Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

5.6.1. Ahi Ocaklari

Ahiler, “kardesler” demektir. Avrupa’nin “frere”lerine ve silâhli bir kuvvetleri olmalari dolayisiyla sövalyelerine de benzerler.

Ahiler, “frere”ler gibi, örgün egitim kurumlari kurmuslardir. O zaman bu fonksiyonu görecek medrese, küttap, dârülhadis, dârülkurra v.s. gibi kurumlar çok yaygin oldugundan, bunlar mesleki egitim ve yardimlasma kurumlari kumaya yönelmislerdir. Kurduklari kurumlarda avcilik, kasaplik gibi birkaç sanat hariç, diger tüm sanatkâr gençleri toplamaya çalismislardir.

Ahilik, aslinda Sasani ve Arap kaynakli bir kurumdur. Ama tarihteki yaygin sekliyle Anadolu Türk toplumlalri içinde yaygin olarak hüküm sürmüstür. Bu ocaklar Anadolu’nun hemen hemen bütün kentlerindeki sanayi erbabini bir birlik ve kardeslik içinde yönetmistir. Onlari “Gençler”, “Ahiler” “ustalar”, “Nakibler” ve “Seyhler” olarak bir düzen içinde yönetmeyi basarmistir. Hattâ Anadolu Selçuklu yönetiminin yikildigi dönemlerde ve Ankara gibi bazi önemli kentlerde, halkin yönetimini de üzerlerine almislardir. Taninmis Arap gezgini Ibn Batuta’nin Anadolu’yu gezdigi zamanlarda, Anadolu toplumu üzerindeki Ahi yönetimi etkileri, onun Seyahatnamesinde açik olarak görülür.

Ahiler, zaviyeler biçiminde örgütlenmislerdir. Her zaviyede, seçimle isbasina gelmis bir seyh, çesitli isleri gören imam, müdderris, hatip, silâh tamircisi, hatat, sakkas gibi görevliler vardi. Zaviyelerdeki (Ahi Ocagindaki) herkesin bir hiyerarsik yeri vardi. Bunlar 9 kademe halinde dizilirlerdi. Ilk kademe, “yigit”lerdi. Ondan sonra gelen 6 kademe ahilerdi (ilk üçü “ashab-i tarik”, kalan üçü de “nakip”ler). 7. mertebede seccade sahibi olmayan “Halife” bulunurdu. 8. “Seyh”, 9. ise “Seyhü’l-mesayih” idi. Bu kademeler hep sira ile geçilirdi.

Esas egitim ilk yigitlik kademesindeki çirak gençler arasinda oluyordu. Her çirak yigidin 2 yol arkadasi, bir yol atasi, bir üstadi (Sanat Hocasi) ve bir de Pîri (ahlâk mürebisi) var idi.

Ahi ocaklarindaki zihniyet, tasavvuf zihniyetinden oldukça farkli idi. Ahiler tam anlamiyla “bu dünya”da yasiyorlardi. Sofiler gibi halktan uzaklasmiyorlar, halk içinde yasiyorlardi. Sofiler gibi “hirka” degil “salvar” giyiyorlardi. Sirtlarinda arkadan bir elbise ve baslarinda beyaz yün külâhlar vardi. Ipekten elbise giymeleri yasak idi. Altin, yüzük gibi süs esyalari; kizil ve sari renkler yasakti. Yesil, gök, ak ve sari renkler makbuldü. Kara renk, ahilik payesine ermeyenlere, beyaz renk erbab-i kalem ve hafizlara yesil renk de müdderris, kadi ve seyhlere has idi. Ahi zaviyelerine girebilmek için, temiz ve dogru olduguna dair bir üstadin (Usta) çiragi hakkinda sahitlik etmesi ve hattâ onu önermesi gerekiyordu; ustanin önermedigi ve ustasi belli olmayanlar Ahi ocagina alinmazdi.

Gençlerin sanat egitimleri üstadlarin is atelyelerinde yapilirdi. Ocaklarinda ise daha ziyade duygusal, edebî ve sosyal bir egitim yapilirdi.

Her ahi ocaginda “muallim-i ahi” veya “Pîr” denilen egiticiler vardi. Orada yapilan egitim de iki kisma ayrilirdi.

1. Sifahi (sözlü) egitim: Fütüvvetname, Tilâvet-i Kur’ân, tabahat, raks, teganni ve musiki, tarih ve terâcim-i ahval, tasavuf, Türkçe, Arapça, Farsça, Edebiyat gibi dersler verilirdi.
2. Seyfî Egitim: Kiliç ve silah egitimi.

Birinci kisim egitim, bütün ahiler tarafindan, okuyarak, dinleyerek ve muallim ve ahi kardeslerle yasayarak yapilmaktaydi. Seyfî egitimin yapilabilmesi için de üç sart var idi: “Ahi görmek”, “Seyh görmek”, “Genç bir adami talim ve terbiye etmis olmak”.

Ahi mualliminin görevleri sunlardir: Namazi tüm sartlari ve ayrintilari ile ögretmek, insanlik adabini ögretmek.

Ocak egitimi yalniz kitabî degildi. Medreseden önemli farklarindan biri bu idi. Medreseler genellikle aklî ilimlerle ugrastiklari halde, ocaklardaki egitim inaanlik ve toplum ülkülerine dayaniyordu. Genellikle ahlâkî ilkeler üzerinde duruluyor; rakslarla sarki ve ilâhilerle bu kuvvetler diriliyordu. Ögretim disi saatlerde, medreselerdeki gibi müderris ve talebe iliskileri kesik degildi, sürekli beraber ve iliski içinde idiler. Bu iliskiler genellikle sohbet biçiminde sürdürülürdü. Burada ahlâkî ve tasavvufî hikâyeler, lâtifeler, sergüzestler, hadîsler v.s. anlatilirdi.

Ögrencilerin görevleri:
Fütüvvetnamede okunan maddelerin 124’üne uymak,
Ahisinin tüm sözlerini kabul etmek,
Mal ve canini ahisinin hizmetine vermek,
Hüner ve sanati olmak,
Her hafta elbisesini yikamak, temiz çamasir giymek,
Ahiden çirak almak, ahiye saçini kestirmek, alin yoldurmak,
Ocak namina belini baglamak,
Güzel ahlâkiyla kendini kent halkina tanitmak,
Kadi katinda er askina çirag yakmak ve ekmek yedirmek.

Ahi gelenekleri arasinda “kusak baglama” (daha sonra önlük baglama) çok önemli idi. Bu kusagin yedi adi, yedi baglamasi, yedi açmasi, yedi dolamasi vs. vardir. Her ocagin, her meslegin ayri ayri kusak gelenek ve biçimleri vardi. Ayrica bunun arkasinda da bazi ahlâkî ve tasavvufî ilkeler vardi.

Ahilik ilkelerini içeren 740 maddelik Fütüvvetnamenin bir ahi Seyhi tarafindan tam olarak bilinmesi gerekti. Ocaga yeni giren gençlerden, bunlarin 124 tanesini bilmesi isteniyordu. Kademeler yükseldikçe bu ilkelerin sayisini yükseltmeleri gerekti. Bu ilkeler günlük hayat ve davranislar konusunda oluyordu. Meselâ sofra adabi konusunda 24 madde vardi, su içmenin 2, söz söylemenin 4, evden sokaga çikmanin 4, yolda yürümenin 8 vs. Ahi ocaklarinda dans ve müzik egitiminin de önemli bir yeri vardi

“Ahi baba” adli bir seyhin yönettigi Ahi zaviyesi, genellikle Fütüvvet erbabinin bir klübü, bir toplanti yeri mahiyetindeydi. Ama ayni zamanda garipler için bir misafirhane, iktisadî yönden bir Lonca merkezi, seyfî egitim de düsünülürse bir spor klübü idi.

Ahi ocaklarina alinmamalari gereken kisi ve gruplar sunlardir: müsrik, kâfir, mümeccim, sarap içen, halkin ayibini gören tellâk, yalan söyleyen tellâl, kasap, cerrah, avci, vefariz, zâlim, hirsiz, madrabaz vs. Ayrica sarap içen, zina yapan, yalan söyleyen, kovuculuk ve hile yapan vs. de fütüvvetten düserdi.

Füttüvvetnamelerde 9 derece olarak geçen ahi ocaklarindaki egitim, su sekilde siralanmaktadir.

1. Nâzil: Ocaga ustalariyla yeni gelmis kisi. Henüz erkana girmemis.
2. Nîm-tarik: Üstadi, pîri (yol atasi) ve ikiyol (tarikat)kardesi olan kisiler.
3. Müfredi veya meyan-beste: Nasibi verilmis, sedd (kusak) baglanmis, helvasi pisirilmis kisiler.
4. Besaris: Fütüvvet ehlini terbiye edenler.
5. Nakib: Tarikatin ve ocagin iç yöntemini ayarlayan, törenlerde saga sola kosusturan.
6. Nakibü’n-Nikâb: Ocagin erkânini iyice bilen, törenleri düzenleyen kisi.
7. Halife: Seyhin yardimcisi; onun yerine geçecek kisi.
8. Seyh: Sanat erbabi içinde seccade sahibi. Kendisine has bir tayfasi bulunan.
9. Seyhü’s-Süyûh: Bir sanat alanindaki seyhlerin seyhi.

Ekonomi tarihimizde rastlanilan esnaf zümrelerinden her biri, kendi mesleklerinde Islâm tarihinin taninmis ulularindan veya uydurma bir kisiyi pîr olarak tanirlardi. Fütüvvetname, onun adina yazilir, ahi ocagindaki törenler, çirak yetistirme ve dükkan açip kapamadaki törenler onun adiyla yapilirdi. Evliya Çelebi bu esnaf zümrelerinin sayisini 480’e kadar çikarmakdadir.

Ahi ocaklarinda yapilan törenler de, hemen hemen her yörede ve her meslekte ayni idi. Aradaki farklar çok küçük ve seklî idi. Bu törenlerin ana durumlari söyle özetlenebilir: Bir sanata giren genç usta ve kalfalarin yaninda çiraklik ve kalfalik kademelerini basari ile bitirince ustaliga yükselir ve dükkani açma hakki kazanirdi. Ancak bu, büyük törenlerle olurdu. Bu çirak çikarma törenlerinde, o esnaf zümresinin seyhi yeni ustaya pestemal kusatir, kusak baglardi. Törene o esnaf zümresinin seyhi, nakibi, duacisi, yigit basi vs. ve halkdan büyük bir topluluk katilirdi.

Her esnaf grubunun bir yardimlasma sandigi olur, olaganüstü zamanlarda bu sandiktan esnafa faizsiz kredi verilirdi.

Gerek bu çirak çikarma törenlerinde gerekse ahi ocagindaki yükselme törenlerinde su erkâna uyulurdu:

Salvar giydirmek, sedd (kusak) baglamak. Fütüvvet yoluna girmis kisi basari gösterirse önce beline kusak kusatilir. Sonraki gelismeler sonucunda da salvar giydirilir: Diger tasavvufî mezheplerde tac, tiras, hirka gibi alâmetler vardir. Ahiligin esasi iffettir. Ahi törenlerinde serbet degil, tuzlu su içilirdi. Su temizlik, tuz olgunluk gösterir. Daha sonra sofra kurulur, helva pisirilir. Bu törenler sirasinda o kisinin yol atasi, yol kardesleri de belirlenirdi. Ahi ocagina girmis kisinin giydigi salvar, yol atasinin salvaridir ve uçkurunu da atasi baglar. Her meslek grubunun ayri kusak baglama biçimi vardir.

Ahilik örgütü siî kökenli, alevilik ve bektasilik esaslariyla ve inançlariyla karismistir. Ancak Osmanli-Safavî çatismalarindan sonra çogu yerlerde inanç yönleri kaybolmus, yalniz bir esnaf örgütü biçimine gelmis, bazi yerlerde de sünnî özellikler kazanmistir.

İÇİNDEKİLER

1. KALİTE ÇEMBERLERİNDE BEYİN FIRTINASININ YERİ VE ROLÜ

2. BEYİN FIRTINASI NEDİR ?

3. BEYİN FIRTINASI İÇİN YOL GÖSTERİCİ DÖRT UNSUR

3.1 DEĞERLENDİRMENİN SONRAYA BIRAKILMASI

3.2 SERBEST BİR ORTAM

3.3 MİKTAR

3.4 ÇAPRAZLAMA – GELİŞTİRME

4. BEYİN FIRTINASININ KADEMELERİ

4.1 SORUNUN TANIMLANMASI VE TARTIŞILMASI

4.2 SORUNUN YENİDEN TANIMLANMASI

4.3 YENİDEN TANIMLAMALARDAN BİRİNİN TEMEL ALINMASI

4.4 ISINMA TURU

4.5 BEYİN FIRTINASI

4.6 EN KALA GELMEYECEK FİKİR

5. BAŞARILI BEYİN FIRTINASI

5.1 ÇALIŞMA GRUBUNUN OLUŞTURULMASI

5.2 GRUP YÖNETİCİSİNİN ÖZELLİKLERİ

5.3 ÖNEMLİ NOKTALAR

5.4 BEYİN FIRTINASI SEANSLARINDA YAPILMASI GEREKENLER

5.5 BEYİN FIRTINASI SEANSLARINDA YAPILMAMASI GEREKENLER

5.6 PERSPEKTiF

6. KAYNAKLAR

1. KALİTE KONTROL ÇEMBERLERİNDE BEYİN FIRTINASININ YERİ VE ROLÜ

Günümüzün üretim dünyasında iki gerçek ortaya çıkmıştır . Birinci gerçek yüksek verimlilik ile düşük maliyette üretim yapılması , diğeri ise kaliteli üretimdir . Bunların gerçekleştirilmesi ise ; sadece belirli birimlerin sorumluluğu ve görevi olmayıp , tüm personelin görev sorumluluğudur . Bu iki unsuru birleştiren firmalar , kuruluşlar ayakta kalmayı başarabilmekte , diğerleri ise yok olmaya mahkum olmaktadır . Bu olgu ; 19. yüzyılın sonlarında başlamış ve bu güne kadar gelişme göstermiştir . Bu süreçte , kalite yönetimi ile organizasyon ve yönetim kavramları ayrı ayrı gelişme göstermiştir . Ancak günümüz rekabetçi ortamında her iki disiplinin ortak olarak bir firma yönetiminde kullanılması gerektiği ortaya çıkmıştır . Bu iki disiplin “TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ “ adı altında toplanmış ve ilk olarak Japonya ‘ da başarı ile uygulanmıştır .

Toplam Kalite Yönetiminin ana dişlisi “ KALİTE ÇEMBERLERİDİR “ dir . 1962 yılında Japonya da ortaya çıkan kalite çemberleri akımına , Kalite Geliştirme Grubu da denir . Basit anlamda Kalite Çemberleri ; kendi alanlarında kalite ve diğer gerçek veya potansiyel iş sorunlarını saptamak , analiz etmek , çözmek ve yönetime önerilerde bulunmak amacıyla düzenli aralıklarla , gönüllü olarak bir araya gelen insan grubudur . Çalışanların katılımı kavramı , bir işyerinde çalışan insanların işin uzmanı olduklarını kabul etmektir .

İşte kalite çemberleri tarafından kullanılan en önemli problem çözme tekniği “ BEYİN FIRTINASI “ dır . Beyin fırtınası döneminde kalite çemberi üyeleri problem üzerinde yoğun bir düşünme amacına yönelik hareket ederler . Beyin Fırtınası bazı konularda çember üyelerinin işine yarar . Bunlar :

a) Herşeyden önce istekli çalışma grubu ( çember ) çeşitli konular hakkında bir

liste elde eder ,

b) Grup bir sorunun incelenmesi evresinde yeni düşünceler ortaya çıkarmak için ;

§ Olayları araştırma

§ Nedenleri araştırma

§ Çözümleri araştırma

§ Ortaya konan araçların araştırılması fırsatını bulur ,

c) Çeşitli fikir ve bilgilerin elde olmaması halinde kalite kontrol çemberlerini devreye sokmak mümkün olur . Bunu şöyle açıklayabiliriz . Bir konu hakkında fikir üretmek ve belli bir liste elde etmek için kalite çemberi yeni toplantılarla beyin fırtınasında bulunabilir .

Bu teknik , grup üyelerinden yararlanarak çok sayıda yeni düşünceleri formüle etmeye veya yeri bir konu üzerinde çeşitli düşüceler oluşturmaya yol açar . Beyin fırtınası etkinliği büyük bir araçtır . Düşünceleri ortaya koyma evresinde saklı kalmış bilgi ve düşünceler açığa çıkar . Yaratıcı kapasitenin ortaya çıkmasında bu yöntemin önemli bir üstünlüğü vardır . Yapılan uygulamalarda beyin fırtınasının özelliği 5 veya 9 kişilik bir grup için en yüksek verimi sağladığı görülmüştür . Ancak bu verimi sağlamada grup liderinin kapasiteside önemli yer tutmaktadır . Beyin fırtınası toplantısından elde edilmek istenen amaçlar şöyle sıralanabilir:

d) İncelenen sorunlarla ilgili mümkün olan nedenler , düşünülen çözümler ve

fikirler üretmek ,

e) Grubun yaratıcı potansiyeli ile birlikte bulgular elde etmek ,

f) Bireylerin herbirinin anlatımlarını uygun hale getirmek ,

g) Bir fikirler stoku hazırlamak ,

h) Grubun düşüncelerinden hareketle onun yararları doğrultusunda teşhiste

bulunmak ,

Şeklinde sıralanabilir .

2. BEYİN FIRTINASI NEDİR ?

Beyin fırtınası ingilizce “ Brainstorming “ , fransızca “ rémue-méninge “ veya “ déballage d’idées “ kelimelerinden oluşur . Beyin fırtınasının hemen hemen birbirinin aynı olan birçok tarifi vardır . Bunların birkaçı şöyledir :

§ Beyin fırtınası daha çok düşünce yaratmak için belli sayıda bireyden oluşan bir grubun yaratıcı kapasitesinden yararlanmayı amaçlar . Grup üyelerinden herbirinin düşüncesi yaratıcı grubu oluşturur .

§ Daha çok düşünce yaratmak için belli sayıda bireyden oluşan bir grubun yaratıcı kapasitelerinden yararlanmaktır .

§ Beyin fırtınası , bir grubun uğraştığı konularla ilgili olarak , birçok fikrin ortaya çıkmasının sağlandığı bir düşünce seansıdır .

§ Beyin fırtınası belirli bir sorunun çözülebilmesi için bir grup üyenin liderleri nezaretine bir teknik uygulayarak fikir üretmeleridir . En basit açıklamasıyla ; fikir üretimini teşvik etmektir diyebiliriz .

§ Beyin fırtınası , herhangi bir konuda fikir , kanıt veya çözüm önerileri toplamak amacıyla gerçekleştirilen , yaratıcılığı teşvik eden , tüm takım üyelerinin katılımını cesaretlendiren , katılımcıların fikirlerinin değerlendirilmesi ve kritik edilmesi yerine yeni fikir üretimini amaçlayan bir araçtır .

Beyin fırtınasını , “ Çok sayıda fikri , bir grup insandan , kısa sürede elde etme tekniklerinden biri “ diye tanımladığımızda , bu tanımın özelikleri “ çok sayıdaki fikir “ , “ bir grup insan “ , “ kısa süre “ dir . Bunları açarsak , ilk olarak çok sayıdaki fikir denmiştir , iyi fikir denmemiştir . Seans sırasında oluşan fikirlerin hepsinin olması diye bişey söz konusu değildir . İyi yürütülen bir seans sonunda yüzlerce düşünce oluşacaktır ve bu fikirlerin hepsi hesaba katılır . Hatta en aptalca fikirler de hesaba katılır , bunlar kahkahalarla zemin hazırlayarak gerginliği azaltırlar . Derin sessizlik beyin fırtınası seansını kısa sürede başarısızlığa mahkum eder .

İkinci olarak tanımda bir grup insan özelliği vardı . Beyin fırtınası seansı için en uygun katılımcı sayısı oniki ile beş arasında olmalıdır .Bu sayıya yöneticide dahildir. Bu sınır içinde kalan bir grupta herkes katkıda bulunma olasılığı . Seansa katılanların sayısı yirmi kişiyi aşarsa , katılanların bir kısmı konuşma fırsatı bulamazlar . Beş veya altı kişiden daha az katılımcının oluşturduğu gruplarda herkes kendi söyleyeceğini söylemeden önce diğerlerinin fikirlerini belirtmelerini bekleme eğilimine girmektedir . Ayrıca küçük gruplarda rahat ve serbest bir atmosfer oluşturmak daha zordur .

Son olarak tanımda kısa sürede ifadesi gelir . Birçok yöneticinin belirli zamanlarda beyin fırtınası yapacak zamanı olmayabilir , bu yüzden kararları tek başına alırlar . Bu elbette doğrudur . Çözümü belli olaylar için grup oluşturmak gereksizdir .

3. BEYİN FIRTINASI İÇİN YOL GÖSTERİCİ DÖRT UNSUR

Beyin fırtınası seanslarının başarıya ulaşması , dört yolgösterici unsurun belirlenip kullanılmasına bağlıdır . Bu unsurlar şunlardır :

Değerlendirmenin sonraya bırakılması

Serbest bir ortam

Miktar

Çaprazlama – Geliştirme

3.1 DEĞRLENDİRMENİN SONRAYA BIRAKILMASI

Herkesin – seans yöneticisi de dahil – düşüncelerin değerlendirmesini yapmayı seansın bitiminden sonraki bir zamana bırakması gerektiği anlamına gelir . Seans sırasında katılımcı , ne kendi ne de başkasının fikri üzerine değerlendirme yapamaz . Grup yöneticisi bu gibi durumlara izin vermemelidir .

3.2 SERBEST BİR ORTAM

Katılımcıların kendilerine koydukları sınırları kaldırmaları ve akıllarına geldiği gibi konuşabilmeleri anlamına gelir . İyisiyle kötüsüyle , akla uygun olanıyla olmayanıyla , bütün fikirler hesaba katılır ve kaydedilir .

3.3 MİKTAR

Seans sırasında ortaya fikirlerin değerlendirilmesinin sonraya bırakılmasıyla kalite tartışması da ertelenmiştir . Katılımcılardan , niteliğine bakılmaksızın mümkün olduğu kadar çok sayıda düşünce ortaya koymaları istenir .

3.4 ÇAPRAZLAMA – GELİŞTİRME

Katılımcıların öteki katılımcılar tarafından ortaya atılan düşünceleri ele alıp geliştirebilmeleri anlamına gelir . Katılımcıların seans sırasında ortaya attığı fikirler dokunulmaz değildir . Bu fikirlerin sadece sahipleri tarafından geliştirilmemesidir . Başka birinin düşüncesi sizin aklınıza başka birşeyin gelmesini sağlıyorsa onu söyler , geliştirir ve ileri götürürsünüz .

Bu kurallar seans boyunca hep göz önünde bulundurulmalıdır . Seans yöneticisi bu dört temel ilkeyi gruptaki herkese anımsatabilmeli ve kurallara herkesin uymasına sağlayacak kadar özgüvenli bir tavır sergileyebilmelidir .

4. BEYİN FIRTINASININ KADEMELERİ

Beyin fırtınası seansının altı kademesi vardır :

§ Sorunun belirlenmesi ve tartışılması

§ Sorunun yeniden tanımlanması

§ Yeni tanımlardan birinin temel alınması

§ Isınma turu

§ Beyin fırtınası

§ En akla gelmeyecek düşünce

Bu kademelerin herbiri önemlidir ve bir kademe tamamlanmadan diğerine geçilmemesine dikkat edilmelidir . Bu özellikle de sorunun yeni tanımlarından birinin çıkış noktası olarak ele alınacağı üçüncü aşama için önemlidir . Bu aşamadan önce beyin fırtınasına geçilmesine olanak verilmemelidir .

4.1 SORUNUN TANIMLANMASI VE TARTIŞILMASI

Seansa katılan herkesin , sorunun ayrıntılarını bir ölçüye kadar bilmesi beklenir . Topluluk içindeki üyelerin o sorun hakkındaki bilgileri değişik düzeylerde olabilir . Bu aşamada sorunun tanımlanması ve tartışılması , konuya daha az hakim olanlara sorunun niteliği hakkında belli bir bilgi vermek için kullanılır . Bu bilginin minimum miktarda olması önemlidir . Zira derinlemesine bilgisi olmayan katılımcılardan beklenen , yalnızca sorunu anlayacak kadar teknik ayrıntı bilmeleri , fikir oluşturmalarına engelleyecek kadar ayrıntıya boğulmamalarıdır . Görüleceği gibi , beyin fırtınası seansı farklı disiplinlerden gelenlerin beraber çalışmasıyla oluşturulur . Katılımcılardan bazıları , doğrudan doğruya , sorunla teknik açıdan ilgilidirler . Farklı alanlardan gelen diğer katılımcılar ise bu aşamada bir tanıtım bilgisine gereksinim duyarlar .

Sorunun tanımlanmasına ve tartışılmasına ayrılan süre kısa tutulmalı ve on dakikayı aşmamalıdır . Bu aşamada analitik yaklaşımlı sorulardan ve çok fazla ayrıntıya girmekten kaçınılmalıdır . Sorun seansın düzenlenmesini isteyen kişi tarafından veya sorun hakkında bilgisi olan biri tarafından anlatılmalıdır . Çalışmanın yapılmasını isteyen kişi sorunu belli bir biçimde görmektedir ve soruna kendi gördüğü biçimiyle bir çözüm bulunmasını arzu eder . Soruna farklı yaklaşımlar , bir sonraki aşama olan “Sorunun Yeniden Tanımlanması “ aşamasında ele alınacaktır ve görüşlerin belirtilmesinin yeri o aşamadır .

4.2 SORUNUN YENİDEN TANIMLANMASI

Sorunun yeniden tanımlanması aşamasında katılımcılardan sorunun çevresinde dolaşmaları ve onu oluşturan parçaların her birine ayrı ayrı açılardan bakabilmeleri beklenir . Sorunun değişik yüzlerinden her birini yeniden tanımlamak ise “ Nasıl yapalım da …? “ sorusuyla başlar . Burada gözönünde tutmamız gereken nokta , bu aşamada sorunun çözümüyle ilgili düşüncelerin değil , sorunun yeniden yapılmış tanımlarının istendiğidir , problemin çözümlerinin sırası çalışmanın daha ileriki aşamalarında gelecektir . Bu amaca ulaşmayı garantilemek için , bu “ Nasıl yapalım da … ? “ diye başlayan soruların hepsi , yazıldığı biçimiyle tutarlı bir anlam taşımalıdır . Eğer bu şekilde formüle edilen soru , kitabi şekliyle bir anlam taşıyorsa , o cümle bir “ Yeniden tanımlama “ dır . Ama cümle böyle bir anlam taşımıyorsa , potansiyel bir çözüm olma ihtimali vardır . Yazılışa göre tutarlı bir anlam taşıyıp taşımama ölçüsü beyin fırtınası uygulamalarının en temel unsurlarından biridir . Sorunun yeniden yapılmış tanımlamaları ile muhtemel çözüm olabilecek birbirinden ayrı tutmak önemlidir . Çözümlerin aranmasına geçilmeden önce olabildiğince fazla yeniden tanımlama yapılmalıdır .

Bu kısmın bazı tehlikeleri vardır ; bazı yeniden tanımlamalar aynı zamanda birer çözümde olabilir . Yeniden tanımlamalar ile muhtemel çözümlerin birbirine dönüşme olasılığı vardır . Buradaki tehlike yeniden tanımlama süreci tam bitmeden beyin fırtınasının başlama olasılığıdır .

Sonra oluşan bütün yeniden tanımlamalar tespit edilir ve grup yöneticisi tarafından numaralandırılarak yazılır ve bunlar katılımcılara verilir . Bütün katılımcıların önerileri tükeninceye kadar , yeniden tanımlamaların yapılmasına devam edilmelidir . Bazı yeniden tanımlamalar başka tanımlamalarla çok benzer bir şekilde görünebilir . Bunlar mümkün olduğunca elenmelidir . Yeniden tanımlamalar mümkün olduğunca pozitif bir şekilde tanımlanmalıdır . Seans yöneticisi de çalışma grubunun bir üyesi olarak kendi yaptığı tanımlamaları da belirtmelidir . Yönetici bazı tanımlamaları önceden hazırlamış olabilir . Her ne kadar sorunun yeniden tanımlanması bir beyin fırtınası seansının yalnızca ikinci aşaması ise de , bu çalışma sorunu çözmekte kendi başına etkili bir yöntemdir .

4.3 YENİDEN TANIMLAMALARDAN BİRİNİN TEMEL ALINMASI

Yeni tanımlardan birinin temel alınması aşamasında bir önceki aşamada yapılan tanımlamalar kağıtlara yazılmış halde grup üyelerinin önündedir . Bundan sonra yapılması gereken grup üyeleri veya yönetici tarafından bu tanımlamalardan birinin veya ikisinin seçilmesidir . Bu seçim iki şekilde olabilir . Otokratik yöntemde seçim yönetici tarafından yapılır . Çalışmaya konu olan sorun grup başkanı tarafından çözülecek bir sorun ise otokratik çözüm daha uygun olur . Yeniden tanımlama için ikinci bir yöntem ise demokratik yöntemdir . Bu yöntemde grup üyelerinin tümünün katılımıyla bir yada iki fikir seçilir . Normal olarak bir tek yeniden tanımlama seçilir . Ama kimi durumlarda , yeni tanımlamalardan iki yada üç tanesi birbirine çok yakın ifadelerse , bunlar birleştirilerek tek bir yeniden tanımlamaymış gibi kabul edilebilir . Hangi yöntemle seçilirse seçilsin , seçilen yeniden tanımlama üzerindeki tartışma kısa tutulmalıdır . Bu aşamada grup üyelerinin fikirleri birbirinden ayrılmaya başlar .

Seçilen ilk yeniden tanımlama üzerinde fikir birliğine varıldığında , seans yöneticisi bunu “ Kaç ayrı biçimde …? “ diye başlayan bir cümle şeklinde bir kağıda yazar . Cümlenin bu şekilde kağıda dökülmesi önemlidir , çünkü bu ifadeyle katılımcılar yeniden tanımlamalar aşamasından çözümler araştırma aşamasına geçerler ve grup lideri katılımcılardan akıllarına akıllarına gelen ilk çözümleri söylemelerini ister . Serbest bir ortamda , çatallara ayrılan fikirler başgöstermeye başlar . Burada çözüm üretmeye başlamalarda olabilir . Seçilen yeniden tanımlama kaydedilip herkesin görebileceği bir yere konmalıdır . Bu olamazsa seansın ilerleyen aşamalarında hangi yeniden tanımlama üzerinde çalışıldığı unutulabilir , buda seansı böler ve oluşan yapıcı ortamın dağılmasına yol açar . Seçilen ilk yeniden tanımlamayla ilgili düşünceler tükenmeye başlarken , üzerinde çalışılmak üzere ikinci bir yeniden tanımlama ele alınır . Bütün yeniden tanımlamaların üzerinde çalışılması gerekli değildir . Bu ikinci yeniden tanımlama olduğunca birinciden farklı seçilmelidir . Bu ikinci tanımlama birinci gibi seçilir ve yazılarak kaydedilir .

4.4 ISINMA TURU

Bu aşamada beyin fırtınası seansının bir ısınma turu yapılması uygundur . Ama bu bir zorunluluk değildir . Isınma turlarının , katılımcıların serbest bir ortamın oluşmasına uyum gösterebilmeleri için önemi vardır ve gerektiğinde herhangi bir anda böyle bir uygulama yapılabilir . Isınma turları , üyelerin seansa katılımını yönlendirmek ve fikirlerin serbestçe yaratılabileceği bir ortamın sağlanması için uygundur .

Bir ısınma turu kısa süreli , beş dakikayı aşmayan ve bu sürede katılımcıların bazı nesneler için akıllarına gelen diğer kullanımları söyledikleri bir dönemdir . Burada önemli olan “ diğer kullanımlardır “ örneğin bir yemek masası için diğer kullanımlar . Burada önemli olan nesnenin ne olduğu değildir , ayrıca üzerinde çalışılan konuyla da ilgisinin olması gerekmez . Burada önemli olan katılımcıların , akla yakın olsa da olmasa da fikirler üretmeye başlamalarını sağlamak ve neşeli bir serbestlik ortamı oluşturmaktır . Bu ortam yakalanamamışsa , ikinci ısınma turu uygulanır ve sonra grup yöneticisi katılımcıları esas beyin fırtınası çalışmasına başlamak üzere başlangıçta seçilmiş olan yeniden tanımlanmış biçimiyle ana soruya yönlendirir .

4.5 BEYİN FIRTINASI

Beyin fırtınası seansının başlangıcında , grup yöneticisi kağıda yazılmış yeniden tanımlamaları okur ve katılımcılardan bunlarla ilgili düşüncelerin belirtilmesini ister . Bu çalışmada en fazla göz önünde tutulması gereken nokta , grup yöneticisinin de bizzat düşünce üretmesidir . Çalışma grubunun lideri de aktif olarak üretime katılması gereken bir üyedir . Bu uygulama , özellikle yöneticinin seansın gidişatında değişiklikler yapmak istediğinde grubu yönlendirecek şekilde düşünceler açıklamasına olanak verdiğinden , asla terkedilmemelidir .

Düşüncelerin ifadesi oldukça hızlı bir tempoyla yapılmalı ve grup lideri aynı hızla bu fikirleri kaydetmelidir . Bu kaydetme işlemi için bir sekreter kullanılmamalıdır. Her düşünce sırasıyla numaralanır ve büyük boyutlu kağıtlar üzerine kalın keçeli kalemle yazılır . Kağıtların arkaları kullanılmamalıdır . Sonra bu kağıtlar katılımcıların görebileceği bir şekilde asılmalıdır . Bu kağıtların devamlı göz önünde bulunması beyin fırtınasının önemli bir özelliğidir . Kalın keçeli kalemlerle doldurulan büyük kağıtlar , söylenen bütün fikirlerin sürekli göz önünde olmasını sağlar . Hızla artan sayıda fikrin odanın duvarlarında katılımcıların sürekli gözleri önünde olması katılımcılara yeni fikirler üretmek üzere şevk verecek görsel bir etki yaratır .

Beyin fırtınası seansında asla teyp kullanılmamalıdır . Çünkü , her şeyden önce , kaydedilen fikirler sürekli olarak görsel biçimde izlenebilir olmayacaktır . Ayrıca , çok az sayıda insan sesinin kaydedilmesine alışıktır ve insanların çoğu seslerini kaydeden bir teyp cihazının varlığını rahatsız edici bulur , bu da seansa katılanların dikkatlerini dağıtır . Bu şartlarda rahatlamaları ve serbest düşünce üretmeleri mümkün değildir . Ayrıca bu seans süresi kadarda dinleme süresi için zaman harcanacağı da malumdur . Öte yandan bu kayıt uygun olmayan kişilerin eline geçebilir . Normal bir fırtınasında olması gereken gürültüler , kahkahalar , espriler , şakalar dışarıdan bakan ve beyin fırtınası uygulaması hakkında bilgi sahibi olmayan birine ( bu bir yönetici olabilir ) saçma görünebilir . Bu nedenlerle seanslarda teyp kaydı yapılmamalıdır .

Beyin fırtınası seansının önemli özelliklerinden biri de kahkahalı ve gürültülü olmalarının gerekmesidir . Belirtilen fikirler dışında hiçbir sesin olmadığı sessiz bir seans , kısa sürede temposunu kaybedecek ve yaratıcılıktan uzaklaşacaktır . Gürültülü ve gülünen bir ortam , fikir oluşumuna katkıda bulunduğu için desteklenmelidir . Sessizliğe yönelen bir çalışmayı canlandırmak ve katılımcılar başka şeyle düşünürken konudan uzaklaşmalarına engel olmak için grup lideri ifade edilen yazarken onları yüksek sesle tekrarlayabilir , uçuk fikirlere yüksek sesle gülebilir . “ Başka fikirler de duyalım “ , “ Bu konuda siz ne dersiniz ? “ gibi cümlelerle katılımcılar teşvik edilebilir .

Belirtilen fikirleri kaydetmek , grup yöneticisinin yetkinleşmesi gereken bir iştir . Burada fikirlerin kaydedilmeden önce grup yöneticisinden geçmesi en uygun yöntemdir . Çünkü yönetici fikirleri kaydederken üzerinde değişiklikler , kısaltmalar ve ya da eklemeler yapabilir . Bu arada meydana gelen ifade değişiklikleri , yeni fikirlerin doğmasına olanak verebilir . Kaydı hızlandırmak için uygulanabilecek bir yöntemde , bir yerine iki kişinin fikirleri kaydetmesidir . Ancak bu belirgin bir hızlanma sağlamayacaktır , çünkü çalışma lideri katılımcıların belirttiği fikri kaydı tutanın yazabileceğinden daha hızlı şekilde değiştirerek tekrarlayabilir ya da başka bir düşünceyle bütünleştirebilir . Bu durumda yazıcıların liderin hızına yetişmeleri güç olacağından , konuşmaya sık sık ara vermek gerekir ki bu da sürat gerektiren bir çalışmanın yürütülmesi açısından kötüdür .

Fikirler genellikle katılımcılar tarafından önceden planlanmış bir biçimde oluştururlar , ancak bazı fikirler diğer katılımcılara örnek oluşturarak onların fikirlerini yönlendirebilir . Bu sakınılacak bir durum değildir ve düşünceleri belli bir konuşma sırasına göre kaydetmek için özel bir çaba sarfedilmemelidir . Katılımcılardan belli bir sıraya uygun olarak konuşmaları beklenmemelidir , çünkü böyle bir talep , bir grup üyesinin hazır olmadığı bir anda düşünce açıklamaya zorlanmasına neden olabilir . Katılımcıları güç duruma düşürmekten sakınılmalıdır . Güç duruma düşen katılımcıların şevki kırılır . Hiçbir zaman henüz konuşmamış bir grup üyesine dönüp ondan fikir beklediğinizi söylememelisiniz .

Çalışma seansı ilerledikçe fikir akışının hızında değişiklikler olacaktır . Başlangıçtaki hızlı akış bir süre sonra yavaşlayacaktır . Bu yavaşlamayı değiştirmenin ve fikir akışının tamamen durmasını engellemenin yolları vardır . Bunlardan biri “ Bir Dakikalık Sessizlik “ yöntemidir . Bu yöntemde seans lideri tam bir sessizlik ister ve katılımcıların onlara en yakın kağıttaki fikirleri okumalarını söyler . Tanınan bu süreden amaç , katılımcıların birbirlerinin düşüncelerine bakarak yeni fikirler üretmelerini sağlamaktır . Bir dakikalık sessizlikten sonra , grup lideri üzerinde çalışılmakta olan yeniden tanımlamayı tekrar eder ve fikir akışını yeniden başlatır . Bu uygulama yeniden birçok düşüncenin dile getirilmesine olanak verir . Daha çok düşünce elde etmek için başka bir yolda , daha önce ifade edilmiş bir fikri alıp katılımcılardan bu düşünce üzerinde değişiklikler yapmalararını istemektir . Burada amaçlanan , akla gelen her düşüncenin muhtemel bütün çeşitlemeleriyle tanımlanabilmesidir . Hiçbir fikir , başka bir düşüncenin içinde zaten ifade edilmiş olduğu için hesap dışında tutulmamalıdır . Bu düşünce ancak , eğer aynı düşünce daha önce aynı sözcükler kullanılarak ifade edilmişse tekrarlanmış kabul edilir . Başka bir çare de , geriye dönüp daha önce belirlenmiş olan yeniden tanımlanmış sorunlardan birini daha seçerek işe yeniden “ Kaç değişik yolla … ? “ diye başlamaktır . Burada da daha önce olduğu gibi düşünceler sıra numarası verilerek kaydedilmelidir . Beklenen verim elde edilemiyorsa ve neşeli ve serbest bir ortam sağlanamamışsa , katılımcıları şaşırtıp güldürecek şekilde seçilmiş bir tema üzerinde yeni bir ısınma turuna başvurulabilir .

4.6 EN AKLA GELMEYECEK FİKİR

Fikir gerçekten kesildiği anlaşıldığında , eğer grup üyelerinin yorgun oldukları da anlaşılıyorsa , seans en akla gelmeyecek fikir yönteminin uygulanmasıyla bitirilir . Bu yöntemde , seans boyunca ortaya atılmış en akla gelmeyecek , en garip düşünce ele alınarak , bu düşünceden yola çıkılıp yeni ve işe yarar fikirler oluşturmaya çalışılır. En akla gelmeyecek fikir genellikle güldürücü olduğundan , neşeli ve serbest bir ortam yeniden oluşur ve katılımcılar olumlu bir iş yapmış olmak hissiyle çalışmayı bitirirler . Bu etkiye ek olarak bu teknik ana seans esnasında hiç akla gelmemiş alan bazı gerçekten mükemmel fikirlerin ortaya çıkmasına da olanak sağlayabilir . Bu bölüme başlarken yönetici grup lideri üyelerden çalışma sırasında ortaya atılmış en akla aykırı fikirleri belirlemelerini ister . Bu aşamada , ilk ortaya atıldıklarında tebessümle karşılanmış pek çok fikrin o kadar da gülünecek şeyler olmadığı , aslında pekala işe yarar unsurlar içerdiği farkedilir . Bu fikir seçildiğinde grup lideri bunu kağıda yazar ve üyelerden bu fikirden iyi bir şeyler çıkıp çıkmayacağını araştırmalarını ister . Bu aşamada birçok fikir kaydedilebilir ancak hiç yeni düşünce çıkmadığı da olur . Zaman zaman da , akla en son gelecek düşünceden yola çıkılarak , son derece iyi fikirlere ulaşılır . Bu uygulama aynı zamanda gerilimin azalmasını sağlar .

Durum gerektiğinde , ikinci bir en akla gelmeyecek fikir turu düzenlenebilir . Bundan sonra grup lideri fikir oluşturma aşamasının belirttiğini belirtir ve değerlendirme çalışmalarına başlanır .

BAŞARILI BEYİN FIRTINASI

Bu bölümde , çalışma grubunu oluşturacak kişilerin belirlenmesinde hangi unsurlar belirlenmelidir ? , başarılı bir grup yöneticisinde olması gereken nitelikler nelerdir ? gibi soruların yanıtları aranmaktadır ve bazı önemli noktalarda belirtilmektedir .

5.1 ÇALIŞMA GRUBUNUN OLUŞTURULMASI

İdeal beyin fırtınası çalışmaları için katılımcı sayısı en fazla 12 en az ise 5 veya 6 kişidir . Katılımcı sayısının az olduğu gruplarda sorun ; üyeler ne kadar motive olurlarsa olsunlar ve ne kadar konuya hakim ve bilgili olunlar organizasyon içinden katılanların dışında , akla gelmeyecek fikirler üretebilecek dışarıdan gelen katılımcıların yokluğunun önemli bir eksik olduğuydu . Tabi ki grubun içinde sorunla çok yakından ilgili kurumun içinden gelen katılımcılarda bulunacaktır . Ama grupta mutlaka soruna tamamen yabancı fakat teknik yönden yakın kişilerin de bulunmasına önem verilmelidir . Bunlar organizasyonun değişik bölümlerinden olabileceği gibi organizasyon dışından da bir iki kişi katılmalıdır . Örneğin üretimle ilgili bir sorun üzerinde çalışıyorsak grup içinde satış bölümünden , idari kadrodan , muhasebeden , üretim hattında çalışan çeşitli insanlar yer alabilir . Bunların sorunla doğrudan igili olmaları gerekmez . Katılımcılar arasında geniş bir bilgi birikimi yelpazesinin oluşturulabilmesi ve deneyimin sağlayacağı derin görüşten yararlanabilmek için değişik hiyerarşi kademelerinden gelen kişilerle bir grup oluşturulması gerektiği düşünülebilir . Buradaki sorun kademe farkı yüzünden insanlar çeşitli rahatsızlıklar yaşayabilirler . Bunları ortadan kaldırabilmek için seansa başlarken fikirlerin serbestçe ortaya konabileceği bir ortam hazırlanmalıdır .

Eğer mümkünse çalışma grubunda her iki cinsten ve gençlerden temsilciler bulunmalıdır . Erkeklerle kadınların sorunlara farklı bakış açıları vardır ve katılımcılar arasında bütün yaklaşımların temsilcilerinin bulunması arzu edilen bir şeydir . Gençlerinde bu toplantılara katılmaları özendirilmelidir . Buradaki esas amaç soruna farklı açılardan bakan farklı insanları bir araya getirip daha çok fikir elde etmektir .

Çalışma esnasında seansı dışarıdan kimsenin izlemesine izin verilmemelidir . Çalışmaya doğrudan katılmayan ancak gözlemci olarak orada bulunanlar , bu kişilerin neden orada olduğunu anlamayan katılımcıların davranışlarını sınırlamalarına neden olabilir . Ve kendileri de bu tarz bir çalışmanın kendi alışık oldukları analitik yaklaşımlı ve daha ciddi havalı toplantıların atmosferine kıyasla daha neşeli olan havasını kabullenmekte güçlük çekebilirler . Ayrıca akla yatkın bulmadıkları görüşlere müdahele edebilirler . Ancak bu insanlar gruba katılmaları şartıyla ortamda bulunmalarına izin verilir . Ama önce beyin fırtınası seansının işleyişi hakkında bilgi verilmelidir .

5.2 GRUP YÖNETİCİSİNİN ÖZELLİKLERİ

Daha öncede belirtildiği gibi lider de grubun bir üyesidir ve düşünce üretimine katılmaya hazır olmalıdır . Çalışmanın altı kademesinin de uygulanması , fikirlerin kağıda aktarılması , dört kılavuz unsurun göz önünde tutulmasının sağlanması hep onun sorumluluğundadır . Liderin bütün bunları yapabilmesi için daha önceden beyin fırtınası seanslarına katılmış ve çalışmanın nasıl yürütüleceğini iyi kavramış olması gerekir . Ayrıca bu uygulama için şevk duyması ve bu duyguyu diğerleriyle paylaşması ve iyi bir mizah anlayışına sahip olması gerekir . Keçe uçlu kalemlerle hızlı ve okunaklı yazması , imlasının düzgün olması ve sayıları takip edebilmesi de gerekir , ayrıca meslektaşlarının önünde gülünç duruma düşmekten de korkmamalıdır .

Yönetici dört ana unsurun işaret ettiği yönlerden sapılmasına engel olmalı ve özelliklede “ Değerlendirmenin Ertelenmesi “ ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalınmasını sağlamalıdır . Özelliklede lider katılımcılardan hiyerarşik açıdan alttaysa sorun çıkabilir. Onlara beyin fırtınası ilkelerini iyi bir biçimde anlatabilme kabiliyetine sahip olmalıdır lider . Ancak , genç lider kuralları uygulamakta zayıflık sergilerse , o zaman daha kıdemli elemanları da önerilen düşünceleri eleştirmeye başlarlar ve düşüncelerin serbestçe oluşmasına olanak veren atmosfer dağılır . Liderin çözülmesi istenen sorunla doğrudan karşılaşmış olması gerekmez . Bazı yönlerden duruma dışarıdan bakabilmenin faydaları vardır . Ancak her seanstan önce bilgilendirme çalışması yapılmalıdır . Bu çalışmada sorunun çözülmesini isteyen kişiyle ayrıntılı bir görüşme yapılarak sorun tanımlanmalıdır .

5.3 ÖNEMLİ NOKTALAR

Beyin fırtınası seansının başarılı olup olmadığı , iki ayrı yoldan belirlenebilir. İlk yol , üretilen düşünce miktarına bakmaktır . Gerçi bunların içinde birçoğu sonradan işe yaramaz ya da konuyla ilgisiz ve aptalca görünebilir , ama bu değerlendirmede esas olan şey , niteliklerine bakılmaksızın ortaya konan yeniden tanımlamaların ve çözüm önerilerinin toplam sayısıdır . İkinci yol ise daha derinlere ulaşan ve son tahlilde gerçek bir sınama olan şu sorudur : “ Bu düşüncelerden kaç tanesi hakikatten işe yaradı ? “ Bütün sorun çözme tekniklerinin varmak istediği hedef budur ve başarının göstergesi de uygulama alanı bulabilen fikirlerin sayısıdır , düşüncelerin hangi yöntemle oluşturuldukları değil . Gerçekten ve çok haklı olarak bir sorunu çözümlemenin verdiği başarı coşkunluğu içinde , o çözüme nasıl bir mekanizma ile ulaşıldığı pekala unutulabilir . İşte o yüzden , genellikle başarı ölçütü olarak ikinci yöntem değil de ilk yol , yani oluşturulan düşüncelerin toplam sayısı esas alınır .

Beyin fırtınası uygulamalarında üzerinde durulması gereken önemli noktaları sıralarsak bunlar şöyle oluşur ;

§ Çalışmanın altı kademesini birbirinden ayrı tutmak .

§ Sorunları usulüne uygun şekilde yeniden tanımlamak .

§ Dört temel ilkeyi hep göz önünde tutmak .

§ Kuruluş içinde ve kuruluş dışında katılımcıların oluşturduğu yaklaşık 12 kişilik bir çalışma grubu oluşturmak .

§ Yeniden tanımlamaları ve üretilen fikirleri kağıtlara yazıp odanın duvarlarına asarak hep göz önünde tutmak .

§ Kahkahalı ve gürültülü bir ortam oluşturmak .

§ Bu konuda istekli birinin çalışma grubuna önderlik etmesini sağlamak .

§ Tekrarlamalarla karşılaşıldığında bir dakikalık sessizlik tekniğini kullanıp kullanmamaya karar vermek .

§ Seansı en akla gelmeyen düşünce tekniği kullanarak neşeli yoldan bitirmek .

Bunlardan başka ince ayrıntılarda dikkate alınmalıdır . Bunlar ;

§ Çalışmanın yapılacağı mekan kimsenin sizi rahatsız edemeyeceği ve telefon bağlanamayacak bir büro olmalıdır .

§ Katılımcıların tek lüksü rahat iskemleler olmalıdır . Ayrı masaya gerek yoktur , çünkü kayıtlar gurup lideri tarafından tutulacaktır .

§ Çalışma sırasında gerilim azaltıcı ve rahatlatıcı olarak alkollü içecekler kullanılabilir .

§ Başkalarının fikir açıklamasına fırsat vermeyen grup üyelerinin varlığında grup lideri nazik bir şekilde müdahale edebilmelidir .

§ Grup üyeleri birbirlerini görebilmeleri için U şeklinde oturmalıdırlar . Asılan kağıtlarda U ‘ nun açık ucunda olmalıdır .

§ Amaç koyma açısından fikirlere numara vermek işe yarayabilir . Aynı zamanda bu tekrarlanan fikirlerin saptanmasında zamandan tasarruf etmektir .

§ Çalışma seansının kesin bir bitiş saati olmamalıdır . Bitiş , fikirlerin tükendiği ve düşünce akışının tekrar sağlanması için gerekli çabaların harcandığı fakat bunun da sonucu değiştiremeyeceği görüldüğünde olmalıdır .

5.4 BEYİN FIRTINASI SEANSLARINDA YAPILMASI GEREKENLER

§ Gürültülü bir seans oluşturmaya çalışın

§ Kahkaha seslerinin duyulmasına izin verin

§ Akla yakın olmayan ve “ uçuk “ fikirlerin ifade edilmesine izin verin .

§ Ortaya atılan fikirleri büyük kağıtlara yazın .

§ Değerlendirmenin zamanı gelince başlamasını sağlayın

§ Eğer seansı siz yönetiyorsanız , sizin yapacağınız değerlendirmenin de zamanını beklemesi gerektiğini unutmayın .

§ Düşüncelerin değişik biçimlerde ifade edilmesine izin verin .

§ Tekrarlamaları belirleyin ; bir düşüncenin ikinci ifade edilmesinde farklılıklar olabilir .

§ Bu yöntemle yeni tanışanlara önlerindeki engelleri anlatın .

§ Çalışmaya katılan , yaş ve konum bakımından kıdemli grup elemanlarına önceden hazırlayıcı brifing verin .

§ Ortaya konan bütün düşünceleri sırasıyla numaralandırın .

§ Çalışmayı hep akla en gelmeyecek düşünceyle bitirin .

§ Sorunun ilk seçilen yeniden tanımlanması artık fikir üretimine yardımcı olmamaya başladığında , mutlaka ikinci bir yeniden tanımlama seçin .

§ Her yeniden tanımlamayı mutlaka “ Kaç değişik şekilde …? “ diye formülleştirerek yazın .

§ “ Nasıl ? “ diye başlayan soruların hep anlamlı cümleler olmasına dikkat edin .

§ Çalışmanızın serbest ve neşeli bir ortamda yürütülebilmesini sağlamak için , ısınma turu uygulamasından mutlaka yararlanın .

5.5 BEYİN FIRTINASI SEANSLARINDA YAPILMAMASI GEREKENLER

§ Asla teyp kullanmayın .

§ Söylenenleri kaydetmek için karatahtadan veya asetat yapraklarından yararlanın .

§ Seansa katılan hiçkimseyle dalga geçmeyin .

§ Çalışmaya fiilen katılmayan hiçkimsenin seansı izlemesine izin vermeyin .

§ Çalışmanın dışarıdan gelenlerce kesintiye uğratılmasına meydan vermeyin .

§ Üzeri kaydedilen önerilerle dolan kağıtların tersini kullanmayın .

§ Başlangıçtaki tartışmada fazla zaman harcamayın , çok fazla ayrıntıya girilmesine olanak vermeyin .

§ Artık verimli olmamaya başlamış bir çalışma seansını zorlayarak devam ettirmeye çalışmayın .

5.6 PERSPEKTİF

Öncelikle beyin fırtınası uygulaması sorunlara çözüm bulmakta kullanılan kimisi analitik kimisi de yaratıcı olan pek çok çözümden sadece bir tanesidir . Bütün yöneticiler , karşılaştıkları sorunları çözmek için değişik bir takım yöntemler benimserler . Beyin fırtınası bu yöntemlerden yaratıcı yönü ağırlıkta olan bir tanesi olarak görülmektedir . Bunun dışında göz önünde bulundurulması gereken ikinci bir perspektif daha vardır buda ; her ne kadar bir beyin fırtınası seansında pek çok hatta yüzlerce düşünce ortaya konabilmekte ise de , bu çalışmanın soruna mutlaka bir çözüm bulacağının garantisi yoktur . Üçüncü önemli nokta ise beyin fırtınası seansının çözüm üretme eyleminin son aşaması olmadığı unutulmaması gerekir .

6. KAYNAKLAR

1. RAWLİNSON , J. GEOFFREY , ( 1995 ) , “ Yaratıcı Düşünme ve Beyin Fırtınası ” , Rota Yayınları

2. EFİL , İSMAİL , ( 1993 ) , “ Yönetimde Kalite Kontrol Çemberleri ve Uygulamalarından Örnekler “ , Uludağ Üniversitesi Basımevi

3. YÜKLÜ , SÜLEYMAN , “ Kalite Maliyetlerinin Muhasebeleştirilmesi “

4. BOLAT , TAMER , “ T.K.Y ‘ nin Konaklama İşletmelerinde Uygulanması “ , Beta Yayınları

5. ÖZBATIR , ÖZLEM , ( 1995 ) , “ T.K.Y. ‘de Eğitimin Yeri ve Koç 2000 Projesi “ Uludağ Üniversitesi , ( Yüksek Lisans Tezi )

6. KARABULUT , AYŞE , ( 1995 ) “ Sağlık Hizmetlerinde T.K.Y. “ Marmara Üniversitesi , ( Yüksek Lisans Tezi )

7. DÜREN , ZEYNEP , “ İşletmelerde Kalite Çemberleri “ , Evrim Basın Yayın Dağıtım

 

1) Felsefe bazen “insanın kendini tanıması” , bazen de “varlığı anıma uğraşı” olarak tanımlanmaktadır. İslam düşünürü Farabi’ye göre felsefe, “var olmaları bakımından varlıkların bilinmesidir.” Stoalılar felsefeyi, “insan davranışlarını düzenleyen, yaşamına yön veren bir sanat” olarak görmüşlerdir. Hegel ise felsefeyi “genel olarak düşünce tarafından nesnelerin derin olarak incelenmesi” diye tanımlanmıştır.

Bu parçaya göre, felsefenin hangi özelliği üzerinde durulmuştur?

A) Akıl ve mantık ilkelerine uygun olması

B) Evrensel olması

C) Birleştirici ve bütünleştirici olması

D) Subjektif (öznel) olması

E) Evreni bir bütün olarak ele alması

2) Felsefe, Yunanca philo (sevgi) ve sophia (bilgelik, hikmet)sözcüklerinden türetilmiş, “bilgelik sevgisi” anlamına gelen bir kelimedir. Filozof ise “bilgiyi seven” anlamına gelmektedir. İlk dönemlerde filozof “her şeyi bilen kişi” anlamında kullanılıyordu. Daha sonraları, bilimlerin gelişmesiyle, bir insanın her şeyi bilmesinin imkansızlaşmasıyla filozof; her şeyi bilen değil sadece bilgiyi seven, bilgiyi arayan anlamında kullanılmaya başlandı.

Bu parçada, filozof kelimesinin anlamındaki değişiklik aşağıdakilerden hangisine dayandırılmaktadır?

A) Çeşitli uygarlıkların ortaya çıkışına

B) Farklı filozof ve yorumcuların çeşitlenmesine

C) Bilimin gelişmesi sonucu her şeyi bilmenin imkansız hale gelmesine.

D) Bilgi birikiminin sürekli artış göstermemesine

E) Kültürel etkileşimin yoğunlaşmasıyla bilginin artmasına

3) B. Russell’a göre felsefe, bilim ve teoloji (din bilimi) arasında sıkışmış, her iki tarafın da saldırısına uğrayan bir hiç kimsenin ülkesidir. Bu tanım felsefenin din-bilim etkileşimi açısından yerini gösterir.

Buna göre aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?

A) Felsefe ele aldığı konular açısından bilim ile ilişkili olabilir.

B) Felsefe, konuları ve yöntemi açısından hem din hem de bilimden ayrılmaktadır.

C) Felsefenin alanı oldukça geniş ve kapsamlıdır.

D) Felsefe bir çok bilimsel konuya kaynaklık etmiştir.

E) Bilim ve din birbirinden ayrı olarak konuları ele almaktadır.

4) Evreni bir bütün olarak kavrama çabası yanında, filozofları sürekli ilgilendirmiş olan başka problemler de vardır: Evrenin aslı nedir? Evrenin yapısı ve biçimi nasıldır? Ben kimim? İnsanın aslı ve anlamı nedir? Evrenin yazgısı nedir? İnsanın yazgısı nedir? … Görüldüğü gibi felsefede; başlangıcından bugüne evreni bilmek problemi yanında bir de kendimizi bilme, tanıma problemi yer almıştır.

Buna göre, aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?

A) Evren hakkında bilgi edinme

B) Evreni yorumlama

C) İnsan yaşamını yorumlama

D) Tümelin bilgisine ulaşma

E) Doğa olaylarını kontrol altına alma

5) “Felsefe kârlı bir uğraş değildir. Hatta bazen zararlı bile olabilir. Örneğin; Sokrates öldürülmüş, Spinoza aforoz edilmiş, Diogenes’e deli denmiştir. Thales de dengesizlikle suçlanmıştır. Oysa hepsi de, diğer filozoflar gibi, çağın çok önünde yürüyor ve bulundukları toplumun çok ötesinde düşünüyorlardı. Onların anormal olarak anılmaları, anormal olduklarından değil, bulundukları toplumun onların hızına yetişememesindendi. Buna rağman onlar hiç durmadan yürüdüler. Sadece bilmek için, sadece gerçek için…”

Parçaya göre, ulaşılacak sonuç aşağıdakilerden hangisidir?

A) Çağdaşları tarafından eleştirilen filozofların yanında çağa ayak uydurmuş düşünürler de vardır.

B) Felsefenin amacı insanı toplumda sözü dinlenir hale getirmektir.

C) Bütün filozoflar arkadan gelenlere yol gösterici olmuşlardır.

D) Felsefenin amacı genelin bilgisidir.

E) Bazı filozoflar yaşadıkları dönemlerde anlaşılamamıştır.

