vermek için kullanılmaktadır. Son hanesi 9 olan sözleşmeler ayrıca incelenmekte, bordro, kimlik vb belgelerin bulunması aranmaktadır. Sistemin provizyon vermediği kişiler için ise (yasal olarak sistem red cevabını otomatik verememekte ancak araya bir operatör konularak bu cevap iletilmekte) telefon ile gelen istek doğrultusunda ana sistemde scoring yapılmakta, cevap buradan alınan bilgiye göre aktarılmaktadır.

Yazıcısı olmayan mağazalar, sistemden aldıkları bilgiyi elle sözleşmeye aktarmaktadırlar. Bu bilgiler daha sonra ofıs’te sisteme girilmektedir. Bilgisayarı olmayan mağazalar ise telefon yolu ile provizyon talep edip formu elle doldurmaktadırlar.

iv) Satış Noktası :

Örnek olarak Coforama mağazası ele alınırsa, krediler bölümünde 7 terminal bulunmaktadır. Bunlar yardımı ile kredi talepleri realtime olarak sisteme girilip değerlendirilmekte ve merkez bilgisayarda yapılan scoring sonucuna göre provizyon alınabilmektedir. Ayrıca eğer Aurore kartı var ise ödemeyi bununla da yapmak mümkün olmaktadır. Satış noktası görevlilerin eğitimi için Cetelem 1994 yılında toplam 1.500 kurs düzenlemiş ve bu konuda pazarda eğitime en çok önem veren kuruluş olduklarını belirtmekteler.

v) Bilgi İşlem Merkezi :

Bu merkezde yaklaşık 120 kişi görev yapmaktadır. 8 alt müdürlükten (işletim, sistem, uluslararası ilişkiler, güvenlik, dahili destek, dış cihazlar, koordinasyon, araştırma- geliştirme) oluşan merkezde bir ana bilgisayar ve 6 orta boy sistem (provizyon vermekte kullanılan) bulunmaktadır. Ayrıca toplam 2.500 sayfa/dakika kapasiteli 4 laser yazıcı ayda ortalama 6 milyon sayfa döküm (ekstre, mektup vb). almaktadır. Kadronun 55 kişisi geliştirme ve araştırma bölümünde, 25 kişisi ise işletim bölümünde görev yapmaktadır. Özellikle ana sistemde görece eski bir teknoloji kullanılmaktadır. Provizyon sistemi ise en azından açık sistem mimarisine uygun bilgisayarlarda çalışabilmektedir (Sun sistemleri).

Toplam 1.000 GB bilgi saklama kapasiteli sistemde halen 11 milyon civarında müşterinin bilgisi tutulmaktadır. Bunun yaklaşık 8.5 milyonu aktif müşterilerden oluşmaktadır. Dış bağlantılar için l70 hat sürekli açık tutulmakta, bu hatlar üzerinden günde ortalama 1.1 milyon transaction sisteme gelmektedir. Yoğun saatler 11.00 ve 16.00 civarları olmaktadır.

Doğrudan ana bilgisayara bağlı terminal sayısı 2.500 civarında olup bu sayıya satış noktalarında kullanılan cihazlar dahil değildir. Bu terminallere bağlı yazıcı sayısı ise (genelde matrix) 1.200 civarındadır. Aylık iletişim maliyeti 1.6 milyon FF (340.000 USD), ana bilgisayar sisteminde kullanılan yazılımların lisans ücreti ise aylık 500.000 FF (100.000 USD) şeklindedir.

vi) Cofica :

Cetelem’in bir alt şirketi olan Cofıca motorlu araç kredisi vermektedir. Bilgisayar sistemini Cetelem ile ortak kullanmakta ancak, satış noktalarında farklı uygulamalarda kullanabilmektedir (Video konferans gibi). Cofıca, 1994 yılında 255.000’i Fransada olmak üzere toplam 305.000 araç finanse etmiştir. 350.000 Aurore kartı kullanımda bulunmaktadır. 4 milyar USD’lik kredi hacmi ile pazarın %13.2’sine sahiptirler.

3.1.6 YURTDIŞINDAKİ FİNANSMAN ŞİRKETLERİNE DİĞER BİR ÖRNEK: GENERAL ELECTRİC CAPİTAL CORPORATION (GE CAPİTAL)

General Electric, ABD’de hizmet veren bir şirkettir. 12 iş alanında faaliyet göstermektedir. 60 milyar USD gelirleri, 5.1 milyar USD net geliri olan global bir firmadır. 12 iş alanı aşağıdaki gibidir :

– Motor

– Bilgi hizmetleri

– Elektrik Dağıtımı ve kontrolü

– Plastik

– NBC

– Sağlık Sistemleri

– Aydınlatma

– Endüstriyel ve Güç Sistemleri

– GE Capital Services

– Makine ve teçhizat

– Uçak Motorları

– Taşıma Sistemleri

General Electric’in yan şirketlerinden biri olan GE Capital Şirketinin perakende finansal hizmet (Retailer Financial Services) paketi çok geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır :

-Tüketici kart programları

-Uygulama Prosesi

-Kredi Otorizasyonu

-Risk Yönetimi

-Ödeme Prosesi

-Direk Emtia Programları

-Müşteri Hizmetleri

-Geri Ödemelerin Tahsilatı

-Tüketici ve Ticari Hukuki Uzmanlık

-Düzenli Hesap Dökümleri

-Pazarlama Sistemleri ve Raporlama

-Müşteri Hizmeti Grubu

-Program Yöneticisi ve Pazarlama Desteği

-Fonlama

GE Capital Şirketinin vermiş olduğu tüketici hizmetlerini; tüketici kredi kartları, otomobil finansmanı, taksit ve ipotek hizmetleri diye gruplamak mümkündür. Şirketin 71 milyon kredi kartı hesabı vardır. Şirket özel etiketli kredi kartları üretiminde bir numaradır. 400.000: otomobil satışını finanse etmiştir. 1 numaralı non-captive firmadır. Yani sermayesinin tamamı ana şirketin elinde değildir ve dolayısıyla sadece ana şirketin mal ve hizmetlerini kredilendirmez. 85 milyar USD tutarında ev ipoteği için hizmet vermektedir, bu anlamda ipotek hizmeti konusunda en hızlı büyüyen şirkettir. Finansal kurumlar vasıtasıyla satılan yatırım ürünlerini temin eden şirketler arasında bir numaradır.

GE Capital Şirketinin tüketici kredi kartı grubunun yapılanması da dört birimde gerçekleşmiştir;

– Perakende finansal hizmetler- NA.Inc.

– GE İş hizmetleri, Inc.

– GE Tüketici Kartı Hizmetleri

– Uluslararası Tüketici Finansal Hizmetleri

Tüketici kredi kartları hizmetleri; Masterkart ve Visa, “GE Rewards” Kart, Exxon Co-Branded Master kart ve Bankkart Hizmetlerinin en üst 15 ihraççısı olmak üzere bir hayli geniştir.

Bu uluslararası kartlar; Avusturya, Kanada, Honk Kong, Hindistan, Endonezya, Meksika, Norveç, İspanya, İsveç ve İngiltere gibi ülkelerde kullanımdadır.

GE Capital Şirketinin risk yönetimi konusunda kullandığı temel araç kredi scoring modelidir. Bu yöntem, müşteri istatistiklerine ve demografık öğelere dayanır. Gelecekteki performansın tahminleri üzerine score hesaplanır. Geçmişteki performans için de her bir score seviyesinde oranlar tespit edilir.

GE Capital Şirketinin pazarlama konusunda çalışmaları pazar payını arttırmaya, pazar yatırımların optimize etmeye, yeni pazar segmentleri tespit etmeye, müşteriye ve endüstriye özel entegre planlar yaratmaya ve sonuçları analiz edip karlılığı ölçebilmeye yöneliktir. Bu stratejiler aşağıdaki gibi gruplanabilir :

– Müşteriyi tanımlama ve GE’nin amaçlarını tespit etme

– Portföy analizleri yapma

– Pazar planlaması yapma

– Program / Test Tasarımı ve İdaresi

– Analiz ve öneriler

3.2TÜRKİYE’DE FİNANSMAN ŞİRKETLERİ :

Batı mali piyasalarında 20. yüzyılın başlarından itibaren başarı ile uygulanan finansman şirketleri, ülkemize ancak 70-80 yıl sonra gelebilmiştir.

3.2.1FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN TANIMI VE YASAL DÜZENLEMELER:

Aşağıda tüketici finansmanı şirketlerinin Türkiye’deki yasal dayanağı, gelişimi, işlevleri, ilgili vergi düzenlemeleri incelenmiş ve Türkiye’deki ilk tüketici finansmanı şirketi olan Koçfinans örnek olarak incelenmiştir.

3.2.1.1 TANIM VE YASAL DAYANAK :

27 Haziran 1994 tarih, 21973 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 545 sayılı KHK ile 90 sayılı Ödünç Para Verme İşleri Hakkında KHK’nin bazı maddeleri değiştirilerek, finansman şirketlerinin kurularak çalışmasına olanak sağlanmıştır. Kanunla verilen yetki uyarınca Hazine Müsteşarlığı’nca 26 Temmuz 1994 tarihinde yayınlanan “Finansman Şirketlerinin Kuruluş, Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik” ile kuruluş ve çalışma esasları belirlenmiştir.

Bu yönetmelikte amaç-kapsam, tanımlar, kuruluş izni, izin için istenen bilgi ve belgeler, faaliyet izninin iptali, sözleşme değişikliği ve hisse devri, şube açılması, bu tür şirketlerin yapamayacağı iş ve işlemler, sözleşme esasları, bilgi verme ve denetim gibi konular yer almaktadır.

Kanun ve Yönetmelikte finansman şirketleri ; “Devamlı ve mutad iştigal konusu olarak her türlü mal ve hizmet alımını kredilendirmek üzere ödünç para veren tüketici kredi şirketleri olarak tanımlanmıştır.

3.2.1.2 KURULUŞ VE SERMAYE

Yönetmeliğin 4’ncü maddesinde de belirlendiği üzere, finansman şirketleri anonim şirket statüsünde kurulabilirler. Ödenmiş asgari sermayelerinin 200 milyar TL olması zorunludur.

Bu tür şirketlerde ayrıca, hisse senetlerinin tamamının nama yazılı olması ve nakit karşılığı çıkarılması gerekmektedir. Ayrıca bu şirketlerin %10 veya daha fazla payına sahip ortaklarında, bankerlerle ilgili yasal düzenleme gereğince tasfiye edilmemiş olma, müflis veya konkordato talep etmemiş olma, bir kısım haysiyet kırıcı suçlarla mahkum olmama koşulları aranmaktadır. Mali bünyesi finansman şirketlerine taahhüt edeceği sermayeyi karşılamaya yeterli tüzel kişiler de, finansman şirketlerine ortak olabilecektir. Finansman şirketlerine kurucu olacak tüzel kişilerin %10 veya daha fazla payına sahip ortakları için de, gerçek kişi ortaklarda olduğu gibi, sabıka kaydı ve müflis olmama gibi koşullar aynen aranacaktır. Kuruluştan sonra ortak olacaklar ile mevcut payları devralarak pay oranını %10 veya daha yukarı yükseltecek olanlar için de bu koşul geçerli olacaktır. Müsteşarlık, hisse devirlerini denetim altında tutarak, finansman şirketlerinin kötü niyetli kişiler veya Kuruluşlar eline geçmesini önlemeye çalışmıştır.

Yönetmeliğin 3.maddesine göre, finansman şirketlerinin kuruluşunda, banka kuruluşlarında olduğu üzere, Hazine Müsteşarlığından izin almak gerekmektedir. Bunun için gerekli bilgi ve belgelerle başvuruda bulunulması zorunludur. Müsteşarlık gerekli incelemeleri yaptıktan sonra kuruluş iznini verecektir.

Finansman şirketlerinin kurulduktan sonra faaliyete geçebilmesi için Yönetmeliğin 7.maddesi gereğince, faaliyet izin belgesi alınması gereklidir. Faaliyet izninin alınmasından itibaren bir yıl içinde faaliyete geçmesi koşulu getirilmiştir. Bu süre içinde faaliyete geçilmemesi veya çalışmaya sürekli veya birden fazla ara verilmesi halinde faaliyet izin belgesi Müsteşarlıkça iptal edilebilecektir.

545 sayılı KHK’nin “genel gerekçe” ve “madde gerekçeleri”nde, finansman şirketlerinin kuruluş, faaliyet konusu ve koşullarının belirlenmesine temel alınan ilkeler belirlenerek ;

“Mali sektörümüzün dünya ile bütünleşmesi sürecine yönelik çalışmalar çerçevesinde bankacılık ve sigortacılık ile ilgili yeni düzenlemeler yapılırken sektördeki bütünlüğün sağlanması için Ödünç Para verme İşleri Hakkında 90 sayılı KHK’nin de günün gelişen şart re ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleme gereğinin ortaya çıktığı, bankacılık, sigortacılık, finansal kiralama ve sermaye piyasasından oluşan mali kesimimizin yeni müesseselerle çeşitlendirilmesi gereği duyulduğundan, finansman ihtiyacı olanlara kredi sağlayan finansman şirketlerinin yasal çerçeveye oturtulduğu, tüketici finansmanına yönelik olarak çalışacak finansman şirketlerinin faaliyete geçmeleri ile ekonomik hayatın gerektiği gibi işlemesine katkı sağlanacağı” belirtilmiştir.

Görüleceği üzere, Yasa gerekçesinde de mali sektörümüzün dünya ile bütünleşme sürecinde sektörde bütünlük sağlanması ve ekonomik hayatın gerektiğince işlemesine katkı sağlanması amaçlanarak, kurumlaşma süreci içerisinde finansman şirketlerinin kuruluşu öngörülmüştür.

3.2.1.3 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN ÇALIŞMA KONUSU :

Yasa ve yönetmelikteki tanımlamalara göre finansman şirketlerinin başlıca işlevi, devamlı ve mutad meslek halinde her türlü tüketim malı ve hizmet alımını kredilendirmek süretiyle tüketicinin finansmanının sağlanmasıdır. Yani asıl faaliyet konusu kredi şeklinde ödünç para verilmesidir.

3.2.1.4 Açılacak Krediler ve Yapılacak Sözleşmeler :

Kredilendirme işlemleri imzalanan sözleşmeler ile yapılmaktadır. Finansman şirketlerinin iki tür genel sözleşme kullanmaları gerekmektedir :

Birincisi, satıcı (üretici) firma ile yapacakları genel anlaşmadır. Bu tür anlaşmada, finansman şirketleri, kredilendirecekleri mal ve hizmetleri temin eden satıcılarla önceden genel bir sözleşme yaparlar. Genel sözleşmede mal ve hizmetin teminine ilişkin genel şartların yanında tüketiciye uygulanacak faiz ve diğer masraflar serbestçe belirlenir. Genel sözleşmenin bir örneği, imza tarihinden itibaren 30 gün içinde Hazine Müsteşarlığına gönderilecektir.

İkincisi, tüketiciler ile yapılacak genel sözleşmelerdir. Finansman şirketleri ayrıca, tüketicilerle kredi işlemleri için yazılı sözleşme imzalamak zorundadırlar. Bu sözleşmede tüketicinin kredi sözleşmesinden doğan yükümlülüğü açıkça belirlenecektir.

Yönetmeliğin 12.maddesi gereğince finansman şirketlerince açılan krediler, satıcılarla yapılan genel sözleşmedeki esaslara göre tüketicinin nam ve hesabına mal ve hizmet teslimi ve temini ile birlikte, doğrudan satıcıya ödenmektedir. Ancak geri ödemeler, adına kredi açılanlar tarafından finansman şirketlerine yapılmaktadır.

Bankalar tarafından açılan tüketici kredilerinde ödeme doğrudan doğruya tüketiciye yapıldığı halde, finansman şirketlerince açılan kredi, mal üreten veya hizmet arz eden satıcıya yönelmiştir. Bu şekilde açılan kredinin amaç dışında kullanılması olanağı ortadan kalkmaktadır.

3.2.1.5 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN YAPAMAYACAKLARI İŞ VE İŞLEMLER :

Yönetmeliğin 11. Maddesine göre bankalarca yapılması gerekli bazı iş ve işlemlerin finansman şirketlerince yapılması yasaklanmıştır. Buna göre;

a) Ana faaliyetleri dışında başka işlerle iştigal edemezler.

b) Teminat mektubu veremezler.

c) Mevduat veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı para toplayamazlar.

SPK’na göre menkul kıymet ihracı ile mali piyasalardan ödünç para alınması bu yasak . kapsamının dışındadır.

3.2.1.6 BİLGİ VERME VE DENETİM:

Yönetmeliğin 14.maddesine göre, finansman şirketleri yıllık bilanço ile kar-zarar tablolarını ve faaliyet raporlarımı bir örneğini genel kurul toplantısının yapılmasını izleyen ayın sonuna kadar Hazine Müsteşarlığı’na göndermek zorundadırlar. Müsteşarlık ayrıca şeklini belirleyeceği formlara göre, şirketten istatistiki bilgiler de isteyebilecektir.

Finansman şirketlerinin faaliyet ve işlemleri, Hazine Müsteşarlığı ile Maliye

Bakanlığı’nın denetim elemanlarınca denetlenecektir. Bu kuruluşlar kurumlar vergisi mükellefi olarak, denetim elemanlarına her türlü bilgiyi vermek, defter ve belgelerini ibraz etmek zorundadırlar. .

Genel hükümlere göre, finansman şirketlerinin işlemleri ayrıca bağımsız denetim kuruluşlarına da denetlettirilir. Bu takdirde denetleme raporlarının bir örneği Hazine Müsteşarlığı’na gönderilecektir.

3.2.2 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN TÜRKİYE’DEKİ GELİŞİMİ VE İŞLEVLERİ:

Ülkemizde tüketici kredileri, benzeri ilk uygulama, T.C. Ziraat Bankası’nın 1950’li yıllarda “Marshall Planı” çerçevesinde başlatarak daha sonra kendi kaynaklarından finanse ettiği “Donatma ve techiz” kredileridir. Bu yolla nihai kullanıcı olarak çiftçilere önemli sayıda traktör, biçer döğer ve diğer tarım araçları kredileri açılarak, halen uygulanan tüketici kredileri yönteminin hemen hemen aynısı (malın çiftçiye teslimi, bedelin bayiye ödenmesi şeklinde) uygulanmak süretiyle Ülkemiz tarımsal üretim, teknoloji ve sanayiine çok büyük katkılar sağlanmıştır.

Bugünkü anlamda yaygın tüketici kredisi uygulaması ise 1988 yılından itibaren bankalarca uygulanmaya başlamıştır. Bunun yanında bugüne kadar, üretici, dağıtım firmaları ve bayiler seviyesinde dayanıklı tüketim ürünleri ve otomotiv satışları kredilendirilmiştir.

Bankaların kullandırdıkları tüketici kredileri tutarı ve kredi kullandırılan kişi sayısı T. Bankalar Birliğin raporlarından tespit etmek mümkündür. Buna göre :

Yıllar

Kredi Tutarı (mil. T.L.)

Kişi Adedi (küm.)

GSMH artışı (%)

1989

548.593

195.312

1.6

1990

4.170.701

1.132.954

9.4

1991

7.897.851

1.603.981

0.3

1992

16.685.412

2.097.624

6.4

1993

51.473.147

3.252.946

8.1

1994

75.899.978

3.466.435

-6.1

1995

124.471.329

3.679.924

8.0

Tablo 1:Bankaların kullandırdıkları Tüketici kredi tutarları ve kişi adedi

Görüleceği üzere bankalarca kullandırılan tüketici kredilerinde sürekli bir artış görülmektedir, özellikle 1993 yılında bir önceki yıla göre %208.49 gibi çok yüksek artış kaydedilmiş, buna bağlı olarak üretim de benzeri oranlarda artmıştır. 1993 yılı GSMH artışının da yüksek oranda gerçekleşmesi (%8.1) dikkat çekicidir. 1995 yılında da kullandırılan tüketici kredileri tutarında %67.95 oranında bir artış, GSMH’da ise %8 gibi yine yüksek oranda bir artış gerçekleşmiştir.

Yapılan bir araştırmaya göre tüketici kredileri; otomotiv sektöründe satışları %88. Dayanıklı Tüketim Ürünlerinde %47 oranında artırmaktadır.

Ancak, bankacılık sektöründe kullandırılan tüketici kredileri hacmi bilinmekle beraber, üretici, dağıtıcı firmalar ve bayilerce kullandırılan tüketici kredilerinin hacmi tam olarak bilinmemektedir. Bu krediler her ne kadar tüketici kredisi olarak adlandırılmamakla birlikte, üretici, dağıtım / pazarlama şirketi ve bayiler seviyesinde, “taksitli satış”, “kampanyalı satış” adı altında gerçekleştirilmektedir. Kredilerin finansmanı ise üretici veya dağıtım firmaları fonları yanında bayiler seviyesinde, ilave olarak bayiler fonlarından sağlanmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre, dayanıklı tüketim ürünleri sektöründe satışların %85’nin taksitli / kampanyalı satışlarla gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Otomotiv satışlarının önemli bir kısmı banka kredileri ile gerçekleştirilmekte birlikte, bu sektörde de önemli bir hacimde üretici, dağıtıcı firma ve bayi kredilerinin varlığı anlaşılmaktadır. Buradan, dayanıklı tüketim ve otomotiv sektörlerinde çok önemli boyutlarda kredi yoluyla finansmanın bulunduğu ortaya çıkmaktadır.

Üretici, dağıtıcı ve bayi kredilerinin mevcut uygulamada, taksitli satış ve kampanyalı satış adı altında gerçekleştirilmesinde, malın fiyatına vade farkı da eklenerek satış faturası düzenlenmekte veya vadeli fiyat ilan edilerek, peşin ödemelerde peşin indirimi uygulanmaktadır. Özellikle dayanıklı tüketim ürünleri sektöründe çok yaygın olan uygulama ise; peşin fiyatın içerisinde belli bir oranda vade farkı ekleyerek satış fiyatı bulunması, buna nispeten piyasanın altındaki bir faiz oranıyla vade farkı uygulayarak taksitli satış yapılmasıdır. Bu yöntemle, görünüşteki düşük faiz oranı ile satışları teşvik edilmektedir.

Görüleceği üzere taksitli ve kampanyalı satış yöntemlerinde ürün fiyatları gerçekte olması gerekenin üzerine suni bir fiyat artışını yaratmakta, bu da genel tüketici fiyatlar seviyesini yükseltmektedir. Nitekim, bu etkinin sakıncası görülerek, ürünün üretici dağıtıcı – bayi güzergahında oluşan vade farkı (faiz tutan) dolayısıyla fiyat seviyesinin yükselmesi ve vade farklarının da gider kalemi olarak mali tablolarda yer almasının engellenmesi amacıyla Maliyece düzenleme yapılmıştır. 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 15’ci maddesi, 01.01.1996 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 4008 sayılı Kanunla eklenen bent ile, “V.U.K. hükümlerine göre dönem sonu stoklarını son giren ilk çıkar yöntemine göre değerleyen veya amortismana tabi kıymetlerini yeniden değerlemeye tabi tutan kurumların, Gelir Vergisi Kanununun 41’ci maddesi 8 numaralı bendeki esaslar çerçevesinde hesapladıkları giderlerin” belirli bir oranını gider olarak yazılamayacağı hükmüne bağlanmıştır.

Kronik Enflasyon sorununu yaşayan Ülkemizde, hem bu nedenle, hem de Gümrük Birliği’ne geçilmesi safhasında ürün fiyatlarının gerçek seviyesine çekilmesinde yukarıda açıklanan uygulamaların yerine geçecek sistemin kurulmasında finansman şirketlerinin önemli bir misyonu bulunmaktadır.

Finansman şirketleri münhasıran tüketici kredisi vermek üzere kurulan finans kuruluşu hüviyeti ile bir ihtisas kurumu fonksiyonunu yerine getirerek; asıl fonksiyonu üretim veya pazarlama olan kuruluşların asli faaliyetlerinden uzaklaşarak kredi veren kurumlar haline gelmelerini önleyecek, üretici firmalar karlılıkları sadece üretimden doğan karlılıklarını ifade ederek, gerçek karlılıklarının ölçülmesine imkan verecek, dağıtım şirketlerinin fiyatlar genel seviyesini yükseltici etkisi giderilecek ve tüketiciler bayiler yerine münhasırın kredi vermek özere kurulmuş ciddi ihtisas kurumları ile karşılaşarak güven duyacak ve tüketicilerin istismarı engellenecektir.

Ayrıca, bankalardan kredi kullanamayan, çeşitli nedenlerle bankalardan çekinen düşük gelirli tüketiciler, bir ihtisas kurumunun güvencesi altında bayiler seviyesinde kredi kullanabileceklerdir. Bununla birlikte, bu sistem ile bayilik sistemi de kendisine çeki düzen verecek, vade farkı ve fiyatlama, faturalama konusunda çok farklı uygulamalar bulunan sektörde kayıt dışı işlemler ve vergi kaçakları da önlenecektir.

Diğer taraftan finansman şirketleri, kredilerin fonlamasını önemli ölçüde VDMK satışları ile sağlayacağından, mevcut alacak portföyünün menkul kıymetleştirilmesi yoluyla sağlanan ve gerçek bir alacak hakkı ve tahsilata dayalı olan yöntem ile piyasada da toplam fon arz ve talebi etkilenmeden finansman sağlanacağından talep artışı yoluyla fiyatlar genel seviyesi etkilenmeyecektir.

Özetlenirse :

Finansman Şirketlerinin piyasalarda gerçek yerini alması ile birlikte :

– Sektördeki vade farkı ve peşin fiyatta gizli vade farkı uygulaması nedeniyle fiyatlar genel seviyesinin yükselmesi engellenecektir.

– Üretici firmalar, asıl faaliyet alanlarında faaliyet göstererek gerçek karlılık seviyesini saptayabileceklerdir. Dağıtım ve pazarlama firmaları da asli faaliyet alanlarına döneceklerdir.

– Tüketiciler ciddi ihtisas kurumları ile muhatap olacaklar, tüketicilerin istismarı engellenecektir.

– Ülkemiz uygulamasındaki bayilik sistemi, kendisine çeki düzen vererek kurumlaşma , sürecine girecek, kayıt dışı ekonomi küçülecektir.

-VDMK fonları ile finansman sağlanması nedeniyle, alacak portföyünün menkul kıymetleştirilmesi sağlanarak, krediler yine tüketicilerin fonları ile finanse edilecek, talep , artışı yoluyla fiyatlar genel seviyesi etkilenmeyecektir.

3.2.3 FİNANSMAN ŞİRKETLERİNİN FON KAYNAKLARI :

Yasa ve yönetmelikte; finansman şirketlerinin mevduat veya her ne ad altında olursa olsun bir ivaz karşılığı para toplamayacakları hükme bağlanarak, fon sağlayacak tek yöntem olarak menkul kıymet ihracı ve mali piyasalardan ödünç alınması imkanı , bırakılmıştır.

Burada “mevduat veya ivaz karşılığı para toplama” kavramının, yaygın bir şekilde para toplanması anlamında kullanıldığı kanaatindeyiz. Bilindiği üzere tüm dünyada olduğu gibi, Türk finans kesimi mevzuatı da, geçmişte yaşanılan birçok acı deneyime tepki olarak, halktan para toplanmasını katı kurallara bağlamış, bu tür kurumlar için güçlü bir mali yapı ve sıkı bir denetim öngörerek bu imkanı sadece bankalara tanımıştır. Madde devamında, “sermaye piyasası mevzuatına göre menkul kıymet ihracı” ise kısıtlama hükmü dışında bırakılmıştır. Menkul kıymet ihracı ve halka arzın da kurallara bağlanmış halktan yaygın para toplanması anlamına geldiği düşünülürse, burada asıl sınırlamanın halktan yaygın para toplanması olduğu, mali piyasalardan ödünç para kullanımına imkan tanındığı anlaşılmaktadır.

Ayrıca, 545 sayılı KHK’nin 2’ci maddesi ile “finansman şirketlerinin bu KHK hükümlerine bağlı olmakla birlikte, bankalar, sigorta şirketleri ve özel kanunlarına göre ödünç para vermeye yetkili kılınan kuruluşlar ile tüzel kişilerin doğrudan veya ortak veya iştirakleri vasıtasıyla dolaylı olarak ortaklık ilişkisi içinde bulundukları diğer tüzel kişilere ödünç vermeleri hakkında bu KHK’nin uygulanmayacağı” belirtilmek süretiyle, Kanun’un 2’ci maddesi gerekçesinde de açıklandığı üzere, uygulamada karşılaşılan zorluklar gözönüne alınarak Kanun kapsamı daraltılmak süretiyle, dolaylı ortaklık ilişkisi bulunan Holding ve Grup şirketlerinden ödünç para alınması imkan dahiline alınmıştır.

Yönetmeliğin 11’ci maddesinde, mali piyasalardan ödünç para alınmasına imkan veren hüküm “mali piyasa” kavramı ile yoruma ihtiyaç göstermektedir. Ayrıca, KHK’deki benzer düzenlemede, “Uluslararası piyasalar” kavramına yer verilirken, Yönetmelikte “mali piyasalar” kavramı kullanılmaktadır.

Literatürde “mali piyasa kavramı”; fon talep edenlerle fon fazlası olanlar arasındaki fon akımlarını düzenleyen aracı kurumlar, akımı sağlayan araçlar ve bunları düzenleyen yasal ve idari kurallardan oluşan yapı olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle tüm aracı kuruluşlardan sağlanan veya sermaye piyasası araçları ile sağlanan fonların mali piyasalardan sağlandığı anlaşılmakla birlikte, burada bankacılık sistemi asıl kaynak olarak ortaya çıkmaktadır.

Ancak, halen mevcut mevzuata göre finansman şirketlerinin Bankacılık sisteminden kullanacağı fonlar için ödeyecekleri faizlerin %10 KKDF ve %5 BSMV’ne tabi tutularak ilgili mevzuat uyarınca %15 ek maliyetin bulunduğu, KHK’nin 2’ci maddesi uyarınca kullanılan Grup ve Holding içi firmalardan sağlanan fonların da %15 KDV’ne tabi olduğa dikkate alındığında, bu alandan fon sağlanması yüksek maliyetleri içerdiğinden fiili kullanımı çok dar kalmaya mahkum bulunmaktadır.

Bu durumda finansman şirketlerinin fon sağlayabilecekleri en önemli kaynak; tahvil-finansman bonosu, VDMK ihracıdır. Ancak, SPK’nın 13’cü maddesi ve Bakanlar Kurulu’nun “Tahvil ve Sermaye Piyasası Aracı Niteliğinde Diğer Borçlanma Limitlerine Dair” 14.01.1993 tarihli kararı ile, belirli koşullara göre sermayenin belirlenen katları şeklinde ihraç limitlerinin belirlenmesi, bu yolla sağlanan fonları da sermaye tutarına bağımlı kıldığından sınırlı bir kaynak sağlamaktadır.

Buna karşılık, SPK’nun 3794 sayılı Kanun’la eklenen 13/A; maddesi uyarınca VDMK ihracında, Kanun’un l3’cü maddesinde belirtilen limitlerin uygulanmayacağı hükme bağlanarak, alacak portföyleri karşılığında VDMK ihracı ile sadece portföy marjına bağlı bir fon kaynağı sağlanmaktadır.

Finansman şirketleri, Seri : III No: 14, Seri : III No: 17, Seri : III No: 18 sayılı tebliğler hükümlerine göre “doğrudan” VDMK ihraç etme imkanına sahip bulunmaktadırlar.

3.2.4 FİNANSMAN ŞİRKETLERİ VE VERGİ :

Yeni bir kuruluş oldukları için finansman şirketleri Türk vergi ve usul kanunları içinde yer almamaktadır. Finansman şirketleri anonim şirket statüsünde kuruldukları için vergileme açısından bu tür şirketlerin tabi olduğu rejime tabidirler. Ancak vergi kanunları dikkatle incelenecek olursa, finansman şirketlerinin banker statüsünde olmaları nedeniyle, vergilendirilmelerinde bazı özellikler mevcuttur.

i) Gelir ve Kurumlar Vergisi Kanunları :

Finansman şirketleri anonim şirket statüsünde kuruldukları için kurumlar vergisi mükellefi olmaları doğaldır. Ancak yönetmeliğe göre sermayelerinin nakit karşılığı ödenmesi hisse senetlerinin tamamının nama yazılı olması bu kuruluşların tipik özelliğidir.

Yönetmelikteki bu hükme karşılık, SPK’nun 15.12.95 tarih ve 1301 sayılı ilke kararı uyarınca finansman şirketlerinin kayıtlı sermaye sistemine geçmek ve hisse senetlerinin halka arzına izin verebilmek için, asgari ödenmiş sermayelerinin yatırım bankalarında aranan sermaye tutarında olmasına, ayrıca ortak sayısı itibariyle halka açık şirket haline gelirlerse, sermaye artırımı ve hisse senetlerinin halka arzına ilişkin taleplerinin “…rüçhan haklarının kullanılmasından sonra kalan kısmının tahsisli satışına” şeklinde değerlendirilmesine karar verilmiştir. Bu nedenle finansman şirketlerinin halka açık şirket haline gelme imkanı bulunmaktadır. Halka açık olmayan finansman şirketleri %25 oranında kurumlar vergisine ve %24 oranındaki asgari kurumlar vergisine, Gelir Vergisi Kanununun 94.maddesinin 6-b bendi gereğince de %20 oranında gelir vergisi stopajına tabi bulunmaktadır.

Gerek kurumlar ve gerekse gelir vergisi tutarlarının %10’u tutarında da fon kesintisi bulunmaktadır.

ii) Katma Değer Vergisi :

Finansman şirketleri banka işlemlerinden biri olan “kredi verme” ile iştigal ettikleri için 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanunu’nun l7.maddesinin dördüncü fıkrasının (e) bendi gereğince istisna kapsamına girmekte ve katma değer vergisine tabi bulunmamaktadır.

iii) Gider Vergileri :

1956 tarih ve 6802 sayılı Gider Vergileri Kanunu’nun 28.maddesine göre kredi veren finansman şirketleri bu tür işlemleri nedeniyle kendi lehlerine her ne nam ile olursa olsun müşteri durumunda olan kişilerden nakden veya hesaben aldıkları paralardan muamele vergisi ödemekle mükelleftirler. Bu nedenle KDV kapsamı dışında bulunan finansman şirketleri gider vergisi mükellefi olmaktadırlar. Bu verginin oranı halen %5’tir.

iv) Damga Vergisi Kanunu :

Finansman şirketlerinin satıcı (üretici) ile yapacakları genel sözleşmeler ile tüketicilerle yapacakları özel sözleşmeler 488 sayılı Damga Vergisi Kanunu gereğince binde 6 vergiye tabi bulunmaktadır.

v) Harçlar Kanunu :

Yönetmeliğe göre, finansman şirketleri, Hazine Müsteşarlığı’ndan iki türlü belge almaktadırlar. Bunlar :

– Kuruluş izin belgesi : Bu belge izin için başvuran şirketin kurucularına, kanuni formalitelerin tamamlanması üzerine finansman şirketinin kurulması için verilen bir belgedir. Bu belge i1e şirket kuruluşuna geçilebilir.

– Faaliyet izin belgesi : Finansman şirketinin kuruluşu tamamlandıktan sonra Hazine Müsteşarlığı şirkete faaliyete geçmesi için bu belgeyi düzenler. Faaliyet izninin alınmasından sonra, şirketin bir yıllık süre içinde çalışmaya başlaması gerekir. Aksi takdirde Müsteşarlıkça Belge iptal edilebilecektir.

492 sayılı Harçlar Kanunu’na ait olmak üzere 25 Aralık 1995 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 29 seri no’lu Harçlar Kanunu Genel Tebliğinin “XI. Finansal Faaliyet İzin Belgesi Harçları” bölümünde konu ile ilgili şu açıklamalar yer almaktadır.

 

Tutar T.L.

i)Diğer Finansal kurumlar kuruluş ve faaliyet izin belgeleri (her yıl için)

ii)i fıkrrasında belirtilen kurumların açacakları şubelerle ilgili izin belgeleri (her şube için)

414.162.000

207.081.000

Tablo2 : Diğer Finansal Kurumlara İlişkin Belgeler ile ilgili Harçlar

Tablonun incelenmesinden de anlaşılacağı gibi finansman şirketlerinin kuruluş ve faaliyet izin belgesi harçları bir hayli yüksek düzeydedir.

3.2.5 TÜRKİYE’DEKİ İLK FİNANSMAN ŞİRKETİ : KOÇFİNANS A.Ş.

22.11.1994 tarihinde kuruluş ön izni alınarak, kuruluşu 03.01.1995 tarihinde Ticaret Sicili’ne tescil edilen Şirket, T.C. Hazine Müsteşarlığı’ndan 30.03.1995 tarihinde “Finansman Şirketi Faaliyet İzin Belgesi”ni alarak faaliyetlerine fiilen başlamıştır. Her türlü mal ve hizmet alımını kredilendirmek amacıyla kurulan Şirket, Türkiye’deki ilk finansman şirketi tüketici kredisini 14.04.1995 tarihinde kullandırmış, tüketicilere yaygın kredi kullandırılması faaliyetlerine ise 01.08.1995 tarihinde başlamıştır.

Sermaye Yapısı :

Kuruluş sermayesi l Trilyon TL olan Şirket, 30.03.1996 tarihi itibariyle sermayesini 6 Trilyon TL nominal değere yükseltmiş ve 30.06.1996 tarihi itibariyle 4 Trilyon TL’si ödenmiştir. 6 Trilyon ‘TL’lik nominal sermayesi bulunan Şirket sermayesinin %50’si Koç Holdinge, kalan °/o50’si ise Grup içi üretim ve dağıtım şirketlerine aittir.

Amacı :

Türkiye’de kurulan ilk tüketici finansmanı şirketi olarak, mali sektörümüzün dünya ile bütünleşmesi sürecine yönelik çalışmalar çerçevesinde ekonomik hayatın gerektiği gibi işlemesine katkı sağlamak şirketin kuruluş misyonudur. Koç Grubunun geniş bir ürün yelpazesi vardır. Ayrıca bu ürünlerin satışına yönelik 7000 bayiden oluşan dağıtım ve pazarlama teşkilatı bulunmaktadır. Bu geniş ürün potansiyelini kredi ile destekleyerek satışları arttırmak ve topluluk sinerjisinden karlılık yaratmak amacındadır. Koçfinans tüketiciye doğrudan finansman sağlayarak üretici şirketler üzerindeki finansman yükünü kaldırmaktadır.

Kredi özellikleri :

– Ürünün satış noktasında / satışla eş zamanlı

– Yeterli miktarda

– Kolay Nispeten ucuz

Kredi sistemi :

Kredi Koçfinans’tan tüketiciye veriliyor,

Kredi, tüketici nam ve hesabına, Koçfinans tarafından bayinin işyerinde bayiye ödeniyor,

Ürüne bağlı olarak çeşitli güvenceler istenmekle beraber, bayi nihai garantör / kefil konumunda.

Geri ödemeler,:

– Bayinin kendisine, veya

– Belirlenen banka şubelerine yapılıyor.

-Kredi değerlendirmeleri bayide bayinin risk takdiri ile merkezde ise scoring ve bayi risk analizi sistemleri ile yapılıyor.

1995 ve 1996 Yılı Faaliyetleri :

1995 yılı Nisan ayında ilk tüketici kredisini veren Koçfinans, test çalışmalarını ve pilot uygulama hazırlıklarını Mayıs ve Haziran aylarında sürdürmüş, Temmuz ayında yapılanmasına son şeklini vererek 31 Temmuzda Koç Topluluğunun üretmiş olduğu dayanıklı tüketim ürünleri ve otomotiv ürünleri için tüketici kredisi pilot uygulaması başlatmıştır.

Yaygın kredi kullandırma faaliyetlerine Ağustos 1995’te başlayan Şirketin, 1995 yıl sonu itibariyle açmış olduğu kredilerle ilgili tablolar aşağıda sunulmaktadır.

Kredi Sayısı

Toplam Kredi (Mil T.L.)

Toplam Faizli Bakiye(mil. T.L.)

Bayi Sayısı Adet

DTÜ

25.147

915.180

1.142.485

291

LASTİK

11.977

456.920

565.104

198

OTOMOTİV

2.447

1.624.742

2.601.947

311

TOPLAM

39.571

2.996.842

4.309.536

800

Tablo3:Koçfinans A.Ş.’nin 1995 Yıl Sonu İtibariyle Açmış Olduğu Kredilerin Dağılımı

1995 yıl sonu bilançosuna göre Aktif toplamı 3.650 milyar TL, vergi öncesi karı 402 milyar TL’dir.

Kredilerin finansmanı amacıyla, Aralık 1995’te 1 trilyon nominal değerde tahvil, Ocak 1996’da 900 milyar nominal değerde l. tertip, Mart 1996’da 1 trilyon nominal değerde 2.tertip, Ekim 96’da I,5 trilyon nominal değerde 3.tertip ve Aralık 96’da 2 trilyon nominal değerde 4.tertip olmak üzere 1996 yılında toplam 5.4 trilyon nominal değerde VDMK ihraç edilmiştir.

Koçfinans A.Ş.’nin l996 yılı açılan kredi tutarı, adedi ve bayi sayıları ile il performans rakamları ve 1996 yılı kadar olan kümülatif değerler aşağıda sırasıyla Tablo 4 ve Tablo 5’de sunulmaktadır.

Kredi Sayısı

Toplam Kredi (milyon)

Toplam Faizli Bakiye (mil T.L.)

Bayi Sayısı (Adet)

DTÜ

194.534

8.698.903

10.646.581

1.331

LASTİK

26.374

1.164.448

1.515.146

183

OTOMOTİV

23.895

20.273.122

28.466.973

619

244.803

30.136.473

40.628.700

2.133

Tablo4: Koçfinans A.Ş.’nin 1996 Yılı itibariyle Açmış Olduğu Kredilerin Dağılımı

Kredi Sayısı

Toplam Kredi (milyon)

Toplam Faizli Bakiye (mil T.L.)

Bayi Sayısı (Adet)

DTÜ

219.681

9.614.083

11.789.066

1.331

LASTİK

38.351

1.621.368

2.080.250

183

OTOMOTİV

26.342

21.897.864

31.068250

619

284.374

33.133.314

44.938.236

2.133

Tablo5:Koçfinans A.Ş.’nin 01.10.1995-31.12.1996 tarihleri arasında kümülatif olarak açmış olduğu kredilerin dağılımı

MİNTZBERG’E GÖRE ÖRGÜT YAPISI VE ÖRGÜT TASARIMININ TEMEL İKLELERİ

Yönetimin ne olduğu ve ne iş yaptığı uygulamalı araştırmalara da konu olmuş ve bunların genel olarak vardığı sonuç, ustabaşından genel müdüre ve devlet yöneticilerine kadar yapılan işin “esasının aynı olduğu” yalnızca roller ve kapsamın değiştiği, yöneticinin işinin “programlanmış” olmadığı, sözlü haberleşme ile sezgilerin çok önemli rol oynadığı ve yöneticinin diğer kişilerden aldığı ve onlara verdiği bilgi oranında güçlü bulunduğu olmuştur.

Yönetici, bir profesyonel kişi olarak kendisinin başarısı, işletmeyi amaçlarına ulaştırması ile ölçülecektir. Veya örgütün daha alt kademelerinde ise, başarısı, başında bulunduğu bu örgüt birimlerini amaca ulaştırması ile ölçülecektir. Bunu başarabilmek içinde devamlı değişen çevre koşulları karşısında kendisini yenilemek zorundadır. Çünkü kendisi tüm organizasyonun veya kendi biriminin başarısından sorumludur. Kendisi için yeterli başarı seviyesi yoktur ve yaptığı iş bir çeşit “açık – uçlu” (open ended) iştir.

Yöneticiler ne iş yapar veya ne işi yapmalı sorularına değişik açılardan farklı cevaplar verilebilir. İkinci soru, yani ne iş yapmalı sorusu ilke koyucu bir niteliğe sahiptir ve literatürde yazılmış pek çok kaynağa sahiptir. Birinci soru olan ne iş yapar sorusu ise tanımlayıcı ve açıklayıcı bir niteliğe sahiptir. Bu konuda Mintzberg, düşünülenlerin aksine, yöneticilerin organizasyonlarda çok değişik işler yaptıklarını ve roller oynadıklarını göstermiştir. Buna göre yöneticiler, kişiler arası ilişkiler, bilgi toplama ve dağıtma ve karar verme olmak üzere üç ana grupta toplanabilecek roller oynamaktadır.

GİRİŞ

Toplumsal yaşamda birçok fonksiyonu bulunanan devletin en önemli ve tarih boyunca tartışma konusu olan fonksiyonlarından biri ekonomi ile ilgili olanıdır. Varolduğu günden itibaren doğrudan ya da dolaylı olarak ekonomik yaşamda çeşitli fonksiyonlar üstlenen devlet, başlangıçta kurallar koyarak düzenleyicilik rolü üstlenirken, daha sonraları bir işletmeci olarak ekonomik yaşamın içinde doğrudan yer almıştır.

Devletin girişimci olarak ekonomik yaşamda yer alması, kamu iktisadi teşebbüsleri ile olur. Günümüzde KİT’ler yoğun olarak tartışılan konuların başında gelmektedir. Devletin ekonomiye doğrudan müdahale ihtiyacının sonucu olarak ortaya çıkmış olan KİT’ler, bu bağlamda amaç değil, çeşitli makro ekonomik hedefleri gerçekleştirmek için seçilmiş araç görevini üstlenmişlerdir.

1970’li yıllarda yaşanan, genel olarak petrol krizinden kaynaklanan ekonomik durgunluğun sonucunda, mevcut devlet müdahalelerinin bu durgunluğu aşmaya yetmediğini, dolayısıyla devletin doğrudan müdahalelerinin azaltılması ve buna bağlı olarak, sadece düzenleyici rolünü üstlenmesine dayanan görüşler ağırlık kazanmıştır. “Daha az devlet” olarak özetlenebilecek bu görüşler ışığında, devletin ekonomik yaşamda sınırlandırılması ve KİT’lerin özelleştirilmesi politikalarının uygulanmasına geçilmiştir.

Özelleştirme politikalarının savunucuları, devletin ekonomide çok yer kapladığını, kaynakları verimsiz kullandığını, üretim artışını ve sonuç olarak da ekonomik gelişmeyi yeterince sağlayamadığını ileri sürmektedirler. Bu görüşe göre, özelleştirme politikalarının uygulanması sonucunda hem genel ekonomi, hem de özelleştirilen işletmeler üzerinde iyileştirici etkiler oluşacaktır. Özelleştirme sonrası verimli çalışan işletmeler oluşturulacak, bu da ekonominin genel performansını yükseltecektir.

Yapılan bu çalışmanın temel amacı, özelleştirilen işletmelerde verimlilik artışının sağlanıp sağlanmadığının, bu konuyla ilgi Türkiye ve dünyada yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarından da faydalanarak incelenmesidir.

1. VERİMLİLİĞİN TANIMI VE ÖNEMİ

1.1 . Genel Olarak Verimlilik Kavramı

Verimlilik, genelde kesin olmaktan uzak, tanımlanmasında teorik güçlükler ve

ölçülmesinde teknik zorluklar olan bir kavramdır. Günümüzde, verimlilik kavramına büyük değer verilmekte ve bu nedenle çeşitli alanlarda verimliliğin belirlenmesi, ölçülmesi ve değerlendirilmesi konularında yoğun çalışmalar yapılmaktadır.

Bireyler meslek gruplarına ve ilgilendikleri faaliyet konularına göre verimliliğe farklı anlamlar yüklemektedirler. Yatırımcılar açısından daha çok, karlı yeni yatırım imkanları sağlayan verimlilik, işçiler için daha yüksek ücret, daha kısa çalışma süresi, daha çok tatmin duyma demektir. Tüketiciler ve tüm toplum açısından ise verimlilik, daha kaliteli ve ucuz mal veya hizmet, ihtiyaçların daha etkin karşılanması anlamına gelir.

Verimlilik, Latince kökü “prodücure” olan ve günümüzde “prodüktivite” sözcüğü karşılığı olan bir kavramdır. Verimlilik veya prodüktivite sözcüğü her şeyden önce belli bir dönemdeki üretim faaliyeti sonucu gerçekleştirilen çıktı ile bu çıktının elde edilmesi için kullanılan girdi arasındaki ilişkiyi ifade etmekte ve kısaca;

Verimlilik = Çıktı / Girdi

olarak tanımlanmaktadır.

Verimlilik, üretimden elde edilenlerin, üretim sırasında harcanan üretim faktörlerine oranını ifade etmektedir. Buna göre, verimliliği arttırabilmek için ya üretimde kullanılan üretim faktörlerini sabit tutarak üretim miktarını arttırabilmek ya da üretim miktarını sabit tutarak kullanılan üretim faktörleri miktarını azaltabilmek gerekmektedir.

1.2 . Çeşitli Verimlilik Kavramları

Verimlilik kavramı, genellikle verimliliğin ölçülmesi konusunda yapılan

çalışmalarda çeşitli şekillerde ele alınabilmektedir. Bunlardan başlıcaları; toplam faktör verimliliği, kısmi verimlilik, teknik verimlilik ve ekonomik verimliliktir.

1.2.1. Kısmi Verimlilik

Toplam çıktının tüm üretim faktörlerine değil de her bir girdiye ayrı ayrı bölünmesi kısmi verimlilik kavramını ortaya çıkarmakta ve iş gücü verimliliği, sermaye verimliliği, hammadde verimliliği gibi ele alınan girdilerin ismi ile anılmaktadır. Kısmi verimlilik adından da anlaşılacağı gibi tek bir üretim faktörüne bağlı olarak çıktıda meydana gelen değişmeyi belirler. Bu verimlilik katsayısı belli bir zaman dilimi içinde söz konusu faktörden sağlanan tasarrufları göstermesi bakımından uygun bir ölçüdür.

İşgücünün üretimin tek sosyal ve evrensel faktörü olmasına bağlı olarak, bir kısmi verimlilik türü olarak emek verimliliği, günümüzde büyük önem kazanmıştır. Öyle ki, özel olarak belirtilmediği sürece kısmi verimlilik kavramından genel olarak emek verimliliği anlaşılmaktadır.

1.2.2. Toplam Faktör Verimliliği

Toplam faktör verimliliği belli bir üretim faaliyeti sonucunda elde edilen toplam çıktının bunun elde edilmesinde kullanılan üretim faktörlerine oranı şeklinde tanımlanır. Bu verimlilik türünde çıktı üretimde kullanılan tüm faktörlerle karşılaştırmaya tabi tutulur. Bütün üretim faktörlerinin dikkate alınarak performansın tüm olarak değerlendirilmesi bu verimlilik türünün avantajıdır.

Verimlilik artışlarının bir ekonominin üretim potansiyeli üzerindeki etkisi düşünüldüğü zaman, ekonominin tüm etkenliğindeki değişmeyi doğru ve tam olarak tahmin etmeye yardımcı olacak bir araca ihtiyaç doğmaktadır. Üretim üzerinde etkili olan ve nicel hale getirilebilen tüm faktörleri içeren toplam faktör verimliliği analizleri, verimlilik düzeyini ve değişim yönünü saptadığı gibi değişimim nedenlerine ilişkin değerlendirmeler yapılmasına imkan verir. Ancak, şunu da belirtmek gerekir, toplam faktör verimliliği oranında yer alan toplam çıktının ve bu toplam çıktının elde edilmesinde kullanılan toplam üretim faktörünü miktarının ölçülmesi bu konunun en zor yönünü oluşturmaktadır.

1.2.3. Teknik Verimlilik

Belli miktardaki çıktının eskisine oranla daha az zaman ve çaba sonucu elde edilmesi teknik verimlilik kavramıyla ifade edilir. Buna üretilen mamulün yapısı, uygulanan üretim metodu gibi unsurlar etki eder.

1.2.4. Ekonomik Verimlilik

Günümüzde artık verimliliğin ekonomik yönü sosyal yönünden daha fazla önem kazanmıştır. Bu nedenle, özellikle verimlilik dendiği zaman, ekonomi açısından ele alınan ve çeşitli hesaplamalara bağlı olarak elde edilen sonuçlar anlatılmaktadır.

Bir ülkedeki üretim kaynaklarının en verimli olacak şekilde kullanılmasına ekonomik verimlilik denir. Ekonomik verimliliğin ölçülmesinin amacı, ülkedeki üretimin gelişme hızını, gerek dönemler itibariyle gerekse öteki ülkelerle karşılaştırarak bazı sonuçlara ulaşmaktır.

1.3. Verimlilik ve Diğer Performans Göstergeleri İlişkisi

Verimliliğin net bir kavram olarak ortaya çıkmasını sağlayabilmek için

kendisine yakın anlamlar taşıyan bazı terimleri de ortaya koymak gerekmektedir.

1.3.1. Randıman

Verimlilik ile en çok karıştırılabilecek terimlerin başında gelmektedir. Randıman, çıktı açısından ölçü olarak kullanılmakta ve kısa bir süreyi içermektedir. Bu yönüyle daha uzun zaman (ay, yıl, vb) birimi içinde ölçülen verimlilikten farklıdır. Bu bağlamda bir motorun, bir işçinin, bir hammaddenin ya da toprağın randımanından söz edilebilir.

Birçok durumda kullanılacak bir üretim aracının belirli bir süredeki kapasitesi önceden tespit edilir. Fiili miktar ile önceden tespit edilen üretim miktarı karşılaştırılarak randıman tayin edilir. Örneğin, elektrikle çalışan bir motorun randımanın %95 olması bu motorun kullandığı enerjinin %95’ini mekanik kuvvet olarak vermesi anlamına gelir. Verimlilik ise birim girdi başına çıktıyı gösteren bir orandır. Bu anlamda verimlilik, işletme bazında hesaplanabileceği gibi, bir endüstri dalı ya da bir ülkedeki sektörler çapında da hesaplanabilir. Randıman ve verimliliğin anlam olarak yaklaşması daha çok bir üretim faktörünün verimliliğinin ölçülmesi durumunda ortaya çıkmaktadır.

1.3.2. Etkenlik

Belirli bir çıktı miktarı elde edilmesi için kullanılan işçilik, hammadde, malzeme ve dışarıdan sağlanan fayda ve hizmetler gibi kaynakların ne kadar etken kullanıldığını ortaya koymak için kullanılan bir kavramdır. Etkenlik derecesi, standart değerin fiili değere oranlanması yoluyla hesaplanır. Standart değer, teknik imkanlarla elde edilmesi mümkün olan değerdir. Üretimdeki standart değere ulaşılmadığı sürece etkenlik derecesi düşük olacaktır. Bu şartlarda üretimi arttırmak için daha fazla zaman,emek ve materyal harcamak gerekecektir. Görüldüğü gibi etkenlik de verimlilikten farklıdır. Üretimde çıktıların girdilere oranı yerine standart değerler fiili değerlere oranlanmaktadır.

1.4. Verimliliğin Önemi

Son yıllarda dünyada ve ülkemizde verimlilik çok önemli bir kavram haline gelmiştir. Bu kavramın öne çıkmasında bazı gelişmelerin önemli rolü vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Yoğun talep, ölçek ekonomileri, yeni kaynakların yoğun kullanımı gibi 1950 ve 1960’lı yılların uygun ve elverişli koşullarının günümüzde büyük ölçüde devam etmiyor olması.

2) Artan petrol fiyatları (özellikle 1970’ler), artan sermaye maliyeti ve enflasyon sonucunda yatırımlarda ortaya çıkan yavaşlama gibi gerek dünya, gerekse ulusal ekonomilerde beliren rahatsızlık ve karışıklıklar.

3) Bir çok alanda hızlanan teknolojik değişmeye bağlı olarak sermaye ve işgücünden tasarruf sağlayan teknolojik uygulamaların artması, aynı zamanda paradoksal olarak bazı gelişmiş ülkelerin yetişmiş işgücü azlığından dolayı sermaye yoğun teknolojiyi yeğlemesi, buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde sermaye kıtlığı ve büyük oranlardaki işsizlik sorunu nedeniyle, mevcut olan insan kaynaklarının daha etkin kullanımı, geliştirilmesi ve yeni işler yaratılmasının gündeme gelmesi.

Bugün, verimlilik düzeyi ile bir taraftan refah, yaşam düzeyi, gelir bölüşümü gibi makro konular, diğer yandan da ücretler, maliyetler gibi temel değişkenler arasında somut ilişkiler kurulmaktadır. Ülkeler arası karşılaştırmalarda ve işletmelerin başarılarının ortaya konulmasında bir gösterge olan verimliliğin bu bağlamda ulusal ekonomiler, işletmeler, çalışanlar ve tüketiciler açısından önemi ayrı ayrı incelenebilir.

1.4.1. Ulusal Ekonomiler Açısından Verimliliğinin Önemi

Ekonomi biliminde makro açıdan verimlilik tüm faktörlerin en iyi biçimde kullanılması anlamını taşır. Üretim faktörlerinin üretebilme yetenekleri olarak ele alındığında verimlilik, bu faktörlerin kalkınmaya katkılarının bir ölçüsü gibi kullanılabilir.

Kaynakların kısıtlı buna karşılık ülke nüfusunun mevcut kaynaklara göre nisbi olarak fazla ve ihtiyaçların sonsuz olduğu ulusal ekonomilerde, hedeflenen refah düzeyine varılabilmesi kaynakların en iyi şekilde yani verimli olarak kullanılmasına bağlıdır. Bu anlamda, her alanda olduğu gibi, ekonomik kalkınmanın sağlanmasında da verimliliğin hayati bir öneme sahip olduğu söylenebilir. Nicelik ve nitelik itibariyle maddi ve beşeri kaynakları yeterli olmayan gelişmekte olan ülkelerin; emek, sermaye, makine, bilgi, teknoloji gibi üretim için zorunlu olan kaynakları en verimli ve etkin şekilde kullanmaları, içinde bulunulan kısır döngünün kırılması için zorunlu bir yoldur. Düşük düzeydeki verimlilik bu ülkelerin kalkınmasındaki en önemli engellerden birisidir. Bu ülkelerin kalkınmaları çeşitli sektörlerdeki kaynakların verimli kullanılmalarına bağlıdır.

Verimlilik artışlarının ekonomik hayatta oynadığı rol, sadece ekonomik kalkınmayı mümkün kılan önemli bir araç olarak tek yanlı değil, aynı zamanda böyle bir ekonomik kalkınmayı istikrar içinde, enflasyona imkan tanımadan sağlayabileceği için iki yönlüdür. Gelişmekte olan ülkelerde yatırımlar arttıkça enflasyonist eğilimler de ortaya çıkmaktadır. Eğer yatırımlarla birlikte verimlilik düzeyi de arttırılabilirse ekonomiyi bu gibi dengesizliklerden kurtarmak mümkün olacaktır. Çünkü, verimlilik düzeyinde meydana gelen artışlar, reel gelirleri arttırarak, fiyatların sabit kalmasına ve böylece, hem ekonomik kalkınmaya hem de kalkınmanın istikrar içinde sağlanmasına imkan verecektir.

Ulusal düzeyde verimliliğin arttırılması ve buna bağlı olarak ulusal gelirin yükseltilmesi, bunun yanında kişi başına düşen gelirin dengeli bir şekilde arttırılması, ulusal ekonomi politikalarının temel hedefleri arasındadır. Verimliliğin ulusal refahı arttırmadaki önemi bugün herkes tarafından kabul edilmektedir. Örneğin, 1966-1983 yılları arasında Singapur’da kişi başına düşen milli gelir artışının %50’sinden fazlasının emek verimliliğindeki artıştan kaynaklandığı ortaya çıkmıştır.

Bir ekonominin tümünü verimli hale getirmeden küreselleşen dünya ekonomisine uyum sağlamak ve dünya ticaretinden giderek artan oranda pay almak mümkün değildir. Bu bağlamda verimlilik aynı zamanda bir ulusal ekonominin rekabet gücünün de belirleyicisi konumundadır. Verimlilik düzeyi artan bir ekonomi, daha ucuz ve kaliteli mallar üreterek uluslar arası piyasalarda rekabet üstünlüğü elde etme imkanlarına sahip olabilmektedir.

1.4.2. İşletmeler Açısından Verimliliğin Önemi

İşletmelerde verimliliğe, üretim sürecinde kullanılacak hammadde, malzeme, emek, arazi, makine, donatım ve enerji gibi kaynakların ne ölçüde etkin kullanıldığını belirleyen bir gösterge olarak bakılmaktadır. Üretim düzeyi ile tek tek ya da toplu olarak yakın ilişkisi olan bu girdilerin, üretimle ilişkilerini belirleyen kendi verimlilik oranlarının bilinmesi ve bunların değişik koşullar altında eğilimlerinin izlenmesi, gerektiğinde bunlardan bir ya da birkaçının nitelik veya niceliğinin değiştirilip diğerlerinin yerine kullanılarak en iyi girdi bileşiminin ve en yüksek üretim düzeyinin elde edilmesine olanak sağlar.

İşletmelerin başarılarının ölçülmesinde verimliliğin rolü büyüktür. Bir çok durumda işletmeler arası karşılaştırmalar verimlilikleri açısından yapılmakta ve performanslarının değerlendirilmesinde kullanılmaktadır.

İşletmelerde üretimde kullanılan girdi miktarı ne kadar az, elde edilen çıktı ürün miktarı ne kadar çok olursa verimlilik o derece yüksek olacaktır. Verimliliğin yüksek olması durumunda maliyetler düşük ve toplam üretim miktarı yüksek demektir. Bunun sonucunda, işletmenin rekabet gücü artacak, satışları ve toplam karı yükselecek, daha yüksek ücret ödeme imkanı yanında yeni yatırım imkanları da artacaktır.

Bilindiği gibi, tüm üretim faktörlerini tedarik ederek en yüksek kalite ve miktarda üretimi sağlayacak şekilde planlamak, koordine etmek, denetlemek ve yönetmek işletmece yöneticilerinin temel grevlerindendir. Buna göre verimlilik, işletme yöneticilerinin performans ve başarılarının ölçülmesi açısından da ayrı bir önem taşımaktadır. Ayrıca, günümüz işletmelerinde yönetimin ekonomik ve teknik yönlerinin birbirini tamamlayacak şekilde önem kazandığı ve birçok durumda yöneticilerin teknik konular dışında ekonomik konulara yabancı kaldığı düşünülürse, bu noktada verimlilik ve verimlilik ölçümünün yöneticiye gerek teknik, gerekse ekonomik sorunları çözmede yardımcı olacağı da bir gerçektir.

1.4.3. Çalışanlar Açısından Verimliliğin Önemi

Çalışanlar açısından verimlilik, gelir bölüşümü yönünden büyük önem taşımaktadır. Ücret artışlarının sadece tarafların toplu pazarlık güçlerine bağlı olarak belirlenmesi sonucunda, verimlilik artış oranından fazla olan ücret artışları rekabetçi bir ekonomide enflasyona ve işsizliğe neden olabilmektedir. Oysa gelirler ve ücretteki aşınmanın, fiyat endekslerindeki artışların yansıtılması yoluyla önlenmesinin yanı sıra, verimlilik artışlarına bağlı ek düzenlemelerin de yapılması, hem gelir dağılımındaki bozulmayı, hem de işsizlik ve enflasyon arttırıcı etkileri önleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Verimlilik artışı, çalışanların bilgi ve becerilerinin artması, nitelik kazanmaları ve daha çok aranılır hale gelmelerine sebep olacağı gibi, aynı zamanda verimlilik ve ücret artışı ilişkisi de, çalışanlar açısından daha fazla ücret artışı, daha fazla iş güvenliği, daha huzurlu çalışma ortamı demektir.

Verimlilik artışlarının ücret ve gelirlerde bir artış anlamına geldiğinin toplumu oluşturan herkesçe anlaşıldığı ve bunun güvencelerinin sağlandığı bir ortamda, çalışanlar bir taraftan kalkınmadan pay almış olacaklar, diğer yandan da verimlilik artışlarına katkıda bulunmak yönünden teşvik edilmiş olacaklardır.

