Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

VATANDAŞLIK

HUKUK: Sosyal hayatı düzenleyen maddi müeyyideleri olan kamu kudreti ile desteklenmiş kurallar bütünüdür.
Din, Ahlak ve görgü kuralları manevidir, hukuk kuralları maddi müeyyidelidir.(uyulması zorunludur)

Müsbet Hukuk:Ülkede belli bir zamanda yürürlükte bulunan bütün kurallardır.(pozitif hukuk)
Mevzu Hukuk: Yetkili bir makam tarafından konulmuş olan yürürlükteki tüm kurallardır.
Tabii Hukuk: Olması gereken hukuktur. İnsanların akıl yoluyla erişebilecekleri kurallardır.

KAMU HUKUKUNUN DALLARI
1-Anayasa Hukuku: Devletin şeklini yapısını işleyişini organların görev ve yetkilerini temel hak ve ödevleri düzenler.
2-İdare Hukuku: Kişilerin devletle olan ilişkilerini düzenler. Kamu hizmetlerine bakar.
3-Ceza Hukuku: Suç ve Ceza teşkil eden olaylara bakar
4-Usul (Yargılama)Hukuku: Adalet dağıtılırken takip edilecek yolu belirler. Medeni usul hukuku, ceza usul ve icra-iflas usul hukuku dalları vardır.
5-Devletler Genel Hukuku : Devletlerarası ilişkileri düzenler.
6-İş hukuku: İşçi işveren ilişkilerini düzenler.
7-Vergi Hukuku: Vergi    “       “.

ÖZEL HUKUKUN DALLARI
1-Medeni Hukuk: Toplumda insanın bütün eylem ve davranışlarını ifade eder.
2-Ticaret Hukuku: Şahıslar arasındaki ticari ilişkileri düzenler.
3-Devletler Özel Hukuku: Çeşitli devletlere bağlı bulunan şahısların ilişkilerini düzenler.

HAK:Hukuk düzeni tarafından şahıslara tanınmış olan yetkidir. Her hakkın bir sahibi vardır. Hak sahibi varlıklara Şahıs denir.
TÜRLERİ – Kamu Hakları: Kamu hukukundan doğar. Vatandaşın devlete karşı sahip olduğu haktır.
Özel Hak: Özel hukuktan doğar.
Özel haklardan herkes, Kamu haklarından vatandaşlar yararlanabilir.
Özel haklarda eşitlik var, Kamu da yok.(Ör. Seçme ve seçilme gibi)

ANAYASA: Devlet faaliyetlerini düzenleyen yasa metnidir. Devletin oluşum biçimini, devlet kişi ilişkilerini düzenler.

ANAYASA ÜSTÜNLÜĞÜ KURALI:Diğer hukuk kurallarının anayasaya  uygun olmasıdır.(1982 An.- 11.Mad)

DEVLET
Egemen kamu gücüne sahip,hukuki bir kişiliktir. Bir milletin üzerinde siyasi amaçla örgütlenmesi sonucu ortaya çıkar. Örgütlenmiş bir Ulustur. İktidardır.
VARLIK KOŞULLARI: Topluluk, Ülke, Egemenlik.

DEVLET BİÇİMLERİ
Tekli Devlet: Yetkilerini başka bir devletle paylaşmamasıdır.
Karma Devlet:Birden çok devletten oluşur. A)Kişisel birlik:İki veya daha çok devlet bir kralın kişiliğinde toplanır.
B) Gerçek birlik: Yine kral kişiliğinde bileşilmiştir ama iç işlerinde bağımsızdırlar. dışta tek devlet gibidirler.
C) Konfederasyon: Bağımsız devletler tarafından egemenliklerini koruma  şartı ile ortak çıkarları için üyelerin istedikleri zaman topluluktan çıkma hakkı olan birleşmedir.
D)Federal devlet: Ortak bir anayasa altında birleşmiştir.

DEMOKRASİ: Halkın kendini yönetmesidir. Halk iktidarıdır.
Çoğulcu Demokrasi: Yönetme hakkı çoğunluğu elinde bulunduran iktidarındır. Oy hakkı var, Genel seçim var, Akılcıdır. Özellikleri: Siyasi çoğunluk, Temsil, Seçim, Çoğunluğun yönetme hakkı, Muhalefet etme hakkı, Temel hak ve özgürlükleri korunması, Eşitlik.
Çoğulcu Demokrasinin uygulandığı rejimler:

PARLAMENTER SİSTEM: Parlamentoya dayanır. Kuvvet Ayrılığı var.
Özellikleri: *Yürütme iki başlıdır:  Sorumlu (Bakanlar Kurulu ve Meclise karşı sorumludur) başını Başbakan, sorumsuz (siyasi sorumsuzdur) başını  devlet başkanı oluşturur.
*Meclis çoğunluğuna dayanır, Çoğunluk sağlayan parti başkanı Başbakan olur.
*Hükümet Meclise karşı sorumludur.
*İki veya tek meclisli olabilir. İki meclisli olurda Bakanlar Kurulu  birine sorumludur. İkinci meclise hükümeti düşürme yetkisi tanımaz.
*Yasama ve yürütme işbirliği ve karşılıklı etkileme mekanizmasına dayanır.

BAŞKANLIK SİSTEMİ: Halk tarafında seçilen başkan yürütmeyi tek başına elinde tutar. Güçler ayrımı katı biçimde vardır.
Özellikleri: *Yürütme Başkana, yasama Kongreye aittir.
*Başkan, hem devlet başkanı hem de hükümet başkanıdır.
*Par. Sis. aksine yürütmenin yasamayı, yasamanın da yürütmeyi dağıtma imkanı yok.
*Yasama yürütme dengesini sağlamak için denetim ve denge sistemi var.
*Başkan ve Kongre ayrı ayrı seçilir. Karşılıklı fesih yetkileri yoktur.

MECLİS HÜKÜMETİ SİSTEMİ: Yasama ve Yürütme meclistedir. Güçler birliği vardır.
*Meclis üstündür.
*Yürütmeyi meclis adına meclisin seçtikleri yapar.
*Her bakan meclise karşı sadece kendi faaliyetlerinden sorumludur.
*Meclisle yürütme arasında görüş ayrılığı olursa meclis kararı doğrultusunda devam edilir.
*Devlet Başkanını meclis seçer. Görevi semboliktir.

MARKSİST DEMOKRASİ: Sosyalizmdir. İnsan özgürleşmesi önemlidir.

FAŞİZM: Batı demokrasisine, Marksist düşünceye karşıdır. İnsanların eşitliğini kabul etmez. Devlet yüceltilmiştir.

DEMOKRASİNİN TEMEL İLKELERİ
1-Egemenliğin kullanılması:a)Ulusal egemenlik:Egemenlik ulusundur. Bölünemez ve devredilemez
b) Halk egemenliği: Egemenlik halkın iradesidir. Bölünebilir, devredilemez.

EGEMENLİĞİ KULLANMA BİÇİMLERİ
*Doğrudan demokrasi: Halk egemenliği doğrudan kullanır. Çok küçük topluluklarda görülebilir.
*Temsili demokrasi: Genel seçimlere katılmış temsilcilere verilir.
*Yarı doğrudan demokrasi: İlk ikisinin karışımıdır. Halk oylaması, Halk Vetosu  ve Halk Girişimi şeklinde olur.

HUKUK DEVLETİ: Kanun koyan ve uygulayan devlet şeklidir.
SOSYAL HUKUK DEVLETİ: Kişilerin sosyal durumlarını haklarını iyileştiren devlet anlayışıdır. (Milli geliri artırma, adaletli dağılımını sağlama, sosyal güvenlik…)

MERKEZDEN YÖNETİM İLKESİ
Hizmetleri bir merkezde toplanmıştır, hizmetler merkezde ve taşrada merkez tarafında seçilen görevlice yürütülür, gelir merkezden sağlanır. Devlette birliği  sağlar, düzen sağlar. Kırtasiyeciliği artırır, demokrasiye uygun değildir,

YERİNDEN YÖNETİM İLKESİ
Özerktirler. Mali alanda serbesttirler. Tüzel kişilikleri vardır, Vesayet denetimi altındadırlar. Demokrasiye daha uygundur.

TÜRKİYEDE ANAYASAL GELİMELER
*SENED-İ İTTİFAK
*TANZİMAT FERMANI
*ISLAHAT FERMANI
*1.MEŞRUTİYET (1876 Anayasası (Kanunu Esasi)  Meşruti Monarşi Sistemi (Yasama yürütme yürütmede toplanır.)
*2.    “
*1921 ANAYASASI (Teşkilat – Esasiye Kanunu)       Meclis Hükümet Sistemi (Yasama yürütme yasamada toplanır)
*1924 ANAYASASI                      Karma Sistem
*1961 ANAYASASI                      Parlamenter Sistem (Yasama yürütme yumuşak şekilde ayrılır)
*1982 ANAYASASI                      “            “.
(Başkanlık sisteminde yas-yür. Kesin olarak ayrılır.)
*SENED-İ İTTİFAK :1808 .Osmanlının ilk anayasal gelişmesidir. Anadolu ve Rumeli Ayanları ile padişah arasındadır. Padişahın yetkileri ilk kez sınırlanmıştır. İngilizlerin Magna Cartasına benzer.  Anayasal Monarşiye geçiştir. Padişah Allah adına söz vermiştir. (manevi)

*TANZİMAT FERMANI: 1839 -ABDÜLMECİT- Gülhane-i Hattı Hümayun . Padişah tek taraflı çıkardı. Kendi yetkilerini sınırladı. Hukuka göre hareket edeceğini vaad etti. Tüm uyruklara can ve mal güvenliği tanıdı. Mahkemeler halka açıldı. Askerlik vatan görevi oldu. Mülkiyet hakkı devlet güvencesine alındı.

*ISLAHAT FERMANI: 1856 – Din farkı gözetmeden bütün vatandaşlara tüm haklardan yararlanma verildi. Müslüman olmayanlara küçük düşürücü sözler yasaklandı. Cizye ve İltizam kaldırıldı. Müslüman olmayanlara bedelli askerlik getirildi.

*1.MEŞRUTİYET 1876-II.ABDÜLHAMİT- İlk yazılı Türk anayasasıdır. Yasama hala padişahtadır. Meclis üyeleri padişaha bağlılık yemini eder. İki meclislidir. Osm-Rus savaşı bahane edilerek meclis kapatılmış, anayasayı yürürlükten kaldırılmamış, ancak uygulanmamıştır.

*2..MEŞRUTİYET 1908- II.ABDÜLHAMİT- 31 Mart ayaklanmasıyla 2.Abdülhamit tahttan indirilmiş, 2.meşrutiyet  ilan edilmiştir. Kanun teklifi için padişahtan izin alma kalktı. Meşruti Monarşik yapı oldu. Sansür kaldırıldı, haberleşme serbest oldu, parti kurma ve toplanma hakkı verildi.

T. C. ANAYASALARI
*1921 ANAYASASI: (Teşkilat – Esasiye Kanunu) : 20.01.1921- TBMM kabul etti. 24 maddedir. Yeni Türk devletinin temellerinin atıldığı açıklanmıştır. Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir. (Milli egemenlik) Monarşik yapı son buldu. Meclis Hükümeti sistemi var. TBMM Kurucu iktidar. T.C yi TBMM yönetir. Yasama Yürütme TBMM de. Hükümet meclis üyeleri arasından seçilir.
Başbakan yok. Meclis başkanı bakanlar kurulunun da başkanıdır.
İl ve İlçe Mahalli idareleri kurulması ilkesi getirdi.
Saltanat ve hilafetten hiç bahsetmemiştir.
Seçimler 2 yılda bir yapılır. Seçme yaşı 18 dir.
Anayasalarımız içinde tek yumuşak anayasadır.
Devlet başkanı yoktur. Kuvvetler birliği var.

29 Ekim 1923 deki değişiklikle “T.C nin hükümet şekli Cumhuriyettir.” denildi. Cumhurbaşkanı meclis üyeleri tarafından bir seçim dönemi için seçilir, devletin dini islamdır, dili Türkçe’dir, devlet başkanı Cumhurbaşkanıdır, görev süresi 4 yıldır, seçmen yaşı 22 dir, denildi. Temel hak ve hürriyetlerden bahsedilmedi. Karma hükümet sistemi benimsenmiştir.(meclis hükümet sis ile parlamenter sis. Arasında geçiş sürecidir) Çoğunlukçu demokrasi anlayışı benimsenmiştir.

*1924 ANAYASASI: 20.04.1924 TC Cumhuriyettir, seçimi meclis üyeleri ve Cumhurbaşkanı belirler. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir, egemenlik TBMM ile kullanılacaktır.(Temsili demokrasiyi benimser), yasama TBMM de, TBMM 4 yılda bir seçimle belirlenir. Cumhurbaşkanı meclis üyeleri tarafından 4 yıl için seçilir, Bakanlar Kurulu Başbakan ve Bakanlardan oluşur. Başbakan meclis üyeleri arasından Cumhurbaşkanınca seçilir. Bakanlar Başbakan tarafından seçilir, Cumhurbaşkanı onayı ile göreve başlar,Cumhurbaşkanın vatana ihanet dışında sorumluluğu yoktur. Kararlarda Başbakan ve bakan imzası gerekir. Yargı bağımsız mahkemelerce yapılır. Her Türk hür doğar, Hürriyet sınırı başkasına zarar verecek çizgiye kadardır, sadece temel haklardan bahsedilmiş, sosyal ve ekonomik haklara değinilmemiştir.

Sert bir anayasadır.
Anayasa değişikliği teklifi meclis üye tam sayısının 1/3 ü ile yapılır, 2/3 ü kabul derse kabul edilir. Devletin şekli değiştirilemez. Hiçbir kanun anayasaya aykırı olamaz. (Ancak henüz Anayasa mahkemesi yok.)

1928 değişikliği ile devletin dini ibaresi anayasadan çıkarıldı
1937 değişikliği ile laiklik resmen anayasa kuralı oldu.
1930 yılında kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı, 1934 yılında milletvekili seçilme hakkı tanıdı.
1945 de öztürkçeleştirildi, 1952 de eski dile döndü.
1946 da çok partili siyasal hayata geçildi. Çok dereceli seçim sistemi benimsenmiştir.
1949 da İstiklal mahkemeleri kaldırıldı.
27 Mayıs 1960 da ordu yönetime el koydu. 38 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi MBK, TBMM yi kapattı.

*1961 ANAYASASI: TC, insan haklarına dayanan, milli demokratik, laik sosyal bir devlettir. Bu anayasa hazırlanırken, Fransa, İtalya ve Almanya anayasalarından yararlanıldı. Çoğulcu demokrasi anlayışı var. Parlamenter sistem var. Sosyal devlet ilkesini benimser. Anayasanın üstünlüğü ilkesini getirmiştir. (Anayasa mah. Kurulmuştur.)

1924 anayasası milliyetçi devletten bahsederken 1961 anayasası Türk milliyetçiliğinden bahseder.
T. Cumhuriyettir ilkesi aynen var. Egemenlik milletindir var. Egemenlik kanunlarla yetkili organlarca kullanılır der. Buna göre yasama TBMM ve Cum Senatosuna, yürütme Cum ve Bakanlar Kuruluna, yargı  mahkemelere verildi.
1924 anayasasında seçmen yaşı var, 1961 de yok. 1961 anayasasında seçimler eşit, gizli, tek dereceli oy sisteminde olur der.
1924 anayasasında açıkça belirtilmeyen hukuk devleti, bu anayasada açıkça belirtilmiştir.
1961 anayasası yasaların uygunluğunu denetleme yetkisini Anayasa Mahkemesine vermiştir.
1961  “        ile sosyal devlet ilkesi anayasamıza girmiştir. Temel hak ve özgürlükler en geniş   bu anayasada yer alır.
1961    “    1924 den farklı olarak güçler ayrılığını net biçimde ortaya koyar.
1961    “    1924 den farklı olarak iki meclisli parlamento kabul eder. TBMM ve Cumhuriyet Senatosu.
1961    “    sendika, grev, toplu sözleşme,dernek kurma hakkı vermiştir.
1961    “    ile Yüksek Hakimler Kurulu, Yargıtay, Danıştay,Askeri Yüksek İdare Mahkemesi düzenlenmiştir.

1971-1973 arasında Bakanlar kuruluna KHK çıkarma yetkisi verilmiştir.
Üniversiteleri özerkliği zayıflatılmış, TRT nin özerkliği kaldırılmıştır. Tüm haklara sınırlamalar getirilmiştir., Devlet memurlarının sendika kurma yetkisi kaldırılmıştır, yargısal denetim sınırlandırılmış, anayasa mahkemelerine dava açabileceklerin sayısı azaltılmış, Askeri yüksek İdare mahkemesi ve DGMler kurulmuştur.

*1982 ANAYASASI: 07.11.1982
*Kazuistik bir anayasadır, ayrıntıya önem verilmemiştir. En sert anayasadır. Yürütme organı güçlendirilmiştir.
*Cum na TBMM seçimlerini yenileme yetkisi verir
*Cum 4.turda seçilemezse seçimleri yenileme yetkisi verir
*toplantı yeter sayısı üye tam sayısının 1/3 ü kadar, karar yeter sayısı katılanların salt çoğunluğu der.
*siyasi parti grupları en az 20 kişiden oluşur der.

I.KISIM (Genel Esaslar)
1.Madde,  Devletin şekli Cumhuriyettir.
2.madde,  Milli dayanışma Atatürk milliyetçiliği, insan haklarına saygı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinden bahseder.
3.madde, TC. bölünmez bir bütündür, bayrağı milli marşı ve başkentinden bahseder.
4.madde, ilk üç madde değiştirilemez.
5.madde, devletin temel amaç ve görevleri sayılmış,
6.madde, egemenlik kayıtsız şartsız milletin der.
7.madde, yasama yetkisi TBMM de der.
8.madde, yürütme yetkisi Cum ve Bakanlar kur. der.
9.madde, yargı, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerde der.
10.madde, herkes, kanun önünde eşittir der.
11.madde, anayasa hükümleri bağlayıcıdır der.
II.KISIM (Temel haklar ödevler)
12.madde, Temel hak ve hürriyetleri niteliği. Herkes kişiliğine bağlı dokunulamaz, devredilemez haklara sahiptir.
13.madde, temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması. Ancak kanunlarla olur.
14.madde, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması.
15.madde, temel hak ve hürriyetlerin durdurulması.
16.madde, yabancıların emel hak ve hürriyetleri

1982 anayasası hakları 3 gurupta toplar
-Kişinin hak ve ödevleri-Temel hak ve ödevler- negatif statü.
-Sosyal hak ve ödevler- pozitif statü hakları
-Siyasi hak ve ödevler- katılma hakları

Negatif Statü Hakları (Temel haklar)
-Kişinin dokunulmazlığı, maddi manevi varlığı
-zorla çalıştırılma yasağı
-Kişi hürriyeti ve güvenliği
-özel hayatın gizliliği
-konut dokunulmazlığı
-haberleşme hürriyeti
-yerleşme ve seyahat hür.
-din ve vicdan hür.
-düşünce ve kanaat hür.
-bilim ve sanat hür.
-basın hür.
-düzeltme ve cevap hakkı
-dernek kurma, toplantı, mülkiyet hakkı, hak arama hür.
-İspat hakkı

38.madde, Kimse işlemediği bir suçtan cezalandırılamaz. Suçu ispatlanana kadar kimse suçlu değildir.

Pozitif Statü hakları (Sosyal ve Ekonomik Haklar)
-ailenin korunması
-eğitim ve öğretim hakkı
-kamu yararı
-kıyılardan yararlanma, toprak mülkiyeti, tarım…. çalışanların korunması, kamulaştırma, özelleştirme.
-çalışma ve sözleşme hür.
-çalışma hakkı ve ödevi,
-sendika kurma hakkı
-Gençliğin korunması, spor hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı.,çevre hakkı…

51.madde, sendika kurma hakkından bahsede.
53.madde, toplu iş sözleşmesi hakkı.
54.madde, grev ve lokavt hakkı.

Katılma Hakları (Siyasi haklar)
-Türk vatandaşlığı (madde 66)
-Seçme seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı (madde 67)
-Parti kurma hakkı ( madde 68)
-Kamu hizmetine girme hakkı (madde 70) her Türk kamu hizmetine girme hakkına sahiptir.
-Mal bildirimi (madde 71)
-Vatan hizmeti
-Vergi ödevi  (madde 73)
-Dilekçe hakkı (madde 74).

III.KISIM (Cumhuriyetin Temel Organları)
-TBMM kuruluşu (madde 75) 550 milletvekilinden oluşur.
-Milletvekili seçilme yeterliliği (madde 76 ) 30 yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.
-TBMM seçim dönemi (madde 77) seçimler 5 yılda bir yapılır.
-Yasama sorumsuzluğu-Mutlak dokunulmazlık- Milletvekillerinin meclisteki düşüncelerinden sorumlu olmamasıdır.
Yasama Dokunulmazlığı – Nispi dokunulmazlık- “    seçim öncesi yada sonrası işlediği suçlardan meclis kararı olmadıkça
sorgulanamamasıdır. (madde 83)
-Milletvekilliğinin düşmesi (madde 84) istifa sonucu veya kesin hüküm giyme ya da kısıtlanma sonucu olur. Genel kurul gizli oyla karar verir. Milletvekili 7 gün içinde Anayasa mahkemesine iptal davası açabilir . An. Mah.15 gün içinde cevap verir.

Bakanlar Kurulunun kanun önerisine Kanun Tasarısı,
Milletvekillerinin     “    “   Kanun teklifi denir. (medde 88.de düzenlenmiştir.) TBMM nin reddettiği tasarı ya da teklifler 1 yasama yılı geçmeden tekrar sunulamaz.
-TBMM de kabul edilen kanunları, Cumhurbaşkanı 15 gün içinde yayımlar. (madde 89). Bütçe kanunları hariç tekrar görüşülmek üzere meclise gönderebilir. Meclis aynen kabul ederse Cum. yayımlar.
-KHK Çıkarma yetkisi. İlk olarak 1961 anayasasına 1971 değişikliği ile Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Olağanüstü hallede KHK çıkarma yetkisi Cum. Ve Bakanlar Kur. aittir. KHK ler anayasaya tabidir. Olağanüstü KHK ler tabi değildir. Değiştirme ve iptal davası açılamaz. Temel hak ve ödevler KHK ile düzenlenemez.
KHK resmi gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girer. İleri bir tarih de verilebilir. Kararnameler yayımlandığı gün TBMM ye sunulur. Sunulmazsa yürürlükten kalkar. TBMM kabul etmezse yine resmi gazetede yayımlanarak kalkar.

-Savaş ilanı (madde92). TSK nın kullanılması kararı TBMM ye aittir.

-TBMM başkanı seçme (madde 94) Başkan adayları , meclis içinden, 5 gün içinde bildirilir. Gizli oyla seçim yapılır, İlk iki oylamada üye tam sayısının 2/3 ü, üçüncü oylamada salt çoğunluk aranır. Sağlanamazsa en çok oy alan iki aday arasınsa 4.tur seçim yapılır. en çok oy alan başkan olur. Aday göstermeden itibaren 5 günde tamamlanır. Başkan ve vekili oy kullanamaz.

-Toplantı ve karar yeter sayısı (madde 96 ) Üye sayısının en az 1/3 ü ile toplanabilir, salt çoğunluk  ile karar alabilir, karar yeter sayısı hiçbir zaman ¼ den az olamaz. Bir bakan en çok iki oy kullanabilir.

TBMM nin BİLGİ EDİNME VE DENETİM YOLLARI
-TBMM, soru, meclis araştırması, gensoru, genel görüşme, meclis soruşturması yollarıyla denetim yapar.
SORU : Bakanlar Kur adına sözlü veya yazılı Başbakana veya Bakanlara sorulur.
Meclis Araştırması: En az 20 milletvekili isteyebilir. Belli konuda araştırma yapılmasıdır.
Genel Görüşme: Toplumu ilgilendiren bir konunun Genel kurulda görüşülmesidir. En az 10 milletvekili yazılı önerge verir.
Gensoru (madde 99) : Siyasi parti gurubu adına ya da en az 20 milletvekili verebilir. Verilişinden sonra 3 gün içinde öneri üyelere dağıtılır, 10 gün içinde gündeme alınmasına karar verilir, günü belli edilir, karar alındıktan sonra 2-7 gün içinde görüşülür.
Bakanlar Kurulunun veya Bakanın düşmesi Salt çoğunlukla olur.
Meclis Soruşturması :Başbakan veya Bakanlar hakkında cezai sorumluluklarının araştırılmasıdır. üye sayısının en az 1/10 nun vereceği önerge ile istenebilir. En geç 1 ay içinde gizli oyla karar bağlanır. 15 kişilik komisyon soruşturmayı yürütür.

YÜRÜTME
CUMHURBAŞKANI : (madde 101) TBMM ce 40 yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış, kendi üyeleri yada dışarıdan 7 yıl için seçilir. Dışarıdan üye göstermek için üye sayısının 1/5 i gerekir.
2.kez Cum seçilemez. Parti ile ilişiği kesilir. TBMM üyeliği sona erer.(kuvvetler ayrılığı ile ilgilidir)
*1924 anayasasında dışarıdan birinin Cum seçilmesi yok, diğerlerinde var.
Üye sayısının 2/3 ü ile ve gizli oyla seçilir. Seçime başlandıktan sonra 30 gün içinde sonuçlanır.10 gün aday bildirme 20 gün seçimdir.
Üçer gün ara ile oylamalar yapılır. 3.turda salt çoğunluk sağlayan Cum  olur. Salt  çoğunluk olmazsa 4.tur yapılır. Burada da olmazsa TBMM seçimleri yenilenir.(Bu 1982 anayasasında var)

Görevleri: (madde 104) TBMM de açılış konuşması yapmak, TBMM yi gerektiğinde toplantıya çağırmak, Kanun yayımlamak, tekrar görüşmek üzere meclise göndermek, anayasa değişiklilerini halkoyuna sunmak, kanunların aykırılığına Anayasa Mah. İptal davası açmak, TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermek, Başbakanı atamak, istifasını kabul etmek, Başbakanın teklifi üzerine Bakanları atamak, Gerekli hallerde Bakanlar Kur başkanlık etmek, Yabancı temsilcileri karşılamak, Milletlerarası anlaşmaları onaylamak yayımlamak, TSK nın kullanılmasına karar vermek, TSK yı temsil etmek, MGK yı toplantıya çağırmak, başkanlık etmek, Bak. Kur. ile birlikte Sıkıyönetim ilan etmek olağanüstü hal ilan etmek KHK çıkarmak, Kararname imzalamak, ceza hafifletme ya da kaldırma, Devlet Denetleme Kur üyelerini atama, YÖK üyelerini seçme, Rektör seçmek, Anayasa Mah üyelerini, Danıştay üyelerinin ¼ ünü, Yargıtay Cum Başsavcısını ve vekilini, Askeri Yargıtay Üyelerini, Askeri Yüksek İdare Mah. Üyelerini, Hakimler ve Savcılar Yük. Kur. üyelerini seçer.

*Sadece, Vatana ihanetten üye sayısının 1/3 ünün teklifi üzerine ¾ ünün vereceği kararla yargılanabilir.
TBMM başkanı vekalet eder.
*Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işler ve YAŞ kararları yargı denetimi dışındadır.

DEVLET DENETLEME KURULU (Cum Genel Sekreterliği)
Cumhurbaşkanına bağlıdır. Silahlı kuv. ve yargı organlarını denetleyemez.

BAKANLAR KURULU
Başbakan ve Bakanlardan oluşur. Bakanlar üyelerden ya da dışarıdan olabilir. Başbakan önerir, Cum atar. Bakanlar Kur. listesi bir hafta içinde mecliste okunur ve güven oylamasına sunulur. Okunduktan 2 gün sonra görüşmeler başlar, bittikten bir gün sonra oylama yapılır. 45 gün içinde kurulamazsa Cum. TBMM başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesini isteyebilir.

Bakana diğer bir bakan vekalet eder.
TBMM kararı ile Yüce Divana verile Bakan, Bakanlıktan düşer. Başbakan Yüce Divana sevk edilirse Hükümet düşer.(istifa etmiş sayılır)
Boşalan Bakanlığa 15 gün içinde atama yapılır.

TBMM genel seçimlerinden önce Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanları görevden çekilir. Geçici Bakanlar Kurulu kurulur.

TÜZÜKLER
Kanunların uygulanmasını göstermek ve emrettiği işleri belirlemek amacıyla çıkarılır. Bakanlar kur. Danıştayın onayından geçerek çıkarabilir. Cum imzalar, kanun gibi yayımlanır. Şekil şartı Danıştay incelemesinden geçmesidir.

YÖNETMELİKLER
Başbakan, Bakanlıklar ve Kamu kurum ve kuruluşları kendi iç yapılarını çalışma sistemlerini belirlemek amacıyla çıkarırlar.

MİLLİ SAVUNMA
Başkomutanlık ve Genel Kur. Baş.: Başkomutanı Cum temsil eder.
Milli Güvenliğin sağlanmasından Bakanlar Kur. sorumludur.
Genel Kurmay Başkanı, TSK nın komutanıdır, savaşta Cum adına Başkomutan olur. Başkanı, Bakanlar Kurulu önerir, Cum atar. Başbakana sorumludur.
2-MGK :Cum. Başkanlığında, Başbakan, GK Başkanı, Baş. Yardımcıları, Adalet, Milli Sav, İçişleri, Dışişleri Bakanları, Hava Kara Deniz Kuv. Komutanlarından oluşur. Karalarını Bak. Kur. sunar, Gündemi ,Başbakanın GK Başkanının görüşlerine göre Cum belirler.,Cum yoksa Başbakan başkanlık eder.

OLAĞANÜSTÜ HALLER
*Tabii afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle. Cum Bakanlar Kur. önerisiyle en fazla 6 ay için ilan edebilir. (madde 119)
*Şiddetin yaygınlaşması kamu düzenini bozulması sebebiyle. Cum  başkanlığında toplanan Bak-Kur, MGK nın görüşü alınarak en fazla 6 ay için ilan edebilir (madde 120)
Olağanüstü hal kararı Resmi Gazetede yayımlanır ve TBMM ye sunulur. TBMM derhal toplantıya çağrılır. Meclis her defasında 4 ayı geçmemek üzere süreyi uzatabilir. KHK çıkarılabilir.

SIKIYÖNETİM, SEFERBERLİK, SAVAŞ HALİ
122.madde, Olağanüstü hallerden daha vahim olaylar olması durumunda (ayaklanma gibi), Cum  başkanlığında toplanan Bak. kur, MGK nın görüşü alınarak en fazla 6 ay için ilan edebilir . Resmi gaz de yayımlanır ve TBMM ye sunulur.  TBMM derhal toplantıya çağrılır. Meclis süreyi uzatıp, kısaltabilir. KHK çıkarılabilir.

Savaş halinde uzatmadaki 4 aylık süre aranmaz.

*Önemli:Sıkıyönetimde Kolluk görev ve yetkileri askeri makamlara geçer, temel hak ve özgürlükler kısıtlanabilir veya durdurulabilir, bazı suçlular sıkıyönetim askeri mahkemelerince  yargılanır.

Merkezi İdare
TC illere, iller de bölümlere ayrılır. İllerin idaresinde yetki genişliği esası  var. Kanunla düzenlenir.

Mahalli İdareler
Mahalli idare seçimleri 5 yılda bir yapılır.

YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMLARI
Üniversiteler devlet tarafından kanunla kurulur.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu; Atatürk Araştırma Merkezi, TTK, TDK dan oluşur.

Hakim ve savcılar azlolunamaz (hakimlik teminatı), anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz, haklardan mahrum bırakılamaz. (madde 139)

DGM 2004 yılında mülga kanun oldu.

YÜKSEK MAHKEMELER
Anayasa Mahkemesi : 11 asıl 4 yedek üyeden oluşur, Cum 2 asıl 2 yedek üye seçer, 40 yaşını doldurmuş ,kamuda 15 yıl çalışmış olmak gerekir. gizli oyla üye sayısının salt çoğunluğuyla seçilir.4 yıl için seçilirler. Yeniden seçilebilirler. 65 yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar. Kanunların uygunluğunu denetler. Yüce divan sıfatıyla Cum, Başbakan, Bakanlar , Yargıtay…. başkan ve üyelerini yargılar. Kararı kesindir.

Anayasa değişikliği ve siyasi parti kapatmaya üye sayısının 3/5 ile karar verir. Anayasa Mah. Kararlarını 5 ay içinde alır. İptal kararı geriye yürümez.

Yargıtay: Adliye mahkemelerinin kararlarının son inceleme merciidir.  Hakimler ve Sav. Yük. Kur. tarafından salt çoğunluk ve gizli oyla seçilir. Başkan ve vekilini Cum 4 yıl için seçer.

DANIŞTAY
İdari ve vergi mahkemelerin kararlarının son inceleme merciidir. Başbakan ve Bakanlar Kur. ca gönderilen kanun tasarıları, kamu anlaşmaları, sözleşmeleri iki ay içinde inceleyip bildirir, tüzük tasarılarını incelemek, idari uyuşmazlıkları çözmek, görevleridir.
¾ ü Hakimler Savcılar Yük. Kurulu, 1/4 ü Cum tarafından seçilir.
Üyeleri kendi içinden gizli oyla Başkan seçer. (4 yıl için)
Bağımsızdır, en yüksek idari mahkeme ve devletin en yüksek danışma organıdır. 12 daireden oluşur.

ASKERİ YARGITAY
Askeri mahkeme kararlarının son inceleme merciidir. Üyelerini Cum seçer. Başkan ve vekili rütbe kıdeme göre sırayla belirlenir.

ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ
Askerleri ilgilendiren işlemlere bakar. Üyelerini Genelkurmay Başkanlığı seçer. Her boş yer için Genelkurmayın göstereceği 3 aday arasından Cum seçer. 4 yıl için. Başkan ve vekili rütbe kıdeme göre sırayla belirlenir

UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ
Adli ,idari ve askeri yargı merci arasındaki görev uyuşmazlıklarını çözer. Başkanlığını Anayasa Mahkemesini görevlendireceği üye yapar.

HAKİMLER SAVCILAR YÜKSEK KURULU
Mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimler teminatına göre görev yapar. Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanı Müsteşarı tabii üyesidir. Hakim ve savcıları mesleğe kabul etme, atama, nakletme, yükseltme, kadro dağıtma, disiplin cezası verme işlerini yapar. Kurul kararı kesindir, yargı merciine başvurulamaz.

SAYIŞTAY
Daireleri gelir ve giderini , mallarını TBMM adına denetlemek, incelemek, hükme bağlamakla görevlidir .Kararları hakkında 15 gün içerisinde bir kereye mahsusu düzeltme istenebilir. Danıştay ve Sayıştay uyuşmazlığında Danıştay esas alınır. Mali bir denetim organıdır. Vize, Uygunluk belgesi, tescil, görüş bildirme görevleri vardır. Genel uygunluk bildirimini 75 gün içinde TBMM ye sunar

BÜTÇE
Devlet harcamaları yıllık bütçelerle yapılır. Bütçe kanunlarına bütçe dışında hüküm konulamaz.  Bakanlar Kur, bütçe tasarılarını mali yıl başından en az 25 gün önce TBMM ye sunar. 40 üyeli komisyonda incelenir. 55 gün içinde kabul edeceği metni, TBMM de görüşür., karara bağlar.

İNKILAP KANUNLARININ KORUNMASI (5.KISIM – madde 174)
1.Tevhidi tedrisat kanunu
2.Şapka kanunu
3.Tekke ve zaviye kanunu
4.Medeni nikah
5.Beynelminel Erkamın kabulü
6.Türk harflerinin kabulü
7.Efendi, bey gibi lakapların kalkması
8.Bazı kisvelerin giyilemeyeceği kanunu.

*Genel Seçim sonunda YSK nın ilanın takiben 10. gün TBMM Ankara da saat 15 de en yaşlı milletvekili başkanlığında toplanır.

*Anayasanın değiştirilmesi, üye tam sayısının  1/3 ünün yazılı önerisi ile teklif edilebilir .genel kuruda iki defa görüşülür. Teklifin kabulü 3/5 çoğunluğunun gizli oyuyla yapılır. Cum TBMM ye geri gönderebilir. Kanun mecliste 2/3 kabul edilirse Cum kanunu halk oyuna sunabilir.
Geri göndermeden halk oyuna sunarsa Resmi Gazetede yayımlanır. Halkoylamasında yarısından çoğu kabul olmalıdır.1982  Anayasası bu güne kadar 10 kez değişikliğe uğramıştır. 69 madde değişmiştir.

GENEL İDARE
Genel yönetimin merkez örgütü: Cum, Başbakan, Bak. Kur., Bakanları kapsar.
“    “    taşra    “       : İl, İlçe ve bucak yönetiminden oluşur.

Yerel Yönetim Kuruluşları. İl özel yönetimi, belediyeler ve köylerdir.

Hizmetsel Yönetim Kuruluşları: TRT, SSK, KİT gibi.

Denetleme Kuruluşları: DDK, DPK, MGK.

Özel Hukuk Yapılı Kurumlar: Merkez Bankası …

YÖNETİM HUKUKU: (İDARE HUKUKU)  Yeni (Genç), dağınık (tedvin edilmemiş), içtihatlara dayanan, kamu yararına dayanan, taraflar arası eşitsizlik olan, anlaşmazlıkları idari yargının çözdüğü hukuktur.

İdare hukukunun kaynakları: Anayasa- Kanun-KHK-Tüzük-Yönetmelik-Yargı içtihatları-Teamül ve tatbikat-Öğreti.

İDARİ İŞLEMLER
Tek yanlı işlemler:a)Bireysel: Atama gibi  b)Düzenleyici işlemler: Tüzük, Yönetmelik gibi. (ilgilinin rızası ve onayı yoktur)
İki yanlı işlemler :a)İdari sözleşmeler   b)Özel hukuk kurallarına bağlı sözleşmeler.

YARGISAL DENETİME TABİ OLMAYAN İŞLEMLER
*Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler
*YAŞ kararları
*Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu kararları
*Silahlı kuvvetler  mensuplarının disiplin cezaları
*Uyarı ve kınama cezaları.

İDARİ SÖZLEŞMELER
A)mali iltizam sözleşmesi: Mültezim adı verilen kişinin karşı tarafa hizmet götürmesidir.
B)Kamu istikraz Sözleşmesi: tahvil, bono vb. aracılığıyla halktan borç alınmasıdır.
C)Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmesi: Kamu hizmetini özel bir kişi kurup işletirse, bunu öngören sözleşmedir.
D)Yer altı ve yerüstü servetlere ilişkin sözleşmeler
E)Orman işletmesi sözleşmesi
F)idari hizmet sözleşmesi.

İDARİ SÖZLEŞME İLKELERİ
Açıklık, serbest rekabet, en uygun bedelin bulunması, sözleşme yapacak kişide belli yeteneğin aranması ilkeleri.
Kapalı teklif, açık artırma ve eksiltme, pazarlık, yarışma usulleriyle yapılır.  İhale kararı alamaya ihale komisyonu yetkilidir. Harcama sözleşmeleri 3 gün içinde sayıştaya gönderilir. Sayıştay 15 gün içinde cevap verir.

YÖNETİMİ ETKİLEYEN ANAYASAL İLKELER
1.Hukuk devleti
2.Sosyal Hukuk Devleti.
3.Laiklik
4.Merkezden ve yerinden yönetim
5.Yönetim bütünlüğü

HUKUK DEVLETİ İLKESİNİN GEREKLERİ
Temel haklar güvenliği (koruyucu haklar, isteme hakları, katılma hakları), yasal yönetim, yasaları anayasayla denetimi, yönetimin yasalarla denetimi, erkler ayrılığı, demokratik rejim.

SOSYAL DEVLET AMAÇLARI
Milli geliri artırmak, adaletli dağılımı sağlamak, özgürlükler için maddi imkan yaratmak, sosyal güvenlik.

YETKİ GENİŞLİĞİ
Genel yönetimin taşrada bulunan üst yöneticilerine belli konularda, merkeze danışmadan karar alma ve uygulama hakkı vermesidir . Yetki genişliği sadece illerde vali tarafından kullanılır.

İDARİ VESAYET
İdarenin bütünlüğü için Merkezi İdareye yerinden yönetim kuruluşlarını belli ölçüde denetleme yetkisi verilmesidir.

*Başbakanlık her yıl bir “Düstur” yayımlar. İçinde o yıl içinde çıkan yasa, tüzük, yönetmelik … yer alır.

*Bir geleneğin hukuk kuralı olabilmesi için süreklilik, genel inanç, devlet desteği gerekir.

*İçtihadı birleştirme kararı resmi gazetede yayımlanır.

*Doktrin (öğreti):Hukukla uğraşanların görüşleridir.

MERKEZDE YARDIMCI KURULUŞLAR
MGK-DPT-Danıştay-Sayıştay-DDK

MGK, ayda bir toplanır, görüşmeler gizlidir, gerektiğinde kamuoyuna bilgi verilir.

DPT, 30 Eylül 1960 da yasa ile kurulmuştur. 1982 anayasasının 166. maddesi kalkınmanın planlı olmasından bahseder. Başbakana ve bir bakana bağlıdır. Yıllık plan hazırlar.

DDK- 1981 yılında kurulmuş, 1982 anayasasında Cum bağlandığı benimsenmiştir. Araştırma ve denetleme kuruludur. Soruşturma yapmaz. 9 üyeden oluşur. Cum atar. Başkanının Cum seçer. TSK ve yargı organları görev alanı dışındadır. Kararları gizlidir. Rapor Cum.na sunulur.

TAŞRA ÖRGÜTÜ
İL YÖNETİMİ- Vali- İl Yönetim Başkanları- Yönetim Kurulu.
VALİ- İller yasa ile kurulur. Vali ilde, devletin, hükümetin ve bakanların temsilcisidir. Vali istisnai memurluktur İçişleri bakanın önerisi, Bakanlar Kurulunun kararı ve Cum onayı ile atanır. İlde genel emirler çıkarır. Kamu düzenini, güvenliği sağlar, kolluk güçlerinden ve olağanüstü durumlarda askeriyeden yararlanır. İlde genel gözetim yapar. Savcıdan kamu davası açmasını isteyebilir. cezaevlerini korur, gözetir. Konsoloslar ile ilişki kurar, vesayet yetkisi vardır.
Merkez ilçeden sorumludur. Vali merkez ilçenin kaymakamıdır.

İl yönetim Başkanları: Valiye bağlıdırlar. Defterdar, Jandarma Komutanı, Emniyet müdürü, kültür müdürü… merkezle yazışmaları vali aracılığıyla yaparlar.

İl Yön Kur.: Vali başkanlığında, Hukuk işleri müdürü, defterdar, milli eğitim müdürü, bayındırlık müdürü, sağlık müdürü, …oluşan kuruldur. Mahalle kurulması, köy kurulması… kararları alırlar.

İL ÖZEL İDARESİ
A)İLGENEL MECLİSİ: İl genel bütçesini kabul eder, yıllık program yapar, istikraz sözleşmesi yapar.
B)İL DAİMİ ENCÜMENİ: İl bütçe tasarılarını inceler, ihale kararı alır, kamulaştırma kararı alır.
İl genel meclisi İl özel idaresinin en yüksek görüşme ve karar organıdır.
İLÇE YÖNETİMİ
KAYMAKAM: İlçe yönetiminin başıdır. Valinin gözetim ve denetimindedir. Kararname ile atanır. Olağanüstü durumlarda askerden yardım isteme yetkisi yoktur.

İlçe yönetim Başkanları: Yazı işleri müdürü, mal müdürü, emniyet amiri, jandarma komutanı…

BUCAK YÖNETİMİ
Kasaba ve köylerden meydana gelir. İçişleri bakanı kararı ve Cum onayı ile bucak kurulur. Bucak müdürü bakar. İçişleri bakanı atar. Vali emrindedir.  Lise mezunu olmak gerekir.

KÖY İDARESİ
yılında çıkan köy kanunu  ile kurulmuştur. A)Köy derneği: Köy İhtiyar meclisi ile muhtarı seçmek, isteğe bağlı işerin zorunlu hale gelmesini sağlamak, belirlenememesi halinde köy imamını seçmek.
B)Köy ihtiyar meclisi: Köy işlerini sıraya koymak, kamulaştırma yapmak.
C) Muhtar: Mevzuat ilan etmek, güvenliği sağlamak, adli işlemleri takip etmek, sağlığı korumak, salgın ve bulaşıcı hastalığı hükümete bildirmek, asker ve vergilerde hükümete yardımcı olmak.

KÖY GELİRLERİ: Salma, İmece, Diğer gelirler.

KAMU MALLARI
Özel mallar- Sahipsiz mallar- Orta malları- Hizmet malları.
Kamu malları satılamaz, kamulaştırılamaz. İpotek yapılamaz, haczedilemez, zamanaşımı ile sahip olunamaz, vergiden muaftır, sınırlı bir kısmı tapu kütüğüne yazılır.

YÖNETİMİN MAL EDİNME YÖNTEMLERİ
KAMULAŞTIRMA (İstimlak)- Konusu taşınmaz mallardır.
TAŞINIR MAL KAMULAŞTIRMASI (İstimval) Olağanüstü dönemlerde yapılır.
Kamulaştırma bedel davalarına Asliye Hukuk Mahkemeleri bakar. Geçici işgali İl İdare Kurulu yapar.

İDARİ KOLLUK
Güvenlik, Esenlik, Sağlık, Genel ahlakın korunması uğraş alanlarıdır.

KOLLUK GÜÇLERİ
Genel             Özel
Jandarma        Köy kolluğu
Polis            Belediye kolluğu
Gümrük     “
Orman       “
Diğerleri

KOLLUK YETKİSİNİ KULLANAN YERLER
Bakanlar Kurulu
İçişleri Bakanlığı
Vali, Kaymakam, Bucak müdürleri
Özel kolluk yerleri

TBMM ‘NİN GÖREVLERİ
*Kanun koymak, değiştirmek
*Bakanlar kuruluna KHK çıkarma yetkisi vermek (Yetki Kanunu ile verir- Olağanüstü dönemlerde yetki kanununa gerek yok)
*Bütçe tasarılarını görüşmek, kabul etmek
*Bakanlar Kurulunu denetlemek
*Ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek
*Milletler arası anlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak
*Para basılmasına karar vermek
*savaş ilanına karar vermek
*genel ve özel af ilanına karar vermek
*Savaş hali ilanı ve silahlı kuvvetlerin kullanılmasına karar vermek.

NOTLAR
Önemli: TBMM bir yasama yılında en fazla 3 kez tatil yapabilir. Ekim ayının ilk  günü Cum açılış konuşması ile çalışmalarına başlar, TBMM Bütçe komisyonu 40 kişiden oluşur, 25 iktidar, 15 muhalefet üyesi. Cumhurbaşkanın tek veto edemediği kanun BÜTÇE kanunudur. Milletlerarası anlaşmalar kanun niteliğindedir. İtiraz edilemez.

*TBMM toplantı yeter sayısı: üye tam sayısının 1/3 ü (184 kişi)
*TBMM karar yeter sayısı: toplantıya katılanların salt çoğunluğudur. Üye sayısının ¼ ünden az olamaz.
*TBMM üyelerinin %5 i boşalırsa ara seçimlere gidilir.(3 ay içinde karar verilir) Ara seçim her seçim döneminde 1 kez yapılır. Genel seçimsen 30 ay geçmedikçe, genel seçime 1  yıl kala ara seçim yapılmaz.

*Kanun teklif etmeye Bakanlar kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.
*Bakanlar Kurulu- Kanun Tasarısı (kanun projesi),  Milletvekilleri- Kanun teklifi verir.

*KHK olağan dönemlerde Bakanlar Kur. tarafından, Olağanüstü dönemde Cum başkanlığında toplanan Bak. Kur. tarafından çıkarılır.
*KHK ile kişi hakları ve ödevleri düzenlenemez. KHK ler  başka tarih belirtilmemişse Resmi Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girer.

*Başbakanın Yüce Divana sevki halinde Hükümet düşmüş sayılır.

*Osmanlının yönetim biçimi mutlak monarşidir.

*1961 ve 1982 ortak özellileri: anayasalar askeri müdahaleler sonucu oluştu.(bir kanadı sivil, diğer,i askeridir.) halk oyuna sunularak kesinleşti (1961 %61 evet, 1982 %91 evet) . Sivil kanadın Bakanlar Kur. kurma ve düşürme yetkisi yoktur.

*1961 ve 1982 farkları:Danışma meclisi, temsilciler meclisine göre daha fazla bürokrasi ağırlıklı,1982 anayasası daha kazuistik, daha sert, temel hak ve özgürlükler daha fazla kısıtlanmış, otorite ağırlığı var.

*Parlamenter sistem yarı doğrudan demokrasilerde görülür. Aracı referandumdur. Referandum, Anayasal değişikliğin halk oylamasına sunulmasıdır.

*1982 anayasasında seçimlerin genel oy, eşit oy, gizli, açık sayım , yargı ve denetim organlarının denetiminde yapılması var.
Genel oy, herkesin oy hakkına sahip olasıdır. Eşit oy, sadece bir oy hakkına sahip olmasıdır.

*Kanuni Hakim güvencesi: Hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka mahkemeye çıkarılamaz.

*Sosyal devlet ilkesi ilk kez 1961 anayasasında benimsenmiştir. DPT 1961 anayasasıyla  kurulmuştur.

*Jandarma devlet: devletin görevi savunmadır der.

*Polis devlet: Hukuk unsuru yoktur. Vatandaşlara hukuki güvence verilmemiştir.17.18 yy.da Almanya’da görülmüştür.

*Hangi durumda olursa olsun, yaşama hakkına, kişinin maddi manevi bütünlüğüne dokunulamaz, din vicdan düşünce açıklamasına zorlanamaz, suç ve cezalar geçmişe yürütülemez, karar verilmedikçe kimse suçlu sayılmaz.

*1982 anayasasında hak ve hürriyetler:
A-Kişi Hak ve Hürriyetleri
-Kişi hürriyeti
-Kişinin dokunulmazlığı
-zorla çalıştırılma yasağı
-özel hayatın gizliliği
-din ve vicdan hürriyeti
-düşünceyi açıklama hürriyeti
-basın hürriyeti

B-Sosyal ve ekonomik haklar
-Eğitim ve öğretim hakkı
-Ailenin korunması hakkı
-Özelleştirme
-Çalışma hakkı
-grev ve sendika hakkı
-sosyal güvenlik hakkı

C-Siyasi haklar
-Vatan hizmeti
-Vergi hakkı
-Dilekçe hakkı
-Türk vatandaşlığı hakkı
-seçme ve seçilme hakkı
-kamu hizmetine girme hakkı

*Cumhurbaşkanı Yargıtay üyesi seçemez.

*KARŞI İZMA: Cum. Bakanlar kurulu ile  birlikte yaptığı işlemlerden Başbakan ve Bakanlar sorumludur.

*Cum Genel Sekreterliği (Devlet denetleme kurulu) 1982 anayasası ile Cum kararnamesi ile düzenlenmiştir.

*TBMM genel seçimlerinden önce Adalet, Ulaştırma ve İçişleri bakanları çekilr.

*Olağanüstü Hal İlan etme yetkisi Cum başkanlığında toplanan Bak.Kur.aittir.

*Savaş halinde sıkı yönetim ilan edilir. Diğer olaylarda olağanüstü hal ilan edilir.

*Sayıştay ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu, anayasada sayılmış Yüksek mahkemeler arasında yer almaz, fakat yüksek mahkeme statüsündedirler.

*Devletin şekli, Cumhuriyetin nitelikleri, İstiklal marşı, Türk bayrağı ve Başkent Ankara anayasanın değiştirilemeyecek hükümleri arasındadır.

*Laiklik 1924 anayasasına 1937 de yapılan değişiklikle girmiştir.

*Yerel yönetim merkezi yönetime karşı daha demokratiktir, ama ülke bütünlüğü sarsılabilir,Partizanca uygulamalara yol açabilir, mali denetimde güçlükler olabilir.

*Hiyerarşik amirler
Merkez İdarenin başkent teşkilatı    –    Bakan
İl özel idaresi    –   Vali
Belediye idaresi   –    Belediye Başkanı
Köy idaresi   – Muhtar.

*Jandarma kolluk yetki ve görevleri yönünden İçişleri Bakanına bağlı, Eğitim ve öğretim yönünden Genel Kurmay Başkanlığına bağlıdır, Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde örgütlenmiştir.

*Köy korucuları Köy ihtiyar meclisi tarafından tutulur, Kaymakam emri ile işe başlar.

*Sağlık eğitim hizmetleri İdari kamu hizmetlerine, SSK, BAĞKUR, İŞKUR  sosyal kamu hizmetlerine girer.

*Devlet adına imtiyaz verme yetkisi Bakanlar Kuruluna aittir.

*İlk bölgesel kalkınma planı GAP tır.

*Belediye başkanı mazeretsiz kesintisiz 20 gün işe gelmezse Belediye başkanlığı düşer. Belediye Meclisi Belediye başkanı hakkında yetersizlik kararı verirse Belediye başkanı İçişleri Bakanı önerisi ve Danıştay incelemesi sonucu düşebilir.

EKLER

7.5.2004-5170/1 madde kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. devlet bunu yaşama geçirmekle yükümlüdür.
2001-47069-23 Türk ana veya Türk babanın çocuğu Türk’tür.
2001- Vatandaşlar dilekçe verebilir- karşılığı kendilerine yazılı olarak gecikmeden yapılır.
2005-5370/1 RTÜK Kanunu Radyo ve TV istasyonu kurmak, kanunla düzenlenecek şartlarla serbesttir. RTÜK 9 üyeden oluşur.

07.05.2004 tarihinde anayasada yapılan değişiklikler:
1.Kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, devletin bunu yaşama geçirmekle sorumlu olduğu. Madde 10
2.Savaş dışında kişinin yaşama hakkına, maddi manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz. Ölüm cezalarının infazının önü kapandı. Madde 15
3.Mahkemece verilen ölüm cezaları nedeniyle kişinin maddi manevi varlığına dokunabilme kaldırıldı. madde 17
4.Kanuna uygun basımevleri hizmetten alıkonulamaz. Madde 30
5. Savaş, terör vb nedenlerle ölüm ve müsadere (mala el koyma) cezası verilemez.
6.Mahkemece verilen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar verme TBMM nin görevleri arasından çıkarılmıştır.
7.Genek Kurmay Başkanının YÖK e üye seçme yetkisi  kaldırılmıştır. YÖK üyelerini Üniversiteler, Bakanlar Kurulu, Cum seçer. Atama yetkisi Cum nındır.
8.DGM yi düzenleyen 143. madde kaldırılmıştır.
9.Sayıştayın Silahlı kuvvetler elinde bulunan malları denetleme yetkisi genişletilmiştir.

ULUSLAR ARASI KURULUŞLAR

AVRUPA BİRLİĞİ
18 Nisan 1951 de altı Avrupa Devleti (Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Lüksemburg) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu adı altında kuruldu.1957 de Roma’da atılan imza ile Avrupa Ekonomik Topluluğu adını aldı.1958 de yürürlüğe girdi.
Üye sayısı bugün 25 dir.

Sonradan katılanlar:
İNGİLTERE 1973, İRLANDA 1973, DANİMARKA 1973 de
YUNANİSTAN 1981, İSPANYA 1986, PORTEKİZ 1986 da,
AVUSTURYA 1995, İSVEÇ 1995İ FİNLANDİYA 1995 de,
*POLONYA, MACARİSTAN, LİTVANYA, LETONYA, ESTONYA, SLOVAKYA, ÇEK CUM, SLOVENYA, MALTA, KIBRIS RUM KESİMİ Mayıs 2004 de üye oldular. 10 ülke.

TÜRK- AB İLİŞKİLERİ
1959 Ortaklık anlaşması için AET ye başvurma
1963 Ankara Anlaşması imzalandı
1964  “        “     yürürlüğe girdi
1973 Katma protokol yürürlüğe girdi, geçiş dönemi başladı.
1987 Tam üyelik başvurusunda bulunuldu.
1996 GÜMRÜK BİRLİĞİ kuruldu.

AB   ORGANLARI
Avrupa Zirvesi
Avrupa Parlamentosu (Birliğin tek demokratik organıdır)
Avrupa komisyonu
Bakanlar Konseyi
Adalet Divanı

AB FİNANSMAN KURULUŞLARI
Avrupa Yatırım Bankası
AB Bütçesi
Avrupa Parasal İşbirliği Fonu
Avrupa Garanti ve yönlendirme Fonu
Avrupa Sosyal Fonu
Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu
Avrupa Kalkınma Fonu

*AB 1 Ocak 1993 de Tek Pazara geçmiştir.
*AB ortak parası EURO dur 1 Ocak 2002 de dolaşıma girdi, AB üyesi olup EURO kullanmayan ülkeler: İngiltere, Danimarka, İsveç

IMF( ULUSLAR ARASI PARA FONU)

Uluslar arası parasal işleri düzenlemek amacıyla 1945 de kurulmuştur. Merkezi Washington’dur. 1997 yılı itibariyle üye sayısı 181 dir.
En yetkili organı Guvernörler Kuruludur. Para birimi SDR dir.(Özel çekme hakları)
Türkiye IMF ye 1947 yılında üye olmuştur.

DÜNYA BANKASI
1945 de kurulmuştur. Üye ülkelere proje kredileri verir. Savaş sonrası yapılanma için yardımda bulunur, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere mali destek sağlamak amaçlarıdır.

NATO (KUZEY ATLANTİK ANLAŞMASI ÖRGÜTÜ)
Örgütü 4 Nisan 1949 da 12 devlet Washington’da kurdu. (Belçika, Kanada, Danimarka, ABD, Fransa, İngiltere, İzlanda, ,İtalya, Lüksemburg, Norveç, Hollanda, Portekiz) Kuzey Atlantik’te barış ve güvenliği sağlamak amacıdır. Şu an 26  üyesi var. Avrupa Kıtasından olmayan iki ülke ABD ve Kanada. Merkezi Brüksel’de. En yüksek organı Askeri Komitedir.

Sonradan katılanlar:
1952 de TÜRKİYE ve YUNANİSTAN
1955 de FEDERAL ALMANYA
1982 de İSPANYA
1999 da ÇEK CUM, MACARİSTAN, POLONYA
2004 de BULGARİSTAN, ESTONYA, LETONYA, LİTVANYA, ROMANYA, SLOVAKYA, SLOVENYA

*NATO üyesi ülke başkanlarının katılacağı NATO zirvesi 27-29 Haziran 2004 de İstanbul’da yapılmıştır.

HEM AB- HEM NATO ÜYESİ OLAN ÜLKELER
19 ÜLKE- Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda,  Danimarka, İngiltere, Lüksemburg, Portekiz,Yunanistan, İspanya,Polonya, Macaristan, Litvanya, Letonya, Estonya, Slovakya, Solovenya, Çek Cum, )

NOTLAR:
*2.Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de en büyük ekonomik gerileme 2001 yılında yaşandı.
*2001 yılındaki tek olumlu gelişme ihracatın % 12,3 oranda artmasıdır
*Son 20yıl içinde ekonomide en büyük büyüme1997 de, en büyük küçülme 2001 dedir.
*Dünyada ilk beş ekonomi: ABD-JAPONYA-ALMANYA-KANADA-ÇİN
*Türkiye’de en yüksek enflasyon 1994 de görüldü.
*    “          dalgalı döviz kuru uygulanmaktadır.
*Bankacılığı Bankacılık Denetleme Düzenleme Kurulu denetler.
*Devletçe el konulan mallar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna aktarılır.
*Piyasada denge sağlamak için döviz alım satımını Merkez Bankası yapar.
*GSMH nın sektörlere göre dağılımı: Hizmetler- Sanayi- Tarım.
*2000 nüfus sayımına göre nüfus artışı % 1,8 dir.
*Ülkemizde işgücünün sektörlere göre dağılımı: Hizmetler- Tarım-Sanayi.
*Türkiye OECD’nin kurucu üyesidir.
*Para yönetimini Hazine yapar.
*Türkiye 2003 de % 5,9 büyümüştür.
*2000 nüfus sayımına göre T.C 67.845 bin nüfusa sahip.
*Nüfusun % 35 i tarımda çalışmakta.
*Türkiye Avrupa Konseyine 1950 de üye oldu.

