Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

İMLA(YAZIM) Kuralları
I. Büyük Harflerin Kullanımı
a. Her cümleye büyük harfle başlanır.

• Elini uzatı. Benimle barışmak istedi.
b. İster cümle başında ister içinde bütün özel isimler büyük harfle yazılır.

• Dün, Yakup Kadri’nin “Yaban” adlı romanını aldım.

c. Kişi adından önce veya sonra gelen unvan adları da büyük harfle yazılır.
• Akşama Doktor Recep bizim hastayı göre-cekmiş.
• Buralarda Tilki Hüseyin’i gördünüz mü?
• Dolapları Mehmet Usta’ya yaptırdık.

d. Belirli bir özel adı sadece unvanıyla kullanmak istediğimizde unvan kelimesinin de ilk harfi büyük yazılır.

• Halk Cumhurbaşkanı’nı coşkuyla karşıladı.
e. “dağ, deniz, göl, nehir” kelimeleri özel isimle birlikte kullanılırsa büyük harfle başlayarak yazılır.
• Van Gölü’nde ulaşım neyle sağlanıyor?

f. Belirli bir günden bahsederken ay ve gün isimleri büyük harfle yazılır.
• 25 Nisan Pazar günü nikahımız var.

g. “dünya, güneş, ay” kelimeleri terim anlamlarında kullanıldıklarında özel ad oldukları için büyük harfle yazılır.
• İlkokulda öğrendiğiniz gibi Ay Dünya’nın, Dünya da Güneş’in çevresinde döner, (terim anlamı)
• Bu fani dünyada hiçbir idealim kalmadı.
• Okulu bitirmeme iki ay kaldı.

h. Yazı başlıkları, eser adları, Kitap, gazete, dergi isimleri büyük harfle yazılır. Eğer bu isimlerin arasında bağlaç varsa bağlaç küçük harfle yazılır.
• Vatan yahut Silistre
• Bilim ve Teknik
• Leyla ile Mecnun
• Savaş ve Barış
ı. Tarihî olay, çağ ve dönem adları büyük harfle başlar.
• Kurtuluş Savaşı, İlk Çağ, Cilâlı Taş Devri…
II. Kesme İşaretinin Kullanımı

a. Özel isimlerden sonra gelen çekim ekler kesme işaretiyle (‘) ayrılır.

• Adıyaman’a
• Başak’ı
• Güneydoğu’ya
• Anadolu’da
• Ali’yle
• Irak’a
• Sinekli Bakkal’mış
• Suna’ysa…

Özel adlara yapım eki geldiğinde bu ekler kes me işaretiyle ayrılmaz.
• Balıkesirli
• Mehmetsiz
• Atatürkçülük

b. Kısaltmalar ek aldıklarında bu ekler de kes me işaretiyle ayrılır. Ek, kısaltmanın son kelimes nin okunuşuna göre yazılır.
• DSİ’de (Devlet Su İşleri’nde)

III. -ler Çoğul Ekinin Yazımı
Özel isimlerin ardından gelen -ler eki kelime; bitişik yazılır.
• Bugün bize Nerminler gelecek.
• Savaşta İngilizlerle birlik oldular.

IV. “mi” Soru Edatının Yazımı
“mi” soru kelimesi her zaman sonuna geld kelimeden ayrı yazılır. İki görevi vardır:

a. Kullanıldığı cümleyi soru cümlesi hâline g<
rir.
• Arkadaşın Koray mıydı?
• Bütün soruları cevapladınız mı?
b. İki cümleyi zaman ve sonuç bakımından birbirine bağlar.
• Börek yaptı mı bizi de mutlaka çağırırdı.

V. “ki” Bağlacının Yazımı
“ki” bağlacı başlı başına bir kelimedir ve bu yüzden ayrı yazılır.
• Şarkıyı o kadar etkili söyledi ki gözlerimin yaşarmasını engelleyemedim.
• Öyle yalan söylemiş ki şimdi içinden çıkamıyor.
• Bebek o kadar sevimli ki…

VI. “-ki” Ekinin Yazımı
Daima eklendiği kelimeyle birleşik yazılır.
• Onun saçları seninkilerden daha koyu.
• Vitrindeki kıyafeti çok beğendim.
• Dünkü yarışmayı izlemedik.

VII. “de” Bağlacının Yazımı
Daima cümleden ayrı yazılır, “dahi”, “bile” anlamı katan bu bağlaç kelimeden kesme işaretiyle de ayrılmaz.
• Ayağın tökezlese de düşmeyeceksin.
• Biz de gelecek miyiz?
• Burada da bir huzursuzluk var.

VIII. Yardımcı Fiillerin (Eylemlerin) Yazımı
Türkçede isimlerle birlikte kullanılan yardımcı tüller vardır, et-, kıl-, ol-, eyle-, buyur- yardımcı fi-ileri sonuna geldiği isimlerin bazılarıyla birleşik, bazılarıyla ayrı yazılır. Bazı kullanımlarda ses düşmesi, ses türemesi, ünsüz yumuşaması gibi ses olayları gerçekleşiyorsa isimle yardımcı fiil birleşik yazılır. Eğer ses olaylarından hiçbiri gerçekleşmi-yorsa isimle yardımcı fiil ayrı yazılır.
• Teklifimizi kabul etmediler.
• Olayı öğrenince kahroldu.
• “de” bağlacını -de ekinden ayırmanın yolu cümleden o “de” yi çıkartmaktır. De’yi çıkarttığınızda anlam bozulmuyorsa bağlaç, anlam bozuluyorsa ektir.

• Sabreyle gönül.
• Onlara minnet etme.

IX. ikilemelerin Yazımı
İkilemeler, iki kelimeden oluşan, anlamı güçlendirmek için kullanılan ve ayrı yazılan kelime öbekleridir. İkilemelerin arasına kesinlikle virgül konulmaz.
• Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden.
• Nişan eş dost arasında yapıldı.
• Üzerinde eski püskü bir gömlek vardı.

X. Tarihlerin Yazımı
Tek basamaklı gün ve ay sayılarının başına “0” rakamı yazılabilir. Tarihler arasına, eğer rakamla yazılmışlarsa “.” işareti konur. Ay, ad olarak yazılmışsa tarihler arasına bir işaret konmaz.
• 15.04.2003 •06.12.1998
• 7 Mayıs 1997

İşçi Sendikası S, İşveren İ’ye ait işyerinde toplu sözleşme yapmak için gerekli yetki belgesini almış, toplu görüşmeyi başlatmıştır. Kendisine toplu görüşme çağrısı gelen işveren İ buna uymuş, ancak görüşmeler sırasında yapılan pazarlıklar 60.günün sonunda da sonuç vermemiştir. Bunun üzerine S işçi sendikası işverene derhal ertesi gün greve başlayacaklarını bildirmiştir.

Bu sırada işyerinde çalışan işçiler, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun henüz belirlediği asgari ücreti ve hükümeti protesto etmek amacıyla 3 gün boyunca işi bırakarak grev yapmaya karar vermişlerdir. Tüm bu olanlara çok sinirlenen işveren İ, işçi sendikası henüz harekete geçmeden “lokavt” kararı vermiş ve işyerini kapatmıştır.

SORULAR

1.      Grev ve Lokavt ne demektir? Yasal grevin ve yasal lokavtın unsurları nelerdir?

2.      S sendikasının almayı düşündüğü grev kararı sizce yasal mı? Değilse yasal olması için geçirilmesi gerekli yasal zorunluluk nedir?

3.      İşçilerin asgari ücret ve hükümeti protesto amacıyla yaptıkları eylemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

4.      Yasa dışı greve giden işçiler hakkında yasayla getirilen yaptırım nedir?

5.      İşveren İ’nin aldığı lokavt kararı sizce yasal mı?

6.      Yasa dışı lokavt için öngörülen yaptırım hükmü nedir? Açıklayınız.

SORU 1 : Grev ve Lokavt ne demektir? Yasal grevin ve yasal lokavtın unsurları nelerdir?

Grevin Tanımı :

Grev sözcüğü dilimize Fransızca’dan gelmiştir. Dil Derneği’nin yayınladığı Türkçe sözlükteki anlamı ise bırakımıdır. Grev genel anlamda, “işçilerin işverene isteklerini kabul ettirmek ve ona bu yönde baskı yapmak için aralarında verdikleri karar doğrultusunda topluca işi bırakmalarıdır” şeklinde tanımlanabilir.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, grev işçilerin, işveren karşısında ekonomik hak ve menfaatlerini koruyabilmek için kullanabilecekleri en önemli araçtır. Barışçı yollar ile hakkını alamayan işçilerimiz, yasaların son çare olarak düzenlediği grev mekanizması sayesinde haklarını alabileceklerdir. 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun 25. Maddesinde grev şu şekilde tanımlanmıştır.

“Madde 25 – İşçilerin, topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak  veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak  veyahut  bir  kuruluşun  aynı amaçla topluca çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarına grev denilir. “

Bu tanım grevin genel bir tanımıdır. Ancak maddenin hemen devamında ;

“ Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde işçilerin  iktisadi ve sosyal durumlarıyla çalışma şartlarını korumak veya düzeltmek amacıyla bu Kanun  hükümlerine uygun olarak yapılan greve kanunî grev denilir. Kanunî  grev  için  aranan  şartlar gerçekleşmeden yapılan greve kanun dışı grev denilir. Siyasî amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi kanun dışı grevdir.  İşyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler hakkında kanun dışı grevin müeyyideleri uygulanır. Devletin  ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, millî egemenliğe, Cumhuriyete, millî güvenliğe aykırı amaçla grev yapılamaz. “şeklinde tanımlanmıştır.

Lokavtın tanımı:

Lokavt sözcüğü dilimize İngilizce’den geçmiş bir sözcüktür. Lokavt , genel anlamı itibariyle, işyerinin veya işyerlerinin kapatılarak işçilerin işine son verilmesi demektir.

2822 sayılı Yasa’nın 26. Maddesi, lokavtı şöyle tanımlamaktadır:

“Madde 26 – İşyerinde faaliyetin tamamen durmasına sebep olacak tarzda, işveren  veya işveren vekili tarafından kendi teşebbüsü ile veya bir işveren kuruluşunun  verdiği  karara  uyarak işçilerin topluca işten uzaklaştırılmasına lokavt denilir. Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması ve işçi sendikası  tarafından  grev kararı alınması halinde bu Kanun hükümlerine uygun olarak yapılan lokavta kanunî lokavt denilir. Kanunî lokavt için aranan şartlar gerçekleşmeden yapılan lokavta kanun dışı lokavt denilir.  Siyasî  amaçlı lokavt, genel lokavt ve dayanışma lokavtı kanun dışı lokavttır. Devletin  ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, millî egemenliğe, Cumhuriyete, millî güvenliğe aykırı amaçla lokavt yapılamaz. “

1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunu, lokavt yasağı koymuştur. Ancak, aynı dönemde, karşıt iş mücadelesi aracı niteliğindeki grev de yasaktır. 1961 Anayasası’nın bu şekildeki düzenlemesinden, 275 sayılı Yasa’nın hazırlanması sırasında, lokavtın bir hak sayılmayacağı sonucunu çıkaranlar olmuştur. Ancak, Anayasa Mahkemesi, bu çeşit iddiaları yerinde bulmamış ve lokavtı Anayasa’ya aykırı görmemiştir.

1982 Anayasası’nın 54. maddesine göre ;

“Madde 54.- Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler.”

Bu hükümle grev, 1961 Anayasası’nda olduğu gibi 1982 Anayasası’nda da, temel sosyal hak olarak kabul edilmiştir. Ancak toplu iş mücadelesi olan grev konusunda 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’na göre oldukça önemli farklılıklar getirmektedir.

Öncelikle, yeni Anayasal düzenlemeyle bu hakka, yalnızca çıkar uyuşmazlıklarında başvurulabilecektir. Şu halde, toplu iş sözleşmesinin yapılmasından sonra toplu iş sözleşmesinin uygulanması aşamasında, taraflar arasında uyuşmazlık çıktığında, işçiler greve gidemeyeceklerdir.

1982 Anayasası’nda, 1961 Anayasası’ndan değişik olarak “lokavt” deyiminin kullanılmasına karşılık “lokavt hakkı” denilmemiş olması nedeni ile, bu  Anayasası’nın grev ve lokavtı eşit değerde görmediği açıkça söylenebilir.

Diğer taraftan, 1982 Anayasası grev hakkını ve lokavtı düzenlerken grev hakkının ve lokavtın sınırlarını, grev hakkı ile lokavta getirilen yasakları da göstermiştir. 54. maddeye göre; “Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz. ”. Grev gibi temel sosyal bir hakkın kapsamının soyut ilkelerle sınırlanmasının ileride uygulamada sorunlar yaratacağı söylenebilir. 54. maddedeki düzenlemeye koşut olarak getirilen 2822 sayılı Yasa hükümleri de bu konuda açıklık getirmemiş, soyut kavramlara içerik kazandırmamış; yalnızca Anayasa’nın düzenlenmesi yinelenmiştir. Bu durumda, görev yargı organlarına düşmektedir.

Yine 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’ndan farklı olarak, yasak grev ve lokavt türlerini teker teker belirtmiştir. Buna göre, “Siyasi amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.” Öte yandan, 54. maddenin 3 ve 4. fıkralarına göre, grevin ve lokavtın yasaklanabileceği haller ve işyerleri, yasayla düzenlenir. Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözümlenecektir denilmektedir. Böylece, 1982 Anayasası ile devletin greve ve lokavta müdahalesine açıkça olanak tanınmıştır. Hatta bununla da kalınmamış, ertelemelerde ve yasaklamalarda zorunlu tahkim sistemi getirilmiştir.

1982 Anayasası, grev hakkını düzenlerken yepyeni bir sorumluluk ilkesi de öngörmüştür. Hukuk sistemi içinde şimdiye kadar yeri olmayan yeni Anayasa’nın getirdiği kendine özgü bu sorumluluğa göre, “Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddi zarardan sendika sorumludur. ”

Grev konusunda 1982 Anayasası’nın öngördüğü bir başka düzenleme ise, greve katılmayan işçilerin çalışma özgürlükleri ile ilgilidir. Yasa düzeyinde çok daha ayrıntılı bir biçimde düzenlenebilecek olan bu konuda Anayasa’nın getirdiği hüküm şöyledir: ”Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiçbir şekilde engellenemez.”

Yasal Grevin Unsurları

a. Çıkar Grevi

Yasaya göre grev, toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde yapılırsa yasal olacaktır. Böylece, grev 2822 sayılı Yasa’ya göre, yalnızca çıkar uyuşmazlıklarında söz konusu olacaktır. Bu düzenleme Anayasa’nın 54. maddesi ile uygunluk içerisindedir. Toplu iş sözleşmesinin uygulanması aşamasında, taraflar arasında uyuşmazlık çıkarsa, işçiler grev haklarını kullanamayacakları, bu durumlarda Yasa’nın 60 ve 61.maddelerine göre yargı organına başvuracaklardır.

Yorum davası:

Madde  60  – Uygulanmakta olan bir toplu iş sözleşmesinin yorumundan doğan uyuşmazlıkta  sözleşmenin taraflarından her biri 15 inci maddeye göre yetkili iş mahkemesinde  yoruma  ilişkin  bir tespit davası açabilir. Mahkeme en geç iki ay içinde  kararını verir. Kararın temyiz edilmesi halinde Yargıtayın ilgili dairesi,  bozma  söz konusu  olan  hallerde işin esasına ilişkin kesin kararını iki ay içinde verir.

Kesinleşen  yorum kararına uymayan taraf hakkında 80 inci madde hükmü uygulanır.  Kişilerin, yorum kararına uyulmamasından doğan tazminat hakları saklıdır.

Eda davası:

Madde  61 – Toplu iş sözleşmesine dayanan eda davalarında ifaya mahkûm  edilen  taraf, temerrüt tarihinden itibaren, bankalarca uygulanan en yüksek işletme kredisi faizi üzerinden temerrüt faizi ödemeye de mahkûm  edilir.

Aynî  taahhüdünü  yerine  getirmeyen veya eksik yerine getiren taraf derhal ifaya mahkûm  edilir. Tarafların tazminat hakları saklıdır. “

Hak ve Çıkar Uyuşmazlıkları : Bu ayrımın esası uyuşmazlığın niteliğine ve konusuna dayanmaktadır.

Hak Uyuşmazlığı; işçi ile işveren arasındaki iş ilişkilerinin dayanağını oluşturan mevzuat, toplu iş sözleşmesi ve hizmet akdi hükümleri ile taraflara sağlanan haklara ilişkin olarak, taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklardır. Örnek olarak, işverenin hizmet akdini feshettiği işçiye kanunda belirtilenden az miktarda kıdem tazminatı ödediği veya toplu sözleşmede kararlaştırılan normal ücretinin %75’i tutarındaki fazla çalışma ücreti yerine %50 tutarında fazla çalışma ücreti ödediği veya akdinde kabul edilen yılda 2 aylık tutarındaki ikramiyeyi vermediği iddiası ile çıkarılan uyuşmazlıklar gösterilebilir. Aynı şekilde, işçinin işverene karşı yapmakla yükümlü olduğu edimi yerine getirmediği veya bir makineye zarar verdiği gibi bir iddia üzerine işçi ile işveren arasında çıkan uyuşmazlıklar da hak uyuşmazlıklarını oluştururlar.

Menfaat (çıkar) uyuşmazlıkları ise mevcut bir hakkın değiştirilmesi ya da yeni bir hakkın meydana getirilmesi amacıyla çıkarılan uyuşmazlıklardır. Bunlara örnek olarak ücretlere zam yapılması, yıllık ücretli izin ücretlerinin arttırılması, çalışma sürelerinin azaltılması talepleri üzerine çıkan uyuşmazlıklar gösterilebilir. Anayasa’da grev ve lokavta toplu menfaat uyuşmazlıklarında gidilebileceği öngörülmüş, 2822 sayılı kanunda da bu konuda ayrıntılı düzenlemelere yer verilmiştir. Kanunda toplu hak uyuşmazlıklarında mahkemeye başvurma usul ve esasları da gösterilmiştir.

b. Mesleki Amaç

25. maddeye göre, grevin, işçilerin ekonomik ve sosyal durumlarıyla çalışma koşullarını korumak ve düzeltmek amacıyla yapılması gerekir. Oysa, 275 sayılı Yasa’ya göre, grevin işçilerin işverenlerle olan ilişkilerinde ekonomik durumlarını korumak için yapılması yeterli idi. Demek ki, 2822 sayılı Yasa’da 275 sayılı yasadan farklı olarak, “çalışma koşulları” da amaç içine alınmıştır.

2822 sayılı Yasa, mesleki amaç öğesini salt yasal grevler için koşul olarak öne sürmüştür. Bu anlamda, işçilerin ekonomik ve sosyal durumlarıyla çalışma koşullarını korumak ve düzeltmek amacı dışında, 25. maddenin 1.fıkrası kapsamına giren eylemler de grev olarak nitelendirilecektir. Öyleyse, mesleki amaç dışında yapılan politik grevler, dayanışma grevleri, genel grev, 2822 sayılı Yasa uyarınca grev sayılacaktır. Ancak, bu eylemler yasanın 25. maddenin 3.fıkrası gereğince yasadışı grev sayıldığından, bunlara yasanın yasadışı grev hükümleri uygulanacaktır.

Çıkar Grevi : Herhangi bir çıkar uyuşmazlığı sonucunda ortaya çıkan grev çıkar grevidir.

Siyasal Grev : Belli bir siyasal otoritenin kararı veya eylemini etkilemeye, herhangi bir kararı almasını veya almamasını veya herhangi bir eylemde bulunmasını veya bulunmamasını sağlamaya yönelik greve denir. Günümüzde işçilerin tanımıyla “mezarda emekliliğe hayır” eylemlerini salt emeklilik yaşının yükseltilmesine karşı gösterileri örnek verebiliriz.

Ekonomik Grev : Grevci işçileri çalıştıran işvereni veya işveren topluluğunu doğrudan doğruya çalışma konularında etkilemeye yönelik greve Ekonomik Grev denir.

Genel Grev : Ülke ekonomisini bir bütün olarak etkileyebilecek kapsama ve öneme sahip greve Genel Grev denir.

Dayanışma Grevi veya Sempati Grevi : Bir işçi topluluğunun kendilerini çalıştıran işverenle aralarında doğrudan doğruya bir uyuşmazlık bulunmamasına karşın, başka bir işveren tarafından çalıştırılan işçilerin yürüttükleri grev eylemine destek olmak amacıyla başlattıkları greve, dayanışma grevi veya sempati grevi denir.

İşi Yavaşlatma : Bu tür grevlerde, işin özelliğine göre değişen yöntemlerle verimliliğin düşürülmesi, çalışmaya ilişkin kuralların çiğnenmeden veya göreve ilişkin kurallar sonuna değin uygulanmak suretiyle yapılır. Tam bir grev değil, benzeri bir uygulamadır.

c. Yasa Hükümlerine Uygunluk

25. maddeye göre grevin yasal grev olabilmesi için aranan önemli bir diğer koşul, yasada belirtilen yöntem ve biçimlere uygun olarak yapılmasıdır. Yasanın öngördüğü yöntem ve biçim koşullarına uygun olarak yapılmayan grevler mesleki amaçla yapılmış olsalar bile yasadışı grev sayılırlar.

d. Yetkili Sendikanın Karar Vermiş Olması

Herhangi bir işçi topluluğunun, herhangi bir sendikanın verdiği karara dayalı olarak ilan edilen her grevin yasal grev sayılması mümkün değildir. 2822 sayılı Yasanın 27. maddesine göre yasal grevin koşullarından biri de grev kararının, toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkili sendika tarafından alınmış olmasıdır.

Bireysel temel hak olarak işçilere tanınan grev hakkı, içerdiği kollektif nitelik gereği ya işçilerin aralarında anlaşmalarıyla ya da işçi örgütünün kararıyla, yani kollektif karar sonucu uygulanabilecektir. Greve karar vermede doğrudan işçilerin mi yoksa işçi kuruluşlarının mı hak sahibi olduğu konusunda, ülke mevzuatları farklılıklar göstermektedir. Bu konuda, ülkeler, üç yol geliştirmiştir. Bunlar serbestlik, işyerindeki işçilerin oyuna başvurma ve grev kararını sendika tekeline bırakma sistemleridir.

Serbestlik sisteminin uygulandığı Fransa, İtalya, Lüksemburg gibi ülkelerde greve karar verme sendikaların tekelinde değildir. Greve sendika kararı olmaksızın gidilebileceği gibi, ayrıca bunun için grev oylamasına başvurmaya da gerek yoktur. Sendikalar ve sendikalı işçiler dışında, sendikasız işçiler de grev kararı verebilirler.

İkinci sistem grev kararı için işçilerin oyuna başvurulması gereken sistemdir. Meksika’da ve Almanya’da benimsenen sistem budur. Bu ülkelerdeki uygulamaya göre; işçi, greve oylamayla karar verecektir. Alman uygulamasına göre, işçi grev oylamasına tüzükle öngörülmüşse başvurulabilecektir.

Son sistemde ise, yasa koyucular, grev kararı verme konusunda işçi örgütlerinin hak sahibi olduğunu benimsemişlerdir. Başka bir deyişle, grev kararı, işçi kuruluşunun tekeline bırakılmıştır. Norveç ve Danimarka’nın yanı sıra, ülkemizde gerek 275 sayılı Yasa’da ve gerekse de 2822 sayılı Yasa’da bu sistem benimsenmiştir.

1982 Anayasası’nın 54. maddesi “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler.” Demektedir. Buna göre, 1982 Anayasası, “işçileri” grev hakkı sahibi saymaktadır. 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’nın grevi tanımlayan 25. maddesi de aynı yolda düzenleme yapmış, grevden söz edebilmek için işi bırakanların işçi olmaları gerekebileceği belirtilmiştir.

Grev kararını, işçilerin örgütleri alabileceğine göre o zaman kimlerin işçi sayılabileceğinin belirlemesi büyük önem taşır. Bu konuda, 2822 sayılı Yasa’da açıklık yoktur. Buna karşılık, 4857 sayılı İş Yasası m. 2 ile, 2821 sayılı Sendikalar Yasası m.2/1’de, birbirinden farklı işçi tanımlarına rastlanır.

2821 sayılı Sendikalar Yasası :

“Madde 2 – İşçi: Hizmet akdine dayanarak çalışanlara denilir. “

4857 sayılı İş Yasası:

“Madde 2. – Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi denir. “

2822 sayılı Yasası’nın 25.maddesi anlamında, işçi niteliği 2821 sayılı Sendikalar Yasası’nın 2. Maddesi göz önünde tutularak saptanmalıdır. Başka bir deyişler, “hizmet sözleşmesi”ne göre çalışmayı meslek edinmiş kimselerin işi bırakmaları ile grevin ilk unsuru gerçekleşmiş olur. Hizmet sözleşmesine dayanarak çalışan işçinin işyerinin İş Yasasına bağlı olup olmamasının bir önemi yoktur.

İşçi niteliği olmayanların işi bırakmalarında, grev söz konusu değildir. Öyleyse, memurla, serbest meslek sahibi olanlar, zorunlu çalışmaya tabi tutulan mahkumlar, çıraklar, 2822 sayılı Yasa anlamında işçi sayılmadıklarından, greve gidemeyeceklerdir. Yine TİSGLK.m.62/2 uyarınca işyerinde işveren vekili durumunda olan ve temsilci sıfatı ile toplu iş sözleşmesinde veya toplu görüşmede taraf olarak hareket eden kimseler, bu yasanın uygulanması bakımından “işveren” sayılacaklarından, bunlar için de grev söz konusu değildir.

Ayrıca, Sendikalar Yasası’nın “Bu Kanun bakımından araç sahibi hariç nakliye mukavelesine göre esas itibariyle bedeni hizmet tarzı suretiyle çalışmayı veya neşir mukavelesine göre eserini naşire terk etmeyi meslek edinmiş bulunanlar ve adi şirket mukavelesine göre ortaklık payı olarak esas itibariyle fiziki veya fikri emek arzı suretiyle -bu mukavelenin aynı durumdaki herkese fiilen açık olması kaydıyla- bir işyerinde çalışanlar da işçi sayılırlar. ” denilmesine karşın, hizmet sözleşmesine dayanarak çalışmadıklarından, bunların topluca işi bırakmaları da grev olarak nitelendirilemez.

Öte yandan, memura grev yasağı, hukukumuzdaki kimi yasalarda, kesinlikle vurgulanmıştır. Örneğin; 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 27. maddesine göre, “Devlet memurlarının greve karar vermeleri, grev tertiplemeleri, ilan etmeleri, bu yolda propaganda yapmaları grev veya grev teşebbüsüne katılmaları, grevi desteklemeleri veya teşvik etmeleri” yasaklanmıştır. Bunun yanı sıra, Ceza yasası md. 236 uyarınca kamu hizmetlilerinin işten çekilmeleri durumunda bunlara cezai yaptırım uygulanır.

Ayrıca, 1982 Anayasası’nın 54. maddesinin 8.fıkrasına göre, dayanışma grevi yapılamaz. bu anayasaya uygun olarak hazırlanmış 2822 sayılı Yasa’ya göre, işçilerin kendi işverenleri dışında başka işverenlere karşı iş uyuşmazlığı çıkarabilmeleri, yasal planda söz konusu değildir.

İşçilerin kendi çalıştıklarından başka bir işyeri, işletme ya da iş kolundaki uyuşmazlığın, bu uyuşmazlığa taraf olan işçiler lehine sonuçlanmasını sağlamak için yaptıkları destekleme niteliğindeki greve sempati (dayanışma) grevi denir.

Daha geniş anlamda alınırsa, aynı işyeri veya işletmedeki iş uyuşmazlıklarında, işçilerin birbirlerini desteklemek amacı ile yaptıkları grev, dayanışma amaçlı greve uygulamadan verilecek ilk örnektir. Arkadaşları keyfi olarak işten çıkarıldığı için, onların yeniden işe alınmalarını sağlamak amacıyla öteki işçilerin yaptıkları grev bu türdendir.

Yine, aynı iş ve işkolunda, ama farklı işyerlerinde çalışan işçilerin birbirlerini desteklemek amacıyla yaptıkları grevler de bir başka dayanışma grevi türünü oluşturur. Öte yandan, uygulama ve öğretide, kendi meslekleri, işkolları ya da çalıştıkları işyerleri dışındaki işçilerin yaptıkları grevi desteklemek amacıyla diğer işçilerin yaptıkları grevler de dayanışma grevi olarak nitelendirilir.

Dayanışma grevinin yasallığı çeşitli tartışmalara neden olmuştur. Özellikle işçi ve sendika çevreleri dayanışma grevine sıcak bakmaktadır. İşçi sendikalarına göre, çeşitli meslek ve sanatlarda uygulanan ücretler ve çalıma koşulları, birbirleriyle iç içedir. Belirli bir iş kolunda çalışan işçiler, işverenleri karşısında özellikle ücret konusunda yenilgiye uğrar ve bu da ücretlerin düşüklüğüne yol açarsa, öteki işkollarındaki işçiler, bu durumdan doğal olarak etkileneceklerdir. İşçiler, uyuşmazlığın söz konusu olduğu işkollarına bağımlı öteki işkollarındaki işçilerle dayanışma içine girerek, başkalarının haklarını savunurken, kendi çıkarları için de mücadele etmiş olacaktır.

Dayanışma grevine karşı olanlara göre, grev işçilerin kabul edemeyecekleri çalışma koşullarına gösterdikleri bir tepkidir. İşçiler kendilerine uygulanan çalışma koşullarından memnunlarsa, başka mesleklerde veya faaliyet alanlarında çalışan işçilere uygulanan çalışma onları ilgilendirmemelidir. Aksine bir durum, iş durdurmalarının genişlemesine yol açar ki, grevle amaçlanan da herhalde bu olmamalıdır.

Türk hukukunda, dayanışma grevi öteden beri yasaktır. 275 sayılı Yasa gibi 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu da, grev hakkını işçilerin kendi işverenleriyle belirli bir çerçevede çıkan iş uyuşmazlıklarıyla sınırlamıştır.

e. İşi bırakma

TİSGLK. M.25/1 anlamında grevin bir başka önemli unsuru da, işçilerin işi bırakmalarıdır. Yasaya göre işi bırakmaksızın işi yavaşlatmaya ve verimi düşürmeye yasa dışı grevin yaptırımları uygulanacaktır.