6) Bir felsefeci hiçbir zaman var olan problemleri çözmek için günlük çözümler üretmez. Üretilen bu çözümler genel ve olması gereken konular hakkındadır.

Bu görüşten hareketle, aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılır?

A) Felsefe, olanla değil, olması gerekenle ilgilenir.

B) Felsefe her türlü problemi çözmeye çalışır.

C) Felsefenin çabası hayatı kolaylaştırmaktır.

D) Felsefe daha çok günlük bilgilerden hareket eder.

E) Felsefede önemli olan soru sormaktır.

7) Felsefe evreni bütün olarak kavramak için yapılan bir deneme, bir soru cevap ya da cevabı çürütmek isteyen bir şüphedir. Felsefede temel sorun şudur: “İnsan ile evren, insan ile eşya arasındaki ilişki nedir? İnsan nedir?” (İnsan, kendi kendisini sorgulanmaktan asla vazgeçmeyen bir varlıktır.)

Bu parçaya dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılamaz?

A) İnsan kendini sorgulayan bir varlıktır.

B) Felsefe, genelin bilgisidir.

C) Felsefe, şüphecidir.

D) Felsefe, varlığın bir bölümünü ele alır.

E) Felsefede soru sorma esastır.

8) Felsefenin özü “herhangi bir bilgiye sahip olmaktansa, o bilginin aranması, o bilginin amaç edinilmesidir.”

Bu görüşten hareketle, aşağıdaki yargılardan daha çok hangisine ulaşılabilir?

A) Felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir.

B) Felsefe, bilginin özünü araştırı.

C) Felsefe, bilimsel metotlar kullanır.

D) Felsefenin amacı, gerçeğe ulaşmaktır.

E) Felsefe, bilginin evrenselliğini araştırır.

9) Felsefenin genel amaçları şöyle sıralanabilir:

-Dünyaya ilişkin merak ve hayret duygumuzu gidermeye çalışmak,

-İnanç ve eylemlerimize eleştirel bir bakış açısı sağlamak,

-Diğer bilim dallarının sormadığı veya soramadığı bir takım sorular sormak ve bunlara yanıtlar aramaktır.

Buna göre, aşağıdakilerden hangisi felsefenin amaçlarındandır?

A) Doğa olaylarını kontrol altına alma.

B) İnsana düşünme, eleştirme ve soru sorma yetkisi kazandırma.

C) İnsanlığın geleceğini belirleme.

D) Doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılmaz bilgiler ortaya koyma.

E) Gözlem ve deneyi esas alma.

10) Platon’un “Devlet” adlı eserinde “gerçeği görmek uzun ve sarp yollardan geçmekle olanaklıdır. Bu yolları geçip gerçeği gören, her türlü zahmet ve zorluğa katlanmasını bilen ve gerçeğin sevgisiyle yanıp tutuşandır.” demiştir.

Buna göre felsefî tavır sahibi olmak için, aşağıdakilerden hangisi gereklidir?

A) Şüphe duymak ve dogmatik olmamak

B) Açık görüşlü ve hoşgörülü olmak

C) Aklın ve deneyin yönlendirmesini istemek

D) Kesin yargılarda bulunmamak

E) Sürekli araştırmak ve bunun getirdiği sıkıntılara katlanmak.

11) “Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değer değildir.”

Sokrates

Sokrates yukarıdaki sözü ile aşağıdakilerden hangisini vurgulamak istemiştir?

A) Hayat her türlü hayalden soyutlanarak yaşanmalıdır.

B) İnsan elinde olan ile olmayanı bilmelidir.

C) İnsan niçin yaşadığını bilmelidir.

D) İnsanı, mutluluğa götüren yollar aranmalıdır.

E) İnsan her zaman iyi eylemelerde bulunmalıdır.

12) – “Ankara ile İstanbul’un arası kaç kilometredir.” diye sormak felsefi bir problem değildir. Buna karşılık “uzaklık nedir” sorusu felsefi problemdir.

– Turistlere Selimiye Camisi’nin güzel olup olmadığı sorulabilir, fakat felsefeci “güzelin kendisi nedir?” sorusunu sorar.

– İki kişi ile evli olmak T.C. vatandaşı için imkansızdır. Bu hukuk sorunudur. Fakat felsefeci ise, “haklılığın ve haksızlığın doğasını” araştırır.

Bunlara göre, felsefî sorunlarla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?

A) Felsefî sorular daha soyut ve geneldir.

B) Felsefî problemler çağın özelliğini yansıtır.

C) Felsefî problemler öğretilerek değil, yaşanarak çözümlenebilir.

D) Felsefî problemler zahmetli ve uzun bir uğraş sonucu ortaya çıkar.

E) Felsefî problemler merak sonucu ortaya çıkmıştır.

İÇİNDEKİLER

1. ÖNSÖZ

İslam Aleminde yazılmış olan eserlerin pek çoğu günümüz Türkçe’si ile değil de Arapça veya Osmanlıca yazılmış olduğundan kendilerinden yararlanma imkanı çok zor olmaktadır. Bu eserlerden insanlarımızın faydalanması, bu eserlerde bulunan ilmi hakikatleri öğrenmesi, geçmişinden güç alarak geleceğini tayin etmesi için şarttır.

Ben bu amaçla Ziya Bey kütüphanesin de yer alan Felsefe alanındaki Osmanlıca yazılmış eserlerin konuları hakkında genel bir bilgi amacıyla bu çalışmaya başladım. Tezim iki bölümden oluşmaktadır. I. Bölümde felsefe alanındaki kitapların konularına göre sınıflandırılması ve bu alanda Arapça yazılmış eserlerin isimleri bulunmaktadır. II. Bölüm ise aşamadan oluşuyor birinci aşamada felsefe kitaplarının muhtevası, 2.aşamada ise kitap isimlerine göre genel din ilimleri ile ilgili eserlerin sınıflandırılması yer alıyor. Bu uğraşımda eksik ve hatalarım varsa affınıza sığınıyorum.

2. GİRİŞ

Kütüphane hakkında bilgi

Sivas şehri, tek bir kişi tarafından yapılmış kütüphane ayrıcalığına 91 yıl önce daha Cumhuriyet kurulmadan Osmanlı devletinin son dönemlerinde II. Meşrutiyet yıllarında sahip olmuştur.

ZİYA BEY KİMDİR:

Ziya bey kütüphanesini yaptıran Yusuf ZİYA bey Sivas`ın seçkin ailelerinden biri olan Mütevelli oğulları ailesine mensuptur. Bu ailenin Anadolu Selçuklu Devleti zamanında Konya da yaşamış Mevleviyye Tarikatına bağlı bir kişi veya zümre olduğu bilinmektedir. Yine rivayetlere göre bu ailenin üyeleri 1327-1328 yıllarında Abdülvahabi Rahati döneminde Sivas`a gelmişler ve Osmanlı Devletinde önemli görevlerde bulunmuşlardır. Mütevellioğuları lakabı da aldıkları bu önemli görevlerden biri olan vakıf yöneticiliği sonucu verilmiştir.[1]

Yusuf Ziya Başara hicri 1284, miladi 1869 yılında Sivas da dünyaya gelmiştir. Babası Sivas eşrafından Mütevellioğlu Mahmut Efendi annesi, Rukiye hanımdır.[2]

Ziya bey oldukça iyi bir eğitim almıştır. Mekteb-i İbtidai, Mekteb-i Rüştiye ve Medrese tahsili yapmıştır. Mekteb-i Rüştiyeyi bitirdikten sonra Sivas Mekteb-i kalemine girmiş ve mümeyyizliğe kadar yükselerek 13 yıl bu görevde kalmıştır. Daha sonra mektupçuluk ve kaymakamlık vekaletlerinde, Milli Eğitim ve Evkaf Müdürlüğü, ile üyeliklerinde, Sivas Mekteb-i Sanayi (Sanayi Okulu) öğretmenliği ve müdürlüğünde, Vilayet Laşe müdürlüğünde bulunmuş, yine Koyulhisar ve Divriği de memurluk yapmış, Sivas Vilayet gazetesinde de muhabir olarak çalışmıştır.[3]

Hicri 1317, Miladi 1902 yılında Hicaz Demiryolu için yardım toplama kampanyasında gösterdiği başarıdan dolayı madalya almış, daha sonra da Sivas vilayet Meclisinde Hamidiye-Hicaz Demiryolu Komisyonunda görev yapmıştır.

Yusuf Ziya Bey ,Meşrutiyet Döneminde Osmanlı Mebusun Meclisinde Mebusanlık, Cumhuriyet yıllarında TBMM`de 7 dönem millet vekilliği yapmıştır. 23 Nisan 1920 yılında Atatürk tarafından milletvekili seçilmiş ve Ankara ya gitmiştir. Kendisi Atatürk`ün ricası ile Sivas Kongresine de katılmıştır.

Yusuf Ziya Bey vatansever, mazbut, kitap ve ilim sevgisiyle dolu bir insandı. 1908 yılında 38 yaşındayken şahsi gayretleri ve fedakarlığıyla kendi adını taşıyan kütüphaneyi kurdu. Ölünceye kadar servetini ve maaşını da kitap ve ilim yolunda harcadı

Bu kitapsever insan, arkasında kendisinin hayırla yad edilmesini sağlayan bir kütüphane bırakarak 19 Temmuz 1943 senesinde 80 yaşında Zaturre den vefat ettiği zaman evli ve 8 çocuk babası idi.[4]

ZİYA BEY KÜTÜPHANESİ

Ziya bey kütüphanesi binası 1908 yılında yapılmış ve aynı yılda kitaplık olarak hizmete girmiştir. Kuruluşundan 1943 yılına kadar; yani kurucusu Yusuf Ziya Başara`nın ölümüne kadar tüm giderleri merhumca karşılanmıştır. 1943 yılında Ziya Bey`in vasiyeti gereği kütüphanenin yönetimi büyük oğluna bırakılmıştır. Alt kattaki 6 dükkandan ve bir süre çalışan Gazeteden alına kira ile bir memur tutulmuş ve kitaplığa kitap temin edilerek her türlü gideri karşılanmıştır. Ziya Bey döneminde kütüphane de bulunan kitap sayısı 3000 civarında idi.[5] 13 Mart 1978 yılına kadar özel mülk olarak devam eden bina , bu tarihten sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğünce eski eser kabul edilmiştir. Kütüphane 7 Nisan 1980 yılında kamulaştırıldı. Aşağıdaki dükkanlarla birleştirilerek faaliyet dışı bırakıldı. Ziya Bey`in toplam 23 akrabasına 6,1 milyon lira ödenmiştir. Yapı 1981-82 yılında Kültür ve Turizm Müdürlüğünce onarıma alınarak 1983` te tamamlanmış, alt kattaki 6 dükkanın yeri Güzel Sanatlar Galerisi , üst katıda yine İhtisas Kütüphanesi olarak düzenlenmiştir. 1983 yılında onarımı tamamlanan bina; düzenleme, tasnif ve diğer teknik işlemlerle yürütülen yoğun bir çalışma döneminden sonra 16 Nisan 1985 tarihinde okuyucu hizmetine açılmıştır.

Günümüzde hizmete devam eden Ziya Bey Kütüphanesinin alt katı Dumlupınar Çocuk Kütüphanesi ve Kültür Bakanlığı Kitap Satış Mağazası olarak kullanılmaktadır.

KÜTÜPHANEDE BULUNAN ESERLER

Kütüphane iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yazma-matbu eski eserler, ikinci bölümde yeni basma (Latin Harfli) eserler bulunmaktadır.

I- Eski Yazılı Eserler Bölümü: Bu bölümde el yazması ve matbu eski eserlerdir. El yazması eserler vardır. Bu eserlerden 704 tanesi el yazması, 5985 tanesi matbu eski eserlerdir. El yazması eserler; gizli ilimler, felsefe, astronomi, zooloji, tarih, edebiyat gibi bilimlerde yazılmıştır. El yazması eserlerden 256 tanesi Arapça, 25 tanesi Farsça ve 95 tanesi de Osmanlıca dillerinde yazılmıştır. Ziya Bey Kütüphanesinde Arap harfleri ile yazılmış tefsir, hadis, fıkıh, kelam, ahlak, dil, tarih, coğrafya, fizik, kimya, tıp, edebiyat, ekonomi ve hukuk ilimleri konularını kapsayan toplam 5985 kitap, süreli yayınlar ( Gazete, Dergi, Mecmualar) ve düsturlar bulunmaktadır. Süreli yayınlar arasında ise Sırat-ı Müstakim, Sebilu`r –Reşat, Şehbal Beyanülhak, Resimli Gazete, Sevimli Gazete, Resimli Perşembe ve Seride-i Muhakeme bulunmaktadır.[6]

II- Yeni Yazılı Eserler Bölümü: Yeni eserler bölümünde de 11763 civarında kitap bulunmaktadır. Burada buluna bazı kitaplar paha biçilemeyecek kadar değerlidir. Türkçe dışında 428 adet Fransızca, 46 adet Almanca, 71 adet İngilizce ve 19 Adet Yunanca yazılmış eserler vardır. Yeni eserler bölümünde genel konular; din, sosyal ilimler, güzel sanatlar, edebiyat, tarih , coğrafya bilimlerini kapsayan kitaplar bulunmaktadır. Duwey 10`lu sistemine göre düzenlenen kütüphanenin, yeni ve eski eserler bölümünde toplam 18452 kitap bulunmaktadır. Yine Belleten Dergisinin eski sayıları ve eski Osmanlıca haritalarda bu kütüphanede mevcuttur.[7]

III- BİRİNCİ BÖLÜM

KİTAPLARIN KONULARINA GÖRE SINIFLANDIRILMASI

I- FELSEFE

5915- Rıza Tevfik- Kamusu Felsefesi

5914- Muh. Emin – Kant Felsefesi

3224- Ethem Necdet – Tekamül Kanunları

3722- Abdullah Cevdet – Funun ve Felsefesi

5936- Orhan Saadettin- Felsefe Tarihi

3511- Hilmi Ziya- Felsefe Dersleri

3713- Salih Zeki- Felsefei İlmiyye ve Felsefei Ahlakiyye

3723- Kaya Nuri- İbni Rüşd

2365- Ferid- Mebadi-i Felsefeden İlmi Ahlak

2386- Salih Zeki Felsefe-i Ahlakiyye

2378- Felsefe Dersleri

2445- Mehmet İzzet- Felsfe Tarihi

2362- Felsfe Tarihi

2384- Bahur İsrail- Felsefe Tarihi

2877- Mustafa Şekip – Gülmek Nedir, Kime Gülünür?

5894- İhvanus- Sefa Felsefesi

5928- Baha Tevfik- Felsefe Tarihi

5929- Baha Tevfik – 2.Cilt

2450- İzmirli İsmail Hakkı- Felsefey-i İslamiyye Tarihi

5920- İbrahim Ethem Mesud- Usul Hakkında Nutuk

2448-982- Ahmed Hamdi Aksekili- Metalib ve Mezahib

2399-2407- Mustafa Şekip- Felsefe Dersleri Ruhiyat

2382-2383- Ahmet Hidayet- Yeni Felsefe Tarihi

2373-2379-2380- Mustafa Rahmi- Felsefe Tarihi

79 / 5 -Saçaklızade Mehmed Maraşi – Risaletüfi Fennil Munazara

102 / 2 -Taşköprüzade İsamed- din- Şerhvadabül-Bahs ve`l- Münüzara- (E.Y.Arapça)

202- Kara Davut- Hâşiye ala Şemsiye (E.Y. Arapça)

235- Mehmed Marazi Saçaklızade- Tarifi İlmi`l Munazara vel- Kavanin ve Haşiye ala Serhu`ş –Şemsiye- (E.Y.Arapça)

281 / 4 – Taşköprüzade İsameddin

359 / 1 – Şerhu Adabu`l Bahs vel münazara –(E.Y.Arapça)

357 / 2 -Bir Risale –(E.Y.Arapça)

3960- Cürcani Seyyid Şerif- Tarifat

288 / 1 – Mir Hüseyin Muineddin Maybudi- Şerhu Hidayetül-hikme (Arapça)

288 /2 – Mur. Musliheddin el-Lari-Haşiye ala Şerhu Hidayetül Hikme [E.Y.Arapça) 2

II- Mantık

2381- Ali Sedad Mizanü`l Ukul fi Mantiki ve`l Usül

2457- Ağaoğlu Tezer Mustafa Nami- Mantık- Ahlak

3738-5801- Ahmed Cevdet Paşa- Miyar-ı Sedat

2406-2408- Miftahu`l Funun- MAntık

172- Esir`ed-din Ebheri – Risaletü`l –İsagoci (E.Y.Arapça)

258- İsmail b. Mustafa b. Mahmud el-Gelenbevi – Şerhu Tezhibü`l Mantık ve`l Kelam (E.Y.Arapça)

281 / 1 -Şerhu Tasdikat ve`t Tasavvurat (E.Y.Arapça)

281/ 2 –281 / 3 -Haşiye alat- Tasdikat ve`t Tasavvurat (E:Y:Arapça)

371- Şemsiye Şerh ve Haşiye (E.Y.Arapça)

376- Kavli Ahmed-Haşiye ala Şerhi İsagoci (E.Y.Arapça)

378- Muhyiddin Mine`l Mantık-

3796 – Seyit Ömer b. Salih el Faydı et Tokadi- İsagoci Şerhi Dürrü`n Naci

3799 – Esirüddin el Ebheri –İsagoci Şerhi

3926- Esirüddin el Ebheri- Mantık ve Hikmet

III- Psikoloji

2412- Hilmi Ziya- Umum-i Ruhiyat

3596- Abdulgani Nablusi- Tatiri`l Enam fi Tağbiri`l Menam

2369- İrfan – İlm-Ruh

2368- Mustafa Rahmi- Ruhiyata Medhal

2389-90- Avni- Ruhiyat ve Ruhi İrade

5924- Mustafa Rahmi- Tabiat ve İnsan

5912- Mustafa Şekip- Froydizm

3595- Muhyiddin-i Arabi- Tabirname

3492- Ragıb Rıfkı- Manyetizma ve İpnotizma

5922- Mustafa Rahmi Ruhiyat Makaleleri

2686- Mustafa Rahmi- Çocuk Ruhiyatı

3567- Mehmet Ali Ayni- Ruhiyat Dersleri

5918- Halil Nimetullah- Şuurun Bila Vasıta Mu`taları Hakkında

5913- NebahatSamet- İrade Hastalıkları

5927- Abdullah Cevdet- Dimağ ve Memlekât`ı Akliyye

2623- İbrahim Alaaddin- İlk Gençlik

2842- Mustafa Şekip- Terbiye Muhasebeleri

3082- Zeylü- Risaletül Ahlak

2361- Mehmet Emin- Felsefe İlm-u Ahval-i Ruh

2376- Ahmet Naim-Mebadiu Felsefe

3943- Tabirname

2954- Ethem- Terbiye-i İrade

2966-302- Mustafa Şekip- Bergsan ve Kudreti Ruhiyeye Ait Konferans

5940-5941-5942- İbrahim Alaaddin- Çocuk Ruhu

3599-3598-2694- Mustafa Şekip – Hissiyat ve Ruhiyat

2781-3706-5917-5896- Abdullatif Nevzat- Çocuğun Ruhiyatı

3425-3728-3729-3079- Abdulfeyyaz Tevfik- Hayat ve Ölüm

5903-5904-5905-5906- Hüseyin Cahit- Psikoloji

2765-66-67-68-69-70-5897- Hüseyin Cahid- Ruh ve Beden

IV- Sosyoloji

2626- Musahabat-ı Mahremane

5923- Mustafa Rahmi- Kadın Erkek Irklar Ruhiyatı

3477- Köprülüzade Mehmet Fuat- Ruhu Cemaat

3528- Ahmed Cevad – Musahabatı Ahlakiyye

2576- Cemal Fazıl- Oğullarıma Terbiye-i Ahlakiyye

2564- Ali Seydi- Terbiyeyi Ahlakiyye ve Nedeniyye

2720-2739- Mehmet Ali Ayni- İtikat ve Mülahazalar

2360- Sırrı Kreidi- Halil Edip Şeyh Said Ahmet Rasim- Ruh- Cümeli Hikemiye- Hikemiyet`i İslamiye Garaib Ad ât

5937- Kostantin- Felsefe-i Hukuk-u Medeniyye

V- Eğitim

3390-Sami- İlmi Terbiye-i Eftal

2963- Mustafa Rahmi – Çocuklar Evi

3600- Hüseyin Cahid- Çocuklar Hakkında Asri Fikirler

3479-Sadrettin Celal- Dugaruli Usulü

5934- Mehmet Ali- Fenni Terbiye Dersleri

3104- Kazım Naimi- Ahlakı Nasıl Telkin Etmeli?

3469- Abdullah Cevdet- Amerika Terbiye Usulleri

3434- Avni- Avrupa da Terbiye

2377- İsmail Hakkı- Terbiye İlmi

2584- Jan Jak Rusa Milaslı Gadferangi – Terbiye Nazariyeleri

3482- Abdullah Cevdet –Terbiye ve Veraset

5930- Terbiye Tarihi

2748- Hüseyin Cahid – Aile içinde Terbiye Ebeveyn Günahları

2975-3601-5938- Kazım Nami- Frobel Usuliyle Küçük Çocukların Terbiyesi

VI- Ahlak

2457- Ağacaoğlu Tezer Mustafa Nami- Mantık , Ahlak

3687- Mustafa Namık- Ahlak

3688- Hüseyin Cahid- Ahlak Terbiyesi

2628- A. İrfan- Mufassal Ahlaki Medeni

VII- Bilim Tarihi

5921- Abdulfeyyaz Tevfik- Arzın Kaynağı ve Geçirdiği devreler.

147- Esraru`l Arz ( El Yazması Arapça, Türkçe)

323- Rıza- ed-Din Can Bahadır Ferruh Ahadi Hindi- Ahkamu-l Nücum- ( E.Y.Arapça)

366- Rub`u`l- Müceyyeb (E.Y.Arapça)

VIII- Astroloji

3502- Seyyid Süleyman El-Hüseyni- Tefaün Name-i Hüseyni

IX- Süreli Yayın

78-111-120-205-242-267-320-321- 352-17-140-149-360-309-343-82-286-3966-180-3820- 608- Mecmuatü`r Risale

4687- Mecmutü`r Resail – Gözübüyükzade İbrahim b. Muh.

X- Edebiyat

79 / 2 – Haşiye Ala Şerhu Risaletü `l Adab – Muh. b. Ebubekir

183- Mecmua-i Adab vel

3914- Telvih Haşiyesi – Ebubekir b. Ömer El Gaznevi

XI- Arapça Yayın

977- Seyyid Şerif Cürcani- Tarifat

863- İsmail b. Mustafa b. Mahmud el Gelenbevi- Talikatül Tehzibil Mantık ve`l Kelam

5829- Abdulvehhab B. Hüseyin B. Veliyüddin El- Amedi- Abdulvehhab Ale`l Velediyye

5830-Abdulvehhab Velediyye Şerhi

2364- Hasan Paşazade- Adab-ı GElenbevi

2435- Fenari- Fenari Şerhi Hülasatül Mizan

2432- Mehmet Emin El Üsküdari- Ala Haşiyeti`l İsamuddin

2444-Siyalküti- Haşiye Ale`t Tasdikat

5818- Bacuri Şeyh İbrahim- Haşiyetü`l BAcuri ala Metni`s Simli

6541- Harputi Abdulhamid Hamdi B. Ömer En Neimi- Haşiyetün Cedidetün ale`s Siyalküti

5717- Maraşi Hayatı- Haşiye-i Kıtas-ı Musa

2. Eser Haşiyetü ala Şerhi Risaletil Kıyasıl Musev

3. Eser Kıyası Musa

5691- Tokadi Esseyyid Ömer B. Salih Feyzi – Dürrün Naci

5742- İmadüddin Yahya B. Ali El-Farisi – Haşiyetü İmad Ale`t Tasavvurat

5839- Abdullah B. Hasan El Kongrevi- Fenari Haşiyesi Abdullah Efendi Kongrevi

5847- Şeyh Abdullah İbni eş-Şeyh Hasan – Fenari Haşiyesi

5771- Delalzade Muh.b.Hüseyin El Harputi- Tasdikat`i İsam Delalzade Haşiyesi

5637- Taftanzani Saadettin Mesud b. Ömer – Tezhibü Miri

5850- Muh. El- Fevzi B. Ahmed- Fenari Şerhi Hülasatül Mizan

5674- Şeyhzade Muh. TEvfik- GAyetül Beyan fi İlmil Mizan

2398- Dibacetü- Haşiye Ala Dibacetü Muğnil Tullab

2422- Muğnizade Erzincani- Haşiye Ale`l Hüseyniye

2387- Cürcani Seyyid Şerif- Haşiye Ala`t Tasavvurat Ve`t Tasdikat

2428- İsamuddin Esferayini- Haşiye Ale`t Tasavvurat

5634- Gelenbevi İsmail Efendi – Haşiyetü`l Lari li Gelenbevi

2385- Kara Halil B. Hasan- Haşiyetü Mehmet Emin

5764- Hafız Sezai B. Abdül Celil DEbrevi- Haşiyetün Nefisetün ala İsami`t Tasdikat

2414- Hasan Paşazade- Haşiyetü`r Risaletü`l Edeb Li Gelenbevi

2401- İsamüddin el Esfereyani- Haşiye-i Şerhu`s Şemsiye

2430- Müftüzade Mehmet Erzincani- Haşiyetü`t Tasavvurat

2429- Müftüzade Mehmet Erzincani – Haşiye-i Tasdikat

5715- Muh. B. Mustafa El ERzurumi- Kıyas-ı Musa Risalesi

2421- Hüseyniye- Hüseyniye Şerhi

2403- Osman Azmi- İlaveli Zübdetü`l Tarifat

2400- Adavi- İmtihanu`l Ezhiya Haşiyesi

5635- Meybedi Hüseyin B. Muin- Meybedi Şemsiye Şerhi

5890- Gelenbevi Şeyh İsmail- Burhanı Gelenbevi ve Gelenbevi Haşiyesi

5821- Fenari Şemsüddin Muh. B. Hamza- İsagoci Şerhi

2370- Mahmud b. Hasan el Muğnisi – Muğni`yu`t –Tullab

5828- Muh. Emin- Muh. Emin Risalesi

5805- Musuçluzade Muh.- Musuçluzade Risalesi Saruhan

2425- Şemsiyye- Risaletü`ş Şemsiyye fi Kavaidi Mantıkiyye

5806- Taşköprü- Risale-i Taşköprü

2402- Abdulvahhab b. Hüseyin b. Veliyeddin El- Amadi- Risaletü`l Velediyye

2393- Abdülhakim b. Şemsüddin- Siyalkatü ala Tasavvurat

5781- Siyalküti Abdulhakim b. Şemseddin- Siyalküti ale`t Tadikat

2453- Abdulhakim b. Şemseddin- Şerhu ala`t Tasavvuratı Siyalküti

2433- Şevki- Şerhu Fenari

2413- Mehmed el Fenari- Şerhu Hulasatü`l Mizan

2423- Müftizade Mehmed Sadık b. Abdurrahman El- Erzincani- Şerhul Hüseyniye

2439- Fenari Şemseddin- İsagoci Haşiyesi Fenari

2391- Ahmed el Fenari- Şrehu İsagoci

2417- Saadettin – Tasdikat ve Tasavvurat

2441- Muh. Zahid b. Muh. Selim El Herevi – Tasdikat ve Tasavvurat Şerhi

5636- Manisavi Ahmed b. Süleyman- Şerhu`l İstiklaliye

2440- Abdülkerim b. Hüseyin el-Amasyavi – Tasavvurat Haşiyesi

5736- İsamüddin b. Muh. Arapşah El Esferaini- Tasavvurat Haşiyesi Isam

5737- Kilisli Hocazade Abdullah Efendi- Tasavvurat Haşiyesi

2366- Ali b. Ömer es- Sivasi- Mizanü`l Mantık

2416- Abdurrahman el Beyazidi – Şerhu Kevaşifi`l Ekbese

2451- Seyyid Şerif Cürcani Tarifat ve Şerhi

5807- Gelenbevi Şeyh İsmail b. Mustafa- Risaletü`l İmkân

2452- Abdulvahhab b. Hüseyin b. Velieddin – Şerhu Risaletül Velediye Fil Adab

2415- Siyalküti- Şerhul Tasdikat

5871- Şemsiyye Risale-i Cedide

5650- Şemsiyye- Şemsiyye Şerhi

5804- Bursavi Seyyid Ahmed b. Sıdkı b. Ali- Tenvirü`l İstidlal

5763- Tirevi-Keşfü Hakayıki`r- Rumuzat-ı fi Şerhi Dibaceti`t Tasavvurat

2410- Seyyid Şerif Cürcani – Tasavvurat Şerhu Şemsiyye

2411- Muğni`yüt ..tullab Şerhi

2418- İsagoci- Muğniyu`t Tullab Şerhu İsagoci

929-2442- İsamuddin Esferayini- Haşiyetü Ale`t TAsdikat

5819-5820- Eskicizade Ali Efendi – İsagoci Şerhi

2420-2431- Ahmed B.Abdullah el Şevki- Haşiyetü Fevaid-i Fenariyye

5785-5787- Gelenbevi Şeyh İsmail Efendi – Adabı miri Haşiyesi Gelenbevi

2437-2438- Fenari- Haşiye Ala Şerhi İsagoci

5826-5827- Gelenbevi Şeyh İsmail B. Mustafa B. Mahmut- Kıyas Risalesi

5638-2405- Bursavi Seyyid Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Reddiyetü`l Miyar

2367-5891- Gelenbevi Şeyh İsmail- Haşiyetü`l Burhan

5838-2372- Halil B. Hasan- Haşiyetü Kara Halil Ala`l Fenari

5809-5810-Hasanpaşazade Seyyid Muh. – Hasanpaşazade Alâ Risaleti,l Adâbı Li Gelenbevi

5880-…-5889- Gelenbevi Şeyh İsmail Burhanı Gelenbevi

5723-…-5735- Şeyh Kutbiddin- Şirazi – Tasavvurat

5744-…-5756- Cürcani Seyyid Şerif- Tasavvurat Haşiyesi Cürcani

5851-…-5870- Fenari Şemsüddin Ahmed B. Hamza- Fenari

5642-…-5649- Şemsiyye – Şemsiyye

5651-…-5654- Şeyh Razi Kudbuddin Mahmut- Şemsiyye Şerhi

5791-…-5795- Gelenbevi İsmail B. Mustafa Mirüt- TEzhib Gelenbevi Haşiyesi

5772-…-5774- Müftüzade Muh. b. Sadık b. Abdurrahim El Erzincani- Tasavvurat Haşiyesi Müftüzade

5757….5762- Siyalküti Abdulhakim b. Şemseddin- Tasavvurat Haşiyesi Siyalküti

5738-39- Muh. Zahid b. Muh. Selim el Hirevi- Tasavvurat ve Tasdikat Şerhi

5836-37- Halil b. Hasan- Muh. Emin Haşiyesi

5848-49- Fenari- Fenari ala Metni İsagoci

5892-93- Harputi Seyyid Yusuf Efendi- Namüsü`l ikan ale`l Burhan

5675-80- Bursavi Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Zeriatü`l İmtihan

5673-74- Bursavi Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Mizanü`l İntizam

5765-66- Harputi Muh. b. Hüseyin- Tasdikat`i Ale`l İsam Haşiyesi

5775-76- Müftüzade Seyyid Muh. Erzincani- Tasdikat Haşiyesi müftüzade

5670-71- Muh. Fevzi İbn Hacı Ahmed el Yarangümevi- Muğni`t Tullab Şerhi Seyfül Güllab

5840-2372-5841….46- Karahalil Halil B. Hasan- FEnari Haşiyesi Kara Halil

5812-5813-5814- Şevki Ahmed b. Abdullah- Şevki Ale`l Fenari Şerhi

5694-5695-5696- Saçaklızade Muh. Maraşi- Takrir-i Kavanin

5719-5720-5721- Musuçluzade Muh. Said El- Akhisari Es-Saruhani- Musuçluzade ale`l Museviyye

2424-5707-5713- Müftüzade Mehmet Sadık B. Abdurrahman El Erzincani- Hüseyniye Haşiyesi

5822-5823-5824- Gelenbevi Şeyh İsmail B. Mustafa B. Mahmut İsagoci Şerhi li Gelenbevi

2454-5639-5672- Ahmed Sıddıki b. Ali el Bursavi- Mizanü`l İntizam

2443-5779-5780- Hocazade Abdullah El Kilisi- Haşiyetü`l Cedidetül ala`t Tasdikat

2419-5767-5770- İSam, Haşiyetül İsam Ale`t Tasdikat

5796-97-98-99-5800- Ahmed Rüşti- Tuhfetü`r Rüşti ala İsagoci

3704-5697- 2404-5698-5706- Hüseyniye- Hüseyniye

II- 2. Bölüm

2.1. İslam Felsefesi ile İlgili Eserler ve Muhtevaları,

2.1.1. 5915- Rıza Tevfik- Kamusu Felsefesi

( İkinci cildin birinci cüzüdür.) Kamusu Umuminin yalnız ıslahatı felsefe kısmını şamildir. Kamusu Felsefesinin ikinci cildi © harfiyle başlıyor. Ve bu kitap ikinci cildin birinci cüzünü teşkil eder. Geçenki cüzlerde kaçınılmaz olan bazı hataların vukuu`na mani olmak üzere daha ziyade dikkat edilecektir. Ca`dan Cl`ye kadar gelinmiştir. Kelimelerin varsa Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca karşılıkları verilmiştir.

2.1.2. 5914- Muh. Emin – Kant Felsefesi

Başlangıçta yazar Kant`ı niçin tercih ettiğini açıklıyor. Giriş kısmında “eleştiri” adlı eserin yöntemi ve mahiyeti var.

1. Kısımda = Kant`ın hayatı ve yaşadığı zaman

2. Kısımda = “Eleştiri” adlı eserden önceki eserleri

3. Kısımda = Saf aklın eleştirisi

4. Kısımda = Felsefe-i Tabiiyye

5. Kısımda = Felsefe-i Ahlakiyye

6. Kısımda = Felsefe-i Hukuk

7. Kısımda = Fazileti Nazariyye

8. Kısımda = Terbiye Teorileri

9. Kısımda = Felsefe-i Tarih

10. Kısımda = Amaçsallık ve İyi

11. Kısımda = Felsefe-i Diniyye

Fransızca tercümeleriyle verilmiş Kant`ın eserlerinde 75 kitabın ismi var

Ayrıca Kant için yabancı düşünürler tarafından yazılmış 17 kitap zikredilmiştir.

Özel isimlerin hangi sayfalarda geçtiğini gösteren şema var

Sonuç bölümünde Kant`ın felsefesinin nasıl numaralanması var.

2.1.3. 3224- Ethem Necdet – Tekamül Kanunları

Avrupa Devletlerinin güçlü olduğunu ve bunun içinde ok çalıştıklarını, bizim ise zayıf olduğumuzu ve eski çağlardaki silahlarla kendimizi koruduğumuzu söylüyor.

– Tekamülün Tarihçesi

– Lamark`ın Tekamül Fikirleri

– Darwin`in Tekamül Fikirleri

– (Teodor W.)

– Veraset Nazariyeleri

– Wiseman Nazariyesi

– Tabii Sedeksiyon

– Veraseti Ecdad Kanunu

– Kazanılan Vasıfların İntikali

– Verasetin Kimyevi Nazariyesi

– Yeni Lamarkizm

– Ani Değişimler Nazariyesi

– Cemiyetlerde Tekamül Kanunları

– Spencer`ın Tekamül Kanunları

– Yükselme ve Alçalma

– Cemiyetlerin Kabiliyeti Tahviliyesi

– Toplumsal İlerleme

Sonunda= Bu eseri vücuda getiren çalışma evvela uzviyetlerin tekamül kanunlarını tetkikten ibarettir.

Maksad, cemiyetlerin tekamül kanunlarını mütalaa ederek ait olduğumuz cemiyete faydalı fikirleri bulup göstermektir.

2.1.4. 3722- Abdulrlah Cevdet – Funun ve Felsefesi

Funün ve Sanat nedir? Sorusunu ayetlerle ve hadisi şeriflerle cevaplandırmış.

Muh. Arabi, Bacan, Büyük Fredrik, İmam Gazalinin Hakikat ve Felsefeyle ilgili sözleri vardır.

2.1.5. 5936- Orhan Saadettin- Felsefe Tarihi

Müellif = Karl Varlander

Bu eser, kitabın 2. cildinin tercümesidir. Yakın zamandan Kant` a kadar olan kısmı içine alır. Çünkü Kant`la yeni bir çığır açıldığını düşünerek onu 3. cilde katmıştır.

I- İntikal Devri

– Rönesans Felsefesi

– Çağdaş Tabiat İlminin Tesisi

II- Büyük sistemler Zamanı

– Descartes, Hobbes, Spinoza, Leibniz

III- Aydınlanma Felsefesi

A- İngiltere ve İskoçya

– Lacke, Aydınlanma felsefesinin İngiltere de diğer inkişafı

B – Fransa da

– Rousseau`ya Kadar Fransız Aydınlanma Felsefesi

C– Almaya da

– Alma Aydınlanma Felsefesi

Felsefecilerin hayatı, eserleri, görüşleri, siyasetleri anlatılmıştır.

2.1.6. 3511- Hilmi Ziya- Felsefe Dersleri

Kitap Lise 2. sınıfta verilen derslerin notlarından oluşuyor.

İlk kısımda Felsefe`ye genel bir bakış vardır. Felsefe bir bina olarak görülüyor. Bunun temelini bilgi nazariyesi oluşturuyor. Çatısını ise Metafizik ( Vücud Nazariyesi) oluşturur. Temelini iyi attığımız zaman istediğimiz gibi bir vücud nazariyesi geliştirebiliriz .

1 Bilgi Nazariyesi ( Diğer filozofların bakış açılarıyla verilmiş)

Bilgi Nazariyesinin Genel Meseleleri

Bilgi Nazariyesinin Konusu

Genel Fikirlerin Mahiyeti Meselesi

2 Mutabakat Meselesi ( Umumi Fikirlerimizin Külliyatı dışındaki aleme uygun olup olmadığını tatkik eden bölüm)

3 Nazari ve Ameli Meselesi

– Pragmatizm`in Tenkidi

– Felsefi Okuma ( Mağara İstiaresi)

– Beşeri Bilginin Prensiplerine Giriş

– Zihnin ameliyelerine ait hükmi şüpheler

– Umumi Aklın asli meselesi

– Vücud Nazariyesi ve Umumi Meseleleri

– Cevher ve Araz Meselesi

– Teklik ve Çokluk Meselesi

– Ruh ve Beden

2.1.7. 3713- Salih Zeki- Felsefei İlmiyye ve Felsefei Ahlakiyye

Müellif = Alexis Bertrand

2 Kısım

1. Bab = İlim ve Felsefe

– İlim ve Vazife, Felsefe- i İlmiyye ve Ahlakiyye`nin Tarifleri

– İlmin faraziyeleri ve Ahlak`ın Konuları

– Bilginin Dereceleri = Avamca bilgi veya fikir

– Delil ile bilme veya ilim = Yakin, Eşk, İhtimal Mufhumları

– Felsefiye ve Bilgi sentezi

2. Bab = İlimlerin Tasnifi ve Teselsüli

– İlimlerin Sınıflandırılmasında Prensipler

– Meleke = Bacon`un Tasnifi ( Hafıza, Tahayyül, Akıl)

– Bilinen Konu, Ampirik, Sanatlar ve İlimler

– August Comt`un Tasnifi

– İlimlerin teslisi, Tabiat ve Teslis Fikri

– Tahlil ve Terkib

2 Kısım

1. Bab = Matematik İlminde Yöntem

– Matematik İlminin Konusu

– Geometri Tarifleri

– Tarifler ve Konular

– Deliller

– Geometri Fikri

2. Bab = Tabiat İlminde Yöntem

– Tabiat İlminin Konusu

– Deney ve Gözlem = Olaylar

3. Bab = Tabiat İlminin Usulü

– Tasnif, Örneklendirme, Tümevarım, Kanunlar

– John Stuart Mille`in dört Yöntem

– Temsil, Tasnif, Varsayım = Nedenler

4. Bab = Ahlak İlminde yöntem

– Ahlak İlminin Konusu

– Nefs İlmi = Basiretli Olma

– Tarih İlmi = Şahadet ve Tenkid Tarihi

– Toplum İlmi = İstatistikler

2.1.8. 3723- Kaya Nuri- İbni Rüşd

İbn Rüşd`ün , Ailesi, Çocukları ve Vatanı, Soyu, Terbiyesi, Şöhreti

Süleyman Nazif ve Bâbân Zâde Ahmet Naim Efendilerin kitap hakkındaki düşünceleri var.

İbn Rüşd`ün Padişah tarafından takdir edilmesi, Hocaları, Öğrencileri, Eğitimi, İlmin Tesiri, Telif edilmiş ve basılmış eserleri

– Aristo Felsefesiyle iştigali ve bunun sebebi, çalışma ve çabası

– Din hakkında Fikri ve Mezhebi

– Ahlak Felsefesi, Tenkitçileri, Gözden Düşmesi ve Fikirleri

– Birlikte cezalandırılanlar.

– İbn Rüşd niçin çekilemedi ?

– İbn Rüşd`ün gözden düşmesine neden olan sebepler.

– Düsturları, İyi Sonu, Oğulları

2.1.9. 2365- Ferid- Mebadi-i Felsefeden İlmi Ahlak

Kitap, Ahlak kitaplarının yeni şekli hakkında fikir vermek, hem de İslam ahlakına dair yapılmakta olan diğer bir eser için tartışma konusu olmak üzere neşredilmiştir.

– Ahlak ilminin konusu ve ayrılmış vasıfları

– Vicdan ahlakının verileri

– Görev ahlakının öncesi

– İnsan hayatının gayeleri ve gidişatının güdüleyicileri

– Sorumluluk ve Müeyyide

– Şahsi Ahlak

– Aile Ahlakı

– Toplumsal Ahlak

– Medeni ve Siyasi Ahlak

Kitabın Adı = Metafizik

Mütercim = Ferit

Müeelif = Emil D.

– Metafiziğin konusu

– Metafizik İlminin Eksiklikleri

1- Bilginin Sınırları ve önemi

2- Metafizik meseleleri ( Made, Ruh, Tanrı)

3- Metafizik İlminin diğer ilimler ve Ahlak ilmiyle münasebeti

– İlave

– Şer meselesi

2.1.10. 2386- Salih Zeki Felsefe-i Ahlakiyye

Mütercim = Salih Zeki

2 Kısım

1. Bab = Ahlak İlminin Tarifi ve Taksimi

– Ahlak İlminin konusu, önemi, usulü, taksimi ( İlmi, ahlaki ameli, nazari)

2. Bab = Davranışlarımızın Kanunu

– Sorumluluk Ahlakı

– Vicdan ve İhtisas Ahlakı

– Kanun ve ahlakının ayrılan vasıfları

– Fazilet ve Temelleri

3. Bab = Davranışlarımızın Sebepleri

– Hürriyet ahlakı

– Davranışlarımızın gerekliliği = Kaza, Kader ve Kalıtım ve Taklid

– Şahsiyetin teşekkülü, ferdi ve şahsiyet ahlakı

4. Bab =

– Menfaat, İhtisas, Vazife Ahlakı

3. Kısım

1. Bab = Ferdi Ahlak ve Aile Ahlakı

– Ferdi Ahlak, Ameli ahlakın vasıflandırılması ve taksimi

– Vücuda ait şahsi vazifeler

– Aile ahlakı

2. Bab = Nedeni ve İçtimai Ahlak

– İçtimai Ahlakın nedeni ahlaktan farkı

– Nedeni Ahlak

3. Bab = Vatan ve Mezhebi Tabii

– Vatan ve Vatanseverlik

– Mezhebi Tabii ( Dini Ahlak, Ruhun Bekası)

2.1.11. 2378- Felsefe Dersleri

– Felsefenin tarifi, konusu, taksimi

– Ruh ilminin halleri

– Genel ruh halleri ilmi

– Ruh halleri ilmi konusu

1) Vicdan ( Vicdan suretleri, faaliyeti)

2) Fikri hayat ( Zeka, Duyumların Şekilleri, Hafıza oluşumu)

3) Bilginin esas tanzimi ( Dikkat, Dikkatin içe ait olan şekli = Tefekkür)

4) Ruhun icad faaliyeti

5) Bütün akli kaideler

2.1.12. 2399-2407- Mustafa Şekip- Felsefe Dersleri Ruhiyat

Lise 2. sınıflara mahsus bir ders kitabıdır.

– Felsefenin konusu, taksimi,ilmin kaynakları, müsbet ilimler felsefe, Ruhiyat tarihçesi

– Ruhiyatın konusu ve tarifi

– Ruhiyatın usulleri

– Hayvanat silsilesinde insanın konumu

– Sinir sistemi, Fizyolojisi ve açıklaması

– Ruhi olayların tsnifi

1. Bab = Zihni Hayat ( Zeka, Zihnin faaliyeti)

– Zihnin en basit unsurlarından, Duyumlar

– Dış alem ve bedenimizi idrak

– Şuurda kendiliğinden olan faaliyetler, Hayaller ve Fikirlrein çağrımı

– Şuurun umumi faaliyetlerinden temsil faaliyeti olan hafıza

– Şuurun umuni faaliyetlerinden dikkat ve etraflıca düşünme

– Tek ve umumi fikirlerin oluşum şekli

– Şuurun irade faaliyetlerinden Hüküm

– Şuurun irade faaliyetlerinden Muhakeme

– Zihni gelişmenin umumi amillerinden yaratıcı hayal kuvveti

– İşaret ve dil

– Zihni gelişmenin umumi amillerinden akıl ve akli faaliyet

2. Bab = Duygusal Yaşam

– Duygusal yaşamın en genel birlikteliği, haz ve elem

– Kendiliğinden görünen duygulanım halleri, heyecanlar

– Kendiliğinden meydana gelen duygulanım halleri, İhtiraslar

– Duygusal yaşamın umumi gelişme amilleri, Eğilimler

– Sempati ve taklid

– Yapılan duygulanım halleri, Hisler

3. Bab = Etkin Hayat

– Refleksler

– Kendiliğinden oluşan faaliyetlerden, İç güdü

– Kendiliğinden görünen fillerden, Alışkanlık

– Çalışılmış etkin hayat, İrade

Ek = Şuur meseleleri ve umumi meseleler

– Şuur ceryanı

– Ruhun şuursuz bir hayatı var mıdır?

– Şahsiyet, Karakter

– Ruh, Beden ve aralarındaki münasebet.

2.1.13. 2445- Mehmet İzzet- Felsefe Tarihi

Muharir = Karl Vorlander

( Almanca`dan tercüme edilen ilk felsefe kitabıdır.)

Giriş = Yunan felsefesinin kaynağı

Yunan felsefesinin ilk tarihi

– Kainat üzerine tefekkür başlangıcı, Millet Mezhebinin tabiat felsefesi ( Tales, Anaximandros, Anaximenes, Pisagor)

– Kainatın düşünülmesi hakkındaki düşüncelerin başlangıcı ( Herakleitos, Parmenides)

– Sonraki tabiat filozofları

– ( Empedkles, Anaxagoras)

– Demokritos

Yunan felsefesinin ikinci devri, Sokrat ve Sofistik

– Sofistik aydınlanma devri ( Protagoras, Gorgias)

– Sokrat

– Sokrat`a mensup felsefi mezhepler

Yunan felsefesinin üçüncü devri

Yunanlıların klasik felsefesi ( Eflatun ve Aristo)

– Eflatun, hayatı ve eserleri

– Aristo, hayatı ve eserleri

Yunan felsefesinin dördüncü devri

Yunanlılaşmış alemde ve Roma da felsefe

Devrin genel ayrılmış vasıfları

Helenistik devir

– Rivâkiler

– Die Epikureer

– Hısbâniler

Roma İmparatorluğunda Felsefe

– Romalılarda felsefe

Yunan felsefesinin Roma ya nakli

– Yeni eflatuncuların öncüleri

– Yeni eflatuncular

Ortaçağ felsefesi

– İlk Hristiyanlık ve felsefe ( ilk patristik)

– Ortaçağ da Skolostik (Başlangıcı, Parlak devri, Sonu)

Alman tezehhürü

Yollar ve alametler cetveli var

2.1.14. 2362- Felsefe Tarihi

2. Kısım

3 Bab = Ortaçağı`ın ve Yenilik Devri`nin Özeti

– Bab`ın tafsili

– İsko lostik`in 1., 2., 3., devresi

3 Bab = Yenilik felsefesinin hulasası

– Babın tafsili

3 Kısım

1. Bab = İtalya Felsefesi, Giordano Bruno

– Campanella

– İngiliz Felsefesi, Bacon

– Hobbes

2. Bab = Fransız Felsefesi, Descart

– Babın tafsili, Şüphe, Kesinlik ve Metod

– Ruh, mevcudiyeti, yetileri ve tabiatı

– Allah, mevcudiyeti ve tabiatı

3. Bab = Fransa da Descart taraftarları

– Babın tafsili, Pascal

– Bossuet et Fenelan

– Malebranche

4. Bab = Spinoza

– Babın tafsili, Tercüme-i hal, Metodd, İlahi cevher, Tabiat, Tabiat ve insan, Spinoza ahlakı

5. Bab = G.W. Leibniz

– Leibniz`in hayatı, Metodu, Bilgi Nazariyesi, Cevherin faaliyeti, Basitliği, Kainât, Monadlar, Leibniz`in ilahiyatı, Leibniz`in ahlakında alemin yaratılışı

6. Bab = İngiliz ve İskoçya Felsefesi

– Babın Tafsili, Locke

– G. Berkeley

– D. Hume

– Menfaat ve Bentham

– İskoçya, Reid, Hamilton, Stuart

2.1.15. 2384- Bahur İsrail- Felsefe Tarihi

Muharir = Abbe Barb

Tarih felsefesinde takip edilmesi gereken usul, felsefesi, tarih felsefesinin taksimi

Felsefenin 1. Devresi

– Doğu Felsefesi

– Yunan Felsefesi

Eski felsefe ile ortaçağ felsefesi arasındaki ortak devir

Felsefenin 2. Devresi

– İskolastik`in 1. Devre ( Arap alemi medeniyetinde felsefe)

– İskolastik`in 2. Devri

Felsefenin 3. Devresi

– F. Bacon çeşitli akımlar

– Rene Descartes

18. Asırda Fransa da Felsefe

– İskoçya okulu

– Alman okulu

2.1.16. 2373-2379-2380- Mustafa Rahmi- Felsefe Tarihi

3 Devre = İlkçağ Felsefesi

– Sokrat`tan önceki devir ( Yunan okulu, Pisagor`un okulu, Elea okulu, Atomcular, Sofistler )

– Sokrat devresi ( Sokrat, Eflatun, Aristo, Küçük okullar)

– Aristo`dan sonra ( Epikur okulu, İhtimâliye ve yeni akademi, Eclectiques, İskenderiye okulu

3 Devre = Ortaçağ Felsefesi

– Kilise babaları

– İskolastik`in kaynağı, Realizm ve Nominalizm kavgaları

– İskolastik`in uç noktası ( Saint Thomas, Duns Scut, Mistikler, Aykırılar)

– İskolastik`in Düşüşü

– Uyanma Devri F. Bacon

– İslam Filozofları = Kindi, Farabi, İbn Tufeyl, İbn Race, İbn Sina, Gazali, İbn Rüşd

3 Devre = Yeniçağ Felsefesi

– Akılcılar Devri

Malebranche, Leibniz, Spinoza, Descartes

– Tecrübeciler Devresi

İngiltere Felsefesi = Hobbes, Locke, Berkeley, D. Hume, İskoçya okulu

Fransa Felsefesi = Condillac, Montesque, Helvetius, Voltaire, Ansiklopedistler

– Eleştiri Devri

19. Asırda ve 20. Asır başında Felsefe

– Almaya da = Fichte, Herbert, Hegel, Scheling, Schopenhauer, Lotze

– İngiltere de = William Hamilton, Stuart, Harbert, Spencer, Darwin

– Fransa da = Victor K.

2.1.17. 2877- Mustafa Şekip – Gülmek Nedir, Kime Gülünür?

Gülmek konusunda felsefi nazariyelerden en önemlisi sahip olan Bergson`un kitabı esas alınmıştır. Yazar, bu konudaki olayları bulmaya ve hayata yaklaştırmaya çalışmıştır.

– Gülmek nedir ve gülünecek olan kimdir?

– Ne şartlarla gülebiliyoruz?

– Hareket komikliği, karikatür`ün esrarı ve edâ komikliği

– Komikliğin etkileme kuvveti

– Oyuncaklar ve komedi

– Zarafet, Alay, Mizah

– Karakterin gülünçlüğü? ( komedi ve Dram)

2.1.18. 2448-982- Ahmed Hamdi Aksekili- Metalib ve Mezahib

– Felsefeye ait bazı tetkikler

– Felsefenin dinde vasıl olduğu gaye

– İslam ve Hristanlık`ın ilme nazaran yerleri

– Mübüvvet hakkında bazı felsefi esaslar

· Metafizik Felsefesi

– Şüphecilik ve kesin bilgi

– Madde

– Nefs ve Ruh

– Madde ve Nefs – Cevherlre münasebeti

· İlahi Felsefe

– Eski alimlerde ve Ortaçağda din münasebeti

– Son zamanlarda din bahsi

– Hayatın sonunu isteme

2.1.19. 2450- İzmirli İsmail Hakkı- Felsefey-i İslamiyye Tarihi

– Yakup B. İshak El Kindi

– İlmi hayatı

– İlmi eserleri – Felsefeye ait eserleri

– İlmin kaynağı, etkilendikleri

– Medrese-i Meşaiyesi

2.1.20. 2382-2383- Ahmet Hidayet- Yeni Felsefe Tarihi

Muharir = Emil Fake

1. Kısım = İlk Devreler

– Sokrat`tan önce, İzahçı filozoflar

– Sofistler

– Sokrat

– Eflatun

– Aristo

– Muhalif Mektepler

– Mesleki “hazcılık”

– Rivakilik

– Telfikiye ve şüphecilik meslekleri

– Yeni Eflatunculuk

– Hristiyanlık

2. Kısım = Ortaçağ

– 5. Asırdan 13. Asıra kadar

– 13. asır

– 14. ve 15. asır

– 16. asır

3. Kısım = Yeniçağ

– 17. asır ( Dekart)

– Dekart`ın takipçileri

– 17. asırda İngiliz filozofları

– 18. asırda İngiliz filozofları

– 18. asırda Fransız filozofları

– Kant`ın felsefesi

– 19. asırda Alman felsefesi

– 19. asırda İngiltere felsefesi

– 19.asırda Fransa felsefesi

Dine ve hayata terbiye dersleri

2.1.21. 5894- İhvanus- Sefa Felsefesi

Kitabın içinde İslam Felsefesi Tarihi adlı bir bölüm var

2.1.22. 5928- Baha Tevfik- Felsefe Tarihi

Felsefe tarihinde Metod ve çeşitli mesleklerin birliği

Felsefe tarihinin felsefeye faydası

Felsefe tarihinin genel tarihe faydası

Felsefe tarihinde birleştirme metodu

1. Kısım = Eski Kavimlerin felsefe nazariyeleri

( Hint, İran ve Zerdüşt, Eski Selt ve Gula kavimlerinin felsefesi, Çin, Konfiçyus ve Monçiyus, Mısır, İbrani, Yunan Felsefeleri )

– İyonya`nın ilk filozofları = Telas, Heraklit, Anaksagor, Abderer`in atom mesleği

– İtalya`nın ve Elea`nın hayali gaye mesleği, Pisagor, Parmenides

– Sofistler, Protagoras ve Gargais

– Sokrat Sokrat`ın ilk mutalaarı, motodu, ahlakı, filler hakkında tahkikatı, irade nazariyesi , dini nazariyeleri, muhakemesi ve vefatı

– Eflatun ( fikirler nazariyesi )

Hisler arasında münakaşa usulü – Aşk ve iyi nazariyesi

Filler arasında münakaşa usulü – Ahlak ve siyaset

Eflatun`un ilahiyatı

– Aristot

Tabiat, Allah, Aristo`nun ahlakı ve siyaseti

– Pirronizm, Epikürizm ve Stoacılık

Latin felsefesi, Yeni akademi

– İskenderiye Mektebi, Platon ve halefleri

– Hristiyan Felsefesi

En yüksek iyi farz edilmesi

Allah`ın en yüksek ide farz edilmesi

Allah`ın en yüksek ruh farz edilmesi

Hristiyan filozofların ahlakı

2.1.23. 5929- Baha Tevfik – 2.Cilt

2. Kısım

– Ortaçağ ve Yenilik devri

İskolastik`in 1. Devresi ( 2.ve 3. devresi )

– Yenilik devri felsefesi

3. Kısım =

– İtalya Felsefesi, Compenella, Georda Nobrano

– İngiliz Felsefesi Bacon, Hobbes

– Fransız Felsefesi Dekart, Süphe, Kesinlik ve Metod

– Ruh ( Mevcudiyeti, yetileri, tabiatı)

– Allah ( mevcudiyeti, yetileri, tabiatı)

– Fransa da Dekart taraftarları, Pascal, Fenelon, Bassessua, Malenbranche

– Spinoza

– Leibniz

– İngiliz ve İskoçya Felsefesi, Locke, Berkeley, Hume, Adam Smith, Bentham ve menfaat ahlakı

2.1.24. 5920- İbrahim Ethem Mesud- Usul Hakkında Nutuk

Müellif = Dekart

– İlimler hakkında bazı mülahazalar

– Usulün başlıca kaideleri

– Bazı fizik meseleleri

– Tabiat keşfetmeye çalışmada daha ileri gitmek için lazım gelen şeyler

II- Mantık

2.2.1 2455- Ağaoğlu Tezer- Mantık

Yazar, Felsefe hocalarının öğrencilerine okutacakları kitabı bulma konusunda sorun yaşadıklarını ve zorunlu olarak yabancı kitaplara başvurduklarını anlatmış. Böylece Lise öğrencilerine faydalı bir kitap yazma gayretine girmiş. Bu kitapta; Fransa da meşhur birkaç mantık kitabını ciddi suretle inceleyerek konuları müfredat programına uygun bir şekilde nakletmiştir. Konuların sonunda öğrenciye sorular sorularak düşündürmeye çalışılmıştır.

– Bilgilerimizin dereceleri

1. Kısım =

– Mantık, Formel Mantık ( Fikir, Hüküm, İstidlal)

– Formel Mantığın önemi

2. Kısım=

– Tatbiki Mantık (Bilgilerimizin derecesini tayin etmek, ilimlerin usullerini göstermek)

– İlimlerin Tasnifi, Yöntem, Riyazi İlimlerde Yöntem, Tahlil ve Terkib, İlimlerde Fizik ve Kimyada yöntem

– Ruhiyat Konusu ve Kısımları, Tarihte Yöntem, İçtimaiyatın Taksimi ve Yöntemi

3. Kısım = Hakikat ve Hata

2.2.2 2406-2408- Miftahu-l Funun- Mantık

1- Mantık ilmi ve bazı mukaddime beyanlarından esaslar

2- Tasdiklerin bölünmesiyle özel hükümlerinin açıklanması hakkındadır.

3- Genel olarak kıyas, İstidal ve temel hükümlerin açıklanması hakkında

4- Kıyasın yöntemi beyanındadır.

5- Kıyas türlerinin açıklanması

6- Meslek beyanıdır.

Kitabın sonunda; His, Nefs, Cisim, Hayvan, İlim, Mantık, Kıyasla ilgili sorular sorulup cevapları verilmiştir.

– İlk fasıl tasavvuratının çeşitli türleri

Tertip, Analoji, Tümevarım, Varsyım, Bürhan kavramları açıklanmış.

2.2.3 3738-5801- Ahmed Cevdet Paşa- Miyar-ı Sedat

İk makale, Tasavvurat hakkında olup iki bölümden oluşuyor.

1- İsagoci, Yani Tasavvuratın Prensipleri olan Beş Tümeller Konusu

2- Tanım hakkındadır.