Türkiye’nin üye olduğu uluslararası kuruluşlar
Asya Kalkınma Bankası (ASDB)
Uluslararası İmar Bankası (BIS)
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi (KEI)
Gümrük İşbirliği Konseyi (CCC)
Avrupa Konseyi (CE)
Avrupa Nükleer Araştırma Teşkilatı (CERN)
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD)
Avrupa Ekonomik Konseyi (ECE)
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO)
Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO)
Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması (GATT)
Uluslararası Atom Enerji,Kurulu (IAEA)
Uluslararası Ekonomik İşbirliği Bankası (IBRD)
Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO)
Uluslararası Ticaret Odası (ICC)
Uluslararası Serbest Ticaret Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU)
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi (ICRM)
Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA)
İslam Kalkınma Bankası (IDB)
Uluslararası Enerji Kuruluşu (IEA)
Uluslararası Tarım Gelişimi Fonu (IFAD)
Uluslararası Finans Teşekkülü (IFC)
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu (IFRCS)
Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO)
Uluslararası Para Fonu (IMF)
Uluslararası Denizcilik Teşkilatı (IMO)
Uluslararası Denizcilik Uydu Teşkilatı (INMARSAT)
>Uluslararası Telekomünikasyon Uydu Teşkilatı (INTELSAT)
>Uluslararası Polis Teşkilatı (INTERPOL)
>Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC)
>Uluslararası Göçmen Teşkilatı (IOM)
>Uluslararası Standartlaşma Teşkilatı (ISO)
>Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITO)
>Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi (NACC)
>Kuzey Atlantik Savunma Parkı (NATO)
>Nükleer Enerji Kurulu (NEA)
>Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD)
>İslam Konseyi (ICO)
>Avrupa İşbirliği ve Güvenlik Teşkilatı (OSCE)
>Daimi Hakemlik Mahkemesi (PCA)
>Birleşmiş Milletler (BM)
>BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) (1964 DE Cenevre’de toplandı)
>BM Eğitim, Bitim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO)
>BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)
>BM Endüstri ve Gelişme Teşkilatı (UNIDO)
>BM Irak-Kuveyt Gözlem Misyonu (UNIKOM)
>BM Filistin Mültecileri Yardım Komisyonu (UNRWA)
>Evrensel Posta Sendikası (UPU)
>Batı Avrupa Konseyi (WEU)
>Dünya Ticaret Sendikası Federasyonu
>Dünya Sağlık Örgütü (WHO)
>Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WPO)
>Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO)
>Dünya Ticaret Teşkilatı (WTO)

Türkiye’nin kurucu üye olduğu uluslararası kuruluşlar
Uluslar arası Kuruluş        Kuruluş Yılı
BM                1945
UNESCO            1945
OECD                1960
İKÖ                1969
AGİT                1975
KEİ                1992
D-8                1997
ECO                1985
DTÖ                1995

KISALTMALAR
GATT: Gümrük tarifeleri ve ticaret anlaşması
G-5 :Fransa, Almanya, Japonya, İngiltere, ABD
G-7:G-5 + İtalya, Kanada
EFTA: Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (İng, Danimarka, Avusturya, Portekiz, İzlanda, İsviçre, Finlandiya)
NORDİK TOPLULUĞU: Kuzey Avrupa ülkeleri
LAFTA: Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi
NAFTA : Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (ABD, Meksika, Kanada..) Şili değil.
APEC: Asya ve Pasifik Ekonomik İşbirliği (ABD, Japonya, Brınei, Papua Yeni Gine…) Avrupa ülkeleri üye değil.
ASEAN:Güney Doğu Asya Uluslar arası Örgütü ( Endonezya, Malezya, Myanmar, Laos…)

TÜRK VERGİ SİSTEMİ

GELİR ÜZERİNDEN ALINAN VERGİLER

GELİR VERGİSİ

I. KISIM

VERGİNİN KONUSU, MÜKELLEFİ VE VERGİYİ DOĞURAN OLAY

A-VERGİNİN KONUSU, MÜKELLEFİ VE VERGİYİ DOĞURAN OLAY

1.Verginin Konusu-Gelirin Unsurları

Gelir vergisinin konusu;  gerçek kişilerin elde ettikleri gelirlerdir. Gelir “Bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarıdır”.

Gelirin unsurları: 1. Ticarî kazançlar, 2. Ziraî kazançlar, 3. Ücretler, 4. Serbest meslek kazançları, 5. Gayrimenkul sermaye iratları, 6. Menkul sermaye iratları ve 7. Diğer kazanç ve iratlardır. Vergilendirmede bu kazanç ve iratların safi tutarları üzerinden vergilendirme yapılır.

Sayılan yedi adet gelir unsurundan ilk altısı için devamlılık şartı vardır. Diğer bir ifadeyle, bu kazançların gelir kabul edilebilmeleri için ilk altısı için devamlı olarak elde edilme şartı vardır. Devamlılıktan kasıt; söz konusu kazançların bir defadan fazla elde edilmesidir. Yedinci gelir unsuru olan “diğer kazanç ve iratlar” için ise gelir kabul edilebilmesi için bir takvim yılında bir defa elde edilmesi yeterlidir.

2.Mükellefi

Yukarıda sayılan gelir unsurlarını elde eden gerçek kişilerdir. Mükellefiyette tam ve dar mükellef ayırımı vardır.

Tam Mükellef :Tam mükellef olmanın iki şartı vardır.

Þ                        Türkiye’de yerleşmiş olanlar tam mükellef kabul edilmektedir. (İkametgâhı Türkiye’de olanlar ile Bir takvim yılında 6 aydan fazla Türkiye’de bulunanlar Türkiye’de yerleşmiş sayılmaktadırlar).

Þ                        Yurt dışında görevli T.C. vatandaşları, tam mükellef kabul edilmektedir.

Tam mükellefler hem Türkiye’de hem de yurt dışında elde ettikleri kazançlardan vergilendirilirler. Bu gruba giren mükellefler, yurt dışında elde ettikleri kazançlar üzerinden bağlı bulundukları ülkede vergi ödemişlerse ayrıca bu kazançlar Türkiye’de vergiye tabi tutulmaz.

Dar Mükellef :İkametgâhı Türkiye’de bulunmayanlar ile bir takvim yılında 6 aydan fazla Türkiye’de oturmayanlar dar mükellef kabul edilmektedirler. Dar mükellefler sadece Türkiye’de elde ettikleri kazançlardan vergilendirilirler.

Ancak; Geçici görev ya da gibi amaçlarla Türkiye’ye gelen, iş, bilim ve fen adamları, uzmanlar ve memurlar ile Hastalık, istirahat seyahat gibi amaçlarla Türkiye’ye gelenler 6 aydan fazla Türkiye’de kalsalar da dar mükelleflikleri devam etmektedir.  Ayrıca Tutukluluk, hükümlülük gibi amaçlarla Türkiye’ye gelenler 6 aydan fazla Türkiye’de kalsalar bile Türkiye’de yerleşmiş sayılmadıkları için dar mükelleftirler.

3.Vergiyi Doğuran Olay

Her ne şekilde olursa olsun gelirin elde edilmesidir. Vergiyi doğuran olay; kazanç türlerine göre tahakkuk esası ve tahsil esası şeklinde farklı şekillerde gerçekleşmektedir. Ticari kazançlarda; tahakkuk esası, zirai kazançlarda tahakkuk esası, ücretlerde tahsil esası, serbest meslek kazançlarında ve gayrimenkul sermaye iratlarında tahsil esası ve menkul sermaye iratlarında tahsil esası geçerlidir.

İKİNCİ KISIM

GELİRİN UNSURLARI VE VERGİLENDİRİLMELERİ

I-TİCARİ KAZANÇLAR VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.TİCARİ KAZANÇ KAVRAMI VE TİCARİ KAZANÇ SAYILAN HALLER

Ticari kazanç kavramı: Her türlü ticari ve sınai faaliyetlerden doğan kazançlar ticari kazançtır. Tanıma ek olarak GVK’da sayılan aşağıdaki faaliyetlerden elde edilen kazançlar da ticari kazanç sayılır:

i.            Maden, taş ve kireç ocakları, kum ve çakıl istihsal yerleri ile tuğla ve kiremit harmanlarının işletilmesinden;

ii.            Coberlik işlerinden;(coberlik işi, borsada kayıtlı olarak kendi nam ve hesabına hisse senedi alım satımı yapılması)

iii.            Özel okul ve hastanelerle benzeri yerlerin işletilmesinden;

iv.            Gayrimenkullerin alım, satım ve inşa işleriyle devamlı olarak uğraşanların bu işlerinden;

v.            Kendi nam ve hesaplarına menkul kıymet alım-satımı ile devamlı olarak uğraşanların bu faaliyetlerinden;

vi.            Satın alınan veya trampa suretiyle iktisap olunan arazinin iktisap tarihinden itibaren 5 yıl içinde parsellenerek bu müddet içinde veya daha sonraki yıllarda kısmen veya tamamen satılmasından;

vii.            Diş protezciliğinden elde edilen kazançlar.

Önemli NOT: Kollektif ortaklıklarda ortakların, adi veya eshamlı komandit ortaklıklarda komandite ortakların ortaklık karından aldıkları paylar şahsi ticari kazanç hükmündedir.

B.TİCARİ KAZANCIN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK TİCARİ KAZANÇLAR

Bazı ticari kazançlar muafiyet ve istisna kapsamına alındıkları için vergilendirilmemektedirler.

1.1. MUAFİYETLER

Esnaf Muaflığı

1.2.İSTİSNALAR

a.Sergi ve Panayır Kazançları İstisnası:

b.PTT Acenteleri Kazanç İstisnası:

c.Eğitim Öğretim İşletmelerinde Kazanç İstisnası (okul öncesi öğretim, ilk öğretim, orta öğretim için)

d.Dar Mükelleflerde İhracat İstisnası

2.VERGİLENDİRİLECEK TİCARİ KAZANÇLAR

Ticari kazancın tespiti: Ticari kazanç, gerçek usul (Bilanço veya işletme hesabı esası) veya basit usullere göre tespit edilir.

Ticari kazancın safi tutarı vergilendirmeye esas tutardır. Diğer bir ifadeyle vergi, safi tutar üzerinden hesaplanır. Safi tutara ulaşabilmek için işin elde edilmesi ile ilgili giderler brüt ticari kazançtan indirilir.

1.BASİT USUL

Basit usulde ticari kazanç, bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler ve satılan malların alış bedelleri arasındaki müspet farktır.

1.1.Genel Şartlar:

C                  Kendi işinde bilfiil çalışmak veya bulunmak

C                  İşyeri mülkiyetinin kira bedeli toplamı büyükşehir belediye sınırları içinde 3 500 YTL’yı, diğer yerlerde 2.500 YTL’yi aşmamak(2006 yılı için).

C                  Ticari, zirai veya mesleki faaliyetler dolayısıyle gerçek usulde Gelir Vergisi’ne tabi olmamak.

1.2.Özel Şartlar(GVK m.48).

C                  Satın aldıkları malları olduğu gibi veya işledikten sonra satanların yıllık alımları tutarının 50.000 YTL veya yıllık satışları tutarının 72.000 YTL’yi aşmaması,

C                  1 numaralı bentte yazılı olanların dışındaki işlerle uğraşanların bir yıl içinde elde ettikleri gayri safi iş hasılatının 25.000 YTL’yi aşmaması,

C                  1 ve 2 numaralı bentlerde yazılı işlerin birlikte yapılması halinde, yıllık satış tutarı ile iş hasılatı toplamının 50.000 YTL’yi aşmaması.

2.GERÇEK USUL

2.1.BİLÂNÇO ESASI

Bilânço esasına göre ticari kazanç, aşağıdaki şekilde bulunur;

İşletmenin ; (Dönem sonu öz sermayesi – Dönem başındaki Öz sermayesi) –  (Dönem boyunca işletme sahipleri veya ortaklarınca işletmeye ilave olunan değerler) + ( İşletmeden çekilen değerler)  ise farka eklenir.

Bilanço Esasına Tabi Olanlar: GVK’ya göre birinci sınıf tüccarlar bilanço esasına tabidir.

Birinci sınıf tüccar; (VUK m.177).

1.              Her türlü ticaret şirketleri[1]

2.              Satın aldıkları malları olduğu gibi veya işledikten sonra satan ve yıllık alımlarının tutarı 96.000 YTL veya satışları tutarı 130.000 YTL’yi aşanlar

3.              Birinci bentte yazılı olanların dışındaki işlerle uğraşıp da bir yıl içinde elde ettikleri gayri safi iş hasılatı 52.000 YTL’yi aşanlar;

4.              2 ve 3 numaralı bentlerde yazılı işlerin birlikte yapılması halinde 2 numaralı bentte yazılı iş hasılatının beş katı ile yıllık satış tutarının toplamı  96.000 YTL’yi aşanlar;

5.              Kurumlar Vergisine tabi olan diğer tüzel kişiler

6.              İhtiyari(isteğe bağlı) olarak bilanço esasına göre defter tutmayı tercih edenler

2.2.İŞLETME ESASI

İşletme hesabı esasına göre ticari kazanç;  bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler arasındaki müspet farktır.

Mal(Emtia) alım ve satımı ile uğraşanlarda ticari kazancın bulunması için hesap dönemi sonundaki emtia mevcudunun değeri hasılata, dönem başındaki emtia mevcudunun değeri ise giderlere ilave olunur.

İşletme hesabı esasına göre defter tutanlar; işletme hesabını kullanmak zorunda olanlar ikinci sınıf tüccarlardır. Bunlar;  Birinci sınıf tüccar hadlerinin altında kalanlar, Maliye bakanlığınca işletme esasına göre defter tutması kabul edilenler, Yeni işe başlayanların yıllık alım satım tutarları tespit edilinceye kadar geçen sürede işletme esasına göre defter tutarlardır.

TİCARİ KAZANCIN TESPİTİNDE İNDİRİLECEK GİDERLER

Þ      Ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için yapılan genel giderler[2]

Þ      Çalışanların iş yerinde veya iş yerinin müştemilatında iaşe ve ibate giderleri, tedavi ve ilaç giderleri, sigorta primleri ve emekli aidatı ve işyerinde özel olarak kullanılan giyim giderleri;

Þ      İşle ilgili olmak şartiyle, mukavelenameye veya ilama veya kanun emrine istinaden ödenen zarar, ziyan ve tazminatlar;

Þ      İşle ilgili olan seyahat ve ikamet giderleri

Þ      Kiralama yoluyla edinilen veya işletmeye dahil olan ve işte kullanılan taşıtların giderleri

Þ      İşletme ile ilgili olmak şartıyla; bina, arazi, gider, istihlak, damga, belediye vergileri, harçlar ve kaydiyeler gibi ayni vergi, resim ve harçlar;

Þ      Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre ayrılan amortismanlar.

Þ      İşverenlerce, Sendikalar Kanunu hükümlerine göre sendikalara ödenen aidatlar[3]

Þ      İşverenler tarafından ücretliler adına bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları.

Þ      Fakirlere yardım amacıyla gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara Maliye Bakanlığınca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde bağışlanan gıda, temizlik, giyecek ve yakacak maddelerinin maliyet bedeli.

TİCARİ KAZANCIN TESPİTİNDE GİDER YAZILAMAYACAK HUSUSLAR

Þ            Teşebbüs sahibi ile eşinin ve çocuklarının işletmeden çektikleri paralar veya aynen aldıkları sair değerler ile Teşebbüs sahibinin kendisine, eşine, küçük çocuklarına işletmeden ödenen aylıklar, ücretler, ikramiyeler, komisyonlar ve tazminatlar;

Þ            Teşebbüs sahibinin ve eşi ile çocuklarının işletmeye koyduğu sermaye için yürütülecek faizler;

Þ            Her türlü para cezaları ve vergi cezaları ile teşebbüs sahibinin suçlarından doğan tazminatlar

Þ            Kiralama yoluyla edinilen veya işletmede kayıtlı olan taşıtlardan işletmenin esas faaliyet konusu ile ilgili olmayanların giderleri ile amortismanları;

II-ZİRAİ KAZANÇLAR VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.ZİRAİ KAZANÇ KAVRAMI VE ZİRAİ KAZANÇ SAYILAN HALLER

Her türlü zirai faaliyetten doğan kazançlar zirai kazançtır. Zirai faaliyet; arazide, deniz, göl ve nehirlerde, ekim, dikim, bakım, üretme, yetiştirme ve ıslah yollarıyla veyahut doğrudan doğruya tabiattan istifade etmek suretiyle nebat, orman, hayvan, balık ve bunların mahsullerinin istihsalini, avlanmasını, avcıları ve yetiştiricileri tarafından muhafazasını, taşınmasını, satılmasını veya bu mahsullerden sair bir şekilde faydalanılmasını ifade eder.

Ürünlerin değerlendirilmeleri amacıyla ve zirai üretime bağlı olarak işlenmesi de zirai faaliyete girer. Ancak, bu iş, aynı işletmenin cüz’ünü teşkil eden bir işletmede gerçekleşiyorsa, bu işin zirai faaliyet sayılabilmesi için işletmenin sınai bir müessese ehemmiyet ve genişliğinde olmaması ve faaliyetini, cüz’ünü teşkil ettiği teşebbüsün mahsullerine hasretmesi şarttır.

Satışların dükkan ve mağaza açılarak yapılması halinde, mahsullerin dükkan ve mağazaya gelinceye kadar geçirdikleri safhalar zirai faaliyet sahasında kalır. Çiftçiler tarafından doğrudan doğruya zirai faaliyetleri ile ilgili alım satım işlerinin gerçekleştirilmesi için açılan yazıhaneler, faaliyetleri bu konuyla sınırlı kalmak şartıyle dükkan ve mağaza sayılmaz.

ÖNEMLİ NOT: Kollektif şirketlerle adi veya eshamlı komandit şirketler zirai faaliyetle iştigal etseler dahi çiftçi sayılmazlar. Zirai faaliyetle iştigal eden kollektif şirketlerin ortakları ile komandit şirketlerin komandite ortaklarının şirket kârından aldıkları paylar şahsi ticari kazanç hükmündedir.

B.ZİRAİ KAZANÇLARIN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK ZİRAİ KAZANÇLAR

Bazı zirai kazançlar muafiyet ve istisna kapsamında oldukları için vergilendirilmez.

2.VERGİLENDİRİLECEK ZİRAİ KAZANÇLAR

2.1.GERÇEK USUL

54′ üncü maddede yazılı işletme büyüklüğü ölçülerini aşan çiftçiler ile bir biçerdövere veya bu mahiyetteki bir motorlu araca veya on yaşına kadar ikiden fazla traktöre sahip olan çiftçilerin kazançları gerçek usulde (zirai işletme hesabı veya diledikleri takdirde bilanço esasına göre) tespit olunarak vergilendirilir.

İşletme büyüklükleri (54.m); çeşitli kriterlere göre farklılık göstermektedir. Bunlar aşağıdaki gibi örneklendirilebilir;

Arazi büyüklükleri için örnekler; Hububat ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı taban arazide 900 kıraç arazide 1700 dönüm, Bakliyat, afyon, susam, keten, kendir ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 1000 dönüm, Pamuk ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 400 dönüm; Patates, soğan, sarmısak ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 200 dönüm; Çay ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 150 dönüm (Mahsul verebilecek hale gelmeyenler hariç); Sebze ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 200 dönüm;

Ağaç sayısı için örnekler; Meyve verebilecek hale gelmiş antep fıstığında 2500 ağaç; Meyve verebilecek hale gelmiş zeytinliklerde 4500 ağaç;

Hayvan sayısı için örnekler; Büyükbaş hayvan sayısı 150 adet (İş hayvanları ile iki yaşından küçük, büyükbaş hayvanlar hariç); Küçükbaş hayvan sayısı 750 adet (Bir yaşından küçük, küçükbaş hayvanlar ile kümes hayvanları hariç);

Arazi üzerinde yapılmayan zirai faaliyetler ile kara ve su avcılığında: Denizlerdeki sınırları belirlenebilen üretim alanlarında yapılan balık yetiştiriciliğinde (ağ kafes vb.) 750 m2, İç su balıkları yetiştiriciliğinde sınırları belirlenebilen havuz (beton, toprak vb.), göl, gölet ve baraj gölleri gibi üretim alanlarında 900 m2, Denizlerde yapılan balık avcılığında toplam tekne boyu 20 metre; Arıcılık ziraatinde kovan sayısı 500 adet; İpek böcekçiliği ziraatinde kutu sayısı 500 adet; gibi

ÖNEMLİ NOT: Kazançları gerçek usulde vergilendirilmeyen çiftçiler bu kazançları için beyanname vermezler. Kazançları gerçek usulde vergilendirilmeyen çiftçiler, yazılı olarak vergi dairesinden istemde bulunmaları halinde izleyen vergilendirme dönemi başından, işe yeni başlayanlar, işe başlama tarihinden itibaren gerçek usule geçebilirler.

54 üncü maddede yazılı ölçüleri aşanlar müteakip vergilendirme dönemi başından itibaren gerçek usulde; gerçek usule tabi olanlardan bu ölçülerin altında kalanlar müteakip vergilendirme dönemi başından itibaren hasılatları üzerinden tevkifat yapılmak suretiyle vergilendirilirler.

Gerçek usulde vergilendirmede hasılattan indirilebilecek giderler; işle ilgili giderlerdir. İndirilmeyecek giderlerse aynen ticari kazancın tespitinde kabul edilmeyen giderdir.

2.2.ZİRAİ KAZANÇLARDA TEVKİFAT USULÜ[4]

Çiftçilerin elde ettikleri zirai kazançlar, Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesine göre hasılatları üzerinden tevkifat yapılmak suretiyle vergilendirilirler. Çiftçilerden satın alınan ziraî mahsuller ve hizmetler için yapılan ödemelerden;

Þ            Hayvanlar ve bunların mahsulleri ile kara ve su avcılığı mahsulleri için,Ticaret borsalarında tescil ettirilerek satın alınanlar için % 1,  bunlar dışında kalanlar için % 2,

Þ            Diğer ziraî mahsuller için, Ticaret borsalarında tescil ettirilerek satın alınan zirai mahsuller için % 2, bunların dışında kalanlar için % 4,

Þ            Ziraî faaliyet kapsamında ifa edilen hizmetler için, Orman idaresine veya orman idaresine karşı taahhütte bulunan kurumlara yapılan ormanların ağaçlandırılması, bakımı, kesimi, ürünlerin toplanması, taşınması ve benzeri hizmetler için % 2, Diğer hizmetler için % 4,

Þ            Çiftçilere yapılan doğrudan gelir desteği ve alternatif ürün ödemeleri için % 0,

ÖNEMLİ AÇIKLAMA: Bu şekilde yapılan tevkifat(kesinti), eğer gerçek usule tabi zirai kazançtan yapılmışsa dönem sonunda verilecek beyanname üzerinden hesaplanan vergiden düşülür. Eğer tevkifata tabi kazanç, gerçek usule tabi bir kazanç değilse tevkifat; nihai vergilendirme kabul edilir. Beyanname vermek gerekmez.

III-ÜCRETLER VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.ÜCRET KAVRAMI VE ÜCRET SAYILAN HALLER

Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir. İş verenler, hizmet erbabını işe alan, emir ve talimatları dahilinde çalıştıran gerçek ve tüzel kişilerdir. Ücret; ödenek, tazminat, zam, avans, aidat, prim, ikramiye, gider karşılığı şeklinde olabilir. Ayrıca; aşağıda yazılı ödemeler de ücret sayılır:

Þ                  İstisna dışında kalan emeklilik, maluliyet, dul ve yetim aylıkları;

Þ                  Türkiye Büyük Millet Meclisi, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeleri ile özel kanunlarına veya idari kararlara göre kurulan daimi veya geçici bütün komisyonların üyelerine ve yukarıda sayılanlara benzeyen diğer kimselere bu sıfatları dolayısıyla ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler;

Þ                  Yönetim ve denetim kurulları başkanı ve üyeleriyle tasfiye memurlarına bu sıfatları dolayısıyla ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler;

Þ                  Bilirkişilere, resmî arabuluculara, eksperlere, spor hakemlerine ve her türlü yarışma jürisi üyelerine ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler;

Þ                  Sporculara transfer ücreti veya sair adlarla yapılan ödemeler ve sağlanan menfaatler.

B.ÜCRETLERİN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK ÜCRETLER; muafiyet-istisna kapsamındaki ücretler vergilendirilmemektedir. Bazı Önemli Muafiyet ve İstisnalar aşağıdaki gibidir;

1. Köylerde veya son nüfus sayımına göre belediye içi nüfusu 5.000’i aşmayan yerlerde faaliyet gösteren ve el ile dokunan halı ve kilim imal eden işletmelerde çalışan işçilerin ücretleri;

2. Gelir Vergisi’nden muaf olanların veya gerçek usulde vergilendirilmeyen çiftçilerin yanında çalışan işçilerin ücretleri;

3. Köy muhtarları ile köylerin katip, korucu, imam, bekçi ve benzeri hizmetlilerine köy bütçesinden ödenen ücretler ile çiftçi mallarını koruma bekçilerinin ücretleri ve Çırakların asgari ücreti aşmayan ücretleri.

4. Hizmetçilerin ücretleri (Mürebbiyelere ödenen ücretler istisna kapsamına dahil değildir);

5. Hizmet erbabına işverenlerce yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatler (bir günlük yemek bedelinin 8.25 YTL’yi aşmaması gerekir)

6. Genel olarak maden işletmelerinde ve fabrikalarda çalışan işçilere ve özel kanunlarına göre barındırılması gereken memurlarla müstahdemlere konut tedariki ve bu konutların giderleri ile mülkiyeti işverene ait brüt alanı 100 m2yi aşmayan konutların hizmet erbabına mesken olarak tahsisi suretiyle sağlanan menfaatler

7. Hizmet erbabının toplu olarak işyerlerine gidip gelmelerini sağlamak maksadıyla işverenler tarafından yapılan taşıma giderleri;

8. Kanunla kurulan emekli sandıkları ile Sosyal Sigortalar Kanununun geçici 20 nci maddesinde belirtilen sandıklar tarafından ödenen emekli, malûliyet, dul ve yetim aylıkları

9. Yabancı ülkelerde bulunan sosyal güvenlik kurumları tarafından ödenen emekli, malûliyet, dul ve yetim aylıkları;

10. Kanunî ve iş merkezi Türkiye’de bulunmayan dar mükellefiyete tâbi işverenlerin yanında çalışan hizmet erbabına, işverenin Türkiye dışında elde ettiği kazançları üzerinden döviz olarak ödediği ücretler;

11. Yüz ve daha aşağı sayıda işçi çalıştıran işyerlerinde bir, yüzden fazla işçi çalıştıran işyerlerinde iki, amatör sporcu çalıştıranların, her yıl millî müsabakalara iştirak ettiklerinin belgelenmesi ve bu amatör sporculara ödenen ücretler.

2.VERGİLENDİRİLECEK ÜCRETLER ve VERGİLENDİRME YÖNTEMİ

Ücretler gerçek usule göre vergilendirilmektedir. Gerçek usulün esası gerçek ücret kavramı üzerine oturtulmuştur. Gerçek ücret: Ücretin gerçek safi değeri işveren tarafından verilen para ve ayınlarla sağlanan menfaatler toplamından aşağıdaki indirimler yapıldıktan sonra kalan miktardır. Brüt ücretten gerçek ücrete ulaşmak için yapılacak indirimler;

1. Emekli sandığı, SSK ve OYAK gibi kurumlar için yapılan kesintiler ve sendikalara ödenen aidatlar

2. Ücretlinin şahsına, eşine ve küçük çocuklarına ait hayat, ölüm, kaza, hastalık, sakatlık, işsizlik, analık, doğum ve tahsil gibi şahıs sigorta poliçeleri için hizmet erbabı tarafından ödenen primler ile bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları[5],

ÖNEMLİ NOT:Ücretin gerçek değerinin tayininde, Gelir Vergisi gibi şahsi vergiler ücretten indirilmez.

2.1.STOPAJ ESASI

Ücretlerin vergilendirilmesinde genel yöntem stopaj esasıdır(GVK. 94.m). Hizmet erbabına ödenen ücretler ile ücret sayılan ödemelerden (istisnadan faydalananlar hariç), artan oranlı tarife dilimleri ve oranları esas alınarak tevkifat(Stopaj, kesinti) yapılır. Stopajın yapılmasında matrah olarak ücretin safi(net) değeri esas alınır. Diğer bir ifadeyle vergi matrahı olarak ücretin safi değeri alınır.  Ancak aşağıdaki hizmet erbabının ücretleri hakkında vergi tevkif usulü uygulanmaz.

1. Ücretlerini yabancı bir memleketteki işverenden doğrudan doğruya alan hizmet erbabı;

2. 16’ncı maddede yazılı ücret istisnasından faydalanmayan yabancı elçilik ve konsolosluk memur ve hizmetlileri;

3. Maliye Bakanlığı’nca yıllık beyanname ile bildirilmesinde zaruret görülen ücret ödemeleri.

Bunlar gelirlerini, yıllık beyanname ile bildirirler.

2.2.GÖTÜRÜ USUL

“Diğer ücretliler” olarak tabir edilen ücretliler götürü usule göre vergilendirilmektedirler. Diğer ücretler Kazançları basit usulde tespit edilen ticaret erbabı yanında çalışanlar; Özel hizmetlerde çalışan şoförler; Özel inşaat sahiplerinin ücretle çalıştırdığı inşaat işçileri; Gayrimenkul sermaye iradı sahibi yanında çalışanlar ve gerçek ücretlerinin tespitine imkân olmaması sebebiyle, Danıştayın olumlu görüşüne dayanarak Maliye Bakanlığınca bu kapsama alınanlardır (GVK m. 64). Bu hizmet erbabının safi ücretleri takvim yılı başında geçerli olan ve sanayi kesiminde çalışan 16 yaşından büyük işçiler için uygulanan asgari ücretin yıllık brüt tutarının % 25’idir.

Diğer ücretler; kapsamına giren ücretler için yıllık beyanname verilmez, diğer kazançlar için beyanname verilmiş olsa bile beyannameye dahil edilmezler. Sadece vergi dairesinden bir “vergi karnesi” alırlar. Bu karnede ne kadar vergi ödeyecekleri yazılıdır. Her yıl ŞUBAT ve AĞUSTOS ayları olmak üzere iki eşit taksitte vergi öderler.

2.3.BEYAN ESASI

Birden fazla işverenden ücret alıp ta birden sonraki işverenden/işverenlerden alınan ücretler toplamı 2006 yılı için 18 000 YTL’yi aşıyorsa önceden tevkifat yapılsa dahi beyanname vermek zorunludur. Ayrıca yukarıda belirtildiği gibi stopaja tabi olmayanlar da beyanname vermek zorundadırlar.

IV-SERBEST MESLEK KAZANÇLARI VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.SERBEST MESLEK KAZANCININ BELİRLENMESİ

Serbest meslek kazancı: Her türlü serbest meslek faaliyetinden doğan kazançlar serbest meslek kazancıdır. Serbest meslek faaliyeti; sermayeden ziyade şahsi mesaiye, ilmi veya mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan ve ticari mahiyette olmıyan işlerin işverene tabi olmaksızın şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılmasıdır. Tahkim işleri dolayısiyle hakemlerin aldıkları ücretler ile kollektif, adi komandit ve adi şirketler tarafından yapılan serbest meslek faaliyeti neticesinde doğan kazançlar da, serbest meslek kazancıdır. Serbest meslek erbabı: Serbest meslek faaliyetini mutad meslek halinde ifa edenler, serbest meslek erbabıdır. Serbest meslek faaliyetinin yanında meslekten başka bir iş veya görev ile devamlı olarak uğraşılması bu vasfı değiştirmez. Ayrıca;

Þ            Gümrük komisyoncuları, bilumum borsa ajan ve acentaları, noterler, noterlik görevini ifa ile mükellef olanlar;

Þ            Bizzat serbest meslek erbabı tarifine girmemekle beraber serbest meslek erbabını bir araya getirerek teşkilat kurmak veya bunlara sermaye temin etmek suretiyle veya sair suretlerle serbest meslek kazancından hisse alanlar;

Þ            Serbest meslek faaliyetinde bulunan kollektif ve adi şirketlerde ortaklar, adi komandit şirketlerde komanditeler;

Þ            4.Dava vekilleri, müşavirler, kurumlar ve tüccarlarla serbest meslek erbabının ticarî ve meslekî işlerini takip edenler ve konser veren müzik sanatçıları;

Þ            Gerekli şartları taşıyan ebe, sünnetçi, sağlık memuru, arzuhalci, rehber gibi mesleki faaliyette bulunanlar bu işler dolayısiyle serbest meslek erbabı sayılırlar.

Serbest meslek kazancı bir hesap dönemi içinde serbest meslek faaliyeti karşılığı olarak tahsil edilen para ve ayınlar ve diğer suretlerle sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerden bu faaliyet dolayısıyle yapılan giderler indirildikten sonra kalan farktır. Serbest meslek erbabı, mesleki kazançlarını Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre tuttukları “Serbest meslek kazanç defteri”ne istinaden tespit ederler. Brüt kazançtan kazancın elde edilmesiyle ilgili giderler düşülür. Net kazanç üzerinden vergilendirme yapılır.

B.SERBEST MESLEK KAZANÇLARININ VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK SERBEST MESLEK KAZANÇLARI

İstisna kapsamındaki kazançlar vergi dışı bırakılmaktadır.

Vergiden İstisna Olan Serbest Meslek Kazançları

İ.Sergi ve Panayır İstisnası

Dar mükellefiyete tabi olanların; Hükümetin izniyle açılan sergi ve panayırlarda yaptıkları serbest meslek faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar; Gelir Vergisi’nden müstesnadır.

ii.Telif Kazançları İstisnası

Müellif, mütercim, heykeltraş, hattat, ressam, bestekâr, bilgisayar programcısı ve mucitlerin ve bunların kanuni mirasçılarının; şiir, hikaye, roman, makale, bilimsel araştırma ve incelemeleri, bilgisayar yazılımı, röportaj, karikatür, fotoğraf, film, video band, radyo ve televizyon senaryo ve oyunu gibi eserlerini gazete, dergi, bilgisayar ve internet ortamı, radyo, televizyon ve videoda yayınlamak veya kitap, CD, disket, resim, heykel ve nota halindeki eserleri ile ihtira beratlarını satmak veya bunlar üzerindeki mevcut haklarını devir ve temlik etmek veya kiralamak suretiyle elde ettikleri hasılat Gelir Vergisinden müstesnadır.

Eserlerin neşir, temsil, icra ve teşhir gibi suretlerle değerlendirilmesi karşılığında alınan bedel ve ücretler istisnaya dahildir. Bu kazançların geçici(arızî) olarak elde edilmesi istisna hükmünün uygulanmasına engel teşkil etmez.

ÖNEMLİ NOT: Serbest meslek kazançları istisnası üzerinden, bu Kanunun 94 üncü maddesi uyarınca tevkif suretiyle vergi kesilir. Oran % 17’dir.

2.SERBEST MESLEK KAZANÇLARININ VERGİLENDİRİLMESİ

2.1.BEYAN ESASI

Tutulan serbest meslek kazanç defterine göre belirlenen hasılattan mesleğin ifası ile ilgili giderler düşülür. Kalan kısım artan oranlı tarifeye göre vergilendirilir. Ancak her türlü para cezaları ve vergi cezaları ile serbest meslek erbabının suçlarından doğan tazminatlar gider olarak indirilemez. Net serbest meslek kazancının tespitinde gider yazılabilecek hususlar aşağıdaki gibidir;

Þ            Mesleki kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için ödenen genel giderler[6]

Þ            Hizmetli ve işçilerin iş yerinde veya iş yerinin müştemilatındaki iaşe ve ibate giderleri, tedavi ve ilaç giderleri, sigorta primleri ve emekli aidatı  ve işle ilgili giyim giderleri.

Þ            Mesleki faaliyetle ilgili seyahat ve ikamet giderleri

Þ      Mesleki faaliyette kullanılan tesisat, demirbaş eşya ve envantere dahil taşıtlar için ayrılan amortismanlar ve kiralanan veya envantere dahil olan ve işte kullanılan taşıtların giderleri.

Þ      Alınan mesleki yayınlar için ödenen bedeller, Mesleki faaliyetin ifası için ödenen mal ve hizmet alım bedelleri.

Þ      Serbest meslek faaliyetleri dolayısıyla emekli sandıklarına ödenen giriş ve emeklilik aidatları ile mesleki teşekküllere ödenen aidatlar.

Þ      Mesleki kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için ödenen meslek, ilan ve reklam vergileri ile iş yerleriyle ilgili ayni vergi, resim ve harçlar.

Þ      Mesleki faaliyetle ilgili olarak kanun, ilam ve mukavelenameye göre ödenen tazminatlar

2.2.STOPAJ(TEVKİFAT) Esası

Yaptıkları serbest meslek işleri dolayısıyla bu işleri yapanlara yapılan ödemelerden ödemeyi yapan taraf stopajla vergi kesmektedir. Ancak Noterlere serbest meslek faaliyetlerinden dolayı yapılan ödemelerden stopaj yapılmaz. Stopaj oranı; % 22’dir. Sadece Telif kazancı dolayısıyla hak sahibine yapılan ödemelerden % 17 stopaj yapılır.

Tevkifat suretiyle alınan vergi yılsonunda verilen yıllık beyanname üzerinden hesaplanan vergi miktarından düşülmektedir.

V-GAYRİMENKUL SERMAYE İRATLARI VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.GAYRİMENKUL SERMAYE İRADI OLARAK KABUL EDİLEN KAZANÇLAR

Aşağıda yazılı mal ve hakların sahipleri, mutasarrıfları, zilyetleri, irtifak ve intifa hakkı sahipleri veya kiracıları tarafından kiraya verilmesinden elde edilen iratlar gayrimenkul sermaye iradıdır(GVK 70)

Þ            Arazi, bina maden suları, menba suları, madenler, taş ocakları, kum ve çakıl istihsal yerleri, tuğla ve kiremit harmanları, tuzlalar ve bunların mütemmim cüzileri ve teferruatı;

Þ            Voli mahalleri ve dalyanlar;

Þ            Gayri menkullerin, ayrı olarak kiraya verilen mütemmim cüzileri ve teferruatı ile bilumum tesisatı demirbaş eşyası ve döşemeleri;

Þ            Gayrimenkul olarak tescil edilen haklar; Arama, işletme ve imtiyaz hakları ve ruhsatları, ihtira beratı alameti farika, marka, ticaret unvanı, her türlü teknik resim, desen, model, plan ile sinema ve televizyon filmleri, ses ve görüntü bantları, sanayi ve ticaret ve bilim alanlarında elde edilmiş bir tecrübeye ait bilgilerle gizli bir formül veya bir imalat usulü üzerindeki kullanma hakkı veya kullanma imtiyazı gibi haklar

Þ            Telif hakları

Þ            Gemi ve gemi payları ve her türlü motorlu araç, makine ve tesisat ile bunların eklentileri.

Sayılan bu mallar ve haklar ticarî veya zirai bir işletmeye dahil bulunduğu takdirde bunların iratları ticarî veya zirai kazancın tespitine müteallik hükümlere göre hesaplanır.

B.GMSİ’NİN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK GMSİ’LER

Konut Kira Gelirleri İstisnası: Binaların mesken olarak kiraya verilmesinden bir takvim yılı içinde elde edilen hâsılatın 2006 yılı için 2.200 YTL’sı gelir vergisinden müstesnadır. İstisna haddi üzerinde hâsılat elde edilip beyan edilmemesi veya eksik beyan edilmesi halinde, bu istisnadan yararlanılamaz. Ticari, zirai veya mesleki kazancını yıllık beyanname ile bildirmek mecburiyetinde olanlar ile gelirleri bunlar tarafından bildirilecek olanlar bu istisnadan faydalanamazlar.

Bir kişinin birden fazla meskene sahip olması durumunda bu istisna sadece bir defa uygulanacaktır. Bir meskene birden fazla kişi sahipse her kişi istisnadan ayrıca yararlanacaktır.

2.VERGİLENDİRİLECEK GMSİ’LER

GMSİ’lerde vergilendirme safi irat üzerinden yapılmaktadır. Safi İrat:Gayrimenkul sermaye iradında safi irat, gayri safi hasılattan iradın sağlanması ve idamesi için yapılan giderler indirildikten sonra kalan müspet farktır.

2.1.BEYAN ESASI

Gayrimenkul sermaye iratlarında, gayri safi hasılat, mal ve hakların kiraya verilmesinden bir takvim yılı içinde o yıla veya geçmiş yıllara ait olarak nakden veya aynen tahsil edilen kira bedellerinin tutarıdır (72.M).

Gerçek Gider Usulü(Gerçek Usul)

Gerçek usulde; gayrimenkulle ilgili olmak kaydıyla gayri safi hâsılattan aşağıdaki giderler düşülür. Kalan kısım artan oranlı tarifeye göre vergilendirilir. Giderler: kiraya verilen gayrimenkulle ilgili giderlerdir. Ayrıca; Kiraya verilen mal ve haklar için ödenen vergi, resim, harç ve şerefiyelerle kiraya verenler tarafından ödenmiş olmak şartıyla belediyelere ödenen harcamalara iştirak payları; Sahibi bulundukları konutları kiraya verenlerin kira ile oturdukları konutun kira bedeli de indirilebilir. Vergi ve para cezaları düşülemez.

Götürü Gider Usulü

Haklarını kiraya verenler hariç gayrimenkul sermaye iradı elde edenler götürü usulden de yararlanabilirler. Gayri safi hâsılattan, gayri safi hâsılatın %25’lik kısmı düşülür, kalan kısım artan oranlı tarifeye göre vergilendirilir. Götürü gider usulünü kabul edenler iki yıl geçmedikçe bu usulden dönemezler.

2.2.STOPAJ ESASI

Gayrimenkul sermaye iratlarında stopaj uygulaması da söz konusudur. Stopajı hak sahibine geliri sağlayan taraf yapar. Stopaj yapılan tutar; daha sonra verilen beyannameden hesaplanacak vergiden düşülür. Ancak stopajla vergilendirilmiş olan gayrimenkul sermaye iratları 2006 yılı için 18 000 YTL’ye kadarsa beyanname verilmez.

VI-MENKUL SERMAYE İRATLARI VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.MENKUL SERMAYE İRADI KAVRAMI

Menkul sermaye iratları GVK’nın 75. maddesinde düzenlenmiştir. Sahibinin ticari, zirai veya mesleki faaliyeti dışında nakdi sermaye veya para ile temsil edilen değerlerden oluşan sermaye dolayısıyla elde ettiği kar payı, faiz, kira ve benzeri iratlar menkul sermaye iradıdır.

1-Kar Geliri Şeklindeki MSİ’ler

C                  Hisse Senetleri Kar Payları (Sermaye Piyasası Kanunu’na göre kurulan yatırım fonları katılma belgelerine ödenen kar payları dahil.)

C                  İştirak Hisselerinden Doğan Kazançlar:(Limited Şirket ortaklarının, iş ortaklıklarının ortakları ve komanditerlerin kâr payları ile kooperatiflerin dağıttıkları kazançlar bu zümreye dahildir.)

C                  Kurumların idare Meclisi Başkan ve üyelerine verilen kar payları;

C                  Kurumlar Vergisi Kanunu uyarınca yıllık veya özel beyanname veren dar mükellef kurumların, indirim ve istisnalar düşülmeden önceki kurum kazancından, hesaplanan kurumlar vergisi düşüldükten sonra kalan kısmı,

C                  Faizsiz olarak kredi verenlere ödenen kâr payları ile kâr, ve zarar ortaklığı belgesi karşılığı ödenen kâr payları ve özel finans kurumlarınca kâr ve zarara katılma hesabı karşılığında ödenen kâr payları.

2-Faiz Geliri Şeklindeki MSİ’ler

C            Tahvil ve Bono Faizleri:

C            Alacak Faizleri :Her nevi alacak faizleri (Adi, imtiyazlı, rehinli, senetli alacaklarla carî hesap alacaklarından doğan faizler ve kamu tüzelkişilerince borçlanılan ve senede bağlanmış olan meblağlar için ödenen faizler dahil.)

C            Mevduat faizleri :

C            Repo Gelirleri

3-Diğer Şekillerdeki MSİ’ler

C            Hisse senetleri ve tahvillerin vadesi gelmemiş kuponlarının satışından elde edilen bedeller;

C            İştirak hisselerinin sahibi adına henüz tahakkuk etmemiş kar paylarının devir ve temliki karşılığında alınan para ve ayınlar;

C            Her çeşit senetlerin iskonto edilmesi karşılığında alınan iskonto bedelleri;

C            Tüzel kişiliği haiz emekli sandıkları, yardım sandıkları ile emeklilik ve sigorta şirketleri tarafından;

i.                              On yıl süreyle prim, aidat veya katkı payı ödemeden ayrılanlara yapılan ödemeler,

ii.                              On yıl süreyle katkı payı ödemiş olmakla birlikte bireysel emeklilik sisteminden emeklilik hakkı kazanmadan ayrılanlar ile diğer sandık ve sigortalardan on yıl süreyle prim veya aidat ödeyenlere ve vefat, malûliyet veya tasfiye gibi zorunlu nedenlerle ayrılanlara yapılan ödemeler,

iii.                              Bireysel emeklilik sisteminden emeklilik hakkı kazananlar ile bu sistemden vefat, malûliyet veya tasfiye gibi zorunlu nedenlerle ayrılanlara yapılan ödemeler.


[1] Adi şirketler iştigal nevileri açıklanan bentlerden hangisine giriyorsa o bent hükmüne tabidir.

[2] İhracat, yurt dışında inşaat, onarma, montaj ve taşımacılık faaliyetlerinde bulunan mükellefler, bu bentte yazılı giderlere ilaveten bu faaliyetlerden döviz olarak elde ettikleri hâsılatın binde beşini aşmamak şartıyla yurt dışındaki bu işlerle ilgili giderlerine karşılık olmak üzere götürü olarak hesapladıkları giderleri de indirebilirler

[3] Ödenen aidatın bir aylık tutarı, işyerinde işçilere ödenen çıplak ücretin bir günlük toplamını aşamaz

[4] Tevkifat(stopaj): Verginin kaynakta kesilmesini ifade etmektedir. Diğer bir ifadeyle gelirin, esas sahibine geçmeden önce geliri sağlayan tarafından vergisinin “vergi sorumlusu” sıfatı ile kesilmesidir. Stopaj yakmakla yükümlü olanlar; kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya işletme hesabına göre tespit etmek zorunda olan çiftçilerdir.

[5] Sigortanın veya emeklilik sözleşmesinin Türkiye’de kâin ve merkezi Türkiye’de bulunan bir sigorta veya emeklilik şirketi nezdinde yapılmış olma şartı vardır.

[6] İkametgâhlarının bir kısmını iş yeri olarak kullananlar, ikametgâh için ödedikleri kiranın tamamı ile ısıtma ve aydınlatma gibi diğer giderlerin yarısını indirebilirler. İş yeri kendi mülkü olanlar kira yerine amortismanı, ikametgâhı kendi mülkü olup bunun bir kısmını iş yeri olarak kullananlar amortismanın yarısını gider yazabilirler.

BEYANNAMELER

1- MUHTASAR BEYANNAME : Muhtasar Beyanname Gelir Vergisi kanunun 94. Maddesi gereğince yapılan vergi tevkifatlarının iligili vergi dairelerine Her ayın 20. Günü mesai saati sonuna kadar verilen Beyannameye Muhtasar Beyanname denir.

2- KATMA DEĞER VERGİSİ BEYANNAMESİ : Bu Beyanname Mal ve hizmet ifası hallerinde yurt içerindeki teslim ve teslim sayılan hallerde faaliyet gösteren mükelleflerin her ayın 25. Günü akşamına kadar ilgili vergi dairesine tahakkuk ettirilen beyannamedir. (Kamu Menfaatine faydalı vakıf ve dernekler hariç.)

3- GEÇİCİ VERGİ BEYANNAMESİ :Ticari kazanç sahipleri(Basit Usulde vergilendirilenler hariç) ile serbest meslek erbabı cari vergilendirme döneminin gelir vergisine mahsup edilmek üzere, bu kanunun ticari veya mesleki kazancın tespitine ilişkin hükümlerine göre bilerlenen ilgili hesap döneminin Üç aylık kazançlarının bildirildiği beyannamedir. 1. Dönem 15 Mayıs, 2. Dönem 15 Ağustos, 3. Dönem 15 Kasım, 4. Dönem 15 Şubat’ta vermekle yükümlüdürler.

4- GELİR VERGİSİ BEYANNAMESİ : Bir Gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği, tasarruf veya harcamasına kaynak teşkil eden her türlü kazanç ve iratların safi tutarının vergilendirildiği beyannamedir. Her yılın Mart ayının sonuna kadar ilgili vergi dairesine verilir. Üç eşit taksitte (Mart,Haziran,Eylül) aylarında ödenir.

5- KURUMLAR VERGİSİ BEYANNAMESİ: Kurumlar Vergisi Sermaye şirketleri, Kooperatifler, iktisadi kamu müesseseleri, Dernek ve vakıflara ait iktisadi işletmeler, ortaklıklarından elde edilen kazançların ilgili vergi dairesine verilip tahakkuk ettirilen beyannamedir. Her yılın Nisan ayına kadar bağlı bulunulduğu vergi dairesine verilir(Özel hesap dönemi alanlar Hariç). Üç eşit taksitte ödenir. (Nisan,Temmuz,Ekim).

A-GENEL

Hakkın senede bağlı bulunduğu senetsiz dermeyanın (Öne sürmek, Ortaya koymak) ve devri mümkün olmadığı senetlerdir.

ÖZELLİKLERİ

  • Hak başkasına devredilebilir olmalıdır.
  • Hak nakden değerlendirilebilmeli.
  • Hakla senet arasında sıkı bir bağ vardır. Senetsiz hak ileri sürülemez ve devredilemez.
  • Soyutluk ilkesi yürürlüktedir. Kıymetli evraklar genelde doğumuna sebep olan işlemden bağımsızdır.
  • Kıymetli evrak tipleri kanunda sınırlayıcı sayıda belirtilmiştir.
  • Kıymetli Evraklar sıkı şekil şartlarına tabidir.

Kıymetli Evrakın Çeşitli Açılardan Ayrımı

1-Temsil Ettikleri Hakkın Türü Açısından

a) Para Senetleri: Senette ifadesi bulunan hak paradır.

Bono

Poliçe

Tahvil

b) Pay Senetleri: Senetteki hak bir ortaklık payıdır.

Hisse senetleri

c) Emtia Senetleri: Senetteki hak bir mal üzerindeki mülkiyet hakkını veya aynı hakkı (Eşya üzerinde tasarruf yetkisi veren ve herkese karşı ileri sürülebilen haklar)ifade eder.

Makbuz Senedi:Umumi mağazalara bırakılan mal karşılığında çıkarılan kıymetli evrak niteliğinde senet.

Varant: Umumi mağazalar tarafından çıkarılan ve bu mağazalara bırakılan malların rehin haklarını temsil eden senet.

Konişmento: Bir eşyanın gemiye yükletildiğini veya yükletilmek üzere teslim alındığını belgeleyen ve malı temsil eden,taşıyan tarafından düzenlenmiş kıymetli evrak niteliğinde senet.

2-Hakkın Senetten Önce Varolup- Varolmaması

a )Yaratıcı Senetleri: Hak ancak senetle doğuyorsa

Bono

b ) Açıklayıcı Senetler:Hak senetten öncede varsa

Hisse Senedi

3-Düzenlemesine Sebep Olan İşlemle İlişkisi

a) Soyut Kıymetli Evrak

  • Kambiyo Senetleri: Poliçe-Bono-Çek

b) İlli (Nedensellik)

  • Nama Yazılı Senetler:Konişmento

4-Devir Şekilleri Bakımından

  • Nama yazılı
  • Emre yazılı
  • Hamiline yazılı

a)Nama Yazılı Senetler: Belli bir kişinin adına yazılı olup onun emrine kaydını içermeyen ve yasal olarak da emre yazılı senetlerden sayılmayan kıymetli evrak. Ada yazılı senet.

Tedavül kabiliyeti (Sürümde olma,, Dolaşım) en az ve en zor olandır.

Nama yazılı kıymetli evrakın devri , Devir Beyanı+Teslim ile olur.

b)Emre Yazılı Senetler: Ya senet lehine düzenlenen kişinin adından sonra emrine kaydı bulunmalı, Ya da öyle bir kayıt bulunmamakla beraber senet kanunen emre yazılı senetlerden sayılmalıdır.

Poliçe, Bono, Çek kanunen emre yazılı senetlerdir.

Emre Yazılı Düzenlenemeyecek Senetler

  • İpotekli Borç Senedi
  • İrat Senedi
  • Pay Senedi
  • Tahviller

İpotekli Borç Senedi: Taşınmaz rehniyle güvence altına alınmış, kişisel bir alacağı içeren kıymetli evrak niteliğinde senet.

İrat Senedi: Bir taşınmaz (gayrimenkul) üzerinde taşınmaz yükümlülüğü (gayrimenkul mükellefiyeti) olarak kurulan alacağı içeren kıymetli evrak niteliğinde senetler.

Pay Senedi: Anonim vb. şirketlerde payları temsil etmek üzere çıkarılan kıymetli evrak niteliğindeki senetlerdir.

Tahvil: Anonim ortaklıkların ya da devlet ve öteki kamu kuruluşlarını borç para sağlamak için çıkardıkları kıymetli evrak niteliğindeki senetlerdir.

Emre yazılı senetlerin devri, Ciro+Teslim ile olur.

Ciro:Senedin arkasına yapılan bir devir beyanıdır.

Senedin arkasında yer kalmamışsa senede yapıştırılacak ve Alonj adı verilen kağıt parçası üzerine yapılır.

CİRONUN TÜRLERİ

1.Amaç Yönünden

  • Temlik Cirosu
  • Rehin Cirosu
  • Tahsil Cirosu

2.Biçim Yönünden

  • Tam Ciro: Devredilen kişinin kimliği bellidir.
  • Beyaz Ciro: Sadece devredenin imzası vardır. Devredilen kişi belli değildir.

c)Hamiline Yazılı Senetler

Hamiline yazılı senetlerin devri en kolay olan senetlerdir. Devir için teslim yeterlidir.

Hamiline Düzenlenebilecek Senetler:

1.                    Çek

2.                    İpotekli borç Senedi

3.                    Pay Senedi

4.                    Tahviller

5.                    İrat Senedi

Hamiline Düzenlenemeyecek Senetler:

1.                    Makbuz Senedi

2.                    Varant

3.                    Poliçe

4.                    Bono

1. Senet metninden doğan def’iler senet metninden anlaşılan def’ilerdir. Örn:Vadenin henüz gelmemiş olduğu veya senedin zamanaşımına uğramış olduğu def’i gibi.

2. Senedin hükümsüzlüğüne ilişkin def’iler şeklen geçerli bir senet olmasına rağmen bu senetle sorumluluk altına giren kişilerin bazısına karşı senet hükümsüz olabılır. Örneğin; imzalardan biri sahte (taklit) olabilir.Bu durumda imzası sahte olan kişi açısından senet hükümsüzdür. Bununla birlikte sadece bu kişi herkese karşı senedin hükümsüzlüğünü ileri sürebilir. Senette imzası bulunan diğer kişiler, imzaların bağımsızlığı ilkesi gereği bu hükümsüzlük def’ini ileri süremezler.

3. Kişisel Def’iler: Senedin metni dışında kişisel ilişkilerden doğan def’ilerdir. 3. Kişilere karşı ileri sürülemez,ancak bu kişiler bile bile borçlunun zararına hareket etmişlerse bu def’iler onlara karşı da ileri sürülebilir.

DEF’İ: Bir talep karşısında hakkı kabul edip fakat özel bir sebebe dayanarak ödemekten kaçınma yönünde yapılan savunmadır

Kıymetli evrak kaybolduğunda hak da kaybolmaz, fakat talep de edilemez. Talep edilebilmesi için Ticaret Mahkemesine başvurup kaybedildiğinin tespit ettirilmesi lazımdır. Bununla birlikte eski senedin iptali ve yeni senedin düzenlenmesi konusunda karar alınır.

Hamile yazılı senetler iptal edilemez.

Poliçe : Üçlü bir ilişkiyi düzenleyen senettir.

Keşideci : Senedi düzenleyen,

Muhatap : diğer bir kişiye,

Lehdar : poliçede ismen gösterilmiş olan kimseye belli bir ödeme emrini verir.

Keşideci : senedin ilk borçlusu

Lehdar : senette alacaklı olarak gösterilen,

Ciranta : senedi devralmış, devretmiş kişiler,

Hamil : son elinde bulunduran kişi.

Poliçede şekil şartları

1 Poliçe kelimesi

2 Kayıtsız, şartsız bir bedelin ödenmesi emri

3 Ödeyecek kimsenin (Muhatabın) ad ve soyadı

4 Vade

a Belli bir günde

b Keşide tarihinden itibaren belli bir süre sonra

c Görüldüğünde

d Görüldüğünden belli bir süre sonra

5 Ödeme yeri

a İkametgahlı poliçe

b Adresli poliçe

6 Lehdar

7 Keşide günü ve yeri

8 Keşidecinin imzası

Senet metninde “Poliçe” kelimesinin bulunması gerekir. Metinde “poliçe” kelimesi yoksa senet açıkça emre yazılı olması kaydıyla “Emre yazılı havale” açıkça emre yazılı da değilse “Hükümsüz” sayılır.

Poliçede belli bir bedelin ödenmesi hususunda kayıtsız, şartsız bir emri içermektedir. Aksi halde batıl (Geçersiz) olur.

Poliçede bedelin belirli olmasına karşın, “Görüldüğünde” ve “Görüldüğünden belli bir süre sonra” vadeli poliçelerde gösterilen bedelin üzerinden faiz şartı konulabilir.Bedel senede rakam veya yazı ile yazılabilir. Sadece yazı ile de olabilir. Rakamla yazı arasında bedelde farklılık varsa yazı ile yazılmış olan bedel geçerlidir.

Muhatabın adı ve soyadı, poliçenin esaslı şekil şartıdır. Tacirler üzerine çekilen poliçelerde ticaret ünvanı yazılmalıdır. Tüzel kişilerde ticaret ünvanı yazılmalıdır. Muhabın adı, soyadı yanında ayrıca adresinin gösterilmesi şart değildir. Fakat ödeme yeri gösterilmemişsi, muhatabının ad- soyadının yanında bir yer adı yoksa poliçe hüküm ifade etmez.

Normal olarak poliçeye bir vade konulur. Vadenin yazılması esaslı bir şekil şartı değildir. Poliçede vade yoksa, poliçe geçersiz sayılmaz. Poliçe “görüldüğünde ödenecek vadeli poliçe” sayılır.

a)12 Şubat 1998’de ödeyiniz.

b)Düzenlenmesinden 20 gün sonra ödenecek

c)Bu durunda poliçenin vadesi, düzenlendiği anda belli değildir. Vadenin kesinleşmesi için bu poliçenin ilk önce muhataba kabul için ibrazı gerekir. Kabul olunduğu anda tarih “Tarih Tespit Protestosu” ile belirlenir.

Poliçede ödeme yerinin gösterilmesi gerekir. Ödeme yeri gösterilmemişse muhatabının ad ve soyadının yanında gösterilen yerde keşide edilmiş sayılır. Eğer burada da yer gösterilmemişse, poliçe Batıl (Geçersiz)dır.

a) Keşideci poliçeyi düzenlerken muhatabın ikametgahının bulunduğu mülki birlik içinde başka bir adreste ödeyeceğini beyan etmesidir.

b) Muhatap poliçeyi kabul ederken poliçeyi, kendi ikametgahında değilde, ikametgahının bulunduğu mülki birlik içinde başka bir adreste ödeyeceğini beyan etmesidir.

Lehdar gösterilmeden poliçe düzenlenemez. Poliçe hamiline düzenlenemez. Lehdarın ad ve soyadını bulunması zorunludur.

Poliçenin düzenlediği tarih ve yer poliçe üzerinde yer almalıdır. Keşide yeri düzenlenmemişse, keşidecinin soyadının yanında gösterilen yerde keşide edilmiş sayılır. Eğer burada da yer gösterilmemişse , poliçe batıldır.

Poliçede, keşidecinin imzası yoksa, poliçe geçersizdir. İmzanın mutlaka elyazısı ile olması gerekir. Yetkili temsilci varsa, O’ da imzalayabilir.

BEYAZ POLİÇE

Beyaz bir kağıt üzerine imza atıp, vermek veya poliçenin belli kısımlarının doldurulup bazı kısımları açık bırakılmak suretiyle düzenlenen poliçedir. Lehdar bu poliçeyi istediği gibi doldurabilir.

İMZALARIN İSTİKLALİ İLKESİ

Poliçeye imza koyarak sorumluluk altına giren herkes, diğerinin sorumluluğundan ayrı ve bağımsız sorumluluk altına girer. Diğer imzalar geçerli olmasalar bile her imza sorumluluğunu korur. Her imza atıldığı andaki senet metni ile sorumludur.

POLİÇEDE KABUL

Kabul sadece poliçede söz konusu olur. Bono ve çekte olmaz. Kabul, muhatabı, kambiyo ilişkisine sokan taahhüttür. Muhatap keşideciye gerçekten borçlu da olsa, kabule zorunlu değildir.

Poliçe üzerine “kabulündür” veya benzeri bir şey yazılarak atılacak imza veya sadece imza atmakla yapılır. Muhatabın taahhüt ve sorumluluğunun doğduğu an imza attığı andır. Muhatap kabul ettikten sonra senedi geri vermeden kabul şerhini çizebilir. Bu takdirde kabul olmamış sayılır.

Kabul, kural olarak “kayıtsız, şartsız olmalıdır.” Bu kuralın istisnası; muhatabın, kısmen kabulüdur. Diğer bir istisna adresli poliçedir.

