Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

İçindekiler;

1.PARNASİZM (Temel Bilgi)

2.Parnasizm’in Batı Edebiyatındaki

temsilcileri

3. Parnasizm’in Türk Edebiyatındaki

temsilcilerinden biri olan Yahya Kemal Beyatlı ve şiirleri ve incelenişleri

4. Yahya Kemal Beyatlı şiirlerinin

incelenişi

5. Parnasizm’in Türk Edebiyatındaki

temsilcilerinden biri olan Tevfik Fikret

ve şiirleri

6. Tevfik Fikret şiirlerinin incelenişi

7. Tevfik Fikret’in İngilizce bir şiiri

8. Kaynakça

9. Öğretmen Marşı

PARNASİZM

Parnasizm’in Batı Edebiyatındaki Temsilcileri;

a.)Sully Prudhomme: Asıl adı;RENÉ-FRANÇOIS-ARMAND PRUDHOMME (d. 16 Mart 1839, Paris – ö. 7 Eylül 1907 , Châtenay,Fransa),Romantizmin aşırılıklarına tepki olarak şiire incelik,denge ve estetik standartlar getirmeyi amaçlayan Parnaşçı akımının öncülerinden Fransız şair.1901’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır. Şiir yazmaya bir aşkın getirdiği düş kırıklığıyla başlamıştır. Şiirleri ilk kez 1865’te yayınlandı. Daha sonra şiirlerinde aşktan uzaklaşıp Parnasçı tutumunu benimsemiştir ve bu şiirlerde felsefi fikirlere yer vermiştir, La Justice (Adalet, 1878) felsefi konulu en ünlü eserlerinden biridir.

b.)Coppée, François: (d.26 Ocak 1842, Paris – ö. 23 Mayıs 1908, Paris ),yoksulların yaşamını biraz duygusal tavırla ele alan Fransız şair. Savaş Bakanlığı’nda çalışırken yazdığı Le Passant (1869;Yoldan Geçen) adlı oyunuyla başarı kazandı. En tanınmış kitabı,Les Humbles (1872; Alçakgönüllüler) üslup özelliklerini en iyi yansıtan eseridir. Coppée’nin milliyetçi ve ırkçı siyasal hareketler karışması ününe gölge düşürdü. Katolikliği benimsemesinden sonra dine dönüşü, yurtseverlik duygularını da güçlendirmiş gibiydi. İhanet suçu ile yargılanan Yahudi subay Alfred Dreyfus’ün davası nedeniyle ikiye bölünmüş olan Fransa’da Coppée, sanığın cezalandırılması yönünde etkinlik gösterdi. Daha sonra da Yahudi karşıtı bir örgüt olan F.A.B. (Fransız Anayurt Birliği)’nin kurulmasına katkıda bulundu.

c.)Heredia,José María de: (d. 22 Kasım 1842,La Fontuna ,Küba – ö. 2 Ekim 1905,Houdan yakınları,Fransa), soneleriyle Küba asıllı Fransız şair. Heredia’nın 118 sonesi ve bazı uzun şiirleri Les Trophées (1893;Yadigarlar) başlığıyla yayınlandı.Bu şiirlerde tarihte geçici bir an ya da bir sanat yapıtı şaşırtıcı bir imge biçiminde sunulur. Çift uyak,doğadaki seslerin taklidi(onomatope) ,kulağa egzotik gelen yer adları gibi üslup oyunlarından yararlanan Heredia,her şiirini özellikle daha çarpıcı etkisi olan bir dize ya da beyitle bitirerek şiirlerinin güzelliğini pekiştirir.

d.)Banville,(Étienne-claude Jean-Baptiste-) Théodore(-Faullain) de:(d. 14 Mart 1823,Moulins – ö. 13 Mart 1891, Paris,Fransa), Fransız şair.Son romantiklerden biri olmasının yanı sıra, Parnasçıların öncüleri arasında yer almış ve simgeciler üzerinde etkili olmuştur.İlk şiir kitabı Les Cariatides (1842;Karyatidler), Viktor Hugo’nun üslubunun izlerini taşır.Bununla birlikte Banville çoğu romantik Fransız şiirinde görülen kusurlardan sıyrılmaya çalışmıştır. Petit Traité de poésie française (1872; Fransız Şiiri Üzerinde Küçük Bir İnceleme) adlı kitabı şiir yazma tekniğine duyduğu büyük ilgiyi yansıtır. Şiir tekniklerinde usta olan Banville , kafiyeyi Fransız şiirinin en önemli öğesi olarak görmüştür. Sonelere yeniden ilgi duyulmasını sağlayan eleştirmen Cherles Saint-Beuve’ü izleyerek, balad ve rondo gibi 16. Yüzyıl ortalarından unutulmaya yüz tutmuş belirli kalıplara bağlı şiir türlerini denemiştir. Şiirlerinin başlıca özelliği teknik ustalık olmakla birlikte, ince alaycılığı ve düş gücü de çağdaşlarınca beğenilmiştir. En tanınmış şiir derlemesi Les Odes funambulesques (1857;Garip Odalar) adlı yapıtıdır.

Parnasizm’in Türk Edebiyatındaki

Temsilcilerinden Biri Olan Yahya Kemal Beyatlı Ve Şiirleri

Üsküp’de doğdu. Selanik ve İstanbul Vefa İdadilerini

bitirdikten sonra Paris’e giderek Siyasal Bilgiler

Fakültesi’ne girdi. Gençlik yıllarını (1903-1912) bu

kentte geçiren şair, yurda dönünce Darülfu’nun öğretim

kadrosuna atandı. Çeşitli illerden milletvekili seçildi.

Ortaelçilik ve büyükelçilik gibi görevler üstlenerek,

Türkiye’yi yurt dışında temsil etti.

Şiir Kitapları:

Kendi Gök Kubbemiz (1961)

Eski Şiirin Rüzgarıyla (1962)

Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş

(1963)

“Yahya Kemal, altı yüz yıllık Türk şiiri zincirini Batı

düşüncesine bağlayan o halkadır… Genç kuşaklar

çağdaş şiire Yahya Kemal köprüsünden geçtiler.” (Orhan

Hançerlioğlu, 1958)

Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri Yönelimler, Tanıklıklar,

Örnekler Broy Yayınevi, Ekim 1993.

YAHYA KEMAL BEYATLI ŞİİRLERİ

AÇIK DENİZ

Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum;

Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum.

Kalbimde vardı ‘Byron’’u bedbaht eden melal

Gezdim o yaşta dağları, hulyâm içinde lâl,

Aldım Rakofça kırlarının hür hâvasını,

Duydum akıncı cedlerimin ihtirâsını,

Her yaz, şimâle doğru asırlarca bir koşu,

Bağrımda bir akis gibi kalmış uğultulu…

Mağlûpken ordu, yaslı dururken bütün vatan,

Rü’yâma girdi her gece bir fatihâne zan.

Hicretlerin bakıyyesi hicranlı duygular,

Mahzun hudutların ötesinden akan sular,

Gönlümde hep o zanla berâber çağıldadı,

Bildim nedir ufuktaki sonsuzluğun tadı!

Bir gün dedim ki istemem artık ne yer ne yâr!

Çıktım sürekli gurbete, gezdim diyar diyar;

Gittim o son diyâra ki serhaddidir yerin,

Hâlâ dilimdedir tuzu engin denizlerin!

Garbin ucunda, son kıyıdan en gürültülü

Bir med zamânı, gökyüzü kurşunla örtülü,

Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;

Gördüm güzel vücûdunu zümrütliyen deri

Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean;

Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan.

Sonsuz ufuktan âh o ne coşkun gelişti o!

Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!

Yelken, vapur, ne varsa kaçışmış limanlara,

Yalnız onundu koskoca meydan manzara!

Yalnız o kalmış ortada, âsî ve bağrı hûn,

Bir mağra ağzı açmış, ulurken uzun uzun,

Sezdim bir âşinâ gibi, heybetli hüznünü!

Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,

Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!

Duydum ki ruhumuzla bu gurbette sendeniz.

Dindirmez anladım bunu hiçbir güzel kıyı;

Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.

BİR TEPEDEN

Rü’yâ gibi bir akşamı seyretmeye geldin

Çok benzediğin memleketin her tepesinde.

Baktım: Konuşurken daha bir kerre güzeldin,

İstanbul’u duydum daha bir kerre sesinde.

Irkın seni iklîmine benzer yaratırken,

Kaç fethe koşan tuğlar ufuklarda yarışmış.

Târîhini aksettirebilsin diye çehren,

Kaç fâtîhin altın kanı mermerle karışmış.

AKINCI

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi “ilerle”

Bir yaz günü geçtik tunadan kafilelerle

Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan

Şimşek gibi Türk atlarının geçtığı yoldan

Bir gün yine doludizgin atlarımızla

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla

Cennette bu gün gülleri açmış görürüzde

Hâlâ o kızıl hâtıra gitmez gözümüzde

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

HAYÂL BESTE

Roma’nın şarkını fethettiğin andan sonra,

Yüce dağlar gibidir gördüğün iş, Türk oğlu!

Girdiğin yerde asırlarca kalıştan başka,

Kurduğun devlet asırlarca muzaffer yürüdü.

Tâliin döndüğü en korkulu yıllarda bile,

Yürüyen düşmanı son hamlede döktün denize.

Açtığın ülkede, yoktan yaratış kudretini,

Azminin kurduğu yüzlerce şehirden fazla,

İri fîrûzeye benzer nice gök kubbeye,

Dehre aksettiriyor, gerçi, büyük mîmârî;

Bu eserler seni göstermeye kâfî diyemem.

Şi’re aksettirebilseydin eğer, dinlerdin,

Yüz fetih şi’ri, okundukça, çelik tellerden.

Resm’e aksettirebilseydin eğer, ömrünce,

Ebedî cedleri karşında görürdün canlı.

Gönlüm isterdi ki mâzîni dirilten san’at,

Sana târihini her lâhza hayal ettirsin.

RİNDLERİN HAYATI

Ba’zan kader, gelen bora hâlinde, zorludur;

Dağlar nasıl bakarsa siyâh ufka öyle bak.

Ba’zan da cevreden nece bir âdem oğludur,

Görmek değil düşünmeğe bîgâne kal! Bırak!

Dindâr adam tevekkülü, rikkatle, herkese

îsâ’yı çarmıhında, uzaktan, hatırlatır.

Bir arslan esniyor gibi engin vakar ise

Rind’in belâya karşı kayıdsızlığındandır.

RİNDLERİN AKŞAMI

Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.

Cihâna bir daha gelmek hayâl edilse bile,

Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyâh açılan

Ve arkasından güneş doğmıyan büyük kapıdan

Geçince başlıycak bitmeyen sükûnlu gece.

Gruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,

Ya şevk içinde harâb ol, ya aşk içinde gönül.

Ya lâle açmalıdır göğsümüzde yâhud gül.

RİNDLERİN ÖLÜMÜ

Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şîrâz’ı hayal ettiren âhengiyle.

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.

Yahya Kemal Beyatlı Şiirlerinin İncelenişi

1.AÇIK DENİZ;

Konu: Özlem (Vatan Özlemi)

Tema: Geçmişini, tarihini çok seven ve omu gözünde büyüten bir şairin denizi sembolleştirerek isteklerini,arzularını,tarihine duyduğu sevgiyi, tarihinin parlak ve zengin zamanlarını özlem dolu bir şekilde dile getirmesi.

“…Bin mağra ağzı açmış ulurken uzun uzun

sezdim bir aşina gibi,heybetli hüznünü…”

(Bu dizelerde şair vatanının parlak ve zengin zamanına özlem duyduğunu dile getiriyor.)

Dil ve Anlatım: Türk şiirinin öz ve biçim özelliklerini çağdaş zevke göre incelten,ahenkli bir yapı içinde aydınlık bir dil kullanılmıştır. Ünlemleri kullanarak acılarını haykırmaya çalışmıştır. Ayrıca şiirde iç ahenk vardır. Şair hedeflediği düşünceyi en güzel benzetmelerle gerçekleştirmiştir.

Ölçü: (Aruz Ölçüsü)

Nazım Birimi:Beyit

Uyak Şeması: aa,bb,cc,dd,ee,ff,gg,hh,ıı,ii,jj,kk,ll,mm,nn,oo,pp,rr

Uyaklar ve çeşitleri: -um; Redif _ -uğ; Tam uyak

lal; Tunç uyak _ -e; Yarım uyak -nı; Redif _ -ası; Zengin uyak -u; Yarım uyak -an; Tam uyak -lar; Redif _ -u;Yarım uyak -adı; Zengin uyak yar; Tunç uyak -in; Redif _ -er; Tam uyak -tülü; Redif deri; Tunç uyak -an; Tam uyak o; Redif _ -ti; Redif _ -iş; Tam uyak -ara; Zengin Uyak -un ; Tam uyak

-ü; Redif _ -ün; Tam uyak deniz; Tunç uyak -ıyı; Zengin uyak

Nazım şekli: Mesnevî

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Şiirde duygudan çok felsefi düşüncelere yer vermiştir. Geçmişe özlem duyarak mitolojik kaynaklarda yararlanmıştır. Duygu ve düşüncelerini anlatmaya çalışmış özellikle şiirdeki biçim ustalığı,ölçü ve uyaktaki ahenk, dili kusursuz şekilde kullanmıştır.

Değerlendirme:Kendine özgü tarih, vatan, millet,sana anlayışı olan mısra işçiliği ile düşünür kişiliğini kaynaştıran ve bu şekilde sunan şair ölçü ve uyaktaki, ahengi,dili kusursuz bir şekilde kullanışı ile bu şiirde başarıyı yakalamıştır.

2.BİR TEPEDEN;

Konu:İstanbul’la bütünleşen Türk Tarihi

Tema:Şair tepeden izlediği İstanbul ile geçmişi hayal ediyor ,tarihindeki güzellikleri düşünüyor. Özellikle fethedilişindeki o önemli anları hatırlayarak yaşamak ve gelecek nesillere de yaşatmak istiyor.

Dil ve Anlatım:Sade, anlaşılır ve öğüt verici bir dil. Şair tarihi değerlerin korunması ve yaşatılması gerektiğine inandığı için bunu anlatırken iyi bir anlatım kullanmış, ustalığını sergilemiş.

“…Tarihini aksettirebilsin diye çehren kaç

fatihin altın kanı mermerlere karışmış…”

Ölçü: (Aruz Ölçüsü)

Nazım Birimi:4’lük

Uyak Şeması: a b a b __ c d c d

Uyak ve çeşitleri: -din; Redif _ -el; Tam uyak

-nde; Redif _ -esi; Zengin uyak -en; Tam uyak -mış; Redif _ -arış; Zengin uyak

Nazım Şekli:Çapraz Uyak

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Şair “sanat için sanat” görüşü, saygın kişilere seslenmesi,iyi gözlemciliğiyle doğa görüntülerini nesnel tutumla belirleyip yansıtmıştır.

Değerlendirme:Başarılı,vermek istediği mesajı okuyucuya net ve etkili bir dille ulaştırmıştır.

3.AKINCI;

Konu:Yapılan bir akın

Tema:Bir akın sonrası alınan zafer ve ordunun yüceltilmesi

Dil ve Anlatım:Sade ve yalın bir dil kullanılmış. Ayrıca benzetme sanatı kullanılarak atlıların çocuklara ve şimşeğe benzetilmesi, şehitlik mertebesini yüceltip kutsaması şiire ayrı bir güzellik katmıştır.

Ölçü:(Aruz Ölçüsü)

Nazım Birimi: Beyit

Uyak Şeması: a a __ b b __ c c __ d d __ e e __ a a (Düz Uyak)

Uyak ve çeşitleri: -dik; Redif _ -en; Tam uyak ilerle; Tunç uyak

-dan; Redif _ -ol; Tam uyak -la; Redif _ -ız; Tam uyak -dik; Redif _ -en; Tam uyak

Nazım Şekli: Mesnevi tipi uyak

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Şair geçmişte yapılan akımlarla geçmişe özlem duymuştur. Şiirde konu bütünlüğü vardır. Ayrıca şair dilin en iyi ve kusursuz şekilde kullanılmasına özen göstermiştir.

Değerlendirme: Başarılı;Türk insanının kafasında oluşabilecek akıncı şiiri yazmıştı. Bu şiiri okuyan Türkler büyük heyecana kapılıp mutlu olurlar.