İkinci makale, Tasdikat hakkında olup dört bölümdür.

1- Kesin önermelere dair 4 kısmı ifade eder.

2- Suri kıyas şekilleri olup 5 kısmı ifade eder.

3- Modaliteye dair olup 2 kısmı kaplar.

4- Döndürme maddeleri hakkında olup 4 kısma ayrılmıştır.

2.2.4. 2381- Ali Sedad Mizanü`l Ukul fi Mantiki ve`l Usül

Başlangıçta ; kitap hakkında yazılan makaleler ve mantık`ın tarifi, kısımları, sübutu ve doğruluğu konusu anlatılmış

1. Kitap = Tasavvurat

2. Kitap = Tasdikat

– Mutlak önermeler

– Önermelerin hükümleri

– Önermenin nefsi emmareye uygunluğu bakımından tarifi ve bölümleri

– Deliller

– Kıyas

3. Kitap = Metod

– Riyazi ilimler

– Tabii ilimler

– Tarihi ilimler

4. kitap = Safsata

Ek= Mantık`ın cebire tatbiki

III- Psikoloji

2.3.1. 3425-3728-3729- Abdulfeyyaz Tevfik- Hayat ve Ölüm

4- Hayat sahibi varlıklarda kalıcılık, ihtiyarlama keyfiyetinin sebebi, hayatın uzaması

5- İhtiyarlama keyfiyetinin tezahürü ve mekanikliği

6- Büyüme ve Gelişme makülleri, Kanser meselesi

7- Kimyevi, Fizik ölçümler, İyonlar, İnce hassasiyetler, bağışıklık ve mikrop âkilleri (aşı)

8- Tabiatta ölüm

2.3.2. 2412- Hilmi Ziya- Umum-i Ruhiyat

Kitap el yazmasının fotokopisi, içindekiler kısmı yok.

2.3.3. 3596- Abdulgani Nablusi- Tatiri`l Enam fi Tağbiri`l Menam

Arapça yazılmış rüya tabirleri kitabıdır.

2.3.4. 2369- İrfan – İlm-Ruh

1. Bab

1- Ruh bahsi, Tatkiki Vücudu Ruh, Tatkiki Zat`i Ruh, Tatkiki Hakikati Ruh

2. Bab

Ruhun idrak vasıtaları

2- Sinirler bahsi

3- Beyin bahsi

4- İlik bahsi

5- İlikli kemikler bahsi

6- Kafatası bahsi

7- Omurilik soğanı bahsi

8- Murdar ilik bahsi

9- İçgüdü ve akli melekeler

3. Bab

10- His bahsi, İhtisas, İdrakler ve İradeler

4. Bab

11- Akıl bahsi

12- Akli kuvvetler bahsi

5. Bab

13- İlim bahsi

6. Bab

14- Ahlak bahsi

7. Bab

15- Vicdan bahsi

8. Bab

16- Ahlak hakkında özel bir bölüm

9. Bab

17- Kamu hakkında özel bir bölüm

2.3.5. 2368- Mustafa Rahmi- Ruhiyata Medhal

ZEKA başlığında

Beyin, Duyu Organları, İdrak ve Şuur, Dikkat ( İrade, Gayrı İrade, Dağınık, Hastalık ) Hafıza ( Çeşitleri, Ebced Hesabı), Fikirlerin birbirine bağlanması ve Teselsül, Hayal gücü, Soyutlama, Genelleştirme, Muhakeme

HİSSİYAT başlığında

Eğilimler, Heyecanlar, Hissiyat nedir?, Wunt`un duyumlama boyutları, hoşa giden hal, Hissiyatın mantığı, Aklın mantığı, Çocukta ve cahillerde hissiyat, ihtiras ve sebepleri, nasıl söndüğü?

İRADE başlığında

Karar, Sağlam irade hastalıkları, cehd, cehdin ahlaki önemi, içgüdü, reflex ve içgüdüye bağlı davranışlar, kötü içgüdü kanunları, ıslah

İçgüdülerin çeşitleri

2.3.6. 2389-90- Avni- Ruhiyat ve Ruhi İrade

Yazar başlangıçta kendisinin ruhitayçı olduğunu ve kitabı herkesin anlayabileceği bir dille yazdığını ve sıkıcı konuları misallerle zenginleştirmeye çalıştırdığını anlatıyor. Yazar bu kitabın genç yaşta okunup, davranışlara yansımasının daha faydalı olacağı görüşündedir.

1. Bab – Ruhun eli altındaki Asabi Mekaniklik

2. Bab – Şuur ve Dikkat

3. Bab – Uyuşturma ( Hissetme, Keyfiyeti, Şiddeti, İdrak, Evham)

4. Bab – İdrakin tahrişi

5. Bab – Hatırlama ( Hatıra, Fikirlerin çağrışımı )

6. Bab – Hatıranın tahrişi

7. Bab – Hayal gücü ve tahrişi

8. Bab – Düşünme

9. Bab – Düşüncenin tahrişi

10. Bab – Heyecan ve Hassasiyet

11. Bab – Heyecanların tahrişi

12. Bab – İrade

13. Bab – İradenin tahrişi

2.3.7. 5924- Mustafa Rahmi- Tabiat ve İnsan

Müellif = Alfred Weber

Kadın – Erkek Ruhiyatı

– Menşei

Erkek ve Dişide Vasıflar Fizyolojisi

Erkek ve Kadında Hassasiyet

Erkek ve Kadında Zeka

Erkek ve Kadında İrade ve Ahlak

Feminizm

– Irklar Ruhiyatı

Tarih öncesi insan karakterleri

Irklarda ruhi fark

Terbiye ve ıslahın tesisi

Beyaz ırkın istikbali hakkında faraziyeler ve istikbal hangi ırkındır.

2.3.8. 5912- Mustafa Şekip- Froydizm

Sigmond Froyd`a ait 5 dersin tercümesidir.

Kitabın sonunda İsmail Hakkı`nın “Terbiye” adlı eseri vardır.

Terbiyenin tarifi, nasıl olması gerektiği, fonksiyonları ( medeniyetin intikalini sağlamadaki), hangi davranışların terbiye faaliyetlerine dahil olduğu anlatılmıştır.

2.3.9. 3595- Muhyiddin-i Arabi- Tabirname

Rüya tabirleri kitabıdır.

2.3.10. 3492- Ragıb Rıfkı- Manyetizma ve İpnotizma

Manyetizma; Bir insanın hemcinsleri üzerinde husule getirdiği tesirdir. Bu tesir herkesçe malumdur.

İpnotizma ise; manyetizma hadisesine verilen yeni bir isimden ibarettir. Yalnız İpnotizma tabiri bilhassa manyetizma tesiriyle husule gelen hipnotizmaya ( Hipnoz; sözle, bakışla telkin yapılarak meydana getirilen bir çeşit uyku) ilim olmuştur.

Bu eserde bu konular diğer kitaplara nazaran daha basit ve daha ameli bir tarzda ele alınmıştır.

Kitapta , hinozu yapan ameliyatçının bunu nasıl yapacağı anlatılıyor. Hipoz olan kişinin nasıl tanınacağı belirtiliyor.

İkinci kısımda; uyku halinde yapılan denemeler ( uyuyana neler yapabileceği) var.

Son kısımda ;

SPENCER`in FELSEFESİ

Muhariri = Muh. Safved

Başlangıçta Spencer`in konumunu tespit etmek için önce Avrupa Felsefesi tarihi hakkında genel bir bilgi verilmiş. Sonra Spencer`in hayatı, felsefesi, ilk Prensipleri, Hayatiyet Prensipleri, Ruhiyat Prensipleri, Toplumsal Prensipleri, Ahlak Prensipleri anlatılmıştır.

2.3.11. 5922- Mustafa Rahmi Ruhiyat Makaleleri

Ruhiyatın Tarihçesi

Ruhiyatın Oluşumu

Terbiye- i Ruhiyat

Hayvanat ruhiyatı

Çocuk Ruhiyatı

Balığ Ruhiyatı

Bu makaleler Amerika Terbiye Kamusundan alınmıştır. Toplu, derinlikli ve amelli olması itibariyle bilhassa muallim ve mürebbilerin işine yarayacak tarzdadır.

2.3.12. 2686-5925- Mustafa Rahmi- Çocuk Ruhiyatı

1. Fasıl İlk çocukluk (1 – 7 yaş)

– Süt emen çocuğun ruh hali

– Süt emme devresinden sonra gelişme

Ruhun çiçeklenmesi, hareketlerin oluşumu, duyguların faaliyeti, uyku, hafıza ve dikkatin meydana çıkması, şuurun meydana çıkması, duygusal hayatın oluşması, çocuğun temayülleri ( Temayül; sebebini bilmeksizin şahsın yaptığı ve arzu ettiği şeydir.), iradenin oluşması, çocukta dilin oluşması , çocuğun fikrinin oluşması, hayal gücü ( hayal, tefekkürün bir şekli hususiyesidir. Esası tecrübedir.), oyun, yalan

2. Fasıl Okul çağı ruhiyatı

Umumi bilgiler, okula girdiğinde çocuğun ruhiyatı. Okul çocuğunda dikkat tipleri, okul çocuğunun hafızası, gördüklerini anlama psikolojisi, çocuklarda kabiliyetin gelişme derecesi, yorgunluk, çocuğun derse alaka duyması, zeka çeşitleri, Grafoloji ( yazının şekline bakarak ruh halini anlamaya denir) okul çocuklarında ideal (yani hoşa giden şeyler nelerdir, idealleriniz nedir? Sorunlarına kızlar ve oğlanlar farklı cevaplar verdiği söyleniyor.) çocukta sanat.

3. Fasıl cinsi ruhiyat ( kız ve oğlan çocuklarının farkları)

4. Fasıl 14-18 yaş arası çocukların ruhiyatı

Ek olarak, orta zekalı, geri zekalı, üstün zekalı çocukların ruhiyatı

Tecrübi ruhiyatın ve çocuk ruhiyatı müesseseleri

2.3.13. 2954- Ethem- Terbiye-i İrade ( İkinci Basım)

1. Kitap = Umumi bilgiler

1. Kısım = İl incelemeler

– İrade nedir ?

– İrade terbiyesinin lüzumu

– İradeyi büyütmek, nefsin terbiyesi kabilmidir.

2. Kısım = İradenin psikolojisi

– İrade filli

– Fikirler ile irade arasındaki münasebet

– Duyular ile irade arasındaki münasebet

– Filler ile irade arasındaki münasebet

– İçtimai şekil ve irade

2. Kitap = Hususi olarak irade terbiyesi

1. Kısım = Fikirler ile irade terbiyesi

– Derin mülahaza

– Derin mülahaza misalleri

– Karar ve prensip

– Nefse telkin

– Atasözleri ve safsatalar

– Kitap ve tiyatro

– Genel fikirler ve muallimler

– Arkadaşlar, meşhur hayatlar, çevre

2. Kısım = Duyumlar ile Terbiye-i İrade

– Uygun duyumlardan, dua

– Biribirine uymayan duyumlardan sakınma

– Heyecan ve terbiyesi

– İhtiras ve ideal

3. Kısım = Filler ile Terbiye-i İrade

– Alışkanlıklar

– Fillerde umumi kaide

– Çalışmak fiili

– Sıhhatin korunması ve vasıtaları

– Tıbbi vasıtaları

2.3.14. 2781-3706-5917-5896- Abdullatif Nevzat- Çocuğun Ruhiyatı

( 4 – 7yaş arası çocuğun ruhiyatı )

Yazarın iki kızı varmış ve onları müşahede ederek ve olayları anlatarak izah etmeye çalışmış çocukların sözlerinden ve hareketlerinden manalar çıkarabileceğimizi anlatıyor

Mukaddim; Bu kitabın her tarafında çocuğum manevi hayatının serbestçe inkişafı ve onun müşkilleri ve istekleri karşısında mümkün olduğu kadar kendiliğinden işin içinden çıkmasına meydan bırakmak maksadı güden esaslı bir kanaat hüküm sürdüğünü görüyoruz. Bu şekilde hareket edilirse 2 şey elde kalıyor.

1 ) Çocuğun erken kalkması üzerinde tecrübeler icra edebilmek

2 ) Çocukta ferdaniyetin gelişmesine mahal bırakmak

1. Fasıl = Çocuğun maddi gelişmesi

2. Fasıl = Çocukta alem tasavvuru ( zaman, feza, semavi cisimler din, ölüm,doğum, gelişim, hayat, son)

3. Fasıl = Çocuğun resimleri ve resimlerin çocuk tarafından yorumlanması

4. Fasıl = Çocuğun Zihni ( 3 – 10 yaş arası zekanın belirtileri)

– Bazı yeni hikayeler anlatılmış

– Gözlem yetisinin gelişmesi

– Dikkat ve hafıza

– Hayal

– His ve idrak

– Ahlak

Lügatça da kelimelerin Fransızca karşılıkları verilmiş .

2.3.15. 5940-5941-5942- İbrahim Alaaddin- Çocuk Ruhu

– Genel bilgiler, ruhiyatın tarifi ve metodu, ruhiyatın kısımları, çocuk ruhiyatı

– Çocuk ruhiyatında usuller

– Çocukluk ve çocuk ( çocukta bedeni ve ruhi gelişim, gelişim buhranları, devirleri, oyun nazariyeleri, taklit)

– Kalıtım ve çocuk ruhu ( cismani ve ruhi veraset, veraset kanunları)

– Cemiyet ve çocuk runhu ( telkin, Folklor)

– Sinir sistemi (Kısımları, beynin kısımları, vazifesi, damarların vazifesi, çocukta sinir sistemi)

– Şuur ( spontane şuur, derin düşünen şuur, çocuk şuuru, terbiyesi)

– Ruhi hadiselerin tasnifi

– Duyumlar ( çeşitli nitelikler, çocukta duyumlar )

– İdrak ( idrakin yanlışlıkları, çocukta idrak, idrakin terbiyesi)

– Hafıza ( hafızanın şekilleri ve yanlışlıkları, hafızanın ehemmiyeti, kanunları, çocukta hafıza, hafıza ve terbiyesi)

– Fikri çağrışım (kanunları, tesiri, tecrübeleri, ehemmiyeti )

– Hayal gücü ( amilleri, ehemmiyeti, çocukta hayal, hayal ve terbiye)

– Dikkat ( alametleri, ehemmiyeti, sebepleri, çeşitleri, çocukta dikkat, zihnin yorgunluğu )

– Genelleştirme ve soyutlama ( çocuklukta genelleştirme ve soyutlama )

– Muhakeme ve hüküm ( şekilleri, hataları, akıl)

– Dil ( Çocuk lisanı ve terbiyesi )

– Zeka ( çocukta zeka)

– Haz ve elem ( çocukta haz ve elem)

– Hisler ve heyecanlar ( çeşitleri, ruhi ve uzvi şartlar, korku, mahcubiyet, abdesti gerektiren hal ve çareleri )

– Şahsi eğilimler ( İntihar, rekabet, korunma meyli, mülk edinme meyli, özgürlük meyli, çocukta itaatsizlik, çocukta izzeti nefs, grur ve övünme)

– Başkalarını düşünen eğilimler ( sempati, dostluk, aşk, cinsiyet meyli, terbiye çareleri)

– Gayri şahsi eğilimler ( araştırma ve ilim meyli, yalancılık, icad eğilimi, ahlaki eğilim)

– İhtiraslar ( şekilleri, alametleri, mahiyeti)

– Tepkiler ve içgüdüler

– Alışkanlık ( şekilleri, neticeleri )

– İrade ( şekilleri, fikir ve hayalin iradeye tesiri, hevesler çağı, beden terbiyesinin irade terbiyesine tesiri, tembellik, inatçılık)

– Karakter

2.3.16. 3599-3598-2694- Mustafa Şekip – Hissiyat ve Ruhiyat

Müellif = Teodule Armond Ribot ( İkinci cildin tercümesidir. )

Girişte; Hususi hislerin araştırılmasındaki önem,

Bu anlamda tarihi vesikaların faydası,

Hislerin oluşmasının sebepleri var

1- Sakınma içgüdüsünün Fizyolojik şekli

2- Sakınma içgüdüsünün savunma şekli = korku

3- Sakınma içgüdüsünün saldırma şekli = öfke

4- Sempati ve heyecan eğilimi

5- “Ben” ve teessüri belirtileri

6- Basit heyecanlardan şiddetli heyecanlara geçiş

7- İçtimai ve ahlaki hisler

8- Dini hisler

9- Bedii his

10- Zihni his

11- Normal karakterler

12- Anormal ve hasta karakterler

13- Duygusal hayatın dağılımı

Sonuçta ; Psikolojik hayatın genel durumunda hayatın tesirinin yeri

2.3.17. 5903-5904-5905-5906- Hüseyin Cahit- Psikoloji

Muharir = Hoover Young

1. Bab = Psikolojinin konusu ve usulü

( Psikolojinin geçici olarak ruh ilmi diye tarifi, Haricin his ve idraki batının his ve idrakinin önüne geçer . ben ile ben olmayan arasındaki farkın psikoloji itibariyle oluşumu, ruhun masalları algılaması, Ruhi hayatın vasıtalı veya vasıtasız oluşumu, Psikoloji ve Metafizik, Psikolojinin yöntemi, Psikolojinin mantık ve ahlak ile münasebeti)

2. Bab = Ruh ve beden

(Deneysel bakış açısı, (Olguculuk), Kuvvetin devamı kanunu, Canlı ve hayat kuvvetin devamı, sinir sisteminin rolü, Şuurlu hayatın özelliklerinin geçici olarak tayini, şuur ile sinir sistemi arasında mukayese, şuurlu hayat ile beyin faaliyetleri arasındaki münasebet, ikiliği kabul eden varsayım, Spritualisme, Teklik, Maddecilik, Vahdeti vücud varsayımları)

3. Bab = Şuur ve Şuursuzluk

( Şuursuzluğun tarifi, Şuursuzca bir ön çalışmanın doğurduğu şuuurlu fikirler, İç güdü ve alışkanlık, Hissiyatın şuursuzca meydana gelmesi, Rüya hali, Harekete geçirme ve uyarmanın ruhi ilişkileri dolayısıyla uyanma , Ruhi hayatın genişlemesi ve yaygınlaşması hakkında faraziye, Psikoloji ve otonom hareketler )

4. Bab = Psikoloji unsurlarının bölümlenmesi

( 3. Sınıf olmak üzere Psikoloji taksimi,Ferdi şuurun oluşumu, Irk`ın oluşumu esasında Psikolojiye dayanan farklılık kazanma keyfiyeti, Hissiyat ve iradenin irtibatı, ilk ve son unsur olarak irade)

5. Bab = Vukuf`un Psikolojisi

1. Hissetme ( Hislerin basitliği ve özgürlük meselesinin psikolojide manası, Hislerin cinsi ve keyfiyeti, hisler alanında münasebet kanunu, His ve idrake mahsus hareket )

2. Zihni Görünüm ( Hissetme ve hissi olarak, serbest zihni suret, serbest zihni suretler his ve idrakten nasıl ayrılır, Şuurun şekil ve hakiki birliği, Hayali hatıralar, Hatıranın şartları, Zihni suretlerin ortaklık kanunları , Unutma kanunları, dil ve zihni suretler, Serbest ferdi hayallerin oluşumu,=)

2.3.18. 3567- Mehmet Ali Ayni- Ruhiyat Dersleri ( Terbiyeye ait Tatbikatla birlikte )

Müellif = E. Rayo

1. Ders = Ruhiyatın terbiyesi ( Konusu, Usulü)

1- Çocukların ruhlarının terbiyesi, Tecrübi ve Nazari ruhiyat, Ruhi olaylar ile uzvi olayların birbirinde farkı

2- Ruhiyatta usul, Etraflıca düşünme usulü ve ona itirazlar, Ruhiyatta tecrübeye müraccat usulü, Ruhiyatta tümevarım

2. Ders = Şuur ve Kuvvetler

1- Şuurun dereceleri, Şuursuzluk nazariyesinin kıymeti

2- Ruhi olayların tasnifi, temenni oluşmaları itibariyle bağımsızlıkları 3 kuvvet mahiyeti

3. Ders = Duyumlar ( kısımları, heyecanlanmalar, lezzet ve elem, eğilim ve heyecanlanma, cismi ve kalbi duyumlar, gönül alıcı çalışma nazariyesi 9

4. Ders = Eğilimler ( Başlangıcı, hizmetleri, kısımları, şahsi, cismani, ruhani,karışık, toplumsal eğilimler,taklit kanunu, yüksek eğilimler,kısımları)

5. Ders = tutku ( Eğilim ve tutku, oluşum sebebi, intikali,eğilimlerin engellenmesi ve arızası cismani ve manevi yönü, tutkunun kısımları, şahsi ve toplumsal tutku, yüksek tutkular)

6. Ders = Zihin ( Kısımları, Zihin terbiyesinin mahiyeti )

7. Ders = İdrakin kazandığı dış güçler

8. Ders = İdrakin kazandığı iç güçler

9. Ders = Hafıza

10. Ders = Fikirlerin çağrışması

11. Ders = Hayal kurma

12. Ders = Ameli kuvvetler ( Dikkat, Tecrid,Mukayese, Umumileştirme)

13. Ders = Bilginin düşünme ilkeleri

14. Ders = Konuşmanın düşünmeyle münasebeti

15. Ders = Faaliyet

16. Ders = İrade

17. Ders = Seçim

18. Ders = Alışkanlık

19. Ders= Metafizik Ruhiyatı ( Ruhun mevcudiyeti ve bekası)

2.3.19. 5918- Halil Nimetullah- Şuurun Bila Vasıta Mu`taları Hakkında

Müellif = Henri Bergson

1- Ruh hallerinin şartı hakkında

2- Ruh hallerinde zaman mefhumu

3- Hürriyet

Sonuç bölümünde Osmanlıca bazı kelimelerin İngilizce karşılıkları vreen bir sözlük vardır.

2.3.20. 5913- NebahatSamet- İrade Hastalıkları

Müellif = Theodule Ribot

Giriş; Mecburi ve alıkoyma gücü şeklinde irade, Ferdi karakterin rolü, seçme ve mahiyeti

1- İrade zayıflamaları, Mecburi fillerin eksikliği ( İrade hastalıklarının taksimi, irade kaybı yahut istemek iktidarsızlığı )

2- İrade zayıflamaları, Mecburi fillerin fazlalığı ( ani ve şuursuz mecburi filler, İradenin dağılması, Bunun muhtemel illetleri)

3- İrade-i Dikkatin zayıflaması ( Zihni iktidarsızlık, İrade iktidarsızlık , Dikkat nasıl devam eder)

4- Heveslerin hakimiyeti ( İrade oluşumunun iktidarsızlığı )

5- İradenin yok olması

Sonuçta konu genel hatlarıyla toparlanmış

2.3.21. 5927- Abdullah Cevdet- Dimağ ve Memlekât`ı Akliyye

– Beyin – kafa

– Kafalar – (Ortalama Büyüklükleri )

– Başın büyüklüğü ( Irklara göre baş, küçük başlar )

– Nimetler ( Kafatasının normal büyümesi, kafa kemikleri )

– Okumanın baş büyüklüğüne tesiri ( köylü çocuklar, Öğrenci başları)

– Beyin ağırlığı ( Cevher beyni, cüceler ve gayet iri adamlar)

– Beynin olgunlaşması (Çocukların beyni, başın biçimi)

– Beyin zarları ( beyin koruyucuları, beynin hastalıktan korunması için tedbir alınması)

– Beyin (Beynin yarı küreleri)

– Beynin iki yarı küresi

– Her iki beyin ( Yarı küre dimağların müstakil oluşları)

– Beyinde merkezler ( Beynin coğrafyası)

– Beyinde kanın dolaşması ( Beyinde fazla kan)

– Beyin hareketleri, gücü, hayat verici akıcılığı

– Sinir uyanması

– Kanın hücumu ( Başın durumu)

– Akli davranışların sonuçları

– Psikoloji tecrübeleri

– Beynin çalışması

– Beynin şuursuz çalışması

– Beynin beden terbiyesi ( Akli terbiyenin kaideleri)

– Beynin yorgunluğu ( Kanın harap olması ve beynin tamiri)

– Organların faaliyetlerinin akıl üzerine tesiri

– Akli hayatın organ faaliyetleri üzerine tesiri

– Hamilelik ve çocukluğun ruh sağlığının korunması

– Sinirler

– Beyin ve akli melekelerin Fizyoloji ve korunma sahası noktai nazarından

– Terbiye ve Terbiye hakkında fikirlre

– Ruh ilmine bir bakış

Sonda; Lügatça var. Kelimelerin anlamları açık bir şekilde verilmiştir.

2.3.22. 2623- İbrahim Alaaddin- İlk Gençlik

1- Tarihte ilk gençlik, İl gençlik hangi yaşlardır ? ilk gençliğin bedeni sıfatları ve hususiliği

2- Cinsiyet içgüdüsü, Freud ve Pensexualisme nazariyesi

3- Buluğ ve cinsiyet meselesi, kötü kullanımlar ve mahzurları cinsi terbiye tedbirleri, müşterek terbiye meselesi, spor ve sair tedbirler

4- İlk gençlikte arkadaşlık, ilk gençlikte hissetmek

5- İlk gençlikte hayal ve sanat

İlk gençlikte okuma merakı

İlk gençlikte yazma merakı , muhakeme ve münakaşa tecrübesi

Telkine tabi olma

Gençlerin intiharı

Gençlerde mahcubiyet

2.3.23. 2842- Mustafa Şekip- Terbiye Muhasebeleri

Mustafa Şekip önce terbiyenin hayatımızdaki yerini, sonra da tercüme ettiği kitabın yazarı olan James`in hayatını, şahsiyetini,ruhiyatını ve Pedagojisini anlatmış

1. Sohbet

– Ruhiyat ve terbiye sanatı ( sohbetlerin maksad ve gayesi, Terbiye ilmi ile terbiye sanatında süratle idrak etmenin önemi, eğitimciler ruhiyat ile ne dereye kadar meşgul olmalıdırlar? )

2. Sohbet

– Şuur ( Tarifi ve tahlilleri)

3. Çocuk, Harekette örgenlik ( Şuurun asıl vazifesi )

4. Terbiye ve hareket çizgisi ( Terbiyenin tarifi, çeşitli memleketlerde kıymet bulan terbiye şekilleri)

5. Tepkilerin lüzumu

6. Futri tepkiler ve kazanılan tepkiler

7. İçgüdüsel tepkiler (korkmak, sövmek, taklid, içgüdüleri, yapıcılı, içgüdülerin tahvilleri konusu )

8. Alışkanlıklar kanunları ( Alışkanlığın felsefesi, kötü alışkanlıklarla nasıl mücadele edilir. )

9. Fikirlerin çağrışımı ( His ve düşüncelerimizde geniş bir sahada alışkanlık kanunlarına tabidir. )

10. Alaka ( Doğuştan ve kazanılan alakalar, çocuklar nasıl alakadar edilebilir)

11. Dikkat ( Dahilerde ve işadamlarındaki dikkat, dikkat nasıl edilebilir ve hafıza devamı nasıl sağlanabilir.9

12. Hafıza (Hafıza ezbercilik, hafızanın şahsiyet ve düşünce üzerine tesiri )

13. Kazanılmış düşünceler ( Terbiyenin fikri sahada tesiri, fikirlerin kazanılmasını irade eden içgüdülerdir.)

14. Çıkarsama ( Tanımı, terbiyede önemi, çocuklarda çıkarsama, fikri telakkilerimiz nasıl değişiyor? Gençliğin önemi )

15. İrade ( Geniş ve dar anlamda irade, Tam manasıyla irade-i hareket, manyakların ve melankonikleirn iradesi)

– Tecrubi ruhiyatın önem ve neticeleri hakkında meşhur alma ruhiyatçısı Wund`un mutalaası

2.3.24. ;3082- Zeylü- Risaletül Ahlak

Bu kitap devlet memurluğunda ve müderrisliğinde çalışacak insanlara faydalı olması için yazılmış. Namus ve şerefin önemini vurguluyor.

2.3.25. 2966-302- Mustafa Şekip- Bergsan ve Kudreti Ruhiyeye Ait Konferans

– Bergson`un Felsefesi ( Bergson`un red ve inkarları, Resmi felsefesi, zaman fikri, Ruh, Dimağ)

– Şuur ve hayat ( tenkid ve sistem ruhu, uyanık ve uyumuş şuur, ahlaki ve içtimai hayat )

– Ruh ve beden ( Beynin ve zihnin rolü, hayat ve dikkat hafıza, hatıralar)

– Dirilerin hayatları ve ruhi araştırmalar ( İlim karşısında telepati, ruhi araştırmalara karşı ilim adına yükselen itirazlar, şuur ve maddiyat )

– Rüya ( Görme, işitme, duymaya ait duyumların rüyadaki rolü hafızanın rolü, uyanıkken ve uykudayken irade)

– Zihni çalışma ( çeşitli şuur safhaları ve bunları kesen zihnin hareketi, çalışan hafızanın tahlili, düşünmeye çalışmanın tahlili, icadın tahlili, çalışmanın sonuçları9

– Felsefi sezgi ( Bir felsefeyi anlamada tarz, filozof ve çevresi, ilim ve felsefenin rolleri, ilmin ve felsefenin hedefi )

– Hakikat ve gerçeklik ( James`ın pragmatizmini doğru anlamanın rolü James`in nazarında gerçeklik zihniyecilerin anladığı, Pragmatizmin gerçekliği, Hakikatin tarz telakkileridir.

2.3.26. 2361- Mehmet Emin- Felsefe İlm-u Ahval-i Ruh

Giriş; Felsefenin konusu ve taksimi

– İlmi ahvali ruh yahut psikolojinin konusu, ruhi olayların asli mahiyeti şuur ( mahiyeti, şekli,derecesi, şuursuzluk, ruhi hadiselerin taksimi)

– Zihni hayat, umumi manasında zihin, bilgilerin doğurduğu duyumlar

– Bilgilerin korunması ve tasdikat

– Bilgi işlemleri, zihinsel işlemler, dikkat, soyutlama, genelleştirme, hüküm ve tasdikat,

– Nefsi nâtıka`nın yaratıcı faaliyeti – insani yönü

– İşaret ve dil

– Aklın genel kanunları esasları

– Dış alemin idraki ( Bu konudaki nazariyeler)

– İçsel hayat ve etkinlik haz ve4 elem alaka ve taklid

– Alışkanlık, içgüdü yahut tabiat, eğilimler ve fedakarlıklar

– İrade ve karakter hürriyet

2.3.27. 2376- Ahmet Naim-Mebadiu Felsefe

Muallim = Vilnyus Gary

1. Kitap = Nefs İlmi

Giriş : İlimler – İlim – Felsefe

– Nefs ilminin tarifi ve konusu

– Nefs iliminde yol

– Şuur ile güç

1. Kısım = Nefs İlminin

– Şuur ile kazanılan bilgi ilki

– Duyumların sonuçlarının def`i duyular suretlerin bekâsı

– Çağrışım

– Duyulur suretlerin ortaya çıkardıkları izleri

– Duyulur suretlerin harekete geçiren izleri

– Şehvetler ve duygulanımlar

– Huy

– Yeti

2. Kısım = Düşünme

– Düşünme halleri ve tahdik

– Külli kavramlar- zihni etkinlikler

– Tasdik ve akıl yürütme

– Müdrike`deki zâti tümeller

– Müdrikedeki zâti tümeller ve sonrası

– İlk prensipler

– Hatırlama ( Hayal ve Hafıza )

– İç algı

– Dış algı

– Sanrı ve rüyalar

– Tabi algılar ve kazanılan algılar

– Aklın üstün kavramları

– Akıl

– İyilikler ilmin prensipleri, güzellik

– Sanat

– Manaların ifadesi, konuşma

– İrade

– Mezheb- i icabı münakaşa

– Güzel aksetmek veya düşünmek

– Tutkular

– İyi

– Gerçeklik – yaratma

– İnsan ile hayvan

– Ruh ile cisim cismaniyet ve ruhaniyet beyindeki nisbet

Osmanlıca Fransızca sözlük var

2.3.28. 2765-66-67-68-69-70-5897- Hüseyin Cahid- Ruh ve Beden

Muhariri = Alfred Binet

Ruh ve Madde arasındaki farkı tesbit etmek için yazılmıştır

1. Kitap = Maddenin tarifi

– Dışımızdaki eşyaların biz ancak ihtisaslarını tanırız

– Maddenin mekanikliği nazariyeleri ancak birer timsalden ibarettir.

– Bazı itirazlara cevap ve hulasa

2. Kitap = Ruhun tarifi

– Bilgi ile konu arasındaki fark

– Hissetmenin tarifi

– Hayalin tarifi

– Heyecanların tarifi

– Şuurun tarifi

– Psikolojinin tarifleri

3. Kitap = Ruh ile Bedenin Birliği

– Ruh tanm olmayan bir hayata maliktir

– Ruhiyecilik ve Fikircilik

– Maddecilik ve Muvaziyecilik

– Yeni nazariyeler

– Netice

IV – Sosyoloji

2.4.1. 2626- Musahabat-ı Mahremane

Evlenme, çocuk doğurma, çocuk düşürme, başlıca rahtsızlıklar gibi mahrem konuları işlemiştir.

2.4.2. 5923- Mustafa Rahmi- Kadın Erkek Irklar Ruhiyatı

Müellif = Alfred Weber

Kadın- Erkek Ruhiytı

– Menşei

Erkek ve Dişide Vasıflar Fizyolojisi

Erkek ve Kadında Hassasiyet

Erkek ve Kadında Zeka

Erkek ve Kadında İrade ve Ahlak

Feminizm

– Irklar Ruhiyatı

Tarih öncesi insan karakterleri

Irklarda ruhi fark

Terbiye ve ıslahın tesisi

Beyaz ırkın istikbali hakkında faraziyeler ve istikbal hangi ırkındır.

2.4.3. 3477- Köprülüzade Mehmet Fuat- Ruhu Cemaat

Muhariri = Gustave Lebon

1. Kitap =

– Cemaatin genel ayırıcı nitelikleri

– Hissiyat ve Ahlakiyet toplumu

– Fikirler, teoriler ve halk muhayyilesi

– İtminannatlı halkın giydiği dini şekiller

2. Kitap =

– Halkın inançları ve şüpheleri

– Halkın inanç ve şüphe amillerinin amilleri

– Halkın şüphelerinin kendine has amilleri

– Halkın rehberleri ve onların ikna vasıtaları

– Halktaki şüphe ve inançların değişme kabiliyetinin sınır

3. Kitap =

– Toplumun çeşitli tabakalarının tarifi ve tasnifi

– Toplumlaırn sınıflandırılması

– Suçlu denilen toplumlar

– Mahkemei cinayet hükümleri

– Seçme toplumlar

– Parlementolar

2.4.4. 3528- Ahmed Cevad – Musahabatı Ahlakiyye

İlkokullarda ve Lise sınıflarında, vatandaşlık dersi kitabı niteliğinde hazırlanıp, okutulan bir kitaptır. Örnek olaylarla ve hikaye anlatır gibi konutu işlemiştir.

– Hükümetin hizmetleri ( Mahkemeler, Hükümet Ordu, donanma, İlim Mektepleri, Umumi ve Mecburi Tahsil, Hükümetin Masrafları, Vergiler, Vasıtasız ve Vasıtalı vergiler)

– Umumi Kurumlar

Kanun, Meşrutiyet ve Zulüm, Kanunları yapanlar, Zulüm ve Mazlumları, Mülkiyet hakkı, Eşitlik ve Adalet, Hürriyet, Memur olma hakkı, Kanuna İtaat, Haklıya hakkını vermek hakkı, Bedeller, Türk Vatanı,

2.4.5. 2576- Cemal Fazıl- Oğullarıma Terbiye-i Ahlakiyye

Muharir = Paul du Mair

Başlangıçta mütercim kitabı tercüme ediş nedenini anlatıyor.

1. İnsan

İstek ve heva, vazife, cesaret, çalışma ve amel, ahlak terbiyesi, adalet ve eşitlik, hürriyet ve vicdan, fikri terbiye maneviyatın vücut üzerine tesiri

2. Aile

Ebeveyn, muhabbet, hanımlar, çocuklarımız, saadet ve servet, bireylerin azalması

3. Vatana aid

Meşrutiyet, toplumsal vazifeler, eşitlik hukuku, umumi hürriyet, talim ve terbiye, iyilik ve hasenet,

4. Vatan

Vatanperverlik, safsataperestler, milli güçler, harp, beşeriyet,

– Usul ve nasihatler

2.4.6. 2564- Ali Seydi- Terbiyeyi Ahlakiyye ve Nedeniyye

1- Ahlak ilmine bir bakış ( Ahlak ilminin tarifi, konusu, gayesi,nazari ahlak,tabii ve kesbi ahlak )

2- Ahlak kanunlar (Mahiyeti, Mesuliyet Ahlakı, İnsan, Mahiyeti,Maddi ve Manevi İnsan)

3- Terbiye ( Tarifi, Kısımları, Ahlaki, fikri, Cismani Terbiye)

4- Vazife ve Mesuliyet ( Kısımları, Şartları)

5- Şahsi vazifeler ( Önemi, Kısımları, Gayret, İntihar, İntiharın münakaşası )

6- Ev vazifeleri ( Aile vazifesinin mahiyeti, Aile bütçesi, Eşin vazifesi)

7- Siysai, İçtimai vazifeler ( Tarifi ve önemi, Vatan, Vatandaşlık)

8- Vergi, Askerlik, Memurluk

9- Hükümet Şekilleri

10- Genel Meclis ( Mebusların Görevleri )

11- Ferdin Medeni Hukuku ( Hürriyet, Eşitlik)

12- Şahsi Teşebbüs

13- Hükümet Teşkilatı ( Kuvvetler Ayrılığı)

14- Vilayet ve Belediye Daireleri

15- İnsanın Umumi Vazifeleri ( Şahsiyet Kanunu)

16- Toplumsal Adabı Maaşeret

17- Sosyal Adabı Maaşeret ( Salon Adabı)

18- Topluluk adabından sonra ( Yürümek ve Yolculuk Adabı)

19- Hayvanları Himaye

2.4.7. 2720-2739- Mehmet Ali Ayni- İtikat ve Mülahazalar

Dini, Felsefi, Tasavvufi, Ahlaki ve Edebi konulardaki makalelerini bu kitapta toplamıştır.

1. Bab = Felsefeye Aid Makaleler=

( Felsefe sözlüğü hakkında, tarih felsefesi hakkında, Felsefe kitaplarımız, Bergson felsefesi, Feylesof é Wunt” vefat etmiş, Ahmet Reşit Bek`in sezgi ve idrak hakkındaki mektubu, Şuur ve vicdan meselesi)

2. Bab = Tasavvufi Makaleler =

( Şeyh İbrahim Hakkı, Bizdeki Tarikatlar, Sem`a ve Devran, Bir Müsteşrik`in tatkikatı, Kadın meselesi, Tasavvuf meselesi, Süfi cemiyete bir mektup)

3. Bab = Ahlakiyata Aid Makaleler =

( Kadın, Ahlak meseleleri hakkında, Darul Hikme ne yapmalıydı? Maarif Nezaretine açık mektup, bize hangi ahlakı tavsiye ediyorsunuz, Yakup Kadri Bek Efendiye mektup)

4. Bab = Edebiyata, Siyasete bağlı Makaleler=

(Azerbeycan da dönüş, Türk Dili, Bazı iktibaslar münasebeti, Muallim Naci şair değil midir? İki bayram, Asıl Kerbela, Uğurlar olsun, Anadolu`da Hrıstiyanlar, Maymun, Nüfus ve Eğitim siyaseti)

2.4.8. 2360- Sırrı Kreidi- Halil Edip Şeyh Said Ahmet Rasim- Ruh- Cümeli Hikemiye- Hikemiyet`i İslamiye Garaib Ad ât

(Ayetler ve Nüzul sebeplerinin inceleyerek ruhu anlamaya çalışıyor)

Beşerin yaratılışı

Ruh ve Ölüm

Cismani ruh

Rabbani ruh

Biraz açıklama

İstiksâ

Cümeli Hikemiye – Halil Edip

Değişik milletlere ve kültürlere ait olup, ama bütün insanların kabul edebileceği özlü sözler yer almış.

Eflatun, sokrat, Hugo

Mütercim = Ahmet Rasim

Pascal, Voltaire, gote

Hikemiyeti İslamiye – Şeyh Said

Mütercim = Şeyh Vasfi

247 tane sözlerin sahipleri belli olmayan manzum ve hikmetli söz var.

Said – Garaib Ad`ât

– Mesken çeşitleri ve o babdaki gelenekler

– Yemek çeşitleri

– Sarhoşluk veren şeyler

– Cin Kavminin garip adetleri

– Çinlilerin intiharları

Ahmet Rasim

– Dinkalılar

– Diverliler

– Bongollar

– Yamyamlar

– Emil, Bruni yerlileri

– Muntebu ahalisi

– Çamur yiyen kabile

– Kırgızlarda Alaka yarışı

– Buhara, Taşkentlilerin kültürü

2.4.9. 5937- Kostantin- Felsefe-i Hukuk-u Medeniyye

Muharir = Ed. Frank.

– Boşanma hakkı

– Beşerin şahsi hukuku

– Aik ile vazifenin birleşmesi

– Bir hasta nazarıyla bakılan kadın

– Erken ve kadının manevi eşitliği

– Toplum ile olan ilişkisi bakış açısından evlilik

– Medeni ve Dini evlilik

– Boşanma

– Babalık

– Aile

– Temlik hakkı

– Mülkiyet

– Kominizmin çeşitli türleri

– Halkın mülkiyeti toplum ve medeniyete lazımdır.

– Proudhon`un Mülkiyete karşı savunduğu deliller

– Mülkiyetin intikali

– Miras hakkı

– Mülkiyeti zihniye yani mülkiyeti sanaiye ve edebiye

– Dini hoşgörü

– Hürriyet ve vicdana bakış

V- Eğitim

2.5.1. 2975-3601-5938- Kazım Nami- Frobel Usulüyle Küçük Çocukların Terbiyesi

Frobel`in ilk tercüme hali

Terbiyecinin ruhu

1. Parça = Top

2. Parça = Top, Direk, Küp tatbikatı var

3. Parça = 8 eşit küpe ayrılmış küp

4. Parça = 8 eşit tuğlaya ayrılmış küp

5. Parça = Çaplarına ayrılmış küp

6. Parça = Yapı taşları şeklinde yapılmış küp

7. Parça = Tahtacıklar

8. Parça = Üçgen biçiminde olan tahtacıklar

Birbirine girmiş tahtalar

Küçük değnekler

Halkalar, İpler, Meşguliyetler

2.5.2. 3390-Sami- İlmi Terbiye-i Eftal

Birinci Kısım

Nazari ve Ameli Pedagoji ( Çocuk Terbiyesinin ilmi )

Pedagoji kelimesinin aslı, tarifi, gayesi

Mürebbiye Ait Vazifedeki Hassasiyet

Mürebbiliğin şartları ve vasıfları

-Mürebbi’ nin dış hayatına ait vasıfları

Alçak gönüllülük ve Tevazu, İhtiyat, Nezaket, Şefkat, Ahlak

-Mürebbi’ nin mektep idaresine ait vasıfları

Çocuğa Lütuf ve Muhabbet, Metanet, Sabır, İntizam ve Gayret

İkinci Kısım

Çocuk Terbiyesi İlminin Umumi Kaideleri , Bedeni ve Ruhi Terbiye

-Bedeni Terbiye Konusu ve Önemi:

Sıhhi Nasihatler ve Öğütler

Bedeni Güçlerin Çoğaltılmasıyla Bedeni Hareketin Sureti İdare Ve Tanzimi

Duyu Organlarının Terbiyesi

-Manevi Terbiye;Ruh ve Kabiliyet Ruhu

Akıl ve Feraset, Hissetme , İrade, İdrak Kuvveti, İdrak-ı Dahili veya Manevi, İdrak-ı Harici

İdrak Kuvvetinin terbiye Usulü

Dikkat Veya Tetkik Kuvveti,Terbiyesi, Egemen Kuvvesi, Terbiyesi, Akıl Yürütme Kuvvesi, Terbiyesi, Hafıza Kuvvesi, Terbiyesi, Tahayyül Kuvvesi, Terbiyesi, Manevi Terbiyenin Gayesi

-Ahlak Terbiyesi

Hissetme = Terbiye Usulü, Terbiye Vasıtaları

Şahsi Boyutu = Hakikat Hissi, Güzellik Hissi, İyilik Hissi

Toplusal Boyutu = Aile sevgisi, Memleket ve Millet sevgisi, Kardeş sevgisi, Hayvana karşı sevgi ve ince muamele

Dini Boyutu = Dindarlık, İlahiye sevgisi

İrade ve İradeye Uygun Hadiseler = Vicdan, Cüzi irade, Terbiye vasıtaları, Esas sebepleri, Rekabet, Cezalandırma korkusu ve Cismi cezalandırma, Umumi şekilde mükafat ve ceza, Mükafat ve cezanın çeşitleri, vasıfları

Övme, sözle veya hediyeyle, çeşitli cezaların vasıfları = Ceza nadir olmalıdır, faydalı olmalı makul olmalı, Başlıca cezalar

2.5.3. 2963- Mustafa Rahmi – Çocuklar Evi

Kitap İtalyan Doktor Maria Montessori’nin “Çocuklar Evi” adlı esrinin çocukların ihtiyaçlarına uygun bir şekilde yapılmış tercümesidir. Bugün ki ana okulları Montessori’ nin usulüne uygun bir şekilde oluşturulmaktadır. Doktor, ana okullarına, çocukların evi unvanını vermiştir.

1-Tenkit Mülahazası

2-Tarih Bilgisi

3-Ana Okulları Usulü

4-Mürebbi dersi nasıl yapmaya mecburdur?

5-Evinde iş hayatı

6-Jimnastik

7-Tabiat Terbiyesi, Ziraat İşleri

8-El İşleri , Vazo ve İnşaat

9-Hislerin Terbiyesi

10-Hislerin Terbiyesi için aletler ( Musiki, sukut dersi )

11-Fikrin Terbiyesi (Resim, şekilleri tahayyülü )

12-Okumak, Yazmak, Öğrenmek

13-Tekrarlayarak rakamları ezberleme (Temel hesap bilgileri )

Mektep ve Cemiyet – John Dewey- Mütercim = Avni

Bu kitabın ilk 3 babı Dewey’ in 1899 yılında verdiği 3 konferansı içerir. Diğer bölümler ise “ Elementary School Record ” dergisinde yayınlanmış yazıların yeniden derlenmesinden ibarettir. Bu kitap, Dewey’ in şahsi kanaatleri ile üniversitesinde tesis ettiği “ ilk mektep ” teki tecrübelerinin neticelerini ihtiva eder.

-Mektep ve İçtimai Terbiye

-Mektep ve Çocuğun Hayatı

-Terbiyede İsraf

( Burada para veya eşya israfından bahsedilmiyor. Burada insan hayatının israfından bahsediliyor. Çocukların hayatlarının mektepte tam olmayan ve hatalı yönlendirme yüzünden mektepten sonraki zamanlarda israf edilmesidir. İsrafı organizasyon eksikliği noktasının neticesi olarak görüyor.)

-İlk Terbiyenin Ruhiyatı

-Frobel ‘in Eğitim İlkelri

-Oyun ve Temsiller

-Sembolizm

-Hayal Gücü ve Oyun

-Ders

-Usul

-İştigalelerin Ruhiyatı (İştigalden maksat; çocuğun içtimai hayatta yapılan iş şekillerinden birinin faaliyet tarzı kastedilmiştir.)

-Dikkatin İnkisafı

(Çocukların ilgilendikleri konuların onlar hakkında bilgi vermesi )

-İlk Terbiyede Tarihin Hedefi

2.5.4. 3600- Hüseyin Cahid- Çocuklar Hakkında Asri Fikirler

Muharrir = Alfred B.

1-Kitabın gayesi anlatılmış

2-Okulda çocuk ( İyi bir eğitimin ölçütü, Tahsil derecesinin ölçüsü, Eğitim derecesinin doğru ölçülmesinden çıkacak faydalar)

3-Çocuğun Bedeni ( Bir çocuğun bedeni gelişmesi arasındaki münasebet, Maddenin gelişmesinin ölçülmesi )

4-Görmek ve Duymak

5-Zekanın ölçüsü terbiyesi

6-Hafıza ( Hafızanın zeka ve yaş ile münasebeti, hafızanın ölçülmesi, hafıza bozuklukları, Kısmi hafızalar, hafızanın terbiyesi, Bir pedagoji hatası )

7-Kabiliyet ( Gereklilikler arasında fikri melekeler )

Bazı okul kabiliyetleri hakkında mütalaa,

Bazı zeka numuneleri hakkında mütalaa,

Hususi Kabiliyet ve Genel Kültür

8-Tembellik ve Terbiye-i Ahlakı

9-Netice olarak 2 sözden oluşuyor.

2.5.5. 3479-Sadrettin Celal- Dugaruli Usulü

Müellifi = Mademoiselle Hemaiye

Kitabın başlangıcında mütercimin kitap hakkında kendi görüşü vardır. Sonra yazarın mukaddimesinde Doktor Dugaruli’ nin hayatı kısaca anlatılıyor.

-Pedagojinin ve metedolojinin bakış açısı

-Program ve Derslerin Hazırlanması, Örnek Tatbikat ( Düşmanlara karşı korunma ve tehlikeler, Soğuğa karşı korunma, Hadiselerin oluşumunu zaman ve mekan münasebetleriyle görme )

-İştirak ( Çocuğu müşahede vasıtasıyla kazandığı bilgiyi, hatırına gelen veya başka vasıtalarla topladığı bilgilerle birleştirmeye sevk etmektir.)

-İfade, ( İştirak ve müşahede defterleri ), Materyal

Okuma Bölümünde = Ruhiyat, Usuliyat, Pedagoji, Teknik, Yazı, Pekiştirme, Bilgi unsurları

-Bu usulün bir tatbiki , 4 senelik çalışmadan sonra elde edilen neticeler, Çocuk fotoğrafları, Çocuğun duygusal ilişkilerine ait sualler, umumi vaziyetin şeması

2.5.6. 5934- Mehmet Ali- Fenni Terbiye Dersleri

Terbiye ( Tarifi, Kısımları, Taksimi )

Bedeni Terbiye, İdman

Fikri Terbiye (Zihin), Kazanılan Kabiliyetler ( İdrak ), Duyguların Terbiyesi, Şuur,Hafıza, Çağrışım, Hayal, Dikkat, Genelleştirme ve Soyutlama, Hüküm, Akıl Yürütme, Akıl Terbiyesi, Nutuk Terbiyesi

2.5.7. 3104- Kazım Naimi- Ahlakı Nasıl Telkin Etmeli?

Kitap; Ahlaki terbiyenin ne gibi usullere temin edilebileceğini göstermek için yazılmış.

-Ahlak nedir? ( İslam dini çerçevesinde anlatılmış )

-Ahlakı nasıl okuturuz? ( Hocaların nasıl davranması gerektiğini anlatıyor )

-Müfredat programı ne diyor? ( Eski müfredat yerine yapılan yeni müfredat anlatılıyor. )

-Biraz alaka psikolojisi ( Ruhi melekeler ve çocuğun manevi gelişimi üzerinde durulmuş )

-Ahlaki üzerinde tesir eden amiller ( Çevre )

-İzciliğin ahlaki terbiyede yeri

-Ahlaki terbiyede öğretmenin şahsiyeti

-Ahlaki telkininde çovuk içtimaiyatından istifade

-Ahlaki terbiyede takip edilecek usul

-İlk tahsilde gaye

-Okul cemiyetleri ( Teori bilgilerin pratiğe dönüştürülmesinin gerekliliği anlatılmış )

-Birkaç ders örneği verilmiş.

2.5.8. 3469- Abdullah Cevdet- Amerika Terbiye Usulleri

2.cildin fihristi

3.Kitap = Sanayi Tedrisat Müesseseleri

-Teknisyen yetiştirmek için Tedrisat

-Prag Enstitüsü Sanayi Okulu

-Makineciler Kısmı ( Umumi ve Sanayi Fizik )

-Tatbiki Mekanik ( Sanayi mekteplerinde atölye işleri )

-Elektrik sanayi şubesi

-Elektrik laboratuarında

-Kimya sanayi şubesi ( Atölye işçileri, makinecilerle ilgili resimler var. )

-Pittsburg’ da Carnegie Tecnical Okullar

-Okullar ile haberleşme

2.5.9. 3434- Avni- Avrupa da Terbiye

-Yeni okullar yahut

-El işi

Sehlef guvernement

-Ferdi eğitim

-Grup öğretimi

-Hürriyet

-Araştırma okulları ve sınıfları

2.5.10. 2377- İsmail Hakkı- Terbiye İlmi

1.Kitap = Terbiye

-Önemi, Tarifleri, Amilleri = Fert, Çevre, Mürebbi, Terbiye İlmiyle; Terbiye sanatının farkı, Terbiye ilminin diğer ilimlerden farkı, Tatbik sahası

2.Kitap = Fert

-Terbiyenin tesir sahası ferdin şuurudur, Kasti ve Çevresel Terbiye, Terbiyenin vasıtası, Terbiyenin önemi ve tarifleri

3.Kitap = Çevre

-Çevrenin incelenmesi, Tabiat ,Aile, Mektep çevresi nasıl terbiye eder, Çevrenin önemi

4.Kitap = Mürebbi

-İncelenmesi, Mürebbilerin vazifesi ilahi ve içtimaldir.

5.Kitap = Gaye

-Terbiyenin gayesi çevreye tatbiktir., Ahlak Terbiyesi

6.Kitap = Usul

-Usulün incelenmesi, Tanıma, Şahsiyet verme, Sakındırma, Harekete geçirme, Mükafat, Ceza, Teşvik, İrşad usulleri- Nedenini açıklama

Bazı kelimelerin fransızca karşılıkları verilmiş,

Terbiye Dersleri = İsmail Hakkı

1. Kitap = Terbiye

2. Kitap = Çevre

3. Kitap = Mürebbi

4. Kitap = Gaye

5. Kitap = Usul

6. Kitap = Konu, Terbiye olan insan

2.5.11. 2584- Jan Jak Rusa Milaslı Gadferangi – Terbiye Nazariyeleri

-Russo’ nun hayatı anlatılmış.

-Russo’ nun selefleri anlatılmış, daha önce yazdığı eserleri vermiş. Russo’ nun terbiye nazariyelerini incelemek için eserlerini, özellikle de Emil’ ini okumak gerekiyor. Bu yüzden bu kitap tercüme edilmiştir.

– Emil’ in Birinci Kitabı = İlk Çocukluk

Burada Emil’ in 5 bölümden oluştuğunu ve konuların buraya aktarıldığını görüyoruz. Emil, bir çocuk ismidir ve Russo bu kitabında o’ nu anlatarak felsefesini de vermiş oluyor.

1. Kitap = Kitap hakkında mütalaa yapılıp, olumlu ve olumsuz yönleri açıklanıyor. Terbiye felsefesi en çok bu kitapta verilmiş.

2.Kitap = Çocukluğun ilk çağları

Konuşmaya başlamasından itibaren ele alınıyor. Mütalaası yapılıyor.

3. Kitap = Öğrenim zamanı = 12-13 yaşındaki çocukların kuvvetleri, arzularından daha hızlı olarak çoğalırlar. Kitabın mütalaası yapılıyor.

4. Kitap = Öğrenim Ahlakı

5. Kitap = Kadınların Terbiyesi = Cinsiyet farkı üzerinde duruyor.

– Russo’ nun halefleri anlatılmış.

– Russo’ nun görüşlerine genel bir bakış.

2.5.12. 3482- Abdullah Cevdet –Terbiye ve Veraset

Müellif = Ü.M.GUYAU

-Terbiye-i Ahlaki, Katılımın ve terbiyenin rolü

-Ahlaki tabiatın değiştirilmesi anlamında Telkin ve Terbiye Ahlaki terbiye vasıtası ve kalıtımın değiştirilmesi anlamında telkin

-Ahlaki tabiatın doğuşu, Kalıtımın, fikirlerinin, terbiyenin hususi, Alışkanlık ve Uyma, Kalıtım, edep hissi, Fiil icra etmek iktidarının yarattığı bir vazifenin varlığı, Ahlaki tabiatın dağılması

-Bedeni Terbiye ve Kalıtım Lise Okulu, Soyun Terbiyesi için medeni terbiyenin lüzumu

-Terbiye fikrinin maksadı

-Okul ( Ahlak terbiyesinin lüzumu, usulüne uygun ahlakın verilmesi )

-Orta ve yüksek öğrenim ( Klasik terbiyenin maksadı )

-Kızların terbiyesi ve kalıtım

-Zekaya ilişkin kültür eğitimi ve bunun unsurlarının dönüşümlü olarak verilmesi

-Evrimin ve terbiyenin maksadı

-2 ek verilmiş

-İnsanın nefsine karşı vazifeleri

– İnsanın başkalarına karşı vazifeleri

– İnsanın uluhiyete karşı vazifeleri

-Marc – Aurele

-Stoacılığın Tenkidi

-Stoacılık ve Hiristiyanlık

-Epictete ve Pascal

2.5.13. 5930- Terbiye Tarihi

Başlangıçta, Terbiye Tarihi ile Fenni Terbiye Tarihinin farklılıklarını açıklamış. Medeniyet Tarihi sırasında takip edilerek doğunun ve batının terbiyelerini ve ünlü düşünürlerini anlatıyor.

-Doğu milletlerinde nezdinde Terbiye ( Hindularda, İsraillilerde Çinlilerde, Türklerde, Mısırda, İran da Terbiye )

-Yunanlılarda Terbiye ( Socrat, Eflatun, Aristo )

-Roma da Terbiye ( Ouintilien )

-Hıristiyanlığın ilk devirlerinde terbiye ( skulastik )

-İslamiyette terbiye ( Gazali, Farabi )

-Uyanma devri( 16. Asırda fenni terbiye ) – ( Erasme, Rabelais, Montaigna )

-İlk tahsilin kaynakları ( Luter, Comenius )

-Rahiplerin terbiye ve Ta’ lim Teşkilatı ( Jansenistes )

-17. Asrın Fen Terbiyesi ( Wolfgang Ratich, Novum Organum )

-17. Asırda Umumi Okul

-18.. Asırda Fenni Terbiye ( Uyanma Felsefesi, J.J. Russo )

-Russo’ yu takip edenler ( Kant, Jean-Bernard Basedou, Salszman )

-18. Asrın sonunda umumi okulun hali

-18. Asrın terbiye filozofları

-Milli ve cismani tedrisatın kaynakları ( Rolland )

-Fransız ihtilalinin okulda tesiri ( Daunou )

-19. Asrın fenni terbiyesi ( froebel )

-Kadın terbiyesi ve kadın terbiyecileri ( Miss Edgeuvorth, Miss Hamilton )

-19. Asırda diğer bazı terbiye cereyanları ( Napolyon )

-19. Asırda çeşitli memleketlerin fenni terbiye alimleri ( Almanya, İngiltere, Amerika, İtalya )

-19. Asrın sonlarında fenni terbiye

-Asrımızın yeni fenni terbiye cereyanları ( John Dewni )

2.5.14. 2748- Hüseyin Cahid – Aile içinde Terbiye Ebeveyn Günahları

Muharrir = Thomas Felix

Kitabın başında Cahid, “okulumun kütüphanesi” diyerek tercüme ettiği kitapları tanıtmış.

1-Beşikten evvel ve beşikte (Babalık hakkı)

2-Çocukların cismani terbiyeleri (Bu konudaki ebeveynin cehaleti, Açık havanın yararları, cismani egzersiz, sigara içmek)

3-Aile içindeki örnekler ve dersler (çocuğun taklit ettiği şeyler,kendini beğenme aile kavgaları, kavgalar)

4-Yalan (çocuklara karşı yalan, bu terbiyeyi kolaylaştıran sebepler, caiz yalanlar)

5-İnzibat (Ebeveyn, çocuklarının kusurunu görmezler, sebepleri, yanlışı neden görmek istemezler, sebepleri, Terbiyede dikkat)

6-Gizli Bölüm (çocukların cismani gelişimleri hakkında bilginin kim tarafından ve ne derece verilmesi gerekir?)