Poliçe, keşide edildiği günden vadeye kadar kabul için ibraz edilebilir. Vade günü ödeme için ibraz yapılır. Kabul hangi gün olmuşsa o günün tarihi atılır. Görüldüğünde ödenecek poliçelerde “ kabul söz konusu değildir.” Kabul için ibraz yeri, muhatabın ikametgahıdır. Poliçenin kabulü için muhataba ibrazı kural olarak isteğe bağlıdır.( İhtiyaridir.)

Kabul İçin İbrazın Mümkün Olmadığı Haller

Görüldüğünde ödenecek poliçeler

Keşidecinin kabule yasaklaması

Keşidecinin kabul için ibrazı belli bir süre yasaklaması

Kabul İçin İbrazın Zorunlu Olduğu Haller

Görüldüğünden belli bir süre sonra ödenecek poliçeler

İkametgahlı poliçeler

Keşidecinin kabul için ibrazı zorunlu kılması

Ciranta tarafından ibrazın zorunlu kılınması

Keşideci poliçenin muhatap tarafından kabul edilmemesi halinde sorumlu olmayacağını şart koşabilir.

POLİÇENİN CİROSU

Poliçe kanunen emre yazılı senetlerden olduğundan devri için Ciro + Teslim gerekir.

Ciro eden, ciro edilene, senetten doğan ve senetten anlaşılan hakları devreder.

Ciro yazılı bir beyandır. Sözlü olamaz. Ciro, senet arkasına ve ya yer yoksa senede yapıştırılan bir kağıt (Alonj) üzerine yapılır. Ciro, kayıtsız, şartsız yapılabilir. Şartlı yapılmışsa geçersiz olmaz, fakat şartlar yazılmamış sayılır. Kımi ciro geçersizdir.çizilmiş ciro yapılmamış hükmündedir.

CİRO

Temlik

Tahsil

Rehin

Temlik Cirosu : Senetten doğan hakların devri amacıyla yapılan cirodur. Bu normal cirodur. Rehin cirosu : Bedeli rehindir veya teminat içindir gibi ibareler konularak yapılır.

Tahsil cirosu : Senet bedelini tahsil etmek için yapılır. Bu ciroya “tahsil içindir, Tevkil içindir”gibi kayıtlar konur.

CİRO, NE ZAMANA KADAR YAPILIR ?

Ciro, senet, lehdarın eline geçtiği andan ödememe protestosu keşide edildiği ve ya bu protestoyu keşide etmek için tanına vadeyi izleyen iki günlük süre sona erdiği ana kadar yapılabilir. Bu süre geçtikten sonra yapılan cirolar, alacağın temliuki hükmündedir. Ciroya, bu nedenle tarih konmalıdır. Poliçenin hamili kim ise tedavül süresince herkese ciro edebilir.

Temlik cirosu Tam ve Beyaz ciro

Rehin ve Tahsil Tam Ciro

Olarak yapılır.

Tam Ciro, Ad-Soyad-İmza

Beyaz Ciro, Sadece İmza

POLİÇEDE AVAL

Aval : Poliçe ile sorumluluk altına giren keşiler lehine verilen bir tür kefalettir.

Aval “Aval içindir” gibi ifadenin yazılıp, altının imzalanmasıyla yapılır.

Avalist : Aval verilen kimseye denir. Avalist kimin lehine aval vermişse onun yanında ve sırasında sorumludur. Avalın kimin lehine olduğu belli değilse, “keşideci” lehine verilmiş sayılır.

POLİÇE ÖDEME

Vadesinde veya vadeyi izleyen iki iş günü içinde, iş saatlerinde yetkili hamil tarafından muhatabın ikametgahında ibraz edilmelidir.

Ödeme için yapılan ibraz poliçe borçlusuna mütemerrit (geciken) kılacağı gibi, ödeme halinde, rücu haklarını kullanılması için gereken protesto keşidesini ilk şartını oluşturu.

Muhatap, poliçeyi öderken ciro silsilesine (arkadaki imzalar) göre hamilin yetkili olup almadığını incelemeli, hamil tarafından bir ibra şerhinin verilmesini istemelidir. Muhatap, vadeden önce senet bedelinin ödemek zorunda değildir.

Muhatap, kısmi ödeme de teklif edebilir. Hamil bu ödemeyi reddedemez. Kısmen ödemişse, ödediği miktar, senet üzerine kaydedilir. Kalan kısım için ödememe protestosu çekilebilir. Vadesinde ve ya vadeyi izleyen iki iş borcundan kurtulmuş olmaz.

POLİÇEDE KABUL ETMEME VE YA ÖDEMEME HALLERİNDE BAŞVURMA HAKLARI

Poliçede asıl borçlu, kabul etmiş olan muhataptır. Fakat, muhatap tarafından kabul ve ya ödeme yapılmadığı zaman poliçede imza atmış olan herkes sırasıyla sorumlu olmaya başlar. Her imza kendisinden sonra gelene senedin muhatap tarafından kabul edileceğini ve vadesinde ödeneceğini garanti etmiş sayılırlar. Bu mekanizmanın işlemeye başlaması kabul etmemem veya ödememe protestosunun çekilmesiyle başlar.

Hamilin Başvurma Hakkı : Hamilin bu hakkı ödemeyi talep şeklindedir. Hamil poliçede sorumlu olan kişilere başvurduğunda poliçenin bedeli ve şart kılınmışsa vadeden itibaren %30 kanuni faiz, protesto veya ihbarnamelerin masrafı , poliçe bedelinin %03 (binde üçünü) aşmamak üzere komisyon.

Ödeyen Kimsenin Başvurma Hakkı : Ödenmiş olan meblağın tamamı, ödeme tarihinden itibaren, bu meblağın %30 kanuni faiz, poliçe bedelinin %02 (binde ikisini) ‘sini aşmamak üzere komisyon.

Başvurma Hakkı: Kural olarak “vadede” poliçenin ödenmemesi halinde doğar. Bazı hallerde ise “vadeden önce” doğar

Bu Haller :

Muhatabın kabulden kaçınması

Muhatabın acz haline düşmesi

Kabul için arzı yasaklanmış bir poliçenin keşidecisinin iflas etmesi

Başvurma Hakkının Doğması Koşulları : Süresinde kabul edilmeme veya ödememe protestoları çekilmiş olmalıdır. Protesto;poliçenin kabul edilmediğinin ödenmediğinin noter vasıtasıyla belgelenmesidir. Bazı hallerde protesto çekilmesine gerek kalmaz. Buna protestodan muafiyet halleri denir.

Protesto Çekilmesine Gerek Olmayan Haller:

İradi Muafiyet Halleri : Keşideci (düzenleyen) poliçe metnini “masrafsız iade” , “Franko’dur”,”protestoludur” gibi bir kayıt koymuşsa hamil , protesto çekmeden başvuru hakkını kullanabilir. Bu kayıtların senet üzerinde yazılması gerekir. Ayrı bir kağıda yazılması halinde geçerli olmaz.

Kanunu Muafiyet Halleri : Muhatap veya kabul için yasaklanmış poliçenin keşidecisi iflas ederse, protestoya gerek kalmaksızın, iflas ilamı (kararı) ile başvurma hakkını kullanabilir.

Bunun dışında; protesto, bir devlet mevzuatı ve ya mücbir bir sebep yüzünden çekilmezse ,(mücbir sebep: beklenmeyen, önlenemeyen sebep) bu sebep, ortadan kalkar kalkmaz, protesto çekilebilir. Bu süre , yani mevzuatve mücbir sebep. Sebep süresi; 30 günden fazla sürmüş eise, protesto çekmeye gerek kalmaksızın hamil, diğer sorumlulara karşı rücu hakkını kullanabilir.

Kabul etmemem ve ödememe protestolarını ilgili kişilere bildirilmesi gerekir. Böyleci bu kimseler, gerekli tedbirleri zamanında alma olanağı bulurlar. Hamil kendi cirantasına (yani senedi kendisine ciro edene)ve keşideciye durumu 4 gün içinde, ihbarı alan cirantalar ise , kendi cirantalarına (yani senedi, kendisine ciro ile devredene) 2 gün içinde ihbar etmekle yükümlüdür.

Hamil : Kendi cirantası ve keşideci:4 gün

Cirantalar-kendi cirantalarına:2 gün

İhbar yükümünün yerine getirilmemesi rücu (baş vurma) hakkını düşürmez, ama kabul için ibraz sorumluluğu varsa bunu yerine getirmeye hamil başvurma hakkını kaybeder. Hamil poliçeyi süresi içinde ibraz etmez ve ya protesto çekmezse başvurma hakları düşer.

Poliçeden Doğan Talep Haklarında Zamanaşımı

Muhatap- Muhataba karşı : 3 yıl

Keşideci- Ciranta- Lehdar : 1 yıl

Ciranta- Cirantaya karşı: 6 ay

Bono : (Emre muharrer) ikili bir ilişkiyi gösterir.

Bono ile borçlu (keşideci), senet lehdarına(müstefidine) senetle gösterilen alacağı vadesinde ödemeyi kabul ve taahhüt eder.

Uygulamada bono , poliçeden daha yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.

Bonoda Şekil Şartları

1. “Bono” veya “Emre Muharrer Senet” ibaresi

2. Kayıtsız ve şartsız belli bir bedelin ödenmesi vaadi

3. Vade

4. Ödeme yeri

5. Kime ve kimin emrine ödenecekse onun adı- soyadı

6. Keşide günü ve yeri

7. Keşidecinin imzası

Senet metninde “Bono” ve ya “Emre Muharrer Senet” ibaresi yoksa senet açıkça emre yazılı ise emre yazılı ödeme vaadi, açıkça emre yazılı da değilse “hükümsüz” sayılır.

Senet metninde bir bedelin ödenmesi hususunda kayıtsız- şartsız belli bir bedelin ödenmesi vaadini(poliçede ödeme emri vardır.) içermektedir. Aksi halde geçersiz (batıl) olur.

Normal olarak bonoya bir vade konulur. Vadenin yazılması esaslı şekil şartı değildir. Bonoda vade yoksa, bono geçersiz sayılmaz, bu durumda bono, görüldüğünde ödenecek vadeli bono sayılır.

Poliçedeki 4 çeşit vade, bonoda da vardır;

a)Belli bir günde

b)Keşide tarihinden itibaren belli bir süre sonra

c)Görüldüğünde

d)Görüldüğünden belli bir süre sonra

Bonoda ödeme yeri gösterilmemişse senedin düzenlendiği yer ödeme yeri sayılır. Bu yoksa düzenleyenin adının, soyadının yanında yazılı olan yer, bu da yoksa senet geçersiz sayılır.

Lehdar (senette alacaklı olarak gösterilen) gösterilmeden bono düzenlenemez. Bono “hamiline düzenlenemez” lehdarın adını ve soyadının bulunması zorunludur. “Bono, tanzim edenin lehine yazılamaz”.

Senedin düzenleme(ihdas) tarihi, esaslı bir şekil şartıdır. Bu tarih konmamışsa, senet geçersizdir. Bonoda düzenleme yeri gösterilmemişse, keşidecinin adı ve soyadını yanındaki yer, düzenleme yeri sayılır, o da yoksa bono hükümsüzdür.

Bonoda, keşidecinin imzası yoksa, bono geçersizdir. İmzanın mutlaka el yazısı ile olması gerekir. Yetkili temsilci varsa o da imzalayabilir. Bonoyu düzenleyen ve imza eden kişi kabul etmiş muhatap gibi sorumludur.

Çekte üçlü bir ilişki vardır. Çeki çeken (keşideci) muhataba (banka) senette yazılı bedelin ismen gösterilmesi zorunlu bulunmayan bir kişiye ödenmesini emreder.

ÇEKTE ÇEKME ŞARTLARI

Türk hukukunda çek, ancak bir banka üzerine çekilebilir. Bankadan başka kişi üzerine çekilemez. Bankadan başka bir kişi üzerine çekilirse, bu hükümsüz değildir. Havale hükmündedir. Herkes çek çekemez. Çek çekebilmek için:

*Banka ile çek çekecek kişi arasında çek çekme hususunda bir anlaşma olmalıdır.

*Çek çeken kişinin üzerinde tasarruf edebileceği bir karşılık (Provizyon) olmalıdır.

ÇEKTE ŞEKİL ŞARTLARI

1. Çek kelimesi

2. Kayıtsız, şartsız bir bedelin ödenmesi

3. Ödeyecek kimsenin adı ve soyadı

4. Ödeme yeri

5. Keşide günü ve yeri

6. Keşidecinin imzası

Çekte Şekil Şartlarının Özellikleri

1. Vade ve ibraz süreleri

2. Çekte lehdar

3. Çekin devri

4. Çekte ödeme

5. Çekte zamanaşımı

Çekte bir tek vade vardır. Görüldüğünde ödenir. Çek bir tedavül değil, ödeme vasıtasıdır.

İbraz Süreleri

Çek keşide edildiği yerde ödenecekse “10 gün”

Çek keşide edildiği yerden başka bir yerde fakat aynı kıtada ödenecekse ibraz süresi “1 ay” Avrupa ve Akdeniz ülkeleri aynı kıta sayılır.

Aynı kıtalarda çekilip ödenecek olan çeklerde ibraz süresi “3 aydır”.

Lehdar gösterilmesi zorunlu değildir.

Çek hamiline düzenlenebilir

Bono poliçe şekil şartları:

1.                    yazılı düzenleme.

2.                    imzalar el yazısı.

3.                    senet metninde mutlaka bono veya poliçe ibaresi yer almalı.(çeklerde çek ibaresi zorunlu değil.) poliçe ibaresi yoksa senet emre yazılı havale sayılır.emre yazılı havale kabul edilmez. Ancak kabul edilirse poliçe hükmünde olur. İcra iflas kanununa göre kambiyo senetlerine özgü özel takip usulü uygulanmaz. Bono ibaresi eksikse sent emre yazılı ödeme vaadi olur.

4.                    kayıtsız şartsız. Bedel para borcudur. Bedel yazı veya rakamla gösterilebilir. Kayıt ve şartın iki istisnası var:

1.                    bedel kaydı: keşideci ile lehdar arasında olur.

2.                    Faiz kaydı: poliçe ve bonolarda 4 tür vade vardır.

1.                    keşide tarihinden itibaren belli bir süre sonra

2.                    muayyen bir tarihte

3.                    görüldüğünde

4.                    görüldüğünden belirli bir süre sonra

görüldüğünde vadeli bono veya poliçelerde senedin düzenleme tarihinden itibaren 1 yıl içinde ödeme için ibraz edilmesi gerekir. Senette belirli bir vade tarihi yoksa bu görüldüğünde ödeneceğine karine teşkil eder. Keşide tarihinden itibaren 1 yıl geçer ve ödeme talep edilmezse keşideci ödeme sorumluluğundan kurtulmaz sadece hamilin protesto çekip müracaat borçlularına başvuru hakkı ortadan kalkar.

Poliçe kabul edildiyse kabul tarihi, kabul edilmediyse kabul etmeme protestosu çekildiği tarih görülme tarihi kabul edilir. Keşide tarihinden itibaren belli bir süre sonrası için vade konan ve belli bir tarih vadesi konan senetlerde muayyen bir vade olduğundan bunlarda faiz şartı konulamaz. Görüldüğünde ya da görüldüğünden belli bir süre sonra ödenecek senetlerde ise faiz kaydı konulabilir. Bu faiz kapital faizidir.

1.                    ödeyecek kişinin adı ve soyadı.(poliçeler için). Tüzel kişilerde ticaret unvanı!!

Müracaat borçlularına başvurulabilmesi için muhataplardan birisinin poliçeyi kabul etmemesi yeterlidir. Bütün muhataplara başvurulma şartı yoktur.

1.                    lehdarın adı ve soyadı. Tüzelkişi lehdarda ticaret unvanı.

2.                    keşidecinin adı ve soyadı bulunması zorunluluğu yok ancak imzası esaslı şekil şartı.

3.                    keşide tarihi ve yeri. Vade tarihi olarak senedin düzenlenme tarihinden önceki bir tarih gösterilirse senet geçerli olmaz. Keşide tarihinin iki önemi vardır: keşidecinin ehliyeti o tarihten itibaren belirlenir. Görüldükten sonra ödenecek senetlerde vade keşide tarihinden itibaren işlemeye başlar.

4.                    ödeme yeri. Birden fazla ödeme yeri gösterilirse senet geçersiz olur.

KONU:17.Yüzyılda Osmanlı Devletinde Çıkan İç Karışıklıklar

1.İÇ ÇALKANTILAR VE İSYANLAR

Osmanlı Devleti,kuruluşundan itibaren çetin mücadeleler içinde yaşamak mecburiyetinde kalmıştır.Bir taraftan Bizans ve Balkanlardaki devletlerle mücadele ederken,diğer taraftan çeşitli Türk beylikleri ile uğraşmıştır.Doğudan ve batıdan rahatsız edilmiştir.Türk ve İslam dünyasını Hristiyan ittifaklarına karşı korurken,kardeş devletlerle de uğraşmak zorunda kalmıştır.

Bütün bunlara rağmen,Osmanlılar,İslam dünyasının lideri olan büyük bir”cihan devleti”ni ortaya çıkarmıştır.İçte ve dışta huzuru sağlamış,bir huzur ve güven ortamı meydana getirmiştir.Askeri başarılarının yanı sıra siyasi,ekonomik ve kültürel gelişmeler sağlamıştır.Türk-İslam kültürünün zirvesi olan bir Osmanlı Medeniyeti meydana getirmiştir.

Yüzyıllarca süren üstün başarılarına rağmen,yüklendiği çetin görevin ve aleyhinde oluşan ittifakların yükü,devlete ağır gelmeye başlamıştır.Askeri harcamalar çok yükselmiştir.Ticari yolların değişmesi Osmanlı Devleti maliyesini olumsuz yönde etkiledi.Siyasi ve askeri meselelerle uğraşan devlet,dünyada meydana gelen ilmi ve teknolojik gelişmeleri görememiş,gördüklerini de uygulayamamıştır.

Osmanlı Devleti kurulduğu tarihten 17. yüzyıla kadar sürekli ilerleme ve gelişme içinde olmuştur.Çok geniş sınırlara ulaşan devlet 16. yüzyılın ikinci yarısında bir takım iç meselelerle karşı karşıya gelmiştir.Batıda Avusturya,doğuda İran ile yapılan savaşlar,Osmanlı Devleti’ni bunalımlı bir döneme sokmuştur.

İsyanların Sebepleri ve Özellikleri

Bu dönemde çıkan isyanlar,yönetimin,ordunun ve maliyenin bozulmasıyla ilgilidir.

Yönetimde merkezi otoritesinin zayıflaması üzerine eyaletlerde ve taşra teşkilatında kendi başına hareket eden kişiler ortaya çıktı.unlar,halk üzerinde baskı kurmaya ve merkezin emirlerini dinlememeye başladılar.Diğer yandan,uzun süren savaşlar sebebiyle askerden kaçanlar eşkıya olarak dağlara çıkıyor ve iç güvenliği tehdit ediyorlardı.Savaş ortamında doğan ekonomik kriz de huzursuzlukların kaynağı oldu.Maliyenin zayıflaması ile paranın ayarı düşürüldü.Paranın alım gücünün azalması ve yeni vergiler,üretimin düşmesine neden oldu.Buna rağmen çiftçi,esnaf ve tüccar üzerinde vergi yükü daha da arttı.Devlete olan güven sarsıldı.Bu fırsattan istifade eden kişilerinde teşvikiyle de iç karışıklıklar çıktı.Bu karışıklıkları çıkaranlar,gerçekleşen olumsuz gelişmelerden dolayı,yer yer halk tarafında desteklenmiştir.

Ayrıca,iç isyanların sebepleri şöyle sıralanabilir:

-Bu dönem padişahların yetersiz kişiler olmaları.

-Devlet memurlarının seçimlerde yeterliliğine bakılmayarak,rüşvet ve iltimasın rol oynaması.

-Tımar sisteminin bozulması ve buna bağlı olarak tarım ve hayvancılığın gerilemesi.

-Uzun süren savaşların,güvenliğin bozulmasına ve bunun,çiftçinin toprağını terk etmesine sebep olmasına.

-Halkın her türlü propagandaya kolayca inanması.

-Devşirmelerin her türlü imkana sahip olmalarına karşılık,Türklerin maddi imkansızlıklar içinde olmaları.

Yukarıda belirtilen sebepler insanları isyan etmeye yöneltmiştir.

İstanbul İsyanları

İstanbul’daki isyanlar çoğu defa yeniçeriler ve sipahiler tarafından çıkarılmıştır.Bunlar,genellikle maaşların yetersizliği ve zamanında ödenmemesi bahane ediyorlardı.Ayrıca,yeniçeriler bazı devlet adamlarının kendi çıkarları için kışkırtılıyordu.Bu durum,devlet içerisinde huzursuzluk yaratıyor,anarşinin ortaya sıkmasına sebep oluyordu.Kanlı olan bu isyanlar devlet ileri gelenlerinin hayatına mal olduğu gibi padişahların tahttan indirilmesine hatta öldürülmesine kadar gidebiliyordu.

İstanbul isyanları arasında en tehlikeli olanları III.Murat,Genç Osman,IV.Murat,IV.Mehmet dönemlerinde meydana gelenlerdir.

III.Murat zamanındaki isyanın en önemli sebebi,akçenin değerinin düşürülerek yeniçerilere ulufe ödenmesiydi. İsyancılar,saraya yürüyerek bu işlerden sorumlu gördükleri defterdarların katlini istemişlerdir.Çaresiz kalan yönetim,askerlerin istediğini yerine getirdi.Bu durum askerleri daha da cesaretlendirmiş ve arkası gelmeyen yeni isyanlara sevk etmiştir.

Genç Osman,Hotin seferlerinde yetersizliğini gördüğü Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılarak yerine yeni bir ordu kurulmasını planlıyordu.Padişahın bu planını öğrenen yeniçeriler ayaklandılar.Bir çok devlet adamını ve padişahı öldürdüler(1622).II.Osman,isyancılar tarafından öldürülen ilk padişahtır.Yeniçeriler bu olaylardan sonra devlet içinde ki güçlerini arttırmışlardır.

Yeniçeriler ve sipahiler IV.Murat’ın tahta geçtiği ilk yıllardan itibaren mesele çıkarmaya başladılar.Yeniçerilerin ayaklanması sonucu sadrazam öldürüldü.Bu olaydan etkilenen IV.Murat,devlet otoritesini kurtarmak için çalıştı.Sert tedbirler alarak düzeni ve güvenliği yeniden sağladı.

İstanbul’daki diğer bir isyan da IV.Mehmet zamanında patlak vermiştir.Harem ağalarının devlet işlerine karıştığını ve ulufelerin zamanın da ödenmediğini ileri sürerek yeniçeriler ayaklandı.Sorumlu gördükleri birçok devlet adamını idam ettirdiler.Öldürülen bu kişiler,Sultan Ahmet Meydanı’ndaki bir çınar ağacına asıldı.Bundan dolayı bu olaya Vak’a-i Vakvakiye denilmektedir(1656).

Taşra İsyanları
I.Celali İsyanı

Ülkedeki ekonomik sistemin bozulmaya başlaması,taşra isyanlarının temel sebebidir.Devlet yönetiminde meydana gelen otorite boşluğu da genişlemesine sebep teşkil etmiştir.Ayrıca,Avusturya ve İran ile yapılan savaşlar isyanların yayılmasına etken olmuştur.XVII.yüzyıl boyunca devam eden bu dönem isyanlarına Celali İsyanları adının verilmesi;Yavuz Sultan Selim döneminde Bozok (Yozgat) bölgesinde Celal isimli birisinin ilk defa isyan etmesinden kaynaklanmaktadır.Anadolu’da patlak veren Celali isyanlarından bazıları Karayazıcı,Canpulatoğlu, Kalenderoğlu,Katırcıoğlu,Gürcü,Nebi gibi kişilerin çıkardığı isyanlardır.

Bunlardan,Karayazıcı,Haçova Savaşı’ndan kaçmış ve ocaktan kaydı silinmişti.Urfa taraflarında isyan eden Karayazıcı,etrafına,hükümete kırgın olan devlet adamlarını ve asker kaçaklarını topladı.Kuvvetlerin mevcudu kısa zamanda otuz bin kişiye ulaştı.Sokulluzade Hasan Paşa’ya yenilen Karayazıcı,Samsun’a kaçtı ve Canik dağlarında girdiği çatışmada öldü.Kardeşi Deli Hasan,isyana devam etti.Devleti uzun süre uğraştıran Deli Hasan affedildi.Daha sonra Bosna valiliğine getirildi.Burada da rahat durmayan Deli Hasan sonunda idam edildi.

I.Ahmet zamanında,Celali İsyanları iyice yaygınlaşıp tehlikeli olmaya başladı.İsyancılar,Anadolu’nun büyük bir kısmını ele geçirdiler.1606 da Avusturya savaşının sona ermesi üzerine,Sadrazam Kuyucu Mehmet Paşa ve Kanije kahramanı Tiryaki Hasan Paşa isyancıların üzerine gönderildiler.Önce Canpolatoğlu,daha sonra da Kalenderoğlu isyanları bastırıldı.Bunlardan Kalenderoğlu,adamları ile birlikte İran’a sığındı.Anadolu da çok sayıda Celali’nin öldürülmesi üzerine devlet otoritesi yeniden sağlandı.

I.Mustafa zamanında,Erzurum beylerbeyi olan Abaza Mehmet Paşa,II.Osman’ın yeniçeriler tarafından öldürülmesini bahane ederek isyan etti.Abaza Mehmet Paşa,eline geçirdiği yeniçerileri öldürttü.Sonunda Hüsrev Paşa’ya yenilerek,onunla birlikte İstanbul’a geldi.İsyan nedenini ve macerasını IV.Murat’a anlattı.Padişah tarafından affedildi ve Bosna valiliğine tahin oldu.

II.Diğer İsyanlar (Eyalet İsyanları)

XVII.yüzyılda merkezi yönetimin zayıflaması sonucu Eflak,Boğdan ve Erdel’de çıkan isyanlar güçlükle bastırılabildi.Bu isyanların bastırılması,Osmanlı Devletini zaman zaman Avrupa devletleriyle karşı karşıya getirdi.Osmanlı Devletinin uzak eyaletlerinden biri olan Yemen,isyanların en çok görüldüğü yerlerden biriydi.İstanbul’dan tayin olan yöneticilerin bölgede kontrolü sağlayamamaları sebebiyle Yemen,1598-1635yılları arasında mahalli idarecilerin elinde kaldı.Bağdat’ta Subaşı Bekir’in çıkardığı isyan,IV.Murat döneminde Bağdat seferi ile son buldu.Bağdat beylerbeyi Hüseyin Paşa tarafından bastırıldı(1655).

XVII.yüzyılda diğer bir önemli isyan da Kırım’da çıktı.1608’de Kırım Hanı Gazi Giray’ın ölümü üzerine oğlu Toktamış,İstanbul’dan gelecek fermanı beklemeden kendini han ilan ettirdi.Bu durum İstanbul’da iyi karşılanmadı.Kırım Hanlığı’na Selamet Giray tayin edildi.Bu olay Kırım’da karışıklıklara sebep oldu.Kırım’daki karışıklıklar,Canbey Giray’ın Kırım hanı olmasına kadar devam etti.

İsyanların Sonuçları

Yeniçerilerin isyankar tavırları Fatih Sultan Mehmet zamanında başlar.Ulufe konusuna dayanan yeniçeri hareketleri,zaman zaman siyasi mahiyet kazanmıştır.İstanbul isyanlarında devletin otoritesi ağır bir sarsıntı geçirmiştir.İsyanlar sebebiyle devletin üst dereceli memurlarında psikolojik çöküntü doğmuştur. Yüksek dereceli memurların eli silahlı ve güçlü çapulcu ordusuna karşı yapabilecekleri bir şey yoktur.Bu gelişmeler sonucunda Osmanlı Devletinin merkezi otoritesi çöktü;inanırlığı ve güvenirliğini kaybetti.

Celali İsyanları’nın kaynağı büyük ölçüde,vergi yükünden yılıp köyünü,çiftini çubuğunu terk eden(çift bozan) insanlar oluşturuyordu.Kadıların,taşradaki yöneticilerinin usulsüz,kanuna aykırı iş yapmaları,fazla para(veya mal) toplamaları,hatta rüşvet almaları,bu isyanların psikolojik temelini meydana getirmiştir.Celali ve Eyalet isyanları bastırıldı.Fakat,ne çift bozan ne kanunsuzluk ve nede rüşvet eksildi.Bunun yanında,kuyucu Murat Paşa’nın isyanları bastırmak için,suçlu suçsuz önüne gelen insanı,çoluk çocuk demeden öldürtmesi derin yaraların açılmasına sebep oldu.

Ticaret sanayi,ziraat kısacası üretim,huzur ve güven ortamını sever.İsyanlar sebebiyle ne İstanbul’da ne de Anadolu’da huzur kaldı.Tarım arazileri isyanlar ve bastırma çabaları sonunda tahrip oldu.Halk daha da yoksullaştı.Dolayısıyla devletin gelirleri de azaldı.Halkının refahını,güvenliğini ve huzurunu sağlayamayan devlete güven kalmadı.

1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak’ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.

   İstanbul’un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara’da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun “kurucu” mu yoksa “normal” bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis’in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı. 

   23 Nisan 1920’de BMM’nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920’de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu’nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. “Meclis Hükümeti” denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan “Nisab-ı Müzakere” (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM’nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı “Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluş ve Niteliği” ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi “Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir.”  hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı. 

   Hükümet, 18 Eylül 1920’de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, “Halkçılık Programı” adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti’nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani “Hilafet ve Saltanat’ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması” hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir. 

   Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül’de gerçekleştirdiği gizli oturumunda “Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir … Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır.” sözleriyle yanıt vermişti. 

   Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921’de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adıyla yürürlüğe konuldu. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Kuvvetler Birliği” ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı’nın Kanun-i Esasi’sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır. 

“Temel hükümler” ve “idari teşkilat” olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen “madde-i münferide”si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM’nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi’de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa’ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.

    Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM’de belirir ve toplanır. Türkiye Devleti, BMM’nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır.  BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur. BMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir. BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.  Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.  BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir. BMM Genel Kurulu’nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı’dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve  Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır. Kanun-i Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.

   Kanun-i Esasi’nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM’ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise “İslami-monarşik” Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası’nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası’nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir. 

   1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak “BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası’nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.

REALİZM

Realizm, 19. yüzyilin ikinci yarisinda romantizme tepki olarak dogmustur. Gerçekçilik anlamina gelir. Deneye dayali bilimlerin gelismesi ve pozitivizm felsefesi bu akimin dogmasina yol açmistir.

Realizim , felsefede , insan bilincinden bağımsız ve nesnel olduğunu öne süren görüş , oldukça yeni bir terim olmakla birlikte , Eski Yunan ve Ortaçağ Felsefesinin belirli yönlerini de kapsayacak biçimde kullanılır. Bilgi kuramı açısından nesneyi özneye , bilineni bilinene bağlı kılan idealizmin ; kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliğini adlarla sınırlayan adcılığın ve ortaçağın sonlarına doğru adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki tür Realizimden söz edilebilir.bunlardan biri şeylerin yapısına , öbürü ise şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız bir özün varlığı , ikincisinde ise zihinden bağımsız somut , görülmediğinde bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir. Birinci gruba bir şeyin özünden o şeyin pay aldığı İdea’nın anlaşıldığı Platoncu Realizim , bir şeyin ne olduğunun anlaşıldığı Aristotelesçi Realizim , bir şeyin mutlak , özgün ya da kendi cinsine özgü yapısının anlaşıldığı ortaçağ Realizmi ya da Tümeller Realizmi ve son olarak ta bilimsel gözlemlerden elde edilen yasalar ya da kuramsal modeller girer. İkinci gruba , dünyanın dışsallığını bir veri olarak kabul eden sağduyu Realizmi , nesnenin kendisinin , dışsal da olsa zihnin önünde duran ve algılanmayı bekleyen tek birim olduğunu kabul eden yeni – Realizim ve zihnin, nesnenin kendisi yerine kopyasını kavramaya yöneldiği eleştirel Realizim girer.

Sokrates öncesi düşünce sistemlerinde , Realizmi Bir’e indirgeyen Parmenides’in sisteminde bile , bilgi nesnelerinin gerçekliği görüşü egemendi . Platon’un ayrı ve bağımsız yapıları ya da İdea’ları , İS 1. yüzyılda İskenderiyeli Philon tarafından tanrısal zihnin çerçevesine oturtuldu . 5. yüzyılın başlarında yaşayan Hippolu Aziz Augustinus da bu görüşü sürdürdü . öte yandan 6. yüzyıl filozofu Boethius , Aristoteles mantığını Batı’ya aktarma süreci içinde , Aristotelesçi bakışın farklı olduğunu belirterek , temel kavramları Platoncu Realizim içinde sundu .

Ortaçağ düşünürleri Tümaller sorununa mantık açısından yaklaştılar . ama bu sorun adı geçmeden metafizik araştırmaların kapsamına girdi . nesnelerin yapıları ya da ortak özleri , duyulur nesnelerde var olmaları açısından , zihinde var olmaları açısından ve kendi içlerinde var olmaları açısından olmak üzere üçlü bir bakışla ele alınmaya başlandı . bu farklı yaklaşımlar içinde , şeylerin yapısı ya da özü , yalnızca zihinde var olan Tümeller anlayışının gelişmesi için gerekli zemini hazırladı . bu yaklaşımı benimseyen görüşler ılımlı Realizim olarak nitelendirilir.

Descartes , “Düşünüyorum öyleyse varım” , yöntemli düşünmenin düşüncenin kendisinden kaynaklandığını göstererek , düşüncenin dışındaki maddi bir dünya ya felsefi olarak nasıl ulaşılabileceği sorununu gündeme getirdi . böylece Descartes ve yarım yüzyıl sonra John Locke , duyumların dışsal bir kaynağı olduğunu kabul ettiler.

Bu açıdan Locke’un felsefesi bir Sağduyu Realizmi olarak görülebilir. Locke’un çağdaşı Descartes’çi Nicolas Malebranche , dış dünyanın varlığını dinsel inanca bağladı . Cambridge Platoncuları ise duyulur nesnelerin dışsal varlığını kabul etmekle birlikte , yeni Platoncu bir anlayışla bilgi nesnelrine daha fazla ağırlık verdiler . 18. yüzyılda Berkeley bilginin dışında duyulur bir dünyanın var olamıyacağını ileri sürerken , Dvaid Hume’la bilen özne de ortadan kalktı.

20. yüzyıl başlarında filozoflar , gerçekçiliği kendi düşünce sistemleri çerçevesinde Kant’çı öznelciliğin ve genel olarak İdealizmin karşıtı olarak kullandılar . yeni gerçekçilik ile bilinebilir nesnelerin bağımsızlığı savunulurken , bilme edimi içinde , monist bir yaklaşımla bilginin içeriğinin bilinen nesne ile sayısal açıdan özdeş olduğu ileri sürüldü .

Diger taraftan yandan tarihte gerçekçilik çizgisinin dışında sayılan bazı felsefe sistemleri , günümüzde bu görüş içerisine sokulmuştur. Şeylerin gerçekliğini , özleriyle açıklayan Aristotelesçilik , kendi içlerinde var olmalarıyla açıklayan Tommasoculuk , ortak olarak sahip olunan bir yapının metafizik önceliğiyle açıklayan Scotusçuluk ve 20. yüzyılda dil kuramıyla açıklayan John Austin’in görüşü bu tür Realizim görüşlerindendir. Bilgi ile kurulan temel bağlantıyı vurgulamamakla birlikte , John Dewey ve Alfred North Whitehead’in süreç felsefeleri , mantıkçı ve pragmatist Charles Sanders Peirce’ın felsefi görüşleride gerçekçilik başlığı altında toplanabilir. Çünkü bu düşünürlerin ortak özelliği , şeylerin bilginin dışında ve ondan bağımsız bir varlığı olduğunu kabul etmeleridir.

Realizim , çağdaş düşüncede , bilgi kuramı açısından önemini yitirmekle birlikte , şeylerin yapılarına ilişkin tartışmalarda canlılığını korumaktadır.

FELSEFE VE REALİZM

Felsefi realizm ise gerçeğin bilgisinin gerçeğin kendisini oluşturduğunu ve bu bilginin tek gerçeklik olduğunu, ya da onun yanında bilginin nesnesini oluşturan başka bir gerçeklik bulunduğunu öne süren bir öğreti olarak karşımıza çıkmıştır.

Felsefede varlığın insan bilincinden bağımsız ve nesnel olduğunu öne süren görüştür. Oldukça yeni bir terim olmakla birlikte, Eski Yunan ve ortaçağ felsefesinin belirli yönlerini de kapsayacak şekilde kullanilir. Bilgi kuramı açısından nesneyi özneye, bilineni bilene bağlı kılan İdealizmin; kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliliğini adlanlar sınırlayan Adcılığın ve ortaçağın sonlarına doğru Adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki gerçeklilikten bashedilebilir. Bunlardan biri şeyin yapisina digeri de şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız somut, tikel ve görülmediğine bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir. Birinci gruba, bir şeyin özündan o şeyin pay aldigi idea’nın anlaşıldığı Platoncu Gerçeklilik , bir şeyin ne olduğunun anlaşıldığı Aristotelesçi Gerçekililk, bir şeyin mutlak, özgün ya da kendi cinsine özgün ya da kendi cinsine özgü yapısının anlaşıldığı orataçağ Gerçekliliği ya da tümeller Gerçekçiliği ve son yasalar y da kuramsal modeller girer. İkinci gruba, dünyanın dışsallığını bir veri olarak kabul eden sağduyu Gerçekliliği, nesenenin kendisinin, dışsal da olsa zihnin önünde duran ve algılamayı bekleyen tek birim olduğunu kabul eden yeni Gerçeklilik ve zihnin, nesnenin kendisi yerine kopyasını kavramaya yöneldiği eleştirel Gerçeklilik girer.

Platon’ da sınıflama kuramı olarak gerçekçilik, idealar kuramına dayanır. İdealar madde bilimi karşısında tek fiili gerçeklik larak tanımlarlar. Madde dünyası ise idealar dünyasının yansımasından başka birşey değildir dolayısıyla hiç bir gerçekliği yoktur. Daha sonraları gerçekçilik , gerçeği çözümlememizi sağlayan ve içinde göründükleri varlıklardan ya da şeylerden bağımsız olan birtakım kavramların varlığını önesüren öğretilere verilen ad oldu. Ortaçağdaki ‘ Tümeller Tartışması ‘,bu kavramların doğasıyla ilgiliydi. Doğa bilimlerinin gelişmesi ve Descartes’ in felsefe üzerindeki etkileri gerçekçilik anlayışını değiştirdi ve ağır bir değişime uğramasına neden oldu ancak Descartes yine düşüncelerimizin ürünleri olan genel fikirler olarak tümelleri kabul etmekten geri kalmıyordu. Maddenin fiili yani onu düşünen zihnin dışında bir gerçekliğe sahip olduğunu kesin olarak kabul eden ilk düşünür Kant oldu.

Ancak Kant bilgi sürecinde düşüncenin önceliğini hiç bir zaman tartışma konusu yapmadı. Kant şöyle diyordu : ‘ Mekanda ya da zamanda sezgiyle algılanan herşey, yani bizim için mümkün bir deneye sahip olabilecek tüm nesneler, birtakım görgülerden yani düşüncelerimizin dışında, kendinde bir varoluşa sahip olmayan basit tasarımlardan başka birşey değildir. Ben bu sisteme Transsendental İdealizm adını veriyorum. Transsendeltal anlamda gerçekçilik, duyarlığımızdaki bu değişmeleri kendi kendine var olan şeyler haline getirir ve dolayısıyla basit tasarımları kendinde şeyler haline sokar. Mekanın kendine özgü gerçekliğini kabul etmekle birlikte, mekanda var olan uzamlı varlıkların varoluşunu yadsıyan, deneyci idealizme bağlandığımızı söyleyen biri çıkarsa bize haksızlık etmiş olur. İç duyumun zaman içindeki görgülerine gelince , bunların gerçek şeyler olarak kabul edilmesinde hiç bir güçlük yoktur.’.

EDEBİYAT VE GERÇEKÇİLİK

Realizm bir okul sayılmayı reddederek, yeteneklerin tam anlamıyla geliştirilmesini önerir. Ama gerçekçilik asıl ölmek bilmeyen bir romantizme tepki olarak, en gelişmiş anlamıyla edebiyatın ve bilimsel kaygıların yüzyıla egemen olduğu bir dönemde, bilimler arasındaki kesin bölmeleri kaldırmak ister. Güzel gerçektedir ve edebiyat ile sanatı düşselliğin aldatmacalarından kurtarmak gerekir. Duranty açıkça şöyle der: ‘ Gerçekçilik yaşanan dönemin, toplumsal ortamın içten, tam, doğru olarak yansıtılmasından yanadır, çünkü incalamalardeki bu doğrultu, sağduyuya, düşünsel gereksinimlere ve halkın ilgisine uygun düşer, her türlü yalandan aldatmacadan uzaktır.

Öncelikle bunun kanıtlanması gerekiyordu. böylece gerçekçilik basit bir ruh hali olmaktan öte, edebiyatın yazıyı göz ardı etmeden kesin bilimler arasınagirmesini sağlayacak, gerçek bir yöntembilimdir. Ünlü yazarlar arasında Champfleury ve Duranty kandilerini tam anlamıyla gerçekçi kabul ederler.Zola ‘nın gerçekçiliğinde ise 1880’ lerde önem kazanmak itibariyle doğalcılık yönünde gerçekleşti.

Türk Edebiyatında realizm Tanzimat Edebiyatı Dönemi ile başladı.Divan edebiyatında şiir dışında kalan tarih, seyahatname, sefahatname v.b. türlerinde o türlerin yapısı gereği gözlemlerden yararlanmıştı.

Tanzimat Edebiyatında Samipaşazade Sezai (1860-1936), Batı’daki gerçekçilik akımını beimseyen ilk yazar olarak karşımıza çıkmaktadır. Konaklardaki esir kadınların yaşamı üzerine kurulmuş ve bir gözlem sonucu yazılmış olan Sergüzeşt (1889) , romanı bütünüyle romantizm etkisinden kurtulmuş değilse de yer yer gerçek izleri taşımaktadır. Buna karşılık birkaç hikayesi ( ‘Kediler’, ‘Hiç’ ) tam gerçekçi bir yöntemle yazılmıştır.’ Kediler’ hikayesinin altında ,Büyükada’ da geçmiştir diye bir not bulunmaktadır.Samipaşazade’ den önce Ahmet Mitat’ da ‘ Henüz Onyedi Yaşında’ adlı romanının önsözünde de ‘ Bu romanın en büyük meziyeti her vakanın kat’i doğruluğudur.’ diye yazılmıştır.Bu dönemde Nabizade Nazım’ın gerçekçilik yolunda yazılmış bir roman olarak tanımladığı ‘ Kara Bibik ‘ adlı uzun hikayesi ile, Recaizade Mahmut Ekrem’ in ‘ İnsanlık vakalarının ve hallerinin aynası olmak ‘ üzere kaleme aldığı Araba Sevdası ( 1889 ) adlı romanı, bu akımın ilk başarılı örnekleridir. Tanzimat Döneminde Beşir Fuat, Batı’daki gerçekçilik ve naturalizm akımlarını bilimsel yöntemlerle tanıtıp uygulayan olgucu bir yazar olarak bilinmektedir. Böyle bir hazırlıktan sonra gelişen Edebiyatı Cedide hikaye ve romancılarından Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahit Yalçın yakından izledikleri Balzac, Stendhal, Flaubert, Zola, Dauet, Mauppasant, Goncourt Kardeşler vb. gerçekçi yazarlar yolunda, akımın bütün kural yöntemlerini benimseyip uygulamışlardır.Halit Ziya Uşaklıgil ,aile çevresi ve yörede tanıdığı kişilerden birtakım hikayeler(‘Ferhunde Kalfa’,’Mahalleye merkuf ‘,Raife Molla’,Dilhoş Dadı’ vb.)çıkardığını Kırık hayatlar(1924)adlı romanında ‘memleketin gerçek yaşamından bir levha’ göstermek istediğini,Aşk-ı memnu’daki (1900)kişlerin ‘birçok kişiden alınmış çeşitli parçaların bir araya toplanmasından doğan birleşik varlıklar’olduğunu bildirir.Edebiyatı cedide topluluğu dışında kalan Hüseyin Rahmi Gürpınar(1864-1965),yerli gelenek ve görenekleri gerçekçi yöntemle yansıtan töre romanları yazmıştır.Gürpınar’ın,dikkate değer şeyleri bulup not derfterine yazıp sonradan bunları yapıtlarında malzeme olarak kullanıldığı biliniyor; yazar ‘Bir sanatçı ,doğayı ne kadar açık ve doğru kopya edebilirse,yapıtına o kadar ruh vermiş olur;yaratmadan hiçbir imgelem ,doğa kadar zengin ve renkli olamaz ‘ der.Milli edebiyat döneminde Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974)Refik Halit Karay (1888-1965),Ömer Seyfettin (1884-1920), fransız hikayecisi Maupassant yolunda, ‘gerçek vakalara dayanan’ hikayeler yazmışlardır.Refik Halit’in hikaye kitabının (Memleket Hikayeleri)adı dahi,bunların birer gözlem ürünü olduğunu göstermeye yeter. Bu dönemde gerçekçilik akımını benimsenip .yaygınlaşmasında Halide Edip Adıvar (1884-1964),Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), F.Celalettin (1895-1975) vb.yazarların katkıları olmuştur.Söz konusu akın Cumhuriyet döneminde de, Bekir Sıtkı Kunt, Sabahattin Ali, Sait Faik, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Haldun Taner, Nezihe Meriç, Fakir Baykurt vb. sanatçıların katkılarıyla süregitmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ ndan sonra gelişen ve gerçeğin anlatılmasına psikolojik nedenlerin çözümlenmesini katan alman edebiyat akımı olarak ortaya çıkmıştır. Başlıca temsilcileri H. Kasack ve E. Langösser’dir.Gustave Flaubert, Balzac, Stendhal, Daniel Defoe, Dostoyevski, Tolstoy, Charles Dickens, bu akimin önemli temsilcileridir.

Türk edebiyatinda Samipasazade Sezai, Recaizade Mahmut Ekrem, Mehmet Akif Ersoy, Halit Ziya Usakligil, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay bu akimdan etkilenmislerdir.

SOSYALİST GERÇEKÇİLİK

‘Sosyalist gerçekçilik’ kavramı ,RAPP’ın (Rosiskaya Asotsiyatsiya Proletarskih Pisateley )(Proteler RusYazarı Derneği) ‘diyalektik maddeci’ bir estetik kurmak amacıyla, Gorki’nin yapıtını ve Marx, Engels, Plehanov ve Lenin ‘in (Organisation du parti et literature de parti)(parti örgütü ve parti edebiyatı-1905) çalışmalarına dayanarak 1932’deortaya çıktı. 1934 Kongresi’nde Jdanov’un etkisiyle, sosyalist gerçekçilik,Sovyet yazarlar birliği’nin resmi öğretisi oldu.Anlatım biçimlerini yazara bırakmakla birlikte, devrimci gelişimi içinde kavranan toplumsal gerçeğin, aslına bağlı bir betimlemesini ve kitlelerin uyanışına katkıda bulunmayı istiyordu. Böylece yazarın emekçi sınıfının (partiynost) yanında yer alması, anlaşılır ve ulusal düşünüşe (narodnost) uygun yapıtlar vermesi gerekiyordu. Yeni bir edebiyatın oluşmasını teşvik etmiş olan (destansı roman, yeni bir kahraman tipi, toplumsal değişimin romantizmi vb.) sosyalist gerçekçilik, 1954’e kadar domatik bir biçimde yorumlanarak (gerçeği karamsar biçimde betmlemeyi [doğalcılık], deneyi [biçimcilik], dış etkileri [kozmopolitik] reddetme) genellikle verimli olamadı. 1954’te ,Yazarlar kongresi ,sosyalist gerçekliğin onaylanarak, estetik alana yaygınlaştırılmasını (ulusal kimliğin vurgulanmasına ve kişisel araştırmalara hoşgörü gösterilmesi) kabul etti:bundan sonra ‘açık’ bir nitelik kazanan sosyalist gerçekçilik, pek çok yapıta temel oluşturdu.

PRESLEMEDEN EVVEL TOZUN ISIL İŞLEMİ

Birçok hallerde, metalsel tozun preslemeden evvel, 400° ila 800° arasında bir ön redükleme işlemi gerekir. Böylece oksitler, rutubet, absorbe edilmiş gazlar, karbon, kükürt ve fosfor mümkün mertebede elimine edilmiş olur. Gayrı safiyetlerin kısmen veya tamamen elimine edilmesinden gayrı olarak, ısıl işlem, mekanik usullerle hazırlanmış metalsel tozların sertliklerinin azalmasını da sağlar. Böylece tozun sıkıştırılabilme imkanı da artar. Havadaki oksijen, su buharı vs. gibi yeni gayrı safiyetlerden sakınmak için tozun bu ısıl işleminden hemen sonra işlenmesi gerekir. Bu redükleyici ısıl işlem, saf metal veya alaşımların hazırlanmalarında, karbonil toz kullanılması halinde tavsiye edilir. Karbon ve oksijen ihtiva eden demir veya nikel karbonil tozu 600°ila 800° arasında hidrojen içinde ısıtılırsa gayrı safiyet oranı 0,0001 mertebesine indirilebilir. Toz nadiren 1000° nin üzerinde ısıtıldığında nikel-krom veya molibden rezistanslı fırınlar tavsiye edilir.

Demir tozu 30 dakika müddetle hidrojen içinde 900° de tavlanırsa sıkıştırılabilme özelliği iyileşir. Ayrıca içindeki karbon, kükürt ve oksijen oranı da azalır. Aşağıda bu işleme tabi tutulan ve tutulmayan demir tozlarının bileşimleri görülmektedir.

Tablo 3.1 Tavlı ve tavsız demir tozlarının analizi

Demir Tozları

C %

Si %

Mn %

P %

S %

Tavsız demir tozu

Tavlı demir tozu

(H’de 30 dakika, 900°)

0,010

0,001

0,015

0,015

0,025

0,025

0,010

0,010

0,020

0,005

Demir tozlarının sıkıştırılabilmesi özellikleriyle sinterlemeye uygunluklarının sıcaklıkla değişimi aşağıda verilmiştir. Sıcaklık arttıkça ve oksijen azaldıkça tozun sıkıştırılabilme özelliği artar.

Tablo 3.2 Tav sıcaklığına bağlı olarak (D.P.G.) demiri tozunun sinterleme ve sıkıştırılabilme özelliklerinin değişimi

Tav Sıcaklığı

700°

800°

900°

1000°

Silindirik epruvetin yüksekliği(mm)

(basınç:4 t/cm²)

Sinterlenmiş epruvetin yoğunluğu (gr/cm²)

(H’de 1 saat, 1200º)

Sinterleme basıncıyla ağırlık kaybı (%)

17,5

5,9

1,3

16,6

6,3

0,8

16,2

6,5

0,4

16,0

6,6

0,1

Dövme işlemine tabi tutulmuş bakır tozunun da 700º ila 940º arasında ısıtılmasıyla sıkıştırılabilme özelliği iyileşir. Neticeler aşağıdaki tabloda verilmiştir.

Tablo 3.3 Şekil değiştirme derecesinin ve tav sıcaklığının bakır tozunun sıkıştırılabilme özelliğine ve yığmadan sonraki yoğunluğa tesir

Şekil Değiştirme Derecesi

Tav süresi

(dak)

Tav sıcaklığı

(ºC)

Yığma sonu yoğunluğu (gr/cm³)

Sıkıştırılabilme

Özelliği

 

İşlenmemiş toz

Hafif deformasyon

Orta deformasyon

Şiddetli deformasyon

Şiddetli deformasyon

Şiddetli deformasyon

45

45

10

30

60

10

30

60

10

30

60

0

880

880

700

700

700

820

820

820

940

940

940

2,45

2,67

2,78

2,60

2,68

2,75

2,65

2,75

2,82

2,65

2,75

2,95

1,10

1,10

1,05

1,08

1,06

1,05

1,07

1,05

1,03

1,06

1,02

0,95

Sıkıştırılabilme özelliğini veren değerler hassasiyetle tarif edilmemiştir. Fakat numunelerin belirli bir basınç altında preslenmesiyle elde edilen yoğunluklarla mukayese edilebilirler.

Saf sinterlenmiş kobalt veya kobalt ihtiva eden sinter alaşım tozları hidrojen içinde ısıtılmadan evvel bol miktarda su içinde yıkanmaları gerekir. Böylece kobalt oksidinin çökelmesinden ileri gelen alkaliler yok edilmiş olur. Tungstik asidin karbonla redüklenmesiyle elde edilen volfram tozu (teknik volfram tozu) asitler içinde eriyebilen gayrı safiyetlerinden (alkaliler, demir, yabancı metallerin karbürleri) arınarak kloridrik asitle yıkanıp sinterlemeye müsait duruma gelir. Süngerleşmiş demir tozu gang tabir edilen kısmından magnetik elemeyle ayrılır.

Metalsel tozların buraya kadar sözü edilen ön-ısıl işlemlerinin hedefi tozun saflaştırılması ve sıkıştırılabilme özelliğinin iyileştirilmesidir. Kurşun tozunun elektrolitik olarak bir bakır tabakasıyla kaplanması (veya bakırın kurşunla kaplanması) bakır-kurşun yatak alaşımları imalinde kullanılır. Sert alaşımların imalinde, sert maddelerin elektrolitik olarak yardımcı bir metalle korunması teklif edilmiştir. Alkol veya su içinde erimiş toryum nitratın tungstenik aside ilavesi, lambaların enkandesan volfram filamanlarında çok önemli olan tanelerin büyümesini önler. Aynı şekilde, az miktarda alümin ilavesiyle de demir grubundaki saf metal esaslı sinterlenmiş cisimlerin tanelerinin büyümesini önler.

Tozun sıkıştırılabilme özelliği yetersiz ise sentetik reçineler, kolofan, aseton, eter-parafin (veya kafuru) solüsyonları gibi organik terkipler ilave edilir. Bu ilaveler daha sonra sinterlemede buharlaşırlar. Karbonun elde edilecek parçaya fena tesir edeceği hallerde bu işlemlerden kaçınılır. Bu organik terkipler en iyi şekilde metalsel tozla birlikte öğütülerek katılırlar. Toz, organik maddeler ihtiva eden eriyiklerle nemlendirilince, organik terkiplerden ekonomi sağlanabilir. Volfram tellerinin imalinde organik kolloidler ve amalgamlar kullanılır.

İnce öğütme, basit tozların veya toz karışımlarının sinterlemde en önemli ön işlemleridir. Tek bileşenli tozların kuru veya rutubetli olarak ince öğütülmesiyle kristaller parçalanır, billursal malzeme parçalara ayrılır. Bunun sonucu olarak da yığmadan önceki ve sonraki hacimler azalır ve bunlara tekabül eden yoğunluklarda artar. Mesela demir karbonil tozu 12 yerine 96 saat öğütülürse, yığmadan evvelki yoğunluk % 20, sinterlemeden sonraki yoğunluk ise % 25 artar. Birden fazla bileşenli sistemlerde ise (metalloid, metal-metal, metalsel terkipler), ince öğütme, karışımının daha homojen olmasını ve plastik bileşenlerin sert bileşenler üzerine ince bir tabaka halinde dağılmasını temin eder. Bir tozun rutubetli olarak çamurun kolloidal yapısını elde edene kadar iletilebilir.

Aşağıdaki tabloda bir volfram-karbür (%92 WC , %8 CO) karışımının hidrojen içinde rutubetli öğütülmesinin yığmadan önceki ve sonraki hacimler üzerindeki tesiri görülmektedir. Tane boyutları, küçüldükçe sözü geçen hacimlerin arttığına dikkat edilmelidir.

Tablo 3.4 Muhtelif sürelerde öğütme neticesi, WC-Co (%92 WC, %8 Co) karışımının yığmadan evvel ve sonraki hacimleri

Öğütme süresi (saat)

Mikroskopta granülometri

Yığmadan evvel hacim (cm³/100 gr)

Yığmadan sonra hacim (cm³/100 gr)

6

30 % 5,0 m

50 % 3,0 m

20 % 1,0 m

8,4

7,1

12

30 % 4,0 m

40 % 2,0 m

30 % 1,6 m

9,3

7,3

24

15 % 2,5 m

50 % 1,1 m

35 % 0,8 m

10,6

7,5

48

20 % 0,8 m

70 % 0,8 m

10 % 0,6 m

17,2

12,0

96

10 % 2,0 m

50 % 1,0 m

40 % 0,6 m

20,5

15,6

MENKULKIYMETLEŞTİRME

Bu bölümde menkul kıymetleştirmenin tanımı, avantajları, yöntemleri ve yurtdışındaki gelişimi üzerinde durulmuştur.

4.1 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN TANIMI, AMAÇLARI

“Menkulkıymetleştirme, bir mali kuruluşun bilançosunda yer alan kredilerden doğan alacakların benzer nitelikte olanlarını bir araya toplayarak, kendisinin ya da bu amaç için kurulmuş olan bir kurumun (Genel Finans Ortaklığı) vasıtasıyla bu alacak havuzuna dayalı menkul kıymet ihraç etmesi ve ödemelerin bu havuzdaki kredilerin geri ödemeleriyle finanse edilmesidir. Böylece kredi veren kurumun bilançosunda yer alan alacaklar, aktif bir ikincil piyasaya sahip olan menkul kıymetler haline getirilir. Bu yöntemle bilançolarında bulunan riskli aktifleri azaltan kredi kurumlan, özkaynak yeterliliği koşullarını daha rahat yerine getirmektedirler. Bunun yanında, krediyi kullananlar ile bu krediyi finanse eden yatırımcıları bir araya getirirken, kendi açtıkları kredilerden faiz geliri yerine hizmet geliri elde etmektedirler.”

“Menkulkıymetleştirme varlıkların nakit akışlarına dayanan finansal enstrümanların satışıdır. Varlıklardan ya da varlıkların nakit akışlarından oluşturulan havuzun getirilerinden yatırımcıların paylan oranında faydalanmasını sağlayan bir menkul kıymet ihracıdır.

Menkulkıymetleştirme, bir yerde VUMK’ lerin ticari bankalar ve sanayi kuruluşları gibi geleneksel yatırımcılar dışında alıcılara sunulmasıdır ki bunu sağlamada birkaç faktör önemlidir :

– Riski ölçebilme

– Risk faktörlerinin açıklanabilmesi ve

– Diğer yatırım alternatiflerine kıyaslanabilir bir derecelendirme yapılabilmesi”

“Menkulkıymetleştirmeyi ortaya çıkaran etmenler şöyle sıralanabilir:

– Devletin mali kurumlara müdahalesi dolayısıyla maliyetlerin yükselmesi ,

– Rekabetin artması sonucu karlılık marjlarının düşmesi,

– Teknolojinin sağladığı olanaklar,

– Kaynak aktarma maliyetlerini düşürerek piyasaları etkinleştirme çabaları,

– Aracılığın eliminasyonu (disintermediation)

– De-regülasyon ve/veya re-regülasyon “

“Beklenen nakit akımlarını kaynak yaratmada kullanmak bir hayli yeni bir kavram. Fakat bu kavramın menkulkıymetleştirme formunda adaptasyonu mevcut mali piyasaları önemli ölçüde değiştirecek bir prosesi oluşturdu.”

“İlk büyük kamu varlığa dayalı menkul kıymet ihraçları olan 1985 ve 1986 (ABD) ihraçlarının bile henüz itfa olmadığı dikkate alınırsa, menkulkıymetleştirmenin hala yeni bir kavram olduğu daha iyi anlaşılır. Zarar rakamları, ödeme modelleri ve yapıyla ilgili belirsizlikler sürmektedir. Ancak ipoteğe dayalı menkul kıymetler piyasasının olgunlaşması genel olarak VDMKler piyasasının gelişimini desteklemektedir. İpoteğe dayalı menkul kıymetlerdeki ipoteklerin tersine VDMK’ lerdeki varlıklar aşağıdaki konularda standardize değildir :

– Varlığın türü

– Nakit akış kaynağı olan kredinin kalitesi

– Hizmet prosedürü

– Ödeme modelleri

-Bu standartizasyon eksikliği bir dereceye kadar VDMKIer piyasasının hacmini ve verimliliğini etkileyecektir. Potansiyel VDMK ihraççıları menkulkıymetleştirmenin gerekliliklerine sistemlerini adapte ederken birtakım güçlükler ve maliyetlerle karşı karşıya kalırlar. Yatırımcılarsa bir yandan çeşitli varlıklara ait riskleri ve varlıkların niteliklerini nasıl analiz edeceklerini, öte yandan belirli bir tür varlığın ihraççılarını nasıl ayırt edebileceklerini öğrenmektedirler.”