1.4.4. Tüketiciler Açısından Verimliliğin Önemi

Bilindiği gibi ürünlerin fiyatı, ara girdi maliyetlerine emek ve sermaye gibi temel girdi maliyetlerinin ilave edilmesiyle oluşur. Bu nedenle girdilerin verimliliği ile fiyatları arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucunda verimlilik artışının fiyatlarda gerilemeye ya da istikrara yol açtığı gözlenmiştir. Bu bağlamda, verimlilik düzeyinin yükseltilerek sağlanacak üretim artışlarının, enflasyona karşı yapılacak mücadelede en etkili ve güvenilir yol olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunun da ekonominin bütünü açısından olduğu kadar tüketici açısından da taşıdığı önem açıktır.

Sonuç olarak verimlilik; ücret politikalarının belirlenmesinde, yöneticilerin üretim faktörlerinde meydana gelen dalgalanmaları tespit etme ve gerekli önlemleri almasında, ülke kalkınmasının gerçekleştirilmesi ve hızlandırılmasında, enflasyon oranlarının düşürülmesinde, milli gelirin paylaşımında, işletmelerin akılcı bir şekilde çalışıp çalışmadığının tespitinde, firmalar arası ve ülkeler arası ekonomik karşılaştırmalarda kullanılan ekonomik araçların başında gelmektedir.

2. VERİMLİLİĞİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Verimliliği etkileyen faktörler iç ve dış faktörler olarak ikiye ayrılıp incelenebilir.

2.1. İç (Denetlenebilen) Faktörler

İşletmenin denetimi altında bulunan ve verimlilik üzerinde etkisi olduğu kabul edilen bu faktörlerin bazıları işletmeler tarafından kolayca etkilenebilir (değiştirilebilir) iken, bazılarının ise işletmeler tarafından değiştirilebilmesi ya da etkilenmesi daha zor geçekleşmektedir. Bu iç faktörlerden bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:

2.1.1. İnsan

Bir kuruluşta çalışanların tümü, insan unsuru olarak, verimlilik arttırma çabalarının temel kaynağı ve ana faktörünü oluşturur. Verimlilik amacının gerçekleşmesi büyük ölçüde işletmede çalışanların niteliğine ve kalitesine bağlıdır. İnsan faktörünün kullanımı, verimliliğe katkısı bakımından diğer faktörlere oranla daha fazlasını ortaya koymaktadır. Diğer faktörlere yönelik verimlilik arttırma tekniklerinin sağlayacağı imkanların bir üst sınırı olmasına karşılık, insan faktörü ve buna yönelik verimlilik arttırma tekniklerinin üst sınırı yoktur.

2.1.2. Makine ve Teçhizat

Makine ve teçhizatın verimliliği artışındaki önemi oldukça açıktır. Çünkü, bilindiği gibi verimlilik artışı için insan unsurunun, özellikle de emeğin etkinliğinin artması gerekli ancak yeterli değildir. Üretimde en önemli sermaye unsurunu teşkil eden makine ve teçhizatın da randımanının arttırılması gerekir. Bu nedenle; makine ve teçhizatın optimum süreç koşullarında çalıştırılması, iyi bir bakım onarım sisteminin kurulması, boş zamanların azaltılarak var olan makine teçhizat kapasitesinin daha etkili kullanılması gibi faaliyetler verimliliğin arttırılmasında önemli rol oynayabilir.

2.1.3. Teknoloji

Teknoloji; “malların üretim ve geliştirilmesinde uygulanabilen teknik ve yönetim, bilgi kümesi” veya “mal ya da ürünlerin üretimi ve yeni ürünlerin yaratılmasında bilimin uygulanması” olarak tanımlanabilir. Verimliliği etkileyen faktörlerden birisi de teknolojik yeniliklerdir. Yüksek dereceli, disiplinler arası, bilimsel içerikli ve araştırma yoğunluklu yeni teknolojilerin üretimde kullanılması; kaliteyi yükseltmekte, maliyetleri azaltmakta ve verimliliği arttırmaktadır. Bu bağlamda bilgi yoğun tekniklerle ve en az maliyetle en yüksek verim düzeyine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu nedenle verimliliği arttırmak için üretim ve hizmetlerde yeni teknolojiler kullanmak ve bilgi teknolojisinden her aşamada yararlanmak gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

2.1.4. Yönetim

Bir organizasyonun başında olan veya organizasyonun belli bir birimini yönetmekle sorumlu olan yönetici, işletmede kontrolü altındaki tüm kaynakların etkin ve verimli kullanımından sorumludur. Yani bir işletmenin bütün olarak başarısı ve aynı zamanda verim düzeyi yöneticilerin tutum, politika, strateji ve hepsinden daha önemlisi ortaya koydukları uygulamalara bağlıdır.

2.1.5. Hammadde ve Malzeme

Hammadde ve malzemeler (kimyasallar, yağlar, yakıtlar, yedek parçalar, ambalaj malzemeler) verimliliğin en önemli kaynaklarındandır. Üretimde kullanılan hammadde ve malzemelerin kalitesinin geliştirilmesi ya da hammadde ve malzemenin israf edilmemesi, bakiye ve kaybın azaltılması gerekir. İyi hammadde ve malzeme ile daha az emek ve daha çok makine kullanılarak birim maliyetler düşer ve sonuç olarak verimlilik artabilir.

2.1.6. İş Etüdü

İş etüdü, insan çalışmasını, bütün ilişkilerle birlikte inceleyen ve bu durumu etkileyen bütün etmenleri, gelişme imkanı yaratabilme amacıyla sistematik bir biçimde araştırmaya yönlenen bir tekniktir. İş etüdü, belirli bir faaliyeti yerine getirmede insan ve malzeme kaynaklarından muhtemel olan en çok çıktıyı sağlamak için kullanılan metot etüdü ve iş ölçümü tekniklerini içerir. İş etüdü, belli miktardaki kaynaklardan, belli çok küçük çaptaki işler dışında, daha fazla sermaye yatırımı yapmaksızın elde edilen üretimi arttırmak için kullanıldığında bu yönüyle verimlilikle yakından ilgilidir.

2.1.7. Kalite Kontrolü

Verimliliği etkileyen ve işletme tarafından denetlenebilen faktörlerden birisi de kalite kontrolüdür. Özellikle üretim aşamasında kullanılan girdilerin kalitesi, bitmiş mamullerin kalitesini de etkilemektedir. Bu durum ise işletmenin verim düzeyi ile yakından ilgilidir. Verim arttırıcı bir teknik olarak, özellikle son yıllarda oldukça önemli bir faktör haline gelen kalite kontrolü yönetimi ile zamandan, paradan, girdiden, işgücü ve enerjiden büyük ölçüde tasarruf sağlandığından verim düzeyi de artmaktadır.

2.1.8. Ölçek Büyüklüğü

Ölçek büyüklüğünün küçük olmasına bağlı olarak üretim maliyetleri yüksek olmakta sonuçta verimlilik düşük olabilmektedir. Üretim ölçeğinin büyük ve teknolojik yönden optimum olduğu durumda verimlilik yüksek olmakta ve buna bağlı olarak işletme, gerek fiyat ve maliyet, gerekse kalite yönünden önemli rekabet avantajları sağlayabilmektedir.

2.2. Dış (Denetlenemeyen) Faktörler

Verimliliği etkileyen dış faktörler, hükümet politikalarını ve kurumsal mekanizmaları; siyasi, ekonomik ve sosyal koşulları; iş ortamı, finansman, enerji, su, taşıma, iletişim ve hammadde sağlama olanakları gibi geniş bir alanı kapsamaktadır. İşletmenin verimliliğini etkileyen ancak işletmenin denetimi dışında bulunan temel makro verimlilik faktörlerinden bazıları şunlardır:

2.2.1. Yapısal Değişimler

Genellikle işletme yönetiminden bağımsız olarak ulusal verimlilik düzeyini ve işletme verimliliğini etkileyen yapısal değişimler ekonomik, sosyal ve demografik özelliklere sahiptir.

En önemli ekonomik yapısal değişimler istihdam kalıplarında, sermayenin bileşiminde, teknolojide, ölçekte ve rekabet edebilme olanakları alanlarında söz konusudur. İstihdamda tarımdan imalat sektörüne kaymalar, imalat endüstrilerinden hizmet endüstrilerine geçiş, rekabet yapısının geliştirilmesi, sermayenin bileşimindeki değişimler, ar-ge çalışmaları ve teknoloji kullanımının artması gibi ekonomik yapısal değişmeler makro düzeyde verimlilik artışında önemli olan faktörlerdir.

Doğum ve ölüm oranlarındaki değişmeler, nüfus yoğunluğunun bölgeler arsındaki değişimi, emek gücü içindeki kadın emek gücünün payı, eğitim olanaklarındaki gelişmeler, kültürel değerler ve davranış değişmelerinin tamamı demografik ve sosyal değişimler içinde değerlendirilmekte ve bunların da verimlilik üzerinde önemli etkileri olduğu bilinmektedir.

2.2.2. Doğal Kaynaklar

İnsangücü, arazi, enerji ve hammaddeler bir ülkenin en önemli doğal kaynaklarıdır. Bir ulusun bu kaynakları üretme, harekete geçirme ve kullanma yeteneğinin verimlilik üzerinde çok önemli etkisi vardır.

2.2.3. Hükümet Politikaları

Devlet dairelerindeki uygulamalar, fiyat kontrolleri, gelir ve ücret politikaları ile ilgili yönetmelikler, taşıma ve iletişim kolaylıkları, faiz oranları, tarifeler ve vergilerle ilgili mali önlem ve teşvikler olarak sıralanabilecek hükümet politikaları, strateji ve programları verimliliği büyük ölçüde etkilemektedir.

Daha önce de belirtildiği gibi verimliliği etkileyen iç faktörler tamamen işletme yönetiminin denetimindedir. Ancak verimlilik artışı sağlamak için uygun politika, plan ve programların tasarlanmasında iç faktörler kadar dış faktörler de incelenmeli, bilinmeli ve dikkate alınmalıdır.

3. KİT’LERDEKİ VERİMLİLİK

Bir karşılaştırma anlamı içeren verimlilik, belirli bir büyüklüğe göre ifade edilmezse net olmayan bir anlam taşımaktadır. Bu durumda herhangi bir işletme, sektör ya da ulusal ekonominin verimliliğinden söz edildiğinde bunun neye göre ölçüldüğü önem kazanmaktadır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan verimlilik tanımı ve ölçümü emeğe göre ve sermayeye göre verimlilik şeklinde ifade edilmektedir. Bu açıklamalara bağlı olarak burada KİT’lerdeki verimlilik düzeyi emek ve sermaye verimliliği açısından incelenecektir.

AT ülkeleri karşısında verimlilik düzeyi ve verimlilik artışı bakımından oldukça geri olan Türkiye’de kamu sektörü bazında verimlilik düzeyi ne durumdadır? MPM tarafından yapılan aralarında TÜPRAŞ ve Petkim’in de bulunduğu 20 büyük KİT’in verimlilik, satış karlılığı ve üretim açısından incelendiği bir araştırmada; KİT’lerin özsermaye ve karlılıklarının özellikle 1985 yılından sonra hızlı bir biçimde bozulduğu ve 1990’lı yıllarda kamu kuruluşlarının zararına çalışmaya başladıkları belirtilmektedir. Personel ve faiz giderleri başta olmak üzere girdi maliyetlerinin artması sonucu, KİT’lerin üretim maliyetleri büyük oranda artış gösterirken, buna bağlı olarak pahalı ve teknolojinin yenilenmemesinden kaynaklanan kalitesiz mal üretimi nedeniyle satışlarda bir gerileme ortaya çıkmıştır. KİT’lerin performansındaki bu gerileme eğiliminin verimlilik ve karlılığı olumsuz yönde etkilediği ve son yıllarda bilançoların hep zararla kapatıldığını belirten aynı araştırmada ayrıca, personel giderlerindeki artışın da 1989-1991 yılları arasında %100’ün üzerinde olduğu ifade edilmektedir.

3.1. KİT’lerde Verimliliğin Düşük Olmasının Nedenleri

Her kuruluş ayrı ayrı incelemeye tabi tutulduğunda, KİT’lerin içinde de verimliliği yüksek kuruluşlar çıkabilir. Ancak, yapılan bütün çalışmalar genel olarak KİT’lerdeki verimliliğin nispeten düşük olduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır.

Dikkat edilmesi gereken bir konu, KİT’lerin verimliliğinin “kamu yararı” kavramıyla değerlendirilmesi durumudur. Kamu yararı kavramı ise statik bir kavram olmaktan uzaktır. Değişen sosyo-ekonomik ve politik koşullara bağlı olarak kamu yararı da değişebilmektedir. Konuya bu açıdan bakıldığı takdirde; yerli sanayinin kurulmasına öncülük etmek, ülkede yeterli sermaye birikiminin oluşmasına katkıda bulunmak ve ekonominin gerektirdiği ara ve yatırım mallarının üretilmesi gibi, çeşitli görevler yüklenen KİT’lerin, kamu yararı açısından verimli oldukları söylenebilir.

Ancak, günümüzde artık kendi ayakları üzerinde durabilen bir sermaye sınıfının var olduğu ve sermaye birikiminin kurumsallaştığı Türkiye’de, KİT’lerin kamuya yararlı olmalarının ön koşulu olarak, teknik anlamda da verimli ve karlı olmaları gerektiği öne sürülmektedir.

KİT’lerde teknik anlamda verimliliğin düşük olmasının nedenlerinden ilki ve belki de en önemlisi, bu kuruluşların çeşitli politik ve bürokratik müdahalelere maruz kalmalarıdır. KİT’lerle ilgili kanunların ve KHK’lerin (Kanun Hükmünde Kararname) ilk maddelerinde kuruluşların özerk bir tarzda, verimlilik ve karlılık ilkeleri doğrultusunda çalışmaları ön görülmüş olmalarına rağmen, uygulamada özerklik ve verimlilik arsındaki ilişki göz ardı edilerek, ekonomik gerçeklere ters düşen politik müdahaleler devam etmiş, böylece KİT’lerin verimli olmalarının ön koşulu ortadan kalkmıştır.

KİT’lerde verimliliği etkileyen en önemli faktörlerden birisinin çağdaş teknolojiyi uygulamak olduğu dikkate alınmamıştır. Bugün işletmeci KİT’ler olarak isimlendirilen kuruluşlarda kullanılan teknoloji, ilk kuruldukları yılların teknolojisi, nispeten geri ve zamanı dolmuş teknolojilerdir. Bu bağlamda geçmişte kaynak yetersizliği nedeniyle teknoloji konusunda çağın gereklerine ayak uydurulamamış olması, KİT’lerde verimliliğin düşük olmasının önemli nedenlerinden birisidir.

Politik ve bürokratik baskılar, çağdaş teknolojinin uygulanmaması gibi faktörlerin dışında; bu kuruluşların bir istihdam deposu olarak görülmesi ve bu doğrultuda uygulanan dengesiz istihdam politikaları, işletme sermayesi yetersizliği, koruma şartlarında ithal ikamesi düşüncesiyle kurulmuş olmaları; bu nedenle hala rekabetçi bir zihniyetle yönetilmemeleri, maliyetleri yükselten gereksiz büyüklükleri, fiyat-maliyet ilişkisinin kurulamamsı, karar verme süreçlerinde görülen yetersizlik ve koordinasyon eksikliği, personel yetiştirilmesi ve eğitiminde görülen eksiklikler, verimliliğe dayalı bir ücret politikası olmaması gibi etkenler de KİT’lerde verimliliğin düşük seviyelerde olmasının doğrudan ya da dolaylı faktörleri olarak sayılabilir.

Türkiye ekonomisinde sürdürülmekte olan yapısal reformların en önemlisi kamu sektörünün mal ve hizmet üretimindeki yerinin yeniden tanımlanmasıdır. Görünürde sanayiye ucuz hammadde ve ara mal sağlanması avantajının gerisinde, KİT’lerin özel sektöre nazaran yüksek maliyet ve düşük verimlilikle çalışması, genelde Türk ekonomisini ve özellikle Türk sanayisini olumsuz bir yapılanmaya sevk etmektedir.

Dünyada piyasa ekonomisi uygulayan ülkeler yanında, merkezi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi yaşayan ülkelerde de, kamu girişimciliğinin kendini yenileyememesi, KİT’lerin karlı ve verimli çalışan kuruluşlar olamamaları, ekonomik, sosyal ve hukuki açılardan çeşitli problemlerin ortaya çıkması gibi nedenlerle, özellikle 1980’lerin başından itibaren kamunun elindeki işletmelerin özelleştirilmesi bir iktisat politikası aracı olarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda Türkiye’de de yukarıda sayılan verimsizlik nedenlerini değiştirmek ve KİT yönetimlerini pazara dönük organizasyonlar haline çevirmek için özelleştirme etkili bir araç olarak kabul edilmektedir.

4. ÖZELLEŞTİRMENİN TANIMI VE KAPSAMI

Bazı ülkelerde geçmişi çok eski tarihlere dayanmakla birlikte, 1980’li yıllarda birçok ülkede sistemli bir şekilde uygulama alanı bulan ve güncel konulardan biri durumuna gelen özelleştirme, herkesçe benimsenmiş tek ve kesin bir tanımı bulunmayan, çeşitli yaklaşımlarda farklı içerikte tanımlanan bir kavramdır. Her ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısına göre biçimlenen ve yorumlanan bir süreç olarak ortaya çıkan özelleştirme olgusunun anlaşılması için, bu kavrama ilişkin tanımları “dar” ve “geniş” anlamda ikiye ayırmak genel kabul görmektedir.

Dar anlamda özelleştirme; KİT’lerin mülkiyet ve yönetiminin özel kesime devredilmesi ya da kamu mülkiyetindeki işletmelerin kısmen ve ya tamamen özel sektöre satılması olarak tanımlanır. Günümüzde özellikle Türkiye’de özelleştirme bu tanımı ile yorumlanmakta, en azından uygulamaların bu tanıma uygun olarak yapıldığı bilinmektedir. Bununla birlikte dar anlamda özelleştirme tanımında bir görüş birliği olduğu söylenemez. Dar anlamda özelleştirme için bir taraftan mutlak bir mülkiyet devrinin gerekli olduğu ve bunun için KİT sermayesinin en az %51’inin devredilmesi gerektiği ileri sürülürken, diğer yandan bu konuda devredilecek sermaye payının önemli olmadığı, %10 ya da %20 gibi bir sermaye payı devrinin bile özelleştirme olarak kabul edilebileceği belirtilmektedir.

Özelleştirmenin dünya genelinde esas olarak ifade ettiği anlam ise geniş anlamda özelleştirme kavramında kendini bulmaktadır. Geniş anlamda özelleştirme; serbest piyasa ekonomisini güçlendirmek için ulusal ekonomi içinde kamunun ekonomik etkinliğini en aza indirmesi ya da tümüyle ortadan kaldırmasına yönelik düzenleme ve uygulamaların bütünüdür. Bu kavram doğrultusunda özelleştirme; kamunun sahip olduğu ticari ve sınai teşebbüslerin (KİT) mülkiyet, yönetim ve denetimlerinin tamamen ya da kısmen özel kişi ya da kuruluşlara devredilmesi, kamusal ve ya yarı kamusal mal ve hizmetlerin finansmanının ya da üretiminin özelleştirilmesi, kamu hizmetlerinin imtiyaz ve ye ihale gibi yollarla özel kesime yaptırılması, kiralama ve finanssal kiralama, ortak yatırım ve hizmet alımları için yardımlarda bulunulması, piyasa mekanizmasının işleyişine yönelik her türlü yasal ve kurumsal engellemelerinin kaldırılması düzenleme ve uygulamalarını kapsamaktadır.

Konuya geniş anlamda özelleştirme açısından baktığımızda özelleştirmenin araç ve yöntemlerinin sayısı artmaktadır. Bu nedenle geniş anlamda özelleştirmeyi daha iyi ifade edebilmek için özelleştirme yöntemlerine ilişkin kısa açıklamalarda bulunmakta yarar görülmektedir.

4.1. Satış

Kurumsal varlıkların yada kamu iktisadi teşebbüslerinin mülkiyetinin özel kişi ya da kuruluşlara satılmasıdır. Özelleştirme programlarının hayata geçirilmesinde başvurulan en yaygın ve güncel araç olan satış yöntemi ‘doğrudan satış’ ve ‘hisse senedi yoluyla satış’ olarak ikiye ayrılmaktadır. Doğrudan satış yönteminde kamu kuruluşlarının aktifleri kısmen ya da tamamen satışa arz edilebilmektedir. Satış tüm aktifleri içeriyorsa toptan-bütünsel özelleştirme, aktiflerin bir kısmını içeriyorsa kısmi özelleştirmeden söz edilmektedir. Hisse senedi yoluyla satışta ise, kamu kuruluşlarının tüm ve ya bir kısım hissesi bireylere ya da özel kuruluşlara hisse senedi yoluyla aktarılmaktadır. Ayrıca KİT’lerin satışıyla ilgili olarak dış borç karşılığı satış, sabit fiyatla satış, pazarlık usulü satış, sıfır fiyatla satış, çalışanlara satış gibi isimlerle anılan çeşitli yöntemlerin olduğu bilinmektedir.

4.2. Yasak-Kurumsal Serbestleştirme (Deregulation)

Ekonomik faaliyetlerde piyasa mekanizmasına işlerlik kazandırılması ve devletin tekel durumunda olduğu iktisadi faaliyet alanlarında ( fiili ve potansiyel rekabeti önleyen), özel sektöre yönelik giriş engellerinin kaldırılması yönündeki uygulamalar olarak bilinir.

4.3 Ortak Girişim (Joint Venture)

Kamu ve özel sektör teşebbüslerinin ortak faaliyet yürütmelerini amaçlayan ve kamu payının %51’den az olmasını gerektiren bir özelleştirme yöntemidir. Özellikle faaliyet alanının önemi nedeniyle kamu sermayesi ve kamusal denetimin gerekli olduğu alanlarda özel yada yabancı yatırımcılarla ortak girişim yapma yoluna gidilebilir. Ancak bu yöntemde, girişimin faaliyetlerinde gerektiği kadar özerk ve özel hukuk kurallarına tabi olması önem taşımaktadır.

4.4. İmtiyaz Antlaşmaları

Genellikle doğal monopollerin güçlü olduğu faaliyet alanlarında (elektrik, telekomünikasyon, ulaştırma, gaz, su vb.) mal veya hizmetin üretim ya da dağıtımını belirli bölgelerde sözleşmelerle imtiyazlı özel sektöre devredilmesidir.

4.5. Yönetim Devri

Bazı durumlarda kamu teşebbüsleri ve kamu kuruluşlarının mülkiyet haklarının saklı tutularak, yapılan bir sözleşme ile sadece yönetimlerinin devredildiği bir yöntemdir.

4.6. Kiralama

Geniş anlamda özelleştirme yöntemlerinden birisi olan bu uygulamada, özel şirketlere kiralanan kamusal kuruluşlar (KİT’ler) söz konusudur. Devlet sahip olduğu işletmelerin mali yapılarını iyileştirmek ve satışa arz edilir hale getirmek için bunları belirli bir süreliğine kiraya verebilir. Yani mülkiyet devri olmaksızın faaliyetlerin bir bedel karşılığı tamamı ile özel sektör tarafından belirli bir süre yürütülmesidir.

4.7. Yap-İşlet-Devret

Bazı yatırımların tamamen özel ve ya yabancı yatırımcılar tarafından gerçekleştirilerek, bir süre işletilip sonra devlete teslim edilmesidir. Kamusal sermayenin sınırlı olması karşısında,, özel ve yabancı sermayenin kullanımını sağlamak için , özellikle bayındırlık projelerinin uygulanması ve petrol arama istasyonlarının kurulması gibi alanlarda uygulanmaktadır.

4.8. İhale

Devletin ihtiyaç duyduğu mal veya hizmetleri kendisinin üretmesi yerine, bir ihale sözleşmesi aracılığıyla özel sektörden temin etme yoluna gitmesidir. Bu yöntemde devletin; üretimin miktar ve türünü belirlemek, bir yada birkaç özel firma ile anlaşma yapmak gibi çeşitli tercih hakları bulunmaktadır. İhale yöntemi özellikle yerel idare hizmetlerinin giderilmesinde, kamu kuruluşlarının yiyecek ve giyecek alımlarında, taşımacılık hizmetlerinde geniş bir uygulama alanına sahiptir. Türkiye’de 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile genel bütçeli dairelerin, İl Özel İdarelerinin ve belediyelerin her türlü işlerini özel kesime yaptırabilmeleri mümkündür.

4.9. Fiyatlama

Kamusal mal ve hizmetlerden fiyatlanması mümkün olanlarının tüketicileri tarafından bedellerinin ödenmesidir. Yani bu yöntemde kamusal mal ve hizmetlerin, onlardan doğrudan yararlananlar tarafından finanse edilmesi amaçlanmaktadır.

4.10. Özel Kesimin Desteklenmesi

Bu yöntemle, normal koşullarda iktisadi faaliyette bulunmanın özel kesim için bir cazibesinin olmadığı alanlarda devlet tarafından özel kesimin desteklenerek, o alanlardaki mal ve hizmet üretiminin arttırılması amaçlanır. Örneğin; Türkiye’de son yıllarda eğitim, sağlık, haberleşme ve enerji yatırımlarının özel teşvik görmesi bu amaca yöneliktir.

5. ÖZELLEŞTİRMENİN NEDENLERİ VE AMAÇLARI

5.1. Özelleştirmenin Nedenleri

Devletin asli görevleri dışındaki faaliyetlerden ve ekonomiye müdahaleden uzaklaştırılmasını sağlayan, genel ekonomik performansın arttırılması ve istikrarın oluşturulmasını amaçlayan özelleştirme için ileri sürülen nedenler, temelde kamu ekonomik girişimciliğinin başarısızlığına dayanmaktadır. KİT’ler sadece Türkiye’de değil hemen bütün dünyada özel sektör girişimciliğinin gerisinde kalmış, dünya konjonktüründeki dalgalanmalar karşısında özel sektörün gösterdiği dayanıklılığı gösterememiştir.

Daha önce bahsedilen motivasyonlar ışığında dünya ülkelerini özelleştirmeye yönelten başlıca nedenler şu şekilde özetlenebilir:

Piyasa ekonomisi tezinin, devlet içi, sosyal demokrat ve Marksist yaklaşımlarla, devletin ekonomik işlevleri konusunda girdiği tartışmalardan üstün çıktığı inancının kabul görmesi ve yaygınlaşması.

Genel olarak halkın, 2. Dünya savaşı sonrasında desteklediği devletleştirme ve refah devleti anlayışının, enflasyon, aşırı vergi yükü, dış ticaret açıkları ve bütçe sınırlarını zorladığına ikna olmaları.

Sosyal refah devleti+KİT’ler+planlamadan oluşan bir model seçen ülke ekonomilerinin iddia edildiği ve beklendiği gibi bir performans gösterememesi, merkezi planlı ekonomilerde ortaya çıkan genel tıkama ve çöküntü.

Sermaye piyasasının bulunmayışı ya da gelişmemiş olması nedeniyle işletme performansı denetiminin yetersiz kalması, güdeleyici amaçların ve cezaların bulunmaması nedeniyle iş disiplininin zayıflaması sonucu ekonominin genel performansının azalması.

Özelleştirme uygulamaları sonucu ilave birtakım ekonomik faydaların elde edileceğine yönelik görüşlerin yaygınlık kazanması ve bu görüşlere alternatif olabilecek ekonomik politikaların ortaya konulamaması.

Ekonomik ve siyasal gücün aynı elde toplanmasının yaratacağı sakıncaların ancak özelleştirme ile giderilebileceği düşüncesinin güçlenmesi.

Kamunun hakim olduğu ekonomik modellerde, yapısal özelliklerinin bir sonucu olarak, rekabetin gerçekleştirilememesi.

5.2. Özelleştirmenin Amaçları

Dünyada özelleştirmeyi uygulayan ülkelerin kendi özel durumlarına bağlı olarak özelleştirme programlarının yürütülmesinden bekledikleri bazı farklı amaç ve öncelikleri vardır. Bununla birlikte genel olarak aslında bütün ülkelerde özelleştirme ile yapılmak istenen, ekonomide özel sektör ağırlıklı ve liberal piyasa ekonomisinin etkin şekilde işlediği bir yeniden yapılanmanın sağlanmasıdır.

Bu bağlamda devletin ekonomiye müdahalesini, özellikle müteşebbis niteliğini ortadan kaldırmak ve devletin ekonomideki rolünü kısarak klasik fonksiyonlarını daha etkin bir şekilde yerine getirmesini sağlamak, özelleştirme politikalarının temel beklentisidir.

Uygulamada çok çeşitlilik gösteren özelleştirme amaçlarının, genellikle birbirinin içine geçmiş olması tek bir amaç etrafında yoğunlaşmayı güçleştirmektedir. Bununla birlikte özelleştirmede başarılı sonuçlara ulaşılması önceliklerin iyi tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır. Özelleştirme amaçları ekonomik litaretüre genel olarak ekonomik, mali, siyasal ve sosyal amaçlar çerçevesinde girmiş görünmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, amaçların birbirleri ile yakın ilişkisi bu tür sınıflamaların getirdiği sınırları bazen aşmaktadır. Özelleştirmenin genel amaçları şu şekilde sıralanabilir:

Rekabet, kurumsal serbestleştirme veya diğer araçlarla serbest piyasa mekanizmasına işlerlik kazandırmak ve ekonomide etkinliği arttırmak.

Kamu kesimi borçlanma gereksinimini azaltmak.

Hükümetlerin kamu kuruluşlarına yaptıkları müdahalelerin kaldırılması, bu kuruluşların kendi işletme stratejilerini bağımsız olarak geliştirmelerine olanak sağlanması.

Devletin gelir sağlayarak bu gelirle kamunun öncelikli harcamalarını finanse etmek, borçlanma ve vergilendirmeyi azaltmak ya da devlete borçlarını ödeme imkanı sağlamak.

Halkın büyük bir kesiminin tasarruflarını hisse senetlerine yönelterek sermaye mülkiyetinin geniş halk kesimlerine dağılmasını sağlamak.

Ekonomide yaygın bir hisse senedi sahipliği yoluyla sermaye piyasasını geliştirmek.

Ülkeye yabancı sermayenin gelmesini teşvik etmek.

Siyasal ideolojinin özel mülkiyet yönünü kaydırılması ve bu sayede piyasa güçlerinin kuvvetlendirilmesini sağlamak.

Gelir dağılımının iyileştirilmesini sağlamak.

Özelleştirmeden beklenen amaçlar genel olarak bunlar olmakla birlikte uygulamada, özelleştirmenin sayılan amaçlardan sadece birine yönelmediği, çoğu kez birden çok amacın birlikte düşünüldüğü ve amaçlar arasında çeşitli önceliklerin belirlendiği görülmektedir.

Buna göre Türkiye’de özelleştirmenin amaçları sıralamasında; “piyasa güçlerinin ekonomiyi geliştirmesi ve ekonomide etkinliğin arttırılması” en önemli amaç olarak ortaya çıkmış, bunu sırasıyla “üretkenliğin ve verimliliğin arttırılması”, “hisse senedi sahipliğinin yaygınlaştırılması, “sermaye piyasasının geliştirilmesi” ve “KİT’ler üzerindeki devlet desteğinin kaldırılması suretiyle kamu kesimi borçlanma gereksinmesini azaltması” gibi amaçlar izlemiştir.

6. ÖZELLEŞTİRME-VERİMLİLİK İLİŞKİSİ

6.1.Özelleştirme-Verimlilik Tartışmaları

Günümüzde, devletin fonksiyonlarının yeniden tanımlanması büyük bir ihtiyaçtır. Bu aşamada köklü reformlar ve yeniden yapılanmayı amaçlayan uzun dönemli uzun dönemli programlar önem kazanmıştır. Bunlar devletin sınırlandırılması ve verimliliğin arttırılması ihtiyacıdır. Bunun önemli araçlarından biri de özelleştirmedir.

Özelleştirme gerekçelerinin temelinde verimlilik ve karlılıkları bağlamında, KİT’lerin başarısızlıkları bulunmaktadır. Bu doğrultuda, özel işletmelerin verimlilik ve performans açısından, KİT’lere göre daha olumlu sonuçlara ulaştığı görüşünden hareketle, kamunun elinde çeşitli nedenlerle verimli işletilemeyen kuruluşların, özel kesimin dinamizmi ve kara motive olmuş anlayışı içinde, daha verimli çalışacağı kabul edilmektedir. Buna karşılık mülkiyet şekli ile verimlilik arsındaki ilişki konusunda karşıt görüşler de mevcuttur.

Özelleştirmeyi savunanlara göre, bir işletmenin verimliliği büyük ölçüde işletmenin mülkiyetinin kime ait olduğuna bağlıdır. Buna göre, mülkiyetin kamuya ait olması işletmenin verimliliğini olumsuz yönde etkiler. Bunun nedenleri aşağıdaki gibi sıralanmaktadır:

-İşletmenin kar ya da zararda, verim düzeyinin yüksek ya da düşük olması, KİT yöneticileri işletmenin sahibi olmadıklarından, onlar için önemli değildir. Buna karşılık özel işletme yöneticilerinin kar sağlayınca kazançları artar, zarar edince gelir kaybına uğrarlar. Bu durum onları işletmenin verimliliğini arttırmaya yönlendirir.

-KİT’lerin “esnek bütçe” ile çalışmaları, onları mali kaynak kullanımı konusunda özel şirketlerden daha esnek ve daha hesapsız davranmaya yönlendirmektedir. KİT’lerin zarar etmesi durumunda çoğu zaman devletten gelen mali destek bu kuruluşların etkinlik ve verimlilik esaslarına göre işletilmesini engellemektedir.

-Sermaye piyasasında hisse senedi sahiplerinin davranışları özel işletmeleri karlı ve verimli çalışmaya zorlamaktadır. Tasarruf sahiplerinin, karlı çalışmaları dolayısıyla fiyatı yükselen şirketlerin hisse senetlerini almaları, buna karşılık yetersiz karlılıkları nedeniyle fiyatı düşen senetleri elden çıkartmaları, işletme yöneticilerini karlı ve verimli olma konusunda duyarlılığa zorlamaktadır. Oysa, kamu mülkiyetindeki işletmelerde, yurttaşlar mülkiyet hakkını isteğe bağlı olarak elde etmemiştir. Dış paydaş konumundadır. Dolayısıyla mülkiyet hakkını istediği bir zamanda elden çıkartması veya satın alması mümkün değildir. Bu da kamu işletmelerini verimli ve karlı işletmeler olmaktan alı koymaktadır.

Bu görüşlere karşı çıkanlar, işletme verimliliğinin mülkiyet şekli ile fazla bir ilgisinin olmadığını, bu konuda ekonomik koşulların, ülkesel ve sektörel bazı faktörlerin daha önemli olduğunu söylemekte ve genel olarak şu gerekçeleri öne sürmektedirler:

-Çağdaş özel işletmelerde işletme sahipliliği ile yönetim birbirinden ayrılmıştır, yönetim profesyonel yöneticiler tarafından yürütülmektedir. Dolayısıyla bu yöneticilerin işletme sahipleri gibi faaliyet sonuçlarından doğrudan etkilenmesi beklenemez.

-Bir işletmede verimliliği arttıracak yöntemler, politikalar ve araçlar bellidir. Bunların uygulanması sonucu özel işletmelerde olduğu kadar, KİT’lerde de verimlilik arttırılabilir.

-İşletmelerin verimli çalışmasında mülkiyetin kime ait olduğundan daha çok, işletmenin faaliyette bulunduğu piyasa yapısı etkilidir. Rekabetin geçerli olduğu bir piyasa yapısı verimliliği olumlu etkilemektedir. Dolayısıyla KİT’lerin özelleştirilmelerinden ziyade rekabetçi piyasalarda çalışmalarını sağlamak, verimlilik artışı için daha önemlidir.

Kısacası özelleştirme, başlı başına bir verimlilik sağlama aracı olmadığı halde, piyasalarda rekabetin sağlandığı koşullarda ve de kamu kesiminde atıl kapasite yaratmama gerekçeleri ile, maliyet tasarruf sağlama aracı olarak başvurulabilir bir konu olarak görülmektedir.

6.2. Çeşitli Çalışmaların Sonuçları

Konuyla ilgili yapılan çalışmaların büyük bir bölümü, özel işletmeler ile kamu işletmelerinin performans karşılaştırmalarından oluşmaktadır. Bu konuda 1982’de yayımlanan bir çalışmada aynı sektörde faaliyet gösteren, mülkiyet biçimleri farklı olan işletmelerin karşılaştırıldığı, 52 inceleme toplu olarak ortaya konmuştur. Buna göre, 19 farkı sektöre ilişkin yapılan 52 incelemenin 44’ünde özel işletmelerde verimlilik ve performansın daha yüksek olduğu görülmüştür.

Brezilya’da 1980’li yılların sonlarında kapanma aşamasına gelen “Copanhia Siderurgica Nacional” isimli çelik şirketinde, özelleştirilmesinden 5 yıl sonra önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Şirket özel sektöre geçtikten sonra hızla düzelmeye başlamış, ton başına maliyeti 298 Dolar’dan 212 Dolar’a gerilemiş, işgücü verimliliği de iki kat artarak yıllık 320 tona çıkmıştır.

1994 yılında yayımlanan bir çalışmada 18 ülkeden 32 sektörü kapsayan 61 şirkete ait veriler, özelleştirmeden üç yıl öncesi ve üç yıl sonrası ile özelleştirmenin yapıldığı yılı kapsayan 7 yıllık bir dönem için test edilmiştir. Çalışmada verimlilik ölçütü olarak personel başına reel satışlar ve personel başına net kar rakamları kullanılmıştır. Yapılan inceleme sonucunda, bu iki ölçüt açısından da bütün işletmelerde, özelleştirme sonrasında verimlilikte önemli artışlar olduğu ortaya çıkmıştır.

1995’te yayımlanan bir çalışmada, ülkemizde 1989 yılında özelleştirilen beş çimento fabrikasının, özelleştirmenin dört yıl öncesi ve dört yıl sonrası ile özelleştirmenin yapıldığı yılı kapsayan 9 yıllık bir dönem incelenmiştir. Araştırmada, örnek olarak seçilen bu kuruluşlar, Türkiye’deki özelleştirme uygulamalarının ilk örnekleridir. Bu çalışmanın sonucunda, beş çimento fabrikasında, özelleştirme sonrası işgücü verimliliğinde, ilgili dönemde Türk çimento sektörünün genelinde de bir verimlilik artışı ortaya çıkmasına rağmen bu artışın çok üzerinde artışların meydana geldiği ortaya çıkmıştır.

SONUÇ

Bir ekonominin her şeyden önce dinamizminin göstergesi olan verimlilik, ulusal gelirin paylaşımında, enflasyon oranın düşürülmesinde, ücret politikalarının belirlenmesinde, yatırımların planlanmasında, işletmelerin rasyonel işleyişlerinin belirlenmesinde ve uluslar arası karşılaştırmalarda kullanılan ölçütlerden birisidir. Bir işletmedeki verimlilik yönetim yapısı ve kültür tarafından belirlenir. İşletmelerde verimlilik artarsa, maliyetler düşecektir. Maliyetler düşünce, fiyatlar düşecektir. Fiyatlar düşünce talep artacak ve talep artınca da gelir artacaktır. Gelir, bütün sorunları çözen bir araçtır.

Ülkemizdeki KİT’lerin veriminin düşük olduğu bilinmektedir. Çözümün, özelleştirme olduğu iddiası son 20 yılda büyük güç kazanmıştır. Özel işletmelerin verimlilik ve performans bakımından KİT’lere göre daha iyi sonuçlara ulaşacağı görüşünden hareketle, kamunun elinde çeşitli nedenlerle verimli işletilmeyen kuruluşların, özel kesimin dinamizmi ve kara motive olma anlayışı içinde daha verimli çalışacağı, genel olarak kabul görmektedir. Özelleştirme-verimlilik ilişkisinin test edilmesine yönelik çeşitli çalışmaların sonuçları da bu kabulü desteklemektedir.

Özelleştirilen kuruluşlarda sağlanan yüksek verim artışlarının büyük ölçüde, özelleştirme sonrası bu kuruluşlarda işgücü ve yatırımların nitelik ve niceliğinde ve dolayısıyla işletmelerin faktör donanımlarında elde edilen önemli gelişmelerden kaynaklandığı ifade edilebilir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1) “Yönetim ve Girişimcilik” John C. Chicken, Epsilon Yayıncılık, 2002

2) “Türkiye’de Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nde Özelleştirme ve Verimlilik İlişkisi (Çimento Sektörüne İlişkin Bir Uygulama)” Muharrem Afşar, T.C Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yayınları, 1999

3) “Türkiye’de Özelleştirme” Erdoğan Alkin, Arzu İmren, Sadi Uzunoğlu, İsmail Bozkurt, Gazi Erçel, Vedat Akman, Eser Karakaş, Alfa Basım Yayım Dağıtım, 1996

I. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

Sebepleri

1. Yunanlıları bursa üzerinden Eskişehir yönelerek demiryollarının kontrolünü ele geçirmek istemeleri

2. Eskişehir batı cephesi ile Ankara’yı birbirine bağlayan demiryolu üzerinde stratejik bir noktada bulunmakta idi.

3. bu sırada Çerkez Ethem’in düzenli orduya katılmamak için isyan etmesinden yunanlıların faydalanmak istemeleri.

4. yunanlıların güçlerini göstermek ve itilaf devletlerinin, daha çok desteğini kazanmak istemesi.

5. Türk ordusunun kuvvetlenmesine fırsat vermemek için yunanlılar bursa üzerinden Eskişehir, uşak üzerinden afyon istikametine saldırıya geçtiler. ( 6 Ocak 1921 ) 9 Ocakta İnönü mevzilerinin önüne geldiler. İnönü mevzilerimiz önünde yapılan savaşta Türk ordusu yunan ordusunu bozguna uğrattı. Yunanlılar bursa istikametinde geri çekildiler.

Sonuçları

1. Yunanlıların ilerleyişi durduruldu.

2. Daha iyi hazırlanmak için, zaman kazanıldı.

3. Milli duyguları coşan Türk halkının kurtuluş ümidi daha da arttı.

4. Düzenli orduya olan güven ve katılım arttı.

5. Kuva-yi milliye dönemi son buldu.

6. cephe komutanı İsmet bey generalliğe yükseldi.

7. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin isyanı bastırıldı.

8. TBMM ile ilişkilerde çekingen davranan Sovyet Rusya, TBMM ile ilişkilerine önem verdi. Moskova antlaşması imzalandı. (16 Mart 1921 )

9. Sevr’in Türk milletine kolayca kabul ettirilemeyeceği gösterildi.

10. İtilaf devletleri arasında görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı.

11. İtilaf devletleri Sevr antlaşması şartlarının yeniden gözden geçirilmesini görüşmek için TBMM hükümetini Londra da topladıkları konferansa davet ettiler.

12. Yeni bir devletin kurulduğunu göstermek ve yaptığı işleri hukuki zemine oturtmak için TBMM ilk anayasasını kabul etti. ( 20 Ocak 1921 )

1921 Anayasası

1921 Anayasası, Mustafa Kemal’in değişik tarihlerde TBMM’ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

Bu anayasa olağan üstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır. (23 Maddelik)

Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

Bu Anayasaya Göre;

1. Hakimiyet kayıtsız, şartsız millete aittir.

2. Kanun yapmak, yürütmek ve uygulamak yetkileri TBMM’dedir.

3. Devlet yönetiminin tek organda topladığı ve kuvvetler birliği ilkesinin kabul ettiği anlaşılmaktadır.

4. Milletvekili seçimleri iki yılda bir yapılır.

5. Şer’i hükümlerin uygulama yetkisi TBMM’ye aittir.

6. Şer’i hükümlerin uygulanması yetkisi TBMM’ye ait olması Şeriat esaslarının kabul edilmediğini ve din istismarının önlemek istendiğini göstermektedir.

Bu madde 1921 Anayasasının laik bir laik bir anayasa olmadığını gösterir.

Aristoteles
Aristoteles döneminde politik yapı değişmiş ve Yunan Dünyası yavaş yavaş Makedonyalıların hakimiyetine girmeye başlamıştır. Makedonya bölgesinin kuzeyi Teselya, doğusu İllirya ve batısı ise Trakya ile çevrilidir ama bu sınırlar sabit değildir; zaman zaman daralmış veya genişlemiştir. Belirli bir Makedonyalı tipi de yoktur; bunlar İlliryalılarla Trakların karışımından oluşmuşlardır. Yunanca konuşmazlar; kendilerine özgü bir dilleri vardır ve bu dil Hint-Avrupa dilleri içinde yer alır.
Makedonya Kralı II. Philip döneminde Makedonya değişik bir görünüm kazanmaya başlamıştı. Makedonya kralları Yunanlı olmalarına karşın, yerli kadınlarla evlenmişler ve bu uygulama giderek yaygınlaştığı için, kısa bir süre içinde Yunanlılar başka kavimlerle kaynaşmışlardı. Hatta söylendiğine göre, tam bir Yunanlı olarak yetiştirilmiş olan II.Filip’in annesi Yunanca’yı oldukça ileri yaşlarında öğrenmişti.
II. Philip başa geçtiğinde toplum tam bir kargaşa içindeydi ve güçlü bir yöneticiye gereksinme duyuluyordu. II. Philip, Thebes’te kaldığı süre içerisinde, yeni askerî yöntemleri gözlemlemiş ve bunları uygulamakla kalmayarak daha da mükemmel bir duruma getirmiştir. Bir süre sonra, piyade ve süvarilerden oluşan mızraklı bir birlik kurmayı başarmıştır. Makedonyalıların bu düzenlemesi, yüzyıllar boyunca en iyi savaş tekniği olarak benimsenmiştir.
II. Filip’in başa geçmesiyle Atinalılar iki güçlü düşman arasında kalmışlardır; bunlardan birisi Persler ve diğeri ise Makedonyalılardır. Ancak II. Philip kendisini daima bir fatih gibi değil, bir kurtarıcı olarak görmüş ve sonradan uygarlık tarihini çok etkileyecek bir işi başarmıştır : Sparta dışında kalan bütün Yunan Dünyası’nı tek bir yönetim altında toplamış ve Küçük Asya’da bulunan Yunan kolonilerini de Perslerin elinden kurtarmaya başlamıştır. Ancak onun bu uğraşları, henüz 47 yaşındayken öldürülmesiyle son bulmuştur (M.Ö. 336). II. Philip 24 yıl boyunca yöneticilik yapmış ve oğlu Büyük İskender’e çok aydınlık ve parlak bir yol açmıştır.
Makedonya Krallığı’nın güçlenmeye başladığı bu dönemde yaşayan Aristoteles, Ege Denizi’nin kuzeyinde bulunan Stageria’da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria’da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles’e bir İyonya filozofu denilebilir.
Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus’un (M.Ö.393-370) hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria’dan Makedonya’nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir; bir taraftan Yunan (yani İyon) ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17 yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina’ya gönderilen Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir. Atina’ya gelir gelmez, Platon’un öğrencisi olarak Akademi’ye girmiş ve hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış ve ona Yunanca’da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina’da kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela Agora’da politik dersler almıştır.

Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş ve Aterneus’un yöneticiliğine gelmişti. Akademi‘nin öğrencisi ve hocası Platon’un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok olumlu karşılıyor ve Platon’un önderliğinde daha iyi bir yönetim oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos’ta Akademi’nin kolu olan bir okul kurmuştu. Platon’un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias’ın yeğeni Pythias ile evlendi

Aristoteles, Assos’ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu Teofrastos’un memleketi olan Mytilen’e gitmiştir. Bu seyahatlar, Aristoteles’in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok yararlı olmuştur.
Bu sıralarda II. Philip, oğlu İskender için iyi bir öğretmen aramaktaydı ve Assos’taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles’e önerildi ve o da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip’in oturmakta olduğu Pella’ya gitti. Aristoteles’in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına kadar sürdü. İskender, 336’da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski öğretmeni Aristoteles’i danışman olarak atadı. Daha sonra İskender Yunanistan’daki ve Balkanlar’daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina’ya döndü.
İskender’in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles’i çok güç bir durumda bırakmıştı; çünkü Lise‘nin kurulması sırasında İskender’in yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü, Atina’daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlandı ve Atinalıların, Sokrates’i ölüme mahkum etmekle işlemiş oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis’e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.
Aristoteles’in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes’e göre, ince bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi’nde sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles’e ait olduğu iddia edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.

Aristoteles, İskender’i bırakarak Atina’ya döndüğünde, oradaki dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios’un (Kurt Tanrı) anısına ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. İşte bugün de kullanmakta olduğumuz Lise adı, bu Lyceios’tan gelmektedir.
Lise’de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre, sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine dersler verilmekteymiş.
Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara yönelmişti. Lise’de ise araştırmalar, Aristoteles’in daha çok mantık ve bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.

Aristoteles 13 yıl boyunca Lise’nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise’yi kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü olamadı.
Aristoteles’in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe – yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine – bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. “Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir.” veya “Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)” gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles’in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha sonra Archimedes ve Apollonios tarafından yeniden işlenip değerlendirilecektir.
Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı yapıtlarında açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles’e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer’in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos’un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.
Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo’da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik’te ise, Yıldızlar Küresi’nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası’nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.
Aristoteles’e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye ayrılır; Yer’den Ay’a kadar olan kısım, Ayaltı Evren’i, Ay’dan Yıldızlar Küresi’ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren’i oluşturur. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren’e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Burası, ağılıklarına göre, Yer’in merkezinden yukarıya doğru sıralanan dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak, diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles’e göre, bu öğeler, kuru ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin bireşiminden oluşmuştur.

Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer’in merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer’e ne kadar uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir. Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir.
Yapıları farklı olan bu iki evrende, farklı fizik kanunları geçerlidir. Ayüstü Evren’de bulunan gökcisimleri, taşıyıcı kürelere yapışık oldukları için düzgün dairesel yörüngeler çizerler; her tür değişimin yer aldığı Ayaltı Evren’de ise birbirinden farklı iki tür hareket söz konusudur. Bunlardan birisi doğal, diğeri ise zorunlu harekettir. Zorunlu hareket, bu evrendeki bir nesnenin, örneğin bir taşın, kuvvet uygulanarak doğal yerinden, uzaklaştırılması sonucu oluşan harekettir. Bu harekette uygulanan kuvvet ortadan kaldırıldığında, hareket de ortadan kalkar ve bu defa nesne, ağır olması dolayısıyla, doğal yerine doğru düşer. İşte nesnelerin doğal yerlerine varmak için yaptıkları bu harekete de doğal hareket denir. Doğal harekette, kuvvet nesnenin ağırlığıdır.
Aristoteles’e göre, iki tür zorunlu hareket vardır. Hareketi sağlayan kuvvet, bir cisim üzerindeki etkisini, cismin hareketinin her anında sürdürüyorsa, buna sürekli zorunlu hareket, ilk hareketi verdikten sonra kesiliyorsa, buna da süreksiz zorunlu hareket denir. Ama Aristoteles, kuvvet olmaksızın hareketin de olamayacağına inandığından, (mesela bir taşın fırlatılmasında olduğu gibi) süreksiz zorunlu hareketin oluşabilmesi için, hareket ettiren kuvvetin, ilk hareketin verilmesinden sonra, cismi ileten ortama geçtiği düşüncesini benimsemek zorunda kalmıştır.
Ancak Aristoteles’e göre, fırlatılan bir cismin hızı (v), bu cisme uygulanan kuvvetin miktarı (f ) ile doğru, cismin içinde bulunduğu ortamın yoğunluğu (d=direnç) ile ters orantılıdır ve v=f:d ve eğer f=a (ağırlık) olursa, v = a:d biçiminde ifade edilebilir.
Aristoteles’in ulaşmış olduğu bu sonuç sonraları iki açıdan eleştirilmiştir:
1. Ortamın direnci, sıfır olduğunda hız sonsuz olacaktır; oysa Aristoteles sonsuz hızı kabul etmez. Kuvvetin dirence eşit olduğu durumda da, Aristoteles’e göre hareket olmaz. Oysa, bu durumda formülden çıkan sonuç 1’dir ve bu hareketin olduğunu gösterir.
2. Hareketi olanaklı kılan ortam, bir taraftan cismi iletirken diğer taraftan durdurur. Oysa bir şeyin aynı anda iki karşıt niteliğe sahip olması olanaklı değildir.
Aristoteles’in oluşturduğu bu fizik ve evren görüşü kendisinden sonra az çok değişime uğramışsa da uzun yıllar egemen olmuş ve Galileo’nun yaptığı çalışmalarla geçersiz hale getirilmiştir.
Aristoteles’ten önce de hayvanlar üzerinde araştırmalar yapan bilginler vardı, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles olmuştur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmış olduğu gözlemlerden çıkarmış olduğu bulguları, Historia Animalium, (Hayvan İncelemeleri) De Partibus Animalium (Hayanların Bölümleri Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanların Türeyişi Üzerine) adlı yapıtlarında toplamıştır; bu üç yapıt, birbirleriyle bağlantılıdır; ancak birincisi hayvanların tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.

Aristoteles, çalışmaları sırasında karşılaştırma yöntemini izlemiş ve bulguları belirlerken benzerliklerden ve farklılıklardan yararlanmıştır. Hayvanları, yaşamış oldukları çevre içerisinde inceleyen Aristoteles, Plinius’tan oldukça farklı bir tutum içerisindedir; sadece gözlem sonuçlarından yararlanmış ve önceki yapıtlardan derlemiş olduğu bulguları, kendi gözlemleri ile denetlemeyi ihmal etmemiştir. Rivayetlere güvenmemiş ve fil gibi, çok iyi tanımadığı hayvanlardan asla söz etmemiştir.
Aristoteles, De Partibus Animalium (Hayvanların Bölümleri Üzerineı) adlı eserinde doğru bir sınıflama yöntemi hakkında bilgiler vermiş ve hayvanları, kırmızı kan içerenler ve içermeyenler olmak üzere iki sınıfa taksim etmiştir :
I. Kırmızı Kanlı Olanlar (Sanguineous)
a. Doğuran dört ayaklılar. Bütün memeli hayvanlar bu guruba girmektedir; bunlara yarasalar ve yunuslar da dahildir.
b. Yumurtlayan dört ayaklılar. Bunlara kertenkele, kaplumbağa ve timsah dahildir.
c. Kuşlar ayaklarına göre sekiz alt gruba ayrılmıştır. Bu sınıflama onların ayak şekillerine ve beslenmelerine dayanılarak yapılmıştır.
d. Balıklar ise iskeletlerine göre iki kısma ayrılmıştır : kemik iskeletliler ve kıkırdak iskeletliler.
II.Kırmızı Kanlı Olmayanlar (Anaima)
a. Yumuşak vücutlu omurgasızlar.
b. Bir dış iskeletle kaplı olan yumuşak omurgasızlar.
c. Sert bir dış kabukla kaplı yumuşak omurgasızlar.
d. Böcekler; bunlar da sekiz kısma bölünmüştür.
Aristoteles, buradaki sekiz gruptan her birine kapsamlı cins (genus) ve onların alt bölümlerine ise cins veya tür adını vermiştir.

Ren Nehri ile ilgili destanlarin en taninmisi kuskusuz Nibelungen Destani’dir. Destan Ren Nehri kiyisinda , eski Worms sehri civarinda geçer.

Destanin en eski sekli elimize on üçüncü yüzyildan kalma bir el yazmasi ile ulasmistir. Ancak daha önceki dönemlerde söylenen Latince baladlarda içinden bölümlerin oldugu düsünülebilinir.

Pagan inançlari destan içinde sik yer almaktadir. Fakat ayni zamanda , Hristiyan inançlari ve törenleri de destanda bulunmaktadir. Bunun yaninda kral-senyör-vasal iliskisi de destanin Orta Çag’a ait izler tasidigini göstermektedir.

Nibelungen Destani Orta Çag boyunca çok popüler oldugu için , anlaticilarin, destanin içine , anlatildigi dönemin zevkine uygun motifler katmalari büyük olasiliktir.

Destanin bugünkü hali ile , on ikinci yüzyil sonlarinda tamamlandigi düsünülmektedir. Destan içinde bir çok anakronizm barindirmaktadir. Örnegin Dietrich bir antik çag kahramanidir . Bu destanda bulunma nedeni büyük olasilikla kimsenin yenemedigi Hagen’i yenip hapse atmak içindir.

Destanin günümüze ulasmis bir çok versiyonu vardir. Hepsinde konu ayni olmakla birlikte aralarinda farkliliklar da vardir.

Destanin Konusu

Destan , ‘çok eski zamanlarda’ , Niederland’da geçer. O zamanlar güçlü kral Siegmund’un krallik zamanina denk gelmektedir. Kraliçe ise güzel Siegelinde’dir.

Destanin en önemli kahramani Siegmund ve Siegelinde’nin ogullari Siegfried’dir. Siegfried daha genç yaslarinda , maceralara atilmak için , babasinin satosunu terk ederek yollara düser. Kilici olmadigi için elinde bir sopa ile köyleri kentleri dolasir durur.

Siegfried bir gün bir demirciye rastlar ve kiliç sahibi olabilmek için onun yaninda çalismak istedigini söyler. Mimir adindaki demirci bu teklifi kabul ederek ona yatacak yer ve yiyecek verir. Ertesi gün de yeni çiraginin bu isi yapip yapamayacagini sinamak için onu ocagin basina götürür ve eline en agir çekici verir. Siegfried bununla öyle bir vurur ki , örs topraga gömülür, demir parçalari etrafa saçilir. Buna kizan Mimir Siegfried’i kulagindan tutunca , Siegfried dayanamaz ve onu yere firlatir.

Bu yeni çiragindan nasil kurtulacagini bilemeyen Mimir yeni bir yol denemeye karar verir. Siegfried’i çagirir ve ondan, ormanin öteki ucundaki kömürcüden kömür getirmesini ister. Bunu söylerken yolu üzerindeki ejderhanin Siegfried’i öldürecegini ummaktadir.

Siegfried kendine yaptigi kilici alir ve yola koyulur . Tam kayaligin önünden geçerken ejderha saldirir. Siegfried bu saldiridan çevikligi sayesinde kurtulur ve önüne ilk gelen agaci sökerek canavarin kafasina firlatir. Agaci kökleri canavari sarinca , bundan yararlanan Siegfried diger agaçlari da onun üzerine firlatir. Daha sonra bunlari tutusturarak ejderhayi yakar.

Ejderha yanarken bedeninden bir yag akmaya baslar. Bu akan yag derecigine parmagini sokan Siegfried parmaginin ‘boynuz’ gibi sertlestigini görür. Bunun üzerine üstündekileri çikartarak bu yag ile bütün vücudunu yikar. Siegfried bu isi yaparken bir ihlamur agaci altinda durmaktadir ve agaçtan bir yaprak sirtina , iki omzunun arasina düserek oranin bu yag ile yikanmasini engeller. Iste bu yapragin disinda kalan hiç bir yere silah islemeyecektir , fakat Siegfried’in vücudunun da yara alabilecegi tek yer burasi olacaktir.

Kömürcünün yanina varan Siegfried , ona , Mimir ve arkadaslarinin daha önce sözünü ettikleri , agizindan atesler saçan ve üzeri pullarla kapli olan ejderhayi sorar. Kömürcü canavarin nerede oldugunu gösterir.

Artik Siegfried’i baska bir macera beklemektedir. Zorlu bir yolculuktan sonra , Siegfried ejderhanin bulundugu Nibelungen ülkesine varir. Burada Schilbung ve Niblung adinda iki kral hüküm sürmektedir. Bu iki kral ve onlara bagli savasçilar , çok büyük bir hazineyi de beklemektedirler.

Siegfried , sehrin girisine geldiginde ejderha ile karsilasir. Dövüsmeye baslarlar. Ejderha agizindan atesler çikartarak Siegfried’e saldirmaktadir. Sonunda Siegfried canavari öldürmeyi basarir. Canavarin attigi korkunç çigligi duyan Schilbung ve Niblung saklandiklari yerden çikarlar . Korkunç canavari öldüren kahramani tebrik ederler ve ondan , hazineyi aralarinda paylastirmasini isterler. Bunun karsiliginda ona bütün kiliçlarin en iyisi olan Balmung’u vereceklerdir. Bu büyük hazineyi , Siegfried krallar arasinda paylastirir. Fakat hirstan gözü dönmüs krallar bundan memnun olmazlar ve Siegfried’i hile yapmakla suçlarlar. Savasçilari toplayarak Siegfried’e saldirirlar. Yapilan dövüs sonrasi Siegfried iki krali ve bes yüz kadar savasçiyi öldürür. O anda dövüs alanina Tarnkappe ile cüce Alberic gelir. Öldürülen krallarin intikamini almak için Siegfried’e saldiran Alberic onu ugrastirsa da sonunda yenilir ve onun vasali olmak için and içer. Nibelungen ülkesi savasçilari da and içerek Siegfried’in hükmü altina girerler. Bütün Nibelungen hazinesi de onun olmustur. Fakat hazinede gözü olmayan Siegfried bu hazineden sadece tasli bir yüzük alir. Alberic ,bu yüzügün ugursuzluk getirecegini söyleyerek onu engellemeye çalisir. Fakat Siegfried onu dinlemez ve yüzügü parmagina takar . Bunun üzerine Alberic ona tehlikelerden korunmasi için Tarnkappe’yi verir.

Siegfried’in bundan sonra gidecegi yer Kuzey ülkeleridir ve buralarda maceradan maceraya kosar. Bunlardan birinde Danimarka krali ona Grani adinda bir at hediye eder.

Siegfried’in yolu Izlanda’ya kadar düser. Burada, bir dagin tepesinde alevleri gökyüzüne kadar yükselen bir ates görür. Daga çikar ve Grani alevlerin arasindan atlamayi basarir. Alevlerin arasinda bir sato bulunmaktadir. Siegfried satonun içine girdiginde içeride , zirhlar içinde uyumakta olan bir genç kiz ile karsilasir. Zirhlari çikartir ve genç kizi dudaklarindan öper. Bunun üzerine genç kiz uyanir ve kendine geldiginde hikayesini anlatmaya baslar. Adi Brunehild’dir . Wodan’in Walkyri’lerinden biri iken ona karsi geldigi için Wodan onu degnegi ile uyutmus ve bu satoya koymustur. Siegfried onu kurtarana kadar da uyumustur.

Siegfried bir kaç gün satoda kaldiktan sonra Brunehild ile vedalasir ve parmagindaki yüzügü ona birakarak ayrilir.

Siegfried sonunda babasinin satosuna döner. Siegmund ve Siegelinde ogullarinin dönüsünden çok mutlu olmuslardir ve bu Niederland’da ve baskent Xanten’de törenlerle kutlanir. Her yerden gelen sarkicilar Siegfried’in kahramanliklarini sarkilarla anlatirlar.Sarkicilar , bunun yaninda Burgond krali Gunther , güzel kardesi prenses Krimehild ve sadik vasalleri Hagen hakkinda da sarkilar söylerler. Siegfried’in içi bir anda Ren Nehri’nin ötesindeki bu ülkeye gidip bu insanlari tanima arzusu ile dolar. Senliklerin sonunda fikrini ailesine açar. Babasi önce razi olmasa da daha sonra oglunun yanina on iki sövalye alip gitmesi kosulu ile kabul eder. Siegfried ailesi ile vedalasarak ayrilir.

Burgond’larin ülkesinde kral Gunther’in kardesi Krimehild’in güzelligi dillere destandi . Krimehild kral Gunther’in ve ve diger iki erkek kardesi Gernot ve Giselher’in korumasi altinda büyümüstü.

Krimehild bir gece rüyasinda , kendi yetistirdigi sahinlerden birinin iki kartal tarafindan boguldugunu görmüstü . Bu rüyayi annesi Ute’ye açtiginda , annesi rüyasinda gördügü sahinin , en mutlu aninda kaybedecegi kocasi oldugunu söylemisti. Genç kiz da bunun üzerine evlenmemeye karar vermis ve bütün taliplerini geri çevirmisti.