4.HAYAL BESTE;

Konu:Türk Tarihi

Tema:Türk Tarihi’nin en önemli dönüm noktası olan İstanbul’un Fethi’nin getirmiş olduğu güzellikler, fethin yapıldığı andaki başarı,savaş şeklinin yazarı heyecanlandırması ve mısralarla bu anlatımı dile getiremeyişinin sıkıntısı

“…Şi’re aksettirebilseydin eğer, dinlerdin,

Yüz fetih şi’ri, okundukça, çelik tellerden…”

Dil ve Anlatım:Süslü,kafiyeleniş ve biçim özelliği ahenkli

Ölçü: (Aruz Ölçüsü)

Nazım Birimi: Dize

Uyak Şeması: a _b _a _b _c _c _d _a _c _d _e _f _f _c _g _h _f

Uyak ve çeşitleri: -a;Yarım uyak

-u(ü); Yarım uyak

-e; Yarım uyak

-i; Yarım uyak

-n; Yarım uyak

Nazım Şekli:Belirgin bir nazım biçimi yok; serbest

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Şair mitolojik verilere ilgi göstermektedir(İstanbul’un Fethi) ve geçmişe özlem duymaktadır.

Değerlendirme: Başarılı;Parnasizm’in temeli olan “sanat sanat içindir” düşüncesini savunmuştur.

“…Gönlüm isterdi ki mazini dirilten san’at,

Sana tarihini her lahza hayal ettirsin.”

(Şiir sanatını başka bir sanat olan tarih ile bağdaştırıyor.)

5.RİNDLERİN HAYATI;

Konu:Ölüm

Tema:Ölüme karşı konulamayacağı,ölümün kabullenilmesi gerektiği

Dil ve Anlatım: Süslü ve ustalıkla kullanılmış dil, anlatım yalın ve başarılı

Ölçü:(Aruz Ölçüsü)

Nazım Birimi:4’lük

Uyak Şeması: a b a b __ c d c d (Çapraz Uyak)

Uyak ve çeşitleri: -dur; Redif _ -lu; Tam uyak

-ak; Tam uyak -se; Tam uyak -dır(tır); Redif

Nazım Şekli:Terza-rima (rima crosires) Çapraz uyak

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Mitolojik unsurlar kullanılmış,tarihi değerler uygun bir dille anlatılmış.

Değerlendirme:Şair tarihi konular işlediği, “sana sanat için” anlayışını savunduğu,aydınlara yönelik bir şiir yazdığı için başarılıdır.

6.RİNDLERİN AKŞAMI;

Konu:Ölüm

Tema:Ömrünün son zamanlarını geçirmekte olan bir insanın hayata bakış açısı,geri dönmenin imkansızlığı, ölümün getireceği sükunet ve rahatlık ,bir noktadan sonra insanın kadere gelemeyeceği ve hiçbir şeyi değiştiremeyeceği anlatılıyor.

“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile…”

Dil ve Anlatım:Dilin kusursuz,en sade ve yalın hali

Ölçü: (Aruz Ölçüsü)

Nazım Birimi: Beyit

Uyak Şeması: a _a _b _b _c _c _d _d _e _e

Uyak ve çeşitleri:-geç; Zengin uyak -le; Tam uyak -an; Tam uyak -ce; Tam uyak -ül; Tam uyak

Nazım Şekli:Düz

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Şair çok iyi bir gözlem yaparak, biçim ustalığına yönelerek salt güzelliğe ulaşmayı amaçlamıştır. Ölüm felsefesi derinlemesine işlenmiş. Dil kurallara uygun,ölçü ve uyağı düzenli kullanılmıştır.

Değerlendirme: Şair ölüm karşısındaki çaresizliği en güzel mısralarla dile getirmiştir. Şiirin bestelenip yıllarca çalınıyor olması da eserin başarılı olduğunu kanıtlamaktadır.

7.RİNDLERİN ÖLÜMÜ;

Konu:Ölüm

Tema:Herkesin er ya da geç öleceği,ölümün bazen insana huzur ve mutluluk getirdiği,Mezarlıkların kendine has bir güzelliği olduğu anlatılıyor.

Dil ve Anlatım:Dil süslü,anlatımda ise herkesin anlayabileceği bir anlatım şekli kullanılmıştır.

Ölçü:(Aruz Ölçüsü)

Nazım Birimi:4’lük

Uyak Şeması: a b a b __ c d c d (Çapraz Uyak)

Uyak ve çeşitleri: -mış; Redif _ -ar; Tam uyak -iyle; Redif _ eng; Zengin uyak rinde; Tunç uyak -er; Redif _ -t; Yarım uyak

Nazım Şekli:Rimo crosiees (Terza-rima’nın bir çeşidi; Çapraz uyak)

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Parnasizm akımını şair bu şiirini en hat safhada kullanmıştır. Mitolojik unsurları kullanıp şiiri anlayacak seviyedeki kişilere hitap etmiştir. Ölçü,uyak ve dildeki ahenk şiire ayrı bir hava vermiştir.

Değerlendirme:Bir Parnasyan olan Yahya Kemal Beyatlı bütün şiirlerinde olduğu gibi bu şiirinde de semboller kullanarak biçim titizliğine,“öz şiir” kavramına dikkat ederek, bütünlük içerisinde mısraları dizerek, aruzu en güzel biçimde kullanarak anlatmaya çalışmıştır. Doğanın acımasızlığını,insanın ölüm karşısındaki çaresizliğini, buna karşın,herşeye rağmen kabirlerin kendine has bir çekiciliği ve ürkütücülüğü olduğunu ispatlamıştır. (Başarılı)

Parnasizm’in Türk Edebiyatındaki

Temsilcilerinden Biri Olan Tevfik Fikret Ve Şiirleri

Tevfik Fikret’in yaşamı ve eserleri:

Tevfik Fikret, bundan tam 127 yıl önce, 24 Aralık 1867’de İstanbul’da Aksaray’ın Kadırga semtinde doğdu. Baba tarafı Cankırılı, annesi ise müslüman olmuş Sakızlı bir Rufun kızı idi. Fikret, 12 yaşındayken, annesi ile dayısı hacdan dönerken koleradan oldu. Böylece öksüz kalan Fikret’i bu olay haliyle çok sarsmış, kız kardeşi ile kendisine bundan sonra yengesi ile anneannesi bakmıştır.

Fikret, 1888’de Galatasaray Lisesi’ni birincilikle bitirdi. Uslu, duygulu,Çalışkan bir öğrenciydi. Hocaları arasında Muallim Naci, Recaizade Ekrem gibi günün seçkin öğretmenleri vardı. Şiire lise öğrencilik yıllarında başlamış ve ilk şiirini 1883’te yayımlamıştır.

Liseden mezun olduktan sonra önce Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı), az sonra da Maarif Mektebi Kalemi’nde çalışmaya başladı. İş hafifti. Gecikmiş aylıklarını da geri çevirerek ayrıldı. Bir akrabasının yardımıyla Sadaret Mektubi Kalemi’nde düşük bir ücretle kısa bir süre çalıştı. 1889 Ağustos’una gelindiğinde dördüncü işine İstişare Odası’nda muavin olarak başlıyor, ayrıca

Yüksek Ticaret Okulu’nda Fransızca ve Türkçe dersleri veriyordu. Ertesi yıl, 22 yaşında, kuzeni, Kız Öğretmen Okulu öğrencisi, 14 yaşındaki Nazime hanımla evlenip dayısının evine içgüveyi girdi.

Bu sırada, çeşitli şiir yarışmalarında birincilikler kazanıyordu. 1894’te, Malumat gazetesinin kurucuları arasında yer aldı. Aynı yıl işinden ayrılıp,Galatasaray Lisesi’nde (Mekteb-i Sultani) Türkçe öğretmenliğine başladı. Ancak,bütçe kısıntısından ötürü maaşlar kesintiye uğrayınca 1895’te ayrıldı. Aynı yıl, Haluk doğdu. Bir yıl sonra Robert Kolej’de Türkçe öğretmenliğine atandı.

Bu sıralarda yazdığı şiirlerde aşk, ev, doğa temalarını işlemiştir.

1896’ta, hocası Recaizade Ekrem onu Servet-i Fünun dergisinin sahibi Ahmet İhsan ile tanıştırır. Fikret, derginin tahrir ve tashih işlerine bakmaya başlar. İşe dört elle sarılır, dergiyi düzenlemeye koyulur. Sanatta hem içerik hem biçimde bir atılım yapıp batılılaşmayı ilke edinen Servet-i Fünun topluluğunun hareketine Edebiyat-ı Cedide adı verilmiştir. Bu ekolde,Fikret’in yanı sıra Halit Ziya, Cenap Şahabettin, İsmail Safa, Mehmet Rauf,

Sami paşazade Sezai, Hüseyin Cahit, Ahmet Şuayıp, Hüseyin Siyret gibi adlar bulunuyordu. Geçen yüzyılın son 4 yılında, Fikret’in şiirlerinde toplumsal boyutun arttığı, karamsarlığın üste çıktığı gözlenir. 1897 Osmanlı-Yunan savaşı sırasında yurt ve ulus sevgisini dile getiren şiirler yazar. Aynı zamanda, Abdülhamit’in baskısı ile sansür ve jurnalcilik artar. Özgürlük ve

adalet özlemi ile ilgili şiirler yazarken 1898’de birkaç gün için göz altına alınır. Bundan sonra sürekli izlenecektir. 1900 yılında ilk kitabı, Rübab-ı Şikeste (Kırık Saz) yayımlanır. Ancak, ertesi

yıl Ahmet Ihsan ile bozuşup dergiden ayrılır. Bir süre sonra, bir Çevirisi yüzünden Servet-i Fünun kapatılır.1902’de kız kardeşini, 1905’te babasını yitirir. Aynı yıl, babasının Aksaray’daki konuğunu satarak Rumelihisar’ında, planlarını kendi yaptığı ve

ölünceye dek oturacağı, Aşiyan’ına (yuva) yerleşir. 24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet’in ilan edilmesini coşkuyla karşılar, Rücu ile

Doğan Güneşe adlı şiirlerini yazar. Aynı yıl, arkadaşlarıyla Tanin gazetesini çıkarır ve eski Servet-i Fünuncularla beraber çalışmaya başlar. Bu uzun sürmez çünkü gazete, programından sapıp, vaadettikleri hak ve özgürlükleri kısmaya yönelen İttihat ve Terakki Fırkası’nın organı durumuna gelir. Fikret düş kırıklığına uğrar ve kendisine Maarif Nazırlığı (Milli Eğitim Bakanlığı)

önerilmesine rağmen ayrılır.1909’da Galatasaray Lisesi’nin müdürü olur. Ancak, yeni Nazırın bazı yetkilerine karışma girişimi Fikret’in bu işinden istifa etmesine ve okuldan tamamen ayrılmasına yol açar. Bir süre öğretmen Okulu’nda da edebiyat

okuttuktan sonra sadece Robert Kolej’de çalışmaya başlar. 1911’de, gençlere seslendiği Haluk’un Defteri yayımlanır. Bu sıralarda şiirlerinde insancıllığa yöneldiği gözlenir.1914’te sağlığı bozulur. Balkan ve Trablusgarp savaşlarından yorgun çıkan

Osmanlıların Almanların yanında savaşa girmesi hoşuna gitmez. İttihatçılar ile arası yıllar geçtikçe iyice açılır. Mehmet Akif, 1912’de Süleymaniye Kürsüsü adlı şiirinde Fikret’i Protestanlara zangoçluk etmekle suçlar. Bu bir bakıma, Fikret’in iki ay kadar önce yazdığı Han-I Yağma adlı hicvine karşılıktır. Bu arada, 1914’te çocuklara seslendiği Şermin adlı kitabı yayımlanır.

Gençliğinde vereme yakalanmış olan Fikret’in bu kez böbrekleri bozulmuştu.Arada bir bayılmaya, sayıklamaya başladı. Ölümünü sezdiğinde şunları yazdı:

Artık hayat için yetişir bunca infial.Dinlenmek isterim ki taab-dar-ı mihnetim.Artık tehi vücut, tehi dil, tehi hayal,Dünyada şimdi ben dahi bir fazla sikletim.

19 Ağustos 1915’te olur ve Eyüp’te aile mezarlığına gömülür. Vasiyetine uyulup Aşiyan’a taşınması için 1961’deki doğum yıldönümünü beklemek gerekecektir.Yukarıda bahsedilen kitaplarına girmemiş şiirleri (Rübabın Cevabı, Tarih-i

Kadim, Doksan Beşe Doğru ve diğerleri) Cevdet Kudret tarafından derlenip 1952’de yayımlandı.

Haldun Haznedar (1994)

TEVFİK FİKRET ŞİİRLERİ

BALIKÇILAR

– Bugün açız yine evlâtlarım, diyordu peder,

Bugün açız yine; lâkin yarın, ümîd ederim,

Sular biraz daha sâkinleşir… Ne çare, kader!

– Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim

Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;

Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta…

– Olur;

Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;

Ninen baban, iki miskin, biz artık ölmeliyiz…

Çocuk düşündü şikâyetli bir nazarla: – Ya biz,

Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz?

Hâlâ

Dışarıda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi

Döğerdi sâhili binlerce dalgalar asabî.

– Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın;

Sakın yedek biraz ip, mantar almadan gitme…

Açınca yelkeni hiç bakma, oynasın varsın;

Kayık çocuk gibidir: Oynuyor mu kaydetme,

Dokunma keyfine; yalnız tetik bulun, zîrâ

Deniz kadın gibidir: Hiç inanmak olmaz hâ!

Deniz dışarıda uzun sayhalarla bir hırçın

Kadın gürültüsü neşreyliyordu ortalığa.

– Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi, balığa?

– O gitmek istedi; “Sen evde kal!” diyor…

– Ya sakın

O gelmeden ben ölürsem?

Kadın bu son sözle

Düşündü kaldı; balıkçıyla oğlu yan gözle

Soluk dudaklarının ihtizâz-ı hâsirine

Bakıp sükût ediyorlardı, başlarında uçan

Kazâyı anlatıyorlardı böyle birbirine.

Dışarda fırtına gittikçe pür-gazab, cûşân

Bir ihtilâç ile etrafa ra’şeler vererek

Uğulduyordu…

– Yarın yavrucak nasıl gidecek?

Şafak sökerken o, yalnız, bir eski tekneciğin

Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak

İlerliyordu; deniz aynı şiddetiyle şırak –

Şırak döğüp eziyor köhne teknenin şişkin

Siyah kaburgasını… Âh açlık, âh ümîd!

Kenarda, bir taşın üstünde bir hayâl-i sefid

Eliyle engini gûya işâret eyleyerek

Diyordu: “Haydi nasîbin o dalgalarda, yürü!”

Yürür zavallı kırık teknecik, yürür; “Yürümek”

“Nasibin işte bu! Hâlâ gözün kenarda… Yürü!”

Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine

Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne?

Deniz ufukta, kadın evde muhtazır… ölüyor:

Kenarda üç gecelik bâr-ı intizâriyle,

Bütün felâketinin darbe-i hasâriyle,

Tehî, kazâ-zede bir tekne karşısında peder

Uzakta bir yeri yumrukla gösterip gülüyor;

Yüzünde giryeli, muzlim, boğuk şikayetler…

[Ruşen Eşref’e göre, bu şiiri, fırtınalı bir akşam üzeri, sular kararırken denizde çalkalanan bir balıkçı kayığını görmesi üzerine yazmış]

nine = anne muhtazır = can çekişmekte

sayha = çığlık bar = yük

hayal-i sefid = ak görüntü intizar= bekleyiş

cuşan = coşan tehi = boş

ihtilac = çırpınma girye = ağlama

ra’şe = titreme muzlim = uğursuz, kara

ihtizaz-ı hasir = hasardan ötürü titreyiş

Tevfik Fikret (1899)

HASTA ÇOCUK

-Bugün biraz daha râhattı, çok şükür…

-Elbet;

Geçer, bu korkulacak şey değil.

-Fakat nevbet

Zavallı yavrucağın hâlini harâb ediyor:

Vücudu âteş içinde, dalıp dalıp gidiyor.

İlâçların da mı te’siri kalmamış acaba?

Sekiz gün oldu…

-Merâk etmeyin hanım, hummâ…

-Hayır, Hudâ’ya emanet, neden merâk edeyim?

Fakat kuzum, ne kadar olsa ben de vâlideyim!

Sekiz gün oldu, harâret devam edip duruyor.

Bakın nabızları bîçârenin nasıl vuruyor.

Sarardı, korkuyor insan bakınca ellerine,

-Üzülmeyin siz efendim, gelir çabucak yerine;

Çocuktur …

-Gece pek çok sayıklıyor.

-Ne zarar!

-İlâç verir misiniz?

-İstemez…

Kadın ağlar.

……………………………………………………………….

MÂİ DENİZ

Sâf ü râkid… Hani akşamki tagayyür, heyecan?

Bir çocuk rûhu kadar pür-nisyan,

Bir çocuk ruhu kadar şimdi münevver, lekesiz

Uyuyor mâi deniz.

Ben bütün bir gecelik cûşiş-i ahzânımla,

O hayâlât-ı perişanımla

Müteşekki, lâim,

Karşıdan safvet-i mahmurunu seyretmedeyim…

Yok bulandırmasın âlûde-i zulmet bu nazar

Rûh-i ma’sûmunu ey mâi deniz;

Âh, lâkin ne zarar;

Ben bu gözlerle mükedder, âciz,

Sana baktıkça tesellî bulurum, aldanırım;

Mâi bir göz elemi kalbime ağlar sanırım…

1.Râkid: durgun. Tagayyür: bakalaşma, değişme.

