Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

TÜRK VERGİ SİSTEMİ

GELİR ÜZERİNDEN ALINAN VERGİLER

GELİR VERGİSİ

I. KISIM

VERGİNİN KONUSU, MÜKELLEFİ VE VERGİYİ DOĞURAN OLAY

A-VERGİNİN KONUSU, MÜKELLEFİ VE VERGİYİ DOĞURAN OLAY

1.Verginin Konusu-Gelirin Unsurları

Gelir vergisinin konusu;  gerçek kişilerin elde ettikleri gelirlerdir. Gelir “Bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarıdır”.

Gelirin unsurları: 1. Ticarî kazançlar, 2. Ziraî kazançlar, 3. Ücretler, 4. Serbest meslek kazançları, 5. Gayrimenkul sermaye iratları, 6. Menkul sermaye iratları ve 7. Diğer kazanç ve iratlardır. Vergilendirmede bu kazanç ve iratların safi tutarları üzerinden vergilendirme yapılır.

Sayılan yedi adet gelir unsurundan ilk altısı için devamlılık şartı vardır. Diğer bir ifadeyle, bu kazançların gelir kabul edilebilmeleri için ilk altısı için devamlı olarak elde edilme şartı vardır. Devamlılıktan kasıt; söz konusu kazançların bir defadan fazla elde edilmesidir. Yedinci gelir unsuru olan “diğer kazanç ve iratlar” için ise gelir kabul edilebilmesi için bir takvim yılında bir defa elde edilmesi yeterlidir.

2.Mükellefi

Yukarıda sayılan gelir unsurlarını elde eden gerçek kişilerdir. Mükellefiyette tam ve dar mükellef ayırımı vardır.

Tam Mükellef :Tam mükellef olmanın iki şartı vardır.

Þ                        Türkiye’de yerleşmiş olanlar tam mükellef kabul edilmektedir. (İkametgâhı Türkiye’de olanlar ile Bir takvim yılında 6 aydan fazla Türkiye’de bulunanlar Türkiye’de yerleşmiş sayılmaktadırlar).

Þ                        Yurt dışında görevli T.C. vatandaşları, tam mükellef kabul edilmektedir.

Tam mükellefler hem Türkiye’de hem de yurt dışında elde ettikleri kazançlardan vergilendirilirler. Bu gruba giren mükellefler, yurt dışında elde ettikleri kazançlar üzerinden bağlı bulundukları ülkede vergi ödemişlerse ayrıca bu kazançlar Türkiye’de vergiye tabi tutulmaz.

Dar Mükellef :İkametgâhı Türkiye’de bulunmayanlar ile bir takvim yılında 6 aydan fazla Türkiye’de oturmayanlar dar mükellef kabul edilmektedirler. Dar mükellefler sadece Türkiye’de elde ettikleri kazançlardan vergilendirilirler.

Ancak; Geçici görev ya da gibi amaçlarla Türkiye’ye gelen, iş, bilim ve fen adamları, uzmanlar ve memurlar ile Hastalık, istirahat seyahat gibi amaçlarla Türkiye’ye gelenler 6 aydan fazla Türkiye’de kalsalar da dar mükelleflikleri devam etmektedir.  Ayrıca Tutukluluk, hükümlülük gibi amaçlarla Türkiye’ye gelenler 6 aydan fazla Türkiye’de kalsalar bile Türkiye’de yerleşmiş sayılmadıkları için dar mükelleftirler.

3.Vergiyi Doğuran Olay

Her ne şekilde olursa olsun gelirin elde edilmesidir. Vergiyi doğuran olay; kazanç türlerine göre tahakkuk esası ve tahsil esası şeklinde farklı şekillerde gerçekleşmektedir. Ticari kazançlarda; tahakkuk esası, zirai kazançlarda tahakkuk esası, ücretlerde tahsil esası, serbest meslek kazançlarında ve gayrimenkul sermaye iratlarında tahsil esası ve menkul sermaye iratlarında tahsil esası geçerlidir.

İKİNCİ KISIM

GELİRİN UNSURLARI VE VERGİLENDİRİLMELERİ

I-TİCARİ KAZANÇLAR VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.TİCARİ KAZANÇ KAVRAMI VE TİCARİ KAZANÇ SAYILAN HALLER

Ticari kazanç kavramı: Her türlü ticari ve sınai faaliyetlerden doğan kazançlar ticari kazançtır. Tanıma ek olarak GVK’da sayılan aşağıdaki faaliyetlerden elde edilen kazançlar da ticari kazanç sayılır:

i.            Maden, taş ve kireç ocakları, kum ve çakıl istihsal yerleri ile tuğla ve kiremit harmanlarının işletilmesinden;

ii.            Coberlik işlerinden;(coberlik işi, borsada kayıtlı olarak kendi nam ve hesabına hisse senedi alım satımı yapılması)

iii.            Özel okul ve hastanelerle benzeri yerlerin işletilmesinden;

iv.            Gayrimenkullerin alım, satım ve inşa işleriyle devamlı olarak uğraşanların bu işlerinden;

v.            Kendi nam ve hesaplarına menkul kıymet alım-satımı ile devamlı olarak uğraşanların bu faaliyetlerinden;

vi.            Satın alınan veya trampa suretiyle iktisap olunan arazinin iktisap tarihinden itibaren 5 yıl içinde parsellenerek bu müddet içinde veya daha sonraki yıllarda kısmen veya tamamen satılmasından;

vii.            Diş protezciliğinden elde edilen kazançlar.

Önemli NOT: Kollektif ortaklıklarda ortakların, adi veya eshamlı komandit ortaklıklarda komandite ortakların ortaklık karından aldıkları paylar şahsi ticari kazanç hükmündedir.

B.TİCARİ KAZANCIN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK TİCARİ KAZANÇLAR

Bazı ticari kazançlar muafiyet ve istisna kapsamına alındıkları için vergilendirilmemektedirler.

1.1. MUAFİYETLER

Esnaf Muaflığı

1.2.İSTİSNALAR

a.Sergi ve Panayır Kazançları İstisnası:

b.PTT Acenteleri Kazanç İstisnası:

c.Eğitim Öğretim İşletmelerinde Kazanç İstisnası (okul öncesi öğretim, ilk öğretim, orta öğretim için)

d.Dar Mükelleflerde İhracat İstisnası

2.VERGİLENDİRİLECEK TİCARİ KAZANÇLAR

Ticari kazancın tespiti: Ticari kazanç, gerçek usul (Bilanço veya işletme hesabı esası) veya basit usullere göre tespit edilir.

Ticari kazancın safi tutarı vergilendirmeye esas tutardır. Diğer bir ifadeyle vergi, safi tutar üzerinden hesaplanır. Safi tutara ulaşabilmek için işin elde edilmesi ile ilgili giderler brüt ticari kazançtan indirilir.

1.BASİT USUL

Basit usulde ticari kazanç, bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler ve satılan malların alış bedelleri arasındaki müspet farktır.

1.1.Genel Şartlar:

C                  Kendi işinde bilfiil çalışmak veya bulunmak

C                  İşyeri mülkiyetinin kira bedeli toplamı büyükşehir belediye sınırları içinde 3 500 YTL’yı, diğer yerlerde 2.500 YTL’yi aşmamak(2006 yılı için).

C                  Ticari, zirai veya mesleki faaliyetler dolayısıyle gerçek usulde Gelir Vergisi’ne tabi olmamak.

1.2.Özel Şartlar(GVK m.48).

C                  Satın aldıkları malları olduğu gibi veya işledikten sonra satanların yıllık alımları tutarının 50.000 YTL veya yıllık satışları tutarının 72.000 YTL’yi aşmaması,

C                  1 numaralı bentte yazılı olanların dışındaki işlerle uğraşanların bir yıl içinde elde ettikleri gayri safi iş hasılatının 25.000 YTL’yi aşmaması,

C                  1 ve 2 numaralı bentlerde yazılı işlerin birlikte yapılması halinde, yıllık satış tutarı ile iş hasılatı toplamının 50.000 YTL’yi aşmaması.

2.GERÇEK USUL

2.1.BİLÂNÇO ESASI

Bilânço esasına göre ticari kazanç, aşağıdaki şekilde bulunur;

İşletmenin ; (Dönem sonu öz sermayesi – Dönem başındaki Öz sermayesi) –  (Dönem boyunca işletme sahipleri veya ortaklarınca işletmeye ilave olunan değerler) + ( İşletmeden çekilen değerler)  ise farka eklenir.

Bilanço Esasına Tabi Olanlar: GVK’ya göre birinci sınıf tüccarlar bilanço esasına tabidir.

Birinci sınıf tüccar; (VUK m.177).

1.              Her türlü ticaret şirketleri[1]

2.              Satın aldıkları malları olduğu gibi veya işledikten sonra satan ve yıllık alımlarının tutarı 96.000 YTL veya satışları tutarı 130.000 YTL’yi aşanlar

3.              Birinci bentte yazılı olanların dışındaki işlerle uğraşıp da bir yıl içinde elde ettikleri gayri safi iş hasılatı 52.000 YTL’yi aşanlar;

4.              2 ve 3 numaralı bentlerde yazılı işlerin birlikte yapılması halinde 2 numaralı bentte yazılı iş hasılatının beş katı ile yıllık satış tutarının toplamı  96.000 YTL’yi aşanlar;

5.              Kurumlar Vergisine tabi olan diğer tüzel kişiler

6.              İhtiyari(isteğe bağlı) olarak bilanço esasına göre defter tutmayı tercih edenler

2.2.İŞLETME ESASI

İşletme hesabı esasına göre ticari kazanç;  bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler arasındaki müspet farktır.

Mal(Emtia) alım ve satımı ile uğraşanlarda ticari kazancın bulunması için hesap dönemi sonundaki emtia mevcudunun değeri hasılata, dönem başındaki emtia mevcudunun değeri ise giderlere ilave olunur.

İşletme hesabı esasına göre defter tutanlar; işletme hesabını kullanmak zorunda olanlar ikinci sınıf tüccarlardır. Bunlar;  Birinci sınıf tüccar hadlerinin altında kalanlar, Maliye bakanlığınca işletme esasına göre defter tutması kabul edilenler, Yeni işe başlayanların yıllık alım satım tutarları tespit edilinceye kadar geçen sürede işletme esasına göre defter tutarlardır.

TİCARİ KAZANCIN TESPİTİNDE İNDİRİLECEK GİDERLER

Þ      Ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için yapılan genel giderler[2]

Þ      Çalışanların iş yerinde veya iş yerinin müştemilatında iaşe ve ibate giderleri, tedavi ve ilaç giderleri, sigorta primleri ve emekli aidatı ve işyerinde özel olarak kullanılan giyim giderleri;

Þ      İşle ilgili olmak şartiyle, mukavelenameye veya ilama veya kanun emrine istinaden ödenen zarar, ziyan ve tazminatlar;

Þ      İşle ilgili olan seyahat ve ikamet giderleri

Þ      Kiralama yoluyla edinilen veya işletmeye dahil olan ve işte kullanılan taşıtların giderleri

Þ      İşletme ile ilgili olmak şartıyla; bina, arazi, gider, istihlak, damga, belediye vergileri, harçlar ve kaydiyeler gibi ayni vergi, resim ve harçlar;

Þ      Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre ayrılan amortismanlar.

Þ      İşverenlerce, Sendikalar Kanunu hükümlerine göre sendikalara ödenen aidatlar[3]

Þ      İşverenler tarafından ücretliler adına bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları.

Þ      Fakirlere yardım amacıyla gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara Maliye Bakanlığınca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde bağışlanan gıda, temizlik, giyecek ve yakacak maddelerinin maliyet bedeli.

TİCARİ KAZANCIN TESPİTİNDE GİDER YAZILAMAYACAK HUSUSLAR

Þ            Teşebbüs sahibi ile eşinin ve çocuklarının işletmeden çektikleri paralar veya aynen aldıkları sair değerler ile Teşebbüs sahibinin kendisine, eşine, küçük çocuklarına işletmeden ödenen aylıklar, ücretler, ikramiyeler, komisyonlar ve tazminatlar;

Þ            Teşebbüs sahibinin ve eşi ile çocuklarının işletmeye koyduğu sermaye için yürütülecek faizler;

Þ            Her türlü para cezaları ve vergi cezaları ile teşebbüs sahibinin suçlarından doğan tazminatlar

Þ            Kiralama yoluyla edinilen veya işletmede kayıtlı olan taşıtlardan işletmenin esas faaliyet konusu ile ilgili olmayanların giderleri ile amortismanları;

II-ZİRAİ KAZANÇLAR VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.ZİRAİ KAZANÇ KAVRAMI VE ZİRAİ KAZANÇ SAYILAN HALLER

Her türlü zirai faaliyetten doğan kazançlar zirai kazançtır. Zirai faaliyet; arazide, deniz, göl ve nehirlerde, ekim, dikim, bakım, üretme, yetiştirme ve ıslah yollarıyla veyahut doğrudan doğruya tabiattan istifade etmek suretiyle nebat, orman, hayvan, balık ve bunların mahsullerinin istihsalini, avlanmasını, avcıları ve yetiştiricileri tarafından muhafazasını, taşınmasını, satılmasını veya bu mahsullerden sair bir şekilde faydalanılmasını ifade eder.

Ürünlerin değerlendirilmeleri amacıyla ve zirai üretime bağlı olarak işlenmesi de zirai faaliyete girer. Ancak, bu iş, aynı işletmenin cüz’ünü teşkil eden bir işletmede gerçekleşiyorsa, bu işin zirai faaliyet sayılabilmesi için işletmenin sınai bir müessese ehemmiyet ve genişliğinde olmaması ve faaliyetini, cüz’ünü teşkil ettiği teşebbüsün mahsullerine hasretmesi şarttır.

Satışların dükkan ve mağaza açılarak yapılması halinde, mahsullerin dükkan ve mağazaya gelinceye kadar geçirdikleri safhalar zirai faaliyet sahasında kalır. Çiftçiler tarafından doğrudan doğruya zirai faaliyetleri ile ilgili alım satım işlerinin gerçekleştirilmesi için açılan yazıhaneler, faaliyetleri bu konuyla sınırlı kalmak şartıyle dükkan ve mağaza sayılmaz.

ÖNEMLİ NOT: Kollektif şirketlerle adi veya eshamlı komandit şirketler zirai faaliyetle iştigal etseler dahi çiftçi sayılmazlar. Zirai faaliyetle iştigal eden kollektif şirketlerin ortakları ile komandit şirketlerin komandite ortaklarının şirket kârından aldıkları paylar şahsi ticari kazanç hükmündedir.

B.ZİRAİ KAZANÇLARIN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK ZİRAİ KAZANÇLAR

Bazı zirai kazançlar muafiyet ve istisna kapsamında oldukları için vergilendirilmez.

2.VERGİLENDİRİLECEK ZİRAİ KAZANÇLAR

2.1.GERÇEK USUL

54′ üncü maddede yazılı işletme büyüklüğü ölçülerini aşan çiftçiler ile bir biçerdövere veya bu mahiyetteki bir motorlu araca veya on yaşına kadar ikiden fazla traktöre sahip olan çiftçilerin kazançları gerçek usulde (zirai işletme hesabı veya diledikleri takdirde bilanço esasına göre) tespit olunarak vergilendirilir.

İşletme büyüklükleri (54.m); çeşitli kriterlere göre farklılık göstermektedir. Bunlar aşağıdaki gibi örneklendirilebilir;

Arazi büyüklükleri için örnekler; Hububat ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı taban arazide 900 kıraç arazide 1700 dönüm, Bakliyat, afyon, susam, keten, kendir ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 1000 dönüm, Pamuk ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 400 dönüm; Patates, soğan, sarmısak ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 200 dönüm; Çay ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 150 dönüm (Mahsul verebilecek hale gelmeyenler hariç); Sebze ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 200 dönüm;

Ağaç sayısı için örnekler; Meyve verebilecek hale gelmiş antep fıstığında 2500 ağaç; Meyve verebilecek hale gelmiş zeytinliklerde 4500 ağaç;

Hayvan sayısı için örnekler; Büyükbaş hayvan sayısı 150 adet (İş hayvanları ile iki yaşından küçük, büyükbaş hayvanlar hariç); Küçükbaş hayvan sayısı 750 adet (Bir yaşından küçük, küçükbaş hayvanlar ile kümes hayvanları hariç);

Arazi üzerinde yapılmayan zirai faaliyetler ile kara ve su avcılığında: Denizlerdeki sınırları belirlenebilen üretim alanlarında yapılan balık yetiştiriciliğinde (ağ kafes vb.) 750 m2, İç su balıkları yetiştiriciliğinde sınırları belirlenebilen havuz (beton, toprak vb.), göl, gölet ve baraj gölleri gibi üretim alanlarında 900 m2, Denizlerde yapılan balık avcılığında toplam tekne boyu 20 metre; Arıcılık ziraatinde kovan sayısı 500 adet; İpek böcekçiliği ziraatinde kutu sayısı 500 adet; gibi

ÖNEMLİ NOT: Kazançları gerçek usulde vergilendirilmeyen çiftçiler bu kazançları için beyanname vermezler. Kazançları gerçek usulde vergilendirilmeyen çiftçiler, yazılı olarak vergi dairesinden istemde bulunmaları halinde izleyen vergilendirme dönemi başından, işe yeni başlayanlar, işe başlama tarihinden itibaren gerçek usule geçebilirler.

54 üncü maddede yazılı ölçüleri aşanlar müteakip vergilendirme dönemi başından itibaren gerçek usulde; gerçek usule tabi olanlardan bu ölçülerin altında kalanlar müteakip vergilendirme dönemi başından itibaren hasılatları üzerinden tevkifat yapılmak suretiyle vergilendirilirler.

Gerçek usulde vergilendirmede hasılattan indirilebilecek giderler; işle ilgili giderlerdir. İndirilmeyecek giderlerse aynen ticari kazancın tespitinde kabul edilmeyen giderdir.

2.2.ZİRAİ KAZANÇLARDA TEVKİFAT USULÜ[4]

Çiftçilerin elde ettikleri zirai kazançlar, Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesine göre hasılatları üzerinden tevkifat yapılmak suretiyle vergilendirilirler. Çiftçilerden satın alınan ziraî mahsuller ve hizmetler için yapılan ödemelerden;

Þ            Hayvanlar ve bunların mahsulleri ile kara ve su avcılığı mahsulleri için,Ticaret borsalarında tescil ettirilerek satın alınanlar için % 1,  bunlar dışında kalanlar için % 2,

Þ            Diğer ziraî mahsuller için, Ticaret borsalarında tescil ettirilerek satın alınan zirai mahsuller için % 2, bunların dışında kalanlar için % 4,

Þ            Ziraî faaliyet kapsamında ifa edilen hizmetler için, Orman idaresine veya orman idaresine karşı taahhütte bulunan kurumlara yapılan ormanların ağaçlandırılması, bakımı, kesimi, ürünlerin toplanması, taşınması ve benzeri hizmetler için % 2, Diğer hizmetler için % 4,

Þ            Çiftçilere yapılan doğrudan gelir desteği ve alternatif ürün ödemeleri için % 0,

ÖNEMLİ AÇIKLAMA: Bu şekilde yapılan tevkifat(kesinti), eğer gerçek usule tabi zirai kazançtan yapılmışsa dönem sonunda verilecek beyanname üzerinden hesaplanan vergiden düşülür. Eğer tevkifata tabi kazanç, gerçek usule tabi bir kazanç değilse tevkifat; nihai vergilendirme kabul edilir. Beyanname vermek gerekmez.

III-ÜCRETLER VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.ÜCRET KAVRAMI VE ÜCRET SAYILAN HALLER

Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir. İş verenler, hizmet erbabını işe alan, emir ve talimatları dahilinde çalıştıran gerçek ve tüzel kişilerdir. Ücret; ödenek, tazminat, zam, avans, aidat, prim, ikramiye, gider karşılığı şeklinde olabilir. Ayrıca; aşağıda yazılı ödemeler de ücret sayılır:

Þ                  İstisna dışında kalan emeklilik, maluliyet, dul ve yetim aylıkları;

Þ                  Türkiye Büyük Millet Meclisi, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeleri ile özel kanunlarına veya idari kararlara göre kurulan daimi veya geçici bütün komisyonların üyelerine ve yukarıda sayılanlara benzeyen diğer kimselere bu sıfatları dolayısıyla ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler;

Þ                  Yönetim ve denetim kurulları başkanı ve üyeleriyle tasfiye memurlarına bu sıfatları dolayısıyla ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler;

Þ                  Bilirkişilere, resmî arabuluculara, eksperlere, spor hakemlerine ve her türlü yarışma jürisi üyelerine ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler;

Þ                  Sporculara transfer ücreti veya sair adlarla yapılan ödemeler ve sağlanan menfaatler.

B.ÜCRETLERİN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK ÜCRETLER; muafiyet-istisna kapsamındaki ücretler vergilendirilmemektedir. Bazı Önemli Muafiyet ve İstisnalar aşağıdaki gibidir;

1. Köylerde veya son nüfus sayımına göre belediye içi nüfusu 5.000’i aşmayan yerlerde faaliyet gösteren ve el ile dokunan halı ve kilim imal eden işletmelerde çalışan işçilerin ücretleri;

2. Gelir Vergisi’nden muaf olanların veya gerçek usulde vergilendirilmeyen çiftçilerin yanında çalışan işçilerin ücretleri;

3. Köy muhtarları ile köylerin katip, korucu, imam, bekçi ve benzeri hizmetlilerine köy bütçesinden ödenen ücretler ile çiftçi mallarını koruma bekçilerinin ücretleri ve Çırakların asgari ücreti aşmayan ücretleri.

4. Hizmetçilerin ücretleri (Mürebbiyelere ödenen ücretler istisna kapsamına dahil değildir);

5. Hizmet erbabına işverenlerce yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatler (bir günlük yemek bedelinin 8.25 YTL’yi aşmaması gerekir)

6. Genel olarak maden işletmelerinde ve fabrikalarda çalışan işçilere ve özel kanunlarına göre barındırılması gereken memurlarla müstahdemlere konut tedariki ve bu konutların giderleri ile mülkiyeti işverene ait brüt alanı 100 m2yi aşmayan konutların hizmet erbabına mesken olarak tahsisi suretiyle sağlanan menfaatler

7. Hizmet erbabının toplu olarak işyerlerine gidip gelmelerini sağlamak maksadıyla işverenler tarafından yapılan taşıma giderleri;

8. Kanunla kurulan emekli sandıkları ile Sosyal Sigortalar Kanununun geçici 20 nci maddesinde belirtilen sandıklar tarafından ödenen emekli, malûliyet, dul ve yetim aylıkları

9. Yabancı ülkelerde bulunan sosyal güvenlik kurumları tarafından ödenen emekli, malûliyet, dul ve yetim aylıkları;

10. Kanunî ve iş merkezi Türkiye’de bulunmayan dar mükellefiyete tâbi işverenlerin yanında çalışan hizmet erbabına, işverenin Türkiye dışında elde ettiği kazançları üzerinden döviz olarak ödediği ücretler;

11. Yüz ve daha aşağı sayıda işçi çalıştıran işyerlerinde bir, yüzden fazla işçi çalıştıran işyerlerinde iki, amatör sporcu çalıştıranların, her yıl millî müsabakalara iştirak ettiklerinin belgelenmesi ve bu amatör sporculara ödenen ücretler.

2.VERGİLENDİRİLECEK ÜCRETLER ve VERGİLENDİRME YÖNTEMİ

Ücretler gerçek usule göre vergilendirilmektedir. Gerçek usulün esası gerçek ücret kavramı üzerine oturtulmuştur. Gerçek ücret: Ücretin gerçek safi değeri işveren tarafından verilen para ve ayınlarla sağlanan menfaatler toplamından aşağıdaki indirimler yapıldıktan sonra kalan miktardır. Brüt ücretten gerçek ücrete ulaşmak için yapılacak indirimler;

1. Emekli sandığı, SSK ve OYAK gibi kurumlar için yapılan kesintiler ve sendikalara ödenen aidatlar

2. Ücretlinin şahsına, eşine ve küçük çocuklarına ait hayat, ölüm, kaza, hastalık, sakatlık, işsizlik, analık, doğum ve tahsil gibi şahıs sigorta poliçeleri için hizmet erbabı tarafından ödenen primler ile bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları[5],

ÖNEMLİ NOT:Ücretin gerçek değerinin tayininde, Gelir Vergisi gibi şahsi vergiler ücretten indirilmez.

2.1.STOPAJ ESASI

Ücretlerin vergilendirilmesinde genel yöntem stopaj esasıdır(GVK. 94.m). Hizmet erbabına ödenen ücretler ile ücret sayılan ödemelerden (istisnadan faydalananlar hariç), artan oranlı tarife dilimleri ve oranları esas alınarak tevkifat(Stopaj, kesinti) yapılır. Stopajın yapılmasında matrah olarak ücretin safi(net) değeri esas alınır. Diğer bir ifadeyle vergi matrahı olarak ücretin safi değeri alınır.  Ancak aşağıdaki hizmet erbabının ücretleri hakkında vergi tevkif usulü uygulanmaz.

1. Ücretlerini yabancı bir memleketteki işverenden doğrudan doğruya alan hizmet erbabı;

2. 16’ncı maddede yazılı ücret istisnasından faydalanmayan yabancı elçilik ve konsolosluk memur ve hizmetlileri;

3. Maliye Bakanlığı’nca yıllık beyanname ile bildirilmesinde zaruret görülen ücret ödemeleri.

Bunlar gelirlerini, yıllık beyanname ile bildirirler.

2.2.GÖTÜRÜ USUL

“Diğer ücretliler” olarak tabir edilen ücretliler götürü usule göre vergilendirilmektedirler. Diğer ücretler Kazançları basit usulde tespit edilen ticaret erbabı yanında çalışanlar; Özel hizmetlerde çalışan şoförler; Özel inşaat sahiplerinin ücretle çalıştırdığı inşaat işçileri; Gayrimenkul sermaye iradı sahibi yanında çalışanlar ve gerçek ücretlerinin tespitine imkân olmaması sebebiyle, Danıştayın olumlu görüşüne dayanarak Maliye Bakanlığınca bu kapsama alınanlardır (GVK m. 64). Bu hizmet erbabının safi ücretleri takvim yılı başında geçerli olan ve sanayi kesiminde çalışan 16 yaşından büyük işçiler için uygulanan asgari ücretin yıllık brüt tutarının % 25’idir.

Diğer ücretler; kapsamına giren ücretler için yıllık beyanname verilmez, diğer kazançlar için beyanname verilmiş olsa bile beyannameye dahil edilmezler. Sadece vergi dairesinden bir “vergi karnesi” alırlar. Bu karnede ne kadar vergi ödeyecekleri yazılıdır. Her yıl ŞUBAT ve AĞUSTOS ayları olmak üzere iki eşit taksitte vergi öderler.

2.3.BEYAN ESASI

Birden fazla işverenden ücret alıp ta birden sonraki işverenden/işverenlerden alınan ücretler toplamı 2006 yılı için 18 000 YTL’yi aşıyorsa önceden tevkifat yapılsa dahi beyanname vermek zorunludur. Ayrıca yukarıda belirtildiği gibi stopaja tabi olmayanlar da beyanname vermek zorundadırlar.

IV-SERBEST MESLEK KAZANÇLARI VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.SERBEST MESLEK KAZANCININ BELİRLENMESİ

Serbest meslek kazancı: Her türlü serbest meslek faaliyetinden doğan kazançlar serbest meslek kazancıdır. Serbest meslek faaliyeti; sermayeden ziyade şahsi mesaiye, ilmi veya mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan ve ticari mahiyette olmıyan işlerin işverene tabi olmaksızın şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılmasıdır. Tahkim işleri dolayısiyle hakemlerin aldıkları ücretler ile kollektif, adi komandit ve adi şirketler tarafından yapılan serbest meslek faaliyeti neticesinde doğan kazançlar da, serbest meslek kazancıdır. Serbest meslek erbabı: Serbest meslek faaliyetini mutad meslek halinde ifa edenler, serbest meslek erbabıdır. Serbest meslek faaliyetinin yanında meslekten başka bir iş veya görev ile devamlı olarak uğraşılması bu vasfı değiştirmez. Ayrıca;

Þ            Gümrük komisyoncuları, bilumum borsa ajan ve acentaları, noterler, noterlik görevini ifa ile mükellef olanlar;

Þ            Bizzat serbest meslek erbabı tarifine girmemekle beraber serbest meslek erbabını bir araya getirerek teşkilat kurmak veya bunlara sermaye temin etmek suretiyle veya sair suretlerle serbest meslek kazancından hisse alanlar;

Þ            Serbest meslek faaliyetinde bulunan kollektif ve adi şirketlerde ortaklar, adi komandit şirketlerde komanditeler;

Þ            4.Dava vekilleri, müşavirler, kurumlar ve tüccarlarla serbest meslek erbabının ticarî ve meslekî işlerini takip edenler ve konser veren müzik sanatçıları;

Þ            Gerekli şartları taşıyan ebe, sünnetçi, sağlık memuru, arzuhalci, rehber gibi mesleki faaliyette bulunanlar bu işler dolayısiyle serbest meslek erbabı sayılırlar.

Serbest meslek kazancı bir hesap dönemi içinde serbest meslek faaliyeti karşılığı olarak tahsil edilen para ve ayınlar ve diğer suretlerle sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerden bu faaliyet dolayısıyle yapılan giderler indirildikten sonra kalan farktır. Serbest meslek erbabı, mesleki kazançlarını Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre tuttukları “Serbest meslek kazanç defteri”ne istinaden tespit ederler. Brüt kazançtan kazancın elde edilmesiyle ilgili giderler düşülür. Net kazanç üzerinden vergilendirme yapılır.

B.SERBEST MESLEK KAZANÇLARININ VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK SERBEST MESLEK KAZANÇLARI

İstisna kapsamındaki kazançlar vergi dışı bırakılmaktadır.

Vergiden İstisna Olan Serbest Meslek Kazançları

İ.Sergi ve Panayır İstisnası

Dar mükellefiyete tabi olanların; Hükümetin izniyle açılan sergi ve panayırlarda yaptıkları serbest meslek faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar; Gelir Vergisi’nden müstesnadır.

ii.Telif Kazançları İstisnası

Müellif, mütercim, heykeltraş, hattat, ressam, bestekâr, bilgisayar programcısı ve mucitlerin ve bunların kanuni mirasçılarının; şiir, hikaye, roman, makale, bilimsel araştırma ve incelemeleri, bilgisayar yazılımı, röportaj, karikatür, fotoğraf, film, video band, radyo ve televizyon senaryo ve oyunu gibi eserlerini gazete, dergi, bilgisayar ve internet ortamı, radyo, televizyon ve videoda yayınlamak veya kitap, CD, disket, resim, heykel ve nota halindeki eserleri ile ihtira beratlarını satmak veya bunlar üzerindeki mevcut haklarını devir ve temlik etmek veya kiralamak suretiyle elde ettikleri hasılat Gelir Vergisinden müstesnadır.

Eserlerin neşir, temsil, icra ve teşhir gibi suretlerle değerlendirilmesi karşılığında alınan bedel ve ücretler istisnaya dahildir. Bu kazançların geçici(arızî) olarak elde edilmesi istisna hükmünün uygulanmasına engel teşkil etmez.

ÖNEMLİ NOT: Serbest meslek kazançları istisnası üzerinden, bu Kanunun 94 üncü maddesi uyarınca tevkif suretiyle vergi kesilir. Oran % 17’dir.

2.SERBEST MESLEK KAZANÇLARININ VERGİLENDİRİLMESİ

2.1.BEYAN ESASI

Tutulan serbest meslek kazanç defterine göre belirlenen hasılattan mesleğin ifası ile ilgili giderler düşülür. Kalan kısım artan oranlı tarifeye göre vergilendirilir. Ancak her türlü para cezaları ve vergi cezaları ile serbest meslek erbabının suçlarından doğan tazminatlar gider olarak indirilemez. Net serbest meslek kazancının tespitinde gider yazılabilecek hususlar aşağıdaki gibidir;

Þ            Mesleki kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için ödenen genel giderler[6]

Þ            Hizmetli ve işçilerin iş yerinde veya iş yerinin müştemilatındaki iaşe ve ibate giderleri, tedavi ve ilaç giderleri, sigorta primleri ve emekli aidatı  ve işle ilgili giyim giderleri.

Þ            Mesleki faaliyetle ilgili seyahat ve ikamet giderleri

Þ      Mesleki faaliyette kullanılan tesisat, demirbaş eşya ve envantere dahil taşıtlar için ayrılan amortismanlar ve kiralanan veya envantere dahil olan ve işte kullanılan taşıtların giderleri.

Þ      Alınan mesleki yayınlar için ödenen bedeller, Mesleki faaliyetin ifası için ödenen mal ve hizmet alım bedelleri.

Þ      Serbest meslek faaliyetleri dolayısıyla emekli sandıklarına ödenen giriş ve emeklilik aidatları ile mesleki teşekküllere ödenen aidatlar.

Þ      Mesleki kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için ödenen meslek, ilan ve reklam vergileri ile iş yerleriyle ilgili ayni vergi, resim ve harçlar.

Þ      Mesleki faaliyetle ilgili olarak kanun, ilam ve mukavelenameye göre ödenen tazminatlar

2.2.STOPAJ(TEVKİFAT) Esası

Yaptıkları serbest meslek işleri dolayısıyla bu işleri yapanlara yapılan ödemelerden ödemeyi yapan taraf stopajla vergi kesmektedir. Ancak Noterlere serbest meslek faaliyetlerinden dolayı yapılan ödemelerden stopaj yapılmaz. Stopaj oranı; % 22’dir. Sadece Telif kazancı dolayısıyla hak sahibine yapılan ödemelerden % 17 stopaj yapılır.

Tevkifat suretiyle alınan vergi yılsonunda verilen yıllık beyanname üzerinden hesaplanan vergi miktarından düşülmektedir.

V-GAYRİMENKUL SERMAYE İRATLARI VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.GAYRİMENKUL SERMAYE İRADI OLARAK KABUL EDİLEN KAZANÇLAR

Aşağıda yazılı mal ve hakların sahipleri, mutasarrıfları, zilyetleri, irtifak ve intifa hakkı sahipleri veya kiracıları tarafından kiraya verilmesinden elde edilen iratlar gayrimenkul sermaye iradıdır(GVK 70)

Þ            Arazi, bina maden suları, menba suları, madenler, taş ocakları, kum ve çakıl istihsal yerleri, tuğla ve kiremit harmanları, tuzlalar ve bunların mütemmim cüzileri ve teferruatı;

Þ            Voli mahalleri ve dalyanlar;

Þ            Gayri menkullerin, ayrı olarak kiraya verilen mütemmim cüzileri ve teferruatı ile bilumum tesisatı demirbaş eşyası ve döşemeleri;

Þ            Gayrimenkul olarak tescil edilen haklar; Arama, işletme ve imtiyaz hakları ve ruhsatları, ihtira beratı alameti farika, marka, ticaret unvanı, her türlü teknik resim, desen, model, plan ile sinema ve televizyon filmleri, ses ve görüntü bantları, sanayi ve ticaret ve bilim alanlarında elde edilmiş bir tecrübeye ait bilgilerle gizli bir formül veya bir imalat usulü üzerindeki kullanma hakkı veya kullanma imtiyazı gibi haklar

Þ            Telif hakları

Þ            Gemi ve gemi payları ve her türlü motorlu araç, makine ve tesisat ile bunların eklentileri.

Sayılan bu mallar ve haklar ticarî veya zirai bir işletmeye dahil bulunduğu takdirde bunların iratları ticarî veya zirai kazancın tespitine müteallik hükümlere göre hesaplanır.

B.GMSİ’NİN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK GMSİ’LER

Konut Kira Gelirleri İstisnası: Binaların mesken olarak kiraya verilmesinden bir takvim yılı içinde elde edilen hâsılatın 2006 yılı için 2.200 YTL’sı gelir vergisinden müstesnadır. İstisna haddi üzerinde hâsılat elde edilip beyan edilmemesi veya eksik beyan edilmesi halinde, bu istisnadan yararlanılamaz. Ticari, zirai veya mesleki kazancını yıllık beyanname ile bildirmek mecburiyetinde olanlar ile gelirleri bunlar tarafından bildirilecek olanlar bu istisnadan faydalanamazlar.

Bir kişinin birden fazla meskene sahip olması durumunda bu istisna sadece bir defa uygulanacaktır. Bir meskene birden fazla kişi sahipse her kişi istisnadan ayrıca yararlanacaktır.

2.VERGİLENDİRİLECEK GMSİ’LER

GMSİ’lerde vergilendirme safi irat üzerinden yapılmaktadır. Safi İrat:Gayrimenkul sermaye iradında safi irat, gayri safi hasılattan iradın sağlanması ve idamesi için yapılan giderler indirildikten sonra kalan müspet farktır.

2.1.BEYAN ESASI

Gayrimenkul sermaye iratlarında, gayri safi hasılat, mal ve hakların kiraya verilmesinden bir takvim yılı içinde o yıla veya geçmiş yıllara ait olarak nakden veya aynen tahsil edilen kira bedellerinin tutarıdır (72.M).

Gerçek Gider Usulü(Gerçek Usul)

Gerçek usulde; gayrimenkulle ilgili olmak kaydıyla gayri safi hâsılattan aşağıdaki giderler düşülür. Kalan kısım artan oranlı tarifeye göre vergilendirilir. Giderler: kiraya verilen gayrimenkulle ilgili giderlerdir. Ayrıca; Kiraya verilen mal ve haklar için ödenen vergi, resim, harç ve şerefiyelerle kiraya verenler tarafından ödenmiş olmak şartıyla belediyelere ödenen harcamalara iştirak payları; Sahibi bulundukları konutları kiraya verenlerin kira ile oturdukları konutun kira bedeli de indirilebilir. Vergi ve para cezaları düşülemez.

Götürü Gider Usulü

Haklarını kiraya verenler hariç gayrimenkul sermaye iradı elde edenler götürü usulden de yararlanabilirler. Gayri safi hâsılattan, gayri safi hâsılatın %25’lik kısmı düşülür, kalan kısım artan oranlı tarifeye göre vergilendirilir. Götürü gider usulünü kabul edenler iki yıl geçmedikçe bu usulden dönemezler.

2.2.STOPAJ ESASI

Gayrimenkul sermaye iratlarında stopaj uygulaması da söz konusudur. Stopajı hak sahibine geliri sağlayan taraf yapar. Stopaj yapılan tutar; daha sonra verilen beyannameden hesaplanacak vergiden düşülür. Ancak stopajla vergilendirilmiş olan gayrimenkul sermaye iratları 2006 yılı için 18 000 YTL’ye kadarsa beyanname verilmez.

VI-MENKUL SERMAYE İRATLARI VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.MENKUL SERMAYE İRADI KAVRAMI

Menkul sermaye iratları GVK’nın 75. maddesinde düzenlenmiştir. Sahibinin ticari, zirai veya mesleki faaliyeti dışında nakdi sermaye veya para ile temsil edilen değerlerden oluşan sermaye dolayısıyla elde ettiği kar payı, faiz, kira ve benzeri iratlar menkul sermaye iradıdır.

1-Kar Geliri Şeklindeki MSİ’ler

C                  Hisse Senetleri Kar Payları (Sermaye Piyasası Kanunu’na göre kurulan yatırım fonları katılma belgelerine ödenen kar payları dahil.)

C                  İştirak Hisselerinden Doğan Kazançlar:(Limited Şirket ortaklarının, iş ortaklıklarının ortakları ve komanditerlerin kâr payları ile kooperatiflerin dağıttıkları kazançlar bu zümreye dahildir.)

C                  Kurumların idare Meclisi Başkan ve üyelerine verilen kar payları;

C                  Kurumlar Vergisi Kanunu uyarınca yıllık veya özel beyanname veren dar mükellef kurumların, indirim ve istisnalar düşülmeden önceki kurum kazancından, hesaplanan kurumlar vergisi düşüldükten sonra kalan kısmı,

C                  Faizsiz olarak kredi verenlere ödenen kâr payları ile kâr, ve zarar ortaklığı belgesi karşılığı ödenen kâr payları ve özel finans kurumlarınca kâr ve zarara katılma hesabı karşılığında ödenen kâr payları.

2-Faiz Geliri Şeklindeki MSİ’ler

C            Tahvil ve Bono Faizleri:

C            Alacak Faizleri :Her nevi alacak faizleri (Adi, imtiyazlı, rehinli, senetli alacaklarla carî hesap alacaklarından doğan faizler ve kamu tüzelkişilerince borçlanılan ve senede bağlanmış olan meblağlar için ödenen faizler dahil.)

C            Mevduat faizleri :

C            Repo Gelirleri

3-Diğer Şekillerdeki MSİ’ler

C            Hisse senetleri ve tahvillerin vadesi gelmemiş kuponlarının satışından elde edilen bedeller;

C            İştirak hisselerinin sahibi adına henüz tahakkuk etmemiş kar paylarının devir ve temliki karşılığında alınan para ve ayınlar;

C            Her çeşit senetlerin iskonto edilmesi karşılığında alınan iskonto bedelleri;

C            Tüzel kişiliği haiz emekli sandıkları, yardım sandıkları ile emeklilik ve sigorta şirketleri tarafından;

i.                              On yıl süreyle prim, aidat veya katkı payı ödemeden ayrılanlara yapılan ödemeler,

ii.                              On yıl süreyle katkı payı ödemiş olmakla birlikte bireysel emeklilik sisteminden emeklilik hakkı kazanmadan ayrılanlar ile diğer sandık ve sigortalardan on yıl süreyle prim veya aidat ödeyenlere ve vefat, malûliyet veya tasfiye gibi zorunlu nedenlerle ayrılanlara yapılan ödemeler,

iii.                              Bireysel emeklilik sisteminden emeklilik hakkı kazananlar ile bu sistemden vefat, malûliyet veya tasfiye gibi zorunlu nedenlerle ayrılanlara yapılan ödemeler.


[1] Adi şirketler iştigal nevileri açıklanan bentlerden hangisine giriyorsa o bent hükmüne tabidir.

[2] İhracat, yurt dışında inşaat, onarma, montaj ve taşımacılık faaliyetlerinde bulunan mükellefler, bu bentte yazılı giderlere ilaveten bu faaliyetlerden döviz olarak elde ettikleri hâsılatın binde beşini aşmamak şartıyla yurt dışındaki bu işlerle ilgili giderlerine karşılık olmak üzere götürü olarak hesapladıkları giderleri de indirebilirler

[3] Ödenen aidatın bir aylık tutarı, işyerinde işçilere ödenen çıplak ücretin bir günlük toplamını aşamaz

[4] Tevkifat(stopaj): Verginin kaynakta kesilmesini ifade etmektedir. Diğer bir ifadeyle gelirin, esas sahibine geçmeden önce geliri sağlayan tarafından vergisinin “vergi sorumlusu” sıfatı ile kesilmesidir. Stopaj yakmakla yükümlü olanlar; kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya işletme hesabına göre tespit etmek zorunda olan çiftçilerdir.

[5] Sigortanın veya emeklilik sözleşmesinin Türkiye’de kâin ve merkezi Türkiye’de bulunan bir sigorta veya emeklilik şirketi nezdinde yapılmış olma şartı vardır.

[6] İkametgâhlarının bir kısmını iş yeri olarak kullananlar, ikametgâh için ödedikleri kiranın tamamı ile ısıtma ve aydınlatma gibi diğer giderlerin yarısını indirebilirler. İş yeri kendi mülkü olanlar kira yerine amortismanı, ikametgâhı kendi mülkü olup bunun bir kısmını iş yeri olarak kullananlar amortismanın yarısını gider yazabilirler.