Yasanın öngördüğü çeşitli aşamalardan geçilmiş, istenilen koşullar yerine getirilmişse, işi bırakma süresine bakılmaksızın yapılan eylem grev sayılacaktır. Koşulları gerçekleştirilerek başlatılan yasal greve tüm işçilerin katılması zorunlu değildir ve birden çok işçinin katılması ile de o işyerinde grev oluşur. İşçilerin ortaklaşa eylemi, o işyerinde veya iş kolunda faaliyetin durmasına, işin önemli ölçüde aksamasına neden olmuşsa eylem grevdir. Bunun dışında greve katılan işçilerin sayısının o iş yerinde faaliyeti durduracak ya da önemli ölçüde azaltacak çoğunlukta olmasının önemi yoktur. Gerçekten teknik gelişmeler, çok az sayıda işçinin, işin tümüyle durmasına ya da önemli ölçüde aksamasına yol açacak kilit bir yerde çalışmasına olanak vermektedir.

f. Grev kararının tebliğ ve ilanı

2822 sayılı Yasa’nın 28.maddesi uyarınca, grev kararı, karar tarihinden  itibaren  altı  işgünü içinde karşı tarafa tebliğ edilmek üzere notere ve kararın  birer  örneği görevli makama tevdi edilir. Buradaki süre, notere verilme süresi olmalıdır. Noter olağan yollardan bunu karşı tarafa tebliğ edecektir. Burada artık bir süre söz konusu değildir. Karar alan tarafın yükümlülüğü, grev kararını aldıktan sonra bu kararı yine altı işgünlük süre içinde karşı tarafa tebliğ etmek üzere notere vermekle bitecektir.

Grev kararı alan sendika, kararı aldıktan sonra bu kararın bir örneğini de görevli makama verecektir. Bu süre içinde grev kararı görevli makama tevdi edilmezse, 2822 sayılı Yasa uyarınca kararı tevdi etmeyen taraf para cezasına çarptırılacaktır. (m.80)

Madde 80 – 28 inci madde ile 51 inci maddenin birinci fıkrası, 54 üncü maddenin  ikinci  fıkrası,  59 uncu maddenin üçüncü fıkrası ve 63 üncü maddede sözü edilen  ilân,  bildirme ve  bilgi  verme yükümlülüklerini yerine getirmeyenlere yirmi bin liradan altmış bin liraya kadar ağır para cezasına hükmolunur. “

Notere grev kararını karadan itibaren altı işgünü içinde tevdi etmeyen tarafın grev hakkı düşer. Yapılan grev artık, yasa dışı grevdir. Ancak bu durumda yetki belgesinin düşüp düşmeyeceği konusunda, yasada açıklık yoktur.

İlan : Grev kararının işyeri veya işyerlerinde grev kararı alınınca derhal ilan edilmesi, 28.maddede yer alan emredici bir hükümdür. Burada “derhal”den kasıt, kararın alınması ile başlayan bir süre içinde grevin notere ve gerekli makama tevdi süresidir. İlan yapılmadan yapılan grev yasa dışıdır. İlanın ne türde olacağı yasada belirtilmemişse de ilan yazılı olmalıdır. yazılı dışında örneğin ses aygıtlarıyla yapılan ilanlar geçersiz olmalıdır.

g. Grev yasağı ya da kısıtlamasının bulunmaması

Grevin yasal grev sayılabilmesi için 2822 sayılı Yasa’da öngörülmüş bir grev yasağının veya kısıtlamasının bulunmamasıdır. Grev yasağının olduğu işler ile grev yasağının bulunduğu yerler ve geçici grev yasakları, 29-31. Maddelerde ayrıntılı olarak sayılmıştır.

Yasağın bulunduğu işler:

Madde 29 – Aşağıdaki işlerde grev ve lokavt yapılamaz:

1. Can ve mal kurtarma işlerinde,

2. Cenaze ve tekfin işlerinde,

3.(Değişik: 27/5/1988 – 3451/5. md.) Su, elektrik, havagazı, termik santralleriniı  besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol sondajı, üretimi, tasfiyesi, dağıtımı, üretimi nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya işlerinde,

4. Banka ve noterlik hizmetlerinde,

5. (Değişik: 27/5/1988 – 3451/5.md.) Kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye, şehir içi  deniz,  kara ve demiryolu ve diğer raylı toplu yolcu ulaştırma hizmetlerinde. “

Yasağın bulunduğu yerler:

Madde 30 – Aşağıdaki işyerlerinde grev ve lokavt yapılamaz:

1- İlaç imâl eden işyerleri hariç olmak üzere, aşı ve serum imâl eden müesseselerle, hastane, klinik, sanatoryum, prevantoryum, dispanser ve eczane gibi sağlıkla ilgili işyerlerinde,

2. Eğitim ve öğretim kurumlarında, çocuk bakım yerlerinde ve huzurevlerinde,

3. Mezarlıklarda,

4. Millî Savunma Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığınca doğrudan işletilen işyerlerinde. “

Geçici yasaklar:

Madde  31  – Savaş halinde, genel veya kısmî seferberlik süresince grev ve lokavt  yapılamaz.  Yangın, su baskını, toprak veya çığ kayması veya depremlerin sebebiyet  verdiği ve genel hayatı felce uğratan felaket hallerinde Bakanlar Kurulu, bu  hallerin vuku bulduğu yerlere inhisar etmek ve bu hallerin devamı süresince  yürürlükte kalmak üzere, gerekli gördüğü işyerleri veya işkollarında grev ve lokavtın  yasak  edildiğine dair karar alabilir. Yasağın kaldırılması da aynı usule tabidir.

(İkinci fıkra mülga: 27/5/1988 – 3451/11. md.)

Başladığı  yolculuğu yurt içindeki varış mahallerinde bitirmemiş deniz, hava ve kara ulaştırma araçlarında, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde grev ve lokavt yapılamaz. “

Yasaklarda Yüksek Hakem Kuruluna başvurma:

Madde 32 – (Birinci fıkra mülga: 27/5/1988 – 3451/11. md.)

Grev  ve lokavtın yasak olduğu işler ile yerlerdeki uyuşmazlıklarda, taraflardan  biri  23 üncü maddede belirtilen tutanağın alınmasından veya geçici grev ve lokavt  yasağının  altı ayı doldurmasından itibaren altı işgünü içinde Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. “

Yasal Lokavtın Unsurları

a. Çıkar lokavtının yapılması

2822 sayılı Yasa’da greve koşut olarak yapılan düzenleme sonucu, hak uyuşmazlıklarından doğan lokavtlara yer verilmemiştir. Buna göre, lokavta yalnızca çıkar uyuşmazlıklarında başvurulacaktır.

b. İşçi sendikası tarafından grev kararının alınmış olması

Yasa, lokavtın yapılmasını grev hakkından farklı olarak, ayrıca “işçi sendikası tarafından grev kararı alınması” koşuluna bağlamıştır. Yasa lokavtın yapılmasını, grev kararının uygulanması değil, alınması koşuluna bağlamıştır. Oysa karar alınmış olan her grev uygulanmayabilir veya uygulanması fiilen veya hukuken olanaksız olabilir. Bu durumda, işveren ilgili işyerinde veya işyerlerinde uygulanmakta olan bir grev bulunmamasına karşın, lokavta başvurabilecek, yani saldırı lokavtı başlatabilecektir. Lokavt, grev hakkının kullanılmasına karşı yapılan savunma lokavtı ve işverenlerin kendi istek ve koşullarını benimsetmek için yaptıkları saldırı lokavtı olarak, ikiye ayrılır. TİSGLK m.26 lokavt yapabilme olanağını işçi sendikasının grev kararı almasına bağlı kıldığından, bu hükümle saldırı lokavtını yasaklamıştır. Şu halde, grev kararı alınmadan yapılan bir lokavt yasa dışı olacaktır. Ayrıca, yasaya göre “Grevin uygulanmasına son verilmesi lokavtın kaldırılmasını gerektirmez.”

c. Yasaya uygunluk

Yasanın 27.maddesine göre, lokavt kararını, işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren alabilir. Gerek işveren sendikasının ve gerekse işveren sendikası üyesi olmayan işverenin, uyuşmazlıkta taraf olması gerekir.

Lokavt kararı, işçi sendikasının almış olduğu grev kararının işveren sendikası veya işveren sendikası üyesi olmayan işverene bildirilmesinden itibaren altı işgünü içinde alınabilir.

Lokavt kararını alan işveren veya işveren sendikası, bu kararını, karar tarihinden itibaren altı işgünü içinde işçi sendikasına tebliğ etmek üzere notere ve bir nüshasını da görevli makama vermek ve ayrıca işyeri (ya da işyerlerinde) ilan etmek zorundadır. (TİSGLK m.28)

Lokavt kararının yasal olabilmesi için, bu kararın, işçi sendikasına tebliğinden itibaren altmış gün içinde ve işçi sendikasına noter aracılığı ile altı işgünü önce bildirecek tarihte uygulamaya konulması gerekir. Karşı tarafa tebliğ edilmek üzere, süresi içinde noter ve görevli makama tevdi edilmeyen lokavt kararı uygulanmaz. Lokavt kararı, altmış günlük süre içinde, herhangi bir işgünü uygulamaya konulabilir, yeter ki, en az altı işgünü önceden işçi sendikasına bildirilmiş tarihte uygulama başlamış olsun. Bildirilen günde başlamayan lokavt hakkı düşer.

Lokavtın yasal nitelik taşıyabilmesi için, lokavt yasağı bulunmamalıdır. Anayasa’nın 54. maddesinin 4. fıkrası, grev ve lokavtın yasaklanabileceği ve ertelenebileceği işlerin ve yerlerin yasayla düzenleneceğini belirtmiştir. 2822 sayılı Yasa’da 29,30,31,32,33 ve 34. maddelerinde bu konuyu düzenlemiştir.

d. İşçilerin Topluca İşten Uzaklaştırılması

Yasa lokavtın tanımında “İşçilerin topluca işten uzaklaştırılması” koşuluna yer vermiştir. Dolayısıyla işyerinin faaliyetinin aksamamasına veya kısmen aksamasına neden olacak biçimde işçilerin ancak bir bölümünün işten uzaklaştırılmaları, lokavt tanımına uymamaktadır.

e. İş hukukuna ilişkin amaç

Yasal lokavtın bir başka unsuru da, iş hukukuna ilişkin bir amaç izlemesi yani “mesleki amaç” taşımasıdır. Yasada mesleki amaç, “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması ve işçi sendikası tarafından grev kararı alınması halinde.. yapılan lokavt” ifadeleriyle ancak dolaylı biçimde belirtilmiştir. Oysa, 275 sayılı önceki Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası, 18.maddesinde “iş şartlarında veya bunların tatbik tarz ve usullerinde değişiklik yapmak ve yeni iş şartları kabul ettirmek veya mevcut iş şartlarını korumak amacı” sözleriyle lokavtta mesleki amaç unsurunu açık bir şekilde aramaktaydı. Buna göre, bir lokavt mesleki amaç taşıyorsa yasaldır. Yaksa lokavt politik amaç güttüğünde veya destekleme amaçlı yapıldığında yasal olmayacaktır. Kaldı ki, TİSGLK. M.26/3’de, ayrıca “siyasal amaçlı lokavt, genel lokavt ve dayanışma lokavtının kanun dışı olduğu” da benimsenmiştir.

SORU 2 : S sendikasının almayı düşündüğü grev kararı sizce yasal mı? Değilse yasal olması için geçirilmesi gerekli yasal zorunluluk nedir?

S sendikasının almayı düşündüğü grev kararı yasal değildir. Çünkü 2822 sayılı Yasa’nın 25. maddesine göre grevin yasal grev olabilmesi için yasada belirtilen yöntem ve biçimlere uygun olarak yapılması gerekmektedir. S işçi sendikasının, İşveren İ’ye derhal ertesi gün greve başlayacaklarını bildirmesi bu yasal zorunlulukları yerine getirmeden gerçekleştiği için düşünülen grev kararını kanuni olmaktan çıkarmaktadır. S işçi sendikasının bu kararı almadan önce geçmesi gereken yasal zorunluluklar 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nun 27. Maddesinde açıkça belirtilmiştir.

Kanuni grev ve kanuni lokavt kararı:

Madde 27 – Bir veya birden çok işyerinde veya bir işletmede, bu yerlere ilişkin 21 inci maddedeki uyuşmazlığın çözülemediğini 23 üncü madde uyarınca belirten tutanağın tebliğinden itibaren altı işgünü geçmeden grev kararı alınamaz. Birinci fıkrada öngörülen sürenin geçmesinden sonra kanuni grev kararı altı işgünü içinde uyuşmazlığın tarafı işçi sendikasınca alınabilir. Bu süre içinde grev kararı alınmazsa veya grev yasaklarında Yüksek Hakem Kuruluna başvurulmazsa yetki belgesinin hükmü kalmaz. Uyuşmazlığın tarafı olan işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren, işçi sendikasının almış olduğu grev kararının kendisine tebliğinden itibaren altı işgünü içinde lokavt kararı alabilir. Grev kararı uyuşmazlığın kapsamındaki işyerlerinin bir kısmı için alınmış olsa dahi lokavt kararı o uyuşmazlığın kapsamındaki başka işyerleri için de alınabilir. “

Madde 28 – 27 nci madde uyarınca alınan grev ve lokavt kararları, karar tarihinden  itibaren  altı  işgünü içinde karşı tarafa tebliğ edilmek üzere notere ve kararın  birer  örneği görevli makama tevdi edilir. Grev ve lokavt kararı işyerinde veya işyerlerinde kararı alan tarafça derhal ilân edilir. “

Uyuşmazlığın anlaşma yoluyla çözümü konusunda barışçıl yolların denenmiş olması

Yasaya göre uyuşmazlıklarda greve karar verebilmek için barışçı yolların denenmiş olması gerekir. Bunun için de, toplu görüşme ve arabuluculuk aşamaları aşılmalıdır. Greve başvurmadan önce tarafların uyuşmazlığı barışçı yollardan geçirme zorunluluğu, başka ülkelerin mevzuatında da kabul edilmiştir.

Uyuşmazlığın tespiti:

Madde 21 – (Değişik birinci fıkra: 3/6/1986 – 3299/6 md.) Toplu görüşme için tespit  edilen yer, gün ve saatte taraflardan biri toplantıya gelmezse veya toplantıya  geldiği  halde  görüşmeye başlamazsa ya da toplu görüşmeye başlandıktan sonra  taraflardan biri toplantıya devam etmezse, toplantıya gelen taraf, durumu görevli makama altı iş günü içerisinde yazı ile bildirir.

Toplu  görüşmenin başlamasından itibaren altmış gün içinde taraflar anlaşamadıklarını  bir  tutanak ile tespit ederlerse veya toplu görüşmenin başlamasından  itibaren altmışıncı günün sonunda anlaşmaya varamamışlarsa, taraflardan biri durumu görevli makama yazıyla bildirir.

Arabuluculuk

Madde 22 – (Değişik: 3/6/1986 – 3299/7 md.)

(Ek: 27/5/1988 – 3451/4. md.) 21 inci maddenin birinci fıkrasına göre düzenlenen  yazıyı alan makam, yazıyı düzenleyen tarafın talebini göz önüne alarak otuz veya  altmış  günün geçmesini beklemeksizin aşağıdaki hükümler uyarınca arabuluculuk işlemlerini başlatır.

Toplu  görüşmenin başladığı tarihten itibaren otuz gün geçmesine rağmen anlaşma  sağlanamamışsa, taraflardan her biri görüşmelere 59 uncu maddeye göre düzenlenen  Resmî listeden bir arabulucunun katılmasını görevli makamdan isteyebilir.  Başvuruyu  alan görevli makam arabulucu tayini için tarafları altı iş günü içinde  toplantıya  çağırır. Taraflardan biri bu toplantıya katılmazsa veya toplantıda  arabulucu tayini hususunda aralarında anlaşma sağlanamazsa, görevli makam,  Resmî listeden bir arabulucuyu taraflardan en az birinin huzurunda ad çekmek  suretiyle tespit eder. Arabulucu tayini yoluna gidilmiş ve anlaşma sağlanamamışsa, uyuşmazlığın  tespiti bakımından altmış günlük sürenin geçmesi beklenilmez  ve  ayrıca Resmî arabulucu tayin edilmez. Bu takdirde arabulucunun düzenleyip  görevli makama tevdi edeceği tutanak, 23 üncü maddede belirtilen Resmî arabulucu tutanağı mahiyetindedir.

Birinci fıkraya göre arabulucu tayini yoluna gidilmemiş ve toplu görüşmenin başladığı  tarihten itibaren altmış gün geçmesine rağmen anlaşma sağlanamamışsa, görevli  makam  başvuru  üzerine  veya re’sen altı işgünü içinde 15 inci maddede öngörülen  mahkemeye başvurmak suretiyle Resmî listeden bir arabulucunun tayinini talep eder.

Resmî arabulucunun görevi mahkemece kendisine yapılacak duyurudan itibaren başlar.

27. maddede sözü edilen tutanak 23. Maddede belirtilen tutanaktır. İşte bu tutanağın tebliğinden itibaren altı işgünü geçtikten sonra grev kararı alınabilecektir. Böyle bir grev kararı alma yasağı süresinin konmasının nedeni, tarafların konuyu bir kez daha aralarında düşünmelerini, gerekiyorsa birbirleriyle temas kurmalarını sağlama amacına yönelik olabilir.

Grev kararı alma yasağı süresinin geçmesinden sonra, yasal grev kararı altı işgünü içinde uyuşmazlığın tarafı sendikaca alınacaktır. Böylece 27. maddenin 2. Fıkrasında, bu kez de grev kararının alınması belirli bir süreyle sınırlanmıştır. Grev kararı, altı iş günlük grev kararı alma süresinin geçmesinden sonra altı iş günlük süre içinde alınmaz ise veya grev yasaklarında bu süre içinde Yüksek Hakem Kurulu’na başvurulmaz ise, yetki belgesinin hükmü kalmaz. Diğer bir deyişle, yetkili sendikanın bu durumda yalnız grev yapma hakkı değil toplu iş sözleşmesi yapma hakkı da düşmektedir.

Ayrıca kanunun 28. maddesine göre yukarıda izah ettiğimiz şekilde alınan grev kararı, karar tarihinden itibaren altı iş günü içinde karşı tarafa tebliğ edilmek üzere notere ve kararın birer örneği görevli makama tevdi edilir. Grev ve lokavt kararı işyerinde veya işyerlerinde kararı alan tarafça derhal ilan edilir.

S işçi sendikası ise bu koşulları sağlamadan grev kararını İşveren İ’ye bildirdiği için almış olduğu gev kararı yasal olmayacaktır.

SORU 3 : İşçilerin asgari ücret ve hükümeti protesto amacıyla yaptıkları eylemi nasıl değerlendiriyorsunuz?

İşçiler, asgari ücret ve hükümeti protesto amacıyla yaptıkları eylemi grev olarak nitelendirseler de aslında yaptıkları eylem 2822 sayılı Yasa’ya göre kanun dışı grev olarak değerlendirilmektedir. 2822 sayılı Yasa’nın 25. maddesi kanuni grevi şu şekilde tanımlamaktadır:

“Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde işçilerin  iktisadi ve sosyal durumlarıyla çalışma şartlarını korumak veya düzeltmek amacıyla bu Kanun  hükümlerine uygun olarak yapılan greve kanunî grev denilir. Kanunî  grev  için  aranan  şartlar gerçekleşmeden yapılan greve kanun dışı grev denilir. Siyasî amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi kanun dışı grevdir.  İşyeri işgali, işi yavaşlatma, verimi düşürme ve diğer direnişler hakkında kanun dışı grevin müeyyideleri uygulanır.

Devletin  ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, millî egemenliğe, Cumhuriyete, millî güvenliğe aykırı amaçla grev yapılamaz.  “

Bu tanımdan da görüldüğü gibi grevin yasal olabilmesi için öncelikle toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında çıkan bir çıkar uyuşmazlığının bulunması gerekmektedir. Burada işçiler toplu iş sözleşmesinin nasıl sonuçlandığına bakmaksızın Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nun henüz belirlediği asgari ücreti ve hükümeti protesto etmek amacıyla 3 gün boyunca işi bırakarak grev yapmaya karar vermişlerdir. Dolayısıyla burada toplu iş sözleşmesinde bir uyuşmazlık olduğunu düşünerek grev kararı alınmamıştır. Yasa’da siyasî amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi kanun dışı grev oldukları söylenmektedir. Burada işçilerin yaptıkları grev siyasi amaçlı grev olduğu için kanun dışı grev olmaktadır ve bu konuda kanun dışı grevin müeyyideleri uygulanır. Burada siyasi grevin ne olduğunu açıklamakta fayda vardır.

Siyasi Grev; kamu gücünü elinde bulunduran yasama, yürütme ve yargıya karşı onları bir karar almaya ya da bir karar almaktan kaçınmaya ya da alınmış bir karardan dönmeye zorlamak için yapılan grevdir. Daha somut olarak, grevler şu öğeleri birlikte içerirse siyasi grev sayılabilir:

–                                 Bu tür grevlerde taraf devlettir.

–                                 Grev eylemiyle yerine getirilmesi istenenler, işverenin iradesi ve olanakları dışındadır.

–                                 Grevde işçinin toplumsal ve ekonomik ayrıca çalışma koşullarının korunmasına ve düzeltilmesine yönelik amaç yerine, daha çok siyasi amaçlar baskın olmalıdır.

Mevcut toplumsal düzeni değiştirmeyi veya bir rejim değişikliğini, siyasal reformu ya da hükümetin bir politik kararını, örneğin bir savaş ilanını amaçlayan grev, doğrudan devlete yönelik olduğundan “gerçek anlamda ya da salt siyasal grev”dir.

Gerçek (salt) siyasal grevde işçiler, işverenlere karşı, çalışma koşullarını doğrudan ilgilendiren bir istem veya istemlerle ortaya çıkmazlar. Daha çok, yönetimin belirli bir ekonomik veya politik tasarrufuna bir yurttaş sıfatıyla karşı çıkarlar.

Mevcut düzenin değişmesi veya siyasal reform amacıyla yapılan siyasal grev bazen kurulu düzeni korumayı amaç edinmiş, diğer bir deyişle siyasi iktidarı desteklemek amacına yönelmiş de olabilir.

Diğer taraftan, “zulme karşı mukavemet” ilkesine göre yapılan siyasal grevde, grevci işçilerin kusurlu kabul edilemeyecekleri, çünkü sözü edilen ilkenin işçinin vazgeçilmez ve doğal haklarından olduğu görüşü de vardır.

Ancak devlete yöneltilmiş her grev, siyasal grev değildir. Devlete yöneldiği halde, mesleki amaçla yapılan, bağımlı çalışanın ekonomik-toplumsal hakları ve çalışma koşullarını ilgilendiren grevler de görülür. İşçilerin mesleki ya da sosyal sorunları ile ilgili olarak mevzuat değişikliğini amaçlayan bu bağlamda devletin organlarına veya öteki kamu otoritelerine baskı yapmaya yönelik olan söz konusu eylemlere “görünüşte siyasal grev” denilmektedir.

Bu türden grevlerde mesleki amaç ile siyasi amaç öğelerini birbirinden ayırmak pek kolay değildir. Bazı görüşlere göre, bu türden grevler, ekonomik-siyasal grevlerdir. Devleti taraf seçtiği için siyasal sayılan mesleki amaçlı grevler de yapılabilir. Temel sorun, siyasal grevle mesleki amaçlı grev arasındaki farkın nasıl belirleneceğidir. Burada hangi ölçütün uygulanacağı konusunda hukukta somut bir yanıt verilmemektedir. Oysa, kimi hukuk sistemleri ve hukukçular görünüşteki siyasal grevleri de devlete yöneltilmiş olduğu için siyasal grev kabul etmektedir.

Türkiye’de siyasi grev 1982 Anayasası’nda yasaklanmıştır (m.54/7). 2811 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’na göre, yasal grevin ön koşulu, mesleki amaçtır. İşçilerin ekonomik ve sosyal durumlarıyla çalışma koşullarını korumak ve düzeltmek amacı dışında, 2822 sayılı yasanın 25.maddesinin 1.fıkrası kapsamına giren eylemler grev olarak nitelendirilir ve mesleki amaç dışında yapılan siyasal grevler, yasa uyarınca grev sayılır. Ancak bu eylemler, aynı yasanın 25. maddenin 3.fıkrası gereğince yasadışı grev sayıldığından, bunlara yasanın yasa dışı grev hükümleri uygulanır.

Siyasal  grev 1983 öncesindeki 275 sayılı yasanın 17.maddesinin 2.fıkrasıyla 55. Maddesiyle de yasaklanmıştı. Ancak, Türkiye’de, özellikle 1970-1980 döneminde ve 1990 sonrasında siyasal amaçlı işçi hareketleri ve grevler gözlenmiştir. 1976’daki DGM direnişi, 1970’te 15-16 Haziran olayları, 1990’lar sonrasının özelleştirmelerini protesto, 5 Nisan kararlarını protesto vb. eylemleri Türkiye’de siyasal greve örnek olarak verilebilir.

Bu olayda işçilerin yaptıkları grev görünüşte siyasal grevdir, çünkü işçiler hükümetin belirlemiş olduğu asgari ücreti protesto etmek amacını gütmekteler, dolayısıyla mesleki amacı göz önünde bulundurdukları söylenebilir. Fakat taraf olarak hükümeti seçmiş olmaları  grevin yasallığını ortadan kaldırmaktadır. İşçiler ekonomik ve toplumsal koşullarını protesto etmek ve hükümetin kararlarını değiştirebilmek için baskı yaptıklarından dolayı burada yapılan grevi görünüşte siyasal grev olarak değerlendirebiliriz. Kanuni grev için aranan şartların hiçbirinin yerine getirilmemiş olmasına da dikkat etmek gerekir.

T.C. YARGITAY KARARLARI
9. Hukuk Dairesi

Esas No: 2000/395

Karar No: 2000/223

Tarihi: 20.01.2000

ÖZÜ:
Kanun dışı grevin tespiti ile ilgili açılacak davada dava dilekçesinin Bölge Çalışma Müdürlüğüne kayıt ettirilmesi gerekmemektedir. Anılan kayıt çoğunluk tespitine karşı açılan itiraz davalarında söz konusudur. Bir işyerinde üretimin durması sonucunu doğuran olaylar söz konusu ise bunun tespit ettirilmesinde işverenin hukuki yararı bulunmaktadır.

DAVA:
(….) AŞ adına Avukat (….) ile 1- (….) ve 223 arkadaşı adına Avukat (….) 2- (…..) ve 3 arkadaşı adlarına Avukat (…) aralarındaki dava hakkında Kayseri İş Mahkemesinden verilen 9.11.1999 günlü ve 676/947 sayılı hüküm davacı Avukatınca temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR:
Davacı işveren 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunun 46. maddesine göre kanun dışı grevi tespit davası açarak mahkemenin esas defterine kayıt edilmek suretiyle bu dava için esas numarası verilip harcı da yatırılmıştır. Bu itibarla ve özellikle HUMK’nun 368. maddesi kapsamında bu isteğin “Tespiti delail” şeklinde nitelendirilmesi olanağı yoktur. Esasen bu husus mahkemenin kabulündedir. Ne var ki, mahkemece iki gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiştir.

Bu gerekçelerden birincisi dava dilekçesinin Bölge Çalışma Müdürlüğüne kayıt ettirilmemiş olmasıdır.

Oysa böyle bir kaydın bu dava bakımından ön koşul olarak kabul edilmesi düşünülemez. Anılan kayıt, çoğunluk tespitine karşı açılan itiraz davalarında söz konusudur.

Mahkemenin ikinci gerekçesine gelince davacı işverenin bu tür bir davayı açmakta hukuki yararının bulunmadığı konusu ile ilgilidir. Şayet bir işyerinde üretimin durması sonucunu doğuran olaylar söz konusu ise bunun tespit ettirilmesinde hukuki yararın bulunmadığı düşüncesine yer verilemez.

Gerçekten işveren şayet bir kanun dışı grev varsa iş mevzuatının kendisine tanıdığı yetkileri kullanabilme imkanına sahip olur. Yoksa yetki kullanması mümkün değildir. Bu itibarla bu davanın işin esası incelenerek sonuçlandırılması kaçınılmazdır.

Ne var ki, dava hasımsız olarak açılmıştır. Böyle bir davanın iş mevzuatına göre ya ilgili işçi sendikası ya da çalışan işçilerin tamamı veya bir bölümü eylemlerle ilgili bulunması nedeni ile hasım gösterilmelidir.

Zira verilecek karar onlar hakkında sonuç doğuracaktır. Açıklanan nedenlerle taraf teşkil edilerek ve tarafların gösterecekleri deliller toplanıp irdelenmek sureti ile hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmelidir.

Yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ :

Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 20.1.2000 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Daire:9
Tarih:24.11.1989
Esas No: 1995/10276

Karar No:1995/11158

İlgili Maddeler:2822 SK 25 ,2822 SK 46

İlgili Kavramlar:KANUN DIŞI GREV KANUNİ GREV FAALİYETİ DURDURMAK

Karar Metni: İşçilerin, kanuni grev için aranan şartlar gerçekleşmeden topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak işi bırakmaları kanun dışı grev sayılır.

Daire:9
Tarih:24.3.1986
Esas No: 1986/2721

Karar No:1986/3200

Karar Metni: İşçi sendikasınca alınan grev kararı ve uygulama kararı hakkındaki usul ve süreye uygun olarak işveren tebliğ edilmediğinden grev kararı uygulanamayacaktır. Grev kararının uygulamaya konulmaması hali yetki belgesinin hükümsüzlüğü sonucunu doğurur.

Daire:9
Tarih: 28.12.1990

Esas No: 1990/14364

Karar No: 1990/14448

ÖZET : Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun 15. maddesindeki altı iş gününün hesabında, tebliğ günü hesaba katılmaz. Ayrıca, Cumartesi günü de iş gününden sayılmadığı cihetle, Cumartesi günü altı iş günü hesabında gözönüne

alınmaz. (2822 s. TSK. m. 15)

……………… Hava Servisi AŞ. adına Avukat O. ile Hava-İş Sendikası Genel Başkanlığı adına Avukatları İ. ve A. aralarındaki dava hakkında, (İstanbul Sekizinci İş Mahkemesi)nden verilen 5.12.1990 günlü ve 189/36 sayılı hüküm davacı avukatınca temyiz edilmekle; dosya incelendi, gereği

konuşulup düşünüldü: Yetki yazısı davacı işverene 6.8.1990 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davacı itiraz dilekçesini 14.8.1990 tarihinde işletme merkezinin bulunduğu İstanbul Bölge Müdürlüğü’ne kayıt ettirdikten sonra aynı gün mahkemeye vermiştir. 2822 sayılı TİSGLK.nun 15. maddesindeki altı işgününün hesabında tebliğ günü hesaba dahil edilmez. Öte yandan, itiraz dilekçesinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na veya ilgili Bölge Müdürlüğüne kayıt ettirilmesi yönünden Cumartesi günü iş gününden sayılmaz. Buna göre Cumartesi günü de altı iş günü hesabında nazara alınmaz. Muteriz davacı tesbit tutanağını 6.8.1990 tarihinde aldığına ve itiraz dilekçesini ilgili Bölge Müdürlüğüne 14.8.1990 tarihinde kayıt ettirip aynı gün mahkemeye verdiğine göre itirazını altı iş günü içinde yapmıştır. Bu durumda itirazın incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

S o n u ç : Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen sebeple kesin olarak (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine,

28.12.1990 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Daire:9
Tarih: 25.10.2001

Esas No : 2001/16938

Karar No: 2001/16656

Özet

2822 Sayılı Kanunu’nun 37.maddesinde grevin başlaması için grev kararının alınması yeterli görülmeyip,altmış günlük süre içinde altı işgünü öncesinden bildirilecek bir tarihin gerçekleşmesi aranmaktadır.