Siegfried on iki sövalye ile birlikte Burgondlar’in ülkesine varir. Onlari gören Gunther , gelenlerin soylu kisiler oldugunu anlayarak hemen karsilanmalarini buyurur. Siegfried’i hiç görmemis olmasina ragmen kahramanliklarini bilen Hagen konuklarini büyük saygi ile karsilar. Siegfried önce dövüsmeyi düsünürse de onlarin bu konuksever davranislari karsisinda dayanamaz ve konuklari olmayi kabul eder .

Siegfried’in konuklugu bir sene sürmüstür. Bu bir sene boyunca Siegfried Krimehild’i hiç görmemistir. Fakat Krimehild gizlice savas oyunlarini seyretmis , Siegfried’i görmüs ve kalbi onun sevgisi ile dolmustu.

Bu arada Saxonlar’in ve Danimarka’nin krallari Burgondlar’a karsi savas açarlar. Siegfried bu savasta Burgondlar’in yaninda savasir ve iki düsman krali da esir etmeyi basarir. Haberciler Siegfried’in basarilarini bildirince Krimehild sevincini gizleyemez ve habercileri mükafatlandirir.

Gunther bu zaferi kutlamak için büyük senlikler düzenler. Iste bu senlikler sirasinda Siegfried sonunda Krimehild’i görür. Krimehild nedimeleri ile birlikte salona girdiginde Siegfried onu karsilar , elini uzatir Siegfried onunla beraberken hiç duymadigi duygulari tadacaktir.

Krimehild’i hiç bir zaman elde edemeyecegini düsünerek umutsuzluga kapilan Siegfried Burgond ülkesini terk etmeye karar verir. Tam gidecekken Giselher tarafindan caydirilarak kalmaya karar verir.

Sölenlerden birinde bir sarkici , bir adada yasayan güzel bir prensesin sarkisini söylemektedir. Ada Izlanda , prenses de Brunehild’dir. Brunehild taliplerini savas oyunlarina davet ediyor, rakip olarak da kendisi karsilarina çikiyordu. Brunehild en cesurlarini dahi yeniyor, oyunlardan kaçanlari öldürüyordu.

Gunther bunlari duyunca Izlanda’ya gidip Brunehild’i Burgondlar ülkesine getirmeye karar verir. Brunehild’i taniyan Siegfried onu vazgeçirmeye çalissa da basaramaz ve Gunther’in ricasi üzerine onunla gitmeye razi olur . Tek kosulu vardir ; Krimehild’i es olarak alacaktir. Gunther kabul eder.

Gunther ve Siegfried yanlarina Hagen’i ve kardesi Dankwart’i alarak yola çikarlar. On ikinci günün sabahi Brunehild’in satosuna varirlar. Brunehild onlari kabul eder.

Savas oyunlari basladiginda ise bir oyun oynarlar ; Siegfried Tarnkappe ile görünmez oluark Gunther’e yardim edip onun kazanmasini saglar. Böylece Gunther Brunehild’i de kazanir.

Gunther ve Siegfried Burgond ülkesine döndüklerinde coskuyla karsilanirlar. Siegfried Gunther’e verdigi sözü hatirlatir. Gunther kizkardesine sorar . Krimehild Gunther ile evlenmeyi kabul eder ve masaya birlikte otururlar. Bu Brunehild’e çok agir gelir ve aglamaya baslar. Gunther’e Siegfried’i Krimehild’e layik görmedigini ve Krimehild’in bir vasal ile evlenmemesi gerektigini söyler. Gunther ise kararlidir.

Gece olunca Gunther ile Brunehild odalarina çekilirler. Brunehild Gunther ile yatmak istemez , hatta onu havaya kaldirarak duvardaki bir kancaya takar. Gunther geceyi böyle geçirir. Sabaha dogru Brunehild aciyarak onu indirir. Gunther’in Brunehild’e sahip olmasi yine Tarnkappe ‘yi takarak görünmez olan Siegfried sayesinde olur. Bu arada Siegfried Brunehild’e verdigi yüzügü de alir ve döndügünde Krimehild’e verir.

Siegfried Krimehild ile evlendikten sonra onunla birlikte babasinin ülkesine döner. Çok mutlu olan kral Siegmund kralligini oglu Siegfried’e birakir.

Siegfried’in hükümdarligi on seneyi tamamlamistir. Krimehilde ona bir erkek çocuk verir ve adini Gunther koyarlar. Ayni sekilde Gunther ve Brunehild de ogullarinin adini Siegfried koyarlar.

Gunther ile Brunehild Worms’da , Siegfried ile Krimehild de Xanten’de mutlu yasamaktadirlar. Fakat Brunehild’in içi içini yemektedir çünkü Krimehild ve Siegfried’i görememektedir. Gunther’e onlari çagirmasini söyler , çünkü Siegfried hala onun vasalidir ve çagirilinca gelmek zorundadir. Gunther buna karsi çikar ve onlari ancak dostlari olarak davet edecegini söyler.

Siegfried bu daveti kabul eder ve bin sövalye ile yola çikarlar. Worms’a vardiklarinda Gunther onlari sevinçle karsilar.

On gün sakin geçer. On birinci gün , savas oyunlari tertip edilir . Iki kraliçe , Brunehild ve Krimehild yanyana otururlar. Her ikisi de kocalarini övmeye baslarlar. Fakat övmeyle baslayan tartisma siddetlenir ve birbirlerine küfür etmeye kadar varir. Dayanamayan Krimehild gerçegi söyler ; her seyi yapan Gunther degil Siegfried’dir. Burnehild inanamaz. O zaman Krimehild kanit olarak yüzügü gösterir. Brunehild yikilmistir. Olayi ögrenen Hagen intikam alacagina yemin eder. Siegfried’in öldürülmesi gerekmektedir. Önceleri buna karsi çikan Gunther sonunda razi olur. Siegfried’e bir oyun oynamaya karar verirler.

Sahte haberciler Saxon ve Danimarka krallarinin saldiriya geçeceklerini bildirir. Siegfried hemen sefere çikmaya karar verir. Hazirliklar tamamlandiginda , Hagen , Krimehild’e giderek nasil yardimci olabilecegini sorar. Krimehild Hagen’den kocasini korumasini ister . Siegfried ancak iki omuzunun arasindan yaralanabilmektedir; eger Hagen dikkat ederse Siegfried yara almadan dönebilecektir. Bunun için Krimehild Siegfried’in elbisesinin üzerine , tam o bölgeye bir haç diker. Hagen amacina ulasmistir.

Tam sefere çikacaklari zaman yine ayni haberciler gelerek baris yapildigini bildirirler. Bunun üzerine savasa gitmek yerine ava gitmeye karar verirler.

Krimehild kocasini engellemeye çalisir. Gece rüyasinda iki yaban domuzunun onu takip ettigini gördügünü ve çiçeklerin de kan kirmizisi oldugunu söyler. Siegfried onu dinlemez ve ava çikar.

Av sirasinda bir kaynagin yanina gelirler. Siegfried Hagen ile yarisarak kaynaga daha önce varir , su içmek için silahlarini çikartir. Gunther su içtikten sonra Siegfried de su içmek için egilir. Iste tam o anda Hagen mizragini alarak Siegfried’in elbisesinin üzerinde isli haçin üstüne , yani Siegfried’e silah isleyebilecek tek yere firlatir.

Bir anda neye ugradigini sasiran Siegfried silahlarini arar fakat bulamaz. Gücü tükenmistir. Hainlere lanet ederek yere yuvarlanir. Herkes onun yanina gelir. Gunther gözyasi dökecekken Siegfried onu engeller ve bu isi yapanin böyle davranmamasi gerektigini söyler. Daha sonra Hagen ve Gunther’e , onu öldürmekle kendi sonlarini hazirladiklarini söyler ve can verir. Etraftaki bütün çiçekler kan kirmizisina boyanmislardir.

Hagen Siegfried’in cesedini , kilise dönüsü bulsun diye Krimehild’in kapisina tasir. Usaklardan biri cesedi görerek , Kirmehild’in kapisinda bir sövalye cesedi oldugunu söyler. Krimehild onun kim oldugunu anlar ve agizindan kanlar akarak yere yigilir. Ayildiginda bu isi kimin yaptigini tahmin etmektedir.

Gunther’in bu isi haydutlarin yaptigini söylemesine ragmen ona inanmaz ve Hagen ile Gunther’den cesedin yanina yaklasarak masumiyetlerini göstermelerini ister. Gunther yaklastiginda bir sey olmaz fakat Hagen yaklastiginda yaralardan kan akmaya baslar.

Krimehilde kocasinin cesedi basinda üç gün üç gece bekler. Siegfried’i gömecekleri gün onu son bir kez daha görmek ister ve tabutu açtirir. Siegfried’in basini kaldirir , dudaklarindan son bir kere öper. Gözlerinden kanli yaslar akmaktadir. Daha sonra da bayilir kalir.

Krimehild , kendisine katedralin yaninda bir yer yaptirir. Her gün kocasinin mezarina aglamaya gitmektedir. Dört yil boyunca Gunther ile tek bir kelime bile konusmaz , Hagen’i görmek bile istememektedir. Hagen ise Nibelungen hazinesini getirmeyi düslemektedir. En sonunda Krimehild’i razi ederek hazineyi getirir. Krimehild , hazine gelince , herkese dagitmaya baslar. Krimehild’in çok fazla yandas kazancagindan korkan Gunther ve Hagen hazineyi Krimehild’in elinden alirlar. Gernot , hazinenin daha fazla bela getirmemesi için Ren nehrine atilmasi gerektigini söyler. Hagen bu görevi yerine getirir. Hazinenin battigi yeri bilen tek kisi oldugu için , bir gün onu yerinden çikarmayi ummaktadir.

Siegfried’in ölümünün üzerinden on üç sene geçmistir.Bu arada Hun krali Etzel’in de karisi ölmüstür. Etzel’e es olarak Krimehild’i almalarini söylerler. Etzel de sadik Rudiger’i elçi olarak Burgond ülkesine gönderir.

Gunther ve kardesleri bu teklifi memnuniyetle karsilarlar. Buna bir tek Hagen karsi çikar çünkü Krimehild’in güçlenmesinden korkmaktadir.

Krimehild önceleri bu teklife karsi çikmasina ragmen , Siegfried’in öcünü alabilmek amaci ile kabul eder ve kendine sadik olan Eckewert , bes yüz sövalyesi ve habercilerle birlikte Hun ülkesine dogru yola çikar.

Dügün Viyana’da olur. Daha sonra da Tuna Nehri’ni geçerek krallik merkezi Etzelbourg’a varirlar.

Aradan yedi yil geçmistir. Krimehild Etzel’e bir de erkek çocuk vermistir. Fakat herseye ragmen Krimehild’in içindeki intikam atesi sönmemistir.

Bir gün kralin yanina gelir ve ailesini görmek istedigini söyler. Krimehild’in oynamak istedigi oyunu anlamayan Etzel bu istegi kabul eder ve habercilerini Worms’a gönderir. Haberciler yola çikarken Krimehild özellikle Hgaen’in de gelmesini istedigini söyler.

Haber Worms’a ulastiginda Hagen tuzagi anlar, fakat Gunther gitmek istemektedir. Gunther ve kardeslerinin kararliliklari karsisinda , Hagen , korkak durumuna düsmemek için , gitmeyi kabul eder. Yanlarina kendilerine bagli binlerce sövalyeyi alarak yola çikarlar.

Haberciler döndügünde Krimehild ise sevinçlidir. Artik intikamini alabilecektir.

Gunther ve beraberindekiler Hun ülkesine vardiklarinda Rudiger tarafindan karsilanirlar. Rudiger ve bes yüz adami onlarin güvenliginden sorumlu olacaklardir. Yolda Hunlar arasinda yasayan Dietrich ile karsilasirlar. Dietrich onlara Krimehild’in yasinin hala sürdügünü söyler ve uyarir. Fakat dönmek için artik çok geçtir.

Etzel’in sarayina vardiklarinda Krimehild konuklarini yapmacik bir sevinç ile karsilar. Hagen’e ise Nibelungen hazinesini sorar. Hagen hazinenin dünyanin sonuna kadar Ren Nehri’nin dibinde kalacagini söyler. Krimehild hiddetlenir. Bütün konuklar tedirgin olurlar ve silahlarini birakmazlar. Hagen suçunu Krimehild’e itiraf eder fakat pisman degildir, o sadece görevini yapmistir. Hagen meydan okur , fakat kimse onunla dövüsmeye cesaret edemez.

Ertesi gün Hagen bütün adamlarina silahlarini yaninda bulundurmalarini çünkü dövüseceklerini söyler.

O gün turnuvalar sirasinda Burgond senyörü Volker bir Hun savasçisini öldürür. Ailesi intikam almak ister. Etzel zorla yatistirir.

Krimehild Burgondlar’i yok etmesi için Etzel’in kardesi Blödlin ile anlasir. Blödlin ilk önce Burgond komutani Dankward’i öldürmek ister. Fakat Dankward ondan önce davranir ve onu öldürür. Artik müthis bir dövüs baslamistir.

Dankwart olanlari Hagen’e haber verir. Hagen Etzel ve Krimehild’in oglunu öldürür ve yoluna çikan Hunlar’i öldürmeye baslar.

Artik olaylar kontrolden çikmaya baslamistir. Saray öldürülen Hunlar’in kanlari ile kirmiziya boyanmistir. Burgondlar’i korumaya çalisan Rudiger’in de öldürülmesi Hunlar’i çileden çikarir. Tecrübeli savasçi Hilderbrand’in da savasa girmesi ile Burgondlar’in sonu gelmistir. Hagen ve Gunther disinda hiç bir burgnd hayatta kalmamistir. Gunther de Dietrich tarafindan öldürülür. Hagen ise hapse atilir.

Krimehild Hagen’i zindanda bulur ve ondan Nibelungen hazinesini ister.Fakat Hagen yerini söylemez. Hazine sonsuza kadar Ren Nehri’nin dibinde kalmalidir. Krimehild Hagen’in yaninda Balmung’u görür. Kilici iki eliyle kavrar ve Hagen’in basini gövdesinden ayirir. Artik intikamini almistir.

Hildebrand bütün bu insanlarin ölümüne dayanamaz ve Krimehild’e saldirir. Kadinin bütün bagirmalarina ragmen onu orada öldürür.

Destan bütün “ölmesi gerekenlerin” ölümü ile son bulur.

Destan hakkinda :

Destan , ilk incelemeden de anlasilacagi gibi , farkli bir çok hikayenin ustaca birlesmesinden meydana gelmistir. Bu yüzden bir versiyonda olan bölün bir digerinde olmayabilir. Örnegin Siegfried’in Brunehild’i kurtarmasi bir çok versiyonda yoktur. Hatta daha sonra inceleyecegimiz Volsunga Saga’ya göre Krimehild’in annesi Siegfried’e Brunehild’i unutmasi için büyülü bir ilaç içirir. Bunun disinda destanda hem pagan ögelerin hem de Hristiyanliga ait motiflerin yer almasi , destanin yazildigi tarihi gösterdigi kadar , destanin farkli parçalardan meydana geldigini de göstermektedir.

Nibelungen Destani’nin kökeni de tartismalidir. Destanin Ren Nehri kiyilarinda dogdugunu söyleyenlerin yaninda , kökeninin daha kuzeyde , Iskandinavya’da oldugunu söyleyenler de vardir. Bize göre , destanin köken olarak kuzeyde dogmasi , sonra da içine Ren Nehri kiyilarina ait ögelerin katilmasi daha olasi gözükmektedir. Bunun en önemli kaniti daha sonra görecegimiz gibi kuzeyde bu destana kaynaklik eden daha eski destanlarin varligidir.

PARA POLİTİKASI AMAÇLARINDAN FİYAT İSTİKRARI VE EKONOMİK BÜYÜMENİN AÇIKLANMASI

KISA – KISA

FİYAT İSTİKRARI:Fiyat istikrarı amacına para değerinin korunması amacıda diyebiliriz.para değerinin istikrarında öncelikle paranın yurtiçi değeri anlaşılmaktadır.bilindiği gibi fiyatlar genel düzeyinin yıllık ortalama artışı enflasyon oranını verir.ancak daha gerçekçi bir yaklaşımla enflasyon oranının %1 ile %2 arasında tutulduğu bir ekonomide fiyat istikrarının olduğunu rahatça söyleyebiliriz.bu orandaki bir fiyat artışı tam istihdamda ve büyüyen bir ekonomide olağan karşılanabilir.gelişmekte olan ülkelerde ise yıllık%5 normal karşılanmaktadır.enflasyonun bu oranlar üzerine çıkması paranın servet biriktirme işlevinin sarsılmasına neden olabilir.özellikle paradan kaçış olgusu tasarruf oranını genellikle olumsuz yönde etkiler.ayrıca enflasyonun geliri yeniden dağıtıcı etkisinide unutmamak gerekir.yani enflasyon sabit gelirlilerin aleyhinde bir durum yaratır.bunun yanında serbest piyasa sisteminin işlerliğinin sürdürülebilmesi için fiyat mekanizmasının,enflasyonun bozucu etkilerinden korunması gerekir.aksi taktirde kaynaklar etkili ve verimli dağıtılamaz.

EKONOMİK BÜYÜME:Ekonomi politikasının amaçlarından biri olan büyüme 2.dünya savaşından sonra önem kazanmıştır.daha önceki dönemlerde büyüme,konjektür olgusundan ayrı düşünülmüyor,kısa dönemde ekonomik dalgalanmaların hafifletilmesi daha önemli bulunuyordu.2.dünya savaşından sonra uzun süreli ekonomik büyüme sorunuda ekonomi politikasının amaçlarından biri olmuştur.bilindiği gibi büyüme reel ve net hasıla artışlarıdır.emek arzındaki artış,doğal kaynakların verimliliğindeki artış,teknolojik gelişmeler,sermayenin verimliliğindeki artış büyüme oranını etkileyen faktörlerdir.gelişmekte olan ülkelerde büyüme kalkınma amacıyla birlikte ele alınmaktadır.kalkınma anlam olarak daha kapsamlıdır.kalkınma ekonomik yapıdaki değişiklik yanında sosyal kültürel ve politik yapıdaki değişiklikleride içerir.

TEORİK OLARAK BİRLİKTE ELE ALIRSAK BU POLİTİKALARI

Fiyat istikrarı—Ekonomik büyüme

Ekonomik büyümenin sağlanması için yeni ve üretken yatırımlarla mümkündür.ancak bu yatırımların gelir ve talep arttırıcı etkilerinin daha erken bir şekilde piyasaya yansıması,fiyat artışlarının artmasına yol açarak bu iki amacın çatışmasına neden oluyor.tüm bunlar fiyat istikrarını sağlamak için hiç yatırım yapılmamalı anlamında anlaşılmamalıdır.özellikle enflasyonist ortamlarda üretime dönüşü daha kısa zaman alan yatırımlara hız verilmesi,yatırım artışlarının talep artırcı etkilerinden başka politikalarla frenlenmesine çalışılmasına dikkat çekilmektedir.yukarıda saydığımız amaçlardan hangisinin daha öncelikli olduğu şeklinde bir sıralama ise kamu otoritelerinin tercihi olmaktadır.

ENFLASYON NEDİR – NEDEN KAYNAKLANIR?
Enflasyonun temel mekanizmaları, tarihi bir perspektif içinde Türkiye’de günümüze kadar olan gelişmelerin özeti.

Enflasyon genel fiyat seviyesindeki artış, ölçüsü TÜFE ve TEFE. Fiyat seviyesindeki artış neye kıyasla? Kullandığımız para birimine oranla.

Banknotlardan önce para altın, gümüş, bakır gibi kıymetli metallerden yapılıyordu. Tarih içinde, dünyada yeni altın ve gümüş madenlerinin keşfedildiği dönemlerde bu metaller ve bunlardan yapılan paralar cinsinden bir fiyat enflasyonu görüyoruz.

Yani başka bir açıdan parayı herhangi bir mal olarak düşünün – bunun arzı artarsa fiyatı düşer. Paranın fiyatının düşmesi de – paraya kıyasla diğer mal ve hizmetlerin fiyatının artması demek Cumhuriyet’ten önce, Osmanlı döneminde enflasyonun hızlandığı dönemler vardı. Paranın içindeki gümüş oranı düşürülüp daha fazla para basıldığı dönemlerde enflasyon artıyordu – Bu konuda Prof. Şevket Pamuk’un kitabını tavsiye ederiz. Şevket Pamuk paranın içindeki gümüş miktarını hesaplayarak fiyat seviyesine bakıyor, bu seviye hayli sabit – daha doğrusu diğer Akdeniz ülkeleriyle aynı seyrediyor. Yani enflasyon büyük ölçüde gümüş miktarını düşürerek piyasaya daha fazla para sürülmesiyle ortaya çıkıyor.

Peki Osmanlılar bunu niye yapıyorlardı diyeceksiniz. Cevap gayet basit. Devletin geliri giderini karşılayamadığı – genellikle savaş harcamaları olan – dönemlerde oluşan bütçe açığı ek para arzıyla karşılanıyordu. Bu tabii sadece Osmanlılara mahsus değildi.

Kağıt paranın ortaya çıkmasıyla durum bir bakıma kolaylaştı. Banknotların basım maliyeti üzerinde yazan rakama kıyasla çok düşük. Böylece Devlet dilediği kadar parayı basar piyasaya sürer. (Tabii bu arada sahte para basan kalpazanlara çok ağır cezalar vermek durumunda. )

İlk zamanlar Devletler kasalarındaki altın rezervlerine orantılı bir miktarda banknot basıyorlardı. Sonradan anlaşıldı ki paranın değerini esas tayin eden kasadaki altın değil, piyasaya sürülen paranın miktarı. Yani banknotları Devlet kasasındaki altın miktarı ile orantılı tutmanın esas işlevi piyasaya sürülen paranın miktarını kısıtlamak. Ekonomiyi çevirebilmek için belli miktarda para lazım. Ülkedeki toplam üretimi genel fiyat seviyesinden değerlendirirsek ve paranın elden ele dolaşım hızını sabit tutarsak, belirli bir miktar para stoku lazım. 
P*Y = M*V

Üretim (Y) artmadan bu para stokunu (M) artırırsak, paranın el değiştirme hızı (V) sabitse, fiyat seviyesi (P) yükselir – yani enflasyon meydana gelir. Başka değişle paranın fiyatı düşer. 
Modern ve bağımsız – otonom – bir merkez bankasının asli görevi fiyat istikrarını korumak. Bu kapsamda para arzını kontrol altında tutacak. Hazine, yani Devlet bana para bas ver ben harcayım dediği vakit – hayır – git sen harcamanı düşür yahut vergini arttır bütçeni öyle denkleştir – yapamıyorsan git piyasadan borçlan neticelerine de katlan diyecek.

Cumhuriyetin ilanından itibaren Türkiye sıkı bir maliye ve para politikası izliyordu. Yani Devlet bütçesi pek açık vermiyor ve para basarak finansman yolu zorlanmıyordu. Neticede II. Dünya savaşına kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin enflasyon problemi yoktu. Savaş yıllarında, allak bullak olan dünya ekonomisi Türkiye’yi de etkiledi ve ithal mallarındaki kıtlıklar neticesi yüksek bir enflasyon yaşandı. Savaş sonrası durum normale döndü. 1950-51 yıllarında enflasyon eksi yani negatifti.

1950li yıllarda Türkiye çok partili demokrasinin getirdiği hürriyetlerin yanısıra popülist politikalardan nasibini aldı. Devletin harcama furyası para basılarak finanse edilince 1954 de iki haneli enflasyona geçildi ve 1959’da enflasyon % 25’i aştı.

1960 müdahelesi bir rejim değişikliği ile bu süreci durdurdu. Devlet Planlama Teşkilatının kurulduğu, 5 yıllık kalkınma planlarının ciddiye alındığı bu dönemde ekonomi daha dengeli ve nisbeten daha hesaplı yürütüldü. 1970 yılına kadar enflasyon tek haneli olarak seyretti. Yalnız bunun yanıltıcı bir yönü de vardı. Bütçe açıkları yine para basarak finanse ediliyordu. KİT’ler tarafından üretilen malların fiyatları suni olarak düşük tutuluyor, KİT’lerin zararları bütçeye yansıyordu. Enflasyonist süreç yine alevlenmişti. İthal ikamesi yoluyla sanayileşme ithalatın kotalara tabii, döviz kurunun ise düşük tutulmasını içeriyordu. İhracatın yok denecek bir düzeyde olması, ekonomik büyümenin hızlandığı dönemlerde döviz rezervinin erimesine ve ülkede kıtlıklara yol açıyordu. 1971de politik sürece yeniden bir müdahele yaşandı. Saklı tutulan enflasyon ve baskı altındaki döviz kuru ayarlandı. Enflasyon artık iki haneliydi.  1973’te petrol fiyatları dört misli arrttı. Buna ilaveten Kıbrıs’a müdahele etme zorunluluğu Türkiye’ye önemli bir maliyet getirdi. Bu şokları tüketim ve yatırımından kısmadan, iç tasarrufu arttırmadan atlatmaya çalışan Türkiye 1979 gelinince zamanın deyimiyle “5 sente muhtaçtı”. Enflasyon patlayarak % 60 ‘ı geçmişti. Ama bu dahi gerçeği saklıyordu. Benzincilerde, tüpgazcılarda kuyruklar oluşmuştu.  Böylece gelindi 1980 liberalizasyon kararlarına ve politik sistem bunu sırtlayamayınca rejime yapılan müdaheleye. 24 Ocak 1980 kararları fiyatlar, döviz kuru, ithalat ve nihayet faizi piyasa koşullarına bırakan süreci başlattı. Serbest bırakılan fiyatlar ilk yıl % yüzü aştı, sonra % 30-40 düzeyinde bir platoya oturdu.  Türkiye 1970’lerde yapmaya direndiği kemer sıkma politikasını gerçekleştiriyordu. Uluslararası konjönktür açısından şanslıydı. 1980’lerin ilk borç batağına düşen ülke olunca ve dış borçların bir kısmının üzeri çizildi. Latin Amerika ülkelerinin çoğu aynı duruma birkaç sene sonra hep birlikte düştüklerinde işleri çok daha zor oldu. Borçlarının hafifletilmesi yıllar sürdü ve daha ağır bir kemer sıkma zorunda kaldılar.  24 Ocak 1980 kararlarıyla biri hariç, kademeli olarak, tüm fiyatlar piyasalara bırakılmıştı. Yani mallar, sermaye veya faiz vedöviz. Emek piyasasına gelince durum farklıydı. Orada pazarlık yasaktı. 1980-1987 arası reel ücretler % 60 düştü. Yani kemeri esasen ücretliler sıktı.  Politik süreç normalleşince bir yıl içinde ücretler tavana vurdu. Bu prensipte haklı bir telafiydi ama ekonomi için büyük bir şok demekti. Böylece enflasyon tekrar % 60-80 aralığına sıçradı.  Bu arada bütçe açığı ve bunun para basarak finansmanı nasıl gidiyor bakalım: Bütçe yine açık veriyor ve Hazine Merkez Bankası’ndan avans adı altında para istiyor, Merkez Bankası da parayı basıp veriyor, ama artık iş o kadar kolay değilBirinci neden, faizler serbest bırakılmış, artık vatandaş bankada vadeli hesaba iyi faiz alıyor. Vatandaş para cebinde erimesin diye parayı tutmuyor, faize veriyor. Nakitten kaçıyor. Satınalma gücünün elinden çalınmasını, yani enflasyon vergisini kısmen de olsa önlüyor.  İkincisi, vatandaş uyanmış, toplu iş sözleşmesi ve her türlü sözleşmede elinden geldiğince kendini enflasyona karşı korumak için fiyatını arttırıyor. Yani kendini enflasyona endekslemeye çalışıyor. 
Bu arada iş dünyası piyasadaki likiditeyi izliyor. Sadece iş dünyası değil, uluslararası finansman çevreleri ve kuruluşlar da para arzına, bilhassa Hazine’nin Merkez Bankası’ndan aldığı avansları yakın takibe alıyorlar. 
Faizlerin serbest bırakılmasıyla ilk defa bir finans piyasası oluşmaya başlıyor ve Devlet 1986da bütçeye yeni bir kaynak buluyor: Tahvil ve Bono ihracı. Bu sadece şirketlere değil, vatandaşa da repo yoluyla iyi faiz veren bir araç ve enflasyonau artıran doğrudan doğruya bir etkisi yok.

Bütçe açığının finansmanında gittikçe tahvil ve bono yoluyla borçlanma ağırlık kazanıyor. 1989’da dış sermaye hareketleri serbest bırakılıyor. Böylece dış yatırımcılar ve dışarda parası olan Türkler dövizi getirip bozdurup Devlet tahvili alıyor. Bu giren paraya “sıcak para” deniliyor, ama herkes memnun. 
Vatandaş artık döviz hesabı açabiliyor ve kısa zamanda mevduatın yarısı döviz hesabı haline geliyor. Devlet TL faizini düşürmeye kalktığında, para ya döviz hesabına ya dışarı kaçıyor.

Artık bütçe açığını para basarak kapatmak çok zor. Hazine’nin Merkez Bankası’ndan çektiği avans ve neticede nakit arzındaki artış yavaşlıyor….AMA enflasyonda düşme yok!!!!!! Kazanmış olduğu ivme devam ediyor. Başka bir deyimle enflasyon KRONİKLEŞMİŞ. Şirketler ve vatandaşlar bir sonraki dönemde enflasyonun önceki dönemlerdeki seviyesini devam ettireceğini bekliyorlar ve ellerinden geldiğince yaptıkları sözleşmelerde bu beklentilerini karşılamaya çalışıyorlar.

Durum böyleyken ve bütçe açığı devam ederken, Devlet borçlanabilmek için gittikçe daha yüksek bir reel faiz ödemek durumunda kalıyor. Çünkü Türkiye’nin riski artıyor. 1994 te bu denklemi değiştirmek hevesiyle piyasalar hiçe sayılıyor. Devlet tahvil ve bono ihalelerinde düşük faiz vermekte direniyor. Kimse almıyor. Hazine direniyor, borç almıyor ve onun yerine tekrar Merkez Bankası ve Devlet Bankalarının kaynakları zorlanıyor. Para dövize kaçıyor. Ani bir devalüasyonu önlemek için Merkez Bankası döviz satarak direniyor. Döviz rezervleri çabucak tükeniyor. Netice büyük bir devaluasyon ve krizin devamını önlemek için faizlerin tekrar piyasa koşullarına bırakılması. Bu Türkiye’ye pahalı bir ders oluyor. 1994 de GSMH %6 geriliyor. 
Nihayet 1997’de Hazine’nin Merkez Bankası’ndan avans alması kanuna bağlanarak tasfiye ediliyor. AMA enlasyon iyice yapışkanlaşmış, % 60-80’lik platosunda devam ediyor. 
Bu arada yüksek faiz ve iç ve dış sıcak para saadet zincirine devam ediyor. 1997 de Uzak Doğu mali krizi sarsıyor dünyayı ve tüm kalkınmakta olan ülkelerden para çıkışları oluyor. Paranın TL de durması ve dövize ve dışarı kaçmaması için daha da yüksek TL faizleri gerekiyor. Şirketler yatırım yapmıyor, parayı tahvile, repoya koyuyor. 
Tekrar kemerler sıkılıyor. Memur ve emekli aylıkları düşüyor, sosyal harcamalar ve altyapı yatırımları duruyor, faiz dışı bütçe dengeleniyor, ama faiz yükü denizin sonunun geldiğine işaret ediyor. 1998 başında enflasyonla mücadele ilk defa içtenlikle öncelik kazanıyor. Daha önceki stabilizasyon programlarına günü kurtarmak için itibar ediliyordu. İşe yaramadılar da değil. Türkiye 30 yıl % 30’la %100 arasında bir enflasyonla – hiperenflasyona gitmeden – bir dünya rekoru kırdı.

Arkasından Ağustos 1998 Rusya krizi. Bu Türkiye’ye daha yakın bir kriz. Hem dış yatırımcı kaçıyor, hem de Rus pazarı, bavuluyla birlikte 10-15 milyar dolarlık bir pazar kuruyor. Artık tek kaynak iç borçlanma. Faizler rekor.

Ağustos 1999 Türkiye depremle uyanıyor. Büyük manevi ve maddi bir kayıp ve bütçeye ek fatura 5-10 milyar dolar. Üstüne bir de Düzce sallanıyor. Artık tüm kesimler saadet zincirinin bittiğini görüyorlar. Herkes aynı sandalda ve sandal sallanıyor.

Buna ilaveten, dış ülkeler ve uluslarası kuruluşların insani tutumu Türkiye’de aşırı gururun yerini akılcılık ve iyi ilişkilere bırakıyor. Helsinki zirvesinde Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı takındığı anlamsız tutumunu düzeltmesi de bunda rol oynuyor.

1999 senesi sonlarında Türkiye tarihindeki en kapsamlı enflasyonla mücadele programını hazırlıyor ve Ocak ayında yürürlüğe koyuyor. İlk defa uluslararası kuruluşların uzmanlarıyla gerçek anlamda birlikte çalışılıyor. İlk defa bankacılık kesimi başta olmak üzere, özel sektör düşük enflasyon ortamında nasıl rekabet edeceklerinin hesaplarını yapmaya başlıyor. Enflasyon düşüyor…. 

Aralık 1999’da uygulamaya konulan “Enflasyonla Mücadele Programı” (Detaylar için TC Merkez Bankası ve Hazine’nin anlaşma ve açıklamalarını özetleyen ilgili bölümleri tıklayın.) 
Program esas olarak, kısa ve orta vadedede 1) bütçe disiplini getirmekte, 2) döviz kurundaki artışı bir programa bağlayarak önceden açıklamakta, 3) para arzını tayin eden Merkez Bankasi bilançosu üzerinde sınırlama getirmektedir. Bunlar hem enflasyonun çıkış noktasını kaynağında kurutmaya hem de enflasyonist beklentileri kırmaya yöneliktir. AMA, enflasyonu kalıcı olarak tek haneye düşürmek ancak yapısal reformlarla mümkün olacaktır. Enflasyonla Mücadele Programının orta ve uzun vadeli temelini oluşturan yapısal reformlar, özelleştirme, tarım, bankacılık, sosyal güvenlik, vergi sistemi gibi konularda verimlilik artışı ve etkin bir Devlet yapısı hedeflenmektedir.

Merkez Bankası’ndan enflasyon raporu Merkez Bankası’nın enflasyon dinamiğini belirleyen makroekonomik ve parasal gelişmeleri değerlendiren, “Enflasyon Raporu” yayımlandı. Merkez Bankası’ndan yapılan açıklamada, düzenli olarak yayınlanması planlanan raporla, kamuoyunun ve ekonomideki tüm kesimlerin genel ekonomik duruma ilişkin olarak aydınlatılmasının amaçlandığı ifade edildi. Açıklamada, şu görüşlere yer verildi: “Bu rapor aynı zamanda, para politikasının işleyiş mekanizmasına ilişkin değerlendirmeleri içermesinden dolayı, şeffaflık politikası çerçevesinde parasal otoritenin davranışlarını ve uygulanan para ve kur politikasının doğrudan yansımasının gözlendiği yer olan Merkez Bankası bilançosunun analizini kolaylaştırmayı da amaçlanıyor.

ENFLASYONLA MÜCADELEDE TÜKETİCİ

Piyasa ekonomisinin en önemli işlevlerinden biri fiyatlar vasıtasıyla mal ve hizmetlerin maliyet, arz ve talepleri hakkında bilgi vermek. Yüksek enflasyon ortamında herşeyin fiyatı sürekli arttığından, mal ve hizmetler ve bunlaru sağlayan değişik satıcılar arasından neyin ucuz, neyin pahalı olduğunu saptamak oldukça zor. Neticede göreli fiyatlar anlamını yitiriyor, tüketicinin umursamazlığı arttıkça da piyasanın denetimi asgariye iniyor. 
En dar gelirli vatandaşlarımız fiyat mukayeseleri yaparak çarşı pazarda hep “enflasyon dedektifliği” yapmakta. Ama eli biraz daha rahat olan ve vakti dar olan vatandaşımız fiyat mukayesesi yapmayı uzun zamandır bıraktı. 
“Enflasyonla Mücadele Kampanyası” bu konuda tüm vatandaşları göreve çağırıyor. Enflasyon düşüyor. Artık fiyatlara duyarlı olmak nafile bir çaba değil. Alış verişte biraz daha dikkatli ve duyarlı olursak, piyasalar tekrar fiyatları denetler hale gelir.

Bir tüketici olarak vatandaşlık görevimizi yaparken, piyasada usul ve kanunlara aykırı uygulamalarla da karşılaşabiliriz. Tüketicinin hakları değişik kanun ve yönetmeliklerle güvence altına alınmıştır. Yanlış olduğuna inandığımız durumlarda gerekli mercilere başvurmamız gerekir.

Enflasyonla Mücadele Kampanyası çerçevesinde kurulmakta olan İzleme Komitelerinden biri “Fiyatlar Komitesi”dir. Bu komite, fiyatların takibi yanısıra, tüketicilerin şikayetlerini yapacakları doğru merciler konusunda vatandaşı bilgilendirecektir.

FİYAT ENDEKSLERİNE İLİŞKİN BAZI TEKNİK ÖZELLİKLER

1. Bazı fiyat endekslerinde bir aydan diğerine oluşan hareketlerin temel belirleyicisi iktisadi nedenlerden çok, mevsimsel nedenler olabilmektedir. Bu nedenle, bu tür endekslerdeki hareketler değerlendirilirken, mevsimsel artış ve azalışların dikkate alınması yararlı olacaktır. Toptan eşya fiyat endeksi ele alındığında, mevsimsel hareketlerin en yoğun görüldüğü alt endeks grubu tarım sektörü olmaktadır. Buna karşılık, özel imalat sanayi fiyat endeksi ile kamu fiyat endeksinde belirgin bir mevsimsel hareketten söz etmek mümkün değildir. Tüketici endeksindeki mevsimsel hareketler de önemlidir; bu hareketler toptan eşya endeksindeki mevsimsel hareketlerden daha fazla, buna karşılık tarım endeksindeki mevsimsel hareketlerden daha azdır. Tüketici endeksinin alt gruplarında da mevsimsel hareketlerin önemi farklılaşabilmektedir.

2. Fiyat endekslerinde oluşan hareketlerin kimi zaman iktisadi nedenlerden kopmasına yol açan, sadece mevsimsel hareketler değildir. Toptan eşya fiyat endeksinin kamu fiyatları alt endeksindeki hareketler, bazı dönemlerde iktisadi nedenlerden bağımsız oluşabilmektedir. Yukarıda bu tür hareketlere ilişkin üç örnek verilmişti. Ancak, uzun dönemli ortalamalar alınarak incelenince, kamu fiyatlarındaki hareketlerin özel sektör fiyatlarındaki hareketler ile uyum içinde olduğu görülmektedir.

3. Tüketici fiyat endeksindeki dalgalanmalar, toptan eşya ve özel imalat sanayi

fiyat endekslerindeki dalgalanmalara kıyasla daha dar bir aralıkta gerçekleşmektedir. Bu olgu, bir anlamda, tüketici enflasyonundaki katılığın daha fazla olduğunu ifade etmektedir. Öte yandan, tüketici fiyat endeksindeki hareketler geniş halk kitleleri açısından diğer endekslerdeki hareketlere kıyasla daha önemlidir.

4. Temelde bu nedenlerden ötürü, Özel imalat sanayi fiyat endeksindeki ve tüketici fiyat endeksindeki dalgalanmalar önem kazanmaktadır. Özel imalat sanayi fiyat endeksi artış oranı, kimi zaman “çekirdek enflasyon” olarak adlandırılmaktadır. Bu endeksteki dalgalanmalar, çekirdek enflasyondaki dalgalanmaların kaba bir göstergesidir. Keza, tüketici fiyat endeksinin bazı alt grupları dışarıda tutularak bir “çekirdek tüketici enflasyonu” serisi türetmek de mümkündür.

Tüketici Enflasyon

Grafik 1: Tüketici Enflasyon

Türkiye’de Büyüme
2000 yılında “Enflasyonu Düşürme Programı”nın açıklanmasıyla, kura dayalı istikrar programı uygulayan diğer ülke örneklerinde de görüldüğü gibi, ekonomik faaliyetlerde bir canlanma gözlenmiştir. Bu gelişmede, 1999 yılında Türkiye ekonomisinde bir daralma süreci yaşanması da etkili olmuştur. Programın uygulamaya konulmasıyla birlikte kur belirsizliğinin ortadan kalkması, kamu maliyesine ilişkin önlemlerin yürürlüğe konulması ve Hazine’nin dış borçlanma imkanlarındaki artış sonucunda reel faizlerde hızlı bir düşüş yaşanmıştır. Faizlerdeki düşüş, hem servet etkisi yaratmış hem de tüketicilerin daha ucuz kredi imkanlarına kavuşmalarını sağlayarak tüketim harcamalarının artmasına neden olmuştur. Faizlerdeki düşüşün yanısıra, 1999 yılında ertelenen tüketim harcamalarının 2000 yılında gerçekleştirilmesi de büyüme ve ithalat artışına katkıda bulunmuştur. İktisat teorisinin kura dayalı istikrar programı uygulayan ülkelerde öngördüğü üzere, Türkiye’de de 2000 yılında özel tüketim harcamalarına en büyük katkı dayanıklı tüketim malları kaleminden gelmiştir.
İstikrarlı bir ekonomik ortamın sağlanması, yatırım harcamalarının, özellikle makina-teçhizat yatırımlarının, önemli ölçüde artmasına katkıda bulunmuştur. Reel faizlerin düştüğü, kurda istikrarın sağlandığı, sermaye girişinin ve gelecek dönem beklentilerinin olumlu olduğu bu ortamda firmalar hem sabit sermaye yatırımına hem de 1999 yılı daralmasında erittikleri ara malı stoklarının yenilenmesine gitmişlerdir.
Son bir nokta olarak, 2000 yılında turizm sektöründeki canlanma da büyümeyi olumlu yönde etkilemiştir.
Bu gelişmeler sonucunda, 2000 yılında GSMH yüzde 6,1, GSYİH ise yüzde 7,2 artmıştır. Toplam yurtiçi talep ise yüzde 9,6 oranında artış göstermiştir.
Kasım ve Şubat ayındaki krizler, ekonomide üretici ve tüketici güvenini önemli ölçüde olumsuz etkilemiştir. Firmaların ekonominin genel durumuna ilişkin beklentileri negatife dönüşmüş , kapasite kullanım oranlarında düşüş gözlenmiş ve 2001 yılının ilk üç ayında sanayi üretimi yüzde 2 oranında gerilemiştir. Faiz oranlarındaki hızlı yükseliş, Türk lirasının değer kaybı ve istihdam imkanlarındaki daralma tüketici güvenini olumsuz etkileyerek başta dayanıklı tüketim malları olmak üzere genel olarak tüketim harcamalarında gerilemeye neden olmuştur.
Şubat ayındaki kriz sonrasında alınan önlemler ve yeni ekonomik programın açıklanması, Nisan ayında mali piyasaların kısmen istikrara kavuşmasına ve toplumdaki tedirginliğin azalmasına katkıda bulunmuştur. Önümüzdeki günlerde, yeni ekonomik program çerçevesinde sağlanan dış desteğin kullanılmaya başlanması ile birlikte faiz ve döviz kurlarının istikrara kavuşması, üretici ve tüketici güveninin tekrar oluşması beklenmektedir. Böylece, 2001 yılının ilk yarısındaki hızlı daralma sürecinin, güven ortamının tekrar sağlanması ve rekabet gücündeki olumlu gelişme sonucunda; ihracatta ve turizm gelirlerindeki artışlara paralel olarak yılın ikinci yarısında yavaşlayacağı ve yıllık bazda reel GSMH’nın yüzde 3 oranında azalacağı tahmin edilmektedir.

Fiyat Gelişmeleri
2000 yılı sonunda enflasyon TEFE’ de yüzde 32,7, TÜFE’ de ise yüzde 39 olarak gerçekleşmiş ve son 14 yılın en düşük seviyelerine gerilemiştir. Bununla birlikte, yılsonu enflasyon oranları, 2000 yılı enflasyonu düşürme programı çerçevesinde TEFE için yüzde 20 TÜFE için ise yüzde 25 olarak öngörülen artış oranlarının üzerinde gerçekleşmiştir.
Türkiye Ekonomisi’nde döviz kurlarının fiyatlar üzerinde oldukça etkili olduğu bilinmektedir. 2000 yılı boyunca kur sepetinin değeri yüzde 20 artırılmasına rağmen enflasyon oranları bu artışın üzerinde kalmıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri Türkiye’de uzun süredir varolan enflasyonist ortamın yol açtığı geçmişe endeksleme alışkanlıklarının, bekleyişler yoluyla fiyatlar üzerinde katılık yaratmasıdır. Programın açıklanması ile hızla gerileyen enflasyon beklentileri, yapısal reformlardaki yavaşlama ve yılın ilk üç ayında gerçekleşen enflasyonun yüksekliği nedeniyle, Mayıs ayından itibaren durağan hale gelmiştir.
2000 yılı sonu TEFE ve TÜFE enflasyonunun hedeflenenden yüksek çıkmasının diğer bir önemli nedeni, kura dayalı istikrar programlarının hemen başında yaşanan, özellikle dayanıklı tüketim malları kaynaklı talep canlanmasıdır. Dayanıklı tüketim mallarına olan talep, iyimser ortam ile gerileyen kredi faizleri ve kur politikası nedeniyle cazip hale gelen dayanıklı tüketim malları fiyatları, iç talepte homojen olmamakla birlikte belirgin bir canlanmaya yol açmıştır. Bununla birlikte, özellikle özel imalat sanayi fiyatlarının ABD Dolarındaki değişmelerden Euro’ya göre daha fazla etkilenmesi ve 2000 yılının özellikle ilk üç çeyreğinde ABD Dolarının Euro karşısında değer kazanması, uygulanan kur politikasının maliyet azaltıcı etkisini olumsuz yönde etkilemiştir.
Kasım ayında yaşanan kriz ile birlikte yükselen faiz oranları, 2000 yılı sonuna doğru başlayan talep daralmasını hızlandırmış ve 2001 yılının ilk iki ayında TEFE ve TÜFE artış oranları düşük seviyelerde gerçekleşmiştir. Ancak Şubat ayı sonunda kurların dalgalanmaya bırakılmasıyla üretim maliyetleri üzerinde baskı artmış, 2000 yılı boyunca döviz kuruyla birebir oranda kontrollü bir şekilde artan kamu fiyatlarının Mart ayında yüksek oranda artırılması sonucunda aylık enflasyon TÜFE’ de yüzde 6,1, TEFE’ de ise yüzde 10,1 olarak gerçekleşmiştir. Söz konusu ayarlamaların etkisi Nisan ayında da devam etmiş ve Nisan ayında TEFE yüzde 14,4, TÜFE ise yüzde 10,3 oranında yükselmiştir.
Mart ayında, iç talepteki daralma ve stokların henüz eritilememesi nedenleriyle kur ve maliyet artışlarının özellikle perakende fiyatlara tam olarak yansıtılamadığı görülmekle birlikte, Nisan ayında kurdaki sıçramanın fiyatlara daha çok yansıtıldığı gözlenmektedir. TEFE’deki artışın son iki ay boyunca TÜFE’den oldukça yüksek olması iç talep yetersizliğinin en önemli göstergesidir.
Maliyet baskısı nedeniyle, önümüzdeki aylarda da tüketici fiyat artış hızının, Mart-Nisan aylarının önemli oranda gerisinde olmakla birlikte, sürmesi beklenmektedir. Ancak, uygulanan politikaların faiz ve döviz kurlarını istikrara kavuşturması ve mevsimsel nedenlerin etkisiyle, üçüncü üç aylık dönemde, tüketici fiyat artış hızının yavaşlayıp, yılın son üç aylık döneminde de mevsimsellikten arındırılmış tüketici fiyat artış hızının aylık yüzde 2’lere düşmesi hedeflenmektedir. Böylece, yıl sonunda, TÜFE artış oranının yüzde 52,5 olmasını öngörmekteyiz. Burada vurgulamak istediğim en önemli unsur, 2001 yılı süresince, programın en temel makroekonomik parametresi olan enflasyon oranı öngörüsünü etkileyecek en önemli etkenin elbette ki, program tasarlanırken belirlenen hedef ve politikaların uyumlu bir şekilde gerçekleştirilmesi gereğidir. Bu bağlamda, para politikası uygulaması; sıkı maliye politikası çerçevesinde hedeflenen faizdışı fazlaya ulaşılması, öngörülen enflasyonla uyumlu gelirler politikası ve dış desteğin etkin kullanımı ile faiz ve döviz kurlarında sağlanacak istikrar, 2001 yılı enflasyon öngörüsüne ulaşılmasına katkıda bulunacak temel unsurlardır.
22 ŞUBAT SONRASI DÖNEMDE PARA POLİTİKASI UYGULAMALARI
Daha önceki konuşmalarımda, özellikle de Genel Kurul konuşmamda belirttiğim gibi, Şubat ayındaki kriz, Kasım ayından sonra artan mali kırılganlığın da etkisiyle doğrudan yerli paraya karşı bir atak şeklinde kendini göstermiştir.
Mevcut kur politikasının sürdürülmesinin, bankacılık sisteminin sorunlarını daha da ağırlaştıracağı ve ekonomi üzerine ek yükler getireceği de gözönünde tutularak, 22 Şubat tarihinde Türk lirası yabancı para birimleri karşısında dalgalanmaya bırakılmıştır. 21. 21. 22 Şubat tarihinde yaklaşık net 5 milyar ABD Doları tutarındaki döviz rezerv kaybı ve dalgalı kur rejimine geçilmesi ile birlikte para ve kur politikası uygulaması ve kriz yönetimi yeni bir boyut kazanmıştır. Kur artış oranlarının daha önceden açıklandığı sabit kur veya benzeri kur politikası uygulayan ülke deneyimlerinde de gözlendiği gibi, kurun dalgalanmaya bırakılmasıyla birlikte, serbest piyasa döviz kuru oranları beklenildiği üzere hızlı bir şekilde yükselmiş ve kurlarda önemli ölçülerde dalgalanma gözlenmiştir.
Kurların dalgalanmaya bırakılmasını izleyen iki gün içinde ihale yöntemiyle açık piyasa işlemi yapılmamış, Merkez Bankası gerekli likiditeyi kotasyon ve doğrudan alım yöntemleriyle açık piyasa işlemleri ve, Bankalararası Para Piyasası’nda Türk Lirası satmak yoluyla karşılamıştır. Bu iki gün içinde Merkez Bankası piyasa fonlamasını yüksek faiz oranlarından gerçekleştirmiştir. Yine 22 Şubat’tan itibaren, Merkez Bankası gün sonunda döviz piyasalarında gerçekleşen işlemlerin alış ve satışlarının ortalamasını geçmiş yıllarda olduğu gibi referans kur değeri olarak açıklamaya başlamıştır.
26 Şubat’tan itibaren bankacılık sistemine yeniden işlerlik kazandırılması ve ödemeler sistemindeki tıkanıklıkların aşılması amacıyla Merkez Bankası piyasalara aktif olarak müdahale etmeye başlamıştır. Bu çerçevede, Merkez Bankası tarafından kısa vadeli faizlere efektif tavan değerleri getirilmiş, sistem içindeki likidite akışkanlığı göreli olarak artırılmıştır. Bu dönemde, açık piyasa işlemleri penceresinden yapılan fonlamanın temel işlevi, geçmişte olduğu gibi, daha çok kamu bankaları ve TMSF bünyesindeki bankaların vadeleri gelen repo işlemlerini yenilemek olmuştur. Ayrıca, 26 Şubat tarihinde, Bankalararası Para Piyasası’nda Merkez Bankası kotasyonları daha önceki çok yüksek seviyelerden yüzde 150 seviyesine çekilmiş, ilerleyen dönemlerde yüzde 110 seviyesine kadar indirilmiştir. Ek olarak, Merkez Bankası hem bankaların kendi aralarında daha fazla döviz depo işlemleri yapmalarına olanak tanımış hem de bankalara döviz depo satış işlemleri yaparak, bankaların dış yükümlülüklerini yerine getirebilmelerine destek olmuştur.
12 Mart tarihinden itibaren, Merkez Bankası, gecelik vadede yoğunlaşan fonlamasının yanısıra açık piyasa işlemleri ile 7 günlük vadede de fonlama yapmaya başlamıştır. 12 Mart-21 Mart döneminde, toplam Merkez Bankası fonlaması içinde gecelik vadedeki işlemlerin payı kademeli olarak azaltılmış ve 26 Mart tarihinden itibaren fonlama 7 ve 14 günlük vadelerde gerçekleştirilmeye başlanmıştır. 12 Mart tarihinden günümüze kadar olan dönemde, Merkez Bankası fonlaması büyük oranda açık piyasa işlemleri aracılığıyla ve kotasyon yöntemiyle gerçekleştirilen repo işlemleriyle yapılmıştır. Bu dönem içinde değişik vadelerdeki fonlama yüzde 80-90 aralığında yapılmış, zaman içinde kotasyon oranlarında indirime gidilmiştir.
Türk Lirası piyasalarında yapılanlara ek olarak, 29 Mart 2001 tarihinden itibaren, Merkez Bankası döviz alım-satım ihaleleri uygulamasını başlatarak bankaların kısa dönemli döviz yükümlülüklerini yerine getirmelerine destek olmuştur. İhale yöntemiyle yapılan döviz satımlarının temel amacı, dalgalı döviz kuru rejiminin işleyişine müdahale etmeden, döviz piyasasında likiditenin çok fazla sıkıştığı kriz sonrası dönemde, döviz talebindeki küçük oranlı artışlara, döviz kurlarının hızlı ve yüksek oranlı tepki vermesini daha şeffaf bir politika çerçevesinde sınırlamak olmuştur.
Öte yandan, Şubat krizi sonrası dönemde İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Repo-Ters Repo Pazarında ve Bankalararası Para Piyasası’nda yapılan işlemlerle piyasadan fazla likidite çekilmeye başlanmıştır. Sözkonusu işlemler gecelik vadeden 1 aylık vadeye kadar değişen vadelerde gerçekleştirilmiş, faiz oranları yüzde 77-92 aralığında belirlenmiştir. Bu uygulamalar çerçevesinde, Merkez Bankası kısa dönemli faizler üzerinde büyük oranda belirleyici olmuştur.
Bu bağlamda kriz sonrası dönemde Merkez Bankası ödemeler sisteminin işler hale getirilmesine öncelik vererek, sistemin Türk lirası ihtiyacını karşılamıştır. Bunun yanısıra, yapılan döviz depo işlemleri, doğrudan müdahaleler ve 29 Mart tarihinden itibaren uygulamaya konulan döviz satım ihaleleri, bankacılık kesiminin dış yükümlülüklerini karşılamalarını kolaylaştırmıştır.

PARA POLİTİKASININ AMAÇLARI VE ÇERÇEVESİNİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Konuşmamın bu bölümünde, kısa ve orta vadede para politikasının amaçları ve çerçevesini etkileyecek faktörlere ilişkin bilgi vermek istiyorum.

Yukarıda belirttiğim gibi, Şubat krizinin hemen sonrasından bugüne kadar uygulanan politika, finansal istikrarı sağlamaya yönelik idi. Önümüzdeki kısa dönemde ise dalgalanmaya bırakılan döviz kurlarının enflasyonist etkisini en aza indirgemeye yönelik tutarlı bir para politikasını uygulamak Merkez Bankası’nın öncelikleri arasındadır. Orta vadede ise para politikasının nihai politika amacı fiyat istikrarı olarak belirginleşecektir. Kriz döneminde öncelikli uygulamalar olan mali piyasalardaki istikrarı korumak ve ödemeler sisteminin etkin olarak işleyişini sürdürmesine yönelik politikalar ise kısa ve orta vadedeki para politikalarını destekleyen unsurlar olacaktır.

2001 yılının kalan bölümünde uygulanacak para politikasının çerçevesini etkileyecek en temel konular;
a. a. Bankacılık sektörü ile ilgili yapılan operasyonların Merkez Bankası’nın operasyonel hedef büyüklüğü olan “Net İç Varlıklar” üzerine getirdiği sınırlamalar,

b. b. Ek dış finansmanın miktarı, zamanlaması ve Merkez Bankası rezervleri ile konsolide bütçe finasmanı arasındaki dağılımı,

c. c. Konsolide bütçenin iç ve dış finansman ihtiyacındaki artış ve bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması ile ilgili politikaların kamu finansmanına getirdiği ilave yükler sonucunda iç borç stokundaki artış,
olarak görülmektedir.

MAKRO GÖSTERGELER

DİE TÜKETİCİ ENDEKSİ

DİE TOPTAN EŞYA ENDEKSİ

2003 YILI

2002 YILI

2003 YILI

2002 YILI

AY ADI

AYLIK

YILLIK

AYLIK

YILLIK

AYLIK

YILLIK

AYLIK

YILLIK

Ocak

Şubat

Mart

Nisan

Mayıs

Haziran

Temmuz

Ağustos

Eylül

Ekim

Kasım

Aralık

% 2,6

% 26,4

% 2,3

% 27

% 3,1

% 29,4

% 2,1

% 29,5

% 1,6

% 30,7

% 5,3

% 73,2

% 1,8

% 73,1

% 1,2

% 65,1

% 2,1

% 52,7

% 0,6

% 46,2

% 0,6

% 42,6

% 1,4

% 41,3

% 2,2

% 40,2

% 3,5

% 37

% 3,3

% 33,4

% 2,9

% 31,8

% 1,6

% 29,7

% 5,6

% 32,6

% 3,1

% 33,4

% 3,2

% 35,2

% 1,8

% 35,1

% -0,6

% 33,7

% 4,2

% 92

% 2,6

% 91,8

% 1,9

% 77,5

% 1,8

% 58

% 0,4

% 49,3

% 1,2

% 46,8

% 2,7

% 45,9

% 2,1

% 43,9

% 3,1

% 40,9

% 3,1

% 36,1

% 1,6

% 32,8

% 2,6

% 30,8

TÜRKİYE’DE PARA POLİTİKALARI

1980 öncesinde Türkiye’de, enflasyon büyük ölçüde talepten kaynaklanmaktaydı. 24 Ocak 1980 yılında alman istikrar kararlarıyla daha önceki planların dışında bir iktisat politikası yürürlüğe konulmuştur. 1980 yılı programının amacı “Türkiye’nin yaşamakta olduğu hızlı enflasyon sürecinin denetim altına alınması ve enflasyon hızının tedricen yavaşlatılması” olarak belirlenmiştir. 4 Haziran 1980’den itibaren faiz oranlarının serbest bırakılmasıyla, kredi alan sektörlerin finansman maliyeti artmıştır. Bu, çoğunlukla yabancı kaynakla çalışan işletmeleri olumsuz olarak etkilemiştir. Banka kredilerinin dönüş oranında azalma, bankacılığı, daha geniş olarak Türk Mali Sistemini bunalıma sürükleyen önemli faktörlerden biri olmuştur. Mevduat faizleri serbest bırakıldıktan sonra banker kuruluşların, faiz oranlarını bankaların uyguladıkları faiz oranlarının çok üzerinde belirleyerek fonların önemli bir kısmını toplamaları ve bu fonların etkin kullanılamaması 1982 yılında banker krizine neden olmuş, finansal sisteme olan güven sarsılmıştır. Bu gelişmelerden sonra mevduat faiz oranları tekrar Merkez Bankası tarafından belirlenmeye başlanmıştır.

1986 yılı para politikası uygulaması acısından bir geçiş döneminin başlangıcı olmuştur. Para politikasında özel ve kamu kesiminin portföy yapısına doğrudan müdahale yerine, toplam rezervlerin kontrolüne yönelik para ve kredi politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Kamu finansman açıklarının Merkez Bankası kaynaklarından karşılanmasının likidite üzerinde yarattığı olumsuz etkiler nedeniyle finansmanın iç borçlanma ile karşılanması çerçevesinde Hazine, ihaleli bono ve tahvil satışına başlamıştır. Sermaye piyasasının gelişiminin sağlanması amacıyla İMKB faaliyete geçmiş, döviz piyasalarında istikrarın sağlanması amacıyla zorunlu döviz devirleri, döviz pozisyonu, likidite oranı ve kur riski oranı ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Bütün bu gelişmeler açık piyasa işlemlerinin yapılabilmesi için gerekli altyapıyı hazırlamış ve 4 Şubat 1987 tarihinden itibaren açık piyasa işlemleri, para politikası aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

1987’de kamu açıklarının artması ve enflasyonun yükselmeye başlaması mali piyasalardaki dengesizliği artırmış ve Türk parasından kaçma eğilimini güçlendirmiştir. Bu nedenle 1988 yılının Şubat ayında gerekli önlemler alınmıştır. Bu önlemlerin amacı, TL cinsinden tasarrufların çekiciliğini ve dolayısıyla TL’ye olan talebi artırmak, ithalatı yavaşlatıp ihracatı canlandırmak ve kamu harcamalarını kısarak ekonomideki aşırı ısınmayı soğutmak biçiminde özetlenebilir.

Kamusal ürün fiyatlarımı bir ay içinde %20 oranında artması, özel kesimin fiyat politikalarını büyük ölçüde etkilemiş ve ekonomi, hızlı fiyat artışları dönemine girmiştir; sonuçta mali piyasada dengesizlikler tekrar baş göstermiştir. Döviz talebinin hızla artmasıyla resmi kur ile piyasa kuru arasındaki fark açılmaya başlamıştır. Bu dengesizlikleri gidermek amacıyla mevduat faizleri tümüyle serbest bırakılmıştır. Bu da finansman maliyetinin artması ve ekonomideki daralmanın 1989 yılına uzamasında önemli bir etken olmuştur.

1990 yılında uygulamaya konan para programı ise orta vadeli olup 1990-1994 dönemini kapsamaktadır. Fakat ülkede meydana gelen gelişmeler nedeniyle bir takım aksamalar olmuştur. Körfez krizi nedeniyle 1991 yılında para programı açıklanmamış, 1992 yılında ise açıklanmış ancak kamu kesimine kullandırılan kredilerin artması nedeniyle hedeflere ulaşılamamıştır.

1994 krizinde ise enflasyon o güne kadarki en yüksek seviyesine (%144) yükselmiş ve ekonomideki dengesizlikler daha da artmıştır. Kamu finansman açıklarından ve diğer bazı faktörlerden kaynaklanan yüksek enflasyonu önleyecek ve ekonomide istikrarı sağlayacak etkin para ve maliye politikaları uygulanamamıştır.

1995 yılında IMF ile imzalanan stand-by anlaşmasına göre kur politikası, daha önceki dönemlerde olduğu gibi enflasyonla mücadelede nominal çıpa görevini üstlenmiş, enflasyon kadar veya daha az bir kur artışı öngörülmüştür. 1995 yılının sonundaki erken genel seçim nedeniyle, para politikası doğrudan piyasalarda istikrarı sağlamaya çalışmıştır. Seçimle birlikte IMF anlaşması sona erdirilmiştir.

1996 yılında para politikası tekrar finansal piyasalarda istikrarı sağlamaya yönelmiştir. Bu dönemlerde, artan belirsizlikler, piyasalarda istikran, enflasyonla mücadelenin önüne geçirmiştir. 1997 yılında para politikası, 1996 yılındaki uygulamanın benzeri şekilde yürütülmüş, piyasalarda istikrar ana hedef olurken kur politikası, enflasyon öngörülerine uygun olarak yürütülmüştür

1998 yılında; bir taraftan finansal piyasalarda istikrar gözetilmeye devam edilirken, diğer taraftan enflasyonla mücadele, para politikası amaçları arasına alınmıştır. 26 Haziran 1998 tarihinde IMF ile “Yakından İzleme Anlaşması” imzalanmış ve 1998 yılının ikinci yarısında yaşanan uluslararası krizler ile birlikte hedeflerde revizyona gidilmiştir.