7-Ebeveyn, Çocuklar ve Öğretmenler (Beraber çalışma )

8-Fikri Terbiye ( Önemi, Terbiye ve Talimi )

9-Sonraki Fikri Terbiye (İlk bilgilerin, İtiyadın önemi, çocuğu düşünmeye sevk etme)

10-İrade Terbiyesi ( Azim ve iradenin hayattaki önemi )

11-Sonraki İrade Terbiyesi (Çocuğa gösterilen gaye nasıl olmalı, iradenin düşmanları)

12-Dini Terbiye ( Ebeveynlerindeki dini tutumlar ve çocuklarına yansıtmaları )

13-Sonraki Dini Terbiye ( Kendi inançlarına göre terbiye veren ebeveynler, çocuklarına sırf felsefi terbiye veren aileler, asıl dini terbiye )

14-Okuldan sonra (Gençlik, özellikleri, delikanlının aile içindeki ve dışındaki hali, haşlığı)

15-Gençlik Hataları ( çocukların kadınlara hürmeti )

16-Son merhaleler ( Tezatlar, batıl fikirler, yapılabilecek hizmetler, Mevkiinin önemi, Evlilik )

VI- Ahlak

2.6.1. 2457- Ağacaoğlu Tezer Mustafa Nami- Mantık , Ahlak

Kitabın ilk kısmı yukarıdaki metinden oluşuyor. Devamında liselerde okutulan Ahlak kitabı var .

Nazari Ahlak

– Ahlakın konusu, Ahlaki olaylar, Ahlak noktasında hassasiyet ve faaliyet, Ahlak meslekleri ve İnsan hayatının gayeleri, sadet ahlakları, Fayda verici ahlaklar, Vazife ve mesuliyet, Ferdi tekamül, İnsanın terakkisi

Ameli Ahlak = Şahsi Ahlak

– Parçaları ve vazifeleri, Bedene ve zihne ait şahsi vazifeler, Fazilet, Şahsi haysiyet, Gönül hastalığına karşı mücadele, Gönül hastalığının tehlikeleri

Aile Ahlakı

– Ailenin teşekkülü, Aile ve vazifeleri, Terbiye

Toplum ahlakı

– Adalet vazifeleri, İhsan vazifeleri, İnsan hayatına hürmet, İnsan hürriyetine hürmet, İnsanların hislerine karşı hürmet, Zihnine hürmet,

Son Kısımda;

– Ruhiyat, Mantık ve ahlaktan ibaret her 3 kısmın incelenmesinde müracaat edilen eserler var.

– Bazı ıstılahatların Fransızca karşılıklarının verildiği Lügatça,

– Bazı kelimelerin geçtiği sayfaların fihristi var.

2.6.2. 3687- Mustafa Namık- Ahlak

9. Kısım = Umumi Ahlak

– Ahlak meselesi, Ahlak ve İlim

– Ahlaki olaylar, Halklar, Hukuk, Mesuliyet

– Vicdan ve vazife

– Ahlak nazariyeleri

– Ahlaki hayat

10. Kısım = Hususi Ahlak

– Aile Ahlakı

– İçtimai Ahlak, Karşılıklı yardımlaşma ve iş bölümü

– Hürriyet ve Eşitlik

– Vatan ve İhsan

– Adalet ve İhsan

– Şahsi Ahlak

Kelimelerin İngilizce karşılıklarının verildiği bir lugatça var. Kitabiyat bölümünde Türkçe ve Fransızca kitalar verilmiş .

2.6.3. 3688- Hüseyin Cahid- Ahlak Terbiyesi

Muharir = Emil Durkheim

Bu kitap Durkheim`in 1902-3 yıllarında, sorbon`da terbiye ilmine dair verdiği 18 dersi kapsar. İlk ikisi Pedagoji dersine aittir.

1. Ders = Locke`nin ahlakı

1. Kısım = Ahlaklılığın unsurları

2. Ders = Ahlaklılığın ilk usnsuru = Fikri İnzibat

3. Ders = Ahlaklılığın ilk unsuru = Fikri inzibat (önce)

4. Ders = Ahlaklılığın ikinci unsuru = Toplumsal zümrelere bağlılık

5. Ders = Ahlaklılığın ikinci unsuru = (önce)

6. Ders = Ahlaklılığın ikinci unsuru = (sonra)

7. Ders = Ahlaklılığın ilk iki unsuru hakkında vasıl olduğumuz neticeler. 3. Unsur= iradenin kendi kendine hareket edebilmesi

8. Ders = Ahlaklılığın üçüncü unsuru (son)

3. Kısım = Çocuklukta ahlaklılığın unsurlarını nasıl vücuda getirmeli

9. Ders = İnzibat ve çocukluğun psikolojisi

10. Ders = Okul inzibatı

11. Ders = Okul cezaları

12. Ders = Okul cezaları (önce)

13. Ders = Okul cezaları (son) mükafatlar

14. Ders = Çocukta başkasına sevgi

15. Ders = Okul çevresinin nüfuz ve tesiri

16. Ders = Okul çevresi (son) ilimlerin öğretilmesi

17. Ders = İlimlerin öğretilmesi (son)

18. Ders = Güzel olan ıslah etme – Tarihi ders vermeler

2.6.4. 2628- A. İrfan- Mufassal Ahlaki Medeni

1- Her şeyden önce kendini bil, Kâinat alemine bir bakış

2- İnsan cismi

3- Bedeni hayat (Hazım, Kan, Nefes)

4- Ruhi hayat (Ruh, Ruh kuvvetleri)

5- İnsan olgunlaşma görünümü (Vicdan, İnsani vazifeler)

6- Ahlak ilmi (Adetler, Adab)

7- Ameli ahlak (Vazifeler, Hukuk)

8- Bedeni vazifeler ( 5 duyu, Nefsin arzuları, yiyecekler, içecekler, Hareket ve sükun, zaman ve tertip)

9- Ruhi vazifeler ( Çalışma, Adalet, Metanet, Vesvese, Hürriyet, Vakar, Riya, Tevazu, Sıdk, Kanaat, Hilim )

10- Dini vazifeler ( Kulluk vazifeleri, Dinsizlik, İslam dini, Sabır, Nefse itimat, korku, Ümit )

11- Toplumsal vazifeler ( siyasi vazifeler, vergi, Askeriyeye hizmet, Mülki hizmet, millet hukuku, Umumi vazifeler, Aile, Eş, Ebeveyn,Akraba )

12- Önemli toplumsal vazifeler (Adalet, Zulüm, İnsaf, Sadakat, Hıyanet, Mükafat, ceza,)

13- Hemcinsimizin dışındaki varlıklara karşı vazifelerimiz

Konular, konuyla ilgili ayet ve hadisler kullanılarak anlatılmış

VII- Bilim Tarihi

2.7.1. 5919- Salih Zeki – İlim ve faraziye

Müellif = Henri Poincare

1. Kısım = Adet ve Miktar

– Akıl yürütmeli matematik`in mahiyetine dair

– Sayısal matematik ve tecrübe

2. Kısım = Mekan

– Geometri, öklitçi olmayanlar

– Mekan ve geometri

– Tecrübe ve geometri

3. Kısım = Kuvvet

– Mekanik`in kuruluşu

– İzafi hareket ve mutlak hareket

– Kudret ve hararet kanunları

– 3. Kısmın genel neticeleri

– Halühazırda fizik`in nazariyatı

– Hesap ihtimalleri

– Işık bahsi ve elektrik bahsi

– Elektrik kanunu

– Maddenin sonu

– Fizikteki faraziyeler

2.7.2. 2456- Avni Refik – Yeni Tabiat felsefesine Medhal

Muharrir= Doktor Bafing

1. Kısım = Kuvvet ve Madde

– Kimyanın esasi mefhumları

– Molekül ve atom

– Hikmet faraziyelerinin önem ve kıymeti

– Kimyevi atomculuk ve analitik kimya

– Hikemi hadiselerin keyfi çeşitliliği

– Hikemi kemiyyetlerin genişliği

– Çeşitli kudretlerin denkliği

– Hareki hararet nazariyesi

– Elektrik mıknatısı ışık nazariyesi

– Elektrik ve kütle

– Işığın yayılması

– Hükmi alem levhasının birliği

2. Kısım = Kainat ve Yerküre

(Alemin oluşumu ve cevheri üzerinde durmuş )

2.7.3. 5921- Abdulfeyyaz Tevfik- Arzın Kaynağı ve Geçirdiği devreler.

– Arzın kaynağı geçirdiği devreler

– Zaman hakkındaki bilgilerimiz

– Arzın kaynağını bulmak

– Arzın geçmişini gösterecek örnekler

– Kainatta kullanılan vahid kıyasiler

– Güneşten ayrılıp gezegen meydana getiren halkalar

– İnsanın zuhuru

VIII – Astroloji

2.8.1. 3502- Seyyid Süleyman El-Hüseyni- Tefaün Name-i Hüseyni

Tefaül = Fal açma, fala bakma, hayra yorma, uğur sayma

Bu konunun tarihte çok geçtiğine ve hala güncelliğini koruduğunu söylüyor .

Hz. İdris ve Danyal (A.S)`ın remil (Bir takım nokta çizgilerle gaybı keşfetme ilmi) fal ve rüya tabirleri ile ilgilendikleri tarih kitaplarında yazar.

Ashabtan önemli kişilerinde bu konuda risale yazdıkları anlatılıyor. Halkın gelecek hakkındaki merakını tatmin etmek maksadıyla bu risalede;

– Hz. Haydar`ın ayet-i Kerime ile usulü tefaünü

– Muhyiddin Arabi Hazretlerinin tertip buyurduğu cetvel harfleriyle tefaünü ve yapılışı

– Danyal (A.S) ve İmam Cafer Sadık`ın Kur`a falı

– Kitap ile muhtelif fal usulleri ( 7 usul halinde)

– Namazda fal

– Onlarla falı kabil olan şeylerde beyan edilmiştir.

Nokta ile tefaun usulleri verilmiştir.

IX-Süreli Yayın

78-111-120-205-242-267-320-322- 352-17-140-149-360-309-343-82-286-3966-180-3820- 608- Mecmuatü`r Risale

4687- Mecmutü`r Resail – Gözübüyükzade İbrahim b. Muh.

X-Arapça Yayın

977- Seyyid Şerif Cürcani- Tarifat

5830-Abdulvehhab Velediyye Şerhi

2364- Hasan Paşazade- Adab-ı Gelenbevi

2435- Fenari- Fenari Şerhi Hülasatül Mizan

2432- Mehmet Emin El Üsküdari- Ala Haşiyeti`l İsamuddin

5691- Tokadi Esseyyid Ömer B. Salih Feyzi – Dürrün Naci

5839- Abdullah B. Hasan El Kongrevi- Fenari Haşiyesi Abdullah Efendi Kongrevi

5847- Şeyh Abdullah İbni eş-Şeyh Hasan – Fenari Haşiyesi

5850- Muh. El- Fevzi B. Ahmed- Fenari Şerhi Hülasatül Mizan

5674- Şeyhzade Muh. TEvfik- GAyetül Beyan fi İlmil Mizan

2398- Dibacetü- Haşiye Ala Dibacetü Muğnil Tullab

2422-Muğnizade Erzincani- Haşiye Ale`l Hüseyniye

2387- Cürcani Seyyid Şerif- Haşiye Ala`t Tasavvurat Ve`t Tasdikat

2428- İsamuddin Esferayini- Haşiye Ale`t Tasavvurat

5634- Gelenbevi İsmail Efendi – Haşiyetü`l Lari li Gelenbevi

2385- Kara Halil B. Hasan- Haşiyetü Mehmet Emin

5764- Hafız Sezai B. Abdül Celil DEbrevi- Haşiyetün Nefisetün ala İsami`t Tasdikat

2414- Hasan Paşazade- Haşiyetü`r Risaletü`l Edeb Li Gelenbevi

2401- İsamüddin el Esfereyani- Haşiye-i Şerhu`s Şemsiye

2430- Müftüzade Mehmet Erzincani- Haşiyetü`t Tasavvurat

2429- Müftüzade Mehmet Erzincani – Haşiye-i Tasdikat

5818- Bacuri Şeyh İbrahim- Haşiyetü`l BAcuri ala Metni`s Simli

5742- İmadüddin Yahya B. Ali El-Farisi – Haşiyetü İmad Ale`t Tasavvurat

2421- Hüseyniye- Hüseyniye Şerhi

2403- Osman Azmi- İlaveli Zübdetü`l Tarifat

5821- Fenari Şemsüddin Muh. B. Hamza- İsagoci Şerhi

2400- Adavi- İmtihanu`l Ezhiya Haşiyesi

5763- Tirevi-Keşfü Hakayıki`r- Rumuzat-ı fi Şerhi Dibaceti`t Tasavvurat

5715- Muh. B. Mustafa El ERzurumi- Kıyas-ı Musa Risalesi

5635- Meybedi Hüseyin B. Muin- Meybedi Şemsiye Şerhi

2433- Şevki- Şerhu Fenari

2413- Mehmed el Fenari- Şerhu Hulasatü`l Mizan

2423- Müftizade Mehmed Sadık b. Abdurrahman El- Erzincani- Şerhul Hüseyniye

2391- Ahmed el Fenari- Şrehu İsagoci

2425- Şemsiyye- Risaletü`ş Şemsiyye fi Kavaidi Mantıkiyye

5806- Taşköprü- Risale-i Taşköprü

2402- Abdulvahhab b. Hüseyin b. Veliyeddin El- Amadi- Risaletü`l Velediyye

5871- Şemsiyye Risale-i Cedide

5650- Şemsiyye- Şemsiyye Şerhi

2393- Abdülhakim b. Şemsüddin- Siyalkatü ala Tasavvurat

5781- Siyalküti Abdulhakim b. Şemseddin- Siyalküti ale`t Tadikat

2453- Abdulhakim b. Şemseddin- Şerhu ala`t Tasavvuratı Siyalküti

5636- Manisavi Ahmed b. Süleyman- Şerhu`l İstiklaliye

2416- Abdurrahman el Beyazidi – Şerhu Kevaşifi`l Ekbese

2440- Abdülkerim b. Hüseyin el-Amasyavi – Tasavvurat Haşiyesi

5737- Kilisli Hocazade Abdullah Efendi- Tasavvurat Haşiyesi

2452- Abdulvahhab b. Hüseyin b. Velieddin – Şerhu Risaletül Velediye Fil Adab

2415- Siyalküti- Şerhul Tasdikat

2439- Fenari Şemseddin- İsagoci Haşiyesi Fenari

5890- Gelenbevi Şeyh İsmail- Burhanı Gelenbevi ve Gelenbevi Haşiyesi

2366- Ali b. Ömer es- Sivasi- Mizanü`l Mantık

5805- Musuçluzade Muh.- Musuçluzade Risalesi Saruhan

5771- Delalzade Muh. b. Hüseyin El Harputi- Tasdikat`i İsam Delalzade Haşiyesi

2417- Saadettin – Tasdikat ve Tasavvurat

2441- Muh. Zahid b. Muh. Selim El Herevi – Tasdikat ve Tasavvurat Şerhi

5637- Taftanzani Saadettin Mesud b. Ömer – Tezhibü Miri

5804- Bursavi Seyyid Ahmed b. Sıdkı b. Ali- Tenvirü`l İstidlal

5828- Muh. Emin- Muh. Emin Risalesi

2370- Mahmud b. Hasan el Muğnisi – Muğni`yu`t –Tullab

2410- Seyyid Şerif Cürcani – Tasavvurat Şerhu Şemsiyye

2411- Muğni`yüt ..tullab Şerhi

5807- Gelenbevi Şeyh İsmail b. Mustafa- Risaletü`l İmkân

2451- Seyyid Şerif Cürcani Tarifat ve Şerhi

2418- İsagoci- Muğniyu`t Tullab Şerhu İsagoci

2444- Siyalküti- Haşiye Ale`t Tasdikat

5736- İsamüddin b. Muh. Arapşah El Esferaini- Tasavvurat Haşiyesi Isam

Haşiyesi Müftüzade

5829- Abdulvehhab B. Hüseyin B. Veliyüddin El- Amedi- Abdulvehhab Ale`l Velediyye

6541- Harputi Abdulhamid Hamdi B. Ömer En Neimi- Haşiyetün Cedidetün ale`s Siyalküti

863- İsmail b. Mustafa b. Mahmud el Gelenbevi- Talikatül Tehzibil Mantık ve`l Kelam

929-2442- İsamuddin Esferayini- Haşiyetü Ale`t TAsdikat

2437-2438- Fenari- Haşiye Ala Şerhi İsagoci

5819-5820- Eskicizade Ali Efendi – İsagoci Şerhi

2420-2431- Ahmed B.Abdullah el Şevki- Haşiyetü Fevaid-i Fenariyye

5826-5827- Gelenbevi Şeyh İsmail B. Mustafa B. Mahmut- Kıyas Risalesi

5673-5674- Bursavi Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Mizanü`l İntizam

5785-5787- Gelenbevi Şeyh İsmail Efendi – Adabı miri Haşiyesi Gelenbevi

2367-5891- Gelenbevi Şeyh İsmail- Haşiyetü`l Burhan

5738-5739- Muh. Zahid b. Muh. Selim el Hirevi- Tasavvurat ve Tasdikat Şerhi

5765-5766- Harputi Muh. b. Hüseyin- Tasdikat`i Ale`l İsam Haşiyesi

5775-5776- Müftüzade Seyyid Muh. Erzincani- Tasdikat Haşiyesi müftüzade

5892-5893- Harputi Seyyid Yusuf Efendi- Namüsü`l ikan ale`l Burhan

5836-5837- Halil b. Hasan- Muh. Emin Haşiyesi

5848-5849- Fenari- Fenari ala Metni İsagoci

5838-2372- Halil B. Hasan- Haşiyetü Kara Halil Ala`l Fenari

5638-2405- Bursavi Seyyid Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Reddiyetü`l Miyar

5670-5671- Muh. Fevzi İbn Hacı Ahmed el Yarangümevi- Muğni`t Tullab Şerhi Seyfül Güllab

5809-5810-Hasanpaşazade Seyyid Muh. – Hasanpaşazade Alâ Risaletil Adâbı Li Gelenbevi

5840-2372-5841..46- Karahalil Halil B. Hasan- FEnari Haşiyesi Kara Halil

2419-5767-68-69-70- İSam, Haşiyetül İsam Ale`t Tasdikat

5717- Maraşi Hayatı- Haşiye-i Kıtas-ı Musa

2. Eser Haşiyetü ala Şerhi Risaletil Kıyasıl Musev

3. Eser Kıyası Musa

3704-5697-2404-5698-5706- Hüseyniye- Hüseyniye

2424-5707-5713- Müftüzade Mehmet Sadık B. Abdurrahman El Erzincani- Hüseyniye Haşiyesi

5822-5823-5824- Gelenbevi Şeyh İsmail B. Mustafa B. Mahmut İsagoci Şerhi li Gelenbevi

5812-5813-5814- Şevki Ahmed b. Abdullah- Şevki Ale`l Fenari Şerhi

5694-5695-5696- Saçaklızade Muh. Maraşi- Takrir-i Kavanin

2454-5639-5672- Ahmed Sıddıki b. Ali el Bursavi- Mizanü`l İntizam

2443-5779-5780- Hocazade Abdullah El Kilisi- Haşiyetü`l Cedidetül ala`t Tasdikat

5772-5773-5774- Müftüzade Muh. b. Sadık b. Abdurrahim El Erzincani- Tasavvurat

5719-5720-5721- Musuçluzade Muh. Said El- Akhisari Es-Saruhani- Musuçluzade ale`l Museviyye

5642-…-5649- Şemsiyye – Şemsiyye

5651-…-5654- Şeyh Razi Kudbuddin Mahmut- Şemsiyye Şerhi

5880-…-5889- Gelenbevi Şeyh İsmail Burhanı Gelenbevi

5851-…-5870- Fenari Şemsüddin Ahmed B. Hamza- Fenari

5723-…-5735- Şeyh Kutbiddin- Şirazi – Tasavvurat

5744-…-5756- Cürcani Seyyid Şerif- Tasavvurat Haşiyesi Cürcani

5791-…-5795- Gelenbevi İsmail B. Mustafa Mirüt- TEzhib Gelenbevi Haşiyesi

5757-…-5762- Siyalküti Abdulhakim b. Şemseddin- Tasavvurat Haşiyesi Siyalküti

5796-…-5800- Ahmed Rüşti- Tuhfetü`r Rüşti ala İsagoci

5675-…-5680- Bursavi Ahmed Es Sıdkı b. Ali- Zeriatü`l İmtihan

III. Bölüm Din konusundaki kitapların kitap adına göre alfabetik sırayla sıralanışı

A

73 – Ahsenül Hadis – Okçuzade Mehmet Efendi

3887- Arayış nefayis – Şeyh Ebu İshak Ahmed B. Muh. El -Selebi

3936- Amme Suresinin Tefsiri – Hüseyin Ahmet

3940 – Amme Cüzü Tefsiri –

3782 – Akaid Nuniye Şerhi – Hayali

3906 – 3932- Akaid Şerhi – Taftazani Saridüddin Mesut

3961- Akaid Şerhi Hayali – Mustafa B. Muh.

3995 – Akamü`l Mercan

601-609-610- Ahsenül Hadis – Okçuzade

3773 – Asaru`l ensaf fi Asari`l Hilay – Cemalettin el Cevzi

3807-Abdest ve Namaz

290/1- Ahkamu’l-Edviye ve’l Ağdiye

3867-Abdulkadir Geylani Menakıbı

79/12-Adabul Maraz vel Mevt-Ebu Said Muh. El-Hadimi

351-Ahlakı Nasıri-Nasıreddin Kuhistani

3956-Adabı İslamiye-Muh. Sakini Sivas

4691-Abdulvehhap Ale’l –Velediyye-Abdulvehhap b. Hüseyin b. Veliyüddin El-

Amedi

3730-Adabı Sedat min İlmi’l Adab

913-914-921-Ahlaki Ala’i-Ali b. Emrullah El-Hanayi

3125-3085-Ahlakı Dini-Abdullah Şevket b. Mahmut Hamdi

944-Ahlak Terbiyesi-Hüseyin Cahit

4761-Ahlak Risalesi-Komisyon

870-Adabı Muaşeret Hasbihalleri-Ziya Saffeti

4484- Abdulvehhab Alel Velediyye – Abdulvehhab

4423- Ahlakı İslamiyye Esasları – Ahmet Nazım

3017-3022-3023-3128- Ahdi Atik ve Ahdi Cedid – Mukaddes Kitap

3020- 21-3018-19-3029- Ahdi Cedid İncil-i Şerif – Mukaddes Kitap

3099- Alemi İslam – Seyyit Abdulmecid

3160-61-62- Alemi İslam ve Japonya da İntişari İslamiyet – Abdulreşit İbrahim

B

4026- Buhari Şerif – Buhari Ebu Abdullah Muh .b. İsmail

186 / 2 – Bahsul Kelam – Kasım El Kayseri

14- Bahrul Feteva – Kadızade Muh. El Müfti

4646- Besmele Risaliyesi – Ebu Said Muh. El Hadimi

4708- Binbir Hadis – Arif Bey

277 / 1 – Beyanut –Talak Min Kitabut- Talak

3884- Bidayetül Hidaye

4040- Bezzaziye

77 / 3- Beyanül Ahkam uş Şerciyye – Ebu Abdullah b.Muh. b. Hamit b.Ali

256- Bedeatül Hukkam fi Ahkami`l – Ahkam – Hacıbzade Muh. B.Mustafa b. Mahmut El İstanbuli

337-3747- Bostanul Arifin – Ebil-leys Nasır b. Semerkandi

3118- Bugünkü Vehhabilik – M.K. Fetih

762- Burhanul Müeyyed – Ahmet el Rufai

756- Burhanil Müeyyed – Kudsizade Kadri Efendi

C

3916- Cezeri Şerhi fi İlmil Tecvidil Kuran – Muh. B. Cezeri El Şafi

340- Camius Sahih –Ebu Abdullah Muh. B. İsmail Cufi El buhari

4572- Camius Sağir Şerhi Menavi – Menavi Şeyh Abdurrauf

3076- Camius Sağir – Celalettin Suyuti

196- Camiul Rumuz – Şemseddin Muh. El Kuhistani

199- Camiul Feteva – Kırk Emer El Hamidi

254 / 2 – 3954- Cilaul Kulub – Birgili Mehmet Efendi Pir Ali

3769- 3865- Camiul Feteva

3860- Cevahiru Fetevayı li İbni Nüceym – Zeyn İbni Nüceym El Mısrı

3873- Cilaul Kulub – İshak b. Hasan Es Zencani

3937- Camiul Kelimat Şerhi – Muh. B. Abdullatif

367- Cemul Vasail fi Şerhi Şemail – Nebi – Hayrettin b. Ali b. Sultan El Kari

3387- Jimnastik Talimnamesi – Mahmut Faik

4660- Cevherü`t- Takva – Cevheri Şeyh Tantavi

4688- Cemiyeti Tedrisiye`i İslamiyye – Cemiyeti Tedrisiye Neşriyatı

3179- Çin de İslamiyet – Hasan Tahsin

4689- Cezeri Şerhi – Taşköprüzade

4536- Celaleyn Tefsiri Libabü`n Nukul fi .Esbab El Nuzul – Celalettin Mahalli ve Celalettin Suyuti

462-63-4531-32-33- Cemali Tefsiri – Cemallettin Muh.

D

72- Dekaikul Ahbar

489- Delili Tefasir – Bursalı Muh. Tahir b. Rıfat

3130- Din Dersleri Amme cüzü – İbrahim Hilmi

4621-Davudu Karsi Şerhi – Birgivi Muh. Efendi

4594- Dürer Şerhi Gürer – Molla Hüsrev

4654- Dekaik fi Hadisi Hayril Halaik – Menavi Abdurrahim Kunüzud

3827- Dürer Haşiyesi Sani – Muh. El Sani

3905- Dürer ve Gürer Haşiyesi – Müslim b. Muh.

3826- Dini Mevzular

6574- Delailül Hayrat – Delail

313- Delailül Hayrat – Ebu Abdullah b. Muh. B. Ebu Bekir b. Süleyman El Cuzuli

3745- Darbı Meseleler

3896- Dürrü Meknun – Muh. Nurettin Niksari

25- Delailül Nübüvveti Muh.i ve Şemaili Futuvveti Ahmedi – Mehmet b. Mehmet Altıparmak

611-606- Delaili Hayrat – Ahmet İlhami

3088- Dini Dersler –Aksekeli Ahmet Hamdi

3087- Din Muallimi – M. Şemsi M. Salih

3131- 3144- Dini İçtimai Makaleler – Musa Kazım

6488- Din Dersleri “ Kad Semiâ “ cüzü – İbrahim Hilmi

3068- 69- 5900-5899- Dini Hayatı İbtidai Şekilleri – Hüseyin Cahit

2392- Dürrün Naci – Ömer b. Salih El Feyzi

2375- Dürrün Naci – Ömer b. Salih B. Fevzi El Tokati

4686- Dini ve Edebi Hasbihaller – Zeynel Abidin Ispartalı

4657- Dürrü Yetim Tercümesi – Saçaklızade Seyyit Ali Hüseyin

E

197- El Itkan fi Ulumul – Kuran – Celalettin El Suyuti

28- 34- 303- Envarut – Tenzil ve Esraru`t- tevil – Kadıbeyzavi Nasrettin Ebi Sayit Abdullah b. Ömer El Beyzavi

4038- Esrarı Tenzil – Şeyh Necmettin

100- Ehadisu Erbai – Hazni

246- El Latiful – Letaif bifazlit – Tairf ve El Kavmut Tamfi Adabi duhulül – Hamam – Muh. Ali b. Ullân El Sıddıki

20- El İnaye fi Şerhil Hidaye – Ekmelütdin Muh. B. Mahmut El Babarfi

589-590- El Beyan Vettarif fi Esbabı vürudul Hadisi Şerif – İbni Hamza El Hüseyin

3141- El Mecmuatüz Zehdiyye Fil Ahkamil Diniyye – Esseydi Ahmet Zehdi

4303- Ehadisi Erbain Şerhi – Akkirmani Muh. B. Mustafa

4302- Endülüsül Erbain Şerhi – Birgivi Muh. Pir Ali ve Şeyh Muh. Akkirmani

203 /3 – 220- Et- Tevzih fi Şerhi – Mustafa b. Zekeriyya Aydoğmuş El Kirmani

209- Eşbah venneşair – İbni Nüceym

3924- Elmeslekül Muktesit fi Mensikil Mütevassıt – Aliyyül Kari

77 / 1 – Elnafi fi Muhtasarul Şerayi – Cafer b. Hasan b.Yahya

6449- Envarül – Aşıkin – Yazıcığlu Ahmet Bican

126 / 2 – Eyyühel Veled – Gazali

3823- Eftali Müslimin

12- El esabe fi Esmais Sahabe

927- El Firakul Müfterikatü – Ebu Muh. Osman b. Abdullah El Hasan El Iraki

931- Esbabül Felak – Süleyman Sırrı Ermenaki

834- Esrar El İlahiye Şerhu Kasidetül Rifai – Mahmut Şükrü El Hüseyni El Bağdadi

775- Evradül Bahaiyye Şahı Nakşibendiyye – Muh. Bahaeddin Nakşibendi

5979- Ebul Beka Külliyatı – Kefevi Ebul Beka el Hüseyni

3455- Esrarı Ceberüt`ül ala – Seyyit Ahmet Hüsamettin

107- Elkuşeyri Elbüni Kitabul Vakf – Muhittin b. Ali b. Atasa b. Yusuf

3471- Esrarı İseviyye – Abdulahad Davud

5423- Emmuzec – Tarsusi Muh. B. Ahmet

4678- Esbab-ı Nuzül – Suyuti Celalettin Abdurrahman Ebu Bekir

1371- Elvirdül – Müfid fi Şerit Tecvid – Şeyhzade Mahmut Esad Efendi

4521-20- 468- 67- 438-39- Envarut –Tenzil ve Esrarut – Te`vil – Kadıbeyzami Ömer b. Muh.

440- Elfevatihul İlahiyye Vel Mefatihul Gaybiyye – Nimetullah b. Mahmut El Nevcavani

F

3935- Fıkhı ekber Şerhi – Muhittin b. Muh. Mevlel Fadıl Bahaüddin

4042- Fezaili Leylei Miraç Kadir Berat – İsmail b. Muh.

10- Fetevayı Ali Efendi – Çatalcalı Ali Efendi

31- Fetevayı Ankaravi – Ankaravi

4698- Fatihayı Şerif Tefsiri Kaz Abaidi Haşiyesi – Kaz Abaidi Ahmet b. Muh.

490- Fatiha Tefsiri Futuhati Ayniyye – İsmail Ankara

480- Felak Suresi Tefsiri – Mehmet Fevi Efendi

36- Fetevayı Yahya Efendi – Mehmte b. Abdullah El Halil Bursaevi

38-71-218- Fetevayı Hayriyye – İbrahim b. Süleyman b. Muh. B. Abdülaziz

39- Fetevayı Siraciye – Siraceddin Muh. Abdullah El Reşit El Secavendi

41- Fetevayı Kuduri – El Kahir b. Yusuf Et- taksir

184- 45- Fetevayı Ali Efendi – Yeni Şehirli Ali Efendi

76 / 1 – Fetevayı Kariül Hidaye – Siraceddin Ömre b. İshak El Gaznevi El Hindi

101 / 1 – Feteva – Damat Pir Mehmet Efendi

135 – 195 / 2 – Feraizi Siraciye – Siracettin Muh. B. Mahmud Secavendi

6458- Feraiz Müstensihi Mustafa b.Nasuh

171- Feraizi Vafiye – Muh. B.Mustafa b. Mahmut El İstanbuli

206- Fıkhul – Luga – İbni Faris İbni Hüseyin Ahmte El Kazvini

213- Fetevayı Ataulla – Ataulla Mehmet

216- Feteva – Pir Ahmet Efendi Selaniki

219- Fetevayı Muh.iye fi Fıkhıl –Hanefiye – Eşşeyh Muh. Et Taci

295- Fetaveyı Yetimiye – Yetimi

299 / 1 – Fıkıh

368- Feraizüs Siraciye – Siraceddin Secavendi

3759- Feraizi Siraciye – Siracuddin Muh. B. Abdurreşit

3788- Fetvalar

3786- Fıkıh Risalesi

3824- Feraizi Siraciye Şerhi – Muh. B. Abdurreşit

3853- Fıkıh Mecmuası

3878- Fıkhı İbni Nüceym Fetevası – Zeyn İbni Nüceym El Mısri

3891- Feraiz Muh. B.Abdurreşit Es Sebavendi

3892- Feraiz – muh. Abdulgaffar

3919- Fetevayı Üskübi – Üskübi

3933- Feraizi Şihab Şerhi – Şihabüddi

3978- Feraiz

3986- Fetevayı Yahya Efendi – Yahya Efendi Şeyhül İslam

4025- Fetevayı Muharebe

4036- Fevaidül Fukaha

185-4489- Fususul Hikem – Muhyeddin Arabi El Endülisi

3953- Farıdı Şerhi – Davud b. Muh. El Rumi

192- Fethül eazi`l Ekrem ve Methi`l .fettahi`l ahkâm – İbni Mahmut Darende Müftüsü

6459- Fezaili ve Menakibi Kutsü Şerif ve Mescid-i Aksa – Hıfzi

4291- 92- 969- Feraizi Siraciyye Şerhi – Cürcani Seyyit Şerif

3699- Fıkhı Ekber Şerhi – Ebil Müuteha

825-26-27-28-29-30-31-32- Futuhati Mekkiye – Muhyettin Arabi

979- Fazailu Zikrullah Azze ve Celle – Hacı Abdullah

3733- Feyzu Yezdan Tercümeyi Nasihatül İhvan – Zihni Efendi

874- Fethul Vehab Şerhu Kısaletül Adab El Gelenbevi – Hasan Paşazade Mehmet

265 / 2 – Fethulvahab Bişerhil Adabil Bahş – Şeyhülislam Zekeriya El Ensan Eş Şafi

441-423-424-25-26-27- Futuhatül İlahiyye – Şey Süleyman Cemal

G

44- Gunyatü’l –Münya Li tesmimi’l – Gunya –(E.Y.A) – Ebur’reca Necmeddin b. Mahmud El – Zahidi

114- Gunyetu’l –Mutemelli fi Şerhi Munyeti’l Musalli- (E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. El- Halebi

200- Gunyetu’l –Mutemelli Şerhi Munyeti’l Musalli – (E.Y.A.) İbrahim El Halebi

285- Gunyetu’l –Mutemelli fi Şerhu Munyetü’l Musalli- (E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. B. İbrahim El- Halebi

299/2-Gayetü’l Meram fi Tetimmr fi Lisani’l Hukkam – (E.Y.A.)- Burhaneddin İbrahim el – Calıbi el Adevi

3888- Gavsiye Risalesi

928- Gureru’l Hasais ve Ureru’n – Nefais- Ebu İshak Burhaneddin İbrahim

4665- Gülzar-ı Hakikat- Rehimi, Fazlullah

3084- Garbda Müslümanlık Cereyanı- Ömer Rıza

H

210- Hırzu’l-Emani ve Vechü’t Tehani-(E.Y.Arapça)- Şatıbi Ebu Muh. El- Kasım

47- Haşiye Ale’l Keşşaf-(E.Y.Arapça)

96-Haşiye ala Enuaru’t- tenzil veEsraru’t te’vil-(E.Y.Arapça)217-Muh. Debbaği-Haşiye fi tesfiri cüzi Sureti’n-Nebe-(E.Y.Arapça) İbrahim b. Muh.Arapşah İsfereyani

211- Haşiye ala Enuaru’t- tenzil veEsraru’t te’vil -(E.Y.Arapça)- Şehzade

4020- Haiku’t – Te’vil

203/4- Hadisu’l – Erbain-(E.Y.Arapça)- Muh. b. Ebi Bekrel-Müfti el Buhari

3843- Hadisi Erbain Şerhi- Hafız b. Recep

4030- Haşiye’i Saidüddin Ale’l Keşşaf- Tafzani Saidüddin

79/7- Hulasatül Akaidi Nesefi-(E.Y.Arapça)

146- Haşiye Ala Şerhi’t Tecrid el – Kelam-(E.Y.A)

175- Haşiye ala akaiddin nesefi ve Şerhu akaidün- nesefi -(E.Y.A)- Muh. B. Hamid el – Kefevi

177- Haşiye ala akaiddün – Nesefiye- Ramazan Efendi

186/3- Haşiye Ala Şerhi Akaid en – Nesefiye-(E.Y.A)- Hayali Ahmed b. Musa

261- Haşiye ala İsbat-ı Vacib ve Şerhü’l Mulahhas Fi’l hey’e-(E.Y.A)- Mevlana Hanefi

325- Haşiye ala Şerhi’l Akaidil Nesefi-(E.Y.A)- Ahmed b. Musa Hayali

3760- Hizanetü’l Fıkıh- Abdulbaki b. İbrahim El – İstanbuli

3761- Hayali Haşiyesi

3962- Hayali Haşiyesi- Kara Kemal

6453-Harzü’s – semini Li’l – hasini’l Hasin-(E.Y.A)- Ali b. Sultan Muh.

6452- Halebi Sağır-(E.Y.A)- Halebi, İbrahim Muh. Bin İbrahim

8- Haşiye ala vikauetü’r rivaue-(E.Y.A)- Ahi Çelebi Yusuf b. Cüneyd

26- Hulaatü’l Fetaua–(E.Y.A)- Tahir b. Ahmed b. Abd. er- Raşid el – Buhari

27- Haşiye ala vikayeti’r rivaye-(E.Y.A)- Ahi Çelebi Yusuf b. Cüneyd

3174- Hazinetü’l esrar- Muh. Hakkı el Nazilli

5596- Hadis-i Erbair Serbi Asturi- Asfuri, Muh. B. Ebi Bekir

4687- Hadis-i Erbain Şerhi Asfuri- Asfuri, Muh. B. Ebi Bekir

4702 – Hadis-i Erbain Şerhi Asturi- Muh. B. Ebi Bekir

43- Haşiye ala’l haşiye Li usulu’l Fıkh-(E.Y.A)- İbn Hacip

83-315- Hediyyetü’l – su’lük fi şerhi Tuhfetül – Mülük-(E.Y.A)- Ebulleysel Muharrem b. Muh. B. Arif b. Hasan

3746-3777-3929- Halebi Sağır- İbrahim Halebi

3753- Hulasa-i Bezzaziye- Hasan b. Hayreddin

3774- Hidaye Şerhi Bidaye

3822-Hidayetü’s – Sağlık Fi Şerhi Tuhfetü’l – Mülük- Ebu’l Leys Muharrem b. Muh.

3847- Hayatü’l Kulub

3970- Hidaye Şerhi- Sadi Çelebi

4039- Hakaik

4044- Hidaye

284/1- Hilye-i Hakani- (T.)- Mir Makani

908- Hallu’l – Rubub fi Şifai’l Kulub- Salih Muhlis b. Mehmed Erzurumi

4459- Haliliyye Risalesi- İsmail Hakkı

2976- Hakkın Zaferleri- İsmail Hakkı

4095-910- Hazinetü’l – Esrar- Nazilli, Mehmet Hakkı

757- Hacı Bayram-ı Veli- Mehmet Ali Ayni

900- Hadikatül Evliya ( Veliler Bahçesi )- Beyazidi Bestami

912- Hazinetü’l – Esrar Celiletü’l – Ezkar- Mehmet Hakkı En Nazilli

846- Haliliyye- İsmail Hakkı

844- Sami – Hz. Mevlana Celaleddin Rumi Menakıbı

4693-Hasanpaşazade Ala risaleti Gelenbevi- Hasan, Paşazade Seyyid Muh.

4450- Gazzali- Hüccetü’l – İslam

974-4568-4354-4566-4357- Hassiyetü Gelenbevi ala’l Celal – Gelenbevi İsmail Ef.

3536- Haşiyetü’l Lari- İsmail Gelenbevi

I

4049- Itkan – Suyuti Celaleddin

283- Istılahatu’s Sufiye ve Adabü’l Suluk (E.Y.A) – Kemaleddin Ebi Ganayim b. Cemaleddin el Kaşi ve Muh. et Tusi

İ

161- İcazetname-(E.Y.Arapça)

6462-İcazetname – ( Kemal Hocanın; Hocazade Ahmed Rüşti İbn Ali Rıza Efendiye verdiği icazetname) – Seyyid, Ahmet Kemal

3922- İman ve İslam- Ahmed b. Muh.

2909- İstikbale Doğru- Şeyh Muhsin Fani

495-..-515- İrşadü’s – Sari li Şerhi Sahihi Buhari- Muh. b. el – Hüseyin b. Ali el – Kastalani

494- İrşadü’s – Sari li Şerhi Sahihi Buhari- Muh. b. el Hüseyin b. Ali el Kastalani

3133- İslamda Tese’ül Yoktur- Ahmed Nazmi

113-123- İlam Suretleri – (E.Y.T.)

4008-İnaye- Abdurrahman

2684- İtikad-ı Batılıya İlanı ve Harb Mahşerde Bir Hutbe- Kılıç Zade Hakkı

897- İlel-i Ahllakiyemiz- Celal Nuri

899-902-903- İlmi Ahlak – Abdurrahman Şerif

3091- İslam Dini- Yusuf Ziya

K

232- -Kitabu’z – Zebur – (E.Y.Arapça)- Semavi Kitap

1-2- İlahi Kitabımız Kur’an-ı – Kerim

4506-4507- İlahi Kitabımız Kur’an-ı – Kerim

6460- Kitab’ü Tecvidı – (E.Y.Arapça, Türkçe)- Hüseyin, b. Mustafa Bursavi

3762- Kadı Beyzavi Tefsiri Hasiyesi- Molla Hüsrev

3991-Kaside-i Şatıbiyye- Ebu Kasım İbni Fiyerre b. Halef eş Şatbi

3984- Kadı Beyzavi Haşiyesi Şeyhzade- Şeyhzade Muh. Muhyeddin

4001- Kadı Tesfsiri Haşiyesi- Muh. b. Ebubekir

4029- Keşşaf Tefsiri – Zemahşeri

4041- Kur’an-ı Kerim Tefsiri

4046- Kadı Beyzavi Tefsiri- Kadı Beyzavi

103/1- Kıtabu’l Ahyar ve Nebi – (E.Y.A.)

153- Kitab el- Ehadis-(E.Y.A)- Ebu Abdullah b. Muh. b. Selame b. Cafer b. Ali el Kuzat

3876- Kırk Hadis Şerhi- İbrahim b. Merab Atiyye El Malik

3879- Kıtabu Habaik Fi Ahbari’l Melik- Suyutti İmam-ı Celaleddin

4032- Kenzü’d – Dekayık Şerhi

16-17- Kimyay-ı Saadet –( E.Y.F.)- Ebu Hamid b. Muh. Gazali

7918- Kitabu’l Melekut – (E.Y.A.)- Ebu Cafer b. Habibullah el Kısai

110- Kitabu’l Cevzi – (E.Y.A.)- Cemaleddin Abd. el Rahman el Cevzi

344- Kaside-i Bürde Şerhi –(E.Y.A.T.)

360-Mecmuatür – Resail- (E.Y.A.)32- Ebi’l Reca Necmed-din Muhtar b. Mahmut ez – Zahidi – Kunyetu’l Munye Li Tesmimi’l – Gunye – ( E.Y.A.)

604- Kenzül İrfan fi Ehadisi Nebirrahman- Hacı Mehmed Esat Efendi

3726- Kırk Hadis yahut İlmihal Siyasi ve İçtimai – Selim Efendizade Mus. Neki

50- Keşfü’l Esrar fi Şerhi (E.Y.A.)- Ebul Berekat Abdullah b. Ahmed b. Mahmud el Nesefi

56- Kenzü ed dekaik- (E.Y.A.)- Ebul Berekat Abdullah b. Ahmed b. Mahmud el Nesefi

99/1- Kitabu’l Gaznevi -(E.Y.A.)

116-273- Kitabu’l Feraiz – (E.Y.T.)

156- Kitabu’l Feraiz ve Fıkıh Risalesi – (E.Y.A.T.)

191/1- Kitabu’l – Mukaddime -(E.Y.A.)- Ahmed . Muh. b. Said el Gaznevi

3744- Kitabu Siraciye min ilmi Feraiz ve şair risaleler- Sıracüddin Muh. b. Abdürreşit

3752-3904- Kitabu Tevzih- Ubeydullah b. Mesud b. Tacü’ş – Şeria

3767- Kıtabu’l Fıkıh

3768- Kuduri- Ebu’l Hasan el Kuduri

3772- Kitabı Feraiz Şerhli Siraciye – Siracüddin

3801- Kıtabu Envaru Kutsiye – İbn Kayyım

3808- Kitabul fiil Fıkhı ala Mezhebi İmamı azam- Kudur’i Ebul Hüseyin el Bağdadi

3809- Kitabı Telvih Haşiyesi- Hasan Çelebi

3819- Kitab-ı Ayni- Ebu’l Berekat

3825- Kitabu Ebu’l Münteha- Ebu’l Münteha

3829-3840-3859-3911- Kuduri- Kuduri Ebu’l Hasan

3832- Tayyıb- Kitabu Ebu’t

3850- Kitabu’l İsar El Muhtar

3854- Kuduri Şerhi- Ali b. Ahmed

3872- Kıtabı Muhtar

3942- Kenzü’d Dekaik – Abdullah b. Ahmed b. Mahmud el Nesefi

3976- Kitabu’l İhtiyar Serhu Muhtar- Numan b. Sabit İmam-ı Azam

3994- Kenzü’d – Dekaik – Abdullah b. Muh. b. Ahmed

4003- Kitabu Nafi – Ebu’l Kasım Yusuf b. Yusuf el Hüseyni

4011- Kitabü’n Nihaye Fi Şerhi’l Hidaye- Hüsamüdin

4015-4017- Kitabu’l Vikaye- Ubedullah

4053- Kitabu’l – Zekat, Oruç, Hac

77/2- Kifayetül – Mühtedi ve bellegatül – Muktedi – (E.Y.A.)- Zeyneddin

3861- Kitabu Vesayıl ve Sebiyet Hikayet- Suyuti Şeyh Celaleddin

3871- Kitabu Şah-ı Hüseyin ve Adab Risalesi

223- Kıssa-ı Yusuf A.S.(A)

357/1- Kasidat-(T.)- Sivaslı Numan Sabit b. Ahmet Hamdi Ef.

3941- Kitabül Mübarek – Ebu İshak Ahmed b. Muh. es Salebi

1199-4372- Keşfü’l – Feraiz- Mehmed Hilmi Ef. Adalı

1187- Kitabu’l Galaid- Refae Rafizid Dahdavi

905- Kenzü Mahfi- İsmail Hakkı Kanevi

4477- Kitabu Bediil İnşa ve’s Safat- Yusuf b. Ebu Bekir b. Ahmed El – Mukaddesi

4370- Kitabü’z Zeris- Ebu’l – Kasım El Hüseyin B.Muh.

3397- Kaşifü’l Esrar ve Daf’ul Esrar

3078- Kavma-ı İslam- Hocazade Mehmed Ubeydullah

4699- Kazimir ale’l Hidaye ve’l Hikmen Şerhi-Kazimir Hüseyin b. Muiniddin El – Hüseyni

4418- Kaşifu’l – Esrar ve Defiu’l Esrar- İshak Efendi

4718- Keşfiye- Mustafa Hacı Efendi

4097- Kitabu’l Ahlak ve’l Metn- Şirani Abdulvahhab Seydi

764- Kitabu Arabi – Yusuf Efendi Erdebili

L

591- Letaifu’l – Hikme Şerhi Garaibu’l Ehadis- Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi

221- Lisanu’l Hükkam fi marifetil – Ahkam – (E.Y.A.) – Ebi Velid İbrahim b. Muh.

125- Letaifü’l Münen fi Menakıbi Şeyh ebi Abbas ( A.)- Taceddin b. Ataullah Ahmet b. Muh. el Şazili

M

79/9- Mukadimetül Cezeriye – ( E.Y.A.) – Muh. b. El Cezeri el Şafi

3812- Musannefi’l Kelam ala Muğni’l Lebib Haşiyesi

3917- Mecmuatü’r – Resail – İshak b. Hasan ez – Zencani sümme Tokati

3- Mesabihu’s- Sünne – ( E.Y.A.)- Ebu Muh. El Hüseyin

46- Mesabihü’l- Sünne – ( E.Y.A.)- Hüseyin b. Mesud El – Ferra Begavi

355- Mişkatül Mesabih-( E.Y.A.)- Velieddin Eba Abdullah Muh. b.Abdullah el Hatip

3915- Mesabih – Ebu Muh. el Hüseyin İbni Mes’ud

3988-3999- Mecmuatü’l Ehadis

4012- Meşarik- Hasan b. Muh.

4019- Mecmuatü’l Ehadis Meşarik – İbni Melik Abdullatif

4028- Mesabih- Ebu Muh. Hüseyin b. Mes’ud

4034- Mesabih- Muh. b.Abdüllatif

4035- Mesabih Şerhi- İbni Melik

4043- Mesabih Şerhi- Muh. b.Abdüllatif

4048- Mişkatü’l Mesabih Şerhi- Aliyyul Kari

4052- Mesabih- Ebu Muh. b. Mesud el Ferra

4- Miftah Behişt- ( Miftahus – Sudur Tercümesi )- ( E.Y.T.)- İbrahim

148- Mecmuatü’r – Resail- ( E.Y.A.)- İzzeddin b. Ebubekir ( Şerhu Akaidin – Nesefiye ve Şerhu Kaside-i Yekulül Abd.)

186/1- Mecmuatü’r – Resail – Muh. b. Es’ad ed Sıdıki ed – Devvani

266- Mubahase-i İbrahim Bistan ve Ahadisu Erbaun – ( E.Y.A.F.)- Hüseyin b.Abd. el Samari el Harsi

274- Merakıb-ı Şeyh İlahi- ( E.Y.T.)

312/1- Mecmuatür- Resail -( E.Y.A.)- Kemaleddin Muh. Hemameddin

4002- Minhacü’l – Gazali Ebu Hamid b. Muh.

4045- Mecalisü’l Ebrar ve Mecalikü’l Ahyar

6451-Mevhibetü’l – ledünniye-( E.Y.A.)- Kastalani Ahmet

6456- Mecmau’l – Bahreyn -( E.Y.A.)- Halebi, İbrahim

29- Mülteka’l –ebhur fi furu’ul-Hanefiye -( E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. el Halebi

33- Mecmuatü’l – Fetava – ( E.Y.A.)

3551-4601-4602- Mevzuat-ı Aliyyü’l Kari- Ali b. Sultan Muh. el Kari

4624- Minacü’n – Necah-ı ila Mıraci’l – Felah- Ali Haydar Bey

4755- Miracü’l – Felah Saruhan- Ali Haydar Bey

4754 – Müncehibi-i Adabı ve Hitab- Bacuri İbrahim

4859- Minhacü’n Necahi ila Miraci’l Felah – Muh. Said El – Akhisar

4613- Mir’at Haşiyesi Tarsusi- Tarsusi, Muh. b. Ahmaed b. Muh.

4588- Meşariku’l Envar Şerhi- İbn Melik –İzzeddin Abdüllatif b. Abdülaziz

4707- Muhtaru’l Ehadis’in – Nebeviyye ve’l Hikemü’l Muh.iyye Seyyid Ahmed el- Haşimi

55- Mecmau’l Bahreyn ve Multeka’l Nahreyn ( E.Y.A.)- Muzaffer ed din Ahmaed b. Ali b. Salep ibn saati

99/2- Mukadimetü Ebi’leys – ( E.Y.A.)- Ebulleys Semerkandi

101/2- Melcail Kuzetinde Tearızil beyyinat( E.Y.A.)- Ebu Muh. Gavim b. Muh. el Bağdadi

126/1- Muhtasaru’l – Kuduri-( E.Y.A.)- Ebul Hüseyin el Kuduri el Bağdadi

131-187-195/1-222-227- Multeka’l ebhur ( E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. b. İbrahim Halebi

181- Multeka’l– ebhur – ( E.Y.A.)- İbrahim b. Muh. b. İbrahim el – Halebi

188- Munyetu’l – Müfti-( E.Y.A.)- Yusuf b. ebi Said

191/2-230- Munyetu’l Musalli ve Gunyetül Mübtedi( E.Y.A.)- Sadided-din Kaşgari Muh. b. Muh.

207- Mecmuatü’l –feraiz-( E.Y.T.)

248- Menasiku’l – Hac-( E.Y.T.)- Şeyh Sinan el – Rumi

254/1- Müştemelü‘l-Ahkam- ( E.Y.A.)- Şeyh Fahreddin el- Rumi Yahya b. el Hanefi

254/3- Muadilü’l- Salat – ( E.Y.A.)- Birgili Mehmed Efendi Pir Ali

307- Menasiku’l – hac -( E.Y.A.)

303- Mecmuatür- Resail- 1.Feraizul Siraciye 2.Risalei Feraiz 3.Cevherül Feraiz – Siraceddin Muh. b. Mahmud Secavendi

346-3816- Mecmuatül Fetava- ( E.Y.T.)

370- Muhtasaru’n – Nafi-( E.Y.A.)- Nasır’ud-din İbn Kasım Muh. b. Yusuf el Hüseyni

3756-3798-3836-3858- Münyetü’l Musalli ( Habi Sağır )- İbrahim Halebi

3763- Menşure- Ahmed b. Ömer b. Muh. Nesefi

3821- Mülteka Serhi Damat

3828- Mecmua-i Müeyyidzade- Abdurrahman Müeyyidzade

3851- Münyetü’l Musalli – Eburreca Muhtar b. Mahmud Ez Zahidi

3870- Mürşidü’l Müteehhil

3902- Menar Şerhi Zübtedü’l Esrar- Ahmed b. Muh. Ebu’l Berakat es Sivasi

3979- Mecmuatü’l Feteva- Ebussuud Efendi

3993- Miftahü’l Usül

4006- Minhacü’l Usül- Hasan Ömer Ali

4016- Mecmuci’l Bahri Fi’l Fıkıh – Şeyh Ebi Hasan El Kuduri

4021- Mecmau’l Feteva

4024- Muhtasarı’l Dekayık- Fahrüddin Ebi Ömer

21- Makalat- Baha-i Veled

178- Minhacu’l Kasidin ve Müfidü’s Sadibin ( E.Y.A.)- Abdurahman b. Ali b. Muh. El- Cevzi

356- Meramu’t Talibin ala Haşiyetül Mevla İsameddin ( E.Y.A.)- Abdullah es – Sivasi b. Şeyh Abdurrahman

3863- Minhacü’l Müzekkirin- İsrail b. İsmail b. Şaban

3912- Miskatü’l Envar- Gazali İmam-ı Muh

61- Mecmuatü’l – Mevaizi A’riciye- ( E.Y.A.)

75- Mecmua-ı Meviza-( E.Y.A.)

174- Mecmuatü’l Fevaid-( E.Y.A.T.)

3797-Mecmuatü’r-Resail -Muh. b. Muharrem

3856- Müstadab – Muh. b. Baki

3866- Minhacü’l Müteallim Maal Fıkhi Ekber

3890- Mesnevi – Mevlana Celaleddin Rumi

3957- Mecmuatü’l Saize

4004-4054- Muh.iye – Yazıcıoğlu Muh.

3750- Mevlid- Süleyman Çelebi

4036- Meraicü’n – Nübüvve Efendi- Altıparmak Muh. Ef.

991-971- Mahzenu’l – Ulum – Abdullahzade Mehmet Tahir

988- Mecmuatür-Resail- Nüceym-İbn Nüceym

614-615-616-617-618- Esad Efendi Müstadref Tercumesi

619- Müstadref- Şehabettin Ahmet el –Ebsihi

3155-3146- Mecmuatüz Zühtüye fi`l Ahkamid diniyye – Ahmed Hühdi Ef

3056- Mezahibin Telfiki ve İslamın Bir Noktaya Cemii – Ahmed Hamdi Aksekeli

878- Mir`atü Edyan ve Mezahib – Muammer Zade Mehmet Emrullah

3033- Menakıbı Hz. İmam-ı Şafii – Hilmi Zade İbrahim Rıfat

3117- miratü Edyan ve Mezaib ve Kasidei Münferice Şerhi – Mimarzade Mehmet Emrullah

4369- Mearicü`l Hakikati`l Aliye fi Esrari`t Tarikatin Naciye- Sûfi Hafız Halid

985- Meclisü İrşadiy- Mehmed b. Hasan El Ofi

2577- Mebalığı`l Hikem- Nevruz Efendi

853- Mecalisi Hazreti İmam Rufai – Kadri Efendi

760-758- Müzekkin Nufüs – Eşref Oğlu Rumi

981- Mecmaul Adab

774- Mecmuatü`l Azhab – Muhyiddin Arabi

891- Mecmuatü`l Azhab – Ahmed Ziyaeddin

938- Mevhibteü`l Vehhab – Muh. Fevzi Ahmed

4427- 4428- Mevhibetü`l Vehhab – Muh. Fevzi b. Ahmed Yarangümevi

4470- Murakabe Risalesi – Muh. Nuri Şemsüddin

4463- Memuatü`l Halidiyye – Halid Muh. Naksibendi

4465- Miratü`l Mukasıd Mekasid – Ahmed Rıfat

4318- Mecmuatü`l Halidiyyei`n Nakşibendiyye – Halid Şeh Zühdü

883- Malumatı Ahlakiye ve Medeniye – Muslihiddin Adil

4673- Mecalisü`l Envari`l Ehadiyye – Abdullatif

4304- Mecmuatü`r Resail – Hadimi Mevlana b. Ebi Said Muh.

5397- Mecalisüs Sinaniye – Hasan b. Ümmi Sinan

909- Mekarimü`l Ahlak – Razıyeddin b. Nasır b. Emineddin b. Ali et Tabrasi

4695- Metni Eyyühel Veled – Gazali

3093- Mevaizul Cihat ve Din – Hafız İzzet Efendi

884- Musahabatı Ahlakiyye – Ahmed Cevad

2525- Müstarraf Tercemesi – Ekmekcizade Ahmed

3153- Mevzuatü`l Ulüm – Taşköprülü Zade Kemaleddin Mehmet Ef.

183- Mecmua-i Adâp vel. (E.Y.A)

2448- Metalib ve Mezahib – Ahmed Hamdi Aksekeli

3043- Müntehabı Adab ve Hutbe

1563- Miratü`l Kainat – Nişancızade Muh. Efendi

3034- Medeniyet-i İslamiyye- Şemseddin Sami

3080-Mucizatı Kuran iyye – Kastamonu Mubusu Ahmed Malur

491- Mitahut Tefasir – Mehmet b. Abdullah

483- Mizan El İntizam – Ahmed Sıddıki b. Ali Burzevi

472- Mevahibu`l Ledünniye – İbrahim el Beycuri

N

3913- Nasih ve Mensuh- Şeyh Ebul Kasım

3998- nihayetü`l Beyan fi Tefsiril Kurba- Ebi Muh. el Muafe b. İsmail

163- Nuzü`l Sairin fi Ehadisi Seyyid`l Mürselin (E.Y.A.) – Mahmuh b. Muh.b. Mahmud et Talibi

339- Neşrut Tavali fi Şerhu Tâvali el Envar (E.Y.A.) – Muh. Maraşi Saçaklızade

3875- Nüshetü`l Şerife – Muh. b. Esad es Sıddık

6-Netayicü`l Nazar fi Havasi EdDürer (E.Y.A.) – Hanefi Muh. b.Mustafa

769- Necaibi Kuraniyye – Bereketzade İsmail Hakkı

4668- Necm Sure- i Şerifinin Tefsiri – Muh. Fevzi Efendi

879- Nazmü`l Mübin fi`l Ayati`l Erbain- Okçuzade Mehmet Efendi

4629-4655- Nuhbetü`l Fiker – İbn Hacer Askalani

4627- Nuhbe-i Fikre Tercümesi – Fatih Ahmed Efendi

324- Nuzhefu`l Ervah – Hüseyin b. Alem

901- Nizamü`l Has fi Ehli`l İhtisas – Seyyid Ahmed Rufai

771- Nüzhetül Hatırü`l Fatır el Sari – Ali b. Muh. El Kari

916-918-4571- Nüzhetü`l Mecalis ve Münhabi`n Nefais – Abdurrahman Safavi

765- Nüzbetü Muhteviyatü ala Ba`zı Menakil Gavz – Ulvi b. Muh. Sehl el Harzemi

4381- Necaibu Kuraniye – Bereketzade İsmail Hakkı

436-437- Nimetullah Tefsiri el Fevatihul İlahiyyeh vel Mefatihul Geybiyyeh- Nimetullah Efendi

R

239- Risale-i Şerhu Cezeriyye – Hasan b. Ali Derviş Muh.