Grevin uygulamaya başlamasından önceki tarihte işyerinin 657 Sayılı Kanununa tabi personeli greve katılacak işçilerin işlerinde görevlendirilmesi yasaya aykırı değildir.

Karar

Davacı Lüleburgaz Belediyesi işyerinde davalı Genel İş Sendikasınca 6.6.2001 tarihinde grev kararı alınıp 11.6.2001 günü ilan edildiği 15.6.2001 tarihinde sendikalı işçilerin çalıştıkları çöp toplama kamyonu ve çeşitli iş makinalarında  657 sayılı Kanuna tabi şoförlerin görevlendirildiği 23.7.2001 günü grev kararının uygulanmaya başlamasıyla davalı sendika bu araçların göreve çıkışının engellenmesi sebebiyle davalı tarafın vaki müdahalesinin menine ve muarazanın engelenmesine karar verilmesini istemiş, mahkemece 15.6.2001 tarihinden önce de üç aracın 657 sayılı Kanuna tabi personelce kullanılması nedeniyle davanın kısmen kabulü ile grevin uygulanması ve engellenmesi mahiyetinde olmamak şartıyla cadde ve sokaklar harici çalışmaları kaydıyla bu üç araca müdahalenin men’i ve muarazanın kaldırılmasına diğer isteklerin reddine karar verilmiştir.

Davacı kararı temyiz etmiştir.

2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nun 37. maddesinde grevin başlaması için grev kararının alınması yeterli görülmeyip, altmış günlük süre içinde altı işgünü öncesinden bildirilecek bir tarihin gerçekleşmesi aranmaktadır. Bu şarta uyulmadığı takdirde yetki belgesinin hükmünün kalmayacağı anılan maddede belirtilmiştir. Öte yandan 2822 sayılı Kanunun 43. maddesinde “İşveren, kanuni bir grevin veya lokavtın süresi içinde 42. madde hükmü gereğince hizmet akitlerinden doğan hak ve borçları askıda kalmış olan işçilerin yerine, hiçbir surette daimi veya geçici olarak başka işçi alamaz veya başkalarını çalıştıramaz” yolundaki hüküm grevin uygulamaya başlanmasından önceki tarihte Belediyenin 657 sayılı Kanuna tabi personeli greve katılacak işçilerin araçlarında görevlendirilmesini engelemez.

Bu durumda davanın tümüyle kabulü yerine kısmen kabulü ile mahkemece üç araçta çalışmaya müdahalenin menine karar verilmesi hatalıdır.

SONUÇ: Temyiz  olunan kararın yukarıda gösterilen sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine,  25.10.2001 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY: Davacıya ait Belediye de grev kararı 11.6.2001 günü ilan edilmiştir. Anılan Belediye 15.6.2001 tarihinde greve katılacak işçilerce çalıştırılacak oniki araçta çalışan şoförleri başka işlerde görevlendirilmiş, boşalan görevlere de yine Belediyenin çeşitli birimlerinde memur kadrosunda çalışan şoförleri nakletmiştir. Grev fiilen 23.7.2001 günü başlamış, aynı gece memurlarca çalıştırılan Belediye araçları davalı Sendika gözcülerince engellenmiştir. Davacı Belediye, Sendikanın yaptığı bu müdahalenin engellenmesi ve muarazanın giderilmesi isteminde bulunmuştur.

Mahkemece istek daha önce de memurlar tarafından çalıştırılan iki araç için kabul edilmiş, karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun 43. maddesinin uygulanmasından kaynaklanmaktadır. 43. madde grev süresince işyerinde grevi işçiler yerine başkalarının çalıştırılamıyacağı emredici olarak düzenlenmiştir.

Medeni Kanunun m. 2’ye göre ise “Herkes haklarını kullanmakta ve borçlarını ifada hüsnüniyet kaidelerine riayet etmekle mükelleftir.”

Bir olayda uygulanacak hüküm adaleti, başka bir anlatımla hakkın özünü gerçekleştirmiyor, görünüşte bir hak sağlıyor ve bu durum başkası aleyhine açık bir haksızlığa neden oluyor ise, dürüstlük kuralı üstün bir norm olarak devreye girer. Hüküm uygulanmaz.

Somut olayda 2822sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun  43. maddesinin yalın olarak uygulanışı, grevin fonksiyonunu azaltır. Çünkü grev bir anlamda işverene ekonomik ve manevi baskı aracıdır. İşveren grevin fiilen başlamasından önce yukarıda anlatılan düzenlemeyle grevin etkisini azaltmayı amaçlamıştır. Yasanın bu haksızlığı koruması düşünülemez.

Şu durumda yerel mahkemenin kararı onanmalıdır. Çoğunluk görüşünün bozma kararına az yukarıda söz ettiğim gerekçe ile katılamıyorum.

Üye

Daire:9

Esas No : 1996/2465

Karar No: 1996/3361

Özet

Toplu iş sözleşmesi grev ve lokavt kanunu 28. madde düzenlenen grev ilanı bir açıdan da grevin unsuru sayılır. Bu açıdan da grev ilanı mecburidir. Bu sebeplerle ilanın yapılmaması olgusu grevin kanuna aykırılığını oluşturur. 2822 sayılı kanunun 80. maddesindeki cezai müeyyide ilave bir müeyyide olup grevin kanuna aykırı sayılmasını engellemez.

Karar

2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun birinci maddesi, sözü edilen kanunun amacını belirtmektedir. Buna göre “Bu kanunun amacı, işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek üzere, toplu iş sözleşmesi yapmalarının, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerinin ve grev ve lokavtın esaslarını ve usullerini tespit etmektir”. İşte bu usul ve esaslardan biri de 2822 sayılı kanunun 28. maddesinde düzenlenen grev ilanıdır. Anılan maddede Grev ve Lokavt kararı işyerinde veya işyerlerinde kararı olan tarafça derhal ilan edilir denilmektedir. Hükümdeki “derhal ilan” sözcükleri kanun koyucunun bu ilanın yapılmasına verdiği önemi gösterir. Nitekim 2822 sayılı kanunun “Grev oylaması” kenar başlığıyla düzenlenen 35. maddesinin üçüncü fıkrası “Grev oylamasında, grev ilanının yapıldığı tarihte işyerinde çalışan işçilerin salt çoğunluğu grevin uygulanmamasına karar verirse o işyerinde grev uygulanmaz” demektedir. Yine aynı kanunun “Grev ve Lokavtın başlaması” kenar başlığıyla düzenlenen 37. maddesinin üçüncü fıkrası “Grev oylaması yapılan hallerde altmış günlük süre oylamanın sonucunun kesinleşmesinden itibaren işlemeye başlayacağını” ifade eder. Her iki maddenin işlerliği grev ilanına bağlıdır. Grev ilanı yapılmazsa, grev ilanındaki işçi sayısı bilinemeyecek dolayısıyla grev oylaması yapılamayarak, kanundan doğan bir hak kullanılamayacağı gibi grev oylamasına bağlı altmış günlük süre de işletilemeyecektir. Diğer yandan 2822 sayılı kanunun 25. ve 28. maddelerinde Grev ve Lokavtın unsurları düzenlenmiştir. O halde 28. madde düzenlenen grev ilanı bir açıdan da grevin unsuru sayılır. Bu açıdan da grev ilanı mecburidir. Bu sebeplerle ilanın yapılmaması olgusu grevin kanuna aykırılığını oluşturur. 2822 sayılı kanunun 80. maddesindeki cezai müeyyide ilave bir müeyyide olup grevin kanuna aykırı sayılmasını engellemez.

Dosyadaki bilgi ve belgelere ve hükmün gerekçesine göre işyerinde grev ilanının yapılmamış olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu durumda mahkemece grevin kanuna aykırı olduğunun tespitine karar vermek gerekirken aksine düşünce ile davanın reddi isabetsiz olup, bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç : Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan sebeple BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 29.2.1996 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Daire:9

Esas No : 1998/14653

Karar No: 1998/14115

Özet

Grevin uygulanması  ile ilgili taraflar arasında bir dava söz konusu olduğundan öncelikle taraf teşkili yapılarak duruşma günü belirlenmeli ve böylece duruşma yapılarak tarafların delilleri toplanıp bir değerlendirme yapılarak sonuca gidilmelidir.

Türk Harp-İş Sendikası adına Avukat Osman ile l- Amerikan Hava Kuvvetleri 39 Wg adına Avukat Mustafa 2- VBR adına Avukat Tayfun  3- AAFES Genel Müdürlüğü adına Avukat Mustafa aralarındaki dava hakkında Ankara 2 İş mahkemesinden verilen 7.8.l998 günlü ve 84 D.İş/l8 D.İş sayılı hüküm davalılardan VBR avukatı tarafından temyiz edilmiş taraflar arasındaki toplu iş görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine Türk Harp İş Sendikası işverene ait işyerinde grev kararı alarak yasal prosedür çerçevesinde bu kararı uygulamaya başlamıştır. Davacı, karşı tarafın grev sırasında 2822 sayılı Toplu İş sözleşmesi   Grev ve Lokavt Kanununun konuyla ilgili kurallarına uymayarak hukuki aşan iş ve işlemlere bulunduğunu iddia ederek yasaya aykırı bu davranışların öncelikle tespit edilerek durdurulmasını istemiştir.

Mahkemece davacının isteği HUMK’nun l0l ve devamı ve 368. maddeleri çerçevesinde ihtiyati tedbir ve tesbit-i delail olarak nitelendirilerek dosya üzerinde karar vermek suretiyle yasaya aykırı kimi işlemlerin durdurulmasına ve bunların yasaya aykırı olduğunun tesbiti şeklindeki kararla uyuşmazlığın esası hakkında hüküm tesis etmiştir. Gerçekten dava konusu işlemin niteliğinde böyle bir hüküm tesisini gerektirmektedir. Hukuka aykırı davranışı yasaya aykırı şekilde grev gözcüsü bulundurmak, grev uygulanan iş yerinde grevin uygulanmasının bir kısmında engellenmesi grevci işçilerin yerine işçi çalıştırılması gibi eylem ve davranışları oluşturmaktadır. Bu nedenle mahkemeye yapılan başvurunun HUMK’ nun l0l. ve mütakip ve 368. maddelerinde öngörülen tedbir ve tespit niteliğinde olmadığı açıktır. Bu itibarla mahkemece verilen karara karşı esasa ilişkin temyiz itirazlarının nihai bir hüküm şeklinde görülmeyerek reddine karar verilmesi hatalı olduğundan yerel mahkemenin temyiz isteminin reddine ilişkin ek kararın bozularak kaldırılmasına karar verilerek dosya ele alındı gereği konuşulup görüşüldü:

Karar

Az önce ayrıntılı biçimde açıklandığı gibi grevin uygulanması  ile ilgili taraflar arasında bir dava söz konusu olduğundan öncelikle taraf teşkili yapılarak duruşma günü belirlenmeli ve böylece duruşma yapılarak tarafların delilleri toplanıp bir değerlendirme yapılarak sonuca gidilmelidir.

Eksik inceleme ile hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 8.10.1998 gününde oybirliğiyle karar verildi.

SORU 4 : Yasa dışı greve giden işçiler hakkında yasayla getirilen yaptırım nedir?

Yasa dışı grevler grevin özel bir çeşidini oluşturmaktadırlar. Bu nedenle yasa dışı grev ve grev hakkının kötüye kullanılması birbirinden önemli ölçüde farklıdır. Grev hakkı  aslında kanuna uygun olan bir grev amacını aşarak, amacı dışına çıkmıştır. Oysa, kanun dışı grev bir bütün olarak kanuna aykırıdır. Ve ayrı bir kategoride yer almaktadır.

Karar verilmiş veya uygulanmakta olan bir grevin veya lokavtın kanun dişi olup olmadığının tespitini, uyuşmazlığın tarafı olanlardan her bir yetkili iş mahkemesinden her zaman talep edebilir. Mahkeme bir ay içinde karar verir. Verilecek karar, tarafları ve işçi ve işveren sendikasının mensuplarını bağlar ve ceza davalarında kesin delil oluşturur. Bunun dışında hakim, tespit kararının kesinleşmesine kadar, dava konusu grev ve lokavtın ihtiyari bir tedbir olarak durdurulmasına karar verebileceği gibi, konulmuş tedbiri de her zaman kaldırabilir. (TISGLK. M46)

Yasa Dışı Grevin Hukuki Sonuçları

TİSGLK, kanun dışı grevin hukuki sonuçlarını iki grupta düzenlemiştir. Bunlardan biri hizmet sözleşmelerinin durumu, ikincisi ise yasa dışı grevin zararlı sonuçları ile ilgilidir.

Yasa dışı grev yapılması halinde, işveren böyle bir greve  katılan, böyle bir grevin yapılmasını teşvik eden, böyle bir greve katılan veya böyle bir greve katılmaya yahut devamına teşvik eden işçilerin hizmet akitlerini feshin ihbarına lüzum olmadan ve herhangi bir tazminat ödemeye mecbur bulunmaksızın feshedebilir.. (TİSGLK. M.45.F.1) Böylece kanun getirdiği ağır bir yaptırım ile yasa dışı greve katılmayı ya da katılmayı teşvik etmeyi önlemek istemiştir.

Burada söz konusu olan fesih, haklı nedenle fesihtir. Bu durumda işçilere fesih halinde ne ihbar ne de kıdem tazminatı ödenir. Bu fesih beyanı, yasa dışı grevcilerin adresleri bilinmiyorsa, ilan yoluyla da yapılabilir.

Yasa dışı greve kendi isteği ile katılan işçilerin iş sözleşmelerini işveren, iş ve Deniz iş yasasına göre işçinin bu türden davranışı öğrendiğinden itibaren altı iş günü ve herhalde eylemin yapılmasından başlayarak 1 yıl içinde feshedebilir. Ancak , altı işgünlük süre, işçinin yasadışı greve katılması sürdükçe işlemez. Yasa dışı grev herhangi bir işçi kuruluşunca kararlaştırılmaksızın yapılmış ise bu grevin yönetimi ve yürütümü nedeniyle dogan zararlardan yasa dişi greve katılanlar sorumludurlar.

İşverenin yasa dışı greve katılan işçilerin iş sözleşmelerini feshetmemiş ya da feshetmekten vazgeçmiş olması, onun tazminat isteme hakkını ortadan kaldırmamalıdır.

Yasa dışı grevin önemli bir sonucu da grev sebebiyle uğranılan zararlara ilişkindir. Yasa dışı grev yapılması halinde, bu grev veya grevin yönetimi yüzünden işverenin uğradığı zararlar, greve karar veren işçi sendikası veya grev herhangi bir işçi kuruluşunca kararlaştırılmaksızın yapılmışsa, bu greve katılan işçiler tarafından karşılanır.(TİSGLK. M.45.F.2) Böylece yasa dışı grev sebebiyle ortaya çıkan zararlar, grev kararını işçi sendikası almışsa, sendika tarafından, sendika kararı olmaksızın işçilerce yasa dışı grev yapılmışsa bu işçilerce karşılanacaktır. TİSGLK. M.45.2’de yalnızca sendika sorumluluğundan söz edilmesi sendikanın yanı sıra yönetim kurulu üyelerinin de kişisel sorumlu tutulmalarını önlemez. O halde yasa dışı grevden doğmuş zararlardan sadece işçi sendikası değil, bu sendikanın yönetim kurulu üyeleri de sendika ile birlikte dayanışmalı sorumlu olmaktadır. Bu bağlamda dava açılacak görevli ve yetkili mahkeme, işyerinin bağlı olduğu bölge müdürlüğünün bulunduğu yerdeki iş mahkemesidir.

Yargıtay kararına göre; “Grev prosedüründeki hata sonucu grevin yasa dışı sayılması üzerine işten çıkarılan işçi, uğradığı zarar dolayısıyla sendika aleyhine dava açabilecektir.” (Yarg. 9. H.DT.5.11.1985.E.1985/7134 K. 1985 /10615)

Bir grev veya lokavtın yasa dışı olduğunun tespitine ilişkin mahkeme kararları ceza davasında kesin delil teşkil etmektedir. Bunun dışında 2822 sayılı kanun 70. Maddesinde yasa dışı grev ve lokavt için para cezaları ve hapis cezaları öngörmektedir.

Yine kanun yasak hallerinde grev ve lokavt için 72. Maddesinde kararlara tesir maksadıyla yasa dışı grev ve lokavtı 73. Maddesinde, devletin şahsiyetine karşı grev ve lokavtı ise 74. Maddesinde yaptırımları ile birlikte ayrıntılı olarak düzenlemiştir.

SORU 5 : İşveren İ’nin aldığı lokavt kararı sizce yasal mı?

Bir işveren sendikasının veya sendikaya bağlı olmayan işverenin uyguladığı lokavtın yasal olması için gereken unsurlar 2822. sayılı yasada ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Biz de bunu 1. sorunun cevabında tek tek ve ayrıntılı bir şekilde incelemiştik. Bu yüzden burada yasal lokavtın unsurlarını yeniden açıklamak yerine sadece ana maddelerini vermekle yetineceğiz.

Yasal lokavtın unsurları aşağıdaki gibi maddelenebilir :

  • Çıkar lokavtının yapılması
  • İşçi sendikası tarafından grev kararının alınmış olması
  • Yasaya uygunluk
  • İşçilerin Topluca İşten Uzaklaştırılması
  • İş hukukuna ilişkin amaç

Bu unsurlara sahip olan lokavt, yasal olarak değerlendirilebilir. 2822. Sayılı yasanın 26. maddesi de kanuni lokavtı şu şekilde tanımlanmıştır :

“Toplu  iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması ve işçi sendikası  tarafından  grev kararı alınması halinde bu Kanun hükümlerine uygun olarak yapılan lokavta kanunî lokavt denilir. Kanunî lokavt için aranan şartlar gerçekleşmeden yapılan lokavta kanun dışı lokavt denilir.”

Kanuni lokavt için gereken şartlar bakımından incelersek öncelikle, İşveren İ’nin almış olduğu lokavt kararı bir çıkar anlaşmazlığı sonucu alınmamıştır. Yasaya uygunluk bakımından lokavt kararının alma zamanı ve karşı taraf bildirimi ve ilanı konularında da yasal zorunluluklara uyulmamıştır. Çünkü daha işçi sendikası harekete geçmeden lokavt kararı almıştır. Bu konudaki yasal zorunluluklar 2822 sayılı yasanın 27 ve 28. maddelerinde belirtilmiştir. Bu maddeler 1.soruyu cevaplarken ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı için burada bunlar tekrar edilmeyecektir.

Bu bilgiler ışığında İşveren İ’nin almış olduğu lokavt kararını değerlendirecek olursak bu lokavt yasal bir lokavt olarak değerlendirilemez.

SORU 6: Yasa dışı lokavt için öngörülen yaptırım hükmü nedir? Açıklayınız.

Madde 45 – Kanun  dışı lokavt yapılması halinde işçiler, böyle bir lokavtı yapan işverenle  olan  hizmet  akitlerini,  feshin ihbarına lüzum olmaksızın haklı sebeple feshedebilirler  ve  her türlü haklarını talep edebilirler. İşveren bu işçilerin lokavt  süresine  ait hizmet akdinden doğan bütün haklarını bir iş karşılığı olmaksızın ödemeye ve uğradıkları zararları tazmine mecburdur.

Yasanın 45. Maddesine göre, yasa dışı lokavt yapılması durumunda işveren, işçinin lokavt süresine ait hizmet sözleşmesinden doğan tüm haklarını bir iş karşılığı olmaksızın ödemek ve uğradıkları zararları tazmin etmek zorundadır. Ayrıca, yasa dışı lokavt uygulanmasında işçiler hizmet sözleşmelerini feshedebilme hakkına da sahiptirler. Bu durumda işçiler, fesih anına değin gerçekleşen ücretlerini ve öteki haklarını, kıdem tazminatı ödenebilmesinin koşulları gerçekleşmişse kıdem tazminatlarını da isteyebilirler. Ancak, fesihte bulunan işçinin işyeriyle ilişkisi, feshin hüküm doğurmasıyla birlikte sona erer.

Öte yandan, yasa dışı lokavt halinde, hizmet sözleşmeleri askıda değildir; yani, işverenin ücret ödeme yükümlülüğü devam etmektedir. Bu nedenle, işverenin, üyelik ve dayanışma aidatlarını kesme yükümlülüğü devam edecektir.

Madde  70 – Kanunda belirtilen şartlar gerçekleşmeden grev  veya  lokavt kararı  verenlerle, bunu teşvik edenler, zorlayanlar veya propagandasını yapanlar bir  aydan  üç  aya  kadar  hapis ve otuzbin liradan seksenbin liraya kadar ağır para cezasına mahkûm  edilirler.

Yukarıdaki  fıkrada  sözü edilen grev veya lokavt kararının uygulanması halinde;  grev  veya lokavta karar verenler, böyle bir grev veya lokavta karar verilmesine  veya  uygulanmasına  veya bunlara katılmaya veya devama zorlayan veya teşvik  edenler  veya  bu  yolda propaganda yapanlar ile lokavta katılanlar veya devam  edenler  üç  aydan  altı aya kadar hapis ve ellibin liradan yüzbin liraya kadar para cezasına mahkûm  edilirler.

Grev  veya  lokavt  kararı alınmasında gerçekleşmeyen şartlar yalnızca süre veya tebligata ilişkin ise yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar üçte birden yarıya kadar indirilir.

Bu maddede belirtilen kanun dışı greve katılanlar veya devam edenler beşbin liradan seksenbin liraya kadar ağır para cezasına mahkûm  edilir.  

Madde  71  – Grev veya lokavt kararının   Kanun hükümlerine uygun olarak alınmasına  rağmen,  kanunda  yazılı  şart ve usuller dışında uygulanması halinde, bu kararı uygulayanlar, uygulanmasına veya devamına zorlayanlar veya teşvik edenler  veya  bu  yolda propaganda yapanlar bir aydan üç aya kadar hapis, onbin liradan otuzbin liraya kadar ağır para cezasına mahkûm  edilirler.

5.6.1. Ahi Ocaklari

Ahiler, “kardesler” demektir. Avrupa’nin “frere”lerine ve silâhli bir kuvvetleri olmalari dolayisiyla sövalyelerine de benzerler.

Ahiler, “frere”ler gibi, örgün egitim kurumlari kurmuslardir. O zaman bu fonksiyonu görecek medrese, küttap, dârülhadis, dârülkurra v.s. gibi kurumlar çok yaygin oldugundan, bunlar mesleki egitim ve yardimlasma kurumlari kumaya yönelmislerdir. Kurduklari kurumlarda avcilik, kasaplik gibi birkaç sanat hariç, diger tüm sanatkâr gençleri toplamaya çalismislardir.

Ahilik, aslinda Sasani ve Arap kaynakli bir kurumdur. Ama tarihteki yaygin sekliyle Anadolu Türk toplumlalri içinde yaygin olarak hüküm sürmüstür. Bu ocaklar Anadolu’nun hemen hemen bütün kentlerindeki sanayi erbabini bir birlik ve kardeslik içinde yönetmistir. Onlari “Gençler”, “Ahiler” “ustalar”, “Nakibler” ve “Seyhler” olarak bir düzen içinde yönetmeyi basarmistir. Hattâ Anadolu Selçuklu yönetiminin yikildigi dönemlerde ve Ankara gibi bazi önemli kentlerde, halkin yönetimini de üzerlerine almislardir. Taninmis Arap gezgini Ibn Batuta’nin Anadolu’yu gezdigi zamanlarda, Anadolu toplumu üzerindeki Ahi yönetimi etkileri, onun Seyahatnamesinde açik olarak görülür.

Ahiler, zaviyeler biçiminde örgütlenmislerdir. Her zaviyede, seçimle isbasina gelmis bir seyh, çesitli isleri gören imam, müdderris, hatip, silâh tamircisi, hatat, sakkas gibi görevliler vardi. Zaviyelerdeki (Ahi Ocagindaki) herkesin bir hiyerarsik yeri vardi. Bunlar 9 kademe halinde dizilirlerdi. Ilk kademe, “yigit”lerdi. Ondan sonra gelen 6 kademe ahilerdi (ilk üçü “ashab-i tarik”, kalan üçü de “nakip”ler). 7. mertebede seccade sahibi olmayan “Halife” bulunurdu. 8. “Seyh”, 9. ise “Seyhü’l-mesayih” idi. Bu kademeler hep sira ile geçilirdi.

Esas egitim ilk yigitlik kademesindeki çirak gençler arasinda oluyordu. Her çirak yigidin 2 yol arkadasi, bir yol atasi, bir üstadi (Sanat Hocasi) ve bir de Pîri (ahlâk mürebisi) var idi.

Ahi ocaklarindaki zihniyet, tasavvuf zihniyetinden oldukça farkli idi. Ahiler tam anlamiyla “bu dünya”da yasiyorlardi. Sofiler gibi halktan uzaklasmiyorlar, halk içinde yasiyorlardi. Sofiler gibi “hirka” degil “salvar” giyiyorlardi. Sirtlarinda arkadan bir elbise ve baslarinda beyaz yün külâhlar vardi. Ipekten elbise giymeleri yasak idi. Altin, yüzük gibi süs esyalari; kizil ve sari renkler yasakti. Yesil, gök, ak ve sari renkler makbuldü. Kara renk, ahilik payesine ermeyenlere, beyaz renk erbab-i kalem ve hafizlara yesil renk de müdderris, kadi ve seyhlere has idi. Ahi zaviyelerine girebilmek için, temiz ve dogru olduguna dair bir üstadin (Usta) çiragi hakkinda sahitlik etmesi ve hattâ onu önermesi gerekiyordu; ustanin önermedigi ve ustasi belli olmayanlar Ahi ocagina alinmazdi.

Gençlerin sanat egitimleri üstadlarin is atelyelerinde yapilirdi. Ocaklarinda ise daha ziyade duygusal, edebî ve sosyal bir egitim yapilirdi.

Her ahi ocaginda “muallim-i ahi” veya “Pîr” denilen egiticiler vardi. Orada yapilan egitim de iki kisma ayrilirdi.

1. Sifahi (sözlü) egitim: Fütüvvetname, Tilâvet-i Kur’ân, tabahat, raks, teganni ve musiki, tarih ve terâcim-i ahval, tasavuf, Türkçe, Arapça, Farsça, Edebiyat gibi dersler verilirdi.
2. Seyfî Egitim: Kiliç ve silah egitimi.

Birinci kisim egitim, bütün ahiler tarafindan, okuyarak, dinleyerek ve muallim ve ahi kardeslerle yasayarak yapilmaktaydi. Seyfî egitimin yapilabilmesi için de üç sart var idi: “Ahi görmek”, “Seyh görmek”, “Genç bir adami talim ve terbiye etmis olmak”.

Ahi mualliminin görevleri sunlardir: Namazi tüm sartlari ve ayrintilari ile ögretmek, insanlik adabini ögretmek.

Ocak egitimi yalniz kitabî degildi. Medreseden önemli farklarindan biri bu idi. Medreseler genellikle aklî ilimlerle ugrastiklari halde, ocaklardaki egitim inaanlik ve toplum ülkülerine dayaniyordu. Genellikle ahlâkî ilkeler üzerinde duruluyor; rakslarla sarki ve ilâhilerle bu kuvvetler diriliyordu. Ögretim disi saatlerde, medreselerdeki gibi müderris ve talebe iliskileri kesik degildi, sürekli beraber ve iliski içinde idiler. Bu iliskiler genellikle sohbet biçiminde sürdürülürdü. Burada ahlâkî ve tasavvufî hikâyeler, lâtifeler, sergüzestler, hadîsler v.s. anlatilirdi.

Ögrencilerin görevleri:
Fütüvvetnamede okunan maddelerin 124’üne uymak,
Ahisinin tüm sözlerini kabul etmek,
Mal ve canini ahisinin hizmetine vermek,
Hüner ve sanati olmak,
Her hafta elbisesini yikamak, temiz çamasir giymek,
Ahiden çirak almak, ahiye saçini kestirmek, alin yoldurmak,
Ocak namina belini baglamak,
Güzel ahlâkiyla kendini kent halkina tanitmak,
Kadi katinda er askina çirag yakmak ve ekmek yedirmek.

Ahi gelenekleri arasinda “kusak baglama” (daha sonra önlük baglama) çok önemli idi. Bu kusagin yedi adi, yedi baglamasi, yedi açmasi, yedi dolamasi vs. vardir. Her ocagin, her meslegin ayri ayri kusak gelenek ve biçimleri vardi. Ayrica bunun arkasinda da bazi ahlâkî ve tasavvufî ilkeler vardi.

Ahilik ilkelerini içeren 740 maddelik Fütüvvetnamenin bir ahi Seyhi tarafindan tam olarak bilinmesi gerekti. Ocaga yeni giren gençlerden, bunlarin 124 tanesini bilmesi isteniyordu. Kademeler yükseldikçe bu ilkelerin sayisini yükseltmeleri gerekti. Bu ilkeler günlük hayat ve davranislar konusunda oluyordu. Meselâ sofra adabi konusunda 24 madde vardi, su içmenin 2, söz söylemenin 4, evden sokaga çikmanin 4, yolda yürümenin 8 vs. Ahi ocaklarinda dans ve müzik egitiminin de önemli bir yeri vardi

“Ahi baba” adli bir seyhin yönettigi Ahi zaviyesi, genellikle Fütüvvet erbabinin bir klübü, bir toplanti yeri mahiyetindeydi. Ama ayni zamanda garipler için bir misafirhane, iktisadî yönden bir Lonca merkezi, seyfî egitim de düsünülürse bir spor klübü idi.

Ahi ocaklarina alinmamalari gereken kisi ve gruplar sunlardir: müsrik, kâfir, mümeccim, sarap içen, halkin ayibini gören tellâk, yalan söyleyen tellâl, kasap, cerrah, avci, vefariz, zâlim, hirsiz, madrabaz vs. Ayrica sarap içen, zina yapan, yalan söyleyen, kovuculuk ve hile yapan vs. de fütüvvetten düserdi.