AHŞAP ATÖLYESİNDE KULLANILAN EL ALETLERİ

Aletler:

Asırlar boyunca insanlar işlerini daha kolay ve daha etkili olarak yapabilmek için kalıplar ve araçlar icat etmişlerdir. Bu araçlara genellikle alet denir. Bunlar çok çeşitli olup bir kısmı gayet basit diğer bir kısmı ise oldukça karışıktır. Kompleks araçlar daha ziyade makine diye sınıflandırılır. Birçok makinalar şaşılacak derecede geliştirilmiştir.
Alet ve makinalar, bir işin yapılışında büyük ölçüde mekaniksel üstünlük, hassasiyet, sürat verim ve bazen güvenlik sağlar. Uygun aletleri seçip kullanan bir kimse iyi bir yapabilir, fakat, aksine olarak, sadece işçiliğe güvense veya kaba ve ilkel aletler kullanılmış olsa belki de bir şey yapamazdı.
İnsanlar, daha büyük verim sağlamak için yaptığı çalışmalarla eski aletleri geliştirmekte ve yenilerini icat etmektedir. Bugünkü konstrüksiyon metodlarında, yeni gereçlerin kullanılması aletlerin kalite ve görünüşü ile birlikte verimliliğini de artırmıştır. Aletler ve özel fonksiyonları mekaniğin basit makinalardaki prensiplerine göre sınıflandırılır. Nitekim ağaç işlerinde kullanılan kesici aletler (bıçaklar, testereler, rendeler ve düz kalemler) kama şeklinde çakma ve vidalama aletleri (çekiçler, otomatik tornavidalar ve matkap kolları) sırası ile kaldıraç, eğik düzlem ve volan ve mile örneklerdir. Kama, eğik düzlem ve vidanın uygulanması ise delme aletlerdir. Gerçekten, bazı aletler birkaç basit makinanın bileşiminden meydana getirilmiştir. Komplike motorlu aletler, mekanikte görülen altı basit makinadan herbirinin uygulanması ile elde edilir. Bunlar; kama, kaldıraç, eğikdüzlem vida, çark ve mili ile makaradır.

Ağaçişleri aletlerinin adı ve yapılan işe göre sınıflandırılması, bunların kullanılış ve amaçlarını belirtir, böylece tornavida bir vidalama aleti; testere bir kesme aleti; gönye ise kontrol ve markalama aletidir. Bir aletin işleyiş prensibine uyan basit makinalar hakkında edinilecek bilgiler, mekaniksel üstünlük ve verim sağlamak için bu aletin ve esas parçalarının işleyişini kavramamıza yardım eder.

Ağaçişleri aletleri, yapılan işe göre: ölçme, markalama ve kontrol, kesme ve delme, vidalama, çakma, tutturma ve sıkma ve bileme aletleri olarak sınırlandırılır. Ölçme, markalama ve kontrol aletleri dışında kalan bütün aletler kaldıraç, kama eğik düzlem, volan ve mile, marka ve vidaya ait örneklerdir.

Kama:

Bıçaklar, rendeler, düzkalemler, oyma kalemleri, eğeler, testereler, el baltaları gibi aletlerin ağız ve dişleri ile çeşitli matkapların kesici ağızları kama kama örnekleridir. Dişli olanlarda bir seri kesici kamalar vardır.

Ağaçişleri kesme aletleri kesme aletlerinin kamaları, ağaç liflerini kesme, parçalama, kazma ve yarma suretiyle birbirinden ayırır.

Kaldıraç:

Kuvvet veya basınç isteyen bazı aletlerinin kullanılmasında kaldıraçtan yararlanılır. Bazen dayanma noktası kolun bir kısmı üzerindedir. Bazen de bu aletin bilhassa yapılmış bir özelliğidir. Zımba kolları, kerpetenler, penseler, mengene sapları ve çekiç kaldıraçlardan bazı örneklerdir. Testereler, sistreler, düz kalemler, rendeler ve diğer aletler kaldıraç ve kamanın birleşik şekilleridir. Kama, kesen kısımdır; sap ise kullanana kaldırma imkanı sağlar. Bir çiviyi çakmak için 25cm uzunluğunda sapı bulunan 500 gramlık bir çekicin sapı ucuna 5 kg’lık bir kuvvet uygulanırsa çivi 62.5 kilogramlık bir kuvvetle çakılmış olur.

Misal: Çekicin ağırlığı x sapa uygulanan kuvvet x sapın uzunluğu= Elde edilen kuvvet.

0.5 kg x 5 kgx 25cm = 62.5 kg.

Eğik Düzlem:

Amerikan matkapları, helisel matkaplar ve otomatik tornavidalar eğik düzlem uygulamasına ait örnektirler. Burada mekanik kolaylık ve verimlilik; mukavemeti veya ağırlığı bir eğik düzlem veya helezonda olduğu gibi dağıtarak, dolaylı olarak yavaş bir çekme ve kaldırma yolu ile elde edilir.

Vida:

Bazı aletlerin helisel bir kısmı veya vidası vardır ve bu sayede büyük basınçlar kolaylıkla elde edilebilir. Vidanın uygulanmasına işkenceler, el vidaları, mengeneler ve mandrenler gibi sıkıştırma ve bağlama araçlarında rastlanır. Vida eğikdüzlemin bir şekli olup, ayarlama tertibatının çalışmasını kolaylaştırmak (düzlem ayar tekeri) veya mukavemeti azaltmak (delme aletlerin vidalı kısmı) için kullanılır. Bir tezgah mengenesi bu çeşit basit bir makinaya güzel bir örnektir. Mengene kolu volanı, sıkma vidası daz eğik düzlemdir.

Volan ve mil formülü ile eğik düzlem formülünü birleştirirsek: Mengene çenelerindeki sıkma kuvveti (W) x bir dönmede vidanın aldığı yol (P)= Kolu döndürmek için uygulanan kuvvet (E) x bir dönüşte kuvvet uygulama noktasının aldığı yol (mengene kolunun dönüşünde tatbik noktasının çizdiği daire çemberi 2πr).

Vidanın adımı = 5mm

W x P = E x 2πr

Döndürme kuvveti = 5 kg kol uzunluğu 20cm.

W x 0.5 = 5x 2 (3.24)x20

W = 1256 kg.

Yukarıdaki problemde sürtünmeye yer verilmemiştir. Vida somunu üzerinde o kadar çok sürtünme meydana getirir ki bu yüzden çenelerin itilişi yavaşlar ve bu sistem ancak yüzde on bir randıman sağlar. Bu da bize 125,6×0.10= 125,6 kg’lık bir itme kuvveti verir.

Volan ve Mil:

Bazı aletlerde büyük manivela kuvveti bükme, döndürme ve kolla çevirmek suretiyle elde edilir ki, burada kuvvetin uygulama noktası sabit bir nokta veya eksen etrafında dairesel bir yörünge çizer. Tornavidalar, el matkapları ve mil prensibinin uygulama örnekleridir.

Volan yarıçapı x kuvvet = mil, yarıçapı x kuvvet. Bu itme (sürme) gücü ile matkabın döndürülmesinde kullanılır.

Matkap kolundaki 5 kilogramlık döndürme kuvveti matkap ucunda 50kg’lık bir kesme kuvveti meydana getirir.

Kolun yarıçapı x döndürme kuvveti = matkap yarıçapı (mil) x kesme kuvveti.

Kol yarıçapı = 12 cm

Döndürme kuvveti= 5 kg

Matkap yarıçapı = 0,5 cm

12 x5 = 0,5 x Kesme Kuvveti.

60

Kesme Kuvveti: —–

0, 5

Kesme Kuvveti: 120 kg.

Kasnak:

Kayışla çalışan makinalarda gücü ileten tek ve merdivenli kasnaklar vardır. merdivenli kasnaklar aynı zamanda hızın değiştirilmesinde kullanılır.

Birleşik Basit Makinalar:

Ağaç işlerinde kullanılan bir çok el aletleri çeşitli basit makinaların birleşik şekilleridir. Esas parçalardan birisi bir vida gibi görev yaparken diğer bir parça eğik düzlem veya volan ve mil gibi çalışır. Mesela küçük planyada, kama, kaldıraç, eğik düzlem ve vidaya ait uygulamalar bir arada görülür. Elektrikli el aletleri ve ağaç işleri makinaları basit makinaların birleşik şekillerine ait değişik örnekleridir.

IÇKI

Sınıflandırma:

Kesici Ağızlı Alet.

Uygulama

Çalışma Prensibi:

Içkı, düzkalem gibi kama esasına göre keserek çalışır.

Çeşitleri ve Kullanıldığı Yerler:

Içkı, hızlı olarak çok miktarda talaş alma ve profil düzeltme işlerinde kullanılır. Bıçak aşağıya gelecek ve iş ile hafif bir açı teşkil edecek şekilde iki elle tutulur. Sonra ağaçtan ince bir talaş almak için çalışana doğru düzgünce çekilir. Bu aletler her zaman lifler yönünde çalışılmalıdır.

Esas Parçaları ve Herbirinin Gördüğü İşler:

1. Uzun, düzkalem ağızlı ve oluklu bıçak; 20-25 cm boyunda ve 3cm genişliğinde olup, üstün kaliteli alet çeliğinden yapılmıştır.

2. Ağaçtan yapılan tutamaklar, iki uca takılarak alete “U” biçimi verilmiştir.

Ek Parçaları:

Pah Kırma Kesicileri.

Bakım:

Koruma:

Içkılar; iki kanca üzerine yere paralel olarak alet panosu üzerine asılabilir. Kesici ağız, bir ağaç ya da deri kılıfla korunmalıdır.

Bileme:

Kesici ağız oluklu kısımdan 25-30°’lik bir açıda taşlanır, sonra yağ taşında 30-35°’lik açıda rende tığı gibi bilenir.

SİSTRELER- EL SİSTRESİ, KOLLU PARKE SİSTRESİ

Sınıflandırma:

Kesici Ağızlı Alet.

Uygulama:

Çalışma Prensibi.

Sistreler, çok ince talaş kaldıran keskin kama-sistre kılağısı esasına göre çalışır. Kör bir sistre talaştan ziyade toz çıkarır.

Çeşitleri ve Kullanıldığı Yerler:

Sistreler ağaç yüzeylerinin perdahlanmasında, boya ve verniklerin kazınmasında kullanılır. Gerek işlem sırası, gerekse ağaç gözeneklerine dolan veya yüzeyde kalan zımpara tozlarının sistreyi körleteceği düşünülerek; sistreleme işlemi zımparalamadan önce yapılmalıdır.

1. Esas sistresi alaşımlı çelikten yapılmıştır. Kenarları gönyesinde düzeltildikten sonra, masat çekilerek kesici ağız elde edilir. Bunlar 12,5-15cm boyunda ve 6-8cm genişliğindedir.

2. Kollu sistredeki kesici lamada el sistresi gibi alaşımlı çeliktendir. Fakat 45°’lik bir ağız açıldıktan sonra masat çekilir. Bu aletteki sistre laması 6cm gövde boyu ise 30cm.dir. gövde, döğme çelikten yapılmıştır ve sistre lamasını yaklaşık olarak 75’lik bir açıda tutar.

3. Parke sistresi, parkelerin kazınması, boyalı yada vernikli yüzeylerin temizlenmesi gibi kaba işler için yapılmıştır. Ağaç sap sistreyi kesme konumunda tutmaya yarar. Sistre genişlikleri 4, 5, 6 cm ve 8cm’dir. Sapları da 12,5, 19, 22 ve 30cm boyundadır.

4. Sistre rendesi.

Esas Parçaları ve Herbirinin Gördüğü İşler:

1. Sistreler en iyi cins karbon çeliğinden yapılır.

2. Kollu sistrelerin dökme demir yada döğme demirden gövdeleri vardır.

3. Parke sistreleri, sert ağaç yada metal saplara takılırlar.

Bakım

Bileme:

1. El sistreleri, önce ince bir eğe ile düzeltilir, sonra da yağ taşında bilenerek pürüzsüz bir kenar elde edilir. Bunu masat çekme izler. Masat çekildiğinde kesici ağız yani kılağı meydana gelir ki, kesmeyi yapan budur.

2. Kollu sistreye 45° pahlı ağız açılır. Yağ taşında bilendikten sonra, Pahlı yüzeyden düz yüzeye doğru kılağı çıkacak şekilde masat çekilir.

3. Parke sistreleri, kesici ağızları eğelenerek bilenir.

POLİAKRİLONİTRİL (PAN) LİFLERİ

Vinil siyanür olarak da isimlendirilen akrilonitril, doymamış bir karboksilik asid olan akrilik asidin nitrilidir.

CH2 = CH – COOH                                            CH2 = CH – C º N

Akrilik Asidi                                                                              Akrilonitril

Akrilonitril, petrol destilasyon ürünlerinden kolay ve ucuz yöntemlerle elde edilebilmektedir. Sıvı haldeki akrilonitril, çeşitli katalizörler (benzoil peroksit, potasyum persülfat veya hidrojen peroksit + demirsülfat karışımı) kullanılarak polimerize edilir. Formül I.

N CH2 = CH   ®    – CH2 – CH –

| |

                                   C º N                    CºN                PAN

                     n

                                                     Formül I [1]

Bu polimer ilk defa 1930 yılında sentez edilmiş; 1930-1945 yılları arasında yapay kauçuk olarak kullanılmıştır. 1945 yılında ilk defa Fiber adı ile filament haline getirilerek piyasaya sürülmüştür. 1950 yılında Orlon adı ile filament halinde; 1952 yılında ise yine aynı adla kesikli elyaf halinde piyasaya verilmiştir.

Sentezi ile filament halinde üretimi arasında bu kadar uzun zaman geçmesinin sebebi poliakrilonitrilin yapısına bağlı bazı olumsuz özelliklerinin olmasındandır. Poliakrilonitril yaklaşık 200 °C olan erime noktasının civarındaki sıcaklıklarda bozunur. Bu yüzden yumuşak-eğirme ile filament haline getirilemez. Aynı zamanda da yapısı gereği bilinen organik çözücülerde de çözünemez. Çünkü, polimer zincirde negatif polarlığı bulunan nitril grupları, bir başka polimer zincirin metilen grubu hidrojeni ile H-köprüleri oluşturur. Bu bağlar, polimer zincirleri çapraz bağlarla birbirine bağlar. Ayrıca van der Waals kuvvetleri de zincirleri bir arada tutar, polimerin kristallenme oranını arttırır ve çözünürlüğünü azaltır. Bu nedenle uzun yıllar PAN polimerini çözebilecek uygun bir çözücü araştırılmakla geçmiştir. Formül II.

Böyle bir maddeyi çözmek için çözücü seçimi oldukça zordur; ancak birkaç uygun çözücü bulunabilir. En uygun çözücüler,  N,N-dimetil formamid  H-C-N(CH3)2,  dimetilsülfon   (CH3)2SO2   ve  N,N-dimetilasetamiddir   CH3-CO-N(CH3)2. Poliakrilonitril filamentleri polimerin bu çözücülerdeki çözeltilerinden elde edilir. PAN’ın N,N-dimetilformamiddeki % 25-40 lık çözeltileri yaş veya kuru-eğirme için kullanılır.

          /                               \

    CH2                             CH2

          \                               /

   H – C – C º N ….. H – C – C º N

          /                               \

       CH2                                           CH2

          \                               /

   H – C – C º N ….. H – C – C º N

          /                               \

       CH2                                           CH2

          \                               /

   H – C – C º N ….. H – C – C º N

          /                               \  

                  Formül II [1]

Yaş-eğirme yönteminde bu çözelti, koagülasyon banyosu olarak gliserin, kalsiyum klorür ve başka yardımcı maddeler içeren bir çözeltide filament haline getirilir. Çöken filamentler, koagülasyon banyosu bileşenlerinden arıtılmak üzere, iyice yıkanır. 100 ºC deki buharda 3-10 katı germe-çekme uygulanır. 10 misli germe, moleküllerin yönlenmesi dolayısıyla, dayanıklılıkta 7 kat artışa sebep olur. Bu şekilde üretilen filamentler kesikli lif veya tow şeklinde tüketilir.

Aynı çözelti kuru-eğirme yönteminde de kullanılır. Bu çözelti 400 ºC lik sıcak hava akımı geçen odalara spinneret başlıklarından püskürtülür. Çözücüsü buharlaşan filamentler, yıkandıktan sonra, 150-175 ºC de 3-10 katı germe-çekme verilir. Kuru eğirme ile elde edilen PAN lifleri filament halinde tüketilir.

İlk elde edilen poliakrilonitril filamentleri 100 saf polimerden oluşuyordu. Bunların yukarıda bahsedilen yapısal özelliği nedeniyle yönlenme ve kristallenme oranları oldukça yüksektir. Bu nedenle boyanma ve nem çekme gibi özellikeri olumsuzdu ve boyanma güçlüğü vardı. Günümüzde poliakrilonitril lifi üretiminde        % 100 PAN kullanılamaz. Bunun yerine özelliklerinin iyileştirmek ve boyanma yeteneğini kazadırmak üzere % 15’e kadar bir başka momomer içeren akrilonitril kopolimerleri sentez edilerek bunlardan lif üretilir. Polimere eklenen komonomerin yapısında polar grupların bulunması durumunda polimer zincir polarlık kazanır. Aynı zamanda yapıdaki kristalin bölgelerin oranı azalır. Böylece polimerin bazı çözücülerde çözünürlüğü ve boyanma yeteneği artar. Yapısında % 15’e kadar komonomer içeren poliakrilonitrilden yapılmış liflere akrilik elyaf adı verilir. Eklenen komonomerin polarlık özelliklerine göre akrilik lifler, ya anyonik veya katyonik karakterde olurlar. Poliakrilonitril zincirine komonomer olarak vinil piridin, akrilamid gibi bileşiklerin katılması bileşiğe asidik ortamlarda katyonik karakter kazandırır. Buna karşılık akrilik asid ve sodyum vinil benzen sülfonat gibi monomerler elyafı negatif yüklü kılar. Bu nedenle akrilik lifleri içindeki monomerin yapısına bağlı olarak anyonik modifiye akrilik lifleri ve katyonik modifiye akrilik lifleri şeklinde farklandırılır.

Bileşiminde % 35-85 oranında poliakrilonitril içeren sentetik kopolimerlerden yapılmış  elyafa “modakrilik elyaf” denir. Bunlarda komonomer olarak vinilklorür, viniliden klorür ve vinil disiyanür bulunmaktadır. Bunların çoğunda bu ikinci bileşenin ya miktarı veya türü açıklanmaz, patentli olarak saklanır. Bu nedenle akrilik elyafta olduğu gibi modakrilik elyafta da yapıları hakkında geniş bilgi edinme olasılığından yoksun bulunmaktayız.

Verel Modakrilikleri :

Ortalama % 60 oranında komonomer içerirler. Bu komonomerler vinil klorür ve viniliden klorürdür. Genellikle kesikli lif olarak üretilir. Verel, diğer termoplastik ve akrilik liflerden daha fazla nem çeker (% 3.5-5.4). rengi beyazdır. Asidlere ve bazlara karşı dayanıklıdır. Verel, yünden daha fazla, pamuk, keten ve ipekten ise daha az dayanıklıdır. Hafiftir ve kolaylıkla high-bulk iplik oluşturabilir. Termoplastik yapıdadır. Kuru temizlenebilir ve kolayca yıkanabilir. Yıkama sonunda kırışıklıklar kalabilir. Suda çekmez. Işığa karşı dayanıklıdır. Bazik ve 1:2 metal-kompleks boyarmaddelerle boyanabilir.

Sef Modakrilikleri :

Üretimi patentli olan bir başka modakrilik lif de Sef’dir. Sef, yarı parlak ve kesikli olarak üretilir. Asid ve bazlara karşı dayanıklıdır. Modakrilik lifleri içinde en az dayanıklı olanıdır. Esnekliği de azdır. Diğer modakriliklere göre daha az nem çeker. Termoplastiktir. Yıkama ve kuru temizlemeye dayanıklıdır. Güneş ışığına, asidlere ve bazlara karşı da dayanıklıdır. Bazik ve dispersiyon boyarmaddeleri ile boyanabilir.

Dynel Modakrilikleri :

Komonomer olarak vinil klorür içeren modakrilik lifleri, Dynel modakrilikleri adını alır. Bunlardan % 60 vinil klorür, % 40 akrilonitrilden oluşmuş polimerden çekilen filamentler Vinyon N ticari adı ile bilinir. Açık kremden sarıya giden renklerde olan bu polimer, sıcak asetonda çözündürülerek ya kuru-eğirme ile veya koagülasyon banyosu olarak su kullanmak suretiyle yaş-eğirme ile filament haline getirilir.

Dynel modakrilikleri diğer modakriliklerden daha dayanıklıdır. Islandığında dayanıklılığı bir miktar azalır. Nem çekme özelliği ise diğerlerinde daha azdır (% 0.4). kolayca yıkanır ve kuru temizlenebilir. Ağartıcılardan etkilenmez. Kuvvetli baz ve asid çözeltilerine karşı dayanıklıdır. Açık renklerde yüksek haslıklarla dispersiyon boyarmaddeleri, direkt boyarmaddelerin birçoğu ve bazı küp boyarmaddeleri ile boyanabilir. Siyah ve kahve gibi renklerde boyama için polimer halinde iken çözündürme işlemi yapılır.

Dynelden yapay kürkler, peluşlar, halı battaniye, döşemelik, perdelik kumaşlar ve çoraplar üretilir[1].

2.1. Akrilik Lifler

Poliakrilonitrilin hammaddesi çok ucuz olduğundan, bu polimerin lif üretiminde kullanılması düşünülmüş ve polimere, çeşitli monomerler % 15 sınırı içinde karıştırılarak değişik ürünler elde edilmiştir. Çeşitli firmaların elde ettikleri bu ürünlerin bileşimleri ve üretim teknikleri genellikle patentlidir. Bu nedenle bilinen pek çok akrilik lifin pek azının yapısı hakkında bilgi vardır. Bunların bazıları aşağıda verilmiştir.

a) Orlon Akrilikleri :

Orlon akrilikleri olarak üretilen liflerin çoğu % 100 e yakın oranda poliakrilonitril içerir. Orlon filamentlerinin mukavemeti, 2.2-2.6 g/denier; özgül ağırlığı ise 1.18 dir. Standart koşullarda nem çekme miktarı % 1.7 dir. Ütüleme sıcaklığı 150 ºC olmalıdır. Orlon akrilikleri çeşitli tipte ve sayılarla farklandırılarak üretilirler.

Orlon 42 kesikli lif şeklinde üretilir ve örgü iplikleri yapılır.

Orlon 81 ise filament şeklinde üretilir.

Orlon liflerinin, stapel tipi Orlon 39, Orlon 37, Orlon 21 tipleri de vardır. High-bulk olarak üretilirler. Ayrıca bikomponent lif şeklinde üretilenleri Orlon Sayelle adı ile bilinir; kıvrımlı bir yapıya sahiptir.Orlon tipi lifler, Almanya’da Dralon ticeri adı ile bilinmektedir.

%100 poliakrilonitrilden üretilen Orlon akrilikleri, üretim sırasında katalizör olarak kullanılan peroksi disülfat ve sülfit veya sülfat tuzları nedeni ile polimer zincir uçlarında anyonik karakterde sülfit veya sülfat grupları içerirler.

Bu nedenle, Orlon akrilikleri anyonik modifiye akrilik lifler olup, çözeltilerinde + yük taşıyan boyarmaddelerle boyanabilirler.

b) Acrilan Lifleri :

Acrilan liflerinin bileşimlerinde % 10-15 oranında katyonik monomerler bulunur. Genellikle komonomer olarak % 6 vinil asetat ve % 6 vinil pridin içerir. Üretimi, dimetil asetamiddeki % 20 lik çözeltisinden 140 ºC lik gliserin banyosu kullanılmak suretiyle yaş eğirme yöntemine göre yapılır. Stapel veya filament halinde üretilir. Asid, krom, direkt ve metal kompleks boyarmaddelerle boyanabilir.

Acrilan 16 döşemelik ve perdelik yapımında,

Acrilan 26 halı ipliği yapımında,

Acrilan 38 ise dikiş ve endüstri ipliği olarak kullanılır.

c) Courtelle Lifleri :

Kopolimer olarak az miktarlarda metil metakrilat içerir. Bu nedenle anyonik grup taşırlar. Polimerdeki anyonik grup oranı daha fazla olduğundan, katyonik boyarmaddeler karşı affinitesi Orlon akriliklerinden daha çoktur.

d) Creslan Lifleri :

Creslan lifleri komonomer olarak akrilamid içerirler. Monomerin yapısı katyonik karakterde olduğundan bu tip akrilik lifleri anyonik yapıda boyarmaddelerle boyanabilirler. Bunlar halı ve battaniye tipi materyalin yapımında kullanıldığı gibi, yün ile karıştırılarak kamgarn ve strayhgarn kumaşlar da üretilir.

e) Zefran Lifleri :

Komonomer olarak vinil pirrolidon içeren akrilik elyafı Zefran olarak bilinir. Daha çok halı ipliği olarak üretilir[1].

DEĞERLENDİRME SORULARI

1-) Felsefenin anlamı nedir?

* Felsefe, philosophia (bilgi sevgisi) teriminden gelen eski Yunanca bir kavramdır. Bazı filozoflara göre, bütün bilimlerin anası, kaynağıdır. İnsanların soru sorma, merak etme ve hayret etme özelliği felsefenin ortaya çıkma nedenidir. Bazı filozoflar onu soru sorma etkinliği sayarlar. Bunlara göre sorulan sorular bu sorulara verilen cevaplardan daha önemlidir.

2-) Bilgi nedir? Bilgiyi meydana getiren öğeler nelerdir?

* Suje ile obje arasındaki ilişki sonucunda ortaya çıkan üründür. Bilgiyi meydana getiren öğeler (bilgi aktları) şu şekilde sıralanabilir; algılama, düşünme, anlama ve açıklama.

3-) Bilgi türlerini belirtiniz. Kısaca açıklayınız.

*

a) Gündelik Bilgi

Günlük yaşantılar sonucu oluşan deneyime ve sezgiye dayanan bilgidir. Bilimselliğe dayanmaz ve nedensellik ilkesi aranmaz.

ör: Paslı bakır tencerede yemek yapmanın insanları zehirleyeceğinin bilinmesi

b) Dinsel Bilgi

Din de felsefe gibi varlığı bütünüyle açıklar. Fakat onun doğruları mutlaktır, kuşkuya kapalıdır. Her dinin kendine özgü dogmaları vardır.

ör: İslam dini

Dogma: Sorgulanmadan onaylanandır.

c) Teknik Bilgi

Doğaya egemen olmak ve insan yaşamını kolaylaştırmak için bilginin çeşitli araç ve gereçlerin oluşma bilgisidir. Teknik bilgi, gündelik bilgi veya bilimsel bilginin ürünüdür.

ör: Tahta parçasının su üstünde yüzdüğünü gören insan sal ve tekne yapmıştır

d) Sanatsal Bilgi

Sanat bilgisinde hayal gücü vardır. Objektif değil subjektif bilgidir. Gerçeği ve doğruyu değil, güzeli arar.

ör: Resim, müzik

e) Bilimsel Bilgi

Belli bir alanda. belli bir yöntemle elde edilen sistemli ve genel geçer sonuçlara ulaşmak isteyen bir bilgi bütünlüğüdür. Bilimsel bilgi konusu ve yöntemi açısından üç grupta incelenir. Bunlar;

1-)FORMEL BİLİMLER

Mantık ve matematik gibi bilimlerdir. Bunların konusu nesneler dünyasına ait olmayan, duyularla doğrudan algılanmayan düşünceye ait ideal varlıklardır.

ör: Sayılar zaman ve mekan dünyasında yoktur.

Formel bilimler deney ve gözlemleri kullanmazlar. Yöntem olarak tümdengelimi kullanırlar. Belirli formları ve kuralları vardır.

ör: Mantıkta birakıl yürütmenin içeriğinden çok kuruluş biçiminin doğruluğuna bırakılır.

REALİZM

Realizm, 19. yüzyilin ikinci yarisinda romantizme tepki olarak dogmustur. Gerçekçilik anlamina gelir. Deneye dayali bilimlerin gelismesi ve pozitivizm felsefesi bu akimin dogmasina yol açmistir.

Realizim , felsefede , insan bilincinden bağımsız ve nesnel olduğunu öne süren görüş , oldukça yeni bir terim olmakla birlikte , Eski Yunan ve Ortaçağ Felsefesinin belirli yönlerini de kapsayacak biçimde kullanılır. Bilgi kuramı açısından nesneyi özneye , bilineni bilinene bağlı kılan idealizmin ; kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliğini adlarla sınırlayan adcılığın ve ortaçağın sonlarına doğru adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki tür Realizimden söz edilebilir.bunlardan biri şeylerin yapısına , öbürü ise şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız bir özün varlığı , ikincisinde ise zihinden bağımsız somut , görülmediğinde bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir. Birinci gruba bir şeyin özünden o şeyin pay aldığı İdea’nın anlaşıldığı Platoncu Realizim , bir şeyin ne olduğunun anlaşıldığı Aristotelesçi Realizim , bir şeyin mutlak , özgün ya da kendi cinsine özgü yapısının anlaşıldığı ortaçağ Realizmi ya da Tümeller Realizmi ve son olarak ta bilimsel gözlemlerden elde edilen yasalar ya da kuramsal modeller girer. İkinci gruba , dünyanın dışsallığını bir veri olarak kabul eden sağduyu Realizmi , nesnenin kendisinin , dışsal da olsa zihnin önünde duran ve algılanmayı bekleyen tek birim olduğunu kabul eden yeni – Realizim ve zihnin, nesnenin kendisi yerine kopyasını kavramaya yöneldiği eleştirel Realizim girer.

Sokrates öncesi düşünce sistemlerinde , Realizmi Bir’e indirgeyen Parmenides’in sisteminde bile , bilgi nesnelerinin gerçekliği görüşü egemendi . Platon’un ayrı ve bağımsız yapıları ya da İdea’ları , İS 1. yüzyılda İskenderiyeli Philon tarafından tanrısal zihnin çerçevesine oturtuldu . 5. yüzyılın başlarında yaşayan Hippolu Aziz Augustinus da bu görüşü sürdürdü . öte yandan 6. yüzyıl filozofu Boethius , Aristoteles mantığını Batı’ya aktarma süreci içinde , Aristotelesçi bakışın farklı olduğunu belirterek , temel kavramları Platoncu Realizim içinde sundu .

Ortaçağ düşünürleri Tümaller sorununa mantık açısından yaklaştılar . ama bu sorun adı geçmeden metafizik araştırmaların kapsamına girdi . nesnelerin yapıları ya da ortak özleri , duyulur nesnelerde var olmaları açısından , zihinde var olmaları açısından ve kendi içlerinde var olmaları açısından olmak üzere üçlü bir bakışla ele alınmaya başlandı . bu farklı yaklaşımlar içinde , şeylerin yapısı ya da özü , yalnızca zihinde var olan Tümeller anlayışının gelişmesi için gerekli zemini hazırladı . bu yaklaşımı benimseyen görüşler ılımlı Realizim olarak nitelendirilir.

Descartes , “Düşünüyorum öyleyse varım” , yöntemli düşünmenin düşüncenin kendisinden kaynaklandığını göstererek , düşüncenin dışındaki maddi bir dünya ya felsefi olarak nasıl ulaşılabileceği sorununu gündeme getirdi . böylece Descartes ve yarım yüzyıl sonra John Locke , duyumların dışsal bir kaynağı olduğunu kabul ettiler.

Bu açıdan Locke’un felsefesi bir Sağduyu Realizmi olarak görülebilir. Locke’un çağdaşı Descartes’çi Nicolas Malebranche , dış dünyanın varlığını dinsel inanca bağladı . Cambridge Platoncuları ise duyulur nesnelerin dışsal varlığını kabul etmekle birlikte , yeni Platoncu bir anlayışla bilgi nesnelrine daha fazla ağırlık verdiler . 18. yüzyılda Berkeley bilginin dışında duyulur bir dünyanın var olamıyacağını ileri sürerken , Dvaid Hume’la bilen özne de ortadan kalktı.

20. yüzyıl başlarında filozoflar , gerçekçiliği kendi düşünce sistemleri çerçevesinde Kant’çı öznelciliğin ve genel olarak İdealizmin karşıtı olarak kullandılar . yeni gerçekçilik ile bilinebilir nesnelerin bağımsızlığı savunulurken , bilme edimi içinde , monist bir yaklaşımla bilginin içeriğinin bilinen nesne ile sayısal açıdan özdeş olduğu ileri sürüldü .

Diger taraftan yandan tarihte gerçekçilik çizgisinin dışında sayılan bazı felsefe sistemleri , günümüzde bu görüş içerisine sokulmuştur. Şeylerin gerçekliğini , özleriyle açıklayan Aristotelesçilik , kendi içlerinde var olmalarıyla açıklayan Tommasoculuk , ortak olarak sahip olunan bir yapının metafizik önceliğiyle açıklayan Scotusçuluk ve 20. yüzyılda dil kuramıyla açıklayan John Austin’in görüşü bu tür Realizim görüşlerindendir. Bilgi ile kurulan temel bağlantıyı vurgulamamakla birlikte , John Dewey ve Alfred North Whitehead’in süreç felsefeleri , mantıkçı ve pragmatist Charles Sanders Peirce’ın felsefi görüşleride gerçekçilik başlığı altında toplanabilir. Çünkü bu düşünürlerin ortak özelliği , şeylerin bilginin dışında ve ondan bağımsız bir varlığı olduğunu kabul etmeleridir.

Realizim , çağdaş düşüncede , bilgi kuramı açısından önemini yitirmekle birlikte , şeylerin yapılarına ilişkin tartışmalarda canlılığını korumaktadır.

FELSEFE VE REALİZM

Felsefi realizm ise gerçeğin bilgisinin gerçeğin kendisini oluşturduğunu ve bu bilginin tek gerçeklik olduğunu, ya da onun yanında bilginin nesnesini oluşturan başka bir gerçeklik bulunduğunu öne süren bir öğreti olarak karşımıza çıkmıştır.

Felsefede varlığın insan bilincinden bağımsız ve nesnel olduğunu öne süren görüştür. Oldukça yeni bir terim olmakla birlikte, Eski Yunan ve ortaçağ felsefesinin belirli yönlerini de kapsayacak şekilde kullanilir. Bilgi kuramı açısından nesneyi özneye, bilineni bilene bağlı kılan İdealizmin; kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliliğini adlanlar sınırlayan Adcılığın ve ortaçağın sonlarına doğru Adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki gerçeklilikten bashedilebilir. Bunlardan biri şeyin yapisina digeri de şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız somut, tikel ve görülmediğine bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir. Birinci gruba, bir şeyin özündan o şeyin pay aldigi idea’nın anlaşıldığı Platoncu Gerçeklilik , bir şeyin ne olduğunun anlaşıldığı Aristotelesçi Gerçekililk, bir şeyin mutlak, özgün ya da kendi cinsine özgün ya da kendi cinsine özgü yapısının anlaşıldığı orataçağ Gerçekliliği ya da tümeller Gerçekçiliği ve son yasalar y da kuramsal modeller girer. İkinci gruba, dünyanın dışsallığını bir veri olarak kabul eden sağduyu Gerçekliliği, nesenenin kendisinin, dışsal da olsa zihnin önünde duran ve algılamayı bekleyen tek birim olduğunu kabul eden yeni Gerçeklilik ve zihnin, nesnenin kendisi yerine kopyasını kavramaya yöneldiği eleştirel Gerçeklilik girer.

Platon’ da sınıflama kuramı olarak gerçekçilik, idealar kuramına dayanır. İdealar madde bilimi karşısında tek fiili gerçeklik larak tanımlarlar. Madde dünyası ise idealar dünyasının yansımasından başka birşey değildir dolayısıyla hiç bir gerçekliği yoktur. Daha sonraları gerçekçilik , gerçeği çözümlememizi sağlayan ve içinde göründükleri varlıklardan ya da şeylerden bağımsız olan birtakım kavramların varlığını önesüren öğretilere verilen ad oldu. Ortaçağdaki ‘ Tümeller Tartışması ‘,bu kavramların doğasıyla ilgiliydi. Doğa bilimlerinin gelişmesi ve Descartes’ in felsefe üzerindeki etkileri gerçekçilik anlayışını değiştirdi ve ağır bir değişime uğramasına neden oldu ancak Descartes yine düşüncelerimizin ürünleri olan genel fikirler olarak tümelleri kabul etmekten geri kalmıyordu. Maddenin fiili yani onu düşünen zihnin dışında bir gerçekliğe sahip olduğunu kesin olarak kabul eden ilk düşünür Kant oldu.

Ancak Kant bilgi sürecinde düşüncenin önceliğini hiç bir zaman tartışma konusu yapmadı. Kant şöyle diyordu : ‘ Mekanda ya da zamanda sezgiyle algılanan herşey, yani bizim için mümkün bir deneye sahip olabilecek tüm nesneler, birtakım görgülerden yani düşüncelerimizin dışında, kendinde bir varoluşa sahip olmayan basit tasarımlardan başka birşey değildir. Ben bu sisteme Transsendental İdealizm adını veriyorum. Transsendeltal anlamda gerçekçilik, duyarlığımızdaki bu değişmeleri kendi kendine var olan şeyler haline getirir ve dolayısıyla basit tasarımları kendinde şeyler haline sokar. Mekanın kendine özgü gerçekliğini kabul etmekle birlikte, mekanda var olan uzamlı varlıkların varoluşunu yadsıyan, deneyci idealizme bağlandığımızı söyleyen biri çıkarsa bize haksızlık etmiş olur. İç duyumun zaman içindeki görgülerine gelince , bunların gerçek şeyler olarak kabul edilmesinde hiç bir güçlük yoktur.’.

EDEBİYAT VE GERÇEKÇİLİK

Realizm bir okul sayılmayı reddederek, yeteneklerin tam anlamıyla geliştirilmesini önerir. Ama gerçekçilik asıl ölmek bilmeyen bir romantizme tepki olarak, en gelişmiş anlamıyla edebiyatın ve bilimsel kaygıların yüzyıla egemen olduğu bir dönemde, bilimler arasındaki kesin bölmeleri kaldırmak ister. Güzel gerçektedir ve edebiyat ile sanatı düşselliğin aldatmacalarından kurtarmak gerekir. Duranty açıkça şöyle der: ‘ Gerçekçilik yaşanan dönemin, toplumsal ortamın içten, tam, doğru olarak yansıtılmasından yanadır, çünkü incalamalardeki bu doğrultu, sağduyuya, düşünsel gereksinimlere ve halkın ilgisine uygun düşer, her türlü yalandan aldatmacadan uzaktır.

Öncelikle bunun kanıtlanması gerekiyordu. böylece gerçekçilik basit bir ruh hali olmaktan öte, edebiyatın yazıyı göz ardı etmeden kesin bilimler arasınagirmesini sağlayacak, gerçek bir yöntembilimdir. Ünlü yazarlar arasında Champfleury ve Duranty kandilerini tam anlamıyla gerçekçi kabul ederler.Zola ‘nın gerçekçiliğinde ise 1880’ lerde önem kazanmak itibariyle doğalcılık yönünde gerçekleşti.

Türk Edebiyatında realizm Tanzimat Edebiyatı Dönemi ile başladı.Divan edebiyatında şiir dışında kalan tarih, seyahatname, sefahatname v.b. türlerinde o türlerin yapısı gereği gözlemlerden yararlanmıştı.

Tanzimat Edebiyatında Samipaşazade Sezai (1860-1936), Batı’daki gerçekçilik akımını beimseyen ilk yazar olarak karşımıza çıkmaktadır. Konaklardaki esir kadınların yaşamı üzerine kurulmuş ve bir gözlem sonucu yazılmış olan Sergüzeşt (1889) , romanı bütünüyle romantizm etkisinden kurtulmuş değilse de yer yer gerçek izleri taşımaktadır. Buna karşılık birkaç hikayesi ( ‘Kediler’, ‘Hiç’ ) tam gerçekçi bir yöntemle yazılmıştır.’ Kediler’ hikayesinin altında ,Büyükada’ da geçmiştir diye bir not bulunmaktadır.Samipaşazade’ den önce Ahmet Mitat’ da ‘ Henüz Onyedi Yaşında’ adlı romanının önsözünde de ‘ Bu romanın en büyük meziyeti her vakanın kat’i doğruluğudur.’ diye yazılmıştır.Bu dönemde Nabizade Nazım’ın gerçekçilik yolunda yazılmış bir roman olarak tanımladığı ‘ Kara Bibik ‘ adlı uzun hikayesi ile, Recaizade Mahmut Ekrem’ in ‘ İnsanlık vakalarının ve hallerinin aynası olmak ‘ üzere kaleme aldığı Araba Sevdası ( 1889 ) adlı romanı, bu akımın ilk başarılı örnekleridir. Tanzimat Döneminde Beşir Fuat, Batı’daki gerçekçilik ve naturalizm akımlarını bilimsel yöntemlerle tanıtıp uygulayan olgucu bir yazar olarak bilinmektedir. Böyle bir hazırlıktan sonra gelişen Edebiyatı Cedide hikaye ve romancılarından Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahit Yalçın yakından izledikleri Balzac, Stendhal, Flaubert, Zola, Dauet, Mauppasant, Goncourt Kardeşler vb. gerçekçi yazarlar yolunda, akımın bütün kural yöntemlerini benimseyip uygulamışlardır.Halit Ziya Uşaklıgil ,aile çevresi ve yörede tanıdığı kişilerden birtakım hikayeler(‘Ferhunde Kalfa’,’Mahalleye merkuf ‘,Raife Molla’,Dilhoş Dadı’ vb.)çıkardığını Kırık hayatlar(1924)adlı romanında ‘memleketin gerçek yaşamından bir levha’ göstermek istediğini,Aşk-ı memnu’daki (1900)kişlerin ‘birçok kişiden alınmış çeşitli parçaların bir araya toplanmasından doğan birleşik varlıklar’olduğunu bildirir.Edebiyatı cedide topluluğu dışında kalan Hüseyin Rahmi Gürpınar(1864-1965),yerli gelenek ve görenekleri gerçekçi yöntemle yansıtan töre romanları yazmıştır.Gürpınar’ın,dikkate değer şeyleri bulup not derfterine yazıp sonradan bunları yapıtlarında malzeme olarak kullanıldığı biliniyor; yazar ‘Bir sanatçı ,doğayı ne kadar açık ve doğru kopya edebilirse,yapıtına o kadar ruh vermiş olur;yaratmadan hiçbir imgelem ,doğa kadar zengin ve renkli olamaz ‘ der.Milli edebiyat döneminde Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974)Refik Halit Karay (1888-1965),Ömer Seyfettin (1884-1920), fransız hikayecisi Maupassant yolunda, ‘gerçek vakalara dayanan’ hikayeler yazmışlardır.Refik Halit’in hikaye kitabının (Memleket Hikayeleri)adı dahi,bunların birer gözlem ürünü olduğunu göstermeye yeter. Bu dönemde gerçekçilik akımını benimsenip .yaygınlaşmasında Halide Edip Adıvar (1884-1964),Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), F.Celalettin (1895-1975) vb.yazarların katkıları olmuştur.Söz konusu akın Cumhuriyet döneminde de, Bekir Sıtkı Kunt, Sabahattin Ali, Sait Faik, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Haldun Taner, Nezihe Meriç, Fakir Baykurt vb. sanatçıların katkılarıyla süregitmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ ndan sonra gelişen ve gerçeğin anlatılmasına psikolojik nedenlerin çözümlenmesini katan alman edebiyat akımı olarak ortaya çıkmıştır. Başlıca temsilcileri H. Kasack ve E. Langösser’dir.Gustave Flaubert, Balzac, Stendhal, Daniel Defoe, Dostoyevski, Tolstoy, Charles Dickens, bu akimin önemli temsilcileridir.

Türk edebiyatinda Samipasazade Sezai, Recaizade Mahmut Ekrem, Mehmet Akif Ersoy, Halit Ziya Usakligil, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay bu akimdan etkilenmislerdir.

SOSYALİST GERÇEKÇİLİK

‘Sosyalist gerçekçilik’ kavramı ,RAPP’ın (Rosiskaya Asotsiyatsiya Proletarskih Pisateley )(Proteler RusYazarı Derneği) ‘diyalektik maddeci’ bir estetik kurmak amacıyla, Gorki’nin yapıtını ve Marx, Engels, Plehanov ve Lenin ‘in (Organisation du parti et literature de parti)(parti örgütü ve parti edebiyatı-1905) çalışmalarına dayanarak 1932’deortaya çıktı. 1934 Kongresi’nde Jdanov’un etkisiyle, sosyalist gerçekçilik,Sovyet yazarlar birliği’nin resmi öğretisi oldu.Anlatım biçimlerini yazara bırakmakla birlikte, devrimci gelişimi içinde kavranan toplumsal gerçeğin, aslına bağlı bir betimlemesini ve kitlelerin uyanışına katkıda bulunmayı istiyordu. Böylece yazarın emekçi sınıfının (partiynost) yanında yer alması, anlaşılır ve ulusal düşünüşe (narodnost) uygun yapıtlar vermesi gerekiyordu. Yeni bir edebiyatın oluşmasını teşvik etmiş olan (destansı roman, yeni bir kahraman tipi, toplumsal değişimin romantizmi vb.) sosyalist gerçekçilik, 1954’e kadar domatik bir biçimde yorumlanarak (gerçeği karamsar biçimde betmlemeyi [doğalcılık], deneyi [biçimcilik], dış etkileri [kozmopolitik] reddetme) genellikle verimli olamadı. 1954’te ,Yazarlar kongresi ,sosyalist gerçekliğin onaylanarak, estetik alana yaygınlaştırılmasını (ulusal kimliğin vurgulanmasına ve kişisel araştırmalara hoşgörü gösterilmesi) kabul etti:bundan sonra ‘açık’ bir nitelik kazanan sosyalist gerçekçilik, pek çok yapıta temel oluşturdu.