3862- Razi Tefsiri – Fahruddini Razi

212- Riyazu`s Salihin (E.Y.A) – Muhiddin bi Zekeriya Yahya b. Şerif el Nevevi

190- Risaletül Damigali Fasikul Reddiye alel Nuseyri (E.Y.A)

312 / 2 – Risale Akidetü ehli Sünnet – Ebu Cafer Ahmed b. Muh. Et Tahavi

4647- Rahman Suresinin Tefsiri – Mustafa İbn Halil

482- Risale-i Besmele – Hafız Ahmet Nafiz

4709- Risaletü fi Hakkil Besmele – Gözübüyükzade İbrahim Muh.

882- Risaletü`t Teavvüz – Tatarzade Mehmet Efendi

937- Risaletü`t Teavvüz- Ahmet Kemal

963- Risaletü`t Teavvüz – Saçlı Mehmet Emin Efendi

3145- Risaletüt Teavvüz

476- Ruhu Kur`andan Bir Sahife Nur – Mitat Behari

576-577- Ramuzü`l Ehadis ala Terübi Hurufu`l Hece- Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi

179- Risaletül Feraiz (E.Y.T)

3945- Risale-i Hamza Efendi – Hamza Efendi

290 / 2 – Risale-i Menazili`l Arifin (E.Y.T) – Şemseddin Sivasi

293- Risaletü Tesirrun Nâzirin (E.Y.A)

3776- Risale

49- Ravzu`l Efkar fi Gureril Hikayet Vel Ezkar (E.Y.A)- Şemseddin Ebu Abdullah Muh. b. Ahmed b. Ali İbn Zeki

308- Risaletül Mevize (E.Y.A) – Ahmed b. Abdurrahman b. Muh. b. Abdul Variş es Sıddıki

3817- Rikabu Humayun Nizami Alem – Şeyh Hasan Er Racil

3939- Recebiyye Camiul Ezhar – Receb Efendi

839- Reşehat Aynü`l Hayat ve Huccetül Baliga – Muh. Şerif ve İsmail Hakkı

3094- Risale-i fi Hakkı`l Besmele – Gözübüyükzade İbrahim

4592- Risaletü`l Kuşeyriyye – Kuşeyri İmam Ebil Kasım Abdulkerim

772- Risale-i Bahaiyye- Pir Muh. Bahaeddin

895- Ruhu Kelimetü`t Tefrid Şerhu Kelimetüt Tevhid – Süleyman Hakkı b. Muh. Süleyman Hocazade

946-4669- Risaletü`t Sahdetü`l Vücut – Saadettin Taftazani

836- Ravzur Riyahin fi Hikmeti Bazı`s Salihin – Abu Muh. Abdullah el Yemeni

2801- Ravzu Verd – Kemalletin Şakir Ahmed Paşa

824-809- Rauzatün Nazirin ve Hülasatü Menakibis Salihin – Ahmed b. Muh. El Vitri

766- Risale-i Tarikatı Nakşibendiye – Muh. Emin fuhuli

4666- Ravzu`r Reyyahin – Yafii İmam

4675- Ravzatü Ahbâb – Benlizade Mahmud El Mansui

4717- Risale-i Nakşibendiye

886- Risale-i Kutsiye Tercümesi – Abdullah Salaki Uşaki

3116- Risletül Muh.iyye – Şeyhzade Çerkez Mehmet Tevfik

4408- Risaletü`t Teavvüz – Hamamizade

399-…-416- Razi Tefsiri, Mefatihü`l Gayb – Muh. Gaybiyyeh

392-393-394-4871-417-4873-418-419-420-421-422- Ruhu`l Beyan fi Tefsiri`l Kur`an – Bursavi İsmail Hakkı

3158- Ruhul İslam – Ömer Rıza

4763- Risale-i Kümül Kunuzi`l Muhsanatı fi Fedaili ve Havvasi`s Sebi`l Münciyakı – Halil b. İbrahim

485- Risale-i İbn-i Kemal – İbn-i Kemal Paşa

268- Risalet-i İzah el Kavaid fi`l Muamma (E.Y.F.)- Muh. b. Ahmed Semerkandi

S

334- Sueri İsra ve Kehf (E.Y.A) – Kur`anı Kerim Sureleri

4031-Sahihi Buhari –Buhari E. A. M. B. İ

318- Sâadname (E.Y.T) – Şeyh Ömer Efendi

487- Sırrı Meryem Sure-i Meryem Tefsiri – Müfessiri Sırrı Giridi

4526-..4554- Sahih-i Buhari – Abu Abdullah Muh. b. İbrahim El Buhri

580-581- Sahih-i buhari . ( Tecridi Sarih Tercemesi) – Ahmet Naim

582-583- Sahih-i Müslim – Ebul hüseyin Müslim

4557-..-4560- Sahih-i Müslim – Müslim, Ebul Hüseyin El Kuşeyri en Nisaburi

536-…-575- Siracü`l Münir Şerhu Camius Sağir – Ali b. Ahmed b. Nureddin Azizi

3766-4022- Seria Sadrüş Şeria – Mahmud b. Sadrüş

3844- Siracüddin Şerhi Gurretül Ayn – Siracüddin

3883- Siracül Musalli

3971- Siracüddin Şerhi li İbniKemal – Paşazade İbn Kemal

3882- Sohbetü`l Uşşak – Lütfi Molla

3909- Sual-i Erbain

811- Sefine-i Nefise-i Nevleviyyon – Vehbiyye

843- Sırat-i Ebu Abdullah İbn el Hafif eş Şirazi – İbn Cüneyd eş Şirazi

4341-4342- Sirecül Mü`minun – Muh. Efendi

3702- Sagair ve Kebdir Risalesi – İsmail Sivasi

3628- Sainetür Ragıb – Mehmet Ragıb

3053- Sefer-i Mezamir-i Davud – Mukaddes Kitap

3025- Sefer-i Tekvin-i Mahlukat ( ve Mezamir-i Davud)

486- Sırrı Furkan – Sırrı Giridi

488- Sırru`l İnsan – Sırrı Giridi

484- Sırrın Tenzil – Sırrı Giridi

471- Safvetü`l Beyan fi Tefsiri Kur`an- Musa Kazım Şeyhül İslam

Ş

79 / 6- Şerhu Dürül Yetim – Birgil

276- Şerhu’l Cezeri – (E.Y.A)

354- Şerhu Mukaddimetü’l Cezeiye – (E.Y.A) – İsameddin Ahmed b. Mustafa Taşköprüzade

3950- Şeyhzade Tefsiri Kadı Beyzavi Haşiyesi – Şeyhzade Muh. Muhyeddin

13- Şerhu’l Mesabih Fi’l Ehadis – (E.Y.A) – Ali Abdüsselam b. Halil b. İbrahim Essehli

22- Şerhu Mesabih’s – Sünne – (E.Y.A) – Alaaddin Sururi

86- Şerhu Caiu’s – Sahih – (E.Y.A) – Ahmed el- Kastalani (2. cild) 87 (3. cild) 87 (4. cild) 88 (5. cild) 89 (6. cild) 90 (7. cild) 91 (9. cild) 92 (10. cild) 93

103 / 2- Şükürname – (E.Y.T) – Mahmud b. Şeyh Fahreddin

361- Şerhu Nubbetu’l fiker fi Mustalahatı ehli’l eser – (E.Y.A) – Sultan b. Muh. el – Harevi El- Kari

3789- Şihabüddin – Şamil Şerhi

3951- Şemail Şerhi – Abdurrauf el Menavi

15- Şerhu Siratü’l – İslam – (E.Y.A) – Yakup b. Seyyid Ali

23- Şerhu Siratü’l – İslam – (E.Y.A) – Yakup b. Ali

137- Şerhu İlmu’l – Usul – (E.Y.A)

138- Şiratu’l – İslam – (E.Y.A) – Muh. b. Ebibekr İmamzade

155- Şerhu Tecrid el – Kelam – (E.Y.A) –Seyyid Şerif Cürcani

165- Şerhu Akaidü’n – Nesefiye – (E.Y.A) – Sadeddin Mesud b. Ömer et – Taftazani

169- Şerhu Tecrid’el – Kelam – (E.Y.A)

170- Şerhu Fıkhı Ekber ve 3 Risale – (E.Y.A)

272- Şerhu Akaidü’n – Nesefiye – (E.Y.A) – Sadeddin Mesud b. Ömer et – Taftazani

338- Şerhu Risaletü İsbatı vacib – (E.Y.A)

341- Şerhu Risaletü’l – Akaid – (E.Y.A)

9- Şerhu Muhtasaru’l Kudür – (E.Y.A) – Ali b. Ahmed b. Mekki el – Razi

19- Şerhu Mültekal – ebnur – (E.Y.A)

4499 – 5000- Şihab Haşiyesi İnayetü’l Kadi ve Kıyafetü’r Radi Ala Tefsiri Beyzavi – Şihab Üddin

4653- Şerhu’l – Hatimeti Kavaidi – Usuli ve’l – Furu – Kırkağacı Süleyman Efendi

602- Şerhu Usulü Hadis Bilgisi – Davud b. Mehmet el – Kari

555 – 556 – 557 – 558 – 559 – 560 – 561 – 562 – Şerhu Mevahibü’l – Ledünniye – Muh. el – Zergani

600- Şerhu Hadisi Erbain – Mehmet b. Ebubekir

4729- Şerhu Hadisi’l – Erbaine Li’n – Mesevi – Taftazani, saadettin, Mesud b. Ömer

35- Şerhu Kenzud- dekaik – (E.Y.A) – Yahya Koçhisari

40- Şerhu Vikayetü’r riveyafi mesailil – hidaye – (E.Y.A) – Sadru’ş Şeria Abdullah b. Mesud b. Tacu’ş Şeria

54- Şerhu Usulu’l Fıkıh – (E.Y.A)

58- Şerhu Vikayetür – rivaye fi mesai’lil hidaye – Sadruş – Şeria Abdullah b. Mesut b. Taceş

59- Şerhu Mecmuul – Bahreyn Mültekan nahreyn –(E.Y.A) – Ahmed b. Ali el – Saati

64- Şerhu Menaru’l – envar – (E.Y.A) – El – latif İbn Melek

136- Şerhu Feraizü’s – Siraciyye – (E.Y.A) – Seyyid Şerif Cürcani

193- Şerhu Mirkatu’l – vusül fi ilmi’l usül – Muh b. Feramuz Molla Hüsrev

348- Şerhu Multeka’l Ebnur – (E.Y.A)

353- Şerhu Muhtasar El Kuduri – (E.Y.A)

3748- Şurutu’s – Salat – Abdulkadir

3800- Şifatü’l Fuad Rahatü’l İnsan

3841- Şiratü’l İslam Şerhi – Yakub b. Seyid Ali

4047- Şiratü’l İslam – Yakub b. Seyid Ali

194- Şerhu Delailil – Hayrat ve Şevariki’l – Envar – (T) – Davudzade Mehmet ef

3895- Şiratü’l İslam

777- Şerhu’l Usulü Aşere – Necmeddin el Kübra

6463- Şerhu Delailil – Hayrat – Davud Efendi

841- Şerhu İrşadül Mürid – Hasan el – Adeviyel Hamzavi

753- Şeyh İbrahim Gülşeni Tercümesi Ahvali – Muh. Fevai Efendi

4741- Şerhu Talimül – Müteallim – Fazıl b. İsmail

T

203 / 1 – 314- Talimu’l Müteallim – (E.Y.A) – Burhaneedin Zernuci

105- Tebyinu’l – Haram (E.Y.A) – Sinan – ed – din Yusuf el – Amasi

79 / 10- Tecvidül – Kur’an – (E.Y.A)

201- Teracimü’l – Eacim – (E.Y.F) – Muh b. Ebi Kasım El – nakali al – Havarizmi

327- Tecvid ve Farsça Şiirler – (E.Y.A.F)

57- Tefsirü’l Kurtubi – (E.Y.A) – Ebi Abdullah Ebi Bekr el Ensari El Kurtubi

65- Tefsirü cüz’ü Suretü’n – Nebe – (Envaru’t tenzil ve Esrarut tevil) – (E.Y.A) Kadı Beyzavi

198- Tefsir’i Sureti’n – Nebe – (E.Y.A)

252- Tefsir’u Cüz-u Suretin – Nebe– (Envarut – Tenzil ve Esrarut – Tevil) – (E.Y.A) – Kadı Beyzavi

336- Tefsir’i Necmeddaye – (N.Y.A)

3770- Tefsiru’l Kur’an – Kadı Beyzavi

3780- Tefsiru’l Kadı – Kadı Beyzavi

3781- Tebareke Sure-i Şerifi – Ahmed b. Fazlullah

3793- Te’vilat – Ebu’l Mekarim Ahmed b. Muh. el Maruf b. Alaud – Devle

3804- Tefsir-i Şerif Yasin Amme

3972- Tefsiru’l Ebu’l Leys – Ebu’l Leys

3983- Tefsiru’l Kur’an

3987- Tefsirü’l Kur’an Ebu’l Leys – Ebu’l Leys es – Semerkandi

3989- Tefsiru’l Kevaşi

3990- Tefsiri Şerif

4013- Tefsiru’l Kur’an

Tefsirü Medariküt – Tenzil – Abdullah İbni Ahmed b. Mahmud el – Nesefi

4010- Tergib ve Terhib – Hafız Zekiyüddin Abdülazim

160- Tevali’lu – envar – (E.Y.A) – Kadı Beyzavi Abdullah b. Ömer

3791- Tecridü’l Atik Şerhi – Atik el – İsfahani

3910- Tarikat-ı Muh.iye – Birgivi İmam-ı Muh.

464 – 465 – 466- Tıbyan Tefsiri Tercümesi – Muh. Efendi

492 – 459 – 460 – 461 – 395- Tıbyan Tefsiri – Muh . b. Hamza el Antebi

396 – 397 – 4538- Tıbyan Tefsiri Tercümesi – Muh b. Hamza el Antebi

4861 – 4862- Tefricü’l – Kalak Fi Tefsiri Süreti’l Felak – Muh. El – Fevzi

479- Tefsiri Şerif Envaru Kur’an – Bereketzade İsmail Hakkı

68- Tercüme-i Muhtasarul Kuduri – (E.Y.T) – Kuduri

104- Tavzihfi halli Gavamız et- tenkih – (E.Y.A) – Sadruş- Şeria Abd b. Mesud el- Mahbubi

277 / 4- Tercihü’l beyyinat – (E.Y.A) – Muh. Mustafa el – Vani

305- Tuhfetü’l Mülk – (E.Y.A)

3778- Tenkihi Usul Şerhi – Abdullah b. Mesud

3877- Tertibü’l Lealli Fi Silkil Email- Muh. b. Süleyman Nazırzade

3996- Telvih

4009- Telvih Haşiyesi

4023 Tergibü’s – Salat – Muh. b. Ahmet Zahid

84 – 118 182- Tarikati Muh.iye ve Siretü Ahmediye – Birgili Mehmed Efendi

3815- Talimü’l Müteallim – Zernuci Burhaneddin

3881- Tarikat Tasavvuf

3886 – 3991- Talimu Müteallim Fi Beyan-ı Ahkam – Zernuci Burhaneddin

3985- Tarikat-ı Muh.iye Şerhi Vesile-i Ahmediye – Receb b. Ahmed

53 – 3845 – 3889- Tenbihu’l Gafilin – (E.Y.A) – Ebi Leys Nasr b. Muh. el Semerkandi

3918- Talimü Müteallim Şerhi – Nev’i Efendi

3952- Tebyinü’l Muharrem – Hasan b. Mustafa

881- Tenakuz Fıkhı – İsmail Hakkı

851- Tercüme-i Fususu’l Hikem – Abdullah Bosnavi

935- Tercüme-i Füsüs – Muhiddin Arabi

4096- Tabakatü’l Kübra – Şi’rani Seydi Abdulvehhab

854- Tasavvufun Zaferleri – Şeyh Saffet

4464- Tuhfetü’s – Suluk fi irşadi’s Salihin – Muh. Münib. B. Muh. Zeynelabidin

4368- Tuhfetül-Uşşak – Haydarizade , Seyyid İbrahim

750- Tercüme-i Nefehatül – Uns – Abdurrahman Nisaburi

770 – 776- Tumar-ı Turuku Aliye – M.Sadık Vicdani

4466 – 763- Tasavvuf Tarihi – Ayni Muh. Ali

3042- Tasvir-i Ahlak – Ahmet Rıfat

4615- Tenbihül- Ğafilin – Semerkandi, Şeyh Nasr b. Muh. b. İbrahim

3701- Tuhfetü’l İhvan fi şerhi Fethi’r – Rahman – Şeyh Ahmed Faiz Ef

887- Tercüme-i Nafi`i daabı Gelenbevi – Abdunnafi Ef.

3900- Tebyinü`l Makarin

3914- Telvih Aşiyesi – Ebu Bekir b. Ömer el Gazneli

1627-1628-2916- Tarihi Edyan – n. Şemsettin

1629- Tarihi Edyan- Ahmed Mitat

4589- Ta`lik İbni Resul Ala Siyalküti – İbni Resul

3124- Türkçe Hutbe – Diyanet İşleri Reisliği

1564- Tercüme-i Ravzatü`l Ahbar – Benlizade Manisavi

4756- Tecvid- nuri Efendi

493- Tercümeli Kur`anı Kerim –Heyet

428- Tefsirü Celaleyn – Celelettin Mahalli veCelatdin Suyuti

U

4622-4623- Usulu Hadisi Şerif – Davudul Karsi B. Muh.

516-..-522- Umdetü`l Kari li Şerhi Sahihi Buhari – Bedrettin Ebi Muh. Mahmud b. Ahmed El Ayni

76 / 2 – Umdetü`l Hukkam ve Meseiül Kuzzaf fil Ahkam – Kadı Muhibetdin Takıyetdin el Hanefi el Hamedi Dımışk

3751- Usulu Fıkıh – Muh. b. Osman

3992- Usulu Fıkıh

4230- Umdetü`l Hallan fi İzahi Zuktetü`l İrfan – Muh. Emin

833- Ulküdül Cevahiriyye – Ahmed İzzet paşa El Mevsili

3129- Umdetü`l Kariin – Erzurumlu Mustafa Niyazi

V

24- Vikayetü`r Rivaye fi Mesailil Hidaye – Abdullan b. Mesud b. Tac Eş Şeria

60- Vikayetü`r Rivaye fi Mesailil Hidaye – Buran Uş Şeria Mahmud b. Sadruş Şeria

97- Vikayetü`r Rivaye fi Şerhi Mesailil Hidaye – Tacuş Şeria ,abdullah b. Mesud

109- Vikayetü`r Rivaye fi Şerhi Mesailil Hidaye – Sadruş Şeria Abdullah b Mesud Tacuş Şeria

238- Vakiatü`l Müftin – Abdulkadir b. yusuf

3880-4000- Vikaye Şerhi

4050- Veciz

3893- Vasiyetname – İmam Birgivi

740- Vasaya ve Faraiz – İsmail Hakkı Manastırlı

3044- Vesiletü`n Necat

4674- Vefeyyatü`l Ayan Li İbni Hallikan Tercümesi – Muh. b. Muh.

4802- Vasiyyetname-i İmamı Azam Tercümesi – Ahmed Lütfi

Y

4007- Yusuf Suresi Tefsiri – İbrahim b. Abdurrahman

4685-3122- Yeni Alemi İslam – Ali Rıza Seyfi

Z

4014- Zavzü`l Fayık fil Mevaizu vet Dekayık – Ebu Abdullah Suayp

3967- Zahiratü`l Ukba

3783- Zikrül Mevt – Gazali

3527- Zeriatü`l İmtihan – Ahmed Sıdkı b. Ali el Bursavi

288 / 3 – Zubdetü`l Esrar – Şemsettin Sivasi

4652- Zubdetü`l İrfan – Hamit b. Abdul Fettah


[1] Mansur Başara, 22 Ekim 1999, Yaş 70, :Sivas

[2] Ziya Bey (Başara) ve Ziyabey kütüphanesinin kimlik kartı

[3] Faruk ABURŞU

[4] Burhan BİZGET, Faruk ABURŞU, Hikmet DENİZLİ, Sivas Tarihi ve Anıtları, S. 177

[5] Fahrettin BASEL, Sivas bülteni, Sivas 1937, S. 67

[6] Ziya Bey (Başara) ve Ziya Bey kütüphanesinin kimlik kartı.

[7] Ömer KUZGUN- Osmanlı Kurumları Tarihi Semineri- ( Ziya Bey Kütüphanesi) Ders Sorumlusu : Prof. Dr. Hasan Yüksel Hazırlayan: Sibel Alev 1999 Tarih Bölümü

Aristoteles
Aristoteles döneminde politik yapı değişmiş ve Yunan Dünyası yavaş yavaş Makedonyalıların hakimiyetine girmeye başlamıştır. Makedonya bölgesinin kuzeyi Teselya, doğusu İllirya ve batısı ise Trakya ile çevrilidir ama bu sınırlar sabit değildir; zaman zaman daralmış veya genişlemiştir. Belirli bir Makedonyalı tipi de yoktur; bunlar İlliryalılarla Trakların karışımından oluşmuşlardır. Yunanca konuşmazlar; kendilerine özgü bir dilleri vardır ve bu dil Hint-Avrupa dilleri içinde yer alır.
Makedonya Kralı II. Philip döneminde Makedonya değişik bir görünüm kazanmaya başlamıştı. Makedonya kralları Yunanlı olmalarına karşın, yerli kadınlarla evlenmişler ve bu uygulama giderek yaygınlaştığı için, kısa bir süre içinde Yunanlılar başka kavimlerle kaynaşmışlardı. Hatta söylendiğine göre, tam bir Yunanlı olarak yetiştirilmiş olan II.Filip’in annesi Yunanca’yı oldukça ileri yaşlarında öğrenmişti.
II. Philip başa geçtiğinde toplum tam bir kargaşa içindeydi ve güçlü bir yöneticiye gereksinme duyuluyordu. II. Philip, Thebes’te kaldığı süre içerisinde, yeni askerî yöntemleri gözlemlemiş ve bunları uygulamakla kalmayarak daha da mükemmel bir duruma getirmiştir. Bir süre sonra, piyade ve süvarilerden oluşan mızraklı bir birlik kurmayı başarmıştır. Makedonyalıların bu düzenlemesi, yüzyıllar boyunca en iyi savaş tekniği olarak benimsenmiştir.
II. Filip’in başa geçmesiyle Atinalılar iki güçlü düşman arasında kalmışlardır; bunlardan birisi Persler ve diğeri ise Makedonyalılardır. Ancak II. Philip kendisini daima bir fatih gibi değil, bir kurtarıcı olarak görmüş ve sonradan uygarlık tarihini çok etkileyecek bir işi başarmıştır : Sparta dışında kalan bütün Yunan Dünyası’nı tek bir yönetim altında toplamış ve Küçük Asya’da bulunan Yunan kolonilerini de Perslerin elinden kurtarmaya başlamıştır. Ancak onun bu uğraşları, henüz 47 yaşındayken öldürülmesiyle son bulmuştur (M.Ö. 336). II. Philip 24 yıl boyunca yöneticilik yapmış ve oğlu Büyük İskender’e çok aydınlık ve parlak bir yol açmıştır.
Makedonya Krallığı’nın güçlenmeye başladığı bu dönemde yaşayan Aristoteles, Ege Denizi’nin kuzeyinde bulunan Stageria’da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria’da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles’e bir İyonya filozofu denilebilir.
Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus’un (M.Ö.393-370) hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria’dan Makedonya’nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir; bir taraftan Yunan (yani İyon) ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17 yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina’ya gönderilen Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir. Atina’ya gelir gelmez, Platon’un öğrencisi olarak Akademi’ye girmiş ve hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış ve ona Yunanca’da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina’da kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela Agora’da politik dersler almıştır.

Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş ve Aterneus’un yöneticiliğine gelmişti. Akademi‘nin öğrencisi ve hocası Platon’un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok olumlu karşılıyor ve Platon’un önderliğinde daha iyi bir yönetim oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos’ta Akademi’nin kolu olan bir okul kurmuştu. Platon’un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias’ın yeğeni Pythias ile evlendi

Aristoteles, Assos’ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu Teofrastos’un memleketi olan Mytilen’e gitmiştir. Bu seyahatlar, Aristoteles’in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok yararlı olmuştur.
Bu sıralarda II. Philip, oğlu İskender için iyi bir öğretmen aramaktaydı ve Assos’taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles’e önerildi ve o da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip’in oturmakta olduğu Pella’ya gitti. Aristoteles’in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına kadar sürdü. İskender, 336’da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski öğretmeni Aristoteles’i danışman olarak atadı. Daha sonra İskender Yunanistan’daki ve Balkanlar’daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina’ya döndü.
İskender’in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles’i çok güç bir durumda bırakmıştı; çünkü Lise‘nin kurulması sırasında İskender’in yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü, Atina’daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlandı ve Atinalıların, Sokrates’i ölüme mahkum etmekle işlemiş oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis’e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.
Aristoteles’in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes’e göre, ince bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi’nde sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles’e ait olduğu iddia edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.

Aristoteles, İskender’i bırakarak Atina’ya döndüğünde, oradaki dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios’un (Kurt Tanrı) anısına ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. İşte bugün de kullanmakta olduğumuz Lise adı, bu Lyceios’tan gelmektedir.
Lise’de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre, sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine dersler verilmekteymiş.
Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara yönelmişti. Lise’de ise araştırmalar, Aristoteles’in daha çok mantık ve bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.

Aristoteles 13 yıl boyunca Lise’nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise’yi kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü olamadı.
Aristoteles’in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe – yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine – bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. “Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir.” veya “Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)” gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles’in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha sonra Archimedes ve Apollonios tarafından yeniden işlenip değerlendirilecektir.
Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı yapıtlarında açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles’e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer’in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos’un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.
Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo’da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik’te ise, Yıldızlar Küresi’nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası’nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.
Aristoteles’e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye ayrılır; Yer’den Ay’a kadar olan kısım, Ayaltı Evren’i, Ay’dan Yıldızlar Küresi’ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren’i oluşturur. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren’e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Burası, ağılıklarına göre, Yer’in merkezinden yukarıya doğru sıralanan dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak, diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles’e göre, bu öğeler, kuru ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin bireşiminden oluşmuştur.

Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer’in merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer’e ne kadar uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir. Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir.
Yapıları farklı olan bu iki evrende, farklı fizik kanunları geçerlidir. Ayüstü Evren’de bulunan gökcisimleri, taşıyıcı kürelere yapışık oldukları için düzgün dairesel yörüngeler çizerler; her tür değişimin yer aldığı Ayaltı Evren’de ise birbirinden farklı iki tür hareket söz konusudur. Bunlardan birisi doğal, diğeri ise zorunlu harekettir. Zorunlu hareket, bu evrendeki bir nesnenin, örneğin bir taşın, kuvvet uygulanarak doğal yerinden, uzaklaştırılması sonucu oluşan harekettir. Bu harekette uygulanan kuvvet ortadan kaldırıldığında, hareket de ortadan kalkar ve bu defa nesne, ağır olması dolayısıyla, doğal yerine doğru düşer. İşte nesnelerin doğal yerlerine varmak için yaptıkları bu harekete de doğal hareket denir. Doğal harekette, kuvvet nesnenin ağırlığıdır.
Aristoteles’e göre, iki tür zorunlu hareket vardır. Hareketi sağlayan kuvvet, bir cisim üzerindeki etkisini, cismin hareketinin her anında sürdürüyorsa, buna sürekli zorunlu hareket, ilk hareketi verdikten sonra kesiliyorsa, buna da süreksiz zorunlu hareket denir. Ama Aristoteles, kuvvet olmaksızın hareketin de olamayacağına inandığından, (mesela bir taşın fırlatılmasında olduğu gibi) süreksiz zorunlu hareketin oluşabilmesi için, hareket ettiren kuvvetin, ilk hareketin verilmesinden sonra, cismi ileten ortama geçtiği düşüncesini benimsemek zorunda kalmıştır.
Ancak Aristoteles’e göre, fırlatılan bir cismin hızı (v), bu cisme uygulanan kuvvetin miktarı (f ) ile doğru, cismin içinde bulunduğu ortamın yoğunluğu (d=direnç) ile ters orantılıdır ve v=f:d ve eğer f=a (ağırlık) olursa, v = a:d biçiminde ifade edilebilir.
Aristoteles’in ulaşmış olduğu bu sonuç sonraları iki açıdan eleştirilmiştir:
1. Ortamın direnci, sıfır olduğunda hız sonsuz olacaktır; oysa Aristoteles sonsuz hızı kabul etmez. Kuvvetin dirence eşit olduğu durumda da, Aristoteles’e göre hareket olmaz. Oysa, bu durumda formülden çıkan sonuç 1’dir ve bu hareketin olduğunu gösterir.
2. Hareketi olanaklı kılan ortam, bir taraftan cismi iletirken diğer taraftan durdurur. Oysa bir şeyin aynı anda iki karşıt niteliğe sahip olması olanaklı değildir.
Aristoteles’in oluşturduğu bu fizik ve evren görüşü kendisinden sonra az çok değişime uğramışsa da uzun yıllar egemen olmuş ve Galileo’nun yaptığı çalışmalarla geçersiz hale getirilmiştir.
Aristoteles’ten önce de hayvanlar üzerinde araştırmalar yapan bilginler vardı, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles olmuştur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmış olduğu gözlemlerden çıkarmış olduğu bulguları, Historia Animalium, (Hayvan İncelemeleri) De Partibus Animalium (Hayanların Bölümleri Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanların Türeyişi Üzerine) adlı yapıtlarında toplamıştır; bu üç yapıt, birbirleriyle bağlantılıdır; ancak birincisi hayvanların tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.

Aristoteles, çalışmaları sırasında karşılaştırma yöntemini izlemiş ve bulguları belirlerken benzerliklerden ve farklılıklardan yararlanmıştır. Hayvanları, yaşamış oldukları çevre içerisinde inceleyen Aristoteles, Plinius’tan oldukça farklı bir tutum içerisindedir; sadece gözlem sonuçlarından yararlanmış ve önceki yapıtlardan derlemiş olduğu bulguları, kendi gözlemleri ile denetlemeyi ihmal etmemiştir. Rivayetlere güvenmemiş ve fil gibi, çok iyi tanımadığı hayvanlardan asla söz etmemiştir.
Aristoteles, De Partibus Animalium (Hayvanların Bölümleri Üzerineı) adlı eserinde doğru bir sınıflama yöntemi hakkında bilgiler vermiş ve hayvanları, kırmızı kan içerenler ve içermeyenler olmak üzere iki sınıfa taksim etmiştir :
I. Kırmızı Kanlı Olanlar (Sanguineous)
a. Doğuran dört ayaklılar. Bütün memeli hayvanlar bu guruba girmektedir; bunlara yarasalar ve yunuslar da dahildir.
b. Yumurtlayan dört ayaklılar. Bunlara kertenkele, kaplumbağa ve timsah dahildir.
c. Kuşlar ayaklarına göre sekiz alt gruba ayrılmıştır. Bu sınıflama onların ayak şekillerine ve beslenmelerine dayanılarak yapılmıştır.
d. Balıklar ise iskeletlerine göre iki kısma ayrılmıştır : kemik iskeletliler ve kıkırdak iskeletliler.
II.Kırmızı Kanlı Olmayanlar (Anaima)
a. Yumuşak vücutlu omurgasızlar.
b. Bir dış iskeletle kaplı olan yumuşak omurgasızlar.
c. Sert bir dış kabukla kaplı yumuşak omurgasızlar.
d. Böcekler; bunlar da sekiz kısma bölünmüştür.
Aristoteles, buradaki sekiz gruptan her birine kapsamlı cins (genus) ve onların alt bölümlerine ise cins veya tür adını vermiştir.

DEĞERLENDİRME SORULARI

1-) Felsefenin anlamı nedir?

* Felsefe, philosophia (bilgi sevgisi) teriminden gelen eski Yunanca bir kavramdır. Bazı filozoflara göre, bütün bilimlerin anası, kaynağıdır. İnsanların soru sorma, merak etme ve hayret etme özelliği felsefenin ortaya çıkma nedenidir. Bazı filozoflar onu soru sorma etkinliği sayarlar. Bunlara göre sorulan sorular bu sorulara verilen cevaplardan daha önemlidir.

2-) Bilgi nedir? Bilgiyi meydana getiren öğeler nelerdir?

* Suje ile obje arasındaki ilişki sonucunda ortaya çıkan üründür. Bilgiyi meydana getiren öğeler (bilgi aktları) şu şekilde sıralanabilir; algılama, düşünme, anlama ve açıklama.

3-) Bilgi türlerini belirtiniz. Kısaca açıklayınız.

*

a) Gündelik Bilgi

Günlük yaşantılar sonucu oluşan deneyime ve sezgiye dayanan bilgidir. Bilimselliğe dayanmaz ve nedensellik ilkesi aranmaz.

ör: Paslı bakır tencerede yemek yapmanın insanları zehirleyeceğinin bilinmesi

b) Dinsel Bilgi

Din de felsefe gibi varlığı bütünüyle açıklar. Fakat onun doğruları mutlaktır, kuşkuya kapalıdır. Her dinin kendine özgü dogmaları vardır.

ör: İslam dini

Dogma: Sorgulanmadan onaylanandır.

c) Teknik Bilgi

Doğaya egemen olmak ve insan yaşamını kolaylaştırmak için bilginin çeşitli araç ve gereçlerin oluşma bilgisidir. Teknik bilgi, gündelik bilgi veya bilimsel bilginin ürünüdür.

ör: Tahta parçasının su üstünde yüzdüğünü gören insan sal ve tekne yapmıştır

d) Sanatsal Bilgi

Sanat bilgisinde hayal gücü vardır. Objektif değil subjektif bilgidir. Gerçeği ve doğruyu değil, güzeli arar.

ör: Resim, müzik

e) Bilimsel Bilgi

Belli bir alanda. belli bir yöntemle elde edilen sistemli ve genel geçer sonuçlara ulaşmak isteyen bir bilgi bütünlüğüdür. Bilimsel bilgi konusu ve yöntemi açısından üç grupta incelenir. Bunlar;

1-)FORMEL BİLİMLER

Mantık ve matematik gibi bilimlerdir. Bunların konusu nesneler dünyasına ait olmayan, duyularla doğrudan algılanmayan düşünceye ait ideal varlıklardır.

ör: Sayılar zaman ve mekan dünyasında yoktur.

Formel bilimler deney ve gözlemleri kullanmazlar. Yöntem olarak tümdengelimi kullanırlar. Belirli formları ve kuralları vardır.

ör: Mantıkta birakıl yürütmenin içeriğinden çok kuruluş biçiminin doğruluğuna bırakılır.

FELSEFE VE MODERNİZM

“Bir nehirde iki defa yıkanılmaz”.

Felsefenin ve Modernizmin arasındaki ilişkiyi sorgularken doğrusu ne alakası var diye düşünülebilir. Felsefi görüş olarak modernizmi anlatmak Yeni Dünya Düzeninde zor olmasa gerek.

Felsefenin Manası

Sevgi anlamına gelen “filo” ve hikmet anlamına gelen “sofia” kelimelerinden oluşan “Hikmet sevgisi”dir felsefe. Feylesofların mesleği. Maddeyi ve hayatı ve bunların çeşitli tezahürlerini ve sebeplerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim, herkesin hususi fikri.

Felsefe genel manada kainatın tasviri, açıklanması ve yorumlanmasında külli kavramlara ulaşma çabasıdır. Bilim; olguları, deney ve gözlem aracılığı ile çözümlenen konuları ele alır. Buna karşılık felsefe; bilimden daha derin ve geniş bir bilgi alanını inceler ve daha kapsamlıdır. Felsefe bilimi “mümkün kılar”. Felsefe, bilimi eğitir, yetiştirir. Felsefe alanına giren konuların özel bir önemi ve önceliği vardır. Kısaca felsefe; YÜKSEK BİR BİLİM’DİR.

Modernizm Manası

Devre ve modaya uyan, taklitçi zamana uygun, bir devreye, asra ait ve müteallik anlamına gelen fikir. Yeniye taraftarlık, yenilik tutkunluğu, ileri derecede her eski olana düşman olma ve yerleşmiş her şeyi yıkma taraftarlığıdır.

Modernizmin Etkileri

Modernlik, kendisini iki görüşe dayanarak sundu. Birincisi fizik ve sosyal âlemin akledilebilir nitelikte olduğu. İkincisi sosyal âlemin insan tarafından şekillendirilip, yönetilebileceği.

Modernizm aklı, bilimi, bilinci ön plana çıkarmış, ama aklın ve bilimin hürlüğü adına duyguyu, hayal gücünü, ruh zenginliğini, gelenek ve inançları hiçe saymış ve bunların yıkımına yol açmıştır.

Moderleşme aynı zamanda sivil toplum oluşturma idealini de ifade eder. Teknolojinin getirdiği maddi rahatlıklarla beraber hayat tarzının değişmesi manasını da kapsar.

Modern asır çok kompleks bir dönemdir ve ne akılcılık çağı, ne pozitivisit bilim çağı ne de inkarcılık çağı olarak adlandırılabilir. Modern olmak şöyle izah edilebilir:

“Birbiriyle çelişkili olmalarına rağmen, bütün düşünce akımları ve ideolojiler, herhangi bir gruplaşma olmaksızın aynı anda mevcuttur. Yani, herkes kendi tercihine göre hareket edebilir.”

Modernleşme olgusu, Batı kültürel modelinin bir izdüşümüdür. Batı; Aydınlanma çağının fikirleri ve sanayi medeniyeti ile modernliğin tanımını ve liderliğini üstlendikçe, Doğu toplumları iktidarsızlaşmış ve kendi yerlerini ve tarihlerini Batı modeline göre belirlemek zorunda kalmıştır. Bu toplumlar modernliğin tanımına kendi pratiklerinin damgasını vuramamış, yani değişimi ve yenilenmeyi içsel ve yapısal bir süreç olarak üretememişlerdir.

Modernliği keşfedememiş olan toplumlar sürekli Batı Modernliğini taklide çalışmışlardır.

Modern değince akla gelen ilk şey yenilikçi bir anlayıştır. Bu anlayış yenilikçi olmasından dolayı eski olan her şeyin zıddıdır.

Modernizm aynı zamanda bir dünya görüşünün yaşanabilir ve uygulanabilir tarzıdır.

SONUÇ

Felsefe ve Modernizm devamlı iç içe olmuşlardır. Kainatta her şey sürekli bir tekamüle gidiyor. Yaşanan an bir daha geri gelmiyor.

“Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak Sensin” (BAKARA: 32).

Felsefe Tarihi

İlk çağ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doğmuş olan Helenizm-Roma felsefesini anlayacağız. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçağ kavramı, bilindiği gibi, geniştir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle başlar aşağı yukarı dördüncü bin yıldan İsa’dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doğup gelişmiştir.

Uzakdoğu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde başlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçağ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır. Öyle ise, neden İlkçağ felsefesi derken, yalnız Yunan felsefesi ile bundan türemiş olan felsefeleri anlıyoruz? Neden bin yıllarca sürmüş olan bu çağın, felsefe bakımından başarısını yalnız Yunanlılara ayırıyoruz? İlkçağı bir bütün olarak ele almak doğru olmaz mıydı?

Doğru olmazdı, çünkü, göreceğiz ki, bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçağ ya da Antik Çağ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa’dan önce 8. yüzyılda başlayıp, İsa’dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok. süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, şu sınırladığımız biçimiyle İlkçağ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiş olan Helenizm ve Roma felsefesi anlaşılır. İşte bizim konumuz da bu Antik felsefe olacaktır.

Yunan kültürüyle onun izinde yürüyenlerin dışında kalan kültürlerde, hiç olmazsa felsefeye benzer bir şeyler yok muydu? Elbette vardı. Çünkü, hangi kültür basamağında bulunursa bulunsun, her toplumun, bir yandan birtakım dini tasarımları -mythosları, efsaneleri- öbür yandan da birtakım bilgileri vardır. Bu mythoslar, bilinçsiz olarak çalışan ve yaratan kolektif hayal gücünden doğmadırlar; gelenekle kuşaktan kuşağa geçerler, bunların köklerinin Tanrı’da olduğuna inanılır, onun için bunlara oldukları gibi inanılır. Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kişilerin veya kuşakların görgülerinden, pratik amaçlar bakımından doğa üzerinde durup düşünmelerinden meydana gelmiştir.

Bu pratik bilgiler insana, varlığını ilgilendiren belli birtakım doğa olaylarına az ya da çok egemen olmak olanağını sağlarlar. Şimdi sözü geçen mythoslarda: “Bu evren nereden gelip nereye gidiyor?” “Bu dünyada insanın yeri ve yazgısı nedir?” sorularına, bu en son sorulara bir cevap vardır. Bu cevaplar da oldukları gibi benimsenirler, bunlara hiçbir kuşku duymadan inanılır, bunlar yalnız inanç konusudurlar. Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle bir an gelir ki, bu yanıtlar insanı artık kandıramaz olurlar.

İnsan, son sorular üzerinde artık kendisi de düşünmeye başlar; din ile geleneğin verdiği yanıtlarla yetinmeyip bilmek anlamak istediğine kendi aklı ile, kendi görgüleriyle ulaşmaya çalışır. İşte o zaman, insanın kendi bulduklarıyla dinin, geleneğin sunduğu tasarım arasında bir çatışma başlar; o zaman insan dinin açıklamaları karşısında eleştirici bir duruş alır; bunlara gözü kapalı inanmaz olur, bunların doğrusunu, eğrisini ayırmaya, eleştirmeye koyulur.

Pratik bilgiler bakımından da durum böyledir: Burada da öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in üstünde tlıeoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doğmuştur.

İsa’dan önce 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak isteyen bir tasarım almaya başlamıştı. İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.

Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca philosophia sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia’nın Arapça’da aldığı biçimdir. Türkçe’ye de Arapça üzerinden bu biçimde girmiş. Philosophia bileşik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmuştur: philia ile sophia’dan. İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniş anlamıyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliği sevme demekti. Platon’un öğrencilerinden Herakleites Pontikos’un söylediğine göre, philo-sophia deyimini ilkin Pythagoras kullanmış.

Pythagoras kendine philosophos (filozof) dermiş. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doğru yalnız tanrılara yakışır; insana ise ancak philosophia, yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla ona ulaşmaya çalışmak yaraşır. Herakleides Pontikos’un bu bildirdiğinin doğru olduğuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki, bu karşılaştırma Sokrates ile Platon’un Sofistlerle savaşmalarını pek andırıyor. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerini koyuyorlardı.

Herakleides Pontikos, philosophia deyimini 11km Pythagoras’ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon’da gördüğü bu karşılaştırmanın çok etkisinde kalmışa benziyor. Ama, Herakleides Pontikos’un söyledikleri tarih bakımından doğru olmasa bile, philosophia deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi, doğruyu arama işidir.

Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen şey: doğrudur, hakikattir. Felsefe, doğruya varmak ister, bunun için uğraşır; eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyişiyle yoluna bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır. Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz olarak, elde bulunduğuna inanma var. Bu da, akıl ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen bir inanç ancak. Felsefenin adını olduğu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan’da buluyoruz.

İsa’dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı bugünkü İzmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri plıyseos (Doğa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim, göreceğiz, bu gelişme bizi sonra dosdoğru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır.

İonia’da karşılaştığımız bu gelişmeden önce, hiçbir yerde bu çeşit düşünceler, bu çeşit yazılar bulamıyoruz. Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü Upanişad’ları bile sıkı sıkıya dine bağlıdırlar. Bunlarda da doğa üzerine birtakım görüşler var. Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduğu gibi, doğanın önyargılardan uzak, özgür kalarak bir araştırılması olmayıp, din açısına bağlı kalarak yapılmış yorumlardır. Yunan felsefesini Doğu’dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçağ sonlarında yapıldığını görüyoruz:

Yahudiler, Yeni pythagorasçılar, Yeniplatoncular ile Hıristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün Doğu’da olduğu savını yaymışlardır: Örneğin, 1.8. 2. yüzyılda yaşamış olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı “Platon, Attika diliyle konuşan Musa’dan başka bir şey değildir” demiştir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda Çin, Herakleitos’da Pers, Empedokles’de Mısır, Anaxagros’da Yahudi dininin etkileri olduğu ileri sürülmüştür.

Günümüze kadar sürüp gelmiş olan bu denemeler, bazı bakımlardan haklıdırlar, ama pek çok zorlamalara da kaçmaktadırlar. Çünkü varlıkların özü, yapısı üzerine Özgür bir düşünce olan Yunan felsefesi, Doğu dinlerinden alınma çeşitli tasarımlarla açıklanamaz. Bunu bilgi konusunda açık olarak görebiliriz: İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette Doğu’dan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmişlerdir. Ama, Yunanlıların Doğu’dan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini işleyiş ve değerlendirişlerinde, Yunan düşüncesinin, başka hiçbir yerde bulamadığımız başarısını çok açık olarak görebiliriz.

Mısır geometrisi pratik-teknik gereksemelerden doğmuştu: Ülke için hayati önemi olan Nil’in yıllık taşmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluğu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliştirmişti. Böylece doğan bu geometri, pratiğe bağlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneğin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduğu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek başlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir bağlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaştıkları büyük başarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliştirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuştur.

Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda Doğu’da çok ilerlemiş olan başka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiğin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini-pratik amaçlar içindi.

Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiğin emrindeki dağınık gereçlerden Anaximandros’tan Ptolemaios’a kadar ki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuşlardır. Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlılar, doğruya ve bilgiye, doğrunun ve bilginin kendisi için yönelmiş olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaratıcılarıdır.. öyle bir şeyi de bilgiye, bilginin kendisi için ulaşmak istemeyi Eski Doğu’nun hiçbir yerinde bulamıyoruz.

Eski Doğu kültürü, bilgi ile ya dini bakımdan ya da teknik bakımdan ilgilenir. Mısır ve Babil örneklerinde gör-düğümüz gibi. Yunan felsefesinin köklerini Doğu’da bulmak için uğraşmalar, bir yandan Doğu’nun efsanelik bir bilgeliği olduğu inancına dayanır; öbür yandan da İlkçağ sonlarında Doğu ve Yunan bilgeliklerini geniş bir dini felsefi sinkretizm içinde karıştırıp eritmek eğiliminden ileri gelmiştir denilebilir.

İlkçağda filozof tipini de yalnız Yunanistan’da bulabiliyoruz. Bir yandan ha-yatının en yüksek ereğini bilgide bulan, bilmek için yaşayan; öbür yandan, edindiği bilgileri yaşamasına temel yapmak isteyen filozof denilen bu insan tipi ancak Yunanistan’da var. Bir Thales, bir Protagoras, bir Empedokles, böyle bir insan için tipik örneklerdir. Eski Doğu kültürlerinin hepsinde bulduğu-muz bir kurum, Tanrı ile kul arasında aracılık eden, dolayısıyla gizli, esrarlı birtakım güçlere sahip olduğuna inanılan kapalı rahipler kastı, Yunanistan’da hiçbir zaman olmamıştır. Burada din adamı yerine araştırıcıyı, düşünürü buluyoruz. Bu düşünür tipi de, büyük bir saygının konusudur.

Pythagoras ve başkalarında gördüğümüz gibi, bu düşünürlerin adı, zaman zaman başka ulusların peygamberleri, ermişleri gibi bir efsaneye bürünür. Bu düşünürler, hiç olmazsa başlangıçta, okul ile akademi arasında bir şey olan bir çevrenin ağırlık merkezidirler. Burada, öğretmek ve öğrenmek için, birlikte bilimsel çalışmalar yapmak için birleşilmiştir; bu çevreler, birer bilim derneği, birer bilim tarikatı gibi bir şeydirler. Bu dönemin düşünürleri, siyaset alanında da önder rolünü oynarlar.

Başlangıçlarda bulduğumuz bu filozof tipinden sonra, yavaş yavaş, bir yandan: hayattan çok kendi düşünce dünyasına çevrilmiş olan bir bilgin, bir araştırıcı, bir derleyici tipi – Anaxagoras, Demokritos, en sonra da Aristoteles’de gördüğümüz gibi – öbür yandan da: daha çok hayata yönelmiş bir pratik filozof, bir yaşama sanatçısı, bir eğitici tipi gelişmiştir: Sokrates, bu tipin, bütün İllkçağ için en büyük örneği olacaktır. Yunan felsefesinin ancak son döneminde, Batı’nın bilimi ile Doğu’nun dini kültlerinin karşılaştıkları bu dönemde, daha çok din coşkusu ile dolu, kurtuluşu öğütleyen tipi görüyoruz.

Bu söylenenleri göz önünde tutarsak, yani bugünkü anlamında bilim ve felsefenin beşiğinin eski Yunanistan olduğunu düşünürsek, Yunan felsefesinin büyük önemi kendiliğinden belli olur. Yunan düşüncesi, bilim ve felsefeyi yaratan özelliği ile, sıradan bir tarihi araştırmanın konusu değildir. Avrupa kültürünün, bütün Batı kültür çevresinin kurucu düşüncelerinin, bugüne kadar süregelen başlıca ilkelerinin kaynağı burası olduğu için, üzerinde çok önemle durulmaya değer.

Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de, tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.

Felsefenin eski Yunan’da sözü geçen bu başlangıçları, onun sonraki, bugüne değin süren gelişmesi için başlıca bir ölçü olmuştur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniş olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak işlemek için gerekli kavram kalıplarını araştırıp bulmuş, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koya-bilmiştir. Antik düşüncenin özelliği ile tarihinin öğretici önemi işte buradadır.

Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduğu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoğurulmuştur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan başarıların bir ana kaynağıdır. Yukarıda, Antik felsefe ile Yunan felsefesi deyimlerini, yer yer, eşanlamda kullandık. İlkçağın Yunan ve Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik Çağ denildiğine göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma felsefelerini kapsaması gerekir. Ama Yunan felsefesi yanında başlı başına olan bağımsız olan bir Roma felsefesinin sözü olamaz. Çünkü, göreceğiz, Romalılar felsefeye yeni, özgün denebilecek pek bir şey katamamışlardır; düşünceleri, hemen hemen Yunanlıların çizdiği yolda yürümüştür.

Öbür yandan, İskender’in seferleriyle, Yunan kültürü Akdeniz’in doğusuna, ta Asya’nın içerlerine kadar yayılmıştı. Hellenizm (Doğu Akdeniz çevresinin hellenleşmesi, kültürce Yunanlılaşması) denilen bu süreçte, tabii, Yunan felsefesi de Doğu’ya ulaşmış ve böylece Doğu Akdeniz’de, en önemlisi İskenderiye olan yeni bilim merkezlerinin kurulmasına yol açmıştı. Bu dönemin başlıca düşünürleri, Grekçe yazan Doğululardı. Burada da temel Yunan felsefesidir; ancak, içine, kökleri Doğu’da olan birçok düşüncenin karıştığı bir Yunan felsefesi.

Yunanlıların siyasi tarihinde üç dönem vardır. Bunlara paralel olarak Yunan kültür tarihinde de üç dönem ayırabiliriz: Siyasi hayatlarının ilk döneminde Yunanlılar, ayrı boylar, bağımsız şehirler halinde, aralarında sıkı politik bir bağlılık olmadan yaşamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde gelişmiştir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneğinin ilk temellerini kurmuşlardır. Bu dönemin sonlarına doğru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini şehirden şehire taşıdıklarını görüyoruz.

Pers savaşlarının kazanılması Yunanistan’ın siyasi hayatında ikinci dönemi açmıştır. Bu dönemde Yunanlılar aralarında az-çok siyasi bir birliğe ulaştıkları gibi kültür bakımından da bir birliğe varmışlardır. Atina’nın bulun-duğu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuştur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze değin, yön verici bir etkide bulunmuşlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur.

Aristoteles, İskender’in öğret-meni idi. İskender’in seferleriyle de Yunan siyasi hayatının üçüncü dönemi başlamış (Hellenistik dönem), bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaş yavaş önemini yitirmiştir. Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:

1. İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.

2. Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.

3. Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür. Aristoteles’ten sonraki felsefe, her şeyden önce, doğru yaşayışı gösterecek, gönülleri doyuran bir dünya görüşüne ulaştıracak yolu arayan bir öğretidir. Bu özelliği ile de, az veya çok pratik bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmuştur. Bu gelişme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.

4. Bu son döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır. Bunların arasında Doğu’dan gelenleri de vardır: Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri, bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür. En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona ermiştir. Antik felsefeyi öğrendiğimiz başlıca kaynaklara da bir göz atalım:

a. İlk Yunan fllozoflarının yapıtları ancak fragmentler (parçalar) halinde kalmıştır. Bunları da, sonraları yaşamış olan yazarların yapıtlarında alıntılar (citationlar) olarak buluyoruz.

b. Platon ile Aristoteles’in en önemli yapıtları elimizde bulunmaktadır.

c. Eski Stoacılar, Epikurosçular ile Septiklerden de yine ancak birtakım fragmentler kalmıştır.

ç. Daha sonraki dönemden elimizde bulunanlar şunlardır: Roma Stoa’sından Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius ile Cicero’nun; Septiklerden Sextos Empirikos ile İskenderiyeli Philon’un yapıtları; Yeni pythagorasçı literatürden kalıntılar; Plotinos’un Ennead’ları; Yeniplatoncuların bazı yapıtları – özellikle Proklos’un – Yeni platoncuların ve başkalarının Platon ile Aristoteles’in yapıt-ları üzerindeki yorumları (kommentarlar).

Bu orijinal yapıtlar yanında İlkçağ’da bir de felsefe tarihleri var. Bu konuda ilk denemeyi Aristoteles’in yaptığını görüyoruz: Aristoteles, kendisinden önceki fılozofların görüşlerinden, sırası geldikçe, uzun uzun söz açar. Metafizik’inin başında, kendisinden önceki felsefenin tarihine toplu bir bakış var ki, Sokrates’ten önceki filozofları bilmek bakımından büyük bir önem taşır. Aristoteles’in öğrencilerinden Theophratos da, eski filozofların görüşlerini anlatan bir felsefe tarihi yazmış yalnız bunun, yazık ki, ancak küçük bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Theophrastos, doxograflar literatürü denilen türü başlatmış-tır. Doxograflar, fllozofların problemler bakımından görüşlerini anlatırlar.

Doxografların yanında, bir de, felsefenin tarihini, fılozofların yaşamları bakımından anlatan biografların yapıtları var. Bunlardan kalanlardan en önemlisi, en ünlüsü, İ.Ö. 220 sıralarında yaşamış olan Diogenes Laertios’un kitabıdır. Bu yapıt, bir çeşit derlemedir, çeşitli kaynaklardan derlenmiş, kaynakların eskiliği değişmektedir. Felsefe, varolanlar üzerinde bilinçli, planlı bir düşünmeden doğmuştur.

Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen birtakım sorunlar, bir zaman gelip de eleştiren bir düşünmenin ve gözlemenin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: Varolanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos’un) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları gelir. Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamıştır.

Nitekim bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; öbür yandan da, en eski filozofların “doğa üzerine” adını taşıyan yapıtlarıyla mythoslar ve Tanrı masalları arasında bir ara basamağı buluyoruz: Bu ara basamak da eski ozanların theogonia’ları (Tanrıların doğuşu) ile kosmogonia’larıdır (Evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatır.

Aristoteles, Metafizik’inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu “En eskilerin”, yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, yalnız, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler. “En eskiler”in tipik örneği olarak Hesiodos’u alabiliriz. Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Bu da, felsefi düşüncenin uyanmaya başladığını gösteren ilk belirtidir. Hesiodos’a göre, başlangıçta Khaos vardı.

Khaos, türevi bakımından, “esneyen boşluk” demektir. Bu da bize, hiçliği, boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün varolanların oluşacağı o düzensiz, karmakarışık yığını düşündürüyor. Bu, varolanlardan önce gelmiş olan ve varolanların kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak belirlemek için yapılmış olan ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları vb. karıştırmama eğilimi var; Hesiodos, burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor. Hesiodos, Khaos’un yanına iki güç, iki ilke daha koyuyor:

1. Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke,

2. Eros: Doğurtucu erkek ilke.

Bu iki güç de, kişiliği olan, insanımsı birer varlık ile kişi olmayan, salt kavram arasında bulunan şeylerdir. İşte, bu üçünden – Khaos, Gala ve Eros’tan – sonra tanrılar ve nesnelerin çokluğu meydana gelmiştir: Khaos, kendisinden Erebos – karanlığı, geceyi – ile Aitheros’u – aydınlığı, gündüzü – ortaya çıkarmıştır; Gaia da bağrından göğü, denizleri ve dağları yaratmıştır; gök ile yer de, tanrılar soyunu meydana getiren çifttir.

Sözü geçen dönemde “Kosmos (evren), nereden gelip nasıl oluşmuştur?” sorusu yanında, üzerinde durulup düşünülen ikinci ana soru “İnsanın bu dünyadaki yeri ve ödevi nedir? Doğru olan yaşayış hangisidir?” sorusudur. Başka bir deyişle: Kosmogonia üzerindeki düşünceler yanında, bir de etik üzerinde düşünüldüğünü görüyoruz. Bu düşüncelere de, ilkin, Yedi Bilge’nin özdeyişlerinde, öğütlerinde rastlıyoruz. Yedi Bilge’nin kalan sözlerinden bir iki örnek: Atmak Solon: “İşin sonunu düşün”; Korinthoslu Periandros: “Öfkeni yen”; Lesboslu Pittakos: “Hiçbir şeyde aşırı olma”.

Bunlar, görülüyor ki, doğru, akıllıca yaşamak için birtakım öğütler. Öbür yandan Yedi Bilge’nin düşüncelerinde tanrılar da ahlaki güçler ve hak ile kanunun koruyucuları olarak belirtilir. Ama bu arada eski mythoslar da yinelenir: Tanrılar pek çok insana benzetilir. Yedi Bilge de, Kosmogonia ozanları gibi, bir geçit döneminin tipleridir. Onlarda olduğu gibi bunlarda da, mitolojik fantezi ile bilimsel-bilinçli düşünce yanyana bulunup birbirine karışırlar.

Theogonia-kosmogonia ozanlarının anlattıkları ile Yedi Bilge’nin özdeyişleri felsefi düşünceye bir hazırlıktır. Ama bundan sonra bilimsel düşünce boyuna dini-mitolojik öğelerden sıyrılacak, gittikçe kendi arınmış biçimine yaklaşacaktır. Bugünkü anlamıyla felsefe, nerede ve nasıl başladı? Felsefeye ve düşünce tarihine ilişkin bugünkü bilgilerimiz, felsefenin eski Yunanistan’da başlamış olduğunu söylememizi gerektiriyor.

Gerçekten de, felsefenin cevap vermeye çalıştığı çevrenin kaynağı ve temeli nedir?, sorusu) verilen karşılıklar inanca dayanıyor; inanç, üzerinde temelleniyordu. Başka bir deyişle, mitoslarda, akla dayanan ‘özgür düşüncenin işleyişi görülmüyordu. Üstelik mitoslarda, kavramlar değil imgeler (imailar) ağır basıyordu. Yani sundukları açıklamaların temelinde, kavramlar (genel ve soyut düşünceler) değil, somut varlıklar ve bunların insan zihnindeki yansıları (tasarımları) yer alıyordu. Demek ki mitoslar, insan gibi tasarladıkları (insan suretinde ve kişi olarak kavradıkları) bazı güçleri, yani çeşitli tanrıları işin içine sokarak, evrenin ve insanoğlunun Orta’ya çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı.