Füttüvvetnamelerde 9 derece olarak geçen ahi ocaklarindaki egitim, su sekilde siralanmaktadir.

1. Nâzil: Ocaga ustalariyla yeni gelmis kisi. Henüz erkana girmemis.
2. Nîm-tarik: Üstadi, pîri (yol atasi) ve ikiyol (tarikat)kardesi olan kisiler.
3. Müfredi veya meyan-beste: Nasibi verilmis, sedd (kusak) baglanmis, helvasi pisirilmis kisiler.
4. Besaris: Fütüvvet ehlini terbiye edenler.
5. Nakib: Tarikatin ve ocagin iç yöntemini ayarlayan, törenlerde saga sola kosusturan.
6. Nakibü’n-Nikâb: Ocagin erkânini iyice bilen, törenleri düzenleyen kisi.
7. Halife: Seyhin yardimcisi; onun yerine geçecek kisi.
8. Seyh: Sanat erbabi içinde seccade sahibi. Kendisine has bir tayfasi bulunan.
9. Seyhü’s-Süyûh: Bir sanat alanindaki seyhlerin seyhi.

Ekonomi tarihimizde rastlanilan esnaf zümrelerinden her biri, kendi mesleklerinde Islâm tarihinin taninmis ulularindan veya uydurma bir kisiyi pîr olarak tanirlardi. Fütüvvetname, onun adina yazilir, ahi ocagindaki törenler, çirak yetistirme ve dükkan açip kapamadaki törenler onun adiyla yapilirdi. Evliya Çelebi bu esnaf zümrelerinin sayisini 480’e kadar çikarmakdadir.

Ahi ocaklarinda yapilan törenler de, hemen hemen her yörede ve her meslekte ayni idi. Aradaki farklar çok küçük ve seklî idi. Bu törenlerin ana durumlari söyle özetlenebilir: Bir sanata giren genç usta ve kalfalarin yaninda çiraklik ve kalfalik kademelerini basari ile bitirince ustaliga yükselir ve dükkani açma hakki kazanirdi. Ancak bu, büyük törenlerle olurdu. Bu çirak çikarma törenlerinde, o esnaf zümresinin seyhi yeni ustaya pestemal kusatir, kusak baglardi. Törene o esnaf zümresinin seyhi, nakibi, duacisi, yigit basi vs. ve halkdan büyük bir topluluk katilirdi.

Her esnaf grubunun bir yardimlasma sandigi olur, olaganüstü zamanlarda bu sandiktan esnafa faizsiz kredi verilirdi.

Gerek bu çirak çikarma törenlerinde gerekse ahi ocagindaki yükselme törenlerinde su erkâna uyulurdu:

Salvar giydirmek, sedd (kusak) baglamak. Fütüvvet yoluna girmis kisi basari gösterirse önce beline kusak kusatilir. Sonraki gelismeler sonucunda da salvar giydirilir: Diger tasavvufî mezheplerde tac, tiras, hirka gibi alâmetler vardir. Ahiligin esasi iffettir. Ahi törenlerinde serbet degil, tuzlu su içilirdi. Su temizlik, tuz olgunluk gösterir. Daha sonra sofra kurulur, helva pisirilir. Bu törenler sirasinda o kisinin yol atasi, yol kardesleri de belirlenirdi. Ahi ocagina girmis kisinin giydigi salvar, yol atasinin salvaridir ve uçkurunu da atasi baglar. Her meslek grubunun ayri kusak baglama biçimi vardir.

Ahilik örgütü siî kökenli, alevilik ve bektasilik esaslariyla ve inançlariyla karismistir. Ancak Osmanli-Safavî çatismalarindan sonra çogu yerlerde inanç yönleri kaybolmus, yalniz bir esnaf örgütü biçimine gelmis, bazi yerlerde de sünnî özellikler kazanmistir.

 

1) Felsefe bazen “insanın kendini tanıması” , bazen de “varlığı anıma uğraşı” olarak tanımlanmaktadır. İslam düşünürü Farabi’ye göre felsefe, “var olmaları bakımından varlıkların bilinmesidir.” Stoalılar felsefeyi, “insan davranışlarını düzenleyen, yaşamına yön veren bir sanat” olarak görmüşlerdir. Hegel ise felsefeyi “genel olarak düşünce tarafından nesnelerin derin olarak incelenmesi” diye tanımlanmıştır.

Bu parçaya göre, felsefenin hangi özelliği üzerinde durulmuştur?

A) Akıl ve mantık ilkelerine uygun olması

B) Evrensel olması

C) Birleştirici ve bütünleştirici olması

D) Subjektif (öznel) olması

E) Evreni bir bütün olarak ele alması

2) Felsefe, Yunanca philo (sevgi) ve sophia (bilgelik, hikmet)sözcüklerinden türetilmiş, “bilgelik sevgisi” anlamına gelen bir kelimedir. Filozof ise “bilgiyi seven” anlamına gelmektedir. İlk dönemlerde filozof “her şeyi bilen kişi” anlamında kullanılıyordu. Daha sonraları, bilimlerin gelişmesiyle, bir insanın her şeyi bilmesinin imkansızlaşmasıyla filozof; her şeyi bilen değil sadece bilgiyi seven, bilgiyi arayan anlamında kullanılmaya başlandı.

Bu parçada, filozof kelimesinin anlamındaki değişiklik aşağıdakilerden hangisine dayandırılmaktadır?

A) Çeşitli uygarlıkların ortaya çıkışına

B) Farklı filozof ve yorumcuların çeşitlenmesine

C) Bilimin gelişmesi sonucu her şeyi bilmenin imkansız hale gelmesine.

D) Bilgi birikiminin sürekli artış göstermemesine

E) Kültürel etkileşimin yoğunlaşmasıyla bilginin artmasına

3) B. Russell’a göre felsefe, bilim ve teoloji (din bilimi) arasında sıkışmış, her iki tarafın da saldırısına uğrayan bir hiç kimsenin ülkesidir. Bu tanım felsefenin din-bilim etkileşimi açısından yerini gösterir.

Buna göre aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?

A) Felsefe ele aldığı konular açısından bilim ile ilişkili olabilir.

B) Felsefe, konuları ve yöntemi açısından hem din hem de bilimden ayrılmaktadır.

C) Felsefenin alanı oldukça geniş ve kapsamlıdır.

D) Felsefe bir çok bilimsel konuya kaynaklık etmiştir.

E) Bilim ve din birbirinden ayrı olarak konuları ele almaktadır.

4) Evreni bir bütün olarak kavrama çabası yanında, filozofları sürekli ilgilendirmiş olan başka problemler de vardır: Evrenin aslı nedir? Evrenin yapısı ve biçimi nasıldır? Ben kimim? İnsanın aslı ve anlamı nedir? Evrenin yazgısı nedir? İnsanın yazgısı nedir? … Görüldüğü gibi felsefede; başlangıcından bugüne evreni bilmek problemi yanında bir de kendimizi bilme, tanıma problemi yer almıştır.

Buna göre, aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?

A) Evren hakkında bilgi edinme

B) Evreni yorumlama

C) İnsan yaşamını yorumlama

D) Tümelin bilgisine ulaşma

E) Doğa olaylarını kontrol altına alma

5) “Felsefe kârlı bir uğraş değildir. Hatta bazen zararlı bile olabilir. Örneğin; Sokrates öldürülmüş, Spinoza aforoz edilmiş, Diogenes’e deli denmiştir. Thales de dengesizlikle suçlanmıştır. Oysa hepsi de, diğer filozoflar gibi, çağın çok önünde yürüyor ve bulundukları toplumun çok ötesinde düşünüyorlardı. Onların anormal olarak anılmaları, anormal olduklarından değil, bulundukları toplumun onların hızına yetişememesindendi. Buna rağman onlar hiç durmadan yürüdüler. Sadece bilmek için, sadece gerçek için…”

Parçaya göre, ulaşılacak sonuç aşağıdakilerden hangisidir?

A) Çağdaşları tarafından eleştirilen filozofların yanında çağa ayak uydurmuş düşünürler de vardır.

B) Felsefenin amacı insanı toplumda sözü dinlenir hale getirmektir.

C) Bütün filozoflar arkadan gelenlere yol gösterici olmuşlardır.

D) Felsefenin amacı genelin bilgisidir.

E) Bazı filozoflar yaşadıkları dönemlerde anlaşılamamıştır.

6) Bir felsefeci hiçbir zaman var olan problemleri çözmek için günlük çözümler üretmez. Üretilen bu çözümler genel ve olması gereken konular hakkındadır.

Bu görüşten hareketle, aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılır?

A) Felsefe, olanla değil, olması gerekenle ilgilenir.

B) Felsefe her türlü problemi çözmeye çalışır.

C) Felsefenin çabası hayatı kolaylaştırmaktır.

D) Felsefe daha çok günlük bilgilerden hareket eder.

E) Felsefede önemli olan soru sormaktır.

7) Felsefe evreni bütün olarak kavramak için yapılan bir deneme, bir soru cevap ya da cevabı çürütmek isteyen bir şüphedir. Felsefede temel sorun şudur: “İnsan ile evren, insan ile eşya arasındaki ilişki nedir? İnsan nedir?” (İnsan, kendi kendisini sorgulanmaktan asla vazgeçmeyen bir varlıktır.)

Bu parçaya dayanarak aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılamaz?

A) İnsan kendini sorgulayan bir varlıktır.

B) Felsefe, genelin bilgisidir.

C) Felsefe, şüphecidir.

D) Felsefe, varlığın bir bölümünü ele alır.

E) Felsefede soru sorma esastır.

8) Felsefenin özü “herhangi bir bilgiye sahip olmaktansa, o bilginin aranması, o bilginin amaç edinilmesidir.”

Bu görüşten hareketle, aşağıdaki yargılardan daha çok hangisine ulaşılabilir?

A) Felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir.

B) Felsefe, bilginin özünü araştırı.

C) Felsefe, bilimsel metotlar kullanır.

D) Felsefenin amacı, gerçeğe ulaşmaktır.

E) Felsefe, bilginin evrenselliğini araştırır.

9) Felsefenin genel amaçları şöyle sıralanabilir:

-Dünyaya ilişkin merak ve hayret duygumuzu gidermeye çalışmak,

-İnanç ve eylemlerimize eleştirel bir bakış açısı sağlamak,

-Diğer bilim dallarının sormadığı veya soramadığı bir takım sorular sormak ve bunlara yanıtlar aramaktır.

Buna göre, aşağıdakilerden hangisi felsefenin amaçlarındandır?

A) Doğa olaylarını kontrol altına alma.

B) İnsana düşünme, eleştirme ve soru sorma yetkisi kazandırma.

C) İnsanlığın geleceğini belirleme.

D) Doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılmaz bilgiler ortaya koyma.

E) Gözlem ve deneyi esas alma.

10) Platon’un “Devlet” adlı eserinde “gerçeği görmek uzun ve sarp yollardan geçmekle olanaklıdır. Bu yolları geçip gerçeği gören, her türlü zahmet ve zorluğa katlanmasını bilen ve gerçeğin sevgisiyle yanıp tutuşandır.” demiştir.

Buna göre felsefî tavır sahibi olmak için, aşağıdakilerden hangisi gereklidir?

A) Şüphe duymak ve dogmatik olmamak

B) Açık görüşlü ve hoşgörülü olmak

C) Aklın ve deneyin yönlendirmesini istemek

D) Kesin yargılarda bulunmamak

E) Sürekli araştırmak ve bunun getirdiği sıkıntılara katlanmak.

11) “Sorgulanmamış bir yaşam, yaşanmaya değer değildir.”

Sokrates

Sokrates yukarıdaki sözü ile aşağıdakilerden hangisini vurgulamak istemiştir?

A) Hayat her türlü hayalden soyutlanarak yaşanmalıdır.

B) İnsan elinde olan ile olmayanı bilmelidir.

C) İnsan niçin yaşadığını bilmelidir.

D) İnsanı, mutluluğa götüren yollar aranmalıdır.

E) İnsan her zaman iyi eylemelerde bulunmalıdır.

12) – “Ankara ile İstanbul’un arası kaç kilometredir.” diye sormak felsefi bir problem değildir. Buna karşılık “uzaklık nedir” sorusu felsefi problemdir.

– Turistlere Selimiye Camisi’nin güzel olup olmadığı sorulabilir, fakat felsefeci “güzelin kendisi nedir?” sorusunu sorar.

– İki kişi ile evli olmak T.C. vatandaşı için imkansızdır. Bu hukuk sorunudur. Fakat felsefeci ise, “haklılığın ve haksızlığın doğasını” araştırır.

Bunlara göre, felsefî sorunlarla ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine ulaşılabilir?

A) Felsefî sorular daha soyut ve geneldir.

B) Felsefî problemler çağın özelliğini yansıtır.

C) Felsefî problemler öğretilerek değil, yaşanarak çözümlenebilir.

D) Felsefî problemler zahmetli ve uzun bir uğraş sonucu ortaya çıkar.

E) Felsefî problemler merak sonucu ortaya çıkmıştır.

Manipülasyon ve Manipülasyona Karşı Düzenlemeler

Manipülasyon en yaygın finansal suçlardan biri olmasına ve tarihi Lale Çılgınlığı (Tulipmania) vakasına dek uzanmasına karşın, ülkelerin mevzuatları incelendiğinde bu kavramla ilgili kesin bir tanımın yapılmadığı, bunun yerine çoğu kez “yapay fiyat”, “serbest arz ve talep güçlerine müdahale” gibi kendileri de tanımlanmaya ihtiyaç duyan ifadelerden yararlanılarak bir takım işlemlerin manipülatif olarak nitelendirildiği ve mevzuattaki bu eksikliğin mahkeme içtihatları ve uzmanların yorumlarıyla aşılmaya çalışıldığı görülmektedir. Suçun tanımlanmasındaki bu belirsizliğin yanısıra, normal piyasa aktivitesinden ayırt edilebilmesinin zorluğu, ispatlanmasında direkt kanıtlardan ziyade dolaylı kanıtlardan yola çıkılarak işlem yapan kişinin niyetine dair çıkarsamalar yapılmasının gerekmesi, sermaye piyasasında internetin kullanımının ve bunun paralelinde internet aracılığıyla işlenen manipülasyon suçlarının artması, internette bilginin çok hızlı değişmesi ve bu durumun kanıtların edinilmesini ve muhafazasını zorlaştırması, buna mukabil kişilerin kimliklerini gizleyebilmesini kolaylaştırması hususları ile birleştiğinde manipülasyon sadece tanımlanması değil, aynı zamanda kanıtlanması da güç bir suç durumuna gelmektedir.

Bu çalışmada, bir taraftan manipülasyon suçuyla ilgili farklı tanımlardan yola çıkılarak ortak bir tanıma ulaşılmaya çalışılmakta, diğer taraftan gittikçe globalleşen ve birbiriyle ilişkili hale gelen sermaye piyasalarında yeni teknolojiden beslenerek gelişen manipülasyon yöntemleri, manipülasyonun önlenmesinde, araştırılmasında ve kanıtlanmasında yararlanılan mevzuat ve düzenlemeler örnek olaylardan da yararlanılarak incelenmekte ve bu safhalar boyunca bu düzenlemelerin ne derece etkin olduğuna ve bu etkinliğin ne şekilde arttırılabileceğine ilişkin değerlendirmeler yapılmaktadır.

Manipülasyonun Tanımı

Sözlükte sıklıkla “dolandırıcılık veya dürüstçe olmayan yöntemlerle ya da suistimal yoluyla yapay bir şekilde yönetmek ya da kontrol etmek”; “bir şahsın kendi amaçları veya kazancı için hesapları vs. yanıltıcı bir şekilde, kötü niyetle değiştirmesi” anlamlarında kullanılan manipülasyon bir finansal terim olarak; “muvazaalı işlemler ya da anlaşmalı emirler gibi yöntemlerle menkul kıymet fiyatlarının düşmesine ya da artmasına neden olmak” şeklinde ifade edilmektedir.

Sözlükte bu şekillerde yer almakla birlikte, gerek Türk Sermaye Piyasası Mevzuatında, gerekse yabancı ülke mevzuatlarında manipülasyona ilişkin kesin bir tanım yapılmadığı, buna mukabil kavramın nelere işaret ettiğine ve hangi fiilleri kapsadığına dair birtakım tariflerin verildiği görülmektedir.

1981 yılında yürürlüğe giren 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47/A maddesinin;

2. Bendinde, “Yapay olarak, sermaye piyasası araçlarının, arz ve talebini etkilemek, aktif bir piyasanın varlığı izlenimini uyandırmak, fiyatlarını aynı seviyede tutmak, arttırmak veya azaltmak amacıyla alım ve satımını yapan gerçek kişilerle, tüzel kişilerin yetkilileri ve bunlarla birlikte hareket edenler,

3. Bendinde, “Sermaye piyasası araçlarının değ erini etkileyebilecek, yalan, yanlış, yanıltıcı, mesnetsiz bilgi veren; haber yayan; yorum yapan ya da açıklamakla yükümlü oldukları bilgileri açıklamayan gerçek kişilerle, tüzel kişilerin yetkilileri ve bunlarla birlikte hareket edenler,

4. Bendinde, “4. maddenin birinci ve üçüncü fıkralarına aykırı hareket edenlerle, sermaye piyasasında izinsiz olarak faaliyette bulunan veya yetki belgeleri iptal olunduğu veya faaliyetleri geçici olarak durdurulduğu halde ticaret unvanlarında, ilan veya reklamlarında sermaye piyasasında faaliyette bulundukları intibaını yaratacak kelime veya ibare kullanan veya faaliyetlerine devam eden gerçek kişilerle, tüzel kişilerin yetkilileri

ile ilgili olarak; “2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 10 milyar liradan 25 milyar liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar. Suçun işlenmesinde, bu bentte yazılı hallerden iki veya daha fazlası birleşirse, hapis cezasının asgari haddi 3, azami haddi 6 yıldır”

denilmektedir.

Görüleceği üzere, yukarıda yer alan maddede manipülasyonun ne olduğuna ilişkin bir tanım yapılmamış olup bunun yerine genel olarak;

· yapay olarak sermaye piyasası araçlarının arz ve talebinin etkilenmesinden,

· aktif bir piyasanın varlığı izleniminin uyandırılmasından,

· fiyatların aynı seviyede tutulması, arttırılması veya azaltılması amacıyla alım ve satım yapılmasından,

· sermaye piyasası araçlarının değerini etkileyebilecek yalan, yanlış, yanıltıcı, mesnetsiz bilgi verilmesinden, haber yayılmasından, yorum yapılmasından ya da açıklamakla yükümlü olunan bilgilerin açıklanmamasından,

· doğru olmadığı halde sermaye piyasasında faaliyette bulunulduğu intibaının yaratılmasından

bahsedilmektedir.

Manipülasyonun tanımlanması konusundaki belirsizliğin sermaye piyasalarının uzun bir mazisinin olduğu Amerika’da da geçerli olduğu görülmektedir. Manipülasyon yasal düzenlemelerin hiçbirinde tanımlanmamış, bu sebeple mahkemeler ve uzmanlar değişik formülasyonlar sunmuşlardır. Yaygın olarak benimsenen yaklaşım manipülasyonun insanları bir hisse senedinde işlem yapmaya yönelten veya hisse senedinin fiyatını yapay bir seviyeye yükselten/düşüren işlemler olduğudur. Alternatif olarak, manipülasyon “sermaye piyasalarında arz ve talebin serbestçe eşleşmesine karşı yapılan kasıtlı müdahaleler” olarak da tanımlanabilmektedir.

Buna göre, eğer bir işlem şu üç amaca yönelik olarak yapıldıysa manipülatiftir:

arz ve talebin serbestçe karşılaşmasını engellemek,

diğer şahısları işlem yapmaya yöneltmek,

bir menkul kıymetin fiyatını yapay bir seviyeye yükseltmek.

Bu amaçlar irdelendiğinde, bilinmeyen bir şeyi tanımlamak için bilinmeyen başka bir şeyden yararlanmaya çalışıldığı görülmektedir. Örneğin, birinci formülasyonda manipülatif faaliyetin “engellemeyi”, “müdahaleyi” içerdiğinden bahsedilmekte fakat bu kavramlar tanımlanmamaktadır. Diğer taraftan, “arz ve talebin serbestçe karşılaşmasına yapılan müdahale”den bahsedilirken, işlem yapan herkes arz ve talep güçlerinin bir parçası olduğu halde, bazı işlemcilerin ilgili menkul kıymete ilişkin arz ve talebinin “yasal”, bir kısmının ise “yasalara aykırı” olduğu iddia edilmektedir. Burada da “yasal olan ve olmayan arz ve talebin” tanımlanması sorunu söz konusudur.

İkinci formülasyonda, “diğer şahısları işlem yapmaya yöneltmek”ten bahsedilmektedir. Bu tanımla ilgili problemlerden biri, kavramın son derece geniş olmasıdır. Burada, önemli olan husus, yatırımcıların gerçekte ortada bir amaç yokken işlem yapmaya yönlendirilmesi olup gerçekleştirilen işlemlerden hangilerinin rasyonel bir amaca yönelik olduğunu belirlemek sorunu da ortaya çıkmaktadır.

Üçüncü formülasyonda ise, hangi fiyat seviyesinin “yapay”, hangisinin “gerçek” olduğunu belirleme problemi ile karşılaşılmaktadır. Fiyat değişikliği yaratmak amacıyla gerçekleştirilen işlemler sonucunda oluşan fiyatların yapay olduğu söylenebilirse de, ülkemizde geçerli olmamakla birlikte, Amerika’da ihraççıların stabilizasyon adı altında yaptıkları bazı işlemler manipülatif sayılmamaktadır.

Stabilizasyon işlemleri “sermaye piyasalarında yeni yapılan ihraçla ilgili olarak şirket yöneticisinin piyasaya sürülen senetlerin değerini arttırmak ya da düşüşünü yavaşlatmak amacıyla hisse senetlerini geri satın alması ya da ilave hisse senetleri satması” şeklindeki uygulamadır. Bu işlemlerin yapılmasına gerekçe olarak; ikincil piyasadaki arz ve talep güçlerinin bazen yetersiz olduğunun düşünülmesi, ihraççının şöhretinin zarar görmesini engelleyerek yatırımcıların gelecekte yapılacak ihraçlara da katılmasının sağlanması, yatırımcıların en azından başlangıçta, ihraç edilen hisse senetlerinin bir piyasasının olacağına ilişkin güvenlerinin oluşturulması gösterilmektedir.

Burada ilk olarak sorulması gereken sorular; fiyatı stabilize etme uygulaması çerçevesinde yöneticilere yasalara uydurulmuş olarak bir fiyat manipülasyonu ve kazanç olanağı yaratılıp yaratılmadığı, ihraççının şöhretinin korunmasının ve yöneticilerinin zenginleşmesinin olası etkili piyasa güçleri ve bu güçlerin arkasındaki yatırımcılar pahasına sağlanıp sağlanmadığı, stabilizasyonda taban ve tavan fiyatı belirleme kriterlerinin neler olduğu, bunların ölçülebilir olup olmadığı, stabilizasyona ihtiyaç olduğunu düşündüren piyasa güçlerinin etkinsizliğinin nasıl ve neye göre ölçüldüğü, tutarlı olmak için piyasa güçlerinin etkinsiz göründüğü her durumda stabilizasyona izin verilmesi gerekip gerekmediği, kota alınma öncesinde yönetici tarafından “yaratılan” piyasa güçlerinin neden etkin olmadığının sanıldığı, piyasa güçlerinin etkin olmadığından kotasyon tarihinde nasıl emin olunabileceği ve etkinliğin nasıl ölçülebileceğidir.

Bir menkul kıymetin fiyatını yapay bir seviyeye yükseltmekten bahsedildiğinde, yapay fiyat kavramını da tanımlama ihtiyacı doğmaktadır. Yapılan işlemlerin fiyatı doğru seviyesinden uzaklaştırması durumunda yapay olduğu ileri sürüldüğünde ise, bu kez doğru, gerçek fiyat seviyesinin ne olduğu problemi ile karşılaşılmaktadır. Doğru fiyat seviyesinin uzun dönem arz ve talep koşullarını yansıtan fiyat seviyesi olduğu kabul edilirse, işlemlerin fiyatı etkilememesi ya da kısa dönem arz ve talep koşullarını yansıtması, işlem yapan kişinin fiyatla ilgili belli bir beklentisi sebebiyle işlem yapması fakat inancının yanlış olması sebebiyle fiyatın ters yönde hareket etmesi ve sonucunda fiyatın değişmesi gibi durumlar problem yaratacaktır. Fiyatların doğru seviyesinin “hisse senediyle ilgili bilgilerin tamamının kamuya açıklandığı durumdaki seviye” olarak tarif edilmesi de işlem yapan kişinin vekillik gibi bilgi verme yükümlülüğünü doğuran bir pozisyonunun olmaması durumunda bilgiyi açıklaması gerekmeyeceğinden genel nitelikte olmayacaktır.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, manipülasyonun objektif bir tanımı bulunmamaktadır. Manipülasyonla ilgili anlam ifade eden tek tanım da subjektiftir ve işlem yapan kişinin niyetine odaklanmaktadır. Manipülatif işlemler kötü niyetle yapılan kazançlı işlemler; diğer bir deyişle, aşağıdaki koşulları sağlayan işlemler olarak da ifade edilebilir:

işlemler fiyatları belli bir yöne hareket ettirmek, yöneltmek niyetiyle yapılmış olmalıdır.

işlem yapan kişinin, kendisi bu işlemleri yapmadığı takdirde fiyatların bu yöne gideceğine dair hiçbir inancı olmamalıdır.

sonuçta elde edilen kar işlem yapan kişinin sahip olduğu fiyata etki edici nitelikteki bir bilgiden değil, tamamen kendisinin fiyatları yönlendirebilme konusundaki becerisinden doğmalıdır.

Yukarıda anlatılanların ışığında manipülasyon; “kar elde etmek veya zarardan kaçınmak amacıyla sermaye piyasası araçlarının fiyatını yapay bir seviyeye getirebilmek için fiyatının ve bu kapsamda piyasasının yapay olarak kontrol edilmesi ve etkilenmesine yönelik çabalar”; manipülatif hareket ise; “bir sermaye piyasası aracının piyasasını ve fiyatını yapay bir şekilde kontrol ederek aksi halde, piyasanın serbest arz ve talep koşulları altında oluşacak fiyatın altında veya üstünde bir fiyatı oluşturma ve menkul kıymeti bu fiyattan işlem görmeye zorlama girişimi” olarak tanımlanabilmektedir.

Manipülasyon kavramına ilişkin olarak Amerika Birleşik Devletlerindeki temyiz mahkemesi içtihatlarında aşağıdaki tanımlara da rastlanmaktadır:

Manipülasyon esas itibariyle, menkul kıymet piyasaları ile ilgili kullanıldığında, bir sanat terimini ifade etmektedir. Dolayısıyla yaratıcılık gerektirmektedir. Yöntem konusunda sınır konamaz. Kavram, piyasa faaliyetlerini yapay şekilde etkileyerek, yatırımcıları yanlış yönlendirmeyi amaçlayan muvazaalı satış, eşleştirilmiş emirler gibi uygulamalara karşılık gelmektedir (Santa Fe Industries Inc. v. Green Davası, 1977).

Manipülasyon “bilerek ve isteyerek, menkul fiyatlarını kontrol etmek veya yapay şekilde etkilemek suretiyle yatırımcıları aldatmayı veya dolandırmayı amaçlayan davranışları” ifade eder (Ernst and Ernst v. Hochfelder Davası, 1976).

Amerika’da yargıya intikal eden değişik manipülasyon vakalarına müdahil olarak katılan kamusal düzenleyici organ SEC’in iddialarında manipülasyon vakaları aşağıdaki şekillerde değerlendirilmektedir:

Esas itibariyle, serbest arz ve talep güçlerine amaçlı/kasıtlı müdahale manipülasyondur (01.08.1995, Pagel Davası).

“Manipülasyon, tüm yatırımcıların dayanakları olan fiyatlama sürecinin kalbine bir darbedir. Serbest piyasanın dürüstlüğünü ve temellerini hedef almaktadır. Bu nedenle, menkul kıymet yasalarının temel amaçlarına karşı gelmektedir” (Pagel Davası, 1985).

Mevcut ve potansiyel yatırımcıların, aktivite gördüklerinde, bunun gerçek bir faaliyet ve/veya işlem olduğunu varsaydıklarını kabul etmek gerekir. Keza ödedikleri veya kabul ettikleri fiyatın, gerçek arz ve talebin, sekte vurulmamış karşılıklı etkileşimi ile belirlendiğini ve pazar mahallinin müşterek yargısını yansıtan bir sinyal olduğunu varsayarlar. Manipülasyon uygulamaları, bu bekleyiş ve varsayımları boşa çıkarır. Gerçeğin yerine görünüşte olanı ikame eder. Kusur, piyasanın çarpıtılması/tahrif edilmesi ve piyasanın sahnede sergilenen bir oyuna çevrilmesidir (Mali tablolarda yer verilmemiş bir dipnot dolayısıyla açılan Edward J. Mawod and Co. davasında, 1977).

Manipülasyon, Muvazaalı Satış (Wash Sale), Eşleştirilmiş Emirler (Matched Orders) ve diğer yapay vasıtalara başvurulmaksızın da gerçekleştirilebilir. Alıcı ve satıcıların kombine bir yansıması olan piyasanın karakterini bozmak üzere aktivite yaratma, fiyat düşüşünü önleme, fiyatı yükseltme veya düşürme ve piyasayı sahnede sergilenen bir oyuna çevirme arzusuna dayalı gerçek alış ve satışlar da manipülasyondur (Holser, Stuart and Co. davası, 1949).

III.1. Manipülasyonun Sınıflandırılması

Manipülatif hareketler; kullanılan metotlara göre, yapılan aktivitenin altında yatan amaca göre ve katılımcılara göre sınıflandırılabilmektedir.

III.1.1. Manipülasyonun Kullanılan Metotlara Göre Sınıflandırılması:

Manipülatif Metodlar

Göz boyamak: (painting the tape); bir menkul kıymette işlem gerçekleştirildiği ya da fiyat hareketi olduğu izlenimini vermek için kamuya açıklanan bir dizi işlem yapmaktır.

Bu kategoriye giren işlemler, emirlerin eşleştirilmesi veya takas maksatlarıyla yapılan işlemler olmayıp manipüle edilmek istenen kıymette hacim yaratarak hisse senedinin işlem hacminin yüksek olduğu görüntüsünü vermek, yanıltıcı bir piyasa görüntüsü yaratarak menkul kıymetin piyasasını olduğundan farklı göstermek veya krediler vb. konularla ilgili amaçlar için menkul kıymetin piyasa fiyatını değiştirmek üzere yapılır.