1999 yılının ilk aylarındaki para politikası 1998 yılında uygulanan programın devamı niteliğindedir. Nisan ayındaki seçimlerden sonra belirsizliklerin azalmasıyla birlikte, 1999 yılı sonunda IMF ile bir “stand-by” anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre, enflasyonun 2002 yılı sonunda tek haneli rakamlara indirilmesi hedeflenmiş ve diğer politikaların da bu hedefle uyum içinde olması esas alınmıştır. Bu nedenle, l $ ve 0.77 €’dan oluşan kur sepetinin günlük değeri bir yıllık dönem için açıklanmış ve 18 aylık sürenin sonunda kurun yine 18 aylık bir süreyi kapsayan dönemde giderek genişleyen bir bant içerisinde hareket etmesi öngörülmüştür.

2000 yılı başında uygulamaya konan ve üç yıllık bir dönemi kapsaması düşünülen program, 2000 Kasım ve 2001 Şubat aylarında yaşanan krizler sonrasında, kur politikası gibi temel bazı kriterleri sürdürülemediğinden dolayı sona erdirilmiştir. 2001 yılında Şubat ayından sonra “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” uygulamaya konulmuştur. Programın temel amaçları; bankacılık sektörüne ilişkin tedbirlerin süratle alınarak mali piyasalardaki belirsizliğin azaltılması, buna bağlı olarak faiz oranları ile döviz kurlarında istikrarın sağlanması, iktisadi etkinliği sağlayacak yapısal reformların gerçekleştirilmesi, makroekonomik politikaların enflasyonla mücadelede etkin bir şekilde kullanılması ve sürdürülebilir büyüme ortamının temin edilmesi olarak belirtilmiştir. Bu çerçevede, kamu cesiminin artan borç yükünün sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulması amacıyla maliye politikası daha da sıkılaştırılmış, para politikasında Merkez Bankası’nın kısa vadeli faiz oranları üzerindeki etkisi artırılmış ve dalgalı kur sistemine geçilmiştir.

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’ye yönelik terörist saldırının ardından iç ve dış mali piyasalarda gözlenen istikrarsızlık, bunun etkisiyle Hazine’nin ek d ş finansman ihtiyacındaki artış ve enflasyonun öngörülenin üzerinde gerçekleşmesi dikkate alınarak 2002 yılı başında program 2002-2004 yıllarını kapsayacak şekilde revize edilmiştir.

2002 yılında, makroekonomik hedeflere uyumlu bir parasal genişlemenin ötesine geçmemek ve geçilmeyeceğine piyasaları ikna etmek amacıyla parasal hedefleme politikası uygulanmıştır.

2002 yılının ilk dört ayında, uygulanmakta olan ekonomik programın kararlılıkla sürdürülmesi ve programın IMF tarafından ek kaynak ile desteklenmesi programa olan güveni artırmış ve iç borcun çevrilebilirliğine ilişkin kaygılar ortadan kaldırılmıştır. Merkez Bankası, gecelik faiz oranlarını kademeli olarak düşürmüş, Ocak – Nisan 2002 döneminde gecelik borçlanma faiz oranı %59’dan %48’e, borç verme faiz oranı ise, %62’den %55’e gerilemiştir. Bu süreç içerisinde Merkez Bankası’nın özerkliğini sağlayacak mevzuat değişiklikleri de gerçekleştirilmiştir.

Mayıs ayında başlayan olumsuz politik gelişmelerle ve Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde önemli bir adım olan Uyum Yasaları’nın kabulünde çıkan anlaşmazlıklar yılın ilk aylarında yaşanan ekonomik gelişmenin devamını engellemiştir. Ancak, seçim tarihinin belirlenmesi, Avrupa Birliği Uyum Yasaları’nın kabul edilmesi ve ekonomik programın genel seçimden sonra da sürdürüleceğine ilişkin güvenin sağlanması, siyasi belirsizliği azaltmış ve seçim sonuçları da piyasalarca olumlu karşılanmıştır.

“Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” 2003 yılında da uygulanmaya devam edilmektedir. Merkez Bankası 2003 yılı başında, yıl için hedeflerini şu şekilde açıklamıştır:

– 2003 yılı enflasyon oranı %20 ve GSMH büyüme oranı %5 olarak hedeflenmiştir.

– Para tabanı ek bir çıpa işlevi görecektir.

– Kısa dönemde faiz oram gelecek dönemde beklenen enflasyon oranına göre belirlenecektir.

– Teknik alt yapısı tamamlanmış olan enflasyon hedeflemesi rejimine geçilecektir.

– Programın temel taşlarından biri olan faiz dışı fazla hedefine ulaşılması Merkez Bankası’nın fiyat istikrarı ve sürdürülebilir büyüme gerçekleştirmesi için gereklidir.

– Dalgalı kur rejimine 2003 yılında da devam edilecek, kurlar piyasa koşullarına göre oluşacaktır.

– Merkez Bankası “Borç Veren Son Merci” olma niteliğini sürdürecektir.

– Vadeli işlemler piyasasının etkin hale getirilmesine destek verecektir.

– Daha önce operasyonel yapısında önemli değişiklikler olan para politikasında 2003 yılı için değişiklik yapılmayacaktır.

2003 yılının ilk dört ayında gerçekleşenler incelendiğinde hükümetin hedefler doğrultusunda ilerlediği görülmektedir. Ancak maliyetlerdeki yükselişler nedeniyle 2003 yılı Ocak ayında, TEFE’de %5,6 ve TÜFE’de %2,6 olarak gerçekleşen enflasyon beklentilerin üzerinde olmuştur. Şubat ayıyla birlikte düşüşe geçen fiyat artışlarında, kamu kesimi enflasyonu aşırı yükseltecek kararlardan kaçınmaktadır. Hükümetin bu yönde kararlı olması enflasyon üzerindeki baskıyı devam ettirerek Nisan ayında beklentilerin çok altında TEFE’de %1,8, TÜFE’de ise %2,1 düzeyinde artış gerçekleşmiştir. Bunla birlikte, dört aylık gerçekleşen enflasyona bakıldığında, TEFE’deki %13,9 ve TÜFE’deki %9,9 oranlarındaki artışların yıllık %20 olan enflasyon hedefinin üzerinde olacağı tahmin edilmektedir. 2003 yılında Ocak ayından bu yana ABD Doları, TL karşısında %5 oranında değer kaybederken, Euro %13 oranında değer kazanmıştır. Faizlere bakıldığında ise, 2002 yılı sonu itibariyle gecelik borç alma faiz oranını %44, borç verme faiz oranını %51 olarak belirleyen Merkez Bankası, 3 puanlık indirimle borç alma faiz oranını %41’e borç verme faiz oranında %48’e düşürdüğü görülmektedir.

Son 23 yıl boyunca: 24 Ocak 1980 kararlan sonucunda oluşan serbest piyasa koşulları Türkiye ekonomisini ve dolayısıyla para politikalarını da etkilemiştir. Son 23 senede hazırlanmış para politikalarına baktığımızda, ortak hedefin “enflasyonu düşürmek” olduğunu görmekteyiz. Para politikalarındaki istikrarsızlık, tutarsızlık ve güvensizlik nedeniyle bu hedefe ulaşılamamış ve Türkiye, dünyada kronik enflasyona sahip nadir birkaç ülkeden biri olarak kalmıştır.

Bugüne kadar uygulanan para politikaları uzun vadeli ve yapışa! değişikliklerden çok günü kurtarmaya yönelik olmuş ve yapılan sık değişiklikler istikrarlı bir programı engellemiştir. Bu durum, insanların uzun vadeli planlar yapmalarına engel olmuş ve hükümete duyulan güveni azaltmıştır. İktidara olan güvenin azalması da Türk Lirasına olan güveni sarsmış ve insanların daha güvenilir gördükleri dövize yönelmelerine neden olmuştur. Hükümetlere duyulan güvenin azalmasında diğer bir neden ise popülist eylemlerdir. Programda sağlanan kısmi başarılar ve ekonomik göstergelerde görülen arızî iyileşmelerin sonucunda, idareciler programları sekteye uğratmış ve oy kaygısıyla diğer çeşitli uygulamalara gitmişlerdir. Uzun vadeli ve tutarlı uygulanan para politikaları oluşturulamaması halkın açıklanan programlara destek vermemesine yol açmıştır ve bilindiği üzere 2000 ve 2001 krizlerinde halkın desteğinin sağlanamamasının etkisi büyük olmuştur.

Şu anda olumlu rüzgarların estiği ekonomide, göstergelerin iyiye doğru gitmesi tahmin edilmektedir. İnişe geçen faizlerde düşme eğiliminin devam etmesi beklenmektedir. 1.500.000 TL seviyelerine inen ABD dolarında ise- ciddi bir olumsuz gelişme olmadığı takdirde – Eylül ayına kadar önemli artışların olmayacağı kanaati ağır basmaktadır. Yaz aylarında elde edilen turizm girdileri ve yurt dışında yaşayan vatandaşların getirdiği dövizler bu beklentinin dayanak noktasıdır. İlk aylarda yüksek çıkan ancak düşme eğilimine giren enflasyondaki inişin devam etmesi beklenmektedir. Özellikle tarım sektöründe beklenen mevsimsel ucuzluk bunun için önemli bir sebeptir. Gerekli altyapısı hazırlanan enflasyon hedeflemesine geçilmesi ihtimali de oldukça yüksektir.

Son 10 yıllık süre zarfında üç ağır ekonomik kriz geçiren (1994-2000-2001), dünyada gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı krizlerden etkilenen (Rusya ve Uzakdoğu), büyük çaplı depremlerin ekonomik zararlarına katlanan, 11 Eylül terör olayları sonucu sarsılan global ekonomiden olumsuz etkilenen ve hemen yanı başındaki bir savaşın zararlarından payını almış olan Türk ekonomisi artık son noktaya dayanmıştır. Bundan sonra geri dönüş düşünülemez. Gerekli yapısal kararlar ivedilikle tamamlanmalı ve Merkez Bankası’nın özerkliği mutlaka korunmalıdır. Böylece siyasetin ekonomiyi olumsuz etkileme ihtimali azaltılmalıdır. Ayrıca 2001 yılından itibaren uygulanmakta olan dalgalı döviz kurunun da sürdürülmesi önem arz etmektedir. Çünkü dalgalı döviz kuru ile piyasalar, gelişmelere olan tepkisini daha kolay ve hızlı gösterebilmektedir.

Hem iktidar hem de Merkez Bankası piyasalara, alınmış kararların uygulanmasında taviz verilmeyeceğini açıkça belirtmelidir. En önemlisi de uygulanmakta olan programın halka çok iyi anlatılması ve desteğinin mutlak sağlanmasıdır. Halkın destek vermediği bir programın başarıya ulaşma şansı çok düşüktür

TÜRKİYE’DE ENFLASYON

1. Türkiye’de Enflasyonun Ölçülmesinde Fiyat Endeksleri

Bir ekonomide çok sayıda mal ve hizmetin zaman içindeki fiyat hareketle­rini sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için. bu hareketleri tek bir seri ha­linde düzenlemek gerekir. Bu serilere, “bileşik (sentetik) endeks denir. Endeks (index) aslında bir tür orandır ve özellikle zaman serilerindeki değişmeleri gös­terir. Bileşik fiyat endeksleri, çeşitli fiyatlara, bazı mal ve hizmetlerin alıcılar bakımından önemini yansıtan tartı ve ağırlıklar verilerek hesaplandığında, “tartılı fiyat endeksleri” bulunur. Tartılı fiyat endeksleri, sabit tartılı endeksler (Laspeyres) ve değişik tartılı endeksler (Paasche) olarak ikiye ayrılır.

Endekslerde en önemli konu. endeksin temsili olmasıdır. Özellikle fiyat en­dekslerinde endekse girecek mal ve hizmetin iyi seçilmesi, fiyat hareketleri özellik gösteren tüm grupların endekse alınması gerekir. Endekste yer verile­meyen mal ve hizmetlerin, yer verilmiş olan mal ve hizmetlerde- elverişli olan­lara temsil ettirilip, bunlara ilişkin tartıların ona göre ayarlar naşı zorunlu­dur.

Türkiye’de toptan eşya fiyatlar endeksi Başbakanlık Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, İstanbul Ticaret Odası ile Devlet istatistik Enstitüsü tarâfından hesaplanmaktadır. HDTM endeksinin hesaplanmasında. 1938 yılındaki orta­lama fiyatlar ile o yılın tüketim miktarları dikkate alınmıştır. Alırlıkların he­saplanmasında milli gelir rakamlarından da yararlanılmıştır. Laspeyres for­mülüne göre hesaplanan endeks, 1938yılı baz alınarak 1942 yısadan itibaren yayınlanmıştır. Baz yılı daha sonra 1948. 1953. 1958 ve 1963 yalarına kaydı­rılmıştır. Endeks, yapıldığı zamanın şartlarına göre tüketin; bakımından önemli ve ülkenin iç piyasasını temsil eden 94 maddeyi kapsamıştır. Endeks, İ988 Şubat ayından sonra yayından kaldırılmıştır.

İTO endeksi için ilk çalışma 1927 yılında başlamıştır. 52 maddelik yeni bir toptan eşya fiyat endeksi oluşturan İTO, bu maddeleri 1956 ve 1ÎÎ65 yıllarında iki defa değiştirmiştir. Bu değişmelere rağmen madde sayısı 94 olarak kalan en­deks, 1963 ve 1968 bazlarına göre ağırlıksız geometrik ortalama yöntemiyle hesaplanmakta ve yayınlanmaktadır.

DİE 1981 yılını baz yıl olarak aldığı endekste 636 madde grubu içinde 1422 maddeyi kapsamakladır. Laspeyres formülüne göre hesaplanan endeks, sektörel fiyat hareketlerinin genel seviyesini gösterebilecek ve uluslararası karşılaş­tırmalara imkan sağlayabilecek bir yapıdadır. 1981 bazlı endeks n ana sektör ağırlıkları, 1989 yılında 1987 ana sektör ağırlıklarına göre yenilen mistir. 1990 yılında yapılan çalışmalarla endeks, günün şartlarına uygun madde ve firma­ların seçimi ve endeks kapsamındaki maddelerin tümünün yenilenmesiyle 1987=100 bazlı olmuştur. Bu endeks 640 madde sayısı. 2938 madde çeşidi ve 1648 firmadan derlenen 4340 fiyatla hesaplanmakta idi.

DİE, 1996 yılında 1987 yılını baz olan tüketici ve toptan eşya fiyatları en­deksi yerine 1994 yılını esas alan yeni bir seri uygulamasına geçilmiştir. Bu ye­ni seride en önemli yenilik, kamu ve özel sektör ayırımına son verilmesidir. Özelleştirme uygulamaları sonucunda 1987 yılında %27 olan kamu payı. 1994 yılında %21’e gerilemiştir. Bu sebeple yıllık bazda fiyat değişmeri verilirken, kamu sektöründen kaynaklanan zamlar, ayrıca açıklanmayacaktır. Sadece aylık bazdaki fiyat gelişmelerinde kamu zamlarının etkisi gözlenebilecektir. Böylece, özelleştirilen kuruluşların kamu ve özel sektör yönetimindeki fiyat ha­reketleri, daha kolay izlenebilecektir. Kamu kaynaklı zamlar, yeni uygulamada ayrıca açıklanmayacaktır. Yeni endeksteki ana grupların ağırlıkları şöyledir: imalat %71.12, tarım, avcılık, ormancılık, balıkçılık %22.22, elektrik, gaz ve su %4.19, madencilik ve taşocaklığı %2.47.

DİE Tüketici Fiyatları Endeksi’nin ilk bazı yılı 1927’dir. Daha sonra bu en­deks 1938 ve 1948 bazlı olarak yayınlanmıştır. 1938=100 ve 1948=100 bazlı endekslere 70 madde dahil edilmiştir. DİE. tüketici fiyat endeks hesaplamaları­na 1954-55 yıllarında Ankara’da uyguladığı Aile Bütçesi Anketi ile devam et­miştir. 1955=100 bazlı ve 137 maddeden oluşan bu endeks daha sonra 1958’e kaydırılmıştır. DİE. 1968=100 bazlı 11 şehre ait yeni bir endeks hesaplamıştır. Bu endekste, illere göre değişen ve en az 106. en fazla 158 madde kapsanmış-tır. 1968-1982 yılları arasında 11 il için yayınlanmış olan tüketici fiyat endeks­leri tartılandırılarak Türkiye tüketici fiyat endeksi elde edilmiştir. Tartı olarak her bir ilin. 11 ilin toplam nüfusu içindeki yüzdeleri kullanılmıştır. DİE. 1978-1979 yıllarında, nüfusu 10.000 den fazla olan yerleşim yerlerinde yeni bir Hane halkı Gelir ve Tüketim Harcamaları Anketi uygulayarak, buna bağlı 1978-1979=100 bazlı bir kentsel yerler tüketici fiyatları endeksi kurmuştur. 1982 yı­lında yayınlanmaya başlayan bu endeks, 40 kentsel yerleşim yerinden derlenen fiyatlarla 14 il, 5 bölge ve Türkiye olarak hesaplanmıştır. Enstitü. 1987 yılında uygulanan Hane halkı Gelir ve Tüketim Harcamaları anketine dayalı olarak, 1987=100 bazlı yeni bir endeks hesaplamaya başlamıştır. Bu endeks kentsel ve kırsal kesim için ayrı ayrı hesaplanmaktadır.

DİE. 1994 yılı Hazine Gelir ve Tu ketim Harcamaları Anketi sonuçlarına gö­re, 1994 yılını baz alan yeni bir Tüketici Fiyatları Endeksi hesaplamaya başla­mıştır. 1994 yılını baz alan yeni Tüketici Fiyatları Endeksi. 7 bölgede, nüfusu 20 binden fazla 62 kentsel yerleşim yerinde 410 ana mal grubu üzerinden ha­zırlanmıştır. 1987 bazlı tüketici fiyat endeksi. Türkiye genelindeki harcamala­rın %83’ünü kapsarken, 1994 bazlı yeni endeks tüketici harcamalarının %95’ni ölçme imkanı getirmiştir. Fiyat endeksine giren mal grupları için her ayın 10 ve 20 nci günlerinde derleme yapılmaktadır. Ancak yaş sebze meyve gi­bi değişken fiyatlı ürünler için haftada bir defa olmak üzere ayda 4 defa fiyat­lar derlenmektedir. Endeks kapsamında ev eşyası, ulaştırma, sağlık, eğlence-kültür. çeşitli mal ve hizmetler, eğitim ve otel pastane lokanta giderlerine de yer verilmiştir. Yeni endeksteki ana grupların ağırlıkları şöyledir: Gıda, içki ve tü­tün %31.09, giyim ve ayakkabı %9.71. konut ve kira: %25.80, ev eşyası: %9.35, sağlık: %2.76. ulaştırma: %9.30. eğlence ve kültür: %2.95. eğitim: %1.59, otel­ler, pastane ve lokanta: %3.07. çeşitli mal ve hizmetler: %4.38.

DİE’nin endekslerindeki yenileme, eski endekslerin eskimesinden kaynak­lanmıştır. Eski endekslerdeki bazı mal grupları ortadan kalkmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken bir konu vardır. 1987 ve 1994 bazlı fiyat endekslerini karşılaştırırken, hataya düşmek mümkündür. Çünkü, mal grupları değişliği için endekslerin karşılaştırılması sağlıklı olamaz. Fakat DİE, eski endekslere göre yaptığı hesaplamalara devam edecek, ancak bunları kamuoyuna açıkla­mayacaktır. Özelikle kamu zamlarının o ayki endekslere yansımaması için ayın 25’den sonra yapılması yeni endekste de geçerliliğini koruyacaktır. Her ayın 5, 15 ve 25’de fiyat belirleyen DİE, bu uygulamaya devam edecektir.

Türkiye’de Toptan ve Tüketici Fiyat endekslerinin dışında HDTM Geçinme Fiyatları Endeksi ile İTO İstanbul Şehri Ücretliler Geçinme Endeksi de vardır. HDTM Geçinme Fiyatları Endeksine esas olan veriler. 1938 ; unda Ankara ve İstanbul şehirlerinde yapılan aile bütçeleri anketlerinden elde edilen bilgiler­dir. Ailelerin tüketim miktarının büyük bir bölümünü oluşturan Ankara’da 83, İstanbul’da 81 madde endekse alınmıştır. Laspeyres formülü kullanılarak hesaplanan endeksin baz yılı 1938’dir. Baz yılı daha sonra 1948 1953, 1963 yıllarına kaydırılmıştır. 1988 Şubat ayından itibaren endeks yayından kaldı­rılmıştır. İstanbul Ticaret Odası 1927 yılında herhangi bir ankete dayalı olma­dan teorik olarak 5 nüfuslu bir ailenin aylık masraflarının alındığı bir endeks kurmuş ve 1929 yılından 1953 yılına kadar yayınlamıştır. 1953 yılında tüke­tici harcamaları anketi uygulayarak 107 maddeden oluşan ve 1953 = 100 baz­lı yeni bir endeks hesaplanmaya başlanmış ve bu endeksin baz yılı daha sonra 1958=100 1963 = 100 ve 1968 = 100’e kaydırılmıştır. İstanbul Ticaret Odası 1965 yılında bir tüketim harcamaları anketi uygulayarak. İstanbul ilinin üc­retli kesimine ait yeni bir endeks hesaplamaya başlamıştır.

2. Türkiye’de Fiyat Artışları ve Enflasyon

Türkiye’de Cumhuriyetin ilanından 1970’li yılların sonların- kadar geçen sürede yıllık fiyat artışları birkaç istisnai yıl dışında enflasyonist nitelikte de­ğildir. 1929-1934 Dünya Ekonomik Krizi yıllarında Ticaret Bakanlığı Tüketici Fiyat Endeksi (1963=100). Kriz’in etkisiyle düşmüştür (-%12.6). 1934-1938 dö­neminde TEFE yıllık %4.6 olmuş, 1938-1946 arasında yıllık %19.9’a yüksel­miştir. Bu enflasyonist fiyat artışlarında II nci Dünya Savaşının yarattığı olumsuz ortam önemli rol oynamıştır. Enflasyona engel olmak için bu dönem­de Hükümet, çok ciddi para ve maliye politikaları uygulamıştır. 1946-1953 dö­neminde fiyatlar düşmüş (%2.2), 1953-1959’da yeniden hızlanmış (%14.6), 1959-1969 yıllarında tek haneli rakama düşmüş (%5.0), 1969-1972 dönemin­de fiyat artışları hızlanmaya başlamış (%13.4) ve 1972-1976’da bu hızlanma artarak devam etmiştir. %18.8.

Genel eğilimler değerlendirildiğinde, 1950 yılına kadar enflasyon ılımlı (mutedil) bir seyir izlemiştir. 1950-1953 döneminde büyüme hızı arttığı için, toplam harcamalar ve para arzı çoğalmakla beraber üretim de genişlemiş ve dolayısıyla enflasyon olmamıştır. Fakat 1954’te kötü iklim şartları sebebiyle tarımsal üretim düşünce fiyatlar artmış ve bu artış 1958 yılına kadar devam etmiştir. 1958 İstikrar Kararları, fiyat artışlarım önleyememiş VF 1959 yılında fiyatlar %20 oranında yükselmiştir. 1960-1961 askeri müdahale yıllarında fi­yat artışları düşük seviyelerde olmuş, 1962-1970 döneminde enflasyon kontrol altına alınmıştır. Bunda, bu dönemde dünya fiyatlarının düşük seyretmesinin de etkisi vardır. Fakat artan iç fiyatlar, dış fiyatların yine de üzerinde olduğu için, uygulanan sabit kur sistemi ve ithal ikameci politikalar sonucunda, 1970 İstikrar Kararları alınarak yapılan devalüasyon ile iç ve dış fiyatlar arasındaki fark giderilmiştir. Ayrıca, ılımlı enflasyonun daha da artmasın; engelleyecek önlemler alınmıştır. Bu önlemlerin etkisiyle 1969-1972 döneminde ortalama fiyat artışları yıllık ortalama %13’ler seviyesinde gerçekleşmiştir.

Türkiye, özellikle 1970’li yılların ikinci yarısından sonra, büyük bir enflas­yon sorunuyla karşılaşmaya başlamıştır1*1. 1977 yılında DİE TEFE’si (1968=100) yıllık %26.3. bir yıl sonra %53.1 olmuştur. Endeks l 979’cla %69.5 ve 1980 yılında %98.8’e fırlamıştır. Aynı yıl DİE. TÜFE (1968=100) ilk defa üç haneli rakama ulaşarak ‘Kol 15.6 olmuştur. 24 Ocak istikrar Kararları sonu­cunda fiyatlar hızlı düşmüş ve bu düşüş 1987 yılına kadar 1984-1985 yılları dışında aynı seviyede devam etmiştir. Enflasyonun 1981-1983 yıllarında azal­masında, bu dönemde Türkiye”de askeri bir yönetimin işbaşında olduğunu, grev ve lokavtların ertelendiğini unutmamak gerekir. 1983 yılında demokrasiye dö­nülmekle beraber enflasyon 1984 yılında yeniden canlanmış ve artış 1985 yı­lında da devam etmiştir.

Enflasyonun yeniden ortaya çıkmasında; bu dönemde KİT ürünleri ne yapı­lan zamların, KDV’nin uygulamaya konulmasının, bazı fonların ihdas edilme­sinin, faizlerin yükseltilmesinin rolü büyüktür. 1986-1987 yıllarında enflas­yonda bir düşme görülmüştür. Bunda. 1986 yılındaki petrol fiyatlarında mey­dana gelen azalma, dış ticaretin yarısından fazlasının yapıldığı OECD ülkele­rindeki düşük fiyat artışları (%0-%4) etkili olmuştur. 1988 yılında-yükselen fi­yatlar, 1998 yılına kadar (1994 dışında) %60-%79 (DİE, TÜFE, 1968=100) gibi oldukça yüksek oranlarda devam etmiş ve 5 Nisan Kararlarından sonra 1994 yılında Cumhuriyet tarihinin rekorunu kurarak TÜFE 125.5’e çıkmıştır.

Türkiye’de fiyatlar uzun yıllar sonra ilk defa 1998 yılında hızla azalma eği­limine girmiştir. 1998’in ilk dokuz ayında toptan eşya fiyatlarındaki artış ora­nı önceki yıla göre 21.2 puan düşüş göstermiştir. Bu oran son sekiz (1990-1998) yılın aynı döneminde kaydedilen en düşük seviyedir.

1998’de fiyat artışlarındaki yavaşlama, esas olarak imalat sanayi fiyat artışlarındaki düşüşten kaynaklanmıştır, imalat sanayi fiyat artış hızı kamu ke­siminde özel kesimin altında gerçekleşmektedir. Bunda, başta ham petrol ol­mak üzere ithal girdi fiyatlarındaki gerilemenin, özellikle petrol ürünleri ve de-mir-çelik sektörlerindeki fiyat arışlarını yavaşlatması etkili olmuştur.

Türkiye’de 1996-2000 yıllarını kapsayan YBYKP döneminde enflasyonun düşmesi, Plan’da öngörülmüştür. Plan’a göre Plan döneminde, kamu açıkların­da sağlanacak daralma, verimlilik artışı ile uyumlu gelirler politikası, kamu­nun Merkez Bankası ve mali piyasalar üzerindeki baskısının ha liflemesi sonu­cunda, para politikasının etkinliğinin artması ve yapısal reformlarda sağlana­cak gelişmelere bağlı olarak enflasyonun tedricen düşmesi beklenmekledir. Bu çerçevede 1995 yılında %71.2 olması beklenen GSMH deflatöründeki değişme­nin. Plan dönemi sonunda 6.0-8.1 aralığına gerileyeceği tahmin edilmekte­dir. VI ncı Plan döneminde toplam kamu kesimi tasarruf-yatırım açığı, özel ke­sim tasarruflarının sabit fiyatlarla %31.5’i iken, VII nci Plan döneminde bu oranın %22.5-%21.6’ya düşmesi beklenmektedir.

Kamu kesimi borçlanma gereğinin GSMH’ya oranının Plan dönemi boyunca azalması, kamunun mali piyasalardaki kullanılabilir fon talebini azaltacak. bu da reel faiz oranlarında düşmeye yol açacaktır. Ayrıca, özel kesiminin kullandığı fonların maliyeti, mali tasarrufların artırılması ve mali sistemin etkinleştirilmesi suretiyle düşürülecektir. Böylece enflasyonun T.sağı çekilme­sinde, artan üretim kapasitesinin de katkısıyla üretim genişlemesi, önemli ölçüde katkıda bulunacaktır. AB ile Gümrük Birliğinin getireceği rekabet orta­mının, özellikle imalat sanayiinde gözlenen ve rekabetçi yapıda uzak sanayi organizasyonun belirlediği sübjektif fiyatlandırma uygulamalarını engellemesi beklenmektedir. Dışa açılma ve koruma oranlarındaki önemli ölçüde düşüş ve devletin gerek rekabet ortamını sağlamak, gerekse kendi içinde kinliği artır­ma yönünde yeniden yapılandırılması, piyasa giriş-çıkış engellerinin azalma­sına yol açarak enflasyonun düşmesine, ekonomide kaynak tahsislerinin et­kinliğine ve tüketici refahının artışına sebep olacaktır. Özelleştirmede sağla­nacak gelişme ile ekonomide kaynak tahsisi etkinleşecek, işletirlerin rekabet ortamında faaliyet göstermeleri sağlanarak verimlilik artışı ve fiyatların ulus­lararası seviyede oluşmasına ortam hazırlanacaktır.

Tablo: 13.2 Toptan Eşya ve Tüketici Fiyatları Endeksi

Yılık Yüzde Değişme)

(1994=100)

 

1983

1994

1995

1996

1997

Toptan Eşya

         

Genel

60.3

149.6

65.6

84.9

91.0

Tarım

75.6

134.0

86.6

89.9

96.5

İmalat Sanayi

54.6

159.1

60.0

80.6

91.2

Tüketici

         

Kentsel Yerler

71.1

125.5

76.0

79.8

99.1

Kırsal Yerler

68.3

130.6

71.3

75.8

100.0

Not: 1993 ve 1994 yılları 1987=100 bazlıdır.

Tablo: 13.3 Cumhuriyet Döneminde Tüketici ve Toptan Eşya Fiyat Endekslerindeki Gelişmeler (1938-1995)

Yıllar

Tüketici Fiyatları Endeksi

Toptan Eşya Fiyatları Endeksi

Yıllar

GSM H Deflatörü(*)

Tüketici Fiyatları Endeksi

Toptan Eşya Fiyatları

Endeksi

A

B

A

B

A

B

A

B

A

B

1938

7.8

5.7

1968

100.0

100.0

3.7

100.0

2.9

1939

8.0

2.0

6.0

4.8

1969

107.2

7.2

107.8

7.8

107.8

7.8

1940

8.7

9.6

7.4

22.7

1970

116.4

8.5

116.5

8.1

116.5

8.1

1941

10.4

19.7

10.4

40.7

1971

136.6

17.4

135.8

16.5

135.6

16.5

1942

17.5

68.0

19.9

92.1

1972

150.5

10.2

154.4

13.7

158.4

16.8

1943

25.3

44.1

34.7

74.0

1973

182.3

21.1

179.0

16.0

191.2

20.8

1944

26.0

2.7

26.S

-22.8

1974

237.9

30.5

212.3

18.6

245.5

28.4

1943

26.9

3.6

12.3

-54. 1

1975

288.2

21.2

254.3

19.8

271.9

10.8

1946

26.6

-1.0

25.1

104.4

1 976

332.2

15.3

296.0

16.4

316.7

16.5

1947

26.2

-1.5

26.3

4.8

1977

411.8

24.0

378.7

28.0

399.9

26.3

1948

26.9

2.4

27.2

3.2

1978

604.2

46.7

557.5

47.2

612.3

53.1

1949

29.1

8.1

29.0

6.9

1979

1.061.1

75.6

874.2

56.8

1.037.8

69.5

1950

27.8

-4.4

26.2

-9.7

1 980

2.012.2

89.6

I.884.8

115.6

2.062.7

98.8

1951

27.8

0.2

28.6

9.2

1981

2.9045

44.3

2.523.9

33.9

2.793.9

35.5

1952

29.2

5.1

28.7

0.2

1982

3.726.8

28.3

3.076.9

21.9

3.535.2

26.5

1953

30.3

3.8

29.2

1.9

1983

4.695.3

26.0

4.042.7

31.4

4.586.3

29.7

1954

33.2

9.5

32.5

11.2

1984

6.974.6

48.5

5.999.-1

48.4

6.85,8.1

49.5

1955

37.3

12.2

36.0

10.8

1985

10.663.5

52.9

8.696.2

45.0

9.713.4

41.6

1956

41.0

9.9

41.9

16.4

1986

14.462.3

35.6

l l .706.8

34.6

12.426.6

27.9

1957

45.8

11.9

49.5

18.3

1987

19.302.4

33.5

16.254.9

38.9

16.995.5

36.8

I95S

53.1

15.8

58.0

17.2

1988

32.761.1

69.7

28.234.7

73.7

27.966.0

64.6

1959

66.0

24.4

70.4

21.5

1989

57.489.9

75.5

46.098.8

63.3

46.787.2

67.3

1960

69.4

5.2

69.4

5.2

1990

90.629.1

57.6

73.896.3

60.3

71.233.5

52.3

1961

70.5

1.6

74.0

1.6

1991

144.253.5

59.2

122.667.9

66.0

119.699.6

54.0

1962

72.9

3.4

77.1

4.3

1 992

235.839.8

63.5

208.658. l

70.1

182. 211.0

66. 1

1963

78.7

7.9

80.2

4.0

1 993

71.1

60.3

1964

79.6

1.2

80.3

0.1

1994

125.5

149.6

1965

S4.3

5.8

85.7

6.8

1966

89.0

5.7

90.8

6.0

1967

96.4

S.3

97.2

7.1

A: Endeks sayısı 13: Değişim Oranı (%)

(*) Milli gelir deflatörüdür. Nominal GSMH rakamlarından hareketle reel (sabit fiyatlarla) GSMH’ya ulaşmak üzere uygulanan fiyat değişikliklerini giderici endekstir.

Kaynak: DİE. İstatistik Göstergeler 1923-1992. s. 356.

Tablo: 13.4 Türkiye Ekonomisinde Fiyat Artışlarını Etkileyen

Faktörlere İlişkin Gelişmeler

(1991-1998)

(Yıllık Ortalama Artış Oranı. Yüzde)

 

1991

1992

1993

1994

1995

1996

1997

1998

Toptan Eşya Fiy. Endeksi

55.3

62.1

58.4

120.7

86.0

75.9

81.8

77.8

– Kamu Genel

61.3

65.1

54.5

122.5

76.8

81.9

85.5

67.9

– Özel imalat

53.8

59.8

59.3

130.5

81.1

68.2

80.7

75.3

Tüketici Fiyatları Endeksi

66.0

70.1

66.1

106.3

89.1

80.4

85.7

89.6

– Gıda

67.1

71.0

63.5

110.0

92.1

72.2

92.5

90.9

Dolar Kuru

59.9

64.7

59.9

170.4

53.9

77.5

86.6

76.2

DM Kuru

55.0

76.0

50.1

178.8

72.7

68.5

61.8

72.5

Emisyon Hacmi

47.1

69.2

80.1

90.5

86.3

76.4

82.1

69 0

Para Arzı (M2Y)

80.0

74.9

60.9

168.7

106.5

109,7

84.0

65.9

Ört. Faiz Oranı

79.7

86.1

87.8

164.4

121.8

132.8

108.1

106.4

Nominal Ücret (Net)

               

– Kamu

138.3

80.3

79.5

106.2

60.4

35.3

121.4

89.9

– Özel

127.6

80.3

68.9

68.8

77.5

83.7

80.2

102.3

Nominal Net Maaş

77.9

93.5

69.6

61.0

84.4

94.0

116.3

82.2

Kamu Kesimi Borçlanma

               

Gereği/GSMH (%)

10.2

10.6

12.0

7.9

5.2

9.0

7.6

8.7

İhracat Fiyat Endeksi

İthalat Fiyat Endeksi

-0.9

-3.1

1.3

-1.9

-2.8

-6.2

-3.7

0.9

12.6

16.8

-4.5

-6.1

-4.8

-8.7

-5.6

-4.1

Türkiye’de son yıllarda hızlanan enflasyon. TL’den sıfır atılma:-ine getirmiştir. Bununla beraber, paradan sıfır alına operasyonum: sına uygu laman in bir anlamı yoktur. Eğer bu operasyon istikrar politikaları desteklenmez ise, başarı kazanmak mümkün değildir. Paralarından sıfır atan ülkelerde, hiper enflasyon vardır ve uygulanan Ortodoks istikrar başarıya ulaşmamıştır. TL’den üç sıfır atılmasının sebeplerini şöyle açıklamak mümkündür:

– Bol sıfırlı para, kullanılamaz duruma gelmiştir.

– Hesap makineleri ve muhasebe programları, sıfırları işleyememektedir.

– Piyasada pek çok kişi ve kuruluş zaten 3 sıfırı fiilen atmış durumdadır.

– Bugün 3 sıfır atılmaz ise ileride 4 veya 5 sıfır atmaya karar verilince, bu teknik olarak daha zor olacaktır.

– Dünyada Lira’dan daha çok sıfırlı para kalmamıştır. Bu operasyon. TL’na itibar kazandıracaktır.

Dünya ülkelerinde paralarından sıfır atan başlıca ülkeler ve uygulamala­rı aşağıda özetlenmiştir. Brezilya: 1962’den bu yana 6 sıfır atmıştır. 1993’de 3 sıfır atarak parasının adını Cruzado’dan Cruzeiro’ya değiştirmiş ve yeni pa­ra birimini 1.7.1994’te kullanıma sokmuştur. Aylık %40 enflasyon ortamında sıfırlarını atarken, şok önlemler uygulamıştır. Meksika: 1991 yılında 3 sıfır atmış, parasının adını Austral’dan Peso’ya çevirmiştir. Fransa: l Ocak 1960’da 2 sıfır atmış ve bu operasyonla birlikte bütçe açıklarını ve enflasyonu­nu daraltarak başarı sağlamıştır. Bolivya: 1963’de 3 sıfır. 1990’da 4 sıfır at­mıştır. Parasının adını defalarca değiştirmiştir. Ancak ekonomide kalıcı re­formlar yapamadığından hiper enflasyondan kurtulamamış ve attığı sıfırlar kısa sürede geri gelmiştir. Finlandiya: l Ocak 1960’da 2 sıfır atmıştır. Şok ekonomik önlemler, verimlilik artışı ve düşük enflasyon desteğinde, yeni parasının itibarını korumuştur. Arjantin: l Ocak 1970’de 2 sıfır atmış ve parası­nın adını Yeni Peso olarak değiştirmiştir. 1990’dan sonra hiper enflasyona kar­şı kararlı bir savaşa girmiş ve ekonomisini yeniden yapılandırmayı başarmış­tır. İsrail: 1985 Temmuz ayında uygulamaya koyduğu İstikrar Programı ile para birimi Shekel’i devalüe etmiş ve sıfır arttıktan sonra yeni İsrail Shekel’nin dolar karşılığı değerini sabitleştirmiştir. İstikrar programı çerçevesinde sübvansiyonların kaldırılması ve mili paranın %20 oranında devalüe edilmesi so­nucu ilk ayda fiyatlar artmışsa da. üç ay içinde ekonomi kontrol altına alınmış­tır. Bir yıl içinde aylık enflasyon %1’lere inmiştir. Böylece İsrail’in uyguladığı paket başarılı olmuş, bütçe açıkları GSMH’nın %4’ü dolayına inmiş, döviz re­zervleri artmış ve halkın milli paraya olan güveni geri gelmiştir. Rusya: Rub­leden 1997 yılında 3 sıfır atmıştır.

3. Türkiye’de Enflasyon Üzerine Yapılan Çalışmalar ve Çözüm Önerileri

1980’den sonra Türkiye’de görülen devanı eden enflasyonun başlıca sebep­leri arasında; ücret artışları, vasıtalı vergi ve gümrük vergi oranlarındaki yük­selişler. KDV gibi yeni vergi ve fonların ihdası. KİT ürünlerine yapılan yüksek zamlar, kredi faizlerinin yükselmesi. TL’nin hızlı aşırı değer kaybetmesi, kanın sektöründeki açıkların büyümesi, para arzının genişlemesi, ekonomide vergi dı­şı sektörün hızla büyümesi, tekellerin etkinliğinin kınlamaması sonucunda ek­sik rekabet piyasalarında oluşan tekelci fiyat düzenlemeleri sayılabilir.

Türkiye’de 1980 ve sonrasında gözlenen enflasyonun bir türlü ortadan kaldırılamaması, uygulamaya konulan istikrar programlarına rağmen fiyat artışlarının önüne geçilememesi üzerine çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu çalışmalardan başlıcalarının sonuçları aşağıda özetlenmiştir. M. Fry’in çalışması (1986). 1950-1983 yıllarını kapsamıştır. Fry. para arzındaki daralmayı, enflasyonu olumlu yönde etkileyen bir değişken olarak bulmuştur. Kişi başına gelir ile beklenen reel mevduat faizindeki değişimler ise enflasyonu olumsuz etki­lemekledir. Z. Öniş ve S. Özmucur (1987). döviz kurundaki değişmelerin enf­lasyonu önemli ölçüde etkilediğini, parasal tabanın içsel olarak belirlendiğini belirlemişlerdir. Fiyat seviyesi, para arzı ve döviz kuru arasındaki k,sır döngü. kamu kesimi açıklarının giderilmesi ile ortadan kalkabilir. Para arzı ve fiyatlar arasında sıkı bir ilişki olduğu için bütçe açıklan kısılarak para arzı Kontrol edi­lebilir. İç borçlanma, faiz oranlarını arttırarak finansmanın maliyetini çoğaltmaktadır. Bu ise kamunun bu borçları ödemek için para basmasına yol açmakta ve dolayısıyla ekonomide enflasyonist baskı yaratmaktadır.

KONUYU ENFLASYON VE FİYAT İNDEKSLERİ HAKKINDA EN ÇOK SORULAN SORULARLA AÇIKLAMAK GEREKİRSE
1-    Enflasyon ve Fiyat İndeksleri arasındaki fark nedir?
Fiyat indeksleri ile enflasyon arasında temelde fazla bir fark yoktur. İndeks zamana göre değişim gösteren verilerin incelenerek değişimin oransal olarak ifade edilmesinde kullanılan bir ölçüdür. Fiyat İndeksleri ise piyasada alınıp satılan her türlü malın fiyatlarındaki değişimin oransal bir ifadesidir. Enflasyondan söz edebilmek için ise fiyatlar genel seviyesinde uzun süreli ve sürekli bir artışın olması gerekmektedir. Dolayısı ile Fiyat İndekslerinde sürekli ve uzun süreli bir artış olduğunda bu enflasyonun bir ölçüsüdür denilebilir.
2-    Toptan Eşya Fiyat İndeksi ve Tüketici Fiyatları İndeksi arasında ne fark vardır?
Toptan Eşya Fiyat İndeksi adından da anlaşılacağı gibi toptan mal alımlarında meydana gelen fiyat değişimlerinin bir ifadesidir. Toptan Eşya Fiyat İndeksindeki değişimler ekonominin genel gidişatının bir göstergesi olarak düşünülebilir. Tüketici Fiyat İndeksi ise vatandaşın perakende alışverişte karşılaştığı fiyat değişimlerini göstermektedir.
3-    Fiyat İndekslerinde yer alan maddeler nasıl belirlenir?
Fiyat İndekslerinde kullanılan maddeler Toptan Eşyada, maddelerin üretiminden yurt içi satış payları arasında önemli paya sahip maddeler indekse dahil edilmek sureti ile; Tüketici Fiyatları İndeksinde ise yapılan hane halkı anket çalışmaları sonucunda ailelerin aylık harcamalarında önemli paya sahip ürünler indeks kapsamına alınmak sureti ile belirlenir.
4-    Hangi kurumlar Türkiye’de enflasyonu hesaplıyor?
Türkiye’de enflasyonu ciddi anlamda hesaplayan üç kurum bulunmaktadır. Bunlar sırası ile Devlet İstatistik Enstitüsü, İstanbul Ticaret Odası ve İzmir Ticaret Odası’dır.
5-    Farklı kurumlar tarafından hesaplanan indeks sonuçları neden birbirinden farklı çıkmaktadır?
Bu durumun pek çok sebebi bulunmaktadır. İndeks hesaplamalarında etkili olan faktörlerden söz etmek gerekirse bunlar sırası ile endeks kapsamında yer alan maddeler, maddelerin ağırlıkları, fiyat toplanan yerler, baz yılı ve hesaplama tekniğidir. Fiyat İndekslerinin hesaplanmasında aynı teknik kullanılsa da; her üç kurumda hesaplanan indekslerde yer alan maddeler , ağırlıklar ve baz yılları birbirinden farklıdır. DİE tarafından açıklanan indeksler Türkiye Genelini, İstanbul Ticaret Odası tarafından hesaplanan indeksler İstanbul’u ve İzmir Ticaret Odası tarafından hesaplanan indeksler İzmir’i temsil etmektedir. Dolayısı ile indeks kapsamına giren maddeler ve ağırlıkları da birbirinden farklılık göstermektedir. Ayrıca fiyatlar her kurumun temsil ettiği bölge itibari ile toplanmaktadır ve hesaplamada kullanılan baz yılları birbirinden farklıdır. Bütün bu faktörler göz önüne alındığında üç kurumun hesapladığı indeks sonuçlarının birbirinden farklı olmasının son derece normal olduğu açıkça görülmektedir. İndeks sonuçları temsil ettiği bölge veya il itibari ile yorumlanmalıdır. (DİE Tüketici Fiyatları İndeksini iller bazında da hesaplamakta ancak kamuoyuna yansıyan sonuçlar Türkiye genelini ifade etmektedir.)

6-    İndeks hesaplamada bu kadar önem taşıyan madde ağırlıkları, baz yılı ve fiyat toplanacak yerler neye göre belirlenir?
Toptan Eşya Fiyat İndeksinde maddelerin GSMH içinde üretimden yurt içi satış payları ağırlıkların belirlenmesinde kullanılır. Tüketici Fiyatları İndeksinde ise yapılan hane halkı harcamaları anketinde maddelerin ailelerin aylık harcamaları içindeki payları dikkate alınır. Ancak maddeler kendi aralarında gruplandırılarak alt sektörler ve sektörler belirlenir. Maddeleri, alt sektörleri ve sektörleri temsil eden oranlar 100’e tamamlanır. Böylece her madde, alt sektör ve sektör indeks içinde belirli bir yüzde ile ifade edilir. Ağırlığı yüksek olan madde, alt sektör ve sektörlerdeki fiyat değişimleri indeksin hareket yönü ve oranının belirlenmesinde daha etkili olur.
Baz yılı tespit edilirken ise indekse baz teşkil edecek yılın, ekonomik açıdan istikrarlı bir yıl olması ve çok ani fiyat hareketlerinin bulunmamasına dikkat edilir. Baz yılı boyunca indeks dahilinde yer alan maddelerin fiyatları düzenli olarak toplanır. Bu fiyatların ortalamaları baz yılı fiyatları olarak kabul edilir ve indeks hesabında sürekli olarak değiştirilmeden kullanılır.
Fiyat toplanacak yerlerin Toptan Eşya Fiyat İndeksinde toptan fiyat alımlarını en iyi temsil edebilecek fabrika, sebze-meyve ve balık hali vs olmasına dikkat edilir. Tüketici Fiyatları İndeksinde ise halkın yoğun olarak alışveriş yaptığı büyük alışveriş merkezleri, mağaza, Pazar ve bakkallardan fiyat toplanabilmektedir. Burada dikkat edilecek bir diğer konu fiyatı alınan maddelerin kalitesi, ambalajı ve miktarında aydan aya değişim olmaması gerektiğidir. Bu sebeple madde tanımları iyice belirlenmeli, açık ve anlaşılır olmalıdır.
7-    12 aylık ortalamalara göre ve bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranları arasında ne fark vardır?
İki ifade arasındaki fark hesaplama tekniğinden kaynaklanmaktadır. 12 aylık ortalamalara göre yılık değişim oranı hesaplanırken, hesaplanan tarihten itibaren son 12 ayın, daha önceki 12 aya göre ortalama ne kadar değişim gösterdiğine bakılır. Yani hesaplanan tarihten itibaren geriye dönerek 24 aylık bir dönem incelenir. Bir önceki yılın aynı ayına göre hesaplama yapılırken; adı geçen ayın fiyatları bir önceki yılın aynı ayında gerçekleşen fiyatlarla kıyaslanır. Ancak bu dönemde adı geçen ay dışında meydana gelen fiyat değişimleri hesabın tamamen dışında kalır.
8-    12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranını mı yoksa bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranını mı kullanmalıyız?
Bu sorunun cevabı tamamen kişilerin kendi inisiyatifine ve kararına bırakılmıştır. Ülkemizde fiyatlar genel seviyesi her ay değişim gösterdiği için 12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranı, o yıl gerçekleşen enflasyonu daha iyi ifade etmektedir. Bir önceki yılın aynı ayına göre hesaplanan yıllık enflasyon oranı ise daha çok trendi tespit etmekte kullanılır. Bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranları daha ani iniş ve çıkışlar gösterebilmektedir. Örneğin bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranlarında düşüş eğilimi gözlemlendiğinde, genellikle birkaç ay içinde 12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranını da düşüş trendine girmektedir. Yada 12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranı yükseliş trendine girdiyse; bu 12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranının da yükselmeye başlayacağının bir işaretidir. Ancak hükümetin programda hedeflediği oranlar genellikle ‘bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranı’ üzerinden tespit edilmektedir.

TÜRKİYE’DE ENFLASYON VE BÜYÜME İLİŞKİSİ:

GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Özet:

İktisat yazınında büyüme ve enflasyon arasındaki ilişki farklı dönemlerde farklı bir şekilde tartışılmıştır. Günümüzde kabul gören genel görüş enflasyonun orta ve uzun dönemde büyümeyi olumsuz yönde etkilediğidir. Bu görüş, Türkiye’de yaklaşık 20 yıldır gözlenen yüksek ve dalgalı enflasyon ile ortaya çıkan belirsizlikler sonucunda yatırımların ve büyümenin olumsuz etkilenmesi ile ilişkili görünmektedir. Ekonomide büyüme potansiyelinin arttırılması yüksek ve dalgalı enflasyonun yarattığı orta ve uzun dönemli belirsizliklerin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. 

Giriş:

Özellikle mal, hizmet ve finansal piyasalardaki gelişmeler, ülkelerin dünyayı küresel bir pazar olarak algılamalarını gerektirmektedir. Bu süreci iyi değerlendiren toplumlar ekonomik ve sosyal olarak hayat standartlarını artırma fırsatını yakalama şansına kavuşabilmektedirler. Bilim ve teknolojideki hızlı değişim, bilginin daha akışkan hale gelmesi ve sermayenin üretkenliğini artırma çabası dünyadaki küreselleşmenin maddi temellerini oluşturmaktadır. Bu gelişmeler ülkeleri ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda etkilemekte, toplum refahının artırılması için yeni fırsatlar sunmakta ancak yeni tehlikeleri de beraberinde getirmektedir. Bu tehlikelerin başında, özellikle mali piyasalardaki belirsizliklerin artması ile ülkelerarası ve ülke içi gelir dağılımının daha da kötüleşmesi gelmektedir. Küreselleşme sürecinin hızlanmasıyla birlikte uluslararası normlara (hukuki ve kurumsal) uyum sağlamadaki gecikme ve makroekonomik dengesizlikler ülkelerin krizlerden daha çok etkilenmesine neden olmuştur. Küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı olanakları daha iyi değerlendirmek ve olumsuzlukları gidermek için makroekonomik istikrarsızlığa yol açan unsurların ortadan kaldırılması ve etkili kaynak kullanımını sağlayacak yapısal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bu önlemlerle birlikte dar gelirli bireyleri de kapsayan sosyal politikalar, toplumdaki gelir dengesizliklerini gidererek toplumsal barışı ve gelişmeyi güçlendirecektir.

Türkiye 1980 sonrası dönemde dışa açık bir piyasa ekonomisi olmanın koşullarını geliştirmiş ve uygulamıştır. Bu dönemde dış ticaret serbestleştirilmiş, ihracata yönelik sanayileşme stratejisi benimsenmiş, mali piyasaların yeniden yapılandırılması ve geliştirilmesi yönünde önemli adımlar atılmıştır. Küreselleşme sürecinin tamamlayıcısı olarak, 1989 yılında uluslararası sermaye hareketleri tamamen serbest bırakılmış, kamu kesiminin yeniden yapılandırılması çerçevesinde özelleştirme girişimleri hızlandırılmıştır. Bütün bu yapısal değişimlerin istikrarlı bir politik ortamda yapılmaması değişim sürecini geciktirmiş, bu dönemde makroekonomik sorunların yanında çeşitli yapısal sorunların da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu sorunlardan en önemlileri; kronik yüksek enflasyon, imalat sanayindeki yatırım eksikliği, özellikle rekabet ortamını geliştirecek değişikliklerin gerçekleştirilmesinin yarattığı verimlilik düzeyindeki yavaş gelişme, kamu finansman dengesindeki bozulma sonucu mali piyasaların baskı altında kalması ve reel faizlerin yükselmesidir.

1989 yılından itibaren ekonomide kısa vadeli sermaye girişiyle desteklenen tüketime dayanan bir büyüme sağlanırken, kamu kesimi finansman dengesindeki bozulma büyümenin sürdürülebilir olmasını güçleştirmiştir. Son yıllarda kamu açıkları finansmanı için genellikle iç borçlanmaya gidilmesi, kaynak sorunu yaşayan ve yeterince derinleşemeyen mali piyasalarda istikrarsızlığı körüklemiş ve reel faizleri artırmıştır. Yüksek reel faiz oranları kamunun faiz harcamalarını önemli ölçüde artırarak kamu finansmanı üzerinde önemli bir yük oluşturmuş ve makro ekonomik dengesizlikleri besleyen bir faktör olmuştur. Bu dönemde, yüksek kronik enflasyonun da bu sürece önemli ölçüde katkıda bulunduğu ve ekonominin büyüme potansiyelini geriye çektiği düşünülmektedir. Günümüz ekonomilerinde bilgi, üretim faaliyetlerinin en önemli üretim faktorü haline gelirken, bilgi yetersizliğinin yarattığı belirsizlikler de bu faaliyetleri kısıtlayıcı bir etmen olarak ortaya çıkmıştır. Enflasyon ve büyüme konusundaki bu genel değerlendirme yazısında amacım, uzun yıllardır devam eden yüksek kronik enflasyonun yarattığı belirsizliğin Türkiye’nin büyüme potansiyelini olumsuz etkilediğini vurgulamaktır.

İktisat Yazınında Büyüme ve Enflasyon İlişkisi

Makroekonomik sorunların başında büyüme ve enflasyon arasındaki etkileşimi anlamak gelmektedir. Enflasyonun büyüme üzerinde etkili olup olmadığı uzun yıllardan beri iktisat yazınında tartışılmaktadır. Bu tartışmaların içeriği dünya ekonomisinin içerisinde bulunduğu döneme bağlı olarak değişiklik sergilemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerek gelişmiş ülkelerde ve gerekse de gelişmekte olan ülkelerde Keynesci politikalar ağırlıklı olarak gündeme gelmiş, toplam talebi artıran politikalar sonucu üretim artışının yanısıra enflasyonda da artışlar olmuştur. Bu dönemde enflasyon sorun olarak algılanmamış, hatta enflasyonun ekonomik büyümeyi olumlu etkilediğine dair tezler gündeme gelmiştir. Ancak, 1970’lerde birçok ülkede yüksek enflasyon oranları devam ederken büyüme oranlarının düşmeye başlamasıyla birlikte, enflasyonun büyümeyi pozitif yönde etkilediği şeklindeki tezler tartışılmaya başlanmıştır. 1980’lerde özellikle Latin Amerika ülkelerinde yaşanan yüksek veya hiperenflasyonlar, bu ekonomilerde istikrarsızlığı artırmış ve ülkelerin gelişmelerini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu gelişmeler, enflasyonun büyümeyi olumsuz yönde etkilediği yönündeki tezlerin ortaya çıkmasına ve güçlenmesine neden olmuştur.

Enflasyonun büyümeyi pozitif yönde etkilediğine yönelik yaklaşımların başında Phillips Eğrisi yaklaşımı gelmektedir. Bu yaklaşım yüksek enflasyonun düşük işsizlik oranının oluşmasına katkıda bulunarak ekonomik büyümeyi olumlu etkilediğini varsayar (Grimes, 1991). Daha sonra yapılan ampirik çalışmalar, enflasyon ile işsizlik oranı arasındaki ters yönlü ilişkinin kısa dönemde ve beklenmeyen bir enflasyon artışı durumunda geçerli olduğunu göstermiştir. Diğer bir yaklaşıma göre, enflasyondaki artış bireylerin servetlerinde azalışa neden olmaktadır. Bu nedenle, bireyler enflasyon öncesi servet dengesine ulaşabilmek için tasarruf eğilimlerini artırırlar ve dolayısıyla faiz oranları düşer, yatırımlar artar (Mundell, 1963). Diğer yandan, yetersiz mali sisteme sahip ülkelerde hükümet merkez bankası kaynaklarını kullanarak enflasyon vergisi yoluyla gelir elde eder. Hükümetlerin bu gelirleri yatırım harcamalarının finansmanında kullanmaları sonucu, enflasyonist sürecin büyümeyi artıracağı ileri sürülmektedir. Ayrıca, nominal ücretlerin enflasyondaki ani değişimlere yavaş uyarlanması, ücret pazarlıklarının zaman alması veya hükümetlerin reel ücretleri geriletme isteği sonucu tasarruf eğilimi düşük olan kesimlerin reel gelirleri azalırken tasarruf eğilimi yüksek olan kesimlerin reel gelirleri artar. Bu durum da yüksek enflasyonun büyümeye katkıda bulunduğu ileri sürülmektedir. Genel olarak, enflasyonun büyüme üzerindeki etkisinin pozitif olduğuna dair görüşler enflasyonun zorunlu tasarrufları artırdığı savına dayanır (Bruno va Easterly, 1995). Ancak, bu sonuç büyümenin yüksek ve enflasyon oranının nispeten düşük olduğu dönemlerin verileri kullanılarak yapılan ampirik analizlere dayanmaktadır.

Enflasyonun ekonomik büyümeyi olumsuz yönde etkilediğini ileri süren birçok ampirik çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar mikro ve makro ekonomi temelleri olan analizlerden oluşmaktadır. Piyasa mekanizmasını güçlü ve etkin kılan en önemli unsurlardan biri ekonomik birimlerin piyasalarda oluşan fiyatların taşıdığı bilgiyi kullanarak yapacakları üretim ve yatırım miktarlarını belirlemeleridir. Fiyatların oluştuğu piyasaların sağlıklı yapılanmaması ve fiyatların oluşumunda piyasa dışı faktörlerin gündemde olması fiyatların ekonomik birimlere verdiği sinyallerin bozulmasına neden olmaktadır. Bu durum kaynak dağılımını olumsuz etkilemekte, piyasanın etkin işlemesini engelleyerek göreli fiyatlarda değişikliklere neden olmakta ve ekonominin verimlilik gücünü düşürmektedir. Gelecekle ilgili alınacak kararlar fiyat bekleyişiyle doğrudan ilgilidir. Yüksek enflasyon ve bunun gerektirdiği yüksek volatilite ekonomik birimlerin gelecekte gerçekleştirecekleri harcama ve gelirlerin tahmin edilmesinde belirsizlik yaratmaktadır.

Enflasyon oranının yüksek ve dalgalı olduğu bir ekonomide ortaya çıkan belirsizlikler sonucunda reel getirisi sabitlenmemiş her türlü yatırımın reel getirisinin de belirsiz olacağı muhakkaktır. Ortaya çıkan bu belirsizlik bireylerin ve firmaların uzun vadeli sözleşmeler yapmasını zorlaştırmakta ve bunun sonucunda da yatırım harcamalarının azalmasına yol açmaktadır. Yatırımların borçlanma yolu ile finanse edildiği bir ortamda enflasyondaki dalgalanmaların yol açtığı risk primi yatırım maliyetlerini de artıracaktır. “Net Şimdiki Değer” analizi ile yatırım kararı alan firmaların enflasyondaki dalgalanmalara bağlı olarak faiz dalgalanmaları ile karşı karşıya kalmaları ise yatırım kararlarının ertelenmesine yola açan bir unsur olacaktır (Pyndick ve Solimano,1993).

Enflasyonun etkin kaynak dağılımını ve dolayısıyla yatırımları olumsuz yönde etkilediği bir başka kanal ise göreli fiyat değişimleridir. Eksik bilgininin ve fiyat katılıklarının varolduğu bir ekonomide genel fiyat seviyesindeki artışın nominal veya reel kaynaklı faktörler olduğunu belirlemek güçtür (Fischer,1981). Bu durum karşısında, herhangi bir fiyat hareketinin kaynağının belirlenememesi ve buna uygun tepkinin ortaya çıkamaması göreli fiyatlarda önemli dalgalanmalara yol açarak ekonomide kaynak dağılımının bozulmasına neden olacaktır. Ayrıca, Andres ve Hernando (1997) çalışmasının bulgularına göre yüksek enflasyon oranının fiyatların bilgi oluşturmasını engellemesi sonucunda ekonomik ajanların bilgi toplama ve kendilerini fiyat dalgalanmalarının yaratacağı zararlardan koruma maliyetleri de artacaktır.

Enflasyon oranının yüksek ve dalgalı olduğu bir ortamda göreli fiyat hareketlerinin bilgi aktarma özelliğinin yok olması ekonomik etkinliği azaltmakta ve bu durum sonucunda büyüme olumsuz etkilenmektedir (Friedman, 1977). Fiyat genel düzeyinin istikrarlı olduğu bir ekonomide belli mal gruplarında görülen fiyat artışları, o mal gruplarında yaşanan kıtlığa işaret eden sinyaller olma özelliği taşırlar. Fakat enflasyon oranı arttıkça belli mal gruplarında görülen fiyat artışlarının içerdiği sinyaller gitgide kaybolur. Böyle bir ortamda belli mal gruplarındaki fiyat artışları o mallarda görülen kıtlığı gösteren fiyat artışları olmak yerine genel fiyat seviyesini yakalamaya yönelik artışlar olabilir.

Enflasyonun büyüme üzerindeki olumsuz etkisini göstermeye yönelik bir diğer olgu da yüksek enflasyon ortamında finansal hizmetlerin getirilerinin diğer sektörlerin getirisine göre daha yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. Finansal hizmetlerin getirilerinin yüksek olduğu bir ekonomide üretim ve Ar-Ge faliyetlerinden mali sektöre önemli miktarda kaynak ve işgücü kayması muhtemeldir. Bu durum ise uzun dönemli büyüme potansiyelini sınırlamaktadır (Frenkel ve Mehrez, 1998).

Yüksek ve istikrarsız yapıdaki enflasyonun büyümeyi olumsuz etkilediği savı gerek zaman serileri ve gerekse kesit veriler kullanılarak yapılan ampirik çalışmalarca desteklenmektedir. (De Gregorio, Fischer, 1993; Barro, 1995; Barro, 1996). Barro (1996) beklenmeyen enflasyonun hanehalkı ve firmaların performanslarını azaltmak yoluyla büyümeyi olumsuz yönde etkilediği sonucuna varmıştır. Çalışmada içsel büyüme yaklaşımı benimsenmiş, yüz ülke ve 1960-1990 dönemi kapsanarak ampirik sınamalar yapılmıştır. Bu çalışmada enflasyon oranı yanında, okullaşma oranı, doğumda yaşam beklentisi, yasal yapı, doğum oranı, okula devam oranı ve kamu harcamalarının milli gelire oranı gibi değişkenler büyümeyi açıklamak için kullanılmıştır.