Evrenin kaynağında (kökünde) diye sormuyorlardı; diye soruyorlardı. Mitoslar, evreni ve tüm doğa olaylarını, kişi olarak tasarlanan ve inanç konusu akın güçlerle açıklama çabasından başka şey değildi. Örneğin Türk mitolojisi, evrenin yaradılışını şöyle açıklıyordu: Daha gök ve yer yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü; her varlığın başlangıcı ve insanoğlunun atası Tanrı Kara-Han, önce kendisine benzer bir mahluk yarattı ve ismine Kişi dedi.

Kara – Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi rahatça, su üzerinde uçuşuyorlardı. Fakat Kişi bu mesut sükunetten memnun değildi. 0, Kara-Handan daha yükseğe uymak istiyordu. İşte felsefe, Türkistan’da, Çin’de, Hint’te, Mısır’da. eski Yunanistan’da ve başka birçok yerde örneklerine bol bol rastladığımız ‘imgeye dayanan bu mitosçu düşüncenin eleştirilmesinden ve imgelerin ya da tasarımların yerine, inanca değil, akla dayanan felsefesel-bilimsel kavramların ve açıklamaların kanmaya çalışılmasından doğmuştur.

Demek ki felsefe, dinlere kaynaklık etmiş olan ve özü bakımından dinden farklı almayan mitosların aşılmasıyla; evrenin kaynağı ve insan yaşamının anlamı gibi en genel sorunlara, dinsel düşüncenin etkisinden sıyrılarak kavramlarla ve akıl yürütmeyle cevap verme çabasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda belirttiğimiz gibi eski Yunanistan’da rastlıyoruz. Eski Yunan’dan önce felsefesel ve bilimsel düşünce kesinlikle yok muydu? Eski Çin.

Hint ve Iran dinlerinde ve mitoslarında, hem dağa hem de insan yaşamı konusunda derin felsefesel düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de görülüyor. Yani eski Doğu düşüncesinde, diyalektik görüşe benzer ilkel bir düşünüşe rastlandığı bile söylenebilir. Her ne olursa olsun, bura-da dikkatimizi çeken nokta, felsefesel düşünceye oranla din düşünce-sinin ağır basmasıdır.

Başka bir deyişle, eski Doğu düşüncesinde felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiş ve kendini yalnızca akla ve mantığa dayanan özgür bir araştırma olarak ortaya koyamamıştır. Oysa eski Yunan düşünürleri, bazı felsefesel düşünceleri olduğu gibi bazı bilgileri de Doğudan ya da başka yerden aldıkları halde, bambaşka bir biçimde işlemiş, geliştirmiş ve düzenlemişlerdi.

Örneğin eski Mısır’da geometri, Nil Irmağının belli zamanlarda doğurduğu taşkınları önlemek ve bu amaçla kanallar açmak zorunluğundan doğmuştu. Yani, pratik bir amacı göz önünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiçbir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve dedi toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememişti: bölük pörçük kalmıştı. Oysa Yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, yalnızca teknik’ve pratik özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal (teorik) bir bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi başardılar.

Aynı şeyi, Babil’lilerin dinsel amaçları gözetmekten doğan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalı da, eski Yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde, derli toplu, düzenli ve yalnızca pratik amaçlara değil kuramsal amaçlara da yönelen, yani bilmek için bilmek isteğine cevap veren bir bilim durumuna geldi. Yunan düşünürleri. din ve mitoslarda. dağınık ve birbiriyle ilintisiz durumda bulunan; imgelerle ya da simgelerle (sembollerle) dile getirilmiş alan felsefesel düşünceleri de, mantıksal ilintilerle birbirine bağlanmış. amacını kendi içinde taşıyan bağımsız ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye çalıştılar.

Felsefeyi, yalnızca dine ya da pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak değil, doğruluğu (hakikati) salt doğruluk olduğu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba alarak benimsediler. Bundan ötürü “bilgi ve bilgelik sever” düşünür tipine, yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan özgür düşünceli filozofa da. ilk olarak eski Yunanistan’da rastlıyoruz.

1. EMPRİZM NEDİR?

Rasyonalizm karşıtı olarak emprizm, bilginin sadece duyumlardan geldiğini ve görgüsel deney dışında hiçbir yoldan bilgi edinilemeyeceğini savunur. Deneyden gelen bilgi, doğrudan ya da dolayla olarak elde edilebilir. Ne varki doğrudan ya da dolaylı elde edilmiş olsun, usun yani aklın bunda hiçbir rolü yoktur.

Bilginin tek kaynağının görgüsel deney olduğunu ileri süren bu öğreti, türkçede amprizm, görgücülük ve ya deneycilik olarak da geçmektedir. Emprizmin batı dillerindeki kökü, deney ve görgü anlamlarını dile getiren empeiria deyimidir. Bu yunanca deyim, bilimsel bilgi anlamındaki yu.episteme deyimle sezgisel ve tinsel bilgi anlamındaki yu. gnosis deyimine karşıt bir anlam taşır ve görgüsel bilgi (insanın doğrudan doğruya gördüklerinden çıkardığı bilgi) anlamını dile getirir.

Görgücülük, birçok yanılgılarına rağmen, felsefe alanında temel öğretilerden biridir. Bilginin görgülere dayandığı savı, ustan ve doğuştan olmadığı anlamını içerir. Bu bakımdan emprizm, rasyonalizme ve nativizme karşıt bir düşünce akımıdır. Bilginin görgüselliği duyulardan, algılardan, deneylerden geldiği savını kapsar.

Empirizmin ilk temsilcileri ilkçağ Yunanistan’ ındandır. İlk empiristler, duyularımızın bildirdiği duyumları esas alırlardı ve bunları “gerçek bilgiler“ olarak kabul ederlerdi. Duyumculuk denilen bu şekildeki empirizmin kurucuları antik çağ Yunan düşüncesinde Protagoras, Demokritos gibi düşünürler duyumculuğu savunmuşlardır. Bunlara göre bizim için var olan ancak duyduğumuz şeylerdir, duymadığımız şeyler bizim için yok demektir. Her kişinin bilebileceği kendi duyumu olduğuna göre ne kadar insan varsa o kadar da gerçek var demektir. Duyularımız dışında başka bilgi edinemeyeceğimiz için ilk nedenleri araştırmak boşunadır. İnsan kendisi için erişilebilecek tek şey olan kendisi ile yetinebilmelidir.

Bugünkü anlamda emprizm ise 17. yy da İngiltere’ de gelişmeye başlamıştır. İngiliz filozoflarından John LOCKE (1632-1704), George BERKELEY (1685-1753), David HUME (1711-1776), Stuart MILL (1806-1873) ve Herbert SPENCER (1820-1904) bu gelişmede başlıca rolü oynadılar. Fransa’da CONDILLAC (1715-1780) bu mesleği daha çok duyumculuk alanında geliştirdi.

Bu felsefenin en büyük özelliği, kurgulardan kaçınması, deney ortamında kalmak istemesidir. Empiristler, sezgiye dayanan bilgiyi reddetmiş, bilginin deney ve tecrübelere dayandığını savunmuşlardır. Fakat sezgisel bilgiyi red ediş, içgüdüsel fikirleri kesin olarak red etmez, çünkü içimizde doğuştan var olan duygu, düşünce ve bedenimizi yönlendiren birtakım eğilimler de vardır.

İngiliz empiristler, tümdengelim ispatlar yerine tümevarım metodları tercih etmişlerdir. Çünkü bu, deneyler için veriler elde etmeye yardımcı olur. Ayrıca emprik görüş açısından, nedensellik de önemlidir. “X, Y’ nin nedenidir.” dediğimiz bir ifadede gözlenen olgusal bir ilişki betimlenmektedir. Gözlemlerimiz şimşek çakmasını gök gürültüsünün, sürtünmeyi ısının, gündüzü gecenin izlediğini göstermektedir. Bütün bu hallerde gözleme konu olan, veri düzgün ve değişmez bir geçişin olduğudur. Ne zaman X ortaya çıksa Y de çıkmaktadır. Şüphesiz gözlem konusu ilişkiler içinde eğreti ya da geçici olanlar da vardır. Mesela ormana atılan bir sigara yangın çıkarır ama bu her zaman ormana bir sigara atıldığında yangın çıkar anlamına gelmez. Ayrıca yangın çıkması için gerekli başka faktörler de vardır. Ancak empristlere göre bunları gerçek ilişkilerden ayırmak için yine gözlem yeterlidir.

Bu bağlamda diyebiliriz ki, emprizm için apriori bilgi (önbilgi) yoktur. Emprizmde apriori bilgi yani, deneyimden bağımsız olarak, yanlızca aklın kendisi ile elde edilen bilgi, yerine a posteriori yani, deneyimle elde edilen bilgi, vardır. Çünkü apriori olarak kabul edilen bilgi de denemeyle, çağrışımla ve doğada hüküm süren düzene uygunlukla elde edilmektedir. Temelde gerekli olan genel-zorunlu bilgi, realite alanında değil, cebir, geometri, aritmetik gibi alanlar ile ilgili bir bilgidir ve dar bir alandır. Bilginin geniş bir alanı olan matter of facts (gerçeklerin sebebi) alanının bilgisi ise, genel-zorunlu olan bir bilgi değildir. Çünkü bu tür bilgiler deneyime, alışkanlığa ve benzetmelere dayanır.

2. BAŞLICA EMPRİSTLER

2.1. JOHN LOCKE (1632-1704)

Bir Emprist dünya hakkındaki tüm bilgisini duyuları ile kazanır. Emprist bir tutumun klasik tanımlaması da Aristoteles’ e kadar dayanır. O, “zihinde bulunan hiçbir şey yoktur ki daha önce duyularla bulunmuş olmasın.” demiştir. Bu görüş, “insanlar idea’ lar dünyasında edindikleri fikirleriyle doğarlar” diyen Platon’ un eleştirisidir. Locke da Aristoteles’ in bu sözlerini tekrarlar. O’ nun amacı ise Descartes’ i eleştirmektir.

Bilgi konusundaki görüşlerini ortaya koyduğu yapıtı “An Essay Concerning Human Understanding” (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme) insan bilgisinin alanını, ulaşabileceği yerleri ve dolayısıyla bilinemeyecek konuları araştırmaya yöneliktir. Böylece bilginin kaynaklarını, kesinlik temellerini ve yayılımını ortaya koymayı, insanların bir bilgiyi doğru saymalarındaki inanç ve kanıları ele alarak, yanlış ve yanılgıya yol açan nedenleri bulmayı amaçlar.

Locke’ a göre insanın anlama yeteneğinin önceden verilmiş hiçbir içeriği yoktur. Ruhun içinde bulunanların hepsinin, bütün tasarımlar, düşünceler, vs. in bütün kaynağı deneyimlerdir. Locke “zihinde bulunan hiçbir şey yoktur ki duyularda bulunmasın” demiştir. Buna göre yeni doğmuş bir çocuğun zihni boş beyaz bir kağıt (tabula rasa) gibidir. Bu boş kağıt yaşadıkça, deneyler ve gözlemler ile doldurulur. Yeni doğmuş bir çocuk herşeyi duyuları ile algılayarak öğrenir. Locke’a göre düşüncelerimiz iki kaynaktan türemiştir:

    Duyum Fikirleri: görme, işitme gibi duyularla gelenler tekil ve somut idea’ lardır.(sarı, sıcak, sert, yuvarlak, gibi) Düşünce Fikirleri: düşünme, inanma, kuşkulanma gibi zihnin değişik işlevleri ile gelişen idea’ lardır.

İlk fikirler, önce duyum sonra düşünce fikirleri olmak üzere basit fikirlerdir. Bu dönemde insan zihni asıl olarak edilgendir. Zihin daha sonra etkin olarak basit fikirleri birleştirerek, yanyana getirerek ya da bunlardan soyutlamalar yaparak karmaşık fikirler oluşturur. Buna göre örneğin, tek boynuzlu at, altın dağ ve ya uçan halı gibi hayal ürünü fikirler bile aslında duyu deneyimlerinden gelen basit fikirlerden oluşan karmaşık fikirlerdir. Locke’ a göre bu karmaşık fikirlere dayalı önermeler ve yargılar da insanın gerçeklik konusundaki bilgileridir. Asıl bilgi de yargıda bulunma sonucu oluşan önermelere dayanır. Bir yargı içinde bir araya getirilen idea’ lar arasında kurulan bağlantılar, o idea’ ların temsil ettiği cisimler arasındaki bağlantılara uygun ise, oluşturulan önerme doğrudur. Bu bağlamda tek tek idea’ lar ne doğrudur ne de yanlıştır, çünkü bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı bütünü ile yargılama içinde ortaya çıkar.

Metafizik düşünce, insanın doğaya açılan bütün pencerelerini kapamış ve onu herşeyi kendi içinde bulunan bir yaratık saymıştı. Böylelikle deney ve gözleme sırtını çeviren insan, felsefesini de deneye başvurmaksızın yapıyor ve zorunlu olarak yanlışlıklar içinde bocalıyordu. Locke’ un bu çıkışı, felsefe tarihinde çok önemli bir başkaldırmadır ve büyük aydınlama döneminin temelini hazırlamıştır.

Locke, idea’ lar hakkındaki görüşünü, kişide bilgi içeriklerine yol açan nesneler kavramına dayandırır. Öznede oluşan bilgi içeriğine idea, onun oluşmasına yol açan nesnedeki içeriğe de nitelik adını verir. Bu nitelikleri iki gruba ayırır.

Birinci tür nitelikler, bedenden ayrılamayan nitelikler olarak tanımlanır ve sertlik, figür, sayı, şekil gibi özelliklerdir. Bunlar birfiil cisimde bulunurlar ve dolaysız olarak bilgiye çevrilebilirler. İkinci tür nitelikler ise, renk, ses, koku gibi yanlızca algılanan özelliklerdir. Mesela göz olmasa renkler, kulak olmasa sesler olmayacaktı. Dolayısı ile bu tür özelliklerin idea’ ları da neslelerin kendilerinde bulunan özelliklerin aynen yansıması değildir. Bunlar uyandırdıkları duyum yolu ile cisimdeki özelliği aynen yansıtmazlar, ama insanın bir ya da birkaç duyusu ile edindiği idea’ ları sağlarlar.

Locke daima duyarlıdır ve paradoksa düşmektense mantığı feda etmek ister. Okuyucunun kolayca fark edebileceği gibi tuhaf sonuçlara götürmeye yetenekli genel ilkeler ileri sürer. Bu durum bir mantıkçı için rahatsız edici, pratik bir insan içinse sağlam bir yargının kanıtıdır.

Locke’a göre akıl iki bölümden oluşur:

      Hangi tür şeyleri kesinlikle bildiğimiz konusunda bir araştırma, Uygulamada belkili (muhtemel) de olsa, kabul etmenin bilgelik sayılacağı önermelerin bulup çıkarılması. “Belkilik temelleri” ikidir:

a. Kendi deneyimimizle uyuţumluk,

b. Başkasının deneyiminin tanıklığı.

Locke, çok kez kesinlik yerine güçsüz belkiliklere (ihtimallere) göre hareket etme zorunluluğuna da işaret ettikten sonra, bu düşüncenin doğru kullanımının “karşılıklı sevgi, yardımseverlik ve kendini frenleme” olduğunu belirtir.

Locke’ un bilgi kuramı sonraki birçok filozofu etkilemiştir. Ayrıca kapsam ve amaç açısından, bilgi felsefesinin bugünkü işleniş biçiminin de öncülerinden biridir.

2.2. GEORGE BERKELEY (1685-1753)

Berkeley, Locke’ un “insan ancak bilincinin içinde olup biteni bilir” düşüncesini çıkış noktası olarak almış ve kendi başına varolan bir dış dünya olamayacağı sonucuna varmıştır. Ona göre, nesne bakımından “olmak” algılanmak demekti. Özne bakımından ise “olmak” algılamak anlamına geliyordu. Buradaki algılama anındaki durum bir bütün olarak ele alınmaktadır. Ona göre ağaçlar ya da kitaplar “onları algılayacak hiç kimse olmaksızın” imgelenirse, durum bütünü ile değerlendirilmemiş olurdu. Nesneler ancak algılanabilir olma durumu ile imgelenebileceğine göre, algılayan “yok sayılmış” demektir. Berkeley için dış dünya ruhun algıların oluştuğundan kavramların bu algılar dışında ayrı bir gerçeklikleri yoktur. Bu durumda algılayan ve algılanan olmak üzere iki terimli bir ilişki söz konusuydu ve üçüncü bir terim yani, nesnenin algılayan ve algılanan arasına giren bir idea’ sı yoktu.

Buna göre biz algıladıklarımızı ancak somut olarak tasarlıyabiliriz. Locke’ un belirlediği birinci nitelikler yoktur; esas olan ikinci niteliklerdir. Mesela kirazın kokusunu ve rengini kaldırırsak geriye bir “hiç” kalır. “Töz” (değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik) de başlı başına birşey değildir, sadece duyumlarımızın bir bağlantısıdır. Ancak Berkeley’ e göre, asıl gerçekler olan bilinç olaylarını taşıyan bir temel de olacaktır, bu da ruhsal niteliklerdir yani ruhsal tözdür. Ama Berkeley, dış dünyayı bir kuruntu saymıyor; çünkü bu dünya ile ilgili tasarımlarımızın temeli ve düzeni Tanrı’ dadır. Doğadaki düzen Tanrısal tasarımlar düzeninin bir yansısıdır.

Berkeley, hem gerçek algının, hem de olanaklı algının varlığını kabul ediyordu; yani kişinin gerçekten algılamadığı ama doğru yolu izlerse algılayabileceği şeyler de vardı. Fakat Berkeley’ in maddenin varlığını yadsıması, kendisinin de belirttiği gibi “büyük yanlış anlamalara” açıktı; doğru anlaşıldığında ise sağduyunun gereğiydi. Çoğu kimse gibi o da birbirinden tümüyle ayrı ve farklı nitelikte iki ilke kabul ediyordu:

    Algılayan, düşünen ve arzulayan etken zihin, Duyumlanabilen idea’ lar, yani zihnin edilgen nesneleri.

Berkeley’e göre bilgimizin kaynağı doğrudan duyulur algıdır. Nesnelerin ortak yönü diye bir soyut tasarım olması mümkün değildir; yalnız işaretler, sözcükler vardır ve sözcükler de somut tasarımların temsilcileridir.

2.3. DAVID HUME (1711-1776)

İngiliz empristlerin en ünlüsü ve en etkilisidir. Bunun iki nedeni vardır. Hem emprizmi geliştirerek mantıksal sonuçlarına ulaştırmış, hem de böyle yapmakla onu neredeyse yerle bir etmiştir. İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme adlı eserinde anlayışımızın hedeflerinin neler olduğunu ve nelerle uğraşmasının uygun olmadığını ortaya koymuştur.

Hume’ un bilgi felsefesine yaklaşımı deneyci ve şüpheci olarak nitelenir. Berkeley ve Locke’ dan da etkilenen Hume’ a göre bilginin malzemesi ikiye ayrılır. Ruhun içindeki izlenimler ile idea’ lardır. İzlenim, belli bir nesnenin duyulara verilme anındaki algı içeriğidir. İdea’ lar ise izlenimlerin anımsanması ile sonradan çıkarılırlar. İzlenimler özgün, idea’ lar ise bunların az ya da çok soluklaşmış kopyalarıdır. Bütün idea’ ların yani düşüncelerin gereçleri izlenimlerdir. Anlık birtakım edimler ile düşünceleri oluşturur.

İzlenimler ve idea’ lar yalın ya da karmaşık olabilir. Duyulara verilen izlenimler her zaman karmaşık olduğuna göre, insanın bilme yetileri, özellikle de düş gücü önce bu karmaşık izlenimleri yalın öğelerine ayırır, sonra da bu yalın izlenimlerin kopyaları olan yalın idea’ ları çeşitli şekillerde birleştirerek istediği gibi karışık düşünceler, kavramlar kurabilir. İşte bu ayırma, birleşme, kurma işlemleri, en temel bilgisel süreçlerdir.

David Hume’ a göre “doğruluk” yani bilginin gerçeği karşılaması, tasarımlar ile dış nesneler arasında değil, ancak tasarımların kendi aralarındaki uygunlukta aranabilir. Onun için, dış dünyanın varolduğuna ancak inanabiliriz. Onun varlığını akıl ile kanıtlayamayız.

Hume ‘un belkilik (muhtemel) düşüncesi bir taraftan doğrudan gözlemi, diğer taraftan mantık ve matematik dışında her şeyi kapsar. Ona göre yedi tür felsefi ilişki vardır:

    Benzerlik, Özdeţlik, Zaman-uzay iliţkisi, Nicelik ya da sayı oranı, Nitelik derecesi, Karşıtlık, Nedensellik’tir.

Bunlar ikiye ayrılabilir:

    Sadece düţüncelere dayananlar; bunlar sadece kesin bilgi verir:
    Benzerlik Karşıtlık Nitelik dereceleri Nicelik ya da sayı oranları
    Düşüncelerde herhangi bir değişikliğe gerek kalmaksızın değişebilenler; bunlar ile ilgili bilgimiz sadece muhtemeldir:
    Uzay –zaman iliţkileri Nedensel iliţkiler

17. yy akılcılık felsefesinin iki ana kavramı olan “töz” ve “nedensellik” kavramlarını Hume bu anlayış ile ele alıp eleştirmiştir. Ona göre “töz” için ayrı bir izlenimimiz yoktur. Duyumlarımızı hep aynı biçimde birbirine bağlamamızdan, buna da alışmamızdan “töz” ün olduğuna inanıyoruz. “Nedensellik” de böyle; o da alışkanlıktan, inanıştan doğma bir kavramdır. İki olayın sayısız kez birbiri ardına geldiğini görünce, bu bağlantıya alışıyor ve bunun zorunlu bir bağlılık olduğuna inanıyoruz. “Alışma” ve “inanma” da öznel şeylerdir. Bunların nesne ile bir ilgisi olamaz. Dolayısı ile “töz” de, “nedensellik” de nesnel anlamda ayrıca yoktur.

Hume’ a göre ilişkiler bilgisi kesinlikle apriori bilgiler ile elde edilemez; sadece sürekli birlikte meydana gelen nesneleri düşüncemizde birleştirmemizden meydana gelir. Mesela çok akıllı ve yetenekli bir insanın önüne ona çok yabancı bir nesne koyarsak, bütün yeteneklerine rağmen o nesne ile ilgili sebep sonuç ilişkisini ortaya çıkartamaz.

Hume, tekil bir nedensel ilişkinin bir rastlantısal ardışıktan farklı birşey olmasına karşılık, bu farklılığın tek tek olayların gözleminde saptanabilecek bir niteliğe, bir bilgi bilimsel veriye dayanmadığını vurgulamıştı. Bu bağlamda Hume, tartışmaları içinde, deneydeki düzenlilikleri, deney ötesi varlıklar olarak, nesnelerin ve olayların birliktelik koşullarından ayrı olarak düşünüyor. Ona göre deneydeki birliktelikler gibi nesnel birliktelikler de var, ve de ayrıca bu sonrakilerin varlığı, neden kavramımız için bir zorunlu koşuldur. Fakat Hume hiçbir yerde neden kavramımızın deneydeki değişmez birlikteliklere dayandığı savını, nesnel anlamdaki nedenselliğin de nesnel birlikteliklere dayandığı biçimindeki ikinci bir sav olarak, dış dünyaya yaymıyor.

Neden-etki ilişkisinin aslında bilinmediği, insanların edindikleri alışkanlıklar ve doğal olayların yinelenmesi yüzünden nedenlerin ve etkilerin bilgisine ulaştıklarını sandıkları, ama bunun bir yanılsama olduğu sonucunu çıkardı. Bu sonuç ile bilgisel şüphecilik denen görüşü geliştiren Hume, doğada belli bir nedenin belli bir etkiyi ortaya çıkartmasının hiçbir ussal temeli olmadığını ileri sürdü. Bu bilgi eleştirisini de mucize olaylarına uygulayan Hume’ a göre, mucize hiçbir zaman bilgi konusu değil, yalnızca inanç konusudur. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse; Hume’ a göre melek bileşik bir kavramdır. Gerçekte değil, insanın hayalgücünde bir araya gelmiş iki farklı izlenimden oluşmaktadır. Bir başka deyişle derhal bırakılması gereken yanlış bir inanıştır.

Direkt deneyimlerimizle elde edemediğimiz, ama deney bilgimiz çerçevesinde bizim için önem arz eden tanrı, sonsuzluk gibi soyut kavramları açıklamak, empristler için her zaman sorun olmuştur. Hume’ a göre bu tür soyut kavramlara yine deneyler ile varırız. Burada da göreceğimiz, iki olayın sürekli birlikte ve tekrarlayarak meydana gelmesinden başka bir şey değildir. (ör. Ne zaman beyaz bilardo topu siyaha çarpsa, siyah hareket eder)

Hume’ nin bu anlayışı, olaylar alanında kalmak isteyen bir olguculuk, kesin bilgiye varabileceğine inanmayan, “olasılık” ile yetinen bir kuşkuculuktur. Onun vardığı bu sonuç, 18. yy. İngiliz deneyciliğinin son sözü olmuştur.

3. EMPRİZM VE BİLGİ

“Bilginin kaynağı ve sınırları nelerdir?” sorusu felsefenin temel sorularından biridir ve felsefi düşüncenin başından beri üstünde düşünülmüştür. Antikçağ Yunan felsefesinde Demokritos’ un açtığı duyumculuk yolunda ve Platon’ un açtığı düşünceci yolda geliştirilen bu sorun, bilimsel olarak ancak yansı kuramı (evrensel gelişmenin genel yasalarını ve inceleme yöntemlerini kapsayan bilimsel-felsefesel dünya görüşü) ile açıklanabilmiştir.

Demokritos, özdeksel (duyular ile algılanabilen) cisimlerin görünmez atomlar biçiminde imgeler yaydıklarını ve bu imgelerin duyu organlarını etkileyerek bilgi sağladığını ileri sürmüştü. Platon ise bilginin, ruh bedene girmeden önce varoluşunda tanıdığı ruhsal idea’ ların bedenli ruhun anımsaması ile oluştuğunu ileri sürmüştü.

J . Locke’ dan bu yana felsefede bilgi teorisi genel olarak başlı başına bir konudur ve görece sınırlı bir disiplindir. Bu bağlamda emprizm, bilgimizin kaynağı sorusuna cevap veren etkili bir görüştür. Bunun yanında, emprizm bir bilim modelini göz önünde bulundurur. Eski emprikler, mesleklerinin uygulamasında rastlantıya, tabiatı gözlemlemeye ve örneklemeye dayanır, hiç bir yorumlayıcı öğretiyi kabul etmezlerdi. Bunların ilkeleri pozitif bilginin tek temeli olarak kaldı.

Zamanla tıbbın ilerlemesini engelleyen metafizikten, olguların gözlemi ve karşılaştırılması sayesinde yavaş yavaş sıyrıldı. Gerçek anlamıyla emprizm, bugün bile, tıp alanında yapılacak hemen hemen bütün buluşların unsurlarını verir. Gerçi bu buluşlarda rastlantının her zaman bir dereceye kadar rolü vardır; fakat, günümüzde elde edilen en büyük kazanç, emprizmin gözlemek ve kaydetmekle yetinerek mekanizmalarını ve bağlantılarını açıklamaya çalışmadığı olguları pozitif yollarla kontrol etmek ve deneyleme ile meydana getirebilme imkanıdır.

K A V R A M

Sözlük Anlamı :

1. Genel yada soyut fikir,

2. Soyut yada somut tüm varlıkların zihnimizdeki açık seçik ve temel bilgisidir.

İki yazar kavramı şu şekilde açıklamıştır:

Orhan HANÇERLİOĞLU ‘na göre :

Orhan HANÇERLİOĞLU kavramı mantık yoluyla açıklama yoluna gitmiştir.

Mantık :

Kavram, nesnel gerçekliğin insan beyninde yansıma biçimidir. Bundan ötürü de her kavram, doğrudan yada dolaylı olarak nesnel gerçekliği içerir. Bu, örneğin ağaç gibi nesne kavramları için böyle olduğu gibi, örneğin özgürlük gibi düşünce kavramları için de böyledir. Ne var ki duygusal bir yansımadan bir kavram oluşturabilmek için insan beyninde çok karmaşık bir süreç izlenir. Bu süreçte soyutlamalar, karşılaştırmalar, çözümlemeler, birleştirmeler, genelleştirmeler vb. gibi bir çok ansal işlemler gerçekleşir. Soyut kavramlardan daha soyut kavramlara ve bu daha soyut kavramların yardımıyla da çok daha soyut kavramlara varılır. Böylelikle, kimi kavramlar artık nesnel gerçeklikle ilişkisizmiş gibi görünürler. Oysa ne kadar soyut olursa olsun ve ne kadar düşünsel bulunursa bulunsun hiçbir kavram nesnel gerçeklikle ilişkisiz olamaz. Nesnel gerçeklikten yansımıştır ve nesnel gerçekliğe dönecektir. Eşdeyişle nesnel gerçeklikte denenecek, doğrulanacak ve bir işe yarayacaktır. Örneğin dünyada hiçbir toplumcu ülke yokken oluşan toplumculuk kavramı böyledir; denenmiş, doğrulanmış ve gerçekleştirilmiştir. Bir başka örnek olarak hiçbir fiziksel bilginin bulunmadığı bir çağda oluşturulan atom kavramı da böyledir. Kavramlar, sonuç olarak kendisi de nesnel gerçekliğin bir ürünü olan insan beyninin ürünleridir. Tümüyle hayal ürünü olan kavramlar bile nesnel gerçeklikten yansımıştır, örneğin Zümrüdü Anka kuşu kavramı böyledir. Ne var ki bu gibi kavramlar nesnel gerçekliğe döndürülemezler, eşdeyişle denenemez ve doğrulanamazlar, bundan ötürü de hiçbir işe yaramazlar. Bunlar bilimdışı kavramlardır. Demek ki kavramları bilimsel kavramlar ve bilimdışı kavramlar olmak üzere de ayırmak gerekir. Kavramlar, insan düşüncesinin etkin ve yaratıcı yapısının ürünüdürler.

Ama Hegel’in Felsefe Tarihi Dersleri’ni incelerken altı çizildiği gibi “Kavramlar, insanın düşünce ve hayâl gücü özgürlüğüyle varolmazlar. Doğada et ve kana sahiptirler. Özdekçilik de bu demektir işte. Mistik bir dille söylenirse insansal kavramlar, doğanın ruhudur. Bu demektir ki insanın kavramlarında doğa orijinal ve diyalektik biçimde yansır.” İnsan, ansal faaliyetiyle, doğanın bu “orijinal ve diyalektik yansıması”ndan kavramlar, bu kavramlardan yargılar, bu yargılardan uslamlamalar, bu uslamlamalardan varsayımlar, bu varsayımlardan kuramlar meydana getirir. Onları doğada dener, doğrular ve işine koşar. Mantıksal olarak nesne kavramları ikiye ayrılır: tek bir nesnenin özelliğini belirten kavramlara bireysel kavramlar, bir nesneler sınıfının özelliklerini belirten kavramlara genel kavramlar denir. Bireysel kavramlar adlardır. Örneğin Ahmet, Süleymaniye, İstanbul bireysel kavramlar; insan, câmi, kent genel kavramlardır. Genel kavramlarda mantıksal olarak ikiye ayrılır: Bir türün özelliğini belirten kavramlara tür kavramları, bir cinsin özelliğini belirten kavramlara cins kavramları denir. Her cins kavramı, bir üstündeki cins (yakın cins) kavramına göre tür kavramı; her tür kavramı da bir altındaki tür (yakın tür) kavramına göre cins kavramıdır. Örneğin omurgalılar kavramı, kuşlar kavramına göre bir cins kavramı ve hayvanlar kavramına göre bir tür kavramıdır. Mantık diliyle şöyle de söylenir: her kavramın içlemi onun cinsleri, kaplamıyla onun türleridir. Kavramlar sözcüklerle dile gelirlerse de sözcük değildirler, kavram sözcüğün anlamıdır. Eşanlamlı birkaç sözcük tek kavramı taşıdığı gibi çok anlamlı bir sözcük de birkaç kavramı taşıyabilir. Bilimlerin kendilerine özgü kavramları bulunduğu gibi (örneğin yaşambilimin gen kavramı) birçok bilimlerin birlikte kullandıkları kavramlar (örneğin nedensellik kavramı) da vardır. Kendi kavramlarını açık seçik tanımlamak ve aydınlığa kavuşturmak her bilimin görevidir. Kavramlar, nesnel gerçeklikten yansıdıkları için tıpkı nesnel gerçeklik gibi kesin, durgun, sonsuz ve saltık değildirler.

Kavramlar da, nesnel gerçeklik gibi, daima gelişirler ve yenilenirler. Kavramları dondurmak, sonsuz ve saltık saymak metafiziğin yapısı gereği zorunlu olarak düştüğü büyük yanılgılardan biridir. Kavramlar her ne kadar soyutsalar da unutulmamalıdır ki daima somutla bağlantılı soyutlardır, somuttan kopmuş soyutlar değillerdir. Bir ustanın dediği gibi; “esnek, devimsel, göreli, karşılıklı bağlılık içinde” dirler. Çünkü onların dile getirdiği nesne ve süreçler de öylesine devimsel ve esnektirler.

Ahmet CEVİZCİ ‘ye göre :

Ahmet CEVİZCİ ise şu şekilde açıklamıştır :

Kavram : Bir şeyin, bir nesnenin zihindeki ve zihne ait tasarımı, soyut düşünme faaliyetinde kullanılan ve belli bir somutluk yada soyutluk derecesi sergileyen bir düşünce, fikir yada ide.

Soyutlama yoluyla elde edilen zihinsel tasavvur olarak kavram ortak özellikleri paylaşan bir nesneler kompleksinin veya söz konusu nesnelerin paylaştığı ortak özellik yada niteliklerin psikolojik yada zihinsel tasarımına karşılık gelir. Başka bir deyişle, bir terimin anlamı ve dolayısıyla düşüncenin, bir terimin konuşma yada söylemin en küçük birimi olması gibi, en küçük ve en temel birimi olan kavram, bir sınıfın üyeleri yada sınıfın kendisi için kullanılan isim, betimleyici bir özellik yada bağıntıya gönderimde bulunan bir terim olmak durumundadır.

Tıpkı tümce oluşturmak için terimlerin bir araya getirilmesi gibi, kavramlarda, önermeler oluşturmak yada tam ve eksiksiz düşünceler meydana getirmek için bir araya getirilir.

Bir kavram kazanmak, onu ifade eden terimin anlamını öğrenmektir. Buna göre, kavram düşünülebilen ve zihne bir şeyi başka bir şeyden ayırmaya olanak veren şey yada tasarımı, nesnelerin yada olayların ortak özelliklerini kapsayan ve ortak bir ad altında toplayan genel tasavvuru, kendisini gösteren terimle anlatılmak istenen genel fikri, kimi sözcüklerle dile getirilen ve deneyim kökenli olduğu öne sürülen, çeşitli soyutluk düzeylerindeki zihinsel içerikleri ifade etmektedir. Kavram, bir şeyin tekil izlenimine, o şeyin imgesine değil de, o şeyin tasarımını gösteren şeye karşılık gelir. Buna göre, insan bir şeyin tekliğini, onu başka her şeyden ayıran biricikliğini tasarlayabildikten başka, tek ve biricik olanlara ortak olan özellikler yardımıyla aynı tek ve biricik olanlar için geçerli olan bir genellikte tasarlayabilir. Kavram denilince de anlaşılması gereken işte bu ikinci tasarımdır. Kavram, bir sözcüğe yüklenmiş, bir sözcükte toplanmış bir bilgiyi ifade eder. Buna göre, epistemolojik açıdan kavram, işaret ettiği şey yada nesne hakkındaki bilgimiz arttıkça, hacmi durmadan genişleyen bir depo niteliğindedir. Bu bakımdan kavram, dilde hiçbir zaman tam olarak ifadesini bulamayan bir potansiyeliteye sahiptir.

Öte yandan, kavram, tek başına olduğu yani bir önerme içerisinde özne ve yüklem olarak yer almadığı sürece, doğru yada yanlış, olumlu yada olumsuz olamaz. Buna göre, doğruluk ve yanlışlık, kavramların değil de, önermelerin bir özelliğidir. Kavramın tek başına yerine getireceği hiçbir işlevi yoktur; onun işlevi, ancak ve ancak önerme içerisinde belli olur.

Öte yandan, bilimlerde kavram, bir teoriden daha aşağı bir soyutlama düzeyinde bulunmakla birlikte, teoriler kullanılan kavramlardan meydana geldiği için, teorinin çok temelli bir parçasını oluşturur.

K E L İ M E

Kelime, mânâsı veya vazifesi bulunan ve tek başına kullanılan ses veya sesler topluluğudur.

Kelimenin Mahiyeti

Bu tarifte üç unsur vardır:

    Mânâsı veya vazifesi bulunmak. Tek başına kullanılmak. Ses veya sesler topluluğu olmak.
    Mânâlı veya Vazifeli Olma

Kelimeler mânâlı veya gramer vazifeli dil birlikleridir. En küçük dil birlikleri olan seslerin, mânâları veya gramer vazifeleri yoktur. Onlar sadece kelimelerin, dolayısıyla dilin yapısında kullanılan malzeme vazifesini görürler. Tek tek hiçbir varlığı, hiçbir nesneyi karşılamaz, hiçbir mânâ ifade etmezler. Dilde de ancak kelime bünyesinde kullanılma sahasına çıkarlar. Yani sesler en küçük dil birlikleridir. Fakat bir anlaşmayı sağlayan dilde mânâlı ve müstakil hüviyetli dil birlikleri olarak vazife görmezler. Ancak, bu şekilde vazife gören dil birliklerinin, yani kelimelerin yapısını meydana getirirler. Dildeki mânâlı birlikler kelimeler, kelimelerin meydana getirdiği kelime grupları ve cümlelerdir.

Canlı cansız bütün varlıklar, mefhumlar, hareketler, fikirler, dilde bu mânâlı birliklerle karşılanırlar. Kelime grupları ve cümleler kelimelerden yapıldığına göre, demek ki, kelimeler mânâlı en küçük dil birlikleridir. Fakat kelimelere mânâlı en küçük dil birlikleri demek kafi değildir. Bu tarif bütün kelimeleri içine almaz. Çünkü kelimelerin büyük bir kısmı mânâlı olmakla beraber bazılarının tek başlarına mânâları yoktur, bunlar ancak diğer kelimelerle birlikte kullanılırken mânâlı bir vazife görür, bir dereceye kadar bir mânâ kazanırlar. Yani bazı kelimelerin, sadece gramer vazifeleri vardır: ile, için gibi. Şu halde kelimeler mânâsı veya gramer vazifesi olan en küçük dil birlikleridir.

Kelimelerin mânâları, esas itibariyle, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış gizli antlaşmalara dayanır. Kelimeler canlı cansız varlıkları, mefhumları, hareketleri ve onların hallerini karşılar ve temsil ederler. Kelimelerin mânâlarını teşkil eden bu karşılama ve temsil ses ve ses toplulukları ile varlıklar arasında bir uyma ve birleşme bulunmasındandır. Sesle nesne arasındaki bu uymayı, bu birleşmeyi, bu birbirini karşılamayı her kavim kendisine göre yapmış, böyle ayrı ayrı dillerde aynı nesneler ayrı ayrı ses veya ses toplulukları ile karşılanmışlardır. Nesnelerin bu şekilde ses veya ses toplulukları ile karşılanışı, gizli antlaşmalara dayanmaktadır. Fakat bu gizli antlaşmaların mahiyeti ve sebepleri belli değildir. Yani sesle nesne, kelimelerle mânâları arasında mevcut uygunluk önceden kabul edilmiş ve kökleşmiş bir birleştirme dışında herhangi bir münasebet ifade etmemektedir. Meselâ taşa niçin taş, yola niçin yol denmiştir, bilinmez. Taş, yol kelimeleri ile karşıladıkları varlıklar arasında önceden öyle kabul edilmiş olma dışında belli bir sebebe dayanan herhangi bir münasebet yoktur. Bu hususta yalnız tabiat taklidi kelimeler istisna teşkil ederler. Tabiattaki sesleri taklit suretiyle ortaya çıkmış kelimelerde sesle nesne, kelime ile mânâ arasında önceden öyle kabul edilmiş olmak dışında mantıkî bir münasebet vardır. Çünkü böyle kelimeler seslerin taklidine dayandıkları için nesne sesle değil, ses sesle karşılanmıştır. Tabiattaki seslerin dildeki ses toplulukları, yani kelimelerle aynen karşılanması şüphesiz mümkün değildir. Onun için tabiat taklidi kelimelerle karşılıkları arasında tam bir ses ayrılığı olduğu düşünülemez. Arada sadece bir benzerlik, nesnenin sesini hatırlatan bir ses yakınlığı bulunur. Fakat bu benzerlik ve yakınlık tabiat taklidi kelimelerde sesle nesne, kelime ile mânâ arasında diğer kelimelerde bulunmayan mantıkî münasebet bazı tabiat taklidi kelimelerde de zamanla unutulabilir. O zaman bu kelimeler de diğer kelimeler gibi mânâsı ile mantıkî hiçbir münasebeti olmayan bir duruma düşerler. Fakat bu az görülen bir haldir ve tabiat taklidi kelimelerde kelimenin sesi umumiyetle karşıladığı nesnenin sesini andırır: şırıltı, hışırtı, fısıltı gibi.

2. Tek Başına Kullanılmak

Kelimeler dilde tek başlarına, müstakil olarak kullanılan dil birlikleridir. Kendilerinden büyük birlikler olan kelime grupları ve cümle içinde dahi müstakil hüviyetlerini kaybetmezler. Kelime grupları ve cümle bitişik kelimeler halinde değil, kelime toplulukları halinde bulunurlar. Kelimeler kendilerinden büyük bu birlikler içinde bir araya gelirken arka arkaya söylenmeleri dolayısıyla bitiş ve başlangıç noktalarında ses bakımından birbirlerine bağlanırlar. Fakat vurguları ve mânâları bakımından daima istiklâllerini muhafaza ederler. Aynı şekilde yazıda da kelimeler ayrı yazılır ve birbirlerine birleştirilmezler. Kelimeden küçük dil birlikleri ise müstakil bir hüviyete sahip değildir. Sesler, ekler ve bir kısım köklerden ibaret olan bu birlikler ancak kelime içinde kullanılma sahasına çıkar ve vazife görürler. Yani kelimeler tek başlarına, müstakil olarak kullanılan en küçük dil birlikleridir. Bu dil birlikleri belirli tertiplerde yan yana gelerek daha büyük birlikler olan kelime grupları ve cümleleri meydana getirirler. Demek ki dil büyük bir kelimeler manzumesi, kelimeler dil denilen müessesenin tek tek bir müstakil hüviyetle kullanılan uzuvlarıdır.

3. Kelimenin Yapısı

Kelimeler ses veya ses toplulukları halinde bulunurlar. Yani kelimelerin yapısını bir veya birden çok ses teşkil eder. Fakat tek sesli kelimeler çok azdır. Kelimelerin asıl büyük kısmı çok seslidir. Tek sesli kelimelerin sesi tabiî ancak vokal olabilir: o, a gibi. Birden fazla sesli kelimelerin en küçüğü ise iki sesli olur.

K E L İ M E VE K A V R A M

Kelimeler her şeyden önce zihindeki kavramları karşılarlar. Bu bakımdan birbirleriyle münasebette olan üç unsur vardır: Varlık, varlığın zihindeki hayâli yani kavram, kelime.

İşte kelimeler önce varlıkların zihindeki hayâllerinin karşılıklarıdır. Sonra da dışarıdaki varlıkların isimleridir, dildeki temsilcileridir.

Bu sebeple bir kelimenin dışarıdaki varlık karşılığı ile, zihindeki kavram karşılığının hudutları da farklı olabilir. Kelime dışarıdaki ilk bakışta bir varlığın adı gibi gözükür. Fakat zihinde aynı zamanda daha başka kavramların da karşılığı mevkiinde bulunur. Bunun neticesinde:

1. Kelimenin bazen bir, iki bazen de çok mânâları bulunabilir. Umumiyetle ortak isimlerin ve has isim dışındaki diğer kelimelerin daima birden çok mânâsı vardır.

2. Kelimelerin her şeyden önce iki türlü mânâsı olabilir: Hakikî mânâ, mecâzî mânâ. Hakikî mânâ kelimelerin ilk, asıl, yapışık mânâsıdır. Mecâzî mânâ kelimenin benzerlikten dolayı ortaya çıkan, ikinci, iğreti, yakıştırma mânâsıdır. Meselâ arslanlar geçiyor diye askerlere işaret edersek, arslan kelimesi burada mecâzî mânâda kullanılmış olur. Kahramanlık ve kudret benzetmesi ile bu mânâlandırmayı yapmış oluruz.

3. Öte yandan kelime dışarıda tek bir şekilde birleşebilir: Fakat zihnimizdeki kavramları da, karşıladıkları varlıklar da ayrı ayrı olabilir. Böylece karşımıza dilde eş şekilli bir takım kelimeler çıkar: yüz (insan yüzü), yüz (sayı), boy (insan boyu), boy (kabile), yaz (yazmaktan), yaz (mevsim) gibi. Dilde bazen eklerde, köklerde, kelimelerde böyle eş şekilli olabilirler.

    Buna mukabil bazen de eş mânâlı kelimeler olabilir. Bunların şekilleri ayrı, fakat mânâları aynıdır. Bilhassa yabancı dillerden de alınmış kelimeler olunca, böyle eş mânâlı kelimeler çok görülür: İnsan-adam kişi, ak-beyaz, kara-siyah, şark-doğu, baba-peder, yakmak-yandırmak, çoluk-çocuk, falan-filan gibi. Bunlar iki de, ikiden çok da olabilirler. Bunlarda esas mânâ aynı olmakla beraber, bazen nüans farkları da bulunur.

5. Bu gibi dilde bazen kavramların zıtlığına dayanan çift kelimeler vardır. Zıtlık adeta onların arasında bir yakınlık doğurur. Biri diğerinden ayrılmaz gibi olur. Bu kelimeler, zıt mânâlı kelimelerdir. Büyük-küçük, alt-üst, baş-ayak gibi. Bazen bunların gelişmesi de paralel olur: iç-dış (iç-taş), büyük-küçük (bedük-kiçi) gibi.

6. Zihindeki kavramların genişliği ve çokluğu, bazen de dışarıdaki belli mânâlı kelimeyi başka mânâya kaydırabilir. Bu kaymada çok defa bir ilgi ve benzerlik bulunabilir. Bazen de sebep görülmez. Meselâ ütülemek kelimesi argoda âlâkadar etmek, ilgilendirmek mânâsına kaydırılmıştır.

Argo külhanbeyi terminolojisi demektir. Külhanbeyliğin hususi dili demektir. Hususi dil umumi dil içinden alınır, ayrı mânâ verilir ve hususileşir. İlimde hususi dil terimlerdir. Külhanbeyi kesiminde ise argodur.

    Türkçe kelimelerde zamanla bir çok defa mânâ değişikliği olmuştur. Bunlarda da atlamalar çok defa yan yana bulunan kavramların ilgilerine ve benzerliklerine dayanır. Meselâ yavuz “kötü, haşin, sert” demektir. Bugün iyi mânâ kazanarak “müthiş, kahraman, üstün” ifadelerine bürünmüştür. Karı eskiden “yaşlı, ihtiyar” demektir ve hem erkek hem kadın için kullanılırdı. Şimdi yalnız kadınlara ve koca karılara tahsis edilmiştir. Deli eskiden “yiğit, atılgan” demekti. Oğul eskiden erkek içinde, kız içinde kullanılırdı. Bugün yalnız erkekte kalmıştır.

KAYNAKLAR

    BÜYÜK SÖZLÜK, s. 1240. Orhan HANÇERLİOĞLU, Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitapevi, s. 209-210. Ahmet CEVİZCİ, PARADİKMA / FELSEFE SÖZLÜĞÜ, s. 499-500. Prof. Dr. Muharrem ERGİN, TÜRK DİLİ. Prof. Dr. Muharrem ERGİN, TÜRK DİL BİLGİSİ (Genişletilmiş), s.112-113. Prof. Dr. Kemal YAVUZ – Prof. Dr. Kâzım YETİŞ – Prof. Dr. Necat BİRİNCİ, ÜNİVERSİTE TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON DERSLERİ, S. 20-21.

K A Y N A K L A R

1) Meydan Larousse Gençlik Ansiklopedisi,

(Sayfa:96)

2) Yeni Rehber Ansiklopedisi

(Sayfa : 84-85)

(Sayfa : 345)

3) Ana Britannica

(Sayfa : 136-137)

(Sayfa : 258-259)

4) Batı Felsefesi Tarihi

Yazarı : Tuncar TUĞCU

(Sayfa : 109-110-111-112)

5) Eğitim Felsefesi

Yazarı : Prof. Dr. Veysel SÖNMEZ

(Sayfa : 63-64-65-66-67-68-69)

6) Felsefe Tarihi

Yazarı : Emile Brehien

(Sayfa : 68-69-70-71-72-73)

SOKRATES

(d. İÖ y 470/469, Atina – ö. 399 Atina), felsefi düşünceyi insana ve insan eylemlerine yönelten Eski Yunanlı Filozof. Gnothi seauton (Yunanca’da “kendini bil”) ilkesini savunmasıyla anımsanır. Yazılı hiçbir yapıt bırakmamış, öğrencilerinin, özellikle de Platon’un metinlerinde betimlenen kişiliğiyle tanınmış ve kendisinden sonraki felsefeyi derinden etkilemiştir. Eski Yunan felsefesi genel olarak Sokrates öncesi ve sonrası biçiminde iki döneme ayrılır.

Perikles döneminde yetişen Sokrates, heykelci Sophroniskos ile Phainarete adlı bir ebenin oğluydu. Soylu olmadığı gibi varlıklı da değildi. Ömrünün sonlarına doğru, karısı Ksanthippi ve üç oğluyla geçim zorluğu bile çekecekti. Aristo, Platon ve Xenophon Sokrates’in öğrencileridir.

Sokrates, vücut olarak kısa boylu, tıknaz bir yapıya sahip olmasına rağmen, iyi bir savaşçıydı. Nefsine hakimiyeti ve demokrasiyi savunduğu için hapsedildiğinde kendisini kurtarmaya gelenlere adaletin verdiği kararlara uyacağını söylemiştir. Vatanperverliği, her türlü bozuk düşünce ve ahlaksızlıkla mücadele etmesine sebep olmuştur. İnsani düşünceleri de ağır basıyordu.

Sokrates gençliğinde Samos’da (Sisam) (440) ve Peloponnesos, Savaşı’nın (İÖ 431-404) çeşitli çarpışmalarında dövüşerek dayanıklılığı ve cesaretiyle de ün kazanmıştı. Kısa bir süre Atina’daki danışma meclisi boule’ye üye olduysa da genellikle güncel siyasetle ilgilenmedi. Ama zaman zaman anayasa dışı bazı kararlara direndi. Otuz Tiran döneminde, Sokrates’le birlikte dört kişiden rakipleri Leon’u tutuklamalarını isteyen tiranların bu buyruğuna açıkça karşı çıktı (İÖ 404). Platon’un Apologia Sokratosus’una (Sokrates’in Savunması, 1973) göre, daha sonra bu davranışıyla yaşamını gözden çıkardığını söyleyecekti.

İÖ 403’te bir darbeyle iktidarı yeniden ele geçiren demokratlar, bir yoruma göre tiranlar arasında birçok öğrencisi bulunduğu için Sokrates’i suçlayarak mahkeme önüne çıkardılar. Sokrates, tanrılar üzerine yazılmış mitolojik hikayeleri saçma buluyordu. Tanrıyı, kendi kafasında yaratıcı ve idare edici olarak kabul etmişti. Ruhun var olduğunu ve eğitimin kazandıracağı alışkanlıklarla kötülüklerinden temizlenip saf hale gelebileceğini söylüyordu. Öldükten sonra ruhun nefesle vücudu terk ettiğini ve kaybolmadığını savunmuştur. Sokrates’e yöneltilen “dinsizlik” suçlamasının başlıca öğeleri “gençleri saptırmak” ve “devletin tanrılarını yok sayarak yeni tanrılar uydurmak” biçimindeydi. Sokrates bu suçlamayı hafife alarak reddetti, suçlayıcıların başını çeken Anytos’u alaylı sorularıyla zor durumda bıraktı. Atina mahkemesinin üyelerini iyice öfkelendirdi ve daha büyük bir çoğunlukla ölüme mahkum edildi. Atina yasalarına göre 24 saat içinde baldıran zehri içerek ölmesi gerekirken, her yıl Delos’a gönderilen kutsal gemi dönmeden kimse idam edilemeyeceği için infaz bir ay gecikti. Bu süre içerisinde hapishanede her gün dostlarıyla her zamanki gibi konuşmayı sürdüren Sokrates, kendisini kaçırma önerisini, meşru bir mahkemenin kararına yanlış da olsa uymak gerektiği gerekçesiyle reddetti. Sokrates’in son gününün ve baldıran zehrini içişinin öyküsü Platon’un Phaidon’unda kusursuz biçimde anlatılmıştır.

İDEALİZM

Felsefede, bilginin temeli olarak düşünceyi ele alan, insan düşüncesinin ilme temel olduğu görüşünü savunan düşünce sistemi. İdealizm; felsefik ekollerden realizmin (gerçekçiliğin) ve materyalizmin (maddeciliğin) zıddıdır. İdeal kelimesinin Türkçe karşılığı ülküdür. İdealizm, felsefik akım olarak Türkçe’ye ülkücülük şeklinde tercüme edilmiştir. Felsefede, dünyayı ve varoluşu, bilinç ve düşünceye öncelik vererek açıklayan öğreti. İdealistler, varlıklar arasındaki soyut ilişkilerin duyularla algılanan nesnelerden daha gerçek olduğunu ve insanların var olan her şeyi düşünsel bağlamda, idealar(*) aracılığıyla ve idealar olarak bildiğini savunurlar.

İdealizm, Aristoteles, Platon gibi eski filozofların ortaya attığı felsefi bir görüştür. Bu filozoflar, eşyanın biçiminde özlerini görmek istiyorlardı.

Kant da, eşyanın mekan içinde, bizim dışımızda var olduğunu kabul eden görüşü ortaya atmış ve buna kendi deyimiyle “amprik idealizm” adını vermiştir.

Materyalist ve realistlerin maddeyi felsefelerine temel yapmalarına karşılık, idealist filozoflar düşünceyi esas kabul etmişlerdir. Bilgi, hayat, olaylar vs. hakkındaki izahları da buna göre şekillenmiş ve bilhassa materyalizmle çatışmıştır. İdealistler, maddeyi reddetmekle beraber, maddeyi aşmak gerektiğini belirterek, madde dışı bilgi, duygu, seziş ve anlayışlara yönelmişlerdir. Geçerli mutlak doğrulara ulaşamamışlardır. Başka felsefe ekolleri tarafından tenkit edildikleri gibi İslam alimlerinin kitaplarında da yanlışları ve düştükleri hataları gösterilmiştir.

İdealizm; maddeciliğin aksine, düşünce ve ahlaka çok değer veren bir görüştür. Bu bakımdan ahlak kuralları, idealizm için biçilmiş kaftandır, yani çok kıymetlidir. İdealizm ahlakla birleşince “ahlaki idealizm” meydana gelir. Ahlaki idealizm, tabiatta, içtimai hayatta görülen aksaklıkları düzeltmek üzerine düşüncenin, duygunun gücüne inanır. Bu görüşü savunur. Estetikte idealizm, sanatta duygu ve düşüncenin hakim kılınmasını, buna dayalı olarak sanat eserleri meydana getirilmesi görüşünü savunur. Bu bakımdan gerçekçiliğin zıddı olarak kabul edilmiştir. İdealist filozofların meşhurları; Kant, Fichte, Schelling ve Descartes’dir.

Felsefi idealizmin tarihsel gelişiminde, başlıca üç sorunu yanıtlama çabası belirleyici olmuştur.

1) İnsan deneyiminin sonul gerçekliği nedir? Bu soruya verilen yanıtlar iki uç arasında dağılır. Deneyci filozoflardan David Hume’a göre insan deneyiminde anlatımını bulan sonul gerçeklik, olayların her bireyin bilincinde art arda akışıdır. Bu düşünce, tüm gerçekliğin tek bir benliğin anlık duyu deneyimine indirgenmesi sonucuna varır. Öteki uçta, usçu filozoflardan Spinoza’yı izleyenler için sonul töz, kendi başına varolabilen ve yalnızca kendisi tarafından kavranabilendir. Spinoza’nın panteist idealizminin ilk ilkesine göre sonul gerçek Tanrı, Doğa ya da Töz’dür.

2) Bilginin içeriğinde verilen nedir? Verilerin mantıksan yorumu ve açıklamasıyla ne elde edilebilir? İdealistlere göre bilgi sürecinin sonucu, bireysel deneyimin dışında kalmakla birlikte gene de somut bir tümel ya da bir dizgedir. Verilen mantıksal yorumu ve açıklaması, gerçekte, yeryüzü üzerinde yaşayanlarca tümüyle yeni bir biçime dönüştürülmesi demektir.

3) Bir düşünür, zaman içindeki oluşum ve değişim olgusu ya da değişik amaçlar ve değerler karşısında nasıl bir tutum almalıdır? İdealistlere göre us yalnızca doğadaki uyumlu düzeni ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda uygar bir toplumun kültürel yaşamının parçası olan devleti ve öteki kurumları da yaratır. Bu kurumların değerlerini korumak ve geliştirmek, her uygar insanın temel ahlaki görevidir.

İdealistlerin başlıca dört savından biri “var olmak algılanmış olmaktır” ilkesidir. Nesnelere dayandırılan bütün nitelikler duyu nitelikleridir. Bunlar ancak duyu organları bulunan bir özne tarafından algılandıklarında var olurlar. Maddenin varlığını ve duyu algılarının maddeden kaynaklandığı görüşünü yadsıyan bu yalın sav, geniş tartışmalara yol açmıştır.

Özneyle nesnenin karşılıklı birbirine bağımlı olduğu savı, birinci savla yakından ilişkilidir. Nesnesi olmayan bir özneyi düşünmek olanaksızdır; çünkü özne olmak bir nesnenin ayrımında olmaktır. Buna karşılık her nesne de ancak bir öznenin karşısında nesnedir. Bu ilişki mutlak ve evrensel biçimde karşılıklıdır. Dolayısıyla her tam gerçeklik, bir nesneyle bir öznenin birliğidir, yani somut bir tümeldir.

İdealizmin üçüncü savına göre insanın en dolaysız deneyiminde, yani kendi öznel bilinçliğinde sezgisel ben, tinsel özellik taşıdığı varsayılan sonul gerçekliği doğrudan kavrayabilir.

İdealizmin dördüncü savı özellikle Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için geliştirilmiştir.

Batı’da genel olarak idealizmin biçiminden söz edilir: Berkley’in öznel idealizmi, Kant’ın transandantal idealizmi ve Hegel’in mutlak idealizmi. Berkeley, benliğin dışında kalan dış dünyanın görünüşteki nesnelliğini, bu nesnelerin gerçekte Tanrı’nın zihnindeki idealar olduğunu söyleyerek kendi öznelciliğiyle bağdaştırmaya çalışır. Ama öznel idealizmin en uç noktası, “yalnızca ben varım” önermesine giden tek benciliktir. Buna karşılık Kant, transandantal ego adını verdiği insan benliğinin, duyu izlenimlerini evrensel kavramlar aracılığıyla düzenleyerek bilgi ürettiğini ileri sürer.

Hengel’e göre, duyu verilerinin sağladığı deneyimlerden daha karmaşık bilim kategorilerine geçilince, bütün öteki soyut ideaları birer parça olarak içeren mutlak ideaya ulaşır.