Muvazaalı işlemler: (wash sales); bir menkul kıymetin ya da türev ürünün sahipliğinde gerçek anlamda değişiklik yaratmayan işlemler yapmaktır.

Karşılıklı işlemler: (improper matched orders); hem alış hem de satış emirlerinin sisteme aynı zamanda, aynı fiyat ve miktarda fakat bu amaçla birlikte hareket eden farklı katılımcılar tarafından girilmesidir.

Fiyat teklifini yükseltmek: (advancing the bid); bir menkul kıymet ya da türev ürünün fiyatını yükseltmek amacıyla, bu kıymet ya da türev ürün için verilen fiyat tekliflerini yükseltmektir.

Pompalayıp boşaltmak: (pumping and dumping); gittikçe artan fiyatlardan alım yapmak, ardından bu kıymetleri piyasaya yeni girenlere daha yüksek fiyatlardan satmaktır.

Kapanışı belirlemeye çalışmak: (marking the close); menkul kıymetleri ya da türev sözleşmeleri kapanış fiyatını etkileme çabasıyla piyasanın kapanışında ya da kapanışa yakın alıp satmaktır.

Köşeye sıkıştırmak: (cornering); gerek menkul kıymetler gerekse türev ürünlerle ilgili piyasalarda kontrolü ellerine geçiren kişilerin, bu pozisyonlarını fiyatları çarpıtmakta kullanarak açığa satış yapan kişilerin yükümlülüklerini kendi yararlarına değiştirdikleri yüksek fiyatlardan yerine getirmelerine sebep olmalarıdır.

Sıkıştırma: (squeeze); bir menkul kıymette yaşanan arz daralmasında, talep tarafını kontrol ederek avantaj elde etmek ve piyasadaki sıkışıklığı istismar ederek yapay fiyatlar oluşturmak için kullanmaktır.

Görüleceği üzere, “cornering”de manipülatörün kendi çabaları sonucunda piyasada bir sıkışıklık yaratması ve bunu kendi yararına kullanması, “squeeze”de ise piyasadaki sıkışıklığı pozisyonunu kullanarak suistimali söz konusudur.

“Kaynar Kazan” teknikleri; (boiler room); çok sayıda satıcı tarafından telefonla ya da mektupla belli bir ihraççıya ilişkin menkul kıymetlerle ilgili olarak yoğun bir şekilde satış kampanyası yapılmasını içerir. Dayanaksız öngörüler, yanıltıcı mektuplar, tecrübesiz ve denetlenmeyen yetkili temsilcilerce bu amaçla yapılan telefon görüşmeleri (“cold calls”) gibi sert satış yöntemleri kullanılır.

Medya, internet veya diğer yollarla yalan/yanlış veya yanıltıcı bilgilerin yayılması: (disseminating false or misleading information) bu tipteki açıklamalar ilgili menkul kıymet, türev ürün ya da bağlı olduğu menkul kıymetin fiyatını, açıklamayı yapan kişinin elinde tuttuğu pozisyon veya yapmayı planladığı iş için uygun seviyeye taşımak maksadıyla yapılırlar.

İnternet aracılığıyla yapılan manipülasyona ilişkin en dikkat çekici vakalardan biri 25 Ağustos 2000 tarihinde gerçekleşen Emulex vakasıdır. Bu olayda 30 dakikadan daha kısa bir süre içerisinde piyasa kapitalizasyonunun yaklaşık %60’ı (2.5 milyar dolar) kaybedilmiştir.

İnternet aracılığıyla piyasayı manipüle etmek için ;

internet’ten tüyolar verilebilir, reklam yapılabilir, yalan bilgiler yayılabilir.

Eski manipülatif şemalar (örneğin “pompala boşalt” gibi) internet teknolojisiyle birleştirilerek kullanılabilir.

chat room”lardan yararlanılabilir.

sahte kimlikler kullanılabilir.

“pegging”, “capping”, “parking”, yasalar hilafına “stabilizing”, “fixing” işlemleri yapılması: Ülkemiz mevzuatında ihraççıların yapabilecekleri işlemler arasında yer almayan “stabilizing-stabilizasyon işlemleri” yasalarla belirlenen durumlar haricinde yapıldığında uluslararası arenada da manipülatif bir faaliyet olarak adlandırılmaktadır.

Sayılan diğer kavramlar aşağıda kısaca tanımlanmaktadır:

Pegging: bu işlem, manipüle edilmek istenen menkul kıymetin piyasa fiyatını belli bir seviyenin üzerinde tutmak için o menkul kıymetten dikkati çekecek derecede büyük miktarlarda alış yapmak ve/veya piyasaya o kıymetle ilgili olarak büyük alış emirleri girmek anlamına gelmektedir.

Capping: bu işlem, manipüle edilmek istenen menkul kıymetin piyasa fiyatını belli bir seviyenin altında tutmak için o menkul kıymetten dikkati çekecek derecede büyük miktarlarda satış yapmak ya da sisteme (cari piyasa fiyatının üzerindeki bir fiyattan verilip) gerçekleşmeden pasifte bekleyen büyük miktarlı satış emirleri girmek anlamına gelmektedir.

Parking: Üç şekilde tanımlanabilmektedir.

Fiyatın manipülasyonu ile ilgili olarak Parking;

Hisse senetlerini piyasadan uzak tutarak fiyatın düşmesinin önüne geçmek anlamına gelmektedir. Kendisinin veya müşterilerinin hesaplarında bulunan hisse senetlerini elinde tutamayacak duruma gelen bir broker’ın bu hisse senetlerini takas tarihinden önce geri alacağı şeklinde bir anlaşmayla başka bir broker ya da müşteriye satmasıdır.

Net Sermaye ile ilgili olarak Parking;

Sıklıkla bir broker’ın net sermaye pozisyonunu iyileştirmek maksadıyla yapılmaktadır. Menkul kıymetler bir başka broker’a satış adı altında verilmekte ve sonra tekrar geri satın alınmaktadır.

Aracılık yüklenimi ile ilgili olarak Parking;

Bir yüklenicinin dağıtımı tamamlayamayarak aracılık yüklenimini yerine getiremediği durumda, sıklıkla broker’ın bu menkul kıymetleri kendi müşterilerinin hesabında bekletmesi ve daha sonra bu hisse senetlerinin piyasaya satılarak bu hesaplardan çıkartılması şeklinde gerçekleştirilmektedir.

Scalping; yatırım danışmanı benzeri bir pozisyonu olan kişinin o menkul kıymeti başkalarına tavsiye etmeden önce kendisinin satın alması, ardından kendi tavsiyesini takiben artan piyasa fiyatından yararlanarak karlı bir şekilde bu hisseleri satmasıdır.

Cross Trades; bir broker’ın aynı menkul kıymetle ilgili emirleri tutarak, hem alım hem de satım emirlerini aynı anda gerçekleştirdiği işlemlerdir. Büyük miktarlı blok emirlerin sıklıkla çapraza düşmesi durumunda bu çaprazlaşma manipülatif nitelikte ve fiyat hareketlerini etkilemek ya da hacim oluşturmak maksadıyla gerçekleştirilmiş olabilir.

Flips; bir ofisin müşterilerine bir hisse senedini satmasını önerdiği sırada diğer ofisin müşterileri için bu kıymetleri satın almasıyla gerçekleşmektedir. Bu durumda senetler bir ofisteki müşterilerden diğer bir ofisteki müşterilere geçmektedir. Firma alış ve satış fiyatları arasındaki “spread”den; broker’lar da komisyonlardan kazanç sağlamaktadır.

“flips” faaliyeti Türk Sermaye Piyasası Mevzuatında Sermaye Piyasası Kurulu’nun Seri:V, No:46 sayılı “Aracılık Faaliyetleri ve Aracı Kuruluşlara İlişkin Esaslar Hakkında Tebliği” kapsamında yasaklanmış bulunmaktadır.

Free Riding; hisse senetlerini, onlar için bir ödeme yapma niyeti olmadan veya sadece takas tarihinde fiyat yükselirse ödemek niyetiyle satın almayı ve böylece bu senetlerin alış fiyatından daha yukarıda bir fiyata satılarak satıştan edinilenlerle alım yükümlülüğünün karşılanmasını ifade etmektedir.

Front Running; bir menkul kıymette blok halinde yapılacak olan bir işlemi önceden öğrenerek, kamuya açıklanmamış bu bilgiyi kullanıp kar sağlamak anlamına gelmektedir. Bu bağlamda fiil “içeriden öğrenenlerin ticareti” suçuna da yaklaşmaktadır.

Overhang on a market: gerçekleşmeyerek piyasada “asılı kalan”, bekleyen emirler fiyat üzerinde düşüş yönünde bir baskı oluşmasına sebep olabilir. İşlem yapan diğer kişileri ya da borsa spesiyalistlerini büyük miktardaki hisse senedini limit bir fiyattan satmaya maruz bırakmak, diğerlerinin o malı satın almaktan kaçınmalarına sebep olur. Çünkü fiyatta küçük bir artışın olduğu her seferde o büyük hisse blokunun kalan kısmının satılması fiyatı aşağıya sürecektir ve daha yüksek fiyattan satın alan kişinin zarara uğramasına sebep olacaktır. Bu sebeple, piyasada bekleyen bu kıymetlere ilişkin emirler iptal edilene ya da gerçekleşene kadar piyasa fiyatı aşağıda kalacaktır.

“Uykudaki” bir halka açık şirketin halka açılmamış bir ihraççıyla birleşmeye gitmesinin manipülatif maksatla kullanılması: (merger of dormant public shell company with non-public issuer); bu yöntemde, hisse senetleri daha önce halka arz edilmiş olmakla birlikte iflas durumunda ya da “uykuda” olan -yani çok az işlem gören- bir şirketin bulunarak piyasaya sokulmak istenen belli bir varlığa sahip asıl şirketle birleştirilmesi, “uykudaki” şirketin hisse senetleri daha önce halka arz edilmiş ve tescil edilmiş olduğundan, destekçilerin ve içeridekilerin tescil muafiyetini kötüye kullanarak hisse senetlerini tekrar tescil ettirmeden aktif bir piyasa yaratmak istemeleri söz konusudur. Bazen menkul kıymetler yasalarla çatışmamak için tescil edilse de paranın kazanıldığı manipülatif aşama devam etmektedir.

Türk Sermaye Piyasası Mevzuatına göre şirket birleşmeleriyle ilgili olarak, taraflardan birinin halka açık olması halindeki birleşmeler çerçevesindeki hisse senedi ihraçlarında da kayda alınma için Sermaye Piyasası Kurulu’na başvurulması gerekmektedir.

Yukarıda bahsedilen yöntemler ülkemizde “piyasa dilinde” şu şekillerde adlandırılmaktadır.

Keriz Silkeleme: Özellikle piyasa değeri düşük olan hisse senetlerinde gerçekleştirilmektedir. İlgili hisse senedi alım gücü yüksek olan bir ya da birkaç kişi tarafından yavaş yavaş satın alınmaya başlanmakta, piyasadaki hisse senetlerinin sayısı azaldıkça değerleri de yükselmektedir. Yükselişi gören diğer küçük yatırımcılar da bu hisse senedini almaya yönelmekte, manipülatör fiyatı istediği yere çekmeyi başardığında elindeki “malları” bir anda boşaltmakta ve “kağıt dibe vurmaktadır”.

Burada arzı daraltmaya ilişkin klasik “cornering” yönteminden bahsedilmektedir. Manipülatörün bu yöntemi “yalan haber yayma” gibi yöntemlerle birleştirmesi ya da hisse senedinin fiyatını gerçekte örneğin 7,000 TL’ye çekmeyi düşündüğü halde piyasaya 10,000 TL’ye çıkartmayı düşündüğü gibi bir haberi yayarak henüz bu harekete dahil olmamış diğer küçük yatırımcıları da “kağıttan çıkma”ya daha çok zaman olduğu ve kazanç imkanının sürdüğüne inandırarak hareketin içine çekmeye çalışması mümkündür.

Doldur Boşalt: Yukarıda bahsedilen “keriz silkeleme” yönteminin kısa vadeli şeklidir. Gelen taleplerle bir anda fiyat artar, ardından aniden gelen satışlarla fiyat dibe vurur.

Yalan Haber Yayma: Herkesin “tüyoya” aç olduğu bu piyasada özellikle “büyük spekülatörler”in söyledikleri herkesin dikkatini çekmektedir. Bu yöntemin uygulanmasında dergilerden de yararlanılabilmektedir. Sermaye Piyasası Kurulu’nun belli hisse senetlerinde alım yaptıktan sonra haftalık bir dergide bu senetlerle ilgili asılsız yorum, haber ve piyasa söylentileri yazan, bu yazının ardından satış işlemleri gerçekleştirerek hazırlanıp yayınlanmasında önemli ölçüde sorumluluk ve pay sahibi oldukları yanlış ve kaynağı olmayan haber ve yorumlardan menfaat sağlama saiki ile işlem yaptıkları belirlenen ilgili derginin Yazı İşleri Müdürü ve Borsa Editörünün bu faaliyetlerinin Sermaye Piyasası Kanunu’nun 47/A-3 maddesi kapsamında incelenmesi neticesinde bir suç duyurusu bulunmaktadır. Burada bahsedilen vaka aynı zamanda “scalping” tabir edilen metot kapsamında da düşünülebilmektedir.

Yabancılar Geliyor Söylentisi: Bu söylenti küçük yatırımcıları “ateşleyecek”, kolayca aldanmalarına sebep olacaktır.

Kol Kesme: Bu yöntem aracı kurumların birbirlerine komplosu şeklinde gerçekleşmektedir. Bu defa “canı yanan” taraf küçük yatırımcı değil, aracı kurumdur. Açığa satış yapan kurumun gün içinde mecburen alım yapacağını düşünen bir diğer aracı kurum fiyatı alımlarıyla bilerek yükseltmekte, açığa satış yapan taraf ise düşmeyen ve hatta yükselen hisse senedini mecburen yüksek fiyattan satın almaktadır. Silahın ters teptiği bu durumda açığa satan aracı kurum bir nevi “kendi kazdığı kuyuya kendisi düşmektedir”.

Çıtır Yapma: Gün içerisinde al sat yaparak kazanç elde etmeye çalışmak, piyasada “çıtır yapmak” olarak tabir edilmektedir.

III.1.2. Manipülasyonun amaçlarına göre sınıflandırılması:

Manipülatif hareketin temel amacı gerçekleştirilen işlemler sonucunda para kazanmaktır. Bu genel amaca ulaşabilmedeki yan amaçlar arasında şunlar sayılabilir:

bir menkul kıymetin veya türev sözleşmenin fiyatını veya değerini etkilemek

(Böylece manipülatör daha düşük fiyattan alım, daha yüksek fiyattan satım yapma, birleşme, devralma gibi işlemleri ve diğer büyük çaplı işlemleri etkileyebilme imkanına kavuşacaktır),

bir endekste yer alan menkul kıymetin fiyatını etkilemek (bu şekilde endeksi manipüle edebilecektir),

halka arzlarda onay fiyatını etkilemek,

şirketlerin birleşmesiyle ilgili olarak fiyat/çevrim oranını etkilemek,

take-over teklifleri ile ilgili olarak bir menkul kıymetin fiyatını etkilemek,

diğer şahısları alım satım yapmaya yöneltmek,

kurumsal yatırımcıların hesaplarını ve bilançosunu etkilemek,

kreditörler tarafından yapılmaya zorlanılan satışların limitini etkilemek,

finansal tavsiyeleri veya yatırım kararlarıyla ilgili izlenimleri etkilemek.

III.1.3. Manipülasyonun katılımcılara göre sınıflandırılması:

menkul kıymetleri ihraç eden kişiler, ihraççılar

piyasa katılımcıları

piyasa aracıları

yukarıdakilerin herhangi bir bileşimi

IV. MANİPÜLASYONUN ARAŞTIRILMASI VE ORTAYA ÇIKARILMASI FAALİYETLERİ

IV.1. Manipülasyonu Ortaya Çıkarmada Yararlanılan Yöntemler

A. Piyasa Gözetimi:

Gözetimin amacı piyasadaki işlemleri takip etmek ve hatalı bir oluşum durumunda engellemeye yönelik faaliyetlerde bulunabilmektir.

Piyasa gözetimi faaliyeti adı altında şirketlerin ortaklık yapısına ve kontrolünü elinde bulunduran kişilere ilişkin bilgilerin dosyalanması ve gözetim sistemleri yer almaktadır.

Şirketlerin ortaklık yapısına ve kontrolünü elinde bulunduran kişilere ilişkin bilgilerin edinilmesi ve saklanması kimlerin hisse senedini manipüle edecek durumda olduğunun ve manipülasyondan kimlerin dikkat çekecek düzeyde kar elde edebileceğinin bulunmasında yardımcı olması sebebiyle önem arz etmektedir.

Gözetim sistemleri ise borsaların dürüst ve düzenli piyasalar olarak faaliyet gösterebilmelerini sağlamak amacıyla gerçekleşen işlemlerin izlenmesini, piyasanın genelinden sapma gösteren ve halihazırdaki bilgiler ve piyasa göstergeleriyle açıklanamayacak gelişmelerin, bunun yanısıra işlem yapan kişilerin pozisyonları ve piyasa katılımcılarının potansiyel birlikte hareketlerinin tespiti ve raporlanması amaçlarına yöneliktir. Gözetim sistemlerinin piyasadaki değişmeler ve teknolojik gelişmelere ayak uyduracak şekilde dizayn edilmesi gereklidir. Bilgiye erişmede en avantajlı pozisyonda olmaları sebebiyle borsalar önemli bir gözetim fonksiyonu görebilmektedir.

İnternet ve Genel Olarak Medyanın Gözetimi

Kamuya ulaştırılan bilgilerin gözetimi medyayı da (gazeteler, dergiler, TV, şirket haberlerine ilişkin diğer yayınlar, analistlerin araştırma raporları vs.) içermelidir. İncelenecek bilgiler bir kıymetin fiyatını etkileyebilecek nitelikteki “tout-tüyo” tabir edilen övücü yazıların yanısıra yalan, yanlış, yanıltıcı bilgiler de olabilir. Buna ek olarak, özellikle menkul kıymetler açısından bakıldığında internet, aynı anda çok büyük bir kitleye ulaşabilme özelliği sebebiyle özel bir ilgi ve gözetim yeteneği gerektirmektedir. İnternette bilgilerin yayılma ve değişme hızı düzenleyicilerin olayın kaynağını ortaya çıkarmasını ve kanıtları muhafaza etmesini güçleştirmektedir.

VI.2. Manipülasyonu Kanıtlamak İçin Gerekli Bilgilerin Toplanması ve Muhafazası

Borsalar, aracı kurumlar ve diğer sermaye piyasası kuruluşları tarafından tutulan kayıtlar

Manipülatif faaliyetlerle ilgili olarak aşağıda sayılan tipteki kanıtların incelenmesi, dikkate alınması gerekmektedir:

· manipüle edilmek istenen menkul kıymetin, türev ürün ya da türev ürünle ilişkili kıymetin işlem kayıtları, alış satış ordinoları, konfirmasyonlar, aylık hesap durumu belgeleri, nakit ve hisse senedi transferleri ve diğer ilgili dökümanlar,

· bunlara ek olarak takas organizasyonlarından ve merkez emanetçilerden alınabilecek datalar (menkul kıymetlerle ya da türev ürünlerle ilgili pozisyon sahiplerinin ve yarar sahiplerinin belirlenmesi, gerçekleştirilen emirlerin hangi müşterilerin yararına yapıldığının tespiti açısından önemlidir),

· eğer ulaşılabiliyorsa, potansiyel olarak manipülatif faaliyete dahil olmuş olabilecek olan kişilerin telefon kayıtları.

İnternetin dahil olduğu vakalarda araştırmacının ISP’lere (İnternet Service Provider) veya e-mail yollayıcıları ve alıcılarıyla ilgili web sayfalarının “author”larına da başvurma ihtiyacı olabilir.

Şüphelenilen işlemlere ilişkin olarak borsaların tuttuğu kayıtlar da önemli bir bilgi kaynağıdır. Eğer alınabiliyorsa Self-Regulatory Organisations-SRO’ların (kendi içlerinde düzenlemeleri olan kuruluşların) verileri de yararlı olacaktır. Bu datalardan, aşağıdaki raporlara ve analizlere de ulaşılabilmektedir:

piyasa yapıcının fiyat hareketlerine ilişkin rapor (kotasyondaki değişmeleri, geniş “spread”leri, yapılan kapanışları, diğer piyasa yapıcıları yönlendiren piyasa yapıcısı ve sık yapılan kapanış kotalarını görmek için),

yüksek fiyattan alış, düşük fiyattan satış teklifleri,

raporlanan toplam işlem hacmini ve her piyasa yapıcı tarafından raporlanan işlem hacimlerini gösteren raporlar (günlük, haftalık veya üç aylık dönemlerde),

etkilenen her işlemi, işlemin “inside quote” ile (örneğin; en yüksek alış, en düşük satış) gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini belirlemek üzere karşılaştırılan raporlar,

hisse senedi izleme raporları,

“Marking the close” alarmları (eğer bir menkul kıymetin kapanış fiyatı belli bir zaman periyodu için belirlenmiş parametrelerin dışında oluşursa alarm verecek sistem).

Türev ürünlere ilişkin incelemelerde bunlara ek olarak sözleşmelerin fiyatlandırılması, gerçekleşen işlemlerle ilgili bilgiler (işlem tarihi, miktar, vade, taraflar, fiyat gibi), piyasa üyelerinin ve eğer pozisyonları belli bir seviyenin üstündeyse piyasa katılımcılarının pozisyonlarına ilişkin bilgiler, ilk müşteriye varana dek her pozisyon alanın kimliği, pozisyonun büyüklüğü vb. nin yanısıra, ulaşılabilir olduğu takdirde OTC pozisyon bilgileri ve işlem bilgileri de istenebilmektedir.

Banka Kayıtları

Bu kayıtlar manipülatif faaliyete katılanlar arasında başka bir şekilde fark edilemeyecek borç-alacak, kar paylaşımı gibi ilişkileri, rüşvetleri ve karşılıklı finansman olaylarını açığa çıkarabilir. Banka kayıtları aynı zamanda manipülasyonun sonraki safhalarının izini sürmekte, dondurma ve durdurma gibi işlemlerde kolaylık sağlamaktadır.

Telefon Kayıtları

Hesap sahipleri-yarar sahipleri; aracılar-müşterileri arasındaki telefon kayıtlarının ele geçirilmesi de başka şekillerde ortaya çıkarılamayacak “manipülasyon amaçlı birlikte hareketin” ortaya konulmasında önemlidir.

IV.3. Edinilen Bilgi ve Belgeler Kapsamında Araştırmaların Yapılması:

Manipülasyonun Varlığının Kanıtlanması

Manipülasyon suçunun unsurları ve yararlanılan kanıtlar farklı yargı bölgelerinde farklılıklar göstermektedir. Piyasaların düzenli olmasını sağlamak ve manipülasyon karşıtı yasalar ile manipülasyonu önlemek durumunda olan borsaların bir kısmının araştırma yapma ve kuralları ihlal eden üyelere disiplin müeyyideleri uygulama imkanları da vardır.

Manipülasyonun ortaya çıkarılmasında izlenebilecek aşamalar aşağıda anlatılmaktadır:

“Yapay Fiyat”ın veya “Fiyata Etki”nin Araştırılması

Eğer bir menkul kıymetin fiyatı, işlem miktarı veya her ikisi birden aniden artış gösterirse, bu durumda manipülatif aktiviteden şüphelenilecek ve araştırmacının menkul kıymetin piyasasına ve fiyatına ilişkin birtakım analizler yapması ve bu değişimlerin sebebini bulması gerekecektir.

Bu aşamada araştırmacı öncelikle, söz konusu menkul kıymetin yeni ihraç edilmiş ya da uzun zamandır işlem görmekte olan bir menkul kıymet mi olduğunu belirlemeli, eğer daha önceden halka arzedilmiş bir menkul kıymet söz konusuysa ilgili kıymetin daha önceki fiyat ve miktar hareketlerini de incelemeli ve yaşanan hareketlerin söz konusu hisse senedi için normal sayılıp sayılmayacağını ortaya koymalıdır.

Fiyatla ilgili incelemenin bir diğer ayağı ise, fiyatın en yüksek seviyesindeyken kaç olduğu ve bu fiyat seviyesiyle ilgili mantıklı bir açıklamanın olup olmadığıdır. Eğer hareketin incelendiği dönemde şirkete ilişkin olumlu açıklamalar yapıldıysa fiyat hareketinin bununla ilişkili olup olmadığı anlaşılmaya çalışılacaktır. Eğer fiyat ve miktar hareketlerinin yaşandığı dönemde bu tip bir açıklamaya rastlanmıyorsa, bu kez de şirketle ilgili tüm haberlerin kamuya açıklanıp açıklanmadığı yönünde bir araştırma yapılacak ve bu yönde de bir bulguya rastlanmıyorsa, hisse senedindeki fiyat ve miktar hareketlerinin piyasada yoğun işlemleri olan yatırımcıların piyasaya giriş çıkış ve alış satışlarıyla ne derece ilintili olduğu bulunmaya çalışılacaktır. Araştırmacı bu sırada piyasanın ve incelenen şirketin ait olduğu sektörün genelinde yaşanan gelişmeleri de gözden kaçırmamalıdır. Yaşanan fiyat değişikliklerinin yapay olduğu ortaya konulmak istendiğinde ise eğer manipülasyon yaptığından şüphelenilen kişinin işlemleri olmasaydı fiyatın ne yönde olacağını belirleme yönünde bir çalışma yapılması gerekecektir.

Türev ürünlerle ilgili araştırmalarda da benzer bir prosedür izlenmekte olup bu kez türev ürünlerde karşılıklı pozisyonların kimlerin elinde olduğu ve talep ve teslimatla ilgili faktörlerin de dikkate alınması gerekecektir.

Arz ve Talep Yasalarındaki Muhtemel Tahrifatın Araştırılması

Bu aşamada öncelikle potansiyel manipülatörün piyasa fiyatını ve işlem hacmini etkileme gücü olup olmadığı belirlenmelidir.

Bu güç aşağıda sayılan faktörlerden kaynaklanabilir:

manipülatörün bir menkul kıymetin, türev sözleşmenin bağlı olduğu varlığın arzını kontrol edebilmesinden,

türev ürünlerdeki pozisyonlarının büyüklüğünden,

veya basitçe piyasaya ulaşabilme gücünden (direkt olabileceği gibi internet ya da başka aracılar yoluyla da olabilmektedir).

Bu maddeleri ayrıntılı olarak inceleyecek olursak;

Arzın kontrol edildiğinin kanıtlanması:

Bu durumu ortaya koymak için arz miktarını, bu miktarın ne kadarının işlem gördüğünü veya görebilir nitelikte olduğunu veya o menkul kıymetin ya da türev ürünle ilgili varlığın piyasa katılımcılarına ne oranlarda dağıldığını tespit etmek gereklidir. Örneğin bir kıymetin likiditesi azaldıkça, kişilerin arzını kontrol etmeleri kolaylaşacak ve bunun için de ihraç edilmiş olan sermayesinin çok büyük bir kısmına sahip olmaları gerekmeyecektir. Bir menkul kıymet ya da varlık ile ilgili olarak arzı kimin kontrol ettiğini belirlemek için işlem kayıtlarını incelemek ve “nominee” (kullanılan, kontrol edilen, aracı) hesaplardaki isimlerin arkasında kimin olduğunu araştırmak gerekecektir.

Manipülasyon vakaları halka açıklık oranının ve dolaşımdaki senetlerin miktarının yüksek olduğu, fakat manipülasyon şüphelisinin dolaşımdaki bu senetlerin halka akışını sınırlamak maksadıyla birtakım işlemler yaptığı ve piyasadaki bu senetleri gerçekte belli bir gruba ya da gruplara dağıttığı durumlarda da söz konusu olabilir.

Menkul kıymetlerle ilgili olarak arzın kontrol edildiğinin gösterilmesi;

Manipülatörlerin bir hisse senedinin arzını kontrol etmede kullandıkları yöntemler aşağıda kısaca anlatılmaktadır:

· sıklıkla kullanılan yöntem manipülatörün “uykudaki” bir şirketi (“public shell” veya “dormant company”) ele geçirmesi ve bunu kontrolleri altındaki bir başka şirketle birleştirmesidir.

· manipülatör halka açık bir şirketin kontrolünü daha birincil halka arzlarda (IPO, Initial Public Offering) da eline geçirebilir. Piyasayı yönetme, kontrol etme ve o kıymeti desteklemek için gerekli materyallerin kullanılması sayesinde, piyasa yapıcı ve destekçi menkul kıymetin fiyatını manipüle edebilecek duruma gelir.

· Eğer manipülasyon ihraççının yönetimi tarafından gerçekleştiriliyorsa, ya da manipülatör yönetimle çok yakın bir şekilde çalışıyorsa, manipülatörler yönetimin büyük oranlardaki hisse senedini kendilerine ve kullandıkları hesaplara ihraç etmesine sebep olabilirler. Bu şekilde tescilden kaçınılarak tescil muafiyeti de kötüye kullanılır. İhraç edilen hisse senetlerini almak için gereken fonların sıklıkla manipülatör tarafından sağlandığı “nominee” hesap sahiplerinin çoğu manipülatif bir faaliyete katıldıklarını bilmemekte, aksine manipülatörün kendilerine çok önemli bir fırsat sağladıklarını düşünerek o satmalarını söyleyene dek bu senetleri ellerinde tutmaya razı olmaktadırlar.

Türev ürünlerle ilgili olarak arzın kontrol edildiğinin gösterilmesi;

Türev piyasaları da içeren bir corner’ın olması durumunda bir varlığın arzının veya nakit piyasasının kontrolünü ele geçiren piyasa katılımcısı ya da katılımcıları tuttukları bu pozisyonları, aldıkları short pozisyonlardan kaynaklanan yükümlülüklerini ifa etmeleri gereken diğer yatırımcıların pozisyonlarını kendilerinin dikte ettikleri yapay fiyatlardan kapatmalarına sebep olmada kullanacaklardır.

Varlıkla ilgili arzın kontrol edildiğini göstermek için, araştırmacının manipülasyon şüphelisi tarafından elde tutulan ya da kontrol edilen varlık arzını belirlemeye de; manipülatör tarafından borsalarda ve OTC piyasalarda direkt ya da indirekt olarak tutulan uzun pozisyonları araştırmak kadar ihtiyacı vardır.