Levine ve Zervos (1993) ılımlı enflasyonun büyümeyi olumsuz yönde etkilemediği sonucuna ulaşmıştır. Yapılan çalışmada enflasyon oranının yüzde 80 üzerinde olması durumunda büyümeyi olumsuz yönde etkilediği sonucuna varılmıştır. Öte yandan Ghosh ve Phillips(1998) ılımlı enflasyon oranlarının bile büyümeyi olumsuz etkilediğini öne sürmektedir. Ayrıca benzer bir bulguya, örneklem olarak Türkiye dışındaki OECD ülkelerinin alındığı, Andres ve Hernando(1997) çalışmasında da ulaşılmaktadır. Diğer yandan, yüksek enflasyonun toplam faktör verimliliğini azaltmak yoluyla büyümeyi olumsuz etkilediği De Gregorio(1992) tarafından ileri sürülmüştür. Bu çalışma yüksek enflasyon oranı karşısında para tutma maliyetinin arttığını ve ekonomik ajanların yüksek enflasyondan korunmak için ellerindeki kaynakları finansal piyasalarda değerlendirme yoluna gittiğini vurgulamaktadır. Başka bir deyişle, bu çalışma enflasyonun rant peşinde koşma davranışına yol açtığını iddia etmektedir.

Türkiye’de Enflasyon ve Büyümenin Tarihsel Gelişimi

Türkiye ekonomisinin tipik dışa kapalı ekonomilerin bütün özelliklerini gösterdiği 1980’li yıllara kadar olan dönemde, büyüme ve sanayileşme politikalarının temelini ithal ikameci sanayileşme stratejisi oluşturmuştur. Bu strateji genel olarak 1970’li yıllara kadar başarılı olmuş ve enflasyon düşük seviyelerde seyretmiştir. Ancak ithal ikamesinin geliştirilmeye çalışıldığı 1970-1977 döneminde enflasyon oranı yükselmiş ve tek haneli rakamlardan çift haneli rakamlara ulaşmıştır. Ancak enflasyondaki artışın kaynağını talepteki canlılığa ve buna bağlı olarak büyümeye dayandırmak doğru değildir. Zira iç talepteki canlılığın kaynağını oluşturan faiz oranları, reel ücretler ve tarım ticaret hadleri gibi ögeler, enflasyonun düşük ve ekonomik büyümenin hızlı olduğu 1960’lı yıllara göre, genel olarak büyük bir değişiklik göstermemiştir. Ancak 1970 yılında yapılan devalüasyon ve çok önemli bir sanayi girdisi olan petrolün 1970’li yıllar boyunca fiyatının sürekli artması, ithal ikameci sanayileşmenin gereği olarak yapılan ara ve yatırım malları ithalatının pahalılanmasına neden olmuş ve enflasyondaki artışın temelini oluşturmuştur. Bu nedenle 1970’li yıllardaki enflasyonu dışarıdan ithal edilmek zorunda kalınan bir enflasyon olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır (Kunter ve Ulaşan, 1999). Aynı zamanda kredi hacmi de bu yıllarda hızlı bir şekilde artmıştır. Ancak sanayi sektörü dışındaki sektörlerin daha fazla kredilendirilmesi enflasyonist eğilimleri güçlendirmiştir. Sanayi sektörü dışında kalan sektörlerin daha fazla kredilendirilmesinin en önemli nedeni, enflasyonun belli bir oranın üzerine çıkması durumunda sanayi yatırımlarının karlılığının azalmasıdır. Bu durum kuşkusuz uzun dönemli büyüme açısından önem taşıyan teknolojik gelişme ve sermaye birikimi üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Hızlı bir ekonomik büyümenin gerçekleştirildiği üçüncü beş yıllık kalkınma planı döneminin son yıllarında, bütçe ve cari işlemler açığının büyümesi pahasına iç fiyatlara müdahale edilerek enflasyonda sağlanan düşüş, sanayiye dayalı büyümenin hızlandırılması amacına yöneliktir. Görüldüğü gibi, sanayileşmenin ve büyümenin kuşkusuz ekonomik ve sosyal bir çok faktörden etkilendiği 1970’li yıllarda enflasyon büyümeyi yavaşlatıcı bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ekonomideki ve dolayısıyla ithalattaki hızlı büyümeye bağlı olarak 1970’li yıllar boyunca artan cari işlemler açığı, üçüncü plan döneminin sona ermesiyle birlikte sürdürülemez noktaya gelmiş ve 1978 yılında Türkiye ekonomisi ağır bir ekonomik kriz içerisine girmiştir. İthalattaki tıkanıklıklara bağlı olarak sanayi sektörü ciddi üretim darboğazlarıyla karşı karşıya kalmış ve üretimdeki düşüş enflasyonda ani ve hızlı artışlara neden olmuştur. Yapılan devalüasyonlarla ithalatın pahalılandığı ve sanayi sektöründe maliyetlerin yükseldiği yüksek enflasyon ortamında ekonomik büyüme gerilemiştir. 1978-1980 yılları arasında kalan kriz dönemi sanayileşme ve iktisat politikaları açısından bir dönüm noktasıdır. Ekonomik krizden çıkmak amacıyla 1980 yılının Ocak ayında uygulamaya konulan 24 Ocak kararları, uzun dönemde sanayileşme ve büyüme sürecinde etkili olacak politika değişikliklerini gündeme getirmiştir. Bu kararların en önemli özelliği fiyatlama sürecinin tamamen piyasa güçleri tarafından belirlenmesi ve serbest piyasa koşulları altında ekonominin uzun dönemde dışa açılması gereğini gündeme getirmesidir. Ayrıca 1980’li yıllara üç rakamlı bir enflasyon oranıyla giren Türkiye ekonomisinde, enflasyonu aşağıya çekmekte bu programın önemli amaçlarından birisi olmuştur.

24 Ocak kararlarının genelde etkilediği 1981 ve 1988 yılları arasında kalan dönem enflasyon ve büyüme çerçevesinde incelendiğinde, ilk üç yılda enflasyonun önemli ölçüde aşağı çekildiği görülmektedir. Enflasyondaki düşüşün başarısı, 24 Ocak kararlarıyla reel ücretlerin ve tarım ticaret hadlerinin önemli ölçüde gerilemesi, bir başka deyişle iç talebin gelirler politikasıyla bastırılmasında yatmaktadır. Ayrıca yüksek faiz politikası da iç talebin bastırılmasında önemli bir rol oynamıştır (Kunter ve Ulaşan, 1999). İç talepte ortaya çıkan daralmaya, döviz kurlarındaki yüksek devalüasyonların eşlik etmesi, bu dönemde Türkiye’nin uluslararası rekabet gücünün artmasını sağlamış ve ekonomi 1982 yılından itibaren ihracata dayalı olarak bir büyüme kaydetmiştir (Boratav, 1987). Ancak, özellikle 1980’li yılların ilk yarısındaki büyüme planlı dönemden miras alınan kapasitenin yüksek oranlarda kullanılmasıyla sağlanmıştır. Öte yandan bu dönemde de ekonomi dış kaynaklara bağımlılığını sürdürmüş, faiz ve döviz kurlarındaki hızlı artışlar sanayi yatırımları için elverişsiz bir ortam yaratmıştır. Ayrıca, Türkiye ekonomisinde daima özel yatırımları teşvik edici bir role sahip olan kamu yatırımlarının 1980’li yıllarda daha önceki yılların tersine, özellikle altyapı, enerji ve inşaat sektörü olmak üzere sanayi sektörü dışına kayması, sanayi yatırımlarının karlılığını daha da azaltırken, ticaret ve inşaat sektörü gibi üretici olmayan hizmetler sektöründe karlılığı artırmıştır. Faiz oranlarının yüksek, reel ücretlerin düşük olduğu bir ekonomik ortam yatırımların doğal olarak sermaye yoğun sektörler yerine, emek yoğun sektörlerde yoğunlaşmasına yol açmıştır. Kuşkusuz altyapıya ve enerji sektörüne yapılan yatırımlar sanayi sektörü için olumlu dışsallıklar yaratmıştır. Ancak, kaynakların büyük ölçüde bu alanlara ayrılması, sanayi sektöründe 1970’li yılların sonlarına doğru ortaya çıkan kaynak darlığını azaltmamış, aksine daha da arttırmıştır. 1981-1983 yıları arasında büyük ölçüde kontrol altına alınan enflasyon, 1984 yılından itibaren yeniden yükselmeye başlamıştır. Artan kamu açıkları nedeni ile hızlı parasal genişleme ve ücret dışındaki maliyet ögelerinde meydana gelen artışlar enflasyondaki yükselmenin kaynağını oluşturmuştur. Reel ücretlerde ve tarım ticaret hadlerinde meydana gelen gerileme nedeniyle iç talepte ortaya çıkan daralma 1983 yılından itibaren artan kamu harcamalarıyla bir ölçüde ikame edilmiştir. Özellikle 1986 ve 1987 yıllarında kamu yatırımlarında önemli bir artış göze çarpmaktadır. Ayrıca, bu yıllarda tarımsal destekleme yeniden canlanmaya başlamış ve belediye hizmetleri de hızla genişlemiştir (Boratav, 1987). Enflasyonda meydana gelen yükselme, faiz oranlarının daha da yükselmesini sağlamış ve uluslararası rekabet gücünü koruyabilmek amacıyla hızlı kur ayarlamaları sürekli hale gelmiştir. Bir başka ifadeyle bu tarihten itibaren yüksek faizler ve hızlı kur ayarlamaları Türkiye ekonomisinde kronik bir özellik kazanmıştır. Gerek yüksek faizler ve devalüasyonlar nedeniyle sermaye yatırımlarının maliyetinde meydana gelen artış, gerekse yüksek ve istikrarsız enflasyon ortamının yarattığı belirsizlik sanayi sermayesinin yatırım eğilimini büyük ölçüde törpülemiştir ve başta özel sektör yatırımları olmak üzere bu sektörde yapılan yatırımlar 1970’li yıllara göre önemli ölçüde gerilemiştir.(Kunter ve Ulaşan,1999) Özel sektör yatırımlarının gerilemesinde yüksek faiz ve enflasyon ortamı kadar, kredi önceliklerinin sanayi dışındaki sektörlere verilmesi ve özelikle 1980’li yılların ortalarından itibaren hızla artan kamu açıklarını finanse etmek için kamu sektörünün finansal piyasalarda yüksek faizle borçlanması sonucunda, özel sektörün kullanabileceği kaynakların azalması da etkili olmuştur (Boratav ve Türkcan, 1993).

Türkiye’de iktisat politikaları açısından yeni bir döneme girildiği 1989 yılında, ekonomik büyüme hemen hemen durma noktasına gelmiş ve 1980 yılı hariç tutulursa 1960 yılından beri enflasyon oranı en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu yılı iktisat politikaları açısından yeni ve önemli bir dönüm noktası yapan, “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar’ın, 11 Ağustos 1989 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmasıdır. Bu kararla sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamalar kaldırılmış ve Türk parasının konvertibilitesi üstü kapalı olarak gerçekleştirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında 1989 yılında alınan 32 sayılı karar, 24 Ocak kararlarının bir devamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, aynı yıl işçi ücretlerinde meydana gelen çok hızlı artışlar ile tarımsal destekleme politikalarının hız kazanması, 24 Ocak kararlarıyla gündeme gelen gelirler politikasının da sona erdiğini göstermektedir. Bu gelişmeler iç talepte önemli bir canlılığa ve kamu açıklarının hızlanmasına neden olmuştur. Ancak sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasıyla birlikte, kısa vadeli sermaye girişleri artan kamu ve dış ticaret açıklarının finanse edilmesinde önemli bir kolaylık sağlamıştır. Ancak, kısa vadeli sermaye girişlerinin yüksek faiz haddi ile reel döviz kurunun değişmeyeceği beklentisine bağlı olması, zaten yüksek olan faiz oranlarının daha da yükselmesi sonucunu vermiştir. Enflasyonun yüksek olduğu bir ortamda finansal liberalizasyona gidilmesi sonucunda faiz ve kur, reel hedeflere yönelik politika araçları olma özelliklerini yitirmişlerdir (Boratav ve Türkcan 1993). Ayrıca, kısa vadeli sermaye girişleri rezervlerde artışa ve dolayısıyla parasal genişlemeye neden olarak enflasyonist baskılar yaratmıştır. Rezervlerdeki artışı parasal genişlemeye yoluyla enflasyonist baskılar yaratmasını engellemek amacıyla Merkez Bankasının açık piyasa işlemlerine başvurması ise, faiz oranlarının daha da yükselmesi sonucunu vermiştir. Yüksek faiz oranları özellikle 1990’lı yılardan itibaren enflasyon bekleyişlerini üzerinde çok daha fazla etkili olmaya başlamıştır (Kunter ve Ulaşan, 1999). Döviz kurunun düşük tutulması ara ve sermaye malı ithalatının ucuzlamasını sağlamıştır. Bununla birlikte, yüksek faiz ve enflasyon ortamının sanayi sektöründeki yatırım ve teknoloji eğilimini çok büyük ölçüde törpülediği bir ortamda bu gelişmenin olumlu etkileri oldukça sınırlı kalmıştır. Ayrıca reel ücretlerdeki artışın, ithalattaki ucuzlamanın yarattığı maliyet avantajını fazlasıyla telafi edildiğini söylemek mümkündür. Gelirler politikasındaki gevşeme ile birlikte döviz kurunun düşük tutulmaya başlanması, tüketim malı ithalatını artırırken 1981-1988 yılları arasında büyük ölçüde ihracata dayalı olarak gelişme gösteren sanayi sektörünün uluslararası rekabet gücünü de önemli ölçüde azaltmıştır. Bu gelişmeler sonucunda dış ticaret ve cari işlemler açığı hızla büyümüştür. Yüksek faiz ve enflasyon ortamı kapasite artırıcı yeni yatırımları engellemiş ve bu koşullardan daha fazla yararlanan kesimler ticari ve mali sermaye ile faiz-rant geliri elde edenler olmuşlardır. Ekonominin iç tasarruflar yerine büyük ölçüde dış tasarrufları kullanarak gelişme gösterdiği bu yıllarda, ortaya çıkan en büyük risk ise kısa vadeli sermaye hareketlerinin yön değiştirmesi olmuştur. 1993 yılında, o ana kadar Türkiye tarihinin en yüksek dış ticaret açığı verilmesi, cari işlemler açığının önceki yıllara göre hızla artmasına neden olmuştur. Yüksek cari işlemler açığının rezervlerde erimeye neden olması devalüasyon beklentilerini arttırmıştır. Kriz, faiz oranlarının düşürülmeye çalışılması üzerine, ekonomik birimlerin dövize yönelmesiyle başlamış, hızlı bir şekilde sermaye çıkışları yaşanmıştır. Finansal kriz, reel sektörü de hızla etkilemiş ve ekonomik büyüme gerilemiştir. Bu gelişmeler faiz ve enflasyon oranlarında çok hızlı artışlara neden olurken, reel ücretler tekrar gerileme sürecine girmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti tarihine bakıldığında enflasyonla siyasi istikrarsızlığın kol kola gittiği görülür. Türkiye’de enflasyon, 1971’de tek rakam, 1980’de de 3 rakama çıkarak toplumsal bir soruna dönüştü… Enflasyon 70’li yılların ikinci yarısından sonra sosyal adalet dengesizliğinin de bir nedeni oldu. Çalışanların gelirleri, devalüasyonlu gecelerde yarıya inerken, stokları ve döviz rezervleri dolu işadamlarının varlıkları ikiye katlandı… İş dünyasında da haksız rekabete neden olan enflasyon canavarı, uzun dönemli yatırımları, uzun öngörülü kredileri engellemekte başarılı oldu. Politikacıların seçim vaatlerinde, vatandaşların cebindeki sessiz hırsızla mücadele etmek ilk sırayı almaya başladı.

İlk Tanışma Genç Türkiye Cumhuriyeti, enflasyonla ilk kez 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nda tanıştı. Osmanlı Borçları ve dış ticaretin azalarak ihraç ürün fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin cılız ekonomisi de olumsuz etkilendi. 2. Dünya Savaşı yıllarındaki savaş ekonomisiyle enflasyonun tırmanışa geçti. 1939’da yüzde 2 olan enflasyon (TÜFE) oranı savaşın en ateşli yıllı 1942’de yüzde 68’e çıktı. 1950’li yılların ikinci yarısında, siyasi istikrarsızlık gibi enflasyonun da yükselmeye başladı. 1959’da enflasyon TÜFE’de 24.4, TEFE’de 21.5 oranlarıyla, savaş ekonomisinden sonraki rekorunu kırdı.

Kontrolden Çıkıyor 1960’lı yıllarda tek rakamlı enflasyon oranı, 1971’de öğrenci hareketlerinin yoğunlaştığı, askeri muhtıranın verildiği 1971’de çift rakama çıktı. 1970’li yıllarda “enflasyon” kelimesi halk diline girdi. Türkiye’nin artık bir canavarı vardı… Bu canavar ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklarla hep büyüyecekti. 1970’lerin ilk yarısındaki dünya petrol krizi ve Kıbrıs Barış Harekatı ile ikinci yarısındaki Türkiye’deki yatırım-tasarruf dengesizliği ve siyasi istikrarsızlık enflasyon canavarını büyüttü. 1979’da TÜFE’de 56.8 ve TEFE’de 69.5’a ulaşan enflasyon oranları, 1980 Darbesi’nin konuşulduğu günlerde 115.6 ve 98.8 oranlarıyla 3 haneli sayı oldu.

Sonuç olarak, 1970-1998 yılları arasında kalan dönemde Türkiye ekonomisine ilişkin olarak yapılan bu gözlemler, enflasyonun büyümeyi olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. Özellikle 1983 yılından sonra enflasyonun büyüme üzerindeki olumsuz etkisi belirgin bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bu yıldan itibaren enflasyon yüksek olduğu kadar istikrarsız bir yapıda sergilemiştir. Bir başka ifadeyle 1980’li yıllarla birlikte sürekli olarak yükselen bir enflasyon yaşanmıştır. Özelikle finansal liberalizasyonun gerçekleştirildiği 1990’lı yıllarda enflasyon daha yüksek seviyelerde seyretmeye başlamıştır. Bu durum ekonomideki en büyük belirsizliği oluşturmuştur. Yüksek enflasyon, reel ücretlerde ve dolayısıyla iç talepte gerilemeye neden olurken, kredi maliyelerinin de çok yüksek oranlarda artmasını sağlamıştır. Gerek yüksek ve istikrarsız enflasyonun yaratığı belirsizlik ile yatırım maliyetlerindeki artış gerekse enflasyona bağlı olarak reel ücretlerde ve dolayısıyla iç talepte ortaya çıkan gerileme kapasite genişletici faaliyetleri engellemiştir. Bu durum kısa dönemden ziyade uzun dönemli ekonomik büyüme dinamiklerini olumsuz yönde etkilemiştir. Yüksek ve dalgalı seyir izleyen enflasyon ile birlikte ekonomik birimlerin gelecekle ilgili öngörü süresi 1980 öncesi döneme oranla önemli ölçüde gerilemiştir. Ampirik Bulgular

Türkiye’de makroekonomik dengeleri bozan en önemli olgu 30 yıldan beri devam eden yüksek kronik enflasyondur. Yüksek kronik enflasyon Türkiye’de makroekonomik dengesizlikleri beslemesinin yanısıra, göreli fiyatlardaki değişimi kolaylaştırarak gelir dağılımını bozmakta, yarattığı belirsizlik sonucu yatırım ve üretim potansiyelini düşürmektedir. Yüksek kamu açıkları özellikle 1990’lı yıllarda mali piyasalar ve para politikası üzerinde baskı yaratarak enflasyon beklentilerine süreklilik kazandırmıştır. Son on yıllık dönemde yıllık ortalama enflasyon oranı yüzde 70’ler düzeyinde gerçekleşmiştir. Kronikleşen yüksek enflasyon talep ve maliyet kaynaklı nedenleri yanında, ülkenin yaşadığı hızlı değişim (kentleşme, nüfus artışı gibi), kaynak dağılımındaki etkinsizlik ve piyasa yapısı gibi faktörlerden de etkilenmektedir. Yüksek enflasyonun neden olduğu belirsizlikler, ekonomik birimlerin piyasa sinyallerini doğru olarak algılamalarını güçleştirmiştir. Bu durum özellikle mali piyasalarda risk priminin yükselmesine neden olmuş ve reel faizler sanayi yatırımlarını ve kaynak dağılımını olumsuz etkileyecek biçimde artmıştır. İstanbul Sanayi Odası’nın 500 büyük firma ile ilgili 1998 yılı anketinde özel firmaların vergi öncesi faaliyet dışı karının toplam kar içindeki payını yüzde 87,7 olarak hesaplamıştır. Bu durum, yüksek enflasyon ve reel faizlerin üretim ve yatırım üzerinde yarattığı tahribatı gösteren bir gelişmedir. Yüksek enflasyon, kamu kesimi açıkları ve diğer belirsizlikler, özellikle orta ve uzun dönemli bir bakış açısı gerektiren üretim ve yatırım politikalarının oluşmasını engellemektedir.

Türkiye ekonomisi savaş sonrası dönemde hızlı bir büyüme göstermiş, ancak 1970’li yılların başından itibaren ekonomide bir yavaşlama gözlenmiştir. Bu yavaşlamayla birlikte enflasyon hızlanmış, ekonomide enflasyon içinde durgunluk (stagflasyon) yaşanmıştır. Enflasyonun yükselişe geçtiği dönemlerde, ekonominin büyüme hızında bir yavaşlama olduğu Grafik 3.1’den kolaylıkla izlenmektedir. Bu sonuç bazı dönem ortalamaları dikkate alındığında daha açık gözlenmektedir. 1975-1980 döneminde ortalama enflasyon oranı hızla artarken, ortalama büyüme oranı önemli ölçüde yavaşlamıştır. Buna karşın, 1980’li yıllarda ihracata yönelik bir büyüme modelinin benimsenmesi ve birtakım yapısal reformların gündeme gelmesinin etkisiyle ortalama büyüme oranı önemli ölçüde artarken, enflasyon oranı bir önceki dönem ortalaması altında kalmıştır. 1989 yılından itibaren sermaye hesabındaki libera lizasyon kısa dönemli sermaye girişlerinde önemli bir artış yaratarak, ekonomiyi dış gelişmelere daha açık bir konuma getirmiştir. Bu dönemde, enflasyon bekleyişlerinde önemli artışlar olurken, bu durumun yarattığı belirsizlik ve tüketim ağırlıklı büyüme özel imalat sanayii yatırımlarının yavaş artmasına neden olmuştur. Bunun sonucu olarak bu dönemde ortalama büyüme oranı düşerken enflasyon oranı önemli ölçüde artmıştır (Tablo).

Bu gelişmelere bakıldığında özellikle 1970’li yılların ortalarından itibaren enflasyon trendiyle büyüme trendi genellikle zıt yönde hareket etmektedirler. Aynı sonuca enflasyon ve büyüme arasındaki korelasyon katsayılarından da ulaşılmaktadır. 1950-1974 döneminde büyüme ile enflasyon arasındaki korelasyon katsayısı negatif olmasıyla beraber 0,28 gibi düşük bir düzeydedir. Ancak, 1975-1999 döneminde bu katsayının işareti değişmemekle birlikte katsayı önemli ölçüde yüksek olup 0,55 olarak hesaplanmıştır. İki dönem için hesaplanan korelasyon katsayısı ise eksi 0,43’tür.

Dönemler İtibariyle Ortalama Büyüme ve Enflasyon (Yüzde)

 

1951-59

1960-74

1975-80

1981-88

1989-99

1951-80

1981-99

1951-99

GSYİH

6.8

5.3

3.2

5.4

3.7

5.3

4.4

5.0

                 

TEFE

10.9

9.4

43.9

39.9

71.6

16.8

58.2

32.8

                 

Yukarıda genel olarak açıklanmaya çalışılan enflasyonun büyümeyi olumsuz etkilediği görüşü yapılan ekonometrik çalışmalar tarafından da desteklenmektedir. Bu çalışmaların genelinde enflasyonun büyüme üzerindeki etkileri incelenirken özel ve kamu kesimi yatırımları, döviz kurları, cari işlemler ve kamu açıkları değişkenleri ampirik modellerin içine dahil edilmiştir. Yüksek enflasyonun yarattığı belirsizliğin yatırımları olumsuz etkilemesi sonucu büyümenin yavaşladığı görüşü ağırlıklı olarak test edilen bir noktadır (Barro-1996, Fischer-1993a ve 1993b, Levine ve Zervos-1993, De Gregorio-1992, Pyndick ve Solimano-1989).

Grafik 3.1: Türkiye’de Enflasyon ve Büyüme Oranları

Türkiye’de Enflasyon ve Büyüme Oranları

(Beş Yıllık Hareketli Ortalamalar)

Türkiye’de de büyümenin en önemli belirleyicisi olan yatırımların yüksek enflasyonun yarattığı belirsizlikten olumsuz etkilenmesi beklenebilir. TCMB Araştırma Genel Müdürlüğü’nde 1982-1998 dönemi üç aylık verileri kullanılarak yapılan ekonometrik çalışma bu sonucu doğrulamaktadır (Kalkan, 1999). Aynı çalışmada kurların enflasyonu ve bu kanalla büyümeyi etkilediği görüşü ileri sürülmekte, bu nedenle regresyon analizine kurlar da dahil edilmiş ve test edilmiştir. Büyümeyi açıklamak için enflasyon oranı, özel yatırımlar ve döviz kurunun yanısıra para arzları da bu regrasyonda yer almıştır. Çalışmada elde edilen sonuca göre enflasyon oranı ve kurdaki aşınma büyümeyi olumsuz yönde etkilerken, para arzı ve özel yatırımlar büyümeyi artırıcı yönde etkilemektedir. Bu sonuçlar başka ülkeler için yapılmış bu tür çalışmaların sonuçlarıyla paralellik göstermektedir. Diğer yandan, yine TCMB Araştırma Genel Müdürlüğü’nde sektörel bazda 1983-1994 dönemi için panel veri kullanılarak yapılan çalışmada sektörel fiyat artışlarının sektörlerin büyüme oranlarını olumsuz yönde etkilediği sonucuna varılmıştır (Yalçın, 1999).
4. Sonuç

İktisat yazınında enflasyon ve büyüme arasındaki ilişki konusunda gerek teorik ve gerekse ampirik çalışmalarda genel bir eğilim ortaya çıkmamıştır. Günümüzde kabul gören görüş, kısa dönemde enflasyon ve büyümenin aynı yönde hareket ettikleri, orta ve uzun dönemde ise bu ilişkinin ters yönde olduğudur. Türkiye örneği incelendiğinde, enflasyonun büyümeyi olumsuz yönde etkilediği gözlenmektedir. Özellikle 1970’li yıllardan itibaren enflasyonun hızla artması ekonomik ve sosyal yaşamda belirsizliklerin ortaya çıkmasında etkili olmuş ve bu süreç potansiyel büyüme eğilimini geriye çekmiştir. Gerek 1970-1999 dönemine ait enflasyon ve büyüme seyri, gerekse yapılan ekonometrik çalışmalar bu görüşü doğrulamaktadır.

Dünyada küreselleşmeyle birlikte sermaye hareketleri daha da önem kazanmış ve ülkelerin dünyayı tek pazar olarak görmelerine neden olmuştur. Türkiye’nin bu süreci iyi değerlendirmesi istikrarlı bir makroekonomik ortam yaratması ve rekabet gücünü ön plana çıkartan bir ekonomi politikası uygulanmasına bağlıdır

.

Bu bağlamda, Türkiye’de makro ekonomik istikrarın tesis edilmesinin yanısıra, orta ve uzun dönemli bakış çerçevesinde gelişme stratejisi ve politikalarının uygulanması gerekir. Ekonominin gelişme potansiyelinin artırılması ekonomik birimlerin kısa dönem politikaları yanısıra sağlıklı orta ve uzun dönem stratejileri geliştirmelerine bağlıdır. Bu çerçevede, başta yüksek enflasyonun neden olduğu belirsizliklerin ortadan kaldırılması, etkin işleyen bir kamu yönetiminin tesisi ve diğer makroekonomik dengesizliklerin giderilmesi gerekmektedir.

Yukarıda değindiğimiz temel makroekonomik sorunların yıllar boyu devam etmesinin neden olduğu sosyal sorunlar, gelişmiş ülkeler ile ülkemiz arasındaki refah farkının kapanmasında engel teşkil etmektedir. Etkin işleyen bir kamu kesimi, ve makul enflasyon oranı özel kesimde oluşan olumsuz beklentileri ve belirsizlikleri gidererek, toplumun üretim dinamiklerini ortaya çıkarabilir.

Fiyat istikrarı sürecinde uygun enflasyon hedefinin belirlenmesi

Modern para politikaları çerçevesinde, enflasyon hedeflemesi (inflation targeting) konusuna büyük önem verilmekte ve bu konu yoğun tartışmalara sahne olmaktadır. Enflasyon hedeflemesi üzerine yapılan tartışmalar; fiyat istikrarının sağlanmasında bu yöntemin genel kabul görmesi nedeniyle, belirlenecek enflasyon hedefinin ne olması gerektiği sorusuna odaklanmıştır.

Uzun yıllardır yüksek ve kronik enflasyonist baskılara maruz kalan Türkiye ekonomisinin köklü istikrar arayışları içine girdiği son dönemde, enflasyon hedeflemesi konusunun gerek akademik gerekse politik çevrelerde yoğun olarak tartışıldığı gözlenmektedir. Türkiye’de enflasyon hedeflemesi konusundaki tartışmalar iki ana noktada toplanabilir. İlki, yüksek ve kronik bir enflasyon ekonomisinde enflasyon hedeflemesinin fiyat istikrarı sağlamakta başarılı olup-olmayacağıdır. Diğeri ise; uluslar arası tartışmalarla da paralel bir şekilde belirlenecek hedefin ne olması gerektiğidir.

DEVLET İSTATİSTİK ENSTİTÜSÜ
TARAFINDAN AÇIKLANAN FİYAT İNDEKSLERİ
(ARALIK 2000)

(1994=100)

TÜKETİCİ

ARALIK

TOPTAN
EŞYA

ARALIK

  2000

  1999

  2000

  1999

Bir önceki aya göre değişim oranı (%)

2,5

5,9

1,9

6,8

Bir önceki yılın Aralık ayına göre değişim oranı (%)

39,0

68,8

32,7

62,9

Bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı (%)

39,0

68,8

32,7

62,9

(01.01.2000 – 31.12.2000)  –  (01.01.1999 – 31.12.1999)
12 aylık ortalamalara göre değişim oranı (%)

54,9

64,9

51,4

53,1

Kaynak: DİE 3.1.2001

Yıllık Enflasyon

Toptan Eşya

Tüketici

Aylar

1996

1997

1998

1999

2000

1996

1997

1998

1999

2000

Ocak

64.9

78.0

92.5

50.0

66.4

78.1

75.7

101.6

65.9

68.9

Şubat

63.0

78.6

86.9

48.3

67.5

77.5

77.7

99.3

63.9

69.7

Mart

65.3

77.0

86.0

48.2

66.1

79.3

77.3

97.2

63.5

67.9

Nisan

69.9

72.8

83.3

50.0

61.5

80.8

77.2

93.6

63.9

63.8

Mayıs

73.7

74.6

79.9

50.0

59.2

82.9

77.5

91.4

63.0

62.7

Haziran

76.2

75.7

76.7

50.3

56.8

82.9

78.0

90.6

64.3

58.6

Temmuz

76.3

80.7

72.1

52.4

52.3

81.2

85.2

85.3

65.0

56.2

Ağustos

79.0

83.4

67.4

53.7

48.9

81.9

87.8

81.4

65.4

53.2

Eylül

79.8

85.4

65.9

54.4

43.9

79.3

89.9

80.4

64.3

49.0

Ekim

82.8

87.5

62.0

55.2

41.4

79.6

93.2

76.6

64.7

44.4

Kasım

85.7

88.4

58.6

56.3

39.1

80.4

95.8

72.8

64.6

43.8

Aralık

84.9

91.0

54.3

62.9

32.7

79.8

99.1

69.7

68.8

39.0

Aylık Enflasyon

Toptan Eşya

Tüketici

Aylar

1996

1997

1998

1999

2000

1996

1997

1998

1999

2000

Ocak

9.8

5.6

6.5

3.6

5.8

8.3

5.9

7.2

4.8

4.9

Şubat

5.8

6.2

4.6

3.4

4.1

4.5

5.7

4.4

3.2

3.7

Mart

7.0

6.0

4.0

4.0

3.1

5.6

5.4

4.3

4.1

2.9

Nisan

8.1

5.5

4.0

5.3

2,4

6.7

6.6

4.7

4.9

2,3

Mayıs

4.1

5.2

3.3

3.2

1.7

4.5

4.7

3.5

2.9

2.2

Haziran

2.7

3.4

1.6

1.8

0.3

2.5

2.9

2.4

3.3

0.7

Temmuz

2.4

5.3

2.5

4.0

1.0

2.1

6.3

3.4

3.8

2.2

Agustos

3.8

5.3

2.4

3.3

0.9

4.8

6.2

4.0

4.2

2.2

Eylül

5.1

6.3

5.3

5.9

2.3

6.1

7.3

6.7

6.0

3.1

Ekim

5.5

6.7

4.1

4.7

2.8

6.5

8.3

6.1

6.3

3.1

Kasım

5.1

5.6

3.4

4.1

2.4

5.2

6.6

4.3

4.2

3.7

Aralık

3.9

5.4

2.5

6.8

1.9

3.4

5.1

3.3

5.9

2.5

2000 BÜYÜME ORANI:  6.1

 

31 Mart 2001

Türkiye ekonomisi 2000 yılında bir önceki yıla göre yüzde 6.1 büyüme yaşadı.

DİE verilerine göre, cari fiyatlarla 125 katrilyon 970.5 trilyon lira düzeyinde gerçekleşen GSMH, geçen yılki ortalama dolar kuru olan 626 bin 135 bin lira dikkate alındığında, 201.2 milyar dolar olarak hesaplandı.

Kişi başına GSMH, cari fiyatlarla 1999’a göre yüzde 58.1’lik artışla, geçen yıl 1 milyar 869.6 milyon liraya yükseldi. Dolar bazında ise kişi başına Gayri Safi Milli Hasıla değeri ise yüzde 6.7’lik artışla, 2 bin 986 dolar olarak açıklandı. Kişi başına milli gelir 1999 yılında 2 bin 878 dolar olarak hesaplanmıştı. 

Türkiye’de Büyüme ve Enflasyon Rakamları

Yıllar

B

Büyüme

Enflasyon

1924

14,8

10,1

1925

12,9

11,5

1926

18,2

-8,2

1927

-12,8

2,2

1928

11

2,2

1929

21,6

2,2

1930

2,2

-24,2

1931

8,7

-13,9

1932

-10,7

-14,5

1933

15,8

-11,3

1934

6

2,1

1935

-3

10,4

1936

23,2

11,3

1937

1,5

3,4

1938

9,5

-4,9

1939

6,9

1,7

1940

-4,9

25,4

1941

-10,3

37,8

1942

5,6

94,1

1943

-9,8

73,7

1944

-5,1

-22,1

1945

-15,3

-3,4

1946

31,9

-3,9

1947

4,2

1,2

1948

15,9

7,9

1949

-5

7,7

1950

9,4

-9,9

1951

12,8

6,4

1952

11,9

0,7

1953

11,2

2,5

1954

-3

10,3

1955

7,9

7,8

1956

3,2

16,8

1957

7,8

18,4

1958

4,5

15,1

1959

4,1

20

1960

3,4

5

1961

2

3

1962

6,2

5,8

1963

9,7

4,1

1964

4,1

1,3

1965

3,1

8,1

1966

12

4,9

1967

4,2

7,5

1968

6,7

3,2

1969

4,3

7

1970

4,4

8,1

1971

7

16,45

1972

9,2

16,75

1973

4,9

20,75

1974

3,3

28,4

1975

6,1

10,75

1976

9

16,45

1977

3

26,3

1978

1,2

53,1

1979

-0,5

69,5

1980

-2,8

98,75

1981

4,8

35,45

1982

3,1

26,53

1983

4,2

29,73

1984

7,1

49,53

1985

4,3

41,63

1986

6,8

27,93

1987

9,8

36,77

1988

1,5

64,55

1989

1,6

62,3

1990

9,4

48,6

1991

0,3

59,2

1992

6,4

61,4

1993

8

60,3

1994

-6,1

149,6

1995

8

65,6

1996

7,9

84,9

1997

8

99,1

1998

3,8

69,7

     

Enflasyon Hedeflemesi

Giriş

Merkez bankalarının esas amacının fiyat istikrarının sağlanması olduğunu kabul eden merkez bankaları ve diğer para otoriteleri bu amacı gerçekleştirebilmek için farklı para politikası rejimleri benimsemekte ve uygulayabilmektedirler.

Ekonomik birimlerin geleceğe yönelik olarak daha sağlıklı kararlar almalarını sağlamak, düşük ve sürdürülebilir bir enflasyon düzeyi yaratmak amacıyla aralarında Yeni Zelanda, Kanada, İngiltere, İsveç, Finlandiya, Avustralya ve İspanya’nın bulunduğu gelişmiş ülkeler 1990’lı yılların başından itibaren enflasyon hedeflemesi olarak adlandırılan yeni bir rejim uygulamaya başlamışlardır. Gelişmiş ülkelerdeki uygulamaları takiben Şili, Meksika, Brezilya gibi gelişmekte olan ülkeler de parasal politikalarında enflasyon hedeflemesi uygulamasına geçmiş ya da geçmeye çalışmaktadırlar.

Akademik çevrelerce, enflasyonun doğrudan hedeflenmesi rejimine dayalı bir para politikasının yapabilecekleri ve yapamayacakları konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Diğer yandan rejimin gelişmekte olan ülkelerdeki uygulanabilirliği de ayrı bir tartışma konusudur. Ancak aşağıda sunulan çalışmada enflasyon hedeflemesi rejiminin tanımı, ön koşulları, uygulanmasına yönelik stratejik ve teknik özellikleri, genel kabul gören avantaj ve dezavantajları ile bu rejimi uygulayan gelişmiş ve gelişmekte olan ülke deneyimleri hakkında genel bir bilgi verilmek suretiyle konunun ana hatları çizilmeye çalışılmış, söz konusu farklı görüşler tartışılmamıştır. Çalışmanın son bölümünde ise enflasyon hedeflemesi politikasının Türkiye’de uygulanabilirliği üzerine bir değerlendirme yapılmıştır.

Tanım

Enflasyon hedeflemesi rejimi; merkez bankasının nihai hedefi olan fiyat istikrarının sağlanması ve sürdürülmesi amacına yönelik olarak para politikasının makul bir dönem için belirlenen sayısal bir enflasyon hedefi ya da hedef aralığına dayandırılması ve bunun kamuoyuna açıklanması şeklinde tanımlanabilen para politikası uygulamasıdır.

Para politikasını, bir ara hedef ya da hedefler seçme zorunluluğu olmadan doğrudan nihai hedefe dayandıran enflasyon hedeflemesi rejiminin, enflasyonu kontrol eden diğer yöntemlerden temel farkı para politikası araçlarının geçmiş ya da cari enflasyon yerine gelecek enflasyona dayanması ve gelecekteki enflasyon hakkında rastlantısal varsayımların yapılmamasıdır. Merkez bankası enflasyon hedefini gerçekleştirmek için enflasyon tahminleri yaparak enflasyon hedefinden muhtemel sapmalara karşı parasal araçları nasıl kullanacağını ve politikasını belirler.

Uygulamada enflasyonun doğrudan hedeflenmesi rejimi genellikle merkez bankaları ile hükümetler arasındaki anlaşmalar çerçevesinde oluşturulmuştur. Söz konusu rejim ülke koşullarına bağlı olarak farklılıklar göstermektedir.

Enflasyon hedeflemesi Rejiminin Önkoşulları
Enflasyon hedeflemesi rejiminin üç temel önkoşulu bulunmaktadır. Bunlar; 1) Para politikasının fiyat istikrarı hedefine odaklanması, 2) Merkez bankasının bağımsız olması, 3) Gelişmiş mali piyasaların olmasıdır.

1) Para politikasının nihai hedefi fiyat istikrarı olmalıdır: Para otoritesi sadece belirlediği enflasyon hedefini gerçekleştirmeyi amaçlamalı, büyüme, istihdam seviyesi veya döviz kuru istikrarı gibi başka hedefler seçmemelidir. Örneğin, sabit kur sistemi altında enflasyon hedeflemesi sisteminin işlemesi mümkün değildir. Bu nedenle, doğrudan enflasyon hedeflemesi rejimini seçen ülkeler sabit kur sistemini terk etmek durumundadır.

Diğer yandan doğrudan enflasyon hedeflemesi rejimini başarıyla uygulayan ülkelerde fiyat istikrarıyla dolaylı ilişkisi bulunan başka hedeflere de ulaşıldığı görülmüştür. Ancak bu başarının sağlanmasındaki en önemli etken fiyat istikrarı hedeflerinin yeterli güvenirliliğinin (kredibilitesinin) olmasıdır.

Tam istihdam hedefinin enflasyon hedefi ile uyumsuz olması gerekli değildir. Uzun dönemde enflasyon hedefinin gerçekleştirilmesi, para politikasının tam istihdam amacının gerçekleştirmesinde en önemli katkıyı yapacaktır. Kısa dönemde ise iki amaç arasında bir ödünleşme mevcuttur. Para politikasının talep şoku karşısındaki tepkisi, tam istihdam ve enflasyon hedefleri bağlamında da aynıdır.

Merkez bankalarının hedeflerinden birisi de mali piyasalarda istikrarın sağlanmasıdır. Bu amacın enflasyon hedeflemesi ile uyumlu olması gerekmemektedir. Krizde olan bankacılık sektöründen gelen deflasyon baskıları uzun dönemde enflasyon hedefinden sapmaya yol açabilmektedir. Merkez bankası kısa dönemde enflasyon hedefinin gerçekleştirilmesi için kısıtlayıcı para politikasını uygulamak ile bu uygulamanın bazı mali kurumların varlığını tehlikeye sokması çelişkisiyle karşı karşıya kalabilmektedir.

Enflasyon hedeflemesi rejimlerinde para ve mali politikalar arasında dolaylı da olsa bir etkileşim bulunmaktadır. Para politikası operasyonel olarak mali politikanın enflasyon üzerindeki etkilerini göz önünde bulundurmak durumundadır. Mali politika genel olarak enflasyon hedefini destekleyici niteliktedir. Örneğin büyük kamu borcu stoku, merkez bankasının en azından kısa dönemde enflasyon hedefini gerçekleştiremeyeceği beklentilerini güçlendirmektedir. Bunun sonucunda kamu borcu nedeniyle faizler yükselmekte ve hükümetin borç yükünün, dolayısıyla da borç stokunun artmasına neden olabilmektedir. Enflasyon hedeflemesi uygulamasına geçen ülkelerin çoğunda hükümetin enflasyonu kamu borçlanmasının finansmanında bir araç olarak kullanma girişimlerinin önlenmesi amacıyla enflasyona endeksli borçlanma kağıtları ihraç edilmiştir.

2) Merkez bankası bağımsız olmalıdır: Merkez bankasının bağımsızlığı en temel anlamıyla fiyat istikrarını korurken uygulayacağı para politikası rejimini ve kullanacağı parasal araçları kendi kararları ile seçmesi ve uygulaması olarak tanımlanabilir. Kurumsal anlamda bağımsız bir merkez bankası politik müdahalelere maruz kalmaksızın para politikasını uygulayabilmelidir. Diğer yandan mali ve idari özerkliğinin olması merkez bankası bağımsızlığının ölçüsü olan diğer önemli unsurlarıdır. Ayrıca, merkez bankası bağımsızlığının resmi olarak tanınması için nihai hedefi olan fiyat istikrarının sağlanmasından sorumlu tek otorite olarak yasal bir görevlendirmenin yapılmış olması gerekmektedir. Merkez bankasının asgari koşullarda bağımsız olması koşuluyla enflasyon hedeflemesi rejimini benimseyen bir ülkede mali politikaların para politikası uygulamaları karşısında bir üstünlüğü olmamalıdır. Bu durum hükümetin merkez bankasından borçlanmasının ya çok düşük bir düzeyde tutulması ya da hiç olmaması anlamına gelmektedir. Aksi hale merkez bankasının hükümetin taleplerini yerine getirmeye zorlanması nedeniyle ortaya çıkan enflasyonist baskılar para politikasının etkinliğini azaltmaktadır.

3) Gelişmiş mali piyasalar olmalıdır: Enflasyon hedeflemesi rejiminin başarıyla uygulanması ve enflasyonun hedeflenen düzeyde tutulması amacıyla para otoriteleri tarafından kullanılacak parasal araçların etkinliği gelişmiş para, sermaye ve döviz piyasalarının olmasına bağlıdır. Mali piyasaların kullanılan parasal araçlara yeterli çabuklukta tepki verememesi enflasyon hedeflerinden sapmalara yol açabilecektir. Ayrıca mali piyasaların devlet tahvili gibi enstrümanlarla kamu borçlanmasını karşılayacak derinlikte olması merkez bankasının kamu borçlanmasında taşıyacağı yükün azaltılması ya da hiç olmaması açısından da önem taşımaktadır.

Teorik olarak yukarıda bahsedilen önkoşulları sağlayan ülkeler enflasyon hedeflemesi rejimine dayalı bir para politikası uygulayabilmektedir. Pratikte ise otoritelerin belli ön hazırlıkları yapmaları gerekmektedir. Uygulamaya yönelik bu hazırlıklar stratejik özellikler ve uygulamaya yönelik teknik özellikler başlıkları altında ele alınmaktadır

Stratejik Özellikler

a) Hesap verebilirlik (accountability) ve Şeffaflık (tranparency)

Enflasyonun doğrudan hedeflenmesi rejiminde önem taşıyan iki temel kavram merkez bankasının sorumluluk alanının belirlenmesi ve şeffaf olması gereğidir. Teoride ve uygulamada bu iki kavram birbiriyle doğrudan bağlantılıdır.

Enflasyon hedeflemesi rejiminde merkez bankası ya tek başına ya da hükümet ile birlikte sorumluluk almaktadır. Dolayısıyla, kamuoyuna açıklama genel olarak merkez bankası tarafından yapılmakla birlikte hükümet ile merkez bankası arasında yapılan yazılı mutabakatlarla da kamuoyuna duyurulabilmektedir. Uygulamada, yazılı mutabakatlarda merkez bankasının görev ve sorumluluk alanları açıkça ifade edilerek, başarısızlık durumunda cezai yaptırımların neler olacağı hususu da belirlenebilmektedir (Örneğin Yeni Zelanda’da görüldüğü gibi). Merkez bankası ile hükümet arasında yazılı bir mutabakat yapılmaması durumunda ise merkez bankası nihai hedefi olan fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını kamuoyuna açıklamak ve bilgilendirme yapmak durumundadır. Uygulamada farklılıklar görülebilmekle birlikte çoğu zaman merkez bankası hedeflenen enflasyon oranından (düzeyinden) sorumlu olmaktadır.

Doğrudan enflasyonu hedefleyen merkez bankalarının enflasyon hedeflerini, planlanan uygulamaları ve gelişmeleri içeren raporlarını belli aralıklarla yayımlaması suretiyle şeffaf bir politika izlemeleri gerekmektedir. Dolayısıyla, enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan ülkelerde merkez bankaları belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesinde kaydedilen ilerlemeler ve yapılması düşünülenlere dair kamuoyuna bilgi sunma ve raporlama işlevlerini geliştirmişlerdir. Çünkü merkez bankaları programın başarılı olması için şeffaf ve tarafsız olunması, hedeflerin anlaşılır olmasının sağlanması ve düzenli olarak kamuoyuna bilgilendirme yapılması gerektiğini savunmaktadır. Ele alınan ülkelerde yılda iki kez (Kanada, İspanya) ya da dört kez (Yeni Zelanda, İsveç, İngiltere) olmak üzere merkez bankaları enflasyon tahmin raporları hazırlamaktadır.

b) Güvenirlilik (credibility)

Merkez bankasının hesap verebilirlik ve şeffaflık özellikleri aynı zamanda merkez bankasının ve para politikasının güvenirliliğinin artmasını sağlamaktadır.

Bir çok ülke deneyimi enflasyon hedeflemesi uygulamalarının güvenirliliğinin sağlanmasının kolay olmadığını ve bir geçiş sürecine ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Söz konusu uygulamaların kamuoyuna açıklandığı anda güvenirliliğinin olacağını düşünmek doğru olmayacaktır. Ancak fiyat istikrarına yönelik olumlu bir ilerlemenin kaydedilmesi ve gerekli kurumsal düzenlemelerin yapılması ile para politikasının güvenirliliğinin oluşması ve artırılması mümkün olabilmiştir.

c) Esneklik (flexibility)

Esneklik kavramıyla ifade edilmek istenilen merkez bankasının kısa dönem makroekonomik gelişmeler karşısında enflasyon hedeflerinin sağlayacağı bir esneklikle dengeleyici tepkiler verebilmesi şeklinde tanımlanabilir. Merkez bankasının sorumluluk alanlarının genişletilmesi ya da daraltılması ile şeffaflığının artması ya da azalması merkez bankasının esnekliğini kısıtlayıcı ya da artırıcı etki yapabilmektedir. Bu nedenle şeffaflık ile esneklik arasında uygun bir dengenin kurulması enflasyon hedeflemesi rejiminin en önemli stratejilerinden birini oluşturmaktadır. Merkez bankasına fazla esneklik tanıyan bir rejim kamuoyu güveninin sarsılmasına yol açabilirken, daha sıkı bir rejimin uygulanması reel ekonomide önemli bir istikrarsızlığı beraberinde getirebilecektir.

d) İleriye yönelik bir yaklaşım benimsenmesi

Merkez bankası belirsizlikleri azaltmak amacı ile enflasyon hedeflerini ve politikalarını ileriye dönük olarak belirlemektedir. Belirsizliğin istikrarı bozucu en önemli unsur olması nedeniyle ileriye yönelik bekleyişleri belirli hale getirmek merkez bankasının temel stratejilerinden birini oluşturmaktadır.

Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan ülkeler enflasyon hedeflerinin gerçekleştirilmesi ve fiyat istikrarının sağlanması için belli bir zaman sürecini hedeflemişlerdir. Bu yaklaşım sadece para politikasının yavaş ilerlemesi anlamında değil aynı zamanda enflasyonist beklentiler ve ekonomik davranışların ayarlanmasına yönelik olarak uzun vadeli sözleşmelerin ve düzenlemelerin yapılması için de bir zaman diliminin öngörülmesi gerekli görülmektedir.

4. Uygulamaya Yönelik Teknik Özellikler

a) Enflasyon hedefinin ve ölçüm şeklinin tanımlanması

Enflasyonun hedefi tanımlanırken hedeflenen enflasyonun uygun bir ölçüm yönteminin saptanması gerekmektedir. Enflasyon ölçümünde en yaygın olarak kullanılan uygulama tüketici fiyat endeksini (TÜFE) baz alan genel ya da çekirdek enflasyonun hesaplanmasıdır.

Merkez bankaları fiyat istikrarının sağlanması yönünde fiyat seviyesi hedefleri yerine doğrudan enflasyon hedefleri belirlemeyi tercih etmişlerdir. Bu iki uygulama arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır: Fiyatlardaki beklenmedik bir artış; fiyat seviyesinin hedeflenmesi halinde fiyatlarda deflasyonist bir ayarlamanın yapılmasını gerektirirken enflasyon hedeflemesi yapılması halinde ise sadece artışın durdurulmasını gerekli kılmaktadır. Bu farklılık önemli yorumlamalara yol açmaktadır. Enflasyon hedeflemesi, fiyatlarda deflasyonist bir ayarlama gerektirmediğinden arz kaynaklı şoklar karşısında daha esnek bir politika uygulanmasına elverişli olduğu düşünülmektedir. Söz konusu esnekliğin olması enflasyon hedeflemesini gerçekçi ve güvenilir bir para politikası yapmaktadır. Diğer yandan fiyat seviyeleri üzerindeki etkilerin ortadan kaldırılması hedeflenmediğinden uzun dönemde fiyat seviyesinde değişmelere yol açtığı ve fiyatlardaki belirsizliği artırdığı düşünülmektedir.

Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan ülkeler TÜFE’nin hesaplanmasında ölçüm hataları olabileceğinin farkında olmakla birlikte söz konusu ölçüm hatalarının TÜFE’nin kullanılmasının avantajları karşısında nispeten daha az önemli olduğunu düşünerek TÜFE’yi tercih etmişlerdir. TÜFE’nin enflasyon hedefinin tanımlanmasında kullanılmasına neden olan bu avantajların en önemlileri arasında kamuoyunun bu kavrama aşina olması ve kolay elde edilebilir oluşu gibi özellikler belirtilmektedir.

Bazı ülkelerde (Yeni Zelanda, Finlandiya, Avusturalya) enflasyon parasal olmayan belirleyicilerden arındırılarak çekirdek enflasyon hesaplanmıştır. Ülke uygulamalarının çoğunda TÜFE ile çekirdek enflasyonun hesaplanmasındaki farkın genel olarak ipotek faiz ödemelerinin enflasyon oranına dahil edilmemesi şeklinde uygulandığı görülmektedir. Bunun nedeni ise beklenen enflasyonun hedeflenen enflasyon üzerinden bir artış göstermesi karşısında kısa vadeli faiz oranlarının artırılarak fonlama maliyeti dolayısıyla enflasyon oranında (TÜFE) daha fazla bir artışın önlenmek istenmesidir. Diğer yandan Kanada ve Finlandiya’da çekirdek enflasyon hesaplanırken dolaylı vergiler de TÜFE hesaplamasına dahil edilmemiştir.

Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan çoğu ülkede enflasyon oranına ilişkin bant aralıkları belirlenmiştir. Söz konusu bantlar ölçüm hataları ve bazı fiyatlardaki beklenmedik şoklar karşısında esneklik kazınılması amacını taşımaktadır. Bant aralıkları bazı ülkelerde dar tutulmuşken bazılarında ise daha geniştir. Enflasyon hedeflemesi rejimini seçen gelişmiş ülkelerin enflasyon hedeflerindeki değişmede genel olarak yüzde iki puanlık bir tolerans tanınmaktadır.

b) Enflasyon tahmin model ve yöntemlerinin geliştirilmesi

Teknik açıdan, uygulamada enflasyon hedeflemesi yapılması için sağlam ve güvenilir enflasyon modelleri geliştirilmelidir. Bunun için yeterli tarihsel verinin olması ve çok değişkenli veri setinin kullanılması gerekmektedir. Uygulamada en yaygın olarak kullanılan modeller aylık enflasyon tahmin modelleridir (Vector Autoregression Models-VAR). İstatistiksel çalışmalar bu modellerin gerçek enflasyon yönelimlerinin rasyonel olarak belirlenebildiğini göstermektedir. Ancak geleceğe yönelik (uzun dönemli) enflasyon tahminleri yapmak için kullanılan modellerde para politikasının enflasyon seviyesi üzerindeki etkisinin görülmesi için yavaş bir uyum sürecine gereksinim duyulmaktadır.

c) Kamuoyu tarafından anlaşılmasının sağlanması

Merkez bankalarının uyguladığı enflasyon hedeflemesi programın başarılı olması için kamuoyu tarafından hedeflerin anlaşılır olmasının sağlanması gereklidir. Enflasyon hedeflemesi rejiminin temel ilkeleri olan merkez bankasının hesap verebilirlik ve şeffaflık prensiplerine bağlı olarak düzenli olarak enflasyon raporlarının hazırlanması ve kamuoyuna bilgilendirme yapılması bu amaca hizmet etmektedir. Kamuoyu tarafından uygulanan rejimin anlaşılması aynı zamanda merkez bankasının güvenirliliğinin artmasını sağlayacaktır.

d) Mali sektör reformlarının uygulanması

Enflasyon hedeflemesi rejiminin başarıyla uygulanması diğer para politikası uygulamalarında olduğu gibi etkin işleyen mali piyasaların olmasını gerektirmektedir. Mali sistemin etkinliğinin artırılması yönünde alınacak başlıca tedbirler faiz oranlarının deregülasyonu, bankacılık sistemi ve yabancı para işlemlerin liberalizasyonu ve bankacılık sisteminin etkin gözetim ve denetim mekanizmasının oluşturulması yönündeki reformlar olarak sıralanabilir.

Enflasyon hedeflemesinin avantaj ve dezavantajları

Avantajları:

Enflasyon hedeflemesinin orta dönemli bir para politikası olarak sahip olduğu temel avantajlar aşağıdaki gibi sıralanabilir: Enflasyon hedeflemesi rejimi;

Para politikasının uygulanmasında şeffaflığı artırmaktadır.

Alternatif politikalara göre daha anlaşılır bir politikadır.

Merkez bankalarının belirlenen enflasyon hedefine ulaşmaları için güvenilirliklerini ve hesap verilebilirliğini artırmaktadır.

Para otoritelerinin fiyat istikrarı hedefine ulaşmaları için gerekli tüm bilgiyi kullanmalarını sağlamaktadır.

Para politikasının ulusal ekonomideki şoklara ağırlık vermesini sağlamaktadır.

Merkez bankalarının para politikası araçlarını kullanmalarında ve kontrol etmelerinde bağımsız olmalarını sağlamaktadır.

Para politikasının operasyonel olarak uygulanmasına yardımcı olmaktadır.

Politika tartışmalarının merkez bankasının para politikası ile gerçekleştirebileceği hususlar üzerinde odaklanmasını sağlamaktadır.

Enflasyonun doğrudan hedeflendiği rejimlerde para politikasının şeffaf olması ve kamuoyuna düzenli olarak bilgilendirme yapılması esastır. Aslında söz konusu özellikler gelişmiş ülkelerde bu rejimin başarısı için çok önemlidir. Bu çerçevede enflasyonu doğrudan hedefleyen merkez bankaları enflasyon ve para politikasının geçmiş ve gelecek performansını açık bir şekilde ortaya koymak amacıyla “Enflasyon Raporu” yayımlamaktadır.

Dezavantajları:

Enflasyon hedeflemesi rejiminin avantajları yanında bir takım dezavantajları da bulunmaktadır. Enflasyon hedeflemesi rejimi,

Çok katı ve tavizsiz olarak uygulanması gerekli bir politikadır.

Diğer para politikası rejimleriyle karşılaştırıldığında etkin olmayan bir üretim dengesine (inefficient output stabilization) yol açmaktadır. Bu durum özellikle önemli arz şoklarında (petrol fiyatındaki ani değişiklikler gibi) kendini göstermektedir.

Kısa dönemde ekonomik büyümeyi sınırlandırabilir.

Mali politikalarının para politikalarına göre üstünlük sağlamasını engelleyemez.

Rejimin uygulanması için gerekli olan esnek döviz kuru rejimi mali istikrarsızlığa sebep olabilir.

Gelişmiş Ülkelerde Enflasyon Hedeflemesi

Genel Değerlendirme

Fiyat istikrarını nihai hedef alan para politikası birçok ülkede başarıyla uygulanmıştır. Enflasyonun doğrudan hedeflendiği para politikasının uygulandığı gelişmiş ülkeler arasında Yeni Zelanda, Kanada, İngiltere, İsveç, Finlandiya, Avustralya ve İspanya bulunmaktadır. Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan söz konusu sanayi ülkelerinde benzer deneyimler yaşanmıştır.

Yeni Zelanda ve Kanada enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan ilk ülkelerdir. Söz konusu ülkelerin enflasyon hedeflerinin gerçekleştirilmesinde gösterdikleri başarı diğer beş ülkenin de benzer uygulamalara geçmelerine cesaret vermiştir. Almanya, Japonya, İsviçre ve ABD ile karşılaştırıldığında söz konusu yedi ülke yaklaşık otuz yıllık bir geçmişte enflasyonla mücadelede başarısız deneyimler yaşamıştır. Bu ülkeler enflasyon hedeflemesi politikasını genel makroekonomik politikalarına güvenirlilik kazandırmak için bir araç olarak kullanmışlardır. Diğer yandan enflasyon hedefleri için para politikası ile mali politikalardan sorumlu otoriteler arasında karşılıklı bir anlaşmanın olması kamuoyunun güveninin kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır.

Dikkat çeken önemli bir diğer husus ise bu ülkelerin hepsinde enflasyon hedeflemesi politikasının uygulamaya geçirilmesi öncesinde enflasyon oranının nispeten düşük seviyelerde (yüzde 10’un altında) bulunmasıdır. Dolayısıyla, enflasyon oranında çok büyük düşüşler için söz verilmesi gerekmediğinden programın güvenirliliğinin sağlanması nispeten daha kolay olmuştur.

Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan bu ülkelerde tamamen olmasa bile para politikası enstrümanlarının büyük ölçüde serbestçe belirlenebilmesi ve kamu bütçesinin finansmanında mümkün olan en az yükün üstlenilmesi gibi merkez bankasının bağımsızlığının ölçüsü olabilecek koşullar mevcuttur. Uygulamada tüm bu ülkelerde kısa vadeli faiz oranları temel operasyonel enstrüman olarak kullanılmakta, uzun vadeli faiz oranlarının değişmesi ve bu değişimin toplam talep ve enflasyon üzerindeki etkileri açısından gelişmiş mali piyasaların varlığı ise önem taşımaktadır.

Bu ülkelerde enflasyon hedefleri ileriye dönük amaçlar için belirlenmiştir; öyle ki bir ya da iki yıllık bir dönem için belirlenen hedefler ile gerçekleşecek enflasyon oranları arasındaki tahmin edilebilir sapmaların dengeleneceği sözü verilmiştir.

Fiyat istikrarının amaçlandığı ülkelerin enflasyon performanslarında önemli bir iyileşme olmuştur. Bu ülkelerin çoğu enflasyon hedeflerini belirlenen programdan daha önce gerçekleştirmeyi başarmışlar, enflasyon oranları hedeflenen düzeye ya da bunun da aşağısında bir seviyeye gerilemiştir.

Ülke deneyimlerinden çıkarılan benzer sonuçlar aşağıda özetlenmiştir. Bunlar aynı zamanda enflasyon hedeflemesi politikasının gelişmekte olan ülkelerde uygulanabilirliğinin değerlendirilmesinde de belirleyici kriterler olarak kabul görmektedir.

Fiyat istikrarı hedefleri fiyat seviyesinin hedeflenmesinden ziyade enflasyonun doğrudan hedeflenmesi şeklinde uygulanmaktadır.

Enflasyon hedefinin belirlenmesinde Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) kullanılmıştır:

Enflasyon hedefleri rakamsal değerler yerine bir bant aralığını göstermektedir:

Fiyat istikrarını hedefleyen para politikasının güvenirliliği zaman içinde artmıştır.

Merkez bankaları para politikası hakkında daha açık ve şeffaf raporlama yapmaktadır.

Tablo 1’de sunulduğu üzere enflasyon hedeflemesi politikasının söz konusu yedi ülkedeki uygulamalarına ilişkin özellikler kısaca özetlenmişt

Tablo 1: Gelişmiş Ülkelerde Enflasyon Hedeflemesi Uygulamaları

 

Yeni Zelanda

Kanada

İngiltere

İsveç

Finlandiya

Avustralya

İspanya

Programın

Başlangıcı

Mart 1990

Şubat 1991

Ekim 1992

Ocak 1993

Şubat 1993

Nisan 1993

1994 yazı

Hedef

% 0-3*

% 1-3

% 1-4

% 2

% 2

% 2-3

% 3’ün altında

Süre

5 yıl

1998 sonu

1997 ilkbahar, daha sonrasında % 2.5 değerini korumak

1996 sonrası

1996 sonrası

Ortalama olarak aynı seviyede kalmak

1997 sonu, daha sonra % 2’nin altında kalmak

Enflasyon ölçüm birimi

TÜFE (CPI)**

TÜFE (CPI)

İpotek faiz ödemeleri hariç tutulan Perakende Fiyat Endeksi

TÜFE (CPI)

TÜFE (CPI)**

TÜFE

(CPI)**

TÜFE (CPI)

TÜFE’den çıkarılan kalemler

Faiz maliyeti unsurları, dolaylı vergiler, kamu kesintileri, dış ticaret hadlerindeki önemli fiyat değişiklikleri

Yok

İpotek faiz ödemeleri

Yok

İpotek faiz ödemeleri, dolaylı vergiler, devlet yardımları, konut fiyatları

İpotek faiz ödemeleri, dolaylı vergiler, diğer değişken

(volatile) kalemler

Yok

Hedefin duyurulması

Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı arasında anlaşma sağlanan metinde tanımlandı.