EĞİTİME BAKIŞI

Sokrates, tanrılar üzerine yazılmış mitolojik hikayeleri saçma buluyordu. Tanrıyı, kendi kafasında yaratıcı ve idare edici olarak kabul etmişti. Ruhun var olduğunu ve eğitimin kazandıracağı alışkanlıklarla kötülüklerinden temizlenip saf hale gelebileceğini söylüyordu. Öldükten sonra ruhun nefesle vücudu terk ettiğini ve kaybolmadığını savunmuştur. Bu düşüncelerinden dolayı ölüme mahkum edilmiş ve zehirlenmek suretiyle öldürülmüştür.

Sokrates bütün zamanını çarşıda, parklarda, sokaklarda gymnasia olarak adlandırılan yerde politika, şiir, sosyal konularda serbestçe konuşarak geçiriyor ve kendisine göre doğruyu ve eğriyi anlatıyordu. Konuşma metodu olarak önce soru sorar, sonra kendisi izah ederdi. Kötülüğün bilgisizlikten ileri geldiğini söylerdi.

Sokrates’in yaşadığı devir, baskı uygulanan Pericleas zamanına rastlar. Sokrates, tabii ilimlere ilgi duymuş ve birçok sistemi öğrenmişti. Dünyanın yuvarlak veya tepsi biçiminde olduğu hususunda iki farklı kozmoloji bilgisine ilgi duymuştur. Kozmoloji sırasının akıldan kaynaklandığını, kainatın bulunduğu şekliyle meydana geldiğini söylemiştir.

Faraziyeden (hipotez) giderek yanlış faraziyeleri tek tek ortadan kaldırmak suretiyle doğruyu bulma metodunu ilk Sokrates ortaya atmıştır. Sokrates’in hipotezler fikrinin Aristo mantığının ortaya çıkışında büyük rolü olduğu kabul edilir.

Sokrates’in düşünceleri ölümünden sonra, talebeleri tarafından yayılmıştır. Euclid de, Sokrates’den ders almıştır. Sokrates ve talebeleri her şeyi akıl ile izah etmeye çalışmışlardır. Hiçbir şey gerçek olmayıp yalnız “Bir” olan vardır, demişler. Fakat, bir olarak aklı, zekayı Tanrı’nın eş anlamlı olarak almışlardır. Bu sebeple, “tabiat kanunları” gibi “Tanrı” düşüncesini de insan aklı bulmuştur. Tanrı fikri, “Kuvvetlilerin zayıflara yükseldiği bir ağırlıktır.” demiştir. İnsan ahlakıyla ilgili düşüncelerini ise, Tanrılar dışında yüksek bir aleme yöneltti. Tabiat kuvveti tabirini kullanmadı. Sokrates’e göre Tanrı, kainatla birlikte hem cisim, hem de ruh aleminde bir güçtür. Ruhun kaybolmadığına ve ahiret hayatı olduğuna inanmıştır.

Sokrates’in bu bozuk düşünceleri, yaşadığı çağdaki Yunanlıların inandıkları ve tapındıkları birçok uydurma Tanrı ile dolu inanç dünyalarına bir isyan ve tepki mahiyeti taşır. “Tanrı” mefhumunu insan aklının bulduğunu ve bunun eski Yunan toplumunda kuvvetlilerin zayıflara bir çeşit tahakkümü olduğunu ileri sürmesi, eski Yunanlıların çok tanrılı inanç dünyaları ve günlük hayatlarının şekillenişi bakımından doğrudur. Ancak, peygamberlerin insanlara tebliğ ettiği ilahi dinler “bir olan Allah”a iman ve ibadet, kaynağını “vahiy”den almakta ve aklın ötesinde bulunmakta olduğundan Sokrates’in düşünceleri yersiz ve bozuk olmaktadır. Nitekim Sokrates, yalnız “bir” olanın ve “Ruh”un varlığını, ruhun öldükten sonra yaşamasını ve ahiret hayatının varlığını da eski peygamberlerin bildirdikleri ilahi dinlerden kendilerine ulaşan nakillerden öğrenmiştir. Ancak yalnız kendi akıl ve mantıklarını rehber edindiklerinden bir peygambere iman etmeyi kabullenememişler. Böylece akıl ve mantıkları çerçevesinde sıkışıp kalmışlardır. “Bir” olan varlığa akıl ve zeka demeleri de bundandır.

Sokrates’in kişiliğinin ilkçağ yazarları arasında en çok dikkat çeken yanı mistik tutumuydu. Sık sık kendinden geçerek saatlerce hiç kıpırdamadan dururdu. İçinde bir daimonion (küçük cin) bulunduğunu, yanlış bir davranışa yeltendiği zaman onun kendisini uyardığını söylerdi.

Sokrates’in düşüncesinin temelinde, bütün evrenin düzenli bir bütün olduğu görüşü yatıyordu. Ama bu bütün, dolaysızca karşımızda duran bir şey değildi; onu kavrayabilmek için özel bir çaba gerekiyordu. Bir bilgi edinme ve eğitim yöntemi olarak Platon’da gelişen diyalektikten farklı olarak Sokrates’in yöntemi, kanıları ve düşünceleri salt “sözler” (logoi) olarak ele alıp bunların bütün içindeki konumlarına bakmaktı. Belirli bir konuda bir önerme dile getirildiği zaman Sokrates bunun, doğru sayılması durumunda doğru sayılan başka önermelerle çelişme içinde olup olmadığını inceliyordu. Bu nedenle Platon’un, Sokrates’in etkisini yansıttığı varsayılan gençlik diyaloglarının sonunda hiçbir olumlu sonuca varılmaz. Ama üzerinde görüş birliği sağlanan hiçbir düşünce üretilmediği halde, “hiçbir şeyi enine boyuna incelemeden kabul etmemek” ilkesine uygun bir aydınlanma edinilir.

Sokrates’e bağlanan bir başka temel ilke, kötülüğün kaynağının yanlış bilgiyle ya da bilgisizlikle özdeşleştirilmesidir. Sokrates’e göre “hiç kimse bilerek kötü olmaz”dı; insanların ahlak ölçüleri dışına çıkmaları temelde yanlış bilgilenmenin sonucuydu. Dolayısıyla doğruları öğrenen her insan ister istemez iyi olacaktı. Sokrates’in diyalektik sorgulama yöntemi de bu amaca yönelikti. Bu amaçla Atina sokaklarında dolaşan Sokrates insanları aydınlatmaya çalıştı.

Çeşitli kaynaklardan aktarılan bilgilere göre Sokrates’in temel yöntemi, konuşturduğu kişilerin çeşitli konulardaki belirginleşmiş ya da kalıplaşmış görüşlerini çürüterek onları bu konular üzerine yeniden düşünmeye yöneltmekti. Kendisinin aslında hiçbir şey bilmediğini söyleyen Sokrates, başka kişilerle söyleşilerinde, onların ulaştığı sonuçların kendilerine ait olduğunu, kendisinin yalnızca annesi gibi “ebelik” (maieutike) doğruyu doğurttuğunu söylerdi. Genel tutumunu da şu öyküyle açıklıyordu: Delphoi’deki Apollon Tapınağı’nın medyumu Phytia bir gün bir soru üzerine, Tanrı Apollon’un ağzından “en bilge insan Sokrates olduğunu” bildirmişti. Sokrates buna çok şaşırmıştı, çünkü kendisinin hiç de bilge olmadığını biliyordu. Bunun üzerine “Tanrı’nın yalanını çıkarmak için” kendisinden daha bilge bir insan aramaya başlamıştı. Bütün soruşturmalarının nedeni buydu. Ama zamanla konuştuğu herkesin, bildiklerini sandıkları halde bilmedikleri şeyler bulunduğunu görmüştü. Oysa kendisi de herkes gibi hiçbir şey bilmemekle birlikte, onlardan farklı olarak hiçbir şey bilmediğini biliyordu. Bu nedenle en bilge insan olduğunu kabul etmişti. Sokrates bir başka açıklamasında da Atina’yı büyük ve soylu bir ata, kendini de at uyuyakalmasın diye onu ısıran bir at sineğine benzetiyordu.

Sokrates felsefe tarihinde kişiliğiyle en çok etkili olmuş filozoftur. Sokrates’in yaklaşımındaki “ironi” üzerinde ayrıntılarıyla duran SÆren Kierkegaard, bir insanın kişiliği ile düşünceleri arasındaki uyuma onu örnek gösterir. Kierkgaard’a göre Sokrates’deki “ironi”, kendi kişiliğini ona yabancı dünya karşında sağlam tutmanın bir yoludur. Buna karşılık Nietzsche, Sokrates’i yaşamın zenginliklerine ihanet etmekle suçlar ve “anlamsız” olanın sözcüsü sayar. Nietzsche’ye göre Sokrates ölümünü kendisi istemiş ve bunu bir kurtuluş saymıştır. Karl. R. Popper, Sokrates’in, ilkçağın “kapalı toplum”unda çıkışta “açık toplum”, “özgürlük” gibi düşünceleri ilk kez geliştiren filozof olduğunu savunur. Popper’a göre öğretmeniyle karşılaştırıldığında bir “reaksiyoner” olan Platon kapalı topluma geri dönme özlemini temsil eder. Sokrates’in demokrasi düşüncesiyle ilişkisi son yıllarda felsefe çevrelerinde yoğun olarak tartışılmaktadır.

Sokrates Atina’nın meydanlarında, surlarında veya ünlü bir komutanın konağında etrafını kuşatan gençlerle tartışır onları eğitirmiş. Sofistlerin tersine öğrencilerinden para almazmış. Sokrates’in öğrencileri Atina’daki demokratik yönetime diş bileyen soyluların ve büyük toprak ağalarının çocuklarıdır. Platon’un ‘idea’lar öğretisinin epistemolojik temellerinin oluşmasında Sokrates’in büyük etkisi olmuştur.

Sokrates çağdışı sofisler gibi yalnızca ‘bilgi’ ve ‘ahlak2 sorunları ile uğraşmıştır. Tüm yaşamı sofistlerin relavisit bilgi kuramına karşı savaşımla geçmiştir. Relaviteye şiddetle karşı çıkar, bilginin kesin genel geçerli olduğunu kanıtlamaya çalışır. Sofistlerin ‘doksa’sının karşısına ‘episteme’yi (bilgi) koyar. Sokrates’e göre doksalar değişkendir ama episteme genel geçerlidir, kesindir.

Sokrates tartışma sanatının büyük ustalarından biri idi. Karşısına birini alır belirli bir sorun üzerine tartışmayı başlatır ve onun tezini yargılarındaki karşıtları, çelişmeleri ortaya çıkararak çürütüp, doğruyu bulmasına yardımcı olurdu. Çelişmeleri bulma sanatı olan diyalektiğe egemenliğini, ustalığını bir yakıştırma ile dile getirirdi: anasının sanatını insan ruhuna uyguladığını söylerdi; annesi ebe idi. Ben bir ‘maieutike’ (ebe)yim, insan ruhunda uyku durumunda bulunan genel doğruları açığa çıkarıyorum, onların bilince çıkmasını sağlıyorum; insanın ruhunda önceden varolan apistemeyi doğurabilmesine yardımcı olan bir ebeyim derdi. Tartıştığı kimsenin yargılarındaki çelişmeleri sergileyerek çürüttükten sonra, tek tek doğrulardan genel doğrulara yükselir, sonra genel doğrular ile tekleri denetlerdi. Yalnız, diyalektiği değil tüme varımı da felsefe tarihinde ilk kez doğru ve tutarlı olarak kullanan filozoftur. Kendisine sofist (bilge) denmesine kızardı. Benim derdi, “Bildiğim bir şey varsa o hiçbir şey bilmediğimdir”.

Sokratik tartışma idealist eğitimde kullanılan tekniklerden biridir. Sokratik tartışma iki aşamadan oluşur:

1. İroni (alaysı) 2. Maeutik (doğurtmaca). İroni basamağında, sorulan sorularla, hiçbir bilgisinin doğru olmadığını öğrenci anlar. Doğurtmaca basamağında ise, yine sorular ve ipuçlarıyla, öğrencinin aklını çalıştırıp doğru bilgiyi bulması sağlanır.

Sokrates epitemenin, genel doğruların, insan ruhunda doğuştan bulunduğu, gizlenmiş olduğu postülasından hareket ederdi.

Sokrates yalnız insan yaşamının sorunları ile uğraştı. Bilgi kuramı onun için etik sorunlara yaklaşımında kullandığı bir araçtır. Sokrates için erdemli bir yaşam hem dürüst bir yaşamdır hem de mutlu bir yaşamdır. Sokrates erdem nedir? Sorusuna ‘Erdem epistemedir’ yanıtını verir. Doğru bilgi ile erdem bir ve aynı şeydir. Sokrates “Hiç kimse bilerek kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir” der.

Epikürcülük

En başta onlara Tora ile çeşitli şekillerinde Helenizm arasında uzlaşma olamayacağını göstermeliyiz. Bu ikisi taban tabana zıttır.

Örneğin Epikür’ün felsefesini ele alalım: “Yiyelim, içelim çünkü yarın öleceğiz.”

Epikürcülere göre insanın en yüksek ideali kendi mutluluğu ve hayatın tadını çıkarmaktır. Her hareketi doğru ve adil olana değil, şu sorunun yanıtına dayanmalıdır: Bu benim şu anki keyfime katkıda mı bulunacak yoksa keyfimi azaltacak mı?

Fiziksel haz en büyük yegane iyiliktir der Epikürcülük; fiziksel acı ise en büyük yegane kötülük.

Dolayısıyla Epikürcülük hayata neredeyse sadece materyalist bir açıdan bakar.

Epikuros:

M.Ö 341-270 yıllarında yaşadığı sanılan Epikuros’un M.Ö 310’da Mytilene’de kurduğu ve M.Ö 306 yılında Atina’ya taşıdığı okul kitaplıkları ve sınıfları ile gerçek bir okul değil, bir kardeşler topluluğudur. Belli bir felsefeyi benimseyenlerin toplandığı bir manastır görünümündedir. Atina’daki bahçe, 2.6 kg gümüş verilip kardeşlerce satın alınarak toplantılar yapılmaya başlanınca buraya “bahçe okulu” dendi. Epikuros, Stoacılığın kurucusu Zenon’dan beş altı yaş büyüktür. Zenon bir asyalıdır. Bahçenin hocası ile belli başlı arkadaşları gibi Atina’nın köklü ailesindendir.

Epikuros’un öğretisi M.Ö 3. Yüzyılda Metrodoros, Hermarkhos, Polystrates tarafından sürdürülür. M.Ö 2. Yüzyılda Apollodoros ve Philodemos Epikuros’un öğretisi yayarlar. Latin ozanı Lucretius’un dizelerinde ve özellikle şeylerin doğası’ında Epikurosçuluğun bilimsel öğretilerine yeniden rastlanır. Epikuros’un çeşitli kesin bilgi biçimleri açıklanır. Bu tür bilgilerin en alt basamağında duyumlar vardır (acılık, tatlılık v.b). en yüksekte ise sezgi bulunur. Epikuros, evrenin yapısını açıklarken Demokritos’un atom kuramını yeniden gündeme getirir:

Evrendeki herşeyi yapan atomlar sonsuz bir devinim içindedirler. Bazen, önceden kestirilmesi olanaksız donanımlar yaparlar. Bunlara “atomların sapması” denir. Böylece Epikuros doğa yasalarının saltık olmadığını, evrende zaman zaman taşmalar bulunduğunu da vurgular.

Ahlakın amacı, acıları ve sıkıntıları ortadan kaldırmak, ruhu dinginliğe ulaştırmaktır. Bilge isteklerini yaparak, onları doyurarak dinginliğe ulaşır. Epikuros ahlakı, amaçta Stoa ahlakına benzer. Ayrılık amaçlardadır. Epikurosçulukta zevkler derece derecedir. Bilge odur ki, zevklerin hesabını ustaca yaparak onlardan en çok hoşlanmayı becerebilsin. Sonunda Epikuros’un şu sözüne varılır:

“En büyük zevk yanında hiç acı ve sıkıntı getirmeyendir.”

Her zevk, az çok bir sıkıntıyla birlikte geleceğine göre Epikurosçuluk, sıkıntıdan kurtulmak için en sonunda dünyadan kopmayı öğütleyecektir.

FELSEFE NEDİR?

– Felsefe kişinin kendisini ve çevresini anlama, yorumlama, açıklama ve gerçeği arama çabasıdır.

FELSEFENİN GENEL ÖZELLİKLERİ

– Felsefe, bilgi edinmeye değil bilgi aramaya yönelik bir faaliyettir.

– Felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir.

– Felsefe, insanı ve evreni bir bütün halinde kavramaya çalışır.

– Felsefe, bir bilin değildir ancak bütün bilimler felsefeden doğmuştur.

– Felsefenin yöntemi her zaman için bilinçli, tutarlı, sistemli bir düşünme yöntemidir.

– Felsefi sistemler kendi içerisinde tutarlıdır. Fakat genel- geçer bir niteliğe sahip değildirler.

FELSEFENİN YARARI

– Felsefe kişide merak ve kuşku uyandırır.

– Felsefe bilinçlenmeyi ve görüş açımızın gelişmesini sağlar.

– Demokrasinin gelişmesini ve işlemesini sağlamaktadır.

– Yeni bilim dallarının ortaya çıkmasını sağlar.

– Felsefe insana hemen her konuda akıl yürütebilmesini sağlar.

BİLGİ ve BİLGİ TÜRLERİ

BİLGİ : Suje ile Obje arasındaki ilişki sonucunda elde edilen üründür.

İnsanın, bilgi elde etmesinde iki yetisi vardır :

1- Düşünme

2- Duyular yoluyla algılama gözlemleme

BİLGİ TÜRLERİ : Gündelik Bilgi , Dinsel Bilgi, Teknik Bilgi, Sanat Bilgisi , Bilimsel Bilgi , Felsefi Bilgi

Gündelik Bilgi: İnsanların gündelik hayatlarında en sıradan deneyimleri sonucunda elde etmiş oldukları bilgi türüdür. Özellikleri :

– Tek tek olaylarla ilgilidir.

– Sezgilere dayalı olarak ortaya çıkar.

– Genelleştirilmiş bilgidir. Ancak gerçekliğinden söz edilemez.

– Sonuçları kesin değildir ve sistemsiz bir yapıya sahiptir.

Dinsel Bilgi : Dinsel bilgide suje ile obje arasındaki ilişki inanç temeline dayanır. Bu bakımdan dinsel bilgide gerçekliğin kanıtlanmasına ihtiyaç yoktur. Özellikleri :

– Varlığı inanç aracılığıyla ortaya koyar.

– Tanrı, evren ve insana ilişkin tümel açıklamalar içerir.

– Eleştiri ve tartışmaya kapalıdır. (dogmatiktir)

Teknik Bilgi : Doğal nesnelerin bilimsel bilgilerden yararlanılarak insan yaşamında kullanabilir halde getirilmesi sonucu elde edilen bilgi türüdür. Özellikler :

– pratik yarara dayalı olarak oluşur.

– İnsan yaşamını kolaylaştırmak amacına yöneliktir.

– Bilimsel bilgi ile karşılıklı etkileşim içindedir.

Sanat Bilgisi : Sanat güzeli arayan gerçekliği simgelerle anlatmaya çalışan bir etkinliktir. Bu etkinlik duyguya ve sezgiye dayanır. Yetenek ve hayal gücü gerektirir. Özellikleri :

– Sezgilere ve yaratıcı hayal hücüne dayanmaktadır.

– Subjektiftir.

– Amaç, estetik haz uyandırmaktır.

Bilimsel Bilgi : Bilimsel bilginin başlıca özelliği nesnel, kesin, genelleyici, eleştirel olmasıdır. Akla, gözleme, deney ve kanıta dayanır. Bilimsel bilgi üçe ayrılır.

1- Formel Bilgi :

– Yalnızca düşüncede var olan varlığı konu edinir.

– Matematik, mantık, etik, değerler bu alana girer.

– Tümden gelim yöntemini kullanır.

2- Doğa Bilimleri :

– Reel varlığı konu edinir.

– Fizik, kimya, biyoloji, tıp ve yer bilimleri bu alana girer.

– Temel özelliği olgusallıktır. ( Olgusallık : Yargıların doğrudan ya da dolaylı olarak gözlenebilir olanı dile getirmesidir.)

– Tümevarım ( endüksiyon ) yöntemini kullanır.

3- İnsan Bilimleri :

– Konusu insan ve toplumdur.

– Piskoloji, sosyoloji, tarih, siyaset ve coğrafya bu alana girer.

– Anlama yöntemi kullanır.

– Toplumsal olayları anlamamızı sağlar.

Felsefi Bilgi : Felsefi bilgi, insanın deneye dayanmadan yalnızca aklıyla, düşünme gücüyle kafasındaki sorulara cevap vermesidir. Özellikleri :

– Tümel ve geneldir

– Özü araştırır.

– Akılcıdır.

– Yöntemlidir.

– Sistematik düzenlidir.

– soru sormaya ve hayal gücüne dayalıdır.

FELSEFENİN DİĞER ALANLARLA İLİŞKİSİ

Felsefe İle Bilim Arasındaki Ortak Özellikler:

– Akıl ve mantık ilkeleri kullanır.

– Bilinçli yöntemli ve sisteme dayalıdır.

– İlke ve yasalara ulaşmaya çalışırlar.

– Merak ve anlama arzusundan doğmuştur.

Felsefe İle Bilim Arasındaki Farklar:

– Kelsefe hem olgularla hemde değerlerle ilgilenirken bilim sadece olgularla ilgilenir.

– Bilimin önermeleri doğrulanabilir ancak felsefenin önermeleri dar anlamda doğrulanamazlar.

– Bilimlerde ön görüde bulunabiliriz ancak felsede bulunamayız.

Felsefe İle Din Arasındaki Ortak Özellikler:

– Konuları insan ve evrendir.

– Varlığı tümel olarak açıklarlar.

Felsefe İle Din Arasındaki Farklar :

– Felsefi bilgiler akla dayanırken dinsel bilgiler inanca dayanır.

– Felsefede soru sormak esastır ama dinde verilen cevaplara inanmak esastır.

– Felsefe eleştiricidir din ise dogmatiktir.

Felsefe İle Sanat Arasındaki Ortak Özellik:

– Varlığı, hayatı insanı yaratıcı bir zeka ile kavrar ve yorumlar.

Felsefe İle Sanat Arasındaki Fark :

– Felsefe doğrulara dayanırken sanat duygusallığa dayanır.

BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

Doğruluk , Gerçekçilik , Temellendirme dir.

Doğruluk : Düşüncenin gerçekle bire bir uyuşmasıdır.

Gerçekçilik: Gerçek, bilinçten bağımsız olarak nesnel dünyada bulunan güneş, hava, taş gibi şeylerdir.

Temellendirme : Ortaya konan bir soru için dayanak, gerekçe, temel bulunmalıdır. Temellendirilmiş bir bilgi ölçütler aracılığıyla kazanılan bilgidir.

BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL PROBLEMLERİ :

– Doğru Bilginin Mükün Olup Olmadığı

– Doğru Bilginin Kaynağının Ne Olduğu

– Doğru Bilginin Ölçütü Ve Sınırı Ne Olduğu

Problemleri bilgi felsefesinin en önemli problemleridir.

DOĞRU BİLGİNİN MÜKÜN OLUP OLMADIĞI PROBLEMİ:

– doğru bilginin mümkün olduğu savunulan ( DOGMATİZM)

– doğru bilginin mümkün olmadığı savunulan (SEPTİSİZM)

DOGMATİZM: Kesinliğinden hiçbir şekilde şüphe edilmeyendir. Dogmatizm de :

– değişmez ve kesin bilgiler olduğu savunulur.

– Akıl aracılığıyla elde edilen bilgiler kanıt aramaksızın üzerine her hangi bir inceleme ve eleştirme yapılmaksızın doğru olarak kabul edilir.

– Doğmatizm temeli üzerinde rasyonalizm, emprizm, kritisizm, analitik felsefe, pozitivizm, sezgicilik, pragmatizm, fenomenoloji gibi felsefi akımlar doğmuştur.

SEPTİSİZM (şüphecilik): doğru bilginin mümkün olmadığı ve hiçbir şekilde bilgi elde edilemeyeceği savunulan akımdır.

– septikler, insanın duygularının ve aklının yetersizliğinden dolayı doğru bilgiye ulaşılamayacağını savunurlar.

– Belli bir doğruya ulaşmadan önce kuşku duymak zorunlu ve kaçınılmazdır.

BİLGİNİN KAYNAĞI PROBLEMİ : felsefe tarihi boyunca bilginin kaynağıyla ilgili dört temel görüş ortaya çıkmıştır. Bu görüşler :

Rasyonalizm (Akılcılık): Bilgi kaynağında aklın ve düşüncenin olduğunu savunan akımdır.

Emprizm(Deneycilik): Bilginin kaynagında algıların, duyuların , deneylerin ve gözlemlerin bulunduğunu savunan akımdır.

Kritisizm (Eleştiricilik): Bilginin kaynagında aklın ve deneyin bir arada bulunduğunu savunan akımdır.

Entüisyonizm (Sezgicilik) :Bilgi elde etmede aklın ve deneyin yetersiz olduğu insanın sadece sezgi aracılığıyla bilgi elde edebileceği savunulan akımlardır.

RASYONALİZM(AKILCILIK): Bilginin temel kaynağının akıl olduğunu savunulan akımdır. Rasyonalistlere göre bilgi zorunlu, kesin ve genel- geçer olmalıdır. Böyle bir bilgi ancak akılla elde edilebilir. Bilim modeli matematik ve mantıktır. Rasyonalistlere göre bilgi doğuştan gelmektedir. Doğuştan gelen bu bilgilere apriori bilgileri denir. ( ————————–PLATON. FARABİ—————————- )

EMPRİZM (DENEYCİLİK): doğuştan zihnimizde hiçbir bilgi, düşünce ve ilke bulunmadığını, bilgilerimizin duyu ve algıdan geldiğini deneyden türediğini ileri süren felsefi akımdır. (————-JOHN LACKE————-)

NOTLAR —————-NOTLAR————– NOTLAR—————— NOTLAR————- NOTLAR———-

Metafiziğin temel problemleri nelerdir?

– Varlık ile ilgili problemler ( ontoloji )

– Evrenin yapı ve oluşumu ile ilgili problemler ( kozmoloji )

– Tanrı ve ruh ile ilgili problemler.

NOTLAR —————-NOTLAR————– NOTLAR—————— NOTLAR————- NOTLAR———-

Sofistler doğru bilginin varlığından ilk defa şüphelenen kişilerdir. Sofistlerin bu kuşkuculukların daha sonra septikler devam ettirerek daha ileriye götürdüler.

 

1) Bugün bir ortaokul öğrencisi, fizikte Newton’ dan daha fazla şey bilmektedir.

Buna göre bilimsel bir bilgi için aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

A) Bilimsel bilgi birikimli olarak ilerler.

B) Bilim adamı araştırmalarda yansızdır.

C) Bilimsel bilgiler herkese açıktır.

D) Felsefe düşünüş içinde yaşanılan çağın aynasıdır.

E) Bilimsel bilgiler birbirleriyle tutarlıdır.

2) Varolanla, varolmayan arasındaki bir yerlerde bulunan sanatsal süreç, bu iki alanı bir araya getirmeye çalışır.

Bu açıklama sanat ve sanat eseri ile ilgili aşağıdaki özelliklerden hangisini vurgulamaktadır?

A) Hayal gücü ve gerçekçiliğe dayanmasıdır.

B) Tek ve biricik olması

C) Subjektif olması

D) Ürünlerin somut olması

E) Taklite dayalı olması

3) Felsefe bir düşünme ve eleştirmedir; bir yapma, meydana getirme (sanat) değildir.

Buna göre aşağıdakilerden hangisi felsefenin doğrudan sonucu değildir?

A) Yöntem

B) Eleştirel yaklaşım

C) Bilgi

D) Teknoloji

E) Özgür düşünce

4) Bilim adamının önyargılarından, çoşkularından, tutkularından sıyrılarak doğaya açık kafalılık ve tarafsızlık yaklaşması gerekir.

Buna göre, olaylara yaklaşımında bilim adamında bulunmaması gereken nitelik aşağıdakilerden hangisidir?

A) Tarafsızlık

B) Özgür düşünce

C) Dogmatiklik

D) Nesnellik

E) Eleştirel yaklaşım

5) Felsefe bir ağacın gövdesi ise bilimler bu ağacın dallarıdır.

Burada anlatılan temel düşünce aşağıdakilerden hangisi olabilir?

A) Felsefe ile bilim arasında herhangi bir ilişki olmadığı

B) Felsefenin bilimlerin kullandığı yöntemleri kullandığı

C) Felsefenin eleştiriye ve şüpheciliğe dayandığı

D) Felsefenin tüm bilim dallarının dayandığı temel olduğu

E) Felsefenin bilim sonuçlarına dayandığına

6) Aşağıdakilerden hangisi felsefenin konusu olamaz?

A) Varlık problemi

B) Davranışların neden ve sonuçları

C) Ahlak eyleminin amacı

D) Ruhun varlığı

E) Bilginin hakikatı

FELSEFENİN KONUSU VE BİLGİ TÜRLERİ KONU TESTİ: 2.A

7) Bilgisiz felsefe yapmaya çalışmak gece ışıksız bir yoldaki yolcunun yolunu bulmaya çalışmasına benzer.

Bu paragrafta ulaşılabilecek en iyi sonuç aşağıdakilerden hangisi olabilir?

A) Felsefe toplumların varlığının nedenidir.

B) Felsefe bilginin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

C) Bilgiler arasında felsefenin önemli bir yeri vardır.

D) Felsefesiz bilimlerin ilerlemesi imkansızdır.

E) Bilgisiz felsefe yapmak mümkün değildir.

8) Felsefe, herşeyi öğrenme iddiasında değildir. Herhangi bir bilgiye sahip olmaktansa onu aramak esastır. Bu nedenle felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir.

Aşağıdaki düşüncelerden hangisi bu açıklamaya dayanmaktadır?

A) Düşüncenin dışında bir gerçeklik yoktur.

B) Felsefe sürekli bir çabanın içinde olmalıdır.

C) İnsan her şeyin ölçüsüdür.

D) Herşey sürekli değişmektedir.

E) Felsefede esas olan doğa olaylarının kontrol etmektir.

9) Sen civarda olup bitenleri görüp “neden” diye soruyorsun. Ben ise, asla olmamış şeyleri hayal ederek “neden olmasın” diyorum.

Bu düşünceler için söylenebilecek en iyi açıklama aşağıdakilerden hangisidir?

A) Gözlem ve eleştiri isteği

B) Davranış ve düşünce ayrılmazlığı

C) Eylem ve teori birlikteliği

D) Tanıma ve düşünme çabası

E) Merak ve sorgulama arzusu

10) Bilim birbiriyle çelişen iki önermenin ayrı şekilde doğru olacağını kabul etmez. Ortaya çıkan sonuçların her türlü çelişkiden uzak ve kendi içinde tutarlı olmasını ister.

Bu durum bilimsel bilgilerin hangi özelliğine bir örnek olabilir?

A) Evrensel konulara yönelmesine

B) Akla ve mantığa uygun olmasına

C) Bilimsel yöntemlere dayanmasına

D) Birikimli olarak ilerlemesine

E) Gözlenebilen olgulara dayanmasına

İÇERİĞİ :

1-Platon’un Yaşamı

2-Platon’un Yapıtları

2.1-Yapıtların Asıllığı

2.2-Yapıtların Zamandizini

3-Bilgi Kuramı

3.1-Bilgi Duyusal-Algı Değildir

3.2-Bilgi Yalnızca “Doğru Yargı” Değildir

3.3-Bilgi Doğru Yargı Artı Bir “Açıklama” Değildir

3.4-Gerçek Bilgi

4-Biçimler Öğretisi (İdealar Kuramı)

5-Platon’un Ruhbilimi

6-Ahlak Kuramı

6.1-Summun Bonum (Mutluluk)

6.2-Erdem

7-Devlet

8-Platon’un Fiziği

9-Sanat ve Platon’un Etkisi

9.1-Güzellik

9.2-Platon’un Sanat Kuramı

10-“İdea-Felsefe” İlişkisi

11-Platon’un Etkisi Özerine Notlar

12-Kaynaklar

1-Platon’un Yaşamı:

Platon,dünyanın en büyük felsefecilerinden biri;Atina’da (ya da Aegina’da), büyük bir olasılıkla İ.Ö.428/7 yılında, seçkin bir ailede doğdu. Babasının adı Ariston ve annesininki Perictione idi. Perictione, her ikisi de 404/3 Oligarşisinde yer almış olan Kharmides’in kardeşi ve Kritias’ın yeğeniydi. Ona başlangıçta Aristokles dendiği ve Platon adının ancak daha sonra gürbüz yapısı yüzünden verildiği söylense de, Diogenes’in ilettiği bu bilginin doğruluğu kuşkuludur. İki erkek kardeşi, Adeimantus ve Glaukon ,ayrıca Potone adında bir kız kardeşi vardı. Ariston’un ölümünden sonra Perictione, Pirilampes ile evlendi ve oğulları Antifon (Platon’un üvey kardeşi) doğdu. Hiç kuşkusuz Platon üvey babasının evinde yetiştirildi; ama aristokrat kökenli olmasına ve aristokratik bir evde yetiştirilmesine karşın, anımsanmalıdır ki Pirilampes, Perikles’in bir dostuydu, ve Platon Periklesci bir rejimin gelenekleri içinde eğitilmiş olmalıdır. (Perikles 429/8’de öldü.) Değişik yazarlar tarafından belirtildiği gibi, Platon’un demokrasiye karşı daha sonraki eğilimini her ne olursa olsun yalnızca yetiştirilmesine bağlamak çok güçtür; tersine, bu olumsuz eğilim Sokrates’in etkisi tarafından, ve her şeyden çok Sokrates’in demokrasinin ellerinden gördüğü davranış tarafından yaratılmıştır. Öte yandan Platon’un demokrasiye güvensizliğinin Sokrates’in ölümünden daha önceki bir dönemde başlamış olması olanaklı görülür. Platon’un ülke politikasından uzak durması, hiç kuşkusuz Ustasının yargılanmasından ve suçlu bulunmasından sonra başlar.

Diogenes Laertius’un anlattıklarına göre, Platon “Kendini resim sanatını incelemeye verdi, ve ilk olarak ditirambik şiirler ve daha sonra lirik şiirler ve trajediler yazdı”. Bunun ne ölçüde doğru olduğu bilinemiyor; ama Platon, Atina ekininin serpilme döneminde yaşadı ve nitelikli bir eğitim almış olmalıdır. Aristoteles’in bildirdiğine göre Platon gençliğinde Heraklitoscu felsefeci Kratilus ile tanışmıştı. Ondan duyusal-algı dünyasının bir akış dünyası olduğunu ve bu yüzden gerçek ve pekin bilginin asıl nesnesi olmadığını öğrenecekti. Gerçek ve pekin bilgiye kavramsal düzeyde erişilebilir olduğunu ise gençlik yıllarında tanımış olması gereken Sokrates’ten öğrenecekti.

Platon, Sokrates’in yargılanmasında bulundu ve Sokrates’i, önerilen cezayı bir minadan otuz minaya yükseltmeye zorlayan ve kefil olmayı teklif eden dostlarından biriydi. Ama bir hastalık nedeniyle ölümü sırasında dostunun yanında bulunamadı. Sokrates’in ölümünden sonra Megara’ya çekilerek felsefeci Euklides’in yanına sığındı, ama büyük bir olasılıkla çok geçmeden Atina’ya geri döndü. Bununla birlikte, kesin olan şey Platon’un kırk yaşında İtalya ve Sicilya’ya gitmiş olduğudur. Belki de Pisagorcu Okulun üyeleri ile karşılaşmayı ve konuşmayı istemiş olabilir; her ne olursa olsun, orada bilgili bir Pisagorcu olan Arkhitas ile tanıştı.

Platon 388/7 yılında Atina’ya dönüşünden sonra Akademi’yi kurdu ve bu iş için kahraman Akademus’un türbesi yakınlarında bir yer seçti. Akademi’ye haklı olarak ilk Avrupa Üniversitesi denebilir, çünkü çalışmalar geleneksel felsefe ile sınırlı değildi ve matematik,gökbilim ve fiziksel bilimler gibi geniş bir ikincil bilimler alanı kaplıyordu ve okulun üyeleri hep birlikte Müzler’e tapınırlardı. Atina’nın kendisinden değil ama dışarıdan da gençler geldi ve ünlü matematikçi Eudoxus’un kendi Okul’u ile birlikte Kizikus’tan Akademi’ye gelmiş olması, Akademi’nin bilimsel ruhuna bir övgü ve yalnızca bir“felsefi-gizem” toplumu olmadığına bir kanıttır.

Akademi’nin bilimsel ruhunu vurgulamak gerekir,çünkü Platon’un devlet adamları ve yöneticileri oluşturmayı amaçlamış olması bütünüyle doğru olsa da, yöntemi yalnızca dil uzluğu gibi doğrudan kılgısal uygulamaya açık alan şeyleri öğretmekten değil, ama çıkar beklemeyen bir bilimsel etkinliğin geliştirilmesinden oluşuyordu. Platon, kamu yaşamı için en iyi eğitimin yalnızca kılgısal “sofistik” bir eğitim değil, ama tersine bilimin kendi uğruna izlenmesi olduğuna inanıyordu. Matematik, hiç kuşkusuz Platon’un “İdealar Felsefesi” için olan öneminden ayrı olarak, önyargısız, nesnel bir çalışma için açık bir alan sunuyordu ve daha şimdiden Yunanlıların arasında yüksek bir gelişim düzeyine erişmişti.

Akademi’deki çalışmaları yönetmenin yanı sıra, Platon’un kendisi dersler veriyor ve izleyicileri notlar tutuyordu. Söylendiğine göre; Aristoteles, Platon’un İyi üzerine dersini dinlemeye gelenlerin sık sık aritmetik ve gökbilimden, sınır ve Birden başka bir şey duymamaları yüzünden nasıl şaşırdıklarını anlatırdı. Platon, söz konusu ders üzerine kimilerinin yayımladığı yorumları reddeder. Ayrıca “İdealar Kuramı” Akademi’de öğretilmiş olduğu tam biçimi içinde, yazılı olarak kamuya sunulmadı.

367’de1.Dionisios öldü ve Dion,Platon’a o zaman otuz yaşlarında olan 2.Dionisios’un eğitimini üstlenmek üzere Siraküze’ye gelmesi çağrısında bulundu. Platon gitti ve Tirana geometri dersleri vermeye başladı. Bununla birlikte, çok geçmeden Dionisios’un Dion’a duyduğu kıskançlık, işleri karıştırdı ve Dion, Siraküze’den ayrıldığı zaman, felsefeci belli bir güçlükten sonra Atina’ya dönmeyi başardı ve oradan Dionisios’u mektup yoluyla eğitmeyi sürdürdü. Tiran ve Atina’da yerleşmiş ve orada kendisi ile dostluğunu sürdürmekte olan amcası arasında bir uzlaşma yaratmayı başaramadı. Gene de, felsefi çalışmalarını sürdürmeyi isteyen Dionisios’un içten dileği üzerine Platon, Siraküze’ye tekrar gitmek için yolculuğa çıktı. Platon görünüşte Kartaca tehlikesine karşı Yunan kentleri arasında bir konfederasyona gidilmesi için bir anayasa taslağı çıkarmayı umut ediyordu, ama karşıtçılık çok güçlü çıktı; dahası, varlığına yeğeni tarafından el koyulan Dion’un geri çağrılmasını güvenceye alamayacağını da gördü. Bu yüzden Platon 360’da Atina’ya döndü ve orada 348/7 yılında ölümüne dek etkinliklerini Akademi’de sürdürdü.

2-Platon’un Yapıtları:

2.1-Yapıtların Asıllığı:

Genel olarak denebilir ki Platon’un yapıtlarının bütün kütlesi ve yayımlanmış tüm diyalogları bilinmektedir. Bununla birlikte, Platon’un Akademi’de verdiği derslerin bir kaydı yoktur. Ama Platon’un tüm diyaloglarının büyük bir olasılıkla bilinmekte olduğunu söylemek, bize dek Platon adı altında gelmiş olan tüm diyalogların gerçekten de Platon’un kendisinin olduklarını söylemek değildir. Asıl ve düzmece olanı birbirinden ayırmak büyük bir sorundur. Platon’un düzenlenen toplam otuz altı diyalogu vardır. Bunların tamamının asıl mı, yoksa düzmece mi olduğu belli değildir.

a) Genel olarak reddedilen diyaloglar: Alkibiades-2, Hipharkhus, Amatores ya da Rivales, Theages, Klitofon, Minus. Bu kümeden, Alkibiades-2 dışında tümünün dördüncü yüzyılın çağdaş yapıtları olmaları olasıdır.

b) Asıllığı tartışılan altı diyalog: Alkibiades-1, İon, Menexenus, Büyük Hippias, Epinomis, Mektuplar.

c) Gerçeklikleri kabul edilenler: Geri kalan diyalogların gerçeklikleri kabul edilebilir; böylece eleştirilerin sonucu, otuz altı diyalogun altısının genel olarak reddedildiği, öteki altısının gerçek olmadıkları kanıtlanıncaya dek kabul edilebilecekleri (belki de Alkibiades-1 ve hiç kuşkusuz Mektup-1 dışında), yirmi dördünün ise hiç kuşkusuz Platon’un gerçek yapıtları olduğu biçiminde görünmektedir. Öyleyse bilinen, üzerine Platon’un düşüncesine ilişkin kavrayışımızı dayandırabileceğimiz oldukça önemli bir yazın kütlesi bulunmaktadır.

2.2-Yapıtların Zamandizini:

A-Sokratik Dönem:

Bu dönemde Platon, henüz Sokratik anlıksal belirlenimciliğin etkisi altındadır. Diyalogların çoğu, belirli bir sonuca erişemeden sonlanır. Bu Sokrates’in “Bilmeme” özgeliğidir.

1-Savunma:Sokrates’in yargılanmasındaki savunması.

2-Krito:Sokrates haksız yargılanışına karşın Devletin yasalarına boyun eğerek yaşamını vermeye istekli iyi bir yurttaş olarak sunulur. Krito ve ötekiler tarafından kaçması önerilir ve para sağlanmıştır; ama Sokrates, ilkelerine bağlı kalacağını bildirir.

3-Euthiafron:Sokrates dinsizlik nedeniyle yargılanmasını bekler. Tanrıya saygısının doğası üzerine. İnceleme sonuçsuzdur.

4-Lakes:Yüreklilik üzerine. Sonuç yok.

5-İon:Şairlere ve rapsodistlere karşı.

6-Protagoras:Erdem bilgidir ve öğretilebilir.

7-Kharmides:Ilımlılık üzerine. Sonuç yok.

8-Lisis:Dostluk üzerine. Sonuç yok.

9-Devlet. Kitap-1:Türe üzerine.

B-Geçiş Dönemi:

Platon kendi görüşlerine doğru yolunu bulmaktadır.

10-Gorgias:Kılgısal politikacı ya da felsefeciye karşı güçlerin hakları, ya da ne pahasına olursa olsun türe.

11-Meno:Erdemin öğretilebilirliği ideal kuram göz önüne alınarak düzeltilir.

12-Euthidemus:Geç Sofistlerin mantıksal aldatılarına karşı.

13-Hippias1:Güzel üzerine.

14-Hippias2:İsteyerek mi yoksa istemeyerek mi haksızlık yapmak daha iyidir?

15-Kratylus:Dil kuramı üzerine.

16-Menexenus:Dil uzluğu üzerine bir parodi.

C-Olgunluk Dönemi:

Platon kendi düşüncelerini geliştirmiştir.

17-Sempozyum:Tüm dünyasal güzellik gerçek güzelliğin bir gölgesinden başka bir şey değildir ve ruh Eros yoluyla gerçek güzelliğe özlem duyar.

18-Fedon:İdealar ve ölümsüzlük.

19-Devlet:Devlet. İkicilik,metafiziksel ikicilik üzerine güçlü bir vurgu.

20-Fedrus:Sevginin doğası; felsefi dil uzluğunun olanağı. Ruhun üçe bölünmesi, “Devlet”de olduğu gibi.

D-İleri Yaş Yapıtları:

21-Theaetetus:(Son bölüm Parmenides’ten sonra yazılmış olabilir.) Bilgi duyusal-algı ya da doğru yargı değildir.

22-Parmenides:İdealar kuramının eleştiriye karşı savunusu.

23-Sofist:Yine idealar kuramı irdelenir.

24-Politikus:Gerçek yönetici bilendir. Tüzel Devlet geçici bir önlemdir.

25-Filebus:Haz ile iyinin ilişkisi.

26-Timaeus:Doğal bilim. Demiurge ortaya çıkar.

27-Kritias:İdeal tarım devleti emperyalist deniz-erki “Atlantis” ile karşılaştırılır.

28-Yasalar ve Epinomis:Platon olgusal yaşama ödünler verir. “Devlet”in ütopyacılığında değişiklikler yapar.

29-7. ve 8.Mektuplar:Dion’un ölümünden sonra yazılmış olmalıdırlar.

3-Bilgi Kuramı:

Platon’un bilgi kuramı herhangi bir diyalogda dizgesel olarak anlatılmış ve bütünüyle işlenmiş olarak bulunamaz. Platonik bilgi kuramını özetleme ve dizgesel biçimde verme görevi, Platon’un bilgi kuramını varlık biliminden ayırmanın güçlüğü olgusu tarafından zorlaştırılır. Düşüncelerinde Eleştirel Felsefe’nin bir öncelenişini okumak olanaklı olsa da, bilme yetimizde hiçbir sınırın olmadığını kabul etme eğilimindeydi ve başlıca bilginin gerçek nesnesinin ne olduğu sorusuyla ilgileniyordu.

3.1-Bilgi Duyusal-Algı Değildir:

Sofistler gibi kılgısal davranışla ilgilenen Sokrates gerçeğin göreli olduğu, bilginin dayanıklı hiçbir düzgüsü, kalıcı hiçbir nesnesi olmadığı düşüncesiyle anlaşmayı reddetti. İnanıyordu ki törel davranış bilgi üzerine dayanmalı ve bu bilgi duyuların ya da öznel sanıların kararsız ve değişken izlenimlerinden etkilenebilir olmayan, tersine tüm insanlar, tüm halklar ve tüm çağlar için aynı olan bengi değerlerin bilgisi olmalıdır. Platon, Ustasından nesnel ve evrensel olarak geçerli bilgi anlamında bilginin olabileceği yolundaki bu kanıyı kalıt aldı; ama bu olguyu kuramsal olarak kanıtlamayı istedi ve böylece bilgi sorunları üzerine derinlemesine bir araştırmaya girişerek bilginin ne olduğu ve neyin bilgisi olduğu sorularını getirdi. Bilgi, Platon’un görüşünde “yanılmaz” ve “var olana ilişkin” olmalıdır. Duyusal-algı ne biridir, ne de öteki.

Genç matematik öğrencisi Theaetetus, Sokrates ile konuşmaya başlar ve Sokrates ona bilginin ne olduğunu düşündüğünü sorar. Theaetetus, geometriye, bilimlere ve zanaatlara değinerek yanıt verir, ama Sokrates bunun onun sorusuna bir yanıt olmadığını belirtir, çünkü bilginin neyin bilgisi olduğunu değil, ama bilginin ne olduğunu sormuştur. Sokrates tarafından yüreklendirerek, Theaetetus sorulan soruyu yanıtlamak için bir girişimde bulunur ve “bilgi algıdan başka bir şey değildir” der.

Sokrates, algı nesnelerinin Herakleitos’un öğrettiği gibi her zaman bir akış durumunda olduklarını göstermeye çalışır. Hiçbir zaman var değildirler, her zaman olmaktadırlar, oluş durumundadırlar. (Platon, hiç kuşkusuz Herakleitos’un her şeyin oluşta olduğu öğretisini kabul eder, ama öğretiyi duyusal algı nesneleri açısından kabul ederek, duyusal-algının bilgi ile aynı olamayacağı yargısını çıkarır.) Bir nesne bir kimseye bir zaman beyaz, başka bir zaman gri, kimi zaman sıcak ve kimi zaman soğuk vb. görünebildiği için, “birine görünme” “biri için olma” demek olmalıdır, öyle ki algı her zaman oluş sürecinde olanın algısıdır.

Sokrates, algının bilgi olmadığını iki biçimde açıklar:

a)Algının, bilginin bütünü olmadığını söyler. Çünkü, genellikle bilgi olarak bilinen şeyin büyük bir bölümü hiçbir biçimde algı nesneleri olmayan terimleri kapsayan gerçekliklerden oluşur. Duyulur nesnelerin kendileri konusunda dolaysızca algı ile değil, ama anlıksal düşünme ile bildiğimiz pek çok şey vardır. Platon, örnekler olarak varoluş ya da varolmayışı verir. Varsayalım ki bir insan bir ılgım görmektedir. Onu algılanan ılgımın nesnel varoluşu ya da varolmayışı konusunda bilgilendiren şey dolaysız duyusal-algı değildir, ona bunu söyleyen yalnızca ussal düşünmedir.

b)Duyu-algısı, kendi alanı içerisinde bile, bilgi değildir. Eğer bir şeye ilişkin gerçekliği bilmiyorsak, örneğin onun varoluşunu ya da varolmayışını, bir başka şeye benzerliğini ya da benzemezliğini ilgilendiren gerçekliğe erişmiş değilsek, o şeyi bildiğimizi söylemek hiç kuşkusuz olanaksızdır. Ama gerçeklik düşünmede, yargıda verilir, yalın duyumda değil. Yalın duyum örneğin beyaz bir yüzeyi ve bir ikinci beyaz yüzeyi verebilir, ama ikisi arasındaki benzerliği yargılamak için ansal etkinlik zorunludur. Benzer olarak, demiryolu çizgileri birbirlerine yakınlaşıyor gibi görünürler. Anlıksal düşünmededir ki gerçekte koşut olduklarını biliriz.

Duyu-algısı öyleyse bilgi adına yaraşır değildir. Platon’un duyu nesnelerinin gerçek bilgi nesneleri olmadıkları ve olamayacakları, çünkü bilginin var olanın, dayanıklı ve kalıcı olanın bilgisi olduğu, oysa duyu-nesnelerinin gerçekte var olduklarının değil, ama ancak oluş sürecinde olduklarının söylenebileceği kanısından ne denli etkilenmiş olduğunu belirtmek gerekir. Duyu-nesneleri hiç kuşkusuz bir tür ayrımsama nesneleridir.

3.2-Bilgi Yalnızca “Doğru Yargı” Değildir:

Theaetetus görür ki yargının doğrudan doğruya bilgi olduğunu söyleyemeyecektir, çünkü yanlış yargılar olanaklıdır. Bu yüzden en azından geçici bir tanım olarak, irdeleme doğru ya da yanlış olduğunu gösterinceye dek, bilginin doğru yargı olduğunu öne sürer. Theaetetus’un bilgi doğru yargıdır öne sürümü tartışılırken belirtilir ki; bir yargı, yargıda bulunan insanın, yargının doğruluğu konusunda bir bilgisi olmaksızın da doğru olabilir. Bu gözlemin önemi kolayca kavranabilir. Bir insan, gerçekte suçlusu olmadığı ama durumla ilgili kanıtın ona karşı çok güçlü olduğu ve suçsuzluğunu kanıtlayamadığı bir suçlama üzerine yargılanabilir. Eğer şimdi, suçsuz adamı savunan usta bir avukat, tartışmamızın gidişi uğruna, kanıtı ustalıkla kullanarak ya da jüri üyelerinin duyguları üzerinde oynayarak onlara “Suçsuzdur” kararını verdirecek olsaydı, yargıları gerçekte doğru bir yargı olacaktı; ama tutuklunun suçsuzluğunu bildikleri pek söylenemeyecektir, çünkü varsayım gereği kanıt ona karşıdır. Kararları doğru bir yargı olacak, ama bilgiden çok inandırma üzerine dayanmış olacaktır. Buna göre, bilgi yalnızca doğru yargı değildir ve Theaetetus bilginin doğru tanımına ilişkin olarak yeni bir düşünce ileri sürmeye çağrılır.

3.3-Bilgi Doğru Yargı Artı Bir “Açıklama” Değildir:

Doğru yargı, görüldüğü gibi, doğru inançtan daha ötesi demek olmayabilir ve doğru inanç bilgi ile aynı şey değildir. Theaetetus böylece bir “açıklama”nın (logos) eklenmesinin doğru inancı bilgiye çevirebileceğini öne sürer. Sokrates eğer bir açıklama verme öğesel parçaları sıralama demekse, o zaman bu parçaların bilinen ya da bilinebilir olmaları gerektiğini göstererek başlar: Yoksa bilgi doğru inanca karmaşayı bilinmeyen ve bilinemez öğelere indirgemenin eklenmesi demektir gibi saçma bir yargı çıkacaktır. Ama bir açıklama vermek ne demektir?

1-Bu yalnızca doğru inanç anlamındaki doğru bir yargının sözcüklerde anlatılması demek olamaz, çünkü; eğer denmek istenen bu olsaydı, doğru inanç ve bilgi arasında hiçbir ayrım olmazdı. Ve görülüyor ki, doğru çıkan bir yargıda bulunmak ile doğru olarak bilinen bir yargıda bulunmak arasında bir ayrım vardır.

2-Eğer “bir Açıklama vermek” öğesel parçalara çözümleme demekse, bu anlamda bir açıklamanın eklenmesi doğru inancı bilgiye çevirmeye yeterli olacak mıdır? Hayır, yalnızca öğelere çözümleme süreci doğru inancı bilgiye çevirmez, çünkü o zaman bir arabayı oluşturmaya giren parçaları (tekerlekler, dingil, vb.) sayabilecek biri bir arabanın bilimsel bir bilgisini taşıyacak ve alfabenin hangi harflerinin belli bir sözcüğü oluşturmaya girdiğini söyleyebilecek biri sözcüğe ilişkin olarak bir dilbilimcinin bilimsel bilgisini taşıyacaktır.

3-Sokrates “artı açıklama”nın üçüncü bir yorumunu ileri sürer. Bu “söz konusu şeyin başka her şeyden ayırt edilmesini sağlayan bir imi adlandırabilme” demek olabilir. Eğer bu doğruysa, o zaman bir şeyi bilmek o şeyin ayırt edici ırasalını verebilmek demektir. Ama, bu yorum da bilgiyi tanımlamaya yetersiz olarak bir yana bırakılır.

3.4-Gerçek Bilgi:

Platon daha baştan bilginin erişilebilir olduğu ve bilginin “yanılmaz” ve “olgusalın” olması gerektiği görüşündeydi. Gerçek bilgi bu iki ırasala da iye olmalıdır ve bu iki ırasalı da taşıdığı savını aklayamayan hiçbir ansal durum gerçek bilgi olmaz. Platon, Theaetetus’ta ne duyusal algının, ne de doğru inancın bu iki özelliği taşımadıklarını gösterir. İkisinden hiçbiri o zaman gerçek bilgi ile eşitlenemez. Platon, Protagoras’ın duyuların ve duyusal algıların göreliliklerine inancını benimser, ama evrensel bir göreceliği benimsemez. Tersine, bilgi (saltık ve yanılmaz bilgi) erişilebilirdir, ama duyusal-algı ile aynı olamaz, çünkü bu sonuncusu göreli, kaçıcıdır ve hem özne hem de nesne payına her türlü geçici etkiye açıktır.

Platon da Herakleitos’un duyusal-algı nesnelerinin, bireysel ve duyulur tikel nesnelerin her zaman bir oluş, akış durumunda ve böylece gerçek bilginin nesneleri olmaya elverişsiz oldukları görüşünü kabul eder. Bunlar varlığa gelirler ve geçip giderler, sayıca belirsizdirler, tanımlamada açıkça kavranamazlar ve bilimsel bilginin nesneleri olmazlar. Ama Platon gerçek bilginin nesneleri olmaya uygun olan hiçbir nesne olmadığı yargısını çıkarmaz; tersine, yargısı duyulur tikeller aranan nesneler olamayacaklardır. Gerçek bilginin nesnesi dayanıklı ve kalıcı, durağan olmalı, açık ve bilimsel tanımda (ki, Sokrates’in gördüğü gibi, evrenselin tanımıdır) kavranabilir olmalıdır. Değişik ansal durumların irdelenişi ile ayrılmamacasına bağlıdır.

Bilimsel bilgi, Sokrates’in gördüğü gibi, tanımı amaçlar, bilgiyi açık ve ikircimiz bir tanımda kristalleştirmeyi ve saptamayı amaçlar. İyiliğin bilimsel bir bilgisi örneğin “İyilik …dır” tanımında sunulmalı ve us, onunla iyiliğin özünü anlatmalıdır. Ama tanım evrenseli ilgilendirir. Bu yüzden gerçek bilgi, evrenselin bilgisidir. Tikel anayasalar değişebilir, ama iyilik kavramı aynı kalır ve bu kararlı kavram ile bağıntı içindedir ki tikel anayasaları iyilik açısından yargılarız. Böylece, bir bilgi nesnesi olmak için gerekenleri yerine getiren şey bir evrenseldir. En yüksek evrenselin bilgisi, en yüksek bilgi türü olurken, buna karşı tikelin bilgisi, en alt bilgi türü olacaktır.

Platon’un biçimler ya da idealar öğretisinin özü yalın olarak şudur; evrensel kavram nesnel içerikten ya da göndermelerden yoksun, soyut bir biçim değildir ve her gerçek evrensel kavrama nesnel bir olgusallık karşılık düşer. Aristoteles’in Platon’u eleştirisinin (Platon “ayrı” evrensellerin aşkın bir dünyasını imgeleyerek kavramların nesnel olgusallığını tözselleştirdi.) ne denli aklandığı kendi başına bir tartışma konusudur. Aklanmış olsun ya da olmasın, Platonik İdealar kuramının özünün, evrensel olgusallıkların “ayrı” varoluşları düşüncesinde değil, ama evrensel kavramların nesnel göndermelerinin olduğu ve karşılık düşen olgusallığın genelde duyusal-algıdan daha yüksek bir düzen olduğu inancında aranması gerektiği olgusu doğru kalır.

Kabul edilmelidir ki, oldukça bulanık kalan birçok önemli nokta vardır, ama Platon hiç kuşkusuz gerçek diye gördüğü şeye doğru bir bakıma el yordamıyla ilerlediğini düşünüyordu ve bildiğimiz denlisiyle, hiçbir zaman tam olarak ne demek istediğini ikircimsiz terimlerde aydınlatmış değildir. Öyleyse, tahminden bütünüyle kaçınmamız olanaksızdır.

İnsan anlığının kendi yolunda bilgisizlikten bilgiye gelişimi iki ana alan üzerinde uzanır; doksa(sanı) alanı ve episteme(bilgi) alanı. Ancak ikincisini bilgi olarak adlandırmak doğru olabilir. Doksanın(sanı) imgeler ile ilgili olduğu söylenirken, episteme ise, en azından “Arı us(noesis)” biçiminde, kökenseller ya da arketipler ile, arkai ile ilgilidir. Bir insana türe nedir diye sorulduğunda, türenin eksik somutlaşmalarını evrensel ideale erişemeyen tikel örnekleri, söz gelimi tikel bir insanın eylemini, tikel bir anayasayı ya da yasalar kümesini gösteriyor ve bir saltık türe ilkesinin, uylaşımsal bir ilkenin ve ölçünün bulunduğu konusunda en küçük bir kavrayış gösteremiyorsa, o zaman o insanın ansal durumu bir doksa(sanı) durumudur. Bununla birlikte, epistemenin ve doksanın iki derecesi vardır. Platon’un dediğine göre en alt derece, tahmin(eikasia) derecesi, nesnesi olarak ilkin “imgeleri” ya da “gölgeleri”, ve ikinci olarak “sudaki ve katı,düz,parlak tözlerdeki yansımaları ve bu türden her şeyi” alır. Bu hiç kuşkusuz oldukça yadırgatıcı görünür- en azından Platon’un bir insanın gölgeleri ve sudaki yansımaları asıl ile karıştırdığını demek istediği düşünülürse- Ama haklı olarak Platon’un düşüncesi bütününde imgelerin imgelerini, ikinci elden yansımaları kapsayacak bir yönde genişletilebilir. Böylece türeye ilişkin biricik düşüncesi Atina Anayasası’nın ya da tikel bir insanın somutlaşmış ve eksik türesi olan biri, genel olarak bir “doksa” durumundadır. Gene de, eğer usta bir konuşmacı ortaya çıkıp da, onu aldatıcı sözlerle ve uslamlamalarla gerçekte Atina Anayasası’nın ve bunun yasalarının görgül türesine bile ters düşen şeylerin haklı ve türel olduğuna inandırırsa, o zaman ansal durumu “tahmin(eikasia)” durumudur(olasılık). Türe diye gördüğü şey, eğer evrensel biçim ile karşılaştırılırsa, kendisi salt bir imge olanın bir gölgesinden ya da karikatüründen başka bir şey değildir. Öte yandan, türe olarak Atina Anayasası’nın türesini ya da tikel bir dürüst insanın türesini alan birinin ansal durumu ise “inanç(pistis)” durumudur.