HİTİTLER

SİYASAL TARİH

1- TARİH ÖNCESİNDEN TARİHE :

Toplumların henüz kendileriyle ilgili bilgi veren yazılı belgelerinin bulunmadığı,yani bir yazı sistemine geçemedikleri zaman dilimidir.Bu dönemlerde,toplumların oluşturdukları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili bilgilere,arkeologlar tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkan maddi belgeler ışık tutmaktadır.Maddi belgelerden,artık yaşamayan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile,mimarlık ve sanat eserleri anlaşılmaktadır.Bu belgelerin dışında o günkü toplumların fikir ürünleri denilebilecek yazılı belgeler bulunmaktadır.Bunların okunması ile elde dilen bilgiler,insanlığın geçmişi,her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir.Bu aşamaya gelen toplumlar,tarih öncesi çağlardan,tarihsel çağlara geçmiş sayılırlar.Eğer bir toplum henüz kendisiyle ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına gelmemişse,fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi veriyorsa,söz konusu insan topluluğu protohistorik bir çağ yaşıyor demektir.(1)

Anadolu da yaşayan toplumlar tarih çağlarına geçmeden önce,ön Asya adı verilen batıda Ege adalarından başlayarak Anadolu ,Suriye,Filistin,Mısır,Mezopotamya ve İran’ı içine alan coğrafi alanda yaşamış yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir prohistorik çağa ulaşmıştır.

Anadolu,Ön Asya’nın alanları içinde iki bakımdan önemli bir yere sahiptir.birincisi Anadolu’nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktadır.Ege dünyası il Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan Anadolu yarım adasıdır.Anadolu’yu çoğu kez bir köprü olarak ta nitelemek doğru değildir,çünkü köprü daha çok bir geçiş aracıdır;oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir toprak parçası değil,yerleşilen yurt edinilen,yöresindeki bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen,değerli bir yaşam alanıdır.(2)Anadolu’nun ikinci önemli yönü ekonomidir.Anadolu,komşu toplumların yazılı belgelerinden sağlanan bilgilere bakıldığında Ön Asya’nın,özellikle Mezopotamya’nın inşaat ahşabı,bakır ve gümüş gereksinimini karşılayan bir hammadde deposu durumundaydı.Anadolu toplumları henüz büyük bir devlet haline gelmemişken,Mezopotamya da bir imparatorluk kurulmuştu.

2-HİTİTLERİN ORTAYA ÇIKIŞI :

Anadolu’nun tarihsel çağları,çorumun sungurlu ilçesine 5 km. uzaklıkta bulunan ve yapılan kazılarda Hitit imparatorluğu’nun başkenti Hattuşa olduğu anlaşılan Boğazköy de,Yozgat’ın Güneydoğusuna düşen Alişarhöyükte ve kayserinin kuzeyindeki Kültepede bulunan,çivi yazısı ile yazılmış tablet denilen kil levhacıklar ile başlar.Sayıca,Alişar ve Boğazköy de az Kültepede ise on binleri aşan bu tabletlerin yazılmış olduğu dil,Mezopotamya da çok geniş bir zaman kesiti içinde konulmuş olan günümüzdeki Arapça,İbrani’ce ile aynı dil ailesine giren Akadça’nın eski Asur lehçesidir.Bu tabletler İ.Ö. 4000 yılında Mezopotamya da Sümerler tarafından resim yazısı olarak icat edilen ve zamanla gelişerek basitleşip,resimselliğini kaybederek,dış görünüşü bakımından çiviye benzediği için zamanımızda çivi yazısı adı verilen hece işaretlerinden kurulu bir yazı sistemidir.Bu yazı genellikle her bilinmeyen yazı sisteminin çözülmesinde olduğu gibi,aynı yazıtın birden fazla dilde tekrarlandığı çift dilli yada çok dilli denilen yazıtlar yardımıyla,bir Alman lise öğretmeni olan GROTEFOND’in öncü çalışmaları sonucunda,19. yüzyılın başlarında okuna bilmiştir.(3)Anadolu da bu yazı ve Akadça yazılan tabletler bulunduğu sırada çivi yazısının ilk okunuşu üzerinden 80 yıldan fazla bir zaman geçmiştir.Tabletler,ilk önce antikacılar tarafından eski eser piyasasına sürülmüş ve buluntu yeri kesin olarak belirtilmek istenmediği için,bunların nereden çıkarıldığı sorusu,Kültepe’nin de içinde bulunduğu coğrafi yerin Roma dönemindeki adı olan Kapadokya bölgesi gösterilerek geçiştirilmiştir.Bu yüzden çeşitli dünya müzelerince satın alınan Anadolu’nun bu ilk yazılı ürünleri,Kapadokya Tabletleri adıyla tanınmaya başlamıştır.Eski eser tüccarlarının bir sır olarak sakladıkları esas çıkış yerini bulmak için bir çok girişimlerde bulunmuşsa da ,bunlar başarısız kalmıştır.1893-1894 yıllarında E.Chantre bu Tabletlerin Kültepe de bulabileceğini düşünmüş,ancak bu düşünce bir türlü doğrulanamamış ve 1925’e değin her yıl daha çok sayıda tablet eski eser pazarlarına sunulmuştur.Sonunda Çek bilgini B.Hrozny,Kültepe de kazılar yapmaya başladığında,tabletlerin höyükten değil de ,çok yakındaki bir tarladan çıkarıldığını köylülerden öğrenebilmiş ve gerçekten de orada başlattığı kazıda 1000 kadar tablet ele geçirmiştir.Daha sonra Hrozny bu kazıları sürdürememiş ve 2.Dünya Savaşı nedeniyle kazılara ara vermek zorunda kalmıştır.(4)

Gerek Kültepe Höyüğünde ,gerek Asurlu tüccarların oturmuş olduğu anlaşılan ve tabletlerin bulunduğu yerleşmede,1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından sistemli kazılar yapılmıştır.Bu kazılar sonucunda bir Asurlu tüccarlar kolonisi olarak niteleyebileceğimiz yerleşmenin 4 tabakası olduğu saptanmıştır.Bunlardan 3. ve 4. tabakalar en eski yerleşmeler olup,yazılı belgeden yoksundur.1. ve 2. tabakalarında bulunan tabletlerin sayısı ise on bine varmaktadır.

Bilim dünyasının Hititler ile karşılaşması 1887 yılına rastlar.Orta Mısırdaki Tell-Amerna’da yapılan kaçak kazılarda,büyük bir tablet arşivine ait ilk belgeler bu tarihte eski eser pazarlarına sürülmüştür.Belgeler İ.Ö. 14. yüzyıl da Mısır Firavunları 3.Amenofis,4.Amenofis ve Tutankamun’un ,Ön Asyadaki başka devletlerin kralları ile olan diplomatik yazışmalarını içermektedir.çivi yazısı ve Babil lehçesi ile yazılmış olan bu tabletlerin birinde Hitit kralı Suppiluliuma,Firavuna kardeşim diye hitap ediyor,kendisini onunla eşdeğer bir hükümdar olarak kabul ediyordu.

Mısırın yeni İmparatorluk dönemine ait başka mektuplarda da ,Mısır-Hitit çatışmalarından söz edilmekteydi.bunlar Martin Luther’in İncil çevirisinde,İbranca Hittim’in karşılığı olarak kullanılan Hititler yada Hetoğulları’ nın ,İ.Ö. . bin yılda büyük bir siyasal güç olarak Ön Asya’ya kendilerini kabul ettirdiklerini kanıtlamaktaydı.(5)

Burada şunu da belirtmek gerekir ki;İncil’de İ.Ö. 1.bin yılda Filistin de yaşamış oldukları söylenen Hititler ile İ.Ö. 2.bin yılda Anadolu da bir devlet kurmuş olan Hititler aynı topluluklar değildi.Dil ve köken bakımından asıl Hititlerin akrabası ,onların bir bakıma devamıdır.

El-Amerna belgeleri arasında iki mektup daha vardı,bunlar o güne kadar bilinmeyen bir dille ,fakat yine de çivi yazısı ile yazılmıştı.Bu belgeleri 1902 yılında inceleyen Norveçli bilim adamı J.A.Knudizon,bu mektupların dilinin Hint-Avrupa dili olduğunu açıkladı.Knudizon’un bu buluşu,diğer bilim adamları arasında kuşku ile karşılandı ve kendine bir yandaş bulamadı.Aradan 4 yıl geçtikten sonra 1834 yılında C.H.Texeir tarafından bulunan,Ankara’nın 150 km. doğusundaki Boğazköy de H.Winkler tarafından 1906 yılında başlatılan kazılarda,El-Amarna da bulunmuş ve Arzawa kralına gönderildiği anlaşıldığı için,adına Arzawa mektupları denilen bu iki belgenin yazıldığı dilde kaleme alınmış olan başka tabletlerde ortaya çıkmaya başladı.Winkler kazılarını 1913 yılına kadar sürdükten sonra ölünce Alman Şarkiyat Cemiyeti,Çek bilgini B.Hrozny’yi İstanbul’a göndererek,Boğazköy’den çıkan bu tabletleri incelemesini istedi.Bu sırada ortaya çıkan 1.Dünya Savaşı nedeniyle Hozny çlışmalarını kısa kesmek zorunda kalmıştır.Çalışmaları olumlu yönde geçtiği için 24 Kasım 1915 tarihinde Berlin Ön Asya Cemiyetinde verdiği Hitit sorununun çözümü konulu konferansta bu belgelerdeki dilin gerçekten Hint-Avrupa dili olduğu tezini ortaya atmıştır.Yayınlanan bir kitapta Hrozny,Eski Yunanca,Latince ve Eski Hintçe ile yaptığı karşılaştırmalarla bir çok Hititçe sözcüğün anlamını saptamayı ve Hitit dilinin ilk Gramer kurallarını ortaya koymayı başarmıştır.Böylece, bugün Hititoloji olarak tanınan bilim dalının doğuşu gerçekleşmiş oldu.

UYGARLIK

1-KRAL-KRALİÇE VE DEVLET YÖNETİMİ :

Devlet yönetiminin baş sorumlusu kraldır.Hitit tarihinin Asur Ticaret kolonileri çağından başlayarak geçirdiği gelişim evreleri göz önünde bulundurulursa,Hitit kralının diğer doğu devletlerindeki gibi her şeye eğmen bir despot olarak,ortaya çıkmadığı görülür.Anadolu’ya gelerek Hint-Avrupa topluluklarının başı olarak görev yapan yerel prensler,egemenlik alanları genişledikçe büyük prensler,Hitit devleti kurulduktan sonra Tabarna unvanlı büyük krallar ve sonunda majeste ile tanımlanan güneşim unvanlı taşıyan evrenin kralı halini alırlar.Bunların yanı sıra kahraman ve tanrı / tanrıça…..’nın gözdesi gibi sıfatlar da kralların askeri dinsel özelliklerini uygulamaktadır.

Hititlerde krallık veraset yoluyla geçmektedir.Ancak eski devlet döneminde,kralın kendi yerini alacak veliahdı kendisini hayatta iken belirlemektedir.İlk belgelere göre kralın adaylar arasında en yeteneklisini veliahdı olarak seçtiği ve bunu uygun görmezse değiştirebilmektedir.Veliaht seçiminde, bir tür soylular meclisi olan panku’nun da söz sahibi olduğu görülür.Ancak meclisin krala tutumu değişkendir.Kral yeterince güçlüyse soyluların fikrine başvurma gereği duymaz.Kral yerini sağlamlaştırıncaya kadar panku’nun haklarına saygılı olmak zorundadır.Eski devlet zamanında panku yargılama hakkına sahipti.Meclisi oluşturan soylular toplum tabakaları içinde en yüksek seviyedeydi.Bunlar,yüksek askeri ve idari görevlerde bulunan ve genellikle kral ailesinin yakınları olan kişilerdir.Saray muhafızlarının başı,sarayların başı,içki sunucuların başı,haznedarların başı,asa taşıyıcılarının başı,din başı gibi unvanlara sahip soylulardan sonra toplum erkanından oluşan panku’nun soyundan olanlar oluşturmaktadır.Bu tabakalanmanın dışında toplum,Hitit yasalarına göre,hür insanlar ve köleler olmak üzere ikiye ayrılmıştır.Tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olmalarına karşın,Hitit kralları hiçbir şekilde hayattayken tanrısallaştırılmamaktadır.Ancak öldüklerinde tanrı olan kralların heykelleri tanrıymışlar gibi kutsanmakta ve kurbanlar sunulmaktadır.Tanrılar gibi kutsanmalarına rağmen öldükten sonrada krallar,dünyadaki adlarıyla anılmaya devam edilmekte,önem bakımından ise ölen tanrı olan krallarla gerçek tanrılar hiçbir zaman eşit tutulmamakta ve tanrılar topluluğu içine sokulmamaktadır.(6)

Kral,en yüksek mevkide bulunan rahip olduğu için dinsel bakımdan temiz kalması son derece önemlidir ve bunun için titizlik gösterilmektedir.Kralın temizliğinin,tanrılara gösterilen saygıyı belirttiği kadar,ona yapılacak herhangi bir büyüden korumayı amaçladığı da düşünülebilir.Saray mutfağında görevli kişiler her ay krala temiz su vereceklerine dair ant içmek zorundadırlar.Yıkanma suyu içinde çıkacak bir saç,görevlinin ölüm cezasına çarptırılması için yeterlidir.saraydaki ayakkabıcılar ve diğer deri işçileri sadece saray tarafından üretilen deriyi kullanmak zorundadır.eyer istemede bir yanlışlık yapılmışsa bu krala önceden bildirilirse ancak o zaman affedilmesi söz konusu olmaktadır.“Eyer yanlışlıkla başka deri aldınızsa bunu zamanında krala söylerseniz bu sizin suçunuz sayılmaz.Ben kral,o zaman onu (yani yapılan eşyayı) bir yabancıya yollarım yada hizmetkara veririm.Fakat eyer yaptıklarımı gizlerse ve kral bizi görmez derlerse yanılırlar;kralın tanrıları onları çoktan görmüştür ve onları dağlara kovalarlar.” (7).

Hititlerde kraliçeler önemli yere sahiptir.Bulunan yazılı belgelerde kraliçenin sarayı sözü belirtilmiştir.Bundan anlaşılabileceği gibi hükümdar sarayında ayrı kraliçenin bir yapının olduğu anlaşılır.Kraliçeler eşlerinin ölümünden sonra kendi saraylarına çekilmekte yada kraliçenin sarayı diye söz edilen kral sarayı içindeki bir bölüm anlatılmaktadır.Kraliçenin önemli bir yer tutmasına karşın Hitit krallarının doğu tarzında bir hareme sahip olmaları çelişkili bir durum yaratır.Haremde iki çeşit kadın bulunmaktadır.Birinciler,kraliçenin erkek çocuk sahibi olmadığı zaman tahta çıkmaya hak kazanan çocuklar doğurabilen hür kadınlardır.İkinciler ise kadın köledir.Bunlar ve çocukları,ön-

ki kralın soyundan olanlarla birlikte büyük kral ailesini oluşturmaktadır.Erkek çocuklar rahip,ordu komutanı ve imparatorluk toprakları üzerine belirli kent yada bölgelerde kral olabiliyorlardı.kız çocu-

larda devletin dış siyasetine katkıda bulunmakta,başka ülkelere gelin olarak yollanmakta ve devletler arası ilişkiler kurmakta ve aileler arası bağları güçlendirmektedir.

Hitit devlet yönetiminin temeli eski devlet zamanından bu yana daima feodal tımar sistemi oluşturmaktadır.İlk zamanlarda devlet toprakları daha büyümüşken,savaşlarla yeni kazanılan kentlerin yönetimi,prenslere verilmektedir.Ele geçen belgelerde Zalpa ve Trappaşan da,kentlerin prenslerin yönetiminde olduğu bilinmektedir.Hititlerin bazı döneminde başkent olan dattaşaya sonra-

dan bir kral atanmıştır.Bu krallar kendilerine verilen topraklara karşılık merkezi hükümete karşı bir takım hükümlükler altına girmekteydi.Bunlar içinde en önemlisi iç ve dış askeri faaliyetler için belir-

li miktarda yaya ve arabalı savaşçıyı hazır tutmaktı.Hitit kralının dikte ettirdiği anlaşılan antlaşmalarla,Hatti ülkesinin çıkarları doğrultusunda bir tutum ve davranış içine sokulan vasat krallık

larada bir çeşit tımar gözüyle bakılmaktadır.Hititlerin bazı dönemlerde Amurnu ve Ugarit krallarının

Hitit kralına vergi verdikleri Hattinin düşmanlarına düşman,dostları ile de dost olmak zorunda bırakı-

ldıkları,kralın soyunu korumakla yükümlü tutuldukları ve krala ihanete kalkışıp,ülkelerine sığınanla-

rı geri vermek zorunda oldukları,egemenlik haklarını korumayı üstlenmektedir.Doğal olarak herhangi bir yasal krallığa yönelecek düşmanın Hatti tarafından bertaraf edileceği biliniyordu.Bu eşit devlet arasındaki bir savunma anlaşmasından farklıdır;yasal krallığın elden gitmesi,doğrudan doğruya Hitit

devletinin çıkarlarının azalması anlamına gelmektedir.Diğer kişilere toprak dağıttıkları ele geçen arazi bağış belgelerinden anlaşılmaktadır.Kralın mührü ile damgalanmış bu belgeler ile sarayın mülkiyetindeki tarla,otlak,orman ve bahçeler, adları yazılı kişilere armağan edilmiştir.Bu toprakların,

bağışı yapılan kişinin ölümünden sonra da oğullarına ve torunlarına geçmesi de sağlanmaktadır.Top-

rak bağışları karşılığında,devletin bazı istemlerde bulunmuş olması doğaldır.İ.Ö. 13. yy’da bağışlanan toprakların sahipleri üzerinden tımar hizmetleri ve vergilerin kaldırıldığına ilişkin belgeler bunu kanıtlamaktadır.

2-HALK :

Hititler de halkın çoğunluğunu hür insanlar oluşturmaktaydı.Bu özgürlük yönetime katılma şeklinde değildir.Özgür insanları köylüler,sanatçılar ve tüccarlarla aşağı kademelerdeki görevliler oluşturmaktadır.Bunların içinden özellikle kırsal kesimlerde yaşayan,tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlayan sağlayanları özgür olarak nitelemek zordur.O günkü ekonomik yaşam içinden önemli yeri,kırsal alanlarda yaşayan halkın üretimi,tuttuğu için en fazla haracı veren ve angaryaya koşulan toprakla uğraşanlar oluyordu.Buna karşın üretim araçları olan arazi ve hayvan varlığı ile evler için özel mülkiyet hakkı tanınmaktadır.Sanatçıların,tarım kesimine göre kentli sayılması gerekmektedir.Bunların bir bölümü ürettiklerini kendileri satmaktadır,fakat ele geçen belgelerde tapınaklar etrafında yoğunlaşan ekonomik faaliyetler içinde sanatçılarında bulunması,bazılarının tapınak adına çalıştığı şeklinde yorumlanmaktadır.

Köleler sosyal tabakalaşmanın en aşağı gurubunu oluşturmaktadır. Bunlar alınıp satılabilmekte,

kiralanmakta yada taşınamaz mallar gibi veraset yoluyla başkalarına geçebilmekte ve paylaşılabilm

ektedir.Fakat özgür insanlar nasıl günümüzdeki anlamda özgür değillerse kölelerde tam anlamıyla köle değildi.Çünkü hakları da yasalarla korunmaktaydı.Ama bir kölenin değeri yasalara göre özgür bir insanınkinin yarısı olarak kabul edilmekteydi.Kölelere verilen cezalarda özgürkişilere verilenin yarısıkadardır.Diğeryandan,kölelere vücutorganlarının sakatlanması cezaları da verilmekteydi.Kölelik açısından ilgi çekici ve kölelik kavramıyla çelişen başka bir konuda bunların mülkiyet haklarının bulunmasıdır.Kölelerin hür kadınlarla evlenebilecekleri de yasalarda belirtilmiştir.bunun için konulan tek koşul kölenin başlık parasını ödeyecek maddi güce sahip olmasıdır.Bütün bunlar göstermektedir ki,Hititlere de tam bir kölelik kurumu yoktur;bu statüye sahip kişileri bu bakımdan uşak,hizmetçi olarak nitelemek daha doğru olacaktır.(8)

Hitit kökenli olmayan ve sümerce NAM-RA olarak nitelenen bir insan gurubu daha vardır.Bunlar,silahlı gücü ile yenilmiş bir ülkeden sürülüp çıkarılan ve Hitit ülkesine yollanan kişilerden oluşmaktadır.Bu insanlar,savaş ganimetlerinin bir parçasıdırlar ve genellikle ucuz işgücü çalıştırılmak üzere,yeni kurulan köylere yada bir zamanlar düşman orduları yada doğa güçleri tarafından yıkıma uğratılmış bölgelere yerleştiriliyorlardı.NAM-RA’larınherhangi bir hareket özgürlükleri yoktu.Çalıştıkları tarlalardan,tapınaklardan ayrılmaları yasaklanmıştı.Eyer başka bir ülkeye kaçacak olurlarsa,diplomatik yollardan geri verilmeleri için baskı yapılıyordu.

Hititlerin getirdikleri bu NAM-RA’lar,belli bir kesit değillerdir;toplum içindeki statülerini değiştirmeleri için kendilerine şans tanınmaktadır.Sürülen kişilerin içinde,herhangi bir sanatı becerebilenler varsa,ustalıklarından yararlanılmak üzere belirli bir yere veriliyor ve böylece toplumsal tabakalaşma içinde bir üst kademeye yükselebilmekteydiler.Hitit yasalarında NAM-Ra’lar

köle ve özgür insanlar gibi sınıflardan sayılmıyordu.Hitit toplum yaşamının en küçük birimi ailedir.Ailenin başı erkektir.Hitit öncesi Anadolu toplumlarında,verimlilik ve doğurganlığı simgelediği için kadının daha saygın yeri olmasına,buna paralel olarak,toplumda anaerkil eğilim görülmesine karşılık,gelişkin Hitit toplumunda,yayılımcı bir dış siyaset izlenmesinin de etkileriyle olacak,babanın egemenliği artmış,eli silah tutanların önemi artarak,ataerkil düzenin özellikleri belirginleşmiştir.

Halkın oturduğu evler,kazılarda ortaya çıkanlara göre,Hitit sivil mimarlığı değişmez ve katı planlara sahip değildir.Evler genellikle bağımsızdır ve yer darlığından sıkışık bir düzende yapılmaları gerekse bile,evlerin dış duvarları ayrıdır.Evlere bir avlu bulunması isteniyorsa bu genellikle evlerin dışında bulunuyor.Evlerin iç bölümlerinde de kesin bir plana bağlı kalınmaz.Evlerin büyüklüğü gibi,

İç mekanlarında sayısı ve boyutları gereksinimlerine göre değişiyordu.Evlerin çoğunluğu tek katlıdır.Evlerdeki yapı malzemesi,temellerde taş,duvarlarda ise kerpiç kullanılmıştır.Damlar düz ve toprakla kaplanmıştır.Eyer evlerin üst katları varsa,alt katın samanlık,ahır ve işlik olarak kullanılmakta,üst katın ise asıl yaşanan yer için ayrılmıştır.

3-ASKERLİK :

Hitit devleti,gerek Anadolu içinde,gerek ülke dışında,sürekli savaş halinde bulunmuştur.Bu savaşların başarılı yürütülebilmesi için,insanların savaşçı nitelikler taşımasının yanı sıra iyi örgütlenmiş bir askeri yönetime gerek vardı.

Hititler de askeri seferler genellikle yaz aylarında yapılmaktadır.Krallar,kış ayları yaklaştığında,yılın azaldığını belirterek,baharda yeniden harekete geçmek ve kışlalaşmak üzere başkentte yada seçtikleri bir başka kente gidiyorlardı.Her baharda yeniden ordu kurmak ve her kış başında askerleri terhis edip,orduya dağıtmak gerek pratik,gerekse stratejik açıdan devletin belirli sayıda bir orduyu sürekli beslemek zorunda kalmaktadır.Bir kısım askerler kış mevsiminde savaşa hazır durumda silah altında tutuluyor ve yeni savaşlara hazır bir şekilde kışlalarda barındırılıyorlardı.

Eyer ilk baharlarla birlikte,sefere çıkılacaksa,belirli bir toplanma yerinde kral ve ordusu buluşuyor ve

kral orada askerlerini denetliyordu.Bu arada birlikleri yeteri sayıya ulaşacak askerler orduya katılmış oluyordu.Kışlalarda beslenen ve ordunun temel çekirdeğini oluşturan sürekli kuvvetlerle birlikte kralın özel muhafız birliği de bulunuyordu.Diğer yandan vasat kralların korunması için Hitit birlikleri ayrılmaktaydı.Yapılacak savaşın büyüklüğüne göre vasat krallarda beslemek zorunda oldukları askerleri,Hitit kralının isteği üzerine yardıma yolluyorlardı.Bu askerlere genellikle vasat kralın kendisi komuta etmekteydi.Hitit ordularının baş komutanı kralın kendisiydi.Fakat askeri operasyonun önemine göre bazı durumlarda kuvvetlerin başına prensler yada general denilen yüksek rütbeli subaylar geçiyordu.Bunlar kralın sonsuz güvenini kazanan kişilerdir.Tanınan birkaç askeri rütbe olmakla birlikte,bunları derecelerine göre sıralanmamaktadır.Sümerce olarak GAL.GETŞİN biçiminde Hitit metinlerinde yazılan ve kelime anlamı şarap büyüğü olan askeri unvan,yüksek rütbeye eşittir.

Savaştan kaçmak ağır bir suçtur ve doğrudan doğruya kral tarafından cezalandırılırdı;birlik komutanları ceza vermeye yetkili değildir.Askerlere,krala,kraliçeye ve prenslere sadık kalacaklarına ve Hatti ülkesine ihanette bulunmayacaklarına dair ant içiliyor ve antlarını bozmaları halinde lanetlemelere uğratılıyorlardı.

Hitit ordusunun temel gücü yaya askerlerden oluşmaktaydı.Bunların büyük çoğunluğu ülke halkından sağlanıyor,bir bölümü de vasat krallıklardan yardım olarak gelmekteydi.Yaya askerlerin yanında,hızlı hareket edebilen ve vurucu güç bakımından daha etkili olan birlikler ise,arabalı savaşçılardan oluşmaktaydı.Bu iki sınıfın sayısal büyüklüklerinin,devletin gelişmesi ve topraklarını genişlemesi ile orantılı olduğu yazılı belgelerden anlaşılmaktadır.

Arabalarını hızla ve bir anda hareketlerini sağlamak,atların manevra yeteneklerini yükseltmek,uzun mesafeleri yorulmadan alabilmelerini ve gece yürüyüşlerine dayanıklılıklarını arttırmak,doğal olarak proğramlı ve sürekli bir eğitimi gerektirmektedir.Bunu yapabilmek üzere at yetiştirme yönetmelikleri vardı.Kikkirli adlı ve Hurri kökenlibiri tarafından yazılmış,bir sıra böyle yönetmelik bulunmaktadır.Bu metinlerin içinde geçen teknik terimlerin ise,indo-ari (=kabaca:Hint) kökenine bağlanması ayrıca ilgi çeken bir konudur.(9)

Hitit savunma siteminin en iyi örneği başkent Hattuşa’da görülür.bütün kent,arazinin sağladığı olanaklardan yararlanmak suretiyle,surlarla çevrilidir.Surlar süreklidir ve ancak engebelerin savunma için çok önemli ve anlaşılmayacak engeller yarattığı yerlerde kesintiye uğrar.Kentin iç alanı da bir kent suru ile,kuzeyde aşağı kent güneyde ise yukarı kent olarak ikiye ayrılır.Hitit tarihine bakılırsa,Hitit imparatorluğunun gerek Anadolu içinde,gerekse dışında her an düşman olmaya hazır toplumlarla çevrili olduğu ve bunlara karşı sürekli alarm durumunda bulunmaya zorunlu kaldığı anlaşılır.(10)Bu nedenle sınırların savunması ve denetimi işine büyük önem verildiği,arkeolojik ve filolojik veriler tarafından kanıtlanmaktadır.

4-EKONOMİ :

Hititler de toprak önce tanrıların,sonra kralındır ve kral istediklerine arazi bağışlayabilir ve karşılığında onu bazı hükümlülükler altına sokabilmektedir.Buna karşılık özel mülkiyetlerde vardır.Fakat bu gibi bağımsız çiftçilerin sayısı fazla değildir ve buna tam bağımsızlık denilemez.Ele geçen belgelere göre,herkes için zorunlu çalışma,yani bir tür angarya uygulanıyordu.Bir belgeye göre;Bağımsız çiftçiler dört gün kendileri için,dört gün ise kendi tarlalarının yanında bulunana bir tımar arazisi için çalışacaklardı.En büyük toprak sahipleri olan saray ve tapınak arazilerinde sürekli çalışacak tarım işçileri de vardı.(11)

Hatti ülkesinin ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerine kurulmuştur.Tahıl türleri artsında ilk sırayı arpa ve buğday tutmaktadır.Pek çok ekmek çeşidi yapıldığı gibi,ekşitme yoluyla da bira gibi içkiler üretiyorlardı.Yaygın olarak görülen kültür bitkilerinden biri de üzümdür ve bundan da şarap üretilmekteydi.Ana besin maddelerini ekmek,bira ve şarap olarak sıralayabiliriz.Bunun yanında kısıtlı bölgelerde de olsa zeytin yetiştirilmiştir.Diğer yandan fasulye,nohut ve bezelye türünden baklagillerin üretimi de yapılmıştır.Hitit dönemi Anadolusunda yetiştirilen başlıca meyveler;elma,kayısı ve incirdi.

Tarım yanında ikinci bir iş olarak hayvancılık yapılardı.Hayvancılı tarım alanına yardımcı olduğu gibi süt,et,deri ve yün üretimi içinde gerekliydi.Hayvan varlığının çokluğu ülke için zenginlik kaynağıydı.Hititler döneminde,daha önceki Asur ticaret kolonileri çağında da olduğu gibi,bakır ve tunç en çok kullanılan madenlerdi.Demir ise günlük yaşamda kullanılmıyor ve değerli sayılıyordu.(12)

Anadolu’da demir filizi çok olmasına karşın,bunları eritebilecek yüksek derecede ısı ve arıtma tekniği yaygınlaşmamış bir teknoloji olmadığı için demirin değeri yüksekti.Yazılı belgeler de demir kılıç,demir tablet ve hatta demirden yapılmış tanrı ve hayvan heykellerine değinilmesine karşın çeşitli yerlerde yapılan kazılarda bu tür büyük eşyalar bulunmamıştır.Bunların,Hitit devleti’nin yıkılışından sonra gelen istilacı güçler tarafından eritildiği ve yeniden kullanıldığı düşünülmektedir.Madenler yeniden kullanıma uygun maddeler olduğundan,bir devleti yıkan yada ele bir kenti ele geçirenler,yeniden maden arama ve işleme yerine,ganimet olarak ele geçirdikleri eşyaları eriterek,kendi zevk ve gereksinimlerine göre,yeni şeyler yapmayı kuşkusuz daha kolay bir yol olarak benimsiyorlardı.Bu yüzden bir kazıda herhangi bir döneme ait bir yerleşme yerinde az maden bulunması,o çağda az maden kullanıldığını göstermez.Madeni eşya her zaman yeni gelenlerin ele geçirmeye çalıştığı,oradan oraya götürülen ve sürekli biçim değiştiren ganimet türüydü.

Asur ticaret kolonileri çağında yoğun olduğu anlaşılan ve uluslar arası bir nitelik taşıyan ticaret ve kara taşımacılığı,Anadolu da ki etnik ve siyasal durumun değişmesi sonucu,Hitit devletinin ortaya çıkışı ile birlikte merkezi bir otoritenin kurulması,eski ticaret örgütlenmesinin kent beylerine bağlı çıkar ilişkilerini değiştirmiştir.Hitit kralları kendi topraklarında yabancıların kazanç sağlamalarına izin vermemişlerdir.diğer yandan merkezi otoriteye bağlı olarak,devletin kendi gereksinimlerini kendi karşılaması gereği ortaya çıkınca,ülkede çıkarılan yada üretilen hammaddelerin,Hitit sanatçıları tarafından işlenmiş mallar haline dönüştürülmesini sağlamış,böylece dışarıya bağımlılığın azalmasıyla Asur ve diğer ülkelerle ticaret ilişkileri zayıflamıştır.

Hitit devletinde ve bütün Ön Asya’da o dönemde kullanılan değişim aracı,para yerine gümüştü.Gümüş,çubuk yada halka biçiminde ve belirli ağırlıklarda olmakta ve alış-verişlerde geçerli sayılırdı.Ağırlık birimleri ise Babil kökenli şekel ve mina idi.Bunların oranı,ülkelere ve zamana göre değişmektedir.Babil de 60 şekel bir mina ederken,Hatti ülkesinde 40 şekel bir mina etmekteydi.Bunların gerçek ağırlıkları bilinmemektedir.Kazılarda ortaya çıkan bulgular bunların oval ve hematit taşından yapıldığını gösteriyor.

5-YASALAR VE MAHKEMELER :

Hititlerde yazılı yasaların varlığı,Boğazköy e bulunan yazılı belgeler arasında yasa maddelerini içeren 2 tablet ve bu tabletlerin kopyaları yapılarak çoğaltılmış paralel metinlerin ortaya çıkarılması sonucu anlaşılmıştır.

Hititlerin hukuka bakış açısı,bütünüyle dinseldi.Onlara göre tanrılar,bütün varlıkların hakkını koruyan,adil ve dürüst efendilerdi.(13)

Devlet öncelikle toplum düzeninin sağlanması ile yükümlü olduğu için,bireysel öcün en aza indirilmesini yada tamamen ortadan kalkmasını ister.Bu bakımdan,yasalarda rastlana talion ilkesi,yani göz göze diş dişe hükümleri zarara uğrayanın suçluya kendisine gelenden daha çok zarar vermesini önlemek için,beklide öç duygularının aratarak ilerlemesini engellemek yolunda atılmış bir adım olarak kabul edilir.Yasa koruyucu,cezanın anlamının,aynı zarara başkasının da uğraması değil,hak sahibinin uğradığı zararın giderilmesi olduğunu anlarsa,talion ilkesi yerine eski durumuna getirme ve yerine koyma ilkelerini benimser.Talion hükümleri korkutucu veya caydırıcıdır.

Hitit devletinin eski dönemlerinde ölüm cezasının yaygın olmasına karşılık,hukuk reformundan sonra sınırlandırılmıştır.Ancak yasa maddeleri arasında yer almayan bazı suçlara,kralın bizzat bu cezayı verme hakkı saklı tutulur.Yasalarda ölüm cezası,ırza geçme,hayvanlarla cinsel ilişkide bulunma ve devlet otoritesine karşı gelme suçlarına verilmekteydi.Eyer suçlu bir köleyse efendisinin emirlerine uymaması yada kara büyü yapması halinde öldürülüyordu.Bedeni sakatlama cezaları da yalnız kölelere uygulanıyordu.

Mülkiyetin korunması ile ilgili yasa maddelerinde saptanan cezalar,genellikle yıkıma uğrayan kaybolan yada kullanılmaz duruma gelen malın yerine yenisinin konması ve değerinin tazmin ettirilmesi ilkesine dayanmaktaydı.Mülkiyete taşınamaz mallar,ekinler,hayvanlar ve kölelerde alınmıştır.Tazminat miktarının belirlenirken yanlışlık yapılmaması için,kaybolan yada çalınan malın değeri,özellikleri sayılarak saptanıyordu.(14)

Hitit aile hukukuna ait bazı maddeler de yasalarda yer almaktadır.Ancak bunlar daha çok özel durumları kapsamaktadır.Evlilik ve boşanma ile ilgili bazı konularda yasa maddeleri vardı.Ailenin ataerkil bir düzen taşıdığı görülür.

Hititlerde yaşlıların,bazı yüksek dereceli subayların ve kralın yargıcılığında mahkemeler yapılıyordu.Arşivler ve bulunan belgelerde,mahkemelerin nasıl yapıldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır.Mahkeme tutanakları suçluların,şahitlerin ve müdahil olarak davaya katılanların ifadeleri ayrıntılı bir şekilde ve baş tarafında ise davaya konu olan iddialar yazmaktadır.

6-DİN :

Hitit dini pek çok değişik kökenli öğenin birleşmesinden oluşmuş,karışık bir yapı göstermektedir.Anadolu’ya sonradan gelen Hint-Avrupalılar,kendilerine özgü kültür öğelerini,orada yaşayan halka zorla kabul ettirme yoluna gitmemiştir.Aksine,bünyelerine uygun gördükleri her şeyi almışlardır.Böylece dinsel görüşleri de,ilkelden başlayarak gittikçe karmaşıklaşmıştır.Eski Hitit dönemine ait metinlerde geçen,birkaç tanrıdan oluşan tanrılar topluluğu,imparatorluk döneminde sayı olarak arttığı gibi,tanrıların türleri ve etnik kökenleri çok çeşitli bir durum almıştır.Boğazköy arşivlerinde adı geçen binlerce tablet yardımıyla adarlını ve bazılarının tanımları öğrenilen bazı heykelcikler ve özellikle Boğazköy yakınındaki yazılı kayaya kutsal alanındaki kabartmalarda betimleri görülen tanrılar,Hitit devletinin resmi tanrılar topluluğunu yansıtmaktadır.Yine resmi nitelikteki Boğazköy arşivinde bulunana bayramlar,dualar,sihir metinleri,fal ve kehanet metinleri çeşitli unsurların kültür birleşiminden oluşmuş devlet dini hakkında bilgi verir.Çok sayıdaki bu tanrılardan bazıları panteon içinde özel bir yerdeydi ve kutsanmalarına özen gösterilirdi.Bunların başında fırtına tanrısı ve bunun değişik bölgelerdeki türü gelir.Bunun yanında Arima kentinin güneş tanrıçası olan eşi yer alır.Fırtına tanrısının Hattice adı Taru,güneş tanrısının adı ise Wuruşemu dur.Bunlarla birlikte birde gökyüzü cismi olan Ay da tanrılaştırılmıştır.(15)

Bütün eski ön Asya dinlerinde olduğu gibi,Hititlerde de tanrılar insan biçimi karakterinde düşünülmüştür.bunların yeryüzünde yaşadıkları ve kutsandıkları yapılarının olması doğaldır.Bunların özel bir odasında tanrı heykeli bulunur.Bu heykel,her gün belirli bir törenle temizlenir,yıkanır ve önüne kurbanlar konulurdu.Heykelin bulunduğu en kutsal mekanın bitişiğindeki odada tanrının yatağı yer alır;burada geceleri kandil yakılırdı.Tapınaklar,tek tanrılı dinlerde olduğu gibi insanların gelip tapındıkları yerler değildi.(16)Tanrı heykeli yalnız bazı dinsel bayramlarda tapınak dışına çıkarılır ve onu daha fazla kişinin görmesi sağlanır.Diğer zamanlarda belirli rahipler ve kral-kraliçeden başkası,tapınağın en kutsal odasına giremezlerdi;tapınak bu bakımdan halka açık bir barınma yeri değil,tam anlamıyla tanrının eviydi.

Hattuşa da şimdiye kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda 5 büyük tapınak ortaya çıkmıştır.Bunlardan en büyüğü 1 no’lu tapınak olarak adlandırılan fırtına tanrısının tapınağıdır.Bu 160 m. uzunluğunda,135 m2 genişliğinde bir alanda kurulu yapı kompleksidir.Esas kutsal yapı 64,42 m. boyutlarında olup,etrafı 80’den fazla dar ve uzun odadan oluşan depo ve atölye binalarıyla çevrilidir.Tapınakların,gerek sahip olduğu büyük tarım arazisi,gerekse çeşitli işlerde kullanılan işçi ve sanatkarlar,tanrılara sunulan armağan ve kurbanlar yüzünden,büyük bir ekenomik güce sahipti.Etrafındaki çok sayıda mekanı ekonomik faaliyetlere ayrılmış olan 1no’lu tapınak,buna en iyi örnektir.Asıl tapınağa depo yapılarını geçtikten sonra varılır.Bu depoların bazılarında çok sayıda tablet bulunmuştur.Mekanlardan bir bölümüne yönetim işlerinde kullanılan büro yada arşiv izlenimi verilmiştir.Temellerinin çok kalın ve sağlam yapıda olması,depo odaları kompleksinin çok katlı olduğuna işaret eder.

Tapınağın tüm dış duvarları yassı poyelerle süslüdür.Buradan tapınağın ortasında yer alan avluya ulaşılır.Tapınak odaları bu avlunun etrafına sıralanmıştır.Odaların hepsi dışa açılan pencerelerle donatılmıştır.Girişin sol tarafında bulunan ve altı odadan oluşan grubun,kralın özel törenleri için hazırlandığı sanılmaktadır.Avluda,girişin karşısında bağımsız ve granitten yapılmış küçük yapının,kralın,tanrı heykelin bulunduğu hücreye girmeden önce,yıkandığı yer olup olmadığı henüz çözülememiştir.

Büyük tapınak ya da 1 no’lu tapınak olarak anılan bu yapıda iki adet kutsal oda bulunmaktadır.Bunlar avlunun en arka kısmında yer alır ve doğrudan doğruya avluya değilde bazı küçük odalara bağlanır.Kült heykelinin bulunduğu bu hücreler,tapınağın arka yüzünden biraz taşkın olarak inşa edildiklerinden,hem yan hem de arka duvardaki pencerelerden ışık alırlar.Tanrı heykellerinin ışık alan odada olması,diğer eski Asya dinlerinin anlayışından bir farklılık olduğunun işaretidir.(17)Tapınağın en kutsal yeri olan bu hücrelerden biri çok haraptır;diğerinde ise tanrı heykelinin içine sokulduğu tek parça taştan kaide yerinde durmaktadır.Başkentin bu en büyük tapınağının iki hücreli kutsal bir mekana sahip oluşu,bunlardan birinde Hatti’nin fırtına tanrısı,diğerinde ise Arinna’nın-güneş tanrıçası-heykellerinin kutsandığı varsıyımıyla açıklanmaktadır.

Hattuşa da yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmış 4 tapınakta da hangi tanrıların kutsandığı bilinmemektedir.Genel çizgileriyle bunların hepsinin ortak noktaları;ortada avlu,yan odaları bulunan anıtsal bir giriş,tanrı heykellerinin bulunduğu hücrenin ulaşılamayan ve yan odalara bağlanan bir konumda bulunması ve pencere varlığı gibi yapısal özellikler olmasıdır.Tapınakların kullanım amaçlarına uygun ana öğelerinin,standartlaştırılmış bir plana göre yapıldığını görmekteyiz.

7-SANAT :

Hititoloji’nin başlangıcında,Hitit imparatorluğunun yıkılışından sonra,İ.Ö 9. ve 8. yüzyıllarda kurulmuş kent devletlerinde yapılmış hiyeroglifli kabartmalar henüz Hitit tarihinin akışı ve gelişmesi tam bilinemediği için,gerçek Hitit sanatını yansıtan imparatorluk döneminden ayrı tutulmuyor,hepsine birden aynı ulusun sanat eserleri gibi bakılıyor.Gerçekte de bunlar geleneksel Hitit sanatının bazı özelliklerini sürdürüyordu.Fakat imparatorluğun çöküşünün de nedenlerinden biri olan göçler ve kurulan yeni dengelerle ortaya çıkan güçler,geleneksel Hitit sanatının anlayışını da etkisi altına almış,böylece yeni üsluplar oluşarak,sanat eserlerindeki Hitit karakteri kaybolmaya yüz tutmuştur.

Geç Hitit dönemi,kent devletleri zamanının sanatının Asur ve Aramı sanatı ile karışmıştır.Bu imparatorluk dönemi Hitit sanatının sadece Hititlere özgü,sat bir sanat olduğu anlamına gelmez.(18)Hitit kültürü,çeşitli etkenlerin bileşiminden oluşmuştur;sanat da bu kültürün bir parçası olduğuna göre,onun da aynı bileşimin özelliklerini yansıtması doğaldır.Hitit sanatı,örneğin Mısır sanatı gibi tek bir halkın yada tek bir ırkın ürünü değildir;henüz hepsi ayrı ayrı açıklanması gereken çeşitli etnik zümrelerin katkılarıyla oluşmuş bir biçimdedir.