(Policy Target Agreement)

Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı arasında

ortak mutabakat

Başbakan

Merkez Bankası (Bank of Sweden)

Merkez Bankası (Bank of Finland)

Merkez Bankası

(Reserve Bank of Australia)

Merkez Bankası

(Bank of Spain)

Enflasyon raporu

Mart 1990 sonrasında

yılda 4 kez

Mayıs 1995 sonrasında yılda 2 kez

Şubat 1993 sonrasında yılda 4 kez

Ekim 1993 sonrasında yılda 4 kez

Mayıs 1997 sonrasında yılda 2 kez

Altı ayda bir

Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesi

Genel değerlendirme

Gelişmekte olan ülkelerin 1990’ların başından itibaren gelişmiş ülkelerde başarıyla uygulanan enflasyon hedeflemesi politikası için gerekli teknik ve kurumsal alt yapıyı kurmaları daha güç olmaktadır. Karmaşık bir yapıya sahip bu ülkelerin dolaylı para politikası araçlarını daha fazla kullanmaya başlamaları, uluslararası sermaye piyasalarına açılmaları ve mali sektör reformlarını gerçekleştirmelerine rağmen, para politikalarının uygulanması açısından her birinin farklı deneyimleri bulunmakta ve her ülke farklı finansal gelişme süreçlerinden geçmektedir. Bu nedenle gelişmekte olan ülkeler için enflasyon hedeflemesi uygulamaları konusunda genel bir değerlendirme yapılması güçleşmektedir. Söz konusu ülkeler incelendiğinde enflasyon hedeflemesi konusunda öngörülen koşulları açık bir şekilde yerine getiremedikleri görülmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesinin uygulanabilirliği açısından enflasyon hedeflemesinin yapısal koşullarının ve mali üstünlük düzeyinin değerlendirilmesi yerinde olacaktır.

i) Enflasyon hedefinin öncelikli hedef olarak belirlenmesi

Çalışmanın ilk bölümünde de ele alındığı üzere enflasyon hedeflemesi rejimine geçmek için gerekli altyapının hazırlanmasından sonra merkez bankası nihai hedefi olan fiyat istikrarının sağlanmasına yönelik olarak bir enflasyon hedefi belirlenmeli ve bu hedefe ulaşılması amaçlanmalı, başka ek hedefler seçilmemelidir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde fiyat istikrarının para politikasının nihai hedefi olarak görülmesi konusunda bir uzlaşma sağlanmış durumda değildir. Belli bir büyüme oranının garanti altına alınması ve belli bir döviz kurunun tutturulması, istihdam düzeyi, ücretlerin genel seviyesi, finansal piyasaların istikrarı ya da uluslararası ticarette rekabetin artırılması gibi birden fazla hedef bulunabilmektedir. Bu durumda hükümetler ile merkez bankası arasında nihai hedefi fiyat istikrarı olan bir para politikasının uygulanmasında mutabakat sağlanması güçleşmektedir.

ii) Merkez bankasının bağımsızlığı

Enflasyon hedeflemesi politikalarında başarılı olunması için gerekli en önemli koşullardan birisi belirlenen hedeflere uygun para politikasının uygulanmasında merkez bankasına müdahalede bulunulmamamsı ve uygulamada gerekli para politikası araçlarının kullanılmasında inisiyatifin merkez bankasına bırakılmasıdır.

Ancak gelişmekte olan ülkelerde merkez bankalarının para politikalarını bağımsız olarak uygulamalarını sınırlandırıcı dört önemli etken bulunmaktadır. Bunlar, hükümetlerin aşırı kamu borçlanmaları, önemli ölçüde senyoraj[i] gelirlerine bağlı olmaları, sermaye piyasalarının yeterli derinliğe sahip olmaması ve bankacılık sistemlerinin kırılganlığıdır.

Para politikası üzerinde baskı yaratan en önemli etkenlerden birisi hükümetlerin yüksek miktardaki iç borç stoklarıdır. Yüksek harcama gereksinimi olan hükümetler piyasadan borçlanma gereklerini karşılamak için alternatif bir gelir aracı olarak senyorajı kullanmaktadırlar.

Mali üstünlüğün[ii] (fiscal dominance) göstergelerinden biri olan senyoraj gelirlerine, gelişmekte olan ülkelerde gelişmiş ülkelere göre daha yaygın olarak başvurulmaktadır. Özellikle merkez bankasından borçlanma hususunda sınırlayıcı kuralların olmadığı ülkelerde hükümetlerin senyoraj yoluyla gelirlerini artırma politikaları daha kolay olarak uygulamaya dönüşmektedir. Senyorajın tercih edilmesinde, vergi toplama prosedürlerinin zayıflığı nedeniyle vergilerin düzenli toplanamaması yanında gelir dağılımının çarpıklığı, siyasi istikrarsızlık önemli rol oynamaktadır. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde kriz zamanlarında bu tür gelir kaynaklarının kötüye kullanılması yönünde bir eğilim olduğu kabul edilmektedir.

Mali üstünlüğün diğer bir göstergesi ise sermaye piyasalarının derin olmamasıdır. Bazı düşük gelirli ülkelerde bu hususta iki yönlü bir ilişki mevcuttur. Bazen gelişmemiş sermaye piyasaları mali üstünlüğün sebebi olabilirken, bazen de mali üstünlük sermaye piyasalarının gelişimini engelleyici bir unsur olabilmektedir. Zorunlu karşılık oranlarının yüksek olması, sektörel kredilere ilişkin politikalar, kamu borcu gereksinimleri ve faiz oranlarıyla mali sistemden gelir elde etmek için yapılan mali baskılar sermaye piyasalarının gelişmesini önleyici ve/veya sınırlandırıcı başlıca engellerdir.

Kırılgan bankacılık sistemleri uzun süredir devam eden mali baskı dönemlerinin en önemli sonucudur. Fakat gelişmekte olan ülkelerde mali sektör reformlarını takiben kırılgan bankacılık sistemleri para politikası uygulamaları üzerindeki bağımsız etkilerini beyan etmişlerdir. Bu çerçevede gelişmekte olan ülkelerde fiyat istikrarının sağlanması ile bankacılık sektörünün karlılığı ve korunmasının aynı anda sağlanması çok nadiren gerçekleşmektedir. (Masson ve Savastano,1997, s. 23-24)

Bu değerlendirmeler altında gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesi politikasının uygulanması ile ilgili karşılaşılabilecek güçlükler ve önem arz eden temel hususlar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

Gelişmekte olan ülkelerin büyük bir kısmında mali üstünlük ve zayıf mali altyapı bağımsız bir para politikasının uygulanmasını zorlaştırmaktadır. Bu ülkelerin çoğunda merkez bankasının araç bağımsızlığının sağlanması, vergi gelirlerini artıran ve senyoraj gelirlerine olan bağımlılığı azaltan geniş tabanlı bir kamu kesimi reformu ile bankacılık ve mali sistemin yeniden yapılandırılması gerekmektedir.

Gelişmiş ülkelerde fiyat istikrarının sağlanması para politikasının giderek önem kazanan bir hedefi haline gelirken, gelişmekte olan ülkelerde henüz bu konuda bir görüş birliği oluşmamıştır. Çünkü bu ülkelerde büyüme ve istihdam yaratma, uluslararası ticarette rekabet edebilme gücü ve mali piyasalarda istikrarın sağlanması gibi çeşitli hedef ve koşulların gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu durum devletin ve merkez bankasının fiyat istikrarını para politikasının tek amacı olarak belirlenmesi yönünde ortak bir karara ulaşmalarını güçleştirmektedir.

Mali piyasaları iyi işleyen, enflasyonu çok yüksek olmayan, mali üstünlük ölçütü fazla olmayan gelişmekte olan ülkelerde dahi bağımsız bir para politikasının uygulanabilmesi, döviz kuru rejimine ve sermayenin hareketliliğine bağlıdır. Örneğin kısa vadeli sermaye hareketlerinin yoğun olduğu koşullarda sabit döviz kuru uygulaması enflasyon hedeflemesinin başarısız olmasına neden olurken, hareketli döviz kuru uygulaması enflasyon hedefleriyle çelişmese bile parasal yetki uygulamalarının kamuoyu tarafından şeffaf olarak izlenememesine yol açabilmektedir (Malatyalı, 1997, s. 57).

Enflasyon hedeflemesi ve para politikasının etkilerinin değerlendirilmesi ile ilgili genel kabul görmüş analitik bir çerçevenin olmaması, gelişmekte olan ülkelerde para politikasının uygulanmasını güçleştirmektedir. Ayrıca enflasyon hedeflemesi rejiminin uygulanması enflasyon hedefi seviyesi ve enflasyon göstergesi olacak endeksin seçimine ilişkin sorunları gündeme getirmektedir. Çünkü, gelişmekte olan ülkeler enflasyon ve fiyat endeksini etkileyen çeşitli arz şoklarıyla karşılaşabilmektedir.

Gelişmekte olan çoğu ülkede idari ya da kontrollü fiyatlar fiyat endekslerinin en önemli bileşenleri olup, enflasyonun kısa dönemli yönünün belirlenmesinde etkili olmaktadır. Bu durumda iyi bir enflasyon tahmini, bu fiyatlarda görülen değişimlerin zamanı ve ne ölçüde değişim gösterdiğini göz önünde bulundurmalıdır. Gelişmekte olan ülkelerde bu durum fiyatların büyük oranda piyasa tarafından belirlendiği gelişmiş ülkelere oranla gelişmekte olan ülkelerde para ve mali otoriteleri arasında sıkı bir işbirliğinin olmasını gerektirmektedir.

Gelişmekte olan çoğu ülkede, optimum enflasyon oranı hakkında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Sonuç olarak, enflasyon hedefiyle ilgili yapılacak her tercih “keyfi” olarak nitelendirilebilir. Bununla birlikte gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedefinin gelişmiş ülkeler için kabul edilebilecek orandan daha yüksek bir aralık için belirlenmesi gerektiği düşünülmektedir.

Gelişmekte olan çoğu ülkede enflasyon oranı hala çok yüksek seviyelerde olup, genelde açık ya da zımni olarak geriye yönelik endeksleme yapılmaktadır. Sonuç olarak enflasyonun hedeflemesi politikasını seçen merkez bankalarının güvenirliliği ve hesap verebilirliği belirlenen enflasyon hedeflerinin gerçekleştirilememesi durumunda zarar görebilmektedir.

Enflasyon hedeflemesinin en önemli koşullarından birisi enflasyon dışında başka bir hedefin belirlenmemesidir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde yabancı para cinsinden aktif ve pasiflerin oranının büyük olmasına bağlı olarak merkez bankası döviz kurlarındaki dalgalanmalara karşı çok dayanıklı değildir. Özellikle ulusal parası dolara endekslenmiş ülkelerde, döviz kuru şoklarına karşı ihtiyatlı düzenlemeler bulunmadığı sürece enflasyon hedeflemesi politikasının uygulanması mümkün görülmemektedir. Gelişmekte olan ülkelerde döviz kuru dışında nominal ücret ve kamu fiyatları para politikası çıpası olarak görülmektedir.

Enflasyon hedeflemesinin başarılı bir şekilde uygulanabilmesi için para aktarma mekanizmasının çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Fakat bu tür bir mekanizma çoğu ülkede ya hiç mevcut değildir ya da istikrarsız bir şekilde işlemektedir. Bu istikrarsızlık ile tutarlı ve doğru verilerin olmayışı nedeniyle para politikasının etkilerinin belirlenmesi ve enflasyonun tahmin edilmesi güç olmaktadır.

Ayrıca, gelişmekte olan ülkelerde parasal ortam mali liberalizasyondan ve sermaye hareketlerinden kaynaklanan yapısal sorunlarla karşılaşmaktadır. Enflasyon hedeflemesi politikasıyla geriye dönük endekslemeden ileriye dönük endekslemeye geçilmesi ve piyasa yapısındaki değişiklikler nedeniyle aslında bu politikanın kendisinin yapısal bir sorun oluşturduğu düşünülmektedir.

Gelişmekte olan ülkeler arasında halen enflasyon hedeflemesi politikasını uygulamaya geçirmiş ülkeler bulunmaktadır. Ancak söz konusu ülkelerde enflasyon hedeflemesi politikası enflasyon makul seviyelere indirildikten, ihtiyatlı düzenleme ve gözetim güçlendirildikten ve yapısal reformlar gerçekleştirildikten sonra uygulamaya geçirilmiştir.

Tablo 2. Gelişmekte Olan Ülkelerde Para Politikası Uygulamaları

 

Şili

Meksika

Brezilya

Para Politikası Hedefleri

Cari denge, enflasyon hedefi ve döviz kuru bandı

Fiyat istikrarının sağlanması, uluslararası rezervler, enflasyon hedeflemesi

Fiyat istikrarının sağlanması, enflasyon ve döviz kuru

Para Politikalarının Değerlendirilmesi

Merkez Bankası (MB) Yönetim Kurulu’nun düzenlediği haftalık toplantılarla

Düzenli olarak yapılan toplantılarla

Para Politikası

Komitesi’nin düzenlediği

toplantılarla

(

Para Politikasının Kamuoyuna Duyurulması

Yönetim Kurulu kararlarından önemli görülen hususlar duyurulmaktadır.

Haftalık ve aylık basın bültenleriyle duyurulmaktadır.

Aylık basın bültenleriyle

duyurulmaktadır.

Para Politikası Araçları

1. Kısa dönem faiz oranları

2. Haftada iki kez MB kağıdının ihracı

1. Değişik vadelerdeki Hazine kağıtlarıyla APİ yapılması

2. Mart 95’den beri aylık hedefler

Kısa dönem faiz

oranları

Sayısal Hedefin Açıklanması

Merkez Bankası Kanununun yürürlüğe girdiği tarih olan 1990’dan beri

1980’lerin ortasından beri

Temmuz 1999’dan beri.

Son Enflasyon Hedefi (2001)

% 5,7

%6,5

% 4

Hedefin yerine

Getirilmemesi Durumunda Yapılan Yaptırımlar

Resmi bir yaptırım yok. Politik maliyetleri ise küçük

Resmi bir yaptırım yok. Hedeften hafif sapmaların olması halinde Politik maliyetleri küçük

Resmi bir yaptırım yok.

Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı hedefin gerçekleşmemesi nedenlerini açıklamak zorundadır.

Hedefin Gerçekleştirilmesi

Hedeften sadece 1993 ve 1995’te hafif sapmalar olmuştur.

Göreli olarak iyi.

1999 yılında hedeften hafif sapma olmuştur.

Hedefin Gerçekleştirilememesinin Sebepleri

Aktarma sürecinde gecikmeler ve arz şokları

Arz şokları (kamu sektörü fiyatları) ve kısa dönemli mali bunalım

Arz şokları ve KİT

fiyatlarında büyük artış olması

Enflasyon Raporu

Para politikası raporu yayımlanıyor.

2000 yılından itibaren üç aylık enflasyon raporu yayımlanıyor.

1999’dan beri üç aylık enflasyon raporu

yayımlanıyor.

IV. Enflasyon Hedeflemesi Rejimin Türkiye’de Uygulanabilirliğinin

Değerlendirilmesi

Türkiye’de enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesi için mevcut koşullar yeterli görünmemektedir. Bunda uzun yıllardır yaşanmakta olan yüksek ve kronik enflasyonun beraberinde getirdiği yapısal sorunlara ek olarak kamu kesiminin kaynak-harcama dengesizliği nedeniyle senyoraj yapma ve yüksek iç borçlanma eğilimi ve dolayısıyla mali üstünlüğün düzeyi önemli rol oynamaktadır. Türkiye’de enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesi için öncelikle gerekli yapısal altyapının oluşturulması yönünde hazırlıkların tamamlanması gerekmektedir.

Enflasyon hedeflemesi rejimini benimseyen ülke deneyimlerinde görüldüğü gibi resmi bir enflasyon hedeflemesi rejimine geçilebilmesi için öncelikle enflasyonun makul seviyelere indirilmesi öngörülmektedir. Gelişmiş ülkelerin başarılı deneyimlerine bakılarak enflasyon hedeflemesine geçiş için başlangıçta enflasyon düzeyinin yüzde 10’un altında olması gerektiği savunulmaktadır.

Nitekim 1999 yılı sonunda uygulamaya konulan enflasyonu düşürme programının başarılı biçimde yürütülmesinin ardından Türkiye’de enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesi gündeme gelebilecektir. Programla birlikte uygulamaya konulan yeni para politikası[iii], maliye politikası ve yapısal reformlar doğrudan enflasyon hedeflemesi rejimine geçiş için gerekli ön süreci oluşturmaktadır.

Enflasyon Hedeflemesinin Önkoşulları Açısından

Mali Üstünlük Düzeyi:

Türkiye’de enflasyon hedeflemesine geçilmesi yönünde gerekli kararlılığın gösterilmesi için en önemli koşul olarak mali piyasalar üzerindeki mali üstünlüğün düzeyinin azaltılması gerekmektedir. (Malatyalı, 1998s.58-60).

Enflasyonun Hedeflenmesi Rejimini Uygulayan Ülkelerde

Mali Derinlik ve Mali Üstünlük Rasyoları

 

M2/ GSYİH*

Bütçe Dengesi / GSYİH**

Kanada

61,4

-3,5

Yeni Zelanda

91,9

0,5

İngiltere

105,8

0,6

İsveç

42,9

0,3

Finlandiya

48,3

-2,5

İspanya

73,5

-1,2

Avustralya

70,5

0,3

İsrail

98,7

-1,3

Meksika

25,9

-1,4

Brezilya

31,2

-6,0

Şili

51,4

0,4

Türkiye

39,7

-8,3

Uygulanmakta olan enflasyonu düşürme programı çerçevesinde yürütülen para politikasında yeni bir unsur olarak merkez bankası bilançosunda kurala bağlı net iç varlıklar görülmektedir. Net iç varlıklar için katı kurallar bulunmaktadır. Buna göre net iç varlıklar net dış varlıklarla birlikte değişmeye zorlanmaktadır. Buradaki amaç Merkez Bankası tarafından finanse edilen kamu açığını azaltmaktadır. Programın diğer önemli bir unsuru olan özelleştirmede de başarı sağlanırsa Merkez Bankasının mali yükünün azalması sağlanacaktır.

Enflasyonu düşürme programı çerçevesinde mali ve para politikalarının taviz verilmeden uygulanması halinde mali üstünlük konusundaki olumsuzlukların giderilmesi beklenmektedir.

Merkez Bankasının Bağımsızlığı:

T.C. Merkez Bankası Kanunu’nun 4. maddesinin son fıkrasında Banka’nın bağımsızlığı “Banka, Kanun ile kendisine verilen yetkileri kendi sorumluluğu altında müstakil (bağımsız) olarak kullanır.” şeklinde ifade edilmek suretiyle yasal olarak güvence altına alınmıştır. Bankanın hükümetle olan ilişkisi ise Kanun’un 41. maddesinde[iv] “Banka, Hükümetin mali ve ekonomik istişare organıdır. Bu sıfatla Banka, para ve kredi politikası konusunda Hükümetçe incelenmesi istenilecek hususlar hakkında mütalaa beyan eder” şeklinde tanımlanmıştır.

Merkez bankalarının görevleri açısından bir karşılaştırma yapıldığında temel işlevleri yanında üretim, işsizliğin düşürülmesi, sermaye yatırımlarının hızlandırılması gibi görevler bakımından İsrail Merkez Bankasına göre T.C. Merkez Bankasının görev tanımının daha açık ve sınırlarının belli olduğu görülmektedir.

Ayrıca T.C. Merkez Bankasının Hazine ile olan ilişkilerinin siyasi otoritenin senyoraj yapma eğilimini sınırlandırmak yönünde 1994 yılında yeniden düzenlendiği görülmektedir (TCMB Kanunu, Madde 51[v]). Buna göre Hazinenin Merkez Bankasından kullanabileceği avans miktarı “cari yıl bütçe ödenekleri toplamının bir önceki yıl mali yıl genel bütçe ödeneklerini aşan kısmın” belli bir yüzdesi ile sınırlandırılmıştır. Buna göre, T.C. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açtığı kısa vadeli avanslar için 1994 yılına kadar olan yüzde 15 oranındaki azami sınırın Nisan 1994’de getirilen değişiklikle kademeli olarak indirilmesi öngörülmüştür. Buna göre, söz konusu oran 1996 yılı için yüzde 10, 1997 yılı için yüzde 6, 1998 yılı ve mütakip yıllar için yüzde 3 olarak belirlenmiştir (TCMB Kanunu Madde 50) .

Ayrıca, Hazine ve T.C. Merkez Bankası arasında 1997 yılında Merkez Bankası para politikasının etkinliğinin artırılmasını ve bekleyişlerin olumlu yönde etkilenmesini sağlamak amacıyla bir Protokol imzalanmıştır. Protokol’e göre, Merkez Bankası’nca para programının etkinlikle uygulanmasını sağlamak üzere Hazine, kısa vadeli avans da dahil olmak üzere her türlü parasal ilişkisini Merkez Bankası’yla uyumlu olarak ve para programını bozmayacak şekilde, Merkez Bankası’nı önceden bilgilendirmek suretiyle kullanacaktır.

Hukuki açıdan bakıldığında Merkez Bankasının para politikasının yürütülmesi için gerekli yetki ve görev tanımı ile operasyonel bağımsızlığa sahip olduğu görülmektedir. Diğer yandan, Hazine ile Merkez Bankası ilişkileri 1994 yılından itibaren sınırlandırılmıştır. Ancak, her ek bütçe yapılması durumunda kullanılabilecek avans miktarının önlenmesi yönünde bir düzenleme yapılması mümkün görülmektedir.

Ayrıca, Protokol ile düzenlenen Hazine ve T.C. Merkez Bankası ilişkisinin yasal dayanağa kavuşturulması ve Yeni Zelanda uygulamasında olduğu gibi siyasi karar alıcıların enflasyona ilişkin taahhütlerinin merkez bankasına aktarılmasını teminen Merkez Bankası Kanunu’nda yapılan düzenlemelerin Türkiye’de de yapılması gibi öneriler de getirilmektedir.

Stratejik ve Operasyonel Özellikler Açısından

Merkez Bankasının esas amacı fiyat istikrarını sağlamaktır ve bu amaç uygulanmakta olan enflasyonu düşürme programında da açıkça belirtilmiştir. Programın kredibilitesi açısından 2000 yılı sonu enflasyon rakamı ve belirlenen hedeflerin ne ölçüde tutturulduğu önem taşımaktadır. T.C. Merkez Bankası ilk enflasyon raporunu Haziran 2000’de yayımlamıştır. Bazı enflasyon hedeflemesi rejimini uygulayan ülkelerin hala enflasyon raporu yayımlanmadığı göz önünde bulundurulduğunda bu durum T.C. Merkez Bankasının şeffaflığı ve hesap verebilirliği açısından çok olumlu bir gelişmedir.

Enflasyon hedefinin seçimi daha çok para otoritelerinin şeffaflık ve esneklik arasındaki optimum karışımına bağlıdır. Azami ölçüde şeffaflık için enflasyon hedefinin kamuoyu tarafından zamanında, doğru ve kolayca anlaşılabilen bir endeks ile ölçülmesi gerekmektedir. TÜFE bu çerçevede uygun bir endeks olarak kabul edilmektedir. Azami esneklik için ise hedef endeksine yiyecek, enerji gibi işletme fiyatları ile vergi gibi bir kerelik fiyat sıçramaları dahil edilmeyebilir. Enflasyon hedeflemesini seçen ülkelerin merkez bankaları arasında esneklik kazanmak amacıyla kontrol edilemeyen fiyatlardan arındırılmış olan çekirdek enflasyonu tercih edenler de bulunmaktadır.

Türkiye’de TÜFE ve bileşenleri, TEFE (toptan eşya fiyat endeksi) ve bileşenleri, özel imalat sanayi fiyat endeksi ile ilgili uzun dönemli bir veri bulunmaktadır. Ayrıca özel imalat sanayi fiyat endeksi “çekirdek enflasyon” olarak tanımlanmıştır. Kamuoyu enflasyon endekslerine aşina durumdadır. Dolayısıyla, şeffaflık yönünden hedef enflasyonun seçiminde bir problem yaşanması beklenmemektedir. Ancak, esneklik açısından ise TÜFE ile özel imalat sanayi endeksi arasından en uygun seçimin yapılması şeffaflık ile esneklik arasında yapılacak optimizasyona bağlı olacaktır. Özel imalat sanayi fiyat endeksi TÜFE üzerinde de açıklayıcı bir güce sahiptir ve azami esnekliği sağlamsı yönünden seçilebilir. (Şişli, 2000).

Türkiye’de enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesine karar verilmesinde enflasyonun mevcut seviyesi çok önemlidir. Programın kredibilitesi açısından, para otoritesinin çok kesin hedefler belirlemekten kaçınması ve enflasyonun mevcut değerinin, ileride kademeli olarak düşürülmek üzere ilk hedef olarak belirlenmesi uygun görülmektedir.

Doğrudan enflasyon hedeflemesi rejimine geçiş öncesindeki süreçte Merkez Bankasına önemli bir görev ve sorumluluk düşmektedir. Böyle bir geçiş için enflasyon veya çekirdek enflasyon tahminlerinin yapılması için gerekli modelin kurulmasına ilişkin teknik ve kurumsal yeterlilik, hedeflenen enflasyonla ilgili olarak kullanılacak araçlardaki değişikliklerin etkilerinin değerlendirilmesi, hangi parasal büyüklüklerin reel kesime aktarılacağı ve makroekonomik değerlerin nasıl etkileyeceğinin saptanması yönünde çalışmalar yapılması gerekmektedir. Hedef enflasyonun seçimi ile ilgili operasyonal konular (enflasyon değeri olarak çekirdek ya da genel enflasyon endeksinin belirlenmesi, sayısal ya da aralık olarak belirlenebilen enflasyon seviyesinin tespiti gibi) ayrıca önem taşımaktadır.

1990’lı yıllardan itibaren uygulanmaya başlanılan enflasyon hedeflemesi rejiminin Yeni Zellanda, İngiltere, Kanada gibi gelişmiş ülkelerde başarıyla uygulanmasına rağmen, bu rejimi benimseyen ülke sayısı oldukça sınırlı kalmaktadır. Bunda en önemli etken ise gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesi politikasının uygulanabilirliğinin halen tartışılmakta olmasıdır.

Enflasyon hedeflemesinin önkoşulları, i) Para politikasının bağımsız olarak uygulanması, ii) Mali üstünlüğün olmaması, iii) Enflasyon hedefinden başka ek hedeflerin belirlenmemesi olarak belirlenmektedir. Ülke deneyimleri enflasyon hedeflemesi için gerekli kurumsal ön koşulların ve teknik özelliklerin gelişmiş ülkelerde oldukça sıkı biçimde varolduğunu gösterirken gelişmekte olan ülkelerde söz konusu koşulların sağlanmasının kolay olmadığı görülmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesi rejiminin başarıyla uygulanabilmesi mali üstünlüğün son derece yoğun, mali piyasaların ise yeterince derin olmamasından dolayı oldukça güçleşmektedir. Bu rejime geçilmeden önce kurumsal, operasyonel ve teknik alt yapının hazırlanması önem taşımaktadır. Nitekim enflasyon hedeflemesini seçen ülkelerde fiyatlar dondurularak, döviz çıpası kullanılarak enflasyon bir dereceye kadar düşürülmüş, ancak teknolojik gelişmelere ağırlık verilerek yüksek büyüme hızları ile enflasyon düşük seviyelere çekilebilmiştir. Yapısal reformlarla, teknolojik atılım gerçekleştirilmeden, üretim ve verimlilik artırılmadan enflasyonun düşürülmesi ve uzun süre bu düşük seviyelerini koruması mümkün görülmemektedir. Nitekim, bazı gelişmekte olan ülkelerde doğrudan enflasyon hedeflemesine, enflasyonun belli bir düzeye çekilmesi, makro ekonomik koşulların iyileştirilmesi, yapısal reformlar ile ihtiyati gözetim ve denetimim güçlendirilmesinde belli bir başarı elde edilen bir geçiş sürecinden sonra geçilmiştir.

Karar alıcıların enflasyonun düşürülmesi yönündeki kararlılıkları, 1999 yılı sonunda uygulanmaya başlanan programın başarıyla tamamlanmasının ardından Türkiye’de enflasyon hedeflemesine geçilebileceği görüşünü kuvvetlendirmektedir. Kurumsal anlamda Merkez Bankasının bağımsızlığı yönünde bir problemin olmaması, para politikasında şeffaflığın sağlanması yönündeki gelişmeler ve uygulanmakta olan para programıyla mali üstünlük düzeyinin azaltılması yönünde alınan önlemler olumlu karşılanmakta ve enflasyon düzeyinin yüzde 10’un altına çekilmesi ve yapısal reformların tamamlanmasının ardından enflasyon hedeflemesine geçilebileceği yönündeki görüşleri desteklemektedir. Ancak, doğrudan enflasyon hedeflemesinin para politikası olarak uygulanmaya başlanmasından önce Merkez Bankası ve siyasi otorite arasında tam bir mutabakatın sağlanması zorunludur. Enflasyon hedeflemesine geçilmesi yönünde gerekli kararlılığın gösterilmesinden önce uluslararası gelişmeler ve fiyat istikrarının sağlanmasında etkili makroekonomik büyüklükler üzerindeki etkilerin dikkatlice analiz edilmesi gerekmektedir.

[1] Kredi verme ve borçlanma oranları (banka spreads) arasındaki farkı azaltmaya yönelik çalışmalarla kredi kanalı enflasyon hedeflemesi rejiminde para politikası için önemli olacaktır.

[1] Programda para politikası ile ilgili olarak yer alan metin aşağıdadır:

” Para ve döviz kuru politikaları iki düşünce ışığında yönlendirilecektir. Birincisi, enflasyonun indirilmesi ve faiz oranlarında düşüş, ikincisi para ve döviz kuru gelişmelerinin daha çok önceden tahmin edilebilir hale getirilerek, yerli ve yabancılar için finansal yatırımın değeri üzerindeki belirsizliğin azaltılmasıdır. Bu, döviz kuru politikasında ileriye dönük taahhütlere doğru bir değişikliği gerektirmektedir. Program çerçevesinde maliye politikasının güçlendirilmesi, uluslararası toplumdan sağlanan mali destek ile birlikte, uluslararası rezerv seviyemiz, söz konusu taahhüdün uygulamaya sokulmasını mümkün kılmaktadır. İkinci olarak, son yıllarda pek çok gelişmekte olan piyasa ekonomisini etkilemiş bir sorun olan x vadede gereksiz katılıklara yol açabilecek para ve döviz kuru politikasına sıkışıp kalmaktan sakınılması gereği vardır. Bu nedenle, bu döviz kuru rejiminden şeffaf ve önceden ilan edilmiş bir çıkış stratejisine ihtiyaç bulunmaktadır.

Program altında, para ve döviz kuru politikası bu gerekliliklere uygun olacaktır


* Enflasyon hedef bantı 1996 yılında % 0-2 olmuştur.

** Çekirdek enflasyon kullanılmıştır.

HİTİTLER

SİYASAL TARİH

1- TARİH ÖNCESİNDEN TARİHE :

Toplumların henüz kendileriyle ilgili bilgi veren yazılı belgelerinin bulunmadığı,yani bir yazı sistemine geçemedikleri zaman dilimidir.Bu dönemlerde,toplumların oluşturdukları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili bilgilere,arkeologlar tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkan maddi belgeler ışık tutmaktadır.Maddi belgelerden,artık yaşamayan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile,mimarlık ve sanat eserleri anlaşılmaktadır.Bu belgelerin dışında o günkü toplumların fikir ürünleri denilebilecek yazılı belgeler bulunmaktadır.Bunların okunması ile elde dilen bilgiler,insanlığın geçmişi,her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir.Bu aşamaya gelen toplumlar,tarih öncesi çağlardan,tarihsel çağlara geçmiş sayılırlar.Eğer bir toplum henüz kendisiyle ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına gelmemişse,fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi veriyorsa,söz konusu insan topluluğu protohistorik bir çağ yaşıyor demektir.(1)

Anadolu da yaşayan toplumlar tarih çağlarına geçmeden önce,ön Asya adı verilen batıda Ege adalarından başlayarak Anadolu ,Suriye,Filistin,Mısır,Mezopotamya ve İran’ı içine alan coğrafi alanda yaşamış yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir prohistorik çağa ulaşmıştır.

Anadolu,Ön Asya’nın alanları içinde iki bakımdan önemli bir yere sahiptir.birincisi Anadolu’nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktadır.Ege dünyası il Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan Anadolu yarım adasıdır.Anadolu’yu çoğu kez bir köprü olarak ta nitelemek doğru değildir,çünkü köprü daha çok bir geçiş aracıdır;oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir toprak parçası değil,yerleşilen yurt edinilen,yöresindeki bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen,değerli bir yaşam alanıdır.(2)Anadolu’nun ikinci önemli yönü ekonomidir.Anadolu,komşu toplumların yazılı belgelerinden sağlanan bilgilere bakıldığında Ön Asya’nın,özellikle Mezopotamya’nın inşaat ahşabı,bakır ve gümüş gereksinimini karşılayan bir hammadde deposu durumundaydı.Anadolu toplumları henüz büyük bir devlet haline gelmemişken,Mezopotamya da bir imparatorluk kurulmuştu.

2-HİTİTLERİN ORTAYA ÇIKIŞI :

Anadolu’nun tarihsel çağları,çorumun sungurlu ilçesine 5 km. uzaklıkta bulunan ve yapılan kazılarda Hitit imparatorluğu’nun başkenti Hattuşa olduğu anlaşılan Boğazköy de,Yozgat’ın Güneydoğusuna düşen Alişarhöyükte ve kayserinin kuzeyindeki Kültepede bulunan,çivi yazısı ile yazılmış tablet denilen kil levhacıklar ile başlar.Sayıca,Alişar ve Boğazköy de az Kültepede ise on binleri aşan bu tabletlerin yazılmış olduğu dil,Mezopotamya da çok geniş bir zaman kesiti içinde konulmuş olan günümüzdeki Arapça,İbrani’ce ile aynı dil ailesine giren Akadça’nın eski Asur lehçesidir.Bu tabletler İ.Ö. 4000 yılında Mezopotamya da Sümerler tarafından resim yazısı olarak icat edilen ve zamanla gelişerek basitleşip,resimselliğini kaybederek,dış görünüşü bakımından çiviye benzediği için zamanımızda çivi yazısı adı verilen hece işaretlerinden kurulu bir yazı sistemidir.Bu yazı genellikle her bilinmeyen yazı sisteminin çözülmesinde olduğu gibi,aynı yazıtın birden fazla dilde tekrarlandığı çift dilli yada çok dilli denilen yazıtlar yardımıyla,bir Alman lise öğretmeni olan GROTEFOND’in öncü çalışmaları sonucunda,19. yüzyılın başlarında okuna bilmiştir.(3)Anadolu da bu yazı ve Akadça yazılan tabletler bulunduğu sırada çivi yazısının ilk okunuşu üzerinden 80 yıldan fazla bir zaman geçmiştir.Tabletler,ilk önce antikacılar tarafından eski eser piyasasına sürülmüş ve buluntu yeri kesin olarak belirtilmek istenmediği için,bunların nereden çıkarıldığı sorusu,Kültepe’nin de içinde bulunduğu coğrafi yerin Roma dönemindeki adı olan Kapadokya bölgesi gösterilerek geçiştirilmiştir.Bu yüzden çeşitli dünya müzelerince satın alınan Anadolu’nun bu ilk yazılı ürünleri,Kapadokya Tabletleri adıyla tanınmaya başlamıştır.Eski eser tüccarlarının bir sır olarak sakladıkları esas çıkış yerini bulmak için bir çok girişimlerde bulunmuşsa da ,bunlar başarısız kalmıştır.1893-1894 yıllarında E.Chantre bu Tabletlerin Kültepe de bulabileceğini düşünmüş,ancak bu düşünce bir türlü doğrulanamamış ve 1925’e değin her yıl daha çok sayıda tablet eski eser pazarlarına sunulmuştur.Sonunda Çek bilgini B.Hrozny,Kültepe de kazılar yapmaya başladığında,tabletlerin höyükten değil de ,çok yakındaki bir tarladan çıkarıldığını köylülerden öğrenebilmiş ve gerçekten de orada başlattığı kazıda 1000 kadar tablet ele geçirmiştir.Daha sonra Hrozny bu kazıları sürdürememiş ve 2.Dünya Savaşı nedeniyle kazılara ara vermek zorunda kalmıştır.(4)

Gerek Kültepe Höyüğünde ,gerek Asurlu tüccarların oturmuş olduğu anlaşılan ve tabletlerin bulunduğu yerleşmede,1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından sistemli kazılar yapılmıştır.Bu kazılar sonucunda bir Asurlu tüccarlar kolonisi olarak niteleyebileceğimiz yerleşmenin 4 tabakası olduğu saptanmıştır.Bunlardan 3. ve 4. tabakalar en eski yerleşmeler olup,yazılı belgeden yoksundur.1. ve 2. tabakalarında bulunan tabletlerin sayısı ise on bine varmaktadır.

Bilim dünyasının Hititler ile karşılaşması 1887 yılına rastlar.Orta Mısırdaki Tell-Amerna’da yapılan kaçak kazılarda,büyük bir tablet arşivine ait ilk belgeler bu tarihte eski eser pazarlarına sürülmüştür.Belgeler İ.Ö. 14. yüzyıl da Mısır Firavunları 3.Amenofis,4.Amenofis ve Tutankamun’un ,Ön Asyadaki başka devletlerin kralları ile olan diplomatik yazışmalarını içermektedir.çivi yazısı ve Babil lehçesi ile yazılmış olan bu tabletlerin birinde Hitit kralı Suppiluliuma,Firavuna kardeşim diye hitap ediyor,kendisini onunla eşdeğer bir hükümdar olarak kabul ediyordu.

Mısırın yeni İmparatorluk dönemine ait başka mektuplarda da ,Mısır-Hitit çatışmalarından söz edilmekteydi.bunlar Martin Luther’in İncil çevirisinde,İbranca Hittim’in karşılığı olarak kullanılan Hititler yada Hetoğulları’ nın ,İ.Ö. . bin yılda büyük bir siyasal güç olarak Ön Asya’ya kendilerini kabul ettirdiklerini kanıtlamaktaydı.(5)

Burada şunu da belirtmek gerekir ki;İncil’de İ.Ö. 1.bin yılda Filistin de yaşamış oldukları söylenen Hititler ile İ.Ö. 2.bin yılda Anadolu da bir devlet kurmuş olan Hititler aynı topluluklar değildi.Dil ve köken bakımından asıl Hititlerin akrabası ,onların bir bakıma devamıdır.

El-Amerna belgeleri arasında iki mektup daha vardı,bunlar o güne kadar bilinmeyen bir dille ,fakat yine de çivi yazısı ile yazılmıştı.Bu belgeleri 1902 yılında inceleyen Norveçli bilim adamı J.A.Knudizon,bu mektupların dilinin Hint-Avrupa dili olduğunu açıkladı.Knudizon’un bu buluşu,diğer bilim adamları arasında kuşku ile karşılandı ve kendine bir yandaş bulamadı.Aradan 4 yıl geçtikten sonra 1834 yılında C.H.Texeir tarafından bulunan,Ankara’nın 150 km. doğusundaki Boğazköy de H.Winkler tarafından 1906 yılında başlatılan kazılarda,El-Amarna da bulunmuş ve Arzawa kralına gönderildiği anlaşıldığı için,adına Arzawa mektupları denilen bu iki belgenin yazıldığı dilde kaleme alınmış olan başka tabletlerde ortaya çıkmaya başladı.Winkler kazılarını 1913 yılına kadar sürdükten sonra ölünce Alman Şarkiyat Cemiyeti,Çek bilgini B.Hrozny’yi İstanbul’a göndererek,Boğazköy’den çıkan bu tabletleri incelemesini istedi.Bu sırada ortaya çıkan 1.Dünya Savaşı nedeniyle Hozny çlışmalarını kısa kesmek zorunda kalmıştır.Çalışmaları olumlu yönde geçtiği için 24 Kasım 1915 tarihinde Berlin Ön Asya Cemiyetinde verdiği Hitit sorununun çözümü konulu konferansta bu belgelerdeki dilin gerçekten Hint-Avrupa dili olduğu tezini ortaya atmıştır.Yayınlanan bir kitapta Hrozny,Eski Yunanca,Latince ve Eski Hintçe ile yaptığı karşılaştırmalarla bir çok Hititçe sözcüğün anlamını saptamayı ve Hitit dilinin ilk Gramer kurallarını ortaya koymayı başarmıştır.Böylece, bugün Hititoloji olarak tanınan bilim dalının doğuşu gerçekleşmiş oldu.

UYGARLIK

1-KRAL-KRALİÇE VE DEVLET YÖNETİMİ :

Devlet yönetiminin baş sorumlusu kraldır.Hitit tarihinin Asur Ticaret kolonileri çağından başlayarak geçirdiği gelişim evreleri göz önünde bulundurulursa,Hitit kralının diğer doğu devletlerindeki gibi her şeye eğmen bir despot olarak,ortaya çıkmadığı görülür.Anadolu’ya gelerek Hint-Avrupa topluluklarının başı olarak görev yapan yerel prensler,egemenlik alanları genişledikçe büyük prensler,Hitit devleti kurulduktan sonra Tabarna unvanlı büyük krallar ve sonunda majeste ile tanımlanan güneşim unvanlı taşıyan evrenin kralı halini alırlar.Bunların yanı sıra kahraman ve tanrı / tanrıça…..’nın gözdesi gibi sıfatlar da kralların askeri dinsel özelliklerini uygulamaktadır.

Hititlerde krallık veraset yoluyla geçmektedir.Ancak eski devlet döneminde,kralın kendi yerini alacak veliahdı kendisini hayatta iken belirlemektedir.İlk belgelere göre kralın adaylar arasında en yeteneklisini veliahdı olarak seçtiği ve bunu uygun görmezse değiştirebilmektedir.Veliaht seçiminde, bir tür soylular meclisi olan panku’nun da söz sahibi olduğu görülür.Ancak meclisin krala tutumu değişkendir.Kral yeterince güçlüyse soyluların fikrine başvurma gereği duymaz.Kral yerini sağlamlaştırıncaya kadar panku’nun haklarına saygılı olmak zorundadır.Eski devlet zamanında panku yargılama hakkına sahipti.Meclisi oluşturan soylular toplum tabakaları içinde en yüksek seviyedeydi.Bunlar,yüksek askeri ve idari görevlerde bulunan ve genellikle kral ailesinin yakınları olan kişilerdir.Saray muhafızlarının başı,sarayların başı,içki sunucuların başı,haznedarların başı,asa taşıyıcılarının başı,din başı gibi unvanlara sahip soylulardan sonra toplum erkanından oluşan panku’nun soyundan olanlar oluşturmaktadır.Bu tabakalanmanın dışında toplum,Hitit yasalarına göre,hür insanlar ve köleler olmak üzere ikiye ayrılmıştır.Tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olmalarına karşın,Hitit kralları hiçbir şekilde hayattayken tanrısallaştırılmamaktadır.Ancak öldüklerinde tanrı olan kralların heykelleri tanrıymışlar gibi kutsanmakta ve kurbanlar sunulmaktadır.Tanrılar gibi kutsanmalarına rağmen öldükten sonrada krallar,dünyadaki adlarıyla anılmaya devam edilmekte,önem bakımından ise ölen tanrı olan krallarla gerçek tanrılar hiçbir zaman eşit tutulmamakta ve tanrılar topluluğu içine sokulmamaktadır.(6)

Kral,en yüksek mevkide bulunan rahip olduğu için dinsel bakımdan temiz kalması son derece önemlidir ve bunun için titizlik gösterilmektedir.Kralın temizliğinin,tanrılara gösterilen saygıyı belirttiği kadar,ona yapılacak herhangi bir büyüden korumayı amaçladığı da düşünülebilir.Saray mutfağında görevli kişiler her ay krala temiz su vereceklerine dair ant içmek zorundadırlar.Yıkanma suyu içinde çıkacak bir saç,görevlinin ölüm cezasına çarptırılması için yeterlidir.saraydaki ayakkabıcılar ve diğer deri işçileri sadece saray tarafından üretilen deriyi kullanmak zorundadır.eyer istemede bir yanlışlık yapılmışsa bu krala önceden bildirilirse ancak o zaman affedilmesi söz konusu olmaktadır.“Eyer yanlışlıkla başka deri aldınızsa bunu zamanında krala söylerseniz bu sizin suçunuz sayılmaz.Ben kral,o zaman onu (yani yapılan eşyayı) bir yabancıya yollarım yada hizmetkara veririm.Fakat eyer yaptıklarımı gizlerse ve kral bizi görmez derlerse yanılırlar;kralın tanrıları onları çoktan görmüştür ve onları dağlara kovalarlar.” (7).

Hititlerde kraliçeler önemli yere sahiptir.Bulunan yazılı belgelerde kraliçenin sarayı sözü belirtilmiştir.Bundan anlaşılabileceği gibi hükümdar sarayında ayrı kraliçenin bir yapının olduğu anlaşılır.Kraliçeler eşlerinin ölümünden sonra kendi saraylarına çekilmekte yada kraliçenin sarayı diye söz edilen kral sarayı içindeki bir bölüm anlatılmaktadır.Kraliçenin önemli bir yer tutmasına karşın Hitit krallarının doğu tarzında bir hareme sahip olmaları çelişkili bir durum yaratır.Haremde iki çeşit kadın bulunmaktadır.Birinciler,kraliçenin erkek çocuk sahibi olmadığı zaman tahta çıkmaya hak kazanan çocuklar doğurabilen hür kadınlardır.İkinciler ise kadın köledir.Bunlar ve çocukları,ön-

ki kralın soyundan olanlarla birlikte büyük kral ailesini oluşturmaktadır.Erkek çocuklar rahip,ordu komutanı ve imparatorluk toprakları üzerine belirli kent yada bölgelerde kral olabiliyorlardı.kız çocu-

larda devletin dış siyasetine katkıda bulunmakta,başka ülkelere gelin olarak yollanmakta ve devletler arası ilişkiler kurmakta ve aileler arası bağları güçlendirmektedir.

Hitit devlet yönetiminin temeli eski devlet zamanından bu yana daima feodal tımar sistemi oluşturmaktadır.İlk zamanlarda devlet toprakları daha büyümüşken,savaşlarla yeni kazanılan kentlerin yönetimi,prenslere verilmektedir.Ele geçen belgelerde Zalpa ve Trappaşan da,kentlerin prenslerin yönetiminde olduğu bilinmektedir.Hititlerin bazı döneminde başkent olan dattaşaya sonra-

dan bir kral atanmıştır.Bu krallar kendilerine verilen topraklara karşılık merkezi hükümete karşı bir takım hükümlükler altına girmekteydi.Bunlar içinde en önemlisi iç ve dış askeri faaliyetler için belir-

li miktarda yaya ve arabalı savaşçıyı hazır tutmaktı.Hitit kralının dikte ettirdiği anlaşılan antlaşmalarla,Hatti ülkesinin çıkarları doğrultusunda bir tutum ve davranış içine sokulan vasat krallık

larada bir çeşit tımar gözüyle bakılmaktadır.Hititlerin bazı dönemlerde Amurnu ve Ugarit krallarının

Hitit kralına vergi verdikleri Hattinin düşmanlarına düşman,dostları ile de dost olmak zorunda bırakı-

ldıkları,kralın soyunu korumakla yükümlü tutuldukları ve krala ihanete kalkışıp,ülkelerine sığınanla-

rı geri vermek zorunda oldukları,egemenlik haklarını korumayı üstlenmektedir.Doğal olarak herhangi bir yasal krallığa yönelecek düşmanın Hatti tarafından bertaraf edileceği biliniyordu.Bu eşit devlet arasındaki bir savunma anlaşmasından farklıdır;yasal krallığın elden gitmesi,doğrudan doğruya Hitit

devletinin çıkarlarının azalması anlamına gelmektedir.Diğer kişilere toprak dağıttıkları ele geçen arazi bağış belgelerinden anlaşılmaktadır.Kralın mührü ile damgalanmış bu belgeler ile sarayın mülkiyetindeki tarla,otlak,orman ve bahçeler, adları yazılı kişilere armağan edilmiştir.Bu toprakların,

bağışı yapılan kişinin ölümünden sonra da oğullarına ve torunlarına geçmesi de sağlanmaktadır.Top-

rak bağışları karşılığında,devletin bazı istemlerde bulunmuş olması doğaldır.İ.Ö. 13. yy’da bağışlanan toprakların sahipleri üzerinden tımar hizmetleri ve vergilerin kaldırıldığına ilişkin belgeler bunu kanıtlamaktadır.

2-HALK :

Hititler de halkın çoğunluğunu hür insanlar oluşturmaktaydı.Bu özgürlük yönetime katılma şeklinde değildir.Özgür insanları köylüler,sanatçılar ve tüccarlarla aşağı kademelerdeki görevliler oluşturmaktadır.Bunların içinden özellikle kırsal kesimlerde yaşayan,tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlayan sağlayanları özgür olarak nitelemek zordur.O günkü ekonomik yaşam içinden önemli yeri,kırsal alanlarda yaşayan halkın üretimi,tuttuğu için en fazla haracı veren ve angaryaya koşulan toprakla uğraşanlar oluyordu.Buna karşın üretim araçları olan arazi ve hayvan varlığı ile evler için özel mülkiyet hakkı tanınmaktadır.Sanatçıların,tarım kesimine göre kentli sayılması gerekmektedir.Bunların bir bölümü ürettiklerini kendileri satmaktadır,fakat ele geçen belgelerde tapınaklar etrafında yoğunlaşan ekonomik faaliyetler içinde sanatçılarında bulunması,bazılarının tapınak adına çalıştığı şeklinde yorumlanmaktadır.

Köleler sosyal tabakalaşmanın en aşağı gurubunu oluşturmaktadır. Bunlar alınıp satılabilmekte,

kiralanmakta yada taşınamaz mallar gibi veraset yoluyla başkalarına geçebilmekte ve paylaşılabilm

ektedir.Fakat özgür insanlar nasıl günümüzdeki anlamda özgür değillerse kölelerde tam anlamıyla köle değildi.Çünkü hakları da yasalarla korunmaktaydı.Ama bir kölenin değeri yasalara göre özgür bir insanınkinin yarısı olarak kabul edilmekteydi.Kölelere verilen cezalarda özgürkişilere verilenin yarısıkadardır.Diğeryandan,kölelere vücutorganlarının sakatlanması cezaları da verilmekteydi.Kölelik açısından ilgi çekici ve kölelik kavramıyla çelişen başka bir konuda bunların mülkiyet haklarının bulunmasıdır.Kölelerin hür kadınlarla evlenebilecekleri de yasalarda belirtilmiştir.bunun için konulan tek koşul kölenin başlık parasını ödeyecek maddi güce sahip olmasıdır.Bütün bunlar göstermektedir ki,Hititlere de tam bir kölelik kurumu yoktur;bu statüye sahip kişileri bu bakımdan uşak,hizmetçi olarak nitelemek daha doğru olacaktır.(8)

Hitit kökenli olmayan ve sümerce NAM-RA olarak nitelenen bir insan gurubu daha vardır.Bunlar,silahlı gücü ile yenilmiş bir ülkeden sürülüp çıkarılan ve Hitit ülkesine yollanan kişilerden oluşmaktadır.Bu insanlar,savaş ganimetlerinin bir parçasıdırlar ve genellikle ucuz işgücü çalıştırılmak üzere,yeni kurulan köylere yada bir zamanlar düşman orduları yada doğa güçleri tarafından yıkıma uğratılmış bölgelere yerleştiriliyorlardı.NAM-RA’larınherhangi bir hareket özgürlükleri yoktu.Çalıştıkları tarlalardan,tapınaklardan ayrılmaları yasaklanmıştı.Eyer başka bir ülkeye kaçacak olurlarsa,diplomatik yollardan geri verilmeleri için baskı yapılıyordu.

Hititlerin getirdikleri bu NAM-RA’lar,belli bir kesit değillerdir;toplum içindeki statülerini değiştirmeleri için kendilerine şans tanınmaktadır.Sürülen kişilerin içinde,herhangi bir sanatı becerebilenler varsa,ustalıklarından yararlanılmak üzere belirli bir yere veriliyor ve böylece toplumsal tabakalaşma içinde bir üst kademeye yükselebilmekteydiler.Hitit yasalarında NAM-Ra’lar

köle ve özgür insanlar gibi sınıflardan sayılmıyordu.Hitit toplum yaşamının en küçük birimi ailedir.Ailenin başı erkektir.Hitit öncesi Anadolu toplumlarında,verimlilik ve doğurganlığı simgelediği için kadının daha saygın yeri olmasına,buna paralel olarak,toplumda anaerkil eğilim görülmesine karşılık,gelişkin Hitit toplumunda,yayılımcı bir dış siyaset izlenmesinin de etkileriyle olacak,babanın egemenliği artmış,eli silah tutanların önemi artarak,ataerkil düzenin özellikleri belirginleşmiştir.

Halkın oturduğu evler,kazılarda ortaya çıkanlara göre,Hitit sivil mimarlığı değişmez ve katı planlara sahip değildir.Evler genellikle bağımsızdır ve yer darlığından sıkışık bir düzende yapılmaları gerekse bile,evlerin dış duvarları ayrıdır.Evlere bir avlu bulunması isteniyorsa bu genellikle evlerin dışında bulunuyor.Evlerin iç bölümlerinde de kesin bir plana bağlı kalınmaz.Evlerin büyüklüğü gibi,

İç mekanlarında sayısı ve boyutları gereksinimlerine göre değişiyordu.Evlerin çoğunluğu tek katlıdır.Evlerdeki yapı malzemesi,temellerde taş,duvarlarda ise kerpiç kullanılmıştır.Damlar düz ve toprakla kaplanmıştır.Eyer evlerin üst katları varsa,alt katın samanlık,ahır ve işlik olarak kullanılmakta,üst katın ise asıl yaşanan yer için ayrılmıştır.

3-ASKERLİK :

Hitit devleti,gerek Anadolu içinde,gerek ülke dışında,sürekli savaş halinde bulunmuştur.Bu savaşların başarılı yürütülebilmesi için,insanların savaşçı nitelikler taşımasının yanı sıra iyi örgütlenmiş bir askeri yönetime gerek vardı.

Hititler de askeri seferler genellikle yaz aylarında yapılmaktadır.Krallar,kış ayları yaklaştığında,yılın azaldığını belirterek,baharda yeniden harekete geçmek ve kışlalaşmak üzere başkentte yada seçtikleri bir başka kente gidiyorlardı.Her baharda yeniden ordu kurmak ve her kış başında askerleri terhis edip,orduya dağıtmak gerek pratik,gerekse stratejik açıdan devletin belirli sayıda bir orduyu sürekli beslemek zorunda kalmaktadır.Bir kısım askerler kış mevsiminde savaşa hazır durumda silah altında tutuluyor ve yeni savaşlara hazır bir şekilde kışlalarda barındırılıyorlardı.

Eyer ilk baharlarla birlikte,sefere çıkılacaksa,belirli bir toplanma yerinde kral ve ordusu buluşuyor ve

kral orada askerlerini denetliyordu.Bu arada birlikleri yeteri sayıya ulaşacak askerler orduya katılmış oluyordu.Kışlalarda beslenen ve ordunun temel çekirdeğini oluşturan sürekli kuvvetlerle birlikte kralın özel muhafız birliği de bulunuyordu.Diğer yandan vasat kralların korunması için Hitit birlikleri ayrılmaktaydı.Yapılacak savaşın büyüklüğüne göre vasat krallarda beslemek zorunda oldukları askerleri,Hitit kralının isteği üzerine yardıma yolluyorlardı.Bu askerlere genellikle vasat kralın kendisi komuta etmekteydi.Hitit ordularının baş komutanı kralın kendisiydi.Fakat askeri operasyonun önemine göre bazı durumlarda kuvvetlerin başına prensler yada general denilen yüksek rütbeli subaylar geçiyordu.Bunlar kralın sonsuz güvenini kazanan kişilerdir.Tanınan birkaç askeri rütbe olmakla birlikte,bunları derecelerine göre sıralanmamaktadır.Sümerce olarak GAL.GETŞİN biçiminde Hitit metinlerinde yazılan ve kelime anlamı şarap büyüğü olan askeri unvan,yüksek rütbeye eşittir.

Savaştan kaçmak ağır bir suçtur ve doğrudan doğruya kral tarafından cezalandırılırdı;birlik komutanları ceza vermeye yetkili değildir.Askerlere,krala,kraliçeye ve prenslere sadık kalacaklarına ve Hatti ülkesine ihanette bulunmayacaklarına dair ant içiliyor ve antlarını bozmaları halinde lanetlemelere uğratılıyorlardı.

Hitit ordusunun temel gücü yaya askerlerden oluşmaktaydı.Bunların büyük çoğunluğu ülke halkından sağlanıyor,bir bölümü de vasat krallıklardan yardım olarak gelmekteydi.Yaya askerlerin yanında,hızlı hareket edebilen ve vurucu güç bakımından daha etkili olan birlikler ise,arabalı savaşçılardan oluşmaktaydı.Bu iki sınıfın sayısal büyüklüklerinin,devletin gelişmesi ve topraklarını genişlemesi ile orantılı olduğu yazılı belgelerden anlaşılmaktadır.

Arabalarını hızla ve bir anda hareketlerini sağlamak,atların manevra yeteneklerini yükseltmek,uzun mesafeleri yorulmadan alabilmelerini ve gece yürüyüşlerine dayanıklılıklarını arttırmak,doğal olarak proğramlı ve sürekli bir eğitimi gerektirmektedir.Bunu yapabilmek üzere at yetiştirme yönetmelikleri vardı.Kikkirli adlı ve Hurri kökenlibiri tarafından yazılmış,bir sıra böyle yönetmelik bulunmaktadır.Bu metinlerin içinde geçen teknik terimlerin ise,indo-ari (=kabaca:Hint) kökenine bağlanması ayrıca ilgi çeken bir konudur.(9)

Hitit savunma siteminin en iyi örneği başkent Hattuşa’da görülür.bütün kent,arazinin sağladığı olanaklardan yararlanmak suretiyle,surlarla çevrilidir.Surlar süreklidir ve ancak engebelerin savunma için çok önemli ve anlaşılmayacak engeller yarattığı yerlerde kesintiye uğrar.Kentin iç alanı da bir kent suru ile,kuzeyde aşağı kent güneyde ise yukarı kent olarak ikiye ayrılır.Hitit tarihine bakılırsa,Hitit imparatorluğunun gerek Anadolu içinde,gerekse dışında her an düşman olmaya hazır toplumlarla çevrili olduğu ve bunlara karşı sürekli alarm durumunda bulunmaya zorunlu kaldığı anlaşılır.(10)Bu nedenle sınırların savunması ve denetimi işine büyük önem verildiği,arkeolojik ve filolojik veriler tarafından kanıtlanmaktadır.

4-EKONOMİ :

Hititler de toprak önce tanrıların,sonra kralındır ve kral istediklerine arazi bağışlayabilir ve karşılığında onu bazı hükümlülükler altına sokabilmektedir.Buna karşılık özel mülkiyetlerde vardır.Fakat bu gibi bağımsız çiftçilerin sayısı fazla değildir ve buna tam bağımsızlık denilemez.Ele geçen belgelere göre,herkes için zorunlu çalışma,yani bir tür angarya uygulanıyordu.Bir belgeye göre;Bağımsız çiftçiler dört gün kendileri için,dört gün ise kendi tarlalarının yanında bulunana bir tımar arazisi için çalışacaklardı.En büyük toprak sahipleri olan saray ve tapınak arazilerinde sürekli çalışacak tarım işçileri de vardı.(11)

Hatti ülkesinin ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerine kurulmuştur.Tahıl türleri artsında ilk sırayı arpa ve buğday tutmaktadır.Pek çok ekmek çeşidi yapıldığı gibi,ekşitme yoluyla da bira gibi içkiler üretiyorlardı.Yaygın olarak görülen kültür bitkilerinden biri de üzümdür ve bundan da şarap üretilmekteydi.Ana besin maddelerini ekmek,bira ve şarap olarak sıralayabiliriz.Bunun yanında kısıtlı bölgelerde de olsa zeytin yetiştirilmiştir.Diğer yandan fasulye,nohut ve bezelye türünden baklagillerin üretimi de yapılmıştır.Hitit dönemi Anadolusunda yetiştirilen başlıca meyveler;elma,kayısı ve incirdi.

Tarım yanında ikinci bir iş olarak hayvancılık yapılardı.Hayvancılı tarım alanına yardımcı olduğu gibi süt,et,deri ve yün üretimi içinde gerekliydi.Hayvan varlığının çokluğu ülke için zenginlik kaynağıydı.Hititler döneminde,daha önceki Asur ticaret kolonileri çağında da olduğu gibi,bakır ve tunç en çok kullanılan madenlerdi.Demir ise günlük yaşamda kullanılmıyor ve değerli sayılıyordu.(12)

Anadolu’da demir filizi çok olmasına karşın,bunları eritebilecek yüksek derecede ısı ve arıtma tekniği yaygınlaşmamış bir teknoloji olmadığı için demirin değeri yüksekti.Yazılı belgeler de demir kılıç,demir tablet ve hatta demirden yapılmış tanrı ve hayvan heykellerine değinilmesine karşın çeşitli yerlerde yapılan kazılarda bu tür büyük eşyalar bulunmamıştır.Bunların,Hitit devleti’nin yıkılışından sonra gelen istilacı güçler tarafından eritildiği ve yeniden kullanıldığı düşünülmektedir.Madenler yeniden kullanıma uygun maddeler olduğundan,bir devleti yıkan yada ele bir kenti ele geçirenler,yeniden maden arama ve işleme yerine,ganimet olarak ele geçirdikleri eşyaları eriterek,kendi zevk ve gereksinimlerine göre,yeni şeyler yapmayı kuşkusuz daha kolay bir yol olarak benimsiyorlardı.Bu yüzden bir kazıda herhangi bir döneme ait bir yerleşme yerinde az maden bulunması,o çağda az maden kullanıldığını göstermez.Madeni eşya her zaman yeni gelenlerin ele geçirmeye çalıştığı,oradan oraya götürülen ve sürekli biçim değiştiren ganimet türüydü.

Asur ticaret kolonileri çağında yoğun olduğu anlaşılan ve uluslar arası bir nitelik taşıyan ticaret ve kara taşımacılığı,Anadolu da ki etnik ve siyasal durumun değişmesi sonucu,Hitit devletinin ortaya çıkışı ile birlikte merkezi bir otoritenin kurulması,eski ticaret örgütlenmesinin kent beylerine bağlı çıkar ilişkilerini değiştirmiştir.Hitit kralları kendi topraklarında yabancıların kazanç sağlamalarına izin vermemişlerdir.diğer yandan merkezi otoriteye bağlı olarak,devletin kendi gereksinimlerini kendi karşılaması gereği ortaya çıkınca,ülkede çıkarılan yada üretilen hammaddelerin,Hitit sanatçıları tarafından işlenmiş mallar haline dönüştürülmesini sağlamış,böylece dışarıya bağımlılığın azalmasıyla Asur ve diğer ülkelerle ticaret ilişkileri zayıflamıştır.

Hitit devletinde ve bütün Ön Asya’da o dönemde kullanılan değişim aracı,para yerine gümüştü.Gümüş,çubuk yada halka biçiminde ve belirli ağırlıklarda olmakta ve alış-verişlerde geçerli sayılırdı.Ağırlık birimleri ise Babil kökenli şekel ve mina idi.Bunların oranı,ülkelere ve zamana göre değişmektedir.Babil de 60 şekel bir mina ederken,Hatti ülkesinde 40 şekel bir mina etmekteydi.Bunların gerçek ağırlıkları bilinmemektedir.Kazılarda ortaya çıkan bulgular bunların oval ve hematit taşından yapıldığını gösteriyor.