Bunların yanısıra bir katılımcı bir türev sözleşmenin ya da bağlı olduğu varlığın fiyatını, arzını kontrol etmeden, o varlıkla ilgili doğal bir kıtlıktan kaynaklanan piyasa sıkışıklığını şiddetlendirerek de potansiyel olarak manipüle edebilir. Böyle bir squeeze’de (sıkıştırmada) manipülatörün türev piyasadaki “long pozisyonunu” yükselterek fiyatları etkileyebilmesi söz konusudur. Short pozisyonda olanlar teslim dönemine girdikleri ve teslimatı bekleyen long pozisyondakilerin taleplerini karşılamaya yetecek kadar yeterli arz olmadığını fark ettikleri zaman, türev sözleşmelerin ve/veya varlıkların fiyatlarını, arzı normal ticari kanallardan teslim noktalarına çekebilmek için ekonomik açıdan uygulanabilir buldukları noktaya kadar fiyat tekliflerini arttıracaklardır (Bid up the price).

Arz ve talebi kontrol etmeksizin piyasa fiyatını kontrol edebilme gücünün olduğunun kanıtlanması:

Bazı olaylarda manipülatör bir menkul kıymetin veya bir türev sözleşmenin dayandığı varlığın arzını kontrol etmediği halde şirkete ilişkin olarak yalan haber yayarak piyasayı manipüle etmeyi deneyebilir. Bu amaca yönelik açıklamalar, basın bildirileri veya başka aracılardan yararlanarak yapılabilmektedir. İnternet ise çok sayıdaki potansiyel yatırımcıya ulaşmanın çabuk, ucuz ve etkili bir yolu olması sebebiyle, gittikçe araştırmacıların üzerinde daha çok durması gereken bir faktör haline gelmektedir.

İnternet anonim olarak, kendini deşifre etmeden piyasayı manipüle etmek ve bilgi yaymak isteyen kişiler için büyük fırsatlar yaratmaktadır. Bu amaçla şirket sahipleri vb. tarafından yalan finansal bilgilerin veya şirketin ürünlerine ilişkin yalan açıklamaların yer aldığı bir “web page” oluşturulabilir. Daha sonra da, şirkete müşteri bulmak için internet’ten bulunan e-mail adreslerini kullanılabilir. Web’deki yatırımlara ayrılmış tartışma sitelerinden de yararlanılabilir. Menkul kıymetlere ilişkin tavsiyelerin yapıldığı yayınların internette yayımlanması durumunda da yayıncılarına manipülatörler tarafından manipüle edilmek istenen sermaye piyasası aracının övülmesi, reklamının yapılması için para ödenebilmektedir.

Bu şekilde, ihraççıyla bağlantısı olmayan bir kişi de hisseden büyük miktarda satın alıp internetteki yatırım sitelerini o kıymetle ilgili yalan haber yaymak için kullanarak manipülatif faaliyette bulunabilmektedir.

Niyetin / Kastın Ortaya Konulması:

Manipülatif hareketin ortaya konması için niyetin kanıtlanması gereği yargı bölgelerinin tamamında bulunmamaktadır. Niyetin manipülasyonu kanıtlamak için gerekli bir unsur olması durumunda, bazı yargı bölgeleri öncelikle incelenen hareketin dolandırıcılık niyetiyle mi, yoksa yanlış yönlendirme niyetiyle mi yapıldığına odaklanmakta, bazı yargı bölgelerinde ise yapay fiyat oluşturma niyetine ilişkin kanıtların bulunması istenmektedir.

dolandırıcılık niyeti/yanıltma niyeti: bu niyet, tek belirten olmamakla birlikte, manipülatif harekete işaret eden önemli bir husustur.

yapay fiyatlar oluşturma niyeti: tek başına bu unsur dahi dolandırıcılık ya da aldatmaca olmasa bile manipülatif olarak kabul edilebilmektedir. Türev ürünlere ilişkin işlemlerde niyeti ortaya koymak için piyasa katılımcısının basitçe, mevcut piyasa koşullarında elinde tuttuğu avantajlı pozisyondan yarar sağlamasının söz konusu olmadığını, örneğin, piyasadaki arzı kasıtlı olarak daralttığını veya long pozisyonunu yükselterek arz daralmasını şiddetlendirdiğini gösterebilmek önemlidir.

Manipülatörün Davranışının Ekonomik Olmadığının Gösterilmesi:

Burada yapılması gereken, manipülasyon şüphelisinin işlemlerini yasal amaçlar doğrultusunda gerçekleştirmediğinin ortaya konulmasıdır. Bu amaçla, verilen fiyat tekliflerinin diğer yatırımcılarınkinden farklı olup olmadığı, onları yönlendirip yönlendirmediği, yatırımcının piyasada farklı fiyatların oluşmasına sebep olan kendi emirlerini destekleyici, bu hareketi sürdürücü emirler verip vermediği, portföyün ne kadarının bu kıymetten oluştuğu, bu oran çok büyükse bunu açıklayacak rasyonel bir sebebin olup olmadığı gibi hususlar incelenmelidir.

Bir Menkul Kıymetin Piyasa Fiyatını Etkilemek veya Bir Menkul Kıymette Aktif Olarak İşlem Yapıldığı Görüntüsünü Yaratma Motivi (nin olduğunun) nin Gösterilmesi:

Manipülasyonda genel saik manipüle edilen kıymetlerin satışından para kazanmaktır. Bu motivasyonu ortaya koymak için araştırmacı manipülatör ve birlikte hareket ettiği hesaplar tarafından daha sonra şişirilmiş fiyatlardan satılmak üzere büyük bir blok halinde bir kıymetten ya da opsiyon pozisyonundan satın alındığını gösterebilir. Belli yargı bölgelerinde, ihracın fiyatlanacağı piyasa fiyatı manipüle edilerek halka arz safhasında da manipülatif kazanç sağlanmaktadır. Türev ürünler açısından bakıldığında motiv her zaman manipülasyonun önemli bir unsuru olmamasına rağmen, manipülatörün bir fiyat hareketinden yarar getirebilecek büyük bir türev ürün ya da cash (nakit) pozisyonu olabilmektedir.

Bir diğer muhtemel motivasyon birbirleriyle bir anlaşmadan diğerine birlikte çalışan kişilerden birinin bir manipülasyonda yaptığı yardıma karşılık, bir başka manipülasyonda daha önceden yardım ettiği kişinin katılımını sağlamaya çalışmasıdır. Bunun yanısıra bir portföyde ya da fonda yer alan varlıkların değerinin şişirilmesi de bir motivdir. Müşterilere yüksek baskılı satış teknikleri ve satış senaryoları kullanarak manipüle edilmek istenen kıymeti almaya yöneltmeye çalışmaları için verilen rüşvetler de bu görevi üstlenecek broker’lar için motivasyon niteliğindedir.

VI. MANİPÜLASYONU ÖNLEMEYE YÖNELİK DÜZENLEMELER

Sermaye Piyasası Kanunu’nun konusu ve amacı aynı isimli 1. Maddesinde tasarrufların menkul kıymetlere yatırılarak halkın iktisadi kalkınmaya etkin ve yaygın bir şekilde katılmasını sağlamak amacıyla; sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içinde çalışmasını, tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarının korunmasını düzenlemek ve denetlemek olarak tanımlanmaktadır.

Bu kapsamda, Türkiye’de sermaye piyasalarının dürüst, açık ve düzenli bir şekilde faaliyet göstermesini engelleyerek yatırımcıların piyasaya olan güveninin zedelenmesine sebep olan manipülatif faaliyetleri ve bilgi asimetrilerini önlemek kapsamında değerlendirilebilecek düzenlemeler aşağıda özetlenmektedir:

2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununda belirtilen hususlar:

· ihraç ve halka arz edilecek sermaye piyasası araçlarının kurula kaydettirilmesinin zorunluluğu, Kurulun kayıt başvurusunda açıklamaların yeterli olmadığı veya gerçeği dürüstçe yansıtmayarak halkın istismarına yol açacağı düşünülüyorsa kayda almaktan imtina edilebilmesi,

· halka arza ilişkin olarak yayımlanacak sirküler ve ilanların esaslarının ve izahnamede yer alması gerekli bilgilerin Kurul tarafından belirlenmesi,

· ilan ve açıklamaların gerçeğe uymayan, abartılı, yanıltıcı bilgileri içerememesi, Kurulun yanıltıcı nitelikte gördüğü reklamları yasaklayabilmesi,

· izahname ve sirkülerde yer alan bilgilerin gerçeği yansıtması zorunluluğu, ihraççı ve aracıların bu kapsamdaki sorumlulukları,

· Kurul’un halka arzlarda küçük tasarruf sahibinin haklarının koruyucu tedbirlerin alınmasını isteyebilmesi ve öncelikle satın almalarını sağlayacak düzenlemeler yapabilmesi,

· Halka arz yoluyla yapılan satışların sonuçlarının Kurula bildirilmesi zorunluluğu,

· Izahname ile halka açıklanan konulardaki değişikliklerin Kurula bildirilmesi zorunluluğu,

· Yeni pay alma hakkını kısıtlama yetkisinin pay sahipleri arasında eşitsizliğe yol açacak biçimde kullanılması yasağı,

· Yönetim kontrolünün el değiştirmesine yol açacak oranda vekalet toplayan ya da pay iktisap edenlerin diğer payları satın alma yükümlülüğü ve azınlıktki ortakların da kontrolü ele geçiren kişi veya gruba paylarını satma hakkına ilişkin düzenlemelerin Kurul tarafından yapılması,

· Sermaye piyasası araçlarının ödünç alma ve verme işlemleri ile açığa satış işlemlerine ilişkin ilke ve esasların Kurulca belirlenmesi, Hazine Müsteşarlığı ile TCMB’nin görüşü alınmak suretiyle kredili işlemlerle ilgili düzenlemelerin yapılması,

· Kamuya açıklanması gereken mali tabloların gerçeğe uygun bir biçimde hazırlanıp Kurula gönderilmesine ve kamuya duyurulmasına ilişkin hükümler,

· Kamuyu aydınlatma babında bilgi verme yükümlülüğüne ilişkin düzenlemeler,

· Kurulun sermaye piyasasında medya ve elektronik ortam da dahil olmak üzere yatırım tavsiyelerinde bulunacak kişi ve kuruluşların uyacakları ilke ve esasları belirlemesi,

· Bakanlıkların, resmi ve özel kuruluşların Kurul ile işbirliği yapması gereği,

· Piyasa üyesi aracı kuruluşların manipülatif faaliyetlerde bulunmasına ilişkin olarak getirilen çeşitli yasaklar, Kurulun aracı kuruluşlar ve yöneticilerine yönelik yaptırımları.

Kanunda sayılan bu hususların yanısıra İMKB Yönetmelikleri ve Kurul tebliğleriyle de manipülatif faaliyetlere ilişkin hususlarda detaylı düzenlemelerin yapıldığı görülmektedir.

İMKB Yönetmeliklerinde belirtilen hususlar:

· menkul kıymetleri borsa kotuna alınan kuruluşların bilgi verme yükümlülükleri, bu kapsama giren bilgilerin ve özel durumların tanımlanması, bu yükümlülüğün ilgili kişilerce yerine getirilmemesi durumunda kottan çıkarmaya dek varabilen yaptırımlar (Menkul Kıymetler Borsalarının Kuruluş ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik, İMKB Kotasyon Yönetmeliği),

· üyelerin Borsa tarafından istenen her türlü belge, defter, kaydı usulüne göre tutması, incelenmesine müsaade etmesi ve bilgi verme zorunluluğu ve uyulmamasının yaptırımları (Menkul Kıymetler Borsalarının Kuruluş ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik, İMKB Yönetmeliği)

· üyelere uygulanabilecek disiplin cezaları ve müeyyideler (İMKB Yönetmeliği),

· yapay fiyat/piyasa kapsamında değerlendirilen faaliyetlerin varlığı halinde emir ve işlemlerin iptal edilebilmesi, bu kapsamda değerlendirilen faaliyetler (İMKB Yönetmeliği)

· sağlıklı bir piyasa teşekkül etmesini önleyecek şekilde anormal fiyat ve/veya miktarda alım satım emirlerinin borsaya intikal ettirilmesi, bir menkul kıymete ya da ihraççıya ilişkin yatırımcıların kararlarına etki edebilecek nitelikte ve yatırımcıların öğrenmesi gereken bilgiler olduğunun ve/veya açıklama yapılacağının öğrenilmesi hallerinde bir menkul kıymete ait işlemlerin geçici olarak durdurulması (İMKB Yönetmeliği, İMKB Hisse Senetleri Piyasası Yönetmeliği),

· olağandışı menfi gelişmelerin meydana gelmesi halinde borsanın geçici olarak kapatılması (Menkul Kıymetler Borsalarının Kuruluş ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik, İMKB Yönetmeliği)

· depozito şartı,

· borsa üyelerine ve temsilcilerine uygulanacak müeyyideler ve disiplin cezalarının türleri (İMKB Yönetmeliği)

c) Tebliğlerde belirtilen hususlar:

· menkul kıymetleri halka arz edilmiş anonim şirketlerle menkul kıymet alım satımıyla uğraşan kuruluşların ilan ve reklamlarının abartılmış, hissi, gerçeğe uymayan, yanıltıcı, istismar edici nitelikte olma yasağı, ilan ve reklamların izahname ve sirkülerler dışındaki bilgileri taşımaması ve halkı yanlış yönlendirmemesi, Kurulun bu yasaklara uymayan ilan ve reklamları durdurabilmesi, yasaklayabilmesi ve ilgili kişilerin sorumluluğu,

· kamuya açıklanması gereken özel durumlar, olağandışı fiyat ve miktar hareketlerinde, büyük miktarlı hisse senedi satışlarında, hisse senetlerinde belli oranda pay sahibi olan kişilerinin işlemlerinde açıklama yapma yükümlülüğü,

· doğrulama yükümlülüğü,

· halka arzda işlem yasağı, hisse senetlerinin kurul kaydına alınmasına ilişkin esaslar, halka açıklanan konulardaki değişikliklerin bildirilmesi,

· genel olarak aracı kurumların yükümlülükleri.

Bunlara ek olarak, Hisse Senetleri Piyasası Yönetmeliği’nin Borsa Emirlerine ilişkin 19. Maddesinde Yönetim Kuruluna borsa emirlerine ilişkin düzenleme yapabilme yetkisi verilmiş olup bu çerçevede alınan kararlarla bazı hisse senetlerine ilişkin olarak sisteme emir iletilirken müşteri numarası girme zorunluluğu da getirilebilmektedir. İşlem gören hisse senetleri ile ilgili olarak olağandışı durumların ortaya çıkması, şirketlerin kamunun zamanında, tam ve sürekli olarak aydınlatılması konusunda gerekli özeni göstermemesi, yatırımcıların haklarının korunması ve kamu yararı gereği hisse senetlerinin borsa kotundan ve/veya ilgili pazardan geçici veya sürekli çıkarılması sonucunu doğurabilecek hallerde Gözaltı Pazarı’nda işlem görmeye başlaması da bu kapsamda değerlendirilebilecek düzenlemelerdir.

Menkul kıymetler piyasalarında manipülasyonu önlemede kullanılan ve Türk Sermaye Piyasasındaki genel çerçevesi çizilen bu yasakların yanısıra kullanılmakta olan diğer araçlar aşağıda yer almaktadır:

Açığa Satış İşlemlerine İlişkin Yasaklar

Açığa satış, bir kişinin satış esnasında sahip olmadığı veya elinde olup da alıcıya teslim etmediği bir kıymeti satması olarak tanımlanmaktadır. Açığa satış yapan kişi, işlemin karşı tarafındaki alıcıya bu kıymeti teslim edebilmek için genellikle bu kıymeti bir broker’dan veya kurumsal yatırımcıdan ödünç alacak, daha sonra bu pozisyonunu piyasadan satın aldığı hisseleri borç aldığı kişiye geri vererek kapatacaktır.

Bazı yargı bölgelerinde, açığa satış kuralları satıcıların menkul kıymetlerin fiyatlarındaki düşmelerin hızlanmasına sebep olabilecek şekilde aktivitelerde bulunmalarını, açığa satış yapan kişinin niyetine bakmaksızın engelleyebilmektedir. Buna ek olarak, açığa satışlarla ilgili olarak açıklama yapılması zorunluluğunu (düzenleyici kuruma, piyasaya, ya da her ikisine birden) getiren kurallar da pek çok yargı bölgesinde manipülatif açığa satışları caydırmak veya önlemek için kullanılmaktadır.

Türk Sermaye Piyasası Mevzuatına göre açığa satış emirleri, ilgili hissede en son gerçekleşen işlem fiyatı düzeyinden veya bu düzeyin bir adım üzerindeki fiyatlardan, açığa satış tuşu kullanılarak yapılabilmektedir. Henüz fiyat oluşmamış ise emrin fiyatı, kapanış fiyatının en az bir adım üzerinde olmak zorundadır. Baz fiyatı değiştirilmiş veya serbest marjlı hisselerde henüz işlem gerçekleşmeden açığa satış emri verilememektedir. Tüpraş örneğinde de belirtildiği üzere, belli koşullarda bir hisse senedine ilişkin açığa satış işlemi verilmesinin tamamen engellenmesi de mümkündür.

İhraçlar Sırasında Katılımı Kısıtlayan Kurallar

Menkul kıymetlerin halka arzı piyasa manipülasyonu için özel fırsatlar ve güdüler sunmaktadır. Halka arz süresince manipülatif aktiviteler ihracın fiyatlanacağı piyasa fiyatını yükseltmek veya başarısız bir halka arzdan kaçınmak maksadıyla kullanılabilmektedir.

Halka arzlar sırasında piyasa aktivitesini sınırlayan kurallar, menkul kıymetlerin işlem gördüğü piyasaların bağımsız bir fiyatlama mekanizması olarak bütünlüğünün korunmasına ve halka arzdan kazanç sağlayabilecek yüklenicilerin, ihraççıların, satılan hisselerin sahiplerinin ve o kıymetin halka arz sürecine katılan diğer kişilerin potansiyel manipülatif akitivitelerine karşın önlem alınmasına yöneliktir. Bu düzenlemeler olay gerçekleştikten sonra tespit etmek yerine, manipülatif faaliyeti önlemek maksadıyla yapıldığından dağıtıma katılan kişilerin manipülatif bir niyet ya da amaçları olduğunun kanıtlanmasını gerektirmezler. Türk Sermaye piyasasında bu konuya ilişkin düzenlemeler Sermaye Piyasası Araçlarının Halka Arzında Satış Yöntemlerine İlişkin Tebliği ile somutlaştırılmış olup Türk Ticaret Kanunu’nun 329. Maddesine göre şirketin kendi hisse senetlerini temellük etmesi veya rehin almasına da belli durumlar dışında yasaklanmış bulunmaktadır.

Endeksi Hesaplamaya Yönelik Metodlar

Endeksin manipüle edilmesini önlemek için endekse dahil edilecek kıymetlerle (örneğin sermayesi büyük olan, çok sayıda paya bölünmüş ve işlem hacmi yüksek bir hisse senedinin manipüle edilmesi, sermayesi küçük, hisse senedi sayısı az ve piyasası sığ bir hisse senedine göre çok daha zordur. Bu nedenle birinci tipteki hisse senetlerinin hesaplamalar sırasında dikkate alınması endeksin manipüle edilmesini güçleştirecektir) ve hesaplama yöntemi ile ilgili olarak (hisse senetlerinin endekse hangi ağırlıkla dahil edileceğine ve endeksin hangi yönteme göre hesaplanacağına ilişkin) birtakım düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Borsalar bu konuda farklı hesaplama yöntemleri seçebilmekle birlikte, seçilen yöntemlerin yukarıdaki amacı sağlayıcı nitelikte olması gereklidir.

Türev piyasalar söz konusu olduğunda sözleşmenin oluşturulması safhası ve pozisyon limitlerine ilişkin de düzenlemeler yapılmalıdır.

VIII- ETKİNLİK TARTIŞMALARI:

Manipülasyonu Önlemeye Yönelik Düzenlemelerin Etkinliği

Kamunun piyasanın dürüstlüğüne ilişkin inancı, piyasanın likiditesini ve etkinliğini arttırır. Manipülasyon fiyatları çarpıtarak yapay bir görüntünün yaratılmasına sebep olduğu için piyasaların bütünlüğüne zarar vermekte ve halkın piyasaya olan güvenini zedelemektedir. Bu sebeple, düzenleyici otoriteler manipülasyonu tespit etmek, soruşturmak ve yasal yollardan kovuşturmak konularında yeterli sistemlere ihtiyaç duymaktadır.

Manipülasyonunun piyasaya olan zararlı etkileri çok iyi bilinmekle birlikte, ardındaki motivin ve kullanılan yöntemlerin teknolojinin gelişmesi, internetin yaygınlaşması, piyasaların globalleşerek birbirine bağlı, birbiriyle ilişkili hale gelmesiyle değişmekte ve gelişmekte olduğu görülmektedir. Aynı anda çok fazla sayıda insana bilgi yaymanın kolay ve ucuz bir yolu haline gelen internet, bu özelliği sebebiyle bir menkul kıymetin fiyatını etkilemek veya aktif bir piyasanın olduğu izlenimini yaratmak konularında da benzersiz fırsatlar sunmaktadır. Global ve birbiriyle bağlantılı piyasaların varlığı piyasayı manipüle etmek konusunda fırsatları arttırırken, manipülasyonun ortaya çıkarılmasını ve hele hele internetin söz konusu olduğu durumlarda kanıtlanmasını da zorlaştırmaktadır. Manipülasyon bir yargı bölgesinde gerçekleşirken bundan sorumlu kişiler başka bir yargı bölgesinde olabilmektedir. Bu durumda, farklı yargı bölgelerindeki düzenleyicilerin manipülasyonu araştırmak konusundaki yetkilerinin ve bu düzenleyiciler arasındaki bilgi paylaşımının varlığı ve yeterliliği de önem kazanmaktadır.

VIII.1. Manipülasyonla Mücadeleyi Zorlaştıran Unsurlar:

a) Manipülasyona ilişkin kanıtların niteliği

Manipülatif vakalara ilişkin dökümanlar ve beyanlar gibi direkt kanıtlar bulmak sıklıkla hem düzenleyici otorite hem de yargı aşamasında görev alanlar için çok zordur. Manipülasyon vakaları genellikle hal ve koşullara göre, birtakım ayrıntılardan ulaşılabilen kanıtlar, ya da dolaylı kanıtlar ve bu kanıtlar baz alınarak yapılan çıkarsamalar üzerine kurulmaktadır. Bu tip çıkarsamalar hareketin modeline, suçlanan kişinin söz konusu kıymet, türev ürün ya da bağlı kıymetle ilgili olarak parasal bir çıkarının olmasına, suçlanan kişinin o menkul kıymetin fiyatında yükselme etkisi yaratmak için attığı adımlara ve işlem datasının incelenmesi sonucunda ortaya çıkan işlem modeline veya düzensizliklere bakılarak yapılacaktır. Manipülasyonun varlığını kanıtlamanın bu denli zor olmasının nedeni, manipülatif işlemi ayırdetmede en belirgin unsurun subjektif olan “yatırımcının niyeti” olması, fakat insanların beynini okumak mümkün olmadığından bunu ortaya koymanın çok zor olmasıdır.

b) İncelenmesi gereken datanın çok büyük hacimlere ulaşması:

Manipülasyonu ortaya çıkarmak için incelenmesi gereken datanın ve dökümanların (banka kayıtları, şirket dökümanları ve diğer kayıtlar da dahil olmak üzere) hacmi çok büyük olabilir. Bu durumda kanıtları organize edebilmek için grafiklerden yararlanılması ve detaylarda gizlenmiş bilgilerin ortaya çıkartılabilmesi için azami dikkat gösterilmesi gerekecektir. Bazı dataların analizi için ise hem kurum içinden (in-house) hem de akademisyenler dahil olmak üzere bağımsız danışmanlardan ve uzmanlardan yardım alınması gerekebilecektir.

Uzman beyanlarından/tanıklığından yararlanma:

Piyasadaki uzmanların hem yapılan araştırmalarda hem de yargılama süreçlerinde neyin “normal” piyasa davranışı veya “normal iş aktivitesi” olarak adlandırılması gerektiği konusunda araştırmacılara ve hukukçulara yardımı olabilmekle ve araştırmacının da bu konuda yardıma gereksinimi olmakla birlikte bazı yargı bölgelerinde dışarıdan bu şekilde yardım alınmasına izin verilmemektedir.

d) Bazı kurumların, özellikle off-shore bankaların işbirliğine yanaşmaması:

Manipülasyonun sadece ulusal pazarlarda gerçekleştirilen bir suç olmaması ve manipülatif faaliyetlerde off-shore kuruluşların ve mevzuatları finansal suçlar konusunda gelişmemiş olan bölgelerdeki örgütlenmelerin piyasayı manipüle etmekte kullanılması ülkeler ve düzenleyiciler arasındaki işbirliğinin önemini arttırmıştır. Bununla birlikte bazı off-shore kuruluşların, mevzuatlarının müşterilerine ilişkin bilgi ve belgeleri açıklamalarına izin vermediğini ileri sürerek bilgi vermekten kaçınması manipülatif faaliyetlerin izinin sürülmesine ve ilişkilerin ortaya çıkarılmasına engel olmaktadır.

Türkiye açısından bir değerlendirme yapıldığında manipülasyonla mücadeleyi zorlaştıran unsurlar ise aşağıda yer almaktadır:

i) Türkiye’deki yatırımcı profilinden kaynaklanan sorunlar

Sermaye piyasası faaliyeti kapsamında sayılabilecek faaliyetlerin geçmişi Galata Bankerlerine dek uzanmasına karşın, örgütlü ve düzenli bir sermaye piyasası kültürünün oluşumu Sermaye Piyasası Kurulu’nun kurulması ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın faaliyete geçmesi ile başlamıştır. Bir taraftan yatırımcıların sermaye piyasası ve sermaye piyasası araçlarına ilişkin bilgilerinin yetersizliği, diğer taraftan uzun vadeli yatırımlar yapmak yerine günlük alım satımlardan kazanç elde edilmeye çalışılması ve bu amaçla şirketlere ve hisse senetlerine ilişkin olarak kamuya duyurulan gelişmeler, mali tablolar ve analizler yerine “tüyo” tabir edilen söylentilerin dikkate alınması ve bu söylentilerin de genelde asılsız haberler olması ve piyasayı manipüle etmek isteyen kişiler tarafından yayılması küçük yatırımcıların büyük kayıplara uğramasına ve fonların sermaye piyasasından uzaklaşmasına, dolayısıyla, sermaye piyasasının birincil fonksiyonu olan fon arz ve talebinin karşılaşmasına ve sermayenin tabana yayılmasına ilişkin amaçlara ulaşılamamasına neden olmaktadır.

ii) Türkiye’nin siyasi ve ekonomik ortamından kaynaklanan sorunlar

Türkiye’de ekonominin rayına oturmamış olması, diğer taraftan siyasette yaşanan çalkantıların piyasaları ve uygulanmakta olan ekonomik programları olumsuz yönde etkilemesi, ekonomik ve siyasi istikrarın sağlanamamış olmasının dış piyasalarda Türk Sermaye Piyasalarına olan güveni zedelemesi sebebiyle yurt dışından fon girişinin düşük olması ve yabancı yatırımcıların uzun vadeli pozisyon almak istememeleri, siyaset ve ekonomideki bazı olumsuz gelişmelerde tuttukları büyük portföyleri satarak düşüş trendlerini şiddetlendirmeleri piyasanın manipüle edilmesini kolaylaştırmaktadır.

iii) İhtisas Mahkemelerinin Bulunmaması

Finansal suçlara ilişkin ihtisas mahkemelerinin bulunmaması ve yargı aşamalarında yer alan kişilerin bu konuda yeterli donanıma sahip olmaması manipülasyonun ortaya konulmasını ve cezalandırılmasını zorlaştırmaktadır. Bu güçlük mahkemeler tarafından konunun uzmanlarından bilirkişilik yapmalarının istenmesiyle aşılmaya çalışılmaktadır.

iv) Bazı Hisse Senetlerinde Halka Açıklık Oranının Çok Düşük Olması

İşlem gören şirketlerin bir kısmında halka açıklık oranının çok düşük olması manipülatörlerin dolaşımda bulunan hisselerin çoğunluğunu ellerine geçirerek piyasasını ve fiyatını manipüle etmelerini kolaylaştırmaktadır.

VIII.2. Manipülasyonla Mücadelede Etkinliğin Arttırılması

Yukarıda anlatılanların ışığında, genel olarak manipülasyonla mücadelenin etkinliğinin arttırılması konusunda;

manipülasyonu önlemek ve ortaya çıkarmak konusunda düzenleyici kuruluşların ve borsaların yetki ve sorumluluklarının arttırılmasının,

manipülasyonu araştırmada, soruşturmada ve önlemede gerek yurt içindeki gerekse yurt dışındaki kuruluşlar arasında işbirliğinin geliştirilmesinin,

manipülasyona ilişkin düzenlemelerin yeni manipülasyon yöntemlerinin de incelenmesine ve yasaklanmasına izin verecek açıklık ve esneklikte olmasının,

piyasa gözetiminde teknolojik yeniliklerden yararlanılmasının, piyasa gözetiminin interneti ve genel olarak medyada yayımlanan haberleri de kapsamasının,

yatırımcıların ve hukukçuların finans piyasası ve finansal suçlar konusunda bilgilendirilmesinin bu amaçla ihtisas mahkemelerinin kurulmasının,

piyasa katılımcılarının yükümlülüklerini yerine getirme konusundaki hassasiyetlerinin denetlenmesi ve gerekli yaptırımların etkin bir şekilde uygulanmasının

yararlı olacağı düşünülmektedir.

Kaynakça

Pickholz, Marvin G., Pickholz, Jason R., “Manipulation”, The 18th Cambridge International Symposium, Economic Crime: Financial Markets at Risk, September 14, 2000.

Technical Committee of the International Organization of Securities Commissions, “Investigating and Prosecuting Market Manipulation”, May 2000.

Özbay, Remzi, “Hisse Senetleri Fiyatlarında Yükseliş ve Çöküşler: Borsalarda Spekülasyon ve Manipülasyon”, Sermaye Piyasası Kurulu, Doç. Dr. Yaman Aşıkoğlu’na armağan, Ocak, 1997

Strahota, Robert D., “Investigating and Proving a Market Manipulation Case”, Market Manipulation Seminar, Zagreb, Croatia, March 22-25, 1999.

Bone, Richard, “Work on Better Defining Categories of Manipulation”, International Federation of Stock Exchanges, Investigative Concepts, Sydney, 6-7 October 1998.

Fischel, Daniel R., Ross, David J., “Should the Law Prohibit “Manipulation” in Financial Markets?”, Harward Law Review, Vol. 105:503, 1991.