2. Pürnisyan: çok unutucu.

5.Cûşiş-i ahzan: hüzünlerin coşkunluğu.

7.Müteşekki, lâim: şikayet eden, kınayan.

9.Âlûde-i zulmet: karanlığa bulanmış.

BİR LÂHZA-İ TEAHHUR

-5 TEMMUZ 1922-

Bir darbe… bir duman… ve bütün bir gürûh-i sûr,

Bir ma’şer-i vazı’i temâşâ, haşin, akur

Tınaklariyle bir yed-i kahrın, didik didik,

Yükseldi gavr-i cevve bacak, kelle, kan, kemik…

Ey darbe-i mübecelle, ey dûd-i müntakim,

Kimsin? Nesin?… Bu savlete sâik, sebeb ne? Kim?

Arkanda bin nigâh-i tecessüs, ve sen nihân,

Bir dest-i gaybı andırıyorsun, rehâ-feşân.

Mâlik sesin o servet-i ra’din-i gayza ki

Her yerde hiss-i hakk ü halâsın muharriki.

Sadmenle pâ-yi kaahiri titrer tegallübün,

En gırre tâc-i haşmeti sarsar tekarrübün.

Silkip ukud-i ribka-i a’sârı, en çetin

Bir uykudan uyandırır akvâmı dehşetin.

Ey şanlı avcı, dâmını beyhude kurmadın!

Attın… fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!

Dursaydı bir dakikacağız devr-i bi-sükûn,

Yâhud o durmasaydı, o iklil-i ser-nikûn,

Kanlarla bir cinâyete pek benziyen bu iş

Bir hayr olurdu, misli asırlarla geçmemiş.

Lâkin tesadüf… âh, o kavîler münâdimi,

Âcizlerin, zavallıların hasm-ı dâimi,

Birden yetişti mahva bu tedbir-i hârikı,

Söndürdü bir nefeste bu ümmîd-i bârikı;

Nakş etti bir tehekküm için baht-ı bî-şuûr

Târîh-i zulme bir yeni dîbâce-i gurûr.

Kurtuldu; hakkıdır, alacak şimdi intikam;

Lakin unutmasın şunu târîh-i sifle-kâm:

Bir kavmi çiğnemekle bugün eğlenen deni

Bir lâhza-i teahhura medyun bu keyfini[e1] !

‘1906 yılında bir suikastçi, Selamlık resminden dönen Abdülhamid’i saatli bir bomba ile öldürmek istemiş, fakat padişahın şeyhülislamla konuşmaya dalarak gecikmesi yüzünden patlayan bomba ona zarar vermemişti. Fikret bu şiirinde bu suikastçıyı alkışlıyor:Bir vuruş, bir duman…ve bütün bir şenlik gürunu, bir seyrin soysuz cemaati , bir mahvedici elin haşin, kudurmuş tırnaklarıyla, didik didik oldu, gök boşluğunun dibine bacak,, kelle, kan, kemik yükseldi. Ey tebcile layık vuruş, ey öc alan duman. Kimsin? Nesin? Bu saldırışa sevk eden kim?sebep ne? Arkanda bir tecessüs bakışı var ve sen gizlisin, kurtuluş saçan bir görünmeyen eli andırıyorsun. Sesin her yerde hak ve kurtuluşu harekete getiren, öfkenin gök gürleyişini andıran şiddete malik. Vuruşunla zorbalığın kahredici ayağı titrer, yaklaşman en mağrur haşmet tacını sarsar. Dehşetin, yüzyılların ilmiğinin düğümlerini silkip, kavimleri en çetin bir uykudan uyandırır. Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın! Attın fakat ne yazık ki, yazıklar olsun ki vuramadın! Durmıyan zaman bir dakikacık dursaydı, yahut da o, o başaşağı olmuş taç durmasaydı, kanlarla bir cinayete pek benzeyen bu iş, yüzyıllarca benzeri geçmemiş bir iş olurdu. Lakin o kuvvetlilerin dostu, acizlerin, zavallıların daimi düşmanı olan tesadüf, bu yırtıcı tedbiri mahvetmek için birdenbire yetişti, bu parlak ümidi bir nefeste söndürdü; şuursuz baht, alay etmek için, zulüm tarihine yeni bir gurur önsözü nakşetti. Kurtuldu; şimdi intikam alacak, hakkıdır; lakin alçak meramlı tarih şunu unutmasın: Bugün bir milleti çiğnemekle eğlenen alçak, bu keyfini bir gecikme anına borçludur.’

Tevfik Fikret Şiirlerinin İncelenişi

1.BALIKÇILAR;

Konu:Balıkçı bir ailenin dramı

Tema:Balıkçı bir ailenin geçim sıkıntısı ve bireyler arasındaki sevgi bağları,yaşamla(denizle) kavgaları

Dil ve anlatım: Osmanlıca; Farsça,Arapça sözcükler ve tamlamalar kullanılmış. “ihtizâz-ı hasire” Konusu sıradan bir aileyi anlatmasına karşın dili süslü. Anlatımsa sade ve kafiyenişle pekiştirilmiş.

Ölçü: (Aruz Ölçüsü)

Nazım Birimi: Dize ve Bendler karışık

Uyak Şeması: a b a _ b c c _ d e e _ e f f _ g h g h d d _ g d _ d g _ h h h ı h ı i i _ j k k j l

Not: Serbest olduğu için kendine göre uyumlu, ahenkli bir kafiye dizilişi vardır.

Uyak ve çeşitleri: -der; Zengin uyak -erim; Redif _ -d; Yarım uyak -ur; Tam uyak -a; Yarım Uyak -iz; Tam uyak -bi; Tam uyak -ın;Tam uyak

-e; Yarım uyak -an; Tam uyak -el; Tam uyak -in; Tam uyak -rak; Zengin uyak

Nazım Şekli:Serbest Müstezat

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Toplumla ilgili olmasına karşın dili ağır; “sanat için sanat”.şair denizle insanları bağdaştımış ve gözleme dayalı olarak bunları bize sunmuştur.Doğanın kendine özgü kuralları olduğu gibi felsefi düşüncelere yer vermiştir.

Değerlendirme:Şairin şiire egzotik bir hava vermesi ve Parnasizm’ in kurallarından biri olan “seçkin kişilere yönelme” ’ye uyarak sıradan kişilerin anlayamayacağı bir şiir yazmıştır,şair bu şiirinde başarılıdır.

2.HASTA ÇOCUK;

Konu: Ölümcül hastalığa yakalanan bir çocuk

Tema: Anne ve çocuk arasındaki kutsal sevgi,bir annenin çocuğunu kaybetme korkusu,hastalığı karşısındaki çaresizliği

Dil ve Anlatım:Dil sade, ,açık ve yalın Türkçe. Şair sanatları kullanmadan, abartıya kaçmadan duygu ve düşüncelerini anlatmaya çalışmış.

Ölçü: (Aruz Ölçüsü)

Nazım Birimi:Dize

Uyak Şeması: a _b _c _b _d _d _e _f _e _g _g _h _h _ı _ı _i _d _j _k _k _j

Uyak ve çeşitleri: -bet; Zengin uyak -iyor; Redif _ -d; Yarım uyak -a; Yarım uyak -yim;Redif _ -de; Tam uyak -uyor; Redif _ -ur; Tam uyak -ine; Redif _ -er; Tam uyak -ar; Tam uyak -z; Yarım uyak

Nazım Şekli: Serbest Müstezat

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Gözleme dayalı bir anlatım var.Konu ve dil bakımından Parnasizme karşı.

Değerlendirme: Parnasizm için başarısız bir eser; bu şiirde Parnasizm düşüncesine ters davranılmış, “sanat sanat içindir”,şiir sadece seçkin kişilerin değil halkın da anlayabileceği bir dille yazılmış. Buna rağmen şiirin özünü yakalayıp güzel bir mesaj vermesi yönünde başarılı.

3.MÂİ DENİZ;

Konu:Doğa

Tema:İnsanın duygularını doğa ile birleştirerek yansıtması

Dil ve Anlatım:Arapça-Farsça yeni sözcük ve tamlama kullanılmıştır. Soyut unsurlar somut unsurlara bağlanmıştır,somut unsurlara insani fiiller yüklenmiştir.

Ölçü: (Aruz Ölçüsü)

Feilâtün/Feilâtün/Feilâtün/Feilün

. . _ _ /. . _ _ /. . _ _ / . . _

(Fâilâtün) (Fa’lün)

_ . _ _ _ _

Nazım Birimi:Bendler Halinde

Uyak Şeması: a a _ b b _ c c _ d d _ e f _ e f _ g g

Uyak ve çeşitleri: -â; Zengin uyak -iz; Tam uyak -ımla; Redif _ an; Tam uyak -im; Tam uyak -ar; Tam uyak -iz; Tam uyak -ırım; Redif _ an; Tam uyak

Nazım Şekli:Serbest Müstezar

Akımın Şiirdeki Özellikleri: “sanat için sanat” düşüncesi korunmuştur(Ağır dille halka yönelik olmadığını anlıyoruz).Dildeki sanatlar ve tamlamalarla şiir süslenmiş,salt güzelliğe ulaşılmaya çalışılmış.Şiirde geçmişe özlem duyulmakta ve şiir gözleme dayalıdır.

Değerlendirme:Dili,edebi sanatları ve anlatımda başarılı olmasından dolayı şairin bu şiiri başarılıdır.

4. BİR LÂHZA-İ TEAHHUR;

Konu:Abdülhamid’e düzenlenen süikast

Tema:Şair süikastçiyi överek zamanın aydınlarına, halka, devletadamlarına,düzene,gidişata eleştiride bulunması ve yerden yere vurması

“…Silkip ukud-i ribka-i a’sârı, en çetin

Bir uykudan uyandırır akvâmı dehşetin…”

(Dehşeti,yüzyılların ilmiğinin düğmelerini sirkip kavimleri en çetin uykudan uyandırır.)

Dil ve Anlatım:Türkçe’yi iyi kullanmış,Arapça ve Farsça tamlama ve sözcüklerle kurulan kafiyeleniş dile ayrı bir güzellik katmış. Şair anlatımda çok usta,duygu ve düşüncelerini bir nevi haykırarak ispatlamak istiyor. Kullandığı sert ve acımasız benzetmelerle bu ispatını gerçekleştiriyor.

Ölçü: Mefûlü/Fâilâtün/Fâilâtün/Fâilün

Nazım Birimi:Beyit

Uyak Şeması: a a b b _ c c _ d d _ e e _ f f _ g g _ h h _ ı ı _ i i _ j j _ k k _ l l _ m m _ n n

Uyak ve çeşitleri: -ur; Tam uyak -ik; Tam uyak kim; Tunç uyak -ân; Zengin uyak -ki; Tam uyak -ün; Redif _ üb; Tam uyak -etin;Zengin uyak -madın; Redif _ -ur; Tam uyak -kûn; Zengin uyak -iş; Tam uyak -imi; Zengin uyak -ârikı; Zengin uyak -ûr; Zengin uyak -kam; Tunç uyak -ni;Tam uyak

Nazım Şekli:Düz uyak

Akımın Şiirdeki Özellikleri:Toplumu rahatsız eden sistemin şair tarafından bu derece dile getirilişi, Abdülhamit ve yandaşlarından bu kadar nefret edecek şekilde mısralara dökmesi Parnasizm’e uymasa da kullandığı dildeki ustalık,ölçü ve uyaktaki başarı,gözlemdeki kusursuzluğu açısından akımın etkilerini gösteriyor.

Değerlendirme: Dili iyi kullanmış, iyi bir konu seçmiş ve istibdât döneminde olmasına rağmen konuyu tamamlayıcı fikirlerini cesurca açıklamış. Şiirin seçkin kişilere yönelik olması ve “sanat sanat içindir” idealine uymasından ötürü şiir başarılıdır.

Tevfik Fikret’in İngilizce Bir Şiiri

I AM A POET, MY THOUGHTS ARE FREE

Translated by Walter G. Andrews

I expect no gifts from any, nor beg for wing or feather

In my own sky, in my own heavens, on my own I soar

To bow beneath slavery’s collar weighs heavy on my neck

I’m a poet, my thoughts are free, wisdom free, conscience free

Source: An Anthology of Turkish Literature, edited by Kemal Silay.Indiana University Turkish Studies & Turkish Ministry of Culture

Joint Series, XV. (1996)

KAYNAKÇA

· İnternet (Yahoo search – Altavista search – Şiir Deposu)

· Türk Dili ve Edebiyatı 3

· Dictionaire Larousse

· AnaBritannica Genel Kültür Ansiklopedisi

· Edebiyat Öğretmeni; Gülay Damar

· Edebiyat Öğretmeni; Cevdet Karakurt

· Tevfik Fikret (Hayatı-Sanatı-Şiirleri); Kütüphane

· Yahya Kemal Beyatlı (Kendi Gök Kubbemiz) ; Kütüphane

· Dershane Türkçe Öğretmeni; Durak Gezer

· 100 Türk Şairi ve Eserleri Kitabı

ÖĞRETMEN MARŞI

Alnımızda bilgilerden bir çelenk,

Nura doğru can atan Türk genciyiz.

Yeryüzünde yoktur,olmaz Türk’e denk;

Korku bilmez soyumuz.

Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;

Yurdum,seni yüceltmeye antlar olsun.

Candan açtık cehle karşı bir savaş,

Ey bu yolda ant içen genç arkadaş!

Öğren,öğret hakkı halka,gürle coş;

Durma durma koş.

Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;

Yurdum,seni yüceltmeye antlar olsun.

İsmail Hikmet ERTAYLAN


[e1]

Estetik ,Gerçeklik ve Jean Baudrillard

Özgeçmiş

Fransız sosyolog ve felsefeci. 1929’da Reims’te doğdu. Alman Edebiyatı üzerine eğitim gördükten sonra, Karl Marx’ın yapıtlarını Fransızcaya çevirdi. Nanterre Edebiyat Fakültesi’nde ders verdi. Mayıs 68 olaylarında aktif bir rol oynadı. Libération’a yazılar yazdı. Yazılarını Écran Total (Tam Ekran) adlı kitapta topladı. Birçok kitabı Türkçeye çevrildi. Çağımız en önemli ve sıradışı düşünürlerinden biri.

Başlıca yapıtları

Baştan Çıkarma Üzerine
Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları, Felsefe – Düşünce

Baştan çıkaran kimdir, baştan çıkarılan kimdir? Kim kimi niçin, nasıl ve ne zaman baştan çıkarır?.. Belki de herkes hem baştan çıkarmakta hem de baştan çıkmaktadır…
Bu kitapta Baudrillard, sorularını ve yanıtlarını cinsellikten felsefeye, edebiyattan gündelik hayata uzanan bir eksen üzerinde işliyor. Kierkegaard’ın Baştan Çıkarıcının Günlüğü ve Fowles’in Koleksiyoncusu’ bu karanlık ve meşum yolculuğun önemli güzergâhları arasında.
Baştan Çıkarma Üzerine’nin bizi davet ettiği dünyanın kendisi de baştan çıkarıcı. Bu Baudrillard metni, ümitsiz ve çıkışsız bir dünyadaki varlığımıza ironiyle bakma imkânı sunarken unuttuğumuz, unutmamız için her şeyin yapıldığı bir kavramı da yeniden dünyamıza sokuyor: Baştan çıkarma kaderdir çünkü.

Kötülüğün Şeffaflığı Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme
Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları, Edebiyat – Deneme

Baudrillard, “Kötülüğün Şeffaflığı” adlı bu eserinde, Batı’yı var eden temel kavramlardan olan gelişme, ilerleme ve kendini koruma ilkesinin, her yerde, yok oluşun ve ölme halinin sürekliliğine dönüştüğünü gösterir. 1960’ların “cinsel devrim”i, cinsel özgürlüğe değil; travestiliğin hükümranlığına, kadın ve erkek kategorilerinin birbirine karışmasına yol açmıştır. “Sanatta devrim” ile iyi ve kötü gibi estetik düzeye dair kategoriler terk edilerek “kötünün de kötüsü” türünden trans-estetik kopyalar hayatlarımızı doldurmuştur. Sibernetik devrim, makine ile insan arasındaki ayrımı makine lehine ortadan kaldırmış; politikanın sonuna yol açan “politik devrim” ise eski politik biçimlerin simülasyonu olan “trans-politika”nın egemenliğini kurmuştur…

Tam Ekran
Jean Baudrillard, Yapı Kredi Yayınları, Felsefe-Düşünce

Video, etkileşimli ekran, mültimedya, Internet, sanal gerçeklik: Karşılıklı etkileşim bizi her yandan tehdit ediyor. Her yerde mesafeler birbirine karışıyor, her yerde mesafe ortadan kaldırılıyor: Cinsiyetler arasında, zıt kutuplar arasında, sahneyle salon arasında, eylemin başkahramanları arasında, özneyle nesne arasında, gerçekle gerçeğin sureti arasında bir mesafe yok artık. Bu kavram kargaşası, zıt kutupların bu çatışması, olası değer yargısının artık hiçbir yerde olmadığını ortaya koyuyor: Ne sanatta, ne ahlakta, ne politikada. Jean Baudrillard Tam Ekran’da gerçeğinin yerini almaya başlayan sanal dünyanın günümüz yaşantısına, politikasına, ekonomisine ne yönde etki ettiğini irdeliyor.