5-YASALAR VE MAHKEMELER :

Hititlerde yazılı yasaların varlığı,Boğazköy e bulunan yazılı belgeler arasında yasa maddelerini içeren 2 tablet ve bu tabletlerin kopyaları yapılarak çoğaltılmış paralel metinlerin ortaya çıkarılması sonucu anlaşılmıştır.

Hititlerin hukuka bakış açısı,bütünüyle dinseldi.Onlara göre tanrılar,bütün varlıkların hakkını koruyan,adil ve dürüst efendilerdi.(13)

Devlet öncelikle toplum düzeninin sağlanması ile yükümlü olduğu için,bireysel öcün en aza indirilmesini yada tamamen ortadan kalkmasını ister.Bu bakımdan,yasalarda rastlana talion ilkesi,yani göz göze diş dişe hükümleri zarara uğrayanın suçluya kendisine gelenden daha çok zarar vermesini önlemek için,beklide öç duygularının aratarak ilerlemesini engellemek yolunda atılmış bir adım olarak kabul edilir.Yasa koruyucu,cezanın anlamının,aynı zarara başkasının da uğraması değil,hak sahibinin uğradığı zararın giderilmesi olduğunu anlarsa,talion ilkesi yerine eski durumuna getirme ve yerine koyma ilkelerini benimser.Talion hükümleri korkutucu veya caydırıcıdır.

Hitit devletinin eski dönemlerinde ölüm cezasının yaygın olmasına karşılık,hukuk reformundan sonra sınırlandırılmıştır.Ancak yasa maddeleri arasında yer almayan bazı suçlara,kralın bizzat bu cezayı verme hakkı saklı tutulur.Yasalarda ölüm cezası,ırza geçme,hayvanlarla cinsel ilişkide bulunma ve devlet otoritesine karşı gelme suçlarına verilmekteydi.Eyer suçlu bir köleyse efendisinin emirlerine uymaması yada kara büyü yapması halinde öldürülüyordu.Bedeni sakatlama cezaları da yalnız kölelere uygulanıyordu.

Mülkiyetin korunması ile ilgili yasa maddelerinde saptanan cezalar,genellikle yıkıma uğrayan kaybolan yada kullanılmaz duruma gelen malın yerine yenisinin konması ve değerinin tazmin ettirilmesi ilkesine dayanmaktaydı.Mülkiyete taşınamaz mallar,ekinler,hayvanlar ve kölelerde alınmıştır.Tazminat miktarının belirlenirken yanlışlık yapılmaması için,kaybolan yada çalınan malın değeri,özellikleri sayılarak saptanıyordu.(14)

Hitit aile hukukuna ait bazı maddeler de yasalarda yer almaktadır.Ancak bunlar daha çok özel durumları kapsamaktadır.Evlilik ve boşanma ile ilgili bazı konularda yasa maddeleri vardı.Ailenin ataerkil bir düzen taşıdığı görülür.

Hititlerde yaşlıların,bazı yüksek dereceli subayların ve kralın yargıcılığında mahkemeler yapılıyordu.Arşivler ve bulunan belgelerde,mahkemelerin nasıl yapıldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır.Mahkeme tutanakları suçluların,şahitlerin ve müdahil olarak davaya katılanların ifadeleri ayrıntılı bir şekilde ve baş tarafında ise davaya konu olan iddialar yazmaktadır.

6-DİN :

Hitit dini pek çok değişik kökenli öğenin birleşmesinden oluşmuş,karışık bir yapı göstermektedir.Anadolu’ya sonradan gelen Hint-Avrupalılar,kendilerine özgü kültür öğelerini,orada yaşayan halka zorla kabul ettirme yoluna gitmemiştir.Aksine,bünyelerine uygun gördükleri her şeyi almışlardır.Böylece dinsel görüşleri de,ilkelden başlayarak gittikçe karmaşıklaşmıştır.Eski Hitit dönemine ait metinlerde geçen,birkaç tanrıdan oluşan tanrılar topluluğu,imparatorluk döneminde sayı olarak arttığı gibi,tanrıların türleri ve etnik kökenleri çok çeşitli bir durum almıştır.Boğazköy arşivlerinde adı geçen binlerce tablet yardımıyla adarlını ve bazılarının tanımları öğrenilen bazı heykelcikler ve özellikle Boğazköy yakınındaki yazılı kayaya kutsal alanındaki kabartmalarda betimleri görülen tanrılar,Hitit devletinin resmi tanrılar topluluğunu yansıtmaktadır.Yine resmi nitelikteki Boğazköy arşivinde bulunana bayramlar,dualar,sihir metinleri,fal ve kehanet metinleri çeşitli unsurların kültür birleşiminden oluşmuş devlet dini hakkında bilgi verir.Çok sayıdaki bu tanrılardan bazıları panteon içinde özel bir yerdeydi ve kutsanmalarına özen gösterilirdi.Bunların başında fırtına tanrısı ve bunun değişik bölgelerdeki türü gelir.Bunun yanında Arima kentinin güneş tanrıçası olan eşi yer alır.Fırtına tanrısının Hattice adı Taru,güneş tanrısının adı ise Wuruşemu dur.Bunlarla birlikte birde gökyüzü cismi olan Ay da tanrılaştırılmıştır.(15)

Bütün eski ön Asya dinlerinde olduğu gibi,Hititlerde de tanrılar insan biçimi karakterinde düşünülmüştür.bunların yeryüzünde yaşadıkları ve kutsandıkları yapılarının olması doğaldır.Bunların özel bir odasında tanrı heykeli bulunur.Bu heykel,her gün belirli bir törenle temizlenir,yıkanır ve önüne kurbanlar konulurdu.Heykelin bulunduğu en kutsal mekanın bitişiğindeki odada tanrının yatağı yer alır;burada geceleri kandil yakılırdı.Tapınaklar,tek tanrılı dinlerde olduğu gibi insanların gelip tapındıkları yerler değildi.(16)Tanrı heykeli yalnız bazı dinsel bayramlarda tapınak dışına çıkarılır ve onu daha fazla kişinin görmesi sağlanır.Diğer zamanlarda belirli rahipler ve kral-kraliçeden başkası,tapınağın en kutsal odasına giremezlerdi;tapınak bu bakımdan halka açık bir barınma yeri değil,tam anlamıyla tanrının eviydi.

Hattuşa da şimdiye kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda 5 büyük tapınak ortaya çıkmıştır.Bunlardan en büyüğü 1 no’lu tapınak olarak adlandırılan fırtına tanrısının tapınağıdır.Bu 160 m. uzunluğunda,135 m2 genişliğinde bir alanda kurulu yapı kompleksidir.Esas kutsal yapı 64,42 m. boyutlarında olup,etrafı 80’den fazla dar ve uzun odadan oluşan depo ve atölye binalarıyla çevrilidir.Tapınakların,gerek sahip olduğu büyük tarım arazisi,gerekse çeşitli işlerde kullanılan işçi ve sanatkarlar,tanrılara sunulan armağan ve kurbanlar yüzünden,büyük bir ekenomik güce sahipti.Etrafındaki çok sayıda mekanı ekonomik faaliyetlere ayrılmış olan 1no’lu tapınak,buna en iyi örnektir.Asıl tapınağa depo yapılarını geçtikten sonra varılır.Bu depoların bazılarında çok sayıda tablet bulunmuştur.Mekanlardan bir bölümüne yönetim işlerinde kullanılan büro yada arşiv izlenimi verilmiştir.Temellerinin çok kalın ve sağlam yapıda olması,depo odaları kompleksinin çok katlı olduğuna işaret eder.

Tapınağın tüm dış duvarları yassı poyelerle süslüdür.Buradan tapınağın ortasında yer alan avluya ulaşılır.Tapınak odaları bu avlunun etrafına sıralanmıştır.Odaların hepsi dışa açılan pencerelerle donatılmıştır.Girişin sol tarafında bulunan ve altı odadan oluşan grubun,kralın özel törenleri için hazırlandığı sanılmaktadır.Avluda,girişin karşısında bağımsız ve granitten yapılmış küçük yapının,kralın,tanrı heykelin bulunduğu hücreye girmeden önce,yıkandığı yer olup olmadığı henüz çözülememiştir.

Büyük tapınak ya da 1 no’lu tapınak olarak anılan bu yapıda iki adet kutsal oda bulunmaktadır.Bunlar avlunun en arka kısmında yer alır ve doğrudan doğruya avluya değilde bazı küçük odalara bağlanır.Kült heykelinin bulunduğu bu hücreler,tapınağın arka yüzünden biraz taşkın olarak inşa edildiklerinden,hem yan hem de arka duvardaki pencerelerden ışık alırlar.Tanrı heykellerinin ışık alan odada olması,diğer eski Asya dinlerinin anlayışından bir farklılık olduğunun işaretidir.(17)Tapınağın en kutsal yeri olan bu hücrelerden biri çok haraptır;diğerinde ise tanrı heykelinin içine sokulduğu tek parça taştan kaide yerinde durmaktadır.Başkentin bu en büyük tapınağının iki hücreli kutsal bir mekana sahip oluşu,bunlardan birinde Hatti’nin fırtına tanrısı,diğerinde ise Arinna’nın-güneş tanrıçası-heykellerinin kutsandığı varsıyımıyla açıklanmaktadır.

Hattuşa da yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmış 4 tapınakta da hangi tanrıların kutsandığı bilinmemektedir.Genel çizgileriyle bunların hepsinin ortak noktaları;ortada avlu,yan odaları bulunan anıtsal bir giriş,tanrı heykellerinin bulunduğu hücrenin ulaşılamayan ve yan odalara bağlanan bir konumda bulunması ve pencere varlığı gibi yapısal özellikler olmasıdır.Tapınakların kullanım amaçlarına uygun ana öğelerinin,standartlaştırılmış bir plana göre yapıldığını görmekteyiz.

7-SANAT :

Hititoloji’nin başlangıcında,Hitit imparatorluğunun yıkılışından sonra,İ.Ö 9. ve 8. yüzyıllarda kurulmuş kent devletlerinde yapılmış hiyeroglifli kabartmalar henüz Hitit tarihinin akışı ve gelişmesi tam bilinemediği için,gerçek Hitit sanatını yansıtan imparatorluk döneminden ayrı tutulmuyor,hepsine birden aynı ulusun sanat eserleri gibi bakılıyor.Gerçekte de bunlar geleneksel Hitit sanatının bazı özelliklerini sürdürüyordu.Fakat imparatorluğun çöküşünün de nedenlerinden biri olan göçler ve kurulan yeni dengelerle ortaya çıkan güçler,geleneksel Hitit sanatının anlayışını da etkisi altına almış,böylece yeni üsluplar oluşarak,sanat eserlerindeki Hitit karakteri kaybolmaya yüz tutmuştur.

Geç Hitit dönemi,kent devletleri zamanının sanatının Asur ve Aramı sanatı ile karışmıştır.Bu imparatorluk dönemi Hitit sanatının sadece Hititlere özgü,sat bir sanat olduğu anlamına gelmez.(18)Hitit kültürü,çeşitli etkenlerin bileşiminden oluşmuştur;sanat da bu kültürün bir parçası olduğuna göre,onun da aynı bileşimin özelliklerini yansıtması doğaldır.Hitit sanatı,örneğin Mısır sanatı gibi tek bir halkın yada tek bir ırkın ürünü değildir;henüz hepsi ayrı ayrı açıklanması gereken çeşitli etnik zümrelerin katkılarıyla oluşmuş bir biçimdedir.

Tarih öncesi çağlardan olan ve kabaca,İ.Ö. 3000-2000 arası eski Tunç Çağının ikinci yarısında,İç Anadolu’nun kuzey kemsin de,özellikle Alacahöhük ve Horoztepe de bulunmuş kral mezarlarındaki buluntularda kendini belli eden ,yüksek nitelikli bir sanat ortaya çıkmıştır.Mezarlara konulmuş armağanlar olan bu buluntular,silahlar süs eşyaları,madeni kaplar yanında,gelişkin bir heykel sanatını kalıntıları olan madeni heykelciklerde ele geçmiştir.Tam plastik olarak tasarlanmış insan figürleri ve altlarında kaideye tespit için yapılmış olan hayvan betimleri çok değişik ve ilginçtir.Genellikle güneş kursları olarak bilinen,bazıları yine hayvan figürleriyle süslü,bir bölümü daire bir bölümü de dörtgen biçiminde olan,bir sapa geçirilerek törenlerde taşındığı sanılan standartlar bu buluntular arasındadır.Hepside üstün bir maden işçiliğinin belirtileri olan bu eserler,Kafkasya Bölgesindeki araştırmalarda ortaya çıkarılmış aynı tür eserlerle büyük ölçüde benzerlik göstermektedir;özellikle hayvan betimlerindeki benzerlik çok dikkat çekicidir.Bu mezarlara gömülmüş olan krallar,prensler yada geniş anlamıyla soyluların hangi etnik zümreye ait oldukları saptanamamıştır.Anadolu yüksek yaylasının güneyinde bulunan Kayseri yakınlarındaki Karahöyükte kazılarda bulunan saraylar,oradaki yerel beylerin İ.Ö. 2. bin yılın başlarında,Asurlu tüccarların arcılığı ile gelişen,Mezopotamya ilişkilerinden esinlenerek etkileyici mimari eserler yaptıkları kanıtlanmaktadır.Özellikle Kültepe,kent uygarlığının,o döneme ait iyi bir örneğini sergilemektedir;burası,Suriye ve Kuzey Mezopotamya’daki başkentlerle karşılaştırılabilecek bir düzeydedir.(19)

Asur ticaret kolonileri çağında,sanatın başka alanlarında da Eski Babil ve Eski Suriye’den etkilenildiği,mühürcülükteki çeşitli üsluplardan anlaşılmaktadır.Mühürlerde görülen değişik üslupların,Anadolu’nun çeşitli kentlerine yerleşmiş değişik kökenli mühür kazıyıcılarının,geldikleri ülkenin mühürcülük geleneğini sürdürmeleri nedeniyle ortaya çıktığı sanılmaktadır.Yabancı mühür kazıyıcıların yanı sıra,Kaneşte yerli sanatçılarda yetişmiş,bunlarda,Kuzey Suriye ve Mezopotamya üsluplarıyla birlikte kendi görüşlerini birleştirerek yeni bir tür kompozisyon oluşturmuşlardır.Mühürlerin üzerindeki kompozisyondan başka,Anadolu mühürcülüğünü Mezopotamya mühürcülüğünden ayıran bir başka farkta,Anadolu da silindir mühür denilen ve belgeler üzerinde yuvarlanmak suretiyle basılan mühürler yanında,damga mühürlerinde kullanılmasıdır.

Bazı kap biçimlerinde görünen keskin çizgiler,bunların madeni kaplardan esinlenerek yapılmış olabileceği düşüncesini desteklemektedir.Bunlardan başka birde geometrik bezemeli ve çok renkli keramikler vardır.Gerek tek renklilerde,gerekse bu boyayla süslenmiş çok renkli keramik türündeki en ilgi çekici biçimler,kuşkusuz,çömlekçilikten çok,adeta birer yontuculuk eseri diyebileceğimiz,san-

atçının bütün yaratıcılığını gösterdiği,hayvan biçimli kaplardır.Aslan,antilop,kuş ve hatta sümüklü böcek gibi çeşitli hayvan türlerini yansıtan bu kaplar,biçimsel özellikleri açısından ,mühürler üzerindeki doğadan soyutlanmış hayvan figürlerini hatırlatmaktadır.

Sığır,koyun ve kuş başları biçimindeki bu kaplar,tüm hayvan vücutlu kaplara göre,özellikle karum çağının daha yer evresinde,doğaya daha uygun olarak yapılmıştır.Diğer yandan kapların kulpları ve emzikleri de,plastik biçminde tasarlanmıştır.Hayvan yada hayvan başlarının yanı sıra ,insan yüzleri ve figürleri de işlenmiştir.Kile biçim verme,bu dönemin plastik sanat dalları arasında en gelişkin ve yaygın olanıdır.

Sanat eserleri arasında keramik de önemli yer tutmaktadır.Genellikle kırmızı renkli,güzel perdahlı olan ve Eski Tunç çağının biçim geleneklerini sürdüren karmu çağı keremiği,formların çeşitliliği ve oranlarındaki güzellikle çok ilginçtir.(20)

Eski Hitit döneminin kralları başkent Hattuşa da fazla eser bırakmamışlardır.Özellikle bu dönemin mimarlığı hakkındaki kalıntılar yok denecek kadar azdır.Bunun nedeni,Eski Hitit devletinin bir imparatorluk halini almasından sonra,Hattuşa’da girişilen yapım faaliyetleri arasındaki eski yapıların yıkılarak,yerine yenilerinin inşa edilmiş olmasıdır.

HARMONİK BOZULUMUN HESAPLANMASI

Bu bölümdeki amaç , Harmonik Analizör Sanal Enstrumanını kullanarak harmonik bozulma hesaplarını yapmaktır.

Blok Diyagramı

1.Examples\analysis\measure\measxmp1.11b’deki THD Örnek VI’sini açın ve blok diyagramı inceleyin.

Daha önce gördüğünüz sistem bir nonlineer sistemdir.Çıkışı pencerelenmiş , ve güç spektrumu hesaplanmış ve Harmonik Analizör VI’ye verilmiştir.

Sinüs Dalga VI “Temel Frekans”( “fundamental frequency”) kontrolünde belirtilen bir bir frekansın ana dalgasını üretir.

Ön Panel

2.Ön paneli açın. Aşağıda ,nonlineer sistemin çıkışının güç spektrumu gösterilmiştir.Sağ üst köşede , ana dalga ve harmoniklerinin genlik ve frekansları için düzenleme göstergeleri bulunur.Düzenleme boyutları , “#harmonics” kontrolünde girilmiş değerlere bağlıdır.

3.”Ana dalga frekansı”nı (“fundamental frequency”) 1000’e , “#harmonics” ‘i 2’ye çevirin ,ve VI ‘yi birkaç defa çalıştırın.Her seferinde çıkış göstergelerindeki (“Harmonik Frekanslar”,”Harmonik Genlikler”,%THD ve %THD+Gürültü) değerleri not edin.

VI’yi her seferinde çalıştırdığınızda neden farklı değerler aldınız?

%THD ve %THD+Gürültü değerlerinden hangisi büyüktür?Neden olduğunu açıklayınız?

4.”Pencere” (“window”) kontrolünün farklı seçimlerinde VI’yi çalıştırın ve güç spektrumundaki pikleri gözlemleyin.

Hangi pencere en dar piki veriyor?Hangi pencere en geniş piki veriyor?Neden?

5.Ana dalga frekansını 3000 yapın ve VI’yi çalıştırın.Neden bir hata alıyorsunuz?

Not :Nyquist frekansı ve harmoniklerin frekansı arasındaki ilişkiyi gözönünde bulundurun.

6.Bitirdiğinizde ,VI’yi kapatın ve LabVIEW’den çıkın.

Özet

Ölçü sanal enstrumanları (VI) ile genel ölçüm görevleri yerine getirilebilir.Bu görevlerden bazıları , harmonik bozulum miktarını , bir işaretin faz ve genlik spektrumunun hesaplanmasını içerir.Diğer VI’ler , bir sistemin transfer fonksiyonu , sistemin impals cevabı ,giriş ve çıkış işaretleri arasındaki karşılıklı güç spektrumu vb. gibi özelliklerini hesaplar.

MENKULKIYMETLEŞTİRME

Bu bölümde menkul kıymetleştirmenin tanımı, avantajları, yöntemleri ve yurtdışındaki gelişimi üzerinde durulmuştur.

4.1 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN TANIMI, AMAÇLARI

“Menkulkıymetleştirme, bir mali kuruluşun bilançosunda yer alan kredilerden doğan alacakların benzer nitelikte olanlarını bir araya toplayarak, kendisinin ya da bu amaç için kurulmuş olan bir kurumun (Genel Finans Ortaklığı) vasıtasıyla bu alacak havuzuna dayalı menkul kıymet ihraç etmesi ve ödemelerin bu havuzdaki kredilerin geri ödemeleriyle finanse edilmesidir. Böylece kredi veren kurumun bilançosunda yer alan alacaklar, aktif bir ikincil piyasaya sahip olan menkul kıymetler haline getirilir. Bu yöntemle bilançolarında bulunan riskli aktifleri azaltan kredi kurumlan, özkaynak yeterliliği koşullarını daha rahat yerine getirmektedirler. Bunun yanında, krediyi kullananlar ile bu krediyi finanse eden yatırımcıları bir araya getirirken, kendi açtıkları kredilerden faiz geliri yerine hizmet geliri elde etmektedirler.”

“Menkulkıymetleştirme varlıkların nakit akışlarına dayanan finansal enstrümanların satışıdır. Varlıklardan ya da varlıkların nakit akışlarından oluşturulan havuzun getirilerinden yatırımcıların paylan oranında faydalanmasını sağlayan bir menkul kıymet ihracıdır.

Menkulkıymetleştirme, bir yerde VUMK’ lerin ticari bankalar ve sanayi kuruluşları gibi geleneksel yatırımcılar dışında alıcılara sunulmasıdır ki bunu sağlamada birkaç faktör önemlidir :

– Riski ölçebilme

– Risk faktörlerinin açıklanabilmesi ve

– Diğer yatırım alternatiflerine kıyaslanabilir bir derecelendirme yapılabilmesi”

“Menkulkıymetleştirmeyi ortaya çıkaran etmenler şöyle sıralanabilir:

– Devletin mali kurumlara müdahalesi dolayısıyla maliyetlerin yükselmesi ,

– Rekabetin artması sonucu karlılık marjlarının düşmesi,

– Teknolojinin sağladığı olanaklar,

– Kaynak aktarma maliyetlerini düşürerek piyasaları etkinleştirme çabaları,

– Aracılığın eliminasyonu (disintermediation)

– De-regülasyon ve/veya re-regülasyon “

“Beklenen nakit akımlarını kaynak yaratmada kullanmak bir hayli yeni bir kavram. Fakat bu kavramın menkulkıymetleştirme formunda adaptasyonu mevcut mali piyasaları önemli ölçüde değiştirecek bir prosesi oluşturdu.”

“İlk büyük kamu varlığa dayalı menkul kıymet ihraçları olan 1985 ve 1986 (ABD) ihraçlarının bile henüz itfa olmadığı dikkate alınırsa, menkulkıymetleştirmenin hala yeni bir kavram olduğu daha iyi anlaşılır. Zarar rakamları, ödeme modelleri ve yapıyla ilgili belirsizlikler sürmektedir. Ancak ipoteğe dayalı menkul kıymetler piyasasının olgunlaşması genel olarak VDMKler piyasasının gelişimini desteklemektedir. İpoteğe dayalı menkul kıymetlerdeki ipoteklerin tersine VDMK’ lerdeki varlıklar aşağıdaki konularda standardize değildir :

– Varlığın türü

– Nakit akış kaynağı olan kredinin kalitesi

– Hizmet prosedürü

– Ödeme modelleri

-Bu standartizasyon eksikliği bir dereceye kadar VDMKIer piyasasının hacmini ve verimliliğini etkileyecektir. Potansiyel VDMK ihraççıları menkulkıymetleştirmenin gerekliliklerine sistemlerini adapte ederken birtakım güçlükler ve maliyetlerle karşı karşıya kalırlar. Yatırımcılarsa bir yandan çeşitli varlıklara ait riskleri ve varlıkların niteliklerini nasıl analiz edeceklerini, öte yandan belirli bir tür varlığın ihraççılarını nasıl ayırt edebileceklerini öğrenmektedirler.”

“Bir menkulkıymetleştirme işleminde şu unsurlar dikkate alınmaktadır :

-Yapı : vergi etkileri ve muhasebe etkileri

-Kredi risk değerlemesi

-Derecelendirme kuruluşu değerlendirmesi

-Maliyet / finansman stratejisi

-Teknik destek”

4.2. MENKULKIYMETLEŞTİRMEDE ALACAK PORTFÖYÜ YAPISI

“Alacak portföyü, sözleşmeye dayalı nakit akımları bulunan alacaklardan oluşmaktadır. Genel olarak sözleşmeye dayalı nakit akımları bulunan alacakların tamamı menkulkıymetleştirilebilirse de, başarılı bir menkulkıymetleştirmeye temel oluşturacak alacakların en azından aşağıdaki özelliklerin bir kısmına sahip olması gerekmektedir :

– Alacak portföyü iyi çeşitlendirilmiş olmalıdır.

– Menkulkıymetleştirme sonucu yaratılan ve yatırımcılara sunulan menkul kıymetlerin getirileri, çeşitli kredi sözleşmelerinin bir araya getirildiği bir havuz vasıtasıyla çeşitlendirilmiş bir alacak portföyünün nakit akımları olmalıdır ki, tek bir sözleşmenin taşıdığı kredi riski çeşitlendirme yoluyla minimize edilebilmelidir.

– Alacakların nakit akımları önceden belirlenmiş bir program dahilinde periyodik olarak elde edilmelidir.

– Alacakların geçmişteki geri ödenmeme oranları ile ilgili istatistiksel veriler olmalı ve alacaklardan elde edilebilecek gerçek nakit akımları hesaplanabilmelidir. Bu geri ödenmeme oranlarının düşük olması gerekmektedir. Aksi takdirde garanti teknikleri kullanarak menkul kıymetleştirilen alacak havuzunun güvenilirliği arttırılmalıdır.

– Alacaklar homojen bir yapıya sahip olmalı, geri ödeme ve vade yapıları itibariyle benzer olmalıdır.

– Alacak portföyünün değeri Menkulkıymetleştirmeyi ekonomik kılacak büyüklükte olmalıdır.

– Sürekli bir menkulkıymetleştirme programının uygulanması halinde vadesi dolan alacaklar yenilenebilmelidir.”

4.3 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN AVANTAJLARI:

i) Satıcıya

(a) Satıcı kendi kredi derecesinden daha yüksek kredi derecesi olan alacak havuzunu kullanarak fonlama maliyetini düşürür.

(b) İhraç işlemi varlıkların satışı olarak düzenlenirse söz konusu varlıklar satıcının bilançosundan çıkarılır ve bu varlık havuzu üzerindeki payı gösteren menkul kıymetler de , satıcının bilançosunun pasifinde görülmez.

(c) Satıcının bilançosundan aktiflerin çıkarılmasıyla, satıcının borç/özsermaye oranı alternatif finansman yollarına oranla daha iyi olur. Varlıkların satışı bilançoyu küçülttüğü için, satıcı sermaye yeterliliği standartlarını daha kolay yakalar.

(d) Menkulkıymetleştirme alacakların vadesinden önce nakite dönüştürülmesini sağlayacağından uygun bir yönetimle, bir likidite aracı olarak kullanılabilir.

(e) Artan regülasyonlardan dolayı kredi kullandırmada daha isteksiz olan banka ve sigorta şirketlerinin fonlarını yönlendirebilecekleri alternatif bir yöntem teşkil eder.

(f) Bankaların kredi sınırlamaları ya da satıcının halka arz etmeksizin (privately placed debt) yapacağı ihraca göre daha az finansal sınırlaması vardır.

(g) Varlıkların satışı anında, Genel Kabul Görmüş Muhasebe Prensiplerine göre beklenen nakit akışlarının şimdiki değerine eşit bir kazanç (ya da zarar) yazma imkanı vardır.

ii) Yatırımcıya

(a) İyi yapılandırılmış bir menkulkıymetleştirmede yatırımcı satıcının iflası riskini elimine eder.

(b) Menkul kıymet, pek çok kredi türünün bir arada bulunduğu çeşitlendirilmiş varlık havuzunu temsil eden yüksek kalitede bir alacak senedidir.

(c) Menkul kıymet teminat teşkil eden varlıklardan daha likittir.

(d) Menkul kıymetin getirisi benzer vade ve kalitedeki enstrümanlardan daha yüksek olabilir ”

iii) Mali Piyasalara

(a) Kredi ile kaynak yaratma yöntemine önemli bir alternatif oluşturur.

(b) Uzun vadede kaynak aktarma maliyetini düşürerek, finansal sistemin faaliyet etkinliğini artırır

(c) Sermaye piyasalarının büyümesine, derinleşmesine ve likiditasyonuna katkıda bulunur. Finansal ürün arzını artırarak piyasaların eksikliğini giderir

(d) Piyasa mekanizmalarının kullanımını yaygınlaştırıp, işleyişini etkinleştirir.”

4.4 MENKULKIYMETLEŞTİRME YÖNTEMLERİ:

Yurtdışında menkulkıymetleştirme türleri, öncelikle ihracın varlıkların satışı ya da teminatı olarak düzenlenmesine, ödemelerin de bu varlıkların nakit akışlarını menkul kıymetin yatırımcılarına yansıtma şekline göre üç ana başlık altında incelenmiştir. Daha sonra ise alacakların menkulkıymetleştirilmesinde finansman bonosu ya da tahvil yapısı kullanımı arasındaki farklar açıklanmıştır.

4.4.1 MENKULKIYMETLEŞTİRME TÜRLERİ

“Menkulkıymetleştirmenin en yaygın türleri pass throughs (gelir aktarmalı) ve pay throughs (nakit aktarmalı) yöntemlerdir. Pass throughs yapısı temel olarak sertifika sahiplerine alacaklar üzerinde bir ortaklık hakkı verir. Bu yapıda alacaklar bir garantöre satılır. Sertifika sahipleri alacakların tüm nakit akımları üzerinde hak sahibidirler. Pay throughs ise alacakların teminat görevi gördüğü ve ihraççının yükümlülüğü olan bir yapıdır. Alacakların nakit akışları, menkul kıymetin geri ödemelerinin temel kaynağıdır. Pay throughs tek seri ya da çok seri halinde ihraç edilebilir. Çok seri halinde ihraç yapılması durumunda anapara ilk vadeden başlanarak ödenir.”

4.4.1.1 GELİR AKTARMALI SENETLER

(PASS THROUGH CERTİFİCATES-OBLİGATİONS)

Gelir aktarmalı senetler ; varlıklardan oluşan portföye ortak olmayı , yani belli bir kredi havuzu ile bundan gelen düzenli ödemeler üzerinde mülkiyet hakkını temsil etmekte ve varlıklardan sağlanan nakit akımları (anapara ve faiz ödemeleri) portföydeki payları oranında direkt olarak yatırımcılara aktarılmaktadır. Bu senetleri satın alan yatırımcılar , menkul kıymetin bağlı olduğu ipotekli alacaklardan aylık olarak tahsil edilen anapara ve faiz ödemelerini yine aylık olarak alırlar. Diğer bir deyişle söz konusu menkul kıymet başlı olduğu ipotekli kredi havuzunun ödeme akış karakteristiğini yatırımcıya aynen yansıtır.

Bu tip menkulkıymetleştirmede ihraç için özel amaçlı bir finans kurumu oluşturularak kredi havuzu bu kuruma satılır. Kurum bu alacaklara dayalı tahvil ihraç ederek yatırımcılara satar . Daha sonra kredilerin anapara ve faiz tahsilatlarını yaparak kendi komisyon ücretini düştükten sonra kalan mablağı yatırımcılara aktarır.

Pass Throughs tekniği ile menkulkıymetleştirmede portföydeki varlıkların sahipliği yatırımcılara devredilmekte , portföyü oluşturan kuruluşun yükümlülüğünden çıkmakta ve mali tablolarında yer almamaktadır. Uzun dönemli varlıklar bilançodan çıkarıldığı zaman aktiflerin ortalama vadesi kısalmakta ve gereken sermaye miktarı azalmaktadır. İhraççı kurum bu arada kredi hizmetine devam edip , hizmet komisyonu aldığı için daha az aktif ve daha az sermaye üzerinden yaratılan gelir arttığı için aktif karlılığı ve sermaye karlılığı artmaktadır.

Pass Throughs menkulkıymetleştirme yapısının ana ilkesi nakit akımlarının yeniden şekillendirilmesine izin vermemesidir. Ödemelerin faiz kısmı yatırımcı ve ihraç amacıyla kurulan kurum arasında paylaştırılabileceği gibi , kredi değerliliğini arttırmak için de kullanılabilir. Oysa anapara ödemeleri yatırımcılara alındığı gibi aktarılır.

Portföy borçluları herhangi bir cezaya maruz kalmaksızın borçlarını vadesinden önce ödeyebilmekte ve piyasa faiz oranlarında küçük değişmeler olması halinde önemli tutarlarda erken ödeme sözkonusu olabilmektedir. Portföyden sağlanan nakit akımlarının direkt olarak yatırımcılara aktarılması nedeniyle bu durum , gelir aktarıcı senetlerin vadelerinin belirsiz ve nakit akımlarının değişken olmasına neden olarak , gelir aktarıcı senetlerin en büyük problemini oluşturmaktadır.

i)Yapısal Özellikler:

A) Menkul kıymetler kredi havuzunda bölünemez bir payı temsil eder.

B) Bütün anapara ve faiz ödemeleri (hizmet komisyonları ve idari giderler düşüldükten sonra )yatırımcılara payları oranında dağıtılır.

C) Geri ödemelerde aksamalar ve kredilerin erken tahsilatı yatırımcılara payları oranında aynen yansıtılır. Bazı ödeme aktarmalı menkul kıymetler Ginnie Mae örneğinde olduğu gibi , anapara ve faiz ödemelerinin yine Ginnie Mae tarafından garantilendiği ve kredilerin erken ödenme riskinin azaltıldığı bir garantöre dayanabilir.

D) İhraççı kredilerin mülkiyetini bir Trust’a transfer eder ve Trust’da bir payının olması da gerekmez.

E) İhraç hizmeti veren kurum , yatırımcılar adına kredilerin tahsilatını takip eder.

-Hizmet komisyonu genellikle menkul kıymetin dayandığı kredi taksitlerinin faiz ödemesi kısmının bir oranıdır.

F) Aşağıdaki işlem tiplerine kredi desteği gerekir.:

1. derece rücu hakkı olmaması durumunda

2. Nakit teminat kullanılması durumunda

3. 3.taraf garantisi kullanılası durumunda

G) Genellikle Genel Kabul Görmüş Muhasebe Kuralları ve Gelir Vergisi açısından , kredilerin yatırımcılara satışı şeklinde ele alınır.

H) Orjinatör, kredilerin satışında bir kar ya da zarar realize eder.

İ) Menkul kıymet orjinatörün borcu olarak görünmez.

4.4.1.2 NAKİT AKTARMALI SENETLER

(PAY THROUGH CERTİFİCATES – OBLİGATİONS)

i) Yapısal Özellikler :

a)Menkul kıymetler orjinatör açısından kredi havuzu ile teminat altına alınmış anapara ve faiz yükümlülükleri temsil eder. Genellikle menkul kıymetlerin ödemesi için sadece kredilere bakılır.

b) Orjinatör kredilerin mülkiyetini bir trust’a transfer etmez ancak kredileri teminat olarak ipotekler

c) Menkul kıymetlerin itfa planını kredilerin vadeleri ile çakıştırmak gerekmez, ancak menkul kıymetlerin itfa tarihleri, kredilerin vadesini geçemez ,

d) Orjinatör tarafından yatırımcılara yapılacak ödemeler de dayanak; teşkil eden kredilerin geri ödemelerine direk bağlanmak zorunda değildir.

e) İlave garantilerin yokluğu halinde, kredilerdeki erken ödemeler menkul kıymetin de ortalama vadesini kısaltacak şekilde erken ödenmesini gerektirir. Garanti orjinatör ya da 3.bir taraftan verilebilir ,

f) Menkul kıymetler pek çok seri ve tertip halinde ihraç edilebilir”

ii) Vergi ve Muhasebe Yönü :

İhraççının menkul kıymete dayanak teşkil eden teminatların üzerinde yeterli bir payı olması halinde bu menkul kıymetler gelir vergisi ve muhasebe kayıtları açısından orjinatörün borcu olarak görünür. Bu ihraççının teminatın transferi esnasında bir kar ya da zarar kaydetmesini önler.”

iii) Nakit Aktarmalı Senetlerin Bir Türü Olarak “İpoteğe dayalı tahviller” (Mortgage Backed Bonds) :

a) tahvil, ihraççının genel fonları ve kredi havuzunun teminatına dayanır

b) Teminatın değeri dayalı olduğu kredi havuzunun likidite değeridir

1. Bu yüzden pass through ya da pay through’a göre daha fazla aşırı teminatlandırma gerekir

2. Kredi havuzunun değeri belli bir seviyenin altına düşerse ihraççının ilave teminat sağlama yükümlülüğü vardır

3. Bu seviye menkul kıymetin bakiye anapara ve faiz borcuna bağlanır

4. İlave teminat sağlanamaması teminatın likide edilmesi ve menkul kıymetin geri çağrılmasını gerektirir

5. Aşırı teminatlandırmanın da gerekli seviyesinin üzerindeki teminatlar belli durumlarda ihraççıya bırakılabilir

6. Aşırı teminatlandırma miktarı aşağıda sıralanan pek çok faktöre bağlıdır

– Krediler türü ve kalitesi

– Pazar değerini saptama sıklığı

– İhraççının ilave teminat sağlaması için gerekli süre

– Tahviller için istenen kredi derecesi

c) Kredi erken ödemelerinin idaresi

i)Erken ödemeler yatırımcılara aktarılarak menkul kıymetler erken itfa edilir.

ii)İhraçcı erken ödenen krediye eşdeğerde yeni bir teminat getirmeyi kabul eder.

A) Yeni bir teminat getirilmesinin sağlanamaması durumunda kredinin erken ödenmesinden sağlanan tutar yatırımcının lehine bekletilir.

B) Erken ödemeler ihraççıya kabul edilebilir yeni teminatlar bulması halinde aktarılır.”

İpoteğe dayalı tahviller, kurumlara kredileri portföylerinden çıkarmaksızın borçlanma olanağı sağlar. Yani kuruluşlar portföylerindeki kredileri teminat göstererek belli bir faiz ve vadeyle tahvil ihraç ederler. Bu tahvilleri ödemek için ilgili kredilerin nakit akımları kullanılır. Ancak çıkarılan tahvilin geri ödeme planının teminat gösterilen kredi havuzunun nakit akışını aynen yansıtması gerekmez. Varlıkların değeri satılacak olsalar oluşturacakları piyasa değerine göre ölçülebileceği gibi, nakit akışı yaratabilme niteliklerine göre de ölçülebilir. Bu tür menkulkıymetleştirmede çıkarılan tahvilin yazılı değerinden çok daha fazla varlığı teminat göstermek kredi değerliliğini arttırmanın en pratik yoludur.

Bu yöntem ile tahvil ihraç eden kuruluşun borç yükümlülüğü devam etmekte, varlıklar ve tahviller mali kayıtlarda yer almaktadır. Bu nedenle kredilerin teminat gösterilmesi yoluyla tahvil ihracı, bu aktiflerin satılması yoluyla tahvil ihracının sağladığı sermaye yeterliliği avantajını sağlamamaktadır. Bu yüzden de genellikle düşük maliyetli kaynak yaratmak için kullanılır.

Bu tür tahvil ihracında rating kuruluşları öncelikle kredi havuzunun kaliteli olmasını talep ediyorlar. Böylece borçlu ödemelerini yapmadığı takdirde satılacak olan ipoteklerin aktif bir ikincil piyasaya sahip olması garantiye alınıyor. Teminatlar üç ayda bir değerlemeye tabi tutuluyor. Eğer faiz oranlarındaki hareketler, tahsil edilemeyen alacaklar ve erken ödemeler nedeniyle teminatın değeri gerekli değerin altına düşerse, daha fazla teminat eklenmesi isteniyor.

İpoteğe dayalı tahviller, üç nedenden ötürü değerlerinden daha fazla teminat altına alınmaktadır. Bunlardan ilki nakit akımının alacak portföyü ya da tahvil sahiplerine değil de tahvil ihraç eden kuruluşa olması ve zamanla kredi havuzunun değerinin tahvil anapara değerinden daha düşük hale gelebilmesidir. İkincisi ise, teminat fazlasının, ödenmeyen alacaklara karşı tahvil sahiplerine ek bir koruma sağlamasıdır. Üçüncü bir neden de fazla teminatın, değerleme tarihleri arasında teminatın değerinde ortaya çıkabilecek düşüşlere karşı tahvil sahiplerini korumasıdır.

4.4.1.3 İPOTEKLE DESTEKLENMİŞ TAHVİLLER

(COLLATERALİZED MORTGAGE OBLİGATİONS – CMO ) :

“Bu tahviller ipoteğe dayalı tahvillerde olduğu gibi ipotek karşılığı verilen krediler ile teminat altına alınmış ve ihraççı şirketin mali tablolarında borçlar arasında gösterilmiştir İpoteğe dayalı tahvillerden farkı ise kredilerden sağlanan nakit akımlarının tahvilin anapara ve faiz ödemelerine tahsis edilmiş olmasıdır. Yatırımcı tercihlerine uyacak nakit akışları vaad etmek amacıyla bu tahviller, farklı vade ve getiri oranlarına sahip, üç veya daha fazla seri halinde ihraç edilmektedir. Belli bir CMO ihracında en kısa vadeli seriye A-serisi, bir sonraki en kısa vadeye B-serisi adı veriliyor. En uzun vadeli tahviller ise Z-serisi olarak adlandırılıyor. Kredi havuzundan gelen nakit akışından, faiz ödemelerine karşı gelen kısmı tüm seri tahvil sahiplerine 3 ya da 6 ayda bir aktarılıyor. Nakit akışından anapara geri ödemelerine karşı gelen kısım ise yalnız A-seri tahvil sahiplerine aktarılıyor. A-seri tahviller tamamen ödendikten sonra B-seri tahvil sahiplerine aktarılmaya başlanıyor. Bu ödeme yapısı aynı şekilde tüm serilerin ödemeleri bitene kadar devam ediyor. Z-seri tahvillere ise önceki tüm serilerin faiz ve anapara ödemeleri bitene kadar hiçbir ödeme yapılmıyor ve birikmiş faiz anaparaya ekleniyor. Önceki serilere ait ödemeler bittikten sonra tüm faiz ve anapara ödemeleri Z-seri tahvillere aktarılıyor.”

Tahvil sahiplerine yapılan ödemelerin elde tutulan tahvilin serisine bağlı olarak değişmesi nedeniyle CMO’lar gelir aktarıcı senetlerin vadedeki belirsizlik problemini önemli ölçüde çözmüştür. Yani kredilerin erken geri ödenmeleri riski ortadan kalkmıştır Aktif bir ikincil piyasa oluştuğu için de bu tahvil türü portföyün likiditesini arttırmaktadır.

i) Yapısal Özellikler :

a) Değişik faiz oranları, değişik vade ve ödeme planına sahip, pay through menkul kıymet ihracıdır .

b) Herbir tranş dayandığı kredi grubunun anapara ve faiz tahsilatlarından ödenir. Kısa dönemli tranşlar ödemede öncelik alırlar

(i) İlk tranşlar (vade tarihlerine göre) periyodik olarak anapara ve faiz ödemelerini alırken, kredilerin erken geri ödemelerinden sağlanan fonlar da birinci tranşın anapara geri ödemesindeki eksikleri tamamlamak için kullanılır.

(ii) Herbir tranş geri ödendikten sonra, kalan tranşların periyodik faizlerini ödeme amacı dışındaki tahsilatlar, kalan tranşlar içindeki en yüksek tranşın geri ödemesinde kullanılır

(iii) Son tranşa itfaya kadar ödeme yapılmaz (daha önceki tranşlar tamamen ödenmiş olup faiz birikebilmesine rağmen)

4.4.2 ALACAK SENETLERİNİN MENKULKIYMETLEŞTİRİLMESİNDE FİNANSMAN BONOSU YAPISI İLE ORTA VADELİ TAHVIL YAPISI KIYASLAMASI :

Aşağıda menkulkıymetleştirme işleminde, ihraç edilen menkul kıymetin finansman bonosu ya da orta vadeli yapısında ihraç edilmesi arasındaki farklar üzerinde durulmakta, son zamanlarda neden orta vadeli tahvil yapısına yönelme olduğu açıklanmaktadır.

4.4.2.1 FİNANSMAN BONOSU YAPISI :

Alacak senetlerine dayalı finansman bonosu ihracında birkaç istisna dışında hemen hemen aynı yapı kullanılır.

a Finansman bonosu ihraç etmek için özel bir şirket kurulur (SPC-Special Purpose Corporation). Bu şirketin sahibi genellikle üçüncü bir taraf olur. SPC sürekli olarak alacakları satın alırken para da yeni kredilerde kullanılarak yeni alacaklar oluşturulur.

b Tahsil edilemeyen alacak senetleri ile ilgili zararlar için aşağıdaki yöntemlerin bir kombinasyonu ile destek sağlanır.

ı) Rezerv Fon : Alacak senetlerindeki zararları karşılamak için bir nakit fon tutulur , zararlar beklenenden fazla olursa para rezerv fondan çekilir.

ıı) Iskonto : Satıcının daha önceki zarar deneyimleri yansıtacak şekilde alacak senetlerin satın alma fiyatı düşürülür. Pek çok senetin tamamının tahsil edilmesi diğerlerindeki tahsil edememe durumlarının dengeler.

ııı) Üçüncü taraf taahhüdü : Genellikle bir bankadan akreditif istenir . Son zamanlarda üçüncü tarafın ödenmeyen senetleri üstlendiği garanti yapısı kullanılır . Genellikle ilk iki yöntem kullanılmadan taahhüt devreye sokulmaz.

c) Alacakların tahsili ve finansman bonosunun vadesi arasındaki zaman farklılıklarında , bir bankadan likidite desteği sağlanır. Daha sonra yapılan alacak tahsilatlarıyla veya yeni finansman bonosu ihraçlarıyla bankaya geri ödeme yapılır.

d) Birçok durumda ihraç , alacakların gerçek satışı gibi yapılanmaz. Bunun yerine SPC’nin alacak havuzunda bölünmez ve değişen bir payı vardır.

4.4.2.2 ORTA VADELİ TAHVİL YAPISI

a) Orta vadeli tahvillerin dayalı olacağı alacakları satın almak için bir özel finans kurumu kurulur. Bu kurum sahibi genellikle satıcıdır. Orta vadeli tahvil ihracı genellikle iki yolla olur:

i) SPC tarafından ihraç edilen garantili bir borç yoluyla .Genel kabul görmüş muhasebe kuralları (GAAP)’na göre varlıkların satışı söz konusu değildir.

ii) Alacakların SPC’dan bir ‘Trust’a transferi yoluyla (kredi kartı modelinde olduğu gibi) . Bu GAAP’a göre alacakların satışı gibi gösterilirken , vergi yönünden orta vadeli tahviller SPC’nın borçlu olarak görülür (SPC’nın konsolide vergi grubunda olduğu varsayımıyla da satıcının borcu olarak görülür ) .

SPC finansman bonosu yapısında görüldüğü gibi , bu yöntemlerden birini kullanarak alacakları satın almaya devam eder . Bu periyottan sonra amortisman dönemi başlar. Orta vadeli tahviller alacakların geri ödemeleri kullanılarak amortize edilir ve yeni alacaklara yatırım yapılmaz.

b) Kredi desteği nakit rezerv fonu , alacakların iskonto edilerek değerlenmesi , akreditif yada alacaklar üzerinden 1.derece talep hakkı olan ( Senior / Subordinate ) yapı ile sağlanabilir.

c) Alacakların aşırı teminatlandırılması likiditeyi sağlayabilmekle beraber, finansman bonosu örneğindeki gibi bir likidite desteği yoktur ,

d) En çok ,iflas açısından alacak senetlerinin gerçek satışı şeklinde düzenlenmesine önem verilir. Bu alacak senetlerinin satıcıdan SPC’na transferi bakımından önemlidir.

e) Orta vadeli tahvillerin erken amortismanı , alacakların balansındaki bir azalma ile veya belirli bir satıcının riskini karşılamak için teşvik edilebilir.

4.4.2.3 ALACAKLARIN NİTELİKLERİ

a) Alacakların satın alma fiyatlarında ;müşterilerin toptan alımlarında yapılan indirimleri, müşterilerin erken ödemelerini , satılan malların geri dönüşlerini ve fatura hatalarını yansıtacak şekilde uygun iskontolar yapılmalıdır .

b) Bir alacak senedi ödenmediği zaman , Ne zamandan itibaren şüpheli alacak kabul edileceğini tespit etmek için uygun testler yapılmalıdır.

c) Yükümlülerin (Borçluların) çeşidini , coğrafi dağılımını , v.b. tespit eden kriterler geliştirilmelidir.

d) Borçluların kredibilitesi ve satıcının aracılık yüklenimi standartları yeniden gözden geçirilmelidir.

e) Menkulkıymetleştirilecek alacakların belirli kategorileri üzerinde yoğunlaşmak önemlidir .

4.4.2.4 ORTA VADELİ TAHVİL YAPISINA YÖNELME

a- Finansman bonosu oranları, orta vadeli tahvil oranlarından daha düşük olmakla beraber ,kredi ve likidite için bankaları kullanmanın ilave maliyetiyle maliyetler hemen hemen aynı olur.

b- Finansman bonosu ihraç yapısında satın alınan alacaklar daha sınırlıdır.

c- Finansman bonosu ihraçlarına likidite ve kredi desteği veren bankaların sayısı azdır , dolayısıyla bu şekilde kaynak yaratmada talep arzdan fazladır. Yakın zamanlarda American Merkez Bankası likidite ve kredi desteği ile ilgili incelemelere daha fazla önem vermeye başladı .

d- Faizlerdeki son zamanlardaki düşüşler , üç yıldan beş yıla kadar borçlanarak faizi kitlemek için ideal zamanı oluşturdu.

4.5 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN YURTDIŞINDAKİ TARİHÇESİ, GELİŞİMİ VE UYGULAMALARI

Bu bölümde menkulkıymetleştirmenin tarihçesi , bölgelere göre gelişimi , yine bölgelere göre yasal düzenlemeleri üzerinde durulmuş , son olarak da İngiltere’deki bir otomobil kredisi menkulkıymetleştirmesi uygulama örneği olarak incelenmiştir.

4.5.1 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN YURTDIŞINDAKİ TARİHÇESİ , GELİŞİMİ :

“Kredi alacaklarının satışı 1880 öncesine dayanmakla birlikte , varlıkların satışında menkulkıymetleştirmenin orijini 1970’li yıllara dayanmaktadır. Bu yıllarda Amerika’da , ilk

olarak Ulusal İpotek Kurumu (Government National Mortgage Assosication-GNMA ya da Ginnie Mae), Federal Konut İdaresi (Federal Housing Administration-FHA)’nin ipotekli kredileri ile teminat altına alınmış ödeme aktarmalı menkul kıymetleri geliştirmiştir. O zamandan beri ticari bankalar, tasarruf ve kredi kurumları ve diğer çeşitli mevduat, toplamayan kurumlar ticari ispotek alacaklarını, otomobil kredilerini, kredi kartı alacaklarını, bilgisayar finansal kiralamalarından doğan alacaklarını ve diğer muhtelif ticari alacaklarını menkulkıymetleştirmektedirler.

Federal İpotekli Konut Kredisi Kurumu (Federal Home Loans Mortgage Corporation-FHLMC ya da Freddie Mac) 1971’de benzer bir ödeme aktarmalı menkul kıymeti, katılım sertifikasını (participation certificate, PC) geliştirdi. Federal İpotek Kurumu (Federal National Mortgage Association-FNMA ya da Fannie Mae) ise 1981 yılında ipoteğe dayalı menkul kıymetleri (Mortgage backed securities, MBS) geliştirdi ‘

“Federal İpotekli Konut Kredisi Kurumu tarafından ihraç edilen katılma belgeleri, Ginnie Mae’ler gibi ipotek karşılığı verilen kredilerden oluşturulan bir portföye ortak olma hakkını temsil etmekle birlikte, bazı temel noktalarda farklılık arzetmektedir. Bu ; farklılıkları şu şekilde sıralayabiliriz:

a) Portföy, FHLMC tarafından verilen kredilerden oluşturulmaktadır.

b) Portföyü oluşturan krediler, özel bir kurumca sigorta edilmekte veya hiç edilmemektedir.

c) Anaparanın tam olarak ödenmesi ve aylık faiz ödemelerinin zamanında yapılması FHLMC tarafından garanti edilmektedir.

d) Portföy oldukça geniştir ve farklı faiz oranlarına sahip kredileri içine almaktadır

“FHLMC’nin geleneksel ipotek kredilerini menkulkıymetleştirmedeki başarısı, özel sektörü teşvik edici bir rol oynamıştır. Haziran 1983’te FHLMC tarafından ilk ipotekle desteklenmiş tahvil (CMO) ihraç edilmiştir. Bu tahviller, ABD’de ipotek karşılığı verilen kredilerin geleneksel olarak sabit faiz oranlı olması nedeniyle başlangıçta büyük ölçüde sabit faiz oranlı olarak piyasaya sunulmuştur. İlk değişken faiz oranlı ipotekle desteklenmiş tahviller, Kasım 1986’da ihraç edilmiştir. Bu senetlerin teminatı olan kredilerin genellikle sabit faizli olması nedeniyle senetlere ödenebilecek faiz oranının bir üst limiti bulunmaktadır.

İpotek karşılığı verilen krediler dışındaki varlıklarla desteklenmiş menkul kıymet ihracı ilk defa Mart 1985’te ABD’de gerçekleştirilmiştir. Bu menkul kıymetler, Sperry Lease Finance Corporation’ın bilgisayar kiralaması nedeniyle oluşan alacaklarıyla desteklenmiştir. ABD, bu tür menkul kıymetler için hala büyük bir finans piyasası olma özelliğini sürdürmektedir.

Tarih

Varlık Türü

İhraççı

Milyon $

Mayıs,1985

Otomobil kredileri

Valley National Bank ve

Marine Midland Banks

100.5

60.2

Aralık,1986

Bilgisayar Finansal Kiralama Alacakları

Goldome FSB

205.7

Şubat,1987

Kredi Kartı Alacakları

Bank of America

400.0

Eylül,1987

Konut Kredileri

Green Tree Acceptance Corp.

71.5

Ekim,1987

Ekipman finansal kiralama alacakları

American Airlines

92.6

TABLO 6: Ödeme Aktarmalı Olarak Yapılan İpoteksiz İhraç Türleri (İlk Kamu İhraçları)

Tarih

Varlık Türü

İhraççı

Milyon $ yapı

Mart,1985

Bilgisayar finansal kiralama alacakları

Sperry

192.5 Pay throughs

Temmuz,1986

Otomobil Kredileri

Chrysler

205.7 Pay throughs

Ekim,1986

Otomobil Kredileri

GMAC

4.000 ABBs

Ocak,1987

Kredi kartı alacakları

Republic Bank

199.5 Pay Throughs

Eylül,1987

Junk Bonds

Imperial Savings

100.0 ABBs

Ekim,1987

Otomobil finansal kir. Alacakları

Volkswagen

150.0 ABBs

Kasım,1987

Tüketici Kredileri

Household FSB

432.1 Pay throughs

TABLO 7: Varlığa Dayalı Tahvil (ABBs) ve Nakit Aktarmalı (Pay Throughs) Olarak Yapılan İpoteksiz İhraç Türleri (İlk Kamu ihraçları)

4.5.2 DÜNYADA MENKULKIYMETLEŞTİRME UYGULAMALARI :

Amerika haricindeki ülkelerde menkulkıymetleştirmenin gelişimi ve büyümesi birkaç sene önceki beklentilerden çok daha yavaş ve tahminlerin dışında oldu. Her ne kadar gelecekte hem var olan piyasaların büyümesi hem de yeni piyasaların gelişmesi çoğu durumlarda umut verici görünse de, önümüzdeki bir kaç sene içinde ilerlemesi düzensiz olacaktır.

Menkulkıymetleştirmenin ana nedenleri; bilanço idaresi, fonlamanın çeşitlendirilmesi, ve daha ucuz fonlama, halen pek çok ülkedeki potansiyel ihraççılar ve daha geniş yelpazeli varlık türü için geçerlidir. Fakat, çoğu ülkede, varlığa dayalı yapının kurulması ya da daha sonraki aşamalarında önemli engeller mevcuttur. Bu engeller yatırımcı, ihraççı ve hukuki olmak üzere üç temel düzeyde meydana gelir.

Yatırımcı düzeyindeki engeller açıktır. Menkulkıymetleştirme işlemlerinde güvenilir yatırımcı teme1i var olmalı veya yaratılmalıdır. Çoğu kez yapıları kompleks olan işlemlerin riskleri ve getirileri ile ilgili yatırımcıları eğitmek oldukça güçtür. Yatırımcı belirsizliği için ödenen primin, toplam maliyetlerin işlemleri efektif kılabileceği kadar düşük olması gerekmektedir. İlaveten, piyasanın gelişmeye devam etmesi için hem üst hem de ikincil yatırımcı grubunun büyümesi mecburidir.

Hukuki engeller, ülkenin hem varlıklar hem de ihraççı seviyesindeki menkul kıymet yönetmelikleri, vergi kanunları, ve genel kanuni çerçevesi ile ilgilidir. Bazı ülkelerde, menkulkıymetleştirmenin önemli gereklerinin (özel amaçlı ihraç kurumu, trust veya fon gibi) yerine getirilebilmesi için menkulkıymetleştirme yönetmelikleri yaratılmalı veya değiştirilmelidir. İhraç edilecek menkul kıymetlerin fiyatlandırması yapılmadan önce, güvenilir risk değerlendirmeleri yapılmalıdır. Yasa düzenleyiciler, menkulkıymetleştirme işlemleri için kılavuzlar yayınlamalıdırlar.

Benzer bir şekilde, ilgili vergi kanunları, eğer özellikle belirsizse, yetkide önemli engellere yol açmıştır. Yatırımcı ve/veya ihraççı seviyesindeki vergi yükümlülüğünün belirsizliği çeşitli menkulkıymetleştirmeleri geciktirmiş veya iptal ettirmiştir.

Son olarak, ülkenin genel kanuni çerçevesi, özellikle iflas yasası, menkulkıymetleştirmeye engel teşkil edebilir. Örneğin, Fransa ve İspanya’da menkulkıymetleştirmeye izin vermek için belirli kanunlar gerekmiştir. İhraçcının iflası halinde, ilgili mahkeme içtihatlarına dayanan hukuk eksikliği belirsizliğe yol

açabilmektedir. Bazı ülkelerde aktiflerinin transferinin kanunen yasak olması da bu belirsizliğe örnek gösterilebilir.

İhraççı düzeyindeki tipik engeller; yetersiz miktarda aynı cinsten olan aktifler: ihraççının müşterilerini borçlarının (yani aktiflerin) satıldığı hakkında bilgilendirmeye çekinmesi; ve ihraçtan sonra menkulkıymetleştirilmiş aktiflerin geri ödemeleri ile ilgili data toplayıp, izlemeyi yapacak bilgi sistemlerinin bulanmaması olarak sıralanabilir. Sistem modifikasyonları için gerekecek kaynaklar, istisnasız değerinin altında düşünülmüştür ve “sistemleri üzerinde çalışan” ihraççılar listesi sürekli büyümektedir. Genel olarak menkulkıymetleştirme projeleri için gereken kaynak, çoğu durumlarda beklentilerin üzerinde olmuştur, özellikle ilk menkulkıymetleştirme işlemi ise.

4.5.3 BÖLGELERE GÖRE MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN GELİŞİMİ :

Şu anki gelişme safhaları ve geleceğe dönük beklentiler ülkelere göre önemli

değişiklikler göstermekle birlikte, belirli benzerlikler de mevcuttur. Bölgelere göre menkulkıymetleştirmenin özeti aşağıdaki gibidir.

i) Avrupa :

Almanya ve Danimarka’da ipoteğe dayalı tahvil türü menkulkıymetleştirmenin senelerdir var olduğu ileri sürülebilse de, ihraççıya rücu hakkı olmayan, ve yatırımcının geri isteme için sadece aktif havuzuna dayandığı modern anlamda menkulkıymetleştirme 1987’nin başlarında ipotek teminatlı menkul kıymet ihracı ile İngiltere’de başladı.

İpoteğe dayalı piyasa 1991’in ortalarına kadar İngiltere’de büyümeye devam etti, bu dönemde bir kaç faktör bir noktada birleşince piyasadaki ihraçlar önemli ölçüde düştü. Makroekonomik düzeyde, resesyon yeni ipotek kaynaklarını azalttı, kredilerin geri ödemelerini etkiledi, emlak değerlerini düşürdü ve yatırımcı tereddütlerini de arttırarak varlıkların menkulkıymetleştirilmesini azalttı. İlaveten, İngiltere Merkez Bankası 1993’un başından itibaren ipotek teminatlı ihraçlar için risk ağırlılığını %50’den %100’e çıkaracağını belirtti (%50 ağırlığı yakın bir zamanda beyan etmesine rağmen). Fakat büyümeyi engelleyen en önemli faktör İngiliz takas bankalarının (Barclays Bank Plc’nin bir tek ihracı hariç) ve ipotek kuruluşlarının piyasada bulunmamalarıdır. Bir kaç ipotek kuruluşu ve bir de takas bankasının menkulkıymetleştirmeyi ciddi olarak düşünmelerine rağmen daha henüz yeterince ekonomik teşvikler bulunmamaktadır.

İpoteğe dayanmayan menkulkıymetleştirmede, 4 İngiliz otomobil kredisine dayalı menkul kıymet ihracı, yakın zamanda tır finansal kiralamalarıyla teminatlandırılmış ihraçlar, kiralama-satın alma kontratları ve bayi alacakları ile birlikte, ticari alacaklarla teminatlandırılmış finansman bonosu ihracı kanalı ile gerçekleştirilmiştir. Bu ihraçlara rağmen, bu sektörün gelişmesi beklenenden daha uzun sürdü, bu da vergi kanunlarının karışık olmasından, Muhasebe Standartları Kurulu tarafından gerekli görülen finansal raporlamalardan ve ihraççıların sistemlerini geliştirmesinin uzun sürmesinden kaynaklanmaktadır.

Fransa’da Aralık 1988’de yürürlüğe giren kanun ve beraberindeki metin, tek tip kredilerin yeniden paketlenmesini mümkün kılmakla beraber, büyük boyutlu aktif havuz ihraçlarını teşvik etmede yeterince başarılı olmadı. Bunun en büyük nedeni metindeki; (1) aktiflerin transfer işlemleri (2) özel-amaçlı kurumların borç almasındaki imkansızlıklar gibi kısıtlamalardan kaynaklanmaktadır. İlki menkulkıymetleştirmeyi kredibilitesi yüksek finansal kuruluşlara sınırlamaktadır. Ayrıca, finans kuruluşu olmayanlar kanunun dışında kalmaya devam etmektedirler. Kanunda yapılacak değişiklikler kısa sürede aktiflerin değiştokuşuna izin vermeli ve yasal onay yöntemini hızlandırmalıdır.

Bunlara rağmen, Fransız menkulkıymetleştirmesine iyimserlikle bakmak için sebepler vardır bankaların sermaye sınırlandırmaları ve fonlama masraflarında yükselmeler, Fransız varlığa dayalı menkul kıymetlerini diğer fonlama kaynaklarına rakip kılmaktadır.

İsveç’te ipoteğe dayalı menkul kıymetler ilk olarak 1990’ın sonlarına doğru ihraç edilmiştir ve 1993 itibariyle itfa olmamış yedi ihraç söz konusudur. Fakat bazı potansiyel ihraçcılar, yasal düzenlemelerden karışık sinyaller aldıkları ve yeterince ekonomik teşvik olmadığı için beklemeyi tercih etmektedirler.

İsveç’teki menkulkıymetleştirmelerden biri otomobil kredisine dayalı olarak yapılmıştır, fakat genelde menkulkıymetleştirmeyi ekonomik kılacak kadar yeterli miktarda aktif mevcut değildir. Kredi kart alacaklarının transferi ile ilgili kanuni bildiri de belirsizdir. Fakat, orta vadede İsveç küçük ama ümit verici bir piyasadır.

İspanya’da ipoteğe dayalı menkulkıymetleştirmenin orijinal kanunları Ağustos 1992’de revize edildiğinden daha geniş kapsamlı ihraç yapılarına izin vereceği beklenmektedir. İpoteğe dayalı menkul kıymet piyasasının ilk gelişimi, bu yapı için gerekli idari firmaların kuruluşlarının onaylanması prosesi beklenildiğinden daha uzun sürdüğü için gecikmiştir. Diğer varlığa dayalı menkul kıymetlerin yapılanması daha ileriki bir zamanda gerçekleşebilir. Fakat şu ana kadar kanuni bakış açısı konut kredileri i1e ilgili ipotek masraflarının düşürülmesi yönünde oldu, ve ipoteğe bağlı olmayan menkulkıymetleştirmelere karşı finansal teşviklerde bulunulmadı.