“Bir menkulkıymetleştirme işleminde şu unsurlar dikkate alınmaktadır :

-Yapı : vergi etkileri ve muhasebe etkileri

-Kredi risk değerlemesi

-Derecelendirme kuruluşu değerlendirmesi

-Maliyet / finansman stratejisi

-Teknik destek”

4.2. MENKULKIYMETLEŞTİRMEDE ALACAK PORTFÖYÜ YAPISI

“Alacak portföyü, sözleşmeye dayalı nakit akımları bulunan alacaklardan oluşmaktadır. Genel olarak sözleşmeye dayalı nakit akımları bulunan alacakların tamamı menkulkıymetleştirilebilirse de, başarılı bir menkulkıymetleştirmeye temel oluşturacak alacakların en azından aşağıdaki özelliklerin bir kısmına sahip olması gerekmektedir :

– Alacak portföyü iyi çeşitlendirilmiş olmalıdır.

– Menkulkıymetleştirme sonucu yaratılan ve yatırımcılara sunulan menkul kıymetlerin getirileri, çeşitli kredi sözleşmelerinin bir araya getirildiği bir havuz vasıtasıyla çeşitlendirilmiş bir alacak portföyünün nakit akımları olmalıdır ki, tek bir sözleşmenin taşıdığı kredi riski çeşitlendirme yoluyla minimize edilebilmelidir.

– Alacakların nakit akımları önceden belirlenmiş bir program dahilinde periyodik olarak elde edilmelidir.

– Alacakların geçmişteki geri ödenmeme oranları ile ilgili istatistiksel veriler olmalı ve alacaklardan elde edilebilecek gerçek nakit akımları hesaplanabilmelidir. Bu geri ödenmeme oranlarının düşük olması gerekmektedir. Aksi takdirde garanti teknikleri kullanarak menkul kıymetleştirilen alacak havuzunun güvenilirliği arttırılmalıdır.

– Alacaklar homojen bir yapıya sahip olmalı, geri ödeme ve vade yapıları itibariyle benzer olmalıdır.

– Alacak portföyünün değeri Menkulkıymetleştirmeyi ekonomik kılacak büyüklükte olmalıdır.

– Sürekli bir menkulkıymetleştirme programının uygulanması halinde vadesi dolan alacaklar yenilenebilmelidir.”

4.3 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN AVANTAJLARI:

i) Satıcıya

(a) Satıcı kendi kredi derecesinden daha yüksek kredi derecesi olan alacak havuzunu kullanarak fonlama maliyetini düşürür.

(b) İhraç işlemi varlıkların satışı olarak düzenlenirse söz konusu varlıklar satıcının bilançosundan çıkarılır ve bu varlık havuzu üzerindeki payı gösteren menkul kıymetler de , satıcının bilançosunun pasifinde görülmez.

(c) Satıcının bilançosundan aktiflerin çıkarılmasıyla, satıcının borç/özsermaye oranı alternatif finansman yollarına oranla daha iyi olur. Varlıkların satışı bilançoyu küçülttüğü için, satıcı sermaye yeterliliği standartlarını daha kolay yakalar.

(d) Menkulkıymetleştirme alacakların vadesinden önce nakite dönüştürülmesini sağlayacağından uygun bir yönetimle, bir likidite aracı olarak kullanılabilir.

(e) Artan regülasyonlardan dolayı kredi kullandırmada daha isteksiz olan banka ve sigorta şirketlerinin fonlarını yönlendirebilecekleri alternatif bir yöntem teşkil eder.

(f) Bankaların kredi sınırlamaları ya da satıcının halka arz etmeksizin (privately placed debt) yapacağı ihraca göre daha az finansal sınırlaması vardır.

(g) Varlıkların satışı anında, Genel Kabul Görmüş Muhasebe Prensiplerine göre beklenen nakit akışlarının şimdiki değerine eşit bir kazanç (ya da zarar) yazma imkanı vardır.

ii) Yatırımcıya

(a) İyi yapılandırılmış bir menkulkıymetleştirmede yatırımcı satıcının iflası riskini elimine eder.

(b) Menkul kıymet, pek çok kredi türünün bir arada bulunduğu çeşitlendirilmiş varlık havuzunu temsil eden yüksek kalitede bir alacak senedidir.

(c) Menkul kıymet teminat teşkil eden varlıklardan daha likittir.

(d) Menkul kıymetin getirisi benzer vade ve kalitedeki enstrümanlardan daha yüksek olabilir ”

iii) Mali Piyasalara

(a) Kredi ile kaynak yaratma yöntemine önemli bir alternatif oluşturur.

(b) Uzun vadede kaynak aktarma maliyetini düşürerek, finansal sistemin faaliyet etkinliğini artırır

(c) Sermaye piyasalarının büyümesine, derinleşmesine ve likiditasyonuna katkıda bulunur. Finansal ürün arzını artırarak piyasaların eksikliğini giderir

(d) Piyasa mekanizmalarının kullanımını yaygınlaştırıp, işleyişini etkinleştirir.”

4.4 MENKULKIYMETLEŞTİRME YÖNTEMLERİ:

Yurtdışında menkulkıymetleştirme türleri, öncelikle ihracın varlıkların satışı ya da teminatı olarak düzenlenmesine, ödemelerin de bu varlıkların nakit akışlarını menkul kıymetin yatırımcılarına yansıtma şekline göre üç ana başlık altında incelenmiştir. Daha sonra ise alacakların menkulkıymetleştirilmesinde finansman bonosu ya da tahvil yapısı kullanımı arasındaki farklar açıklanmıştır.

4.4.1 MENKULKIYMETLEŞTİRME TÜRLERİ

“Menkulkıymetleştirmenin en yaygın türleri pass throughs (gelir aktarmalı) ve pay throughs (nakit aktarmalı) yöntemlerdir. Pass throughs yapısı temel olarak sertifika sahiplerine alacaklar üzerinde bir ortaklık hakkı verir. Bu yapıda alacaklar bir garantöre satılır. Sertifika sahipleri alacakların tüm nakit akımları üzerinde hak sahibidirler. Pay throughs ise alacakların teminat görevi gördüğü ve ihraççının yükümlülüğü olan bir yapıdır. Alacakların nakit akışları, menkul kıymetin geri ödemelerinin temel kaynağıdır. Pay throughs tek seri ya da çok seri halinde ihraç edilebilir. Çok seri halinde ihraç yapılması durumunda anapara ilk vadeden başlanarak ödenir.”

4.4.1.1 GELİR AKTARMALI SENETLER

(PASS THROUGH CERTİFİCATES-OBLİGATİONS)

Gelir aktarmalı senetler ; varlıklardan oluşan portföye ortak olmayı , yani belli bir kredi havuzu ile bundan gelen düzenli ödemeler üzerinde mülkiyet hakkını temsil etmekte ve varlıklardan sağlanan nakit akımları (anapara ve faiz ödemeleri) portföydeki payları oranında direkt olarak yatırımcılara aktarılmaktadır. Bu senetleri satın alan yatırımcılar , menkul kıymetin bağlı olduğu ipotekli alacaklardan aylık olarak tahsil edilen anapara ve faiz ödemelerini yine aylık olarak alırlar. Diğer bir deyişle söz konusu menkul kıymet başlı olduğu ipotekli kredi havuzunun ödeme akış karakteristiğini yatırımcıya aynen yansıtır.

Bu tip menkulkıymetleştirmede ihraç için özel amaçlı bir finans kurumu oluşturularak kredi havuzu bu kuruma satılır. Kurum bu alacaklara dayalı tahvil ihraç ederek yatırımcılara satar . Daha sonra kredilerin anapara ve faiz tahsilatlarını yaparak kendi komisyon ücretini düştükten sonra kalan mablağı yatırımcılara aktarır.

Pass Throughs tekniği ile menkulkıymetleştirmede portföydeki varlıkların sahipliği yatırımcılara devredilmekte , portföyü oluşturan kuruluşun yükümlülüğünden çıkmakta ve mali tablolarında yer almamaktadır. Uzun dönemli varlıklar bilançodan çıkarıldığı zaman aktiflerin ortalama vadesi kısalmakta ve gereken sermaye miktarı azalmaktadır. İhraççı kurum bu arada kredi hizmetine devam edip , hizmet komisyonu aldığı için daha az aktif ve daha az sermaye üzerinden yaratılan gelir arttığı için aktif karlılığı ve sermaye karlılığı artmaktadır.

Pass Throughs menkulkıymetleştirme yapısının ana ilkesi nakit akımlarının yeniden şekillendirilmesine izin vermemesidir. Ödemelerin faiz kısmı yatırımcı ve ihraç amacıyla kurulan kurum arasında paylaştırılabileceği gibi , kredi değerliliğini arttırmak için de kullanılabilir. Oysa anapara ödemeleri yatırımcılara alındığı gibi aktarılır.

Portföy borçluları herhangi bir cezaya maruz kalmaksızın borçlarını vadesinden önce ödeyebilmekte ve piyasa faiz oranlarında küçük değişmeler olması halinde önemli tutarlarda erken ödeme sözkonusu olabilmektedir. Portföyden sağlanan nakit akımlarının direkt olarak yatırımcılara aktarılması nedeniyle bu durum , gelir aktarıcı senetlerin vadelerinin belirsiz ve nakit akımlarının değişken olmasına neden olarak , gelir aktarıcı senetlerin en büyük problemini oluşturmaktadır.

i)Yapısal Özellikler:

A) Menkul kıymetler kredi havuzunda bölünemez bir payı temsil eder.

B) Bütün anapara ve faiz ödemeleri (hizmet komisyonları ve idari giderler düşüldükten sonra )yatırımcılara payları oranında dağıtılır.

C) Geri ödemelerde aksamalar ve kredilerin erken tahsilatı yatırımcılara payları oranında aynen yansıtılır. Bazı ödeme aktarmalı menkul kıymetler Ginnie Mae örneğinde olduğu gibi , anapara ve faiz ödemelerinin yine Ginnie Mae tarafından garantilendiği ve kredilerin erken ödenme riskinin azaltıldığı bir garantöre dayanabilir.

D) İhraççı kredilerin mülkiyetini bir Trust’a transfer eder ve Trust’da bir payının olması da gerekmez.

E) İhraç hizmeti veren kurum , yatırımcılar adına kredilerin tahsilatını takip eder.

-Hizmet komisyonu genellikle menkul kıymetin dayandığı kredi taksitlerinin faiz ödemesi kısmının bir oranıdır.

F) Aşağıdaki işlem tiplerine kredi desteği gerekir.:

1. derece rücu hakkı olmaması durumunda

2. Nakit teminat kullanılması durumunda

3. 3.taraf garantisi kullanılası durumunda

G) Genellikle Genel Kabul Görmüş Muhasebe Kuralları ve Gelir Vergisi açısından , kredilerin yatırımcılara satışı şeklinde ele alınır.

H) Orjinatör, kredilerin satışında bir kar ya da zarar realize eder.

İ) Menkul kıymet orjinatörün borcu olarak görünmez.

4.4.1.2 NAKİT AKTARMALI SENETLER

(PAY THROUGH CERTİFİCATES – OBLİGATİONS)

i) Yapısal Özellikler :

a)Menkul kıymetler orjinatör açısından kredi havuzu ile teminat altına alınmış anapara ve faiz yükümlülükleri temsil eder. Genellikle menkul kıymetlerin ödemesi için sadece kredilere bakılır.

b) Orjinatör kredilerin mülkiyetini bir trust’a transfer etmez ancak kredileri teminat olarak ipotekler

c) Menkul kıymetlerin itfa planını kredilerin vadeleri ile çakıştırmak gerekmez, ancak menkul kıymetlerin itfa tarihleri, kredilerin vadesini geçemez ,

d) Orjinatör tarafından yatırımcılara yapılacak ödemeler de dayanak; teşkil eden kredilerin geri ödemelerine direk bağlanmak zorunda değildir.

e) İlave garantilerin yokluğu halinde, kredilerdeki erken ödemeler menkul kıymetin de ortalama vadesini kısaltacak şekilde erken ödenmesini gerektirir. Garanti orjinatör ya da 3.bir taraftan verilebilir ,

f) Menkul kıymetler pek çok seri ve tertip halinde ihraç edilebilir”

ii) Vergi ve Muhasebe Yönü :

İhraççının menkul kıymete dayanak teşkil eden teminatların üzerinde yeterli bir payı olması halinde bu menkul kıymetler gelir vergisi ve muhasebe kayıtları açısından orjinatörün borcu olarak görünür. Bu ihraççının teminatın transferi esnasında bir kar ya da zarar kaydetmesini önler.”

iii) Nakit Aktarmalı Senetlerin Bir Türü Olarak “İpoteğe dayalı tahviller” (Mortgage Backed Bonds) :

a) tahvil, ihraççının genel fonları ve kredi havuzunun teminatına dayanır

b) Teminatın değeri dayalı olduğu kredi havuzunun likidite değeridir

1. Bu yüzden pass through ya da pay through’a göre daha fazla aşırı teminatlandırma gerekir

2. Kredi havuzunun değeri belli bir seviyenin altına düşerse ihraççının ilave teminat sağlama yükümlülüğü vardır

3. Bu seviye menkul kıymetin bakiye anapara ve faiz borcuna bağlanır

4. İlave teminat sağlanamaması teminatın likide edilmesi ve menkul kıymetin geri çağrılmasını gerektirir

5. Aşırı teminatlandırmanın da gerekli seviyesinin üzerindeki teminatlar belli durumlarda ihraççıya bırakılabilir

6. Aşırı teminatlandırma miktarı aşağıda sıralanan pek çok faktöre bağlıdır

– Krediler türü ve kalitesi

– Pazar değerini saptama sıklığı

– İhraççının ilave teminat sağlaması için gerekli süre

– Tahviller için istenen kredi derecesi

c) Kredi erken ödemelerinin idaresi

i)Erken ödemeler yatırımcılara aktarılarak menkul kıymetler erken itfa edilir.

ii)İhraçcı erken ödenen krediye eşdeğerde yeni bir teminat getirmeyi kabul eder.

A) Yeni bir teminat getirilmesinin sağlanamaması durumunda kredinin erken ödenmesinden sağlanan tutar yatırımcının lehine bekletilir.

B) Erken ödemeler ihraççıya kabul edilebilir yeni teminatlar bulması halinde aktarılır.”

İpoteğe dayalı tahviller, kurumlara kredileri portföylerinden çıkarmaksızın borçlanma olanağı sağlar. Yani kuruluşlar portföylerindeki kredileri teminat göstererek belli bir faiz ve vadeyle tahvil ihraç ederler. Bu tahvilleri ödemek için ilgili kredilerin nakit akımları kullanılır. Ancak çıkarılan tahvilin geri ödeme planının teminat gösterilen kredi havuzunun nakit akışını aynen yansıtması gerekmez. Varlıkların değeri satılacak olsalar oluşturacakları piyasa değerine göre ölçülebileceği gibi, nakit akışı yaratabilme niteliklerine göre de ölçülebilir. Bu tür menkulkıymetleştirmede çıkarılan tahvilin yazılı değerinden çok daha fazla varlığı teminat göstermek kredi değerliliğini arttırmanın en pratik yoludur.

Bu yöntem ile tahvil ihraç eden kuruluşun borç yükümlülüğü devam etmekte, varlıklar ve tahviller mali kayıtlarda yer almaktadır. Bu nedenle kredilerin teminat gösterilmesi yoluyla tahvil ihracı, bu aktiflerin satılması yoluyla tahvil ihracının sağladığı sermaye yeterliliği avantajını sağlamamaktadır. Bu yüzden de genellikle düşük maliyetli kaynak yaratmak için kullanılır.

Bu tür tahvil ihracında rating kuruluşları öncelikle kredi havuzunun kaliteli olmasını talep ediyorlar. Böylece borçlu ödemelerini yapmadığı takdirde satılacak olan ipoteklerin aktif bir ikincil piyasaya sahip olması garantiye alınıyor. Teminatlar üç ayda bir değerlemeye tabi tutuluyor. Eğer faiz oranlarındaki hareketler, tahsil edilemeyen alacaklar ve erken ödemeler nedeniyle teminatın değeri gerekli değerin altına düşerse, daha fazla teminat eklenmesi isteniyor.

İpoteğe dayalı tahviller, üç nedenden ötürü değerlerinden daha fazla teminat altına alınmaktadır. Bunlardan ilki nakit akımının alacak portföyü ya da tahvil sahiplerine değil de tahvil ihraç eden kuruluşa olması ve zamanla kredi havuzunun değerinin tahvil anapara değerinden daha düşük hale gelebilmesidir. İkincisi ise, teminat fazlasının, ödenmeyen alacaklara karşı tahvil sahiplerine ek bir koruma sağlamasıdır. Üçüncü bir neden de fazla teminatın, değerleme tarihleri arasında teminatın değerinde ortaya çıkabilecek düşüşlere karşı tahvil sahiplerini korumasıdır.

4.4.1.3 İPOTEKLE DESTEKLENMİŞ TAHVİLLER

(COLLATERALİZED MORTGAGE OBLİGATİONS – CMO ) :

“Bu tahviller ipoteğe dayalı tahvillerde olduğu gibi ipotek karşılığı verilen krediler ile teminat altına alınmış ve ihraççı şirketin mali tablolarında borçlar arasında gösterilmiştir İpoteğe dayalı tahvillerden farkı ise kredilerden sağlanan nakit akımlarının tahvilin anapara ve faiz ödemelerine tahsis edilmiş olmasıdır. Yatırımcı tercihlerine uyacak nakit akışları vaad etmek amacıyla bu tahviller, farklı vade ve getiri oranlarına sahip, üç veya daha fazla seri halinde ihraç edilmektedir. Belli bir CMO ihracında en kısa vadeli seriye A-serisi, bir sonraki en kısa vadeye B-serisi adı veriliyor. En uzun vadeli tahviller ise Z-serisi olarak adlandırılıyor. Kredi havuzundan gelen nakit akışından, faiz ödemelerine karşı gelen kısmı tüm seri tahvil sahiplerine 3 ya da 6 ayda bir aktarılıyor. Nakit akışından anapara geri ödemelerine karşı gelen kısım ise yalnız A-seri tahvil sahiplerine aktarılıyor. A-seri tahviller tamamen ödendikten sonra B-seri tahvil sahiplerine aktarılmaya başlanıyor. Bu ödeme yapısı aynı şekilde tüm serilerin ödemeleri bitene kadar devam ediyor. Z-seri tahvillere ise önceki tüm serilerin faiz ve anapara ödemeleri bitene kadar hiçbir ödeme yapılmıyor ve birikmiş faiz anaparaya ekleniyor. Önceki serilere ait ödemeler bittikten sonra tüm faiz ve anapara ödemeleri Z-seri tahvillere aktarılıyor.”

Tahvil sahiplerine yapılan ödemelerin elde tutulan tahvilin serisine bağlı olarak değişmesi nedeniyle CMO’lar gelir aktarıcı senetlerin vadedeki belirsizlik problemini önemli ölçüde çözmüştür. Yani kredilerin erken geri ödenmeleri riski ortadan kalkmıştır Aktif bir ikincil piyasa oluştuğu için de bu tahvil türü portföyün likiditesini arttırmaktadır.

i) Yapısal Özellikler :

a) Değişik faiz oranları, değişik vade ve ödeme planına sahip, pay through menkul kıymet ihracıdır .

b) Herbir tranş dayandığı kredi grubunun anapara ve faiz tahsilatlarından ödenir. Kısa dönemli tranşlar ödemede öncelik alırlar

(i) İlk tranşlar (vade tarihlerine göre) periyodik olarak anapara ve faiz ödemelerini alırken, kredilerin erken geri ödemelerinden sağlanan fonlar da birinci tranşın anapara geri ödemesindeki eksikleri tamamlamak için kullanılır.

(ii) Herbir tranş geri ödendikten sonra, kalan tranşların periyodik faizlerini ödeme amacı dışındaki tahsilatlar, kalan tranşlar içindeki en yüksek tranşın geri ödemesinde kullanılır

(iii) Son tranşa itfaya kadar ödeme yapılmaz (daha önceki tranşlar tamamen ödenmiş olup faiz birikebilmesine rağmen)

4.4.2 ALACAK SENETLERİNİN MENKULKIYMETLEŞTİRİLMESİNDE FİNANSMAN BONOSU YAPISI İLE ORTA VADELİ TAHVIL YAPISI KIYASLAMASI :

Aşağıda menkulkıymetleştirme işleminde, ihraç edilen menkul kıymetin finansman bonosu ya da orta vadeli yapısında ihraç edilmesi arasındaki farklar üzerinde durulmakta, son zamanlarda neden orta vadeli tahvil yapısına yönelme olduğu açıklanmaktadır.

4.4.2.1 FİNANSMAN BONOSU YAPISI :

Alacak senetlerine dayalı finansman bonosu ihracında birkaç istisna dışında hemen hemen aynı yapı kullanılır.

a Finansman bonosu ihraç etmek için özel bir şirket kurulur (SPC-Special Purpose Corporation). Bu şirketin sahibi genellikle üçüncü bir taraf olur. SPC sürekli olarak alacakları satın alırken para da yeni kredilerde kullanılarak yeni alacaklar oluşturulur.

b Tahsil edilemeyen alacak senetleri ile ilgili zararlar için aşağıdaki yöntemlerin bir kombinasyonu ile destek sağlanır.

ı) Rezerv Fon : Alacak senetlerindeki zararları karşılamak için bir nakit fon tutulur , zararlar beklenenden fazla olursa para rezerv fondan çekilir.

ıı) Iskonto : Satıcının daha önceki zarar deneyimleri yansıtacak şekilde alacak senetlerin satın alma fiyatı düşürülür. Pek çok senetin tamamının tahsil edilmesi diğerlerindeki tahsil edememe durumlarının dengeler.

ııı) Üçüncü taraf taahhüdü : Genellikle bir bankadan akreditif istenir . Son zamanlarda üçüncü tarafın ödenmeyen senetleri üstlendiği garanti yapısı kullanılır . Genellikle ilk iki yöntem kullanılmadan taahhüt devreye sokulmaz.

c) Alacakların tahsili ve finansman bonosunun vadesi arasındaki zaman farklılıklarında , bir bankadan likidite desteği sağlanır. Daha sonra yapılan alacak tahsilatlarıyla veya yeni finansman bonosu ihraçlarıyla bankaya geri ödeme yapılır.

d) Birçok durumda ihraç , alacakların gerçek satışı gibi yapılanmaz. Bunun yerine SPC’nin alacak havuzunda bölünmez ve değişen bir payı vardır.

4.4.2.2 ORTA VADELİ TAHVİL YAPISI

a) Orta vadeli tahvillerin dayalı olacağı alacakları satın almak için bir özel finans kurumu kurulur. Bu kurum sahibi genellikle satıcıdır. Orta vadeli tahvil ihracı genellikle iki yolla olur:

i) SPC tarafından ihraç edilen garantili bir borç yoluyla .Genel kabul görmüş muhasebe kuralları (GAAP)’na göre varlıkların satışı söz konusu değildir.

ii) Alacakların SPC’dan bir ‘Trust’a transferi yoluyla (kredi kartı modelinde olduğu gibi) . Bu GAAP’a göre alacakların satışı gibi gösterilirken , vergi yönünden orta vadeli tahviller SPC’nın borçlu olarak görülür (SPC’nın konsolide vergi grubunda olduğu varsayımıyla da satıcının borcu olarak görülür ) .

SPC finansman bonosu yapısında görüldüğü gibi , bu yöntemlerden birini kullanarak alacakları satın almaya devam eder . Bu periyottan sonra amortisman dönemi başlar. Orta vadeli tahviller alacakların geri ödemeleri kullanılarak amortize edilir ve yeni alacaklara yatırım yapılmaz.

b) Kredi desteği nakit rezerv fonu , alacakların iskonto edilerek değerlenmesi , akreditif yada alacaklar üzerinden 1.derece talep hakkı olan ( Senior / Subordinate ) yapı ile sağlanabilir.

c) Alacakların aşırı teminatlandırılması likiditeyi sağlayabilmekle beraber, finansman bonosu örneğindeki gibi bir likidite desteği yoktur ,

d) En çok ,iflas açısından alacak senetlerinin gerçek satışı şeklinde düzenlenmesine önem verilir. Bu alacak senetlerinin satıcıdan SPC’na transferi bakımından önemlidir.

e) Orta vadeli tahvillerin erken amortismanı , alacakların balansındaki bir azalma ile veya belirli bir satıcının riskini karşılamak için teşvik edilebilir.

4.4.2.3 ALACAKLARIN NİTELİKLERİ

a) Alacakların satın alma fiyatlarında ;müşterilerin toptan alımlarında yapılan indirimleri, müşterilerin erken ödemelerini , satılan malların geri dönüşlerini ve fatura hatalarını yansıtacak şekilde uygun iskontolar yapılmalıdır .

b) Bir alacak senedi ödenmediği zaman , Ne zamandan itibaren şüpheli alacak kabul edileceğini tespit etmek için uygun testler yapılmalıdır.

c) Yükümlülerin (Borçluların) çeşidini , coğrafi dağılımını , v.b. tespit eden kriterler geliştirilmelidir.

d) Borçluların kredibilitesi ve satıcının aracılık yüklenimi standartları yeniden gözden geçirilmelidir.

e) Menkulkıymetleştirilecek alacakların belirli kategorileri üzerinde yoğunlaşmak önemlidir .

4.4.2.4 ORTA VADELİ TAHVİL YAPISINA YÖNELME

a- Finansman bonosu oranları, orta vadeli tahvil oranlarından daha düşük olmakla beraber ,kredi ve likidite için bankaları kullanmanın ilave maliyetiyle maliyetler hemen hemen aynı olur.

b- Finansman bonosu ihraç yapısında satın alınan alacaklar daha sınırlıdır.

c- Finansman bonosu ihraçlarına likidite ve kredi desteği veren bankaların sayısı azdır , dolayısıyla bu şekilde kaynak yaratmada talep arzdan fazladır. Yakın zamanlarda American Merkez Bankası likidite ve kredi desteği ile ilgili incelemelere daha fazla önem vermeye başladı .

d- Faizlerdeki son zamanlardaki düşüşler , üç yıldan beş yıla kadar borçlanarak faizi kitlemek için ideal zamanı oluşturdu.

4.5 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN YURTDIŞINDAKİ TARİHÇESİ, GELİŞİMİ VE UYGULAMALARI

Bu bölümde menkulkıymetleştirmenin tarihçesi , bölgelere göre gelişimi , yine bölgelere göre yasal düzenlemeleri üzerinde durulmuş , son olarak da İngiltere’deki bir otomobil kredisi menkulkıymetleştirmesi uygulama örneği olarak incelenmiştir.

4.5.1 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN YURTDIŞINDAKİ TARİHÇESİ , GELİŞİMİ :

“Kredi alacaklarının satışı 1880 öncesine dayanmakla birlikte , varlıkların satışında menkulkıymetleştirmenin orijini 1970’li yıllara dayanmaktadır. Bu yıllarda Amerika’da , ilk

olarak Ulusal İpotek Kurumu (Government National Mortgage Assosication-GNMA ya da Ginnie Mae), Federal Konut İdaresi (Federal Housing Administration-FHA)’nin ipotekli kredileri ile teminat altına alınmış ödeme aktarmalı menkul kıymetleri geliştirmiştir. O zamandan beri ticari bankalar, tasarruf ve kredi kurumları ve diğer çeşitli mevduat, toplamayan kurumlar ticari ispotek alacaklarını, otomobil kredilerini, kredi kartı alacaklarını, bilgisayar finansal kiralamalarından doğan alacaklarını ve diğer muhtelif ticari alacaklarını menkulkıymetleştirmektedirler.

Federal İpotekli Konut Kredisi Kurumu (Federal Home Loans Mortgage Corporation-FHLMC ya da Freddie Mac) 1971’de benzer bir ödeme aktarmalı menkul kıymeti, katılım sertifikasını (participation certificate, PC) geliştirdi. Federal İpotek Kurumu (Federal National Mortgage Association-FNMA ya da Fannie Mae) ise 1981 yılında ipoteğe dayalı menkul kıymetleri (Mortgage backed securities, MBS) geliştirdi ‘

“Federal İpotekli Konut Kredisi Kurumu tarafından ihraç edilen katılma belgeleri, Ginnie Mae’ler gibi ipotek karşılığı verilen kredilerden oluşturulan bir portföye ortak olma hakkını temsil etmekle birlikte, bazı temel noktalarda farklılık arzetmektedir. Bu ; farklılıkları şu şekilde sıralayabiliriz:

a) Portföy, FHLMC tarafından verilen kredilerden oluşturulmaktadır.

b) Portföyü oluşturan krediler, özel bir kurumca sigorta edilmekte veya hiç edilmemektedir.

c) Anaparanın tam olarak ödenmesi ve aylık faiz ödemelerinin zamanında yapılması FHLMC tarafından garanti edilmektedir.

d) Portföy oldukça geniştir ve farklı faiz oranlarına sahip kredileri içine almaktadır

“FHLMC’nin geleneksel ipotek kredilerini menkulkıymetleştirmedeki başarısı, özel sektörü teşvik edici bir rol oynamıştır. Haziran 1983’te FHLMC tarafından ilk ipotekle desteklenmiş tahvil (CMO) ihraç edilmiştir. Bu tahviller, ABD’de ipotek karşılığı verilen kredilerin geleneksel olarak sabit faiz oranlı olması nedeniyle başlangıçta büyük ölçüde sabit faiz oranlı olarak piyasaya sunulmuştur. İlk değişken faiz oranlı ipotekle desteklenmiş tahviller, Kasım 1986’da ihraç edilmiştir. Bu senetlerin teminatı olan kredilerin genellikle sabit faizli olması nedeniyle senetlere ödenebilecek faiz oranının bir üst limiti bulunmaktadır.

İpotek karşılığı verilen krediler dışındaki varlıklarla desteklenmiş menkul kıymet ihracı ilk defa Mart 1985’te ABD’de gerçekleştirilmiştir. Bu menkul kıymetler, Sperry Lease Finance Corporation’ın bilgisayar kiralaması nedeniyle oluşan alacaklarıyla desteklenmiştir. ABD, bu tür menkul kıymetler için hala büyük bir finans piyasası olma özelliğini sürdürmektedir.

Tarih

Varlık Türü

İhraççı

Milyon $

Mayıs,1985

Otomobil kredileri

Valley National Bank ve

Marine Midland Banks

100.5

60.2

Aralık,1986

Bilgisayar Finansal Kiralama Alacakları

Goldome FSB

205.7

Şubat,1987

Kredi Kartı Alacakları

Bank of America

400.0

Eylül,1987

Konut Kredileri

Green Tree Acceptance Corp.

71.5

Ekim,1987

Ekipman finansal kiralama alacakları

American Airlines

92.6

TABLO 6: Ödeme Aktarmalı Olarak Yapılan İpoteksiz İhraç Türleri (İlk Kamu İhraçları)

Tarih

Varlık Türü

İhraççı

Milyon $ yapı

Mart,1985

Bilgisayar finansal kiralama alacakları

Sperry

192.5 Pay throughs

Temmuz,1986

Otomobil Kredileri

Chrysler

205.7 Pay throughs

Ekim,1986

Otomobil Kredileri

GMAC

4.000 ABBs

Ocak,1987

Kredi kartı alacakları

Republic Bank

199.5 Pay Throughs

Eylül,1987

Junk Bonds

Imperial Savings

100.0 ABBs

Ekim,1987

Otomobil finansal kir. Alacakları

Volkswagen

150.0 ABBs

Kasım,1987

Tüketici Kredileri

Household FSB

432.1 Pay throughs

TABLO 7: Varlığa Dayalı Tahvil (ABBs) ve Nakit Aktarmalı (Pay Throughs) Olarak Yapılan İpoteksiz İhraç Türleri (İlk Kamu ihraçları)

4.5.2 DÜNYADA MENKULKIYMETLEŞTİRME UYGULAMALARI :

Amerika haricindeki ülkelerde menkulkıymetleştirmenin gelişimi ve büyümesi birkaç sene önceki beklentilerden çok daha yavaş ve tahminlerin dışında oldu. Her ne kadar gelecekte hem var olan piyasaların büyümesi hem de yeni piyasaların gelişmesi çoğu durumlarda umut verici görünse de, önümüzdeki bir kaç sene içinde ilerlemesi düzensiz olacaktır.

Menkulkıymetleştirmenin ana nedenleri; bilanço idaresi, fonlamanın çeşitlendirilmesi, ve daha ucuz fonlama, halen pek çok ülkedeki potansiyel ihraççılar ve daha geniş yelpazeli varlık türü için geçerlidir. Fakat, çoğu ülkede, varlığa dayalı yapının kurulması ya da daha sonraki aşamalarında önemli engeller mevcuttur. Bu engeller yatırımcı, ihraççı ve hukuki olmak üzere üç temel düzeyde meydana gelir.

Yatırımcı düzeyindeki engeller açıktır. Menkulkıymetleştirme işlemlerinde güvenilir yatırımcı teme1i var olmalı veya yaratılmalıdır. Çoğu kez yapıları kompleks olan işlemlerin riskleri ve getirileri ile ilgili yatırımcıları eğitmek oldukça güçtür. Yatırımcı belirsizliği için ödenen primin, toplam maliyetlerin işlemleri efektif kılabileceği kadar düşük olması gerekmektedir. İlaveten, piyasanın gelişmeye devam etmesi için hem üst hem de ikincil yatırımcı grubunun büyümesi mecburidir.

Hukuki engeller, ülkenin hem varlıklar hem de ihraççı seviyesindeki menkul kıymet yönetmelikleri, vergi kanunları, ve genel kanuni çerçevesi ile ilgilidir. Bazı ülkelerde, menkulkıymetleştirmenin önemli gereklerinin (özel amaçlı ihraç kurumu, trust veya fon gibi) yerine getirilebilmesi için menkulkıymetleştirme yönetmelikleri yaratılmalı veya değiştirilmelidir. İhraç edilecek menkul kıymetlerin fiyatlandırması yapılmadan önce, güvenilir risk değerlendirmeleri yapılmalıdır. Yasa düzenleyiciler, menkulkıymetleştirme işlemleri için kılavuzlar yayınlamalıdırlar.

Benzer bir şekilde, ilgili vergi kanunları, eğer özellikle belirsizse, yetkide önemli engellere yol açmıştır. Yatırımcı ve/veya ihraççı seviyesindeki vergi yükümlülüğünün belirsizliği çeşitli menkulkıymetleştirmeleri geciktirmiş veya iptal ettirmiştir.

Son olarak, ülkenin genel kanuni çerçevesi, özellikle iflas yasası, menkulkıymetleştirmeye engel teşkil edebilir. Örneğin, Fransa ve İspanya’da menkulkıymetleştirmeye izin vermek için belirli kanunlar gerekmiştir. İhraçcının iflası halinde, ilgili mahkeme içtihatlarına dayanan hukuk eksikliği belirsizliğe yol

açabilmektedir. Bazı ülkelerde aktiflerinin transferinin kanunen yasak olması da bu belirsizliğe örnek gösterilebilir.

İhraççı düzeyindeki tipik engeller; yetersiz miktarda aynı cinsten olan aktifler: ihraççının müşterilerini borçlarının (yani aktiflerin) satıldığı hakkında bilgilendirmeye çekinmesi; ve ihraçtan sonra menkulkıymetleştirilmiş aktiflerin geri ödemeleri ile ilgili data toplayıp, izlemeyi yapacak bilgi sistemlerinin bulanmaması olarak sıralanabilir. Sistem modifikasyonları için gerekecek kaynaklar, istisnasız değerinin altında düşünülmüştür ve “sistemleri üzerinde çalışan” ihraççılar listesi sürekli büyümektedir. Genel olarak menkulkıymetleştirme projeleri için gereken kaynak, çoğu durumlarda beklentilerin üzerinde olmuştur, özellikle ilk menkulkıymetleştirme işlemi ise.

4.5.3 BÖLGELERE GÖRE MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN GELİŞİMİ :

Şu anki gelişme safhaları ve geleceğe dönük beklentiler ülkelere göre önemli

değişiklikler göstermekle birlikte, belirli benzerlikler de mevcuttur. Bölgelere göre menkulkıymetleştirmenin özeti aşağıdaki gibidir.

i) Avrupa :

Almanya ve Danimarka’da ipoteğe dayalı tahvil türü menkulkıymetleştirmenin senelerdir var olduğu ileri sürülebilse de, ihraççıya rücu hakkı olmayan, ve yatırımcının geri isteme için sadece aktif havuzuna dayandığı modern anlamda menkulkıymetleştirme 1987’nin başlarında ipotek teminatlı menkul kıymet ihracı ile İngiltere’de başladı.

İpoteğe dayalı piyasa 1991’in ortalarına kadar İngiltere’de büyümeye devam etti, bu dönemde bir kaç faktör bir noktada birleşince piyasadaki ihraçlar önemli ölçüde düştü. Makroekonomik düzeyde, resesyon yeni ipotek kaynaklarını azalttı, kredilerin geri ödemelerini etkiledi, emlak değerlerini düşürdü ve yatırımcı tereddütlerini de arttırarak varlıkların menkulkıymetleştirilmesini azalttı. İlaveten, İngiltere Merkez Bankası 1993’un başından itibaren ipotek teminatlı ihraçlar için risk ağırlılığını %50’den %100’e çıkaracağını belirtti (%50 ağırlığı yakın bir zamanda beyan etmesine rağmen). Fakat büyümeyi engelleyen en önemli faktör İngiliz takas bankalarının (Barclays Bank Plc’nin bir tek ihracı hariç) ve ipotek kuruluşlarının piyasada bulunmamalarıdır. Bir kaç ipotek kuruluşu ve bir de takas bankasının menkulkıymetleştirmeyi ciddi olarak düşünmelerine rağmen daha henüz yeterince ekonomik teşvikler bulunmamaktadır.

İpoteğe dayanmayan menkulkıymetleştirmede, 4 İngiliz otomobil kredisine dayalı menkul kıymet ihracı, yakın zamanda tır finansal kiralamalarıyla teminatlandırılmış ihraçlar, kiralama-satın alma kontratları ve bayi alacakları ile birlikte, ticari alacaklarla teminatlandırılmış finansman bonosu ihracı kanalı ile gerçekleştirilmiştir. Bu ihraçlara rağmen, bu sektörün gelişmesi beklenenden daha uzun sürdü, bu da vergi kanunlarının karışık olmasından, Muhasebe Standartları Kurulu tarafından gerekli görülen finansal raporlamalardan ve ihraççıların sistemlerini geliştirmesinin uzun sürmesinden kaynaklanmaktadır.

Fransa’da Aralık 1988’de yürürlüğe giren kanun ve beraberindeki metin, tek tip kredilerin yeniden paketlenmesini mümkün kılmakla beraber, büyük boyutlu aktif havuz ihraçlarını teşvik etmede yeterince başarılı olmadı. Bunun en büyük nedeni metindeki; (1) aktiflerin transfer işlemleri (2) özel-amaçlı kurumların borç almasındaki imkansızlıklar gibi kısıtlamalardan kaynaklanmaktadır. İlki menkulkıymetleştirmeyi kredibilitesi yüksek finansal kuruluşlara sınırlamaktadır. Ayrıca, finans kuruluşu olmayanlar kanunun dışında kalmaya devam etmektedirler. Kanunda yapılacak değişiklikler kısa sürede aktiflerin değiştokuşuna izin vermeli ve yasal onay yöntemini hızlandırmalıdır.

Bunlara rağmen, Fransız menkulkıymetleştirmesine iyimserlikle bakmak için sebepler vardır bankaların sermaye sınırlandırmaları ve fonlama masraflarında yükselmeler, Fransız varlığa dayalı menkul kıymetlerini diğer fonlama kaynaklarına rakip kılmaktadır.

İsveç’te ipoteğe dayalı menkul kıymetler ilk olarak 1990’ın sonlarına doğru ihraç edilmiştir ve 1993 itibariyle itfa olmamış yedi ihraç söz konusudur. Fakat bazı potansiyel ihraçcılar, yasal düzenlemelerden karışık sinyaller aldıkları ve yeterince ekonomik teşvik olmadığı için beklemeyi tercih etmektedirler.

İsveç’teki menkulkıymetleştirmelerden biri otomobil kredisine dayalı olarak yapılmıştır, fakat genelde menkulkıymetleştirmeyi ekonomik kılacak kadar yeterli miktarda aktif mevcut değildir. Kredi kart alacaklarının transferi ile ilgili kanuni bildiri de belirsizdir. Fakat, orta vadede İsveç küçük ama ümit verici bir piyasadır.

İspanya’da ipoteğe dayalı menkulkıymetleştirmenin orijinal kanunları Ağustos 1992’de revize edildiğinden daha geniş kapsamlı ihraç yapılarına izin vereceği beklenmektedir. İpoteğe dayalı menkul kıymet piyasasının ilk gelişimi, bu yapı için gerekli idari firmaların kuruluşlarının onaylanması prosesi beklenildiğinden daha uzun sürdüğü için gecikmiştir. Diğer varlığa dayalı menkul kıymetlerin yapılanması daha ileriki bir zamanda gerçekleşebilir. Fakat şu ana kadar kanuni bakış açısı konut kredileri i1e ilgili ipotek masraflarının düşürülmesi yönünde oldu, ve ipoteğe bağlı olmayan menkulkıymetleştirmelere karşı finansal teşviklerde bulunulmadı.

Avrupa’nın diğer kısımlarında düzenleyiciler ve potansiyel ihraçcılar menkulkıymetleştirmenin mümkün olup olmayacağına bakmaktadırlar. Finlandiya, Belçika ve Hollanda bir iki sene içinde varlığa dayalı menkulkıymetleştirmenin bir türünü görebilecektir. Almanya’da ipoteğe dayalı tahvil piyasasını gerçek bir menkulkıymetleştirme yapısı ile değiştirme veya ekleme gereği görülmemektedir. Şu anda diğer aktiflerin de menkulkıymetleştirilmesinde ekonomik açıdan çok az teşvik vardır, fakat bu bir kaç sene içinde değişebilecektir. İtalya’da otomobil kredisi alacakları veya ekipman finansal kiralama alacaklarına dayalı bir kaç ihraç yapılmış, fakat bunlar İtalya’nın vergi ve kanuni transfer zorluklarından dolayı offshore satılmıştır.

ii) Asya Pasifik :

Avustralya’da ipoteğe dayalı menkul kıymetler piyasası bir kaç senedir var olmakla beraber, ipotekli aktifler genelde konut ve küçük ticari emlaklardaki yatırımları finanse etmek için verilen beş yıllık krediler olmak üzere tek tiptir. Hükümet sponsorlu iki program, FANMAC Ltd. ve National Mortgage Market Corporation ipoteğe dayalı piyasanın geliştirilmesinde öncülük yapmıştır; fakat daha çok küçük miktardaki borçları menkulkıymetleştirilmiştir. 25 senelik ipotekli konut kredilerini veren büyük bankalar, ekonomik teşvik olmadığı için bu alacakları menkulkıymetleştirmemektedir. Bunun yanısıra, yatırımcılar tarafından tercih edilen yüksek getirili, sabit-faizli hükümet menkul kıymetlerine karşı, erken ödeme riski taşıyan kredi alacaklarına dayalı menkul kıymetlere çok az ilgi vardır. Kısa vadeli kamu ve ticari alacakların menkul kıymetleştirilmelerinde yakın zamanlarda gelişmeler olmuştur, fakat düşük aktif hacmi ve ekonomik teşvikler yüzünden potansiyel belirsizdir. Yeni Zelanda’da hükümet ihraçlarının dominant olması, yatırımcıların yeni tip menkul kıymetlere karşı taleplerini etkilemektedir. Fakat, ilk yerli ipoteğe dayalı ihraç geçen yıllarda yapılmış ve piyasa tarafından iyi karşılanmıştır. Bu nedenle başka ihraçlar takip edebilecektir.

Japonya’da, Amerika’da ihracı yapılan ticari alacaklara dayalı finansman bonosu programı yakın bir zamanda başlatıldı. Japon bankaları ve şirketlerinin Amerika’daki yan şirketlerinin aktiflerine dayalı birkaç ihraç programı vardır. Fakat hala Japonya piyasasındaki gelişmeleri engelleyen bir kaç faktör vardır. Bunların arasındaki en önemlileri kanunlarda gerekli değişikliklerin yapılması ve piyasada rekabet potansiyeli olan farklı unsurları temsil eden değişik yönetmelik kuruluşlarının daha iyi koordine edilmesidir. Bir kısım potansiyel ihraççı halen, özellikle bilgisayar sistemlerindeki modifikasyonları ve hangi aktiflerin daha ekonomik şekilde menkul kıymetleştirileceği konusunda maliyetleri incelemektedir.

Düzensiz ilerlemeye rağmen Japon menkulkıymetleştirmelerinde önümüzdeki bir kaç sene içinde gerçekleştirilmesi gereken kuvvetli bir potansiyel vardır.

Hong Kong, Kore, Malezya ve Tayland gibi bölgedeki diğer ülkelerde orta vadede potansiyel vardır. Fakat Hong Kong hariç, hemen hemen adı geçen tüm ülkelerin sermaye piyasaları bu alanda henüz çok yenidir ve menkulkıymetleştirmenin temelini yerleştirmek için çok önemli kanuni düzenlemeler gerekmektedir.

iii) Kanada :

Kanada’dan ipoteğe dayalı varlıklar piyasası 1980’li yılların ortalarından bu yana, çoğunlukla hükümet tarafından garantilenmiş konut ipoteklerine dayalı olarak vardır. Hükümet garantisi dışındaki ipoteklerin miktarının düşük olması bu sektördeki gelişmeleri engellemiştir. Ticari alacaklara dayalı finansman bonosu programları, perakende ve toptan otomobil kredisi alacaklarına dayalı işlem1er, kredi kart alacakları ve ekipman finansal kiralamalarının menkul kıymetleştirilmesi gibi değişik türde varlığa dayalı menkul kıymet ihracı gerçekleştirilmiştir. Fakat, Kanadalı kanun düzenleyicileri, menkulkıymetleştirmede kuruluşların oynayabileceği çeşitli roller, sermaye yeterliliği ve ihraççıya rücu konularında muhafazakar bir tutum izlemektedirler. Bu da piyasanın gelişmesini yavaşlatmaktadır.

iv) Latin Amerika :

Latin Amerika, menkulkıymetleştirmeden yararlanabilecek uygun bir bölgedir ve Meksika benzeri aktiflerle birkaç borçlanma yapılmıştır. Kullanılan aktifler genelde Meksika’da yapılan ticari kredi kart harcamalarından oluşmaktadır, fakat gerçek ödeme yükümlülüğü ve bundan dolayı menkulkıymetleştirilmiş aktifler Amerika veya diğer kredibilitesi yüksek ülkelerde ikamet eden tüketicilerden kaynaklanmaktadır.

Ticari sektörde bir çok Latin Amerikan şirketi, banka kredisine alternatif olarak daha düşük masraflı fonlama arayışı içindedirler ve sermaye piyasasından fonlama yollarını araştırmaktadırlar. Bunun sonucunda ihracat alacaklarının menkulkıymetleştirmesinde büyüme olabilecektir.

4.5.4 BÖLGELERE CÖRE MENKULKIYMETLEŞTİRME İLE İLGİLİ YASAL DÜZENLEMELER

Menkulkıymetleştirmeyi etkileyen kanunlar ve yönetmelikler arasında muhasebe, banka ve kurumların iflası ve vergi yer almaktadır. Herhangi bir ülkede yönetmelikler veya düzenleyici kurumlar arasında anlaşmazlıklar doğabilir. Menkulkıymetleştirmeyi düzenleyen özel kanunlar çıkarılsa bile, Fransa ve İspanya’da olduğu gibi, önceden bunların sonuçlarını veya var olan kanunlar ile çelişen yönlerini tespit etmek mümkün olmamaktadır. Ayrıca, menkulkıymetleştirmeyi düzenleyen yerel kanunlar ile Avrupa Topluluğunun yönetmelikleri arasında doğan çelişkiler için de modifikasyonlar gereklidir.

Gerçekte önemli olan menkulkıymetleştirmenin ekonomik boyutudur. Aktiflerin menkulkıymetleştirmesi karlı değilse, buna yönelik hazırlanacak kanunlar ve yönetmelikler ihraçların yapılanmasını sağlamayacaktır. Bu nedenle, bazı yönetme1iklerde gerçekleşen değişiklikler beklenen sonuçları yaratmamıştır.

i) İngiltere :

1989’da İngiltere Merkez Bankası tarafından çıkarılan “Borç Transferleri ve Menkulkıymetleştirme” yönetmeliği İngiliz bankalarının yönetmelikleri açısından menkulkıymetleştirme muamelelerindeki önemli belirsizlikleri ortadan kaldırdı, fakat bu yönetmelik değişiklikleri teşvik edici ya da etmeyici olarak algılanmadı. Ama, menkulkıymetleştirme muamelelerindeki belirsizliklerin ortadan kaldırılması İngiliz bankaları tarafından yapılacak menkulkıymetleştirmeleri bir miktar teşvik eder diye düşünüldü. Buna rağmen, ipoteklerin verimi ve banka fonlama maliyetleri ile ipoteklerin menkulkıymetleştirilmesinden kazanılacak ücretler arasındaki marj, takas bankalarının oldukça iyi olan sermaye oranları ve müşteri ilişkileri ile ilgili düşünceleri gibi çeşitli faktörler yüzünden, bu bankalar ipoteklerin menkulkıymetreştirmesine çok az ilgi gösterdiler.

Fakat, yakın zamanda İngiltere takas bankaları daha aktif olmaya başladılar. Örneğin, Barclays tarafından ipoteksiz aktifleri kullanarak finansman bonosu ihracı gerçekleştirildi, ancak bu ilk ihraçta Barclays kendi aktiflerini kullanmadı. Değişik ticari ve fonlama kaygıları ile banka olmayan uzman kuruluşlar veya yabancı bankalar bu tekniği İngiliz takas bankalarından daha cazip bulmaktadırlar.

Bankalar tarafından tutulan ipoteğe dayalı menkullerin İngiliz Merkez Bankası tarafından yeniden sınıflandırılarak, sermaye yeterliliği oranı için %100 risk ağırlığına karşın, bankaların ipoteği direkt ellerinde tutmaları durumunda %50 olması şu anda revize edildi. Yönetmelikler halen bazı şartların yerine getirilmesini gerektiriyor. Fakat genel görüş bunların önüne geçilemez olmadığı ve bu nedenle ipoteğe dayalı menkullerin %50 ağırlıklı olmaya devam etmesi gerektiği yönündedir. Ayrıca, Ekim 1991’de İngiltere’deki Muhasebe Standartları Kurumu (ASB- Accounting Standards Board) bilanço dışı finansmanın Finansal Raporlama Standardı ile ilgili bir takım öneriler öne sürdü. Bu öneriler, daha önce hazırlanan ED49 önerilerinin taslağından geliştirildi. Piyasanın yeni standarda reaksiyonu sabitti ve bu nedenle öneriler revize edildi.

Muhasebe Standartları Kurumu Kasım 1992’de orijinal yaklaşımda değişiklik yapıldığını ve bununla ilgili bir Standart taslağını yayınlayacağını bildirdi. Bu bildiride yer alan değişikliklerin meydana gelen itirazları bir miktar karşılayacağı beklenmekle beraber, tamamında uzlaşmanın sağlanmasının bir sonraki taslağa kalması beklenmektedir.

ii) Fransa

Fransa’da orijinal menkulkıymetleştirme kanun ve regülasyonlarında, 1988 ve 1989’da yayınlanan ve uzun zamandır beklenilen değişiklikler gerçekleşti, fakat bunları yürürlüğe sokacak yönetmelikler halen yürürlüğe konulmadı. Kanundaki değişiklilerin, aktiflerin el değiştirebilmesini, menkulkıymetleştirilmiş ipoteklerin kaydına ilişkin belirsizliklerin kaldırılmasını ve ihraçların onaylanma yönteminin kolaylaşmasını sağlaması beklenmektedir. Çoğu ihraçlar kişisel, ticari veya interbank borçları ile teminatlandırılmıştır. İpoteğe dayalı ihraçlar, ihraç olmayışı nedeniyle ilgi çekmeye devam etmektedirler.

Kredi kartı ve oto alacaklarına dayalı ihraçlar, bazı kanuni ve yönetmeliğe ilişkin noktalar ile engellenmektedir. Yapılacak revizasyonların yürürlüğe girmesiyle bu noktaların ortadan kalkıp kalkmayacağını zaman gösterecektir.

iii) Belçika

Avrupa’da Belçika hükümeti de kanunlarına bazı değişiklikler getirdi. Bu değişiklikler, gerçek değişken ipotek oranlarının kullanılmasını sağladı. Daha önce bütün borçlanmalar sabit oranlardan ibaretti. Ancak oran ayarlama mekanizması yakından denetlenmektedir. Ayrıca, ipotek transferleri ve kayıtları ile ilgili formalitelerin azaltılması gibi bazı hükümlerin menkulkıymetleştirmeyi kolaylaştırması beklenmektedir. Fakat, menkulkıymetleştirmede halen engeller mevcuttur. Bunlardan biri, de alacaklıları bilgilendirme konusudur ve bunun çözümlenmesi zaman alacaktır.

iv) İspanya :

İspanya’daki menkulkıymetleştirmelerin participacion hipotecaria (PH) olarak bilinen bir enstrüman örneği vardır. Bu enstrüman 1981’de 2/81 kanunu ile tesis edildi ve 1991 ve 1992’de tasfiye edildi. Hükümet yasaları İspanya’daki ipoteğe dayalı menkul kıymetleştirmeleri tanzim, etmek için hazırlanmıştır. PH ihraçları bilanço dışında değerlendirilir ve ihraçcı ancak ihraç için hizmet verebilir. Bunu sağlamak için ihraç edilen menkuller bağımsız idari şirketler tarafından yönetileceklerdir. Bu şirketlerin Ekonomi Bakanlığı ve Comision National del Mercado de Valores (menkul kıymetler borsasını yöneten kurum) tarafından onaylanması gerekiyor. Bu verilen onayları almakta gecikme yaşanmıştır ve bu da piyasanın gelişimini ertelemiştir. Fakat, idari şirketlerin kuruluşunun ve menkulkıymetleştirmeyi adapte etmeye başlayan şirketlerin aktiviteleri hızlandıracağı beklenmektedir.

v) İskandinavya :

Avrupa’nın kuzeyinde örneğin İsveç’te ipoteğe bağlı menkul piyasasını geliştirmek için yönetmeliklerinde değişiklikler yapmaları gerekmedi. Fakat, yöneticiler bu piyasayı gözaltında tutmaktadır ve hangi kredi kurumlarının menkulkıymetleştirmeyle finansman sağlayabileceği üzerinde etkileri vardır. İpoteğe dayalı menkulkıymetleştirme piyasasının gelişmesine ilgi gösteren bir kaç banka nedeniyle Finlandiya’da kanuni değişiklikler beklenmektedir.

vi) Avustralya

Avustralya Merkez Bankası borç transferi ve menkulkıymetleştirmede sermaye oranının hesaplanması konusundaki muameleler ile ilgili tüzük yayımladılar. Merkez bankasının pozisyonu sadece aktifin kesin satışı söz konusuysa, bu aktifi desteklemek için sermaye tutma yükümlülüğünün kaldırılması yönündedir. Menkulkıymetleştirmeyi gerçekleştiren bankanın aktifin geri ödemesini, likiditesini, piyasa fiyatını veya ihraç eden kurumu destekleme yükümlülüğü olmaması durumunda satış kesin olarak kabul edilir ve bunların hepsi banka yönetmeliği açısından makul karşılanır. Bankanın borçlarla ilgili hürriyet veren acente olarak çalışmasına izin verilir. Fakat bankanın borçların anaparası üzerinde fazladan bir menfaatinin olmaması ve bunların ifaları üzerinden ödenek almaması gerekmektedir. Riskin azaltılmasını sağlamak için konulan şartlar, örneğin fazladan teminat sağlamak, anlaşılabilir şartlar olmakla beraber, bunlar bazı muameleleri düzenlemek açısından zorluklar çıkartabilmekte ve belki de bankaların menkulkıymetleştirmeye karşı ilgilerini azaltabilmektedir.

vii) Japonya

Japonya’daki otoriteler iç piyasada menkulkıymetleştirme ihracı ile finansman sağlanması için yönetmelikleri yayınlayıp yayınlamama konusunda araştırmalar yapmaktadırlar. Şu anda trust bankaları aracılığı ile sınırlı tipte menkulkıymetleştirme ile finansman sağlanabilmekte, bunlar da kurumsal yatırımcılara satılmaktadır. Fakat, ihraç edilebilecek araçların tanımının genişletilmesi gerekmektedir ve Maliye Bakanlığı bu Gereksinimleri ortaya koyan öneriler sunmuştur. Ayrıca, Uluslararası Ticaret Bakanlığı banka olmayan finansal kurumların blok aktif transferleri yapabilmesini sağlayacak öneriler üzerinde çalışmaktadır. Bu da transferi gerçekleştirmek için borç alan kişilere haber verme gereğini ortadan kaldıracaktır. Daha geniş bakıldığında, varlığa dayalı menkullerin ikinci piyasada işlem yapabilmesi için yönetmelikte değişiklikler gözden geçirilmektedir.

viii) Kanada :

Kanada’da düzenleyiciler öncelikle bilanço dışı muamelelerin yönetmeliklerini belirlemeye yönelmişlerdir. Hem Kanada’nın Mali Müşavirler Kurumu hem de Finansal Kurumlar İdaresi mevcut tüzükleri ve taslak önerilerini gözden geçirmektedirler. Onların amaçlan uluslararası standartlara uygun olan kriterler yerleştirilirken, Kanada piyasalarının özel durumumu da hesaba katmaktır. 1993 yılı sonuna kadar hukuki düzenlemelerin çözümlenmesi beklenmektedir.

Çeşitli piyasalarda yönetmeliklerin ve kontrollerin farklı yönlerde ve farklı hızlarda gelişmesine rağmen, menkulkıymetleştirme ile ilgili kavramların şu anda daha iyi anlaşıldığı ve daha yaratıcı bir şekilde uygulandığı açıkça ortadadır.

4.5.5 OTOMOBİL KREDİLERİNİN MENKULKIYMETLEŞTİRİLMESİ İLE İLGİLİ BİR UYCULAMA : İNGİLTERE ÖRNEĞİ

i) Tarihçe : İngiltere’de 1988 yılına kadar ipoteğe dayalı varlıkların menkul kıymetleştirilmesi çok başvurulan bir yol olmasına karşın tüketici kredilerinin menkul kıymetleştirilmesi henüz yapılmamıştı. Mevcut yasa, vergi ve muhasebe problemleri nedeniyle bunun imkansız olduğunu öne sürenler vardı.

Standard Chartered PLC’nin İngiltere’de tüketici kredisi veren iştiraki Chartered Trust plc ana şirketten sermaye transferi olmaksızın büyümesine devam etmek ve aynı zamanda sermaye yeterliliği rasyosunu iyileştirmek için menkul kıymetleştirme yoluna gitmek istiyordu. 1988 yılında Standard Chartered Merchant Bank Ltd, Standard Chartered Bank’ın İngilteredeki ticari bankacılık iştiraki, (daha sonra adı Chartered WestLB oldu) ve Goldman Sachs International bu alanda araştırma yapmak için anlaştılar.

1989 Sirketler Kanunu’nun yayımlanması, İngiltere Merkez Bankasının Sterling üzerinden düzenlemiş menkul kıymetlerdeki 5 yıllık vade kuralını kaldırması ve menkul kıymetleştirmenin düzenleyici çerçevesini oluşturan “Kredi Transferleri ve Menkul Kıymetleştirmeyi” yayımlaması bu türdeki menkul kıymetleştirme işlemleri üzerinde önemli etkilerde bulundu.

Muhasebe Standartları ile ilgili olarak da 1988 yılında “Özel Amaçlı İşlemleri Muhasebesi” ve daha sonra bunun yerini alan “Aktif ve Pasiflerde İşlemin Özününün Yansıtılması” direktifi yayımlandı.

1990 yılı temmuz ayında Cardiff Otomobil Kredileri 1995 vadeli 328 milyon sterling değişken faizli olarak menkul kıymetleştirildi. Bu İngiltere’deki ipotek harici ilk menkul kıymetleştirme ve Avrupa’daki en büyük otomobil kredisi menkul kıymetleştirmesiydi.

ii) İşlem : İngiltere’deki otomobil kredilerinin menkul kıymetleştirilmesinde öncülük etmek başlangıç maliyetlerini artırıcı bir faktör oldu. Bu nedenle menkul kıymetleştirilecek otomobil kredisi portföyünün maliyeti yayacak makul bir büyüklük ve vadede olması gerekiyordu.

Bu tür kredilerdeki ilk menkul kıymetleştirme olması nedeniyle, yatırımcı ilgisini çekmek için Chartered WestLB ve Goldman Sachs hem Moody’s hem de S&P’den AAA derecelendirmesi almak istediler. Bunu sağlamak için de tüketici kredileri havuzunun bir başka kediyle desteklenmesi gerekiyordu. AAA derecelendirmesine sahip bir bankadan kısmi kredi desteği almak aynı zamanda özel amaçlı kuruma likidite de sağlayacağı için en uygun yöntem olarak düşünüldü ve Union Bank Of Switzerland seçildi.

Avrupa’da varlığa dayalı menkul kıymetler piyasasının henüz fazla gelişmemiş olması nedeniyle, ihracın kurumsal yatırımcılara yönelik AAA derecelendirmesine sahip ve değişken faizli olması kararlaştırıldı.

iii) İşlem Yapısı : İşlemin yapısı aşağıdaki grafikte gösterilmiştir.