Tarih öncesi çağlardan olan ve kabaca,İ.Ö. 3000-2000 arası eski Tunç Çağının ikinci yarısında,İç Anadolu’nun kuzey kemsin de,özellikle Alacahöhük ve Horoztepe de bulunmuş kral mezarlarındaki buluntularda kendini belli eden ,yüksek nitelikli bir sanat ortaya çıkmıştır.Mezarlara konulmuş armağanlar olan bu buluntular,silahlar süs eşyaları,madeni kaplar yanında,gelişkin bir heykel sanatını kalıntıları olan madeni heykelciklerde ele geçmiştir.Tam plastik olarak tasarlanmış insan figürleri ve altlarında kaideye tespit için yapılmış olan hayvan betimleri çok değişik ve ilginçtir.Genellikle güneş kursları olarak bilinen,bazıları yine hayvan figürleriyle süslü,bir bölümü daire bir bölümü de dörtgen biçiminde olan,bir sapa geçirilerek törenlerde taşındığı sanılan standartlar bu buluntular arasındadır.Hepside üstün bir maden işçiliğinin belirtileri olan bu eserler,Kafkasya Bölgesindeki araştırmalarda ortaya çıkarılmış aynı tür eserlerle büyük ölçüde benzerlik göstermektedir;özellikle hayvan betimlerindeki benzerlik çok dikkat çekicidir.Bu mezarlara gömülmüş olan krallar,prensler yada geniş anlamıyla soyluların hangi etnik zümreye ait oldukları saptanamamıştır.Anadolu yüksek yaylasının güneyinde bulunan Kayseri yakınlarındaki Karahöyükte kazılarda bulunan saraylar,oradaki yerel beylerin İ.Ö. 2. bin yılın başlarında,Asurlu tüccarların arcılığı ile gelişen,Mezopotamya ilişkilerinden esinlenerek etkileyici mimari eserler yaptıkları kanıtlanmaktadır.Özellikle Kültepe,kent uygarlığının,o döneme ait iyi bir örneğini sergilemektedir;burası,Suriye ve Kuzey Mezopotamya’daki başkentlerle karşılaştırılabilecek bir düzeydedir.(19)

Asur ticaret kolonileri çağında,sanatın başka alanlarında da Eski Babil ve Eski Suriye’den etkilenildiği,mühürcülükteki çeşitli üsluplardan anlaşılmaktadır.Mühürlerde görülen değişik üslupların,Anadolu’nun çeşitli kentlerine yerleşmiş değişik kökenli mühür kazıyıcılarının,geldikleri ülkenin mühürcülük geleneğini sürdürmeleri nedeniyle ortaya çıktığı sanılmaktadır.Yabancı mühür kazıyıcıların yanı sıra,Kaneşte yerli sanatçılarda yetişmiş,bunlarda,Kuzey Suriye ve Mezopotamya üsluplarıyla birlikte kendi görüşlerini birleştirerek yeni bir tür kompozisyon oluşturmuşlardır.Mühürlerin üzerindeki kompozisyondan başka,Anadolu mühürcülüğünü Mezopotamya mühürcülüğünden ayıran bir başka farkta,Anadolu da silindir mühür denilen ve belgeler üzerinde yuvarlanmak suretiyle basılan mühürler yanında,damga mühürlerinde kullanılmasıdır.

Bazı kap biçimlerinde görünen keskin çizgiler,bunların madeni kaplardan esinlenerek yapılmış olabileceği düşüncesini desteklemektedir.Bunlardan başka birde geometrik bezemeli ve çok renkli keramikler vardır.Gerek tek renklilerde,gerekse bu boyayla süslenmiş çok renkli keramik türündeki en ilgi çekici biçimler,kuşkusuz,çömlekçilikten çok,adeta birer yontuculuk eseri diyebileceğimiz,san-

atçının bütün yaratıcılığını gösterdiği,hayvan biçimli kaplardır.Aslan,antilop,kuş ve hatta sümüklü böcek gibi çeşitli hayvan türlerini yansıtan bu kaplar,biçimsel özellikleri açısından ,mühürler üzerindeki doğadan soyutlanmış hayvan figürlerini hatırlatmaktadır.

Sığır,koyun ve kuş başları biçimindeki bu kaplar,tüm hayvan vücutlu kaplara göre,özellikle karum çağının daha yer evresinde,doğaya daha uygun olarak yapılmıştır.Diğer yandan kapların kulpları ve emzikleri de,plastik biçminde tasarlanmıştır.Hayvan yada hayvan başlarının yanı sıra ,insan yüzleri ve figürleri de işlenmiştir.Kile biçim verme,bu dönemin plastik sanat dalları arasında en gelişkin ve yaygın olanıdır.

Sanat eserleri arasında keramik de önemli yer tutmaktadır.Genellikle kırmızı renkli,güzel perdahlı olan ve Eski Tunç çağının biçim geleneklerini sürdüren karmu çağı keremiği,formların çeşitliliği ve oranlarındaki güzellikle çok ilginçtir.(20)

Eski Hitit döneminin kralları başkent Hattuşa da fazla eser bırakmamışlardır.Özellikle bu dönemin mimarlığı hakkındaki kalıntılar yok denecek kadar azdır.Bunun nedeni,Eski Hitit devletinin bir imparatorluk halini almasından sonra,Hattuşa’da girişilen yapım faaliyetleri arasındaki eski yapıların yıkılarak,yerine yenilerinin inşa edilmiş olmasıdır.

1. EMPRİZM NEDİR?

Rasyonalizm karşıtı olarak emprizm, bilginin sadece duyumlardan geldiğini ve görgüsel deney dışında hiçbir yoldan bilgi edinilemeyeceğini savunur. Deneyden gelen bilgi, doğrudan ya da dolayla olarak elde edilebilir. Ne varki doğrudan ya da dolaylı elde edilmiş olsun, usun yani aklın bunda hiçbir rolü yoktur.

Bilginin tek kaynağının görgüsel deney olduğunu ileri süren bu öğreti, türkçede amprizm, görgücülük ve ya deneycilik olarak da geçmektedir. Emprizmin batı dillerindeki kökü, deney ve görgü anlamlarını dile getiren empeiria deyimidir. Bu yunanca deyim, bilimsel bilgi anlamındaki yu.episteme deyimle sezgisel ve tinsel bilgi anlamındaki yu. gnosis deyimine karşıt bir anlam taşır ve görgüsel bilgi (insanın doğrudan doğruya gördüklerinden çıkardığı bilgi) anlamını dile getirir.

Görgücülük, birçok yanılgılarına rağmen, felsefe alanında temel öğretilerden biridir. Bilginin görgülere dayandığı savı, ustan ve doğuştan olmadığı anlamını içerir. Bu bakımdan emprizm, rasyonalizme ve nativizme karşıt bir düşünce akımıdır. Bilginin görgüselliği duyulardan, algılardan, deneylerden geldiği savını kapsar.

Empirizmin ilk temsilcileri ilkçağ Yunanistan’ ındandır. İlk empiristler, duyularımızın bildirdiği duyumları esas alırlardı ve bunları “gerçek bilgiler“ olarak kabul ederlerdi. Duyumculuk denilen bu şekildeki empirizmin kurucuları antik çağ Yunan düşüncesinde Protagoras, Demokritos gibi düşünürler duyumculuğu savunmuşlardır. Bunlara göre bizim için var olan ancak duyduğumuz şeylerdir, duymadığımız şeyler bizim için yok demektir. Her kişinin bilebileceği kendi duyumu olduğuna göre ne kadar insan varsa o kadar da gerçek var demektir. Duyularımız dışında başka bilgi edinemeyeceğimiz için ilk nedenleri araştırmak boşunadır. İnsan kendisi için erişilebilecek tek şey olan kendisi ile yetinebilmelidir.

Bugünkü anlamda emprizm ise 17. yy da İngiltere’ de gelişmeye başlamıştır. İngiliz filozoflarından John LOCKE (1632-1704), George BERKELEY (1685-1753), David HUME (1711-1776), Stuart MILL (1806-1873) ve Herbert SPENCER (1820-1904) bu gelişmede başlıca rolü oynadılar. Fransa’da CONDILLAC (1715-1780) bu mesleği daha çok duyumculuk alanında geliştirdi.

Bu felsefenin en büyük özelliği, kurgulardan kaçınması, deney ortamında kalmak istemesidir. Empiristler, sezgiye dayanan bilgiyi reddetmiş, bilginin deney ve tecrübelere dayandığını savunmuşlardır. Fakat sezgisel bilgiyi red ediş, içgüdüsel fikirleri kesin olarak red etmez, çünkü içimizde doğuştan var olan duygu, düşünce ve bedenimizi yönlendiren birtakım eğilimler de vardır.

İngiliz empiristler, tümdengelim ispatlar yerine tümevarım metodları tercih etmişlerdir. Çünkü bu, deneyler için veriler elde etmeye yardımcı olur. Ayrıca emprik görüş açısından, nedensellik de önemlidir. “X, Y’ nin nedenidir.” dediğimiz bir ifadede gözlenen olgusal bir ilişki betimlenmektedir. Gözlemlerimiz şimşek çakmasını gök gürültüsünün, sürtünmeyi ısının, gündüzü gecenin izlediğini göstermektedir. Bütün bu hallerde gözleme konu olan, veri düzgün ve değişmez bir geçişin olduğudur. Ne zaman X ortaya çıksa Y de çıkmaktadır. Şüphesiz gözlem konusu ilişkiler içinde eğreti ya da geçici olanlar da vardır. Mesela ormana atılan bir sigara yangın çıkarır ama bu her zaman ormana bir sigara atıldığında yangın çıkar anlamına gelmez. Ayrıca yangın çıkması için gerekli başka faktörler de vardır. Ancak empristlere göre bunları gerçek ilişkilerden ayırmak için yine gözlem yeterlidir.

Bu bağlamda diyebiliriz ki, emprizm için apriori bilgi (önbilgi) yoktur. Emprizmde apriori bilgi yani, deneyimden bağımsız olarak, yanlızca aklın kendisi ile elde edilen bilgi, yerine a posteriori yani, deneyimle elde edilen bilgi, vardır. Çünkü apriori olarak kabul edilen bilgi de denemeyle, çağrışımla ve doğada hüküm süren düzene uygunlukla elde edilmektedir. Temelde gerekli olan genel-zorunlu bilgi, realite alanında değil, cebir, geometri, aritmetik gibi alanlar ile ilgili bir bilgidir ve dar bir alandır. Bilginin geniş bir alanı olan matter of facts (gerçeklerin sebebi) alanının bilgisi ise, genel-zorunlu olan bir bilgi değildir. Çünkü bu tür bilgiler deneyime, alışkanlığa ve benzetmelere dayanır.

2. BAŞLICA EMPRİSTLER

2.1. JOHN LOCKE (1632-1704)

Bir Emprist dünya hakkındaki tüm bilgisini duyuları ile kazanır. Emprist bir tutumun klasik tanımlaması da Aristoteles’ e kadar dayanır. O, “zihinde bulunan hiçbir şey yoktur ki daha önce duyularla bulunmuş olmasın.” demiştir. Bu görüş, “insanlar idea’ lar dünyasında edindikleri fikirleriyle doğarlar” diyen Platon’ un eleştirisidir. Locke da Aristoteles’ in bu sözlerini tekrarlar. O’ nun amacı ise Descartes’ i eleştirmektir.

Bilgi konusundaki görüşlerini ortaya koyduğu yapıtı “An Essay Concerning Human Understanding” (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme) insan bilgisinin alanını, ulaşabileceği yerleri ve dolayısıyla bilinemeyecek konuları araştırmaya yöneliktir. Böylece bilginin kaynaklarını, kesinlik temellerini ve yayılımını ortaya koymayı, insanların bir bilgiyi doğru saymalarındaki inanç ve kanıları ele alarak, yanlış ve yanılgıya yol açan nedenleri bulmayı amaçlar.

Locke’ a göre insanın anlama yeteneğinin önceden verilmiş hiçbir içeriği yoktur. Ruhun içinde bulunanların hepsinin, bütün tasarımlar, düşünceler, vs. in bütün kaynağı deneyimlerdir. Locke “zihinde bulunan hiçbir şey yoktur ki duyularda bulunmasın” demiştir. Buna göre yeni doğmuş bir çocuğun zihni boş beyaz bir kağıt (tabula rasa) gibidir. Bu boş kağıt yaşadıkça, deneyler ve gözlemler ile doldurulur. Yeni doğmuş bir çocuk herşeyi duyuları ile algılayarak öğrenir. Locke’a göre düşüncelerimiz iki kaynaktan türemiştir:

    Duyum Fikirleri: görme, işitme gibi duyularla gelenler tekil ve somut idea’ lardır.(sarı, sıcak, sert, yuvarlak, gibi) Düşünce Fikirleri: düşünme, inanma, kuşkulanma gibi zihnin değişik işlevleri ile gelişen idea’ lardır.

İlk fikirler, önce duyum sonra düşünce fikirleri olmak üzere basit fikirlerdir. Bu dönemde insan zihni asıl olarak edilgendir. Zihin daha sonra etkin olarak basit fikirleri birleştirerek, yanyana getirerek ya da bunlardan soyutlamalar yaparak karmaşık fikirler oluşturur. Buna göre örneğin, tek boynuzlu at, altın dağ ve ya uçan halı gibi hayal ürünü fikirler bile aslında duyu deneyimlerinden gelen basit fikirlerden oluşan karmaşık fikirlerdir. Locke’ a göre bu karmaşık fikirlere dayalı önermeler ve yargılar da insanın gerçeklik konusundaki bilgileridir. Asıl bilgi de yargıda bulunma sonucu oluşan önermelere dayanır. Bir yargı içinde bir araya getirilen idea’ lar arasında kurulan bağlantılar, o idea’ ların temsil ettiği cisimler arasındaki bağlantılara uygun ise, oluşturulan önerme doğrudur. Bu bağlamda tek tek idea’ lar ne doğrudur ne de yanlıştır, çünkü bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı bütünü ile yargılama içinde ortaya çıkar.

Metafizik düşünce, insanın doğaya açılan bütün pencerelerini kapamış ve onu herşeyi kendi içinde bulunan bir yaratık saymıştı. Böylelikle deney ve gözleme sırtını çeviren insan, felsefesini de deneye başvurmaksızın yapıyor ve zorunlu olarak yanlışlıklar içinde bocalıyordu. Locke’ un bu çıkışı, felsefe tarihinde çok önemli bir başkaldırmadır ve büyük aydınlama döneminin temelini hazırlamıştır.

Locke, idea’ lar hakkındaki görüşünü, kişide bilgi içeriklerine yol açan nesneler kavramına dayandırır. Öznede oluşan bilgi içeriğine idea, onun oluşmasına yol açan nesnedeki içeriğe de nitelik adını verir. Bu nitelikleri iki gruba ayırır.

Birinci tür nitelikler, bedenden ayrılamayan nitelikler olarak tanımlanır ve sertlik, figür, sayı, şekil gibi özelliklerdir. Bunlar birfiil cisimde bulunurlar ve dolaysız olarak bilgiye çevrilebilirler. İkinci tür nitelikler ise, renk, ses, koku gibi yanlızca algılanan özelliklerdir. Mesela göz olmasa renkler, kulak olmasa sesler olmayacaktı. Dolayısı ile bu tür özelliklerin idea’ ları da neslelerin kendilerinde bulunan özelliklerin aynen yansıması değildir. Bunlar uyandırdıkları duyum yolu ile cisimdeki özelliği aynen yansıtmazlar, ama insanın bir ya da birkaç duyusu ile edindiği idea’ ları sağlarlar.

Locke daima duyarlıdır ve paradoksa düşmektense mantığı feda etmek ister. Okuyucunun kolayca fark edebileceği gibi tuhaf sonuçlara götürmeye yetenekli genel ilkeler ileri sürer. Bu durum bir mantıkçı için rahatsız edici, pratik bir insan içinse sağlam bir yargının kanıtıdır.

Locke’a göre akıl iki bölümden oluşur:

      Hangi tür şeyleri kesinlikle bildiğimiz konusunda bir araştırma, Uygulamada belkili (muhtemel) de olsa, kabul etmenin bilgelik sayılacağı önermelerin bulup çıkarılması. “Belkilik temelleri” ikidir:

a. Kendi deneyimimizle uyuţumluk,

b. Başkasının deneyiminin tanıklığı.

Locke, çok kez kesinlik yerine güçsüz belkiliklere (ihtimallere) göre hareket etme zorunluluğuna da işaret ettikten sonra, bu düşüncenin doğru kullanımının “karşılıklı sevgi, yardımseverlik ve kendini frenleme” olduğunu belirtir.

Locke’ un bilgi kuramı sonraki birçok filozofu etkilemiştir. Ayrıca kapsam ve amaç açısından, bilgi felsefesinin bugünkü işleniş biçiminin de öncülerinden biridir.

2.2. GEORGE BERKELEY (1685-1753)

Berkeley, Locke’ un “insan ancak bilincinin içinde olup biteni bilir” düşüncesini çıkış noktası olarak almış ve kendi başına varolan bir dış dünya olamayacağı sonucuna varmıştır. Ona göre, nesne bakımından “olmak” algılanmak demekti. Özne bakımından ise “olmak” algılamak anlamına geliyordu. Buradaki algılama anındaki durum bir bütün olarak ele alınmaktadır. Ona göre ağaçlar ya da kitaplar “onları algılayacak hiç kimse olmaksızın” imgelenirse, durum bütünü ile değerlendirilmemiş olurdu. Nesneler ancak algılanabilir olma durumu ile imgelenebileceğine göre, algılayan “yok sayılmış” demektir. Berkeley için dış dünya ruhun algıların oluştuğundan kavramların bu algılar dışında ayrı bir gerçeklikleri yoktur. Bu durumda algılayan ve algılanan olmak üzere iki terimli bir ilişki söz konusuydu ve üçüncü bir terim yani, nesnenin algılayan ve algılanan arasına giren bir idea’ sı yoktu.

Buna göre biz algıladıklarımızı ancak somut olarak tasarlıyabiliriz. Locke’ un belirlediği birinci nitelikler yoktur; esas olan ikinci niteliklerdir. Mesela kirazın kokusunu ve rengini kaldırırsak geriye bir “hiç” kalır. “Töz” (değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik) de başlı başına birşey değildir, sadece duyumlarımızın bir bağlantısıdır. Ancak Berkeley’ e göre, asıl gerçekler olan bilinç olaylarını taşıyan bir temel de olacaktır, bu da ruhsal niteliklerdir yani ruhsal tözdür. Ama Berkeley, dış dünyayı bir kuruntu saymıyor; çünkü bu dünya ile ilgili tasarımlarımızın temeli ve düzeni Tanrı’ dadır. Doğadaki düzen Tanrısal tasarımlar düzeninin bir yansısıdır.

Berkeley, hem gerçek algının, hem de olanaklı algının varlığını kabul ediyordu; yani kişinin gerçekten algılamadığı ama doğru yolu izlerse algılayabileceği şeyler de vardı. Fakat Berkeley’ in maddenin varlığını yadsıması, kendisinin de belirttiği gibi “büyük yanlış anlamalara” açıktı; doğru anlaşıldığında ise sağduyunun gereğiydi. Çoğu kimse gibi o da birbirinden tümüyle ayrı ve farklı nitelikte iki ilke kabul ediyordu:

    Algılayan, düşünen ve arzulayan etken zihin, Duyumlanabilen idea’ lar, yani zihnin edilgen nesneleri.

Berkeley’e göre bilgimizin kaynağı doğrudan duyulur algıdır. Nesnelerin ortak yönü diye bir soyut tasarım olması mümkün değildir; yalnız işaretler, sözcükler vardır ve sözcükler de somut tasarımların temsilcileridir.

2.3. DAVID HUME (1711-1776)

İngiliz empristlerin en ünlüsü ve en etkilisidir. Bunun iki nedeni vardır. Hem emprizmi geliştirerek mantıksal sonuçlarına ulaştırmış, hem de böyle yapmakla onu neredeyse yerle bir etmiştir. İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme adlı eserinde anlayışımızın hedeflerinin neler olduğunu ve nelerle uğraşmasının uygun olmadığını ortaya koymuştur.

Hume’ un bilgi felsefesine yaklaşımı deneyci ve şüpheci olarak nitelenir. Berkeley ve Locke’ dan da etkilenen Hume’ a göre bilginin malzemesi ikiye ayrılır. Ruhun içindeki izlenimler ile idea’ lardır. İzlenim, belli bir nesnenin duyulara verilme anındaki algı içeriğidir. İdea’ lar ise izlenimlerin anımsanması ile sonradan çıkarılırlar. İzlenimler özgün, idea’ lar ise bunların az ya da çok soluklaşmış kopyalarıdır. Bütün idea’ ların yani düşüncelerin gereçleri izlenimlerdir. Anlık birtakım edimler ile düşünceleri oluşturur.

İzlenimler ve idea’ lar yalın ya da karmaşık olabilir. Duyulara verilen izlenimler her zaman karmaşık olduğuna göre, insanın bilme yetileri, özellikle de düş gücü önce bu karmaşık izlenimleri yalın öğelerine ayırır, sonra da bu yalın izlenimlerin kopyaları olan yalın idea’ ları çeşitli şekillerde birleştirerek istediği gibi karışık düşünceler, kavramlar kurabilir. İşte bu ayırma, birleşme, kurma işlemleri, en temel bilgisel süreçlerdir.

David Hume’ a göre “doğruluk” yani bilginin gerçeği karşılaması, tasarımlar ile dış nesneler arasında değil, ancak tasarımların kendi aralarındaki uygunlukta aranabilir. Onun için, dış dünyanın varolduğuna ancak inanabiliriz. Onun varlığını akıl ile kanıtlayamayız.

Hume ‘un belkilik (muhtemel) düşüncesi bir taraftan doğrudan gözlemi, diğer taraftan mantık ve matematik dışında her şeyi kapsar. Ona göre yedi tür felsefi ilişki vardır:

    Benzerlik, Özdeţlik, Zaman-uzay iliţkisi, Nicelik ya da sayı oranı, Nitelik derecesi, Karşıtlık, Nedensellik’tir.

Bunlar ikiye ayrılabilir:

    Sadece düţüncelere dayananlar; bunlar sadece kesin bilgi verir:
    Benzerlik Karşıtlık Nitelik dereceleri Nicelik ya da sayı oranları
    Düşüncelerde herhangi bir değişikliğe gerek kalmaksızın değişebilenler; bunlar ile ilgili bilgimiz sadece muhtemeldir:
    Uzay –zaman iliţkileri Nedensel iliţkiler

17. yy akılcılık felsefesinin iki ana kavramı olan “töz” ve “nedensellik” kavramlarını Hume bu anlayış ile ele alıp eleştirmiştir. Ona göre “töz” için ayrı bir izlenimimiz yoktur. Duyumlarımızı hep aynı biçimde birbirine bağlamamızdan, buna da alışmamızdan “töz” ün olduğuna inanıyoruz. “Nedensellik” de böyle; o da alışkanlıktan, inanıştan doğma bir kavramdır. İki olayın sayısız kez birbiri ardına geldiğini görünce, bu bağlantıya alışıyor ve bunun zorunlu bir bağlılık olduğuna inanıyoruz. “Alışma” ve “inanma” da öznel şeylerdir. Bunların nesne ile bir ilgisi olamaz. Dolayısı ile “töz” de, “nedensellik” de nesnel anlamda ayrıca yoktur.

Hume’ a göre ilişkiler bilgisi kesinlikle apriori bilgiler ile elde edilemez; sadece sürekli birlikte meydana gelen nesneleri düşüncemizde birleştirmemizden meydana gelir. Mesela çok akıllı ve yetenekli bir insanın önüne ona çok yabancı bir nesne koyarsak, bütün yeteneklerine rağmen o nesne ile ilgili sebep sonuç ilişkisini ortaya çıkartamaz.

Hume, tekil bir nedensel ilişkinin bir rastlantısal ardışıktan farklı birşey olmasına karşılık, bu farklılığın tek tek olayların gözleminde saptanabilecek bir niteliğe, bir bilgi bilimsel veriye dayanmadığını vurgulamıştı. Bu bağlamda Hume, tartışmaları içinde, deneydeki düzenlilikleri, deney ötesi varlıklar olarak, nesnelerin ve olayların birliktelik koşullarından ayrı olarak düşünüyor. Ona göre deneydeki birliktelikler gibi nesnel birliktelikler de var, ve de ayrıca bu sonrakilerin varlığı, neden kavramımız için bir zorunlu koşuldur. Fakat Hume hiçbir yerde neden kavramımızın deneydeki değişmez birlikteliklere dayandığı savını, nesnel anlamdaki nedenselliğin de nesnel birlikteliklere dayandığı biçimindeki ikinci bir sav olarak, dış dünyaya yaymıyor.

Neden-etki ilişkisinin aslında bilinmediği, insanların edindikleri alışkanlıklar ve doğal olayların yinelenmesi yüzünden nedenlerin ve etkilerin bilgisine ulaştıklarını sandıkları, ama bunun bir yanılsama olduğu sonucunu çıkardı. Bu sonuç ile bilgisel şüphecilik denen görüşü geliştiren Hume, doğada belli bir nedenin belli bir etkiyi ortaya çıkartmasının hiçbir ussal temeli olmadığını ileri sürdü. Bu bilgi eleştirisini de mucize olaylarına uygulayan Hume’ a göre, mucize hiçbir zaman bilgi konusu değil, yalnızca inanç konusudur. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse; Hume’ a göre melek bileşik bir kavramdır. Gerçekte değil, insanın hayalgücünde bir araya gelmiş iki farklı izlenimden oluşmaktadır. Bir başka deyişle derhal bırakılması gereken yanlış bir inanıştır.

Direkt deneyimlerimizle elde edemediğimiz, ama deney bilgimiz çerçevesinde bizim için önem arz eden tanrı, sonsuzluk gibi soyut kavramları açıklamak, empristler için her zaman sorun olmuştur. Hume’ a göre bu tür soyut kavramlara yine deneyler ile varırız. Burada da göreceğimiz, iki olayın sürekli birlikte ve tekrarlayarak meydana gelmesinden başka bir şey değildir. (ör. Ne zaman beyaz bilardo topu siyaha çarpsa, siyah hareket eder)

Hume’ nin bu anlayışı, olaylar alanında kalmak isteyen bir olguculuk, kesin bilgiye varabileceğine inanmayan, “olasılık” ile yetinen bir kuşkuculuktur. Onun vardığı bu sonuç, 18. yy. İngiliz deneyciliğinin son sözü olmuştur.

3. EMPRİZM VE BİLGİ

“Bilginin kaynağı ve sınırları nelerdir?” sorusu felsefenin temel sorularından biridir ve felsefi düşüncenin başından beri üstünde düşünülmüştür. Antikçağ Yunan felsefesinde Demokritos’ un açtığı duyumculuk yolunda ve Platon’ un açtığı düşünceci yolda geliştirilen bu sorun, bilimsel olarak ancak yansı kuramı (evrensel gelişmenin genel yasalarını ve inceleme yöntemlerini kapsayan bilimsel-felsefesel dünya görüşü) ile açıklanabilmiştir.

Demokritos, özdeksel (duyular ile algılanabilen) cisimlerin görünmez atomlar biçiminde imgeler yaydıklarını ve bu imgelerin duyu organlarını etkileyerek bilgi sağladığını ileri sürmüştü. Platon ise bilginin, ruh bedene girmeden önce varoluşunda tanıdığı ruhsal idea’ ların bedenli ruhun anımsaması ile oluştuğunu ileri sürmüştü.

J . Locke’ dan bu yana felsefede bilgi teorisi genel olarak başlı başına bir konudur ve görece sınırlı bir disiplindir. Bu bağlamda emprizm, bilgimizin kaynağı sorusuna cevap veren etkili bir görüştür. Bunun yanında, emprizm bir bilim modelini göz önünde bulundurur. Eski emprikler, mesleklerinin uygulamasında rastlantıya, tabiatı gözlemlemeye ve örneklemeye dayanır, hiç bir yorumlayıcı öğretiyi kabul etmezlerdi. Bunların ilkeleri pozitif bilginin tek temeli olarak kaldı.

Zamanla tıbbın ilerlemesini engelleyen metafizikten, olguların gözlemi ve karşılaştırılması sayesinde yavaş yavaş sıyrıldı. Gerçek anlamıyla emprizm, bugün bile, tıp alanında yapılacak hemen hemen bütün buluşların unsurlarını verir. Gerçi bu buluşlarda rastlantının her zaman bir dereceye kadar rolü vardır; fakat, günümüzde elde edilen en büyük kazanç, emprizmin gözlemek ve kaydetmekle yetinerek mekanizmalarını ve bağlantılarını açıklamaya çalışmadığı olguları pozitif yollarla kontrol etmek ve deneyleme ile meydana getirebilme imkanıdır.

I. DÜNYA SAVAŞI

A. I. Dünya Savaşı Öncesi Dünyayı Etkileyen Önemli Olaylar

1) Sanayi İnkılabı

2) Fransız İhtilali

B. I. Dünya Savaşı Öncesi Osmanlı İmparatorluğunun Durumu

C. I. Dünya Savaşı’nın Sebepleri ve Savaşın Gelişimi

1) Sebepleri

a) Genel Sebep

b) Özel Sebepler

c)Savaşın Gelişimi

2)Osmanlı İmparatorluğunun Savaşa Girişi

Savaşın Seyri (Savaşa Katılan Devletler, Kuvvet ve Kayıplar)

D. Savaşın Bitişi ve Yapılan Antlaşmalar

A – Dünya Savaşı Öncesi Dünyayı Etkileyen Önemli Olaylar

19. Yüzyılda Avrupa da; bilim, teknik, sosyal ve kültürel alanlarda bir çok gelişmeler oldu. Bu gelişmeler sonunda ortaya çıkan yeni buluşlar, insanlığın hizmetinde kullanılmaya başlandı.

19. Yüzyılda Dünyayı ve devletler arası ilişkileri derinden etkileyen olaylar Sanayi İnkılabı ve Fransız İhtilaliydi.

1) Sanayi İnkılabı 1815 Yılında ilk kez İngiltere de ortaya çıktı. Zamanla Avrupa’nın diğer ülkelerine de yayıldı. Fransa, Belçika, Hollanda, Portekiz gibi ülkelerde de etkisini gösterdi. Sanayi İnkılabını kısaca kol gücünün yerini makinelerin alması seklinde özetlenebilir. Özellikle buhar gücünden yararlanılması üretimi artırdı, ulaşımı kolaylaştırdı, ticareti geliştirdi.

Sanayi İnkılabı, büyük fabrikaların kurulmasına sebep oldu. Bu durum üretim de büyük artışlar sağladı. Böylece mallar ucuz ve seri üretildi. Ülkeler, iç piyasada tüketemedikleri malların satışını sağlamak için, yeni pazarlar bulma çabasına girdiler. Böylece, hammadde sağlamak ve ürettikleri malları pazarlamak için henüz sanayileşmemiş ülkeler yöneldiler. Bu durum sömürgecilik anlayışını meydana getirdi.

Sömürgecilik anlayışı uyarınca, sanayileşen devletler, Güney Amerika, Afrika ve Asya’nın belirli bölgelerin de sömürgeler elde ettiler.

Bu konu da başı çeken İngiltere, büyük bir sömürge imparatorluğu kurdu. İngiltere sömürgelerini elde tutabilmek için daha çok denizciliğe önem verdi. Hindistan’a ve diğer sömürgelerine giden yollarına giden yolları kontrol altında tutmaya çalıştı. İngiltere’yi, Hollanda, Belçika ve Fransa takip etti.

Almanya ve İtalya ise, siyasi birliğini 19.yüzyılın ikinci yarısında tamamladılar. Kuvvetli birer devlet haline geldiler. Gelişen sanayileri sebebiyle onlar da sömürgecilik siyaseti izlemeye başladılar.

Rus Çarlığı da ekonomik gelişmesini hızlandırmak istiyordu. Ancak çok topraklara sahip olmasına rağmen, sıcak denizlerle bağlantısı yoktu. Bu denizlere açılan denizlerin bir bölümü, Osmanlı İmparatorluğun elindeydi.

Osmanlı İmparatorluğundan ayrılıp bağımsız devletlerini kuran Balkan milletleri ise, tam bir huzura kavuşmuş değillerdi.

Bu arada, sanayileşmesini hızlandıran Japonya da Avrupa devletleri ile rekabete başladı. Amerika ise, 18. Yüzyılın sonlarında, İngiltere’ye karşı, General Washington önderliğinde giriştiği mücadele sonucunda, bağımsızlığını elde etmişti

2) Fransız İhtilali :19. Yüzyılda, toplumlar arası ilişkileri belirleyen bir diğer önemli olay da Fransız İhtilali ile ortaya çıkan hürriyet fikri ve milliyetçilik akimidir. Özellikle milliyetçilik düşüncesi, bağımsızlık duygularının güçlenmesine sebep oldu. Bu düşünce dalga dalga bütün dünya ya yayıldı. Bu düşünceler büyük imparatorlukların yıkılıp, milli devletlerin kurulmasına sebep olmuştur.

B – I. Dünya Savaşı Öncesi Osmanlı İmparatorluğunun DurumuDünyanın sayılı devletlerinden olan Osmanlı İmparatorluğu, 18. Yüzyıldan itibaren bu üstünlüğünü kaybetmeye başladı

Avrupa devletleri, Bilim ve teknolojiden yararlanıp askeri, ekonomik ve ticari alanlarda güç kazanırken Osmanlı İmparatorluğu bu yeniliklere yabancı kaldı. Avrupalıların Dünya ticaretine açılacak yeni zengin ülkeler bulmaları, Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik durumunu da zayıflattı. Gittikçe güçlenen batili ülkeler, Osmanlı İmparatorluğunun topraklarına göz diktiler.

Fransız İhtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik hareketi, Osmanlı İmparatorluğu içindeki devletler arasında hızla yayıldı. Bazı devletler, destek ve yardımıyla bu devletler birbirleri ardına Osmanlı İmparatorluğuna karşı ayaklandılar. Bu milletlerin ayaklanmalarını daha çok Rusya destekliyordu. Amacı Slav ırkından olan devletleri kendi çatışı altında toplamaktı. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması çabuklaşacak ve Rusya’nın, yüzyıllardır istediği boğazlara hakim olma ve sıcak denizlere açılabilme ümidi gerçekleşmiş olacaktı.

Bu uğurda ilk ayaklanan devletler Sırplar ve Yunanlılar oldu. 1829 yılında Yunanlılar bağımsızlıklarına kavuştular.

Osmanlı, 18. yüzyılda yaptığı savaşlarda hep basarisiz sonuçlar alınca ekonomik durumunu düzeltmek için, Avrupalı devletlerde borç para alımına gitti. Alınan bu paralarla gelir getirici yatırımlar yapılmadı. Bu yüzden, borç paraların faizini bile ödeyemez duruma geldi. Bunun üzerine Osmanlı Devletine borç para veren devletler, Düyun-i Umumiye (Genel Borçlar) yönetimini kurarak paralarını tahsil etme yoluna gittiler. Böylece Osmanlı Devletinin maliyesine el konulmuş oldu.

Osmanlı Devleti, hem askeri hem de ekonomik alanda çöküşünü önlemek için çeşitli çabalar harcadı. Devlet yönetiminde, askerlikte ve toplum hayatında ıslahat hareketlerine girişildi. II. Mahmut döneminden başlayarak süren bu çalışmalar, Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla devam etti. Bazı basarılar elde edildiyse de istenilen sonuç alınamadı.

Tanzimat ve Islahat Fermanlarını yeterli bulmayan Türk aydınları, 1876 yılında II. Abdülhamit’e I. Mesrutiyet’i ilan ettirdiler. Böylelikle Osmanlı Devletinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi yürürlüğe girdi. Fakat 1878-1879 Osmanlı Rus Harbini (93 Harbi) bahane ederek Meclis-i Mebusan’ı süresiz kapattı ve anayasayı da uygulamadan kaldırdı.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin çabaları sonucunda, 1908 yılında II. Meşrutiyet yönetimi yeniden kuruldu. Bu seferde meşrutiyet yönetimini istemeyenler İstanbul’da 31Mart Vakası’nı (13 Nisan 1909) çıkmasına sebep oldular. Selanik’ten gelen Hareket Ordusunun Kurmay Başkanı Mustafa Kemal ayaklanmayı kısa sürede bastırdı.

Osmanlı Devletinde ki bu iç karışıklıkları, fırsat bilen devletler, hemen harekete geçti. Avusturya, Bosna – Hersek’i topraklarına kattı. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. İtalyanlar Trablusgarp’ı işgale başladılar. Ordumuzun güçsüz ve düzensiz durumunu gören Balkan Devletleri, Rusya’nın da kışkırtmasıyla aralarında gizlice anlaşıp Osmanlıyı Balkanlardan atmak için harekete geçtiler. Bu her iki savaşta da Osmanlı Devleti büyük kayıplara uğradı.

Bu şartlar altında Osmanlı İmparatorluğu kendisini I. Dünya Savaşının eşiğinde bulacaktır.

C – I. Dünya Savaşı’nın Nedenleri ve Savaşın Gelişimi

1) Sebepleri

a-Genel Sebepler: Kısaca Fransız İhtilali ve sanayi inkılabıdır. Fransız inkılabının ortaya koyduğu yeni bir dünya anlayışı, devlet ve toplum hayatında değişikliklere yol açmıştır. Özellikle milliyetçilik fikri, 19. ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ilişkilerin temelini teşkil etmiştir. Milliyetçilik fikri bütün dünyada milli toplumların yalnız cankurtaran simidi değil, ideallerin gerçekleşmesine imkan veren akim olmuştur.

Fransız İnkılabının bir diğer etkisi de, siyasi anlamda değerlendirilen özgürlük (liberalizm) hareketinin, devlet sınırlarını da asarak, milletler arası diplomatik ilişkilere konu olması ile belirmiştir. Tarihin genel akışına da uyarak liberalizm insan mutluluğunun temel yapısını teşkil etmiştir.

Sanayi inkılabının da getirmiş olduğu hammadde ve pazar sorunu ülkeleri birbirlerinin sömürgelerine göz dikmesine sebep olmuştur. Büyük devletlerin çıkar çatışmaları, karşılıklı siyasi rekabete ve uyuşmazlıklara sebep olacaktır.

b-Özel Sebepler:

19. yy.ın ikinci yarısında İtalya ve Almanya siyasal birliklerini kurmaları Avrupa dengesini bozmakla kalmadı, özellikle Balkan uluslarının ulusalcılık ve bağımsızlık hareketlerini kamçıladı. Avrupa’daki ekonomik, politik, askeri gelişmeler Alman-Avusturya-İtalyan yakınlaşmasına, Üçlü İttifakın kurulmasına yol açtı. Buna karşılık İngiliz-Fransız-Rus yakınlaşması da Üçlü İtilafı oluşturdu.

1871’de Alman birliğinin kurulmasından sonra, Başbakan Bismark, Almanya’yı Fransız-Rus birleşmesi karsısında bırakmamak, Fransa’nın Alsas-Loren’i geri almak için bir intikam savaşı çıkarmasına fırsat vermemek amacıyla barışçı bir politika izledi. Slavcılık tehlikesi karşısında,1879 yılında Avusturya ile bir Rus saldırısı tehlikesine karşı anlaştı. 1881’de Fransa’nın Tunus’u işgal etmesi, burada gözü olan İtalya’yı Almanya’nın yanına itti. 1882’de Üçlü İttifak oluştu. Bu antlaşma 1892, 1907, 1912 yıllarında üç kez yenilendi. Fakat İtalya 1902 yılında Fransa ile gizli bir antlaşma yapmıştı. Bismark’ın politikası 1890’a kadar sürdü. Yeni Alman İmparatoru II. Wilhelm, Bismark’ın politikasını beğenmediği için onu görevden uzaklaştırdı ve böylece Almanya’nın da politikası değişmiş oldu.

Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü kara devleti olusu, endüstrisinin her geçen gün dünya piyasalarında, İngiliz mallarına üstün gelmesi ve özellikle Alman savaş donanmasının denizlerde İngiltere’ye rakip olması, Kirim Savası’ndan beri Avrupa sorunlarıyla ilgilenmeyen İngiltere’yi uyandırdı. Üçlü İttifaka dayanarak Avrupa’da üstünlük kurmaya çalışan Almanya, 1894’ten sonra, Fransız-Rus, Fransız-İngiliz ve en son 1907 yılında İngiliz-Rus Antlaşmalarıyla oluşan Üçlü İtilaf bloğuyla karsılaştı. Bismark’ın korkulu rüyası gerçekleşmiş oldu ve Almanya böylece Avrupa’da çember içine alınmış oldu.

Güçlenen Almanya, ekonomisi için kendisine “hayat alanı” olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu seçmişti. Bu nedenle Osmanlı Devleti ile yakın ilişkiler kurup, İngiltere’nin Hindistan yolu için büyük tehlike olan, “Bağdat Demiryolu” projesini kabul ettirmişti. Böylece Üçlü İttifakla, Üçlü İtilafın çatıştığı önemli bir alan da Osmanlı İmparatorluğu oluyordu. 1905 yılından itibaren Almanya’nın her olayda karşı tarafla arası açıldı. Fas Buhranları’nda bir şey elde edemeyen Almanya, Balkan Savaşları’nın çıkmasına da engel olamadı. Oysa, Balkan Savaşı Almanya’ya ekonomik açıdan büyük zarar vermişti. Ayrıca Bağdat-Berlin Demiryolu’nun gerçekleşmesi de, Almanya ile Bulgaristan’ın dost olup olmamalarına bağlı idi.

1914 yılına gelindiğinde blokların çatışmasının temel sorunları olan ekonomik çıkar, Alsas-Loren sorunu, üstünlük kurma, deniz silahlanması, Fas Buhranları, Bağdat Demiryolu sorunu, Balkanlar’da Avusturya-Rusya çatışması, Balkan Savaşı gibi nedenlerden dolayı savaşın çıkması yalnızca bir bahaneye bakıyordu.

c) Savaşın Gelişmesi

Savaşın yakın nedeni de hazırdı. Avusturya’nın Sırbistan üzerindeki üstünlüğünü sürdürmek ve kendi sınırları içindeki Sırpların yaşadığı şehirleri kaybetmemek için her fırsatta Sırbistan üzerine baskı yapıyordu. Bu sürtüşmeler, 28 Haziran’da Avusturya-Macaristan Veliahdı Franz Ferdinant ve eşinin bir Sırplı tarafından öldürülmesi nedeniyle dünyayı 4 yıl kana bulayacak bir savaşa dönüştü.

Sırp sorununu kökünden çözmek isteyen Avusturya, Almanya’nın da ayni görüşte olduğunu öğrenince Sırbistan’a 23 Temmuz’da sert bir nota verdi. İçişlerine karışma hükümleri taşıyan bu nota, Rusya’nın Sırbistan’ı yalnız bırakırsa, Balkanlar ve Boğazlar üzerinde Almanya-Avusturya egemenliği kurulacağı endişesiyle Sırbistan’ı desteklemesi üzerine reddedildi. Rus desteğini sağlayan Sırbistan seferberlik ilan edince de, Avusturya Sırbistan’a 28 Temmuz’da savaş ilan etti. Almanya’nın uyarılarına rağmen Rusya’nın 30 Temmuz’da seferberlik ilan etmesi üzerine, Almanya 1 Ağustos’ta Rusya’ya savan ilan etti. Ayni tarihlerde Fransa da seferberlik ilan etmişti. Fransa’ya Belçika üzerinden saldırmayı planlayan Almanya Belçika’ya bir nota vererek, bütün zararlarının ödeneceğini ve toprak bütünlüğüne dokunulmayacağı konusunda güvence vererek, topraklarından geçiş izni istedi. Belçika bunu reddedince de 3 Ağustos’ta Belçika’ya sildirdi. Bunun üzerine İngiltere 4 Ağustos’ta Almanya’ya bir nota vererek Belçika’yı boşaltmasını istedi. Almanya bu isteği reddedince, İngiltere ayni gece Almanya’ya savaş ilan etti. Böylece Avrupa Savaşı çıkmış oldu.