J. Carrol, Wayne, “Market Manipulation: an International Comparison”, Price Waterhouse Cooper Veltins

Tezcanlı, Meral Varış, “İçeriden Öğrenenlerin Ticareti ve Manipülasyonlar”, İstanbul, 1996.

Haftalık Bülten, Sermaye Piyasası Kurulu, 2000/37, 18/09/2000-22/09/2000.

Sermaye Piyasası Mevzuatı.

Sermaye Piyasası ve Borsa Temel Bilgiler Kılavuzu.

Tüpraş Hisse Senedinin Halka Arzına İlişkin Haberlerin Yer Aldığı İlgili Tarihlere Ait Borsa Günlük Bültenleri.

Türk Ticaret Kanunu.

FELSEFE VE MODERNİZM

“Bir nehirde iki defa yıkanılmaz”.

Felsefenin ve Modernizmin arasındaki ilişkiyi sorgularken doğrusu ne alakası var diye düşünülebilir. Felsefi görüş olarak modernizmi anlatmak Yeni Dünya Düzeninde zor olmasa gerek.

Felsefenin Manası

Sevgi anlamına gelen “filo” ve hikmet anlamına gelen “sofia” kelimelerinden oluşan “Hikmet sevgisi”dir felsefe. Feylesofların mesleği. Maddeyi ve hayatı ve bunların çeşitli tezahürlerini ve sebeplerini, ilk unsurları ve gaye cihetinden inceleyen fikri çalışma ve bu çalışmaların neticelerini toplayan ilim, herkesin hususi fikri.

Felsefe genel manada kainatın tasviri, açıklanması ve yorumlanmasında külli kavramlara ulaşma çabasıdır. Bilim; olguları, deney ve gözlem aracılığı ile çözümlenen konuları ele alır. Buna karşılık felsefe; bilimden daha derin ve geniş bir bilgi alanını inceler ve daha kapsamlıdır. Felsefe bilimi “mümkün kılar”. Felsefe, bilimi eğitir, yetiştirir. Felsefe alanına giren konuların özel bir önemi ve önceliği vardır. Kısaca felsefe; YÜKSEK BİR BİLİM’DİR.

Modernizm Manası

Devre ve modaya uyan, taklitçi zamana uygun, bir devreye, asra ait ve müteallik anlamına gelen fikir. Yeniye taraftarlık, yenilik tutkunluğu, ileri derecede her eski olana düşman olma ve yerleşmiş her şeyi yıkma taraftarlığıdır.

Modernizmin Etkileri

Modernlik, kendisini iki görüşe dayanarak sundu. Birincisi fizik ve sosyal âlemin akledilebilir nitelikte olduğu. İkincisi sosyal âlemin insan tarafından şekillendirilip, yönetilebileceği.

Modernizm aklı, bilimi, bilinci ön plana çıkarmış, ama aklın ve bilimin hürlüğü adına duyguyu, hayal gücünü, ruh zenginliğini, gelenek ve inançları hiçe saymış ve bunların yıkımına yol açmıştır.

Moderleşme aynı zamanda sivil toplum oluşturma idealini de ifade eder. Teknolojinin getirdiği maddi rahatlıklarla beraber hayat tarzının değişmesi manasını da kapsar.

Modern asır çok kompleks bir dönemdir ve ne akılcılık çağı, ne pozitivisit bilim çağı ne de inkarcılık çağı olarak adlandırılabilir. Modern olmak şöyle izah edilebilir:

“Birbiriyle çelişkili olmalarına rağmen, bütün düşünce akımları ve ideolojiler, herhangi bir gruplaşma olmaksızın aynı anda mevcuttur. Yani, herkes kendi tercihine göre hareket edebilir.”

Modernleşme olgusu, Batı kültürel modelinin bir izdüşümüdür. Batı; Aydınlanma çağının fikirleri ve sanayi medeniyeti ile modernliğin tanımını ve liderliğini üstlendikçe, Doğu toplumları iktidarsızlaşmış ve kendi yerlerini ve tarihlerini Batı modeline göre belirlemek zorunda kalmıştır. Bu toplumlar modernliğin tanımına kendi pratiklerinin damgasını vuramamış, yani değişimi ve yenilenmeyi içsel ve yapısal bir süreç olarak üretememişlerdir.

Modernliği keşfedememiş olan toplumlar sürekli Batı Modernliğini taklide çalışmışlardır.

Modern değince akla gelen ilk şey yenilikçi bir anlayıştır. Bu anlayış yenilikçi olmasından dolayı eski olan her şeyin zıddıdır.

Modernizm aynı zamanda bir dünya görüşünün yaşanabilir ve uygulanabilir tarzıdır.

SONUÇ

Felsefe ve Modernizm devamlı iç içe olmuşlardır. Kainatta her şey sürekli bir tekamüle gidiyor. Yaşanan an bir daha geri gelmiyor.

“Ya Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yoktur. şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak Sensin” (BAKARA: 32).

HİTİTLER

SİYASAL TARİH

1- TARİH ÖNCESİNDEN TARİHE :

Toplumların henüz kendileriyle ilgili bilgi veren yazılı belgelerinin bulunmadığı,yani bir yazı sistemine geçemedikleri zaman dilimidir.Bu dönemlerde,toplumların oluşturdukları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili bilgilere,arkeologlar tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkan maddi belgeler ışık tutmaktadır.Maddi belgelerden,artık yaşamayan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile,mimarlık ve sanat eserleri anlaşılmaktadır.Bu belgelerin dışında o günkü toplumların fikir ürünleri denilebilecek yazılı belgeler bulunmaktadır.Bunların okunması ile elde dilen bilgiler,insanlığın geçmişi,her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir.Bu aşamaya gelen toplumlar,tarih öncesi çağlardan,tarihsel çağlara geçmiş sayılırlar.Eğer bir toplum henüz kendisiyle ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına gelmemişse,fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi veriyorsa,söz konusu insan topluluğu protohistorik bir çağ yaşıyor demektir.(1)

Anadolu da yaşayan toplumlar tarih çağlarına geçmeden önce,ön Asya adı verilen batıda Ege adalarından başlayarak Anadolu ,Suriye,Filistin,Mısır,Mezopotamya ve İran’ı içine alan coğrafi alanda yaşamış yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir prohistorik çağa ulaşmıştır.

Anadolu,Ön Asya’nın alanları içinde iki bakımdan önemli bir yere sahiptir.birincisi Anadolu’nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktadır.Ege dünyası il Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan Anadolu yarım adasıdır.Anadolu’yu çoğu kez bir köprü olarak ta nitelemek doğru değildir,çünkü köprü daha çok bir geçiş aracıdır;oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir toprak parçası değil,yerleşilen yurt edinilen,yöresindeki bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen,değerli bir yaşam alanıdır.(2)Anadolu’nun ikinci önemli yönü ekonomidir.Anadolu,komşu toplumların yazılı belgelerinden sağlanan bilgilere bakıldığında Ön Asya’nın,özellikle Mezopotamya’nın inşaat ahşabı,bakır ve gümüş gereksinimini karşılayan bir hammadde deposu durumundaydı.Anadolu toplumları henüz büyük bir devlet haline gelmemişken,Mezopotamya da bir imparatorluk kurulmuştu.

2-HİTİTLERİN ORTAYA ÇIKIŞI :

Anadolu’nun tarihsel çağları,çorumun sungurlu ilçesine 5 km. uzaklıkta bulunan ve yapılan kazılarda Hitit imparatorluğu’nun başkenti Hattuşa olduğu anlaşılan Boğazköy de,Yozgat’ın Güneydoğusuna düşen Alişarhöyükte ve kayserinin kuzeyindeki Kültepede bulunan,çivi yazısı ile yazılmış tablet denilen kil levhacıklar ile başlar.Sayıca,Alişar ve Boğazköy de az Kültepede ise on binleri aşan bu tabletlerin yazılmış olduğu dil,Mezopotamya da çok geniş bir zaman kesiti içinde konulmuş olan günümüzdeki Arapça,İbrani’ce ile aynı dil ailesine giren Akadça’nın eski Asur lehçesidir.Bu tabletler İ.Ö. 4000 yılında Mezopotamya da Sümerler tarafından resim yazısı olarak icat edilen ve zamanla gelişerek basitleşip,resimselliğini kaybederek,dış görünüşü bakımından çiviye benzediği için zamanımızda çivi yazısı adı verilen hece işaretlerinden kurulu bir yazı sistemidir.Bu yazı genellikle her bilinmeyen yazı sisteminin çözülmesinde olduğu gibi,aynı yazıtın birden fazla dilde tekrarlandığı çift dilli yada çok dilli denilen yazıtlar yardımıyla,bir Alman lise öğretmeni olan GROTEFOND’in öncü çalışmaları sonucunda,19. yüzyılın başlarında okuna bilmiştir.(3)Anadolu da bu yazı ve Akadça yazılan tabletler bulunduğu sırada çivi yazısının ilk okunuşu üzerinden 80 yıldan fazla bir zaman geçmiştir.Tabletler,ilk önce antikacılar tarafından eski eser piyasasına sürülmüş ve buluntu yeri kesin olarak belirtilmek istenmediği için,bunların nereden çıkarıldığı sorusu,Kültepe’nin de içinde bulunduğu coğrafi yerin Roma dönemindeki adı olan Kapadokya bölgesi gösterilerek geçiştirilmiştir.Bu yüzden çeşitli dünya müzelerince satın alınan Anadolu’nun bu ilk yazılı ürünleri,Kapadokya Tabletleri adıyla tanınmaya başlamıştır.Eski eser tüccarlarının bir sır olarak sakladıkları esas çıkış yerini bulmak için bir çok girişimlerde bulunmuşsa da ,bunlar başarısız kalmıştır.1893-1894 yıllarında E.Chantre bu Tabletlerin Kültepe de bulabileceğini düşünmüş,ancak bu düşünce bir türlü doğrulanamamış ve 1925’e değin her yıl daha çok sayıda tablet eski eser pazarlarına sunulmuştur.Sonunda Çek bilgini B.Hrozny,Kültepe de kazılar yapmaya başladığında,tabletlerin höyükten değil de ,çok yakındaki bir tarladan çıkarıldığını köylülerden öğrenebilmiş ve gerçekten de orada başlattığı kazıda 1000 kadar tablet ele geçirmiştir.Daha sonra Hrozny bu kazıları sürdürememiş ve 2.Dünya Savaşı nedeniyle kazılara ara vermek zorunda kalmıştır.(4)

Gerek Kültepe Höyüğünde ,gerek Asurlu tüccarların oturmuş olduğu anlaşılan ve tabletlerin bulunduğu yerleşmede,1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından sistemli kazılar yapılmıştır.Bu kazılar sonucunda bir Asurlu tüccarlar kolonisi olarak niteleyebileceğimiz yerleşmenin 4 tabakası olduğu saptanmıştır.Bunlardan 3. ve 4. tabakalar en eski yerleşmeler olup,yazılı belgeden yoksundur.1. ve 2. tabakalarında bulunan tabletlerin sayısı ise on bine varmaktadır.

Bilim dünyasının Hititler ile karşılaşması 1887 yılına rastlar.Orta Mısırdaki Tell-Amerna’da yapılan kaçak kazılarda,büyük bir tablet arşivine ait ilk belgeler bu tarihte eski eser pazarlarına sürülmüştür.Belgeler İ.Ö. 14. yüzyıl da Mısır Firavunları 3.Amenofis,4.Amenofis ve Tutankamun’un ,Ön Asyadaki başka devletlerin kralları ile olan diplomatik yazışmalarını içermektedir.çivi yazısı ve Babil lehçesi ile yazılmış olan bu tabletlerin birinde Hitit kralı Suppiluliuma,Firavuna kardeşim diye hitap ediyor,kendisini onunla eşdeğer bir hükümdar olarak kabul ediyordu.

Mısırın yeni İmparatorluk dönemine ait başka mektuplarda da ,Mısır-Hitit çatışmalarından söz edilmekteydi.bunlar Martin Luther’in İncil çevirisinde,İbranca Hittim’in karşılığı olarak kullanılan Hititler yada Hetoğulları’ nın ,İ.Ö. . bin yılda büyük bir siyasal güç olarak Ön Asya’ya kendilerini kabul ettirdiklerini kanıtlamaktaydı.(5)

Burada şunu da belirtmek gerekir ki;İncil’de İ.Ö. 1.bin yılda Filistin de yaşamış oldukları söylenen Hititler ile İ.Ö. 2.bin yılda Anadolu da bir devlet kurmuş olan Hititler aynı topluluklar değildi.Dil ve köken bakımından asıl Hititlerin akrabası ,onların bir bakıma devamıdır.

El-Amerna belgeleri arasında iki mektup daha vardı,bunlar o güne kadar bilinmeyen bir dille ,fakat yine de çivi yazısı ile yazılmıştı.Bu belgeleri 1902 yılında inceleyen Norveçli bilim adamı J.A.Knudizon,bu mektupların dilinin Hint-Avrupa dili olduğunu açıkladı.Knudizon’un bu buluşu,diğer bilim adamları arasında kuşku ile karşılandı ve kendine bir yandaş bulamadı.Aradan 4 yıl geçtikten sonra 1834 yılında C.H.Texeir tarafından bulunan,Ankara’nın 150 km. doğusundaki Boğazköy de H.Winkler tarafından 1906 yılında başlatılan kazılarda,El-Amarna da bulunmuş ve Arzawa kralına gönderildiği anlaşıldığı için,adına Arzawa mektupları denilen bu iki belgenin yazıldığı dilde kaleme alınmış olan başka tabletlerde ortaya çıkmaya başladı.Winkler kazılarını 1913 yılına kadar sürdükten sonra ölünce Alman Şarkiyat Cemiyeti,Çek bilgini B.Hrozny’yi İstanbul’a göndererek,Boğazköy’den çıkan bu tabletleri incelemesini istedi.Bu sırada ortaya çıkan 1.Dünya Savaşı nedeniyle Hozny çlışmalarını kısa kesmek zorunda kalmıştır.Çalışmaları olumlu yönde geçtiği için 24 Kasım 1915 tarihinde Berlin Ön Asya Cemiyetinde verdiği Hitit sorununun çözümü konulu konferansta bu belgelerdeki dilin gerçekten Hint-Avrupa dili olduğu tezini ortaya atmıştır.Yayınlanan bir kitapta Hrozny,Eski Yunanca,Latince ve Eski Hintçe ile yaptığı karşılaştırmalarla bir çok Hititçe sözcüğün anlamını saptamayı ve Hitit dilinin ilk Gramer kurallarını ortaya koymayı başarmıştır.Böylece, bugün Hititoloji olarak tanınan bilim dalının doğuşu gerçekleşmiş oldu.

UYGARLIK

1-KRAL-KRALİÇE VE DEVLET YÖNETİMİ :

Devlet yönetiminin baş sorumlusu kraldır.Hitit tarihinin Asur Ticaret kolonileri çağından başlayarak geçirdiği gelişim evreleri göz önünde bulundurulursa,Hitit kralının diğer doğu devletlerindeki gibi her şeye eğmen bir despot olarak,ortaya çıkmadığı görülür.Anadolu’ya gelerek Hint-Avrupa topluluklarının başı olarak görev yapan yerel prensler,egemenlik alanları genişledikçe büyük prensler,Hitit devleti kurulduktan sonra Tabarna unvanlı büyük krallar ve sonunda majeste ile tanımlanan güneşim unvanlı taşıyan evrenin kralı halini alırlar.Bunların yanı sıra kahraman ve tanrı / tanrıça…..’nın gözdesi gibi sıfatlar da kralların askeri dinsel özelliklerini uygulamaktadır.

Hititlerde krallık veraset yoluyla geçmektedir.Ancak eski devlet döneminde,kralın kendi yerini alacak veliahdı kendisini hayatta iken belirlemektedir.İlk belgelere göre kralın adaylar arasında en yeteneklisini veliahdı olarak seçtiği ve bunu uygun görmezse değiştirebilmektedir.Veliaht seçiminde, bir tür soylular meclisi olan panku’nun da söz sahibi olduğu görülür.Ancak meclisin krala tutumu değişkendir.Kral yeterince güçlüyse soyluların fikrine başvurma gereği duymaz.Kral yerini sağlamlaştırıncaya kadar panku’nun haklarına saygılı olmak zorundadır.Eski devlet zamanında panku yargılama hakkına sahipti.Meclisi oluşturan soylular toplum tabakaları içinde en yüksek seviyedeydi.Bunlar,yüksek askeri ve idari görevlerde bulunan ve genellikle kral ailesinin yakınları olan kişilerdir.Saray muhafızlarının başı,sarayların başı,içki sunucuların başı,haznedarların başı,asa taşıyıcılarının başı,din başı gibi unvanlara sahip soylulardan sonra toplum erkanından oluşan panku’nun soyundan olanlar oluşturmaktadır.Bu tabakalanmanın dışında toplum,Hitit yasalarına göre,hür insanlar ve köleler olmak üzere ikiye ayrılmıştır.Tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olmalarına karşın,Hitit kralları hiçbir şekilde hayattayken tanrısallaştırılmamaktadır.Ancak öldüklerinde tanrı olan kralların heykelleri tanrıymışlar gibi kutsanmakta ve kurbanlar sunulmaktadır.Tanrılar gibi kutsanmalarına rağmen öldükten sonrada krallar,dünyadaki adlarıyla anılmaya devam edilmekte,önem bakımından ise ölen tanrı olan krallarla gerçek tanrılar hiçbir zaman eşit tutulmamakta ve tanrılar topluluğu içine sokulmamaktadır.(6)

Kral,en yüksek mevkide bulunan rahip olduğu için dinsel bakımdan temiz kalması son derece önemlidir ve bunun için titizlik gösterilmektedir.Kralın temizliğinin,tanrılara gösterilen saygıyı belirttiği kadar,ona yapılacak herhangi bir büyüden korumayı amaçladığı da düşünülebilir.Saray mutfağında görevli kişiler her ay krala temiz su vereceklerine dair ant içmek zorundadırlar.Yıkanma suyu içinde çıkacak bir saç,görevlinin ölüm cezasına çarptırılması için yeterlidir.saraydaki ayakkabıcılar ve diğer deri işçileri sadece saray tarafından üretilen deriyi kullanmak zorundadır.eyer istemede bir yanlışlık yapılmışsa bu krala önceden bildirilirse ancak o zaman affedilmesi söz konusu olmaktadır.“Eyer yanlışlıkla başka deri aldınızsa bunu zamanında krala söylerseniz bu sizin suçunuz sayılmaz.Ben kral,o zaman onu (yani yapılan eşyayı) bir yabancıya yollarım yada hizmetkara veririm.Fakat eyer yaptıklarımı gizlerse ve kral bizi görmez derlerse yanılırlar;kralın tanrıları onları çoktan görmüştür ve onları dağlara kovalarlar.” (7).

Hititlerde kraliçeler önemli yere sahiptir.Bulunan yazılı belgelerde kraliçenin sarayı sözü belirtilmiştir.Bundan anlaşılabileceği gibi hükümdar sarayında ayrı kraliçenin bir yapının olduğu anlaşılır.Kraliçeler eşlerinin ölümünden sonra kendi saraylarına çekilmekte yada kraliçenin sarayı diye söz edilen kral sarayı içindeki bir bölüm anlatılmaktadır.Kraliçenin önemli bir yer tutmasına karşın Hitit krallarının doğu tarzında bir hareme sahip olmaları çelişkili bir durum yaratır.Haremde iki çeşit kadın bulunmaktadır.Birinciler,kraliçenin erkek çocuk sahibi olmadığı zaman tahta çıkmaya hak kazanan çocuklar doğurabilen hür kadınlardır.İkinciler ise kadın köledir.Bunlar ve çocukları,ön-

ki kralın soyundan olanlarla birlikte büyük kral ailesini oluşturmaktadır.Erkek çocuklar rahip,ordu komutanı ve imparatorluk toprakları üzerine belirli kent yada bölgelerde kral olabiliyorlardı.kız çocu-

larda devletin dış siyasetine katkıda bulunmakta,başka ülkelere gelin olarak yollanmakta ve devletler arası ilişkiler kurmakta ve aileler arası bağları güçlendirmektedir.

Hitit devlet yönetiminin temeli eski devlet zamanından bu yana daima feodal tımar sistemi oluşturmaktadır.İlk zamanlarda devlet toprakları daha büyümüşken,savaşlarla yeni kazanılan kentlerin yönetimi,prenslere verilmektedir.Ele geçen belgelerde Zalpa ve Trappaşan da,kentlerin prenslerin yönetiminde olduğu bilinmektedir.Hititlerin bazı döneminde başkent olan dattaşaya sonra-

dan bir kral atanmıştır.Bu krallar kendilerine verilen topraklara karşılık merkezi hükümete karşı bir takım hükümlükler altına girmekteydi.Bunlar içinde en önemlisi iç ve dış askeri faaliyetler için belir-

li miktarda yaya ve arabalı savaşçıyı hazır tutmaktı.Hitit kralının dikte ettirdiği anlaşılan antlaşmalarla,Hatti ülkesinin çıkarları doğrultusunda bir tutum ve davranış içine sokulan vasat krallık

larada bir çeşit tımar gözüyle bakılmaktadır.Hititlerin bazı dönemlerde Amurnu ve Ugarit krallarının

Hitit kralına vergi verdikleri Hattinin düşmanlarına düşman,dostları ile de dost olmak zorunda bırakı-

ldıkları,kralın soyunu korumakla yükümlü tutuldukları ve krala ihanete kalkışıp,ülkelerine sığınanla-

rı geri vermek zorunda oldukları,egemenlik haklarını korumayı üstlenmektedir.Doğal olarak herhangi bir yasal krallığa yönelecek düşmanın Hatti tarafından bertaraf edileceği biliniyordu.Bu eşit devlet arasındaki bir savunma anlaşmasından farklıdır;yasal krallığın elden gitmesi,doğrudan doğruya Hitit

devletinin çıkarlarının azalması anlamına gelmektedir.Diğer kişilere toprak dağıttıkları ele geçen arazi bağış belgelerinden anlaşılmaktadır.Kralın mührü ile damgalanmış bu belgeler ile sarayın mülkiyetindeki tarla,otlak,orman ve bahçeler, adları yazılı kişilere armağan edilmiştir.Bu toprakların,

bağışı yapılan kişinin ölümünden sonra da oğullarına ve torunlarına geçmesi de sağlanmaktadır.Top-

rak bağışları karşılığında,devletin bazı istemlerde bulunmuş olması doğaldır.İ.Ö. 13. yy’da bağışlanan toprakların sahipleri üzerinden tımar hizmetleri ve vergilerin kaldırıldığına ilişkin belgeler bunu kanıtlamaktadır.

2-HALK :

Hititler de halkın çoğunluğunu hür insanlar oluşturmaktaydı.Bu özgürlük yönetime katılma şeklinde değildir.Özgür insanları köylüler,sanatçılar ve tüccarlarla aşağı kademelerdeki görevliler oluşturmaktadır.Bunların içinden özellikle kırsal kesimlerde yaşayan,tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlayan sağlayanları özgür olarak nitelemek zordur.O günkü ekonomik yaşam içinden önemli yeri,kırsal alanlarda yaşayan halkın üretimi,tuttuğu için en fazla haracı veren ve angaryaya koşulan toprakla uğraşanlar oluyordu.Buna karşın üretim araçları olan arazi ve hayvan varlığı ile evler için özel mülkiyet hakkı tanınmaktadır.Sanatçıların,tarım kesimine göre kentli sayılması gerekmektedir.Bunların bir bölümü ürettiklerini kendileri satmaktadır,fakat ele geçen belgelerde tapınaklar etrafında yoğunlaşan ekonomik faaliyetler içinde sanatçılarında bulunması,bazılarının tapınak adına çalıştığı şeklinde yorumlanmaktadır.

Köleler sosyal tabakalaşmanın en aşağı gurubunu oluşturmaktadır. Bunlar alınıp satılabilmekte,

kiralanmakta yada taşınamaz mallar gibi veraset yoluyla başkalarına geçebilmekte ve paylaşılabilm

ektedir.Fakat özgür insanlar nasıl günümüzdeki anlamda özgür değillerse kölelerde tam anlamıyla köle değildi.Çünkü hakları da yasalarla korunmaktaydı.Ama bir kölenin değeri yasalara göre özgür bir insanınkinin yarısı olarak kabul edilmekteydi.Kölelere verilen cezalarda özgürkişilere verilenin yarısıkadardır.Diğeryandan,kölelere vücutorganlarının sakatlanması cezaları da verilmekteydi.Kölelik açısından ilgi çekici ve kölelik kavramıyla çelişen başka bir konuda bunların mülkiyet haklarının bulunmasıdır.Kölelerin hür kadınlarla evlenebilecekleri de yasalarda belirtilmiştir.bunun için konulan tek koşul kölenin başlık parasını ödeyecek maddi güce sahip olmasıdır.Bütün bunlar göstermektedir ki,Hititlere de tam bir kölelik kurumu yoktur;bu statüye sahip kişileri bu bakımdan uşak,hizmetçi olarak nitelemek daha doğru olacaktır.(8)

Hitit kökenli olmayan ve sümerce NAM-RA olarak nitelenen bir insan gurubu daha vardır.Bunlar,silahlı gücü ile yenilmiş bir ülkeden sürülüp çıkarılan ve Hitit ülkesine yollanan kişilerden oluşmaktadır.Bu insanlar,savaş ganimetlerinin bir parçasıdırlar ve genellikle ucuz işgücü çalıştırılmak üzere,yeni kurulan köylere yada bir zamanlar düşman orduları yada doğa güçleri tarafından yıkıma uğratılmış bölgelere yerleştiriliyorlardı.NAM-RA’larınherhangi bir hareket özgürlükleri yoktu.Çalıştıkları tarlalardan,tapınaklardan ayrılmaları yasaklanmıştı.Eyer başka bir ülkeye kaçacak olurlarsa,diplomatik yollardan geri verilmeleri için baskı yapılıyordu.

Hititlerin getirdikleri bu NAM-RA’lar,belli bir kesit değillerdir;toplum içindeki statülerini değiştirmeleri için kendilerine şans tanınmaktadır.Sürülen kişilerin içinde,herhangi bir sanatı becerebilenler varsa,ustalıklarından yararlanılmak üzere belirli bir yere veriliyor ve böylece toplumsal tabakalaşma içinde bir üst kademeye yükselebilmekteydiler.Hitit yasalarında NAM-Ra’lar

köle ve özgür insanlar gibi sınıflardan sayılmıyordu.Hitit toplum yaşamının en küçük birimi ailedir.Ailenin başı erkektir.Hitit öncesi Anadolu toplumlarında,verimlilik ve doğurganlığı simgelediği için kadının daha saygın yeri olmasına,buna paralel olarak,toplumda anaerkil eğilim görülmesine karşılık,gelişkin Hitit toplumunda,yayılımcı bir dış siyaset izlenmesinin de etkileriyle olacak,babanın egemenliği artmış,eli silah tutanların önemi artarak,ataerkil düzenin özellikleri belirginleşmiştir.

Halkın oturduğu evler,kazılarda ortaya çıkanlara göre,Hitit sivil mimarlığı değişmez ve katı planlara sahip değildir.Evler genellikle bağımsızdır ve yer darlığından sıkışık bir düzende yapılmaları gerekse bile,evlerin dış duvarları ayrıdır.Evlere bir avlu bulunması isteniyorsa bu genellikle evlerin dışında bulunuyor.Evlerin iç bölümlerinde de kesin bir plana bağlı kalınmaz.Evlerin büyüklüğü gibi,

İç mekanlarında sayısı ve boyutları gereksinimlerine göre değişiyordu.Evlerin çoğunluğu tek katlıdır.Evlerdeki yapı malzemesi,temellerde taş,duvarlarda ise kerpiç kullanılmıştır.Damlar düz ve toprakla kaplanmıştır.Eyer evlerin üst katları varsa,alt katın samanlık,ahır ve işlik olarak kullanılmakta,üst katın ise asıl yaşanan yer için ayrılmıştır.

3-ASKERLİK :

Hitit devleti,gerek Anadolu içinde,gerek ülke dışında,sürekli savaş halinde bulunmuştur.Bu savaşların başarılı yürütülebilmesi için,insanların savaşçı nitelikler taşımasının yanı sıra iyi örgütlenmiş bir askeri yönetime gerek vardı.

Hititler de askeri seferler genellikle yaz aylarında yapılmaktadır.Krallar,kış ayları yaklaştığında,yılın azaldığını belirterek,baharda yeniden harekete geçmek ve kışlalaşmak üzere başkentte yada seçtikleri bir başka kente gidiyorlardı.Her baharda yeniden ordu kurmak ve her kış başında askerleri terhis edip,orduya dağıtmak gerek pratik,gerekse stratejik açıdan devletin belirli sayıda bir orduyu sürekli beslemek zorunda kalmaktadır.Bir kısım askerler kış mevsiminde savaşa hazır durumda silah altında tutuluyor ve yeni savaşlara hazır bir şekilde kışlalarda barındırılıyorlardı.

Eyer ilk baharlarla birlikte,sefere çıkılacaksa,belirli bir toplanma yerinde kral ve ordusu buluşuyor ve

kral orada askerlerini denetliyordu.Bu arada birlikleri yeteri sayıya ulaşacak askerler orduya katılmış oluyordu.Kışlalarda beslenen ve ordunun temel çekirdeğini oluşturan sürekli kuvvetlerle birlikte kralın özel muhafız birliği de bulunuyordu.Diğer yandan vasat kralların korunması için Hitit birlikleri ayrılmaktaydı.Yapılacak savaşın büyüklüğüne göre vasat krallarda beslemek zorunda oldukları askerleri,Hitit kralının isteği üzerine yardıma yolluyorlardı.Bu askerlere genellikle vasat kralın kendisi komuta etmekteydi.Hitit ordularının baş komutanı kralın kendisiydi.Fakat askeri operasyonun önemine göre bazı durumlarda kuvvetlerin başına prensler yada general denilen yüksek rütbeli subaylar geçiyordu.Bunlar kralın sonsuz güvenini kazanan kişilerdir.Tanınan birkaç askeri rütbe olmakla birlikte,bunları derecelerine göre sıralanmamaktadır.Sümerce olarak GAL.GETŞİN biçiminde Hitit metinlerinde yazılan ve kelime anlamı şarap büyüğü olan askeri unvan,yüksek rütbeye eşittir.

Savaştan kaçmak ağır bir suçtur ve doğrudan doğruya kral tarafından cezalandırılırdı;birlik komutanları ceza vermeye yetkili değildir.Askerlere,krala,kraliçeye ve prenslere sadık kalacaklarına ve Hatti ülkesine ihanette bulunmayacaklarına dair ant içiliyor ve antlarını bozmaları halinde lanetlemelere uğratılıyorlardı.