Şekil1 CARS(UK) Menkul Kıymetleştirmesinin Yapısı

Cardiff Automobil Receivables Securitisation (UK) plc (kısaca CARS (L1K)) özel amaçlı kurum olarak kuruldu ve menkul kıymetlerin ihraçcısı oldu. CARS (UK) Chartered Ttrust’tan menkul kıymetleştirilmiş sözleşmeleri satın aldı. Bu işlemi değişken faizli tahvil ihraç ederek finanse etti. UBS ise CARS (UK) ‘in bu değişken faizli tahvil ihracına anapara tutarının %15’i kadar kredi garantisi sağladı. CARS (UK) daha sonra Chatered Trust ile faiz oranı swapı yaparak sabit getirili alacak ve değişken faizli yükümlülükler sahip olmanın yarattığı faiz oranı riskinden kendini korumuş oldu. Bu arada Receivables Trust da alacakları tahsil ederek bunları CARS (UK), UBS ve Chartered Trust arasında daha önce kararlaştırıldığı şekilde dağıtımını yaptı.

iv) Kredi Desteği

Bu işlemin AAA derecelendirmesi alabilmesi için, otomotiv kredilerindeki geri dönmeme oranının beklenenin üzerinde gerçekleşmesi olasılığına karşı tahvil yatırımcılarını korumak amacıyla, mutlaka kredi desteği (credit enhancement) sağlanması gerekiyordu. Ayrıca tüketici kredilerinde genellikle olduğu üzere, geç ödemelerden kaynaklanan nakit akışı düzensizliklerini dengelemek için likidite sağlanmasına da ihtiyaç vardı. Bütün bu ihtiyaçları karşılamanın en ekonomik yolu AAA derecelendirmesine sahip bir bankadan kısmi kredi desteği atmaktı. Bu rol için UBS seçildi. Bu mekanizma sayesinde hem kredi desteği hem de likidite gereksinimi sağlanmış oldu.

UBS tarafından sağlanan bu kredinin , büyüklüğü, Chartered Trust’ın otomobil kredileri portföyü performansının istatistik değerlendirilmesi sonucu, değişken faizli tahvillerin anapara tutarının % 1.5’undan az olmamak üzere, portföydeki kredilerin her hangi bir zamandaki anapara tutarının %15’i olarak belirlendi.

UBS’den sağlanan bu kredi garantisi dışında iki garanti daha vardı. Bulardan birincisi temerrüt durumuna karşı bulundurulan bir marjin hesabı, diğeri ise Chartered Trust tarafından daha başlangıçta UBS’de depo edilen değişken faizli tahvillerin anapara miktarının %1’i tutarındaki 3.28 milyon poundluk bir başka hesaptı. UBS bu ikinci hesaptaki bakiyeyi işlemin sonunda geri ödemeyi taahhüt etmişti.

Kredi ile garanti edilen miktarın üzerinde zarar oluşması durumunda bu zarar değişken faizli tahvilleri elinde bulunduran yatırımcılara aitti ve Chartered Trust’a rücu . edilemeyecekti. Bu sayede Chartered Trust menkulkıymetleştirilmiş varlıkları tamamen bilançosundan çıkarabildi.

v) Opsiyonlar : Chartered Trust’ın otomobil kredilerin büyük çoğunluğunun vadesinin 3 yıl olmasına rağmen, ortalama vadenin bundan daha da kısa olması nedeniyle gelir aktarmalı (pass-through) menkulkıymetleştirme uygun değildi. Çünkü gelir aktarmalı yapılarda varlığa dayalı menkul kıymetlerin vadesi, alacak havuzunu oluşturan kredi sözleşmelerinin vadesi kadar olabilmekteydi. Oysa Eurobond piyasalarından finansman sağlamak için vade bundan daha uzun olmalıydı.

Bu nedenle CARS(UK)’ye ilk yıllarda geri ödemesi yapılan otomobil kredilerinin anapara tutarıyla, değişken faizli tahvillerin her kupon ödemesinde Chartered Trust’tan yeni alacak senetleri alma opsiyonu verildi. Böylece alacak havuzuna benzer nitelikte ve alacak senetleri ekleniyor ve ortalama vade uzuyordu.

BANKACILIK SEKTÖRÜNDE PAZARLAMA SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

1- Bankacılık Sektörünün Genel Değerlendirilmesi ve Banka Sistemimiz

Bankalar, ekonomilerde fon arz edenlerle fon talep edenler arasında aracılık eden kurumlardır. Çeşitli tür ve vadelerdeki fonları ihtiyaçlara göre trasformasyona tabi tutarak ekonominin emrine vermektedirler. Bu nedenle ekonomilerin istikrar içinde çalışması ve gelişmesi banka sistemlerinin etkin çalışmasına bağlıdır. Bankacılık sektörü, ekonomimizin 1980 sonrasında gerçekleştirdiği dönüşümün öncülüğünü yapan sektörlerden biridir. Bu dönüşüm içinde, kullandığı yüksek teknolojiyi yetiştirdiği üstün nitelikli insan kaynağı ile donatan bankacılık sektörümüz, sunduğu hizmetlerin çeşitliliği ve kalitesi itibariyle gelişmiş ülkeler düzeyini yakaladığını ifade etmek gerekir.

Dünyada yaşanan globalizasyon süreci bir ülkeden bir diğerine sıçrayan ekonomik mali krizlerden en fazla Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, özellikle de bu ülkelerin mali sektörü içinde en büyük paya sahip olan bankacılık sektörü etkilenmektedir.

Bu durum hiç şüphesiz birçok ekonomik nedenin yanı sıra, bu ülkelerin mali piyasalarının yeterli olmayışından ve bankacılık sektörünün mevcut yapısal sorunlarından kaynaklanmaktadır.

Türkiye’de en büyük en önemli mali sektör bankacılık sektörü olmasına karşın göreceli olarak küçük kaldığı, sektörün konsolide bilanço büyüklüğünün GSMH’ya oranının OECD ortalamalarının altında olduğu görülmektedir.

Ülkemizde uzun yılar süren yüksek enflasyon ortamı ve değişken enflasyon beklentileri; bir taraftan tasarrufların küçük kalmasına, diğer taraftan kamunun artan finansman açığını mali piyasalardan karşılaması özel sektörün fon temininde güçlük çekmesine, yani kamu borçlanmasının özel sektörü fon piyasalarından dışlamasına (crowding-out etkisi) neden olmuş, böylece genelde mali sektör özel olarak da bankacılı sektörü yeterince gelişememiştir.

Ekonomimizin uygulanmakta olan makro politikalar sonucu istikrara ulaşması ve işletmelerimizin dünya kalite ve standartlarında mal-hizmet üretebilecek finansman imkanına kavuşması, bankacılık sektöründeki dönüşümün bir an önce gerçekleşmesi ve sağlıklı olması ile mümkündür. Hedef; daha ahlaklı, daha şeffaf, daha güçlü ve daha etkin kontrol altında ana işlevini gören, kredibilitesi yüksek bir bankacılık sistemi yaratmak olmalıdır.

2- Türk Bankacılık Sektörünün Genel Sorunları

Türk bankacılık sektörü her ne kadar güzel gelişimler gösterse de sorunları yoktur, sektör tamamen sorunsuz işlemektedir, her istediğini yapmakta ve sonucunu almaktadır demek ilk aşamada yanlış ya da eksik olur. Çoğu banka gerçekten gelişmiş ülkeler düzeyini yakalamış olsa da, bununla beraber bankacılığımızın bazı yapısal sorunlarının var olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Bu sorunları şöyle sıralayabiliriz:

2.1- Bankacılık Sistemine Verilen Önem

1980 sonrasında, globalleşme sürecinin bir sonucu olarak para ve sermaye piyasalarımızda önemli gelişmeler olmuştur. Özellikle serbest piyasa ekonomisine geçilmesiyle sektörde liberalizasyon ve bağımsızlaştırıcı düzenlemeler olmuştur. Bununla beraber banka sistemimizin mali sistem içindeki tartışılmaz ağırlığı ve önemi değişmemiştir. Mali sistemle özdeşliğini sürdüren banka sistemi ekonominin ağırlığını tek başına taşır durumdadır.

2.2- Bankaların Yeterli Büyüklük ve Derinliğe Kavuşmaması

Mali sistemimizin, ekonomimizin ihtiyacı olan büyüklük ve derinliğe kavuştuğunu söylemek de ne yazık ki pek mümkün değildir.

Son on yıl içindeki gelişmeler sistemin büyümekte olduğunu göstermekte ise de, ulaşılan sonuçlar yeterli değildir. 1990’da yüzde 43 civarında olan banka sistemi toplam aktiflerinin milli gelire oranı Eylül 2000 tarihi itibariyle yaklaşık yüzde 90 dır. Sistemin büyüklüğünü TL cinsinden ölçtüğümüzde, vadesiz, vadeli mevduat ile reponun (M2) milli gelire oranı 1990’da yüzde 17 iken, 1999’da yüzde 35 dir. Bu oranın 2000 yılı sonunda yüzde 30 olduğu görülmektedir. Sistemin büyüklüğü yabancı para cinsinden mevduat da dahil edildiğinde 1990 sonunda yüzde 22 iken, 1999 sonunda yüzde 55’e ulaşmıştır. Bu oran 2000 yılı sonunda yüzde 50 düzeyindedir. Bu durum, tasarruf hacminin yetersizliği yanında tasarrufların önemli bir bölümünün hala mali sisteme gelmemesinin, sisteme giren yabancı fon hacminin yetersiz olmasının sonucudur.

2.3- Bankaların Mali Bünyelerinin Bozulması

Yeterli büyüklük ve derinliğe sahip olmaması dolayısıyla sistemde zamanla piyasa için değil, öz tüketim için bankacılığa dönük bazı yapılanmalar oluşmuş, bankacılığın temeli olan likidite, solvabilite ve rantabilite ilkeleri yerine sermayedar gruplarının öz yararlarının yoğunlaşmalarına sebep olmuştur. Bu durum banka kaynaklarının irrasyonel kullanıma yol açtığı gibi bankaların mali bünyelerinin bozulmasına yol açmıştır. Bugün bazı bankaların TMSF bünyesine alınmış olmasının altında, bu tür oluşumların yarattığı mali bünye bozuklukları yatmaktadır.

Bir bankanın mali bünyesinin zayıflaması durumunda denetim otoritesinin hareket kabiliyeti arttırılmış, mali bünyenin güçlendirilmesini sağlayacak ya da bankanın faaliyeti ile ilgili olarak alınacak tedbirlere ilişkin kararlar daha objektif kriterlere dayandırılmış ve karar sürecini hızlandıran değişiklikler getirilmiştir. Ortakların ve yöneticilerin şahsi sorumlulukları arttırılmıştır. Mevzuata aykırı davranışlar nedeniyle ilk kez idari ceza sistemi getirilmiş, adli cezalar ise önemli ölçüde arttırılmıştır.

2.4- Sektörde Kamu Banklarının Ağırlığı ve Görev Zararları

Sektörün yaklaşık yüzde 40’ını oluşturan kamu bankalarının, son 10 yıl içinde çığ gibi büyüyen görev zararları, bir yandan kredi hacminin daralmasında önemli bir ağırlığa sahip olurken, diğer yandan piyasaların yarattığı likidite baskısı ile, gerek nominal, gerekse reel faizlerin yükselmesine yol açmıştır.

Türkiye’de Faaliyet Gösteren Bankalar

 

1995

1999

2000

       
Ticaret bankaları

55

62

61

Kamusal sermayeli

5

4

4

Özel sermayeli

32

31

28

Fon’daki bankalar

 

8

11

Yabancı sermayeli

18

19

18

Kalkınma ve yatırım bankaları

13

19

18

Kamusal sermayeli

3

3

3

Özel sermayeli

7

13

12

Yabancı sermayeli

3

3

3

Toplam

68

81

79

Bankacılık sistemi 2000 yılını 4 milyar dolar zararla kapatmıştır. Bu durum büyük ölçüde Fon’daki bankaların zararlarından kaynaklanmıştır. Zarar açıklayan bankaların cari dönem zararları 7 milyar dolar olmuştur. Sadece kar eden bankalar dikkate alındığında net kar yüzde 30 oranında azalarak 2,9 milyar dolara gerilemiştir.

2000 yılı sonunda 15 katrilyon TL dolayında bulunan görev zararlarının fonlaması için ekonomiden sağlanan kaynakların kredi olarak tahsis edilmiş olması halinde banka sisteminin kredi hacminin yaklaşık yüzde 50 daha büyük olması mümkün olabilirdi. Ya da kredi hacminin sabit kaldığı varsayımıyla faizlerin düşük olması gerekirdi.

2.5- Kronik Yüksek Enflasyon ve Ekonomik Durum

Kronik yüksek enflasyon ve kamu borçlanması, esasen yeterli büyüklük ve derinliğe sahip olmayan banka sistemimizin temel işlevini yerine getirmesini güçleştirmiştir.

Özellikle son 10 yılda yaşana kronik yüksek enflasyon ve büyük kamu açıklarının sebep olduğu yüksek ve dalgalı nominal ve reel faizler, bir yandan sermayenin reel yatırımlar yerine mali yatırımlara yönelmesine, diğer yandan mali kurumların işleyişini bozarak, reel sektör yerine kamuya fon aktarılmasına sebep olmuştur. Bugün repo hacmi de dikkate alındığında DİBS stokunun yüzde 90’ı bankalarca finanse edilmektedir. Kamunun borçlanma gereği düştükçe özel kesime daha fazla kaynak aktarmak mümkün olacaktır. Nitekim 2000 hem kredi arzı artmış, hem de kriz dönemi bir yana bırakılırsa fonlama maliyetlerinin düşmesine paralel olarak kredi faizleri önemli bir düşüş kaydetmiştir. Sistemin kredi hacmi 2000 yılı Eylül sonu itibariyle 31.8 katrilyon TL. dir. Önceki yılın aynı dönemine göre kredi hacmindeki artış yüzde 68’dir. Banka kredilerinin aktif içindeki ağırlığı bu dönemde 2 puan artarak yüzde 33’e yükselmiştir.

2.6- Bankacılık Sektörünün Heterojenliği

Bankacılık sektörümüz çok heterojen bir yapıya sahiptir. Bu yapı rekabet şartlarını bozmakta kaynakların irrasyonel kullanımına yol açmaktadır.

Bugün sektörde 7772 şubesi ile 80 banka faaliyet göstermektedir. Kalkınma ve yatırım bankası olarak çalışan ve sistem içinde büyüklüğü yüzde 4 civarında olan 19 banka dışında kalan 61 mevduat bankasının 4’ü kamusal sermayeli, 28’i özel sermayeli, 18’i yabancı sermayeli bankalardır. Kalan 11 banka 11 mali bünye sorunları sebebiyle TMSF’ye intikal etmiştir. 4 kamu bankası sistemin aktiflerinin yüzde 35’ine mevduatının yüzde 38’ine ve kredilerinin yüzde 26’sına sahiptir. Banka sisteminde giderek artan bir yoğunlaşma yaşanmaktadır. Hukuki ve mali yapıları, büyüklükleri, insan kaynakları ve teknolojileri itibariyle aralarında büyük farklar bulunan bu bankaların eşit şartlarda yarışmadıkları ortadadır. Rekabetin ve saydamlığın yeterli olmaması, kaynak maliyetlerini ve kredi faizlerini yükseltirken, rasyonaliteleri itibariyle bankalar arası da pozitif ve negatif rantlar yaratmaktadır. Bu nedenle sistemin istenmeyen haksız rekabetin tohumlarını kendi bünyesinde taşıdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

2.7- Sistemin Üzerindeki Ağır Vergi ve Mali Yükümlülükler

Para politikası araçlarının sistem üzerindeki dolaylı vergileme etkisi ve mali işler üzerindeki vergi ve benzeri yükümlülükler ile son yıllarda sisteme getirilen çeşitli vergi yükleri sistemin mali yapısının güçlenmesine engel olduğu gibi kaynak maliyetleri ile kredi faizlerinin yükselmesine de yol açmaktadır.

Uygulamadaki MMK ve disponibilite yükümlülükleri banka sisteminin kaynak maliyetleri üzerine büyük bir yük getirmektedir. Günümüzde para politikası aracı olarak kullanılmayan, kullanıldıkları ülkelerde de yüzde 1-2 gibi çok düşük oranlarda uygulanan bu yükümlülükler ülkemizde dolaylı vergileme aracı haline gelmiştir. Banka sistemi yüksek maliyetlerle topladığı kaynakları, sıfır getiri ile TCMB’na vermektedir. Bunun sisteme maliyetinin 2000 yılında en az 1 katrilyon TL olduğu tahmin edilmektedir.

Bankacılık işlemleri üzerinden alınmakta olan BSMV, KKDF ve kambiyo gider vergileri reel sektörün fon maliyetlerini arttırdığı gibi bu yükümlülüklerden kaçınmalar mali sistemde onarılmaz deformasyonlara yol açmaktadır. Bankalar en karlı ve en kolay vergilendirilebilen kurumalar olarak görülmektedir. Ancak uluslar arası rekabete açık olan sistemin öz kaynak yaratma kapasitelerinin yeterli olmadığı göz önünde tutulduğunda sisteme bu gibi yükümlülükler getirilmesinin doğru olmadığı görülmektedir.

3- Bankacılık Sektörünün Pazarlama Sorunları

Günümüzde bankacılık sektörü, pazarlama sorunlarını ekonomik sorunlarla birlikte eş zamanlı olarak yaşamaktadır. Bankaların kendi hizmetlerini sunmada, kendi ürünlerini müşterilerine kullandırmakta yaşadığı sorunların birçoğunda temelden gelen veya bankanın kendi iç bünyesinden gelen değil de ya ekonominin kendisinden, mevcut yasal zorluklardan ya da devletin izlediği politikalardan kaynaklanmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki bankaların pazarlama sorunları yerine hizmet sunma zorlukları demek daha doğru olacaktır. Şimdi bu zorluk ve sorunlara bakalım.

3.1- Likit Kullanımlarındaki Olumsuzluk

Bankaların en büyük sorunlarından biri de elde ettikleri nakitleri tam anlamıyla kullanamamalarıdır. Devletin belirlediği, karşılılıklar ve disponibilite oranlarındaki yükseklik nedeniyle bankaların elde ettikleri nakitler kendilerine yüksek maliyete neden olmakta, bu maliyeti karşılamak ve azda olsa kar sağlamak amacıyla kredi kullandırma esnasında uygulanan faizler mecburen yüksek olmaktadır. Bu yüksek kredi faiz oranları haliyle hizmet sunmada ve müşteri portföyünü genişletip elde tutmada ve hatta krediyi vermiş olsa bile tekrar tahsilde zorlanmaya neden olmaktadır. Sonuçta bankalar likitlerini tam anlamıyla olumlu yönlendirememekte ve müşteri kaybetmektedir. Aynı zamanda karlılığı da düşmektedir.

3.2- Bankacılıkta CAMEL Kuralının İyi İşletilmemesi

Bankacılıkta, CAMEL iyi bir bankanın sahip olması gereken unsurları belirler. CAMEL deve demektir.

C harfi…………… (capital adequancy) sermaye yeterliliği,

A harfi…………… (asset quality) aktif kalitesi,

M harfi………….. (management) Banka yönetimi,

E harfi…………… (earnings) kazançları, karlılığı,

L harfi…………… (liquidity) likiditeyi temsil eder.

Devenin yürüyebilmesi, koşabilmesi için arka ayaklarının güçlü olması gerekir. Ayrıca ön ayaklar, karlılık ve likidite, arka ayaklara uyum sağlayacak ölçüde güçlü olmalıdır. Eğer yönetici daha önce dürüst, bilgili, namuslu değilse ve bankanın yeterli sermayesi, kaliteli aktifleri yoksa, karlılığa devam etmiyorsa , iflas riski kaçınılmaz düzeye erişir.

Türkiye’de birçok banka, ne net sermaye yeterliliği bakımından, ne de net aktiflerinin büyüklüğü bakımından uluslar arası standartlara uygun değillerdir. Türkiye’de bu durum uzun süredir devam etmektedir. Tabiri caizse, uluslar arası standartlara göre, Türkiye’deki bankaların önemli bir kısmı köşe başındaki bakkal durumundadır. Bu bankalar; şimdiye kadar denetim yetersizliğinden yararlanarak şimdiye kadar gelebilmişlerdir. Böyle bankaların varlığı müşteriye hizmet sunma ve onu kendi şubesine çekme bakımından bankaların tamamıyla dezavantajı veya eksikliğidir. Bu durumda olan bankaların hizmet pazarlamasında ön sıralarda olması beklenemez. Ayrıca müşteri veya hizmetlere muhatap kişilerin böyle bankalara talebini çekmek çok zordur.

3.3- Kısa Vade Sorunu

Bilindiği gibi Türkiye ağır bir ekonomik krizin yanında siyasi, politik krizler de yaşamaktadır. Siyasiler arasında çıkan bir tartışma Türkiye’yi hemen kriz veya tartışma ortamına itebilmekte ve gündemi anında değiştirebilmektedir. Bu nedenle küçük tasarruf sahibi kişiler tasarruflarını uzun vadeli bir işlem gereğince bankaya yatırmaya pek sıcak bakmamaktadırlar.

Yurtiçi Tasarruflar ve Tasarruf Dengesi (GSMH’ye oranı, yüzde)

 

1997

1998

1999

2000

         

Yurtiçi tasarruflar

21,3

23,1

19,8

18,2

Kamu

0,8

-1,9

-6,4

-5,2

Özel

20,5

25,0

26,2

23,4

Tasarruf dengesi

-3,8

-0,8

-2,8

-6,4

Kamu

-5,5

-8,5

-12,6

-11,9

Özel

1,7

7,7

9,8

5,5

Dış kaynak

3,8

0,8

2,8

6,4

Kaynak: Devlet Planlama Teşkilatı

Yukarıdaki rakamlardan görüldüğü gibi tasarrufların seyri pek olumlu değildir. Ek vergiler, faiz oranlarındaki düşüş ve tüketimdeki artışa bağlı olarak özel kesim tasarruflarının milli gelire oranı yüzde 26,2’den yüzde 23,4’e gerilemiştir. Toplam tasarruf açığının milli gelire oranı yüzde 2,8’den yüzde 6,4’e yükselmiştir. Kamu kesiminde tasarruf açığı hemen hemen aynı kalırken özel kesim tasarruf fazlasının milli gelire oranı yüzde 9,8’den yüzde 5,5’e gerilemiştir.

Böyle zamanlarda bankaların sıkıntıya düşmesi kaçınılmazdır. Kendilerince haklı olan kişilerin tasarruflarını bankaya çekmek apayrı bir sorun ve gerektiğinde bankalara artı maliyetler getiren olaylar dizisidir. Müşteriyi bankaya çekmek amacıyla farklı bankacılık ürünleri sunulması, güven verici veya arttırıcı reklam, kampanya vb. çalışmaların yapılması gerçekten bankaları zorlamaktadır.

Bu noktada bazen nakit sıkıntısına düşen bankaların kısa vadeye evet demesine rağmen bile piyasadan para elde edemediği ve işlemlerini tam olarak yerine getiremediği görülmektedir. Böyle bir sorunu aşmak anacak devlet ve sektörün işbirliği sonucunda verilecek mevduat garantileri ile olacaktır. Böyle bir teşvikin bu soruna bir noktada tam olmasa da çözüm getirileceğine inanılmaktadır.

Toplam mevduatın vade bileşimi (Yüzde)

1999

Aralık

Mart

2000

Haziran Eylül

Aralık

Toplam

100

100

100

100

100

Vadesiz ve 7 gün ihbarlı

18

18

19

19

19

1 ay

18

21

24

24

29

3 ay

35

41

37

36

36

6 ay

19

11

12

14

9

12 ay+

10

9

7

7

6

Ortalama (ay)

3,5

3,1

2,9

2,9

2,6

Yukarıdaki yüzde rakamlara bakıldığında, TL mevduatın vade yapısında da dikkati çeken bir hareketlilik olduğu açıktır. İlk üç aylık dönemde altı aylık mevduattan üç aylık mevduata hızlı bir geçiş yaşanmış, vadesiz mevduatın ve bir ay vadeli mevduatın toplam içindeki payı ise yaklaşık olarak aynı kalmıştır. İkinci üç aylık dönemde üç ay vadeli mevduattan daha çok bir ay vadeliye geçiş olmuştur. Üçüncü üç aylık dönemde genel olarak altı aylık vadeye geçiş olurken, son üç aylık dönemde vadesiz, yedi gün ihbarlı ve 1 ay vadeli mevduata hızlı bir geçiş yaşanmıştır. TL mevduatın ortalama vadesi 1999 yılında 3,6 aydan 2000 yılında 2,2 aya gerilemiştir. Yabancı para mevduatın vade dağılımında ise altı ay vadeli mevduattan bir ay vadeli mevduata geçiş olmuştur. Yabancı para mevduatın ortalama vadesi 3,5 aydan 2,6 aya gerilemiştir. Bu gelişmeler sonrasında, toplam mevduatın vadesi 3,5 aydan, 2,6 aya gerilemiştir. Geçen yıl sonuna göre, 12 ay vadeli ve büyük oranda da altı ay vadeli mevduattan bir ay vadeli mevduata hızlı geçiş olmuş, üç ay vadeli mevduatın payı ise yaklaşık olarak aynı kalmıştır.

3.4- Kaynak Maliyetlerinin Yüksekliği

Bankaların uzun vadeli fon temininde yaşadığı zorluk hem bankanın kendi maliyetlerini, hem de reel kesim açısından, özellikle uzun vadeli fon arzındaki kısıtlılığın yanı sıra finansman maliyetlerinin yüksekliği ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Ekonomik istikrarsızlık ve belirsizliğin yarattığı yüksek risk priminin bankaların fonlama maliyetini artırması, kamusal yüklerin de fon aktarma maliyetlerini artırması fon kullanıcıları için önemli yük oluşturmaktadır. Bu durum özel sektör fon talebini azaltmakta ve bankacılık işlemlerine engel çıkarmaktadır.

Bu sorunun aşılmasında da ekonomik dengelerin ve kamu maliyesinin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması temel faktör olarak görülmektedir. Zira yoğunlaşan rekabet ortamı bankaları daha verimli ve daralan kâr marjlarında çalışmaya zorlamakta, dolayısıyla fon aktarma maliyetlerini düşürmede yapacağı katkının çok sınırlı olduğu düşünülmektedir.

Reel kesimdeki işletmelerin önemli bir bölümünü KOBİ’ler oluşturmaktadır. Ayrıca, içinde bulunduğumuz bilgi çağında yaratıcılık, teknoloji ve proje geliştirme büyük önem kazanmıştır. Bu itibarla söz konusu girişimlerin ihtiyacı olan finansman imkânlarının sağlanması ve desteklenmesi üzerinde önemle durulması gereken bir husus olarak görülmektedir.

3.5- Ekonominin Durumuna Bağlı Güven Sorunu

Şu anda Türkiye’de yıllardır süregelen kronik enflasyonu aşmak için bir dezenflasyon programı uygulanmaktadır. Türk bankacılık sektörünün de, dezenflasyon programıyla gündeme gelen ve ekonomik-sosyal davranış kalıplarının değişmesini öngören bir süreçte kimi sıkıntılar yaşaması şaşırtıcı sayılmamalıdır. Özellikle bu davranış kalıplarından etkilenen türü güven bunalımı olarak bilinen yönüdür.

Ülkemizde son dönemde yaşanan banka başarısızlıklarının ardında, mevduata uygulanan devlet güvencesinin bazı bankalarca istismarı ile risk yönetim prensipleriyle bağdaşmayan spekülatif pozisyonlar yatmaktadır. Ancak, Türk bankacılık sektörü genel olarak dezenflasyon sürecinin getirdiği güçlükleri aşabilecek ve bu süreç sonunda ortaya çıkacak fırsatları değerlendirmek için gerekli yeniden yapılanma çabalarını sonuçlandırabilecek yetenek ve güçtedir. Bu süreçte gerileyen kâr marjlarına paralel olarak maliyetlerin kontrolü amacıyla birçok mekanizmanın hayata geçirileceği düşünülmektedir. Ancak bu noktada piyasadaki tasarruf sahibine güven vermek ve birikiminin güvende olduğu hissettirmek kolay değildir. Bu sorunu aşmak için bankaların yapacakları tek işlem piyasada güven attırıcı reklam ve çalışmalara yer vermeleri ve insanları bankaya çekebilecek çeşitli alternatifler sunmalarıdır.

3.6- Vadesiz Mevduata Verilen Düşük Faiz Oranı

Bankacılık sisteminde bilindiği gibi iki tür mevduat vardır: Vadeli ve vadesiz mevduat. Genelde her banka vadeli mevduat için kendi yapısına uygun olarak çeşitli vade uzunluklarına göre belli bir faiz oranı tespit etmektedir. Aylık, üç aylık, altı aylık ve yıllık vadelere uygulanan çeşitli düzeylerdeki faiz oranları her zaman vadesiz mevduat faiz oranlarından yüksek olmaktadır.

Genelde reel sektör, bankacılık sisteminde parasını tutarken veya işlemlerini yaparken günlük bazda yapmakta, herhangi bir vadeli işleme gerek duymamakta veya yapmamaktadır. Çünkü reel sektör sürekli likit düzeyde kaynaklara ihtiyaç duyduğundan bunu istememektedir. Bu durumda banka nezdinde bulunan para vadesiz işlem görmekte ve bunlara % 2-5 arası çok cüzi bir faiz oranı uygulanmaktadır. Üstüne üstlük bu oran genelde yıllık bazda olmaktadır. Böyle bir durumda reel sektör firmalarının paralarını bankada tutmak yerine kasalarında tutmak istemeleri kaçınılmazdır. Bu oranın düşüklüğü bankanın müşteri elde etmede zorlanmasına ve faaliyetlerini yapamamasına neden olmaktadır. Artık bu sorunun aşılmasında oranın yükseltilmesi veya gerçekten bu durumu aşacak bir işlemin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

3.7- Bankacılıkta Tam Anlamıyla Bir Sigorta Sisteminin Olmaması

Şu anda bankacılık sisteminde en büyük problem insanlara güven vermek ve onları bankaya çekmektir. Çünkü insanların tasarruflarına verilen 50 milyarlık sigorta rakamı (devlet güvencesi) insanlar için yeterli görülmemektedir.

2000 yılının Kasım ayında, mali sektörde çok ciddi bir çalkantı yaşanmıştır. Önce para piyasalarında hissedilen sıkıntılar daha sonra sermaye piyasasını da etkilemiştir. Mali piyasalar Kasım ayının 20’sinden itibaren, likidite sıkışıklığı nedeniyle, çok sıkıntılı bir ortama girmiştir. Yaşanan sıkıntının birden çok boyutu olduğu düşünülmektedir. Bankacılık sisteminde geçmişten gelen birikmiş sorunlar, bankaların Fon’a alınmasıyla birlikte daha açık görülmeye başlanmıştır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun faaliyete başlamasındaki gecikmeler, programın bankaların davranışları üzerine etkisi, bankaların kurumsal ve bireysel kredilere yönelmeleri, kamu kağıtlarına olan kurumsal talebin deprem vergisinden sonra sadece bankalardan gelmesi, beyanname nedeniyle de gerçek kişilerden kamu kağıtlarına talep olmaması, Ağustos ayından itibaren programın özellikle özelleştirme hedeflerinde ortaya çıkan sapmalar, cari işlemler açığındaki büyüme, yabancı ve yerleşiklerin yıl sonu itibariyle bilançolarındaki yabancı para risklerini azaltma eğilimi, para politikası tercihlerine bağlı olarak likidite yönetiminde Merkez Bankası’nın rolünün sınırlandırılması nedeniyle kriz sırasında Merkez Bankası’nın davranışı krizin ortaya çıkmasında ve derinleşmesinde etkili olmuştur.

Bunun sonucunda insanların çoğu bankalara hücum ederek tasarrufları çekmek istemişlerdir. Böyle bir ortamda tam bir devlet garantisinin sağlanamamış olması insanları böyle bir yola itmiştir. Sonuçta yine olan bankacılık kesimine olmuş, müşterilerini, müşterilerinin güvenlerini ve onlardan gelen tasarrufları kaybetmişlerdir. Bu bankacılık kesimine bir pazarlama sorunu olarak yansımıştır. Bankalar bir noktada kendi Pazar paylarında bir azalmayla karşılaşmışlardır.

3.8- Bankacılık Sektöründe Azalan Şeffaflık

Bankacılık sistemi, mevduat sahiplerinin bankalara duydukları güven ile ayakta durur. Şeffaf olmayan ve mali yapısında sorunlar bulunan bankacılık sektöründe, mevduat sahiplerinin haklarının korunması sorumluluğu düzenleyici ve denetleyici otoritedir. Etkin denetim ile sektöre çeki düzen verildikten ve şeffaflık sağlandıktan sonra mevduat sahiplerinin doğru banka seçme sorumluluğu doğar.

Şeffaflaşma, bankacılık sektöründe temel şart olmalıdır. Türk bankacılık sektörünün doğru analiz edilebilmesi ve kredibiletesinin yükselmesi için değil, başta mevduat sahipleri olmak üzere sisteme kaynak yaratan tüm yurtiçi ve yurtdışı birimler için gereklidir. Reformist bir yeniden yapılama sürecinin başlatılarak mali yapıları zayıflamış bankalar için çözümlerin üretilmesi ve böylece Türk bankacılığına mali güç ve kredibilite kazandırılması, sadece mali sektörün değil tüm ekonominin en önemli en acil ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın bir an önce giderilmesi ve gerekenlerin en iyi noktada yapılması mevduat sahiplerinin bankacılığa olan bakış açısını farklı kılacaktır.

Şeffaflığını kaybetmiş bir bankanın talep toplamsı ve bankacılık pazarında ürünlerini arz edip işletmesi gerçekten zordur.

3.9- Genel Ekonomik Bozukluk ve Talep Yetersizliği

Türkiye’de 2000 yılının başından itibaren uygulanmaya başlayan enflasyonu ortadan kaldırıcı program paketi ve izlenen politikalar sonucunda zaman zaman mali piyasada krizler baş göstermiştir. Özellikle mali kesimde bankacılık sistemini etkileyen krizler nedeniyle program uygulamasının makro ekonomik büyüklükler üzerindeki genel etkisinin daha iyi görülmeye başlandığı bu dönemde ekonomik faaliyetin hedeflenenden daha hızlı büyüdüğü, talep genişlemesi nedeniyle enflasyon üzerindeki baskının arttığı, cari işlemler dengesinin ise rekor düzeyde açığa doğru gittiği tespit edilmiştir.

Faiz oranları (bileşik, aylık ortalama), Kurlar ve Enflasyon (12 aylık)

1999

2000

Aralık

Mart

Haziran

Eylül

Aralık

Yüzde

Faiz oranı (yıllık, bileşik)

O/n

103*

48

50

60

626

Kamu kağıtları

104*

40

44

34

50

Kurlar

TL/(dolar+0,77 euro)

63

51

43

34

20

TL/dolar

72

60

47

45

24

Enflasyon (Tefe)

63

66

57

44

33

* Yıllık ortalama

Programda yer alan yapısal reformların geciktiği ve özelleştirme gelirlerinde hedefin oldukça gerisinde kalındığı bu dönemde iç talepteki büyümenin sınırlandırılması tartışılmış, ancak gerekli tedbirler alınmamıştır. Bu arada, dış borçlanma imkanları artan Hazine’nin iç borç itfasının yaz aylarında göreli olarak düşük düzeylerde olması nedeniyle piyasalardaki baskı gerçekçi olarak tespit edilememiştir. Bu arada, uluslararası piyasalarda doların Euro karşısında değer kazanması nedeniyle TL’nin dolar karşısındaki değer kaybının yüksek kalması portföy tercihi nedeniyle döviz talebinin sürmesine neden olmuştur.

Bunun sonucunda da beklene kaçınılmaz olay, insanların tasarruflarını bankalardan çekmesine ve banka işlemleri ve ürünlerine talep etmemesine neden olmuştur. Özellikle dövize artan talep bu etkinin başlıca nedenidir. Sonuçta bankalar kendi pazarlama alanlarında talep yetersizliği ile karşı karşıya kalmışlardır.

3.10- Müşteri Memnuniyetinin Sağlanması

Şu anda büyük değişimlerin yaşandığı Türk bankacılık sektöründe bankacılığa uzun vadeli bakanlar yani perakende, kurumsal ve bireysel bankacılık alanlarında belirli bir piyasa payına sahip olan ve bu konuda geçmişte gerekli alt yapı ve teknoloji yatırımlarını tamamlamış bankaların daha istikrarlı gelişme kaydetmesini bekliyoruz. Yeni ortamda müşteri memnuniyeti büyük önem kazanacaktır. Düşen enflasyon döneminde doğru müşteri grubuna, müşterilerin ihtiyacını iyi anlayıp doğru ürünleri doğru fiyatla pazarlamak ve bu ürünleri müşteriye hızlı bir şekilde bütün dağıtım kanalları aracılığıyla iletmek gerekmektedir. Bankaların yaratıcı ürünlerle ve dağıtım kanallarıyla müşteriye yakınlığını arttırması güçlü rekabet ortamında farklılaşma sağlayacaktır.

Düşen enflasyon ortamında bankaların müşteri tabanlarına bankacılık dışı finansal ürünler sunarak komisyon gelirlerini arttırmaları da mümkün olacaktır. Önümüzdeki dönemlerde derinleşmesi beklenen mali piyasalar ortamında yatırım fonları, özel emeklilik fonları ve sigortacılık büyük önem kazanacaktır. Bankalar bu ürünlerini kendi dağıtım kanalları yoluyla müşterilerine sunarak, bankacılık ürünleri ile çapraz satış imkanları da yaratabilirler. Bankalarımız açısından internet bankacılığı çağrı merkezi, mobil bankacılık (WAP) gibi teknoloji ağırlıklı dağıtım kanallarının önemi ve gerekliliği yadsınamaz. Ancak, bireysel bankacılık ürünlerinin geniş kullanıcı kitlesine dağıtımında şube ve acente gibi fiziki dağıtım kanallarının da yaygınlaşması, sektörün piyasa penetrasyonu açısından bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

4- Alınması Gereken Önlemler ve Çözüm Önerileri

4.1.- Bankalar Yasasındaki Düzenlemeler

Bankalar Yasası’nda yapılan son değişiklerle bankalarla ilgili tüm faaliyetleri siyasi iradeden tümüyle bağımsız bir şekilde yürütülmesi öngörülmüş ve bankalarla ilgili olarak kuruluştan tasfiyeye kadar olan süreçte alınması gereken kararların tümü Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun yetkisine bırakılmıştır. Bankalar Yasası’nda son yapılan değişikliklerle dolaylı kredi sınırının yüzde 25’e indirilmesi, iştiraklerin kredi tanımı içinde yer alması, konsolide denetim ilkelerinin daha kapsamlı olarak düzenlenmesi ile bankacılık mevzuatı AB ile uyumlu hale getirilmiştir. Bankacılık yasasında yapılan yeni düzenlemeler ile kronik sorunları bulunan bankacılık sisteminin sorunlarının çözümünde ve uluslararası rekabete açılmasında çok önemli adımlar atılmıştır. Bundan sonraki her durumda sektör ile ilgi her türlü yasa geciktirilmeden eksiksiz olarak çıkarılmalıdır. Böyle bir ortam insanların bankalara olan güvenini arttıracak ve kanuni boşlukları dolduracaktır.

4.2- Maliyetlerin Kontrol Altına Alınma Zorunluluğu

Reel faiz marjlarının yüzde 12’lerden yüzde 6-7’lere gerilediği bir dönemde bankaların karlılıklarını koruyabilmek için faiz dışı gelir yaratmanın yanı sıra operasyonel giderlerini de kontrol altına almaları gerekmektedir. Çünkü bankalar açısından, piyasa faiz oranları kontrol edemedikleri bir değişkendir. Oysa maliyetler tamamıyla kontrol edilebilir bir değişkendir. Bankalar böyle bir ortamda bazı operasyonlarını birlikte yaparak da maliyet azalması sağlayabilirler. Şu ana kadar bazı grup bankalarında görülen bu uygulama bankaların verimlilik artırımı açısından büyük bir fayda sağlayacaktır. Maliyet kontrolünün önem kazandığı bu dönemde alternatif dağıtım kanallarına gerekli yatırım yapmış bankalar verimlilik açısından büyük avantajlar sağlayacaktır.

4.3- Müşteri Memnuniyetinin Sağlanması

Şu anda büyük değişimlerin yaşandığı Türk bankacılık sektöründe bankacılığa uzun vadeli bakanlar yani perakende, kurumsal ve bireysel bankacılık alanlarında belirli bir piyasa payına sahip olan ve bu konuda geçmişte gerekli alt yapı ve teknoloji yatırımlarını tamamlamış bankaların daha istikrarlı gelişme kaydetmesini bekliyoruz. Yeni ortamda müşteri memnuniyeti büyük önem kazanacaktır.

Bankaların müşteri memnuniyetini sağlamaları ve onların isteklerine göre her işlemi gerçekleştirmeleri veya onlara birden fazla alternatif ürün sunmaları pazarlama konusunda problemlerini ortadan fazlasıyla kaldıracaktır.

4.4- Bireysel Bankacılık Alanında Büyüme Potansiyeli

Finansal ürünlerdeki düşük penetrasyon oranları beklenen düşük enflasyon ortamında bankalar için mükemmel büyüme potansiyeli yaratacaktır. Kredilere, yatırım fonlarına, sigorta ve sermaye piyasası aracılık servislerine olan talep artacaktır. Hayat standardının yükselmesi ile birlikte bireysel bankacılık ürünlerine talep artacaktır. Nominal ve reel faiz oranlarında yaşanan büyük düşüş paralelinde bireysel kredilerde 2000 yılının ilk 6 ayında büyük bir talep patlaması yaşanmıştır. 1999 sonunda 1.8 milyar dolar olan bireysel krediler Haziran 2000’de 5 milyar dolara ulaşmıştır. Talepteki bu artışın önümüzdeki günlerde de devam etmesi beklenmesine rağmen yaşanan kriz engel olmuştur. Türkiye’de yok denecek kadar düşük seviyededir. Konut kredilerine olan talebin artması ile birlikte 600 milyon dolar olan toplam konut kredi pazarının önümüzdeki birkaç yıl içinde 5 milyar dolar seviyesine ulaşmasını bekliyoruz.

Sonuçta bu talep artışı ve işlemlerin fazlalığı büyümeyi sağlayacaktır. Zaten aktif yapısı küçük olan bankalar iyi hizmet ve pazarlama için büyümek zorundadırlar.

4.5- Bankacılık Dışı Finansal Ürünler Sunarak Faiz Dışı Gelirleri Arttırma

Daha önce de belirttiğimiz gibi faiz marjlarının hızla gerilediği ortamda faiz dışı gelirlerin bankalar için önemi artacaktır. Düşen enflasyon ortamında bankaların müşteri tabanlarına bankacılık dışı finansal ürünler sunarak komisyon gelirlerini arttırmaları da mümkün olacaktır. Önümüzdeki dönemlerde derinleşmesi beklenen mali piyasalar ortamında yatırım fonları, özel emeklilik fonları ve sigortacılık büyük önem kazanacaktır. Bankalar bu ürünlerini kendi dağıtım kanalları yoluyla müşterilerine sunarak, bankacılık ürünleri ile çapraz satış imkanları da yaratabilirler.

Bankalarımız açısından internet bankacılığı çağrı merkezi, mobil bankacılık (WAP) gibi teknoloji ağırlıklı dağıtım kanallarının önemi ve gerekliliği yadsınamaz. Ancak, bireysel bankacılık ürünlerinin geniş kullanıcı kitlesine dağıtımında şube ve acenta gibi fiziki dağıtım kanallarının da yaygınlaşması, sektörün piyasa penetrasyonu açısından bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada 4700 şube ve 10.000’in üstünde irtibat acentasına sahip PTT’nin önderliğinde post-bank oluşumunu elzem görmekteyiz. Gelişmiş ülkelerdeki örneklerine benzer şekilde, ülkemizde de isteyen bankanın bireysel bankacılık ürünlerini en fazla sayıda müşterisine ulaştıracağı post-bank dağıtım kanalını kullanmasının, sektörün eksikliklerinden birini telafi edecektir.

4.6- Mevduatta Vadelerin Uzatımının Yapılması

Yukarıda sorunlar bölümünde vade problemi açıklanmıştır. Bankalarımızın plasman politikalarını etkileyen ve kaynaklarının en büyük bölümünü oluşturan mevduatta 1-3 aya sıkışan vadelerin uzatılması için yeni bankacılık argümanları geliştirilmesine yönelik yasal düzenlemeler yapılmalı, bankalar kendi iç bünyelerinde bu konu ile ilgili çalışmalar yapmalıdır.

4.7- Diğer Önlem ve Öneriler

Yukarıda sayılan önlemler-öneriler dışında aşağıdakiler yapılabilir:

· Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Türkiye’de faaliyete bulunan bankaları daha yakın gözetim ve denetim almalı, sektördeki gelişmeler konusunda banka üst düzey yönetimleriyle sık sık genel görüşmeler yapmalıdır. Bu güven için lazımdır.

· Kamu bankalarının özelleştirilmeleri veya özel sektör bankalarıyla haksız rekabete sebebiyet vermeyecek şekilde yeniden düzenlemeleri yapılmalıdır. Bu sektöre yeni argümanlar ve Pazar derinliği kazandırmak açısından gereklidir.

· Merkez Bankasınca belirlenen karşılık oranları daha makul bir düzeye indirilmelidir.

· Bankaların risklilik derecesine göre, değişen miktarlarda prim ödemek suretiyle oluşturdukları gerçek bir sigorta sistemi kurulmalıdır.

· Müşterilere gün geçtikçe bankacılık ürünleri fazla çeşitte sunulmalı ve herkesin bu ürünlerden gerçekten tam anlamıyla yararlanabilmesi için çalışmalar yapılmalıdır.

Özetlemek gerekirse; bu kriz gibi geçiş sürecinde; bankacılık yapma tarzımızı, iş yapış stilimizi geleneksel bankacılık anlayışından arındırıp, yeni bankacılık tanımına uygun çerçevede değiştirmek zorundayız yani, pazar payı yerine müşteriden alınan pay, aktif satış yerine interaktif satış önem kazanmalıdır. Bu da bankacılığın bu yeni döneminde pasif yönetimi yerine aktif yönetiminin dolayısıyla risk yönetiminin daha öncelik kazandığı bir dönemin başladığının habercisi olmaktadır. Bu yeni dönemin başarılı bankaları; etkin maliyet yönetimi yapan, yeni piyasa koşullarına uygun ürün ve hizmetleri tasarlayan, verimlilik ve hizmet kalitesini arttıran ve en önemlisi bankacılık anlayışının odak noktasına müşteri kavramını oturtan bankalar olacaktır.

TOZLARIN PRESLENMESİ

Ocak 23, 2010 at 09:12 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

TOZLARIN PRESLENMESİ

Toz metalürjisindeki en öneli adım preslemedir. Metal tozlar, özel olarak hazırlanmış çelik kalıp içersinde basınç etkisiyle kompakt bir hale getirilir. Bu işlem için genellikle hidrolik, mekanik ve pnömatik presler kullanılmaktadır. Preslerin uyguladıkları basınç değerleri 70 ila 700 MPa arasındadır ve pratikte kullanılan basınç değerleri ise genellikle 145-450 MPa arasındadır. Presleri büyük bir kısmının kapasitesi 100 ton civarındadır. Son zamanlarda 200-300 ton kapasiteli presler yapılmıştır ve hatta 3000 tonluk bir pres imal edilmiştir.Toz metalürjisi ürünlerinin kesit alanı maksimum 2000 mm²dir. Ancak yüksek kapasiteli özel preslerin kullanılması halinde bu değer 6500 mm²ye kadar çıkabilmektedir.

Uygulamaların çoğunluğunda, toz karışım yerçekimi etkisiyle kalıbı doldurur, fazla kısımlar alınır ve tozu sıkıştırmak için pres kapatılır. Toz miktarı için hacim veya ağırlık esasına göre bir başlangıç ölçüsü oluşturulur.

Sıkıştırma işlemi esnasında toz partikülleri önce uygulanan kuvvet yönünde hareket ederler.Tozlar sıvı gibi akmaz; kalıp yüzeyi ile partiküller arasında sürtünme neticesi bir reaksiyon kuvveti gelişir. Bu kuvvet uygulanan kuvvete eşit bir değere ulaşana kadar sıkışma eksenel yönde devam eder. Daha sonra partiküller yatay yönde hareket ederler. Basınç bir darbe şeklinde uygulanırsa, maksimum yoğunluk ıstampanın hemen altında meydana gelir ve ıstampa ile temas eden yüzeyden itibaren artan mesafe ile birlikte azalır. Bu yüzden ürün boyunca homojen yoğunluğun sağlanması amacıyla basıncın homojen bir şekilde transferi nadiren mümkündür. Çift aksiyonlu presler daha homojen yoğunluk elde edilmesini ve daha kalın ürünlerin kalıplanabilmesini sağlarlar. Yoğunlaştırma veya sıkıştırma işleminde kenar duvarların sürtünmesi anahtar bir faktör olduğundan, presleme ile elde edilen yoğunluk kalıplanan parçanın kalınlığı ve genişliğinin bir fonksiyonudur.Homojen yoğunluk dağılımını sağlayabilmek için kalınlık : genişlik (t/w) oranı 2 den küçük olmalıdır. Kalınlık : genişlik oranı 2 den büyük olan ürünlerde yoğunluk parça içinde bir noktadan diğer bir noktaya değişiklik gösterebilir.

Yukarıda da belirtildiği üzere ürün yoğunluğu kalınlığın bir fonksiyonu olduğundan, çoklu kalınlığa (kalınlığın parça içinde bir bölgeden diğerine değişimi) sahip parçalarda şekilde gösterildiği gibi tek bir ıstampa hareketi ile homojen yoğunluk eldesi olanaksızdır.

TOZLARIN PRESLENMESİ

Istampalar değişik miktarlarda hareket ettirilerek üniform olarak sıkıştırılmış parça üretilebilir. Son derece girifit ürünlerin preslenmesi için partiküller bir plastik kalıba veya kaba yerleştirilerek ve basınçlı bir gaz veya sıvıya daldırılır. Bu yöntem izostatik presleme (üniform basınç) olarak adlandırılır. Presleme hızı son derece düşüktür., ancak ağırlığı yüzlerce kg a varan parçalar etkin bir şekilde preslenebilirler. Homojen yoğunluk eldesinin diğer bir yolu toz karışımdaki yağ oranının arttırılmasıdır. Yağlayıcı, tozlar ile kalıp duvarı arasındaki sürtünmeyi azaltır ve karşıt sürtünmenin meydana gelebilmesi için daha fazla toz hareketini gerektirir. Ancak yağlayıcı oranının artışı preslenmiş ürünlerin yaş mukavemetini azaltarak ürünlerin kalıptan çıkarılması ve taşınmaları esnasında kırılma ve dağılmalara sebep olur.

Presleme hızı dakikada 6 ile 100 parça arasında değişebilir. Presleme sonrası, parçalar mekanik olarak kalıptan çıkarılırlar. Partiküllerin hareketi, bireysel deformasyonu ve kırılma ile toz ürünlerinin yoğunluğu dövme ve dökümle üretilen parçaların yoğunluğunun %80 ine ulaşmaktadır.

Presleme sırasında partiküllerin yüzeyindeki çıkıntılar ve düzgünsüzlükler kaybolur. Kayma, dönme ve yuvarlanma hareketleriyle partiküller kalıp içinde daha düzenli bir şekilde dizilirler. Büyük partiküller arasındaki boşluklar küçük partiküllerle doldurularak parçaların yoğunluğu arttırılır ve buna paralel olarak sertlik ve mukavemet değerleri de yükselir.

Preslemede kullanılan yüksek basınç altında toz partikülleri kalıp duvarlarının zamanla aşınmasına neden olur. Bu sebeple kalıplar takım çeliklerinden imal edilirler. Özellikle aşındırıcı tozların şekillendirilmesinde ve üretilecek parça sayısının fazla olduğu hallerde kalıp malzemesi olarak karbürlü malzemeler (sinter karbür) kullanılır. Kalıp yüzeyleri oldukça parlak ve kalıp yüksek basınca dayanabilecek kesit kalınlıklarına sahip olmalıdır. Bazı hallerde toz karışıma yağlayıcı ilavesi yerine kalıp yüzeylerine sprey uygulanır. Pres basıncındaki artışa paralel olarak kalıplanmış ürünlerin yaş mukavemetleri artar.

Enjeksiyon kalıplama:Konvansiyonel metoda alternatif olarak basınçlı dökümde kullanılan metoda benzeyen bir enjeksiyon kalıplama yöntemi geliştirilmiştir. Daha önceleri sadece hassas dökümle veya talaşlı işlemle üretilen küçük ve karmaşık şekilli parçalar artık günümüzde metal tozların termoplastik bir malzeme ile harmanlanarak takiben plastik bir forma gelene kadar ısıtılıp, basınç altında kalıp boşluğuna enjeksiyonu ile üretilebilmektedir. Kalıptan çıkarılan parçalardaki bağlayıcı malzeme solvent ekstraksiyonu veya kontrollü ısıtma ile buharlaştırılarak uzaklaştırılmaktadır. Daha sonra uygulanan normal sinterleme süresince parçalarda % 20-25 oranında hacimsel büzülme meydana gelir, yoğunluk ideal koşulların % 95 ine kadar yükselir ve özellikler artar.

Bağlayıcının uzaklaştırılması bu prosesin en pahalı ve zaman alıcı yanıdır. Isıtma hızı, sıcaklık ve yeniden bağlanma (bağlayıcıların uzaklaştırılmasından sonra partiküller arasında yeni bir bağın teşekkülü) süresi dikkatlice kontrol edilmeli ve parça kalınlığı ile uyumlu olmalıdır. İşlem süresi et kalınlığı büyük parçalarda üç güne kadar uzayabilir. Yeni keşfedilen ve suda çözünebilen metil-selüloz bağlayıcı bu dezavantajları kısmen ortadan kaldırmaktadır. Bağlayıcıdaki su ısıtma esnasında buharlaşır ve metil-selüloz sinterleme sırasında yanar.

Enjeksiyon kalıplama veya presleme yukarıda ifade edildiği üzere diğer proseslerle eldesi güç küçük, kompleks ve ince et kalınlığına sahip parçaların üretimine oldukça caziptir. Ancak kalıp dizaynı ve kalıp imalatı oldukça pahalı olduğu için seri ve kütlesel üretimde kullanılır. Bununla birlikte nihai yoğunluğun ideal yoğunluğun % 94-98 ine ulaşması ve % 0,3-0,5 mertebesindeki boyutsal toleransların elde edilmesi bazı uygulamalar için bu yöntemi daha da cazip hale getirmektedir. Spor, diş, tıp malzemeleri, büro makineleri ve ev aletleri parçaları, uzay ve uçak, dizel ve türbin motorları parçaları günümüzde bu yöntemle üretilmektedir.

Soğukta preslemede genellikle basıncın bir veya daha çok doğrultuda tatbik edilmesini sağlayan hidrolik presler veya mekanik presler yer alır. Günümüzde ekseriyetle üstte sıkıştırıcı altta ise dışarı itici pistonlar bulunan hidrolik presler kullanılır. Otomatik mekanik presler bilhassa gözenekli bronz yatakların ve basit makine parçalarının seri imalatında elverişlidir.

Sıcakta presleme veya basınç altında sinterleme soğuk presleme ve sonra sinterlemeye nazaran daha az pratiktir. Sadece sert alaşımdan tel çekme haddelerinin, elmas alaşımlarının imali gibi istisnai hallerde kullanılmış olan bu usul, tozların veya özel bir şekilde ısıtılmış kömür, çelik veya grafit bir matris içine yerleştirilerek sıkıştırılmış parçaların sinterlenmesi esnasında basınç tatbik edilmesinden ibarettir.

4.1 PRESLEMEDE GÖRÜLEN OLAYLAR

Teorik olarak düzlemsel ve temiz iki yüzeyin başlangıçta temasları sağlandığı taktirde, bu iki yüzeyin adi sıcaklıkta birleşmeleri prensip olarak mümkündür. Metallerin yüzeyinde, oksit tabakaları gibi fena tesirleri olan maddeler olmadığını farz edelim. Bu durumda dahi kendini çekme kuvvetleri tesirinin görülebilmesi için yüzeyler arasındaki mesafenin çok küçük olması lazımdır. Adi sıcaklıkta ve yüksek basınçlar altında, iki masif metal cismin nazari olarak düzlemsel yüzeylerini atom mertebesinden temasa getirmek için, halledilmeyecek derecede zorluklarda karşılaşıldığı düşünülürse, metalsel bir tozun preslenmesinde yukarıdaki ideal durumdan ne kadar uzak bulunulduğu anlaşılır. Bunun başlıca üç sebebi vardır:

1-Toz partiküllerinin yüzeyleri genellikle gayrı muntazam ve çok komplekstir. Dolayısıyla karşılıklı temas yüzeyi çok küçüktür.

2-Tozların saflığı imalat şekline göre çok değişir; ayrıca partiküller havada çok moleküllü oksit ve gaz tabakalarıyla kaplıdır. Bu ise çekme kuvvetlerinin tesirini engeller.

3-Ergime ile elde edilen bir metal yüzeyini çevreleyen atom tabakasının yapısı, içinde bulunan bir kristalin dış tabakasındakinden genellikle tamamen farklıdır. Ayrıca taneler arasındaki birim hakiki temas alanına tekabül eden kohezyon kuvveti ve ergime ile elde edilmiş bir metal kristalitlerin arasındakinden farklı ve genellikle daha küçüktür.

Metalsel bir tozdan, basınç tesiri altında katı cisim elde edebilmek, basınç yardımıyla yüzeysel kuvvetlerin hiç olmazsa bir kısmından faydalanmak demektir. Fakat bu gibi hallerde mekanik kuvvet çok ufaktır. Buna sebep yukarda izah edilen üç faktörün tamamen yok edilmemesidir. Preslemenin tesirleri şöyle sıralanabilir:

1-Toz partiküllerinin toplam temas yüzeyi, karşılıklı yaklaşma sonucu artar.

2-Basınç tesiri altında, birçok taneler birbirleriyle sürtünür. Bu ise birçok noktada oksit ve gaz tabakalarının yüzeylerinin temasını sağlar.

3-Toz tanelerinin karşılıklı sıkıştırılmaları çok kısa süreli lokal sıcaklık yükselmelerine sebep olarak atomların temas yüzeyinde yeni ve kısmi bir organizasyon sağlanır (atom hareketleri, sıcakta birleşme).

Soğukta presleme ile elde edilmiş parçaların mekanik kuvvetleri basınçtan başka tozun plastik özelliklerine de bağlıdır. 30 lt/cm² lik basınçla, kompakt bakır yoğunluğunun %95 ila 97 sine erişerek, yüksek mukavemetli çubuklar elde edilebilir. Buna karşılık, redükleme ile elde edilmiş volfram tozuna çok yüksek basınçlar tatbik edilse dahi teorik yoğunluğun sadece %65 ila 75 kadarı elde edilebilir. Aynı zamanda bir volfram çubuğun mukavemeti çok az olduğundan, parçalanmaması için çok dikkatli davranmak gerekir. Sünek sinterlenmiş kaba volfram tozu kullanılırsa, bu volfram partiküllerinin plastisiteleri daha büyük olduğundan, daha mukavemetli cisimler elde edilir.

Presleme esnasında iki ideal durum düşünülebilir : elastik deformasyon ve plastik deformasyon. Birinci halde, yozun ideal elastikliğine ilave olarak şu hipotezleri yapacağız : toz mümkün olduğu kadar ince ve çok muntazam, basit şekilli, parlak yüzeyli partiküllerden ibarettir; presleme tek taraftan, çelik bir matris içinde, ortalama bir basınçta yapılmaktadır ; basınç yavaş yavaş artmaktadır. Bu ideal şartların gerçekleşmesiyle, basınç kalıp içinde, sıvı içindeki hidrostatik bir basınç gibi, muntazam olarak dağılır. Böylece maksimum kesafet elde edilir. Çekme kuvvetleri, toz partiküllerinin atomsal temasta oldukları noktalara tesir ederler. Presin hareketli pistonu civarında yoğunluk daha büyüktür. Kalıbın titreşmesi de bir avantaj teşkil eder. Partiküllerin tuğla gibi üst üste yığılmalarının iyi olmadığı yerlerde, bilhassa bazı partiküller basıncı bir kubbenin taşları gibi taşınıyorsa, bu kubbe altında birçok boşluklar vardır. Yoğunluğun bu gayrı muntazamlığını göz önüne almazsak, yukarda izah edilen ideal presleme usulünde toz partikülleri hiçbir plastik deformasyona maruz kalmazlar. Bu çok basit limit bir hal olduğundan, hiçbir sıvı faz görülmediği kabul edilirse, sonradan yapılacak ısıtma esnasında ortaya çıkacak sinterleme olayları (billurlaşma gibi) da çok basit olacaktır.