Siyah Anlar 1 – 2 1980-1990
Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları, İnceleme

Baudrillard Siyah Anlar’da, 1980-1990 yılları arasında kendisi için tuttuğu notları okuyucuyla paylaşarak hayatı algılamanın, onu parmaklarının ucunda hissetme çabasıyla mümkün olabildiğini ortaya koyuyor.

Kusursuz Cinayet
Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları, Edebiyat – Roman

Bu kitap, bir cinayetin -gerçekliğin katlinin- öyküsüdür. Yanılsamanın -yaşamsal yanılsamanın, dünyaya ilişkin temel yanılsamanın- yok edilmesinin üzerine geçen bir öykü .

Amerika
Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları

Jean Baudrillard bu kitabında Vietnam savaşını anlatır. Bu savaşta Amerikalıların havacılık ve bilgi silahıyla, Vietnamlıların ise taktik silahıyla savaştıklarını söyler. Bu yüzden savaş her iki tarafça da kazanılmıştır: Vietnamlılarca arazi üstünde, Amerikalılarca zihinsel alanda. Bir taraf ideolojik ve politik bir zafer kazanmış, öteki taraf ise “Apocalypse Now” (Kıyamet) adlı bir film yapmış ve film bütün dünyayı dolaşmıştır. İşte tıpkı bu örnekte olduğu gibi “fotoğraf çekmenin her iki tarafça da bir üstünlüğü olamaz” diyor Baudrillard. “Gerçekçilik ve tanıklık adına, ölüleri, mağdurları, sefaleti ve şiddeti fotoğraflamak, sözü ona verme bahanesinin ardına saklanmaktır. Görüntülenmesinin istenmediği fotoğraf, ticari, ahlaksız ve nesnesini inkar eden fotoğraftır. Eğer haber amaçlı değilse bu tür fotoğraflarda görüntünün kendisi aşağılanmıştır.” Tam bu noktada çok yerinde bir göndermeyle Borges’in bir sözünü anıyor; gerçek o kadar malumdur ki, onu yalnızca hissediyoruz.

Foucault’yu Unutmak
Jean Baudrillard, Dokuz Eylül Yayınları

Sessiz Yığınların Gölgesinde Yada Toplumsalın Sonu
Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları

Simülaklar Ve Simülasyon
Jean Baudrillard, Dokuz Eylül Yayınları

Tüketim Toplumu
Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları

Üretimin Aynası
Jean Baudrillard, Dokuz Eylül Yayınları

Fotoğraf , estetik ve gerçeklik

J. Baudrilard’ın fotoğraf, estetik ve gerçeklik hakkındaki teori ve düşüncelerine geçmeden önce tarihteki diğer düşünürlerin bu konudaki düşüncelerini açarak konuyu pekiştirelim.

Doğal gerçeklik, insanın dışında, insandan-bilinçten bağımsız olarak varolan somut ve nesnel bir gerçekliktir. Gerçeklik sorunu insanla birlikte varolan bir olgudur. Dış dünya-insan ilişkilerinde , ilk bakışta temel gerçeklik doğanın kendisi olarak görülür, çünkü insanın çevresinde ilk gördüğü şey dış dünyadır, doğadır. İnsanın yeryüzünde yaşamını sürdürebilmesi için doğaya uymak, onu taklit etmek, onun gizine ulaşmak, temel etkinlik olarak alınmıştır. Doğa’nın etkin, insanın ise edilgin olduğu yansıtmaya dayalı bu görüş, tarihsel oluşum ve sanatsal değişim, gelişim sürecinde çok farklı yorum ve uygulamalara uğramıştır.

Engels, “insan düşüncesinin en esaslı, en doğrudan temelinin yalnızca, olduğu haliyle doğa değil de doğanın insan tarafından değiştirilmesi olduğu su götürmez bir gerçektir” der. Böylece gerçekliğin, yalnızca bakılacak, gözlenecek bir nesne olmadığını, aynı zamanda insanın yeryüzündeki etkinliği, pratiği olduğunu ifade eder. Yine Marx ve Engels’in “Hayatı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen hayattır” görüşünden hareketle de, insanların maddi üretimlerini ve ekonomik ilişkilerini geliştirmenin, “hem kendi öz gerçeklerini hem de düşünceleri ile birlikte düşüncelerinin ürünlerini de değişikliğe uğratma” faaliyetleri olduğunu söyleyebiliriz. Buradan da, yansıtmanın edilgin değil, etkin bir süreç olduğu ortaya çıkar. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, dış gereklilik, bizim bilincimizden bağımsız olarak vardır. Ancak bu ” doğanın insan düşüncesinde yansıması, “cansız”, “soyut”, hareketten yoksun, çelişkisiz olarak anlaşılmamalı, başsız-sonsuz hareket süreci içinde çelişkilerin ve çözümlerinin ortaya çıkışı olarak düşünülmelidir.” Çünkü “insanın bilinci yalnızca yansıtmaz nesnel dünyayı, onu yaratır da”.

Görülüyor ki, estetik gerçeklik de insana dayalı bir gerçeklik olup, insansallaştırılmış, toplumsallık kazanmış bir nitelik taşır. Marksist estetik için, sanatın objesi olan gerçeklik, insanın dışında, insandan bağımsız bir varlık olmayıp, insansal ve toplumsal bir varlıktır. Ernest Fischer’e göre de sanatta gerçeklik kavramı, esnek ve belirsizdir. Kimi zaman nesnel bir gerçekliği tanıyan bir tutum, kimi zaman da bir anlatım yolu ya da bir yöntem olarak tanımlanır. Fischer bu konudaki görüşlerini şöyle özetlemektedir; “Gerçekliği sadece bizim duyarsızlığımızın dışında, kendi başına var olan bir dış dünyaya indirgememeliyiz. Bizim duyarlılığımızın dışında kendi başına var olan şey maddedir. Oysa gerçeklik, insanın yaşantı ve anlayış yeteneğiyle katılabileceği sayısız ilişkileri kapsar. (…) Bu gerçekliği çok az sanatçının bireysel ve toplumsal görüşü belirler. Gerçekliğin bütünü özne ve nesne arasındaki bütün ilişkilerin toplamıdır; (…) Yalnız olayları değil, bireysel yaşantıların, düşlerin, sezgilerin, heyecanların, hayallerin toplamıdır”.

Anlaşılacağı üzere her sanat bireysel yaşantılarla ilgili olup, gerçekliği bu bireysel fenomenlerin dışında düşünmek her şeyden önce sanatın özüne aykırıdır. Aynı zamanda sanat toplumsal bir olgudur. Konuyla ilgili diğer bir görüşte de “Görme ve duyma duyularıyla koşullu bireysel yaşantı biçimleri bile toplumsal gelişmenin dışında ortaya çıkmazlar. Yani görme ve işitme yolları yalnızca gelişmiş ve incelmiş bir sinir düzeninin değil, aynı zamanda yeni toplumsal gerçeklerin de yaratmış oldukları olanaklardır. (…) Buradaki toplumsallık, nesnenin özünden doğan bir toplumsallıktır, yoksa dışarıdan herhangi bir biçimde zorlanan bir toplumsallık değildir. Çünkü, her duygu ve düşünce, yalnız ben’i değil, ben’leri, biz’i ilgilendiren ve bize dayanan bir fenomendir.” denilmektedir.

İnsanın “özne”yi yaratma süreci içinde gerçeği tanıma yetileri bir yandan maddi dünyanın, tekniğin gelişimi, öte yandan bilinç, dünyaya bakış, duygu ve sezginin gelişimiyle yapısal değişikliğe uğrar. Gerçeklik olgusu da diyalektik ve anti diyalektik süreç içinde tarihsel, toplumsal, kültürel, siyasal, ekonomik, teknolojik, yapı değişim, dönüşüm ve gelişimle paralel bir özellik gösterir.

Gerçekliği kendine konu alan her çalışma ve sanat yapıtı bir yeniden sunumdur. Gerçekliği, devinimi içinde ele almak, öz ile onun görünüşü arasında arasındaki diyalektiği kavramak gerekir. Lukacs bu diyalektiği şöyle anlatır;

” Öz ile görüntü (fenomen) arasındaki gerçek diyalektik, bu her iki ögenin de yalnız insan bilincine değil, aynı zamanda realitenin ürünü olan nesnel realite evrelerine de eşit biçimde dayanmasından doğar. Bununla birlikte- ki bu, diyalektik bilginin en önemli bir belitidir (aksiyon)- realitenin çeşitli evreleri vardır. Önce, yüzeyin kaçıcı olan, bir daha tekrar etmeyecek anın realitesi vardır. Bu diyalektik, tüm realiteyi öyle bir sarar ki, bu ilişkide görünüş ve gerçek, tekrar birbirlerini izafi kılarlar: ansal deneyim yüzeyinden hareket ederek daha derine gittiğimiz zamanki görünüşe öz halinde karşı koyan şey, yine çok daha derin araştırmalar sonucunda, ardında bir başka ve değişik öz sezilen görünüş olarak belirir. Ve bu böyle sonsuza dek sürüp gider. O halde gerçek sanat en yüksek derinliğe, en yüksek kavramaya yönelir ve her şeyi kapsayan realiteyi bütünlüğü içerisinde özümler. Mümkün olduğu kadar derine inerek, yüzeyin altında saklı evreleri (anları) araştırır, fakat bu evrleri, soyut bir biçimde birbirinden ayırarak ve görüntülere (fenomenlere) karşı koyarak betimlemez. Tersine bir yandan öz’ün görünü’ye gerçek onda kendisini göstermesini mümkün kılan bu diri diyalektik oluşumu, öte yandan görününün, tüm devinimi içerisinde kendi öz’ünü ortaya koymasını sağlayan, aynı oluşumun ilgili yönünü betimler. Diğer yandan bu evreler, içlerinde diyalektik bir devinim, sürekli bir geçişime sahip olmakla kalmazlar, aynı zamanda kesintisiz bir sürecin anları olarak, sürekli ve karşılıklı bir etki-tepki içindedirler. Yani gerçek sanat, her zaman, insan yaşantısının bütünlüğünü, onun devinimini, oluşumu ve evrimi içinde verir”.

Lukacs’ın da ifade ettiği gibi, esas olan, görünen gerçekliğin altında yatan gerçeği ortaya çıkarmak, irdelemek, gerçekliğin özünü daha derinden kavrayarak yeni bir dünyanın kuruluşuna katılmaktır.

Gerçekçi düşüncenin değişimi,mekanik yeniden üretim tekniğinin-fotoğrafın, bulunmasıyla yeni boyutlar kazanmış, nesnel gerçeğin-dış dünyanın “olduğu gibi” saptanması yeni tartışmalara neden olmuştur.

İhsan Derman fotoğrafın mekanik doğasından ve teknik süreci içinde insan müdahalesine gerek olmamasından ötürü, gerçekliğin güvenilir bir belgeleyicisi olduğu kanısının yaygın olduğunu belirterek bunu şu alıntıyla destekler.

” Fotoğraf her ayrıntısının ressam tarafından oluşturulduğunu bildiğimiz bir resimden çok farklıdır. Çünkü mekanik bir sürecin sonucudur. Şöyle ki, fotoğraf makinesinin örtücüsü açılır açılmaz objektifin önündeki görüntü kendiliğinden film üzerine kaydedilir. İşte fotografik görüntünün bu inanılırlığı, teknik süreci içinde insan müdahalesine gerek olmadığından doğmaktadır”.

Yine Derman’a göre fotoğrafın gerçekliği yalnızca kendi fiziksel özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bunu da şöyle ifade eder;
“Fotoğrafın gerçekliği ancak kendi fiziksel özelliklerinde, eşdeyişle, yaşanan gerçeklik içinde bir parça oluşuyla gündeme gelebilir. Fotoğrafın arkasına geçilebilir, yırtılabilir, yakılabilir veya bir kimseye hediye edilebilir.”

Fotoğrafla birlikte gerçeğin benzeri yaratılırken, ilk kez nesne ile benzerinin arasına insan elinin girmediğini vurgulayan Bazin’e göre de, fotoğrafın özgürlüğü onun nesnelliğidir. Bazin;“Tüm sanatlar insanların var olmasını gerektirirken, fotoğraf üstünlüğünü insanın olmamasından alır. Fotoğraf bizi doğadaki bir görüntü gibi etkiler, güzellikleri köklerinden ayrılmaz bir parçası olan bir çiçek ya da kar tanesi gibi (…) Fotoğraf zaman ile uzamdan bağımsız olan nesnenin görüntüsüdür. Ne denli belirsiz olursa olsun, oluş sürecinden ötürü yeniden üretimi olduğu modelin varlığını paylaşır, o modeldir” der.

Bir fotoğraf görüntüsünün oluşmasında devreye giren teknik değişkenler de sonuç olarak onun doğru ve güvenilir bir işaret oluşturmasını tehlikeye düşürmekte, hatta zaman zaman olanaksız kılmaktadır.

Kafka ile Gustav Janouch arasında geçen bir konuşmada; Gustav Janouch’un Kafka’ya, 1920’lerin başında Prag’a yerleştirilmiş olan otomatik fotoğraf makinelerinin sayesinde insanın artık her yönden fotoğrafın çekilebileceğini, dolayısıyla bu aygıtın insanın mekanik olarak kendini tanımasını sağlayabileceğini söylediğinde Kafka’nın müdahelesi “kendi kendisi konusunda yanılmasını sağlayacak bir aygıt demek istiyorsun herhalde” olmuştur. Janouch ise bunu “kamera yalan söylemez” diye yanıtlamıştır Kafka ise bununla makinenin yalan söyleyebileceğini anlatmak istememiştir. Ona göre fotoğraf, insanın gözünü yüzeysel olan üzerinde yoğaltır. “bir otomatik kamera insanın görme olanaklarını çoğaltmaz, ancak akıl almaz bir ölçüde basitleştirilmiş bir sinek gözü haline getirir”. Kafka bu düşüncesiyle fotoğraf makinesinin başta kendisine atfedilen gerçeği, kendine uygun biçimde yeniden üretebilmek işlevini sanıldığı ölçüde yerine getiremeyeceğini çok önceden fark etmiştir.

Daha önce de söylediğimiz gibi, görüntünün aygıt aracılığıyla üretilmesi ve alımlanması, güvenilirlik açısından ona diğer görüntülerden daha farklı bir ayrıcalık kazandırmıştır. Yüzeyde yattığı sanılan bu anlam ve görüntü arasındaki ilişki, bir parmak hareketindeki neden-sonuç ilişkisi olarak değerlendirilmektedir. Oysa, deklanşöre her basıldığı anda yeniden üretilmiş bir gerçek, bir kurgu yaratılır.

“Fotoğraf imgesi ışığın yansımasıyla anlık olarak üretilir; onun figürasyonu deneyimle ya da bilinçlilikle doğurulmaz. (…) Fotoğrafın dili olmadığı için, fotoğraf makinesi yalan söylemez denir. Yalan söylemez, çünkü doğrudan baskıya geçirir”.

Fotoğrafın oluşturduğu gerçeklik izlenimini doğasını ve sınırlarını irdelerken Roland Barthes: “bir fotoğrafa bakmak demek, o anda fotoğrafın üstünde olanı değil, çekim anını görmeyi amaçlamaktadır”. der. Bu ise önemli bir tanımlamadır. “Öyleyse sözkonusu olan şey zamansal önceliği hemen belirlenebilen bir uzama sahip olan uzam-zamanın yeni bir kategorisidir”. Fotoğrafta “Burada” ve “Eskiden” arasında mantık dışı bir bağ oluşmaktadır. Bu da “gerçek-dışı gerçekliği” açıklamaktadır. Fotoğrafların bize gösterdiği bir gün mercek karşısında böyle bir şey olduğudur. Gerçek dışının buradaki payı ise “burada” bilincinden kaynaklanmaktadır.

Fotoğraf sürekli zaman içinden bir kesiti dondurur. Konu aldığı zaman aslında yaşanılan zaman, zaman eşdeyişiyle gerçek zamandır. Ancak deklanşöre basıldıktan sonra, çekildiği an olan zaman, deklanşöre basılınca “çekildiği zaman”a dönüşür. Zaman olgusu fotoğrafın dışında kalır. Burada kişiyi etkileyen, gerçekliğin elden kaçıcılığını bir an elde tutma yanılsamasıdır.