Başlangıçta hemen herkes bu savaşın 19. yy.daki gibi cephe savaşları olacağını, en çok 1-1,5 yıl süreceğini sanıyorlardı. 1871’den beri Avrupa uzun bir barış dönemi geçirmişti. Bu arada ekonomik ilişkiler, teknik buluşlar savaş sanayiinin gelişmesi ile yeni savaş silahlarının tahrip gücü artmış, savaş yöntemleri değişmişti. Bu savaş yalnız Avrupa topraklarında kalsaydı belki bu tahminler doğru çıkabilirdi. Fakat savaşın gerek yer, gerekse zaman bakımından sınırlarını büyüten bir olay oldu. Osmanlı İmparatorluğu kısa bir süre sonra savaşa katildi. Bu yüzden savaş bir Dünya Savaşı niteliği kazandı

2) Osmanlı İmparatorluğunun Savaşa Girişi

19. yüzyılda yeni bir denge arayan Osmanlı İmparatorluğu için Almanya bir umut idi. Fakat Bismark “Doğu Sorunu” ile ilgilenmiyordu. Bismark’ın çekilmesi ve Almanya’nın 1890’dan sonra politikasını değiştirip, Osmanlı İmparatorluğu’nu kendisine hayat alanı olarak seçmesi ile Almanya yeni bir denge olarak belirdi. Doğal olarak bu ilişkiler Osmanlı İmparatorluğu’nu Alman nüfusu altına soktu. Almanya’nın ekonomik yayılması ve özellikle Bağdat Demiryolu Projesi en çok İngiltere’yi ve sırasıyla Fransa ve Rusya’yı etkiledi, onların Osmanlı Devleti’ne daha fazla düşman olmalarına yol açtı. İngiliz politikası Osmanlı aydınlarında ve özellikle II. Abdülhamit üzerinde olumsuz bir etki yaptı. İngilizlerin Arabistan’ı yutmak ve işgalleri altındaki Mısır Hıdivi’ni Halife yapıp, İslam Dünyası’nı kendi çıkarlarına göre yönlendirmek, Rusya’ya karşı koymak için büyük Bulgaristan’ı gerçekleştirmek istediğini arzusu içerisindeydi. Ermenileri desteklediğini düşünen II. Abdülhamit İngiltere’yi suçluyordu. Bu da Osmanlı İmparatorluğu’nu Almanya’ya daha çok yaklaştırdı. Almanya kültür ve ticaret yatırımlarını hızla arttırdı. Almanya ve Kayzer Wilhelm yeni bir kurtarıcı olarak görülmeye başlandı. Hatta İttihat ve Terakki 29 Nisan 1898’de İmparator Wilhelm’e başvurarak, II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi için destek olunmasını istedi.

Osmanlı-Alman yakınlaşmasının gelişmesini en çok Alman uzmanların etkisi olmuştur. II. Abdülhamit, gümrük, maliye ve en önemlisi polis örgütünde ve orduda yapacağı düzenlemeler için Alman uzmanlar getirtti. Bunların yani sıra tip eğitimini düzenlemek için de Almanya’dan profesörler getirildi. Bu ilişkilerin daha da güçlenmesi için, II. Wilhelm 1889’da ve 1898’de iki kez İstanbul’u ziyaret etti. Diğer yandan Osmanlı Ordusu’nun düzeltilmesi için 1882’denitibaren Almanya’dan subay getirilmesi başladı. Bunlar içinde en önemli kişi, uzun yıllar Türkiye’de kalan ve Türk subayları üzerinde etkili olan Colman von der Goltz oldu. Türk subayları da Almanya’ya gönderildiler. 1913 Kasım’ın da General Liman Von Sanders İstanbul’da 1. Ordu Komutanlığı’na atandı. Beraberinde gelen subaylar da emrinde görev aldılar. Burası Türk subaylarının eğitim yeri olarak düşünüldü.Artık yalnızca ordu üzerinde değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun her yerinde Alman nüfusu çoğaldı.

Osmanlı İmparatorluğu üzerinde bu derece nüfus sahibi olan Almanya’nın bu ilişkideki en büyük çıkarı, Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonomik üstünlüğü ele geçirmesiydi. Osmanlı topraklarını kendisine hayat alanı olarak seçmiş olan Alman İmparatoru II. Wilhelm 1898’de Ekim-Kasım aylarında İstanbul, Suriye ve Filistin’i ziyaret etmiş ve bu sırada “Anadolu  Demiryolu” ve “Haydarpaşa Rıhtımı”nın yapım hakki Almanya’ya verilmişti. 1899’da Bağdat bölgesinde de demiryolu yapım hakkini elde etti. Bağdat Demiryolu’nun geçeceği bölge dünyanın en önemli stratejik yerlerinden birisi idi. Alman uzmanların 1902’de Mezopotamya’da zengin petrol yataklarını bulmaları bölgenin önemini bir kat daha arttırdı. Hem petrol, hem de Almanya’nın Basra Körfezi ve Hindistan için doğurduğu tehlike, bölge üzerinde İngiliz-Alman çıkar çatışmasını hızlandırdı. Projenin gerçekleşmesi için Deutche Bank Osmanlı İmparatorluğu’na 43 milyon Mark borç verdi. Osmanlı Bankası İngiliz-Fransız çıkarlarının, Deutche Bank da Alman çıkarlarının temsilcileri olarak rekabete giriyorlardı. Almanya’ya bu kadar geniş ayrıcalıklar tanınmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nda Alman desteğini sağlayamadı. Buna karşılık, Osmanlı İmparatorluğu toprakları emperyalist devletlerin çıkar çatışması alanı olurken, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın düşmanlığını kazandı. Böylece Bağdat Demiryolu Projesi ve Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ekonomik-politik-askeri nüfusu Osmanlı İmparatorluğu’nu da bu çatışmanın içine çekiyordu.19. yy.da hep savunma antlaşmaları yapan Osmanlı İmparatorluğu, İttihat ve Terakkinin iktidara el koymasından sonra aktif bir politika izlemeye başladı. Almanya ile yakın ilişkilere rağmen 1911’de İngiltere ile ittifak girişiminde bulundu, fakat İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’nun sorumluluklarını yüklenmek istemediği ve Rusya’yı karşısına almamak için bu isteği kabul etmedi. Fransa ile de ayni şekilde ittifak girişimi yapıldı fakat ayni nedenden dolayı kabul edilmedi. Hatta Mayıs 1914’te Rus Çarı Kırım’daki yazlığına geldiği sırada Talat Pasa kendisini ziyaret ederek ittifak önerisinde bulundu. Çar iyi niyet göstermekle beraber, Alman askeri kurulunun Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunmasından duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirdi ve bu girişim de sonuçsuz kaldı. Osmanlı İmparatorluğu Yunanistan ve Bulgaristan ile de anlaşma için girişimde bulunduysa da basarili olamadı.

Büyük devletler Osmanlı Devleti’ni, özellikle Balkan Savaşı bozgunundan sonra askeri bir güç olarak görmüyorlar ve sorumluluğunu yüklenmek istemiyorlardı. Hatta Almanya bile, savaş çıkana kadar Osmanlı Devleti ile bir ittifak yapmaya yanaşmadı. İngiliz politikası Osmanlı Devleti’ni Almanya’nın yanına itecek şekilde oluşuyordu. İngiltere için Almanya, Rusya’dan büyük bir tehlike idi. 1913’ten sonra bir savaş çıkacağı anlaşılmıştı. Almanya’nın karşısında Rusya’nın insan kaynaklarından yararlanmak ve Almanya’yı iki ateş arasına almak isteyen İngiltere, Rusya’yı Almanya’ya karşı tutabilmek için, Rusya’nın Boğazlar ve Anadolu üzerindeki ihtiraslarını kışkırtıyordu.

İngiltere, Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya iştah kabartıcı bir lokma gibi sunarak, kendi tarafında kalmasını sağlıyor ve olası bir Rus-Alman yakınlaşmasını engelliyordu. Osmanlı Devleti’ni de bu nedenle Almanya’nın yanına itiyordu. Eğer İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti ile ittifak yapmayı kabul etseler Rusya’yı karsılarına alırlar ve Rus-Alman yakınlaşması gerçekleşebilirdi. Görülüyor ki Almanya ile bir savaş çıkarsa, Rusya’yı savaşa çekmek için Osmanlı Devleti üzerindeki Rus istekleri tatmin edilmeliydi. Savaş içindeki antlaşmalarla da zaten bu sağlanacaktır.Diğer yandan, 1907’de Reval’de Anglo-Rus yakınlaşması Genç Türkleri kamçıladı. 1913’ten sonra ise İttihat ve Terakki Osmanlı Devleti’ni kurtarmak ve tüm Türkleri birleştirmek için Rusya’yı Alman yardımıyla yenmek istiyordu. 1914’te ülke yönetimini elinde bulunduran Enver Pasa, olası bir savaşta Almanya’nın Rusya’yı çok kısa bir sürede yeneceğine, Rusya’da devrim çıkacağına inanıyordu. Böylece Osmanlı Devleti bir süre Rus tehdidinden kurtulacak Kafkasya’da toprak elde edebilecekti. İttihat ve Terakkinin savaşa girilmesindeki acelesinin bir nedeni de buydu. Eğer savaşa girilmede gecikilirse, nimetlerinden de yararlanılamayacağını düşünen Enver Pasa savaştan galip çıkarak, Balkan Savaşı’nın kayıplarının giderileceği, Ege’de üstünlük kurularak Yunan “Megalo Idea” sinin engelleneceği kanısında idi. Kaldı ki Rusya’nın Boğazlara yapacağı bir saldırı İngiltere ve Fransa’yı ilgilendirmiyordu.

İttihat ve Terakkinin Almanya’nın yanında yer almasını hazırlayan bir başka neden de “Kapitülasyonlar ” ve “Duyun-u Umumiye” idi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti özellikle Fransa ve İngiltere’nin ekonomik boyunduruğu altında ezilmekteydi. Eğer savaşa Üçlü İtilaf yanında girilirse savaş sonrası hiçbir şey kazanılamazdı. Oysa Almanya ile birlikte olunursa, Almanya savaşı kazanacağına göre Osmanlı Devleti İngiliz-Fransız ekonomik baskısı ve kapitülasyonlardan kurtulacak, Rusya’da yasayan Türkler de kurtulacaktı. Rusya’nın ve Balkan Devletleri’nin ihtirasları yani sıra, 1914’te Osmanlı Devleti Yemen, Hicaz, Filistin, Suriye, Musul ve Irak’taki Arapların kinleri de buna eklenmişti. Ermeni sorunu da pusuda idi.

Osmanlı yöneticileri ve halkı yeni bir savaşa hazır değillerdi. Almanlara ittifak teklifi Osmanlılardan geldi ve 2 Ağustos 1914 tarihinde bir ittifak imzalandı. Bu ittifak o kadar gizli tutuldu ki, sadece olaya vakıf olan Enver Pasa, Sadrazam Sait Halim Pasa , Dahiliye vekili Talat Pasa, ve Meclis Başkanı Halil Bey’in bilgisi vardır. İttifak imzalandıktan sonra meclisin bundan haberi olmuştur. İttifak metni su şekildedir.

a.İki devlet, Avusturya ile Sırbistan arasında çıkan bir anlaşmazlıkta tam bir tarafsızlık göstereceklerdir.

b.Rusya’nın aldığı tedbirler sonunda, Avusturya ile Rusya savaşa tutuşur ve Almanya da Avusturya’nın yardımına gitmek zorunda kalırsa, Osmanlı Devleti de savaşa katılacaktır.

   c.Osmanlı devleti tehdit altında kalırsa, Almanya Osmanlı Devletini silahla savunacaktır.

d. İttifak 1918 yılı sonuna kadar devam edecek ve taraflardan biri feshetmezse beş yıl için yeniden yürürlükte olacaktır.

Bu antlaşmaya imza atanlar Osmanlının Savaşa girme nedenlerini söyle sıralıyorlardı. a. a- İtilaf grubundaki devletlerin 19.yüzyıldan beri Osmanlılara karşı izlediği politikalar,

b- Son savaşlarda kaybedilen Osmanlı topraklarının geri alınması,

c- Türk-Alman Dostluğu,

d- Almanya’nın savaştan galip geleceği düşüncesi,

e- Turan İmparatorluğu kurma düşüncesi olarak sıralanıyordu.

İtilaf Devletleri de Osmanlı Devletinin tarafsız kalmasını istiyordu. Osmanlı Devleti savaşa girerse İngiltere’nin uzak doğuya giden yolu güvenlik altında olacak ve yeni cepheler açılmayacaktı. İtilaf Devletleri, bunu gerçekleştirmek için yardıma hazır olduklarını ve hatta kapitülâsyonları kaldırabileceklerini söylediler. Fakat buna itibar edilmedi ilk tepki de zaten Almanya’dan gelmişti.

Osmanlı hükümeti Almanya ile ittifak anlaşmasının imzalandığı gün genel seferberlik ilan edilmişti.(2 Agustos1914) Bu karardan iki gün sonrada Osmanlı Devleti tarafsızlığını ilan etmişti. Almanya Osmanlıyı bu tarafsızlıktan ayırmak ve bir fiil Almanya safında savaşa katılmaya zorlamıştır. Çünkü Osmanlı savaşa girerse yeni cepheler açılacaktı. Böylece Almanya kendi yükünü hafifletmiş olacaktı. İtilaf devletleri kuvvetlerinin bir kısmını bu cephelere kaydıracaktı. Böylece Almanya kendi yükünü hafifletmiş olacaktı. Ayrıca Osmanlı Devleti. Süveyş Kanalı’nın denetimini ele geçirirse, İngiltere sömürgelerine giden yol kapatılmış olacaktı. Diğer taraftan Almanya, Osmanlı padişahının halifelik nüfusundan yararlanarak İngiliz sömürgelerindeki Müslümanları da etkilemeyi düşünüyordu. Boğazların denetiminin Osmanlının denetimi altında olmasıyla da Rusya ya gidebilecek yardim engellenecek ve Rusya saf dışı bırakılacaktı. Bu düşüncelere sahip olan Almanya bir fırsatını bulup Osmanlıyı savaşa sokmak için elinden geleni yapacaktır.

Bu sırada Akdeniz de İngilizlerden kaçan iki Alman savaş gemisi ( Goeben-Breslav), Çanakkale’yi geçerek Osmanlılara sığındı.(10 Ağustos 1914) İngiltere bu gemilerin teslim edilmesini istedi. Aslında Osmanlı Devleti tarafsızlığını koruması için, bu iki gemiyi elinde tutarak mürettebatını göz altına alması gerekirdi. Daha önceki yıllarda İngilizlere ısmarlanan “Sultan Osman ve Reşadiye” harp gemilerinin taksitinin ödendiği halde, Osmanlıya verilmemesi üzerine donanmamızın yükünü hafifletmek için, bu iki Alman gemisinin “Yavuz ve Midilli” adi verilerek satın alındığı söylendi.

Bunu tanımayan İngilizlerin Çanakkale Boğazına Abluka koyması, karakol görevi yapmak için dışarı çıkan savaş gemimize ateş açması yüzünden boğaz kapatıldı.(27 Eylül 1914)

Kabine üyelerinin büyük bir bölümünün harp taraftarı olmadığı halde, Alman Amirali Souchon, Harbiye Bakanı ve Başkomutan Enver Paşanın uygun görmesiyle, Türk Donanması Karadeniz’e çıkarıldı. Donanma Rus gemilerini batırma ve Rus limanlarını (Odesa, Sivastopol) topa tutmaya başlayınca , Rusya Osmanlıya karşı 2 Kasım 1914 ‘de savaş ilan etti. 5 Kasım 1914‘te İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne harp ilan ettiler. Osmanlı devletinin buna 14 Kasım 1914 de “cihad” (din uğruna savaş) ilan etmekle cevap verdi.

Savaşın Seyri (Savaşa Katılan Devletler Kuvvet ve Kayıplar)

Daha savaş başladığı zaman kuvvetler dengesi İtilaf Devletleri’nin tarafına ağır basıyordu. Almanya, Avusturya-Macaristan’ın toplam nüfusu 120 milyon kadardı ve savaş için tüm kaynakları Avrupa’da sahip oldukları topraklarda idi. Halbuki İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri’nin yalnızca Avrupa topraklarındaki nüfusları 238 milyon idi. Ayrıca sömürgelerde sinirsiz hammadde ve insan kaynakları bulunduğu gibi savaşın ilk üç yılında A.B.D. de kendilerine büyük ekonomik destek sağladı. Almanya’nın kara ordusu güçlü olmakla beraber, Rusya’nın da zengin insan kaynakları bulunuyordu. Denizlerde ise tek başına İngiltere bile üstün durumdaydı. Savaş başladıktan sonra İngiltere denizlerde üstünlüğü sağladı. Savaşı kim daha zengin kaynaklara sahipse onun kazanacağı daha Marn Savaşı’nda anlaşılmıştı.

BOGAZLARIN RUSYA’YA VERiLMESi : Savaş çıktıktan sonra Çar’ın yaptığı açıklama ile, Rusya’nın bu savaşta en büyük kazancının Boğazlar olacağı anlaşılmıştı. Yaklaşık 120 yıldan beri Boğazları koruyan İngiltere ve Napolyon’un “Boğazlar tek başına bir ülke eder” sözü ve Akdeniz sınırlarının ve güvenliğinin Boğazlarda başladığını belirten Fransa, Rusya’nın Boğazları ele geçirmesini engellemek için 120 yıldır Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı korumuşlardı. Hatta Kirim Savaşı’na fiilen katılmışlardı. Fakat simdi Alman tehlikesi karşısında, her ikisi de Rusya’yı kendi yanlarına almak için her şeye razı oluyorlardı. Çar, İngiltere ve Fransa’nın bu durumundan yararlanarak, Boğazların mutlaka Rusya’ya ait olacağını kabul ettirdi.

Çanakkale Savaşı’nın başlamasından sonra Rusya endişeye düştü. Eğer İngiltere ve Fransa Boğazları ve İstanbul’u ele geçirirse, onları oradan bir daha çıkarmak mümkün olamazdı. Hele İngiltere’nin ve Fransa’nın Yunanistan’ı da Çanakkale Savaşı’na katmak için baskı yapmaları, İngiltere Ege ve Boğazları Yunanistan’a vereceği endişesini doğurdu ve Rusya’nın tepkisine yol açtı. 4 Mart 1915’de İngiltere ve Fransa’ya verdiği notalarla, İstanbul ve Marmara Denizi Rusya’ya katılacak, İmroz ve Bozcaada için ise Rusya’nın oyuolmadan karar alınmayacaktı. İngiltere ve Fransa bu Rus notasından hoşlanmamakla beraber, Alman tehlikesi karşısında, 12 Mart 1915’de İngiltere ve 10 Nisan’da da Fransa Rus isteklerini kabul ettiklerini bildirdiler. Buna karşılık da Rusya, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğudaki çıkarlarını kabul ediyordu.

İTALYA’NIN SAVAŞA KATILMASI :Avusturya, 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a nota verirken İtalya’ya haber vermemişti. Almanya, İtalya ile iyi geçinmesi için Avusturya’yı uyarmasına ve İtalya’ya ödün vererek desteğini sağlamasını istemesine rağmen Avusturya bu uyarıyı dikkate almamış ve İtalya’ya danışmadan Sırbistan’a savaş ilan etmişti. Almanya ve Avusturya, İtilaf Devletleri’ne savaş ilan edince, İtalya 3 Ağustos’ta tarafsızlığını ilan etti. Avusturya’nın İtalya’ya hiç ödün vermemesi İtalya’nın tarafsız kalması için yeterli değildi. İtalya’nın içte huzuru yoktu. Ülkü yanlısı olanlar, savaşın nimetlerinden yararlanmak için mutlaka savaşa girilmesini savunuyorlardı. İtalya 3 Ağustos tarihli tarafsızlık kararını açıklarken, İtilaf Devletleri’ne, iyi bir öneri yapılırsa İtalya’nın, onların yanında savaşa katılabileceğini de hissettirmişti. 4 Ağustos’tan itibaren de Petersburg ile ilişki kurdu. İtalya’nın amacı, kim daha çok çıkar sağlarsa onun yanında savaşa katılmaktı. Kaldı ki Alman-Avusturya tarafının savaşı kazanması durumunda İtalya’nın çıkarı bulunmuyordu. Çünkü İtalyan çıkarları ile Avusturya çıkarları çakışıyordu. İngiltere, Fransa ve Rusya İtalya’ya 12 Ağustos’ta Trentino, Trieste ve Vallona’yi önerdiler, fakat bunu yazılı sekle dönüştürmek istemiyorlardı. Ayrıca Fransa’nınve İtalya’nın askeri yardim istemesi üzerine görüşmeler kesildi. Bu sefer Avusturya ile görüşmelere başlayan İtalya, İtilaf Devletleri’nin endişeye düşürüp daha fazla pay almak istiyordu. Rusya’nın Adriyatik’teki İtalyan çıkarlarına karşı çıkması da İtilaf Devletleri ile İtalya’nın anlaşmasını geciktiriyordu. İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’ye saldırması ve Boğazların Rusya’ya verildiğinin anlaşılmasından sonra İtalya, İngiltere, Fransa ve Rusya ile yeniden görüşmelere başladı ve 26 Nisan 1915’te Londra’da yapılan antlaşma ile Adriyatik’te istediği çıkarları İtalya elde etti. Ege’deki 12 ada veriliyor ve Anadolu’nun paylaşılmasında ise Antalya bölgesi İtalya’ya kalıyordu. Yine bu antlaşmaya göre İtalya, sömürgesi olan Trablusgarp ve Eritre’de topraklarını genişletebilecekti. İtalya buna karşılık bir ay içinde savaşa katılacaktı. İtalya bu antlaşmadan bir ay sonra, 20 Mayıs’ta Avusturya’ya savaş ilan etti. Ağustos ayında bile Almanya ve Osmanlı Devleti ile savaş durumuna girdi. Görülüyor ki; İtalya’nın savaşa katılması için Anadolu topraklarından çok önemli bir bölüm savaş nimeti olarak kendisine verilecekti. İtalya’nın Anadolu üzerindeki isteklerini ise Almanya kabul edemezdi. Nasıl ki, Rusya’yı kendi yanına çekmek isteyen İngiltere ve Fransa, Rusya’ya Boğazları ve Doğu Anadolu’yu veriyorsalar, İtalya’yı da kendi yanlarına çekmek için yine Türk topraklarını vaat ediyorlardı.

BULGARİSTAN’IN SAVAŞA GİRİŞİ Bulgaristan bu savaşa, Balkan Savaşı’nda Yunanistan, Sırbistan ve Romanya’ya kaptırdığı toprakları geri almak ve Ege Denizi’ne inmek için katılmak istiyordu. Onun bu isteklerini ise ancak İttifak Devletleri gerçekleştirebilirdi. İtalya’nın çıkarları nasıl İtilaf Devletleri yanında ise, Bulgaristan’ınki de İttifak Devletleri’nin yanındaydı. Savaşın başında duraksayan Bulgaristan, İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’de hem de Almanya’dan yeterli silah ve malzeme almamış olan Osmanlı Devleti’ne yenilmeleri üzerine kararını verdi. İsteklerinin İttifak Devletleri tarafından kabul edilmesi üzerine Bulgaristan, Ayastefanos Antlaşması ile gerçekleştiğini gördüğü “Büyük Bulgaristan” ni yaratmak amacıyla 6 Eylül 1915’te İttifak Devletleri’yle antlaşma imzaladı ve 12 Ekim’de Sırbistan’a savaş ilan etti. Böylece Berlin’den Bağdat’a uzanan zincirin halkaları birbirine bağlanmış oldu.

ROMANYA’NIN SAVAŞA GİRİŞİ :1915’den itibaren Rus baskısı altında bulunan Romanya kim kendisine daha çok ödün verirse onun yanında savaşa katılmak isteğinde idi. Fakat bir yandan Alman-Avusturya, diğer yandan Rus tehdidi altında bulunuyordu. Avusturya’nın ödün vermek yerine Sırbistan işgalini örnek gösterip Romanya’yı tehdit etmesi Romanya’nın İtilaf Devletleri’ne kaymasına yol açtı. 17 Ağustos 1916’da Romanya İtilaf Devletleri’yle anlaştı. Ağustos sonunda da savaşa katildi. Rusya’da ihtilal çıkmasından sonra yalnız kalan Romanya’yı İtilaf Devletleri’nin galibiyeti kurtardı.

RUSYA’DA DEVRİM :1917 yılının en önemli olaylarından birisi Rusya’da devrim çıkması oldu. Birinci Dünya Savaşı Rusya’da büyük bir yokluk ve sefalete yol açtı. Boğazların kapalı olusu yüzünden dış yardim alamıyordu. 1916-1917 kışı ise çok sert geçmiş, açlık ve yakacak, giyecek bulunamaması bütün Rusya’yı etkilemişti. 8 Mart 1917’de Petersburg’da gösteriler başladı. Grevler yaygınlaştı. 12 Mart’ta “İsçilerin ve Askerlerin Sovyet’i” kuruldu. Komutanlar da Çar’a tahttan ayrılmasını öneriyorlardı. 15-16 Mart’ta Çar tahttan ayrıldı. Devrimci Hükümet kuruldu. Nisan’da Petersburg’a gelen Lenin “Ekmek, barış, özgürlük” sloganıyla geniş kitlelerin desteğini sağladı.

Devrimci Sosyalistlerden Harbiye Bakanı Kerensky’nin Temmuz’da Alman cephesinde taarruzu başarısızlıkla sonuçlanınca yeni ayaklanmalar patlak verdi. Bolşeviklerin lideri Lenin kaçtı ve Trotsky tutuklandı. Hükümet düştü, Kerensky Başbakan oldu ve 14 Eylül 1917’de de Cumhuriyet ilan edildi. Artık ülkenin iç durumu iyice karışmıştı. Hükümet hala savaştan vazgeçmemekle en büyük hatasını yaptı. Köylülerin ayaklanması ile tüm Rusya karıştı. Bundan yararlanan Bolşevikler (aşırıcılar) ordunun da devrime karışmasından yararlanarak, “Askeri Devrim Komiteleri” kurdular. 7 Kasım 1917’de Hükümet darbesi ile Bolşevikler iktidarı ele geçirdiler ve 8 Kasım’da Lenin Petersburg’a geldi

A.B.D.’NİN SAVAŞA GİRİŞİ : 1917 Devrimi dolayısıyla Rusya’nın savaşın dışında kalması Almanya ve Osmanlı Devleti’ne umut verdi. Fakat bu uzun sürmedi. Almanya’nın başlattığı denizaltı savaşı dolayısıyla birçok A.B.D. gemisinin batırılması Almanya ile A.B.D.’nin arasını iyice açtı. Diğer yandan 1917 yılında Almanya, Meksika’yı A.B.D. ye karşı savaşa kışkırttı ve Almanya Japonya arasında ittifak önerisinde bulundu. Ancak bu yazışmaları ele geçiren İngiltere, durumu A.B.D. ye bildirince, denizaltı savaşı yüzünden zarar gören A.B.D. 2 Nisan 1917’de Almanya’ya savaş ilan etti.

YUNANİSTAN’IN SAVAŞA GİRİŞİ : 1917’nin Türkiye’yi ilgilendiren yeni bir gelişmesi, Yunanistan’ın savaşa katılması oldu. Savaşın başından beri dışta kalmayı başaran Yunanistan’da Venizelos savaş yanlışı idi. Fakat Kral Konstantin Alman İmparatoru’nun eniştesi idi. Almanya’ya sempatisi vardı. Akdeniz’de İtilaf Devletleri güçlü olduğu için Kral yansız bir politika izledi. Venizelos ise savaşa katılmak istiyordu. İngiltere ve Fransa Yunanistan’a Anadolu’da toprak vaat ediyorlardı. Çanakkale Savaşları’na katılması için daha 1915 yılında Yunanistan’a İzmir vaat edilmişti. Bulgaristan’ın savaşa katılması üzerine, İngiltere ve Fransa Selanik’e asker çıkarınca Başbakan Venizelos itiraz etmedi. Fakat Kral kendisini görevden aldı. O da Selanik’e giderek ayaklanma çıkardı ve ayrı bir hükümet kurdu. 1917 Haziran’ın da İngiliz-Fransız askerleri Atina’ya girince Kral Konstantin oğlu Aleksandr adına tahttan çekildi. Venizelos yeni hükümeti kurdu ve 26 Ekim 1917’de Yunanistan savaşa katildi.

Savaş, bütün şiddetiyle Avrupa da ve Yakındoğu da hüküm sürüyordu. Almanların asil planı Belçika üzerinden Fransa ya yürümek, Fransa’yı mağlup edip Rusya ya bütün gücü ile saldırmaktı. Almanların bati cephesi savaş planları, İngiliz, Belçikalı ve özellikle Fransızların ısrarlı direnmeleri sonucu, başarısızlığa uğramıştır. Doğuda Hindenburg ise Rusları Tannenberg’de büyük bir yenilgiye uğratmıştır. Ancak kesin sonuç alınamadığından karşılıklı mücadele bir siper ve yıpratma savaşı halini almıştır.

D- Savaşın Bitişi ve Yapılan Antlaşmalar

Rusya’nın Savaştan Çekilmesi :Rus İhtilali’nden sonra Bolşevikler Almanya ile barışa hazır olduklarını daha 21 Kasım 1917’de bildirmişlerdi. Diğer yandan, Çarlık Rusya’nın yaptığı tüm gizli anlaşmaları açıklayarak onun emperyalist isteklerini taşımadıklarını göstermek istediler. Rusya’da kurdukları yeni düzeni yerleştirmek için barışa gereksinim duyan Bolşevikler, özellikle Lenin’in baskısı ile 3 Mart 1918’de Almanya, Avusturya ve Devleti ile Brest-Litowsk Antlaşması’nı imzaladı. Avrupa’da Polonya, Kurtlan, Litvanya, Estonya üzerindeki tüm egemenlik haklarından vazgeçen Rusya, Almanya’nın bütün iktisadi isteklerini kabul ediyor ve 1878 yılında ele geçirdiği Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı İmparatorluğu’na geri veriyordu. Bu barışla büyük bir bozguna uğradıklarını kabul eden Lenin “Uluslararasıproletaryanın ayaklanmasını bekleyeceklerini” belirterek yandaşlarını umutlandırıyordu. Romanya’nın Savaştan Çekilmesi: 1916 Ağustosun da savaşa katıldıktan kısa bir süre sonra, birkaç ay içinde pes peşe yenilgilere uğramış ve memleketin büyük bir kısmı İttifak Devletleri’nin işgali altına girmişti. Ancak arkasını Rusya’ya vererek Sereth hattında bir savunma kurabilmişti. Lakin, Rusya da ihtilalin çıkması, Alman kuvvetlerinin Ukrayna’ya girmesi ve Bolşeviklerin Aralık 1917 de İttifak Devletleriyle mütareke yapmaları Romanya’yı çok güç duruma soktu. Müttefiklerle de bağlantısı kesildiğinden, onlardan herhangi bir yardim almasına da imkan kalmamıştı. Bu sebeplerle İttifak Devletleriyle 1918 Martında mütarekeyi kabul etti. 7 Mayıs 1918’de Bükreş’te barış anlaşması yapıldı.

Bulgaristan’ın Savaştan Çekilmesi: 1918 yılına gelindiğinde, bütün memleketlerde olduğu gibi Bulgaristan’da da savaşa karşı bıkkınlık başlamıştı. Bulgaristan savaşa katıldıktan sonra, Almanya’dan hem mali hem de askeri yardim alıyordu. Fakat Almanya 1918 Ocak ayında mali yardımı, ve Martta da cephane yardımını kesmek zorunda kaldı. Bu güçlüklerin üstüne 1917 Haziranın da Yunanistan’ın savaşa katılması, durumun kötülüğünü daha da arttırdı. 1918 yazı sonralarına doğru müttefiklerin bütün cephelerde taarruza geçmesi, Bulgaristan’la beraber İttifak Devletleri’nin de sonunu getirdi. İngiliz, Fransız ve Sırp kuvvetleri de 14 Eylül 1918 de Vardar Bölgesinde Bulgarlara karşı genel bir taarruza geçince , Bulgaristan çözülüverdi. 29 Eylül1918 tarihli mütarekesiyle savaştan çekilmek zorunda kaldı.

Osmanlı Devleti’nin Savaştan Çekilmesi: Osmanlı Devleti Brest- Litovsk antlaşması ile doğuda ki topraklarını istiladan kurtardığı gibi, Kafkasya’da Ermenilerin, Gürcülerin ve Azerbaycan Türkleri’nin Bolşevik Rejimi tanımayarak bağımsızlıklarını ilan etmeleri üzerine bu durumdan faydalanarak Bakû Petrollerini ele geçirmek üzere hareket etti. Ayni amaçla İngiltere de Kafkasya ya asker göndermişti. Osmanlı Devleti Kafkas cephesinde ilerlerken, Filistin ve Irak Cephelerinde durumu kötüleşmekteydi. Filistin Cephesinde İngilizler 1918 Nişanın da Amman’ı ele geçirmek için harekete geçtilerse de bir şey yapamadılar. Bunun üzerine iyice hazırlandıktan sonra Eylül de tekrar taarruza başladılar. İngilizlerin 40 bin kişilik Türk kuvvetine karşı, 200 kistlik bir kuvvetle yaptıkları taarruzlar sonunda Eylül ve Ekim aylarında Amman, Beyrut ve Sam düştü. Yıldırım Orduları Komutanlığına getirilmiş bulunan M. Kemal Pasa, Anadolu’yu savunmak için kuvvetlerini Toroslara çekmeye başladı. Filistin Cephesindeki başarılar üzerine Irak Cephesinde bulunan 447 bin kişilik İngiliz kuvvetleri de Musul’u almak üzere harekete geçti ve İngilizler Mondros Mütarekesinden 6 gün sonra 5 Kasım 1918 de Musul a girdiler.Osmanlı Devleti’nin Mütarekeyi kabul etmesinde Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi büyük rol oynadı. Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi ve Filistin ve Irak cephelerindeki yenilgiler üzerine, 1918 Şubatın da sadarete gelmiş bulunan Talat Pasa Kabinesi Ekim ayında istifa etti. İttihat ve Terakkinin on yıllık iktidarı böylece sona erdi. Yeni kabineyi İzzet Pasa kurdu.

Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi üzerine İngiliz ve Fransızlar Trakya’da 7 tümenlik bir kuvvet kurup, İstanbul ve boğazlar üzerine harekete hazırlanıyorlardı. Bu sebeple İzzet Pasa hemen mütareke aradı. Ve mütareke 30 Ekim 1918 de Mondros da imzalandı.

Avusturya-Macaristan’ın Savaştan Çekilmesi ve İmparatorluğun Dağılması: Avusturya daha 1919-1917 yıllarında barış aramaya başlamıştı. Almanya’nın yardımı ve barış teşebbüsünün basarisiz olması yüzünden savaşa devam etmek zorunda kalmıştı. Fakat, 1918 yılında Avusturya’nın durumu daha da kötüleşmişti. İçerideki ekonomik sıkıntıların üstüne, 1918 yazında Çeklerin, Sırp-Hırvat-Slovenlerin bağımsızlık hareketleri başladı. İmparator Karl 18 Ekim de milli azınlıkların muhtariyetini kabul ile federal bir sistem kuracağını ilan ettiyse de durumu kurtaramadı. 19 Ekim’ de Paris’teki geçici Çek Hükümeti Çekoslovakya’nın bağımsızlığını ilan etti. Arkasından 24 Ekim’de Macarlarda ayrı bir devlet kurduklarını ilan ettiler. İmparatorluk dağılıyordu.

Bu şartlar altında İtalyanların Ekim sonun da taarruza geçmeleri üzerine Avusturya cephesi yarıldı. Asker silahını bırakıp kaçıyordu. Mütarekeden başka çare göremeyen İmparator Karl, 3 Kasım 1918’ de İtalyanlarla Padua civarında Villa Gusti’ de mütareke imzaladılar.

Mütareke İmparatorluğun parçalanmasını hızlandırdı. 29 Ekim’de Prag’da Çekoslovakya Devletinin, yine 29 Ekim Zagreb’de Sırp-Hırvat-Sloven (Yugoslavya) Devletinin kurulduğu ilan edildi. Bunun üzerine Avusturya Almanları da 30 Ekim’de Avusturya Cumhuriyetini kurdular. Kasım ayı ortalarında da Macarlar Cumhuriyet ilan edince İmparator Karl, tahtsız kaldığından, 18 Kasım’da devlet islerinden çekildiğini bildirdi.

Almanya’nın Savaştan Çekilmesi: Almanya’nın bati cephesindeki durumu Eylül ayına kadar iyi gitti. 1918 Martından itibaren Alman kuvvetleri bu cephede taarruza geçti ve bu taarruzlar Temmuz ortalarına kadar devam ederek bazı başarılar elde ettiler. Fakat bu başarılar sonucu etkileyecek nitelikte değildi. Buna karşılık Eylül ayından itibaren Müttefiklerin ağır taarruzları karşısında Almanya 3 Ekim’den itibaren, yani Osmanlı devletinden çok önce, İsviçre vasıtasıyla müttefikler nezrinde barış teşebbüslerinde bulundu. Bu teşebbüsler hemen sonuç vermedi ve bu arada Almanya’nın iç durumu karıştı. Sosyalistler memleketin bir çok yerinde ayaklanmalar çıkardılar.3 Kasım’da Kiel’de donanma askerleri sosyalistlerin kışkırtması ile ayaklanarak “Bahriyeliler Konseyi”’ni kurdular. 7-8 Kasım gecesi de Münich’de “İşçi ve Askerler Konseyi” kuruldu. 9 Kasım sabahı Berlin’de bir sosyalist ayaklanması çıktı. Yine 9 Kasım günü, Başbakan Max de Bade, İmparatora danışmadan, II. Wilhelm’in tahttan çekildiğini ilan etti ve başbakanlığı sosyalistlerden Ebert’e bıraktı. Ayni gün aksamı Ebert, Reichstag’da Alman Cumhuriyetini ilan etti. Böylelikle II. Richard’in da tarihi bu şekilde kapanıyordu.

11 Kasım 1918’de Almanya Rethondes’da mütarekeyi kabul ve imza etti. Böylelikle Birinci Dünya Savaşı sona ermiştir.

BÜYÜK TAARUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI

· Sakarya zaferinin ardından TBMM hükümeti orduyu taarruz için hazırlamaya başladı.

    İtilaf devletlerinden 26 Mart 1922 de yeni bir öneri geldi. Bu öneride Londra konferansında olduğu gibi Sevr’in koşullarının biraz değiştirilmesinden ibaretti. Türkiye bu şartları kabul etmedi.bağımsızlık için savaşa devam edilmesinin temel amacı, kesin zaferin kazanılmak istenmesidir. 20 Temmuz 1922 de Mustafa Kemal TBMM de müdafaa-i hukuk grubunu kurdu. Mustafa Kemal böyle bir grubun son Osmanlı mebusan meclisinde kurulmasını istemiş, ancak bu gerçekleşmemişti. Yunanlılar afyon, Kütahya ve eski şehirde kuvvetli savunma hatları kurdular. İngilizler yunanlıların kurmuş oldukları bu savunma hatlarının aşılamayacağı propagandasını yapmakta idiler. Gerçek barışın ancak kesin bir zaferle elde edilebileceğini bilen Mustafa Kemal ak şehirdeki cephe karargahında komutanlarla toplanarak taarruzun 26 Ağustos 1922 de başlatılması kararını aldı. 26 Ağustos 1071 Selçuklu sultanı Alparslan Bizans imparatoru Romen di ojen Malazgirt’te yenip ve Anadolu’nun kapılarını Türklere açmıştı. Düşmana karşı ilk taarruz afyonda koca tepede başlatıldı. 30 Ağustos da Dumlupınar’da yapılan savaşı bizzat Mustafa Kemal yönetti. İsmet paşa bu savaşa başkumandan savaşı isimi vermiştir. 1 Eylül 1922 de Mustafa Kemal ordularına “ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri emrini verdi.” 2 Eylül 1922 de yunan başkomutanı triko pus uşakta çok sayıda yunan komutanı ve askeri ile birlikte esir alındı. 2 Eylül 1922 de yunanlılar itilaf devletleri aracılığıyla mütareke teklifinde bulundular. Ancak Mustafa Kemal tam Anadolu’nun kurtarılıp kesin zafer elde etme kararında olduğundan bu isteği kabul etmedi. 9 Eylülde birliklerimiz İzmir’e girdi. 10 Eylülde bursa kurtarıldı. 18 Eylülde Anadolu’da yunan askeri kalmadı. Yunan birlikleri geri çekilirken batı Anadolu’da ki yerli Rumlarda beraberinde bölgeyi terk etmiştir. Bunun sebebi yakıp yıktıkları köy, kasaba ve şehirler ile Türk halkına yaptıkları katliamların hesabını verme korkusu idi.

Sonuçları
    yunan ordusu yenilmiş ve batı Anadolu yunan işgalinden kurtulmuştur. Büyük taarruz ve başkumandan meydan muharebesi ile Anadolu’nun ebediyen Türk yurdu olduğu ispat edilmiş. Türk milli mücadelesinin askeri safhası da tamamlanmıştır. İngiltere’nin Anadolu’yu işgal planı gerçekleşmemiştir. Dünyanın mazlum milletlerinin kurtuluşuna ümit ışığı olmuştur. Türk ordusu Çanakkale ve Kocaeli üzerine yürüme emri aldı. Bu durum İngiltere’yi hareket geçirdi. İngiltere’nin sömürgelerden asker toplama teşebbüsü ve Fransa ile İtalya’yı Türklere karşı savaşa daveti olumlu karşılık görmedi. İkinci bir Çanakkale hezimeti yaşamak istemeyen İngiltere sonunda barışa karar verdi. İstanbul’daki Fransız yüksek komiseri general pelle ve Fransız temsilcisi Frenklin bouillon İzmir’e gelerek Mustafa Kemal ile görüştü. Bu görüşmelere de Mustafa Kemal Edirne’yi düşman elinde görmeye tahammülü olmadığını tarafsız bir bölge tanımadıklarını belirtti. Bu sırada Sovyet Rusya da boğazların Türklerin hakkı olduğunu bildirmiştir. İtilaf devletleri Paris’te yaptıkları toplantıda doğu Trakya’nın Türklere verilmesini kabul ettiler. Mudanya ve İzmit’te bir konferans toplanmasını istediler. Bunun üzerine 28 Eylülde askeri harekat durduruldu.

Akriliğin Fiziksel ve Kimyasal Özellikleri

% 100’e yakın PAN dan oluşan liflerde kristalin bölge oranı %70-80 arasındadır. Bu filamentlerin dayanıklılığı, içine % 15 e varan oranlarda monomer eklenmiş akrilik liflerden daha fazladır. Bunun nedeni polimer zincire monomer molekül girdiğinde kristalin bölge oranının azalmasıdır. Islandıklarında dayanıklılıkları bir miktar azalır. Uzama özellikleri iyidir. %1 uzatıldığında ise esneklik özelliği %95 tir.

Akrilik lifinin en önemli özelliği, sıcakta % 15-30’luk bir gerilme verildiğinde uzamanın dayanıklı olmaması ve buharlama yapıldığında tekrar kısalarak eski boyutunu almasıdır. Bu şekilde gerilme verilmiş ve verilmemiş lifler birlikte eğrilip iplik yapıldıktan sonra buharlanırsa, gerilme verilmiş elyafta kısalma gözlenirken diğerleri kısalmaz. Gerilme verilmemiş liflerde, diğerinin kısalmasından dolayı bükümler meydana gelir ve iplik hacimli bir görünüm kazanır. Bu işleme bulking, elde edilen ipliklere de high-bulk iplik adı verilir.

Akrilik lifleri termoplastik özellik gösterirler. Yüksek sıcaklıklarda kimyasal yapısı bozunur ; bu nedenle yumuşak-eğirme ile üretim yapılamaz. Elyafın ısı etkisi ile yumuşayıp, yarı plastik hale geçme sıcaklığı (cam geçiş sıcaklığı), 60-120 ºC arasındadır. Bu nedenle 60 ºC nin üzerindeki sıcaklıklarda akrilik materyalin fiziksel yapı ve biçiminde değişiklikler olur. Yıkama ve boyamalar, bunun üstündeki sıcaklıklarda yapıldığından dikkatli davranılmalıdır. 150 ºC de sararır, daha yüksek sıcaklıklarda siyahlaşır. Çıplak alevde derhal tutuşur; eridikten sonra yanar. Klorlu monomerlerle kopolimer oluşturan akrilik lifleri; yanmaksızın erir ve kömürleşir[1].

Tablo 1 : Akrilik elyafının önemli fiziksel özellikleri[2].

KRİTERLER

                       AKRİLİK ELYAFININ FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ

Mikroskobik

Görünüş

Yüzeyi pürüzsüz yeknesak bir çubuk görünümündedir. Birkaç tane düzgünsüz, aralıklı paralel çizgiler içerir. Enine kesitleri farklılık gösterir. Genelde yuvarlak veya 8 biçimindedir.

Uzunluk

Genellikle kesikli (stapel) elyaf halinde kullanılırlar. Filament olarak pratikte kullanım oranı çok azdır.