İkinci limit hal yukarıdakilere zıt şartlarda görülür. Toz partikülleri kaba, yüzeyleri gayrı muntazam, kompleks ve dantelli, toz çok plastik ve basınç çok yüksekte, partiküllerin tuğla gibi muntazam olarak dizilmesiyle kesafette muntazam bir artış sağlanamaz.Elemanter partiküllerin plastik deformasyonu daha önem kazanır, zira yoğunluğun artması partiküllerin birbirlerine yaklaşabilmelerine bağlıdır. Temas yüzeyleri halinde gelir. Partiküllerin kohezyonu, çekme kuvvetlerinin bazı noktalarda değil, fakat bölgelerde tesir etmesiyle ve hacimli parçaların kaba olarak tuğla gibi dizilmeleriyle elde edilir. Bütün bunlardan, bu gibi cisimlerin yüksek mekanik mukavemetlerinin sebebi anlaşılmaktadır. Sinterleme esnasında görülen olaylar, bilhassa billurlaşma olayları (yeniden billurlaşma) tabii ki daha karışıktır. Toz partiküllerinin iç kararsızlıklarına sebep olan faktörler de rol oynar.

4.2 SICAKTA PRESLEME

Ergime sıcaklıkları düşük olan metal tozlarının iyi sıkıştırılabilme özellikleri ve yüksek sıcaklıkta sinterleme üzerinde elde edilen deneysel neticeler, ergime sıcaklıkları yüksek metallerin sinterleme ve preslemesinin yüksek sıcaklıkta bir tek işlemle yapılmasını düşündürmüştür. Bu işlene sıcakta presleme ve basınç altında sinterleme denilir.

Sıcakta presleme tekniği pratikte sadece sert alaşımdan tel çekme haddelerinin ve sinterlenmiş masif yatakların imalinde önemli bir rol oynar. Fakat elde edilen özelliklerin daha iyi olması sebebiyle, başka sinterlenmiş maddelerin imalatında da bu usulün kullanılması mecburiyeti hasıl olmaktadır.

4.3 SICAKTA PRESLENEN CİSİMLERİN ÖZELLİKLERİ

Sıcakta preslenen parçalar normal olarak sinterlenmiş parçalara nazaran daha serttir. Numunelerin direkt veya endirekt olarak elektrik akımıyla ısıtılmış grafit bir matris içinde, iki grafit pistonla, 80 ila 300 kg/cm² basınç altında iki taraftan sıcak olan preslenmeleri, normal sinterlemeye nazaran çok daha kısa bir zamanda gerçeklendiği görülmüştür. Sıcakta presleme toz tanelerinin çok kompakt bir bütün haline gelmesini ve gözeneksiz bir yapı elde edilmesini sağlar. Matris yüzeyinin sıcaklığı optik bir pirometre ile ölçülerek işlem sıcaklığı tespit edilmiştir; seçilecek sıcaklık kullanılan basıncın fonksiyonudur. Matris yüzeyinde ışıma sebebiyle büyük bir ısı kaybı olduğundan numune parçanın sıcaklığı 150º ila 200º kadar daha yüksektir. Sıcakta presleme sıcaklığı ile basınç arasındaki bağıntı hakkında, uygun şartlarda tespit edilmiş olan şu malumat verilebilir: 1350º ila 1400º arasındaki sıcaklıklar için basınç :105 kg/cm² ; 1400º den yüksek sıcaklıklar için, basınç : 70 kg/cm².

Bu, sıcaklık tesirinin basıncın yerini tutabileceği (veya tersi) manasına gelmez. Fakat, optimum özellikleri haiz sert alaşımların elde edildiği sıcaklık ve basınç değerleri arasında bir bağıntı olduğu aşikardır. Basınç altında sinterlenmiş sert alaşımların sertlik, eğme mukavemeti, tokluk ve kesme kapasitesi değerleri aynı malzemelerin soğukta preslendikten sonra sinterlenmeleri halinde elde edilecek değerlerden genellikle daha yüksektir. Presleme ve sinterleme şartlarının aynen tekrar elde edilebilmesi güç olduğu gibi matris malzemesinde de zorluklarla karşılaşılması kesme aletleri için sert alaşım plaketleri imalinde sıcakta presleme usulünün yaygın olarak kullanılmasını önlemiştir. Normal yollardan imal edilmiş (volfram karbür ve kobalt) sert alaşımlarının Rockwell A 92, sıcakta preslenmiş sert alaşımlarınki ise Rockwell A 95,6 olarak bulunmuştur. Sert alaşımların grafit kalıplar içinde aynı zamanda sinterlenme ve preslenmeleriyle maksimum sertlik elde edilir. Sertliğin artması şu şekilde izah edilir : Sıcakta presleme esnasında daha büyük yoğunluk elde edilir ; diğer taraftan biraz da kobalt numuneden çıkar (böylece diğer metotlarla elde edilenlere nazaran daha az kobalt ihtiva eder). Aşağıdaki tablo bu şartlar altında sinterlenmiş demir ve bakırın mekanik mukavemetinin ne kadar iyileştiğini göstermektedir.

Tablo 4.1 Sıcakta sıkıştırılmış bakır ve demirin çekme mukavemetinin adi sıcaklıkta sıkıştırıldıktan sonra sinterlenmiş olanlarınkiyle mukayesesi

Sıcakta sıkıştırma veya sıkıştırma sıcaklığı (ºC)

Adi sıcaklıkta sıkıştırdıktan sonra sinterlenen malzemenin çekme mukavemeti (kg/mm²)

Sıcakta sıkıştırıldıktan

sonra çekme mukavemeti (kg/mm²)

Cu

Fe

Cu

Fe

610

715

810

920

14,2

13,2

12,3

10,2

4,2

6,6

11,5

14,7

26,3

24,1

23,5

22,3

19,7

27,3

34,6

39,4

Osmanlı da devlet yönetimi ödevi

Ocak 22, 2010 at 20:53 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

Osmanli da devlet yönetimi

OSMANLI PADISAHLARI

Osmanlı hânedanı, Oguzların Kayı boyuna mensuptu. Bu boy, Avsar, Beydili ve Yiva gibi hükümdar çıkaran boylardandı. Bir uç beyliği olarak tarih sahnesine çıkışından itibaren bünyesinin gerektirdiği dini, sosyal ve ekonomik değişiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Beyliği, kısa bir müddet içerisinde köklü bir devlet haline geldi.

Gerçekten, çok geniş topraklar üzerinde hakimiyetini tesis eden Osmanlı Devleti, çeşitli din, dil, ırk, örf ve âdetlere sahip toplulukları asırlarca âdil bir şekilde idare etmişti.

Tarihin uzak dönemlerinden itibaren kurulmuş bulunan bütün Türk devletlerindeki töreye göre, Osmanlılarda da ülke, ailenin müşterek malı olarak kabul ediliyordu. Osmanlılarda saltanatın intikalinde yerleşmiş bazı merasimler önemli yer tutmaktadır. Bunların başında bey’at, cülûs ve kılıç kuşanma merasimleri gelmektedir. Saltanatın intikali, başlangıçtan 1617 tarihine kadar ilk on dört padişahta “amûd-i nesebî” denilen babadan oğula geçmek suretiyle olmuştur. Eski Türklerdeki devletin, hânedanın ortak mülkü olma telakkisi Osmanlılarda özellikle Fâtih döneminde değişik bir anlayışa bürünmüştür. Kanunnâmenin meşhur olan maddesi ile saltanatın babadan oğula intikalinde kolaylık saglanmıstır. 1617’de I. Ahmed’in ölümü üzerine “ekberiyet” usûlü benimsenmiş. Daha sonraki dönemde bir iki istisna dışında “ekberiyet ve ersediyet” usûlüne göre hânedanın en yaşlı erkek üyesi padişah olmuştur. Hükümdarlık ailesinin reisi olan ve “Ulu Bey” adını taşıyan kişi, aynı zamanda devletin de reisi olurdu. Osmanlı Beyliği’nin ilk zamanlarında da görülen bu âdet, I. Murad zamanından itibaren sadece hükümdarın çocukları için geçerli hale gelmişti. Buna göre belirtilen dönemden itibaren saltanat, hükümdar olan kimsenin çocuklarının hakkı olarak telakki edilmeye başlandı. Bununla beraber bir veliahd tayini söz konusu değildir. Devlet adamları ve askerlerce sevilip takdir edilen şehzade, ölen babasının yerine hükümdar ilan olunurdu.

Osmanli padişahları cülûslan münasebetiyle çıkardıkları fermanda Allah’ın lütfu ile “bi’l-irs ve’l-istihkak” saltanatın kendilerine müyesser olduğunu ifade ederler. Öyle anlaşılıyor ki ilk dönemlerde devletin kuruluş hamurunda mayası bulunan ahi teşkilatının da bu seçimde büyük bir payı bulunmaktadır. Çok nadir de olsa, zaman zaman padişahların, yerlerine geçecek şehzadeyi devlet ileri gelenlerine vasiyet ettikleri görülmektedir.

.

Osmanlılarda hükümdarın çocuklarından kimin padişah olacağına dair kesin bir saltanat kanunu yoktu. Hükümdarlar, bir isyan hareketinin önüne geçmek için kardeşlerini öldürürlerdi. Kardeş katli, Yıldırım Bâyezid zamanından beri tatbik edilmekle beraber Fâtih kanunnâmesiyle yazılı hale getirilmiştir. Bu kanunnâmede “Ve her kim esneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizâm-i âlem içün katl etmek münasibtir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmistir. Aninla âmil olalar” denilerek memleketin selameti için kardeslerin katline bir nevi izin verilmistir.

Töreye göre Osmanlı padışahı, memleketin sahibi sayılırdı. Bu sebeple tebeasinin malı ve canı üzerinde tasarruf hakkı vardı. Vasıtalı vasıtasız bunu kullanırdı. Her türlü kuvvet padişahın elindeydi. Fakat o bunu keyfî olarak değil, kanun, nizam ve ananenelere dayanarak muamelatin icaplarına göre yürütürdü. Fâtih Kanunnâmesi (s. 16)’nde, padiaşhı yetkilerini nasıl kullandığına işaretle şöyle denilmektedir: “Ve tugrayi serifim ile ahkam buyrulmak üç canibe mufazzdir. Umur-i âleme müteallik ahkâm vezir-i azam buyruldusu ile yazila ve malima müteallik olan ahkâmi defterdarlarim buyruldusu ile yazalar. Ve ser’-i serîf üzre deavi hükmünü kadiaskerlerim buyruldusu ile yazalar.” Bu ifadelerden anlaşıldığına göre bütün dünyevî ve dinî idare padişah adına yapılmaktadır. Buna dayanılarak padişahın, dünyevî yetkilerinin idaresinde sadrazamları, dinî yetkilerinin idaresinde ise önceleri kadıaskerleri, daha sonra da şeyhülislâmları vekil tayin ettiği söylenebilir.

Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanlı devlet adamları, bundan başka türlü hareket de edemezlerdi. Zira bu devletin geleneğinde hâkim bulunan anlayışa göre “devlette din asıl, devlet ise onun bir fer’idir” Kanun, hüküm, ferman ve uygulamada dinî anlayışın dışına çıkmamak için Osmanlılar, kuruluşlarından itibaren Islâm fıkhına (hukuk) yakından âşina olan ulemâya devlet idaresinde yer veriyorlardi. Nitekim Orhan Gazi’nin vezirlerinden Sinan Paşa ile Çandarlı Halil ulemâdandı. Esasen, XIV. asır Türk dünyasını gezip onlar hakkında canlı levhalar gibi sağlam bilgiler veren Ibn Batuta’nın müsahede ettiği gibi, Anadolu Türkmen beyliklerinin hemen hepsinde fakihler, beylerin yanında en şerefli mevkide yer almakta idiler.

Osmanlılarda, devlet işlerinde kesin bir karar verilmeden önce, işler, Divan’da görüşülürdü. Bu görüşmelerden sonra son karar hükümdarın olurdu. Hükümdarın herhangi bir mesele hakkında verdiği karar ve kesin olarak beyan ettiği fikir, kanundu. Bununla beraber pâdişah, devlet işleri ile ilgili meselelerde ser’î ve hukukî konularda gerekli gördüğü kimselerle görüşşüp onların fikirlerini alırdı. Bu durumdan anlaşılacağı üzere zâhiren geniş ve hudutsuz selâhiyeti olduğu görülen padişah, gerçekte bir takım kanunlarla baglı idi. Bu da bir devletin devam ve bekası için şarttı. Osmanlı hükümdarlarının ilk ve en kudretli zamanlarında bile divan kararlarına tamamen riayet ettikleri ve alınan kararların dışına çıkmadıkları görülmektedir.

Osmanlı padişahları, XVI. yüzyıl sonlarına kadar şehzadeliklerinde hizmet ve muharebelerde ordunun kollarında komutanlık yaparak memleket idaresinde ve muharebe usûllerinde tecrübe kazanıyorlardı. Hükümdar oldukları zaman bu bilgi ve tecrübe birikiminden istifade ediyorlardı. Osmanlı hükümdarları, ordularının baskomutanı idiler. Büyük ve önemli savaşlara bizzat kendileri iştirak edip komutanlik yapıyorlardı. Küçük savaşlara ise selahiyetli bir komutan tayin ediyorlardı.

Fâtih Sultan Mehmed döneminin ortalarına kadar Osmanlı padişahları, Divan-i Hümâyuna başkanlık ederlerdi. Divan’da halkı ve devleti ilgilendiren işleri görüp gereken hükümleri verirlerdi. Hastalık veya başka bir sebepten dolayı padişahın iştirak etmemesi halinde onun yerine vezir-i azam başkanlık ederdi.

Osmanlı hükümdarları devamlı olarak halkla temasta bulunuyor, bizzat davaları dinleyip devlet işlerini görüyorlardı.

Halk ile Osmanlı hükümdarları arasındaki münasebeti sağlayan çesitli vesileler vardi. Cuma ve bayram namazları, ava çıkma, Istanbul’un içi ve çevresindeki mesire yerlerine, saray ve kasırlara yapılan ziyaretler, halka hükümdara ulaşma imkanı veren fırsatlardı.

Osmanlı hükümdarları, daha Osman Bey’den itibaren meşru mazeretlerinin dışında Cuma namazını sarayın dışında ve halka açık bir camide kılmaya büyük bir itina gösteriyorlardi. Bu durum, vekayinâme, hatırat ve seyahatnâmelerden açıkça anlaşılmaktadır. Cuma selamlığı sırasında üzerinde durulması gereken en önemli husus, halkın dilek ve bilhassa şikayetlerini bizzat hükümdara ulaştırmış olmasıdır. Osmanlı tarihi boyunca bunun pek çok örneğini görmek mümkündür. Aslında Osmanlı Devleti’nde tebeanin padişaha ulaşması yerleşmiş bir gelenekti.

Padişahların zaman zaman kıyafet değiştirerek halk arasında dolaşıp kamuoyunu yoklamaları (tebdil gezmeleri), günlük hayatları, yemekleri, Istanbul ve civarında çeşitli gezintiler’ saltanat kurumu açısından önemli hususlardır.

Gerek günümüzde gerekse tarihteki devletlerde olduğu gibi Osmanlılarda da hükümdarın hakimiyet (egemenligini)’ini temsil eden ve adına “Hükümdarlik alametleri” denilen işaret ve semboller vardı. Kaynaklar, yeri geldikçe bu sembollerden söz ederler. Buna göre kuruluş döneminde Osmanlı padişahlarının hakimiyet sembolü olan hükümdarlık alametleri şunlardır: Payitaht, saray, çadır (otag), taht, tac, hutbe, sIkke, ünvan ve lakaplar, nevbet, kılıç, bayrak, tiraz, tuğ.

Padişahların kullandıkları ünvanlar, bunların kullanıldığı yerler Osmanlı hâkimiyet anlayışı açısından önemlidir. Halil Inalcik (“Padisah”, ÎA, IX) bunları ser’î ve örfî ünvanlar olarak iki kısımda değerlendirmekte ve resmî belgelerde bunların itina ile kullanıldığına işaret etmektedir. Bunlar: bey, han, hâkan, Hüdavendigâr, gazi, kayzer, sultan, emîr, halife ve padişah gibi ünvanlardır. Bundan baska Yavuz Sultan Selim, Mercidabık zaferinden hemen sonra Haleb’de “Hadimu’l-Haremeyn es-Serifeyn” ünvanını kullandı. Bu ünvan daha sonraki padişahlarca da kullanıldı.

OSMANLI SEHZÂDELERI

XIV. asrın sonları ile XV. asırda, diğer Anadolu beyliklerinde de görüldüğü gibi “çelebi” ünvanı ile de anılan Osmanlı hükümdar çocuklarına, şehzâde ismi verilmekte idi. Mense’ ve mânâsı tam olarak tesbit edilemeyen ve Türkçe bir kelime olan “çelebi” kelimesinin ilk defa Anadolu’daki Türkler tarafından kullanıldığı ifade edilmektedir.

Osmanlı şehzâdeleri babalarının sağlığında yüksek haslarla bir sancağın idaresine (sancaga çıkma) tayin ediliyorlardi. Böylece, askerî ve idarî işlerde tecrübe kazanıp yetiştiriliyorlardı. Şehzâdeler, tâkriben on-onbes yaşlarında tayin edildikleri sancağa gönderilirlerdi. Devlet işlerinde kendilerini yetiştirmek üzere, “lala” denilen tecrübeli bir devlet adamı ile çeşitli hizmetler için kalabalık bir maiyet verilirdi. Şehzâdeler, gidecekleri sancağa validelerini de beraberlerinde götürürlerdi. Sancakta bulunan şehzâdelere “Çelebi Sultan” denirdi.

Osmanlı şehzâdelerinden, sancak beyi olanların maiyetlerinde nişancı, defterdar, reisü’l-küttab gibi kalem heyetiyle miralem, mirahur, kapı ağası ve diğer bazı saray erkânı vardı. Çelebi sultanların yaslan müsaitse bizzat kendileri divan kurup sancaklarına ait işleri görürlerdi. Yaşları küçük olanların bu işlerine de lalaları bakardı. Sancağın bütün işlerinde söz sahibi olan lalalar, devletçe itimad edilen şahıslardan (vezirlerden) tayin edilirdi. Şehzâdeler, kendi sancaklarında zeâmet ve tımar tevcih edebildikleri gibi berat ve hüküm verip bunlara kendi isimlerini hâvi tugra çekebilirlerdi. Ancak yapacakları bu tayin ve tevcihlerde devlet merkezine bilgi vermek ve asıl deftere kaydettirmek mecburiyeti vardı.

XV. yüzyıl ortalarına kadar duruma göre Izmit, Bursa, Eskişehir, Aydın, Kütahya, Balıkesir, Isparta, Antalya, Amasya, Manisa ve Sivas gibi şehirler, başlıca şehzâde sancak merkezleri olmuştur. Şehzâdelere Rumeli’de sancak verilmesi kanun degildi. Şehzâdelerin bulundukları sancak merkezlerinde çevrelerinde bir fikir ve kültür hâlesi meydana gelirdi.

Kuruluş dönemindeki Osmanlı şehzâdeleri, ya babaları ile beraber veya yalnız olarak sefere giderlerdi. Babalarıyla sefere katıldıkları zamanlarda ordunun yanlarında, bazan da gerisindeki (ihtiyat) kuvvetlere komuta ederlerdi. Her Osmanlı şehzâdesi, veliahd tayini usûlü olmadığından dolayı hükümdar olma hakkına sahipti. Bu sebeple hükümdar olana karşı zaman zaman diğer kardeşlerin saltanat iddiasıyla ortaya çıktıkları görülür. Bu arada Savcı Bey gibi, babası I. Murad’a karşı hükümdarlık iddiasiyle ortaya çıkanlar da olmuştur.

III. Mehmed’in cülûsuldan (1595) itibaren şehzâdelerin fiilen sancağa gönderilmeleri usûlü tamamen terk edilerek, onun adına bir vekil sancağa gönderilmiştir. Şehzâdeler ise âdeta Harem’e hapsedilmişlerdi. Bu geleneğin terk edilmesi, Osmanlı saltanat kurumu için tam bir felaket olmuştu. XVII-XVIII. asırlarda Topkapı Sarayı’nın Harem kısmında “şimşirlik” denilen dairede hayatını geçiren şehzâdelerin şahsiyetleri, tam gelişememiş, ilim ve kültür bakımından zayıf kalmışlardı. Bununla beraber XVIII. asrın sonlarında şehzâdeler, tekrar serbest hareket eder olmuş ve devlet işleri ile ilgilenir olmuşlardır.

OSMANLI MERKEZ TEŞKILÂTI

Kuruluş dönemi Osmanlı Devleti’nde yönetim, eski Türk töresindeki aşiret usûllerine göre tatbik ediliyordu. Bu mânâda memleket, ailenin müşterek malı sayılıyordu. Bununla beraber hükümdar, önemli konularda tek başına karar vermeyerek bir kısım devlet adamının fikrine de müracaat ediyordu. Bu fonksiyon, daha sonra adına “Divan” denecek meclis (bir çeşit bakanlar kurulu) tarafından yerine getiriliyordu. Başlangıçta vezir-i azam ve vezirler, hükümdarın birinci derecede yardımcıları idi. Her şey belli kanun ve nizamlar çerçevesinde yürütülüyordu. Fâtih dönemine kadar örfe dayalı olan bu sistem, Fâtih’le birlikte yazılı kanun haline getirilmiştir. Bununla beraber, devletin genel kanunları dışında, her kaza ve sancağın ekonomik ve sosyal durumuna göre özel kanunları vardi.

îdarede bütün yetki padişahın ve onu temsilen divanın elinde toplanmıştı. Bu durum, mutlak bir merkezî otoriteyi ön plâna çıkarmış oluyordu. Bu da devlete merkeziyetçi bir karekter kazandırıyordu. Çünkü daha kuruluştan itibaren hükümdarlar, merkeziyetçiliğe giden bir yol tutmuşlardı. Bu bakımdan bütün tayin ve aziller, merkezin bilgisi altında yapılıyordu. Merkezin en önemli karar organı da “Divan-i Hümayûn” denilen müessese idi.

DIVAN-I HÜMÂYUN

Islâm dünyasında, Hz. Ömer ile başlayan divan teşkilati, daha sonra değisik şekil ve isimlerle gelişip devam etti. Osmanlı döneminde bizzat padişahın başkanlığında önemli devlet işlerini görüşmek üzere toplanan Divan’a, “Divan-i Humâyun” denirdi. Bu müessesenin, devletin ilk yıllarında nasıl geliştiğine dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Ibn Kemâl, (Defter I, s. 28, 106) bu müessesenin daha Osman Gazi zamanında ortaya çıktığını kayd eder. Herhalde bu, Anadolu beyliklerinde ortaya çıkan divanin bir benzeri olmalıdır ki, pek fazla bir gelişme göstermemiştir. Babasının yerine geçip Bey ünvanını alan Orhan Bey döneminde, divanın varlığı artık kesinlik kazanmış görünmektedir. Hatta ÂsIkpasazâde’nin, bu bey zamanında, divana gelmek zorunda olan devlet adamlarının (divan üyeleri) burmalı tülbent, yani bir çeşit sarık sarmalarını emr ettiğini söylemesi, onun divan erkânı için bir kıyafet tesbit ettiğini göstermektedir. Osmanlı divanı, daha sonra gelen hükümdarlar vâsitasiyle bir hayli gelistirilerek devletin en önemli organları arasında yer alacaktır.

Ilk dönem Osmanlı divanının çok sade ve basit olduğu tahmin edilebilir. Öyle anlaşılıyor ki bu ilk divan, uç beyliği zamanındaki şeklini az çok muhafaza etmişti. Divan heyetinde, Osmanlı beyinin kendisinden başka bir veziri, muhtemelen hükümet merkezi olan şehrin kadısı, beyliğin malî işlerini idare eden nâib veya defterdar gibi az sayıda üye vardı. Zaman zaman, bey yerine icabında orduya kumanda eden şahıs olarak sahnede Osmanlı beyinin oğlu görülmektedir ki, bu vaziyet, divan kuruluşunun uç beyliği divanının modeline göre olduğu hakkında bir kanaat vermektedir. Fakat Selçuklu Devleti tamamen yıkılıp Moğol nüfuzu da sarsılmaya başlayınca müstakil bir devlet olma yolunu tutan Osmanlı Beyliği’nde, divanın gittikçe Selçuklu divanı modeline benzer bir mahiyet kazandığı görülür.

Orhan Bey zamanında müesseseleştiği görülen divanın üyeleri için, artık resmî bir kiyafetin tesbit edildiği görülür. Divan toplantıları, Sultan I. Murad, Yıldırım Bâyezid, Çelebi Sultan Mehmed ve II. Murad devirlerinde de devam etmişti. Yıldırım Bâyezid, halkın şikâyetlerini dinlemek üzere her sabah yüksek bir yere çıkardı. Herhangi bir derdi ve sıkıntısı olanlar orada kendisine şikayette bulunurlardı. O da bunların problemlerini derhal çözerdi.

Divan, Orhan Bey zamanından, Fâtih’in ilk devirlerine kadar her gün toplanırdı. Toplantılar sabah namazından sonra başlar ve öğleye kadar devam ederdi. XV. asrın ortalarından sonra (Fâtih dönemi) toplantılar haftada dört güne (Cumartesi, Pazar, Pazartesi, Salı) inmiş, Pazar ve Salı günleri de arz günleri olarak tesbit edilmişti.

Divan, hangi din ve millete mensub olursa olsun, hangi sınıf ve tabakadan bulunursa bulunsun, kadin erkek herkese açıktı. Idarî, siyasî ve örfî işler re’sen, diğerleri de müracaat, şikâyet veya görülen lüzum üzerine veya itiraz sebebiyle temyiz suretiyle tedkik edilirdi. Memleketin herhangi bir yerinde haksızliğa uğrayan, zulüm gören veya mahalli kadılarca haklarında yanlış hüküm verilmiş olanlar, vali ve askerî sınıftan şikâyeti bulunanlar, vakıf mütevellilerinin haksız muamelelerine uğrayanlar vs. gibi davacılar için divan kapısı daima açıktı. Divanda önce halkın dilek ve sikâyetleri dinlenir, ondan sonra devlet işleri görüşülüp karara bağlanırdı.

Divanda idarî ve örfî işler vezir-i azam, ser’î ve hukuki işler kadıasker, malî işler defterdar, arazi işleri de nişancı tarafından görülürdü. Divan müzakereleri o günkü rûznâmeye (gündem) göre yapılırdı. Toplantı bittikten ve Maliye hazinesi ile Defterhane, vezir-i a’zamin mührü ile mühürlenip kapandıktan sonra çavuşbaşı, elindeki asasını yere vurarak divanın sona erdiğini bildirirdi. Divandan sonra Yeniçeri ağası padişah tarafından kabul olunarak ocak hakkında bilgi alınırdı. Bundan sonra da vezir-i a’zam ile vezirler ve defterdar kabul olunurdu. Bütün bunlardan sonra da padişahlar, vezir-i a’zam ve vezirlerle beraber yemek yerlerdi. Ancak bu usûl, Fâtih Sultan Mehmed döneminde kaldırılmıştı. Divan erkânından başka o gün işleri için divana gelmiş bulunan halka da din ve milliyet farkı gözetilmeksizin yemek verilirdi.

Öyle anlaşılıyor ki Osmanli Devleti divanı, devletin en yüksek organı özelliğini taşımaktaydı. Devlet başkanı olarak hükümdar, sık sık divan üyelerinin fikirlerini almak ihtiyacını hissediyordu. Bu durum, devlet idaresinin bir kişinin değil, bir kurulu teşkil eden üyelerinin fikirlerinden yararlanılarak en mükemmel şekilde yapılabileceğinin açık bir göstergesidir. Divanda, halk ile devletin bütün problemleri, özellikle timar tevcihleri ve önemli mevkilere yapılacak atamalar da görüşülmekteydi. Bu, yüksek memuriyetlere, hükümeti teşkil eden üyelerin fikirlerinin alınarak atamalar yapıldığına işarettir. Bir kurulun yapacağı atamaların ise bir tek kişinin yapacağı atamalardan daha isabetli olacağı bir gerçektir. Divanda son söz şüphesiz ki sultanındır. Ancak gördüğümüz gibi hükümdarın, vezirlerin mütalaalarını alması, daha doğrusu böyle bir ihtiyacı hissetmesi, devlet idaresinde iş birliği ve koordinasyonun ön planda tutulduğunu göstermektedir.

DIVAN ÜYELERI

Kuruluş dönemi Osmanlı divanı her gün sabah namazıdan sonra padişahın huzuru ile toplanarak görevinin gerektirdiği işleri yapardi. Divan toplantılarinda üyelerden her birinin kendisini ilgilendiren vazifeleri vardı. Her üye kendini ilgilendiren vazifeleri ile meşgul olurdu. Padişahı bir tarafa bırakacak olursak kuruluş döneminde divanda vezir-i a’zam, kadıasker, defterdar ve nisancı gibi asil üyeler bulunuyordu.

VEZIR-I A’ZAM VE VEZIRLER

Osmanlıların ilk dönemlerinde divanda sadece bir vezir bulunuyordu. O da ilmiye sınıfına mensuptu. Daha sonra vezir sayısı artınca birinci vezire “Vezir-i a’zam” denildi. Bundan başka “Sadr-i âlî”, “Sâhib-i devlet”, “Zât-i asefî” ve “Vekil-i mutlak” gibi tabirler de kullanılmış ise de bunlar asil el-kabtan değillerdir.

Osmanlı Devleti’nde ilk vezir, Haci Kemaleddin oglu Alaeddin Pasa’dır. Bu zat, ilmiye sınıfına mensup olduğu gibi aynı zamanda tanınmış ahi reislerindendir. Alaeddin Paşa’dan sonra bu makama sıra ile Ahmed Pasa, Hacı Paşa ve Sinaneddin Yusuf Paşa gelmişlerdi. Çandarlı Halil Hayreddin Paşa ise Sinaneddin Yusuf Paşa’dan sonra vezirliğe getirilmişti. Onun ölümü üzerine vezir olan ve bu makamda onbir yıl kadar kalan Çandarlızâde Ali Paşa zamanında, Timurtaş Paşa’ya da vezirlik verilince Çandarlızâde Ali Pasa vezir-i a’zam diye anılmaya başlandı.

Çandarlı Halil Hayreddin Paşa’dan önceki vezirler orduya komuta etmiyorlardi. Bu görevi, askerî sınıfa mensub olanlar yürütüyordu. Fakat Hayreddin Paşa’nın Rumeli fetihlerinde komutanlığı vezirlikle birleştirip mühim muvaffakiyetler kazanması, idarî ve askerî işlerin bir elde toplanmasına sebep olmuştu. Bundan sonra gelen birinci vezirler hep aynı şekilde hareket etmişlerdi.

Daha sonraki tarihlerde vezirlerin sayısı artmış ve XVI. asır ortalarına yakın zamana kadar vezirlik, sadece Istanbul’da bulunan mahdud kimselere münhasir iken Kanunî devri vezirlerinden Çoban Mustafa Pasa ile Hain Ahmed Pasa, önemine binaen vezirlikle Mısır valiliğine tayin edilmişlerdi. Daha sonraki tarihlerde Budin, Yemen ve Bağdad eyaletlerine de vali olarak vezirler gönderilmişti.

Vezir-i azam, padişahtan sonra devletin en büyük reisi ve hükümdarın mutlak vekili olduğundan, sözü ve yazısı padişahın iradesi ve fermanı demekti.

Kendisinden önceki töre, örf ve gelenekleri yazılı bir metin haline getiren Fâtih Sultan Mehmed’in kanunnâmesinde vezir-i âzamla ilgili olarak şöyle denilmektedir:

“Bilgil ki vüzerâ ve ümerânin vezir-i azam basidir, cümlenin ulusudur. Cümle umurun vekil-i mutlakidir. Ve malimin vekili defterdarindir ve ol, vezir-i azam nâziridir. Ve oturmada ve durmada ve mertebede vezir-i azam cümleden mukaddemdir.”

Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesinde de vezir-i azam hakkında şu ifadeler kullanılmaktadır:

“Evvela sadr-i azam olanlar cümleyi tasaddur edüp amme-i mesalih-i din ve devlet ve kâffe-i nizâm-i ahval-i saltanat ve tenfiz-i hudud ve kisas ve haps ve nefy ve enva-i ta’zir ve siyâset ve istimai da’va ve icray-i ahkâm-i seriat ve def-i mezâlim ve tedbir-i memleket ve tevcih-i eyâlet ve emâret ve ulûfe ve zeamet ve timar ve tevliyet ve hitabet ve imâmet ve kitâbet ve cem’i cihet ve taklid-i kaza ve nasb-i müvella ve tefviz ve tevkil ve tayin ve tahsil ve umur-i cumhur ve tevcihat-i gayr-i mahsur ve’l-hasil cemi-i menâsib-i seyfiyye ve ilmiyenin tevcih ve azli ve cemi-i kadaya-i ser’iyye ve örfiyenin istima ve icrasi için bizzat cenab-i padisahîden vekil-i mutlak ve memâlik-i mahruse-i Osmanî ve taht-i hükümet-i sultanîde olan cemi-i nâsin üzerine hakim-i sahib-i ferman oldugu muhakkaktir.

Sair vüzera ve vülat ve amme-i ulemâ ve kudat ve mesayih ve sâdat ve a’yan ve ekâbir ve tavaif-i asâkir ve reâya ve berâya ve ehl-i cihât ve ashab-i ticarat kebir ve sagir ve gani ve fakir ve kavi ve zayif ve vadi” ve serif ve muhassalan havas ve avam kâffe-i enâm cemian sadr-i a’zam olanlarin kelamini bizzat sevketlû ve mehâbetlû ve seadetlû padisah zillullah hazretlerinin mübarek lisan-i seriflerinden sadir olmus ferman-i vâcibu’l-iz’an bilüp emrine imtisâl ve kendüye ta’zim ve tavkir ve iclâl etmeye me’murlerdir.”

Kanunnâme metinlerinde görüldüğü gibi vezir-i a’zamlar, vekil-i mutlak olarak büyük ve geniş yetkilere sahip olan kimselerdi. Herkes onun emirlerine itaat etmekle yükümlü görünmektedir. Çünkü o, padişahı temsil etmekteydi. Vezir-i a’zam (Kanunî döneminden itibaren) sadr-i a’zamlar, padişahın yüzük şeklindeki tuğrali altın mührünü taşırlardi. Vezir-i a’zamların, diğer vezirlerden farkları “mühr-i hümâyun” denilen bu mühür ile olup hükümdarlık selâhiyetinin icrasına ve padişahın kendisini vekil ettiğine dair bir delil olduğu için onlar bu mührü örülmüş bir kese içinde koyunlarında taşırlardı. Vezir-i azamin azlinde veya ölümü halinde “mühr-i hümâyun” ikinci veya üçüncü vezire verilirdi. Mühr-i hümâyun ya divana gönderilmek veya vezir-i a’zam olacak kimsenin huzura kabul edilmesi suretiyle verilirdi.

Osmanlı Devleti’nde XVI. asrın ilk yarılarına kadar yalnız devlet merkezinde bulunup divan-i hümâyuna memur “kubbe veziri” veya “kubbenisîn” denilen vezirler vardi. Bunların sayıları pek fazla değildi. Kubbe vezirleri divanda kıdem sırasına göre otururlardı.

Fâtih Sultan Mehmed’den itibaren hükümdarlar Divan-i Hümâyun toplantılarına katılmayı terk edip, riyaseti sadrazama bıraktıktan ve XVI. asrın ikinci yarısında bu toplantılar haftada dört güne inhisar edildikten sonra hükümdarlar, arz odasında sadrazamın verdiği izahati dinleyerek müzakerelerden haberdar olurdu. Bir müddet sonra devlet işleri Pasakapısı’nda görülmeye başlanmış ve Divan-i Hümâyun XVIII. asırdan sonra elçi kabulü ve ulûfe tevziine tahsis edilmişti. Sadrazamların hükümdarlarla görüşmeleri ise XVI. asırdan itibaren gittikçe azalmıştı. Bunlar, devlet işlerini “telhîs” veya “takrîr” adlı vesikalarla ve ekleri ile birlikte hükümdara arz ederlerdi. Böylelikle telhîsler, kanun, nizam, tevcih, usûl ve âdet ile tayin edilmiş olan ve hükümdarın tasdikine ihtiyaç gösteren hususlara ait sadrazamın arzi mahiyetinde idiler. Sadrazam kendi fikrini de beyan ettikten sonra ilgili konu hakkında padişahın fikrini sorardı. Telhislerin hazırlanması Reisü’l-küttabın görevi olup, hazırlandıktan sonra genellikle padişahı yormamak ve merami açıkça ifade etmek üzere sade bir ifade ve iri nesihle yazılarak saraya gönderilirdi. Padişahın “manzurum oldu”, “verilsin”, “verdim”, “tedarik edesin”, “zamani değildir”, “berhüdar olasın”, “olmaz” gibi hatt-i hümâyunu ile işaret etmesinden sonra sadrazam onu işleme koyardı. Sadrazamların diğer devlet ricaline ve idarecilere olan tahriratina ise “buyruldu” denirdi. Osmanli Devleti’nin ilgasina kadar sadrazamların ya re’sen veya bir muamele dolayisiyle mektubî kaleminden yazılan kağıtlara “buyruldi-i sâmi” ismi verilmektedir. Bu buyruldunun divanî yazı ile yazılması ve bas tarafına da sadrazamın ismini havi sadaret mührünün basılmasi usûldendi.

KADIASKER

Osmanlı Devleti’nde askerî ve hukukî işlerden sorumlu olan kadıaskerlik teşkilâti, gerek kelime gerekse meslek olarak uzun bir geçmişe sahiptir. Hz. Ömer tarafından ordugâh şehirlerine tayin edilen kadılar, sivil olmaktan ziyade askerî bir hüviyet taşıyorlardı. Bu sebeple, kadıaskerliğin Hz. Ömer tarafından kurulduğu belirtilmektedir. Abbasîler’de de görülen bu mansib, Harzemşahlar’da, Anadolu Selçukluları’nda Eyyûbîler’de, Memlûklerde ve hatta Karamanlılar’da da vardı.

Osmanlı Devleti’nde ilk kadıaskerin Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa olduğu belirtilmektedir. Kaynaklar, ilk kadıaskerin adı geçen zat olduğunda müttefik olmalarına rağmen, tayin tarihi için farklı rakamlar vermektedirler. Âsıkpaşazâde ve Oruç Bey, bu makamın 761 (M 1359), Hoca Saadeddin, Solakzâde ve Müneccimbaşı 763 (M. 1361)’de ihdas edildiğini belirtmektedirler. Bundan başka kadıaskerlik hakkındaki araştırmasında M. Ipsirli ,baska kaynaklarda bu tarihin 762 (M. 1360) olarak verildiğini söyler.

Kelime olarak lügat mânâsı “asker kadist” demek olan kadıaskerlik, Osmanlı ilmiye teskilâtı içinde önemli bir mevki idi. Kadıasker terkibindeki “asker” kelimesi, müessesenin özelliği açısından önem taşır. Seyhulislâmlıktan takriben bir asır kadar önce (80 sene) kurulmuş olan müessesenin kuruluşunda devletin, asker ve onların ihtiyaçlarını karşılamada titizlikle hareket ettiğini göstermektedir. Bununla beraber, Divan-i Hümâyun azası olan kadıaskerin vazifeleri sadece askerî saha ile sınırlı değildi. Kadıaskerler aynı zamanda bütün sivil adlî işlere de bakıyorlardı. Onlar, belli seviyedeki bazı kadı ve nâiblerin tayinlerini de yapıyorlardı. Divan toplantılarında vezir-i a’zamın sağında vezirler, solunda da kadıaskerler yer alırdı.

Fâtih Sultan Mehmed’in son senelerine kadar yalnız bir kadıaskerlik vardı. Hududların genişlemesi ve işlerin çoğalması yüzünden 885 (M. 1481) yılında biri Rumeli, diğeri Anadolu olmak üzere ikiye ayrıldı. Belirtilen tarihte, Muslihiddin el-Kastalanî daha üstün kabul edilen Rumeli kadıaskerliğine, o dönemde Istanbul kadısı olan Balıkesirli Hacı Hasanzâde Mehmed b. Mustafa da Anadolu kadıaskerliğine getirildiler. Dogu ve Güneydogu Anadolu’nun Osmanlı ülkesine ilhakindan sonra Yavuz Sultan Selim (1512-1520) tarafından 922’de yani XVI. asrın ilk çeyreğinde (1516) merkezi Diyarbekir (Diyarbakir) olan Arap ve Acem kadıaskerligi adı altında üçüncü bir kadıaskerlik kuruldu. Devlet merkezine olan uzaklığı sebebiyle olsa gerek ki divân üyeliği bulunmayan bu kadıaskerliğin başına meşhur tarihçi ve bilgin Idrisî Bitlisî getirildi. Bilahare merkezi, payitahta (Istanbul) nakledilen bu kadıaskerliğe Fenarîzâde Mehmed Sah Efendi tayin edildi. 924 (M. 1518) de adı geçen şahsın bu görevden ayrılmasından sonra bir müddet vekaletle idareye başlanan bu kadıaskerlik lagv edilerek vazife ve selahiyetleri Anadolu kadıaskerliğine bırakıldı. Böylece Rumeli ve Anadolu kadıaskerlikleri diye tekrar ikiye indirilen bu müessese, Osmanlı saltanatının sonuna kadar devam etti.

Protokola göre daha üstün addedilen Rumeli kadıaskerleri ile daha aşağı bir mevkide bulunan Anadolu kadıaskerinin vazifeleri kanunnâmelerde şöyle belirtilir:

“Bilfül Rumeli kadiaskeri olan efendi, Rumeli ve adalarda vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.

Ve bilfül Anadolu kadiaskeri olan efendi, Anadolu’da ve Arabistan’da vaki kazalari ve kismet-i askeriyeleri tevcih eder.

Ve bu efendiler, divân günlerinde elbette Divan-i Hümâyuna müdavemet edüp Cuma günlerinde vezir-i a’zam hazretlerinin hânesine varirlar. Amma dâva istimai lâzim gelse Rumeli kadiaskeri istima edüp Anadolu kadiaskeri kendi halinde oturur. Meger vekil-i saltanat tarafindan me’zûn ve me’mûr ola, ol zaman istimai ser’an caiz olur.

Ve yirmi, yirmibes ve otuz ve kirk medreselerin ve kendi taraflarina müteallik olan bazi mahallin cihet ve tevliyet makulesin tevcih edegelmislerdir.”

Böylece Anadolu’da bulunan müderris ve kadılarin tayini, Anadolu kadıaskerinin, Rumeli’de bulunan müderris ve kadılarin tayini de Rumeli kadıaskeri tarafından yapılmaktaydı. Görüldüğü gibi müessesenin görevleri, eğitim ve yargı teşkilatının idaresi, ordu ve askerî zümrenin gerek bariş, gerekse savaş sırasında hukukî ihtilaflarının giderilmesi ve davalarının görülmesi şeklinde iki ana grupta toplanabilir.

Kadıaskerler, XVI. yüzyılın ikinci yarısını müteakip, Seyhülislâmliığın ön plâna çıktığı tarihe kadar bütün kadı ve müderrisleri aday (namzet) gösterip tayinleri sadr-i a’zama ait olan kırktan yukarı müderrisler ile mevâliyi vezir-i a’zama arz ile tayinlerine delâlet ederlerdi. Daha sonra bu gibilerin arzları kendilerinden alınarak, kırk akçaya kadar olan müderrislerle kaza kadılarının tayinleri eskisi gibi bunlara bırakıldı. Kırktan yukarı yevmiyeli müderrisler ile mevâlinin tayinleri ise seyhülislâmlara verilmiştir. Tayin olunacak müderris veya kadı Anadolu’da ise Anadolu kadıaskeri, Rumelide ise Rumeli kadıaskeri tarafından arz günlerinde, bizzat kendisi tarafından, padişah huzurunda okunan “Defter-i akdiye” de okunup inha olunan kadıların tayinleri için padişahı şuvafakati alınırdı.

Bir kimsenin kadıasker olabilmesi için “mevleviyet” denilen 500 akça yevmiyeli büyük kadılık mansibında bulunması gerekirdi. XVI. asrın ikinci yarısına kadar kadıasker olmak için muayyen bir usûl yoktu. Fakat bu tarihten sonra Istanbul ve Edirne kadılarından veya Anadolu kadıaskeri pâyesi olan Istanbul kadısı mazullerinden birinin fiilen Anadolu kadıaskeri olması kanun haline gelmişti. Bu kadıaskerlikten sonra da Rumeli kadıaskerliği gelirdi. Kuruluştan sonraki dönemlerde kadıaskerlik müddeti, diger mevleviyetlerde olduğu gibi bir yıldı. Bu müddeti dolduran kadıasker, mazûl sayılarak yerine sırada olan bir başkası tayin edilirdi. XVI. asrın ikinci yarısından itibaren Rumeli kadıaskerleri Seyhülislâm olurlardı.

Padişah, sefere çıktığı zaman kadıaskerler de onunla birlikte giderlerdi. Padişah sefere gitmediği takdirde onlar da gitmezlerdi. Bu durumda ser’î muameleleri görmek üzere onların yerine “ordu kadısı” tayin edilip gönderilirdi. Aynı şekilde padişahlar Edirne’ye gittikleri zaman onlar da padişahla birlikte gider ve akd edilen divân oturumlarina iştirak ederlerdi.

Bu müessese, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam etmiş, Osmanlı hükümeti ile birlikte o da tarihe mal olmuştur.

DEFTERDÂR

Defter ile dâr kelimelerinden meydana gelen bir terkib olan “defterdâr” “defter tutan” demektir. Doğudaki Müslüman devletlerin “müstevfi” dedikleri görevliye Osmanlılar, defterdâr diyorlardı. Bir bakıma günümüzdeki Maliye bakanlığı mânâsını ifade eder. Osmanlılar, XIV. asrın son yarısında ve Sultan I. Murad zamanında maliye teşkilâtının temelini atıp onu tedricen geliştirmişlerdir.

Fâtih Sultan Mehmed tarafından tedvin ettirilmiş olan kanunnâme-i Âl-i Osman ile diğer kanunnâmelere göre defterdâr, padişah malinin (Devlet hazinesi) vekili olarak gösterilmektedir. Dış hazine ile maliye kayıtlarını ihtiva eden devlet hazinesinin açılıp kapanması defterdârın huzurunda olurdu. Başka bir ifade ile hazinenin açılmasında hazır bulunmak, defterdârın vazifeleri arasında bulunuyordu. Divân’in aslî üyelerinden olan defterdâr, sadece salı günkü divan sonunda arza girer ve kendi dairesi ile ilgili bilgiler verirdi. Bununla beraber, padişahın huzurunda okuyacağı telhîs hakkında daha önce vezir-i a’zamla görüşür ve onun muvafakatini alırdı. Bayram tebriklerinde padişah vezirlere olduğu gibi defterdarlara da ayağa kalkardı.

Genel olarak devlet gelirlerini çoğaltmak, gerekli yerlere sarf etmek ve fazla olanı da muhafaza altında bulundurmak vazifesi ile yükümlü bulunan defterdâr, Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında bu görevleri yerine getiriyordu. Devletin kuruluş yıllarında bir defterdâr varken, daha sonra, yeni yeni yerlerin feth edilmesi ve ihtiyaçların çoğalması yüzünden sayılan artırıldı. Bunlar, II. Bâyezid dönemine kadar Rumeli’de hazineye ait işlere bakan Rumeli defterdârı veya baş defterdâr ile Anadolu’nun malî işlerine bakan Anadolu defterdârı olmak üzere iki kişi idi. Tevkiî Abdurrahman Pasa kanunnâmesine göre daha sonraki dönemlerde baş defterdârdan başka Anadolu defterdârı ile “sıkk-i sânî” denilen defterdârlar vardır. Bunlar da baş defterdâr ile divana devam ederler. Sefer esnasında baş defterdâr ordu ile gittiği zaman, Anadolu defterdârı onun yerine vekâleten bakardı.

Defterdârlar, kendilerini ilgilendiren malî işlerdeki şikâyetleri, Defterdâr Kapısı’nda akd edilen divanda dinler ve gerek görülürse “tugrali ahkâm” verirlerdi. Zaten kanunnâmeye göre kendilerine bu selahiyet verilmiştir. Her defterdâr, kendi dairesinden çıkan evrakın arkasını imzalardı. On yedinci asrın ortalarından itibaren bütün maliye hükümlerinin (tugrali ahkâm) arkalarına kuyruklu imza koyma hakkı, baş defterdâra verildi. Bundan başka baş defterdâr, divan kararı ile malî tayinlere ait kuyruklu imzasi ile “buyruldu” yazmakla birlikte bunun üst kenarı sadr-i a’zamın buyruldusuyla tasdik olunurdu. Defterdâr, sadr-i a’zama re’sen yazdığı veya havale edilmiş bir muameleli kağıt üzerine cevap verdiği zaman, kuyruklu imza koymaz, topluca bir imza koyardı.

Kanunnâmede baş defterdâr ve vazifeleri hakkında şu bilgiler verilmektedir:

“Baş defterdâr pâye ve itibarda “nisanci” gibidir. Baş defterdâr olan mal vekilidir. Ve kendi evinde divân eder. Ve maliyeye müteallik davaları dinler. Maliye tarafından ahkâm verir. Ve ahkâmin zahrına (tugralı ahkâmin arkasina) kuyruklu imza çeker. Ve tahsil-i mal-i mirî için mültezimleri haps eder. Ve mahallinde mukataati tevcih edüp buyurur. Ama “pençe” çekmez. Ve bi’l-cümle mal-i beytü’l-mali tahsil ve hazineyi tekmil ile memur olup beytü’l-mala müteallik olan umur-i cumhuru onlar görür. Ve mültezimleri zulüm ve taaddiden tahzir ve reaya fukarasini himaye babinda sa’y-i kesir etmek ve söz tutmayip fukaraya zulm eden mültezimleri vekil-i devlete arz ve ta’zir ettirmek, defterdârlarin lazime-i zimmetleri ve zahri ahiretleridir (ahiret aziklari). Hususan emval-i yetamadan (yetim mallarindan) hazine-i âmireyi siyânet (korumak) ve beytü’l-mal-i müslîmîni mal-i haramdan himayet etmek.”

Kanunnâme metninden anlaşılacağı üzere devlet gelir ve giderleri ile ilgilenen defterdârların vazifeleri, sadece devlet hazinesini zenginleştirmek değildir. Onlar, devlet hazinesine haram malın girmesine engel olmak zorunda oldukları gibi yetim malı dahi sokmayacaklardır.

Onsekizinci asır başlarından itibaren Rumeli defterdârlarına veya baş defterdâra “sıkk-i evvel”, Anadolu defterdârina “sıkk-i sânî”, üçüncü defterdâra da “sıkk-i sâlis” adı verildi.

Icraat ve tahsilatta defterdârın icra memuru olarak maiyetinde farklı vazifeleri bulunan beş görevli bulunurdu. Bunlardan ilki, baş bakikulu denilen devlet gelirlerinin birinci tahsil memurudur. Defterdârlıkta bunun bir dairesi olup emri altında bakikulu ismiyle altmış kadar mübaşir vardır.

Bunlar, hazineye borcu olup vermiyenleri hapis ve sıkıştırma ile tahsilat yaparlardı. Bu yüzden maliyeye borcu olanlar baş bakikulu hapishanesinde tutuklanırlardı.

Ikinci icra memuru, cizye baş bakikuludur. Bu da cizye sebebiyle hazineye borcu olanları takip eder. Iltizama verilen cizyelerin, mültezimlerinden henüz borcunu ödememiş veya yatırmamış olanları takib ederdi.

Adı geçen dairenin üçüncü icra memuru, tahsilat ve ödemelere nezâret eden veznedar başıdır. Bunun da maiyetinde dört veznedar vardı. Baş defterdârın icra memurlarından dördüncüsü sergi nâzırı, beşincisi de sergi halifesi olup her ikisi de hazine muamelatinin defterini tutuyorlardı.

Defterdâr tabiri, 1253 (1838) senesinin Zilhicce ayında sadir olan Hatt-i hümâyun mucibince terk edilerek yerine “Maliye Nezâreti” tabiri kullanılmıştır.

NIŞANCI

Osmanlı devlet teşkilâtında Divan-i Hümâyunun önemli vazifelerinden birini yerine getiren görevli için kullanılan bir tabirdir. Nişan kelimesinden türetilmiş olan “Nişanci”, ferman, berat, mensûr, nâme, mektup, ahidnâme, hüküm ve biti gibi devlet resmî evrakının baş tarafına padişahın imzasi demek olan nişanı koyardı. Bu görevliye nişancı, muvakkî, tevkiî ve tugraî gibi isimler de verilirdi.

Osmanlı devlet teşkilâtında XVIII. asır başlarına kadar önemli bir makam olan nişancılık, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardı. Nişancılık müessesesinin başında bulunan görevliye Osmanlılar’da nişancı denirken, Abbasîler’de buna “Reisu Divani’l-Insa” deniyordu. Bu teşkilat, sadece Müslüman Doğu’da degil, Batı Müslüman devletlerinde de vardı. Nitekim batıda devlet kurmuş ve zaman zaman Endülüs’e de geçmiş bulunan Merinîler (592-956 = 1196-1458)’de “Divanu’l-insa” adı ile aynı görevi yerine getiren bir müessese vardı. Büyük Selçuklular’da da aynı vazifeyi gören bir divan vardi ki, bu divanın başındaki görevliye “Sahib-i Divan-i Tugra ve Insa” adı veriliyordu. Bazan da sadece “Tugraî” deniyordu. Bu zat, hükümdarın mensûr, ferman vs. gibi isimler altında çıkardığı emirnâmelere, onun işaret ve tuğrasını koymakla görevliydi. Anadolu Selçuklu Devleti’nin merkez teşkilatı içinde de aynı görevleri yerine getiren ve adına “Tugraî” denilen bir görevlinin bulunduğunu belirtmek gerekir. Kalkasandî, Misir’daki bu hizmeti beş merhalede ele alır ve Memlûklerde bu görevi üstlenen kisiye “Kâtibu’s-Sir” veya “Sahibu Divani’l-însa” adının verildigini bildirir.

Osmanlı Devleti’nin merkez teşkilâtı içinde önemli bir yeri bulunan divanın azalarından biri de “Nişancı” adını taşıyan görevli idi. Önemli hizmeti bulunmasına rağmen, nişancılığın Osmanlılar’da hangi tarihlerde kurulduğu kesin olarak tesbit edilebilmiş değildir. Bununla beraber, bazi araştırmacılar bu kuruluşu Osmanlı Devleti’nin ikinci hükümdarı olan Orhan Gazi dönemine kadar çıkarırlar. Çünkü bu döneme ait fermanlarda tuğra bulunmaktadır. Bu da nişancılığın basit şekli ile de olsa Orhan Gazi döneminde var olduğunun bir işareti olarak kabul edilebilir. Keza, bu tabirin devletin ilk zamanlarında kullanıldığını gösteren kayıtlar da vardır. Nitekim, Sultan Ikinci Murad’in emri ile Türkçe’ye tercüme edilen Ibn Kesir tarihinin Arapça metnindeki “Muvakkî” tabirinin “Nisancı” olarak tercüme edilmesi de bunu göstermektedir. Ibn Kesir’in el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı tarihinin mütercimi olan zat, nişancı kelimesini kullandığına göre, bu tabir, o dönem Osmanlı toplumu arasında biliniyordu demektir.

Fâtih Sultan Mehmed’in tedvin ettirdiği kanunnâmede bu memuriyetin isim ve selâhiyetleri ile zikr edilmiş olması, bunun Fâtih’ten önce mevcud olduğunu, fakat onun zamanında tam anlamıyla geliştiğini göstermektedir.

Divan-i Hümâyunda vezir-i a’zamın sağında ve vezirlerin alt tarafında oturan nişancı, önemli bir hizmeti yerine getiriyordu. Nişancılar, görevleri icabı bazı özellikleri taşıyan kimseler arasından seçiliyorlardi. Nişancı olacak kimselerin inşa konusunda maharetli bulunmaları gerekirdi.

Görevleri icabi olarak inşa konusunda maharetli olmaları, devlet kanunlarını iyi bilerek yeni kanunlar ile eskiler arasında bağ kurup anları telif etme kabiliyetine sahip bulunmaları gereken nişancıların, ilmiye sınıfı dahil ve sahn-i semân müderrislerinden seçilmesi kanundu.

Nişancılar, XVI. asrın başlarından itibaren Divan-i Hümâyunun kalem heyeti arasında, bu vazifeyi yerine getirebilecek olan reisü’l-küttâblardan seçilmeye baslanmıştır. Eger reisü’l-küttâb bu vazifeyi yerine getirebilecek kabiliyete sahib degilse yine müderrisler arasından uygun görülen bir kişi bu vazifeye tayin edilirdi.

Fâtih döneminde müesseseleserek kurulduğunu gördüğümüz nişancılık, Osmanlı Divan-i Hümâyunun dört temel rüknünden birini teşkil ediyordu. Fâtih kanunnâmesinde de belirtildigi gibi bu dönemde vezirlik, kadıaskerlik ve defterdarlıktan sonra en önemli vazife nişancılıktı. Fâtih zamanında bu görevi büyük bir başarı ile yürüten Karamanî Mehmed Pasa ile nişancılığın itibarı daha da artmıştı. Fâtih’ten sonra gelen II. Bâyezid ve onun oglu Yavuz Sultan Selim dönemlerinde nişancılık yapan Tacizâde Cafer Çelebi de büyük bir itibar kazanarak teşrifatta defterdârın üstüne yükseltilmiş ve vezirler gibi otağ kurmasına müsaade edilmiştir. Nişancılık mansibinin üstünlüğü, Kanunî Sultan Süleyman döneminde de devam etmiş, “Koca Nişancı” lakabı ile tanınan Celalzâde, mesleğindeki kıdemi ve vukufiyeti sebebiyle defterdârın önüne geçirilmişti.

Nişancıların nüfuzları ve gördükleri önemli hizmetler, bundan sonra da devam etti. Bunlardan büyük bir kısmı beylerbeyi ve vezir rütbesini ihraz etti. Bununla beraber, XVI. asrın sonuna kadar nişancılar vezir olmayıp sadece beylerbeyi rütbesinde idiler.

Nişancı, Divan-i Hümâyun azası olmasına rağmen, vezir rütbesini haiz değilse kanun gereği arz günlerinde padişahın huzuruna kabul edilmezdi. Sadece nişancılığa tayin edildiği zaman bir defa padişahın huzuruna girip tayinlerinden dolayı tesekkür ederdi.

XVI ve XVII. asrın başlarında serdar veya padişah seferde bulunduğu zaman, Istanbul muhafazasında bırakılan vezire nişancı tarafından tugraları çekilmiş boş ahkâm kagıtları gönderilir ve bunlar, icab ettikçe kaim-i makam tarafından doldurularak kullanılırdı.

XVII. asrın sonlarında (1087) tedvin edilmiş önemli bir Osmanlı kanunnâmesi olan Tevkiî Abdurrahman Paşa kanunnâmesinde “Kanun-i Nişancı” başlığı altında ayrı ve özel bir fasıl bulunmaktadır. Bu fasılda, o dönem nisancılarının nizamları tafsilatlı bir şekilde verilmekte, onların resmî ve hukukî durumları belirtilmektedir. Buna göre nişancı, “tugra-i serif hizmeti ile me’murdur. Kendi dairesinde kanuna müteallik ahkâm yazılır. Mümeyyizi tashih ettikten sonra tugralarını çeker ve defteri tashih etmek lazım gelse, kendisine hitaben vârid olan ferman mucibince defterhaneden getirtip kendi kalemi ile tashih eder. Bu ferman gelince defter emini ile defter kesedarını, düzeltilmesi lazım gelen defter hakkında vazifeli kılar. Sonra tashihi yapar, fermanı da kendisi saklar, Kadıaskerlerden mühürlü kese ile gelen ehl-i cihat beratlarinin tugralarını çektikten sonra ehl-i cihatin isimlerini defterlerine “sahh” çekip ve yine kesesine koyup mühürleyerek kendi kesedarı ile kağıt eminine gönderir. Divan tarafından verilen şikâyet ahkâmını reis efendi (reisu’l-küttâb) resid ettikten sonra kesedarı toplayıp kendisine getirir, tugralarını çekerdi.” Kanunnâmede aynen şu ifadeler yer almaktadır: “Ve kavanin-i Osmaniye ve merasim-i sultaniye, nişancılardan sual olunagelmiştir. Sâbıkta (eskiden) bunlara müftî-i kanun itlak olunmuştur.”