Fotoğrafın anlamlandırma gücünün büyük bir kısmı görsel ve belgesel karakterinden kaynaklanır. Fotoğrafın önermeleri ve açıklamaları, gözün tanıklığının getirdiği kanıtla desteklenir, o nedenle fotografik söylemi doğallaştırılmış bir söylem olarak, bir başka deyişle doğaya dayanmayan ama kendi gerçeğinin bir tür uzantısı olarak, tanımlamak daha doğru olacaktır. Görsel söylemin bağımlı olduğu görsel tanıma sistemleri herhangi bir kültürde öyle yaygındır ki, kurgulama edimi seçme ve düzenleme girişimlerinden bağımsız gibi görünmektedir. Görsel söylemler, aktardıkları imgelerde gerçekliğin izlerini yeniden üretmekte olduğu izlenimini yaratmaktadır. Oysa, imgelerin neyi dışavurmak üzere bir araya getirildiklerinin mantıksal bir kesinliğe gereksinimi vardır. Gerçekte görünümlerin bizzat doğasında potansiyel biçimde varolan anlamı, fotoğrafı çeken kişi seçme düzleminde açığa çıkarmaktadır. Bu açıdan, fotoğraf çekme ediminde bir nedensellik ilişkisi vardır.
Husserl algılama sayesinde şeylerin bilincine sunulduğunu belirtir. Zihinsel imge ise düşüncenin bilinçte somutlandığı ve kendini düşünce olarak tanıdığı biçimdir. Bu akılsal ve bilinçli bir eylemdir. Yoksa tek başına imgenin bir anlamı yoktur. İmge nesneden farklı olarak, gerçekliğin yokluğu biçiminde ortaya çıkar. İmge gerçek değildir, sadece bir görünüm, zihinsel bir aktivitedir.

John Berger her imgede bir görme biçiminin yattığını ve imgenin yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş bir görüntü olduğunu söyler.
Nathan Lyons’un da ifade ettiği gibi, “göz ve makinenin, aklın bildiğinden daha fazla görmemeleri” yani önemli olanın, sanat yapıtının tükendiği ya da üretildiği beyin olduğudur. Deklanşöre basma anındaki duyarlılık, bakış açısı ve dünya görüşü yaratıcı bir süreçtir.
Özne’den bağımsız kesin ve nesnel bir gerçeklik olgusunun olmayacağını, dolayısıyla her türlü üretimde de nesnelliğin sözkonusu olmadığını daha önce de belirtmiştik. Dolayısıyla, gerçekliğin yeniden sunumu içinde geliştiği sosyo-kültürel-politik-ideolojik-ekonomik yapıya, zamana ve onu üreten, yorumlayan bireylere bağlı olarak göreli bir yapı göstermektedir.
Derman’ın ifadesiyle, fotoğraf görüntüsü gerçeklik konusunda onu algılayan kişide herhangi bir açımlama gerekmediği sanısını uyandıracak kadar usta yalanlar söyleyebilmektedir. Baştan beri de ifade ettiğimiz üzere, fotografik gerçek dolaylı bir gerçektir. Gerçek dünya ile kişi arasında; aygıt, film vb teknik değişkenler sözkonusudur. Makine de bilimsel-teknik veriler üzerine kurulmuş ve bu verilere göre çalışan kendiliğinden bir ideoloji üretmeyen, tarafsız-yansız bir aygıttan başka bir şey değildir. Dolayısıyla makinenin kendiliğinden bir veriyi saptaması mümkün olmadığı gibi, saptanan gerçeğin herhangi bir değişime uğraması da olası değildir. Zaten, gerçek başka bir düzleme aktarıldığı anda yeni bir gerçeklik sözkonusudur. Özellikle üç boyutlu gerçeğin, fotografik yeniden sunumunda iki boyutlu bir düzleme saptanması gibi. Çünkü gerçeklik zaman ve mekanda aynı anda varolmayı zorunlu kılar. Bu arada fotoğrafın çoğaltılabilme özelliğinden dolayı diğer sanatsal yapıtların gerçekliklerine de müdahalesi konusunda Walter Benjamin şöyle der: “En yetkin çoğaltım ürününde (reprödüksiyon da) bile eksik olan bir öge vardır: Sanat yapıtının zaman ve uzam içerisindeki varlığı, başka bir deyişle bulunduğu yerdeki biriciklik niteliğini taşıyan varoluş (..) Özgün yapıtın zaman ve uzam içerisindeki biriciklik niteliğini taşıyan varlığı, o yapıt açısından gerçeklik kavramının içeriğini oluşturur.”

J. Baudrillard ve Fotoğraf

J. Baudrillard, fotoğrafın tanımını Roland Barthes’ın “bir fotoğrafa bakmak demek, o anda fotoğrafın üstünde olanı değil, çekim anını görmeyi amaçlamaktadır” tanımıyla yakınlık kurmaktadır. . Ona göre “Fotoğrafı biz görüntü nesnesi olarak göreceğiz ve onu bir zamanlar orada birisinin ya da bir şeyin varolmuş olduğuna tanıklık eden bir şey olarak özleyeceğiz…”.

Peki bu iki tanımın çakıştığı şey nedir? Sadece indirgemecilik anlayışları. Fotoğrafı tek ve onsuz tanımlanamayacak ya da onsuz ortaya konanın adının artık fotoğraf olamayacağı bir tanımın içine adeta hapsetme,tepiştirme ve sıkıştırma anlayışları.

J.Baudrillard fotoğraftan ne anlatmakta ve ne istemektedir!.. Öncelikle nesnelerden ,yani şu nesnel dünyadaki nesnelerden yola çıkarak üretilmiş fotoğraflar istemektedir. Ama bu açıklama onun fotoğraf tanımını yeterince dile getirmez. Peki nesnelerden yola nasıl ve neden çıkılacaktır ? Bunu da şöyle tanımlar; “Olayın hem oluşumunu hem de tikelliğini,şeylerin hem görünüşünü ve hem de anlamlarını aynı anda kavrayamadığımıza göre şu iki durumdan yalnızca biri geçerlidir:Ya yalnızca anlama egemen oluruz ve görünüşler bizden kaçar – ya da anlam kavrayışımızdan kaçar ve görünüşler kurtulur.” Ve şöyle devam eder İyi fotoğraf hiçbir şey göstermez,o gösterilemezliği,kendine(kendi bilinci ve isteğine) yabancı olanın başkasılığını, nesnenin kökten egzotizmini yakalar.” Kendisinin negatif teoloji dediği bu tanımlamada hareketin reddi,ifadenin reddi;anlamın reddi; ışık, sessizlik, dinginlik vardır. Adını da koymuştur. Ortaya çıkış estetiği… Bunu da şöyle açıklamaya çalışır; “İdeolojiden uzaklaşmak. Yorumdan uzaklaşmak. Dünyayı gerçek olmadan önceki aşamada yakalayabilmek…ve insanın dünya eylemini askıya almak, görüntünün özünü bulmak gerekir …” . Onun gerçek dediği insanın nesnel gerçeklikle olan ilişkisi ve bu ilişkinin sonucunda temsil sistemleri aracılığıyla elde ettiği her tür yanılsamadır.

Bu anlayışa uymadan üretilmiş fotoğrafın ne olduğunu yine bir kitabında ; “Fotoğraf yan anlam olarak betimlediği şeyin silinmesini,ölümünü içerdiğinden,kendisine yoğunluğunu kazandıran, böylece ister kurmaca isterse kuramsal olsun yazıya yoğunluğunu kazandıran şeyle aynı şey,boşluk,geri plandaki hiçlik,anlam yanılsaması,hiçbir zaman oldukları şey olmayan olguların kendi alaycılığına karşılık gelen dilin alaycı boyutudur …” diye açıklar. Yani ne demek istemektedir?Bu tür bir fotoğraf anlayışının dışında bir fotoğraf tarzı,anlayışı geliştirilmelidir… Öznenin,öznelliğin olmadığı bir bakış açısı. Fotoğrafçının,kendinin silindiği,yok olduğu,dilin dışlandığı bir fotoğraf üretimi…Ancak bu şekilde nesneye tüm başkalığının,kökten ötekiliğinin verilebileceğini düşünen bir fotoğraf anlayışı…Çünkü O, temsil anlayışının anlamın,estetiğin,kültürün içinde salt bir gösterge rejimine dönüşerek nesnenin yerini aldığını ve giderek insanların nesnel gerçeklikle ilişkisini kestiğini düşünür…

Onun istediği tip bir fotoğrafçı ideolojiden , yorumdan uzaklaşmaya çalışır. Bir anlamda analizin ilk sahnesini yeniden keşfetmeye çalışır. Düşünceyi kendi düşünselliği ve dünyanın gerçekliği içinde ortaya koymaya çalışır. Fotoğrafta,tekniğin kendisi bu mesafeleşmeyi,bu kopuşu bu anlamda sağlar ve bu sayede kendine özgü bir güce kavuşabilir .

Peki, böyle bir fotoğraf anlayışının gerçekleşebilirliğini sorgulamadan önce J.Baudrillard bu düşünceye nasıl varmıştır diye sormak gerekir kanımca…Amerika adlı kitabında şöyle dile gelir düşünceleri; “Estetik ve anlam,kültür,zevk ve baştan çıkarma fanatikleri olan bizler için, yalnızca adamakıllı ahlaksal olana güzel gözüyle bakan,yalnızca doğa ile kültür arasındaki yiğitçe ayrımı ilginç,coşturucu bulan bizler için,eleştiri anlayışına ve aşkınlığın saygınlığına değişmez bir biçimde bağlı olan bizler için,anlamsızlığın hem çöllerde hem de kentlerde egemen o büyüsünü keşfetmek zihinsel bir şok ve duyulmamış bir engel aşmadır. Tüm kültürün ortadan kaldırılmasından tat alınabileceğini keşfetmek ve aldırmazlığın kutsallaşmasıyla coşmak.”.

Yukarıdaki satırlarda da belirtildiği gibi J.Baudrillard öznenin,kendinin yok olduğu,adeta aradan çekildiği bir fotoğraf tanımı peşindedir. Ama bu çaba o genel nesnellik,tarafsızlık çabası değildir. Çünkü alışık olduğumuz nesnellik çabası bir sistemin,bir ideolojinin içinde olmaya karşın bir çabadır. Olguların,yaşanılanların tarafsız aktarılabileceğine yönelik bir çabadır. -Ki bu çaba fotoğrafın kendisinden kaynaklanmaz…Doğrudan fotoğrafın tarihsel anlamlandırma politikalarının ürünüdür…:Fotoğraf nesnesinin kullanımının bağlamsal sorunlarından kaynaklanır-. Onun için Baudrillard’ın bu öznenin ,kendinin aradan çekilmesi şeklindeki fotoğraf anlayışını böyle yorumlamamak gerekir.

Baudrillard bir konferansında ”Fotoğraf çektiğiniz zaman ne olur? Siz hiçbir şey göremezsiniz, objektif görür. Fotoğrafçı gerçekliği içinde, nesneyle real anlamda asla ilişki halinde olmayız. Fotoğraf (onun arzuladığı anlamda) kendi açısından saf gerçekliğe yöneltilmiş bir sorudur, ötekine yöneltilmiş ve yanıt beklemeyen bir sorudur.” Ve bize nasıl bir fotoğraf istediğini,nasıl bir fotoğrafın peşinde koştuğunu şöyle dile getirerek daha da netleştirir… ”Fotoğrafta şeyler sıradanlıklarının birbirine bağlanmasıyla örtüşen teknik bir işlem aracılığıyla birbirine bağlanırlar. Nesnenin sürekli ayrıntılanmasının verdiği baş dönmesi. Ayrıntının büyülü dış merkezliği…Fraktal yan yanalık,diyalektik ilişki yokluğu. Dünya görüşü yok,bakış yok;dünyanın eşit ayrıntılar halinde kırılması…Fotoğraf çekme isteği belki de şu saptamadan kaynaklanır;bir bütün perspektifi içinde,anlam açısından bakılan dünya oldukça hayal kırıcıdır. Ayrıntıda ve aniden görüldüğünde ise her zaman kusursuz bir açıklık içindedir”.

Ortaya çıkış estetiği diye nitelendirdiği bu fotoğraf anlayışında ve yukarıda dile getirdikleri yapıldığı takdirde, nesnenin çok kısa bir zaman dilimi için ortaya çıkışının fotoğrafının yakalanabileceğini açıklar.“Ama bu yakalanan tekillikleri -bu anlayışta çekilen fotoğrafları- asla bir şeye bağlayamazsınız. Gerçek adına tüketilebilir genellemelere bağlayamazsınız. Yoksa yok edersiniz…Gerçekten tekil bir gedik açmak mümkün ama hemen kapanacaktır bu. o anlamda hiç umut beslemeye gerek yok. Yeni bir dünya icat edemezsiniz buradan yola çıkarak. Ama bir an için bir tekillik yaratılabilir”… Böylesi bir alternatif fotoğraf anlayışında onun şu düşüncelerinden kaynaklanmaktadır aynı zamanda. ”Ne olursa olsun,insanın kendi olma olasılığı yoktur. Düşüncenin kendi olma olasılığı yoktur. Eğer düşünce gerçekleşirse,bunu,kendini yadsıyarak yapar .Gerçekleşen her şey kendi kavramına aykırı bir biçimde gerçekleşir.”

Fotoğrafın çok farklı kullanımları,üretim biçimleri yani söylem biçimleri vardır ama bunların bizim düşündüğümüz şekilde olmaması insanın insan olma özelliklerini paranteze alarak tüm olumsuzluklardan sıyrılmış bir fotoğraf ontolojisine varmamız olası mıdır? Yoksa fotoğrafa,onun üretim biçim ve niyetlerine,kullanım biçim ve bağlamlarına ,üreten özneye, özne oluşa, izleyen (kimine göre tüketici,kimine göre üreten)e ve bunların birbirine bağımlı olan ilişkilerine yönelik yepyeni sorular sormamız mı gerekmektedir ?

J.Baudrillard bu önermeleri doğrultusundaki fotoğrafı gerçekleştirecek özneyi –deklanşöre basacak bir insanın varlığını reddetmiyor çünkü- bilinçten bağımsız düşünüyor olmalı. İnsanın elinde bir araçla gerçekleştireceği bir eylem, bir kararı, bir karar anını gerektirir en azından. Ama o bize şöyle seslenir; “Nesnelerin görüntüsünün (çeviren nesnenin o anki bilince görünümünü görüntü diye çevirmiş ya da ben bu durumu bu şekilde açıklamak ihtiyacını duyuyorum) bir kurmacasıdır aynı zamanda; çünkü fotoğraf bir görüntü değildir,bir kurmacadır .Nesnelerin görüntüsünün kurmacasıdır. Temsilin kendisi gerçekle dayanışma içindedir. Her zaman gerçekliği sürdürmektedir. (burada gerçek insanın nesnel gerçeklikle ilişkisidir), temsille gerçeklik bir arada gider ama görüntü bu anlamda temsilin düşüyle, yokluğuyla hareket etmektedir, varlığıyla değil. Burada sadece özne değil, aynı zamanda dünyanın kendisi de harekete geçer.” Ve bu karşılıklı eyleme geçişi şöyle noktalar; “Fotoğrafta sık sık, nesnenin yok oluşundan söz ederiz. Vardı ama artık yoktur. Ama yok olan sadece nesne değildir, özne de objektifin öbür tarafında yok olur…İşte bu karşılıklı yok oluşta gerçek anlamda her ikisinin birbiriyle iletişimi, daha doğrusu transfüzyonu sağlanmış olur.” Ve bu karşıtlıkta, belki soruna,meşhur iletişimsizlik bilinmeyenine bir çözüm olasılığı ortaya çıkar, diye açıklar…

Kaynakça

Mehmet Doğan, 100 Soruda Estetik, İst., Gerçek Y.evi, 1975, s.175.

İhsan Derman, Fotoğraf ve Gerçeklik, İst., Ağaç yay., 1991, s.73

Seçil Büker, Sinema Dili Üzerine Yazılar, Ank., Dost K.evi Yay., 1985, s.32.

E.Fischer, Sanatın Gerekliliği, s.216.