Avrupa’nın diğer kısımlarında düzenleyiciler ve potansiyel ihraçcılar menkulkıymetleştirmenin mümkün olup olmayacağına bakmaktadırlar. Finlandiya, Belçika ve Hollanda bir iki sene içinde varlığa dayalı menkulkıymetleştirmenin bir türünü görebilecektir. Almanya’da ipoteğe dayalı tahvil piyasasını gerçek bir menkulkıymetleştirme yapısı ile değiştirme veya ekleme gereği görülmemektedir. Şu anda diğer aktiflerin de menkulkıymetleştirilmesinde ekonomik açıdan çok az teşvik vardır, fakat bu bir kaç sene içinde değişebilecektir. İtalya’da otomobil kredisi alacakları veya ekipman finansal kiralama alacaklarına dayalı bir kaç ihraç yapılmış, fakat bunlar İtalya’nın vergi ve kanuni transfer zorluklarından dolayı offshore satılmıştır.

ii) Asya Pasifik :

Avustralya’da ipoteğe dayalı menkul kıymetler piyasası bir kaç senedir var olmakla beraber, ipotekli aktifler genelde konut ve küçük ticari emlaklardaki yatırımları finanse etmek için verilen beş yıllık krediler olmak üzere tek tiptir. Hükümet sponsorlu iki program, FANMAC Ltd. ve National Mortgage Market Corporation ipoteğe dayalı piyasanın geliştirilmesinde öncülük yapmıştır; fakat daha çok küçük miktardaki borçları menkulkıymetleştirilmiştir. 25 senelik ipotekli konut kredilerini veren büyük bankalar, ekonomik teşvik olmadığı için bu alacakları menkulkıymetleştirmemektedir. Bunun yanısıra, yatırımcılar tarafından tercih edilen yüksek getirili, sabit-faizli hükümet menkul kıymetlerine karşı, erken ödeme riski taşıyan kredi alacaklarına dayalı menkul kıymetlere çok az ilgi vardır. Kısa vadeli kamu ve ticari alacakların menkul kıymetleştirilmelerinde yakın zamanlarda gelişmeler olmuştur, fakat düşük aktif hacmi ve ekonomik teşvikler yüzünden potansiyel belirsizdir. Yeni Zelanda’da hükümet ihraçlarının dominant olması, yatırımcıların yeni tip menkul kıymetlere karşı taleplerini etkilemektedir. Fakat, ilk yerli ipoteğe dayalı ihraç geçen yıllarda yapılmış ve piyasa tarafından iyi karşılanmıştır. Bu nedenle başka ihraçlar takip edebilecektir.

Japonya’da, Amerika’da ihracı yapılan ticari alacaklara dayalı finansman bonosu programı yakın bir zamanda başlatıldı. Japon bankaları ve şirketlerinin Amerika’daki yan şirketlerinin aktiflerine dayalı birkaç ihraç programı vardır. Fakat hala Japonya piyasasındaki gelişmeleri engelleyen bir kaç faktör vardır. Bunların arasındaki en önemlileri kanunlarda gerekli değişikliklerin yapılması ve piyasada rekabet potansiyeli olan farklı unsurları temsil eden değişik yönetmelik kuruluşlarının daha iyi koordine edilmesidir. Bir kısım potansiyel ihraççı halen, özellikle bilgisayar sistemlerindeki modifikasyonları ve hangi aktiflerin daha ekonomik şekilde menkul kıymetleştirileceği konusunda maliyetleri incelemektedir.

Düzensiz ilerlemeye rağmen Japon menkulkıymetleştirmelerinde önümüzdeki bir kaç sene içinde gerçekleştirilmesi gereken kuvvetli bir potansiyel vardır.

Hong Kong, Kore, Malezya ve Tayland gibi bölgedeki diğer ülkelerde orta vadede potansiyel vardır. Fakat Hong Kong hariç, hemen hemen adı geçen tüm ülkelerin sermaye piyasaları bu alanda henüz çok yenidir ve menkulkıymetleştirmenin temelini yerleştirmek için çok önemli kanuni düzenlemeler gerekmektedir.

iii) Kanada :

Kanada’dan ipoteğe dayalı varlıklar piyasası 1980’li yılların ortalarından bu yana, çoğunlukla hükümet tarafından garantilenmiş konut ipoteklerine dayalı olarak vardır. Hükümet garantisi dışındaki ipoteklerin miktarının düşük olması bu sektördeki gelişmeleri engellemiştir. Ticari alacaklara dayalı finansman bonosu programları, perakende ve toptan otomobil kredisi alacaklarına dayalı işlem1er, kredi kart alacakları ve ekipman finansal kiralamalarının menkul kıymetleştirilmesi gibi değişik türde varlığa dayalı menkul kıymet ihracı gerçekleştirilmiştir. Fakat, Kanadalı kanun düzenleyicileri, menkulkıymetleştirmede kuruluşların oynayabileceği çeşitli roller, sermaye yeterliliği ve ihraççıya rücu konularında muhafazakar bir tutum izlemektedirler. Bu da piyasanın gelişmesini yavaşlatmaktadır.

iv) Latin Amerika :

Latin Amerika, menkulkıymetleştirmeden yararlanabilecek uygun bir bölgedir ve Meksika benzeri aktiflerle birkaç borçlanma yapılmıştır. Kullanılan aktifler genelde Meksika’da yapılan ticari kredi kart harcamalarından oluşmaktadır, fakat gerçek ödeme yükümlülüğü ve bundan dolayı menkulkıymetleştirilmiş aktifler Amerika veya diğer kredibilitesi yüksek ülkelerde ikamet eden tüketicilerden kaynaklanmaktadır.

Ticari sektörde bir çok Latin Amerikan şirketi, banka kredisine alternatif olarak daha düşük masraflı fonlama arayışı içindedirler ve sermaye piyasasından fonlama yollarını araştırmaktadırlar. Bunun sonucunda ihracat alacaklarının menkulkıymetleştirmesinde büyüme olabilecektir.

4.5.4 BÖLGELERE CÖRE MENKULKIYMETLEŞTİRME İLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER

Menkulkıymetleştirmeyi etkileyen kanunlar ve yönetmelikler arasında muhasebe, banka ve kurumların iflası ve vergi yer almaktadır. Herhangi bir ülkede yönetmelikler veya düzenleyici kurumlar arasında anlaşmazlıklar doğabilir. Menkulkıymetleştirmeyi düzenleyen özel kanunlar çıkarılsa bile, Fransa ve İspanya’da olduğu gibi, önceden bunların sonuçlarını veya var olan kanunlar ile çelişen yönlerini tespit etmek mümkün olmamaktadır. Ayrıca, menkulkıymetleştirmeyi düzenleyen yerel kanunlar ile Avrupa Topluluğunun yönetmelikleri arasında doğan çelişkiler için de modifikasyonlar gereklidir.

Gerçekte önemli olan menkulkıymetleştirmenin ekonomik boyutudur. Aktiflerin menkulkıymetleştirmesi karlı değilse, buna yönelik hazırlanacak kanunlar ve yönetmelikler ihraçların yapılanmasını sağlamayacaktır. Bu nedenle, bazı yönetme1iklerde gerçekleşen değişiklikler beklenen sonuçları yaratmamıştır.

i) İngiltere :

1989’da İngiltere Merkez Bankası tarafından çıkarılan “Borç Transferleri ve Menkulkıymetleştirme” yönetmeliği İngiliz bankalarının yönetmelikleri açısından menkulkıymetleştirme muamelelerindeki önemli belirsizlikleri ortadan kaldırdı, fakat bu yönetmelik değişiklikleri teşvik edici ya da etmeyici olarak algılanmadı. Ama, menkulkıymetleştirme muamelelerindeki belirsizliklerin ortadan kaldırılması İngiliz bankaları tarafından yapılacak menkulkıymetleştirmeleri bir miktar teşvik eder diye düşünüldü. Buna rağmen, ipoteklerin verimi ve banka fonlama maliyetleri ile ipoteklerin menkulkıymetleştirilmesinden kazanılacak ücretler arasındaki marj, takas bankalarının oldukça iyi olan sermaye oranları ve müşteri ilişkileri ile ilgili düşünceleri gibi çeşitli faktörler yüzünden, bu bankalar ipoteklerin menkulkıymetreştirmesine çok az ilgi gösterdiler.

Fakat, yakın zamanda İngiltere takas bankaları daha aktif olmaya başladılar. Örneğin, Barclays tarafından ipoteksiz aktifleri kullanarak finansman bonosu ihracı gerçekleştirildi, ancak bu ilk ihraçta Barclays kendi aktiflerini kullanmadı. Değişik ticari ve fonlama kaygıları ile banka olmayan uzman kuruluşlar veya yabancı bankalar bu tekniği İngiliz takas bankalarından daha cazip bulmaktadırlar.

Bankalar tarafından tutulan ipoteğe dayalı menkullerin İngiliz Merkez Bankası tarafından yeniden sınıflandırılarak, sermaye yeterliliği oranı için %100 risk ağırlığına karşın, bankaların ipoteği direkt ellerinde tutmaları durumunda %50 olması şu anda revize edildi. Yönetmelikler halen bazı şartların yerine getirilmesini gerektiriyor. Fakat genel görüş bunların önüne geçilemez olmadığı ve bu nedenle ipoteğe dayalı menkullerin %50 ağırlıklı olmaya devam etmesi gerektiği yönündedir. Ayrıca, Ekim 1991’de İngiltere’deki Muhasebe Standartları Kurumu (ASB- Accounting Standards Board) bilanço dışı finansmanın Finansal Raporlama Standardı ile ilgili bir takım öneriler öne sürdü. Bu öneriler, daha önce hazırlanan ED49 önerilerinin taslağından geliştirildi. Piyasanın yeni standarda reaksiyonu sabitti ve bu nedenle öneriler revize edildi.

Muhasebe Standartları Kurumu Kasım 1992’de orijinal yaklaşımda değişiklik yapıldığını ve bununla ilgili bir Standart taslağını yayınlayacağını bildirdi. Bu bildiride yer alan değişikliklerin meydana gelen itirazları bir miktar karşılayacağı beklenmekle beraber, tamamında uzlaşmanın sağlanmasının bir sonraki taslağa kalması beklenmektedir.

ii) Fransa

Fransa’da orijinal menkulkıymetleştirme kanun ve regülasyonlarında, 1988 ve 1989’da yayınlanan ve uzun zamandır beklenilen değişiklikler gerçekleşti, fakat bunları yürürlüğe sokacak yönetmelikler halen yürürlüğe konulmadı. Kanundaki değişiklilerin, aktiflerin el değiştirebilmesini, menkulkıymetleştirilmiş ipoteklerin kaydına ilişkin belirsizliklerin kaldırılmasını ve ihraçların onaylanma yönteminin kolaylaşmasını sağlaması beklenmektedir. Çoğu ihraçlar kişisel, ticari veya interbank borçları ile teminatlandırılmıştır. İpoteğe dayalı ihraçlar, ihraç olmayışı nedeniyle ilgi çekmeye devam etmektedirler.

Kredi kartı ve oto alacaklarına dayalı ihraçlar, bazı kanuni ve yönetmeliğe ilişkin noktalar ile engellenmektedir. Yapılacak revizasyonların yürürlüğe girmesiyle bu noktaların ortadan kalkıp kalkmayacağını zaman gösterecektir.

iii) Belçika

Avrupa’da Belçika hükümeti de kanunlarına bazı değişiklikler getirdi. Bu değişiklikler, gerçek değişken ipotek oranlarının kullanılmasını sağladı. Daha önce bütün borçlanmalar sabit oranlardan ibaretti. Ancak oran ayarlama mekanizması yakından denetlenmektedir. Ayrıca, ipotek transferleri ve kayıtları ile ilgili formalitelerin azaltılması gibi bazı hükümlerin menkulkıymetleştirmeyi kolaylaştırması beklenmektedir. Fakat, menkulkıymetleştirmede halen engeller mevcuttur. Bunlardan biri, de alacaklıları bilgilendirme konusudur ve bunun çözümlenmesi zaman alacaktır.

iv) İspanya :

İspanya’daki menkulkıymetleştirmelerin participacion hipotecaria (PH) olarak bilinen bir enstrüman örneği vardır. Bu enstrüman 1981’de 2/81 kanunu ile tesis edildi ve 1991 ve 1992’de tasfiye edildi. Hükümet yasaları İspanya’daki ipoteğe dayalı menkul kıymetleştirmeleri tanzim, etmek için hazırlanmıştır. PH ihraçları bilanço dışında değerlendirilir ve ihraçcı ancak ihraç için hizmet verebilir. Bunu sağlamak için ihraç edilen menkuller bağımsız idari şirketler tarafından yönetileceklerdir. Bu şirketlerin Ekonomi Bakanlığı ve Comision National del Mercado de Valores (menkul kıymetler borsasını yöneten kurum) tarafından onaylanması gerekiyor. Bu verilen onayları almakta gecikme yaşanmıştır ve bu da piyasanın gelişimini ertelemiştir. Fakat, idari şirketlerin kuruluşunun ve menkulkıymetleştirmeyi adapte etmeye başlayan şirketlerin aktiviteleri hızlandıracağı beklenmektedir.

v) İskandinavya :

Avrupa’nın kuzeyinde örneğin İsveç’te ipoteğe bağlı menkul piyasasını geliştirmek için yönetmeliklerinde değişiklikler yapmaları gerekmedi. Fakat, yöneticiler bu piyasayı gözaltında tutmaktadır ve hangi kredi kurumlarının menkulkıymetleştirmeyle finansman sağlayabileceği üzerinde etkileri vardır. İpoteğe dayalı menkulkıymetleştirme piyasasının gelişmesine ilgi gösteren bir kaç banka nedeniyle Finlandiya’da kanuni değişiklikler beklenmektedir.

vi) Avustralya

Avustralya Merkez Bankası borç transferi ve menkulkıymetleştirmede sermaye oranının hesaplanması konusundaki muameleler ile ilgili tüzük yayımladılar. Merkez bankasının pozisyonu sadece aktifin kesin satışı söz konusuysa, bu aktifi desteklemek için sermaye tutma yükümlülüğünün kaldırılması yönündedir. Menkulkıymetleştirmeyi gerçekleştiren bankanın aktifin geri ödemesini, likiditesini, piyasa fiyatını veya ihraç eden kurumu destekleme yükümlülüğü olmaması durumunda satış kesin olarak kabul edilir ve bunların hepsi banka yönetmeliği açısından makul karşılanır. Bankanın borçlarla ilgili hürriyet veren acente olarak çalışmasına izin verilir. Fakat bankanın borçların anaparası üzerinde fazladan bir menfaatinin olmaması ve bunların ifaları üzerinden ödenek almaması gerekmektedir. Riskin azaltılmasını sağlamak için konulan şartlar, örneğin fazladan teminat sağlamak, anlaşılabilir şartlar olmakla beraber, bunlar bazı muameleleri düzenlemek açısından zorluklar çıkartabilmekte ve belki de bankaların menkulkıymetleştirmeye karşı ilgilerini azaltabilmektedir.

vii) Japonya

Japonya’daki otoriteler iç piyasada menkulkıymetleştirme ihracı ile finansman sağlanması için yönetmelikleri yayınlayıp yayınlamama konusunda araştırmalar yapmaktadırlar. Şu anda trust bankaları aracılığı ile sınırlı tipte menkulkıymetleştirme ile finansman sağlanabilmekte, bunlar da kurumsal yatırımcılara satılmaktadır. Fakat, ihraç edilebilecek araçların tanımının genişletilmesi gerekmektedir ve Maliye Bakanlığı bu Gereksinimleri ortaya koyan öneriler sunmuştur. Ayrıca, Uluslararası Ticaret Bakanlığı banka olmayan finansal kurumların blok aktif transferleri yapabilmesini sağlayacak öneriler üzerinde çalışmaktadır. Bu da transferi gerçekleştirmek için borç alan kişilere haber verme gereğini ortadan kaldıracaktır. Daha geniş bakıldığında, varlığa dayalı menkullerin ikinci piyasada işlem yapabilmesi için yönetmelikte değişiklikler gözden geçirilmektedir.

viii) Kanada :

Kanada’da düzenleyiciler öncelikle bilanço dışı muamelelerin yönetmeliklerini belirlemeye yönelmişlerdir. Hem Kanada’nın Mali Müşavirler Kurumu hem de Finansal Kurumlar İdaresi mevcut tüzükleri ve taslak önerilerini gözden geçirmektedirler. Onların amaçlan uluslararası standartlara uygun olan kriterler yerleştirilirken, Kanada piyasalarının özel durumumu da hesaba katmaktır. 1993 yılı sonuna kadar hukuki düzenlemelerin çözümlenmesi beklenmektedir.

Çeşitli piyasalarda yönetmeliklerin ve kontrollerin farklı yönlerde ve farklı hızlarda gelişmesine rağmen, menkulkıymetleştirme ile ilgili kavramların şu anda daha iyi anlaşıldığı ve daha yaratıcı bir şekilde uygulandığı açıkça ortadadır.

4.5.5 OTOMOBİL KREDİLERİNİN MENKULKIYMETLEŞTİRİLMESİ İLE İLGİLİ BİR UYCULAMA : İNGİLTERE ÖRNEĞİ

i) Tarihçe : İngiltere’de 1988 yılına kadar ipoteğe dayalı varlıkların menkul kıymetleştirilmesi çok başvurulan bir yol olmasına karşın tüketici kredilerinin menkul kıymetleştirilmesi henüz yapılmamıştı. Mevcut yasa, vergi ve muhasebe problemleri nedeniyle bunun imkansız olduğunu öne sürenler vardı.

Standard Chartered PLC’nin İngiltere’de tüketici kredisi veren iştiraki Chartered Trust plc ana şirketten sermaye transferi olmaksızın büyümesine devam etmek ve aynı zamanda sermaye yeterliliği rasyosunu iyileştirmek için menkul kıymetleştirme yoluna gitmek istiyordu. 1988 yılında Standard Chartered Merchant Bank Ltd, Standard Chartered Bank’ın İngilteredeki ticari bankacılık iştiraki, (daha sonra adı Chartered WestLB oldu) ve Goldman Sachs International bu alanda araştırma yapmak için anlaştılar.

1989 Sirketler Kanunu’nun yayımlanması, İngiltere Merkez Bankasının Sterling üzerinden düzenlemiş menkul kıymetlerdeki 5 yıllık vade kuralını kaldırması ve menkul kıymetleştirmenin düzenleyici çerçevesini oluşturan “Kredi Transferleri ve Menkul Kıymetleştirmeyi” yayımlaması bu türdeki menkul kıymetleştirme işlemleri üzerinde önemli etkilerde bulundu.

Muhasebe Standartları ile ilgili olarak da 1988 yılında “Özel Amaçlı İşlemleri Muhasebesi” ve daha sonra bunun yerini alan “Aktif ve Pasiflerde İşlemin Özününün Yansıtılması” direktifi yayımlandı.

1990 yılı temmuz ayında Cardiff Otomobil Kredileri 1995 vadeli 328 milyon sterling değişken faizli olarak menkul kıymetleştirildi. Bu İngiltere’deki ipotek harici ilk menkul kıymetleştirme ve Avrupa’daki en büyük otomobil kredisi menkul kıymetleştirmesiydi.

ii) İşlem : İngiltere’deki otomobil kredilerinin menkul kıymetleştirilmesinde öncülük etmek başlangıç maliyetlerini artırıcı bir faktör oldu. Bu nedenle menkul kıymetleştirilecek otomobil kredisi portföyünün maliyeti yayacak makul bir büyüklük ve vadede olması gerekiyordu.

Bu tür kredilerdeki ilk menkul kıymetleştirme olması nedeniyle, yatırımcı ilgisini çekmek için Chartered WestLB ve Goldman Sachs hem Moody’s hem de S&P’den AAA derecelendirmesi almak istediler. Bunu sağlamak için de tüketici kredileri havuzunun bir başka kediyle desteklenmesi gerekiyordu. AAA derecelendirmesine sahip bir bankadan kısmi kredi desteği almak aynı zamanda özel amaçlı kuruma likidite de sağlayacağı için en uygun yöntem olarak düşünüldü ve Union Bank Of Switzerland seçildi.

Avrupa’da varlığa dayalı menkul kıymetler piyasasının henüz fazla gelişmemiş olması nedeniyle, ihracın kurumsal yatırımcılara yönelik AAA derecelendirmesine sahip ve değişken faizli olması kararlaştırıldı.

iii) İşlem Yapısı : İşlemin yapısı aşağıdaki grafikte gösterilmiştir.

Şekil1 CARS(UK) Menkul Kıymetleştirmesinin Yapısı

Cardiff Automobil Receivables Securitisation (UK) plc (kısaca CARS (L1K)) özel amaçlı kurum olarak kuruldu ve menkul kıymetlerin ihraçcısı oldu. CARS (UK) Chartered Ttrust’tan menkul kıymetleştirilmiş sözleşmeleri satın aldı. Bu işlemi değişken faizli tahvil ihraç ederek finanse etti. UBS ise CARS (UK) ‘in bu değişken faizli tahvil ihracına anapara tutarının %15’i kadar kredi garantisi sağladı. CARS (UK) daha sonra Chatered Trust ile faiz oranı swapı yaparak sabit getirili alacak ve değişken faizli yükümlülükler sahip olmanın yarattığı faiz oranı riskinden kendini korumuş oldu. Bu arada Receivables Trust da alacakları tahsil ederek bunları CARS (UK), UBS ve Chartered Trust arasında daha önce kararlaştırıldığı şekilde dağıtımını yaptı.

iv) Kredi Desteği

Bu işlemin AAA derecelendirmesi alabilmesi için, otomotiv kredilerindeki geri dönmeme oranının beklenenin üzerinde gerçekleşmesi olasılığına karşı tahvil yatırımcılarını korumak amacıyla, mutlaka kredi desteği (credit enhancement) sağlanması gerekiyordu. Ayrıca tüketici kredilerinde genellikle olduğu üzere, geç ödemelerden kaynaklanan nakit akışı düzensizliklerini dengelemek için likidite sağlanmasına da ihtiyaç vardı. Bütün bu ihtiyaçları karşılamanın en ekonomik yolu AAA derecelendirmesine sahip bir bankadan kısmi kredi desteği atmaktı. Bu rol için UBS seçildi. Bu mekanizma sayesinde hem kredi desteği hem de likidite gereksinimi sağlanmış oldu.

UBS tarafından sağlanan bu kredinin , büyüklüğü, Chartered Trust’ın otomobil kredileri portföyü performansının istatistik değerlendirilmesi sonucu, değişken faizli tahvillerin anapara tutarının % 1.5’undan az olmamak üzere, portföydeki kredilerin her hangi bir zamandaki anapara tutarının %15’i olarak belirlendi.

UBS’den sağlanan bu kredi garantisi dışında iki garanti daha vardı. Bulardan birincisi temerrüt durumuna karşı bulundurulan bir marjin hesabı, diğeri ise Chartered Trust tarafından daha başlangıçta UBS’de depo edilen değişken faizli tahvillerin anapara miktarının %1’i tutarındaki 3.28 milyon poundluk bir başka hesaptı. UBS bu ikinci hesaptaki bakiyeyi işlemin sonunda geri ödemeyi taahhüt etmişti.

Kredi ile garanti edilen miktarın üzerinde zarar oluşması durumunda bu zarar değişken faizli tahvilleri elinde bulunduran yatırımcılara aitti ve Chartered Trust’a rücu . edilemeyecekti. Bu sayede Chartered Trust menkulkıymetleştirilmiş varlıkları tamamen bilançosundan çıkarabildi.

v) Opsiyonlar : Chartered Trust’ın otomobil kredilerin büyük çoğunluğunun vadesinin 3 yıl olmasına rağmen, ortalama vadenin bundan daha da kısa olması nedeniyle gelir aktarmalı (pass-through) menkulkıymetleştirme uygun değildi. Çünkü gelir aktarmalı yapılarda varlığa dayalı menkul kıymetlerin vadesi, alacak havuzunu oluşturan kredi sözleşmelerinin vadesi kadar olabilmekteydi. Oysa Eurobond piyasalarından finansman sağlamak için vade bundan daha uzun olmalıydı.

Bu nedenle CARS(UK)’ye ilk yıllarda geri ödemesi yapılan otomobil kredilerinin anapara tutarıyla, değişken faizli tahvillerin her kupon ödemesinde Chartered Trust’tan yeni alacak senetleri alma opsiyonu verildi. Böylece alacak havuzuna benzer nitelikte ve alacak senetleri ekleniyor ve ortalama vade uzuyordu.

PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ. MUHAMMED (s.a.v.) ‘İN HAYATI

DOĞUMU, AİLESİ, ÇOCUKLUĞU ve GENÇLİĞİ

Peygamberimiz (s.a.v.) ‘in doğumu rivayetlere göre Fil Olayı’ndan 50 gün sonrasına rastlar. Yani Peygamber Efendimiz 20 Nisan 571 Pazartesi günü, kameri aylardan Rebiyülevvel ’in on ikisi.

Peygamber efendimizin doğduğu gece çeşitli olaylar gerçekleşmiştir. Bunlar; Kisra sarayının 14 sütununun yıkılması, Mecusi İranlıların bin yıllık sönmeyen ateşlerinin sönmesi, Semave deresinin taşması ve Sâve Gölü’nün kurumasıdır. Bu olaylar tüm dünya üzerindeki küfrün yok olacağı anlamına gelmektedir.

Peygamber Efendimizin doğumundan sonra ismi konulurken annesi Amine Hatun “Muhammed” ismini istemiştir. Çünkü daha önce gördüğü bir rüyada bu ismin konulması hatırlatılmıştır.

O dönemde Mekke ‘de kuraklık olduğu için yeni doğan çocuklar verimli köylerden gelen süt annelere verilirdi. Bunun sebebi çocuğun temiz, havası iyi bir yerde büyümesi ve Arapça’yı daha iyi öğrenerek konuşmasıydı. Peygamber Efendimiz de doğduktan sonra Halime adlı bir süt anneye verilmiştir. O zamanlar kurak bir dönem geçiren Halime ’nin yaşadığı köyün aksine Halime’ nin kendi evi bereketliydi.

Peygamberimiz, kendi annesi Amine Hatun’a verilmesinden sonra altı yaşına kadar Onunla yaşadı. Peygamberimiz altı yaşına bastığında annesi Medine’ye dayılarını ziyarete gitmiş fakat dönüş yolunda hastalanarak vefat etmiştir. Bundan sonra Peygamberimiz dedesi Abdülmuttalib ‘in yanında sekiz yaşına kadar kalmıştır. Annesinin ölümünden sonra dedesini de kaybeden Muhammed amcası Ebu Talib’in yanında kalmaya başlamıştır.

Peygamberimiz on iki yaşına bastığında ticaret yapma gayesiyle Suriye’ye giden bir kervana katılan amcasının yanında gitti. Uzun bir yolculuktan sonra kervan Bizans’a bağlı Busra ‘ya vardı. Kervan o zamanlar sağlam bir Hıristiyanlık yaşayan rahip Bahira ’nın bulunduğu bir manastırda mola verdi. Kervanlara pek yardımda bulunmayan Bahira bu kervanda bir fevkaladelik sezmiş ve hemen yemek hazırlatmıştır. Çünkü Bahira kervan gelirken uzaktan bulutların kervanı gölgelediğini ve ağaçların bu kervanda bulunan birisi için eğilip kalktığını görmüştü. Yemek sırasında Muhammed’e çeşitli sorular soran Bahira çok şaşırmıştı. Çünkü aldığı cevaplar kutsal kitaplarda yazan Peygamberin bu çocuk olması gerektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine rahip hemen Ebu Talib’e yeğenini memleketine geri götürmesini yoksa Yahudilerin bu çocuğa kötülük yapabileceklerin söyledi.

EVLENMESİ

Tüm Kureyşliler gibi Hz. Hatice de ticaretle uğraşıyordu. Daha önce iki kere evlenmiş fakat kocaları vefat etmişti.

Artık yirmi beş yaşına ulaşan Hz. Peygamber çeşitli şekillerde çalışarak amcasının aile bütçesine katkıda bulunuyordu. Sekiz yaşından beri çeşitli kervanlara katılıp ticaret hakkında tecrübe sahibi olmuş ve bir kervan yönetebilecek bilgiye sahip olmuştu. Hz. Hatice’nin sahip olduğu bir kervanı Şam’a götürme işini almıştı. Kervanı Şam’a götürüp malları satabilmişti. Mekke’ye dönen kervanın mallarını Mekke’de kolayca satmış ve iyi bir kâr elde etmişti. Daha önce böyle bir kâr edinememiş olan Hz. Hatice Hz. Peygamber’e bir ilgi duymuştu. Çeşitli kişilerden Hz. Muhammed’in temiz, doğru birisi olduğunu öğrenen Hatice O nunla evlenmek istemişti. Sonunda evlenen yeğenini gören Ebu Tâlib çok sevinmişti. Sekiz yaşından beri baktığı yeğeni artık müstakil bir hayata geçmişti.

PEYGAMBER OLUŞU ve MEKKE HAYATI

Hz. Peygamber çocukluğundan beri duyduğu hak, hakikat sevgisini kırk yaşına doğru çıkıp inzivaya çekildiği Hira dağındaki mağarada düşünüyordu. Her sene yaptığı gibi Hira dağındaki mağarasına çekilmişti. Birden Cebrail Aleyhisselam’ın “İkra: Oku” nidasını duydu. “Okuma bilmem” cevabını veren Peygamber Cebrail tarafından tâkâti kalmayacak şekilde sıkıp tekrar “İkra:Oku” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Okuma bilmiyorum, ne okuyayım?” cevabını verdi. Buna müteakip Kur’an-ı Kerim ’deki Alak Sûresi indi. Olaydan sonra hemen dağdan aşağı inen Resûl-i Ekrem Efendimiz doğru eve gitmişti. Üşüyen Peygamber örtülmesini istemişti. Hz. Muhammed başından geçen olayı eşine anlattığında Hz. Hatice hemen O’nu İncil’i bilen amcasının oğlu Varaka’ya götürmüştü. Olayı dinleyen Varaka Hz. Muhammed ’in son Peygamber olduğunu söylemiştir.

Peygamberlik vazifesi geldikten sonra ilk iman eden Hz. Hatice ile namaz kılmaya başlayan Hz. Muhammed ‘i yeğeni Ali namaz kılarken görmüş ve ne yaptıklarını sormuştur. Gerektiği üzere Ali’yi davet etmiş ve çocuklardan ilk Müslüman Hz. Ali olmuştur. Bundan sonra Hz. Ebubekir ve azatlı köle Zeyd bin Harise ilk Müslümanlar olmuşlardır.

Üç yıl kadar islamı sadece çok emin olduğu kişilere gizlice anlatmış, açık şekilde davete başlamamıştı. Müslüman olanların namaz kıldığını gören müşrikler kavgaya başlamış ve açık daveti bildiren ayet-i kerime nazil olmuştur.

Açık davet başladıktan sonra bir kısım Mekkeli, Müslüman olmuştur. Ayrıca herkesi eşit sayan İslam, köleler tarafından da benimsenmiştir. Kölelerin sahipleri onları islamiyetten döndürmeye çalışmış fakat köleler işkence gördükleri halde dinlerine bağlı kalmışlardır. Bunlardan birisi de Bilal-ı Habeşi’dir.

Yeğeninin dinine bağlı olanlara işkence edenlere en büyük tepki Resulullah’ın amcası Hz. Hamza’dan gelmiştir. Fakat müşrikler Müslümanların çoğalmasını ve dinlerini yaşamalarını görünce Hz. Peygamber’i amcası Ebu Talib’e şikayet etmişlerdir. Ebu Talib Müslüman olmadığı halde yeğenine sahip çıkmış ve onun yanında olmuştur.

MEDİNE’YE HİCRET

Müslümanlar hor görüldükleri Mekke’den ayrılarak İslamı daha rahat yaymayı istiyorlardı. Bu yüzden bir grup müslüman, hıristiyan bir kral tarafından yönetilen Habeşistan’a gitmişlerdir. Kral onları sevgiyle karşılamıştır. Ancak bütün müslümanların Habeşistan’a gitmesi mümkün olmadığı için Medine hicreti söz konusu olmuştur. Medine’ye hicret için bazı görüşmeler olmuştur. Bunlar I. ve II. Akabe Beyatlarıdır. Beyatlardan sonra Medine’ye hicret için bekleme başlamıştı.

Hicret izni çıkınca Müslümanlar gruplar halinde büyük bir fedakârlıkla evlerini ve mallarını bırakarak yola koyulmuşlardır.

Hz. Peygamber’e suikast hazırlayan müşrikler yola çıkılacağı gece kapı önünde pusu kurmuşlardı. Cebrail (a.s.)’dan haberi alan Hz. Peygamber yatağına Hz. Ali’yi yatırmıştı. Gece geldikten sonra Resulullah kapıya çıkmış ve yerden bir avuç toz alarak müşriklerin gözlerine doğru atmıştı. Ne olduğunu anlayamayan Mekkelilerin önünden rahatça geçen Resulullah önceden seçilmiş yol arkadaşı Hz. Ebubekir ’le yola koyuldu.

Medine’ye doğru yola çıkan Hz. Peygamber ve yol arkadaşı yorgunluk giderip biraz dinlenmek için bir mağaraya girdiler. Mağarada zararlı hayvan olabileceğinden dolayı Hz. Ebubekir bulduğu delikleri elbisesinden yırttığı parçalarla kapatmış ve açık kalan bir deliği de ayağıyla örtmüştür. Hz. Peygamber uykuya dalmıştı. Nöbet tutan Hz. Ebubekir ’in ayağı halen deliği tıkamaktaydı. Bir acı hisseden Ebubekir ayağıyla kapatmış olduğu deliğin bir yılan yuvası olduğunu ve yılanın ayağını soktuğunu fark etti. Acıyla gözlerinden gelen yaşların yüzüne düşmesiyle uyanan Resulullah durumu fark etti. Mübarek tükürüğünden alıp yaranın üzerine sürdü ve yara hemen iyileşiverdi.

Yine Medine yolundayken izlendiklerini fark eden Resulullah ve Hz. Ebubekir bir mağaraya girdiler. Allah’ın emriyle bir örümcek mağara girişine hemen ağını ördü ve iki güvercin yuva yaptı. Yanlarında en iyi iz sürücülerden bulunan müşrikler mağaranın önüne geldiler. Mağaranın girişindeki bozulmamış ağı ve güvercin yuvasını gören müşrikler içeriye kimsenin bu şekilde girmeyeceğini anladılar ve oradan uzaklaştılar.

Büyük zorluklar sonucu en sonunda Medine’ye ulaşan Hz. Peygamber ve yol arkadaşı büyük sevinç gösterileri ile karşılandılar.

MEDİNE DÖNEMİ HAYATI

Medine’ye vardıktan sonra bütün Medineliler Hz. Peygamber’i evlerinde ağırlamak istediler. Fakat kargaşa çıkacağı anlaşılınca Peygamber Efendimizin kalacağı yerin belirlenmesi için devesinin salınmasına ve duracağı yerde konaklamasına karar verildi. Deve salındıktan sonra herkesin heyecan dolu bakışları içerisinde ensardan Hz. Ebu Eyyûb el-Ensari‘nin evi önünde durdu. Bundan sonra bir mescid ve Peygamber’imiz için bir yer yapılıncaya kadar Hz. Eyyûb’un yanında kalacaktı.

Peygamberimizin kalacağı ve mescid olacak olan Mescid-i Nebevi’nin inşaatına başlandı. Temeli taştan atılan ve kerpiçle duvarları örülen, direkleri hurma ağacından olan mescidin üzeri güneşi engellemek amacıyla hurma dallarıyla örtülmüştü. Kıble yönü ilk önce Kudüs’e doğru olan mescidin mihrabı kıblenin Kâbe olduğu bildirilen ayet indikten sonra Kabe’ye çevrildi.

Müslümanların beş namaza vaktinde çağırılması gerekiyordu. Bunun için bir toplantı kuruldu ve çeşitli fikirler ortaya kondu. Çan çalınması fikri hıristiyanlığa mahsus, borazan çalınmasının yahudiliğe mahsus, ateş yakılmasının mecûsiliğe mahsus olduğu söylendi. Bir fikre varılamayınca dağılan cemaatten Abdullah bin Zeyd’e rüyasında ezan öğretildi. Hemen bunu Hz. Peygamber’e söyledi ve Peygamber Bilal Habeşi’ye ezanı okumasını buyurdu. Böylece ilk ezan okunmuş oldu.

SAVAŞLAR

Bedir Savaşı

Müslümanların gittikçe çoğalarak bir gün mutlaka onların elinden Mekke’yi alacağından korkan müşrikler daha Müslümanlığın ne demek olduğunu bile bilmeyen kabileleri de kandırıp bir güç haline getirmişlerdir. Müslümanlara saldırmak için silah lâzım olduğundan bütün müşrikler ortak bir kervan kurup silah almak için gönderilmiştir. Bu kervanın dönüşü sırasında kervanda silah yüklü olduğunu haber alan Müslümanlar hemen Hz. Peygamber’i haberdar etmişlerdir. Derhal bir İslam ordusu kurulmaya karar verilmiş ve 305 kişi, 70 deve ve 2 attan oluşan bir ordu kurulmuştur.

İslam ordusunun yola koyulduğu sırada Bedir Kuyuları yakınında bulunan kervan hemen Mekke’ye haber göndermiş ve ordu toplanmasını istemiştir. Müslümanlara göre çok fazla sayıda olan müşrikler ordusu önceden gelip savaş alanına yerleştiği için Bedir Kuyularını ellerinde bulunduruyorlardı. Fakat Müslümanlar bir taktikle kendilerine yetecek kadar suyu bir yerde toplamışlar ve kalan kuyuları da çer çöple kapatmışlardır.

Çetin geçen savaşta Cenab-ı Hak meleklerini göndererek Müslümanlara yardım etmiştir. Savaş sonunda Müslümanların 14 şehidi varken müşriklere 70 kayıp vermişlerdi.

Savaş sonunda elde edilen 70 esire Peygamber Efendimiz iyi davranılmasını istemiştir. Esirlerin bazıları karşılıksız salınmıştır. Bazıları fidye karşılığında, bazıları ise on Müslüman’a okuma yazma şartı ile azad edilmiştir.

Uhud Savaşı

Bedir’deki yenilgilerinin acısını çıkarmak isteyen müşrikler Uhud Savaşı’na hazırlanıyorlardı. Bu savaşta Müslümanlar 700 kişi iken müşrikler 3000 kişi kadarlardı. Bu savaş kesin olmamakla birlikte Müslümanların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Çünkü Uhud tepesine dikilen bir grup savaşın kendileri tarafından kazanıldığını zannederek yerlerini terk ederek ganimet toplamaya gitmişlerdir. Fakat müşriklerin komutanlarından Halid bin Velid emrindeki savaşçıları geri çevirerek Müslümanları kırdırmıştır.

Ayrıca bu savaşta Hz. Hamza sonradan Müslüman olan “Vahşi” tarafından şehit edilmiştir.

Hendek Savaşı

Bedir’de ve daha sonra Uhud’da yenilen müşriklerin asıl istekleri Müslümanları ve Müslümanlığı tamamen imha edip ortadan kaldırmaktı. Bu yüzden İslamiyet’in şehri olan Medine’yi dağıtmak gerektiğine inanıyorlardı. Böylece çok büyük bir hazırlığa giriştiler.

Müşriklerin deve ve atlılarla dolu, silah yönünden diğer ordulara göre daha üstün bir ordu hazırladıklarını duyan Hz. Peygamber hemen istişare yaptı ve savunma politikası uygulanmasına karar verildi. Medine’nin etrafına derin hendekler açılacaktı. Büyük seferberliklerle açlık ve susuzluk çekerek 14 günde Medine etrafına derin hendekler kazılmıştı.

Hendek tamamlandığı sırada yaklaşık 10.000 kişiden oluşan müşrik ordusu Medine’yi kuşatmıştı. 27 gün Medine’yi kuşatan müşrikler artık yılmak üzereydiler. Fakat hırslarından geri çekilmek de istemiyorlardı.

Peygamber Efendimiz’in duası ile Allah Müslümanlara yardım etmişti. Büyük bir fırtına çıkmıştı. Müşriklerin çadırları yerlerinden sökülüyordu. Düşman artık paniğe kapılmıştı. Bu yüzden pek çok savaş araç-gerecini savaş alanında bırakıp kaçmışlardı. Böylece Hendek Savaşı Müslümanlarım galibiyetiyle sonuçlandı.

MEKKE’NİN FETHİ

Mekke’nin fethi islam ve insanlık açısından çok önemlidir. Müslümanlığın gelişmesinde büyük bir engel olan Hayber’in bertaraf edilmesinden sonra Kureyş tehlikesi de ortadan kalkmış oluyordu. Sıra artık Kâbe’nin içinde olduğu Mekke’nin fethine gelmişti. Bu fethin en büyük sebeplerinden birisi de Kâbe’yi putlardan arındırıp Allah’ın adını Mescid-i Haram ’da yüceltmektir.

Ordusunu hazırlayan Peygamber Efendimiz, on bin kişilik kuvvetleriyle Mekke’ye ulaşmıştı. Peygamberimiz ordusuna gereken talimatı verdi. Sancak Hacun’a dikilecekti. İslam ordusun dört bölük halinde: Resulullah Mekke’nin alt kısmından, Halid bin Velid yüksek kısmından, bir takım kabileler sağ taraftan, Ebu Ubeyde bin el-Cerrah hazretleri ise piyadelerle sol taraftan girecekti. Hz. Peygamber fethi kan dökülmeden yapmak istiyordu.

Bütün birlikler şehre girdiği halde Halid bin Velid’in kuvetleri hala şehre girememişti. Çünkü Kureyş’ten Süheyl bin Amr, Safvan bin Ümeyye ve İkrime bir Ebi Cehil tarafından hazırlanan çetelerle tuzağa düşürülmüştü. Halid bin Velid Resulullah’ın kan dökmeme erine yerine getirmek istemiş fakat müşriklerin ok yağdırmasıyla bir seferde hücum etmişti. Halid’in bu tek hücumla 13 kişiyi birden öldürmesiyle müşrikler dağılıp kaçtılar.

Artık Mekke müslümanların elindeydi. Hz. Peygamber Kâbe’nin kapıcısına kapıyı açtırdı ve içeri girerek bütün putların dışarı çıkartılmasını buyurdu. Artık Kâbe’de ezan sesleri duyuluyordu.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN VEFATI

Hz. Peygamber (s.a.v.) 632 yılının Sefer ayının 19. Çarşamba günü hastalanmıştı. Mescid’e sahabenin yardımıyla gidebiliyordu. Hastalığa yakalandığından 5 gün sonra hastalığı ağırlaştı ve namaz kıldırma görevini Hz. Ebubekir’e verdi. Bir gün sabah namazında iyileşir gibi oldu ve mescide giderek Ebubekir’in arkasında namaza durdu. Namazdan sonra odasına çekildi. Enes bin Malik Hz.Peygamber’in işte bu Pazartesi sabahı vefat ettiğini söyler.

VEDA HUTBESİ

Ey İnsanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım! Muhakkak Rabb’inize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunan bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse, daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib ‘in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

Ashabım! Dikkat esiniz! Cahilliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliyede güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu İyas bin Rabia ’nın kan davasıdır.

Ey İnsanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmakta tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız: yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça eve almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırsa, Allah, size onları yatakta yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyecek temin etmenizdir.

Ey Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğuyla vermişse o başkadır.

Ey İnsanlar! Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyetler vardır. Babasından başkasına soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

Ey İnsanlar! Rabb’iniz birdir. Babanız da birdir. Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın arap olmayana, arap olmayanın da arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.

Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz itaat ediniz.

Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.

İnsanlar! La ilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’tır.

İnsanlar!

Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

“Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler:”

Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz,bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz diye şahadet ederiz.

Bunun üzerine Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şehadet parağını kaldırdı, sonra cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

Şahid ol, Ya Rabb! Şahid ol, Ya Rabb! Şahid ol, Ya Rabb!

TOZLARIN PRESLENMESİ

Toz metalürjisindeki en öneli adım preslemedir. Metal tozlar, özel olarak hazırlanmış çelik kalıp içersinde basınç etkisiyle kompakt bir hale getirilir. Bu işlem için genellikle hidrolik, mekanik ve pnömatik presler kullanılmaktadır. Preslerin uyguladıkları basınç değerleri 70 ila 700 MPa arasındadır ve pratikte kullanılan basınç değerleri ise genellikle 145-450 MPa arasındadır. Presleri büyük bir kısmının kapasitesi 100 ton civarındadır. Son zamanlarda 200-300 ton kapasiteli presler yapılmıştır ve hatta 3000 tonluk bir pres imal edilmiştir.Toz metalürjisi ürünlerinin kesit alanı maksimum 2000 mm²dir. Ancak yüksek kapasiteli özel preslerin kullanılması halinde bu değer 6500 mm²ye kadar çıkabilmektedir.

Uygulamaların çoğunluğunda, toz karışım yerçekimi etkisiyle kalıbı doldurur, fazla kısımlar alınır ve tozu sıkıştırmak için pres kapatılır. Toz miktarı için hacim veya ağırlık esasına göre bir başlangıç ölçüsü oluşturulur.

Sıkıştırma işlemi esnasında toz partikülleri önce uygulanan kuvvet yönünde hareket ederler.Tozlar sıvı gibi akmaz; kalıp yüzeyi ile partiküller arasında sürtünme neticesi bir reaksiyon kuvveti gelişir. Bu kuvvet uygulanan kuvvete eşit bir değere ulaşana kadar sıkışma eksenel yönde devam eder. Daha sonra partiküller yatay yönde hareket ederler. Basınç bir darbe şeklinde uygulanırsa, maksimum yoğunluk ıstampanın hemen altında meydana gelir ve ıstampa ile temas eden yüzeyden itibaren artan mesafe ile birlikte azalır. Bu yüzden ürün boyunca homojen yoğunluğun sağlanması amacıyla basıncın homojen bir şekilde transferi nadiren mümkündür. Çift aksiyonlu presler daha homojen yoğunluk elde edilmesini ve daha kalın ürünlerin kalıplanabilmesini sağlarlar. Yoğunlaştırma veya sıkıştırma işleminde kenar duvarların sürtünmesi anahtar bir faktör olduğundan, presleme ile elde edilen yoğunluk kalıplanan parçanın kalınlığı ve genişliğinin bir fonksiyonudur.Homojen yoğunluk dağılımını sağlayabilmek için kalınlık : genişlik (t/w) oranı 2 den küçük olmalıdır. Kalınlık : genişlik oranı 2 den büyük olan ürünlerde yoğunluk parça içinde bir noktadan diğer bir noktaya değişiklik gösterebilir.

Yukarıda da belirtildiği üzere ürün yoğunluğu kalınlığın bir fonksiyonu olduğundan, çoklu kalınlığa (kalınlığın parça içinde bir bölgeden diğerine değişimi) sahip parçalarda şekilde gösterildiği gibi tek bir ıstampa hareketi ile homojen yoğunluk eldesi olanaksızdır.

TOZLARIN PRESLENMESİ

Istampalar değişik miktarlarda hareket ettirilerek üniform olarak sıkıştırılmış parça üretilebilir. Son derece girifit ürünlerin preslenmesi için partiküller bir plastik kalıba veya kaba yerleştirilerek ve basınçlı bir gaz veya sıvıya daldırılır. Bu yöntem izostatik presleme (üniform basınç) olarak adlandırılır. Presleme hızı son derece düşüktür., ancak ağırlığı yüzlerce kg a varan parçalar etkin bir şekilde preslenebilirler. Homojen yoğunluk eldesinin diğer bir yolu toz karışımdaki yağ oranının arttırılmasıdır. Yağlayıcı, tozlar ile kalıp duvarı arasındaki sürtünmeyi azaltır ve karşıt sürtünmenin meydana gelebilmesi için daha fazla toz hareketini gerektirir. Ancak yağlayıcı oranının artışı preslenmiş ürünlerin yaş mukavemetini azaltarak ürünlerin kalıptan çıkarılması ve taşınmaları esnasında kırılma ve dağılmalara sebep olur.

Presleme hızı dakikada 6 ile 100 parça arasında değişebilir. Presleme sonrası, parçalar mekanik olarak kalıptan çıkarılırlar. Partiküllerin hareketi, bireysel deformasyonu ve kırılma ile toz ürünlerinin yoğunluğu dövme ve dökümle üretilen parçaların yoğunluğunun %80 ine ulaşmaktadır.

Presleme sırasında partiküllerin yüzeyindeki çıkıntılar ve düzgünsüzlükler kaybolur. Kayma, dönme ve yuvarlanma hareketleriyle partiküller kalıp içinde daha düzenli bir şekilde dizilirler. Büyük partiküller arasındaki boşluklar küçük partiküllerle doldurularak parçaların yoğunluğu arttırılır ve buna paralel olarak sertlik ve mukavemet değerleri de yükselir.

Preslemede kullanılan yüksek basınç altında toz partikülleri kalıp duvarlarının zamanla aşınmasına neden olur. Bu sebeple kalıplar takım çeliklerinden imal edilirler. Özellikle aşındırıcı tozların şekillendirilmesinde ve üretilecek parça sayısının fazla olduğu hallerde kalıp malzemesi olarak karbürlü malzemeler (sinter karbür) kullanılır. Kalıp yüzeyleri oldukça parlak ve kalıp yüksek basınca dayanabilecek kesit kalınlıklarına sahip olmalıdır. Bazı hallerde toz karışıma yağlayıcı ilavesi yerine kalıp yüzeylerine sprey uygulanır. Pres basıncındaki artışa paralel olarak kalıplanmış ürünlerin yaş mukavemetleri artar.

Enjeksiyon kalıplama:Konvansiyonel metoda alternatif olarak basınçlı dökümde kullanılan metoda benzeyen bir enjeksiyon kalıplama yöntemi geliştirilmiştir. Daha önceleri sadece hassas dökümle veya talaşlı işlemle üretilen küçük ve karmaşık şekilli parçalar artık günümüzde metal tozların termoplastik bir malzeme ile harmanlanarak takiben plastik bir forma gelene kadar ısıtılıp, basınç altında kalıp boşluğuna enjeksiyonu ile üretilebilmektedir. Kalıptan çıkarılan parçalardaki bağlayıcı malzeme solvent ekstraksiyonu veya kontrollü ısıtma ile buharlaştırılarak uzaklaştırılmaktadır. Daha sonra uygulanan normal sinterleme süresince parçalarda % 20-25 oranında hacimsel büzülme meydana gelir, yoğunluk ideal koşulların % 95 ine kadar yükselir ve özellikler artar.

Bağlayıcının uzaklaştırılması bu prosesin en pahalı ve zaman alıcı yanıdır. Isıtma hızı, sıcaklık ve yeniden bağlanma (bağlayıcıların uzaklaştırılmasından sonra partiküller arasında yeni bir bağın teşekkülü) süresi dikkatlice kontrol edilmeli ve parça kalınlığı ile uyumlu olmalıdır. İşlem süresi et kalınlığı büyük parçalarda üç güne kadar uzayabilir. Yeni keşfedilen ve suda çözünebilen metil-selüloz bağlayıcı bu dezavantajları kısmen ortadan kaldırmaktadır. Bağlayıcıdaki su ısıtma esnasında buharlaşır ve metil-selüloz sinterleme sırasında yanar.

Enjeksiyon kalıplama veya presleme yukarıda ifade edildiği üzere diğer proseslerle eldesi güç küçük, kompleks ve ince et kalınlığına sahip parçaların üretimine oldukça caziptir. Ancak kalıp dizaynı ve kalıp imalatı oldukça pahalı olduğu için seri ve kütlesel üretimde kullanılır. Bununla birlikte nihai yoğunluğun ideal yoğunluğun % 94-98 ine ulaşması ve % 0,3-0,5 mertebesindeki boyutsal toleransların elde edilmesi bazı uygulamalar için bu yöntemi daha da cazip hale getirmektedir. Spor, diş, tıp malzemeleri, büro makineleri ve ev aletleri parçaları, uzay ve uçak, dizel ve türbin motorları parçaları günümüzde bu yöntemle üretilmektedir.

Soğukta preslemede genellikle basıncın bir veya daha çok doğrultuda tatbik edilmesini sağlayan hidrolik presler veya mekanik presler yer alır. Günümüzde ekseriyetle üstte sıkıştırıcı altta ise dışarı itici pistonlar bulunan hidrolik presler kullanılır. Otomatik mekanik presler bilhassa gözenekli bronz yatakların ve basit makine parçalarının seri imalatında elverişlidir.

Sıcakta presleme veya basınç altında sinterleme soğuk presleme ve sonra sinterlemeye nazaran daha az pratiktir. Sadece sert alaşımdan tel çekme haddelerinin, elmas alaşımlarının imali gibi istisnai hallerde kullanılmış olan bu usul, tozların veya özel bir şekilde ısıtılmış kömür, çelik veya grafit bir matris içine yerleştirilerek sıkıştırılmış parçaların sinterlenmesi esnasında basınç tatbik edilmesinden ibarettir.

4.1 PRESLEMEDE GÖRÜLEN OLAYLAR

Teorik olarak düzlemsel ve temiz iki yüzeyin başlangıçta temasları sağlandığı taktirde, bu iki yüzeyin adi sıcaklıkta birleşmeleri prensip olarak mümkündür. Metallerin yüzeyinde, oksit tabakaları gibi fena tesirleri olan maddeler olmadığını farz edelim. Bu durumda dahi kendini çekme kuvvetleri tesirinin görülebilmesi için yüzeyler arasındaki mesafenin çok küçük olması lazımdır. Adi sıcaklıkta ve yüksek basınçlar altında, iki masif metal cismin nazari olarak düzlemsel yüzeylerini atom mertebesinden temasa getirmek için, halledilmeyecek derecede zorluklarda karşılaşıldığı düşünülürse, metalsel bir tozun preslenmesinde yukarıdaki ideal durumdan ne kadar uzak bulunulduğu anlaşılır. Bunun başlıca üç sebebi vardır:

1-Toz partiküllerinin yüzeyleri genellikle gayrı muntazam ve çok komplekstir. Dolayısıyla karşılıklı temas yüzeyi çok küçüktür.

2-Tozların saflığı imalat şekline göre çok değişir; ayrıca partiküller havada çok moleküllü oksit ve gaz tabakalarıyla kaplıdır. Bu ise çekme kuvvetlerinin tesirini engeller.

3-Ergime ile elde edilen bir metal yüzeyini çevreleyen atom tabakasının yapısı, içinde bulunan bir kristalin dış tabakasındakinden genellikle tamamen farklıdır. Ayrıca taneler arasındaki birim hakiki temas alanına tekabül eden kohezyon kuvveti ve ergime ile elde edilmiş bir metal kristalitlerin arasındakinden farklı ve genellikle daha küçüktür.

Metalsel bir tozdan, basınç tesiri altında katı cisim elde edebilmek, basınç yardımıyla yüzeysel kuvvetlerin hiç olmazsa bir kısmından faydalanmak demektir. Fakat bu gibi hallerde mekanik kuvvet çok ufaktır. Buna sebep yukarda izah edilen üç faktörün tamamen yok edilmemesidir. Preslemenin tesirleri şöyle sıralanabilir:

1-Toz partiküllerinin toplam temas yüzeyi, karşılıklı yaklaşma sonucu artar.

2-Basınç tesiri altında, birçok taneler birbirleriyle sürtünür. Bu ise birçok noktada oksit ve gaz tabakalarının yüzeylerinin temasını sağlar.

3-Toz tanelerinin karşılıklı sıkıştırılmaları çok kısa süreli lokal sıcaklık yükselmelerine sebep olarak atomların temas yüzeyinde yeni ve kısmi bir organizasyon sağlanır (atom hareketleri, sıcakta birleşme).

Soğukta presleme ile elde edilmiş parçaların mekanik kuvvetleri basınçtan başka tozun plastik özelliklerine de bağlıdır. 30 lt/cm² lik basınçla, kompakt bakır yoğunluğunun %95 ila 97 sine erişerek, yüksek mukavemetli çubuklar elde edilebilir. Buna karşılık, redükleme ile elde edilmiş volfram tozuna çok yüksek basınçlar tatbik edilse dahi teorik yoğunluğun sadece %65 ila 75 kadarı elde edilebilir. Aynı zamanda bir volfram çubuğun mukavemeti çok az olduğundan, parçalanmaması için çok dikkatli davranmak gerekir. Sünek sinterlenmiş kaba volfram tozu kullanılırsa, bu volfram partiküllerinin plastisiteleri daha büyük olduğundan, daha mukavemetli cisimler elde edilir.

Presleme esnasında iki ideal durum düşünülebilir : elastik deformasyon ve plastik deformasyon. Birinci halde, yozun ideal elastikliğine ilave olarak şu hipotezleri yapacağız : toz mümkün olduğu kadar ince ve çok muntazam, basit şekilli, parlak yüzeyli partiküllerden ibarettir; presleme tek taraftan, çelik bir matris içinde, ortalama bir basınçta yapılmaktadır ; basınç yavaş yavaş artmaktadır. Bu ideal şartların gerçekleşmesiyle, basınç kalıp içinde, sıvı içindeki hidrostatik bir basınç gibi, muntazam olarak dağılır. Böylece maksimum kesafet elde edilir. Çekme kuvvetleri, toz partiküllerinin atomsal temasta oldukları noktalara tesir ederler. Presin hareketli pistonu civarında yoğunluk daha büyüktür. Kalıbın titreşmesi de bir avantaj teşkil eder. Partiküllerin tuğla gibi üst üste yığılmalarının iyi olmadığı yerlerde, bilhassa bazı partiküller basıncı bir kubbenin taşları gibi taşınıyorsa, bu kubbe altında birçok boşluklar vardır. Yoğunluğun bu gayrı muntazamlığını göz önüne almazsak, yukarda izah edilen ideal presleme usulünde toz partikülleri hiçbir plastik deformasyona maruz kalmazlar. Bu çok basit limit bir hal olduğundan, hiçbir sıvı faz görülmediği kabul edilirse, sonradan yapılacak ısıtma esnasında ortaya çıkacak sinterleme olayları (billurlaşma gibi) da çok basit olacaktır.

İkinci limit hal yukarıdakilere zıt şartlarda görülür. Toz partikülleri kaba, yüzeyleri gayrı muntazam, kompleks ve dantelli, toz çok plastik ve basınç çok yüksekte, partiküllerin tuğla gibi muntazam olarak dizilmesiyle kesafette muntazam bir artış sağlanamaz.Elemanter partiküllerin plastik deformasyonu daha önem kazanır, zira yoğunluğun artması partiküllerin birbirlerine yaklaşabilmelerine bağlıdır. Temas yüzeyleri halinde gelir. Partiküllerin kohezyonu, çekme kuvvetlerinin bazı noktalarda değil, fakat bölgelerde tesir etmesiyle ve hacimli parçaların kaba olarak tuğla gibi dizilmeleriyle elde edilir. Bütün bunlardan, bu gibi cisimlerin yüksek mekanik mukavemetlerinin sebebi anlaşılmaktadır. Sinterleme esnasında görülen olaylar, bilhassa billurlaşma olayları (yeniden billurlaşma) tabii ki daha karışıktır. Toz partiküllerinin iç kararsızlıklarına sebep olan faktörler de rol oynar.

4.2 SICAKTA PRESLEME

Ergime sıcaklıkları düşük olan metal tozlarının iyi sıkıştırılabilme özellikleri ve yüksek sıcaklıkta sinterleme üzerinde elde edilen deneysel neticeler, ergime sıcaklıkları yüksek metallerin sinterleme ve preslemesinin yüksek sıcaklıkta bir tek işlemle yapılmasını düşündürmüştür. Bu işlene sıcakta presleme ve basınç altında sinterleme denilir.

Sıcakta presleme tekniği pratikte sadece sert alaşımdan tel çekme haddelerinin ve sinterlenmiş masif yatakların imalinde önemli bir rol oynar. Fakat elde edilen özelliklerin daha iyi olması sebebiyle, başka sinterlenmiş maddelerin imalatında da bu usulün kullanılması mecburiyeti hasıl olmaktadır.

4.3 SICAKTA PRESLENEN CİSİMLERİN ÖZELLİKLERİ

Sıcakta preslenen parçalar normal olarak sinterlenmiş parçalara nazaran daha serttir. Numunelerin direkt veya endirekt olarak elektrik akımıyla ısıtılmış grafit bir matris içinde, iki grafit pistonla, 80 ila 300 kg/cm² basınç altında iki taraftan sıcak olan preslenmeleri, normal sinterlemeye nazaran çok daha kısa bir zamanda gerçeklendiği görülmüştür. Sıcakta presleme toz tanelerinin çok kompakt bir bütün haline gelmesini ve gözeneksiz bir yapı elde edilmesini sağlar. Matris yüzeyinin sıcaklığı optik bir pirometre ile ölçülerek işlem sıcaklığı tespit edilmiştir; seçilecek sıcaklık kullanılan basıncın fonksiyonudur. Matris yüzeyinde ışıma sebebiyle büyük bir ısı kaybı olduğundan numune parçanın sıcaklığı 150º ila 200º kadar daha yüksektir. Sıcakta presleme sıcaklığı ile basınç arasındaki bağıntı hakkında, uygun şartlarda tespit edilmiş olan şu malumat verilebilir: 1350º ila 1400º arasındaki sıcaklıklar için basınç :105 kg/cm² ; 1400º den yüksek sıcaklıklar için, basınç : 70 kg/cm².

Bu, sıcaklık tesirinin basıncın yerini tutabileceği (veya tersi) manasına gelmez. Fakat, optimum özellikleri haiz sert alaşımların elde edildiği sıcaklık ve basınç değerleri arasında bir bağıntı olduğu aşikardır. Basınç altında sinterlenmiş sert alaşımların sertlik, eğme mukavemeti, tokluk ve kesme kapasitesi değerleri aynı malzemelerin soğukta preslendikten sonra sinterlenmeleri halinde elde edilecek değerlerden genellikle daha yüksektir. Presleme ve sinterleme şartlarının aynen tekrar elde edilebilmesi güç olduğu gibi matris malzemesinde de zorluklarla karşılaşılması kesme aletleri için sert alaşım plaketleri imalinde sıcakta presleme usulünün yaygın olarak kullanılmasını önlemiştir. Normal yollardan imal edilmiş (volfram karbür ve kobalt) sert alaşımlarının Rockwell A 92, sıcakta preslenmiş sert alaşımlarınki ise Rockwell A 95,6 olarak bulunmuştur. Sert alaşımların grafit kalıplar içinde aynı zamanda sinterlenme ve preslenmeleriyle maksimum sertlik elde edilir. Sertliğin artması şu şekilde izah edilir : Sıcakta presleme esnasında daha büyük yoğunluk elde edilir ; diğer taraftan biraz da kobalt numuneden çıkar (böylece diğer metotlarla elde edilenlere nazaran daha az kobalt ihtiva eder). Aşağıdaki tablo bu şartlar altında sinterlenmiş demir ve bakırın mekanik mukavemetinin ne kadar iyileştiğini göstermektedir.

Tablo 4.1 Sıcakta sıkıştırılmış bakır ve demirin çekme mukavemetinin adi sıcaklıkta sıkıştırıldıktan sonra sinterlenmiş olanlarınkiyle mukayesesi

Sıcakta sıkıştırma veya sıkıştırma sıcaklığı (ºC)

Adi sıcaklıkta sıkıştırdıktan sonra sinterlenen malzemenin çekme mukavemeti (kg/mm²)

Sıcakta sıkıştırıldıktan

sonra çekme mukavemeti (kg/mm²)

Cu

Fe

Cu

Fe

610

715

810

920

14,2

13,2

12,3

10,2

4,2

6,6

11,5

14,7

26,3

24,1

23,5

22,3

19,7

27,3

34,6

39,4


Bedava İlan Verme