Kanunnâme, nişancılar hakkında daha tafsilatli bilgiler vermektedir. Buna göre, nişancının vezirliği varsa vüzeray-i izam silkine dahil hükmünü verir. Eger Rumeli beylerbeyilik pâyesi var ise beylerbeyi merasimini icra edip kendisinden kıdemli Rumeli pâyesinde olan beylerbeylerden başka bütün beylerbeylere ve kadıaskerlere tasaddur eder. Bu pâye ile Divan-i Hümâyuna girip çıktıkça vezirler ile birlikte girip çıkar. Fakat arza girmezdi. Kanunnâme, arz esnasında nişancının dışarıda nerede ve nasıl selama çıkacağını da belirtmiştir. Nişancının beylerbeyilik pâyesi yok ise sadece ümerâ pâyesindedir. Kendisine nişancı bey denilmektedir. Bu takdirde Divan-i Hümâyuna ümerâ. tariki üzere gider. Ancak taht kadılarına tasaddur eder. Diğer divan hacegâni gibi mücevveze, sof üst, lokmali kutnî ve iç kaftanı giyer. Ata orta abayi ve orta raht vururdu. Hasları da dört yükten (400.000 akça) fazla olurdu. Nişancıların vezir-i a’zama gitmeleri için belli ve muayyen bir zaman yoktu. Sadece isti’zan (izin isteme) âdet idi.

Nişancılık, XVI. asrın sonlarından itibaren yavaş yavaş önemini kayb etmeye basladı. Bunun içindir ki, önceleri âmiri durumunda bulundugu reisü’l-küttâbla eşit duruma getirilmişti. XVII… asrın ortalarında nişancılık adeta kuru bir ünvan haline geldi. XIX. yüzyılın başlarına kadar kısmen de olsa varlıklarını devam ettiren nişancılar, eski önemlerini tamamen kayb ettiler. Bu sebeple nişancılık 1836 yılında tamamen lagv edilerek vazifeleri “Defter eminine” verilmiştir. Mühim işlere dair fermanların üzerlerine Bâbiâlî, diğerlerine de defter eminleri tarafından tayin edilen ve tugranüvis denilen memurlar tarafından tugra çekilirdi. 1838’de tugra-nüvislik görevi de kaldırılıp Bâbiâlî ile defter eminliği tugracılığı birleştirildi. Böylece bu hizmetin Bâbiâlî’de görülmesi kararlaştırıldı.

SARAY TESKILÂTI

Bursa feth edilip merkez haline getirilmeden önce, Osmanoğulları’na ait özel bir saray yoktu. Osmanlı Beyi, diğer emirler gibi kendi ailesi halkı ile birlikte bir evde oturur, beyliğin ileri gelenlerini ve tebeasini burada kabul ederdi. Işler, bu mütevazi evde görüşülürdü. Bu şekildeki bir ikametgâhın, muhafız vs. gibi fazla sayıda yardımcı kimselere de ihtiyacı yoktu. Nitekim bir katip, birkaç çavuş, haberci ve az sayıda bir muhafız grubu, bütün işleri görmeye yetiyordu. Yaz aylarında, genellikle bey evinin karşısındaki ulu çınarların serin gölgelikleri, toplantı yeri olurdu. Yaz mevsimindeki bu toplantılar, Osmanlıların Söğüt bölgesine yerleşmeden önceki göçebelik dönemini hatırlatıyordu. Zira bu dönemlerde, aşiretin ileri gelenleri açık havada, beyin çadırının önünde toplanıp işleri görüşüyor ve bir karara varıyorlardı. Bununla beraber zaman zaman sefer veya herhangi bir sebeple hareket halinde bulunan beyler, eski Türk âdetlerine göre at sırtında da toplantılar yaparlardı. Böyle toplantılarda sadece sifahî kararlar verilirdi. Bey, Cuma günleri Cuma namazında hazır bulunurdu. Bu, beyin tebeasiyla görüşmeye, onların dert ve şikâyetlerini dinlemeye vesile olurdu. Bu dönemdeki bütün âdet ve merasimler, Oğuz töresince icra olunurdu.

Orhan Bey, Bursa’yi feth edip iş başına geçtikten sonra beyliği her sahada teşkilâtlandırmaya gayret etmişti. Bunun içindir ki bazi araştırmacılar, Osmanlı Devleti için onun döneminden itibaren bugünkü mânâda “devlet” denebileceğini kayd ederler.

Gerçekten, Osmanlı Devleti, gelişip büyüdükçe, hükümdarlarının oturdukları saraylar da bu gelişmeye paralel olarak büyümüş ve ihtişamları artmıştı. Ilk Osmanlı sarayı, mütevazi bir şekilde Bursa’da yapılmıştı. Bundan sonra Edirne’de saraylar inşa edilmişti. Istanbul’un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafından bugünkü Bâyezid’de Istanbul Üniversitesi’nin bulunduğu sahada bir saray yaptırılmıştı. Fakat daha sonra beğenilmeyen bu sarayın (Eski saray) yerine Marmara ile Haliç arasında bulunan çıkıntılı tepe (Sarayburnu) üzerinde yeni bir saray inşa edilmişti. Yeni saray adı verilen bu saray (Topkapi Sarayi), padişahın ailesine mahsus daireler (harem), Enderûn ve dış hizmetlerle alâkalı Birûn adı verilen üç kısımdan tesekkül etmekteydi. Fâtih’ten sonra gelen Osmanlı padişahları, 1400 metre uzunlugunda “Sûr-i Sultânî” denilen yüksek ihata duvan ile çevrili olan bu sarayda ikamet ettiler.

Fâtih Sultan Mehmed tarafından inşasına başlanılan ve XIX. yüzyıl ortalarında Dolmabahçe Sarayı’na taşınıncaya kadar yaklaşık dört asra yakın Osmanlı padişahlarına hizmet eden Topkapı Sarayı’na, hemen her Osmanlı padişahı bir ilavede bulunmuştu. Bu saray, 3 Nisan 1924 tarihinde çıkanlari Bakanlar Kurulu karan ile müze haline getirilmiştir.

Bursa sarayı hakkında bilinenler pek fazla değildir. Teşkilat ve iç taksimati ise hemen hemen hiç bilinmemektedir. Sadece, muhafazası için kapıcılarının, muhtelif hizmetler için iç halkının ve harem kısmının bulunduğu söylenebilir. Edirne’nin fethinden sonra da Bursa bir müddet daha devlet merkezi olmakta devam etmişti.

Bilindiği gibi Rumeli fetihlerinin basladığı sıralarda Osmanlı Devleti’nin merkezi Bursa idi. Edirne’nin fethinden sonra da burası hemen terk edilmedi. Bununla beraber Edirne’de ilk sarayın Murad Hüdavendigâr (I. Murad) tarafından h. 767 (m. 1365) yılında yaptırıldığı ve yerinin de bugünkü Selimiye Camii’nin bulunduğu yüksek yerde veya yakınında oldugu ileri sürülmektedir. Evliya Çelebi, kendi zamanında bu sarayın bulunduğunu ve Musa Çelebi tarafından etrafının bir duvarla çevrilmiş olduğunu bildirir. Yine onun yazdığına göre, Kanunî Sultan Süleyman da bu sarayı tamir ettirmiş ve acemi oglanlarına tahsis etmistir. Bu eski saraydan günümüze kadar bir iz kalmamakla beraber, Selimiye Camii’nin üst tarafındaki Saray Hamamı denilen Çifte Hamam harabesinin bu saraya ait hamamın kalıntısı olduğu kabul edilmektedir.

ENDERÛN

Osmanlı Devletinde XV asır ortalarından itibaren medrese dışında en köklü ve sağlam ikinci eğitim kurumu, Enderûndu. Sarayın, Enderûn halkını, devşirme denilen bazı hiristiyan tebea çocukları veya harplerde esir alınıp yetiştirilen gençler meydana getiriyordu. Bunlar, devşirme kanununa göre sekiz ila on sekiz yaşları arasında toplanıp önce Enderûn dışındaki Edirne Sarayı, Galatasaray ve Ibrahim Pasa Sarayı gibi saraylarda terbiye ve tahsil görüp Türk-Islâm âdet ve geleneklerini öğrendikten sonra Enderûn’daki ihtiyaç ve kıdemlerine göre yeni saraydaki küçük ve büyük odalara verilirlerdi. Bunlar, burada da tahsile devam edip saray âdap ve erkânını öğrendikten sonra yeteneklerine göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarından birisine çıkarılırlardı. Bundan sonra da en mümtaz oda olan Has oda gelirdi. Kiler ve Hazine odasındaki eskiler, yani kıdemlilerin seçmeleri münhal vukuunda (boşaldiığında) buraya verilirlerdi. Veya zamanları gelince kapıkulu süvarisi olarak dışarı çıkarılırlardı. Bu odaların en ilerisi ve mümtazi olan Has oda idi ki, asıl Enderûn agalan bunlardı. Gerek devşirme sistemi, gerekse Iç oglanları hakkında aşağıdaki bilgiler konuya daha bir açıklık getirecektir.

Devşirme olarak alınıp sarayda uzun müddet hizmet ve terbiyeden sonra devletin muhtelif makamlarına namzet olarak yetiştirilen çocuklara, Iç oglanı denirdi. Rivayete göre Osmanlı sarayında Iç oglanı istihdami Yıldırım Bâyezid zamanından itibaren başlamıştir. Iç oglanlarının bedenî egitimlerine de önem verilirdi. Ok atmak, mızrak kullanmak, cirit ve çomak oynamak, binicilik gibi hareketler, o dönem için başlıca bedenî hareketler olarak kabul ediliyordu. Bundan dolayı bunlar kuvvetli, çevik ve dayanıklı olurlardı. Bazan odalar arasında müsabakalar yapılırdı. Bunlar, mensup oldukları odalara göre hizmet ve sanat öğrenirlerdi. Öyle anlaşılıyor ki, Iç oglanları II. Murad zamanına kadar silah eğitiminden başka eğitim görmüyorlardi. Bu dönemde saray, Osmanlı Devleti’nin kültürel, siyasî ve askerî gelişiminin ana yönlerini belirleyen önemli bir faktör olmuştur. Bu bakımdan saray, en parlak ilim merkezlerinden biri haline gelmiştir.

HAREM

Topkapı Sarayı’nda ikinci avlunun solunda Divân-i Hümâyunun arka kısmında yer alan Harem-i Hümâyun, genellikle Haliç’e nâzır çeşitli sofalar, koridorlar, daireler, odalar, çeşmeler ve hizmet binalarından meydana gelmekte idi. Buraların üzerleri kubbeler ve tonozlarla örtülüydü. Duvarları en değerli çini ve mermerlerle kaplı olduğu gibi en güzel kitâbe ve yazılarla da süslü idi. Gerek mimarî form, gerekse bezemeleri açısından yüzyılları burada iç içe ve yan yana görmek mümkündür. Harem, Osmanlı padişahlarının hususi evi konumunda olan binalar manzûmesidir. Islâm dünyasında eskiden beri yaygın olarak bilinen bir terim olarak harem, sarayların ve büyükçe evlerin sadece hanımlara tahsis edilen bölümü ve selamlığın mukabili olarak kullanılmıştır. Topkapı Sarayı da Osmanlı padişahlarının sarayı olduğundan, padişahin aile efradı ve onlara hizmet eden kadınlara tahsis edilmiş bölümüne Harem-i Hümâyun denilmiştir. Haremin (aile) reisi ve efendisi padişah olduğuna göre buradaki hiyerarsi ile mevcud binaların konumu, tefrisi, mesafeleri hep hünkâr dairesi esas alınarak belirleniyordu. Böylece vâlide sultan, hasekiler (kadın efendiler), sehzâdeler, padişah kızları (sultanlar), ustalar, kalfalar ve câriyelerin daireleri belirli bir tertip içerisinde yer alıyorlardı.

Harem halkını, padişah, vâlide sultan, padişah hanımları, sultanlar ve şehzâdeler gibi haremde hizmet edilenler ile ustalar, kalfalar, câriyeler şeklinde hizmet edenler olmak üzere iki grupta değerlendirmek mümkündür.

AK VE KARA HADIM AGALARI

“Aga-i Bâbu’s-Saâde” denilen kapı ağası, hadım ak agalarından olup yeni sarayın bas nâzırı, ve “Bâbu’s-Saâde”nin âmiri idi. Başka bir ifade ile bunlar, Osmanlı sarayının “Bâbu’s-Saâde” denilen kapısını muhafaza ile vazifeliydiler. XVI. asrın sonlarına kadar sarayın en nüfuzlu ağası Bâbu’s-Saâde veya Kapı ağası idi. Atâ tarihinde belirtildiğine göre Kapi ağalığı Hazinedar başılık saray agalığı ve kilerci başılık, Sultan Ikinci Murad zamaninda ihdas edilmişlerdi. Kapı ağası, Harem’in en büyük zâbıti durumunda idi. Kapı ağasının emrindeki Ak hadımlar, sarayın kapısını muhafaza etmekte olup sayıları otuz civarinda idi.

Kara hadım ağaları ise kadınların bulundugu harem kısmında vazife görüyorlardi. Kara hadımlarin en büyük âmirine “Dâru’s-Saâde Agasi” veya “Kizlar Agasi” denirdi. Bunlar harem kısmında bulundukları için kendilerine “Harem Ağası” da deniyordu.

BIRÛN ERKÂNI

Osmanlı sarayının dış hizmetlerine bakan ve sarayda yatıp kalkma mecburiyetinde olmayıp dışarıda evleri bulunan kimselerdir. Bunlar, padişah hocası, hekimbaşı, cerrahbaşı, göz hekimi, hünkâr imamı gibi ulemâ sınıfindan olanlarla şehremini, matbah-i âmire emini, darphâne emini ve arpa emini gibi mülkiyeden olan sivil vazife sahipleri idi. Bunlardan başka sarayın Enderûn dışındaki hizmet erbabından olup emir-i alem, kapıcılar kethüdasi, çavuşbaşı, mirahur, bostancı ve bunların maiyetinde bulunan memurlar da “Bîrûn” erkânı içinde yer alıyorlardı.

Bîrûn’da hizmet eden ilmiye sınıfı ile “Agayan-i Bîrûn” yani dış ağaları denilen ağalar, sarayın Harem ile Enderûn kısmının haricindeki yer ve dairelerde oturup işlerini görürlerdi. Akşam olunca da evlerine giderlerdi. Bunlar, Enderûn ağaları gibi sıkı bir disipline tabi olmadıkları gibi sarayda yatıp kalkma mecburiyetleri de yoktu. Bunlardan isteyenler sakal da bırakabilirlerdi. Bîrûn teşkilâtının bütün tayinleri, sadr-i azam tarafından yaptırdı.

KAYNAKLAR

*Osmanlı Tarihi

*Türkiye Tarihi

*1855 ‘ de Türkiye

İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRK DEVLETLERİ ÖDEVİ

Ocak 22, 2010 at 09:29 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRK DEVLETLERİ
 
 TÜRKLERİN ANAYURDU:
   Türklerin tarih sahnesine çıkışları Orta Asya'dır. Orta Asya'nın sınırları; Doğuda Kingan Dağları,
Batıda Hazar Denizi, Güneyde Himalaya Dağları, Kuzeyde Sibirya'dır.

GÖÇLERİN SEBEPLERİ:

1)- Nüfus artışı ve toprakların yetersiz kalışı,

2)- Olumsuz iklim şartları(Kuraklık, şiddetli kışlar)

3)- Kendi aralarında ve diğer kavimlerle olan mücadeleler

4)- Salgın hastalıklar

5)- Türklerin Cihan hakimiyeti düşüncesi(Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her yeri fethetme arzusu)

 
 GÖÇ YÖNLERİ:
  Kuzeye Gidenler; Sibirya'ya
  Doğuya Gidenler; Çin ve Uzakdoğu ülkelerine
  Güneye Gidenler; Hindistan, Afganistan ve Çin'e
  Batıya Gidenler; İki yol izlememişlerdir. Bir kısmı Hazar  Denizinin kuzeyinden Karadeniz'in
                             kuzeyine ve Avrupa'ya; Diğer kısmı ise Hazar Denizinin güneyinden İran,
                             Irak, Suriye, Mısır ve  Anadolu'ya göç etmişlerdir.
 
 GÖÇLERİN SONUÇLARI:
   1)- Orta Asya kültür ve Medeniyeti dünyanın değişik bölgelerine taşınmıştır.
   2)- Göç etmeyip, Orta Asya'da kalan Türkler, ilk Türk Devleti olan "Asya Hun Devleti" ni
         kurmuşlardır.
   3)- Göç eden Türk boyları gittikleri yerlerde yeni Türk Devletleri kurarlarken, oralardaki bazı
         devletleri de yıktılar.
 
 TÜRK ADININ ANLAMI VE KÖKENİ:
  1)- Ziya Gökalp'e göre; Töre kelimesinden gelir. Buna göre Türk demek "Türeli=Nizamlı,geleneklerine
      bağlı" demektir.
  2)- Danimarkalı Bilgin WAMBERY'e göre Türemekten(Türük) gelir.  Buna göre Türk demek TÜREMİŞ,ÇOĞALMIŞ
      demektir.
  3)- Kaşgarlı Mahmut'un "Divan-ı Lügatıt Türk" adlı eserinde Türk demek "OLGUNLUK ÇAĞI" demektir.
  4)- Genel olarak Türk demek, GÜÇLÜ,KUVVETLİ manasında kabul edilir.
 
ASYA HUN DEVLETİ (BÜYÜK HUN DEVLETİ) (MÖ. 220-MS.300)

* Kurulduğu tarih kesin olarak bilinmemektedir. Tarihte bilinen İLK TÜRK DEVLETİ’dir.

* Bilinen ilk hükümdarı TUMAN(Teoman)’dır. Teoman’dan sonra yerine oğlu METE HAN geçmiştir.

* Asya Hun devleti METE HAN zamanında en geniş sınırlarına ulaşmıştır.

* Çinliler Türk akınlarına karşı koymak için ÇİN SEDDİ’ni yaptılar.

 
NOT: Tarihte ilk defa bütün Türkleri tek bayrak altında toplayan Türk Devleti Asya Hun devletidir.
   * Büyük Hun Devleti VERASET SİSTEMİ ve ÇİN SİYASETİ nedeniyle Doğu ve Batı Hun Devleti diye ikiye
     ayrıldı.
       Batı Hunları ARAL GÖLÜ civarına göç etmek zorunda kaldılar.  Doğu Hunları ise Kuzey ve Güney
     olarak ikiye ayrıldı. Ve daha sonra Çinliler tarafından ortadan kaldırıldı.
 
 TÜRKLERDE VERASET SİSTEMİ NASILDI?
   Türklerde devlet hükümdar ailesinin ortak malı sayılırdı. Ve ülke hükümdarın sağlığında oğulları
arasında paylaştırılırdı. Her prensin(TEKİN) hükümdar olma hakkı vardı.
 
   NOT: Bu anlayış Türk devletlerinde sık sık taht  kavgalarının çıkmasına ve Türk devletlerinin  
           parçalanmasına sebep olmuştur.                
  
TÜRKLERE KARŞI ÇİN SİYASETİ(POLİTİKASI) NASILDI?
 Çin bozkır göçebe hayatı yaşayan ve savaşçılıkları gelişmiş olan Türk Ordusu karşısında çaresiz
kalıyordu. Hatta Türk Akınlarını durdurmak için ÇİN SEDDİ'ni yaptırmıştı. Buna rağmen Türkleri
durduramamıştı. Bu durum karşısında çaresiz kalan Çin şu siyaseti takip etti:
 1- Çin prenslerini Hun Hakanlarıyla evlendirerek, prensesin yanında Hun sarayına çok sayıda hizmetkar
    gönderdiler. Bu hizmetkarlar casusluk faaliyetinde bulunarak,Türkler hakkında bilgi topladılar.
 2- Türk Beylerine hediyeler göndererek, onları kendilerine bağlamaya ve ekonomik olarak Çin'e bağımlı
    yaşamaya alıştırdılar.
 3- Hediyeleri ve ekonomik yardımları birden keserek, Türkleri itaat altına almaya çalıştılar.
 4- Türk Beylerini birbirlerine karşı kışkırtarak, Türk devletinin parçalanmasını sağladılar.
 
ÖRNEK:
  Bu konuda en iyi örneklerden biri, Asya Hun Devleti'nin Batı ve Doğu Hun Devleti diye ikiye ayrılması
  olayıdır.
  Bu dönemde Hun Devletinin başına geçen HUANYEH, Çin'in ekonomik yardımları kesmesi üzerine, kurultayı
  toplayarak, Çin'e bağlanmayı teklif etti.  Ancak kardeşi ÇİÇİ "Bağımsızlığımız herşeyden önce gelir."
  diyerek, Huanyeh'e karşı çıktı. Böylece Hunlar ikiye ayrıldı. Çin ile birleşen Huanyeh, kardeşi Batı
  Hun Hakanı Çiçi üzerine giderek, Batı Hun Devletini ortadan kaldırdı.  Batı Hun Halkı Aral gölü
  çevresine göç etmek zorunda kaldı.
 
 
           AVRUPA(BATI) HUNLARI VE KAVİMLER GÖÇÜ
 
KAVİMLER GÖÇÜ(375):
   Çiçi'ye bağlı Batı Hunları Çin'in ve Doğu Hunları'nın baskısıyla Aral Gölü civarına göç etmişlerdi.
Burada 200 sene hayatlarını sürdüren Batı Hunlarının nüfusları arttı.  Toprakları yetersiz kalmaya
başladı. Ve başka Türk Boylarının katılmasıyla güçlendiler.  MS. 374 yılında VOLGA (İTİL) nehrini aşarak
Batı'ya (Avrupa'ya) doğru ilerlemeye başladılar. Türklerin bu ilerlemeleri karşısında önlerinde bulunan
Vizigot, Ostrogot, Vandal, Sakson, Frank, Germen gibi bir çok kavim hareketlenerek Türklerden kaçmaya
başladılar.
   Böylece Batı Hun Türklerinin, sebep olduğu bu olaya tarihte KAVİMLER GÖÇÜ adı verilir.(375)
 
KAVİMLER GÖÇÜNÜN SONUÇLARI:
  1)- Roma İmparatorluğu; Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu olmak üzere ikiye ayrıldı.(395). Batı Roma
        İmparatorluğu 476 yılında bu Germen kavimleri tarafından yıkıldı.
  2)- Avrupa'nın ETNİK yapısı değişti. (Germen kavimlerinin Avrupa'daki yerli kavimlerle karışması
        sonucu yeni milletler ortaya çıktı.)
  3)- Türkler Avrupa'da BATI HUN DEVLETİ'ni(AVRUPA HUN) kurdular.
  4)- İngiltere, Fransa gibi Avrupa devletlerinin temeli atıldı.
  5)- Avrupa'da FEODALİTE (DEREBEYLİK) rejimi ortaya çıktı.
  6)- İlk çağ kapandı, Ortaçağ başladı.
 
 
               AVRUPA HUN (BATI HUN) DEVLETİ
 
   Kavimler göçünü başlatan Batı Hunları tarafından kurulmuştur. İlk hükümdarları BALAMİR, en önemli
hükümdarları ATTİLA'dır.
 
              NOT: Anadolu'ya ilk Türk akınları Avrupa Hunları  tarafından yapılmıştır.                     
 
  ULDIZ'IN ROMA SİYASETİ: Balamirden sonra Batı Hunlarının başına geçen Uldız, Roma İmparatorluğuna
   karşı akılcı bir siyaset izlemiştir. Hunların düşmanları Germen Kavimleri ile savaştığından, Batı
   Roma İmparatorluğu ile  iyi geçinmiş, Doğu Roma'yı(Bizans) ise baskı altına almaya çalışmıştır.

ATTİLA DÖNEMİ

Attila başlangıçta ULDIZ’ın siyasetini takip etmiş ve Bizans’ı baskı altına almak üzere Balkan seferleri düzenlemiştir. Bizans’ı MARGUS ve ANATOLYUS antlaşmaları ile ağır ve vergilere bağlamıştır. Bizans’ı dize getiren Atilla daha sonra Batı Roma üzerine yönelmiştir.

ATTİLLA’NIN BATI ROMA SEFERLERİ:

      1)- Galya Seferi: Batı Roma Ordusuyla KATALON savaşını yaptı. Kesin sonuç alınamadı.(451)
      2)- İtalya Seferi: Bir yıl sonra 452'de Attila ikinci sefere çıktı. Bu defa Roma ordusu Attila'nın
          karşısına çıkmaya cesaret edemedi.  Romalılar Papayı Attila'ya elçi olarak gönderdiler.
          Papayla görüşen Attila Roma'ya girmekten vazgeçerek geri döndü.
 
  Attila'nın ölümünden sonra Avrupa Hun Devleti eski gücünü koruyamayarak dağıldı.
 
                     I. GÖKTÜRK DEVLETİ

552 yılında BUMİN KAĞAN tarafından Orta Asya’daki AVAR hakimiyetine son verilerek kuruldu. Başkenti ÖTÜGEN’dir. Bumin KAĞAN kardeşi İSTEMİ YABGU’yu ülkenin batı topraklarına gönderdi.

İSTEMİ YABGU’NUN BATI SİYASETİ:

İstemi Yabgu İpek yolunu kontrol etmek amacıyla AKHUNLARA karşı İran’daki SASANİ devletiyle işbirliği yaptı. Bu işbirliği sonucu Akhun Devletinin toprakları Sasaniler ve Göktürkler tarafından paylaşıldı.

İstemi Yabgu; bu defa Sasanilere karşı BİZANS ile işbirliği yaparak, Sasani devletinin zayıflamasını sağladı.

  NOT: Göktürk- Bizans işbirliğinin Sasanileri  zayıflatması, Hz. Ömer Devrinde İslam Ordularının
         Sasanileri yenmesini kolaylaştırmıştır.  
 
 GÖKTÜRK DEVLETİ'NİN İKİYE AYRILMASI VE YIKILMASI:
     Bumin Kağan'dan sonra yerine sırasıyla oğlu Ko-Lo, Mukan(En parlak devir), Tapo ve İşbara geçti. Bu
süre içinde Batı Yabgusu İstemi Yabgu daima doğudaki hakana bağlı kaldı.  Ancak İstemi Yabgu'nun
ölümünden sonra yerine geçen oğlu TARDU aynı itaati göstermedi. Çin'in kışkırması ile I. Göktürk Devleti
Batı ve Doğu Göktürk Devleti olarak ikiye ayrıldı.  Her ikisine de daha sonra Çinliler son verdi.
 
             II. GÖKTÜRK DEVLETİ(KUTLUK DEVLETİ)
                                               (682-744)
   I. Göktürk devletinin parçalanıp yıkılmasıyla, Çinin egemenliğinde yaşayan Türkler, 50 yıl süren bir
 esaret dönemi yaşadılar. Bu süre içinde defalarca Çine karşı ayaklandılar. Ancak başarılı olamadılar.
 682 Yılında KUTLUK KAĞAN'ın başlattığı ayaklanma başarılı oldu. Türkler Çinlileri topraklarından atarak
 yeniden bağımsızlıklarına kavuştular.(682).  II. Göktürk Devleti'ne kurucusundan dolayı KUTLUK
 DEVLETİ de denir.
 
 NOT: Kutluk Kağan Çine karşı "Ulusal Kurtuluş Savaşına" girişerek II. Göktürk devletini kurmuştur. Bu 
         özelliği ile Kutluk Kağan Türkiye Cumhuriyeti'ni  kuran M.Kemal Atatürk'e benzer.   
 
   II. Göktürk Devleti en parlak devrini BİLGE KAĞAN zamanında yaşamıştır. Bilge Kağan ülkeyi kardeşi
 KÜLTİGİN ve veziri TONYUKUK ile yönetmiştir.  Bilge Kağan'dan sonra zayıflayan Devlet; Karluk, Basmil
 ve UYGUR Türkleri tarafından 744 yılında yıkılmıştır.
 
GÖKTÜRK DEVLETİ'NİN TÜRK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ:
  1)- Tarihte ilk defa Türk adıyla kurulan devlet, Göktürk Devleti'dir.
  2)- Orhun Anıtlarını dikerek (II.Göktürk zamanında) Türk tarihi ve Türk edebiyatının ilk yazılı
        kaynaklarını oluşturmuşlardır.
  3)- Milliyetçilik duygusu, Fransız ihtilalinden 1000 yıl önce Göktürkler döneminde en yüksek seviyede
        yaşanmıştır.
  4)- Asya Hun Devleti'nden sonra Türkleri tarihte ikinci defa tek bayrak altında toplamayı
        başarmışlardır.
 
                       UYGUR DEVLETİ (Orhun uygur devleti)
                                             |                                     |
                               Turfan(Doğu Türkistan)         Kansu(Sarı Uygur) Devleti
                               Uygur Devleti                 
ORHUN UYGUR DEVLETİ:
    Karluk ve Basmiller'le birleşerek II.  Göktürk Devletini yıkan UYGURLAR Orhun bölgesinde UYGUR
DEVLETİ'ni kurdular.(745)
    Kurucuları KUTLUK BİLGE KÜL KAĞAN, merkezleri Ordubalık (Karabalsagun)'dur.
 
         NOT: Kutluk Bilge Kül Kağan Türklerin şehir kuran ilk hükümdarıdır. İlk Türk şehri Ordubalıkdır.
 
   Bilge Kül Kağan'dan sonra MOYENÇUR başa geçmiş, onun döneminde Müslüman Araplar(Abbasiler) ile
Çinliler arasında Talas Savaşı yaşandığından, Abbasilere yenilen Çinliler güç kaybına uğramışlardı. Bu
durumdan yararlanan Uygurlar Çinin TARIM havzasını ele geçirdiler.Moyençur'dan sonra başa BÖGÜ KAĞAN
geçti.
 
 BÖGÜ KAĞAN DEVRİ: Bu devirde Uygur Türkleri ile çin arasında iyi ilişkiler kuruldu, ticaret gelişti.
Bögü Kağan Çine yardım amacıyla "Tibet Seferine" çıktı.
 
     Tibet Seferi ve Sonuçları:
          Bögü Kağan tibet seferi sırasında iki MANİ(MANİHEİZM) rahibini yanına alarak ülkesine geri
          döndü. Bu rahipler Uygur Türkleri arasında Mani dininin yayılmasına sebep oldular.  Ayrıca
          Türkler arasında Budizm'de yayılmaya başladı.
 
     Mani Dininin Özelliği: Avlanmayı, et yemeyi ve savaşmayı yasaklayan bir dindir.
 
     Mani Dininin Uygurlar üzerindeki Etkileri:
      1- Uygurlar Savaşçılıklarını kaybettiler.
      2- Yerleşik hayata geçtiler. (Türklerde ilk defa yerleşik hayata Uygurlar geçmiştir.)
      3- Yerleşik hayata geçmeleriyle Uygurlar ticaret,bilim, sanat ve edebiyat gibi bir çok alanda
         geliştiler.
 
UYGUR DEVLETİ'NİN (ORHUN BÖLGESİ) YIKILIŞI:
    840 yılında bir başka Türk kavmi olan KIRGIZLAR Uygur Devletine son verdiler. Kırgızlar'ın  Orhun
Bölgesinden kovmalarıyla Uygurlar, Kansu ve Turfan bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar.
 
NOT: Kırgızlar; Orhun Bölgesinden Uygurları kovarak,  buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep 
        olmuşlardır.  Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek
        kolayca Moğollaşmış, MOĞOLİSTAN olarak anılmıştır. ¦
 
TURFAN( DOĞU TÜRKİSTAN) UYGUR DEVLETİ:
  Kırgızlar tarafından kovulan Uygurların bir kısmı Turfan Bölgesi'ne gelerek, burada yeni bir devlet
kurdular. Bu devletleri de Moğollar tarafından 1207'de yıkıldı. Uygurlar günümüzde Doğu Türkistan diye
anılan bu bölgede Çin'e bağlı özerk bir devlet olarak yaşamaktadır.
 
 KANSU(SARI UYGUR) DEVLETİ:
   Kırgızlardan kaçarak Kansu Bölgesi'ne gelen Uygurlar tarafından kurulan bu devlete Sarı Uygur Devleti
de denilmektedir. 1209'da Moğolların hakimiyetine girmiştir.
 
 UYGURLARLA İLGİLİ DİĞER ÖNEMLİ HUSUSLAR:
  * 18 harfli Uygur Alfabesini hazırladılar.
  * Cengiz Han'ın egemenliğine girmelerine rağmen medeniyette geliştiklerinden Moğollar'ı devlet
    teşkilatı, ticaret, bilim, sanat, alfabe gibi konularda etkilediler.
  * Moğolların Türkleşmesinde önemli bir rol oynadılar. (Özbek ve Çağatay Türkleri)
  * İlk Müslüman Türk Devleti  Karahanlılar'la savaştılar.(Sebep Uygurların Budizmi, Karahanlıların
    İslamiyeti yaymak istemeleri.)
  * Tahta harflerden MATBAA'yı oluşturdular, pamuktan KAĞIT yaptılar.
  * Uygurlar Yerleşik hayata geçen ilk Türk topluluğudur.
 
            DİĞER TÜRK DEVLETLERİ VE TOPLULUKLARI
 
 1)- İSKİTLER(SAKALAR): MÖ. VII. yüzyılda batıya doğru göç ederek Karadeniz'in kuzeyinden 
     Tuna nehrine  kadar uzanan topraklara yerleştiler. Batı kaynakları bu topluluğa İskitler, İranlılar ise
     Sakalar adını vermişlerdir.  Medler, Persler, Asurlular ve Urartularla savaşmışlardır. Anadolu, Suriye
     ve  Mısır'a kadar akınlarda bulunmuşlardır. İskitlerin yönetici kesimi Türklerden meydana
     geliyordu. Yaşayış ve inanışları Türklerle aynıydı. En önemli edebiyat eserleri ALPER TUNGA
     DESTANI'dır.
 
 2)- AKHUNLAR (EFTALİT) DEVLETİ: Hun soyundan gelmektedirler. Afganistan'ın batısında MS.350
     yıllarında kurulan bu Türk Devleti HEFTAL isimli hükümdarından dolayı EFTALİT DEVLETİ diye de
     anılır.
      * Akhunlar Sasani Devletinde başlayan MAZDEK İSYANI'nı bastırmakta etkili oldular.
                       MAZDEK: Sasani Devletinde yaşayan Mazdek,kadın ve servetin ortak olması durumunda
                                      her türlü  huzursuzluğun ortadan kalkacağını savunan bir kişiydi.
      * Göktürk Devleti'nin Batı Bölgelerini idare eden İSTEMİ YABGU ipek yoluna egemen olmak için,
        Sasanilerle ortak hareket ederek Akhun Devleti'nin yıkılmasını sağladı. Akhun Devleti'nin
        toprakları Sasani ve Göktürk devleti arasında paylaşıldı.
 
 3)- BAŞKIRTLAR(BAŞKURTLAR): X. yüzyılda İtil(Volga) nehri civarında oturmakta idiler. Moğol istilası
     sırasında Moğol egemenliğine girdiler.
 
 4)- SABARLAR (SİBİRLER=SABİRLER): Önceleri Hun devletinin egemenliğinde yaşayan Sibirler,
      VI. yüzyıl başlarında Avarların baskısıyla batıya göç ederek Ural dağlarının güney doğusuna yerleştiler.
      * Sasanilerle anlaşarak, Bizans'a karşı savaştılar. Anadolu'ya akınlar yaptılar.
 
   NOT: Anadolu'ya ilk Türk akınları Avrupa Hunları  tarafından, ikinci akın Sibirler tarafından yapılmıştır. 
      * Bugünkü SİBİRYA adı Sibir Türklerinden gelir.
      * Avarlara yenilince Hazar Türklerine karıştılar. Hazar Devletinin asıl kitlesini oluşturdular.
 
 5)- TÜRGEŞ DEVLETİ: I. Göktürk Devletine bağlı olan Türgişler 630 yılında Göktürk devletinin
     yıkılmasıyla serbest kaldılar. BAGA TARKAN Türgiş Devleti'ni kurdu. Kendi adına para bastı.
     II.  Göktürk devletinin kurulmasıyla yeniden Göktürk egemenliğine girdiler.  II. Göktürklerin son
     dönemlerinde yeniden serbest kalan Türgişlerin başına SU-LU KAĞAN geçti. Su-lu Kağan Emevilere
     karşı mücadele etti.
 
    NOT: Türgişler Emevi ordularını durdurarak, Orta   Asyanın Araplaşmasını önlediler.  
       766 yılında Türgiş Devletine Karluklar son verdi.
 
 6)- KARLUKLAR: II. Göktürk Devletinin yıkılmasında Basmil ve Uygurlar'la birleşerek rol oynadılar.
     * Talas savaşında Çin'e karşı Arapları destekleyerek Orta Asyanın Çinlileşmesini ve İslamiyetin
        yayılmasını kolaylaştırdılar.
     * İslamiyeti kabul eden ilk Türk boylarındandırlar. (İlk boy Kıpçaklar'dır.)
     * İlk Müslüman Türk Devleti olan KARAHANLILAR'ın kurulmasında etkili oldular.
 
 7)- KIRGIZLAR:
    * 840 Yılında Ötügen'i alarak Uygur Devletine son  verdiler.
 
    NOT: Kırgızlar; Orhun Bölgesinden Uygurları kovarak,  buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep 
            olmuşlardır.  Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha  sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek  
            kolayca Moğollaşacak ve MOĞOLİSTAN olarak anılacaktır.
   * 1207 yılında Cengiz Han tarafından yıkılmıştır.
 
                         NOT: Kırgızlar, Cengiz Han'a bağlanan ilk Türk  Kavmidir.   
   * Daha sonra Rusların egemenliğine girmişlerdir.
   * 1916'da Ruslara karşı MİLLİ İSYAN adı verilen bir ayaklanma başlatmışlar, ancak Rus Çarı tarafından
     ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır.
   * 1936'da Sovyetler birliğinin 15 Cumhuriyetinden biri olmuşlar, 1991'de Sovyet Rusya'nın
     dağılmasıyla Bağımsız KIRGIZISTAN DEVLETİ kurulmuştur. Başkenti BİŞKEK'dir.
 
 8)- KİMEKLER: Batı Göktürk topluluklarındandır. İrtiş ırmağı civarında yaşıyorlardı. XI. yüzyıla doğru
    diğer Türk topluluklarıyla kaynaşarak, yok oldular.
 
           KARADENİZ'İN KUZEYİNDE KURULAN VE AVRUPA'YA YÜRÜYEN 
                              TÜRK TOPLULUK VE DEVLETLERİ
   Bunlar Avrupa Hunları, Sabirler, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Macarlar, Peçenekler,
Kumanlar(Kıpçaklar) ve Oğuzlar(Uzlar)'dır.
 
1)- AVARLAR:
     552 yılında Orta Asya'daki Avar İmparatorluğuna Göktürkler son verince, batıya doğru ilerleyerek
  Romanya'ya giren AVARLAR merkezi MACARİSTAN olan yeni devletlerini kurdular.
   * Çin kaynakları Avarlara JUAN- JUAN demektedir.
   * 619 yılında tek başına, 629 yılında da Sasanilerle ortaklaşa İstanbul'u kuşattılar.
 
                   NOT: İlk defa İstanbulu kuşatan Türkler, Avarlardır.
  
   * Slav topluluklarının göç etmesine neden olarak, bunların doğu Avrupa ve Balkanlara inmesini
      sağladılar. Böylece Balkanların Slavlaşmasında etkili oldular.
   * 805 yılında Franklar tarafından yıkıldılar.
 
 2)- BULGARLAR:
     Batı Hunları ve Ogur Türklerinin karışmasıyla ortaya çıkan Türk topluluğuna BULGAR denir. (Bulgar
     kelimesi karışmak anlamındadır.)
 
                              BÜYÜK BULGARYA DEVLETİ
                                   |                     |
                       Tuna Bulgar            Kama(Volga=İtil)
                       Devleti                   Bulgar Devleti
 
    * Karadeniz'in kuzeyinde Göktürk Devletinin yıkılmasıyla "Büyük Bulgarya Devleti" kuruldu. Ancak
      kurucusu KUBRAT'ın ölümüyle Hazarlar tarafından yıkıldı. Bulgarların bir kısmı Tuna nehri, bir
      kısmı da Volga nehri kıyılarına göç etmek zorunda kaldı.
 
     Tuna Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devleti'nin yıkılmasından sonra Tuna boylarına (Bugünkü
                          Bulgaristan) göç eden Bulgar Türkleri burada Tuna Bulgar Devletini kurdular.
                          * KURUM HAN zamanında Bizans'ı kuşattılar.  (Avarlardan sonra Bizans'ı kuşatan
                            2. türk kavmidir.)
                          * Bu bölgedeki halkın çoğu Slav olduğu için Türkler zamanla Slavlaşmaya
                            başladılar. Boris Han zamanında Hırıstiyanlığı kabul ettiler.
                          * Daha sonra ortaya çıkan bugünkü Bulgaristan Devleti Türk değil Slav
                            devletidir.
                          * Bugünkü Bulgaristan'da yaşayan Türkler, Osmanlılar zamanında balkanlara
                            yerleştirilen Türklerdir.
     Kama Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devletinin yıkılmasından sonra Volga=İtil kıyılarına giden
                          Bulgarlar burada Kama Bulgar Devletini kurdular.
                          * Hükümdarları Almış Han zamanında(X. yüzyıl) müslüman oldular.
                          * 1236'da Moğolların egemenliğine girdiler. Altınorda Devletinin
                            parçalanmasıyla kurulan KAZAN HANLIĞInın esas kitlesini oluşturdular.
                            (Kama Bulgarlarına bugün KAZAN TÜRKLERİ denilir.)
 
   NOT: İtil(Kama) ulgarları benliklerini bugün de  koruyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak  
           Tuna Bulgarları Slavlar arasında yok olup  gitmişlerdir.  Bunda İtil Bulgarlarının
           İslamiyeti, Tuna Bulgarlarının ise hırıstiyanlığı  kabul etmesinin payı büyüktür. 
   
 
 3)- HAZARLAR:
       Kuzey Karadeniz ve Kafkaslar arasındaki bölgede Göktürk Devletinin yıkılmasıyla HAZAR KAĞANLIĞI
       kuruldu.
      * Ticarette geliştiler.
      * Hazar yöneticileri Museviliği benimsediler. Halk arasında Hırıstiyanlık ve müslümanlık  yayılmıştı.
      * Hazarlar ülkelerinde farklı dinleri içinde bulundurduklarından yüksek bir HOŞGÖRÜ vardı.
 
 4)- MACARLAR:
   * Fin Ugor kavmi ile OGUR Türklerinin karışmasıyla MACAR kavmi ortaya çıkmıştır.
   * 896 yılında kendi adlarını verdikleri MACARİSTAN'a gelerek devletlerini kurdular.
   * X. yüzyılda Hırıstiyanlığın Katolik mezhebini benimsediler. (Bundan sonra Türklük özelliklerini
     kaybetmeye başladılar.)
   * Almanların (Germenlerin) doğuya doğru yayılmasını engelleyerek, Balkan topluluklarının(Slavların)
     Germenleşmesini önlediler.
 
 5)- PEÇENEKLER:
   * Karadeniz'in kuzeyinde Don ve Dinyesper nehirleri arasındaki bölgeye yerleştiler.
   * Kiev Prensliğini yenerek, Rusların Karadeniz'e inmelerini engellediler.
   * 1071 Malazgirt Savaşına Bizans ordusu içinde ücretli asker olarak katıldılar. Ancak Selçukluların
     kendileri gibi Türk olduklarını anlayınca Selçuklu ordusu saflarına katıldılar.
   * Edirne ve Trakya'nın Marmara kıyılarına kadar olan toprakları Bizans'tan aldılar.
   * İzmir Beyi ÇAKA BEY Peçeneklerle temas kurdu. Buna göre Çaka Bey Peçeneklerle birlik olarak Anadolu
     ve Rumeli'den İstanbul'u kuşatmak istiyordu. Ancak Bizans kurnaz bir politikayla, yine bir Türk
     topluluğu olan KUMANLAR'ı Peçenekler üzerine saldırtarak, Peçeneklerin dağılmasına sebep olmuştur.
 
 6)- KUMANLAR (KIPÇAKLAR):
   * Volga'yı aşarak Avrupa'ya ve Balkanlara girmişlerdir.
   * Kıpçakların Karadeniz'in kuzeyinde hakim oldukları topraklara "KIPÇAK BOZKIRLARI" denilmektedir.
   * Macaristan'a giden Kıpçaklar ROMEN devletinin kurulmasında etkili olmuşlardır.
   * Kıpçakların Oğuz Türkleriyle yaptığı mücadeleler DEDE KORKUT HİKAYELERİ'nin ortaya çıkmasına sebep
     olmuştur.
   * CODEX CUMANİCUS(Kodeks Kumanikus); Kıpçak Türk şivesi ile yazılan Latin, Fars ve Kuman dilleri
     üzerine yazılmış bir sözlüktür.
 
7)- UZLAR (OĞUZLAR):
   * Tarihte türk Milletinin siyasi, kültür ve medeniyet alanında en büyük rolü oynayan koludur.
   * Oğuzlara; Bizanslılar UZ, Ruslar TORKİ veya TORK, Araplar GUZ demişlerdir.
   * 24 Oğuz Boyu vardır.
   * Hazar denizinin kuzeyinden bir kolu "UZ" adı ile Avrupa ve Balkanlara göç etti.
   * Balkanlara gelen UZLAR Bizans ordusunu ve Bulgarları yendi. Ancak Peçenek akınları, soğuklar,
     salgın hastalıklar yüzünden dağılıp yok oldular.
   * Uzların bir kısmı Malazgirt Savaşı sırasında Bizans Ordusu saflarından, Selçuklu Ordusuna geçtiler.
 
KARADENİZ'İN KUZEYİNDEN AVRUPAYA YAPILAN TÜRK GÖÇLERİNİN
SONUÇLARI:
  Avrupa Hunları, Bulgar, Avar, Macar, Peçenek, Kuman ve Uz Türklerinin Avrupa'ya yaptığı göçler olumlu
sonuçlar getirmedi. Bu Türkler Avrupa'daki diğer halklar arasında silinip gittiler.
  SEBEPLER:
    1)- Hırıstiyanlık dinine girmeleri, onları Türklük özelliklerinden ayırdı.
    2)- Anayurttan gelen göçlerle beslenemediler, bu yüzden kalabalık Slav toplulukları içinde milli
        benliklerini kaybederek eridiler.
 
   NOT:Türklerin Avrupa'da kurduğu yukarda saydığımız  devletler, Avrupada sonradan
          meydana gelen bir çok  olayı sebep ve sonuçlarıyla etkilemişlerdir. Bugünkü
         Avrupa'nın siyasi ve etnik yapısını büyük ölçüde bu   Türk Devletleri etkilemişlerdir.
 
         İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET
 
 1)- DEVLET YÖNETİMİ
   A) DEVLET: İslamiyetten önce Türkler devlete İL veya EL demişlerdir.
     Hükümdarların Ünvanları: Türkler Hükümdarlarına Şanyü,Tanhu, Hakan, Han, Yabgu, İlteber, İdi-kut,
     Erkin gibi ünvanlar vermişledir.
 
     Türk Hükümdarlarının Tahta Çıkışı Tarih Boyunca Kaç Değişik Şekilde Meydana Gelmiştir?
      1- Hanedan üyeleri arasında siyasi ve askeri mücadeleyi kazanan hükümdar olarak tahta
         çıkıyordu. (En sık rastlanan durum)
      2- Hükümdarın rakipsiz aday olması(Bu durumda taht kavgası olmadan başa geçiyordu.)
      3- Seçim Usulü (Kengeş, toy veya kurultay denilen devletin ileri gelenlerinden oluşan meclisin
         toplanarak  hanedan üyelerinden birini tahta geçirmesi.
      4)-Ekber ve Erşed(En yaşlı ve Olgun) olanın başa geçmesi. (Bu yöntem III. Ahmet zamanından
         itibaren sadece Osmanlı Devletinde uygulanmıştır.
 
     Kimler Türk Devletlerinde Hükümdar Olabilirdi?
      Hanedandan olan bütün erkeklerin hükümdar olma hakları vardı. (Kardeşler, kardeş çocukları, amca,
      amca çocukları ve diğer hanedan üyeleri.)
 
     Kut Anlayışı Nedir?
      Türkler devleti yönetme yetkisinin TANRI tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrı tarafından
      verilen bu yönetme hakkına KUT diyorlardı.KUT'un kan yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına
      geçtiğine inanıyorlardı.
 
     Kut Anlayışı Türk Devletlerini Nasıl Etkilemiştir?
       Bütün hanedan üyelerinde KUT olduğundan kendine siyasi ve askeri bakımdan güvenen kişi TAHT
      KAVGASINA girebiliyordu. Bu durum Türk devletlerini ya iç savaş sonucu istkrarsızlığa, yada
      bölünmeye götürüyordu.
 
    NOT: Türk töresinde ana-babaya  itaat esas olmasına  rağmen, hükümdar bunun dışında tutulmuştur. 
            Devletin devamı için baba-oğul veya kardeşlerin  birbirleriyle mücadelesi normal karşılanmıştır.
            Çünkü bu sayede en güçlü ve en yetenekli kişi  devletin başına geçecektir. 
 
     İkili Yönetim(Çifte Krallık) Nedir?
       Türk Devletlerinde hükümdar yönetimi kolaylaştırmak için ülkeyi SOL(Doğu) ve SAĞ(Batı) olmak
       üzere ikiye ayırırdı. Ortada (Merkezde) ise asıl hükümdar bulunurdu.  Sağ ve Solda ise Hanedan
       üyelerinden YABGU'lar bulunurdu.
 
   B) MECLİS VE HÜKÜMET:  Türk Meclislerine TOY, KURULTAY veya KENGEŞ denilirdi.
       Kurultay'da devletin ana meseleleri görüşülür, hükümdarın ölümü, savaş veya milli felaketlerde
       kurultay toplanırdı.
        AYGUCI : Hükümet başkanı(başbakan)
        BUYRUK : Bakan
        TAMGACI: Dış siyaset işlerini yürüten görevliler
          Eski Türk Devletlerinde diğer devlet görevlileri şunlardı:
        TİGİN: Hükümdar çocukları (Tekin)
        ŞAD  : Diğer Hanedan mensupları
          Bunların dışında İnal, inanç, tarkan, bağa, tudun, çor, külüğ, apa, ataman gibi devlet görevlileri de vardı.
 
 2)- TOPLUM TAPISI:
              Türk toplumu;              Oguş  : Aile
                                           Urug   :Soy=Aileler birliği
                                           Bod(Boy) :Kabileler
                                           Budun : Millet   denilen birimlerden oluşuyordu.
       Boyların başında bulunan BEY'ler, töreye göre boyu idare ederlerdi. Boyların bir araya gelmesiyle
   Devlet(İL) kurulurdu.
 
       Türk Toplumunun Özellikleri:
                                Halk hürdü. Herkes aynı işi yaptığından(hayvancılık) aralarında kesin
                                olarak SINIF'ların ortaya çıkması imkansızdı. Yaşam biçimleri GÖÇEBE
                                olduğundan savaşta elde ettikleri  esirleri çalıştırmaya elverişli değildi.
                                Bu yüzden Türk toplumunda KÖLE sınıfı yoktu.  Din adamları
                                diğer toplumlarda olduğu gibi imtiyazlı değillerdi.
 
 3)- ORDU: 
   Türk Ordusunun başlıca özellikleri şunlardı:
    a)- Türk ordusu ücretli değildi.
    b)- Türk Ordusu daimiydi. (Kadın-erkek her an savaşa hazırdı.)
    c)- Türk Ordusunun temeli ATLI askerlerden meydana geliyordu.
 
   NOT: Türk ordu teşkilatını ilk kuran METE HAN olmuştur. Mete Orduyu 10'luk sisteme göre
           teşkilatlandırmıştı. Onluk sistem daha sonra tüm Türk devletlerinde  kullanılmıştır.
          (Türk ordusu; Çin, Roma,Bizans, Rus  ve Moğol Ordu teşkilatı üzerinde etkili olmuştur.) 
 
     Türk Ordusunu Silahları: Ok, yay, kement, kılıç, kargı, süngü, kalkan vb...
 
4)- HUKUK: 
       Türklerde yazılı olmamakla beraber, gelişmiş bir hukuk anlayışı vardı. Bu hukuk kurallarına
       TÖRE(Türe) denilirdi.
       Hükümdarın başkanlık ettiği ve siyasi suçlara bakan yüksek mahkemeye YARGU adı verilirdi.
       YARGANLAR(Yargucu) idaresindeki mahkemeler ise adi suçlara bakarlardı.
 
5)- DİN VE İNANIŞ: 
      İslam öncesi Türklerin din ve inanışlarını şu 4 grupta toplayabiliriz:
        1- Tabiat Kuvvetlerine İnanma: Dağ,ağaç, göl, kaya gibi varlıkların gizi güçlere sahip olduklarına
             inanırlardı.
        2- Atalar Kültü: Ölmüş büyüklere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılır ve saygı gösterilirdi.
        3- Şamanizm: Kam veya Şaman adı verilen kişilerin, kötü veya iyi ruhlarla temas sağladıklarını
            inanılarak, bunların büyücülük ve sihir özelliklerine başvururlardı.  Şaman inançları
            Anadolu'da hala varlığını sürdürmektedir. Örneğin; Gelinlerin üzerine buğday veya para
           atmak, Eşikten atlamanın uğursuz kabul edilmesi, kurşun dökmek gibi...
       4- Göktanrı Dini: Türklerin İslamiyetten önceki dini Göktanrı diniydi. Bu dine göre Türkler;
           * Tek bir Tanrının evreni yarattığına ve gökte oturduğuna inanıyorlardı.
           * Öldükten sonra dirileceklerine inandıklarından, ölülerini atı,eşyaları ve silahıyla birlikte
             gömüyorlardı.
           * Cennet'e UÇMAĞ, cehenneme ise TAMU diyorlardı.
           * Mezarlara ölünün,sağlığında öldürdüğü düşman sayısı kadar BALBAL adı verilen küçük heykeller
             dikerlerdi. İnanışa göre, yeniden dirilecek kişi atıyla cennete gidecek, ve öldürdüğü
             düşmanlar sonraki yaşamında ona hizmet edeceklerdir.
          * Ölüleri içöin YOĞ adı verilen cenaze törenleri yapar, ve ardından yas tutarlardı.
 
    Türkler arasında ayrıca Maniheizm(Mani dini), Budizm, Musevilik, Hırıstiyanlık gibi dinlerde
  yayılmıştı.
 
6)- EKONOMİK HAYAT: 
   Göçebe bir hayat yaşayan Türkler belirli iki merkez arasında (yaylak-kışlak)
   hayatlarını sürdürürlerdi.
    * Hayvancılık temel geçim kaynağıydı. Koyun, keçi, at en çok beslenen hayvanlardı. Bunun dışında
      sığır, katır ve deve de yetiştirilirdi. Beslenme ve giyimde hayvan ürünlerinden yararlanır ve
      bunları satarak geçimlerini sağlarlardı.
    * Tarım da gelişmişti. Arpa, buğday, darı gibi tahılları yetiştiriyorlardı.
    * Savaşlarda elde edilen ganimetler ve devletlerden alınan vergiler gelir kaynaklarıydı.
    * Ticaret önemli bir gelir kaynağıydı. Türk ülkeleri İPEK YOLU üzerindeydi.
 
            NOT: Çin-Türk mücadelesinin temel nedeni İpek  Yoluna hakim olmaktı. 
     * Ayrıca Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp, Ural, Sibirya ve Altaylar üzerinden Çin'e giden yola
        KÜRK YOLU deniliyordu. Türkler bu yolun üzerinde de olduklarından sanar, samur, kunduz, vaşak gibi
        av hayvanlarının kürklerinin ticaretini yapıyorlardı.
 
7)- YAZI, DİL VE EDEBİYAT:
   Türkler tarih boyunca Göktürk, Uygur, Soğd, Brahmi, Süryani, Arap, Kiril ve Latin alfabelerini kullanmışlardır.
       Göktürk (Orhun) Alfabesi: 38 harften meydana gelir. Göktürk yazısına ilk defa Orhun Nehri
                                 kıyısındaki kitabelerde rastlandığı için ORHUN ALFABESİ de denir.
       Uygur Alfabesi: 18 harften meydana gelir. Uygurlar bu alfabeyi Soğd alfabesinden yararlanarak
                                 hazırlamışlardır.
      Başlıca Türk Destanları:
       Hunların(Oğuzların)--> Oğuz Kağan Destanı
       İskitlerin (Saka)------> Alper Tunga Destanı
       Göktürklerin----------> Ergenekon Destanı
       Uygurların------------> Göç ve Türeyiş Destanları
       Kırgızların-------------> Manas Destanı
 
      Orhun Yazıtları (Göktürk Kitabeleri):
          Türklerin en eski kitabeleri VI. yüzyıla ait YENİSEY kitabeleri ile, VIII. yüzyıla ait ORHUN
        KİTABELERİ'dir.  Yenisey kitabeleri Kırgızlar'ın mezar taşlarına yazdıkları yazılardı.  Orhun
        Kitabeleri II. Göktürk Devleti zamanında Bilge Kağan, Kültigin ve vezir Tonyukuk adlarına
        dikilmişlerdir. YOLLUĞ TİGİN isimli bir Türk prensi tarafından yazılmışlardır. Bu yazılar 1893
        yılında Danimarkalı Bilgin THOMSEN tarafından okunmuştur.
      Orhun Yazıtlarının Önemi:
        a)- Türk Tarihinin ve Türk Edebiyatının ilk yazılı belgeleri olmaları bakımından önemlidir.
        b)- Bu kitabelerden Türklerin o günkü yaşayışlarını, inançlarını öğreniyoruz. Ayrıca kitabeler
              gelecekteki Türk Milleti içinde çarpıcı öğütler vermesi bakımından önemlidirler.
8)- BİLİM VE SANAT:
     * Türkler 1 yılı 365 gün 6 saat olarak hesaplayarak, 12 hayvanlı Türk Takvimini oluşturmuşlardır.
     * Uygurlar tahta harflerden matbaayı ve pamuktan kağıdı yapmışlardır.
     * Madencilikte özellikle de demircilikte ileri gitmişlerdir. (Kazakistan'ın başkenti Alma Ata
       yakınlarında bir kurgandan çıkarılan "Altın Adam Heykeli" Türk maden sanatının ne kadar
       geliştiğini gösterir.)
     * Eşya ve binalarda HAYVAN USLUBÜ denilen, hayvan figürlerini kullanmışlardır.
     * HALI Türklerin Dünya medeniyetine bir katkısıdır. (Altaylarda Pazırık Kurganı'nda bulunan halı
       dünyanın en eski halısıdır.)
 
 TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÇEVRE KÜLTÜRLERLE MÜNASEBETLERİ:
  1)- Türklerin Çin Kültürüne Katkıları:
    a)- Askerlik alanında
    b)- Devlet Teşkilatında
    c)- At kültüründe(Atı evcilleştirmede)
    d)- Gök Tanrı inancıyla...   Çinlileri etkilemişlerdir.
  2)- Çinlilerin Türkleri Etkilediği Alanlar:
    a)- Tarım ve yerleşik kültür
    b)- Felsefe( Taoizm, Konfiçyüs ve Budizm)
    c)- Giyim ... konularında Çinliler Türkleri etkilemişlerdir.
  3)- Türklerin Moğol Kültürüne Katkıları:
     Askerlik alanında, Devlet teşkilatında , Dil ve Alfabede (Uygurca ve Uygur Alfabesini
    kullandılar.), Kımız yapmayı öğrettiler, Türk Töresi ve geleneklerinden,  Göktanrı dininden....
    etkilendiler.

ÜRETİCİ DAVRANIŞLARI: TEKNOLOJİ VE MALİYETLER

Ocak 22, 2010 at 08:54 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

ÜRETİCİ DAVRANIŞLARI: TEKNOLOJİ VE MALİYETLER

Üretim tüketime göre daha sofistike ve komplikedir. Kapitalist sistemde üç temel üretim faktörüne ek olarak müteşebbis kar güdüsü ile dahil olur. Günümüzde teknoloji tartışmasız üretim doğasını belirlemektedir. Ancak burada incelenecek üretim ve ilgili türev kavramlar bir firmanın rasyonellik varsayımına bağlı olarak üretimini nasıl maksimize edeceğine ilişkindir. Bu da beraberinde teknoloji seçimi sorununu getirmektedir. Üretimi maksimize edecek teknoloji sermaye yoğun olmak zorunda değildir. Üretim fonksiyonu her şeye rağmen üretimle ilgili temel süreç ve sonuçları yansıtır. Dolayısıyla firma hem üretim fonksiyonunu hem de maliyetlerini dikkate alarak denge üretim düzeyini belirleyecektir. Burada üretici dengesi ile kastedilen hangi faktörlerden ne kadar kullanılacağına üretime ayırdığı kaynak doğrultusunda firmanın karar vermesidir. Bu karar rasyonel hareket eden üreticinin davranışlarını yansımasından başka bir şey değildir. Ancak bir sonraki bölümde ele alınacağı gibi kritik olan firmanın hangi piyasa türünde bulunduğudur. Çünkü farklı piyasa türlerinde farklı fiyatlandırmalar ortaya çıkmaktadır.

Her şeyi yoktan var etmek insanlar için mümkün değildir. Bu yüzden, üretim herhangi bir şeyin yoktan var edilmesi anlamında kullanılamaz. Çünkü dünya üzerindeki bütün kaynak ve hammaddelerin sayısını arttırma ya da azaltma imkanı yoktur. Ancak varolanlar üzerindeki faaliyetler sayesinde ihtiyaçları gidermeye yönelik ürünler elde edilebilir.