Jean Baudrillard, “Sanat, Yanılsama ya da Dünyanın Otantik Yazısı”, Hayalet Gemi, sayı 29, 1996, s.49

İhsan Derman, Fotoğraf ve Gerçeklik, İst., Ağaç yay., 1991, s.73

Jean Baudrillard, Gerçeğin Yerini Alan Simülarkr’lar, Çev: O.Adanır, İzmir GSF Yay., 1992, s.2

Jean Baudrillard, “Sanat, Yanılsama ya da Dünyanın Otantik Yazısı”, Hayalet Gemi, sayı 29, 1996, s.49

Jean Baudrillard, Amerika , Ayrıntı Yayınları , İst. , s. 49-55

Jean Baudrillard, Tam Ekran, Yapı Kredi Yayınları, İst. , s. 19

NOGAYLAR

Moğolca Mangıt Kıpçaklar’ın dağılmasından sonra XIII. yüzyıldan başlayarak Asya’nın Don-Kuba ırmakları arasındaki alanda Kırım yöresinde ve Astrahan yöresinde varlığını sürdüren bir türk boyudur.Göçebe ve yerleşik bir hayat sürerlerdi.Göçebe olanlar hayvancılıkla uğraşır ve derme çatma evlerde otururlardı.Yerleşik hayat sürenler daha çok zıraatla uğraşırlar “kara öylü” denilen evlerde otururlardı.Türk ve Moğol boylarından oluşan bu birlik Altınordu prenslerden Nogay Han tarafından kuruldu.

XV. yüzyılın sonlarına doğru “Ulu Nogaylar” ve “Küçük Nogaylar” adını alan iki gruba ayrıldı.Ulu Nogaylar baş gösteren büyük kıtlık üzerine de Kırım’a gittiler.Baş buğları Bilek Bulat Mirza Han’ın önderliğindeki Küçük Nogaylar ise göçebe halde yaşadıklarından önce batıya doğru gittiler.Daha sonra Sibirya, Kafkasya ve Kuban’ı dolaştılar.Bir ara Kırım hanlarının ardından Osmanlı sultanlarının koruması altına girdiler.Günümüzde Anadolu Kuzey Kafkasya ve Romanya’da izlerine rastlanan Nogaylar’ın göçleri XVIII. yüzyılın başından XIX. yüzyılın sonlarına değin sürdü.Dağıstan Özerk Cumhuriyeti ve Azerbaycan’da 1979’da yapılan saptamalara göre genellikle sünni mezhebinden olan 60.000 kadar Nogay bulunmaktadır.

Edebiyat :Nogaylar’ın gelişmiş sözlü edebiyatı ancak XIX.yüzyılın sonlarında derlenip yazıya geçirilmeye başlandı.Petersburg Üniversitesi’nde doğu dilleri okutmanı Muhammet Osmanzade bu ürünlerden ilk örnekleri yayımlandı.

Nogayskiye i Kumukskime teksti (Nogay ve Kumuk metinleri 1883).Er Targın,Edige,Koblandı destanları kazak-kırgız.

DİĞER TÜRK DEVLETLERİ VE TOPLULUKLARI

1)- İSKİTLER(SAKALAR): MÖ. VII. yüzyılda batıya doğru göç ederek Karadeniz’in kuzeyinden

Tuna nehrine kadar uzanan topraklara yerleştiler. Batı kaynakları bu topluluğa İskitler, İranlılar ise Sakalar adını vermişlerdir. Medler, Persler, Asurlular ve Urartularla savaşmışlardır.

Anadolu, Suriye ve Mısır’a kadar akınlarda bulunmuşlardır. İskitlerin yönetici kesimi Türklerden meydana geliyordu. Yaşayış ve inanışları Türklerle aynıydı. En önemli edebiyat eserleri ALPER TUNGA DESTANI’dır.

2)- AKHUNLAR (EFTALİT) DEVLETİ: Hun soyundan gelmektedirler. Afganistan’ın batısında MS.350 yıllarında kurulan bu Türk Devleti HEFTAL isimli hükümdarından dolayı EFTALİT DEVLETİ diye de anılır.

* Akhunlar Sasani Devletinde başlayan MAZDEK İSYANI’nı bastırmakta etkili oldular. MAZDEK: Sasani Devletinde yaşayan Mazdek,kadın ve servetin ortak olması durumunda

her türlü huzursuzluğun ortadan kalkacağını savunan bir kişiydi.

* Göktürk Devleti’nin Batı Bölgelerini idare eden İSTEMI YABGU ipek yoluna egemen olmak için, Sasanilerle ortak hareket ederek Akhun Devleti’nin yıkılmasını sağladı. Akhun Devleti’nin

toprakları Sasani ve Göktürk devleti arasında paylaşıldı.

3)- BAŞKIRTLAR(BAŞKURTLAR): X. yüzyılda Itil(Volga) nehri civarında oturmakta idiler.Moğol istilası sırasında Moğol egemenliğine girdiler.

4)- SABARLAR (SİBİRLER=SABİRLER): Önceleri Hun devletinin egemenliğinde yaşayan Sibirler, VI. yüzyıl başlarında Avarların baskısıyla batıya göç ederek Ural dağlarının güney doğusuna yerleştiler.

* Sasanilerle anlaşarak, Bizans’a karşı savaştılar. Anadolu’ya akınlar yaptılar.

* Bugünkü SİBİRYA adı Sibir Türklerinden gelir.

* Avarlara yenilince Hazar Türklerine karıştılar. Hazar Devletinin asıl kitlesini oluşturdular.

5)- TÜRGEŞ DEVLETİ: I. Göktürk Devletine baglı olan Türgişler 630 yılında Göktürk devletinin yıkılmasıyla serbest kaldılar. BAGA TARKAN Türgiş Devleti’ni kurdu. Kendi adına para bastı. II. Göktürk devletinin kurulmasıyla yeniden Göktürk egemenliğine girdiler. II. Göktürklerin son dönemlerinde yeniden serbest kalan Türgişlerin başına SU-LU KAĞAN geçti.

Su-lu Kağan Emevilere karşı mücadele etti. 766 yılında Türgiş Devletine Karluklar son verdi.

6)- KARLUKLAR: II. Göktürk Devletinin yıkılmasında Basmil ve Uygurlar’la birleşerek rol oynadılar.

* Talas savaşında Çin’e karşı Arapları destekleyerek Orta Asya’nın Çinlileşmesini ve İslamiyet’in yayılmasını kolaylaştırdılar.

* İslamiyeti kabul eden ilk Türk boylarındandırlar. (İlk boy Kıpçaklar’dır.)

* İlk Müslüman Türk Devleti olan KARAHANLILAR’ın kurulmasında etkili oldular.

7)- KIRGIZLAR:

* 840 Yılında Ötügen’i alarak Uygur Devletine son verdiler.

* 1207 yılında Cengiz Han tarafından yıkılmış.Türk Kavmidir.

* Daha sonra Rusların egemenliğine girmişlerdir.

* 1916’da Ruslara karşı MİLLİ İSYAN adı verilen bir ayaklanma başlatmışlar, ancak Rus Çarı tarafından ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır.

* 1936’da Sovyetler birliğinin 15 Cumhuriyetinden biri olmuşlar, 1991’de Sovyet Rusya’nın

dağılmasıyla Bağımsız KIRGİZİSTAN DEVLETİ kurulmuştur.Başkenti BİŞKEK’dir.

8)- KİMEKLER: Batı Göktürk topluluklarındandır. İrtis ırmağı civarında yaşıyorlardı. XI. yüzyıla doğru diğer Türk topluluklarıyla kaynaşarak, yok oldular.

KARADENİZ’İN KUZEYİNDE KURULAN VE AVRUPA’YA YÜRÜYEN TÜRK TOPLULUK VE DEVLETLERİ

Bunlar Avrupa Hunları, Sabirler, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Macarlar, Peçenekler,

Kumanlar(Kıpçaklar) ve Oğuzlar(Uzlar)’dır.

1)- AVARLAR:

552 yılında Orta Asya’daki Avar İmparatorluğu’na Göktürkler son verince, batıya doğru ilerleyerek Romanya’ya giren AVARLAR merkezi MACARİSTAN olan yeni devletlerini kurdular.

* Çin kaynakları Avarlara JUAN- JUAN demektedir.

* 619 yılında tek başına, 629 yılında da Sasanilerle ortaklaşa İstanbul’u kuşattılar.

* Slav topluluklarının göç etmesine neden olarak, bunların Doğu Avrupa ve Balkanlara inmesini

sağladılar. Böylece Balkanların Slavlaşmasında etkili oldular.

* 805 yılında Franklar tarafından yıkıldılar.

2)- BULGARLAR:

Batı Hunları ve Ogur Türklerinin karışmasıyla ortaya çıkan Türk topluluğuna BULGAR denir. (Bulgar kelimesi karışmak anlamındadır.)

BÜYÜK BULGARYA DEVLETI

| |

Tuna Bulgar Kama(Volga=İtil)

Devleti Bulgar Devleti

* Karadeniz’in kuzeyinde Göktürk Devleti’nin yıkılmasıyla “Büyük Bulgarya Devleti” kuruldu. Ancak

kurucusu KUBRAT’ın ölümüyle Hazarlar tarafından yıkıldı.Bulgarların bir kısmı Tuna nehri, bir kısmı da Volga nehri kıyılarına göç etmek zorunda kaldı.

Tuna Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devleti’nin yıkılmasından sonra Tuna boylarına (Bugünkü

Bulgaristan) göç eden Bulgar Türkleri burada Tuna Bulgar Devletini kurdular.

* KURUM HAN zamanında Bizans’ı kuşattılar.(Avarlardan sonra Bizans’ı kuşatan 2. Türk kavmidir.)

* Bu bölgedeki halkın çoğu Slav olduğu için Türkler zamanla Slavlaşmaya başladılar.Barış Han zamanında Hristiyanlığı kabul ettiler.

* Daha sonra ortaya çıkan bugünkü Bulgaristan Devleti Türk değil Slav devletidir.

* Bugünkü Bulgaristan’da yaşayan Türkler, Osmanlılar zamanında Balkanlara yerleştirilen Türklerdir.

Kama Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devletinin yıkılmasından sonra Volga=İtil kıyılarına giden Bulgarlar burada Kama Bulgar Devletini kurdular.

* Hükümdarları Almış Han zamanında(X. yüzyıl) müslüman oldular.

* 1236’da Moğolların egemenliğine girdiler. Altinorda Devleti’nin parçalanmasıyla kurulan KAZAN HANLIĞI’nın esas kitlesini oluşturdular.

(Kama Bulgarlarına bugün KAZAN TÜRKLERİ denilir.)

NO 3)- HAZARLAR:

Kuzey Karadeniz ve Kafkaslar arasındaki bölgede Göktürk Devleti’nin yıkılmasıyla HAZAR KAĞANLIĞI kuruldu.

* Ticarette geliştiler.

* Hazar yöneticileri Museviliği benimsediler. Halk arasında Hristiyanlık ve müslümanlık yayılmıştı.

* Hazarlar ülkelerinde farklı dinleri içinde bulundurduklarından yüksek bir HOSGÖRÜ vardı.

4)- MACARLAR:

* Fin Ugor kavmi ile OGUR Türklerinin karışmasıyla MACAR kavmi ortaya çıkmıştır.

* 896 yılında kendi adlarını verdikleri MACARİSTAN’a gelerek devletlerini kurdular.

* X. yüzyılda Hristiyanlığın Katolik mezhebini benimsediler. (Bundan sonra Türklük özelliklerini kaybetmeye başladılar.)

* Almanların (Germenlerin) doğuya doğru yayılmasını engelleyerek, Balkan topluluklarının(Slavların) Germenleşmesini önlediler

5)- PEÇENEKLER:

* Karadeniz’in kuzeyinde Don ve Dinyesper nehirleri arasındaki bölgeye yerleştiler.

* Kiev Prensliğini yenerek, Rusların Karadeniz’e inmelerini engellediler.

* 1071 Malazgirt Savaşına Bizans ordusu içinde ücretli asker olarak katıldılar. Ancak Selçukluları kendileri gibi Türk olduklarını anlayınca Selçuklu ordusu saflarına katıldılar.

* Edirne ve Trakya’nın Marmara kıyılarına kadar olan toprakları Bizans’tan aldılar.

* İzmir Beyi ÇAKA BEY Peçeneklerle temas kurdu. Buna göre Çaka Bey Peçeneklerle birlik olarak Anadolu ve Rumeli’den İstanbul’u kuşatmak istiyordu. Ancak Bizans kurnaz bir politikayla, yine bir Türk topluluğu olan KUMANLAR’ı Peçenekler üzerine saldırtarak, Peçeneklerin dağılmasına sebep olmuştur.

6)- KUMANLAR (KIPÇAKLAR):

* Volga’yi asarak Avrupa’ya ve Balkanlara girmislerdir.

* Kipçaklarin Karadeniz’in kuzeyinde hakim olduklari topraklara “KIPÇAK BOZKIRLARI” denilmektedir.

* Macaristan’a giden Kipçaklar ROMEN devletinin kurulmasinda etkili olmuslardir.

* Kipçaklarin Oguz Türkleriyle yaptigi mücadeleler DEDE KORKUT HIKAYELERI’nin ortaya çikmasina sebep

olmustur.

* CODEX CUMANICUS(Kodeks Kumanikus); Kipçak Türk sivesi ile yazilan Latin, Fars ve Kuman dilleri

üzerine yazilmis bir sözlüktür.

7)- UZLAR (OGUZLAR):

* Tarihte türk Milletinin siyasi, kültür ve medeniyet alaninda en büyük rolü oynayan koludur.

* Oguzlara; Bizanslilar UZ, Ruslar TORKI veya TORK, Araplar GUZ demislerdir.

* 24 Oguz Boyu vardir.

* Hazar denizinin kuzeyinden bir kolu “UZ” adi ile Avrupa ve Balkanlara göç etti.

* Balkanlara gelen UZLAR Bizans ordusunu ve Bulgarlari yendi. Ancak Peçenek akinlari, soguklar,

salgin hastaliklar yüzünden dagilip yok oldular.

* Uzlarin bir kismi Malazgirt Savasi sirasinda Bizans Ordusu saflarindan, Selçuklu Ordusuna geçtiler.

KARADENIZ’IN KUZEYINDEN AVRUPAYA YAPILAN TÜRK GÖÇLERININ

SONUÇLARI:

Avrupa Hunlari, Bulgar, Avar, Macar, Peçenek, Kuman ve Uz Türklerinin Avrupa’ya yaptigi göçler olumlu

sonuçlar getirmedi. Bu Türkler Avrupa’daki diger halklar arasinda silinip gittiler.

SEBEPLER:

1)- Hiristiyanlik dinine girmeleri, onlari Türklük özelliklerinden ayirdi.

2)- Anayurttan gelen göçlerle beslenemediler, bu yüzden kalabalik Slav topluluklari içinde milli

benliklerini kaybederek eridiler.

NOT:Türklerin Avrupa’da kurdugu yukarda saydigimiz devletler, Avrupada sonradan

meydana gelen bir çok olayi sebep ve sonuçlariyla etkilemislerdir. Bugünkü

Avrupa’nin siyasi ve etnik yapisini büyük ölçüde bu Türk Devletleri etkilemislerdir.