İncelik

Üretimde istenilen incelik elde edilebilir.

Yoğunluk

1.16-1.18 g/cm³ arasında değişen yoğunluğa sahiptir. Hacimlilik ve kaplama kabiliyeti iyidir. Yoğunluk poliamidden daha yüksektir, diğer bir çok elyafa göre düşüktür.

Renk

Beyaz ya da beyaza yakın renkte üretilirler.

Parlaklık

Normal halde parlaktır. Ancak, kullanım yerine göre matlaştırılabilir. Parlak, yarı mat ve mat olabilir. Parlaklık derecesi elyafa ilave edilen pigment cinsine bağlıdır.

Mukavemet

    (kuru)

Orta veya iyi derecede bir mukavemet sahiptir. Mukavemeti yünden daha iyidir.

Mukavemet

     (yaş)

Yaşken mukavemette % 10-15 oranında düşme gözlenir.

Uzama Elastikiyeti

İyi derecede elastikiyete sahiptir.

Yaylanma

İyidir. Buruşmaya karşı son derece dirençlidir. Poliester veya yünden düşüktür. Pamuk ve ipekten yüksektir.

Nem Çekme

Düşük nem oranına sahiptir. %65 nisbi nem ve 20 ºC’de % 1-2.5’tir. normal koşullarda sudan etkilenmez ve emiciliği çok azdır. Kesitten su emerler. Akrilik (orlon) elyafının daha çok stapel kullanılmasının sebebi de yüzeyden değil kesitten nem almasıdır.

Sıcaklık

150 ºC nin üstünde sararma olabilir. 250 ºC nin üstünde yumuşama ve yapışma söz konusudur. Akrilik elyafı için 140 ºC ye kadar ütü sıcaklığı olabilir. Belirli erime noktaları yoktur.

Alev Alma

Pilling

Sarı alevde yanar ve kül bırakır.

Orta derecededir. Poliester ve poliamidden düşüktür. Fazla rahatsız etmez.

Akrilik elyafı hava ve gün ışığından fazla etkilenmez. Bilinen çok az organik çözücüde çözünebilir. Bu nedenle kuru temizlemeye karşı dayanıklıdır. Buna karşılık, kuarterner amonyum tuzları, lityum bromür, amonyum rodanür, çinko klorür gibi tuzların çözeltilerinde çözünür.

Seyreltik bazlarda, lif yüzeyinde meydana gelen hidroliz ve sabunlaşma nedeniyle, polimerleşme derecesi düşer ve sararır. Derişik baz çözeltilerinde ise bozunur. Asidlere karşı, bazik çözeltilerden daha dayanıklıdır. Asid çözeltilerinde, ancak çok uzun süre kalırsa zarar görür. Yükseltgenlerden etkilenmez.

Nem çekme özelliği, taşıdığı monomerin cinsine bağlı olarak % 1.2 ile 2.6 arasında değişir.

Elektriklenme özelliği fazla olduğundan çabuk kirlenir. Ancak leke tutmaz ve çok kolay yıkanır[1].

Tablo 2 : Akrilik elyafın çeşitli kimyasal etkenlere, suya, ışığa, ısıya karşı                            dayanımları[2]. 

ETKENLER

           AKRİLİK ELYAFININ KİMYASAL ÖZELLİKLERİ

Su

Hidrofob bir elyaf olmaları nedeniyle çok fazla su ememezler. Su içine bırakıldıklarında elyaf uçlarından su emerler. Yaş halde dayanım % 10-20 oranında azalır.

Asidler

Mineral ve organik zayıf asidlere karşı dirençlidir. Nitrik asid ve sülfürik asidden derişik çözeltisinde çözünürler.

Bazlar

Soğukta dayanımı iyidir. Ancak, sıcak ve kuvvetli bazlardan olumsuz etkilenir, sararma ve kahverengiye dönüşme olur.

Ağartma Maddeleri

Yükseltgen ağartma maddelerine karşı dayanımı sınırlıdır. En iyi şekilde asidik ortamda sodyum klorit ile ağartılırlar.

Organik Çözücüler

Kuru temizlemede kullanılan maddelere karşı iyi dayanımlıdırlar. Ancak, dimetilformamid gibi polar çözücülerde tümüyle çözünürler.

Işık, atmosfer

   koşulları

Ultraviyole ışınlara karşı çok dirençlidir. Güneş ışınlarına karşı dayanımları çok iyidir.

Sıcaklık

Sıcaklık dayanımı sınırlıdır. Yüksek temperatürde (120 ºC nin üzerinde) uzun süreli kurutmalarda zarar görürler. Uzun süreli olarak 120 ºC ye kadar ısıtılabilirler. Ütüleme düşük temperatürlerde yapılmalıdır (140 ºC).

Küf ve Mantar

Çok dirençlidir.

Güveler, böcekler

Tamamen dirençlidir.

2.1.2. Kullanım Alanları

Akrilik lifleri, yüksek ışık ve iklim şartlarına karşı dayanıklılığın gerektiği yerlerdeki tüm dokuma veya örme kumaşlar için (perde, güneş tentesi) kullanım alanı bulmuştur[2].

Akrilik lifleri yüne çok benzer, bu sebeple örgü yünleri (Orlon 42), battaniye (Orlon 39), halı ve kilim (Orlon 37) yapımında kullanılır. High-bulk iplik üretiminde acrilan lifleri uygundur. Ayrıca akrilik lifleri spor giysileri, döşemelik kumaşlar, oto döşemeleri, viskon ve yünle karıştırılarak erkek ve kadın kumaşları, erkek ve kadın çorapları, bayrak kumaşları, tüylü kumaşlar, peluşlar, taklid kürkler, yer halıları ve non-wowen materyallerin yapımında uygundur[1].

PAMUK BOYAMA

GİRİŞ:

Pamuk, doğal selüloz liflerinin en önemlisidir. Pamuk liflerinin kimyasal bileşimi aşağıdaki gibidir.

Ø Selüloz : %80-90

Ø Hemiselüloz ve pektinler : %4-6

Ø Mum ve yağlar : %0,4-1

Ø Proteinler : %1,5

Ø Kül (metal oksitler) : %0,7-1,8

Ø Su (higroskopik nem) : %6-8.5

Ham halde sarımtırak renkte olan pamuk lifinin yapısındaki yağ, mum, pektin, hemiselüloz ve proteinler, life hidrofob bir özellik kazandırırken, liflerin arasına lifler toplanırken ve çırçırlanırken karışmış olan yaprak, koza, çekirdek kabuğu gibi artıklar, pamuklu mamülün görünümünü bozmaktadır. Bunun yanında, iplik eldesi esnasında uzaklaştırılamayan çöpeller, eğirme vey örgü işlemi sırasında mamule bulaşan yağ gibi safsızlıklar mamulun terbiye işlemlerinde olumsuz etkilere neden olmaktadır. Bu nedenle terbiye işlemine bu rahatsız edici yabancı maddelerden uzaklaştırma ve life hidrofil özellik kazandırma işlemlerine başlanır.

PAMUK BOYAMA:

1-Ön İşlem – Kasar:

Doğal ham pamuğun boyanabilmesi için terbiye veya kasar adı verilen bir temizleme ve ağartma işleminden geçirilir. Terbiye pamuğun, elyaf, kumaş veya iplik olarak işlenmesinden sonra boyama için temizlenmesine denir. Bu işlem ile elyaf üzerindeki –selüloz harici- bütün kirliliklerin uzaklaştırılması esasına dayanır.

Kasar işlemi pamuğun doğasında var olan yağ, çöpel ve doğal boyaların uzaklaştırılması ve boyamadan önce bütün özellikleri her yerinde aynı olan bir zemin elde edilmesi açısından oldukça önemlidir. Açık ve parlak renkler dışında kalan boyamalar için ağartmanın çok iyi olması gerekli değildir. Ancak hidrofilitesinin (su severliği ya da su emiciliği) iyi olması, üzerinde kasar artıklarının (hidrojen peroksit v.b) kalmamasının sağlanması ve hafif asidik bir banyoyla boyamaya girmek önemlidir. Açık renklerin boyanması için iyi bir kasar yapılması gereklidir. Yani ağartma işlemi açık renk boyamalarda oldukça önemlidir.

Pamuk Kirliliğinin Reaktif Boyaya Etkisi:

Normal kasar işleminden sonra pamuk yüksek sertlik ve demir içeriği ile boyama işlemine girer. Bu nedenle boyamada pratikte sıfır sertlikte tuz ve sıfır sertlikte yumuşak su kullanılsa da pamuktan gelen sertlikten dolayı, boyama banyosundaki sertlik ve demir iyonları normal sınırlarda olmamaktadır. Bütün pamuklar sürekli aynı sertlik ve demir içeriğine sahip olmadığı için renk sapmaları oranı sürekli değişken olmaktadır.

Kalsiyum, magnezyum ve demir iki önemli problem kaynağı olmaktadır.

Þ Kalsiyum, magnezyum ve demir elyaf üzerinde hidrofobluk oluşturdukları boyarmaddeler elyafa çektirilemez.

Þ Bazı hassas boyarmaddeler, demirden fazlaca etkilenir ve hidroliz olurlar. Bütün boyarmaddelerin pamuğa olan affiniteleri kalsiyum, magnezyum ve demir varlığında düşer. Boyar maddeler kalsiyum ve magnezyumdan etkilenmeseler bile boyama verimleri düşer.

Kasar Banyosunda Kullanılan Kimyasallar:

1-Islatıcı:

Kasar banyosunda pamuk elyafının en iyi şekilde ıslanması ve mamulden uzaklaştırılan yabancı maddelerin dispersiyon halinde flottede kalmasını sağlamaktadır. İyi bir ıslatıcı kasar koşullarına (yüksek pH, yüksek elektrolit konsantrasyonu, yüksek temperatür) dayanıklı olmalıdır. Liflere affinitesinin ise olmaması gerekmektedir. Özetle iyi bir ıslatıcı aşağıdaki özelliklere sahip olmalıdır;

a) Kısa sürede ıslatmalı

b) Proses sırasında köpük yapmamalı

c) Uygulandığı materyale iyi bir hidrofilite kazandırmalı

d) Prosesteki diğer maddelerle uyuşabilir olmalı

e) Kostiğe dayanıklı olmalı

f) Su ile stabil çözelti oluşturmalı

g) İyi bir depolanma ömrü olmalıdır.

2-Hidrojen Peroksit ve Stabilizatör:

Sarımtrak renkteki ham pamuk lifinin ağartılması amacı ile kasar ortamına uygun bir ağartıcı madde ilave edilmesi gerekmektedir. Hidrojen peroksit en çok kullanılan ağarıcı maddedir. Lif içerisindeki renk bileşenlerini oksitleyerek onları renksiz hale getirir, bozunmalarını sağlar ve parçalar. Kasar işlemi esnasında kullanılan hidrojen peroksitin etki mekanizması aşağıdaki gibidir.

Hidrojen peroksit → H2O2 → H─O─O─H (hafif asidik)

Kasar, alkali koşullarda yapıldığından ağartma reaksiyonu aşağıdaki denklemlerde gösterilen şekilde gerçekleşmektedir.

H2O2 + OH ↔ HOO + H2O

H2O2 + 2OH ↔ 2H2O + O2

HOO+ Organik Madde ↔ OH+ oksitlenmiş organik madde

O2 + H2O + Organik Madde ↔ 2OH+Oksitlenmiş organik madde

(Reaksiyonlarda “organik madde” olarak adlandırılan bileşikler pamuk üzerindeki bozuşturulacak yabancı maddelerdir. Bunlar oksitlenince rengini kaybeder, bozuşur ve parçalanırlar.)

Çoğu zaman ağartma reaksiyonları istediğimiz şekilde gerçekleşmemektedir.

· Reaksiyon koşullarına dikkat edilmezse, örneğin flotteye fazla hidrojen peroksit konur ve bütün yabancı maddelerin oksitlenmesi bittiği halde, ağartma işlemine devam edilirse “organik madde” olarak selüloz makromolekülleri girmeye başlar ve oksiselüloz meydana gelir ki bu da liflerin zarar görmesi demektir.

· Kasar işlemi esnasında pamuktaki yabancı maddeler hidrojen peroksit banyosunun dayanıklılığını azaltmakta ve kendi kendine parçalanmayı hızlandırmaktadırlar ki bunun sonucunda lifler zarar görür.

Bu gibi durumlarda yukarıda değinilen esas reaksiyon yanında bir kısım hidrojen peroksit de kendi kendine parçalanmaktadır;

2H2O2 → 2H2O + O2

2HOO → 2OH + O2

Bu şekilde parçalanan H2O2 ağartmaya katılmadığından bir kayıptır ve parçalanma hızlı olduğundan liflere zarar verir. Ağartmanın optimizasyonu için bu reaksiyonun mümkün derece önlenmesi, yavaşlatılması gerekmektedir. Bu da pH değeri ( pH düşükse perhidroksil oluşmaz-pH yüksekse perhidroksil oksijen vererek parçalanır. Bu nedenle pH 10 – 11 arasında olmalıdır.) , temperatür ve ağartma süresi gibi faktörlerin çok iyi ayarlanması ile beraber iyi bir stabilizatör kullanımı ile olur. Hidrojen peroksitin parçalanmasını azaltacak şekilde etki gösteren maddelere stabilizatör denir.

3-Kostik:

Pamuk lifi diğer selülozik yapı gibi suya nazaran alkali koşullarda daha fazla şişmektedir. Ayrıca pamuğun yapısındaki bazı yabancı maddelerin uzaklaştırılması da alkali koşullarda sağlanabilmektedir. Bu nedenle pamuğun kasarı alkali koşullarda yapılmaktadır. Kasarda kullanılacak kostik konsantrasyonunun temperatüre ve süreye bağlı olarak pamuk lifinin beyazlık derecesine etkisi de değişmektedir.

4- İyon Tutucu:

Hidrojen peroksitin hızlı parçalanması neden olan diğer bir etken de bazı metal iyonlarının katalitik etkisidir. Demir, mangan, bakır, kobalt ve bunların oksitleri, hidrojen peroksitin parçalanma hızını önemli derecede arttırmaktadırlar.

Me + H2O2 → Me+ + OH + OH. veya,

Me++ + H2O2 → Me+++ + OH+ OH.

Reaksiyonlarda görüldüğü gibi metal iyonları kasar ortamında bulunursa, hidrojen peroksit molekülleri radikal zincir mekanizmasına göre çok hızlı bir şekilde parçalanmaya başlar ve bu arada selüloz liflerini de oksitleyerek zarar verir. Bu türden yan reaksiyonları engellemek ve peroksitin yavaş ve düzenli parçalanmasının garanti altına almak için kasar banyosuna stabilizatörle beraber bu metallerle kompleks oluşturacak iyon tutucu kullanılması da gereklidir.

TARİH NEDİR?

İnsan topluluklarını,bu toplulukların yaşayışlarını,birbirleriyle ilişkilerini, kültür ve medeniyetlerini,yer ve zaman göstererek,sebep-sonuç ilişkisine dayalı olarak anlatan bilim dalıdır.

TARİHİN DİĞER BİLİMLERLE MÜNASEBETİ

· COĞRAFYA: Tarihî olayların meydana gelişinde,insan topluluklarının yaşadıkları coğrafi bölgelerin önemini inceler.

· ARKEOLOJİ: Kazı bilimidir.Tarihî buluntuların ne zaman ve kimlertarafından yapıldıklarını araştırır ve değerlendirir.

· KRONOLOJİ: Takvim bilgisidir.Tarihî olayların zamanlarını belirleyerek, meydana geliş sıralarını düzenler.

· ETNOGRAFYA: Toplumların örf,âdet ve geleneklerini inceleyen bilim dalıdır.

· PALEOGRAFYA: Eski yazıların okunmasını sağlayan bilim dalıdır.

· EPİGRAFYA: Anıtlar üzerine yazılmış kitâbeleri (yazıtları) inceleyen bilim dalıdır.

· NÜMİZMATİK: Diğer adı “meskûkât” olup,eski paraları incele

· FİLOLOJİ: Dil bilimidir.Tarihte yaşamış topluluklarla günümüzdeki milletlerin dillerini inceler.

· ANTROPOLOJİ: Toplumların sosyal ve kültürel yapılarını inceleyen bilim dalıdır.

· SOSYOLOJİ: Sosyal olayları inceler.Sosyal olayların kaynaklarını ve kanunlarını tespit eder.

· KİMYA: Karbon 14 deneyi ile tarihî buluntuların yaşayışını belirler.

· DİPLOMATİK: Günümüze kadar gelmiş olan resmî belgeleri,fermanları, beratları inceleyen bilim dalıdır.

TARİH BİLİMİNİN YÖNETİMİ

A) KAYNAK ARAMA (BELGE BULMA)

KAYNAK: Tarihî bilgilerin elde edildiği malzemeye denir.

ANA KAYNAK: Yaşanan olaylaıbelgeleyen kayıtlar ve çağdaş yazarların kayıtlarına denir.

B) VERİLERİ TASNİF ETME

Tarihî bir olayla ilgili veriler genel olarak 2’ye ayrılır.

a)Yazılı Kaynaklar (Hatıralar,Haritalar,Devlet Arşivleri, Vakfiyeler,Antlaşmaları…….vs)

b)Yazısız Kaynaklar

(Kişisel Eşyalar,Çanak-Çömlek,Çömlekçi Çarkı,Fildişi Eşyaları, Takıllar,Fosiller)

KONUYA ZAMANA MEKÂNA

GÖRE GÖRE GÖRE

ÖR:Tıp Tarihi İlk Çağ Mısır Tarihi

Bilim Tar. Orta Çağ Orta Asya Tar.

Kültür Tar. Yeni Çağ Arap Tar.

Siyasî Tar. Yakın Çağ Avrupa Tar.

Sanat Tar. Anadolu Tar.

Din Tar. Mezopotamya Tar.

C) VERİLERİ TAHLİL ETME

D) VERİLERİ TENKİT ETME

· Dış Tenkit: Elde edilen kaynak sahte midir? Ne dereceye kadar belge değeri vardır? Ne zaman ve nerede yazılmıştır? Bunların belirlenmesi işidir.

· İç Tenkit: Kaynağın içinde yer alan bilginin doğru olup olmadığını karşılaştırmak ve kontrol etmek.

· Kaynak Tahlili: Kaynak,bu iki tenkitten geçtikten sonra,güvenilir bulunursa,kaynak olarak kullanılabilir.

E) VERİLERİN TERKİBİ (SENTEZİ)

· Tabiî etkenler

· Ruhî etkenler

· Medenî etkenler

· İktisadî etkenler

· Ticarî etkenler

· Kültürel etkenler

ZAMAN VE TAKVİM

Takvim ilk kez 6000 yıl önce Mısırlılar tarafın dan bulunmuştur. Bu fikir;Nil taşkınlarını hesaplamaktan yola çıkılarak bulunmuştur.

Türkler’in kullandığı ilk ve en eski takvim “12 Hayvanlı Takvim” di. Bu takvim 12 yılda bir devreder ve her yıl,bir hayvan adı ile gösterilirdi. Bir yıl,365 gün 5 saat olarak hesaplanmıştı.Bir yıl 12 aya ayrılmıştır

ZAMAN

GÜN AY YIL

Dünyanın kendi Ayın dünyanın Dünyanın güneş

ekseni etrafında bir turu etrafındaki bir turu etrafındaki bir turu

HİCRÎ TAKVİM

Türkler,İslâmiyeti kabul ettikten sonra hicrî takvimi kullanmaya başladılar.Hicrî takvimde zaman ölçüsü “AY YILI” dır.Bir yıl 354 gün olup,Güneş yılından 11 gün daha kısadır.Aylar,hilâlin görülmesiyle başlar.Takvim başlangıcı,Hz.Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği M.S.622 yılı kabul edilmiştir.

CELÂLİ TAKVİM

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah adına düzenlenmiştir.Güneş yılına göre hazırlanmnıştır.Yılbaşı 21 Mart idi.Melikşah’ın birinci adından dolayı takvime bu ad verilmiştir.Melikşah’ın ölümünden sonra terk edilmiştir.

RUMÎ TAKVİM

Hicrî 1087 yılında;vergilerin toplanmasında ve dış ticaretteki zorlukları gidermek düşüncesiyle,hicrî takvimde değişiklik yapılması ihtiyacı duyuldu.Ancak bu değişiklik yeterli görülmedi ve Jülyen takvimine dayanan ve başlangıcı yine hicret olan yeni bir takvim kabul edildi.Bu takvime “RUMÎ TAKVİM” adı verildi.

Rumî takvimle milâdî takvim arasında yılbaşı hesabı yüzünden 13 gün fark vardı.Ayrıca,Rumî takvim ile milâdî takvim arasında 584 yıllık bir fark vardır.

MİLÂDÎ TAKVİM

Güneş yılı esasına göre düzenlenmiştir.Dünya’nın Güneş etrafındaki dönme süresi olan 365 gün 6 saat,bir yıl olarak kabul edilmiştir.Hz.İsa’nın doğum yılı,sıfır olarak kabul edilmiş ve takvim başlangıcı olmuştur. Başlangıç tarihinden önceki döneme; M.Ö. ve sonraki döneme de M.S. denilir.

TARİH ÖNCESİ DEVİRLER

Henüz yazının bilinmediği döneme “tarih öncesi çağlar” denir. Bu dönem;Taş Devri,Kalkolitik Devri ve Tunç Devri olmak üzere 3’e ayrılır.

1) TAŞ DEVRİ: 3 dönemde incelenir.

a) Eski Taş Devri: Türkiye’de bu döneme ait en önemli merkezler; Karain,Beldibi ve Belbaşı mağaralarıdır.

b) Orta Taş Devri: Türkiya’de bu döneme ait önemli yerleşim merkezleri;Beldibi,Baradiz ve Tekkeköy‘dür.

c) Cilâlı Taş Devri: Bu dönemde tarımla birlikte yerleşik hayat başlamış ve köyler kurulmuştur.Bu dönemin önemli yerleşim merkezleri;Çayönü, Sakçagözü ve Çatalhöyük‘tür.

2) KALKOLİTİK (TAŞ-BAKIR) DEVRİ: Türkiye’de bu dönemde en önemli yerleşim merkezleri; Hacılar,Truva,Alişar ve Alacahöyük‘tür.

3) TUNÇ DEVRİ: 3 bölüme ayrılır. (Tunç;bakırın %10 oranında kalayla karışımıyla elde edilen alaşımdır

a) Eski Tunç Devri

b) Orta Tunç Devri

c) Yeni Tunç Devri

HİTİTLER

M.Ö.2000 yılı başlarında Anadolu’ya gelen hititler,Orta Anadolu’da Kızılırmak kıvrımı içine yerleştiler.Kafkaslar üzerinden geldikleri tahmin edilmektedir.Anadolu’da ilk siyasî birlik Hititler tarafından kurulmuştur.

Hititler,M.Ö.1700 yıllarında Hattuşaş başkent olmak üzere bir devlet kurdular.kurucusu; I.Hattuşili‘dir.M.Ö.1400 yılı başlarında II.Tuthalıya‘nın başa geçmesiyle Hitit tarihinde imparatorluk dönemi başlamış oldu.Bu dönemin en önemli olayı,Hitiler ile Mısırlılar arasında olan “KADEŞ SAVAŞI” dır.Sebebi; her iki devletin de Kuzey Suriye’yi kendi topraklarına katmak istemesidir.M.Ö.1296’da başlayan savaş, M.Ö.1280’de imzalanan “KADEŞ ANTLAŞMASI” ile sona ermiştir.Hitit Devleti batıdan gelen “Deniz Kavimleri Göçü” sonunda yıkıldı.

Hititlerde halk birtakım sınıflaraayrılmıştı.BUNLAR;Soylular,Rahipler, Özgürler(tüccarlar ve köylüler) ve köleler.Hititlerde sosyal sınıflar düzeni çok katı değildi.Bu alanda en katı uygulama HİNT toplumunda görülmekteydi. (Kast Örgütü)

NAM-RA: Fethedilen topraklardan ganimet olarak getirilen insanlar.

Hitiler de köle sınıfından bir erkek; “KUŞATA” denilen başlık parasını vermek suretiyle özgür olabilirdi.

Hititler de evlât edinme geleneği vardı.

Hitit yasaları Mezopotamya yasaları gibi katı değildi.

· Mülkiyet hakkı vardı.(Anadolu’da Hititlerden öncede vardı)

· Mirasta eşitlik.(Kadının da hakları vardı)

· Kısasa kısas yok.

· Kan gütme geleneği serbest bırakılmıştı.(Hitit yasalarının aksak yönüdür) FRİGLER

M.Ö. 800 yıllarında İç Anadolu’da bir devlet kurdular.Başkentleri Gordion şehriydi.Frigler,kral Midas döneminde bütün Orta Anadolu’ya egemen oldular.Frig devletine Kimmerler son verdiler. (Tapates;Frig halılarıdır. Fabl (hayvan öyküleri) Friglerden günümüze gelmiştir)

LİDYALILAR

Batı Anadolu’da,Gediz ve Menderes nehirleri arasındaki bölgeye, İlk Çağda Lidya,bu bölgede yaşayanlara da Lidyalılar denirdi.Önce Hititlerin daha sonra da Friglerin egemenliği altında yaşadılar.Lidya Devleti’ni Giges adlı bir kral kurdu. Başkenti Sard‘dı.İlk parayı M.Ö.700’lerde Lidyalılar kullanmaya başladılar.M.Ö. 546’da Persler sona erdirdiler. (Ezop Masalları,Lidyalılar dönemine aittir.)

İYONLAR

İlk Çağ’da İzmir Körfezinden Güllük Körfezine kadar uzanan Batı Anadolu kıyılarına;İyonya, burada yaşayanlara da;İyonlar denirdi.Ön Asya ticaret yollarının sona erdiği bu topraklarda İyonlar,kısa zamanda ileri medeniyetler meydana getirdiler.İyonlar ayrı ayrı şehir devletleri halinde yaşamış,siyasî yönden birlik kurmamışlardır.Önemli İyon şehirleri; Milet,Efes,Foça,İzmir‘di.Uzun süre bağımsız yaşadılar.Ancak,daha sonra Lidyalıların egemenliği altına girdiler.Sonra da Pers İmparatorluğu’na bağlandılar.

URARTULAR

M.Ö.IX. yüzyılda Doğu Anadolu’da,Van Gölü çevresinde kurulan Urartu devletinin başkenti;Tuşpa(Van) idi.Urartular;Anadolu’yu,siyasî ve kültürel yönlerden Asur egemenliğine karşı korumaları açısından önem taşırlar.M.Ö.600’de Medler tarafından ortadan kaldırılmıştır.

KÜLTÜR VE MEDENİYET

a) Devlet Yönetimi: Hitit devletinin başında “BÜYÜK KRAL” ünvanını taşıyan bir hükümdar bulunurdu.Kral,aynı zaamanda başkomutan,başrahip ve başyargıçtı.İlk zamanlar kralın yetkileri “PANKUŞ” denilen bir meclis tarafından sınırlandırılmıştı.Kraldan sonra en yetkili kişi “TAVANANNA” denilen kraliçeydi.Dinî törenlere ve bayramlara başkanlık eder,kral savaşa gittiğinde ülkeyi yönetirdi.

Hitit Devleti askerî güce dayanarak kurulmuştu.İlk zamanlarda daimî bir ordu yoktu.Eli silah tutan bütün Hititli erkekler asker sayılırdı.İmparatorluk döneminde daimî ordu kuruldu.Hitit ordusunun büyük kısmı yaya askerlerden oluşuyordu.Yaya askerlerin yanında savaş arabalarını kullanan askerlerde bulunuyordu.Arabalı askerler savaşta ok ve yay kullanırlardı.

Frigler krallıkla yönetiliyordu.Frig kralları,genellikle Gordios ve Midas adlarıyla anılırlardı.Urartular krallıkla yönetiliyordu ve krallar;ülkeyi; tanrı “HALDİ” adına yönetirlerdi.

b) Din ve İnanış: Hitit dini çok tanrılıydı.Anadolu’daki diğer kavimlerinde tanrılarını benimsemişlerdi.Bu nedenle,bu dönemde,Anadolu “Büyük Tanrı İli”olarak tanındı.İbadetin ilk şartı temizlikti.Büyük bayramlardaki dinî törenleri,krallar yönetirdi.

Frigler,ziraatçi bir kavim olduğundan dinî inanışlarında da bunun etkisi görülür.Enbüyük tanrıları;toprak ve bereket tanrıçası “KİBELE”dir.

Din konusunda büyük ülçüde Hititlerin etkisinde kalan İyonlar; tanrıların,tabiat kuvvetlerini yönettiklerine inanırlardı.

Çok tanrılı bir dine sahip olan Urartuların en büyük tanrısı; Savaş Tanrısı olan “HALDİ”idi.

Lidyalılar,din konusunda tabiat kuvvetlerine ve Artemis,Zeus,Apollo gibi Yunan tanrılarına da inanırlardı.

c) Sosyal ve İktisadî Hayat: Hitit devletinin ekonomisi tarıma ve hayvancılığa dayanıyordu.Topraklar,tanrının ve kralın malı kabul ediliyordu.Anadolu’da ilk tımar sistemini uygulayan Hititler olmuştur.

Frigler,çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşırlardı.Ülkenin başlıca zenginliği tarım olduğu için;krallar,tarımın gelişmesine çaba harcamışlardır.

Ticarete büyük önem veren Lidyalılar;bu amaçla,Efes’ten başlayarak, Mezopotamya’ya kadar uzanan ünlü “KRAL YOLU”nu yaptılar.

İyonlar denizci bir milletti.Akdeniz,Ege ve Karadeniz kıyılarında birçok ticaret kolonileri kurmuşlardır.

d) Yazı,Dil ve Edebiyat: Hititler 2 çeşit yazı kullanmışlardır.Bunlardan biri Sümerlerden aldıkları “ÇİVİ YAZISI”,diğeri ise kendi buluşları olan “HİYEROGLİF”idi.Hint-Avrupa dillerinden bir dil konuşuyorlardı.Tarih yazıcılığına büyük önem verilmiştir.Bu nedenle;tarihî olaylar her yıl kaydedilerek yıllıklar (anal) meydana getirilmiştir.

Fenike Alfabesini batıya aktaran İyonlar olmuştur.İyon Edebiyatının en önemli eserleri;”HOMEROUS”un “İLYADA” ve “ODİSE” destanlarıdır.

Urartular,çivi yazısının yanı sıra,kendi buluşları olan hiyeroglif yazısını kullanmışlardır.

e) Bilim ve Sanat: Medeniyette her yönden ileri giden İyonlar,özellikle özgür düşüncenin ve pozitif ilimlerin öncüsü olmaları yönünden önem taşırlar.Felsefe,matematik ve tıp bilimlerinin temelleri İyonya’da atılmıştır.Matematikte,”TALES” ve “PİSAGOR”, felsefede;”DİYOJEN”, tıp alanında”HİPOKRAT” ünlü isimlerdir.

Hitit sanatı,Mezopotamya sanatının etkisinde gelişmiştir.Heykelcilik ve kabartmacılık,gelişen başlıca sanatlar olmuştur.,

Friglerde,dokumacılık ve maden işçiliği ileriydi.Sanat alanında gelişmiş olup,en ünlü eserleri MİDAS MEZARIdır.

Lidyalılar,dokumacılık,çömlekçilik,dericilik ve madencilikte oldukça ilerlemişlerdi.

İyonlar,sanat alanında özellikle mimarlıkta büyük gelişme gösterdiler.Efes ve Milet’te bulunan saraylar ve tapınaklar İyon sanatının gelişmiş bir sanat olduğunu gösteriyor.

Asurlular sanat alanında maden işlemeciliği ve su mimarisinde gelişme göstermişlerdir.

f) Hukuk: Hitit hukuku, dinî anlayışla ilgiliydi.Güneş Tanrıçası “ARİNNA”,adaletin koruyucusu sayılırdı.Hititler kanunlarını Mezopotamya’dan almakla beraber, ilâveler ve düzreltmeler yaptılar.Medenî hukuk ve ceza hukuku büyük gelişme gösterdi.

Ölüm cezası yalnız büyük suçlar için konulmuştu.Kralın buyrıklarına karşı gelmek, devlete baş kaldırmak en ağır suç sayılırdı ve cezası ölümdü.

PERSLER

Persler İlkçağ’da İran’da bir devlet kurdular.Hemen hemen bütün Anadolu’yu egemenlikleri altına aldılar.Hititler’den sonraa Anadolu’nun büyük bir kısmını ilk kez bir yönetim altında birleştirdiler.Anadolu, satraplıklara (eyaletlere)ayrılarak yönetildi.Onların zamanında;ticaret hayatı gelişti.Pers egemenliği Büyük İskender tarafından yıkılınca Anadolu’nun büyük bölümünde “HELLENİSTİK DÖNEM” denilen yeni bir dönem başladı.

BÜYÜK İSKENDER

Makedonyalı Büyük İskender, Pers egemenliğine son verdikten sonra, Doğuya doğru ilerleyişini sürdürdü ve Hindistana kadar ulaştı.Geri dönüşünde Babil’de öldü.Büyük İskender’in seferleri sırasında eski Yunan medeniyeti ile Doğu medeniyetleri birbirini etkiledi.Bu karşolıklı etkilenme sonucunda ortaya çıkan medeniyete “HELLENİSTİK MEDENİYET”adı verilir.Bu dönem medeniyetinde özellikle çeşitli bilim dallarında büyük gelişmeler oldu.

Büyük İskender’in amacı; bir dünya devleti kurmaktı.ölümüyle devlet parçalandı.Anadolu’da “Selevkoslar Devleti” kuruldu.Bu devlette kendi arasında “Bitinya Krallığı” “Bergama Krallığı” Kapadokya Krallığı” ve “Pontus Krallığına ayrıldı.

Mısır’daki İskenderiye şehri B.İskender’in Mısır’ı Pers istilâsından kurtarmak için savaştığı Mısır kentinin savaşta büyük ölçüde silinmesi ile B.İskender’in direktifiyle kurulmuştur.Bundan dolayı onun adını taşır.

MEZOPOTAMYA MEDENİYETİ

Mezopotamya; “iki ırmak arasındaki ülke” anlamına gelir.Coğrafî bir böle olarak Anadolu’nun günedoğusundan BasraKörfezi’ne kadar uzanan Dicle ve Fırat ırmakları arasındaki topraklar Mezopotamya’yı meydana getirir.İlk Çağ’ın en eski ve en önemli medeniyetlerinden biridir. Toraklarının verimli,ikliminin yaşamaya uygun olması sebebiyle,dışardan birçok kavim buraya gelip yerleşmiştir.

Mezopotamya’da kurulan devletler;

· Sümerler

· Akadlar (Sümeler hariç

· Elâmlar diğerleri

· Babiller Sami ırkındandır)

· Asurlar

SÜMERLER

Nereden geldikleri konusunda kesin bir bilgi bulunmamakla beraber, Türkçeya benzer bir dile sahip olmaları Orta Asya’dan gelmiş olabileceklerini düşündürmektedir.İlk önce şehir devletleri şeklinde teşkilâtlandılar.Ur,Uruk,kiş,Eridu,Lagaş önemli Sümer devletleriydi.

Sümerler,kültür ve medeniyet yönlerinden diğer Mezopotamya devletlerini büyük ölçüde etkilediler.Uruk kralı LUGALZAGİZİ Sümer şehir devletlerini bir yönetim altında topladı.Akadlar Sümerler’i egemenlikleri altına aldılar.

AKADLAR

Arabistan’dan çıkan Akadlar,Fırat nehri boylarına yerleştiler.Sümer egemenliğine son veren SARGON,Akad Krallığını kurdu.GUTİLER so verdiler.

Sümerler,Gutiler’in hâkimiyetine son vererek yeni bir yükseliş devri başlattılar.Sümerler’in siyasî varlıklarına kesin olarak Elâmlılar son verdi.

ELÂMLILAR

Mezopotamya’nın güneydoğusunda yaşıyorlardı.Merkezleri SUS şehriydi.

Sus şehri prensi,diğer şehirleri egemenliği altına alarak bir krallık kurdu. Asurlular tarafından ortadan kaldırıldılar.

BABİLLİLER

Siyasî tarihleri; I.Babil Devleti ve II.Babil Devleti olmak üzere 2’ye ayrılır.

I.Babil Devleti: Samiler‘in bir kolu olan Aurrular tarafından kuruldu.En güçlü dönemini Hamurrabi zamanında yaşadı.Hititler son verdi.

II.Babil Devleti: Babil uzun yıllar asurlular’ın egemenliği altında yaşadı.Asur Devleti’nin yıkılmasından sonra kurulan II.Babil Devleti’ne Persler son verdi.

ASURLULAR

Yukarı Mezopotamya’da yaşayan Asurlular Sami ırkındandılar.Daha tüccar bir topluluk görünümündeydiler.Mezopotamya ile Anadolu arasındaki ticareti yürüyürlerdi.Anadolu’da birçok ticaret kolonileri kurdular.Bunların en büyüğü Kültepe‘dir.Kral Asurbanipal zamanında en güçlü dönemlerini yaşadılar.Medler ve Babilliler birleşerek son verdiler.

MEZOPOTAMYA KÜLTÜR VE MEDENİYETİ

a) Devlet Yönetimi: Sümerler’in ilk zamanlarında her şehir ayrı bir devletti.Bu devletleri, ensi ya da patesi denilen rahip krallar yönetiyordu. Patesilerden biri çevresindeki şehirlere egemen olursa lugal ünvanını alırdı.Eğer bir lugal,bütün Sümer ülkesine egemen olursa kendisine lugal kalma denirdi.

Bbil ve Asur devletleriyse birer askerî imparatorluk olup,mutlak bir monarşiyle yönetiliyorlardı.

b) Ordu: Mezopotamya zengin ve uygarlıkta ileri olduklarından,sürekli olarak çevrelerindeki kavimlerin saldırılarına uğruyorlardı.Bu nedenle güçlü bir orduya sahip olma gereksinimi duydular.Sümerlerde her erkek asker sayılırdı.Ordunu bir kısmı yaya,diğer kısmı savaş arabalarını kullanan süvarilerden oluşuyordu.Atlı birlikleri ilk kullananlar ASURLULAR oldu.

c) Hukuk: Hukuk fikrini ilk geliştiren Sümerler olmuştur.Lagaş Kralı Urukagina, tarihte bilinen ilk yazılı kanuları yaptı.Sümer kanunlaının özelliği; cezaların daha hafif olması ve genellikle para cezası uygulanmasıydı.

Mezopotamya’da hukuk alanında en geniş kuralları çıkaran,Babil Kralı Hamurrabi oldu.Mezopotamya yasaları Anadolu yasalarından daha katı idi.

Hamurrabi kanunları Sümer kanunlarına göre daha sertti.

· Kölelik kurumu çok katı idi.

· Kölelerin hiçbir hukuku olmadığı gibi alınıp-satılırdı.

· Kısasa kısas vardı.

· Tüm Sami yasalarında olduğu gibi; tapınaktan ürün çalmanın,çocuk

çalmanın,yalancı şahitliğin,hırsızlığın cezası ölümdü.

c) Din ve İnanış: Sümer dini çok tanrılıydı.Sümerler,Tanrıları çoğunlukla insan şeklinde düşünmüşlerdi.İnsanlarla aralarındaki fark;insanların ölmesi, Tanrıların ölmemesiydi.Mezopotamya’da tapınaklara ziggurat denirdi. Mezopotamya devletleri dil konusunda Sümerlerin etkisinde kalmışlardır.

d) Sosyal ve İktisadî Hayat: Mezopotamya devletlerşinde krallar ve rahipler en üst sınıfı oluştururlar.Bunların dışında kalan halk 3 sınıfa ayrılır.

1) Soylular: Geniş topraklara sahip olup,savaşta kralın yanında yer alırlardı.

2) Hürler: Askerler,köylüler ve zaanatkârlar grubu.Vergi verir,askerlik yapar,tapınak yapımı ve kanal açılması gibi işlerde çalışırlardı.

3) Köleler: Savaşlarda esir alınan ya da parayla satılan kişilerdi.Hiçbir özellikleri yotu.Sahiplerinin malı sayılırlardı.

Topraklarının verimli olması sebebiyle halkın çoğu çiftçilikle uğraşırdı. Tarımın yanı sıra hayvancılık da gelişmişti.Mezopotamya’da yün ve keten dokumacılığı da ileriydi.

Sümerler,yicaret yollarında güvenliğin sağlnmasına önem vermişlerdi. Asurlular,çeşitli yerlerde ve özellikle de Anadolu’da birçok ticaret kolonileri kurdular.

e) Yazı, Dil ve Edebiyat: M.Ö. 4000-3500 yılları arasında Sümerler,yazıyı bularak,gerçek anlamda uygarlığın temelini attılar.Başlangıçta düşüncelerini resimlerle anlattılar,zamanla bu resimleri düz çizgilere ve daha sonra da çivi yazısına dönüştürdüler.Bu yazılar üç köşeli bir kalemle kil tabletler üzerine yazıldığı için,yazıların bir yanı ince,diğer yanı kalın bir şekil alarak çiviye benzediğinden,bu yazıya “çivi yazısı” denmiştir.

Sümer dili,Türkçenin de içinde yer aldığıAsya kökenli diller grubuna dahildir.Edebiyat daha çok dinî ağırlıkta olup,efsaneler ve destanlar önemli yer tutar.Gılgamış,Tufan ve Yaradılış destanları önemlidir.

f) Bilim ve Sanat: Mezopotamya’da astronomi,matematik ve tıp alanlarında önemli gelişmeler olmuştur.Gökteki yıldızları izleyen Sümerler, burçları bulmuş,bir yılı 360 gün olarak hesaplamışlardır.Haftayı 7 gün,bir yılı 12 ay olarak kabul etmişlerdir.

Sümerler,aritmetik ve geometrinin temellerini atmışlar,çarpma ve bölme işlemlerini kolaylaştırmak için cetveller hazırlamışlardır.

Uzunluk,alan,ağırlık ve hacim ölçülerini bulan ve dairenin çevresini 360 dereceye bölen de Sümerlerdir.

Mezopotamya mimarîsinde saraylar ve tapınaklar önde gelir.Sümer mimarîsinin en önemli eserleri; çok kqatlı ve kule şeklindeki zigguratlardır. Yapılarında malzeme olarak daha çok kerpiç ve tuğla kullanılmıştır.Bunun sebebi;Aşağı Mezopotamya’da taşın az bulunmasıydı.

Heykel ve kabartma,gelişme gösteren diğer sanat dalları olmuştur.

Babil Kulesi ve Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri sayılan Babil Asma Bahçeleri,Mezopotamya sanatının en önemli eserleridir.

SİNTERLEME

Soğukta presleme veya yığma ile elde edilen parçalar itinalı bir ısıl işleme tabi tutulmalıdır. Bu ısıl işlem veya sinterleme, toz partiküllerinin mekanik olarak tuğla gibi dizilmeleri ve yapışmalarıyla metalsel bir parça veya kompakt bir alaşım vermelidir. Tek bileşenli sistemlerde genellikle sinterleme sıcaklığı olarak metalin mutlak ergime sıcaklığının 2/3 ve 4/5 i alınır ; birden fazla bileşenli sistemlerde ise sinterleme genellikle ergime sıcaklığı en düşük olan bileşenlerin ergime sıcaklığının üstünde yapılır. Gözenekli bronzlar ve bronzlara benzeyen alaşımlar 600º ila 800º arasında, demir grubu metallerin alaşımları ise 1000º ila 1300º arasında, sert alaşımlar 1400º ila 1600º arasında, refrakter metaller (molibden, volfram, tantal) 2000º ila 2900º arasında sinterlenirler. Sinterleme sıcaklığı gibi, sinterleme müddeti de kullanılan malzemeye göre değişir. Elmas alaşımları ve refrakter metaller için yarım saatten az bir zaman çoğu halde kafidir. Sert alaşımlar ve mıknatıs alaşımlarında olduğu gibi birçok hallerde de birkaç saat süren bir sinterleme tatbik edilmelidir. Sinterleme zamanı ve sıcaklığı arasında basit bir bağıntı vardır. Sinterleme sıcaklığı yükseldikçe sinterleme zamanı kısalır; aksine olarak alçak bir sinterleme sıcaklığı sinterleme zamanının uzamasına sebep olur.