Üretim faaliyeti bir işe girişildiği anda başlar ve malı son tüketicinin satın almasına kadar devam eder.Üretim, aynı zamanda fayda yaratma faaliyetidir. Buna göre, insan ihtiyaçlarını tatmin eden her türlü mal ve hizmetin meydana getirilmesi, bir üretim faaliyeti olduğu gibi, bilim adamı, sanatçı ve doktor faaliyetleri de üretimdir.

ÜRETİM, ÜRETİM FAKTÖRLERİ VE FİYATLARI

Üretim “üretim faktörlerini bir araya getirerek ürün elde etmek” şeklinde de tanımlanabilir. Üretim faktörleri, ürünün elde edilmesi aşamalarında kullanılan faktörlerdir. Bunlar emek, sermaye, teşebbüs ve topraktır. Amacımız bu elde edilen ürünlerle ihtiyaçlarımızı giderme, bir fayda elde etmedir.Fakat unutulmaması gerekli bir konu vardır ki, o da ihtiyaçlarımızı tatmin eden her türlü mal ve hizmetin meydana getirilmesinin üretim kavramına dahil edilmesidir. Buna göre, hizmet erbabı denilen avukat, doktor, memur ve sanatçıların yaptıkları işin de bir üretim olduğudur. Tüketimin aksine üretim; üretim faaliyetine başlanıldığı andan malın son tüketicisi tarafından satın alınmasına kadar devam eden süreçtir. Örnek olarak pamuğun üretimi toprağa tohumun atıldığı dönemden başlayıp, gömlek olarak satın aldığınız son ana kadar devam eder. Bu nedenle üretimi “malların faydasını arttırmak ya da faydalı hizmetler ifa etmek” şeklinde tanımlanabilir.

Malların faydası dört şekilde oluşabilir ya da oluşan faydalar arttırabilir:

Üretim faktörleri ve bunların gelirleri şöyle sıralanabilir:

EMEK ve ÜCRET

Ücret,belli bir yerde çalışan kimsenin yeni emeğin fiyatı veya geliridir. Ücret deyince sadece işçi ücretleri değil, aynı zamanda avukat, doktor, memur vb… Çalışan kesimin emekleri karşılığında aldıkları gelirlerde ücret sayılır. Emeğini satan kişi, aslında çalışma yeteneğini ya da verimini satmaktadır. Bu özellik işçinin dışında düşünülemez.

Nominal ve Reel Ücret

Nominal ücret, emek faktörünün yaptığı iş karşılığı aldığı para miktarıdır. Reel ücret ise, emek faktörünün para halindeki ücretiyle satın alabileceği mal ve hizmet tutarıdır. Reel ücret ile nominal ücret arasında şöyle bir ilişki kurulabilir.

Reel ücretler = Nominal ücretler / Fiyatlar × 100

Bu durumda fiyatlar yükselirse reel ücretler düşer. Nominal ücretler, fiyatlardan daha çok artarsa reel ücret artmış olur. Örneğin ücreti 20 milyon TL olan bir işçinin ücretinde % 100 oranında artış kaydedilse yeni ücreti 40 milyon TL olacaktır. Aynı dönemde fiyatlar 100 birimden 200 birime çıkmışsa reel ücret değişmemiş demektir. Çünkü sonuçta elde edilen ücretle her iki durumda da aynı miktar mal satın alınabilmektedir. Fiyatlardaki artış 200 birimin üzerinde ise reel ücret azalmış olur. Tersine; fiyat artışları 200 birime ulaşmamışsa reel ücret artmış demektir.

Ücret Politikası

Devlet, özellikle işçi sınıfını korumak amacıyla ücretlerin belirlenmesine müdahale edebilir. Ayrıca çalışma koşullarını düzenlemek için iş veya çalışma kanunları çıkarır. Böylece, çocukların ve kadınların çalışmaları, tatil süreleri vb. gerekli ayarlamalar kanunla belirlenir. Devletin ücretlere müdahalesi iki şekilde olabilir:

SERMAYE ve FAİZ

Sermayeyi, “emeğin verimini arttırmaya yönelik olan her şey” olarak tanımlayan Böhm-Bawerk’e karşılık İngiliz İktisatçılar sermayeyi “üretilmiş üretim araçları” olarak tanımlamışlardır. Üretim faktörlerinden ikincisi olarak saydığımız sermayenin gelirine ise faiz denir. Faiz belli bir süre için kullanılan para halindeki sermayenin fiyatıdır. Sermayenin kaynağı ise tasarruftur yani gelirin tüketilmeyen kısmıdır.

Ekonomilerde sermaye birikimini sağlayan tasarruflar iradi ve zorunlu tasarruflar olmak üzere iki grupta toplanır. İradi tasarruflar hiçbir etkinin altında kalmaksızın, zenginleşme, güven, alışkanlıklar gibi faktörlerin etkisiyle yapılan tasarruflardır. Sermayenin kaynağı olan tasarruflar gelir düzeyine, faiz haddine paranın istikrarına sosyal, siyasal istikrara bağlı olarak değişir. Örneğin; gelirler yükseldikçe tasarruflar, dolayısıyla sermaye miktarı artar. Enflasyon dönemlerinde ise paranın değeri düştüğü için harcamalar artacak ve tasarruflar azalacaktır. Zorunlu tasarruflar ise devlet tarafından ya da piyasaya hakim gruplar tarafından alınan kararlara kişilerin uyma zorunluluğundan kaynaklanır. Zorunlu tasarruflara vergiler ya da firmaların dağıttıkları karları sınırlandırarak yeni yatırımlarda kullanılması şeklindeki oto-finansman yöntemi örnek olarak gösterilebilir.

TOPRAK ve RANT

Toprağın kendi ile beraber yeraltı ve yerüstü her türlü zenginlik üretim faktörüdür. Başka bir ifadeyle üretilmemiş, önceden varolan üretim faktörü topraktır. Toprağın gelirine ise “rant” denir. Rant, “çalışmadan elde edilen gelir” anlamında da kullanılır. Ricardo rantın doğuşunu toprakların farklı kalitelerde bulunmasına bağlamıştır. Yani verimsiz topraklara doğru gidildiği için rantın meydana geldiğini ileri sürmüştür ve buna “diferansiyel rant” demiştir.

Toprak üzerinde çalıştırılan işgücü arttırılırsa, azalan verimler kanunu nedeniyle marjinal ürün eğrisi gittikçe alçalacaktır.

MÜTEŞEBBİS ve KAR

Mal ve hizmet üretmek için diğer üretim faktörlerini bir araya getiren girişimci, bu faaliyeti sonunda kar elde eder. Kar, üretim maliyetleri ile satış fiyatları arasındaki pozitif farktır. Piyasa ekonomisinde kar, ekonomik gelişmenin bir sonucudur. Bu çerçevede nüfus artışı, milli gelir artışı, teknik gelişmeler vb. faktörler karı arttırıcı yönde etki ederler.

Kar aynı zamanda ekonomik gelişmenin itici gücüdür. Çünkü kar yatırımları arttıracağından firmalar oto-finansmana giderek faaliyet alanlarını genişletirler. Kar,milli gelirin miktarını arttırabilir. Çünkü alternatifler arasında rantabilitesi (karlılığı) azalan kesim değerini kaybeder ve açıkta kalan üretim faktörleri başka faaliyet alanlarına kayarak milli geliri arttırabilir. Başlıca iki kar teorisi vardır:

Ø Teknik Yeniliklere Dayanan Kar Teorisi: Schumpeter tarafından ortaya atılan bu teoriye göre durgun (stasyoner) ekonomide kar yoktur. Sermaye sahibinin geliri bir yönetici ücreti niteliğindedir. Ekonomi gelişince kar ön plana çıkar. Müteşebbisler üretim faktörlerinin bileşimini değiştirip piyasaya yenilikler getirir ve çığır açarlar. Kar, bu yeniliklerin mükafatıdır. Müteşebbisin yeni atılım yapmasını sağlar.

Ø Riske ve Belirsizliğe Dayanan Kar Teorisi: Bu teoriye göre müteşebbis riski üzerine alan kimsedir. Gelecek dönem belirsiz olduğu için, örneğin ileride fiyatların hangi oranda ve yönde değişeceği bilinmediği bilinmediği için üretimin hangi düzeyde gerçekleştirileceği konusunda karar vermek güç olur. Ücret, faiz ve rant önceden bellidir, ancak kar belli değildir. Söz konusu teorinin sahibi Von Thünen karı “ Bir zahmetin bedelidir, girişimci geleceğe dayanan tahminler ve planlar yapar. Bu tahmin ve plan hesapları çok emek ister ve zahmetlidir, belirsizdir” şeklinde tanımlamıştır.

ÜRETİM FONKSİYONU

Belirli bir dönemde elde edilmiş olan ürün; kullanılan üretim faktörlerini ve inputların bir fonksiyonudur. Üretim teknolojisi veri iken; bir malın üretimindeki girdi miktarları ile elde edilen üretim miktarları arasındaki matematiksel ilişkiye üretim fonksiyonu denir. İnputların ve outputların yani ürünün fiziki miktarları, üretimde etkinlik sağlanarak elde edilebilen maksimum üretim miktarıdır. Üretim fonksiyonu şu şekilde yazılabilir:

Q = f ( A1, A2,A3……….An). Burada;

Q: ürün miktarını, A1,A2,A3…..An değişik üretim faktörlerinden kullanılan miktarları göstermektedir.

Üretim fonksiyonunda temel üç üretim faktörü yer alır. Ancak her bir üretim faktörünün farklı biçimleri bulunabilir. Örneğin emek fiziksel güç şeklinde üretim fonksiyonunda yer alabileceği gibi zihinsel güç olarak da yer alabilir.

Üretim fonksiyonu girdi ile çıktı arasındaki fiziksel yani miktara bağlı ilişkiyi gösterir. Bu teorik olgu gerçek hayatta geçerlidir. Yanı sıra pratikte bu ilişki parasal olarak da desteklenir.

Üretim fonksiyonunda üretimi maksimize edebilmek için üretim faktörlerinin optimal bileşeninin sağlanması gerekir. Bir başka deyişle üretimi rasyonelleştirmek için uygun miktarlarda emek-sermaye-doğal kaynaklar bileşimi oluşturulmalıdır. Örneğin iki kişinin istihdam edileceği bir makinaya dört kişinin istihdam edilmesi faktörler arası optimal bileşimi doğal olarak bozacaktır.

Diğer dikkat edilmesi gereken bir hususta zamanla ilgilidir. Emeğin üretim faktörü olarak üretim fonksiyonundaki payını kısa dönemde arttırmak mümkün olabilir; ya da hammadde kullanımı kısa dönemde arttırılabilir. Fakat sermayenin arttırılması üretimin yapıldığı tesis ölçeği ile alakalıdır. Optimal tesis mevcut sermaye stokunun tam kullanımı veya tam kapasite ilkesi doğrultusunda çalışır. Bunun anlamı tesis içinde ek sermaye yatırımına imkan tanınacak bir ortamın veya atıl kapasitenin olmadığıdır. Bu durumda üretim faktörü olarak sermaye miktarı artırılmak istendiğinde üretim tesis ölçeğinin genişletilmesi kaçınılmaz olur. Atıl kapasite söz konusu ise bir miktar sermaye istihdam edilebilir. Dolayısıyla üretimde kullanılan sermaye miktarının artırılması tesis ölçeğinin genişletilmesini zorunlu kılacağından bu işlem uzun dönemde yapılabilir. Uzun dönem tesis ölçeğinin büyütülmesini ifade eder. Bir halı atölyesinde bu işlem bir hafta alırken, bir baraj söz konusu olduğunda aynı işlem yıllar alabilir.

Üretimde kullanılan üretim faktörleri miktarı ile fiziksel çıktı arasındaki ilişki aynı zamanda üretim verimini de gösterir. Üretim fonksiyonunda girdilerin üretime katkısı artarsa artan verimler, azalırsa azalan verimler söz konusu olur. Kısa dönemde faktörler arası optimal bileşim sadece değişken faktör olan emeğin artırılması mümkün olduğu için bozulur ve ortaya azalan verimler çıkar.

AZALAN VERİMLER KANUNU

Uzun dönemde bütün üretim faktörleri değiştirilebilmektedir. Kısa dönemde ise, bütün üretim faktörleri ve teknoloji değiştirilemez. Firma kısa dönemde bir inputu ( girdi ) sabit kabul edip diğer inputların biri veya birden fazlasını değişken input kabul ederse, bu değişken inputların değişen miktarıyla üretim miktarını arttırabilir ya da azaltabilir.

Buna göre azalan verimler kanunu şöyle tanımlanabilir:

Bir üretim faktörü sabit kabul edilip, değişken üretim faktörü sürekli arttırılması halinde; her ilave değişken üretim faktörünün toplam üretime katkısı, bir önceki üretim faktörünün toplam üretime katkısından küçük olursa, buna “azalan verimler kanunu” adı verilir. Özetle; üretim faktörlerinden biri sabit tutulup, diğeri arttırılırsa, arttırılan üretim faktörünün verimi düşer. Bu olay azalan verimler kanunudur.

Bu duruma şöyle bir örnek verilebilir: Bir dönüm arazi üzerinde herhangi bir tarım ürünü elde edilmeye çalışılsın. İkinci üretim faktörü de emek olsun. Burada çalışan işçi sayısını birer birer arttıralım. Başta her işçiye isabet eden arazi miktarı fazla olduğundan, faktörün verimi artacaktır. Bir noktadan sonra ise işçi başına düşen arazi miktarı çok azalacağından birim işçi başı verim azalacaktır. Görüldüğü gibi önce değişen faktörlerin “artan verimi” daha sonra “azalan verimi” söz konusu olmaktadır.

EMEK

Emek, önceden düşünülmüş ve planlanmış, belirli bir hedefe yönelik faaliyet veya çabadır.Kişi, bu faaliyet sırasında emek gücü (işgücü) harcar. Emek gücü ise, kişinin sahip olduğu ve üretim süreci sırasında kullandığı fiziksel ve entelektüel gücüdür.

EMEK ARZI

Toplam nüfus içerisinden, ekonomik faaliyetlere katılmak isteyenlerin sayısıdır. Emek arzı, nüfusa, bu nüfus içerisinde çalışmak isteyenlerin sayısına ve bu kişilerin çalıştıkları saat sayısına göre farklılık gösterir.

EMEK DEVİR ORANI

Bir firmadan belirli bir dönemde, kendi istekleri veya başka bir sebeple çıkartılmış işçi sayısının, firmada çalışan işçi sayısına oranıdır. Emek devir oranı ne kadar yüksekse, firma için işgücü maliyeti de o kadar büyüktür.

EMEK PİYASASI

Çalışma koşulları ile ücretlerin belirlendiği piyasadır.

EMEK-YOĞUN TEKNOLOJİ

Emek faktörünün diğer üretim faktörlerine oranla çok daha fazla kullanıldığı teknolojidir. Sermaye veya emek yoğun teknolojilerden hangisinin daha verimli olduğu, tek bir sektör bazında ele alınırsa, ilgili faktör fiyatına ve miktarına göre değişir. Ancak genel olarak ekonomi bazında ele alınırsa, sektörlerin özellikleri ve gösterdikleri gelişmelerde faktör miktarının ve fiyatının yanında büyük rol oynayacaktır.

FAİZ

Belirli bir paranın, belirli bir süre için iade şartı ile kullanılmasına karşılık verilen tutara verilen addır.

FAİZ ARBİTRAJI

Fonların, iki mali piyasa arasında mevcut kısa süreli faiz oranı farkından yararlanmak için, kısa süreli yabancı menkul kıymet alım satımında kullanılmasıdır.

Faiz Dışı Gelirler

Faiz Dışı Gelirler Bankaların yapmış oldukları bankacılık işlemleri sonucu elde ettikleri faiz nitelikli olmayan gelirler ile, bankacılık dışı faaliyetlerden elde ettikleri gelirlerin kaydedildiği kalemdir.

Faiz Dışı Giderler (-)

Faiz Dışı Giderler (-) Bankaların yapmış oldukları bankacılık ve bankacılık dışı işlemleri sonucu oluşan faiz nitelikli olmayan giderlerin kaydedildiği kalemdir.

Faiz Farkı

Sözlük anlamı; kambiyo alış ve satış fiyatları arasındaki fark, ek faizdir. Bu ifade, aracı kurum ve bankaların eşleme işlemi ile, ters repo yoluyla alınan menkul kıymetlerin, düz repo yoluyla fonlanması ile iki işlemin getiri ve götürüsü arasında oluşan, kar yaptığı aralığı (spread) da ifade etmektedir.

Faiz Gelir Reeskontları

Faiz Gelir Reeskontları Aracı kurumların ellerinde bulunan faiz getirili yatırım araçlarına tahakkuk eden değerin bilanço tarihindeki değerine indirgenebilmesi amacıyla ayrılan reeskont karşılıklarının kaydedildiği kalemdir.

Faiz Gelirleri

Faiz Gelirleri Bankalardaki hesaplardan ve menkul değerlerden elde edilen faizler ile, tahsili gecikmiş alacaklardan alınan gecikme faizlerinin kaydedildiği kalemdir.

Faiz Giderleri (-)

Faiz Giderleri (-) Sigorta şirketlerinin sahip oldukları finansal borçlar için ödemek zorunda oldukları faiz giderlerinin kaydedildiği kalemdir.

Faiz Karşılama Oranı, Faiz Ödeme Gücü (FKO)

Faiz karşılama oranı, şirketlerin göstermiş olduğu tüm faaliyetler sonucu elde ettiği kar (faiz ve vergi öncesi kar) ile finansman giderlerini hangi oranda karşılayabileceğini (faiz tutarını kaç defa karşıladığını) göstermektedir. Şirketler için birer risk ve emniyet göstergesi olarak da kullanılabilmektedir.

Batı ülkelerinde bu oranın 8:1, 7:1 olması yeterli olarak görülmektedir. Ülkemizde son yıllarda faiz oranlarının yüksekliği ve dalgalı konjonktür seyri bu oranın dalgalı ve standartlardan düşük oluşmasına neden olmaktadır. Ayrıca son senelerde ülkemizde vergilerde ortaya çıkan beklenmedik uygulamalar dolayısıyla paydada vergi öncesi kar yerine vergi sonrası kar kullanılması daha uygun olabilmektedir. Bu durumda oranın 4, 3 civarı olması yeterlidir. Tabi ki ülkemizde bu oran da daha önce bahsedilen nedenlerle daha düşük düzeylerde çıkmaktadır. Ancak faizlerin düşük seyrettiği dönemler için bu oranda genel bir yükseliş beklenebilir.

Bu oran ne kadar büyükse, firmanın faiz giderlerini ödeyebilme gücü artar. Oranın sektör/endüstri ortalamasına göre yüksek olması veya zaman içinde artma eğiliminde olması, finansal risk derecesini azaltır.

Faiz Karşılıkları

Faiz Karşılıkları Şirketlerin yakın zamanda yapacakları faiz ödemeleri için ayırdıkları karşılıkların gösterildiği kalemdir.

Faiz Ödemeleri

Bu kavram; Hazine, Kamu İktisadi Teşebbüsleri, döviz pozisyonu tutan bankalar ve yurtdışından kredi alan diğer kuruluşlara ait borçların faiz ödemelerini kapsamaktadır. Faiz ödemeleri bütçede eksi kalem olarak yer almaktadır.

FAİZ ORANI

Faiz miktarını hesaplayabilmek amacıyla, paranın çarpının % cinsinden değerdir.

Faiz Oranı Riski

Yatırım yapılan kıymetin fiyatının piyasadaki faiz oranlarından olumsuz olarak etkilenme riskidir.

Faiz ve Diğer Temettü Gelirleri

Faiz ve Diğer Temettü Gelirleri Yatırım ortaklıklarının atıl fonlarını değerlendirdikleri faiz getirili menkul değerlerden (Hazine Bonosu, Devlet Tahvili, vb.) elde edilen faiz gelirleri ile temettü geliri sağlayan menkul kıymetlerden elde edilen (Hisse Senetleri) temettü gelirlerinin kaydedildiği kalemdir.

FAİZ VE GELİR TAHAKKUK VE REESKONTLARI

Faiz ve Gelir Tahakkuk ve Reeskontları Bankaların aktiflerinde bulunan menkul kıymetler ve, müşterilerine ve diğer kuruluşlara kullandırdıkları kredilerden tahakkuk eden faiz ve diğer gelirler ile, bu gelirlerin bilançonun hazırlandığı tarihteki değerlerine indirgenebilmeleri için ayrılan reeskont tutarlarının ayrıldığı kalemdir.

FAİZ VE GİDER REESKONTLARI

Faiz ve Gider Reeskontları Bankaların pasiflerinde bulunan kaynaklara tahakkuk eden faiz ve diğer giderlerin, bilançonun hazırlandığı tarihteki değerlerine indirgenebilmeleri için ayrılan reeskont tutarlarının kaydedildiği kalemdir.

Faiz ve Vergi Öncesi Kar (FVOK)

Formül :

Faiz ve Vergi Öncesi Kar = Dönem Karı + Finansman Giderleri

Birim :Değer

Şirketlerin karlarından finansman giderleri ve vergiler indirilmeden bulunan tutar; Faiz ve vergi öncesi kar olarak adlandırılmaktadır. Şirketlerin faiz ve vergi yükümlülükleri öncesi kar tutarları, şirketlerin toplam faaliyetlerinden ne kadar kar ettiğini görmemizi sağlar.

Faiz ve Vergi Öncesi Kar (FVÖK) Marjı (FVOKM)

Faiz ve Vergi Öncesi Kar rakamı Gelir tablosunda olmayan fakat bizim kolayca hesaplayabileceğimiz bir kar rakamıdır. FVÖK, faaliyet karına finansman giderlerinin eklenmesi sonucu bulunmaktadır.

Şirketlerin satış ve yatırım faaliyetlerinin sonucunu görmemizi sağlamakta olan bu kar rakamı, şirketlerin dönemler itibariyle performanslarını ölçmek için kullanılabilecek en uygun kar rakamlarından biridir.

FVÖK Marjı ise FVÖK ’nın şirketlerin satış tutarına oranlanması sonucu hesaplanmaktadır. FVÖK Marjı ile şirketlerin satış ve atıl fonlarından elde ettikleri gelirlerini satış hasılatı rakamlarına oranlayarak, şirketlerin ana faaliyetleri ile yatırım politikalarını ölçmekte olan önemli bir göstergeyi hesaplamış oluruz. Vergi ve piyasa faiz oranlarındaki değişimlerden etkilenmeyen bu kar marjı, şirketlerin geçmiş dönemleriyle en rasyonel şekilde karşılaştırma yapma olanağını sağlamaktadır.

Faaliyet karı normal hallerde vergi ve faizler ödendikten sonra firma ortaklarına yeterli bir kar sağlayacak düzeyde bulunmalıdır. Eğer bir işletmede sermaye satış hacmine oranla oldukça az ise; düşük bir Faaliyet Karı-Net Satışlar oranı ile bile tatmin edici olabilir.

RANT

Bir üretim faktörü olan toprağın, belirli bir süre kullanımı için ödene meblağdır. İktisadi anlamda ise, arzın sabit kalarak talebin artması ile artan fiyatlardan elde edilen gelirdir.

KAR

Kar, bir üretim faktörü olarak müteşebbisin üretimden almış olduğu paya verilen addır.

KAR DAĞILIMI

Kar dağıtımı, her yıl sonunda şirketlerin elde ettikleri kardan şirket ortaklıkları arasında paylaşımı şeklinde ifade edilmektedir. Fakat şirketler kar sağlayamadıkları sürece kar dağıtamazlar. Kar, ortaklar arasında şirket sözleşmesi ve kanunda belirtilen oranda dağıtılmaktadır.

Kar Dağıtım Oranı

İşletmenin net dönem karından ne kadarının adi hisselere temettü olarak dağıtıldığını gösteren orandır. Hesaplama formülü aşağıdaki gibidir:

Kar Dağıtım Oranı = Toplam Temettü / Net Dönem Karı

KAR GÜDÜSÜ

Kar güdüsü, müteşebbisin üretim faaliyetine girişmesini ve faaliyetin devamlılığını sağlayan etkendir.

KAR MAKSİMİZASYONU

Belli bir üretimi en az maliyetle veya en yüksek üretimi en az maliyetle gerçekleştirme amacına kar maksimizasyonu denilmektedir.

Kar Marjı

Yapılan 100 birimlik satışa karşılık sağlanan karı ifade eden bir kavramdır. Kar marjının yüksek olması, şirket karlılığının yüksek olduğunu göstermektedir.

Kar Marjı

Satışlarla elde edilen kar arasındaki orandır. Brüt kar marjı, net kar marjı, faaliyet kar marjı, esas faaliyet kar marjı şeklinde pek çok farklı değer hesaplanabilmektedir.

Kâr Payı

Ortaklıkların dönem içinde elde ettikleri kârdan, mevcut ortaklıkların pay alma hakkıdır. Söz konusu hak, hisse senedine bağlı “Kâr Payı Kuponları” karşılığında ve hisse senedi ibrazına gerek kalmaksızın yapılır.

Kar Payı Dışı Gelirler

Kar Payı Dışı Gelirler Özel finans kurumlarının yapmış oldukları bankacılık işlemleri sonucu elde ettikleri kar payı nitelikli olmayan gelirler ile bankacılık dışı faaliyetlerinden elde ettikleri gelirlerin kaydedildiği kalemdir.

Kar Payı Dışı Giderler (-)

Kar Payı Dışı Giderler (-) Özel finans kurumlarının yapmış oldukları bankacılık ve bankacılık dışı işlemleri sonucu oluşan kar payı nitelikli olmayan giderlerin kaydedildiği kalemdir.

Kar Payı Gelirleri

Kar Payı Gelirleri Sigorta şirketlerinin iştirak etmiş oldukları şirketlerden elde ettikleri temettü gelirlerinin kaydedildiği kalemdir.

Kar Payı Gelirleri

Kar Payı Gelirleri Özel finans kurumlarının kar payı getirili aktiflerinden elde ettikleri kar paylarının kaydedildiği kalemdir.

Kar Payı Giderleri (-)

Kar Payı Giderleri (-) Özel finans kurumlarının kar payı ödeme maliyeti olan pasif nitelikli kaynaklar için oluşan kar payı giderlerinin kaydedildiği kalemdir.

KAR PAYI VE GELİR TAHAKKUK VE REESKONTLARI

Kar Payı ve Gelir Tahakkuk ve Reeskontları Özel finans kurumlarının aktiflerinde bulunan menkul kıymetler, müşterilerine ve diğer kuruluşlara kullandırdıkları fonlara tahakkuk eden kar payı ve diğer gelirleri ile, bu gelirlerin bilançonun hazırlandığı tarihteki değerlerine indirgenebilmeleri için ayrılan reeskont tutarlarının kaydedildiği kalemdir.

Kâr Transferi

Dış ülkelerde yatırım yapmış olan yabancıların söz konusu yatırımlardan elde ettikleri gelirlerin yurtdışındaki (kendi ülkelerindeki) şirketlerine aktarılmasıdır.

KAR-ZARAR HESABI

Kar- zarar hesabı, bir işletmede dönem sonu kar- zarar durumunu ortaya koyan, gelir ve giderleri özetleyen hesap türüdür.

Kar-Zarar Ortaklığı Belgesi (KOB)

Bu sermaye piyasası aracı, ortaklıkların kar ve zarara ortak olmak üzere iştigal sahalarına giren tüm faaliyetlerin gerektirdiği finansman ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla ihraç veya halka arz edebilecekleri bir araçtır.

Kar-Zarar Tablosu

Kar-zarar tablosu diye de adlandırılan gelir-gider tablosu, işletmenin belli bir dönemde elde ettiği tüm gelirler ile aynı dönemde katlandığı bütün maliyet ve giderleri ve bunların sonucunda işletmenin elde ettiği dönem net karını veya uğradığı dönem net zararını topluca gösteren bir muhasebe raporudur.

Diğer bir ifade ile gelir-gider tablosu, bir şirketin herhangi bir dönemdeki faaliyetlerini cirosundan yola çıkarak açıklayan, çeşitli gelir ve giderlerini eklemek veya çıkarmak yoluyla net karının hesaplanmasını sağlayan, standartlaştırılmış ve SPK mevzuatlarına göre hazırlanan bir tablo olup; şirketin ilgili dönemdeki faaliyetlerinin neticesini öğrenmemizi ve performansı hakkında bilgilenmemizi sağlayan finanssal bir rapordur.

ÜRETİM

Fayda yaratmak, değer yaratmak veya yaratılmış mal ve hizmetlerin faydalarını arttırmak amacıyla harcanan çabaların tümüne verilen addır.

ÜRETİM DÖNEMİ HİPOTEZİ

Her ürünün bir organizma gibi bir yaşam süreci olduğunu, ürünlerinde ürünün tasarımı, denenmesi ve pazara sunumu, yayılma ve demode olması şeklinde dört aşamalı bir yaşam süresi olduğunu savunan hipotezdir.

ÜRETİM FAKTÖRÜ

Üretim sürecinde kullanılan unsurlara verilen addır. Üretim faktörleri doğal kaynaklar, emek, sermaye, girişim olarak dörde ayrılır.

ÜRETİM FONKSİYONU

Belirli bir üretim tekniği kullanarak, üretim sırasında emek, sermaye, girişim ve doğal kaynakların bir araya getirilmesidir. İşletme bakımından ise, işletmenin elde ettiği ürün ile kullandığı üretim faktörü arasındaki fonksiyonel ilişkidir.

ÜRETİM İLİŞKİLERİ

Üretim sırasında, kişilerin arasında oluşan mülkiyet ve iş ilişkileridir. Bu ilişkiler insan bilincinden ve isteklerinden bağımsız olarak, kendi kendilerine ortaya çıkarlar.

ÜRETİM İMKANLARI EĞRİSİ

Bir ülkenin, üretim faktörleri ve üretim teknoloji seviyesine göre, belirlenen ülkenin üretebileceği en yüksek mal ve hizmet miktarını gösteren eğridir.

ÜRETİM KATSAYISI

Diğer üretim faktörleri sabit kalırken, sadece bir üretim faktöründe meydana gelen artışın üretim miktarında ne kadar artışa neden olacağını gösteren katsayıdır. Üretim katsayıları, kısa dönemde değişme göstermezler.

ÜRETİM MALİYETLERİ

Üretimde kullanılan fiziki faktörler için ödenen para toplamıdır. Bu maliyetler, mevcut fiziki faktörlerin üretimde kullanılan miktarlarının, aynı faktörlerin fiyatlarıyla çarpımı sonucu elde edilir.

ÜRETİM MALLARI

Hammadde, makina, alet gibi üretim veya tüketim mallarının üretimine yarayan, ihtiyaç tatmininde doğruda doğruya kullanılmayan mallardır.

ÜRETİM TARZI

Toplumların oluşturdukları ve geliştirdikleri üretim yöntemlerinden her biridir.

ÜRETİM FAKTÖRLERİ

Mal ve hizmet üretimi dört temel faktöre dayanır. Üretimin gerçekleşmesini sağlayan bu 4 temel faktör üretime katkıları oranında üretimden pay alır. (Bu aldıkları paya da Katma Değer denilir).
       (1) Doğa: Üretime yaptığı katkının karşılığını rant / kira olarak alır.
       (2) Sermaye: Üretime yaptığı katkının payını faiz olarak alır.
       (3) Emek: Üretime yaptığı katkının payını ücret / maaş olarak alır.
       (4) Müteşebbis: Üretime yaptığı katkının payını “kar” olarak alır.

    Bu üretim faktörlerinin biri olmaz ise üretim gerçekleşemez. Emek olmadan üretim yapılamaz ama, müteşebbis olmadan da yapılamaz. Sermaye olmadan da yapılamaz. Bu nedenle “faiz” üretimin vazgeçilemez dayanaklarından biridir.

Klasik iktisadın felsefi temelini «doğal düzen» ve «faydacı felsefe» oluşturur.

Klasik iktisadın temel ilkeleri şu şekilde özetlenebilir:

1) Piyasada tam rekabet koşulları geçerlidir (Serbest piyasa varsayımı).

2) Ücret, faiz haddi ve mal fiyatları esnektir.

3) Her arz kendi talebini oluşturur.

4)Yukarıdaki 3 temel varsayım altında ekonomi daima tam istihdamdadır ve fiyatlar genel seviyesi istikrarlıdır.

– Klasikler, teorilerini kurarken akılcı, tümdengelimci yöntemi izlemişlerdir.

– Üretimde Fizyokratların «net hasıla» kavramını benimsemişlerdir. Ama Klasiklere göre «net hasıla» sadece tarım üretiminden değil sanayi üretiminden de elde edilir. Hatta sanayi üretimi gelişmenin temelini oluşturur.

– Parayı sadece mübadele aracı olarak görmüşlerdir.

Klasik iktisadın önemli temsilcileri şunlardır:

Adam SMITH

Klasik iktisadın temelini oluşturan görüşlere sahip olan A.Smith’e göre;

– Bireycilik ilkesi kapsamında «kişisel çıkar» önde gelir.

– İşbölümü gereklidir.

– Ekonomik faaliyetler, «doğal düzen» çerçevesinde «görünmez bir el» aracılığıyla kendiliğinden gerçekleşir. Devletin müdahalesi gereksizdir.

– «Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler» görüşü ekonomiye hakimdir.

– Serbest dış ticaret gereklidir. A.Smith,dış ticarette «mutlak üstünlük teorisi»ni ileri sürmüştür.

– Sadece tarım değil sanayi de verimlidir.

– Servetin kaynağı emektir.

– İki tür değer vardır: Kullanım değeri (malın faydasına göre belirlenir),

Mübadele değeri (malın diğer mallarla değiştirilebilmesine göre belirlenir).

– İki tür sermaye vardır:

1) Sabit sermaye (mübadele edilemeyen sermaye)

2) Değişir sermaye (mübadele edilebilen sermaye)

– İki tür fiyat vardır: reel fiyat, piyasa fiyatı.

– Ücret, emeğin fiyatı olup asgari geçim düzeyine göre belirlenir.

– Para, sadece mübadele aracıdır.

– İki türlü rant vardır:

1) Fizyokratların «net hasıla» dedikleri fazlalık.

2) Toprağın işletilmesi için toprak sahibine verilen bedel.

David RICARDO

Fizyokratlar ve A. Smith, milli gelirin kaynaklarını araştırırken; Ricardo, milli gelirin üretim faktörleri arasında nasıl dağıtıldığını araştırmıştır. Ricardo’nun temel görüşleri şöyledir:

– Rant teorisi üç faktöre bağlıdır:

1) Tam rekabet koşullarına bağlıdır.Piyasa fiyatı,en kötü koşullarda üretim yapanların (yüksek maliyetle üretenlerin) üretim maliyetine göre f oluşacak daha verimli topraklarda üretilen malların lehine bir fark doğacaktır. Buna «farklılık rantı (diferansiyel rant)» adı verilir.

2) Malthus’ un Nüfus Kanunu doğrudur. Buna göre nüfus arttıkça, daha az verimli topraklar ekileceğinden daha verimli toprak sahipleri bir rant elde ederler.

3) Azalan Verimler Kanunu geçerlidir. Buna göre normal koşullarda üretim faktörleri arasındaki bileşim oranları aynı tutularak faktörler 2 veya 3 misli Tablo ….Klasik İktisat çoğaltıldığında hasıla da aynı oranda artar. Buna karşılık faktörlerin bileşimi bozulup farklı oranlarda arttırıldığında hasıla miktarı azalır.

– Değer, iki faktöre bağlıdır: Malın faydalı ve nadir olması ve o malı elde edebilmek için gerekli emek miktarı.

– İki tür ücret vardır: Doğal ücret (asgari geçim düzeyine bağlıdır); piyasa ücreti (arz ve talebe bağlıdır)

– Üretim faktör gelirlerinin dağılımı açısından bakıldığında;

Ücret (emeğin payı) sürekli minimum düzeydedir; rant (toprağın payı) gittikçe artar, kar (sermayenin payı) gittikçe azalır, çünkü toprak rantı büyüdükçe sermayenin payı azalır.

– Serbest dış ticaret esastır. Böylece kişisel çıkarlarla toplumun çıkarları uyumlu olduğundan uluslararası işbölümü sayesinde emeğin optimal dağılımı sağlanır. Ricardo, «dış ticaretten iki ülkenin de karlı çıkacağı» görüşünü benimseyerek «karşılaştırmalı üstünlükler teorisi»ni savunur.

William N. SENIOR

Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan W.N.Senior;

– İlk kez «politik iktisadın» tanımını yapmıştır. Politik iktisat; zenginliğin içeriğine, üretimine ve bölüşümüne ilişkin ilkeleri inceler.

– Zenginlik unsuru olarak bilinen üç niteliğin olduğunu savunur: fayda, transfer edilebilme, arz itibariyle sınırlı olma (nadirlik).

– Senior’a göre malların faydası, piyasa talebine göre belirlenir ve mübadele değerinin oluşmasında maliyetlerle birlikte rol oynar.

– Senior,Azalan Verimler Kanununu ve ücret teorisini formülleştiren ilk iktisatçıdır.

J. Stuart MILL

Klasik iktisadın temsilcilerinden olan J.S.Mill’in temel görüşleri şöyledir:- Değer; malın faydasına ve üretim koşullarına bağlıdır.

– Mill,doğal düzenin gerektirdiği doğal kanunları şöyle ifade eder:

1) Kişisel çıkar kanunu (homo -economicus),

2) Serbest rekabet kanunu,

3) Nüfus kanunu (nüfus artışının sınırlandırılması),

4) Arz talep kanunu (fiyat teorisi):Bu kanuna göre; denge fiyatı, arz ve talebin kesiştiği noktada oluşur.Buna bağlı olarak iki tür fiyat vardır. Doğal fiyat (maliyet fiyatı) ve piyasa fiyatı.

– Mill’e göre ücret, emek arz ve talebine bağlıdır. Emek talebi; emek (sermaye) için ödenen fondur. Emek arzı ise nüfusu (işçi sayısı) ifade etmektedir. Buna göre ortalama ücret; ücret fonu (emek talebi, sermaye) / işçi sayısı (nüfus, emek arzı)dır.

Mill, emek talebindeki artışı, ücret fonundaki artışa bağlayarak, ücret oranındaki yükselişi, işgücü veri iken sermayedeki artışa ya da sermaye veri iken işgücündeki azalışa bağlaması açısından ücret teorisinde önemli bir adım atmıştır.

– Mill, Ricardo’ dan farklı olarak rantın sadece tarım ürünlerinden değil, sanayi ürünlerinden de doğabileceğini savunmuştur. Rant, monopolün sonucudur. Mill, Ricardo’ nun «diferansiyel rantı» (toprakların farklı kalitede olmasından doğan rant) yerine «mutlak rantı» (rant, tüm topraklardan oluşabilir) kabul eder.

– Mill’e göre para ortak bir mübadele aracıdır.

– Büyüme Teorisi açısından Mill için temel sorun, «gelir düzeyi veri iken daha eşit bir bölüşümün sağlanması»dır. Böylece ekonomik büyümenin sağlanacağını savunan Mill’ e göre kültürel yapı, siyasal yönetim, teknik gelişme, piyasa şartları gibi konular, büyüme için gerekli başlangıç şartlarını oluşturur.

– Mill,serbest dış ticareti savunur. Buna göre serbest ticarete bağlı olarak ödemeler dengesinde kendiliğinden denge sağlayan bir mekanizma mevcuttur.

J. Baptise SAY

Klasik iktisada önemli katkılarda bulunan J.B.Say’a göre;

– Devlet, piyasalara müdahale etmemelidir. Çünkü, «her arz kendi talebini oluşturur». Mahreçler Kanunu olarak bilinen bu kanun üç varsayıma dayanır:

1) Fiyatlar tamamen maliyetlere eşit olmalıdır.

2) Maliyetler gelire eşit olmalıdır.

3) Tüm gelirler harcanmalıdır.

Buna göre reel yönden; Toplam arz (üretim) = toplam talep (tüketim);

Parasal yönden ise; Toplam giderler (maliyetler) = toplam gelirler eşitliği geçerlidir.

– Para, mübadelelerde bir araçtır.

– Dış ticarette ödemeler bilançosu kendiliğinden dengeye gelir.

– Say, Alternatif Maliyet kavramını öne sürmüştür. Buna göre, bir malı elde etmenin maliyeti, diğer bir maldan vazgeçmeye bağlı olup bu malın maliyeti, vazgeçilmesi gereken mallarla ölçülür.

Thomas MALTHUS

Klasik iktisadın temsilcilerinden olan T.Malthus’un temel görüşleri şöyledir:

– Nüfus miktarı ve doğal kaynaklar arasında dengesizlik vardır (artan nüfus, sınırlı kaynak). Böylece Malthus nüfus ve kaynak miktarına ilişkin dinamik bir analiz yapmıştır.

– Klasiklerin tasarlanan tasarruf = tasarlanan yatırım görüşünü benimsememiş, aşırı tasarrufun da bulunabileceğini ve tasarrufun yatırımın üzerine çıkmasıyla bir «genel aşırı üretimin» oluşabileceğini belirtmiştir.

– Yine Klasiklerin aksine efektif talebin tüketimi, tüketimin de üretimi belirlediğini savunarak Klasiklerden farklı olarak üretimi veri kabul etmemiştir.

FAYDACI FELSEFE

Doğal düzenin savunduğu temel ilkeleri – bireyin çıkarının maksimumlaştırılmasının toplumun çıkarını da maksimumlaştıracağı, piyasanın kendiliğinden işleyişi, iktisat politikasının optimal şartların oluşmasını sağlayacağı için serbestçe uygulanması (laissez-faire) – kabul etmekle beraber, Faydacı Felsefeyi doğal düzenden ayıran temel nokta; «doğal» kavramını bir yana bırakıp insan davranışlarının sadece mutluluk açısından incelenmesini «doğru-yanlış» davranışların belirlenmesi için kabul etmektir. Faydacı felsefe özellikle Neo-Klasikler’ i etkilemiştir. Bu akımın en önemli temsilcisi Jeremy Bentham’ dır.

Jeremy BENTHAM

Temel ilkeleri;

– Ruh bilimsel ilke: Toplumun düzenli işleyişi, bireyin daima kendi mutluluğunu maksimumlaştıracak şekilde davranmasına bağlıdır.

– Rasyonalite (akılcılık) ilkesi: Birey rasyonel davranmalıdır (homo economicus).

– Ahlaki ilke; Toplumun hukuki yapısı, bireyin kendisi için en yararlı olacak davranışı diğerleri için de en yararlı olabilecek şekilde belirlemelidir.

– Devlet, bireyin ve toplumun çıkarlarının uyumunu sağlayacak politikalar izlemelidir. J.Bentham,temel ilkeleri ve görüşleri ile Faydacı Felsefe’ye önemli katkılarda bulunmuş bir iktisatçıdır.

KAYNAKÇA

Ø İktisata Giriş Dr. İ.Hakkı Düğer-Dr. Murat A. Dulupçu

Ø İktisada Giriş Prof. Dr. İlker Parasız

Ø Politik İktisat Coşkun Can Aktan

Ø Ekonomiye Giriş Onur Kumbaracıbaşı

Ø İktisatın ABC’ si İlker Parasız

İPLİK TEKSTİL ÖDEVİ

Ocak 22, 2010 at 05:14 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

İPLİK

1.LİF ve LİF ÇEŞİTLERİ
Tekstil yapılarının temel unsurunu teşkil eden lifler, tahmin edildikleri kaynakların türlerine göre isimlerle anılır. Yün lifi, keten lifi, sentetik lif gibi. Elde edilmiş şekillerine göre ise iki ana gurupta tamamlandıkları görülür.

DOĞAL LİFLER
İsminden de anlaşılacağı üzere tabiatta hazır halde bulunan liflerdir. Temin edildikleri kaynaklara göre üç gurupta toplanırlar.
Bitkisel Lifler ( Pamuk, Keten, Kenevir, Jüt vs. )< Çok bükümlü ipek ipliği ( Organsin ) diye tanınır.
Ham ipek sert ve mattır. Pişirildikten sonra parlaklık yumuşaklık ve akıcılık kazanır.

PAMUK İPLİĞİ
Pamuk bitkisinin kapsülünde ki ( koza ) tohumlarından alınan elyafların işlenmesi ile elde edilen pamuk iplikleri çok yaygın olarak kullanılır. Sıcak ve rutubetli iklimde yetiştirilir. Elyaf uzunlukları 15-50 mm arsındadır.
Pamuk ipliklerinin daha mukavemetli olması istendiğinde südkosit ile merserizasyon işlemi yapılır.
Pamuk ipliği lif özelliklerine göre, genellikle üç sistemde sınıflandırılır.
Penye İpekçiliği ( ince ve uzun liflerden oluşur. )
Karde İpekçiliği ( kalın ve kısa liflerden oluşur. )
Vigoine iplikçiliği ( karde ve penye iplik artıklarından yapılır. )
Pamuk ipliği oluşum özelliklerine göre, genellikle sistemde sınıflandırılır.
Rink iplik ( Klasık iğ sistemi ile bükülerek oluşur).
open-end iplik (Hava basıncıile liflere tur verilir)

KETEN İPLİĞİ
Keten ilk çağlardan beri yerleşik toplumlarca bilinir. Keten elyafı bitkinin sapından elde edilir. 55-90 cm uzunluğundaki elyaflar parlak, sağlam, dayanıklı, değişik kalınlıkta açık sarı veya gümüşi renktedir.
Bitki sapındaki elyaf demetçiklerini zedelemeden çıkarmak için saplar çürütülür. Çürütülen saplar kurutulur. Sert kısımlar kırılır, kırılan odunsu parçalar sıyrılır ve taranarak elyaf demetleri temizlenir. İplik yapımına hazırlanır. Mukavemetlidir, elastikiyeti azdır. Tabii bir parlaklığı vardır. Çabuk buruşur. Soğuk bir tutumu vardır. İyi kasarlanmış ise rengi kar gibi beyazdır.
VİSKOZ İPEĞİ; ( FLOŞ, Stapel olarak vizkon )
Viskoz ipeği ve viskon elde edilmesinde genellikle odun selülozü kullanılmakla beraber pamuk artıklarında kullanılabilir. Bu maddelerden % 90-94 saflıkta elde edilen % 18 lik soğuk sodyum hidroksitle muamele edildiğinde selüloz alkali, selüloza dönüşür. Daha sonra birtakım işlemlerden geçirilir ve eriyik halinde ince ve eriyik halinde ince delikli süzgeçlerden püskürtülerek flamenthaline dönüştürülür. Bu flamentler çok parlaktı r matlaştırmak için püskürtülmeden önce %2 kadar titandioksit ilavesi yapılır. Viskoz ipeği floş olarak bilinir.
Flamentler kesilerek viskon elde edilir. Viskon özellikle kendisi gibi kısa liflerden oluşan diğer elyaflara harmanlanarak bükülmeye uygundur.
Floş ve viskon ipliklerinin yaş halde mukavemetleri azalir.
ASETAT İPLİĞİ Asetat ipeği odun ve pamuk liflerden elde edilen selüloz hammaddesinin asitlendirilmesinden sonra asetil selülozun çözündürülmesi ve çözeltinin püskürtülmesi ile elde edilir.
Asetatlı kumaşlar dökümlü durur. Kolay buruşmaz. Yumaşak tutumludurlar. Şişmez, çekmez, güve yemez ve çabuk kururlar.
Islak halde mukavemetleri % 30 azalır. Asetonda erirler. Bu nedenle apre ve boyamalarda bu özelliği unutulmamalıdır. Teknik işlemlerde elektrikle yüklenir. Bu nedenle antistatik madde verilir.

NAYLON İPLİĞİ
Taşkömürü ve petrol ürünlerinden elde edilir.
Adipik asit ve hekzametilen diamin polikandansosyonundan, pelihekzamatelen adipaid ( naylon 6.6 ) elde edilir.
Diğer yapay elyaflar gibi düzelerden akıtılır. Mukavemeti ve elastikiyeti diğer tekstil ipliklerine nazaran daha fazladır. İpekten sağlam olmasına rağmen daha hafiftir. Kuru halde iken daha mukavemetlidir. Çok az su şeker ve çok çabuk kurur. Haşerat, bakteri ve güve tesir etmez. Elektriği iletmez
AKRİLİK ( ORLON )
Orlon akrilonitril den oluşmuş bir polimerdir ve polimerizasyon yolu ile elde edilir. Orlon piyasada çeşitli isimler altinda bulunur. Bunlardan;
Ştapel 81 tipi orlon oldukça mukavemetlidir. Kuru halde iken 5 gr / denye, yaş halde iken 4.8 gr / denye ortalama mukavemete sahiptir. Uzama oranida oldukça yüksektir. Kuru durumda % 17, yaş durumda % 16 oraninda uzama gösterir. Bunu orjinali kopolimerlerden oluşur. Gün işigi ve radyasyona oldukça dayaniklidir.
Ştapel 42 tipi orlonun oryantasyonu çok kuvvetli degildir. Bu nedenle mukavemeti 81 tip flament lifi kadar, uzama orani ise % 28 dir. Genel mukavemeti ve kimyasal maddelere karşi dayanikliligi yüksek degildir. Örgü işleri yapimina elverişlidir. Yünle kariştirilarak kullanilir.
Ştapel 39 tipi orlon dah çok strayangan yün iplik sisteminde kullanilmaya elverişli bir liftir. Battaniye yapiminda geniş çapta kullanilmaktadir.
Ştapel 37 tipi orlon, kaba ştapel tipi lif olup daha çok kilim ve hali yapiminda kullanilir.
Flament 72 tipi orlon, ince bir flament tipi olup ( ortalama 1.5 denye ) iyi bir beyazlığa sahiptir. İnceliği ve tutumunu yumuşaklığı bu life kullanma alanında ayrıcalık sağlar.
Orlonun genel kullanım alanları;
sportif kumaşlar
şort ve kostümlükler
erkek ve kadın giysileri
perdelikler
döşemeliklerdir.
Diğer sentetik veya tabii liflerle bilhassa yünle karıştırılarak kullanılırlar. En önemli özelliği ise termoplastikleşme ( sıcaklık karşısında katılaşma ) özelliğidir.

POLYESTER İPLİĞİ ( TERİLEN )
Bugün poliester lifleri bir çok ülkede üretilmektedir. Bunlar önce İngiltere de “ “Terylene ” sonra ABD de “ Dacron ” diye adlandırmışlardır. Çeşitli ticari isimlerle anılırken “ polyester lifleri ” diye adlandırmışlardır. Lif üretiminde kullanılan temel maddelerden biri de etilen glikoldur. Diğeri ise, duruma göre veya doğrudan doğruya terefalik asit, ya da bunun bir türevi olan dinetil tereftalik asit, ya da bunun türevi olan dinetil teraftalattır.

Gün ışığından etkilenemez ancak uzun süre ışıkta kalırsa, özellikle ultraviyole ışığından zarar görebilir.
Terilen her türlü giyim eşyası yapımında kullanılabilir. Çünkü bu lifler deriyi tahriş etmez Alerjik durum yaratmaz.
Tek başına, yün, pamuk ve keten gibi doğal liflerle karışık olarak kullanılır. Ayrıca
tül,
tafta,
saten,
organze,…vs. çeşitli kumaş ve dokumalar yapilir.
Yine terilen lifi;
çeşitli balik aglari,
perdeler,
yer döşemeleri,
özellik ilmeli ve tüylü halılarda,
transmisyon kayışlarında,
kemerlerde,
yangın hortumu yapımında,
urgan, ağ ve yelken bezi yapımında,
dolgu maddesi olarak yatak ve mobilyalarda,
dikiş ipliği yapımında kullanılır.

POLYESTERİN ÖZELLİKLERİ VE KULLANILAN YERLER
Polyester liflerinin enine kesitleri genellikle yuvarlaktır. Özel amaçlarla üretilen bazı liflerin kesitleri değişik olabilir. Örneğin, trilop biçiminde olduğu gibi , poliester liflerinin üstleri pürüzsüz olup cam çubuğa benzer. Mikroskop altında renkleri, pigment içerdiklerinden lekeli ve benekli görünürler.
Mukavemetleri üretim şekillerine bagli olarak degişiktir. Genellikle flament halinde olan standart poliester liflerinde kuru halde olan 4-5 gr / denye, islak halde mukavemeti degişmez. Yüksek mukavemetli liflerde ise mukavemet, yaş ve kuru hallerde 6.4-8.0 gr / denye, arasinda olur. Normal standart ştapel poliester liflerinin denye mukavemetleri flament tellerine uygundur.
Bu liflerin uzama yeteneklerine gelince; standart liflerin flament ve ştapelleri de degişiktir. Genellikle standart flamentlerde uzama % 15-30, ştapel liflerde ise bu yetenek % 30-50r bükülmesinden dolayı mukavemet artacaktır.
Tek kat ipliklere ne kadar büküm verilirse verilsin dokumada çözgü olarak kullanılmazlar. Çünkü dokuma tezgahlarının titreşimine dayanamayıp gevşerler. Lifler birbiri arasından kayarak ipliğin kopmasına neden olur.
Çift kat bükülme durumunda, iki iplik birbirinin gevşemesine engel olarak lif kaymasini önlerler. Ayrica bükülü iplik bükümün üzerine kivrilarak yapar. Tek kat ipliklerin bir anda ters yönde bükülmesi üzerindeki bir gerilimi azalttigi için daha dengeli bir iplik elde edilir. Ancak geriliminden tamamen kurtulamaz. Bunu saglamak için ipligi belli bir sicaklikta, rutubetli bir yerde bir süre tutmak gerekir. Bu iş fikse kazaninda olur.
Tek bir iplik kullanılarak elde edilemeyen özelliklerin, iki veya daha çok sayıda iplikler kullanılarak gerçekleştirilmeye çalışılır.
Bükümün kullanılma şekli ve alanları, kullanılma amaçlarına uygun olarak oldukça değişiktir. Contined ( filament ) ipliklerde kullanılan lif, orta mukavemette ( 4-5 gr / denye ) olup kjesitleri yuvarlaktır. Bu tür ipliklere, 12-14 tur / metre arasında çok az miktarda bir büküm verilir. Söz konusu büküme “ İmalatçı Bükümü ” denilmektedir. Daha çok S şeklinde olan bu büküm, iplik denyesine göre değişmektedir.

2-FİLAMENT TEKSTÜRE İPLİKLER
Lif çekimi sonrası, düzgün yüzeyli, sert ve kaygan bir vaziyette bulunan filamentlerin değişikliğe uğratılarak hacimli ve elastik hale getirilmesine tekstüre işlemi denir. Tekstüre işlemiyle, ipligin hacim, uzama ve elastikiyet özellikleri arttigindan ipligin tutumu iyileşmektedir. Ayrica hacimlilik sayesinde ipligin higroskopik ve isi alma yetenekleri de artmaktadir.
Tekstüre İşlem Metotları
Büküm metodu ile kıvrım verme.
Sıkıştırma kutusu ile kıvrım verme
Dişli mekanizmasi ile kivrim verme
Örme-Sökme ile kıvrım verme
Bıçakla kıvrım verme
Hava jeti ile kıvrım verme

2.3-PUNTALI ( BOĞUMLU ) İPLİKLER
Sürekli düz polyester ipliklerde veya contined tekstüre ipliklerde iplik maliyetini düşüren bir işlemdir. Bu işlemle büküm ve haşil ameliyeleri elimine edilir.
Bükümsüz contined düz ipliklerde filamentlerin birbirinden daima ayrılma eğilimleri vardır. Bu şekilde işletmelerde kullanılmaları güçtür. Bu güçlüğü ortadan kaldırmak için ipliğe büküm verilir. Bükümün verilmemesi durumunda iplik belli aralıklarla puntalam işlemine tabi tutulur. ( 100-130 boğum / mt ) Punta işlemi nedeniyle iplik boğumlar halindedir. Boğumlar sebebiyle lifler birbirini tutacağından, işletmede çalışma kolaylığı sağlar.
Puntalı iplikler genelde çözgü ipliklerinde kullanılır. Bundaki amaç, haşıl işlemini ortadan kaldırmaktadır. Maliyeti düşüren bir faktör olması nedeniyle kullanımı yaygınlaşmaktadır.
İplikteki boğumlar sayesinde bu tür iplikten yapılan kumaşlarda iplik kayması da az olmaktadır. Burada dikkat edilecek en önemli husus, punta izlerinin kumaş üzerindeki rahatsız edici etkilerinin takibidir. Üretimin ilk safhasında bunu tespit etmek mümkündür.
Filament ipliklerin numaralandırma sisteminde denye veya dtex kullanılır. Numaralama sisteminde, kesitteki filament sayısı da belirtilir. Örneğin 200 / 36, numarası 200 denye olan iplik kesitinde 36 filament olduğu anlaşılmaktadır. İplik siparişlerinde, iplik numarası dışında aşağıdaki hususlarıda belirtmek gerekir.
kesitteki elyaf sayısı veya lif inceliği
Lif kesit şekil ( yuvarlak,trilobe vs. )
Büküm durumu ( bükümsüz, bükümlü, puntalı )
Rengi ( ham veya renkli )
Parlaklığı ( mat, yarı mat veya parlak )
Hacimliliği ( düz, tekstüreli veya yüksek hacimli )
Büküm yönü ( S veya Z )
DESİNATÖRÜ YOĞUN OLARAK İLGELENDİRİLEN İPLİK ÖZELLİKLERİ
İki veya daha çok sayıda ipliğin bir arada bükülerek sarılması işlemine büküm denir. Bu işlemin amaçlarını birkaç noktada toplayabiliriz.
İpliğin düzgünlüğünü arttırmak
İpliğe mukavemet kazandırmak
İyi bir tutum vermek
İpliğin parlaklığını arttırmak
İpliğin içindeki gerilmeleri dengelemek ve titreşime dayanabilecek bir duruma getirmek
Sadece tek bir iplik kullanarak elde edilmeyen görünüm ve özellikleri, iki veya daha çok sayıda iplik kullanarak elde etmeye çalışmak
İki ipliğin bir araya bükülmesinde de etki aynıdır. Çift kat iplik kendini oluşturan tek kat iplikten daha düzgün olur.
Tek kat iplik mukavemeti, o ipliğin en zayıf noktası demektir. Diğer bir deyişle gerilim altındaki iplik en zayıf noktasından kopar. Fakat beraber bükülmüş iki ipliğin en zayıf noktalarının en zayıf yere gelme ihtimalleri çok az olmasından iki ipliğin beraber bükülmesinden dolayı mukavemet artacaktır.
Tek kat ipliklere ne kadar büküm verilirse verilsin dokumada çözgü olarak kullanılmazlar. Çünkü dokuma tezgahlarının titreşimine dayanamayıp gevşerler. Lifler birbiri arasından kayarak ipliğin kopmasına neden olur.

Çift kat bükülme durumunda, iki iplik birbirinin gevşemesine engel olarak lif kaymasini önlerler. Ayrica bükülü iplik bükümün üzerine kivrilarak yapar. Tek kat ipliklerin bir anda ters yönde bükülmesi üzerindeki bir gerilimi azalttigi için daha dengeli bir iplik elde edilir. Ancak geriliminden tamamen kurtulamaz. Bunu saglamak için ipligi belli bir sicaklikta, rutubetli bir yerde bir süre tutmak gerekir. Bu iş fikse kazaninda olur.
Tek bir iplik kullanılarak elde edilemeyen özelliklerin, iki veya daha çok sayıda iplikler kullanılarak gerçekleştirilmeye çalışılır.
Bükümün kullanılma şekli ve alanları, kullanılma amaçlarına uygun olarak oldukça değişiktir. Contined ( filament ) ipliklerde kullanılan lif, orta mukavemette ( 4-5 gr / denye ) olup kjesitleri yuvarlaktır. Bu tür ipliklere, 12-14 tur / metre arasında çok az miktarda bir büküm verilir. Söz konusu büküme “ İmalatçı Bükümü ” denilmektedir. Daha çok S şeklinde olan bu büküm, iplik denyesine göre değişmektedir.
3-İPLİK NUMARALANDIRMA SİSTEMLERİ
NUMARA DENYE ( Nd ) ( Ağırlık Sistemi )
9000 m si 1 gr gelen iplik 1 Nd ‘ dir.
9000 m si 70 gr gelen iplik 70 Nd ‘ dir.
9000 m si 90 gr gelen iplik 90 Nd ‘ dir.
9000 m si 150 gr gelen iplik 150 Nd ‘ dir.
Polyester, naylon, floş gibi iplikler genellikle Nd olarak numaralandirilir.
NUMARA METRİK ( Nm ) ( Uzunluk Sistemi )
1000 m si 1000 gr gelen iplik 1 Nm
20000 m si 1000 gr gelen iplik 20 Nm
30.000 m si 1000 gr gelen iplik 30 Nm
60.000 m si 1000 gr gelen iplik 60 Nm
Ştapel iplikler genellikle Nm veya Ne olarak numaralandırılır.
NUMARA İNGİLİZ (NE) NE.İ NM e çevirmek için Ne x 1,69= Nm formülünü kullanırız.


Bedava İlan Verme