Romanın baş kahramanı Ahmet Cemil, Mülkiye Mektebi`nin son sınıfına geçtiği yıl babası ölür. Bunun üzerine annesinin ve kız kardeşi İkbal`in geçimini sağlamak onun üzerine düşer.
Okul sıralarından beri edebiyata aşırı tutkusu vardır. Askerî Rüştiye`den bu yana en yakın arkadaşı olan Hüseyin Nazmi`nin de teşvik, yardım ve tavsiyeleriyle; kendi gayretiyle öğrenmiş olduğu iyi Fransızcasıyla çevirilere başlar. Bu işi yeterli görmemesi üzerine ek işler arar ve “Mir`-at-ı Şuûn” adlı bir gazetede iş bulur. Bu gazeteye girebilmek kendisini çok mutlu etmiştir.
Daha sonra bir ek iş daha bulur ve akşamları zengin bir ailenin çocuğuna ders vermeye başlar. Artık evlerinin geçimi düzene girer, hatta ona göre zengin olmaya başlarlar.
Ahmet Cemil`in en büyük hayellerinden biri, edebiyat dünyasında çok iyi tanınan, ünlü bir yazar olmaktır. Bu konuda bir sürü hayal kurar. Bu hayellerine bağlı olarak kafasında, kendisini ünlü yapabilecek bir eser şekillendirmeye başlar.
Bu arada, gazetede saydığı, sevdiği kişilerden biri olan Ahmet Şevki Efendi, yine çalıştığı gazetenin sahibi olan Tevfik Efendi`nin, oğlu Vehbi`ye bir eş aradığını söyler. Ahmet Cemil kız kardeşini vereceği bu adamın durumunu yeterince araştırmadığı halde, yapılan görüşmeler sonucunda anlaşmaya varılır ve İkbal, Vehbi ile evlendirilir. Ahmet Cemil, kardeşinin evlenmesinden dolayı bir sıkıntı duyar ve eniştesine bir türlü ısınamaz.
Ahmet Cemil bir gün en yakın arkadaşı Hüseyin Nazmi`nin uzun süredir görmediği kız kardeşi Lâmiâ ile karşılaşır ve ona âşık olduğunu anlar. Bu olay onu eserine yoğunlaştırır ve bir an önce bitirme isteği doğurur.
Bu sırada, gazete sahibi Tevfik Efendi felç olur. Bunun üzerine oğlu, aynı zamanda Ahmet Cemil`in eniştesi, Vehbi gazeteye gelir ve yönetimi ele alır.
Ahmet Cemil ve arkadaşları önceleri korkmalarına rağmen, bir müddet sonra Ahmet Cemil bundan memnun olmaya, hatta eniştesine sevgi duymaya başlar. Artık Ahmet Cemil baş yazar ve bir miktar para vererek gazeteye yeni makineler alınmasını sağlamış küçük bir ortak olmuştur.
Birgün Ahmet Cemil eserini bitirmeyi başarır. Arkadaşı Hüseyin Nazmi`nin evinde yapılacak ve devrin önemli ediplerinin de hazır bulunacağı bir partide eserin okunmasına karar verilir. Nihayet o gün Ahmet Cemil eserini okur ve herkes tarafından beğenilir. Orada bulunanların hepsi kendisini tebrik eder. Hatta Lâmiâ bile bir fırsatını bulup, gizlice, eserin sonuna “Tebrik ederim …..” yazar ve Ahmet Cemil de bunun farkına vararak mutlu olur.
Bu mutluluk içinde yaşarken, bir gün annesi ona eniştesi hakkında hoş olmayan şeyler anlatır. Artık eniştesinin kötü bir insan olduğunun iyice farkındadır. Birgün bir gazetede, onu kıskanan ve kendisine hep düşman olan kötü arkadaşı Râci tarafından yazılmış, kendisini ve eserini yerden yere vuran bir yazı çıkar. Bunun gazetesini kötü yönde etkileyeceğini düşünen eniştesi, baş yazarlığı başka birisine verir ve Ahmet Cemil ile araları iyice açılır. Bir akşam evde bu konuda çıkan bir tartışmada eniştesi, hamile karısı İkbal`in karnına tekme atar. Bunun üzerine bebek düşer ve İkbal de ölür.
Bir süre sonra Hüseyin Nazmi`den, Lâmiâ`yı bir subaya verdiklerini ve Lâmiâ`nın da bunu istediğini öğrenir.
Artık Ahmet Cemil`in hayatta sarılabileceği hiçbir umudu kalmamış, annesi hariç herşeyini kaybetmiştir. Her zaman hayallerinin esiri olduğu için kendisine kızar, edebiyatla ilgi herşeyden tiksinir hale gelir ve eserini yakar.
O andan itibaren, kendisine bütün bu acıları yaşatan bu şehirde yaşayamayacağını anlar ve Osmanlı`nın uzak bir vilayetine gitmek üzere annesiyle birlikte İstanbul`u terkederler…

http://www.yazilisorulari.org/11-sinif-turk-dili-ve-edebiyat-dersi-yazili-ve-sinav-sorulari/2296-2009-2010-turk-dili-ve-edebiyati-dersi-11-sinif-1-donem-1-yazili-sorulari.html

LİSE 3 1.DÖENM 1.EDEBİYAT YAZILI SORULARI

ONDOKUZUNCU ASIR
“14. BEYİT: Ne vakitlerin uğurluluğu ne burçların uğursuzluğu (astroloji, müneccimlik) kaldı; ne de remil, kehanet, cifir (gibi gaipten haber verme işleri)
22.BEYİT: Ne Ahmet Mehmet’in esiridir ne de Mehmet Ahmet’in velisi. Kanun hükümleri eşitlik temeli üzerine kurulmuştur.
25. BEYİT: Zaman ilerleme, yükselme zamanı; dünya, bilim dünyasıdır. Toplumların sonsuza kadar yaşamasını, devamını sağlamak cehalet ile mümkün olur mu?”
1. Yukarıdaki metnin konusu nedir ? Belirtiniz.
2. Yukarıdaki metinden çıkarılacak en kapsamlı yargı nedir?
3. Türk Edebiyatında “Noktalama İşaretleri” ilk defa ne zaman hangi eserde ve hangi edebiyatçı tarafından kullanılmıştır?
4. Tanzimat Edebiyatı ile beraber edebiyatımıza giren edebi türler nelerdir? İsimlerini yazınız.
5. Tanzimat Edebiyatının 1. ve 2. dönemlerinin sanata bakışları bakımından olan farklarını açıklayınız.
6. Türk Edebiyatının ana dönemlerini şema halinde gösteriniz .
7. Aynı konuyu ele alan bir tarihi metinle edebi metin arasındaki temel fark hangi noktadadır? Belirtiniz.
8. Bir edebi eser, toplumun hangi hayat, yaşamsal yönlerinden etkilenir? Belirtiniz.
9. “Yenileşme” kelimesinin sizde oluşturduğu çağrışımı birkaç cümle ile ifade ediniz
10. Tanzimat Dönemi sanatçılarından üç tanesini yazınız.
Not: Her soru 10 puan, toplam 100 puan, süre 40 dakikadır.
Sinan Avcı
Ders Öğretmeni
CEVAPLAR
1. Konu: Geçmişin artık geçmişte kaldığı, yenileşmenin gerçekleştiği, esaretin kalkıp eşitliğin geldiği, bilimde ve her alanda gelişmenin, ilerlemenin olduğu.
2. Yenileşme ve gelişme.
3. Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı (Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı) zamanında Şair Evlenmesi adlı eserde Şinasi tarafından kullanılmıştır.
4. Makale, roman, hikaye.
5. Birinci dönem sanatçıları “Sanat toplum içindir.”, ikinci dönem sanatçıları ise “Sanat sanat içindir.” anlayışında idiler.
6. a) İslamiyet Öncesi Türk Edebiyatı
b) İslamiyet Etkisindeki Türk Edebiyatı
c) Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı
7. Tarihi metinlerdeki unsurlar (Olay – Kişiler- Zaman – Mekan) değiştirilemezler; ama edebi metinlerdeki unsurlar (Olay – Kişiler- Zaman – Mekan) değiştirilebilir.
8. Siyasi Hayat – Kültürel Hayat – Düşünce Hayatı
9. Eskinin modernize edilmesidir.
10. Şinasi -Ziya Paşa – Namık Kemal

LİSE ÖĞRENCİLERİNE YARAR DİYE DÜŞÜNDÜM.BENZER SORULAR ÇIKAR HEMEN HEMEN

DİL VE ANLATIM DERSİ 1. DÖNEM 1. YAZILISI
SORULAR: (A GRUBU)
S.1. Çoklu zekâ ile ilgili aşağıdaki bilgilerden hangisi yanlıştır?
a. Zekâ sayısal olarak hesaplanmaz b. Zekâ çok yönlüdür
c. Zekâ değişmez d. Zekâ geliştirilebilir
e. Her insan kendi zekâsını geliştirebilir
S.2. “Bu zekâ türüne sahip insanlar; kelime oyunlarını sever, iyi bir kelime dağarcığı vardır, hitabeti iyidir.”
Yukarıda verilen bilgilerde bahsedilen zekâ türü aşağıdakilerden hangisidir?
a. Sözel- dilsel zekâ b. Sözel- içsel zekâ
c. Sayısal zekâ d. Mantıksal- matematiksel zekâ
e. İçsel zekâ
S.3.
“Yetti bî-kesliğim ol gâyete kim çevremde
Kimse yok çizgine girdâb-ı belâdan gayrı”
(Kimsesizliğim o dereceye vardı ki çevremde bela girdabından başka dönen kimse yok.)
Yukarıdaki şiirin teması aşağıdakilerden hangisidir?
a. Çaresizlik b. Hasret c. Aşk d. Yalnızlık e. Bıkkınlık
S.4. Aşağıdakilerden hangisi öznel bir yargı değildir?
a. Yazarın eserinde örnekler kullanması esere ayrı bir tat vermiş
b. Yazar, açık ve anlaşılır bir dil kullanmış
c. Kimi yazarların romanlarda yerel dil kullanmasını hoş karşılamıyorum
d. Yazar öncelikle üsluba değil eserin konusuna önem vermeli
e. Roman kahramanları gerçekçi olsaydı eser daha çok beğeni toplardı

S.5. Aşağıdaki cümlelerden hangisi tartışılamaz?
a. Hikâye, gerçeği anlattığı sürece sanat sayılır.
b. Roman, Tanzimat döneminde edebiyatımıza giren bir türdür.
c. Halk Hikâyeleri edebiyat ürünü sayılmaz sanırım.
d. Şiir sadece duyguları ifade etmelidir.
e. Tiyatro halktan insanları konu edinse daha kalıcı olacak.
S.6. “Bir şeyi bilmek kadar o bilgiyi doğru sunabilmek de önemlidir.” Cümlesinin ne anlama geldiğini açıklayınız.
S.7. Tartışmanın olmadığı bir hayat nasıl olurdu? Düşüncelerinizi yazınız.
S.8. “Münazara, açık oturum, panel, bilgi şöleni, forum.”gibi tartışma türlerinin ortak yönlerinden ikisini nedir?
S.9. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin yazılış amacı ve hedef kitlesi nedir?
S.10.
“Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.”
Şiirde şairin işlediği temayı ve duyguyu yazınız.
Aşağıdaki boş bırakılan yeri doğru bir şekilde doldurunuz.
S.11. “Bir sunum yaparken……………………………………………gibi teknolojik araçlardan yararlanırız.”
S.12. “Doğrular, düşüncelerin çarpışmasıyla ortaya çıkar, sözü………………….’nın önemini belirtmek için söylenmiştir.
S.13. “Anlatımda kaynaklara başvurulmuş olması anlatımı en çok…………………..yönüyle etkiler.”
S.14. “Metni ve anlatımı sınırlandırmak ve metinle ilgili ipucu vermek için metne………………..konur.”
S.15. “Kişisel duygu ve düşüncelerin ifade edildiği anlatıma………………………………………..denir.”
Aşağıda verilen cümlelerin doğru mu yanlış mı olduğunu söyleyiniz.
S.16. “Bilimsel bir tartışma, tezlerin ve düşüncelerin bir araya gelip çatışması, bu düşüncelerin çürütülmesi için yapılır.”
( ) Doğru ( ) Yanlış
S.17. “Bilimsel yazılarda kişisel görüşler bilimselliğin kanıtı değildir.”
( ) Doğru ( ) Yanlış
S.18.
Kromozom yapısı dolayısıyla genetik özellikleri bakımından karakteristik canlı varlıkların ilerde çoğaltılmak üzere korunması için rezerv olarak ayrılmalarını ifade eden bir terimdir.
“Yukarıdaki parça bu bilimle ilgilenenlerin duygularını etkilemek için yazılmıştır.” ( ) Doğru ( ) Yanlış
S.19. “Açık ve anlaşılır anlatımlarda süslü sözlere yer verilir.” ( ) Doğru ( ) Yanlış
S.20. “Üslup, amaca ve alıcıya göre değir.” ( ) Doğru ( ) Yanlış
NOT: Her sorunun puanı sorunun yanında yazılı olup tüm sorular toplan 100 puandır. BAŞARILAR DİLERİ

Hermann Hesse / Alman Edebiyatı / Roman / Yapı Kredi Yayınları

Hesse, 1943 yılında, tüm dünyanın savaş cehennemini yaşadığı sırada yazdığı Boncuk Oyunu’nda, doğu ve batı felsefesinin kusursuz bir bileşiminden oluşan yeni ve ütopik bir dünya düzeni sunar okura. Sanat ve bilimde disiplinler arası bir uyum üzerine kurulu, düş ve düşün gücünün ürünü fütüristik bir oyun olan Boncuk Oyunu, bu yeni düzenin simgesidir.

Bu kitabı doğu seyyahlarına, batının toplumsal dayatmalarına karşı doğunun bireysel özgürlüğünü yüceltenlere, toplumsal ahlakın bireyin iç ahlakını yok ettiğine inananlara adar. Yeni dünya düzenini bireysellik üzerine temellendirir: Tanrı senin içindedir, kavramlarda ve kitaplarda değil. Gerçek yaşanır, öğretilmez…

Hesse’nin Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmasında büyük payı olan bir başyapıt Boncuk Oyunu…

Türkler onuncu yüzyıldan itibaren kitleler halinde İslamiyet’i kabul etmeye başlamışlardır. İslam kültürünün etkisiyle yavaşa yavaş yeni bir edebiyat ortaya çıkmıştır. Kendine özgü nitelikleri ve kurallarıyla “Divan Edebiyatı” adını verdiğimiz dönemin oluşumu 13.. yüzyıla kadar gelir. Daha sonra bu edebiyat anlayışı 19.yüzyıla kadar etkin bir şekilde varlığını sürdürür.

Diğer yandan, İslamiyet’ten önceki “Sözlü Edebiyat Dönemi”, İslam kültürünün etkisiyle içeriğinde küçük değişimlere uğrayarak “Halk Edebiyatı” adıyla gelişimini sürdürür. Yani, bir anlamda “Halk Edebiyatı” dediğimiz edebiyat, İslamiyet’ten önceki edebiyatımızın İslam uygarlığı altındaki yeni biçimlenişidir. Oysa “Divan Edebiyatı” tamamen dinin etkisiyle şekillenmiş bir edebiyattır.

Türklerin Müslüman olduğunu kabul ettiğimiz 10.yüzyılla, Divan edebiyatının başlangıcı olarak kabul edilen 13. yüzyıl arasında İslamiyet’in etkisi altında verilmiş olan, bir anlamda geçiş dönemi ürünlerimiz sayılan eserler yer almaktadır.

İLK İSLAMİ ÜRÜNLER

KUTADGU BİLİG: Eserin adı “mutluluk veren bilgi” anlamına gelir. Yazarı, Yusuf Has Hacip’tir. Karahanlılar zamanında (XI. yüzyıl-1070) yazılmış, ideal bir devlet yönetiminin nasıl olması gerektiği üzerinde durulmuştur. Esrin dilinde henüz Arapça ve Farsça etkisi yoktur. Birimi beyit, ölçüsü aruz, kalıbı fe u lün/fe u lün /fe ul’dür. Bilinen üç nüshası, bugün Fergana, Viyana ve Mısır’da bulunmaktadır.

DİVAN Ü LUGAT-İT TÜRK: Eserin adı, “Türk Dili’nin toplu(genel) Sözlüğü” anlamına gelir. Adından da anlaşılacağı gibi, eser bir sözlüktür; Araplara Türkçe’yi öğretmek amacıyla yazılmıştır. Bundan dolayı, Türkçe’nin Arapça karşısında savunulduğu bir eser olarak değerlendirilir. Eserde Türkçe sözcüklerin anlamları Arapça’yla açıklanmakta ve her maddeden sonra birtakım Türkçe metinler örnek olarak verilmektedir. Kaşgarlı Mahmut tarafından XI. yüzyılda yazılan eserin asıl önemi de, işte bu derleme Türkçe metinlerden ileri gelmektedir. Eserine bir de Türk illerinin haritasını koyan Kaşgarlı Mahmut, Türkçe sözcüklerin açıklamalarını yaparken dört yüze yakın dörtlükten oluşan şiirlerle atasözlerini (sav) örnek olarak verir. Divan-ı Lügat-it Türk, Türk dilinin ana eseri, Türk edebiyatının ve folklörünün bir hazinesi olarak kabul edilmektedir.

Edebiyatımızda aruz ölçüsünün ilk kullanıldığı eser olarak kabul edilmektedir. Eserde adaleti, aklı, saadeti ve devleti temsil eden dört kahramanın çevresinde gelişen olaylarla yazar, devlet idaresinin ve sosyal düzenin nasıl olması gerektiğini anlatır. Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olan eserde 7500 civarında Türkçe sözcük Arapça olarak açıklanmıştır. Ayrıca Türk boylarının dilleri ve Türk illeri hakkında bilgi verir.

ATABETÜ’L-HAKAYIK: 12. yüzyılda Edip Ahmet tarafından aruz ölçüsü (Şehname) vezni) ve dörtlüklerle yazılmıştır. Eserin adı “Hakikatler Basamağı” anlamındadır. Hakaniye Türkçesiyle yazılmış olan eserde, bilginin fayydası, cehaletin zararları, cömertlik, cimrilik, iyi ve kötü huylar anlatılarak halka yararlı olmak amacı güdülmüştür. Dini-ahlaki bir eserdir. Edip Ahmet’in bu eseri yazarken Kutadgu Bilig’den etkilendiği bilinmektedir.

DİVAN-I HİKMET: 12. yüzylda Ahmet Yesevi tarafından dörtlüklerle ve hece ölçüsüyle yazılmış dini, tasavvufi ve öğretici bir eserdir. Dörtlüklerin her birine “hikmet” adı verilmiş ve bu hikmetler Orta Asya ve Anadolu’da yayılarak halkı derinden etkilemiştir. Yesevilik tarikatının da kurcusu olan Ahmet Yesevi daha sonra Anadolu’da kurulan pek çok tarikata kaynak olmuştur.