Platon bize “inanç” kesiminin nesnelerinin, çizginin “tahmin” kesiminin imgelerine karşılık düşen olgusal nesneler olduklarını bildirir ve “çevremizdeki hayvanlar ve doğanın ve sanatın bütün dünyası”nın sözünü eder. Bu örneğin bir ata ilişkin tek düşüncesi tikel olgusal atlara ilişkin düşünce olan ve tikel atların ideal ata, belirli türe ya da evrensele eksik “öykünmeler” olduğunu göremeyen bir insanın “inanç” durumunda olduğunu imler. Bu insan; atın bilgisini değil, ama ancak atın sanısını elde etmiştir. Benzer olarak, dışsal doğanın gerçek olgusallık olduğu yargısında bulunan ve onun görülmez dünyanın az çok “olgusal-olmayan” bir eşlemi olduğunu görmeyen bir insan ancak “inanç” durumundadır. Durumu, gördüğü imgelerin olgusal dünya olduğunu düşünen hayalperestinki denli kötü değildir(tahmin), ama “episteme”ye erişmiş de değildir; gerçek bilgiden yoksundur.

Şimdi çizginin nesne açısından “düşünürlere(noeta)” ve ansal duyurum açısından “epistemeye(bilmeye)” karşılık düşen üst bölümüne gelelim. Genel olarak bu bölüm “orata(görülürler)” ya da duyulur nesneler(çizginin alt bölümü) ile değil ama “aorata(görülmezler)” ile, görülmez dünya ya da “noeta” ile bağıntılıdır. Ama alt bölümün durumu nedir?Sınırlı anlamda “arı us” kesimi “anlak(dianoia)” nasıl ayrılır?Platon “anlak”ın nesnesinin ruhun önceki kesimlerinin öykünmelerinin yardımıyla araştırmaya zorlandığı şey olduğunu söyler. Ruh o öykünmeleri imgeler olarak kullanır, varsayımdan başlar ve bir ilk ilkeye değil ama bir yargıya ilerler. Platon burada matematikten söz eder. Örneğin geometride anlık varsayımlardan, görülür bir çizgenin kullanımı yoluyla, bir yargıya ilerler. Platon’a göre geometrici, üçgeni vb. bilinir olarak alır, bu “gereçleri” varsayımlar olarak kabul eder ve sonra görülür bir çizge kullanarak bir yargıya doğru uslamlamada bulunur, ama ilgilendiği şey çizgenin kendisi değildir. Geometriciler böylece betileri ve çizgeleri kullanırlar, ama “gerçekte bir kimsenin yalnızca düşüncenin gözleri ile gözleyebileceği nesneleri görmeye çalışırlar.”

Geriye sadece çizginin en yüksek kesimini irdelemek kalıyor. Söz konusu ansal durum “noesis/arı us” durumu, “dianoia/anlak” kesiminin varsayımlarını başlangıç noktaları olarak kullanan ama bunların ötesine geçerek ilk ilkelere yükselen insanın ansal durumudur. Dahası bu süreçte (ki Eytişim sürecidir) “dianoia” kesiminde kullanılan türdeki “imgeler”den yararlanmaz, ama ideaların kendilerinde ve kendileri yoluyla, tam anlamıyla soyut uslamlama yoluyla ilerler. Anlık ilk ilkeleri açıkça kavradıktan sonra bunlardan çıkan yargılara iner ve yine duyulur imgelerden değil ama yalnızca soyut uslamlamadan yararlanır. “Noesis”e karşılık düşen nesneler, “ai arkai” ilk ilkeler ya da Biçimlerdir. Bunlar yalnızca bilgi kuramsal ilkeler değil, ama ayrıca varlık bilimsel ilkelerdir.

Platon, bunun yanı sıra bilgi kuramsal öğretisini “Mağara Alegorisi” ile örnekler. Bu alegoride; Platon bizden aydınlığa doğru açılışı olan bir yer altı mağarası tasarlamamızı ister. Bu mağarada ayaklarından ve boyunlarından, çocukluklarından beri mağaranın iç duvarını görebilecekleri ve güneşin ışığını hiçbir zaman göremeyecekleri bir yolda zincire vurulu olarak yaşayan insanlar bulunur. Yukarılarında ve arkalarında, mahkumlar ile mağaranın ağzı arasında bir ateş vardır ve onlarla ateş arasında yüksek bir yol ile bir perde gibi alçak bir duvar bulunur. Bu yüksek yol boyunca hayvanların ve başka nesnelerin yontu ve betilerini taşıyan insanlar geçer, öyle ki, taşıdıkları nesneler alçak duvarın ya da perdenin tepesi üzerinden görünürler. Mağaranın iç duvarına dönük mahkumlar ne birbirlerini ne de arkalarında taşınan nesneleri görürler; gördükleri yalnızca kendilerinin ve bu nesnelerin karşılarındaki duvara düşen gölgeleridir. Yalnızca gölgeleri görürler.

Bu mahkumlar insanlığın çoğunluğunu, insanların tüm yaşamları boyunca “eikasia/tahmin” durumunda kalan, yalnızca olgusallığın gölgelerini seyreden ve yalnızca gerçeğin yankılarını işiten çoğunluğunu temsil ederler. Dünyayı görüşleri “kendi tutkuları ve önyargıları tarafından, ve onlara dil ve diluzluğu ile iletilmiş olarak başkalarının tutkuları ve önyargıları tarafından” en çarpıtılmış, en yetersiz görüştür. Ve çocuklardan daha iyi bir durumda olmamalarına karşın, çarpık görüşlerine erişkinlerin tüm direnciyle sarılırlar ve hapishanelerinden kaçma gibi bir istekleri de yoktur. Dahası, eğer birdenbire kurtarılacak ve önceden gölgelerini görmüş oldukları olgusallıklara bakmaları söylenecek olsa, ışığın parlaklığı ile gözleri kamaşacak ve gölgelerin olgusallıklarından çok daha olgusal olduklarını sanacaklardır.

Bununla birlikte, eğer mahkumlardan kaçmış olan biri ışığa alışırsa, bir süre sonra daha önce ancak gölgelerini görmüş olduğu somut duyulur nesnelere bakmayı başarabilecektir. Bu insan ötekileri ateşin (ki görülür güneşi simgeler) ışığında görür ve “eikones/imgelerin”, önyargıların ve tutkuların ve safsataların gölge –dünyasından “zoa/duyusal” varlığın olgusal dünyasına döndürülmüş olarak bir “pistis/inanç” durumundadır, gerçi henüz anlaşılır, duyulur- olmayan olgusallıklar dünyasına ulaşmış olmasa da. Mahkumları ne iseler öyle, eş deyişle mahkumlar olarak, tutkuların ve safsataların bağları içindeki mahkumlar olarak görür. Dahası, eğer diretip mağaradan güneş ışığına çıkacak olursa, güneş tarafından aydınlatılan duru nesnelerin (ki anlaşılır olgusallıkları simgelerler) dünyasını görecek ve sonunda, ancak bir çaba ile de olsa, güneşin kendisini görebilecektir (Güneş ki, İyi İdeasını, en yüksek Biçimi, “doğru ve güzel şeylerin evrensel nedenini, gerçeğin ve usun kaynağı”nı simgelemektedir). O zaman “noesis/arı us” durumunda olacaktır.

Platon belirtir ki, eğer birisi gün ışığına çıktıktan sonra mağaraya geri dönecek olursa, karanlık yüzünden doğru dürüst göremeyecek ve böylece kendini gülünç duruma düşürecektir. Başka birini kurtarmaya ve yukarıya aydınlığa doğru götürmeye çalışacak olursa, karanlığı seven ve gölgeleri gerçek olgusallık olarak gören mahkumlar, eğer bir yakalayabilseler, yasaları çiğneyeni öldüreceklerdir.

Bu alegori açıkça gösterir ki, çizginin “yükselişi” Platon tarafından bir ilerleme olarak görülüyordu. Gerçi bu süreç, sürekli ve özdevimli bir süreç olmasa da; bu yol çabayı ve ansal disiplini gerektirir. Eğitimin büyük önemi üzerinde durmasının nedeni budur. Ancak eğitim yoluyladır ki genç insanlar aşamalı olarak bengi ve saltık gerçekleri ve değerleri görmeye götürülebilirler ve böylece yaşamlarını yanılgının, yanlışlığın, önyargının, sofistik aldatmacanın, gerçek değerlere körlüğün vb. gölge dünyasında geçirmekten kurtarılabilirler.

4-Biçimler Öğretisi (İdealar Kuramı) :

Platon’un gözünde gerçek bilginin nesnesi, kararlı ve kalıcı olmalıdır. Ve en yüksek biliş durumu, “noesis/arı us” durumu söz konusu olduğu sürece bu gerekler evrensel tarafından yerine getirilir.

Platon’a göre, ne zaman bir bireyler çokluğu ortak bir ad taşırsa, bunların ayrıca karşılık düşen bir “İdea” ya da “Biçim”leri de vardır. Bu evrenseldir, kavramda kavranmakta olan ortak doğa ya da niteliktir. Örneğin; güzellik. Güzel pek çok şey vardır, ama güzelliğin kendisinin tek bir evrensel kavramını oluştururuz. Ve Platon, bu evrensel kavramların yalnızca öznel kavramlar olmadıklarını, ama onlarda nesnel özleri kavradığımızı düşünüyordu.

Bu nesnel özlere Platon “İdealar” ya da “Biçimler” (ideai ya da eide) adını verdi. Gündelik İngilizce’de “idea” anlıktaki öznel bir kavram demektir. Oysa Platon, İdealardan ya da Biçimlerden söz ederken, evrensel kavramlarımızın nesnel içerik ya da göndermelerine iletmede bulunur. Evrensel kavramlarımızda nesnel özleri ayrımsarız ve bu nesnel özlere Platon “İdealar” terimini uyguladı. “Saltık İyi”den ya da “İyi İdeası”ndan söz etmesi arasında hiçbir ayrım yoktur. İkisi de aynı nesnel öze iletmede bulunurlar ki, gerçekten iyi olan tüm tikel şeylerdeki iyiliğin kaynağı odur.

Platon’un görüşünde evrensel kavramlarda ayrımsadığımız nesneler, bilimin ele aldığı nesneler yüklemlemenin evrensel terimlerine karşılık düşen nesneler kendilerine özgü aşkınsal bir dünyada varolan nesneler “İdealar” ya da kalıcı “Evrenseller”dir. Ve bu dünya –“oralarda” bir yerlerde- duyulur şeylerden ayrıdır. Duyulur şeyler bu evrensel olgusallıkların eşlemleri ya da onlara katılmalardırlar, ama bu evrensel olgusallıklar kendine özgü değişmez bir gökte kalırlarken, duyulur şeyler ise değişime açıktırlar. Gerçekte her zaman oluş durumundadırlar ve hiçbir zaman gerçekten varoldukları söylenemez. İdealar kendi göksel dünyalarında birbirlerinden yalıtılmış ve herhangi bir düşünürün anlığından ayrı olarak varolurlar. Platon’un kuramı böyle sunulduktan sonra belirtilir ki, kalıcı evrenseller vardırlar (ki bu durumda deneyimin olgusal dünyasının haksız olarak bir eşlemi üretilmiş olur).

Platon’a göre, gerçeğe bedensel duyular yoluyla değil, ama “gerçekten var olan” şeyleri kavrayan us yoluyla erişilebilecektir. “Gerçekten var olan”, eş deyişle, gerçek varlıkları olan şeyler nelerdir? Bunlar şeylerin özleridir ve Sokrates örnekler olarak türenin kendisini, iyiliğin kendisini, soyut eşitliği, vb. verir. Bu özler her zaman aynı kalırlarken, tikel duyu nesneleri ise kalmazlar. Öte yandan, insanlar dünyaya evrensel özlerin açık bir bilgisi ile gelmez ve büyümezler. Öyleyse tikel şeyleri evrensel bir ölçün ile bağlantılı olarak nasıl yargılarlar? Bunun nedeni ruhun, beden ile birliğinden önce varolmuş ve ön varoluş durumunda özlerin bilgisini taşımış olması değil midir? Öğrenme süreci böylece bir anımsama süreci olacak ve bunda özlerin tikel somutlaşmaları daha önce gözlenmiş olan özlerin anımsatıcıları olarak davranacaklardır. Dahası, özlerin ussal bilgisi bu yaşamda bedensel duyuları aşmayı ve anlıksal düzleme yükselmeyi gerektirdiği için, felsefecinin ruhunun ölümden sonra artık beden tarafından engellenmiyor ve zincirlenmiyor olduğu zaman bu özleri seyredeceğini düşünmemiz gerekmez mi?

Böylece “Fedon”da verildiği biçimiyle İdealar Öğretisinin doğal yorumu ideaların kalıcı ve evrensel olduklarıdır; oysa anımsanmalıdır ki, önceden değinildiği gibi, öğreti deneysel bir anlayışla, bir “varsayım” olarak ortaya sürülmüştür.

Platon, doğada görüp dokunabildiğimiz her şeyin “değişken” olduğunu söylüyordu. Sonsuza dek kalan, yok olup gitmeyen “ana maddeler” yoktur. “Duyular Dünyası”na ait olan her şey, zamanın yok edeceği maddelerden oluşmuştur. Ama aynı zamanda her şey, mutlak ve değişmez bir “biçim”den doğar. Bu mutlak ve değişmez olan şey fiziksel bir “hammadde” değildir. Mutlak ve değişmez olan şey, tüm şeylerin ona benzeyerek oluştuğu bir takım tinsel ya da soyut, örnek resimlerdir.

Platon, etrafımızda gördüğümüz her şeyin, evet, dokunup hissedebildiğimiz her şeyin bir sabun köpüğüyle karşılaştırılabileceğini söylüyordu. Çünkü duyular dünyasında var olan hiçbir şey kalıcı değildir. Duyular dünyasına ait olan şeyler hakkında, yani dokunup hissedebildiğimiz şeyler hakkında bir takım düşüncelerimiz ve kanılarımız olabilir. Sadece aklımızla bildiğimiz şeyler konusunda kesin bilgiye sahip olabiliriz.

Platon’un gerçekliği nasıl ikiye ayırdığını gördük;

a) Birinci bölüm “Duyular Dünyası”dır. Bu dünya hakkındaki yaklaşık ve mükemmel olmayan bilgilerimizi (yine bu kadar yaklaşık ve mükemmel olmayan) beş duyumuzu kullanarak edinebiliriz. Duyular dünyasındaki her şey için “her şeyin değiştiği” ve hiçbir şeyin sonsuza dek varolmadığı gerçeği geçerlidir. Duyular dünyasında hiçbir şey var değildir; burada bir şeyler ortaya çıkar ve sonra ortadan kaybolur.

b) İkinci Bölüm “İdealar Dünyası”dır. Aklımızı kullanarak bu dünya hakkında kesin bilgiye ulaşabiliriz. İdealar dünyası duyularla algılanamaz. Buna karşılık idealar (ya da biçimler) mutlak ve değişmezdir.

Platon’a göre insanlar da ikiye ayrılmış yaratıklardır. “Değişen” bir vücudumuz vardır. Vücudumuz duyular dünyasına bağımlıdır ve bu dünyadaki diğer şeylerin (örneğin bir sabun köpüğünün) kaderini paylaşır. Tüm duyular vücudumuza bağlıdır ve dolayısıyla güvenilmezlerdir. Ancak bir de ölümsüz bir ruhumuz vardır ki, bu ruh aklın yuvasıdır. Ruh maddesel olmadığı için idealar dünyasına girebilir.

Platon daha da ileriye giderek, ruhun bir vücuda yerleşmeden önce de var olduğunu söylüyordu. Ruh önce idealar dünyasında var olur. Ruh daha sonra bir insan vücuduna girer girmez mükemmel ideaları unutur. Böylelikle bir süreç başlar. İnsan doğadaki biçimleri algıladıkça ruhunda ufak kıpırdanmalar olur. Böylece insanın içinde, ruhun gerçek yuvasına bir özlem uyanır. Yani ruh gerçek yuvasına “sevgi dolu bir özlem” duyar. Buna “eros” adını verir. Eros, sevgi demektir. Bu andan itibaren hem vücut hem de duyularla algılanan her şey mükemmelliğini yitirir ve önemsizleşir. Ruh sevginin kanatlarında “yuvasına”, idealar dünyasına doğru yola çıkar. Ruh, “vücudun zindanından” kurtulur.

5-Platon’un Ruhbilimi:

Platon hiçbir biçimde önceki Evrenbilimsel Okulların ruhu havaya ya da ateşe ya da atomlara indirgeyen kaba ruhbilimlerine yenik düşmedi; o bir özekçi ya da epifenomenalist değil ama ödünsüz bir tinselci idi. Ruh açıktır ki bedenden ayrıdır; insanın en değerli iyeliğidir ve ruha gerçek özen insanın başlıca kaygısı olmalıdır. Platon ruhu “kendini başlatan devim”ya da “devimin kaynağı” olarak tanımlar. Bu böyle olunca, ruh bedene üstün olması anlamında bedenden öncedir ve bedeni yönetmelidir. Platon “gerçek olan anlığa iye olan biricik şey ruhtur ve bu görünmez bir şeydir. Oysa ateş, su, toprak ve hava tümü de görülür cisimlerdir” der.

Platon ruh ve beden arasında özsel bir ayrım ileri sürse de, ruh üzerinde beden tarafından ya da onun yoluyla uygulanabilecek etkiyi yadsımaz. Gerçek eğitimin bileşenleri arasına fiziksel eğitimi de katar ve ruh üzerindeki zararlı etkileri nedeniyle belli müzik türlerini yadsır.

Platon arada bir sanki ruh bedende yalnızca yerleşmiş ve onu kullanıyormuş gibi konuşsa da, onu ruh ve beden arasındaki herhangi bir karşılıklı etkileşimi yadsıyormuş gibi göstermememiz gerekir. Etkileşimi açıklamamış olabilir, ama bu ne olursa olsun çok güç bir görevdir. Etkileşim açık bir olgudur ve kabul edilmesi gerekir. Durum hiç kuşkusuz tümüyle açıklanamaz diye etkileşimi yadsımakla ya da herhangi bir açıklama vermenin ya da verilecek bir açıklamanın olmadığını açığa vurmanın zorunluluğunu ortadan kaldırmak için ruhu bedene indirgemekle daha da iyileştirilmiş olmaz.

Platon ruhu üç parçaya ayırır. “Ussal parça / to logistikon”, “yürekli ya da atılgan parça / to tumoeides” ve “itkisel parça / to epitumetikon” dır. “Parça” sözcüğü bu bağıntıda haklı olarak kullanılabilir, çünkü Platon’un kendisi “Meros”(parça) terimini kullanır, ama bu gene de bir eğritileme terimidir ve, ruhun uzamlı ve özdeksel olduğunu imliyor olarak anlaşılmamalıdır.

“Ussal parça” insanı hayvandan ayırt eden şeydir ve ruhun ölümsüz ya da tanrısala yakın olarak en yüksek öğesi ya da biçimselliğidir. Öteki iki biçimsellik (yürekli ve itkisel parçalar) yok olabilirdirler. Bunlardan “yürekli parça” daha soyludur ve insanın doğal bağlaşığıdır ya da öyle olması gerekir, gerçi hayvanlarda da bulunsa da. “İtkisel parça” bedensel isteklerle ilgilidir. Çünkü ruhun ussal parçasının kendi istekleri vardır. Platon, ruhun ussal parçasını kafaya, yürekli parçasını göğse ve itkisel parçasını da diyaframın altına yerleştirir.

Platon, ruhun ölümsüz olduğunu bildirdi ve hiç kuşkusuz, ruhun ancak ussal parçasının bu ayrıcalıktan yararlandığını öğretir. Ama ruhun öteki parçaları ölümlü ve yok olabilir iseler, o zaman ussal parçadan gizemli bir yolda ayrılabilir olmaları ya da ayrı bir ruh ya da ruhlar oluşturmaları gerekir.

Platon ruhun içerisindeki açık çatışma olgusundan ötürü, ruhun üç parçalı doğasını ileri sürdü. Platon’un bir eserinde ussal öğenin arabaya, yürekli ve itkisel öğelerin iki ata benzediği ünlü karşılaştırma yer alır. Atlardan biri iyidir (yürekli öğe ki, usun doğal bağlaşığıdır ve “ılımlılık ve alçakgönüllülükle onuru sever”), öteki at kötüdür (itkisel öğe ki, “tüm başkaldırı ve arsızlığın dostudur”); ve iyi at sürücünün buyruklarına göre kolayca sürülürken, kötü at ise azılıdır ve tensel tutkunun sesine boyun eğme eğilimindedir, öyle ki kamçı ile kısıtlanmalıdır.

Platon’un başlıca ilgisi açıktır ki, ussal öğenin yönetme, sürücü olarak davranma hakkı üzerine diretme biçimindeki törel ilgidir.

6-Ahlak Kuramı:

6.1-Summun Bonum (Mutluluk) :

Platon’un törellik anlayışı mutçudur. Şu anlamda ki, iyeliği gerçek mutluluğu oluşturan en yüksek insan iyisinin kazanılmasına doğru yönelmiştir. İnsanın en yüksek iyisinin onun ussal ve ahlaksal bir varlık olarak kişiliğinin gerçek açınımı, ruhunun doğru gelişimi, yaşamın genel uyumlu gönenci olduğu söylenebilir. Bir insanın ruhu olması gerektiği durumdaysa, o zaman o insan mutludur.

Platon, acı tarafından önlenmeyen hazları, örneğin anlıksal hazları onaylamaya hazırdır. Ama ayrıca suçsuz oldukları ve ılımlılık içinde yararlanıldıkları sürece isteğin doyurulmasından oluşan hazları da. Tıpkı bal ve suyun hoş bir içki yapmak için uygun oranda karıştırılmalarının gerekmesi gibi, hoş duygunun ve anlıksal etkinliğin de iyi insan yaşamını oluşturmak için uygun bir oranda karıştırılmaları gerekir.

Her şeyden önce, der Platon, iyi yaşam doğru türdeki tüm bilgiyi, zamansız nesnelerin sağın bilgisini içermelidir. Ama yalnızca geometrinin sağın ve eksiksiz eğrileri ve çizgileri ile tanışık olan ve bunların gündelik yaşamda karşılaştığımız kaba yaklaşıkların hiçbir bilgisini edinmemiş biri evinin yolunu bulmayı bile başaramayacaktır. Böylece birinci sınıf bilginin yanına ikinci sınıf bilgi de alınmalıdır; bunu insana hiçbir zararı olmayacaktır, yeter ki ikinci sınıf nesnelerin neyi temsil ettiklerini anlıyor ve kaba yaklaşıkları sağın gerçeklikle karıştırmıyor olsun. Başka bir deyişle, bir insanın gerçekten iyi bir yaşam sürdürebilmek için bu ölümlü yaşama ve özdeksel dünyaya bütünüyle sırtını dönmesi gerekmeyecektir; ama gene de, bu dünyanın biricik dünya olmadığını, üstelik en yüksek dünya ise hiç olmadığını, tersine ideal dünyanın yalnızca yoksul bir eşlemi olduğunu anlamalıdır.

Tüm “su” böylece karışım kabına konduktan sonra, şu soru doğar: İçine ne denli “bal” konacaktır? Bu sorudaki belirleyici nokta, ne denli hazzın kabul edileceği, bilgiye dayanır. Platon, “gerçek” ve “katkısız” hazlar sınıfı ile akrabalığında diretecektir; oysa, geriye kalana gelince, bilgi ancak sağlığa ve dengeli bir kafaya ve herhangi bir iyilik biçimine eşlik edenleri kabul edecektir. “Budalalık” ve “kötülük” hazları karışıma almaya bütünüyle uygunsuzdurlar.

İyi yaşamı oluşturan karışımın gizi böylece ölçü ya da orandır; bunun göz ardı edildiği yerde doğru bir karışım değil ama bir karışıklık vardır. İyi böylece Güzelin bir biçimidir ki ölçü ve oran tarafından oluşturulur ve “bakışım /symmetria”, “güzellik/ kalon” ve “gerçeklik/ aleteia” iyide bulunan üç öğe ya da biçim olacaktır. İlk yer “yerindeliğe”

(to kairon) düşer, ikincisi oran ya da güzellik ya da tamlığa (yeterlik), üçüncüsü usa (ya da sağgörüye), dördüncüsü bilgiye (ya da beceri ya da doğru sanıya), beşincisi hiçbir acının karışmadığı hazlara (edimsel duyum kapsasınlar ya da kapsamasınlar), ve altıncısı iştahın ölçülü doyumuna ve hiç kuşkusuz bu zararsız olduğu zaman. İnsanın gerçek iyisi, iyi yaşam (eudaimonia) işte budur ve araştırılması için zorlayıcı güdü ise Eros’tur (iyi ya da mutluluk için istek ya da özlem).

Öte yandan, mutluluk erdemin izlenmesi ile kazanılacaktır ve erdem ise insan için olanaklı olduğu ölçüde Tanrı gibi olmak demektir. “Elimizden geldiğince tanrısal gibi olmalıyız ve bu yine bilgeliğin yardımıyla doğru olmaktır.” “İsteği dürüst olmak ve erdem yoluyla insanın tanrısala benzerliği kazanabileceği ölçüde Tanrı gibi olmak olan herkese Tanrılar özen gösterir.” Platon, “Tanrı her şeyin ölçüsüdür, söylendiği gibi bir insanın olmayı umut edebileceğinden çok daha yüksek bir anlamda” der. “Ve Tanrı için değerli olacak biri olabildiğince Ona benzemeli ve Onun olduğu gibi olmalıdır. Bu nedenle ölçülü insan Tanrı’nın dostudur, çünkü Onun gibidir…” Tanrılara adak adamanın ve onlara yalvarmanın “her şeyin en soylusu ve en iyisi” olduğunu ve “mutlu bir yaşam için de en yararlı” olduğunu ekler ve kötülerin ve inançsızların adaklarının tanrılarca kabul edilemez olduklarını belirtir. Tapınma ve erdem öyleyse mutluluğa aittirler, öyle ki, erdemin izlenmesi ve erdemli bir yaşamın sürdürülmesi mutluluğu kazandırmanın aracı olsa bile, erdemin kendisi mutluluğa dışsal değil ama onu bütünleyicidir. İnsanın iyisi birincil olarak bir ruh koşuludur ve ancak gerçekten erdemli bir insandır ki, gerçekten iyi ve gerçekten mutlu bir insandır.

6.2-Erdem:

Genel olarak Platon, Sokrates’in erdemi bilgi ile özleştirmesini kabul ediyordu. Platon, erdem bilgidir ve bilgi öğretilebilirdir düşüncesine sarılmış görünür, tıpkı hiç kimsenin bilerek ve isteyerek kötülük yapmayacağı düşüncesinde olduğu gibi. Bir insan kötü olanı seçiyorsa, onu iyilik görünüşü altında seçer; iyi olarak imgelemesine karşın gerçekte kötü olan bir şeyi istemektedir. Platon, hiç kuşkusuz önündeki her şeyi götürmeyi çabalayan ve iyi olarak gördüğüne erişmek için çılgınca atağında, kendisiyle birlikte sürücüyü de sürükleyen itkinin dik başlı ırasını göz önüne alıyordu; ama eğer kötü at sürücünün direncini yeniyorsa, bunun nedeni Platon’un ilkelerine göre ancak, ya sürücünün gerçek iyiyi hiç bilmiyor olması ya da iyiye ilişkin bilgisinin geçici olarak tutkunun saldırısı tarafından bulanıklaştırılmış olmasıdır. Gerçek iyinin ne olduğunu bilen bir insan, en azından geçici olarak, yargısının tutku tarafından bulandırılmasına göz yumabilir ve böylece görünüşte iyi olan ona gerçek bir iyi olarak görünebilir, gerçi tutkunun usu öyle karartmasına izin vermekten sorumlu olsa da. Eğer bir insan kötüyü kötü olduğu için bilerek seçebilir diye karşı çıkılacak olursa, Platon’a yalnızca o insanın “Kötülük, benim iyim ol” demiş olduğu yanıtı açık kalacaktır. Eğer gerçekten kötü ya da zararlı olanı seçiyorsa ve bunun en sonunda böyle olduğunu biliyorsa, bunun tek nedeni bilgisine karşın dikkatini nesnenin ona iyi olarak görünen yanı üzerinde toplamış olması olabilir. Gerçekten de dikkatini böyle bağlamanın sorumlusu olabilir ama, eğer seçiyorsa, ancak iyilik görünüşü altında seçebilecektir. Bir insan yine bilebilir ki, düşmanı öldürmek sonunda ona zararlı olacaktır, ama gene de bunu yapmayı seçer, çünkü dikkatini öç isteğini doyurmanın ya da düşmanın ortadan kalkışıyla elde edilecek bir yararın dolaysız iyiliği olarak görünen şey üzerinde toplamaktadır.

Platon, dört ana ya da önemli erdemi irdeler. “Bilgelik/ sofia”, “yiğitlik ya da dayanıklılık/ andreia”, “ılımlılık/ sofrosune” ve “türe/ dikaiosun”. Bilgelik ruhun ussal parçasının erdemiyken; öte yandan ılımlılık yürekli ve itkisel parçaların usun yönetimi altında birleşmelerinden oluşur. Türe ruhun her parçasının kendi özgün görevini yeterli bir uyum içerisinde yerine getirilmesinden oluşan genel bir erdemdir.

Platon, “iyi ve kötü”nün, “haz ve acı” ile özdeşleştirilmelerine karşı ve “üstün insan” ahlakına karşı uslamlamalar getirir. Gerçekten iyi ve mutlu olan insan, aşırıya kaçan değil ama ölçülü olan insandır. Ölçüsüz insan kendine kötülük yapmaktadır.

Platon, birinin dostlarına iyilik ve düşmanlarına kötülük yapması gerektiği düzgüsünü kesinlikle yadsır. Kötülük yapmak hiçbir zaman iyi olamaz.

7-Devlet:

Platon’un politik kuramı onun törebilimi ile yakın bir ilişki içinde gelişir. Yunan yaşamı özsel olarak bir topluluk yaşamıydı, Kent devletinde sürdürülürdü ve Kentten ayrı olarak düşünülemezdi, öyle ki Devletten bütünüyle ayrı duruyorsa bir insanın eksiksiz olarak iyi bir insan olabileceğine hiçbir gerçek Yunanlı inanmazdı, çünkü ancak Toplum içinde ve Toplum yoluyladır ki, insan için iyi yaşam olanaklı olur. Buna karşı, toplumun zorunlu bir kötülük olduğu ve insanın özgür gelişim ve büyümesini güdükleştirmede sonuçlandığı kuramı gerçek bir Yunanlıya bütünüyle yabancı gelirdi.

Platon gibi, insanın mutluluğu ile, insanın gerçekten iyi yaşamı ile ilgilenen bir felsefeci için Devletin gerçek doğasını ve işlevini belirlemek bir görevdi. Eğer yurttaşların tümü ahlaksal olarak kötü insanlar olsalardı, iyi bir Devleti korumak gerçekten olanaksız olurdu. Oysa, evrik olarak, eğer Devlet kötü bir Devlet olsaydı, bireysel yurttaşlar kendilerini iyi bir yaşamı yaşanması gerektiği gibi sürdürmekten yoksun bulunurlardı.

Platon birey için bir ahlakın ve Devlet için bir başkasının varolduğu düşüncesini kabul etmezdi. Devlet bireysel insanlardan oluşur ve iyi yaşama öncülük etmek için varolur: Tüm insanları ve tüm devletleri yöneten saltık bir ahlaksal ilkeler bütünü vardır: Çıkar düşkünlüğü Hak karşısında boyun eğmelidir. Platon, Devlete kısıtlama olmaksızın, Ahlak Yasasına dikkat etmeksizin gelişebilecek ya da gelişmesi gereken bir kişilik ya da örgenlik olarak bakmıyordu. Devlet doğru ve eğrinin hakemi, kendi ahlak ilkelerinin kaynağı ve ne olursa olsunlar kendi eylemlerinin saltık aklanışı değildir.

Platon görgül Devletlerin ne olduklarını değil ama daha çok Devletin ne olması gerektiğini belirlemekle ilgileniyordu ve böylece “İdeal Devlet”i , her edimsel Devletin olabildiğince kendini ona uydurması gereken modeli bulmaya çalışır. Genel amacı; “İdeal Devlet”in çizgilerini saptamaktı.

Devlet insanların gereksinimlerine hizmet vermek için varolur. İnsanlar birbirlerinden bağımsız değildirler, tersine yaşamın zorunluklarının üretilmesinde başkalarının yardım ve işbirliğine gereksinirler. Bu yüzden birlikte olduklarını ve yardımcıları bir yerleşme yerinde toplar ve mu ortak konuta “Kent” adını verirler. Kentin kökensel ereği böylece ekonomik bir erektir ve bundan işbölümü ve emeğin özelleşmesi ilkesi doğar. Değişik insanların değişik doğal yetenekleri ve becerileri vardır ve topluluğa hizmet için değişik yollarda uygunluk gösterirler; dahası, bir insan eğer doğal yetileri ile uyum içinde salt bir meslekte çalışıyorsa, çalışması nitelikte ve ayrıca nicelikte yüksek olacaktır. Tarım emekçisi kendi sabanını ya da kazmasını üretmeyecek, ama bunlar onun için başkaları tarafından üretilecektir. Böylece şimdilik ekonomik bakış açısından düşünülmekte olan Devletin varoluşu çiftçilerin, dokumacıların, ayakkabıcıların, marangozların, demircilerin, çobanların, satıcıların, gündelik emekçilerin, vb. bulunmasını gerektirecektir. Ama bu insanlar tarafından önderlik edilen yaşam çok kaba bir yaşam türü olacaktır. Eğer “lüks” bir kent olacaksa, fazladan bir şeyler daha gerekecek ve müzisyenler, ozanlar, öğretmenler, hemşireler, berberler, aşçılar, şekerlemeciler, vb. kendilerini göstereceklerdir.

Platon’un mağara benzetmesi, “Devlet” adlı diyalogda yer alır. Platon burada “İdeal Devleti” de anlatır. Bu, düşüncelerde yer alan örnek bir devlet ya da “ütopik” bir devlet anlamına gelir. Kısaca, Platon burada devletin filozoflar tarafından yönetilmesi gerektiğini söyler. Bunun niye böyle olduğunu sorarsak bize insanın nasıl oluştuğunu anlatmakla söze başlar.

Platon’a göre insanın vücudu üçe ayrılır; baş, göğüs ve karın. Bu bölümlerin her biri ruhsal bir erdeme karşılık gelir. Baş “akla”, göğüs “isteme”, karın da “haz ya da arzuya” karşılık gelir. Bu üç ruhsal yeti bir ideale ya da bir “değere” de bağlanabilir. Akıl “bilgeliğe” ulaşmaya çalışır, istek “cesaret” gösterir, arzu da insanın “ölçülü” olması için denetlenir. İnsanın bu üç bölümü bir bütün içerisinde hareket etmeye başladığı zaman uyumlu ya da “bütünlüklü” bir insan ortaya çıkar. Okulda çocuklara önce arzunun nasıl denetleneceği öğretilir, sonra cesaretleri geliştirilir. En sonunda da, akılları ile bilgeliğe ulaşan yolu bulacaklardır.

Platon, tıpkı bir insan vücudu gibi yaratılmış bir devlet düşünür. Bu devlet aynı şekilde üçe bölünmüştür. Vücudun “başı”, “göğsü” ve “karnı” olduğu gibi devletin de “yöneticileri”, “bekçileri (ya da askerleri)” ve “ticaretle uğraşanları (bunlara el işçileri ve köylüler de dahildir)” vardır. Burada Platon’un Yunan tıp bilimini örnek aldığı açıktır. Sağlıklı ve uyumlu bir insan, nasıl dengeli ve ılımlı ise, “adil” bir devlet de herkesin bütün içindeki yerini bilmesiyle ortaya çıkar.

Platon’un felsefesinde genel olarak geçerli olduğu gibi onun devlet felsefesi de “rasyonalizm”den etkilenir. İyi bir devlet yaratmanın yolu, bu devletin “mantıkla” yönetilmesinden geçer. Başın vücudu yönetmesi gibi toplumu yönetenler de filozoflar olmalıdır.

İnsan ile devletin üç bölümü arasındaki ilişki kabaca şöyledir:

Vücut Ruh Erdem Devlet

Baş Mantık Bilgelik Yöneticiler

Göğüs İstem Cesaret Bekçiler

Karın Arzu Ölçülülük Tüccarlar

Platon’un ideal devleti eski Hint kast sistemini hatırlatır. Bu sistemde de toplumun iyiliği için her birey özel bir işleve sahiptir. Platon’un yaşadığı zamandan itibaren, hatta bundan daha öncesinden beri, Hint kast sistemi yine bu üçlü bölünmeye dayanmıştır; yönetici kast (veya din adamları kastı), savaşçılar kastı ve ticaretle uğraşan kast.

Günümüzde Platon’un devleti totaliter bir devlet olarak görülebilir. Ancak belirtmek gerekir ki Platon, kadınların da erkekler gibi yönetici olabileceklerini söylüyordu. Bunun da nedeni, yöneticilerin siteyi yönetmesinin tam da “akılla” mümkün olmasıydı. Kadınlar da erkekler gibi aynı mantığa sahipti, yeter ki onlar da aynı eğitimi alsınlar ve ev işleriyle çok fazla uğraşmasınlardı. Platon, aile ve özel mülkiyeti de reddediyor, bunların devleti yönetenler ve koruyanlar tarafından idare edilmesini savunuyordu. Çocukların eğitimi öyle önemli bir şeydi ki bu, teker teker kişilerin eline bırakılamazdı. Çocukları yetiştirmek devletin yönetimi olmalıydı. (Platon, devlet idaresindeki çocuk yuvalarından ve tamgün okullarından söz eden ilk filozoftur.)

Platon politikada bir takım hayal kırıklıklarına uğradıktan sonra, “Yasalar” adlı diyalogunu yazdı. Burada “yasa devletini” ikinci en iyi devlet biçimi olarak tanımlar. Özel mülkiyeti ve aile ilişkilerini bireye bırakır. Böylelikle kadının özgürlüğü de kısıtlanmış olur. Ama burada yine de, kadınlarını yetiştirmeyen bir devletin yalnızca sağ kolunu çalıştırıp güçlendiren bir insana benzediğini söyler.

8-Platon’un Fiziği:

Platon’un fiziksel kuramları onun biricik “bilimsel” diyalogu olan “Timaeus”ta kapsanır. Bu büyük bir olasılıkla Platon yetmiş yaşındayken yazılmış ve bir üçlünün “Timaeus, Kritias ve Hermokrates”in ilk kitabını oluşturmak üzere tasarlanmıştı. “Timaeus” özdeksel dünyanın oluşumunu ve insan ve hayvanların doğuşunu anlatır. “Kritias” Atina’nın mitsel Atlantis’ten gelen istilacıları nasıl yenilgiye uğrattığını ve sonra kendisinin tufan ve deprem tarafından nasıl yıkıldığını anlatır. Ve “Hermokrates”in Yunanistan’da ekinin yeniden doğuşunu ele alacağı ve Platon’un gelecek reform konusundaki önerileri ile sonlanacağı tahmin edilir. Böylece “Ütopya Devleti” ya da “Sokratik Cumhuriyet”, “Kritias”ta geçmişte gerçekleşmiş bir şey olarak sunulurken, gelecek için kılgısal reformlar “Hermokrates”te önerilecekti. “Timaeus” edimsel olarak yazılmıştır ve “Kritias” ise tamamlanmadan önce kesilir ve bitmemiş olarak bırakılır. “Hermokrates” ise hiçbir zaman yazılmamıştır. Oldukça usa uygun olarak öne sürülmüştür ki; Platon, ilerleyen yaşının bilincinde olarak, ayrıntılı tarihsel romanını tamamlama düşüncesini bir yana bırakmış ve “Hermokrates”te söylemeyi istediklerinin çoğunu “Yasalar”a eklemiştir.

Platon dünyanın yaratılışının bir açıklamasını vermek üzere yola çıkar. Duyulur dünya “oluş” sürecindedir ve “oluş sürecinde olan zorunlu olarak bir nedenin aracılığı ile oluşmalıdır”. Söz konusu aracı tanrısal “ustabaşı” ya da bir “Demiurge”dir. O uyumsuz ve düzensiz devim içinde olan her şeyin “denetimini” üstlendi ve onları bir düzene soktu. Özdeksel dünyayı bengi ve ideal bir modele göre biçimlendirdi, onu “ruh ve us ile dirimli bir yaratık” olarak belirledi ve bunu yaparken “İdeal Dirimli Yaratık” modelini, içerisinde “göksel tanrılar ırkının, havada uçan kanatlı şeylerin, suda yaşayanlarının tümünün ve kuru toprakta ayakları üzerinde gidenlerin tümünün” biçimlerini kapsayan biçimin modelini çizdi. Salt bir İdeal Dirimli Yaratık olduğu için, Demiurge salt bir dünya yaptı.

Demiurge’nin bu davranışının güdüsü neydi? Demiurge iyidir ve “tüm şeylerin olanaklı ölçüde onun kendisi gibi olmaya yaklaşmalarını istedi”, düzenin düzensizlikten daha iyi olduğunu yargısını verdi ve her şeyi en iyisi için biçimlendirdi. Elindeki gereçle sınırlıydı, ama bununla elinden gelenin en iyisini yaptı ve onu “olanaklı olduğunca eşsiz ve eksiksiz” kıldı.

Demiurge simgesini nasıl görmemiz gerekir? En azından dünyada işlemekte olan tanrısal usu temsil ediyor olmalıdır. Ama bir yaratıcı tanrı değildir. “Timaeus”tan açıktır ki, Demiurge önceden varolan bir gerecin “denetimini üstlenmiş” ve onunla elinden gelenin en iyisini yapmıştır. Hiç kuşkusuz onu yoktan yarattığı söylenmez. “Bu evrenin yaratılışı” der Platon, “Zorunluluk ile Usun bileşiminin karışık bir sonucu” idi. (Zorunluluğa ayrıca Serseri Neden de denir.) “Zorunluluk” sözcüğü doğal olarak bize değişmez yasaların egemenliğini düşündürür, ama Platon’un demek istediği tam olarak bu değildir. Eğer Demokritos’un ya da Epikürüs’ün evren görüşünü alırsak (ki buna göre evren Usun yardımı olmaksızın atomlardan yapılmıştır), Platon’un Zorunluluk ile demek istediğinin bir örneği önümüzde durur: “Amaçsız” olan, Us tarafından oluşturulmuş olmayan.

Eğer yine Atomcu Dizgede dünyanın kökenini atomların “rastlantısal” çarpmalarına borçlu olduğunu göz önünde tutarsak, Platon’un Zorunluğu Rastlantı ya da Serseri Neden ile nasıl birleştirebildiğini daha kolay anlayabiliriz. Bize bunlar karşıt kavramlar olarak görünebilirler, ama Platon için yakındırlar. Çünkü içinde Usun ve bilinçli Amacın hiçbir pay taşımadıkları bir şeyi gösteriyorlardı. Böylecedir ki “Yasalar”da Platon dünyanın “anlığın ya da bir tanrının eylemi tarafından, ya da sanattan değil, ama doğa ve rastlantı tarafından” ya da zorunlu olarak köken aldığını bildirenlerden söz edebilmektedir. Böyle bir evren görüşü Aristoteles tarafından dünyanın “Kendiliğindenliğe” yüklenmesi olarak belirtilir, gerçi devimin bir başka atomun önceki devimine bağlı olması ölçüsünde evreni Zorunluğa bağlı olarak görmek olanaklı olsa da. Böylece “kendiliğinden”, “rastlantısal” ve “zorunlu olarak” biçimindeki bu üç düşünce bağlaşık düşüncelerdi. Öğeler, eğer bir bakıma kendi başlarına bırakılmış olarak düşünülürse, seçilen bakış açısına göre, kendiliğinden, rastlantısal ya da zorunlu olarak ilerler, ama Usun işleyişi getirilmedikçe amaca hizmet edemezler. Platon böylece usun zorunluğu “kandırmasından”, “kör” öğeleri tasara ve bilinçli amaca yardımcı kılmasından söz edilebilir, gerçi gereç işlenmeye biraz dirençli ve Usun işlemine bütünüyle boyun eğdirilmesi olanaksız olsa da.

Demiurge öyleyse bir yaratıcı tanrı değildi. Dahası Platon büyük bir olasılıkla hiçbir zaman “kaos”un edimsel bir olgu olarak varolmuş olduğunu düşünmemiştir, en azından evrenin yalnızca düzensiz bir kaos olduğu bir tarihsel dönemin olmuş olması anlamında. Her ne olursa olsun, bu birkaç karşıt ses dışında (Plutark ve Attikus) Akademinin geleneği idi. Aristoteles’in “Timaeus”ta evrenin oluşumuna ilişkin açıklamayı bir zaman içinde oluşum açıklaması olarak aldığı (ya da en azından böyle yorumlandığında eleştirdiği) doğrudur, ama açık olarak belirtir ki, Akademinin üyeleri evrenin oluşumunu betimlerken bunu, evrenin gerçekten varoluşa geçtiğini hiç düşünmeksizin, yalnızca onu anlamak için açıklama amaçlarıyla yaptıklarını bildiriyorlardı.

Demiurge neyin “denetimini üstlenmişti”? Platon “tüm Oluşun Kapsayıcısından” bir bakıma süt annesinden söz eder. Daha sonra bunu “ilksiz, sonsuz olan, yok olmayı kabul etmeyen Uzay” olarak betimler ki, “varlığa gelen tüm şeyler için yer sağlar, ama kendisi duyulur olmaksızın bir tür baş belası uslamlama ile kavranır ve bir inanç nesnesi olması güçtür”. Öyleyse, Uzayın ondan birincil öğelerin yapıldığı bir şey değil, ama bunların onda görüldüğü bir şey olduğu ortaya çıkar. Platon’un şekillerinin oluşumunda kullanılan altın ile bir karşılaştırma yaptığı doğrudur; ama konuşmayı sürdürüp der ki Uzay “hiçbir zaman kendi niteliğinden ayrılmaz. Çünkü her zaman tüm şeyleri alır ve hiçbir zaman hangi yolda olursa olsun ona giren şeylerden birine benzeyen bir ırayı üstlenemez”. Öyleyse, olasıdır ki, Uzay ya da Kapsayıcı birincil niteliklerin ondan yapıldığı özdek değil, ama bunların onda göründükleri bir şeydir.

Platon dört öğeden (toprak, hava, ateş ve su) tözler olarak söz edilemeyeceğini belirtir, çünkü biteviye değişirler: “Çünkü sıyrılıverirler ve “şu” ya da “bu” olarak ya da onları sürekli bir varlığa iye olarak gösteren herhangi bir deyim tarafından tanımlanmayı beklemezler”. Bunlar daha çok nitelikler olarak adlandırılmalıdırlar ki, görüngüleri Kapsayıcı içinde bulur ve “onda tümü de her zaman oluş sürecinde bulunur, görüngüye çıkar ve yine ondan yiterler”. Demiurge’nin böylece “denetimini “üstlendiği” şeyler; a)Kapsayıcıdır ki, “görülmez ve ırasız, her şeyi alıcı, çok şaşırtıcı bir yolda anlaşılardan pay alan ve kavranması çok güç olan bir tür şeydir”. Ve, b)Birincil niteliklerdir ki, Kapsayıcıda görünür ve Demiurge tarafından Biçimlerin modeline göre işlenirler.

9-Sanat:

9.1-Güzellik:

Platon Güzel Sanatların gerçek değerini biliyor muydu? Platon ozanların çoğunu “Devlet”ten metafiziksel kaygılarla dışladı; ama hiç kuşkusuz Platon’un onların yapıtlarının çekiciliğine karşı oldukça duyarlı olduğunu gösteren belirtiler de yok değildir. Platon, Sokrates’e “Gençliğimden bu yana Homer’e duymuş olduğum sevgi ve saygı beni duraksatıyor olsa da konuşmalıyım. O usta trajedi yazarları öbeğinde bir yüksek öğretmen ve önder gibi görünür; ama bir insan gerçeklikten daha çok onurlandırılmamalıdır ve bunu söylemek zorundayım”. Yine “Homer’in ozanların en büyüğü ve trajedi yazarlarının en başta geleni olduğunu benimsemeye hazırız; ama anımsamalıyız ki, tanrılara ilahi ve iyilere övgünün Devletimize kabul edilecek biricik şiir türü olması gerekir”.

Platon kesinlikle belirtir ki, eğer şiir ve öteki sanatlar iyi düzenlenmiş bir Devlete kabul edilme haklarını bir kez kanıtlayacak olurlarsa, “onu kabul etmekten sevinç duyacağız, çünkü onun büyülerine karşı çok duyarlı olduğumuzu biliyoruz; ama bu yüzden gerçeği çiğnememeliyiz”.

Bu noktaları göz önünde tutarsak, Platon’u sanatlar ve yazın açısından bir sanat düşmanı olarak küçümsemek olanaksız görünür. Ve eğer ozanların değerini bildiğini gösteren övgülerin ancak istemeyerek yapılan beylik övgüler olduğu öne sürülecek olursa, o zaman Platon’un kendi sanatsal başarısını gösterebiliriz. Eğer Platon’un kendisini hiçbir biçimde sanatçı tinini göstermemiş olsaydı, ozanların çekiciliği üzerine belirttiklerinin yalnızca gelenekten ötürü olduklarına ya da giderek iğneleyici bir tonda olduklarına inanmak olanaklı olabilirdi; ama konuşanın “Simpozyum”un ya da “Fedon”un yazarı olduğunu düşünürsek, Platon’un sanat ve yazını kınamasının estetik duyarsızlığa bağlı olduğuna inanılmasını beklemek gerçekten çok fazladır.

Platon’un Güzellik kuramı neydi? Platon’un güzelliği nesnel anlamda olgusal olarak görmüş olduğu tüm sorgulamanın ötesindedir. Hem “Büyük Hippias”ta hem de “Simpozyum”da tüm güzel şeylerin Evrensel Güzelliğe, Güzelliğin kendisine katılmaları nedeniyle güzel oldukları kabul edilir. Böylece, Sokrates “O zaman güzel de gerçek bir şeydir” dediği zaman Hippias “Elbette gerçek. Sormaya ne gerek var?” yanıtını verir.

9.2-Platon’un Sanat Kuramı:

Platon sanatın kökeninin doğal anlatım içgüdüsünde aranması gerektiğini öne sürer. Metafiziksel yanında ya da özünde sanat “öykünme”dir. Biçim örnekseldir, arketipseldir; doğal nesne bir “öykünme/memesis” örneğidir. Böylece, örneğin bir insan resmi doğal, tikel bir insanın eşlemi ya da ona bir öykünmedir. Öyleyse bir öykünmeye öykünmedir. Oysa gerçekliğin aranması gereken yer Biçimdir; sanatçının çalışması buna göre gerçekten ikinci uzaklık aşamasında durur. Bu yüzden Platon, ki her şeyden öte gerçekle ilgileniyordu, sanatı değersizleştirmek zorundaydı, üstelik yontuların, resmin ya da yazının güzellik ve çekiciliğini ne denli duyabilmiş olsa da. Bu değersizleştirici sanat görüşü “Devlet”te vurgulu olarak ortaya konulur. Orada bu görüş ressam ve trajik ozana vb. uygulanır. Platon’un anlattıkları kimi zaman bir komedi havasına bürünür; örneğin ressam olguya değil ama görüngüye öykünen biri olmakla giderek nesnelerin doğru bir eşlemini bile yapamaz denir. Bir sediri resimleyen ressam, onu duyulara dolaysızca göründüğü biçimiyle salt bir bakış açısından resimlendirir. Ozan iyileşmeyi, savaşı vb. üzerinde konuştuğu şeylerin hiçbir gerçek bilgisi olmaksızın betimler. Yargı “öykünmeci sanat gerçeklikten çok uzakta olmalıdır” düşüncesidir. O “olgusallığın iki aşama altıdır ve onu gerçeğin hiçbir bilgisi olmaksızın üretmesi kolaydır. Çünkü ancak görünüştür ve olgusallık değildir”. Yaşamını bu olgusallık gölgesini üretmeye adayan biri çok kötü bir pazarlık yapmış olmalıdır.

“Yasalar”da sanat üzerine belki de onu biraz daha kaydırdığını düşünülebilecek bir yargı görünür, ama gene de Platon metafiziksel konumunu değiştirmemiştir. Müziğin eşsizliğinin yalnızca yol açtığı duygusal haz miktarı ile ölçülmemesi gerektiğini söylerken, Platon gerçek eşsizliğe iye biricik müzik türünün “iyiye bir öykünme” olan müzik olduğunu ekler. Yine, “en iyi şarkı ve müzik türünü arayanlar hoş olanı değil, ama gerçek olanı aramalıdırlar; ve öykünme gerçekliği, söylediğimiz gibi, öykünülen şeyi nicelik ve niteliğine göre çevirmekten oluşur”. Böylece yine öykünmeci olarak müzik kavramına sarılır (“herkes kabul edecektir ki, müziksel bileşimlerin tümü de öykünmeci ve temsil edicidirler”), ama öykünmenin eğer öykünülen şeyin kendi ortamında yapılabileceği en iyisiyle çeviriyorsa “gerçek” olabileceğini kabul eder. Müzik ve sanatı Devlete kabul etmeye hazırdır, yalnızca eğitimsel amaçlar için değil, ama ayrıca “zararsız haz” için de; ama gene de sanata ilişkin öykünme kuramında diretir ve eğer “Yasalar”ın ikinci kitabı okunursa Platon’un öykünme düşüncesinin biraz dar ve imgelemeden yoksun olduğu açıkça görülecektir.

İnsanın değişik duyguları ya da heyecanları vardır, kimileri yararlı, başkaları ise zararlıdır. Us, öyleyse, hangi sanatın benimseneceğini ve hangisinin dışlanacağını saptamalıdır.

10-“İdea-Felsefe” İlişkisi:

Felsefe “İdea” ile ilgilenir. “İdea” ilkin bütünüyle genel bir anlamda “Düşünce”dir. Ama Düşünce sonsuz küçüklükten sonsuz büyüklüğe dek, insanın ruhsallığından evrenin özdekselliğine dek “her şeyi” anlatmak için kullandığımız evrenseldir. Ne yerde ne de gökte, ne insan ruhunda ne de özdeksel evrende “hiçbir şey”, saltık olarak “hiçbir şey” insan düşüncesinin belirlenimlerinden, evrensellerden kaçamaz. Varolan her şey düşüncenin öznel belirlenimlerinde anlatılır ve varolan her şey kendi nesnel belirleniminde vardır. Varolan her şey bir evrensel olduğu için, türünden, ideal Biçiminden, belirli ideasından pay aldığı için vardır. İdeadan, Biçimden, evrenselden yoksun bir şey “hiçbir şey”dir, bir varlık değil ama yokluktur, olmayandır. Ve bilinemeyen, belirlenimsiz olan var olamayandır.

Bireysel şey, İdeadan yalnızca pay alan şey, belirlenimini kendinde değil, ama İdeada bulan nesne geçicidir, sonludur. Yiter. İdeanın, Biçimi varoluşu duyusalın, fizikselin, bireyselin varoluşu gibi değildir. Pisagor Teoremi fiziksel üçgenler üzerinde varolmaz. Duyulur-üstü, fiziksel-üstü varoluşu salt kuramsal düşünce içindir. Sonsuzluktadır ve sonsuza dek varolur. Görgül Zaman ve Görgül Uzay arı düşüncenin, İdeanın çevresine çit çekmez. İdea Türlerin, Biçimlerin olmadığı görgül evrende Türlerin ve Biçimlerin ideal olanağıdır. Dünya oluşurken, yaşam oluşurken, insan oluşurken, İdealar tümünün Biçimi, tümünün Belirlenimleridirler. Onların varoluş biçimleridirler, onların doğa yasaları, onların matematikleri, onların özsel nitelikleridirler. Duyusal değildirler, görülmezler, dokunulmazlar, koklanmazlar ve ölçülmezler. Varlıkları yalnızca düşünce içindir. Ve böyleyken duyulur bireyselden çok daha başka, çok daha güçlü, çok daha yüksek bir anlamda gerçektirler. Eğer varlık kalıcılık ise, duyulur bireyseller değil ama evrensel İdealar gerçek varlıktır. Eğer varlık güç ise, sonlu bireyseller değil ama evrensel İdealar güçtür. Eğer varlık değişilmezlik ise, evrensel İdealar değişmezdir.

Felsefe, başından bu yana, ideal belirlenimlerin bilgisidir. Bu bilim özsel olarak “Mantık”tır, özsel olarak “Us”tur. Tüm öznel geçicilikten, tüm yanlışlıktan özgür Nesnelliği konu alır, düşüncenin tüm dışsal güdülenmesinden bağışık özgür deviminin, eytişiminin açınımıdır. Eytişim İdeanındır, onun doğasıdır, onun özüdür, onu bir dizge yapan dinamiktir. İnsan düşüncesi aynı İdeanın etkinliği, eytişimi, gerçekliğidir. İnsan usu aynı İdeanın gizilliğidir. Ve gizilliğin edimselleşmesi ne denli olanaklıysa, insanın gerçekleşmesi o denli zorunludur. İdeada zorunluk olan şey insanın özgürlüğüdür.

11-Platon’un Etkisi Üzerine Notlar:

Platon’un örneği kendi başına bir etkidir. Yaşamı bütünüyle gerçeğe, kalıcı, bengi ve saltık gerçeğe erişmeye adanmış bir yaşamdı. Gerçeğe sarsılmaz ve sürekli bir inancı vardı ve Sokrates’in yapmış olduğu gibi, us nereye götürecekse oraya gitmeye hazırdı. Akademiyi bu tinle damgalamaya çabaladı, büyük bir öğretmenin üstünlüğü altında kendilerini Gerçeğe ve İyiye erişmeye adayacak bir insan topluluğu yarattı. Ama anlıksal alandaki gerçekliğe erişme düşüncesine bağlanmış büyük bir kurgul felsefeci olmasına karşın, Platon, gördüğümüz gibi, salt bir kuramcı değildi. Yeğin bir ahlaksal dürüstlük taşıyarak ve saltık ahlaksal değerlerin ve ölçünlerin olgusallığına inanarak, insanları en değerli iyelikleri için, ölümsüz ruhları için düşünmeye ve onları mutlu kılacak biricik şey olan gerçek erdemi geliştirmek için çabalamaya yöneltti.

Platon’un kişisel etkisi büyük öğrencisi Aristoteles üzerinde yarattığı izlenimde görülebilir. Anısına Aristoteles’in şiiri tanıktır:

“O eşsiz insanın

Anılması kötülerin dudaklarında adı

Övmeye hakkı yoktur onu sözlerinin.

İlk kez o bildirmişti açıkça

Sözle ve eylemle:

Mutludur erdemli olan.

Yazık, hiçbirimiz eşit olamayız ona.”

12-Kaynaklar:

1) PLATON / Frederick Copleston

2) SAVUNMA-FEDON / Platon

3) VII.MEKTUP / Platon

4) DİON / Plutark

5) FELSEFE TARİHİ / William S.Sahakian

6) SOFİ’NİN DÜNYASI / Jostein Gaarder

7) FELSEFE NOTLARI / Erdal Eroğlu


Bedava İlan Verme