Sinterleme sıcaklığının 1050º civarında olması halinde nikel-krom veya demir-krom-alüminyum rezistanslı elektrik fırınları kafi gelir. 1350º ye kadar silit çubuklu fırınlar kullanılır. Daha yüksek sıcaklıklar için (1000º ila 1600º) molibden rezistanslı fırınlar, 1800º ve daha yüksek sıcaklıklar için ise yüksek frekanslı veya kısa devreli karbon tüplü fırınlar kullanılır. Karbon tüplü fırınlar, karbon monoksit mevcudiyetinin zararlı tesirleri olmadığı hallerde kullanılır. Molibden, volfram, tantal gibi refrakter metallerin sinterlenmesinde 2000º lik sıcaklık dahi kafi gelmediğinden, bu metaller hidrojen dolu sinter çantaları içinde sinterlenirler. Burada sinterlenecek parçadan akım geçirilir. Harcanan güç sinterlenen parçanın ergimesi için gereken %10 kadar daha azdır. Sinterlenen malzemenin oksitlenmesini önleyecek tedbirler alındığı taktirde gazla ısıtılan fırınlardan da faydalanılabilir.

Aşağıda sinterlenen malzemeler için tatminkar sonuçlar veren fırınlar gösterilmiştir :

Demir veya bronz gözenekli yataklar için : Nikel-krom, demir-alüminyum, molibden ve silisyum karbürlü fırınlar.

Sert alaşımlar için : Kısa devreli karbon tüplü fırınlar, vakumlu yüksek frekans fırınlar veya A.B.D. de molibden rezistanslı özel fırınlar.

Sinter mıknatıslar ve elmas alaşımları için : Molibden rezistanslı fırınlar veya kısa devreli karbon tüplü fırınlar.

a) Muflalı fırınlar:600º ila 1050º arasında muflalı fırınlar kullanılır. Bu fırında rezistans spiral şeklinde olup malzemeyi her taraftan aynı zamanda ısıtmaktadır. Kalorifüj o şekilde olmalıdır ki fırın içindeki sıcaklık farkları birkaç dereceden az olsun. Dolayısıyla, ısı başlıca ışınma yoluyla iletildiğinden bilhassa masif parçaların sinterlenmesinde, sıcaklığın yükselmesi yavaş olmalıdır. Isıtma esnasında oksijen ve karbondioksit bulunmamalıdır. Çoğu kere en uygun koruyucu gaz hidrojendir. İstisnai hallerde işlem vakumda da yapılabilir.

b) Potalı fırınlar: Bu tip fırınlar muflalı fırınların özel bir modelidir. Bu fırının ısıtılması halka şeklinde molibden rezistanslarla sağlanmaktadır. Bu tip fırınlar bilhassa 1050º ila 1400º arasında kullanılırlar.

Muflalı ve potalı fırınların mahzurları, devamlı çalışmamaları ve dolayısıyla her yüklemede fırına depo edilmiş ısının kaybolmasıdır. Soğumayı hızlandırmak için fırından çıkan koruyucu gaz bir soğutucudan geçirildikten sonra tekrar fırına yollanır.

c) Çanlı fırın: Yukarıda sözü edilen fırınlara nazaran birçok teknik avantajlara sahiptir. Bilhassa 600º ila 1100º arasında kullanılan bu fırın başlıca bir temelinden bir refrakter ara-çanından ve bir ısıtma çanından meydana gelir. Çanı bir nikel-krom veya demir-krom-alüminyum sargılarını haizdir. Isıl işlemden evvel, içine sinterlenecek parça konmuş, sızdırmazlık tedbirleri alınmış, ara-çana koruyucu gaz sevk edilir. Sinterleme sonunda ısıtma çanı kaldırılıp, önceden yüklenmiş başka bir ara-çan üzerine yerleştirilebilir. Bu şekilde, ısıtma çanı içinde depo edilmiş olan ısı enerjisinin kaybolması önlenir.

d) Sürekli fırınlar: Sürekli fırınların kullanılması daha iyi bir ısıl randıman sağlar. Bu fırınlarda, rezistanslar doğrudan doğruya rezistanslı bu fırınlarla 1000º ye kadar olan sinterleme sıcaklıklarına erişilebilir. Molibdenli rezistanslarda sıcaklık 1500º ye kadar çıkabilir. Isı iletimi direkt ışınma yoluyla olur. Molibden´in yüksek ergime sıcaklığı sebebiyle (2700º), rezistanslar muhtemel bir fazla ısınmaya çok daha az hassastırlar. İlk zamanlarda, fabrikalarda 220 voltluk normal gerilim kullanıldığından ve molibdenin öz-direnci de küçük olduğundan rezistansların kesitleri küçük olmaktaydı. 20 ila 40 voltluk gerilimlerin kullanılması kısa ve kesiti büyük spiral rezistansların kullanılmasını mümkün kılmıştır. Böylece molibden rezistanslı fırınların kullanılmasında önceleri rastlanan zorluklar yenilmiş oldu. Bu fırınlar çok garantilidir. 1500º gibi sıcaklıklar için dahi rezistanslar birkaç sene dayanır. Bir sürekli fırın şu şekilde çalışır : Sinterlenecek malzeme demir veya grafit sepetlere konur. Bu sepetler fırına bir uçtan girer ve özel bir tertibatla ısıtma bölgesine sevk edilirler. Bu esnada hidrojende diğer uçtan sevk edilir. Bu şekilde ısıtma bölgesinde gelen sinterlenmiş malzemenin soğutulması sağlanırken aynı zamanda da koruyucu gazın ön ısıtılması yapılmış olur.

e) Gaz dolaşımıyla çalışan tesisat: Kullanılması koruyucu gazın iktisadi olarak kullanılmasını sağlar. Koruyucu gaz, bir yıkayıcıdan geçtikten sonra, bir soğutucuda, bir yoğuşma yoluyla su buharından ayrılır. Kondansör yerine özel kurutma tesisatı da kullanılabilir. Gaz dolaşımı bir pompa vasıtasıyla sağlanır. Fırının yüklenmesi esnasında, soğuma bölgesinde sinterlenmiş malzemenin oksidasyonla parlaklığını kaybetmesine sebep olabilecek bir miktar hava devreye girer. Bu sebeple havadaki oksijeni, paladyum ve platin esaslı katalizörler ihtiva eden kontaklı fırınlarda yakmak gerekir. Meydana gelen su buharı da elimine edilmelidir. Kontaklı fırının, kondansör ve kurutucudan evvel olması bu sebeptendir. Sinterleme atmosferinin azotça bir miktar zenginleştirilmesi genellikle fena bir tesir yapmaz. Fırının yüklenmesi ve boşaltılması esnasında kaybolan koruyucu gaz miktarı kadar devreye sokulması kafidir.

Sürekli fırınlarda yapılan sinterleme, malzemeye büyük bir intizam sağlar. Bu ise sert alaşımlar ve daimi mıknatıslar için çok önemlidir.

Laboratuarlarda kullanılan tesisatta silit spiraller veya çubuklarla dıştan ısıtılan, yatay porselen veya alüminden bir tüp vardır. Böylece 1250º ila 1350º arasında sıcaklıklara kolaylıkla erişilebilir.

f) Kısa devreli karbon tüplü fırınlar: Sert alaşımları 1350º ila 1550º arasındaki sıcaklıklarda sinterlemek için kullanılırlar. Bütün sürekli çalışan fırınlarda olduğu gibi, burada da ısı enerjisinin kullanılması ve malzemenin intizamlığı süreksiz çalışan fırınlardan üstündür.

g) Vakumda çalışan karbon tüplü fırınlar: Bu fırınlar vakum altında da çalışabilir; fakat bu taktirde çalışma sürekli olmaz. Tüp şeklindeki iletkenin uçları ısı kaybına karşı ekranlarla muhafaza edilmişlerdir. Bu suretle bütün tüp boyunca üniform bir sıcaklık elde edilir. Bu ekranlar genellikle volfram veya molibdenden yapılmıştır.

h) Yüksek frekanslı endüksiyon fırınları: Yüksek frekanslı endüksiyon fırınları 1500º ila 2000º arasında yapılan sinterlemeler için kullanılır. Vakumda sinterleme yapabilmek için bu fırınlar sızdırmaz bir odada tertiplenebilir.

ı) Özel fırınlar: Refrakter metallerin hazırlanması (molibden 2700º, tantal 3000º, volfram 3400º), tozun presleme ile çubuk haline sokulması ve bu çubukların Jul tesiri ile ergime noktaları civarında ısıtılmalarından ibarettir.

Volfram-bakır, volfram-gümüş ve molibden-gümüş alaşımlarının hazırlanmalarında birçok özel fırınlar düşünülmüştür. Bu metaller genellikle sinterlenmiş, gözenekli bir volfram veya molibden iskeletinin ergimiş bakır veya gümüşe daldırılmasıyla hazırlanır. Daldırma ameliyesi potalı veya fıçılı, baskül hareketi yapan fırınlarda yapılır. Bileşenlerin ayrılmasına veya boşluklar meydana gelmesine mani olmak için potalı fırınlar, elde edilen alaşımın daldırma bölgesinden bir soğutma odasına geçmesini sağlayan bir tertibatı haizdir. Daldırma ameliyesi genellikle bir koruyucu gaz altında (hidrojen), 1300º ila 1700º arasında yapılır.

Tablo 5.1 Bazı sinterleme fırınlarının sıcaklık limitleri ve tatbikat sahaları

Fırın tipi

Sıcaklık ºC

Tatbikat sahaları

Muflalı fırın

600-1050

Gözenekli yatakların ve demir esaslı alaşımların sinterlenmesi

Çanlı fırın

1100 kadar

Gözenekli yatakların, demir esaslı alaşımların ve büyük parçaların sinterlenmesi

Potalı fırın

1050-1400

Metalsel tozlarla imal edilmiş büyük blok veya parçaların sinterlenmesi

Sürekli fırın

a)1100 kadar

(Ni-Cr) lu

b)1500 kadar

(Mo) li

c)1000-1500

(gaz) lı

Gözenekli yatakların, makine parçalarının, mıknatıs alaşımlarının, saf metallerin, psödo-alaşımların

Sinterlenmesi

Silit çubuklu fırın

1250-1350

Araştırma işlerinde kullanılan parçaların sinterlenmesi

Karbon tüplü fırın

2000 kadar

Sert alaşımların, psödo-alaşımların, metalsel karbürlerin sinterlenmesi

Yüksek frekanslı fırın

3000 kadar

Sert alaşımların, metalsel karbürlerin, sert mamullerin sinterlenmesi

Sıcak kompresyonlu ve basınç altında

Sinterleme tesisatlı

Fırınlar

a)600 kadar

b)800 kadar

c)1500 kadar

psödo-alaşımların, yatak alaşımlarının, demir esaslı alaşımların, sert alaşımların ve elmas alaşımların

sinterlenmesi

5.1 TEK BİLEŞENLİ SİSTEMLERİN SİNTERLENMESİ

5.1.1 Sinterlemeye başlama, Sinterleme sıcaklığının tarifi:

Sıcaklığın yükselmesiyle çekme kuvvetlerinin aktiviteleri artarken, sinterlemeyi zorlaştıran tesirler de ortadan kalkar. Ayrıca sıcaklığın artması billurlaşma şartlarını da müsait hale getirir. Adi sıcaklıkta, toz partiküllerinin gerektiği kadar plastik olmamaları, yüzeylerinde gaz ve oksit tabakalarının mevcudiyeti, partiküller arasındaki temasın mükemmel olmaması, presleme esnasında toz içinde zararlı gazlar bulunması, sinterlemenin yüksek sıcaklıkta yapılmasını mecbur kılar. Yukarda sözü geçen zararlı unsurlar önemli değişiklikler gösterirler ve tozun hazırlanma şartlarına büyük ölçüde bağlıdırlar. Bu sebeple tozun sinterlemeden evvel tabi olduğu işlemler çok önemlidir. Sinterleme başlangıcı sıcaklığı hakkında verilen bilgiler hiçbir şey ifade etmemekle beraber, bu sıcaklığın bilinmesi pratik önemi haizdir. Sinterleme sıcaklığını tayin etmek için birçok eser yazılmıştır. Sinterlenmiş cisimlerin yapı değişiklikleri mikroskopta incelenerek, preslenmemiş demir dozlarının sinterlenmesi etüt edilmiş, preslenmiş silindirik küçük parçaların çekme mukavemetleri tayin edilmiştir. Gümüş, bakır, kurşun, alüminyum, magnezyum komprimerlerinin mukavemeti 150° ile 300° arasında artarak değiştiği görülmüştür. Bu artış sinterlemenin başladığını gösterir. Aynı malzemeden iki yüzey sadece basınç tesiriyle, birbiri üzerine tatbik edildiği takdirde, belirli bir sıcaklığın üzerinde bu iki yüzeyin aderansı yüksek değerler alır. Bu sıcaklığa aderans sıcaklığı denir ve sinterleme başlangıcı sıcaklığı olarak kabul edilebilir (demir için 550°, nikel için 600°, volfram için 1250°)

5.1.2 Sinterleme şartlarının fiziksel ve mekanik özelliklere tesiri:

a)Yoğunluk, Gözeneklilik, Kendine Çekme:

Önce sinterleme sıcaklığı, sinterleme müddeti ve toz taneleri büyüklüğünün yoğunluğa tesiri incelenecektir. (Şekil 5.1)da muhtelif basınçlarda, yoğunluğun sinterleme sıcaklığı ile değişimi şematik olarak gösterilmiştir. (Şekil 5.2)’da ince molibden tozlarıyla (Şekil 5.3)de ise ince bakır tozlarıyla (2 mikrondan küçük taneler) yapılan deneylerin sonuçları görülmektedir. 1000°’ye doğru molibdenin, 400°’ye doğru ise, bakırın yoğunluğunun artması esas sinterleme olayının başlangıcı ile, bakırın yoğunluğunun artması esas sinterleme olayının başlangıcı ile ilgilidir. Çok az veya normal bir basınç altında tozların belirli bir sıcaklıkta sinterlenmeleriyle meydana gelen kendini çekme de normaldir. Aksine, çok yüksek basınçlar altında preslenen cisimler (30t/cm2’ye kadar) kendileri çekmedikleri gibi, bir hacim büyümesi de gösterirler. Mesela, 600°’de sinterlermiş ve yüksek basınç altında preslenmiş bir bakır parçasının yoğunluğu alçak basınç altında preslenmiş parçanınkinden çok daha küçüktür.

Metalsel bir tozun yoğunluğunun sinterleme sıcaklığına bağlı olarak değişimi

Şekil 5.1 Metalsel bir tozun yoğunluğunun sinterleme sıcaklığına bağlı olarak değişimi (Şematik).

a. Sıkıştırılmamış.

b. Orta basınç altında sıkıştırılmış (takriben 5t/cm2.

c. Yüksek basınç altında sıkıştırılmış (takriben 30t/cm2).

Sinterleme müddetinin yoğunluk ve kendini çekmeye tesirine gelince, yoğunluk artmasının büyük kısmı nispeten kısa bir zamanda meydana geldikten sonra artış azalır. Sinterleme sıcaklığı ne kadar yükselirse, kendini çekmenin büyük kısmı da o kadar kısa zamanda meydana gelir; yani yüksek sıcaklıklarda zamanın tesiri gittikçe azalar. (Şekil 5.4).

Basınç ve sinterleme sıcaklığı ve müddetinden ayrı olarak kullanılan tozun tane büyüklüğü de yoğunluk ve kendini çekmeye büyük ölçüde tesir eder.

3t cm2 ve 6t cm2 basınç altında sıkıştırılmış bir molibden tozunun 3 saatlik bir sinterlemeden sonra, sinterleme sıcaklığına bağlı olarak yoğunluğunun değişimi

Şekil 5.2 Sıkıştırılmamış 3t/cm2 ve 6t/cm2 basınç altında sıkıştırılmış bir molibden tozunun 3 saatlik bir sinterlemeden sonra, sinterleme sıcaklığına bağlı olarak yoğunluğunun değişimi.

Orta ve yüksek sinterleme sıcaklıklarda, sinterleme zamanı ve yoğunluğunun artması arasındaki münasebet

Şekil 5.3 Orta ve yüksek sinterleme sıcaklıklarda, sinterleme zamanı ve yoğunluğunun artması arasındaki münasebet.

Aynı bir metalin muhtelif tane büyüklüklerindeki tozlarını aynı basınç altında presledikten sonra elde edilen numunelerin, aşnı şartlar altın-değişim kanunu bulunur. (Şekil 5.5).

Sinterlenmiş numunelerin yoğunluklarının granülometre’ye bağlı olarak değişimi

Şekil 5.4 Sinterlenmiş numunelerin yoğunluklarının granülometre’ye bağlı olarak değişimi.

Şekil 5.5 İnce ve taba demir tozlarının sıcaklık ve kendini çekme arasındaki münasebet.

Sıkıştırma basıncı :0.23t/cm2

İnce tozun granülometresi :5m

Kaba tozun granülometresi :50m

b) Yapı:

Basınç, sinterleme sıcaklığı, müddeti ve atmosferdeki gibi sinterleme şartlarının, sinterlenmiş maddelerin sertlik, mekanik mukavemet, elektrik iletkenliği gibi özelliklerine tesiri incelenmeden evvel, tanelerin süratle büyüme olayının tetkik edilmesi gerekir. Tanelerin büyümesi bazı hallerde mekanik mukavemet, sertlik, kopma uzaması, yoğunluk gibi özelliklere fevkalade tesir eder. Plastik metal tozlarının, mutlak ergime sıcaklıklarının 2/3 ile 3/4’ü arasındaki belirli sıcaklıklarda ısıtılmasıyla tanelerin çok büyüdükleri görülmüştür. Tane büyümesinin başlangıç sıcaklığı presleme basıncından bağımsızdır. Bu olaya tanelerin ani büyümesi denir ve ilk olarak redükleme ile elde edilmiş ince bakır tozlarında müşahade edilmiştir. 1 ile 5t/cm2 arasında değişen basıncın 720° olduğu tespit edilen tane büyümesi başlangıcına ait sıcaklığa tesir etmemesi tane büyümesinin soğukta bir ön deformasyon neticesinde meydana gelmediğini gösterir.; dolayısıyla, normal metallerin soğukta deformasyonlarından sonra görülen yeniden billurlaşmaları hipotezi burada kabul edilemez.

Az miktarda gayri safiyelerin bir sıvı faz meydana gelmesine ve dolayısıyla bir billurlaşmaya sebebiyet verip vermediklerini anlamak için, müteakip saflaştırmalara tabi tutulmuş bakır tozu üzerinde deneyler yapılmıştır. Bu tozla, 5t/cm2 basınç altında sinterlenmiş cisimlerde , 720°’de tanelerin büyüdüğü görülmüştür. Buradan, bakırın büyük sarfiyatının tane büyümesi başlangıç sıcaklığına tesir etmediği neticesine varılmıştır.

Hiçbir soğuk ön-işleme tabi tutulmamış tozlarda, tane büyümesi normal yeniden billurlaşma sıcaklıklarda meydana gelmektedir. Halbuki 520°’de yarım saat sinterlenmiş numuneler soğuk deformasyona tabi tutulduğu takdirde, tane büyümesi sıcaklığı, soğuk deformasyona tabi tutulduğu takdirde, tane büyümesi sıcaklığı, soğuk deformasyonun şiddetine göre, 720°’den 420°’nin altına kadar düşmektedir. Böylece sentetik metalsel malzemelerin tane büyümeleri, ergime ile elde edilmiş metallerin yeniden billurlaşma sahasına getirilmiştir(Tablo5.2)

Tablo 5.2 Sıkıştırma basıncına bağlı olarak demir tozunun sinterleme sıcaklığı ve tane büyüklüğü.(Granülometri=1m), (zinterleme süresi=1 saat),

Sinterleme sıcaklığı (°C)

Sıkıştıma basıncı

0

220

4400

8800

X ışınları ile tetkik edilen granülometri

Sintersiz

Başlangıç

Az büyüme

Kuvvetli büyüme

Kuvvetli büyüme

200

Değişmemiş (1m)

Değişmemiş (1m)

Değişmemiş (1m)

Değişmemiş (1m)

400

Değişmemiş (1m)

Toparlanmamış

(1m)

Az toparlanmış (1m)

Az toparlanmış (1m)

600

Değişmemiş (1m)

Toparlanmamış

(1m)

Toparlanmış

(1m)

Toparlanmış

(1m)

800

Değişmemiş (1m)

Toparlanmamış

(1m)

5-15m

2-8 m

1000

5-10m

10 m

15-60m

3-7 m

1200

5-20m

5-40m

15-80m

15-80m

1400

250m kadar

250m kadar

250m kadar

250m kadar

Bu tablodan şu sonuçlar çıkarılabilir:

1-Presleme basıncının yüksek olması tane büyümesinin başlangıç sıcaklığını çok düşürür; çok yüksek basınçla elde edilen taneler orta basınçlarda elde edilenlerden daha küçüktürler.

2- Tanelerin büyüme başlangıcına ait sıcaklıklar, ergitilerek elde edilen demirin yeniden billurlaşma diyagramında görülen sıcaklıklara nispeten daha yüksektirler.

Muhtelif tane büyüklüklerinde ve farklı şekillerde hazırlanmış bakır tozlarının sinterlenmesiyle elde edilmiş cisimlerin özellikleri ve sinter mamullerinin yapılarını tayin eden faktörler incelenerek sinterlemeden sonra elde edilen yapının dört faktöre bağlı olduğu anlaşılmıştır.

1-Temel tozun bünyesi (tane büyüklüğü, saflık, yüzey durumu);

2-Sinterleme sıcaklığı;

3-Sinterleme müddeti;

4-Sinterleme atmosferi

Buna karşılık, basıncın yapıya tesiri ikinci planda kalır. Basınç, sadece toz partiküllerinin aglomerasyonunda rol oynar. Meydana gelen gözenekliliğin yapıya tesiri, sinterleme esnasındaki tane büyümesinin gözenekleri yok etmesine bağlıdır.

Sinterlenmiş cisimlerin yeniden billurlaşması, elektrolitik olarak elde edilen metalsel tabakalara, sıvı bir fazdan elde edilmiş billursal şekillere, ergime ile elde edilmiş mekanik deformasyona uğramış bazı metallerin durumuna çok benzer. Mesela, adi sıcaklığa kadar soğutulmuş dökme alüminyumun ergime sıcaklığının hemen üzerinde bir sıcaklığa çıkarılmasıyla taneler büyümektedir. Dökümden sonra işlem görmemiş nitelden mamul deney parçalarında , 1300°’de hidrojen içinde ısıtıldıktan sonra tanelerin büyümesi ve tane sınırlarının yer değiştirmesi müşahade edilmişti.

Sinterlenmiş metallerin yapı durumları üzerinde elde edilmiş neticeleri bir araya toplanırsa, termodinamik bakımdan kararsız toz partiküllerinden meydana gelmiş ve özel bir ısıl işleme tabi tutulmuş billur şekillerinde daima tane büyümesi ve tane sınırlarının yer değiştirmesi olayları müşahade edilir; bu olaylara “yüzeyin yeniden billurlaşması” veya dolayısıyla “tanelerin yeniden billurlaşması” denir. Kristali meydana getiren toz tanelerinde daima mevcut olan iç gerilmelerinden ayrı olarak, bilhassa yüksek bir presleme için, ilaveten “lifler-arası distorsyonlar” olabilir. Bu distorsyonlar “mekanik olarak veya deformasyonla yeniden billurlaşma” olayını doğururlar. Sinter mamullerin büyük kısmı için, sinterleme atmosferinin iştirak ettiği kimyasal reaksiyonlar yeniden billurlaşma esnasında tane büyümesine yardım ederler.

c)Sertlik:

Brinell sertliğinin sinterleme sıcaklığının fonksiyonu olarak değişimi (Şekil 5.6 ve 5.7’de gösterilmiştir. Plastik metal esaslı (mesela bakır) ve yüksek basınç altında elde edilmiş komprimelerin sertliği yüksektir. Basıncın alçak olması halinde, sertlik sinterleme sıcaklığının artması sertliğin düşmesine sebep olur. bu düşüş plastik bir metal olan bakır için nikele nazaran daha fazladır.

Şekil 5.6 Muhtelif basınçlar altında sıkıştırıldıktan sonra sinterlenen bakır numunelerinin Brinell sertliklerinin sinterleme sıcaklıklarına bağlı olarak değişimi.

Kesir çizgi : Dökme ve tavlı bakır

1 = Kieffer 2 = Hotop

Alçak basınca maruz kalmış sinterlenmiş maddelerin sertliklerinin devamlı artması daha yoğun bir sinterleme, dolayısıyla yoğunluğun artmasıyla izah edilir. Çok yüksek sıcaklıkta sinterlenmiş maddelerin sertliği , kimyasal olarak saf metalsel tozlar için, tavlanmış normal metalinkinden fazla olmayıp gözeneklilik ve yüksek sıcaklıkta tane büyümesi sebebiyle daha azdır. Yüksek basınca maruz kalmış sinterlenmiş maddelerle sertlik azalması, presleme esnasındaki soğuk deformasyonu müteakip bir rejenerasyon olayı gibi farz edilebilir. Ayrıca, hiç olmazsa bakın içir, sertliğin şiddetli bir şekilde düşmesi, bakır tozunun preslenmesi neticesinde gazların serbest kalması ve yoğunluğunun düşmesine bağlanabilir. (Şekil 10)’de sertliğin alçak, orta ve yüksek basınçlar için, sinterleme sıcaklığı ile volfram gibi az plastik metaller ve refrakter metallerin karbürleri gibi az plastik metalsel terkipleri tatbik edilemez. Bu malzemelerde, basıncın sebep olduğu soğuk şekil değişimi çok az olduğundan alçak sinterleme sıcaklıkları için sertlik düşüşü görülmez.

Şekil 5.7 Muhtelif basınçlar altında sıkıştırıldıktan sonra hidrojende sinterlenen bir nikele karbonil tozunun Brinell sertliğinin sinterleme sıcaklığına bağlı olarak değişimi.

Yoğunluğun sinterleme müddeti ile değişimi göz önüne alınırsa, sertliğin sinterleme müddeti ile artması gerektiği anlaşılır. 16 saat müddetle sinterlenen (basınç: 4t/cm2; sinterleme sıcaklığı:750°) elektrolit bakır tozunun sertliğinin 38 kg/mm2’ye geçmesi de bu neticeyi doğrular.

d)Mekanik Özellikler:

(Çekme mukavemeti ve kopma uzaması.) Çekme mukavemetinin ve kopma uzamasının ölçülmesi için özel bir çubuk kullanılması tavsiye edilir. (Şekil 5.9).

Şekil 5.8 Normal tavlı metali ile karşılaştırarak, çeşitli basınçlar altında sıkıştırıldıktan sonra sinterlenen plastik metal tozlarının Brinell sertliklerinin sinterleme sıcaklığına bağlı olarak değişimi.

a.Alçak basınç (2-3t/cm2)

b.Orta basınç (6-8t/cm2)

c.Yüksek basınç (20-30t/cm2)

Şekil 5.9 Çekme deneyi epruveti ve kalıbı.

Karbonil nikel tozunun muhtelif basınçlarda (0.8 ile 4a/cm2) preslenmesi ve 2 saat 300° ila 1300° arasında hidrojen atmosferi altında sinterlenmesi sonunda elde edilen neticeler (Şekil 5.10)’da verilmiştir. (Şekil 5.11)’da ise teknik demir tozu üzerinde yapılan çekme mukavemeti ve kopma uzaması deneylerinin sonuçları görülmektedir. Deney parçaları 6t/cm2 basınç altında hazırlanmış ve yarım saat hidrojen içinde sinterlenmiştir. teknik demir tozu ise, mekanik öğütme ile hazırlanmış olup, tane büyüklükleri 0.075 ile 0.1 mm arasındadır. Her iki şeklin mukayesesinden şu sonuçlar çıkar: Karbonil nikel tozu halinde, yüksek basınçlar için, çekme mukavemetinin sıcaklıkla büyük artış gösterdiği iki bölge vardır. Bu bölgelerden biri 300° ile 500° arasında, diğeri ise 650° arasında, diğeri ise 650°’nin üzerindedir. Alçak sıcaklıklar bölgesinde, toz partiküllerinin aglomerasyonundan sonra zıt kuvvetlerinin azalması ve sinterleme kuvvetlerinin artmasıyla mukavemet de yüksektir. Yüksek sıcaklıklar bölgesinde, billurlaşmadan dolayı sinterleme olayı şiddetlenir. Yüksek basınçların kullanılmasıyla yüksek mukavemetler elde edilir.

Şekil 5.10 Muhtelif basınçlar altında sıkıştırıldıktan sonra 2 saat sinterlenen nikel karbonil tozunun çekme mukavemetinin sinterleme sıcaklığına bağlı olarak değişimi.

a.G.Grube, M.Schecht b.R.Kieffer, W. Hotop

(Şekil 5.11)’daki eğrilerin gidiş tarzı kabaca birbirine benzer.Burada da alçak sıcaklıklarda mekanik mukavemetin yükselmesi kendini çekme kuvvetlerinin artmasına bağlıdır. 600°den yüksek sıcaklıklar için ise mekanik mukavemetin artması bilhassa billurlaşma olayları ile ilgilidir. Demirde, 800° ile 1000° arasında kopma uzaması ve mukavemetin düşmesi enteresandır.

Şekil 5.11Teknik demir tozunun çekme mukavemeti ve uzamasına, sinterleme sıcaklığının etkisi.

Bakırın mukavemeti yüksek sıcaklıkta bir maksimumdan geçtikten sonra biraz azalır; bu maksimum, sinterleme sıcaklıklarında tanelerin süratle büyümesine bağlıdır.

(Şekil 5.12)’de kopma uzaması ve mukavemeti sinterleme sıcaklığı ile değişimi şematik olarak görülmektedir. Bu eğriler 3 ile 4t/cm2 arasındaki basınçlar için çizilmiş olup, daha yüksek basınçlarda aşağı doğru yer değiştirirler.

Sinterlenmiş demir numuneleri üzerinde yapılan deneylerde elde edilen kopma uzaması ve mukavemetin sinterleme müddeti ile değişim eğrileri (Şekil 5.13)de verilmiştir. Bu eğriler kaba hatlarla diğer metaller için de varittir. Neticeler tane büyüklükleri 0.075 ile 0.1 mm arasında olan 6t/cm2 basınç altında preslenerek 800°’de farklı müddetlerde sinterlenmiş demir tozu üzerinde elde edilmiştir. Isıtmanın birinci saati içinde çekme mukavemeti süratle yükseldikten sonra eriştiği değeri muhafaza eder. Uzama eğrisinin de benzer bir gidişi varsa da 480 dakikalık bir ısıtma müddeti içinde bir maksimuma erişmez.

Şekil 5.12 Sinterlenmiş tozların çekme mukavemeti ve uzamasına, sinterleme sıcaklığının etkisi (şematik)

Şekil 5.13 Sinterlenmiş demirin çekme mukavemeti ve uzamasının; sinterleme zamanına bağlı olarak değişimi.

Tane büyüklüğünün çekme mukavemeti ve uzamasının; sinterleme yoğunluğa ve sertliğe tesiri gibidir.

e)Elektrik İletkenliği:

(Şekil 5.14)’de farklı basınçlar altında preslenmiş karbonil nikel tozunun özdirencinin değişimi görülmektedir. Özdirençlerin ölçülmesi deney parçalarının soğumasından sonra oda sıcaklığında yapılmıştır. Sıcaklığın artmasıyla elektrik direnci önce süratle, yüksek sıcaklıklarda ise daha yavaş azalır. Özdirenç ayrıca alçak sıcaklıkta elde edilen numuneler için, deney parçasının hazırlanmasında kullanılan basıncın küçüklüğü nispetinde artar.

Şekil 5.14 Muhtelif basınçlar altında 2 saat sıkıştırılan nikel karbonil tozunun elektrik reziztivitesinin, sinterleme sıcaklığına bağlı olarak değişimi.

Sinterlenmiş bir metalin toplam direnci kristalitlerin kendi dirençleri ile kristalitler arasındaki temas dirençlerinin toplamıdır. Toz partikülleri, absorbe edilmiş bir gaz tabakasıyla çevrilmiş olduklarından temas dirençleri çok büyüktür. Dolayısıyla preslenmiş metalsel bir tozun direnci de çok yüksektir. Basıncın yükselmesi partiküllerin yaklaşmaları ve temas yüzeylerinin artmasına ve dolayısıyla toplam direndin azalmasına sebep olur. Sıcaklık yükselirse absorbe edilmiş gazların yayılmaya başlamasıyla elektrik direnci azalır. Daha sonra sinterlemenin ilerlemesi esnasında, billurlaşma sebebiyle kristalitler arasındaki elektrik irtibatları iyileşir.

Absorbe edilmiş gaz tabakaları ve oksit filmlerinin elektrik direnci üzerine etkilerini ortaya koymak için, preslenmiş karbonil nikel tozlarının sinterleme esnasındaki sıcaklık-özdirenç eğrileri çıkarılmıştır. (Şekil 5.15).

Şekil 5.15 Sıkıştırılmış nikel karbonil tozunun , direnç-sıcaklık eğrileri

5.2 ÇOK BİLEŞENLİ SİSTEMLERİN SİNTERLENMESİ

Toz metalürjisi metotları sayesinde, temel malzemelerin özelikleri ve katı veya sıvı halde karşılıklı eriyebilme şartları ile ilgilenmeden çeşitli cisimlerin herhangi bir terkibi elde e6ilebilir. Metalleri, metalloidlerle veya metalsel terkiplerle birleştirmek mümkündür. Prensip olarak herhangi bir terkip herhangi bir oranda gerçeklenebilir. Bir bileşenli sistemlerde presleme ve sinterleme esnasında görülen olaylarla sinterlenmiş cisimlerin fiziksel ve mekanik özelliklerini kapsayan kanunların çok bileşenli sistemler için genelleştirilmelerinin mümkün olup olmadıklarını anlamak için sistemler 2 gruba ayrılır:Sinterlenmeleri esnasında bir sıvı faz meydana gelmeyen sistemler ve sinterleme esnasında bir kısmı sıvı halde bulunan sistemler.

5.2.1 Sıvı faz olmadan çok bileşenli sistemlerin sinterlenmesi:

Bileşenlerin ergime sıcaklıkları çok farklı değilse (demir-nikel, demir-kobalt, demir-kobalt-nikel, vs. gibi) sinterleme sıcaklığı bütün bileşenlerin ergime sıcaklıklarından düşük alınmalıdır. Bir bileşenli sistemler için kurulan teorilerin bu gibi sistemleri de kapsamalarının mümkün olup olmadığı denge diyagramından anlaşılır. İki ayrı durum vardır. Bileşenlerin sıvı veya katı halde (hiç olmazsa katı halde) birbirlerini eritmemeleri ve billurlar veya karışımların teşekkülü. Birinci gruba giren sistemler için, sıvı faz meydana gelmeyecek bir sinterleme sıcaklığında (yani ötektik sıcaklığının altında) bir bileşenli sistemler için geliştirilen bilgiler geçerlidir. Farklı iki metalin yüzeyleri arasındaki çekme kuvvetleri bir metalin partikülleri arasındaki çekme kuvvetlerinden az farklıdır. Buna sebep aderansın fiziki bir olay olup üzerinde kimyasal afinitelerin hiç bir rol oynanamamasıdır. Bununlar beraber, yüksek sıcaklıkta meydana gelen billurlaşma olayları bileşenlerden her birinin kendi sahasında gelişirler. Bazen bu olaylardan faydalanılarak mesela volfram’ da olduğu gibi bazı oksitlerin (thO2, CaO2, vs.) ilavesiyle iri tanelerin teşekkülüne mani olunur. Bu birinci tipe misal olarak pratikte önemli olan şu alaşımları verebiliriz: volfram-bakır, demir-grafit, gümüş-grafit vs. Yukarıdaki misallerden demir-gümüş ve demir-bakır sistemlerini daha yakından inceleyelim. Demir ve gümüşün katı veya savı halde birbirlerini eritmelerine rağmen toz metalürjisi metotları sayesinde mekanik mukavemetleri iye olan demir-gümüş alaşımları elde etmek mümkündür. Gözenekler, sinterlemeden sonra yapılan bir sıcakta dövme ile yok edildikleri takdirde, bu alaşımların mukavemet ve sertlikleri karışımlar kanunundan bulunur. bir demir ve bakır tozları karışımının bakırın ergime sıcaklığının altında sinterlenmesiyle hazırlanmış parçalar incelenerek elde edilen yoğunluk ve mekanik mukavemetin saf metallerinki mertebesinde olduğu görülmüştür.

Bileşenler katı halde karışık billurlar veya karışımlar teşkil ettikleri takdirde, bir bileşenli sistemler için meydana getirilen kanunlara ekseriya yeni olaylar ilave olunur. Bu durumda, bileşenlerin birbiri içinde yayınma derecesinin tesiri katidir. Daha evvel izah edildiği gibi D.P.G. usulüyle muhtelif tertiplerde alaşım tozları hazırlamak mümkündür. Toz haline getirilmiş bir alaşımdan hareket edilirse, bileşenler kimyasal dengede olduklarından olaylar bir bileşenli sistemlerdekinin aynı olarak cereyan eder. Karışık billurlardan veya metalsel karışımlardan meydana gelen toz partiküllerinin saf metallere nazaran daha az şekil değiştirebildiklerine ve daha zor billurlaştıklarına dikkat etmek lazımdır. Karışık billurlardan teşekkül eden tozların zor billurlaştıkları bir kısmı karışık oksit kristallerinden, bir kısmı da oksit karışımlarından elde edilerek sinterlenmiş kobalt-nikel alaşımları üzerinde yapılan deneylerle ispat edilmiştir. Toz haline getirilmiş bir alaşım yerine, saf bileşenleri kalıp içinde karıştırıp presledikten sonra sinterliyelim (saf bileşenler yerine henüz denge haline varmamış fazlar da alınabilir); sinterleme esnasında mukavemet artacak, muhtelif bileşenler arasındaki yayınma sebebiyle muhtemelen fiziksel özellikler de iyileşecektir. Yayınma derecesi bazı gaktörlerde (sinterleme sıcaklığı ve müddeti, tane büyüklüğü gibi) bağlı olduğundan bu gibi çok bileşenli maddelerin fiziksel özellikleri de aynı olduğundan bu gibi çok bileşenli maddelerin fiziksel özelikleri de aynı faktörlere tabi olacaktır. Sinterlenmiş demir-nikel alaşımları halinde olduğu gibi, karışık billurlardan meydana gelmiş ve sadece sinterlenmiş sistemlerin özelliklerinin saf bileşenlerinkinden az bir ark göstermesi tamamlanmamış bir yayınma ve gözeneklilik sebebiyledir.

Metalsel tozların yayınmaları hakkında en önemli deney neticeleri şu şekilde özetlenebilir:

1-İyi karıştırılmış metalsel tozlar kompakt metallere nazaran daha kolay yayınırlar; kullanılan toz ne kadar ince ise numune de o kadar homojen olur;

2-Yayınma hızı sıcaklıkla üssel olarak artar;

3-Kullanılan tozlar ısıl işlem esnasında yapı değişimlerine uğradığı takdirde, bu değişimler yayınmanın gelişmesine tesir edebilir;

4-Çekmeye mani olan faktörler atom hareketlerini frenler:

5-Az miktarda sıvı bulunduğu takdirde (mesela oksitler, sülfürler, fosfürler vs.) bilhassa sıvı faz oksit filmlerini ve diğer gayri safiyetleri eritebiliyorsa, yayınma çok daha çabuk olur.

Bu istisnai durumlar hariç, kompakt metallerin yayınma kanunları, metalsel tozların yayınması için de muteberdir. Dolayısıyla, yayınma olayı şu şekilde düşünülebilir: Denge diyagramına göre. Kafi derecede yüksek sıcaklıkta görünmeleri beklenen denge durumundaki kristaller önce tanelerin çevresinde teşekkül ederler. Bu şekilde meydana gelen tabakaların kalınları birçok faktörlere bağlıdır. Mesela A ve B gibi iki metal mevzubahis ise bu gaktörler şöyle sıralanabilir: sıcaklık, ısıtma müddeti, A ve B metallerinin her yeni tabaka boyunca yayınma hızları, her iki metalin her yeni tabaka içindeki kütleleri ve bunların oranı, A ve B metallerinin yayınma zamanının her tabakanın kalınlığıyla artma şekli.

5.2.2 Sıvı faz mevcudiyetinde çok bileşenli sistemlerin sinterlenmesi:

Sıvı faz mevcudiyetinde sinterlenen çok bileşimli sistemler adı altında toplanan grupta endüstride önemli olan birçok sinter mamuller vardır. Misal olarak sinterlenmiş sert alaşımlar, wqolfram-bakır-nikel ağır alaşımı gözenekli yataklar için bronz vs. gösterebiliriz.

Bu sistemler içinde, sinterlemenin oluşumu başlıca denge diyagramına tabidir. Sınıflandırmada kriter olarak malzemenin sinterlemeden sonraki homojen veya heterojen durumu alınacaktır.

Sinterlenmiş bir homojen alaşım halinde, sıvı faz ancak ani olarak teşekkül edebilir. Sıvı faz belirli bir sıcaklıkta teşekkül ettikten sonra yayınma ile kütle tarafından absorbe edilir. Bu esnada katı karışık billurlar teşekkül eder. Bunun endüstride uygulanması, gözenekli yataklar için sentetik bronz ihmali gösterebiliriz.

Mesela %10 kalay ihtiva eden sentetik bronz şu şekilde hazırlanır: Bir kalıp içinde bakır ve kalay iyice karıştırılıp preslenir ve karışım 700° ile 800° arasında redükleyici atmosferde sinterlenir. Sinterleme esnasında, kalayın 232° olan ergime sıcaklığına erişildiğinde, kalay kozu komprimenin içinde sıvılaşır. Sıvı kalayın bakır partikülleri boyunca süratle yayınmasıyla, 1 saatten az bir müddet zarfında homojen bir faz meydana gelir. Bu faz X-bronzunun katı karışık billurlarından ibarettir.

Demir-nikel alüminyum sinter mıknatısların imali için ince demir ve nikel tozlarıyla, istenen alüminyum oranının sağlanması için %50 alüminyum ihtiva eden bir demir-alüminyum alaşımı tozu kullanılır. Toz karışımının sinterlenmesi, koruyucu gaz içinde 1200° ile 1300° arasında yapılır. 1150°’ye doğru bu ön-alaşım ergiyerek sıvı halde demir ve nikel partikülleri boyunca çok çabuk ve muntazam olarak yayınır. Bu şekillerde, nispeten kısa bir zamanda, karışık billurlardan meydana gelen homojen katı bir faz teşekkül eder. Sinterleme ile önemli bir kendini çekme olayı da vuku bulduğundan preslenmemiş fakat sinterlenmiş mıknatısların yoğunluğu, teorik yoğunluğun %97 ile 99’una erişir. Sinterleme esnasında bir miktar sıvı teşekkül etmesi yoğunluğunun büyük olmasını ve homojen karışık billurların meydana gelmesini sağlamaktadır. Mesela %13 alüminyum ve %60 demirden ibaret sinterlenmiş bir mıknatısın imalinde , 1115° civarında %26 sıvı teşekkül eder. Sıvı faz mevcudiyetinde yapılan sinterleme esnasında, meydana gelen sıvı miktarı numunenin iskeletini tahrip etmeyecek kadar olmalıdır.

Çok bileşenli heterojen bir sistemin sinterlenmesinde şartlar daha başkadır. Sıvı fazın meydana gelmesine ergime sıcaklığı en düşük olan bileşenin ergime noktasının aşılması veya alçak sıcaklıkta ergiyen bir ötektiğin teşekkülü sebep olabilir. Endüstriyel bakımdan çok mühim olan bu duruma klasik misal olarak sert alaşımların ve volfram-bakır-nikel ağır alaşımının sinterlenmesi gösterilebilir. Burada nisbeten az miktarda olan sıvı faz katı kalmış bileşenler için “birleştirici” veya “çimento” rolü oynar; bu bileşenlerin kendi hallerine bırakılması halinde ise sinterleme için çok yüksek sıcaklıklara çıkmak gerektiği gibi bu sıcaklıkta dahi sinterleme tam olmaz.