Orta Asya ve Türk boylarının bulunduğu bölgelerde yüzyıllarca sevilerek okunan “Bakırgan Kitabı”nın yazarı olan Süleyman Ata da, Ahmet Yesevi’nin haleflerinden biridir.Onun eseri de dini, tasavvufi ve öğretici şiirlerden oluşmaktadır.

DEDE KORKUT HİKAYELERİ: Oğuz Türklerinin Rum, Abaza ve Gürcülerle yaptıkları savaşlara ait destani hikayelerdir. Halk arasında söylene söylene 14.yüzyılda son şeklini almış ve 15. ve 16. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Hikayelerin yazarı belli değildir. Dede Korkut hikayeleri on iki hikaye ile bir önsözden oluşmaktadır. Destan geleneğinden halk öykücülüğüne geçiş dönemi ürünleridir. Hikayelerde olaylar nesir, kahramanların duygu ve düşünceleri nazımla dile getirilmiştir. Arı bir dil kullanılmış, olağanüstü olaylar yer verilmiştir

Türkçenin canlı ve doğal anlatım güzelliğini gösteren hikayelerde ses tekrarları da sıkça yer almaktadır.

Dede Korkut hikayelerinin tek ve tam nüshası Almanya’da Dresden Kütüphanesi’ndedir.

DÎVÂN EDEBİYÂTININ ANA MAZMUNLARI

Divan edebiyatımız kimilerine göre klasik edebiyat, kimilerine göre eski edebiyat diye nitelendirilir.biz nitelendirmelerin üzerinde durmayacağız. Asıl amacımız Divan Edebiyatının muhtevasını öğrenmektir. Divan Edebiyatımızın konusu geleneğin tespit ettiği değişmez yönleriyle ortaya çıkan aşktır. Aşk işlenmesi zorunlu olan bir konudur. Yani şair ister aşık olsun ister olmasın tanınmak istiyorsa mutlaka bunu işlemesi gerekir. Nasıl ki hayatta içkinin damlasını ağzına koymamış bir kimse, şiirlerinde bahsediyorsa meyhanenin güzelliğini anlatıyorsa. İşte bu, divan geleneğinin getirdiği zorunlu bir durumdur. Şair aşktan yabancı kalmaması ve aşkı kendine mihver yapması, kendini muhakkak aşık pozisyonunda göstermesi divan edebiyatında uyulması gereken bir şarttır. Divan Edebiyatında eline kalem alan genç, yaşlı, aşkı hiç tatmayanı, kadın-erkek, hükümdar, sadrazam kim olursa olsun aşk konusunu işlemek zorundadır. Aşkta işlenen sevgili ise tek tiptir. Bu sevgili tipi değişmez. Aşk konusunda söylemek istediğimiz; Divan Edebiyatı aşk merkezli kurulmuştur. Öyle ki aşk temi kaldırılacak olsa divanlar boşalır. geriye küçük bölümler kalır diyebiliriz.

Divan Edebiyatında Sevgilinin Şekli Özellikleri, Tipi;

Divan Edebiyatı aşk, sevgili( Maşuk), seven ( Aşık) ve rakip arasında gelişen bir hadisedir. sevgili genelde güzelliğiyle kaprisiyle aşığa hüküm eder durumdadır. Hüküm ve iradeyi elinde tutan sevgili ( maşuk) aşık için daima bir sultan, hükümdar veya sahip sıfatındadır. Aşk ise onun karşısında bir kul, köle veya Geda durumundadır. Konum farkı aynı kalmak şartıyla aşık, aşk derdiyle yatan bir hasta, sevgili ise dermanı kendinde bulunduran bir tabiptir. Veya aşık kendini maşukun zülüm ve kahrına bir kurban, onun öldürücü elinde bir şehit olarak tasavvur eder. Aşığına eziyet, cefa, naz, kahredici ilgisizlik ve vefasızlık divan şiirindeki sevgilinin değişmez özellikleridir. Aşık ise bunlara isyan etmeden kabullenen her cefayı bir lütuf gibi karşılan, aşkın yüksek bir ruh ve tevekkül terbiyesine ermiş bir aşık imajını verir. Bütün eziyet ve cefalara rağmen sevgiliden vazgeçmez.

Gehi visalini anıp gehi firakını nabi.

Ne yardan geçe bildik ne ihtiyar edebildik.

Aşkta en korkulan ise sevgilinin eziyet ve cefadan vazgeçmesidir. Bu onun aşıktan yüz çevirmesi ve artık her şeyin her ümidin bitmesi demektir. Sevgilinin etrafındaki diğer aşıklar ise rakiptir. Rakipler yüzünden aşık, sevgilini karşısında gözden düşeceğinden korkar. Aşkın diğer halleri gibi kıskançlıkta tek taraflıdır. Kıskanan sadece aşıktır. Sevgilinin aşık’ı kıskanması asla söz konusu değildir. Aşığını mesut etmemek isteyen ondan ayrı kaldığında göz yaşı döken veyahut onunla birlikte sevincini paylaşan bir sevgili tipi Divan Edebiyatında yoktur.

Aşık bütün ıstırap ve şikayetlerine rağmen aşkın terbiye edici tesirinden zevk duyar.

Bela budur ki alıştı belalarınla gönül.

Gamında gelsin dikbais-i meserret olur.

Sevgilinin Fiziki Özellikleri:

Sevgilinin güzelliği Büt ve Cennet Hurisi gibi sıfatlar yanında Afet, Belay-ı Hüsn gibi isimlerle anılır. Sevgilinin özellikleri de gelenek tarafından belirlenmiştir. Şairler bu geleneği elverdiği çerçevede onların güzelliğini anlatırlar. Sevgili de bütün hususiyetleri kendinde toplayarak tek bir güzel afet özelliğine girer. Gelenek sevgilinin güzel tipini boyundan, saçlarından, gözünden, kaşından dudaklarına kadar bütün özelliklerini tespit etmiştir. İşlenişini ise şairler yapmıştır. Gelenekte sevgilinin boyu selvi ağacı gibi uzun, bir oyana bir bu yana sallanarak yürüyen ince belli ( Muy) uzun ve siyah saçlı ( asla sarışın ve kumral yok) yanakları gül gibi kırmızı, ayva tüylü ( Hal) bakışları, kılıç gibi keskin ( gamze) ok gibi yaralayıcı, bazen bakışları sevgiliyi öldürür. Kaşları oku atan birer yay, kirpikleri oktur. Daima sıhhatli yaşı civanlıktan öteye gitmez, ızdırap ve hüzün bilmez bir yapıdadır. Divan Edebiyatında maşuk, birkaç örnek dışında sevgilinin ölmesi söz konusu değildir. Bunun yanında aşık henüz olmamış bir tasavvur şeklinde kendi ölümünü söyler. Hatta kendi mezarından bahseder. Bu arada koku duygusu ile ilgili olarak da onun saçlarının misk kokusundan bahsedilir. Uzun boylu ve ince belli oluşunun yanında büst kısmı ön plana çıkar. Yanakları, alnı, saçı,kaşı, göz, kirpik, ağız, dudak, çene, dış hat, ben ve gerdan gibi unsurlar olarak sevgilini oluşturur. Divan Edebiyatı gül sevilen ile bülbül seven ve diken ( Rakip) mazmunları etrafında gelişmiş bir edebiyattır.

EDEBİYAT VE GERÇEKLİK

Gerçeklik: nesnel olarak var olan her şeydir.çevremiz, yaşadıklarımız, tanık olduğumuz olaylar, bütün maddi evren….Bu duruma doğal gerçeklik denir.

Edebiyatta gerçeklik:

1. Edebiyat eserindeki içeriğin gerçeklikle bağı vardır. Eseri oluşturan yazar ya da şair belli bir toplumsal gerçeklik içinde yaşamaktadır ve eserinde gerçekliği şöyle ya da böyle yansıtır.

2. Edebiyat eseri, yazıldıktan sonra da toplumsal gerçeklik içinde yer alır. Sonuçta o eseri okuyanlar belli bir toplumsal gerçeklik içinde bulunduğuna göre eserin gerçeklikle bağı başka bir biçimde sürmektedir. Kısacası yazmak da gerçeklikle ilişki kurmanın bir yoludur.

Yazar içinde yaşadığı gerçekten yola çıkarak eserini oluşturur. Ancak yaşanan doğal gerçeklik olduğu gibi değil, edebiyatın kuralları içinde esere yansır. Yani sanatçı doğal gerçekliği konu olarak ele alıp yeni bir gerçeklik içinde tekrar şekillendirir. KURGULAR. Buna edebi gerçeklik denir.
Sanat; nesnel, gerçek dünyanın öznel tasarımıdır. Bu durumda gerçeklikten yararlanmaları yönüyle, bilimle sanatın ayrı olmadığını , yalnızca yöntemlerinin farklı olduğunu söyleyebiliriz.
Edebiyat insana özgü özellikleri, kurmacanın dünyasında dile getirir.
Edebi metnin konusu; doğa ile ilişki halindeki en geniş anlamıyla duyan, düşünen, tasarlayan, yaşayan insandır. Dolayısıyla edebi metinlerde insanla ilgili her konu işlenebilir.
Bilim de sanat da aynı gerçeklikle uğraşır. Sanat , gerçekliği insana özgü özelliklerden hareketle değiştirerek yeniden oluşturur, bilim ise açıklar.
Edebi metin yazılırken dönemin özelliklerinden ve o dönemdeki her türlü gerçeklikten yararlanılır. Ancak bu yararlanma, bilimin gerçeklikten yararlanmasından farklıdır.
Sanat gerçekliği değiştirip, dönüştürüp, yorumlayıp, yeniden yaratır.
Edebi metinlerde; dönemin ilmi, felsefi, teknik ve sosyal alandaki verileri, siyasi tartışmaları kurmacanın olanaklarıyla işlenir.
Gazete haberi, tıbbi makale, sözleşme….gibi metinler gerçekliği doğrudan doğruya ifade eder. Roman, öykü, şiir gibi türler ise doğal gerçekliği edebi öğelerle birleştirerek KURMACA GERÇEKLİK haline getirir.
Sanat eserleri de edebiyat eserleri gibi kurmacadır.
SANAT

İŞİTSEL (FONETİK SANATLAR)
Müzik, edebiyat

GÖRSEL (PLASTİK ) SANATLAR
Mimari, heykel, resim, hat

DRAMATİK (RİTMİK) SANATLAR
Tiyatro, dans, sinema, bale, opera

(1847-1914) Şâir ve yazar. İstanbul’da doğdu. Recâi Efendi’nin oğlu. Beyazıt Rüştiyesi ile Mekteb-i Irfan’da okuduktan sonra Harbiye İdâdîsi’ne girdi (1858). Sağlık bakımından uygun olmadığı için okuldan ayrılıp, Hariciye Nezareti Mektubî Kalemi’ne me­mur oldu (1862). Namık Kemal ile tanışıp Tasvir-i Efkâr’da yazmaya başladı 1867′de aynı gazeteyi devraldı. 1877′de Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Öğretmenlik ve ba­kanlık, Ayan azâlığı yaptı. İstanbul’da öldü. Küçüksu Mezarlığı’na gömüldü.
Tanzimat dönemi sanatçılarındandir. Şiir, hikaye, ro­man, piyes ve tenkit yazıları yazmıştır. Sanat sanat İçindir prensibine bağlı olarak tabiat, sevgi, Ölüm temalarını işle­yen şiirler yazdı. Batılı edebiyatın doğmasına zemin hazırla­dı.

Şiir kitapları: 1. Nağme-i Seher (1871), 2. Yadigâr-ı Şebâb (1873), 3. Zemzeme (Üç cilt, 1883-1885), 4. Nijad Ekrem (Şiir­ler, hatıralar, 1911).

Roman: Araba Sevdası (1896, 1940, 1963).

Hikâyeler: 1. Muhsin Bey yahut Şairliğin Hazin Bir Netîcesl (1889), 2. Şemsâ (1895).

Piyesleri: 1. Afife Anjelik (1870), 2. Vuslat yahut Süreksiz Sevinç (1874), 3. Çok Bilen Çok Yanılır (1914,1941,1970).

Diğer eserleri: 1.Tâlim-i Ede­biyat (Edebiyat bilgileri, 1872,1882), 2. Takdir-I Elhan (Tenkid, 1886), 3 Atala (Chateaubriand’dan tere. 1871), 4. Meprlzon Tercümesi (1875, S. Peltico’dan), 5. Nâçiz (Fransızca’­dan manzum ve mensur tercümeler, 1885), 6. Kudemâdan Birkaç Şâir (1888), 7. Tefekkür (1888)

Rönesans’ın Nedenleri

Orta Çağ’ın sonlarından itibaren kültür ve sanattaki ilerlemelerin XV. ve XVI. yüzyılda olgunlaşması.

Yeni Çağ’ın başlarında bulunan matbaa sayesinde yeni buluş ve düşüncelerin tüm Avrupa’ya yayılması.

Coğrafi Keşifler ile birlikte dünyayı tanıyan Avrupa’da sanattan ve edebiyattan büyük zevk alan bir sınıfın doğması.

Bu dönemde birçok dahi insanın yetişmesi.

Rönesans

Rönesans, coğrafi konumu itibariyle Doğu ve Batı uygarlıklarına yakın ve İslam kültüründen etkilenmeye elverişli olan İtalya’da doğdu.

Rönesans’ın İtalya’da Doğması’nın Sebepleri :

Coğrafi Keşifler sonucunda İtalyan şehirlerinin zenginleşmesi ile İtalyan ekonomisinin ilerlemesi.

İtalya’nın Orta Çağ’dan itibaren siyasi birlikten yoksun bağımsız şehir devletlerinden oluşması ile özgür düşünce ortamının bulunması.

İtalya’nın eski Roma Uygarlığı’nın kültürel mirasçısı olması.

İstanbul’un fethi ile İstanbul’da bulunan bilim adamlarının İtalya’ya kaçması.

İtalya’da Yetişen Rönesans Öncüleri:

Resimde Giotto, Rafaello ve Leonardo da Vinci; heykelde Donatello, Giberti ve Michelangelo mimarlıkta Brunellesci, Bramente ve Michelangelo.

Rönesans’ın Sonuçları

İtalya’da başlayan Rönesans hızla bütün Avrupa’ya yayıldı.

Fransa’da; Villar, Ronsard, Rable ve Montaigne; Almanya’da Erasmus ve Dürer; İngiltere’de Sheakspear gibi ünlü sanatçılar yetişti.

Skolastik düşünce yerini pozitif düşünceye bıraktı.

Bilimdeki gelişmeler teknik gelişmelere ortam hazırladı, bu durum Sanayi Devrimi’nin nedenlerinden birini oluşturdu. Bilimin ön planda olduğu hür düşünce yayılmaya başladı.

Skolastik düşünce ortadan kalkarken kiliseye olan güven de azaldı. Bu durum Reform’un başlamasında etkili oldu.

Edebiyat ve sanattan zevk alan üstün bir tabaka ile bunlardan zevk almayan yoksul halk kitlesi gibi iki sınıf ortaya çıktı.

Hayatı
1943 yılında İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimimi İzmir’de tamamladı. 1963’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girdi. 1967’de Atatürk üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’ne asisitan olarak girdi. Kars’tan derlediği metinlere dayanarak hazırladığı “Kars İli Ağızları – Ses Bilgisi” adlı teziyle 1971’de “doktor” ünvanını aldı.

1976 Haziran’ı ile 1977 Ağustos’u arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin Seattle şehrinde Üniversity of Washington’da misafir araştırıcı olarak bulundu. 1979 yılında “Kutadgu Bilig’de Fiil” adlı teziyle doçent oldu.1983’te ek görevli Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün başkanlığına getirildi. 1986’da Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Faktültesi’ne profesör olarak tayin edildi ve bu fakültenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kurdu.

1992’de Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü kurulunca bu bölümün başkanlığına getirildi. Hacettepe Üniversitesi’nde Yeni Türk Edebiyatı profesörü olarak görev yapan Bilge Ercilasun’la evlidir; iki çocuğu vardır. Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un Türk dili, edebiyatı, Çağdaş Türk Lehçe ve şiveleri konusunda pek çok eseri ve kalesi bulunmaktadır.

Eserleri

Arpaçay Köylerinden Derlemeler (1976)
Bugünkü Türk Alfabeleri (1977)
Kars İli Ağızları-Ses Bilgisi (1983)
Kutadgu Bilig Grameri-Fiil (1984)
Dilde Birlik (1984)
Uygur Halk Masalları (Şekür Turan’la, 1989)
Türk Dili ve Kompozisyon Bilgileri (Ortak, 1989)
Moğolistan ve Çin Günlüğü (1991)
Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü (1992)
Türk Dünyası Üzerine İncelemeler (1993)


Bedava İlan Verme