Misal olarak volfram-kobalt-karbon üçlü sistemini alarak sert bir alaşımın sinterlenme ve ergimesinde görülen olayları daha yakından incelemeyim. Mesela %94 volfram karbür ve %6 kobalt ihtiva eden bir alaşımın sinterlenmesinde ortaya çıkan olaylar, volfram-kobalt-karbon sisteminin denge diyagramının WC-Co ikili sistem kesitinde net olarak görünürler. (Şekil 18). İnce volfram karbür ve kobalt tozları karışımının sinterleme sıcaklığı 1400° olarak seçilir. Alınan bileşime (%6 kobalt) tekabül eden noktadan bir düşey ve sinterleme sıcaklığına (1400°) tekabül eden noktadan bir yatay çizilirse, diyagramdan her sıcaklıkta muhtelif tozların oranlarıyla bileşimi bulunur. numune, oda sıcaklığından sinterleme sıcaklığına kadar ısıtıldığı takdirde, önce volfram karbür ve kobalt kristalleri arasında bir atom değişimi, yani katı halde yayınma olur. Bir miktar volfram karbürün kobalt içinde erimesiyle kobalt bakımından zengin katı karışık billurlar teşekkül eder. Bu durumda kobaltın ergime sıcaklığı da düşer; olay bu şekilde devam ettikçe bir sıvı faz meydana gelir. Bu sıvı miktarı bütün kobalt sıvı hale gelinceye kadar artar. Sıvı içindeki kobalt oranı da %62’ye kadar düşer. Özet olarak, volfram karbür ve kobalt karışımının 1400°’de sinterlenmesi esnasında saf kobalt (a noktası) kaybolurken, a ve b noktaları arasında, ok yönünde b bileşimli sıvıya doğru gidildiği görülür. Dolayısıyla 1400°’de sinterlenen malzemenin takriben %90 volfram karbür (c noktası) ve %10 sıvı (b noktası) ihtiva eder. Numune soğutulursa, volfram karbür sıvıdan ayrılır. Zira sıcaklığın azalmasıyla volfram karbürün kobalt içinde eriyebilme özelliği de gittikçe zayıflar. Bu şekilde ayrılan volfram karbür katı halde kalmış olan volfram karbür partikalleri etrafında billurlaşır. Volfram karbür partikülleri her yerde saf kobalt tarafından sarılmış olup, kobalt kohezyonu sağlamaktadır.

Şekil 5.16 Volfram-kobalt-karbon sistemi denge diyagramının volfram, kobalt karbür ikili psödo kesiti

Volfram karbür ancak çok yüksek sıcaklıkta ayrışır. Fakat bu ayrışma sıcaklığının altında kalındığı müddetçe, yukarda izah edilen ve sert alaşım sinterlenmesinin karakteristikleri olan transformasyonlar önemli bir değişmeye uğramaz. Volfram karbür yalnız başına 2600°’de ayrıştığı halde, kobalt mevcudiyetinde ayrışma daha düşük sıcaklıkta olur. Şekil 16’da verilen denge diyagramında %6 kobalt ihtiva eden volfram karbür-kobalt alaşımının 2400°’de ayrıştığı görülür. Bu sıcaklığın altında 1400° için etraflı olarak izah edilen transformasyonlar mevzubahistir. Pratikte 1500° veya 1600°’den yüksek sinterleme sıcaklıklarına çıkılmaz. Aksi takdirde sinterlenen cismin içinde kabarcıklar meydana gelir. Sıcaklık 2400°’ye yükseldiği zaman sıvı nispeti artar. Bunun sebebi, sıcaklık arttıkça daha çok miktarda volfram karbürün sıvı içinde edilebilmesidir. Soğuma esnasında, daha az sayıda katı tane üzerine daha çok miktarda erimiş karbür çökeleceğinden yapının değişeceği aşikardı. Aynı tesir (tanelerin büyümesi) sinterleme müddetinin uzatılması veya sinterlemenin tekrarıyla uzun zaman alır. Ayrıca, küçük partiküller irilerinden daha kolay eriyebildiklerinden, volfram karbür partiküllerinin sıvı içinde erimezi toz taneler iriliğine bağlıdır. Sinterleme birkaç defa tekrar edildiği takdirde ince partiküllerin sayısında tedrici bir azalma ve en iri karbür partiküllerinde bir irileşme görülür. Bu, teknik bakımdan, istenmeyen bir olaydır. Bu sinterleme müddeti sınırlandığı gibi, mümkün olduğu kadar ince bir volfram karbür tozundan hareket edilir. Böylece tane iriliğinden erimiş ve çökelmiş volfram karbür nispetini de çıkarmanın imkansızlığı anlaşılır.

Şimdi ergime ile elde edilmiş bir “sert alaşımın” ergimesinde görülen olayları inceleyelim. 2400°’de başlayan volfram karbürün ayrışması 2550°’de sona erer. Bu iki sıcaklık arasında, kobalt ihtiva eden sıvı faz içinde erimemiş olan volfram karbür tedricen ve grafit olmak üzere ayrışır. Sıcaklığın daha da artmasıyla grafit de erir; 2700°’ye doğru bütün kütle sıvı hale gelir. Karbürün ayrışması (endotermik) ısı alan cinsten olduğundan, bu olay ani değildir. Tamamen ergimiz olan alaşım soğutulursa aynı olaylar ters yönde vuku bulur. Önce karbon sıvıdan büyük siyah lameller halinde ayrılır (ergime ile elde edilen sert alaşımın karakteristiği olan primer grafit).

Çok yavaş olarak soğutma yapılırsa, karbon 2550°’ye doğru tekrar volframla birleşerek volfram karbür meydana gelir. Bu reaksiyon kullanılan soğutma hızlarında o kadar yavaştır ki, mühim bir transformasyon meydana gelmez. Soğutmaya devam edilirse, derişik içindeki volfram karbür (WC+W2C) primer kristaller haline ayrılır. Bu kristaller sıvı içinde serbestçe gelişebilirler. Kalan sıvı da bir ötektik teşekkülü ile katılaşır. Soğuma hızı yüksek olduğundan, grafit, volfram karbür, kobalt bileşenlerinin ötektik içinde mevcudiyeti anlaşılmayabilir. Mikroskobik muayene ile, primer grafit lamelleri, billurlaşmış primer volfram karbür kristalleri ve üniform bölgeler görülür. Bu bölgeler son olarak katılaşan ve genellikle mühim miktarda volfram karbür ihtiva eden sıvıya tekabül eder. Ergime ile elde edilen “sert alaşım”ın kırma ameliyesi ve rutubetli öğütülmesiyle hazırlanmış ince tozunun preslenmeli ve 1400° ile 1500° arasında birkaç defa sinterlenmesiyle elde edilen malzemenin özelliklerinin normal yollarla hazırlanan sinter “alaşımın” özelliklerine tekabül etmesi şayanı dikkattir.

Kısaca, sinterlenmiş bir “sert alaşım” ile aynı terkipte ve ergime ile elde edilmiş alaşım arasında aşağıdaki farklar vardır. Sinterlenmiş malzemenin yapısında çok sayıda küçük karbür taneleri mevcuttur. Bu taneler yan yana muntazam olarak dizilmiş ve volfram karbür ihtiva etmeyen bağlayıcı bir metalle birleştirilmişlerdir. Birçok noktalarda, volfram karbür partikülleri birbirleriyle köprüler vasıtasıyla birleşmişlerdir. Ergime ile elde edilmiş alaşımın karbür kristallerinin boyutları ise 10 ile 20 kere daha büyüktür. Çevreleri net olan bu kristaller birbirlerinden de uzaktır. Ayrıca, tozun kırma ve öğütme ile hazırlanması esnasında meydana gelen volfram karbür kristallerinin parçaları sinterlenmiş yapıda mevcuttur. Ergime ile elde edilen yapıda ilk partiküller görünmezler. Sıvıdan sinterleme yolu ile sert alaşım imalinin hedefi, tozdaki ilk karbür partiküllerini muhafaza etmek ve bunları sünek bir bağlayıcı ile birleştirmektir.

Sinterlenmiş yapının avantajları aşikardır. Tanelerin inceliği ve intizamı sayesinde, primer kristaleri iri ve katılaşmış atık-sıvı kütlesi kırılgan olan, ergime ile elde edilmiş yapıya nazaran mekanik mukavemet daha iyi, sünekliği daha büyüktür. Sert alaşımın sinterlenmesinde sıvı faz aglomerasyonu hızlandırdığı gibi mekanik mukavemeti de arttırır. Sinterlenmiş sert alaşımın sünekliğini ve mukavemetini, bağlayıcının aynı özelliklerine borçluyuz. Karbür kristalitleri arasındaki çekme kuvvetleri ve bir karbür iskeletinin teşekkülü ancak ikinci derecede rol oynarlar. Demek ki çok bileşimli heterojen bir sistemin sıvı bir faz mevcudiyetinde sinterlenmesi ile bir bileşenli veya çok bileşenli homojen sistemlerin sinterlenmesi arasında bir prensip farkı vardır.

Bu farkı daha iyi anlamak için volfram-bakır-nikel ağır alaşımının sinterlenmesinde görülen olayları kısaca inceleyelim. %87 ile 93 volfram, %4 ile 6 nikel ve %2 ila 4 bakır ihtiva eden bir alaşımın sinterlenmesi teferruatlı olarak incelenmiştir. Esası saf volfram tozu olan deney çubuklarının çok yüksek, hatta ergime noktasına yakın bir sıcaklıkta sinterlenmeleriyle dahi elde edilen cisimler, çok gözenekli ve nispeten kırılgandır. İnce taneli bir volfram tozuna %5 nikel ve %2 bakır kattıktan sonra elde edilen karışımın 1 saat 1400° ile 1500° arasında sinterlenmesiyle yoğunluğu teorik yoğunluğa çok yakın ve mukavemeti 63 kg/mm2 olan cisimler elde edilmiştir. Isıl işlem % 17 ila %20 arasında bir lineer büzülmeye sebep olur ve optimum şartlarda tamamen gözeneksiz bir yapı elde edilmesini sağlar. Bu alaşım irice saf volfram küreciklerinden meydana gelmiştir. (takriben 0.004 mm’lik kristaller). Bu kürecikler bir nikel-bakır-volfram alaşımı ilavesiyle aglomere olmuşlardır. Sinterleme esnasında, bakır ve nikel tozları birbiri içinde yayınırlar. Bakırın ergime sıcaklığına erişildiği zaman, henüz nikelle birleşmemiş olan bakır tozu ergimeye başlar. 1350°-1450°’ye doğru bakır-nikel alaşımı tamamen ergir. Bu alaşım içinde bu sıcaklıkta takriben %18 volfram eriyebilir. Burada da en küçük volfram partikülleri ilk olarak erirler. Dolayısıyla maksimum yoğunlukta bir alaşım elde etmek için kullanılan toz içinde mümkün olduğu kadar çok miktarda ince volfram tosu bulunması gerektiği anlaşılır (1 ile 5 mikron arasında taneler).En büyük yoğunluğun volfram, bakır ve nikel tozları karışımının rutubetli öğütülmesiyle elde edildiği görülmüştür; buna sebep sadece bu şekilde elde edilen tanelerin inceliği değil, aynı zamanda bileşenlerin muntazam dağılmış olmalarıdır. Ayrıca, alaşımın soğuması esnasında, sinterleme sıcaklığında erimiş olan volframın bir kısmı yeniden ayrılır ve mevcut olan iri volfram kristalleri üzerine çökelir. Fakat soğuma esnasında vuku bulan bu ayrılma olayları mikrografide kolayca tanınan iri volfram kristallerinin teşekkülü izaha kafi değildir. Sinterleme esnasında şu reaksiyonların olması mümkündür: En küçük volfram bakımından doymuş sıvıdan ayrılan bu partiküller katı halde olan iri volfram kristalitleri üzerine çökelirler. Bu alaşımın sinterleme esnasında gösterdiği büzülme olayı kısmen, eriyebilme özelliğinin sıcaklıkla değişmesi ve bilhassa meydana gelen sıvının yüzey gerilimi ile izah edilebilir. Ayrıca, ince volfram partikülleri ve yüzey enerjileri yüksek olan billursal kristalitler, termodinamik bakımdan en kararlı durumda bulunmaya meyillidirler, bu olayın rolü ihmal edilemez.

Sinterlenecek iki metalin ergime sıcaklıkları arasında büyük fark olması mutlaka şart değildir. Gerçeklenmesi gereken şartlar şunlardır: Sinterleme esnasında, belirli incelikte katı partiküller ve bu katı partikülleri kısmen içinde eritebilecek bir sıvı mevcut olmalıdır. Bu şartlar (Şekil 19a ve 19b)’de tipleri şematik olarak gösterilen bir takım sistemler için gerçeklenebilir. Sinterleme, denge diyagramının “katı-sıvı” bölgesinde vuku bulmalıdır. Bu tiplerin her biri için, gözeneksiz çok bileşenli bir cisim elde edilmesi için erekli şartların gerçeklendiği bir bileşim ve sinterleme sıcaklığı mevcuttur. Tablo 20 birkaç pratik misal vermektedir (alaşımın bileşimi ve sinterleme sıcaklığı.)

Şekil 5.17 Sıvı toz mevcudiyeti ile yapılan bir sinterlemeden sonra gözeneksiz mamüller veren sinter alaşımlarının karakteristik diyagramları.

a.Katı halde kısmi karışım

b.Katı halde tam karışım.

Tablo 5.3 Sıvı biri faz mevcudiyetinde, sinterlenmiş çeşitli ikili sistemlerin optima sinterleme terkibi ve sıcaklığı.

Alaşım

% A + %B

Sinterleme

Sıcaklığı (°C)

Alaşım

& A + %B

Sinterleme sıcaklığı (°C)

70 Pb+30 Sn

200

65 Au+ 35 Ni

1000

90 Sn+10 Pb

190

50 Cu + 50 Ni

1275

96 Pb +4 Sb

255

90 Cu +10 Sn

925

70 Sb+60 Pb

80 Sn+20 Cd

300

275

78 Al+22 Mg

80 Mg+20 Al

475

450

90 Cd+10 Sn

185

96 Al + 4 Si

600

Sert alaşım ve volfram-bakır-nikel ağır alaşımı tipinden çok bileşenli sistemlerin sinterlenmesi, bir bileşenli veya çok bileşenli homojen sistemlerin sintirlenmesinden farklıdır. Sinterleme esnasında erimeyen toz partikülleri sıvı faz tarafından çimento gibi birleştirilirler.

Bu bağlayıcı elde edilen mekanik mukavemetin başlıca sebebidir. Erimemiş toz partikülleri arasındaki çekme kuvvetlerinin tesiri ikinci derecedendir. Aglomerasyon fazı ile bunun çevrelediği erimemiş toz partikülleri arasında mevcut kuvvetler kohezyon için esastır. Ergime ile elde edilmişi metallerde, erimemiş fazla bağlayıcı faz arasındaki limitler tane sınırlarına tekabül ederler. Sıvı faz, katı partikülleri tamamen sararsa, ideal şartlar gerçekleşmiş demektir. Bunun için sinterleme sıcaklığında sıvının, alaşımının ergime sıcaklığı yüksek olan bileşeni içinde eritebilmesi lazımdır. Eğer sıvının bu içinde eritme kabiliyeti yoksa, yukarıdaki izah edilen ideal sarma mümkün olamaz. Bu takdirde sıvının ergime sıcaklığı yüksek olan bileşeni “ıslatmadığı” söylenir.

İPLİK

1.LİF ve LİF ÇEŞİTLERİ
Tekstil yapılarının temel unsurunu teşkil eden lifler, tahmin edildikleri kaynakların türlerine göre isimlerle anılır. Yün lifi, keten lifi, sentetik lif gibi. Elde edilmiş şekillerine göre ise iki ana gurupta tamamlandıkları görülür.

DOĞAL LİFLER
İsminden de anlaşılacağı üzere tabiatta hazır halde bulunan liflerdir. Temin edildikleri kaynaklara göre üç gurupta toplanırlar.
Bitkisel Lifler ( Pamuk, Keten, Kenevir, Jüt vs. )< Çok bükümlü ipek ipliği ( Organsin ) diye tanınır.
Ham ipek sert ve mattır. Pişirildikten sonra parlaklık yumuşaklık ve akıcılık kazanır.

PAMUK İPLİĞİ
Pamuk bitkisinin kapsülünde ki ( koza ) tohumlarından alınan elyafların işlenmesi ile elde edilen pamuk iplikleri çok yaygın olarak kullanılır. Sıcak ve rutubetli iklimde yetiştirilir. Elyaf uzunlukları 15-50 mm arsındadır.
Pamuk ipliklerinin daha mukavemetli olması istendiğinde südkosit ile merserizasyon işlemi yapılır.
Pamuk ipliği lif özelliklerine göre, genellikle üç sistemde sınıflandırılır.
Penye İpekçiliği ( ince ve uzun liflerden oluşur. )
Karde İpekçiliği ( kalın ve kısa liflerden oluşur. )
Vigoine iplikçiliği ( karde ve penye iplik artıklarından yapılır. )
Pamuk ipliği oluşum özelliklerine göre, genellikle sistemde sınıflandırılır.
Rink iplik ( Klasık iğ sistemi ile bükülerek oluşur).
open-end iplik (Hava basıncıile liflere tur verilir)

KETEN İPLİĞİ
Keten ilk çağlardan beri yerleşik toplumlarca bilinir. Keten elyafı bitkinin sapından elde edilir. 55-90 cm uzunluğundaki elyaflar parlak, sağlam, dayanıklı, değişik kalınlıkta açık sarı veya gümüşi renktedir.
Bitki sapındaki elyaf demetçiklerini zedelemeden çıkarmak için saplar çürütülür. Çürütülen saplar kurutulur. Sert kısımlar kırılır, kırılan odunsu parçalar sıyrılır ve taranarak elyaf demetleri temizlenir. İplik yapımına hazırlanır. Mukavemetlidir, elastikiyeti azdır. Tabii bir parlaklığı vardır. Çabuk buruşur. Soğuk bir tutumu vardır. İyi kasarlanmış ise rengi kar gibi beyazdır.
VİSKOZ İPEĞİ; ( FLOŞ, Stapel olarak vizkon )
Viskoz ipeği ve viskon elde edilmesinde genellikle odun selülozü kullanılmakla beraber pamuk artıklarında kullanılabilir. Bu maddelerden % 90-94 saflıkta elde edilen % 18 lik soğuk sodyum hidroksitle muamele edildiğinde selüloz alkali, selüloza dönüşür. Daha sonra birtakım işlemlerden geçirilir ve eriyik halinde ince ve eriyik halinde ince delikli süzgeçlerden püskürtülerek flamenthaline dönüştürülür. Bu flamentler çok parlaktı r matlaştırmak için püskürtülmeden önce %2 kadar titandioksit ilavesi yapılır. Viskoz ipeği floş olarak bilinir.
Flamentler kesilerek viskon elde edilir. Viskon özellikle kendisi gibi kısa liflerden oluşan diğer elyaflara harmanlanarak bükülmeye uygundur.
Floş ve viskon ipliklerinin yaş halde mukavemetleri azalir.
ASETAT İPLİĞİ Asetat ipeği odun ve pamuk liflerden elde edilen selüloz hammaddesinin asitlendirilmesinden sonra asetil selülozun çözündürülmesi ve çözeltinin püskürtülmesi ile elde edilir.
Asetatlı kumaşlar dökümlü durur. Kolay buruşmaz. Yumaşak tutumludurlar. Şişmez, çekmez, güve yemez ve çabuk kururlar.
Islak halde mukavemetleri % 30 azalır. Asetonda erirler. Bu nedenle apre ve boyamalarda bu özelliği unutulmamalıdır. Teknik işlemlerde elektrikle yüklenir. Bu nedenle antistatik madde verilir.

NAYLON İPLİĞİ
Taşkömürü ve petrol ürünlerinden elde edilir.
Adipik asit ve hekzametilen diamin polikandansosyonundan, pelihekzamatelen adipaid ( naylon 6.6 ) elde edilir.
Diğer yapay elyaflar gibi düzelerden akıtılır. Mukavemeti ve elastikiyeti diğer tekstil ipliklerine nazaran daha fazladır. İpekten sağlam olmasına rağmen daha hafiftir. Kuru halde iken daha mukavemetlidir. Çok az su şeker ve çok çabuk kurur. Haşerat, bakteri ve güve tesir etmez. Elektriği iletmez
AKRİLİK ( ORLON )
Orlon akrilonitril den oluşmuş bir polimerdir ve polimerizasyon yolu ile elde edilir. Orlon piyasada çeşitli isimler altinda bulunur. Bunlardan;
Ştapel 81 tipi orlon oldukça mukavemetlidir. Kuru halde iken 5 gr / denye, yaş halde iken 4.8 gr / denye ortalama mukavemete sahiptir. Uzama oranida oldukça yüksektir. Kuru durumda % 17, yaş durumda % 16 oraninda uzama gösterir. Bunu orjinali kopolimerlerden oluşur. Gün işigi ve radyasyona oldukça dayaniklidir.
Ştapel 42 tipi orlonun oryantasyonu çok kuvvetli degildir. Bu nedenle mukavemeti 81 tip flament lifi kadar, uzama orani ise % 28 dir. Genel mukavemeti ve kimyasal maddelere karşi dayanikliligi yüksek degildir. Örgü işleri yapimina elverişlidir. Yünle kariştirilarak kullanilir.
Ştapel 39 tipi orlon dah çok strayangan yün iplik sisteminde kullanilmaya elverişli bir liftir. Battaniye yapiminda geniş çapta kullanilmaktadir.
Ştapel 37 tipi orlon, kaba ştapel tipi lif olup daha çok kilim ve hali yapiminda kullanilir.
Flament 72 tipi orlon, ince bir flament tipi olup ( ortalama 1.5 denye ) iyi bir beyazlığa sahiptir. İnceliği ve tutumunu yumuşaklığı bu life kullanma alanında ayrıcalık sağlar.
Orlonun genel kullanım alanları;
sportif kumaşlar
şort ve kostümlükler
erkek ve kadın giysileri
perdelikler
döşemeliklerdir.
Diğer sentetik veya tabii liflerle bilhassa yünle karıştırılarak kullanılırlar. En önemli özelliği ise termoplastikleşme ( sıcaklık karşısında katılaşma ) özelliğidir.

POLYESTER İPLİĞİ ( TERİLEN )
Bugün poliester lifleri bir çok ülkede üretilmektedir. Bunlar önce İngiltere de “ “Terylene ” sonra ABD de “ Dacron ” diye adlandırmışlardır. Çeşitli ticari isimlerle anılırken “ polyester lifleri ” diye adlandırmışlardır. Lif üretiminde kullanılan temel maddelerden biri de etilen glikoldur. Diğeri ise, duruma göre veya doğrudan doğruya terefalik asit, ya da bunun bir türevi olan dinetil tereftalik asit, ya da bunun türevi olan dinetil teraftalattır.

Gün ışığından etkilenemez ancak uzun süre ışıkta kalırsa, özellikle ultraviyole ışığından zarar görebilir.
Terilen her türlü giyim eşyası yapımında kullanılabilir. Çünkü bu lifler deriyi tahriş etmez Alerjik durum yaratmaz.
Tek başına, yün, pamuk ve keten gibi doğal liflerle karışık olarak kullanılır. Ayrıca
tül,
tafta,
saten,
organze,…vs. çeşitli kumaş ve dokumalar yapilir.
Yine terilen lifi;
çeşitli balik aglari,
perdeler,
yer döşemeleri,
özellik ilmeli ve tüylü halılarda,
transmisyon kayışlarında,
kemerlerde,
yangın hortumu yapımında,
urgan, ağ ve yelken bezi yapımında,
dolgu maddesi olarak yatak ve mobilyalarda,
dikiş ipliği yapımında kullanılır.

POLYESTERİN ÖZELLİKLERİ VE KULLANILAN YERLER
Polyester liflerinin enine kesitleri genellikle yuvarlaktır. Özel amaçlarla üretilen bazı liflerin kesitleri değişik olabilir. Örneğin, trilop biçiminde olduğu gibi , poliester liflerinin üstleri pürüzsüz olup cam çubuğa benzer. Mikroskop altında renkleri, pigment içerdiklerinden lekeli ve benekli görünürler.
Mukavemetleri üretim şekillerine bagli olarak degişiktir. Genellikle flament halinde olan standart poliester liflerinde kuru halde olan 4-5 gr / denye, islak halde mukavemeti degişmez. Yüksek mukavemetli liflerde ise mukavemet, yaş ve kuru hallerde 6.4-8.0 gr / denye, arasinda olur. Normal standart ştapel poliester liflerinin denye mukavemetleri flament tellerine uygundur.
Bu liflerin uzama yeteneklerine gelince; standart liflerin flament ve ştapelleri de degişiktir. Genellikle standart flamentlerde uzama % 15-30, ştapel liflerde ise bu yetenek % 30-50r bükülmesinden dolayı mukavemet artacaktır.
Tek kat ipliklere ne kadar büküm verilirse verilsin dokumada çözgü olarak kullanılmazlar. Çünkü dokuma tezgahlarının titreşimine dayanamayıp gevşerler. Lifler birbiri arasından kayarak ipliğin kopmasına neden olur.
Çift kat bükülme durumunda, iki iplik birbirinin gevşemesine engel olarak lif kaymasini önlerler. Ayrica bükülü iplik bükümün üzerine kivrilarak yapar. Tek kat ipliklerin bir anda ters yönde bükülmesi üzerindeki bir gerilimi azalttigi için daha dengeli bir iplik elde edilir. Ancak geriliminden tamamen kurtulamaz. Bunu saglamak için ipligi belli bir sicaklikta, rutubetli bir yerde bir süre tutmak gerekir. Bu iş fikse kazaninda olur.
Tek bir iplik kullanılarak elde edilemeyen özelliklerin, iki veya daha çok sayıda iplikler kullanılarak gerçekleştirilmeye çalışılır.
Bükümün kullanılma şekli ve alanları, kullanılma amaçlarına uygun olarak oldukça değişiktir. Contined ( filament ) ipliklerde kullanılan lif, orta mukavemette ( 4-5 gr / denye ) olup kjesitleri yuvarlaktır. Bu tür ipliklere, 12-14 tur / metre arasında çok az miktarda bir büküm verilir. Söz konusu büküme “ İmalatçı Bükümü ” denilmektedir. Daha çok S şeklinde olan bu büküm, iplik denyesine göre değişmektedir.

2-FİLAMENT TEKSTÜRE İPLİKLER
Lif çekimi sonrası, düzgün yüzeyli, sert ve kaygan bir vaziyette bulunan filamentlerin değişikliğe uğratılarak hacimli ve elastik hale getirilmesine tekstüre işlemi denir. Tekstüre işlemiyle, ipligin hacim, uzama ve elastikiyet özellikleri arttigindan ipligin tutumu iyileşmektedir. Ayrica hacimlilik sayesinde ipligin higroskopik ve isi alma yetenekleri de artmaktadir.
Tekstüre İşlem Metotları
Büküm metodu ile kıvrım verme.
Sıkıştırma kutusu ile kıvrım verme
Dişli mekanizmasi ile kivrim verme
Örme-Sökme ile kıvrım verme
Bıçakla kıvrım verme
Hava jeti ile kıvrım verme

2.3-PUNTALI ( BOĞUMLU ) İPLİKLER
Sürekli düz polyester ipliklerde veya contined tekstüre ipliklerde iplik maliyetini düşüren bir işlemdir. Bu işlemle büküm ve haşil ameliyeleri elimine edilir.
Bükümsüz contined düz ipliklerde filamentlerin birbirinden daima ayrılma eğilimleri vardır. Bu şekilde işletmelerde kullanılmaları güçtür. Bu güçlüğü ortadan kaldırmak için ipliğe büküm verilir. Bükümün verilmemesi durumunda iplik belli aralıklarla puntalam işlemine tabi tutulur. ( 100-130 boğum / mt ) Punta işlemi nedeniyle iplik boğumlar halindedir. Boğumlar sebebiyle lifler birbirini tutacağından, işletmede çalışma kolaylığı sağlar.
Puntalı iplikler genelde çözgü ipliklerinde kullanılır. Bundaki amaç, haşıl işlemini ortadan kaldırmaktadır. Maliyeti düşüren bir faktör olması nedeniyle kullanımı yaygınlaşmaktadır.
İplikteki boğumlar sayesinde bu tür iplikten yapılan kumaşlarda iplik kayması da az olmaktadır. Burada dikkat edilecek en önemli husus, punta izlerinin kumaş üzerindeki rahatsız edici etkilerinin takibidir. Üretimin ilk safhasında bunu tespit etmek mümkündür.
Filament ipliklerin numaralandırma sisteminde denye veya dtex kullanılır. Numaralama sisteminde, kesitteki filament sayısı da belirtilir. Örneğin 200 / 36, numarası 200 denye olan iplik kesitinde 36 filament olduğu anlaşılmaktadır. İplik siparişlerinde, iplik numarası dışında aşağıdaki hususlarıda belirtmek gerekir.
kesitteki elyaf sayısı veya lif inceliği
Lif kesit şekil ( yuvarlak,trilobe vs. )
Büküm durumu ( bükümsüz, bükümlü, puntalı )
Rengi ( ham veya renkli )
Parlaklığı ( mat, yarı mat veya parlak )
Hacimliliği ( düz, tekstüreli veya yüksek hacimli )
Büküm yönü ( S veya Z )
DESİNATÖRÜ YOĞUN OLARAK İLGELENDİRİLEN İPLİK ÖZELLİKLERİ
İki veya daha çok sayıda ipliğin bir arada bükülerek sarılması işlemine büküm denir. Bu işlemin amaçlarını birkaç noktada toplayabiliriz.
İpliğin düzgünlüğünü arttırmak
İpliğe mukavemet kazandırmak
İyi bir tutum vermek
İpliğin parlaklığını arttırmak
İpliğin içindeki gerilmeleri dengelemek ve titreşime dayanabilecek bir duruma getirmek
Sadece tek bir iplik kullanarak elde edilmeyen görünüm ve özellikleri, iki veya daha çok sayıda iplik kullanarak elde etmeye çalışmak
İki ipliğin bir araya bükülmesinde de etki aynıdır. Çift kat iplik kendini oluşturan tek kat iplikten daha düzgün olur.
Tek kat iplik mukavemeti, o ipliğin en zayıf noktası demektir. Diğer bir deyişle gerilim altındaki iplik en zayıf noktasından kopar. Fakat beraber bükülmüş iki ipliğin en zayıf noktalarının en zayıf yere gelme ihtimalleri çok az olmasından iki ipliğin beraber bükülmesinden dolayı mukavemet artacaktır.
Tek kat ipliklere ne kadar büküm verilirse verilsin dokumada çözgü olarak kullanılmazlar. Çünkü dokuma tezgahlarının titreşimine dayanamayıp gevşerler. Lifler birbiri arasından kayarak ipliğin kopmasına neden olur.

Çift kat bükülme durumunda, iki iplik birbirinin gevşemesine engel olarak lif kaymasini önlerler. Ayrica bükülü iplik bükümün üzerine kivrilarak yapar. Tek kat ipliklerin bir anda ters yönde bükülmesi üzerindeki bir gerilimi azalttigi için daha dengeli bir iplik elde edilir. Ancak geriliminden tamamen kurtulamaz. Bunu saglamak için ipligi belli bir sicaklikta, rutubetli bir yerde bir süre tutmak gerekir. Bu iş fikse kazaninda olur.
Tek bir iplik kullanılarak elde edilemeyen özelliklerin, iki veya daha çok sayıda iplikler kullanılarak gerçekleştirilmeye çalışılır.
Bükümün kullanılma şekli ve alanları, kullanılma amaçlarına uygun olarak oldukça değişiktir. Contined ( filament ) ipliklerde kullanılan lif, orta mukavemette ( 4-5 gr / denye ) olup kjesitleri yuvarlaktır. Bu tür ipliklere, 12-14 tur / metre arasında çok az miktarda bir büküm verilir. Söz konusu büküme “ İmalatçı Bükümü ” denilmektedir. Daha çok S şeklinde olan bu büküm, iplik denyesine göre değişmektedir.
3-İPLİK NUMARALANDIRMA SİSTEMLERİ
NUMARA DENYE ( Nd ) ( Ağırlık Sistemi )
9000 m si 1 gr gelen iplik 1 Nd ‘ dir.
9000 m si 70 gr gelen iplik 70 Nd ‘ dir.
9000 m si 90 gr gelen iplik 90 Nd ‘ dir.
9000 m si 150 gr gelen iplik 150 Nd ‘ dir.
Polyester, naylon, floş gibi iplikler genellikle Nd olarak numaralandirilir.
NUMARA METRİK ( Nm ) ( Uzunluk Sistemi )
1000 m si 1000 gr gelen iplik 1 Nm
20000 m si 1000 gr gelen iplik 20 Nm
30.000 m si 1000 gr gelen iplik 30 Nm
60.000 m si 1000 gr gelen iplik 60 Nm
Ştapel iplikler genellikle Nm veya Ne olarak numaralandırılır.
NUMARA İNGİLİZ (NE) NE.İ NM e çevirmek için Ne x 1,69= Nm formülünü kullanırız.

AHŞAP ATÖLYESİNDE KULLANILAN EL ALETLERİ

Aletler:

Asırlar boyunca insanlar işlerini daha kolay ve daha etkili olarak yapabilmek için kalıplar ve araçlar icat etmişlerdir. Bu araçlara genellikle alet denir. Bunlar çok çeşitli olup bir kısmı gayet basit diğer bir kısmı ise oldukça karışıktır. Kompleks araçlar daha ziyade makine diye sınıflandırılır. Birçok makinalar şaşılacak derecede geliştirilmiştir.
Alet ve makinalar, bir işin yapılışında büyük ölçüde mekaniksel üstünlük, hassasiyet, sürat verim ve bazen güvenlik sağlar. Uygun aletleri seçip kullanan bir kimse iyi bir yapabilir, fakat, aksine olarak, sadece işçiliğe güvense veya kaba ve ilkel aletler kullanılmış olsa belki de bir şey yapamazdı.
İnsanlar, daha büyük verim sağlamak için yaptığı çalışmalarla eski aletleri geliştirmekte ve yenilerini icat etmektedir. Bugünkü konstrüksiyon metodlarında, yeni gereçlerin kullanılması aletlerin kalite ve görünüşü ile birlikte verimliliğini de artırmıştır. Aletler ve özel fonksiyonları mekaniğin basit makinalardaki prensiplerine göre sınıflandırılır. Nitekim ağaç işlerinde kullanılan kesici aletler (bıçaklar, testereler, rendeler ve düz kalemler) kama şeklinde çakma ve vidalama aletleri (çekiçler, otomatik tornavidalar ve matkap kolları) sırası ile kaldıraç, eğik düzlem ve volan ve mile örneklerdir. Kama, eğik düzlem ve vidanın uygulanması ise delme aletlerdir. Gerçekten, bazı aletler birkaç basit makinanın bileşiminden meydana getirilmiştir. Komplike motorlu aletler, mekanikte görülen altı basit makinadan herbirinin uygulanması ile elde edilir. Bunlar; kama, kaldıraç, eğikdüzlem vida, çark ve mili ile makaradır.

Ağaçişleri aletlerinin adı ve yapılan işe göre sınıflandırılması, bunların kullanılış ve amaçlarını belirtir, böylece tornavida bir vidalama aleti; testere bir kesme aleti; gönye ise kontrol ve markalama aletidir. Bir aletin işleyiş prensibine uyan basit makinalar hakkında edinilecek bilgiler, mekaniksel üstünlük ve verim sağlamak için bu aletin ve esas parçalarının işleyişini kavramamıza yardım eder.

Ağaçişleri aletleri, yapılan işe göre: ölçme, markalama ve kontrol, kesme ve delme, vidalama, çakma, tutturma ve sıkma ve bileme aletleri olarak sınırlandırılır. Ölçme, markalama ve kontrol aletleri dışında kalan bütün aletler kaldıraç, kama eğik düzlem, volan ve mile, marka ve vidaya ait örneklerdir.

Kama:

Bıçaklar, rendeler, düzkalemler, oyma kalemleri, eğeler, testereler, el baltaları gibi aletlerin ağız ve dişleri ile çeşitli matkapların kesici ağızları kama kama örnekleridir. Dişli olanlarda bir seri kesici kamalar vardır.

Ağaçişleri kesme aletleri kesme aletlerinin kamaları, ağaç liflerini kesme, parçalama, kazma ve yarma suretiyle birbirinden ayırır.

Kaldıraç:

Kuvvet veya basınç isteyen bazı aletlerinin kullanılmasında kaldıraçtan yararlanılır. Bazen dayanma noktası kolun bir kısmı üzerindedir. Bazen de bu aletin bilhassa yapılmış bir özelliğidir. Zımba kolları, kerpetenler, penseler, mengene sapları ve çekiç kaldıraçlardan bazı örneklerdir. Testereler, sistreler, düz kalemler, rendeler ve diğer aletler kaldıraç ve kamanın birleşik şekilleridir. Kama, kesen kısımdır; sap ise kullanana kaldırma imkanı sağlar. Bir çiviyi çakmak için 25cm uzunluğunda sapı bulunan 500 gramlık bir çekicin sapı ucuna 5 kg’lık bir kuvvet uygulanırsa çivi 62.5 kilogramlık bir kuvvetle çakılmış olur.

Misal: Çekicin ağırlığı x sapa uygulanan kuvvet x sapın uzunluğu= Elde edilen kuvvet.

0.5 kg x 5 kgx 25cm = 62.5 kg.

Eğik Düzlem:

Amerikan matkapları, helisel matkaplar ve otomatik tornavidalar eğik düzlem uygulamasına ait örnektirler. Burada mekanik kolaylık ve verimlilik; mukavemeti veya ağırlığı bir eğik düzlem veya helezonda olduğu gibi dağıtarak, dolaylı olarak yavaş bir çekme ve kaldırma yolu ile elde edilir.

Vida:

Bazı aletlerin helisel bir kısmı veya vidası vardır ve bu sayede büyük basınçlar kolaylıkla elde edilebilir. Vidanın uygulanmasına işkenceler, el vidaları, mengeneler ve mandrenler gibi sıkıştırma ve bağlama araçlarında rastlanır. Vida eğikdüzlemin bir şekli olup, ayarlama tertibatının çalışmasını kolaylaştırmak (düzlem ayar tekeri) veya mukavemeti azaltmak (delme aletlerin vidalı kısmı) için kullanılır. Bir tezgah mengenesi bu çeşit basit bir makinaya güzel bir örnektir. Mengene kolu volanı, sıkma vidası daz eğik düzlemdir.

Volan ve mil formülü ile eğik düzlem formülünü birleştirirsek: Mengene çenelerindeki sıkma kuvveti (W) x bir dönmede vidanın aldığı yol (P)= Kolu döndürmek için uygulanan kuvvet (E) x bir dönüşte kuvvet uygulama noktasının aldığı yol (mengene kolunun dönüşünde tatbik noktasının çizdiği daire çemberi 2πr).

Vidanın adımı = 5mm

W x P = E x 2πr

Döndürme kuvveti = 5 kg kol uzunluğu 20cm.

W x 0.5 = 5x 2 (3.24)x20

W = 1256 kg.

Yukarıdaki problemde sürtünmeye yer verilmemiştir. Vida somunu üzerinde o kadar çok sürtünme meydana getirir ki bu yüzden çenelerin itilişi yavaşlar ve bu sistem ancak yüzde on bir randıman sağlar. Bu da bize 125,6×0.10= 125,6 kg’lık bir itme kuvveti verir.

Volan ve Mil:

Bazı aletlerde büyük manivela kuvveti bükme, döndürme ve kolla çevirmek suretiyle elde edilir ki, burada kuvvetin uygulama noktası sabit bir nokta veya eksen etrafında dairesel bir yörünge çizer. Tornavidalar, el matkapları ve mil prensibinin uygulama örnekleridir.

Volan yarıçapı x kuvvet = mil, yarıçapı x kuvvet. Bu itme (sürme) gücü ile matkabın döndürülmesinde kullanılır.

Matkap kolundaki 5 kilogramlık döndürme kuvveti matkap ucunda 50kg’lık bir kesme kuvveti meydana getirir.

Kolun yarıçapı x döndürme kuvveti = matkap yarıçapı (mil) x kesme kuvveti.

Kol yarıçapı = 12 cm

Döndürme kuvveti= 5 kg

Matkap yarıçapı = 0,5 cm

12 x5 = 0,5 x Kesme Kuvveti.

60

Kesme Kuvveti: —–

0, 5

Kesme Kuvveti: 120 kg.

Kasnak:

Kayışla çalışan makinalarda gücü ileten tek ve merdivenli kasnaklar vardır. merdivenli kasnaklar aynı zamanda hızın değiştirilmesinde kullanılır.

Birleşik Basit Makinalar:

Ağaç işlerinde kullanılan bir çok el aletleri çeşitli basit makinaların birleşik şekilleridir. Esas parçalardan birisi bir vida gibi görev yaparken diğer bir parça eğik düzlem veya volan ve mil gibi çalışır. Mesela küçük planyada, kama, kaldıraç, eğik düzlem ve vidaya ait uygulamalar bir arada görülür. Elektrikli el aletleri ve ağaç işleri makinaları basit makinaların birleşik şekillerine ait değişik örnekleridir.

IÇKI

Sınıflandırma:

Kesici Ağızlı Alet.

Uygulama

Çalışma Prensibi:

Içkı, düzkalem gibi kama esasına göre keserek çalışır.

Çeşitleri ve Kullanıldığı Yerler:

Içkı, hızlı olarak çok miktarda talaş alma ve profil düzeltme işlerinde kullanılır. Bıçak aşağıya gelecek ve iş ile hafif bir açı teşkil edecek şekilde iki elle tutulur. Sonra ağaçtan ince bir talaş almak için çalışana doğru düzgünce çekilir. Bu aletler her zaman lifler yönünde çalışılmalıdır.

Esas Parçaları ve Herbirinin Gördüğü İşler:

1. Uzun, düzkalem ağızlı ve oluklu bıçak; 20-25 cm boyunda ve 3cm genişliğinde olup, üstün kaliteli alet çeliğinden yapılmıştır.

2. Ağaçtan yapılan tutamaklar, iki uca takılarak alete “U” biçimi verilmiştir.

Ek Parçaları:

Pah Kırma Kesicileri.

Bakım:

Koruma:

Içkılar; iki kanca üzerine yere paralel olarak alet panosu üzerine asılabilir. Kesici ağız, bir ağaç ya da deri kılıfla korunmalıdır.

Bileme:

Kesici ağız oluklu kısımdan 25-30°’lik bir açıda taşlanır, sonra yağ taşında 30-35°’lik açıda rende tığı gibi bilenir.

SİSTRELER- EL SİSTRESİ, KOLLU PARKE SİSTRESİ

Sınıflandırma:

Kesici Ağızlı Alet.

Uygulama:

Çalışma Prensibi.

Sistreler, çok ince talaş kaldıran keskin kama-sistre kılağısı esasına göre çalışır. Kör bir sistre talaştan ziyade toz çıkarır.

Çeşitleri ve Kullanıldığı Yerler:

Sistreler ağaç yüzeylerinin perdahlanmasında, boya ve verniklerin kazınmasında kullanılır. Gerek işlem sırası, gerekse ağaç gözeneklerine dolan veya yüzeyde kalan zımpara tozlarının sistreyi körleteceği düşünülerek; sistreleme işlemi zımparalamadan önce yapılmalıdır.

1. Esas sistresi alaşımlı çelikten yapılmıştır. Kenarları gönyesinde düzeltildikten sonra, masat çekilerek kesici ağız elde edilir. Bunlar 12,5-15cm boyunda ve 6-8cm genişliğindedir.

2. Kollu sistredeki kesici lamada el sistresi gibi alaşımlı çeliktendir. Fakat 45°’lik bir ağız açıldıktan sonra masat çekilir. Bu aletteki sistre laması 6cm gövde boyu ise 30cm.dir. gövde, döğme çelikten yapılmıştır ve sistre lamasını yaklaşık olarak 75’lik bir açıda tutar.

3. Parke sistresi, parkelerin kazınması, boyalı yada vernikli yüzeylerin temizlenmesi gibi kaba işler için yapılmıştır. Ağaç sap sistreyi kesme konumunda tutmaya yarar. Sistre genişlikleri 4, 5, 6 cm ve 8cm’dir. Sapları da 12,5, 19, 22 ve 30cm boyundadır.

4. Sistre rendesi.

Esas Parçaları ve Herbirinin Gördüğü İşler:

1. Sistreler en iyi cins karbon çeliğinden yapılır.

2. Kollu sistrelerin dökme demir yada döğme demirden gövdeleri vardır.

3. Parke sistreleri, sert ağaç yada metal saplara takılırlar.

Bakım

Bileme:

1. El sistreleri, önce ince bir eğe ile düzeltilir, sonra da yağ taşında bilenerek pürüzsüz bir kenar elde edilir. Bunu masat çekme izler. Masat çekildiğinde kesici ağız yani kılağı meydana gelir ki, kesmeyi yapan budur.

2. Kollu sistreye 45° pahlı ağız açılır. Yağ taşında bilendikten sonra, Pahlı yüzeyden düz yüzeye doğru kılağı çıkacak şekilde masat çekilir.

3. Parke sistreleri, kesici ağızları eğelenerek bilenir.


Bedava İlan Verme