Hitit ordusunun temel gücü yaya askerlerden oluşmaktaydı.Bunların büyük çoğunluğu ülke halkından sağlanıyor,bir bölümü de vasat krallıklardan yardım olarak gelmekteydi.Yaya askerlerin yanında,hızlı hareket edebilen ve vurucu güç bakımından daha etkili olan birlikler ise,arabalı savaşçılardan oluşmaktaydı.Bu iki sınıfın sayısal büyüklüklerinin,devletin gelişmesi ve topraklarını genişlemesi ile orantılı olduğu yazılı belgelerden anlaşılmaktadır.

Arabalarını hızla ve bir anda hareketlerini sağlamak,atların manevra yeteneklerini yükseltmek,uzun mesafeleri yorulmadan alabilmelerini ve gece yürüyüşlerine dayanıklılıklarını arttırmak,doğal olarak proğramlı ve sürekli bir eğitimi gerektirmektedir.Bunu yapabilmek üzere at yetiştirme yönetmelikleri vardı.Kikkirli adlı ve Hurri kökenlibiri tarafından yazılmış,bir sıra böyle yönetmelik bulunmaktadır.Bu metinlerin içinde geçen teknik terimlerin ise,indo-ari (=kabaca:Hint) kökenine bağlanması ayrıca ilgi çeken bir konudur.(9)

Hitit savunma siteminin en iyi örneği başkent Hattuşa’da görülür.bütün kent,arazinin sağladığı olanaklardan yararlanmak suretiyle,surlarla çevrilidir.Surlar süreklidir ve ancak engebelerin savunma için çok önemli ve anlaşılmayacak engeller yarattığı yerlerde kesintiye uğrar.Kentin iç alanı da bir kent suru ile,kuzeyde aşağı kent güneyde ise yukarı kent olarak ikiye ayrılır.Hitit tarihine bakılırsa,Hitit imparatorluğunun gerek Anadolu içinde,gerekse dışında her an düşman olmaya hazır toplumlarla çevrili olduğu ve bunlara karşı sürekli alarm durumunda bulunmaya zorunlu kaldığı anlaşılır.(10)Bu nedenle sınırların savunması ve denetimi işine büyük önem verildiği,arkeolojik ve filolojik veriler tarafından kanıtlanmaktadır.

4-EKONOMİ :

Hititler de toprak önce tanrıların,sonra kralındır ve kral istediklerine arazi bağışlayabilir ve karşılığında onu bazı hükümlülükler altına sokabilmektedir.Buna karşılık özel mülkiyetlerde vardır.Fakat bu gibi bağımsız çiftçilerin sayısı fazla değildir ve buna tam bağımsızlık denilemez.Ele geçen belgelere göre,herkes için zorunlu çalışma,yani bir tür angarya uygulanıyordu.Bir belgeye göre;Bağımsız çiftçiler dört gün kendileri için,dört gün ise kendi tarlalarının yanında bulunana bir tımar arazisi için çalışacaklardı.En büyük toprak sahipleri olan saray ve tapınak arazilerinde sürekli çalışacak tarım işçileri de vardı.(11)

Hatti ülkesinin ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerine kurulmuştur.Tahıl türleri artsında ilk sırayı arpa ve buğday tutmaktadır.Pek çok ekmek çeşidi yapıldığı gibi,ekşitme yoluyla da bira gibi içkiler üretiyorlardı.Yaygın olarak görülen kültür bitkilerinden biri de üzümdür ve bundan da şarap üretilmekteydi.Ana besin maddelerini ekmek,bira ve şarap olarak sıralayabiliriz.Bunun yanında kısıtlı bölgelerde de olsa zeytin yetiştirilmiştir.Diğer yandan fasulye,nohut ve bezelye türünden baklagillerin üretimi de yapılmıştır.Hitit dönemi Anadolusunda yetiştirilen başlıca meyveler;elma,kayısı ve incirdi.

Tarım yanında ikinci bir iş olarak hayvancılık yapılardı.Hayvancılı tarım alanına yardımcı olduğu gibi süt,et,deri ve yün üretimi içinde gerekliydi.Hayvan varlığının çokluğu ülke için zenginlik kaynağıydı.Hititler döneminde,daha önceki Asur ticaret kolonileri çağında da olduğu gibi,bakır ve tunç en çok kullanılan madenlerdi.Demir ise günlük yaşamda kullanılmıyor ve değerli sayılıyordu.(12)

Anadolu’da demir filizi çok olmasına karşın,bunları eritebilecek yüksek derecede ısı ve arıtma tekniği yaygınlaşmamış bir teknoloji olmadığı için demirin değeri yüksekti.Yazılı belgeler de demir kılıç,demir tablet ve hatta demirden yapılmış tanrı ve hayvan heykellerine değinilmesine karşın çeşitli yerlerde yapılan kazılarda bu tür büyük eşyalar bulunmamıştır.Bunların,Hitit devleti’nin yıkılışından sonra gelen istilacı güçler tarafından eritildiği ve yeniden kullanıldığı düşünülmektedir.Madenler yeniden kullanıma uygun maddeler olduğundan,bir devleti yıkan yada ele bir kenti ele geçirenler,yeniden maden arama ve işleme yerine,ganimet olarak ele geçirdikleri eşyaları eriterek,kendi zevk ve gereksinimlerine göre,yeni şeyler yapmayı kuşkusuz daha kolay bir yol olarak benimsiyorlardı.Bu yüzden bir kazıda herhangi bir döneme ait bir yerleşme yerinde az maden bulunması,o çağda az maden kullanıldığını göstermez.Madeni eşya her zaman yeni gelenlerin ele geçirmeye çalıştığı,oradan oraya götürülen ve sürekli biçim değiştiren ganimet türüydü.

Asur ticaret kolonileri çağında yoğun olduğu anlaşılan ve uluslar arası bir nitelik taşıyan ticaret ve kara taşımacılığı,Anadolu da ki etnik ve siyasal durumun değişmesi sonucu,Hitit devletinin ortaya çıkışı ile birlikte merkezi bir otoritenin kurulması,eski ticaret örgütlenmesinin kent beylerine bağlı çıkar ilişkilerini değiştirmiştir.Hitit kralları kendi topraklarında yabancıların kazanç sağlamalarına izin vermemişlerdir.diğer yandan merkezi otoriteye bağlı olarak,devletin kendi gereksinimlerini kendi karşılaması gereği ortaya çıkınca,ülkede çıkarılan yada üretilen hammaddelerin,Hitit sanatçıları tarafından işlenmiş mallar haline dönüştürülmesini sağlamış,böylece dışarıya bağımlılığın azalmasıyla Asur ve diğer ülkelerle ticaret ilişkileri zayıflamıştır.

Hitit devletinde ve bütün Ön Asya’da o dönemde kullanılan değişim aracı,para yerine gümüştü.Gümüş,çubuk yada halka biçiminde ve belirli ağırlıklarda olmakta ve alış-verişlerde geçerli sayılırdı.Ağırlık birimleri ise Babil kökenli şekel ve mina idi.Bunların oranı,ülkelere ve zamana göre değişmektedir.Babil de 60 şekel bir mina ederken,Hatti ülkesinde 40 şekel bir mina etmekteydi.Bunların gerçek ağırlıkları bilinmemektedir.Kazılarda ortaya çıkan bulgular bunların oval ve hematit taşından yapıldığını gösteriyor.

5-YASALAR VE MAHKEMELER :

Hititlerde yazılı yasaların varlığı,Boğazköy e bulunan yazılı belgeler arasında yasa maddelerini içeren 2 tablet ve bu tabletlerin kopyaları yapılarak çoğaltılmış paralel metinlerin ortaya çıkarılması sonucu anlaşılmıştır.

Hititlerin hukuka bakış açısı,bütünüyle dinseldi.Onlara göre tanrılar,bütün varlıkların hakkını koruyan,adil ve dürüst efendilerdi.(13)

Devlet öncelikle toplum düzeninin sağlanması ile yükümlü olduğu için,bireysel öcün en aza indirilmesini yada tamamen ortadan kalkmasını ister.Bu bakımdan,yasalarda rastlana talion ilkesi,yani göz göze diş dişe hükümleri zarara uğrayanın suçluya kendisine gelenden daha çok zarar vermesini önlemek için,beklide öç duygularının aratarak ilerlemesini engellemek yolunda atılmış bir adım olarak kabul edilir.Yasa koruyucu,cezanın anlamının,aynı zarara başkasının da uğraması değil,hak sahibinin uğradığı zararın giderilmesi olduğunu anlarsa,talion ilkesi yerine eski durumuna getirme ve yerine koyma ilkelerini benimser.Talion hükümleri korkutucu veya caydırıcıdır.

Hitit devletinin eski dönemlerinde ölüm cezasının yaygın olmasına karşılık,hukuk reformundan sonra sınırlandırılmıştır.Ancak yasa maddeleri arasında yer almayan bazı suçlara,kralın bizzat bu cezayı verme hakkı saklı tutulur.Yasalarda ölüm cezası,ırza geçme,hayvanlarla cinsel ilişkide bulunma ve devlet otoritesine karşı gelme suçlarına verilmekteydi.Eyer suçlu bir köleyse efendisinin emirlerine uymaması yada kara büyü yapması halinde öldürülüyordu.Bedeni sakatlama cezaları da yalnız kölelere uygulanıyordu.

Mülkiyetin korunması ile ilgili yasa maddelerinde saptanan cezalar,genellikle yıkıma uğrayan kaybolan yada kullanılmaz duruma gelen malın yerine yenisinin konması ve değerinin tazmin ettirilmesi ilkesine dayanmaktaydı.Mülkiyete taşınamaz mallar,ekinler,hayvanlar ve kölelerde alınmıştır.Tazminat miktarının belirlenirken yanlışlık yapılmaması için,kaybolan yada çalınan malın değeri,özellikleri sayılarak saptanıyordu.(14)

Hitit aile hukukuna ait bazı maddeler de yasalarda yer almaktadır.Ancak bunlar daha çok özel durumları kapsamaktadır.Evlilik ve boşanma ile ilgili bazı konularda yasa maddeleri vardı.Ailenin ataerkil bir düzen taşıdığı görülür.

Hititlerde yaşlıların,bazı yüksek dereceli subayların ve kralın yargıcılığında mahkemeler yapılıyordu.Arşivler ve bulunan belgelerde,mahkemelerin nasıl yapıldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır.Mahkeme tutanakları suçluların,şahitlerin ve müdahil olarak davaya katılanların ifadeleri ayrıntılı bir şekilde ve baş tarafında ise davaya konu olan iddialar yazmaktadır.

6-DİN :

Hitit dini pek çok değişik kökenli öğenin birleşmesinden oluşmuş,karışık bir yapı göstermektedir.Anadolu’ya sonradan gelen Hint-Avrupalılar,kendilerine özgü kültür öğelerini,orada yaşayan halka zorla kabul ettirme yoluna gitmemiştir.Aksine,bünyelerine uygun gördükleri her şeyi almışlardır.Böylece dinsel görüşleri de,ilkelden başlayarak gittikçe karmaşıklaşmıştır.Eski Hitit dönemine ait metinlerde geçen,birkaç tanrıdan oluşan tanrılar topluluğu,imparatorluk döneminde sayı olarak arttığı gibi,tanrıların türleri ve etnik kökenleri çok çeşitli bir durum almıştır.Boğazköy arşivlerinde adı geçen binlerce tablet yardımıyla adarlını ve bazılarının tanımları öğrenilen bazı heykelcikler ve özellikle Boğazköy yakınındaki yazılı kayaya kutsal alanındaki kabartmalarda betimleri görülen tanrılar,Hitit devletinin resmi tanrılar topluluğunu yansıtmaktadır.Yine resmi nitelikteki Boğazköy arşivinde bulunana bayramlar,dualar,sihir metinleri,fal ve kehanet metinleri çeşitli unsurların kültür birleşiminden oluşmuş devlet dini hakkında bilgi verir.Çok sayıdaki bu tanrılardan bazıları panteon içinde özel bir yerdeydi ve kutsanmalarına özen gösterilirdi.Bunların başında fırtına tanrısı ve bunun değişik bölgelerdeki türü gelir.Bunun yanında Arima kentinin güneş tanrıçası olan eşi yer alır.Fırtına tanrısının Hattice adı Taru,güneş tanrısının adı ise Wuruşemu dur.Bunlarla birlikte birde gökyüzü cismi olan Ay da tanrılaştırılmıştır.(15)

Bütün eski ön Asya dinlerinde olduğu gibi,Hititlerde de tanrılar insan biçimi karakterinde düşünülmüştür.bunların yeryüzünde yaşadıkları ve kutsandıkları yapılarının olması doğaldır.Bunların özel bir odasında tanrı heykeli bulunur.Bu heykel,her gün belirli bir törenle temizlenir,yıkanır ve önüne kurbanlar konulurdu.Heykelin bulunduğu en kutsal mekanın bitişiğindeki odada tanrının yatağı yer alır;burada geceleri kandil yakılırdı.Tapınaklar,tek tanrılı dinlerde olduğu gibi insanların gelip tapındıkları yerler değildi.(16)Tanrı heykeli yalnız bazı dinsel bayramlarda tapınak dışına çıkarılır ve onu daha fazla kişinin görmesi sağlanır.Diğer zamanlarda belirli rahipler ve kral-kraliçeden başkası,tapınağın en kutsal odasına giremezlerdi;tapınak bu bakımdan halka açık bir barınma yeri değil,tam anlamıyla tanrının eviydi.

Hattuşa da şimdiye kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda 5 büyük tapınak ortaya çıkmıştır.Bunlardan en büyüğü 1 no’lu tapınak olarak adlandırılan fırtına tanrısının tapınağıdır.Bu 160 m. uzunluğunda,135 m2 genişliğinde bir alanda kurulu yapı kompleksidir.Esas kutsal yapı 64,42 m. boyutlarında olup,etrafı 80’den fazla dar ve uzun odadan oluşan depo ve atölye binalarıyla çevrilidir.Tapınakların,gerek sahip olduğu büyük tarım arazisi,gerekse çeşitli işlerde kullanılan işçi ve sanatkarlar,tanrılara sunulan armağan ve kurbanlar yüzünden,büyük bir ekenomik güce sahipti.Etrafındaki çok sayıda mekanı ekonomik faaliyetlere ayrılmış olan 1no’lu tapınak,buna en iyi örnektir.Asıl tapınağa depo yapılarını geçtikten sonra varılır.Bu depoların bazılarında çok sayıda tablet bulunmuştur.Mekanlardan bir bölümüne yönetim işlerinde kullanılan büro yada arşiv izlenimi verilmiştir.Temellerinin çok kalın ve sağlam yapıda olması,depo odaları kompleksinin çok katlı olduğuna işaret eder.

Tapınağın tüm dış duvarları yassı poyelerle süslüdür.Buradan tapınağın ortasında yer alan avluya ulaşılır.Tapınak odaları bu avlunun etrafına sıralanmıştır.Odaların hepsi dışa açılan pencerelerle donatılmıştır.Girişin sol tarafında bulunan ve altı odadan oluşan grubun,kralın özel törenleri için hazırlandığı sanılmaktadır.Avluda,girişin karşısında bağımsız ve granitten yapılmış küçük yapının,kralın,tanrı heykelin bulunduğu hücreye girmeden önce,yıkandığı yer olup olmadığı henüz çözülememiştir.

Büyük tapınak ya da 1 no’lu tapınak olarak anılan bu yapıda iki adet kutsal oda bulunmaktadır.Bunlar avlunun en arka kısmında yer alır ve doğrudan doğruya avluya değilde bazı küçük odalara bağlanır.Kült heykelinin bulunduğu bu hücreler,tapınağın arka yüzünden biraz taşkın olarak inşa edildiklerinden,hem yan hem de arka duvardaki pencerelerden ışık alırlar.Tanrı heykellerinin ışık alan odada olması,diğer eski Asya dinlerinin anlayışından bir farklılık olduğunun işaretidir.(17)Tapınağın en kutsal yeri olan bu hücrelerden biri çok haraptır;diğerinde ise tanrı heykelinin içine sokulduğu tek parça taştan kaide yerinde durmaktadır.Başkentin bu en büyük tapınağının iki hücreli kutsal bir mekana sahip oluşu,bunlardan birinde Hatti’nin fırtına tanrısı,diğerinde ise Arinna’nın-güneş tanrıçası-heykellerinin kutsandığı varsıyımıyla açıklanmaktadır.

Hattuşa da yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmış 4 tapınakta da hangi tanrıların kutsandığı bilinmemektedir.Genel çizgileriyle bunların hepsinin ortak noktaları;ortada avlu,yan odaları bulunan anıtsal bir giriş,tanrı heykellerinin bulunduğu hücrenin ulaşılamayan ve yan odalara bağlanan bir konumda bulunması ve pencere varlığı gibi yapısal özellikler olmasıdır.Tapınakların kullanım amaçlarına uygun ana öğelerinin,standartlaştırılmış bir plana göre yapıldığını görmekteyiz.

7-SANAT :

Hititoloji’nin başlangıcında,Hitit imparatorluğunun yıkılışından sonra,İ.Ö 9. ve 8. yüzyıllarda kurulmuş kent devletlerinde yapılmış hiyeroglifli kabartmalar henüz Hitit tarihinin akışı ve gelişmesi tam bilinemediği için,gerçek Hitit sanatını yansıtan imparatorluk döneminden ayrı tutulmuyor,hepsine birden aynı ulusun sanat eserleri gibi bakılıyor.Gerçekte de bunlar geleneksel Hitit sanatının bazı özelliklerini sürdürüyordu.Fakat imparatorluğun çöküşünün de nedenlerinden biri olan göçler ve kurulan yeni dengelerle ortaya çıkan güçler,geleneksel Hitit sanatının anlayışını da etkisi altına almış,böylece yeni üsluplar oluşarak,sanat eserlerindeki Hitit karakteri kaybolmaya yüz tutmuştur.

Geç Hitit dönemi,kent devletleri zamanının sanatının Asur ve Aramı sanatı ile karışmıştır.Bu imparatorluk dönemi Hitit sanatının sadece Hititlere özgü,sat bir sanat olduğu anlamına gelmez.(18)Hitit kültürü,çeşitli etkenlerin bileşiminden oluşmuştur;sanat da bu kültürün bir parçası olduğuna göre,onun da aynı bileşimin özelliklerini yansıtması doğaldır.Hitit sanatı,örneğin Mısır sanatı gibi tek bir halkın yada tek bir ırkın ürünü değildir;henüz hepsi ayrı ayrı açıklanması gereken çeşitli etnik zümrelerin katkılarıyla oluşmuş bir biçimdedir.

Tarih öncesi çağlardan olan ve kabaca,İ.Ö. 3000-2000 arası eski Tunç Çağının ikinci yarısında,İç Anadolu’nun kuzey kemsin de,özellikle Alacahöhük ve Horoztepe de bulunmuş kral mezarlarındaki buluntularda kendini belli eden ,yüksek nitelikli bir sanat ortaya çıkmıştır.Mezarlara konulmuş armağanlar olan bu buluntular,silahlar süs eşyaları,madeni kaplar yanında,gelişkin bir heykel sanatını kalıntıları olan madeni heykelciklerde ele geçmiştir.Tam plastik olarak tasarlanmış insan figürleri ve altlarında kaideye tespit için yapılmış olan hayvan betimleri çok değişik ve ilginçtir.Genellikle güneş kursları olarak bilinen,bazıları yine hayvan figürleriyle süslü,bir bölümü daire bir bölümü de dörtgen biçiminde olan,bir sapa geçirilerek törenlerde taşındığı sanılan standartlar bu buluntular arasındadır.Hepside üstün bir maden işçiliğinin belirtileri olan bu eserler,Kafkasya Bölgesindeki araştırmalarda ortaya çıkarılmış aynı tür eserlerle büyük ölçüde benzerlik göstermektedir;özellikle hayvan betimlerindeki benzerlik çok dikkat çekicidir.Bu mezarlara gömülmüş olan krallar,prensler yada geniş anlamıyla soyluların hangi etnik zümreye ait oldukları saptanamamıştır.Anadolu yüksek yaylasının güneyinde bulunan Kayseri yakınlarındaki Karahöyükte kazılarda bulunan saraylar,oradaki yerel beylerin İ.Ö. 2. bin yılın başlarında,Asurlu tüccarların arcılığı ile gelişen,Mezopotamya ilişkilerinden esinlenerek etkileyici mimari eserler yaptıkları kanıtlanmaktadır.Özellikle Kültepe,kent uygarlığının,o döneme ait iyi bir örneğini sergilemektedir;burası,Suriye ve Kuzey Mezopotamya’daki başkentlerle karşılaştırılabilecek bir düzeydedir.(19)

Asur ticaret kolonileri çağında,sanatın başka alanlarında da Eski Babil ve Eski Suriye’den etkilenildiği,mühürcülükteki çeşitli üsluplardan anlaşılmaktadır.Mühürlerde görülen değişik üslupların,Anadolu’nun çeşitli kentlerine yerleşmiş değişik kökenli mühür kazıyıcılarının,geldikleri ülkenin mühürcülük geleneğini sürdürmeleri nedeniyle ortaya çıktığı sanılmaktadır.Yabancı mühür kazıyıcıların yanı sıra,Kaneşte yerli sanatçılarda yetişmiş,bunlarda,Kuzey Suriye ve Mezopotamya üsluplarıyla birlikte kendi görüşlerini birleştirerek yeni bir tür kompozisyon oluşturmuşlardır.Mühürlerin üzerindeki kompozisyondan başka,Anadolu mühürcülüğünü Mezopotamya mühürcülüğünden ayıran bir başka farkta,Anadolu da silindir mühür denilen ve belgeler üzerinde yuvarlanmak suretiyle basılan mühürler yanında,damga mühürlerinde kullanılmasıdır.

Bazı kap biçimlerinde görünen keskin çizgiler,bunların madeni kaplardan esinlenerek yapılmış olabileceği düşüncesini desteklemektedir.Bunlardan başka birde geometrik bezemeli ve çok renkli keramikler vardır.Gerek tek renklilerde,gerekse bu boyayla süslenmiş çok renkli keramik türündeki en ilgi çekici biçimler,kuşkusuz,çömlekçilikten çok,adeta birer yontuculuk eseri diyebileceğimiz,san-

atçının bütün yaratıcılığını gösterdiği,hayvan biçimli kaplardır.Aslan,antilop,kuş ve hatta sümüklü böcek gibi çeşitli hayvan türlerini yansıtan bu kaplar,biçimsel özellikleri açısından ,mühürler üzerindeki doğadan soyutlanmış hayvan figürlerini hatırlatmaktadır.

Sığır,koyun ve kuş başları biçimindeki bu kaplar,tüm hayvan vücutlu kaplara göre,özellikle karum çağının daha yer evresinde,doğaya daha uygun olarak yapılmıştır.Diğer yandan kapların kulpları ve emzikleri de,plastik biçminde tasarlanmıştır.Hayvan yada hayvan başlarının yanı sıra ,insan yüzleri ve figürleri de işlenmiştir.Kile biçim verme,bu dönemin plastik sanat dalları arasında en gelişkin ve yaygın olanıdır.

Sanat eserleri arasında keramik de önemli yer tutmaktadır.Genellikle kırmızı renkli,güzel perdahlı olan ve Eski Tunç çağının biçim geleneklerini sürdüren karmu çağı keremiği,formların çeşitliliği ve oranlarındaki güzellikle çok ilginçtir.(20)

Eski Hitit döneminin kralları başkent Hattuşa da fazla eser bırakmamışlardır.Özellikle bu dönemin mimarlığı hakkındaki kalıntılar yok denecek kadar azdır.Bunun nedeni,Eski Hitit devletinin bir imparatorluk halini almasından sonra,Hattuşa’da girişilen yapım faaliyetleri arasındaki eski yapıların yıkılarak,yerine yenilerinin inşa edilmiş olmasıdır.

1. EMPRİZM NEDİR?

Rasyonalizm karşıtı olarak emprizm, bilginin sadece duyumlardan geldiğini ve görgüsel deney dışında hiçbir yoldan bilgi edinilemeyeceğini savunur. Deneyden gelen bilgi, doğrudan ya da dolayla olarak elde edilebilir. Ne varki doğrudan ya da dolaylı elde edilmiş olsun, usun yani aklın bunda hiçbir rolü yoktur.

Bilginin tek kaynağının görgüsel deney olduğunu ileri süren bu öğreti, türkçede amprizm, görgücülük ve ya deneycilik olarak da geçmektedir. Emprizmin batı dillerindeki kökü, deney ve görgü anlamlarını dile getiren empeiria deyimidir. Bu yunanca deyim, bilimsel bilgi anlamındaki yu.episteme deyimle sezgisel ve tinsel bilgi anlamındaki yu. gnosis deyimine karşıt bir anlam taşır ve görgüsel bilgi (insanın doğrudan doğruya gördüklerinden çıkardığı bilgi) anlamını dile getirir.

Görgücülük, birçok yanılgılarına rağmen, felsefe alanında temel öğretilerden biridir. Bilginin görgülere dayandığı savı, ustan ve doğuştan olmadığı anlamını içerir. Bu bakımdan emprizm, rasyonalizme ve nativizme karşıt bir düşünce akımıdır. Bilginin görgüselliği duyulardan, algılardan, deneylerden geldiği savını kapsar.

Empirizmin ilk temsilcileri ilkçağ Yunanistan’ ındandır. İlk empiristler, duyularımızın bildirdiği duyumları esas alırlardı ve bunları “gerçek bilgiler“ olarak kabul ederlerdi. Duyumculuk denilen bu şekildeki empirizmin kurucuları antik çağ Yunan düşüncesinde Protagoras, Demokritos gibi düşünürler duyumculuğu savunmuşlardır. Bunlara göre bizim için var olan ancak duyduğumuz şeylerdir, duymadığımız şeyler bizim için yok demektir. Her kişinin bilebileceği kendi duyumu olduğuna göre ne kadar insan varsa o kadar da gerçek var demektir. Duyularımız dışında başka bilgi edinemeyeceğimiz için ilk nedenleri araştırmak boşunadır. İnsan kendisi için erişilebilecek tek şey olan kendisi ile yetinebilmelidir.

Bugünkü anlamda emprizm ise 17. yy da İngiltere’ de gelişmeye başlamıştır. İngiliz filozoflarından John LOCKE (1632-1704), George BERKELEY (1685-1753), David HUME (1711-1776), Stuart MILL (1806-1873) ve Herbert SPENCER (1820-1904) bu gelişmede başlıca rolü oynadılar. Fransa’da CONDILLAC (1715-1780) bu mesleği daha çok duyumculuk alanında geliştirdi.

Bu felsefenin en büyük özelliği, kurgulardan kaçınması, deney ortamında kalmak istemesidir. Empiristler, sezgiye dayanan bilgiyi reddetmiş, bilginin deney ve tecrübelere dayandığını savunmuşlardır. Fakat sezgisel bilgiyi red ediş, içgüdüsel fikirleri kesin olarak red etmez, çünkü içimizde doğuştan var olan duygu, düşünce ve bedenimizi yönlendiren birtakım eğilimler de vardır.

İngiliz empiristler, tümdengelim ispatlar yerine tümevarım metodları tercih etmişlerdir. Çünkü bu, deneyler için veriler elde etmeye yardımcı olur. Ayrıca emprik görüş açısından, nedensellik de önemlidir. “X, Y’ nin nedenidir.” dediğimiz bir ifadede gözlenen olgusal bir ilişki betimlenmektedir. Gözlemlerimiz şimşek çakmasını gök gürültüsünün, sürtünmeyi ısının, gündüzü gecenin izlediğini göstermektedir. Bütün bu hallerde gözleme konu olan, veri düzgün ve değişmez bir geçişin olduğudur. Ne zaman X ortaya çıksa Y de çıkmaktadır. Şüphesiz gözlem konusu ilişkiler içinde eğreti ya da geçici olanlar da vardır. Mesela ormana atılan bir sigara yangın çıkarır ama bu her zaman ormana bir sigara atıldığında yangın çıkar anlamına gelmez. Ayrıca yangın çıkması için gerekli başka faktörler de vardır. Ancak empristlere göre bunları gerçek ilişkilerden ayırmak için yine gözlem yeterlidir.

Bu bağlamda diyebiliriz ki, emprizm için apriori bilgi (önbilgi) yoktur. Emprizmde apriori bilgi yani, deneyimden bağımsız olarak, yanlızca aklın kendisi ile elde edilen bilgi, yerine a posteriori yani, deneyimle elde edilen bilgi, vardır. Çünkü apriori olarak kabul edilen bilgi de denemeyle, çağrışımla ve doğada hüküm süren düzene uygunlukla elde edilmektedir. Temelde gerekli olan genel-zorunlu bilgi, realite alanında değil, cebir, geometri, aritmetik gibi alanlar ile ilgili bir bilgidir ve dar bir alandır. Bilginin geniş bir alanı olan matter of facts (gerçeklerin sebebi) alanının bilgisi ise, genel-zorunlu olan bir bilgi değildir. Çünkü bu tür bilgiler deneyime, alışkanlığa ve benzetmelere dayanır.

2. BAŞLICA EMPRİSTLER

2.1. JOHN LOCKE (1632-1704)

Bir Emprist dünya hakkındaki tüm bilgisini duyuları ile kazanır. Emprist bir tutumun klasik tanımlaması da Aristoteles’ e kadar dayanır. O, “zihinde bulunan hiçbir şey yoktur ki daha önce duyularla bulunmuş olmasın.” demiştir. Bu görüş, “insanlar idea’ lar dünyasında edindikleri fikirleriyle doğarlar” diyen Platon’ un eleştirisidir. Locke da Aristoteles’ in bu sözlerini tekrarlar. O’ nun amacı ise Descartes’ i eleştirmektir.

Bilgi konusundaki görüşlerini ortaya koyduğu yapıtı “An Essay Concerning Human Understanding” (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme) insan bilgisinin alanını, ulaşabileceği yerleri ve dolayısıyla bilinemeyecek konuları araştırmaya yöneliktir. Böylece bilginin kaynaklarını, kesinlik temellerini ve yayılımını ortaya koymayı, insanların bir bilgiyi doğru saymalarındaki inanç ve kanıları ele alarak, yanlış ve yanılgıya yol açan nedenleri bulmayı amaçlar.

Locke’ a göre insanın anlama yeteneğinin önceden verilmiş hiçbir içeriği yoktur. Ruhun içinde bulunanların hepsinin, bütün tasarımlar, düşünceler, vs. in bütün kaynağı deneyimlerdir. Locke “zihinde bulunan hiçbir şey yoktur ki duyularda bulunmasın” demiştir. Buna göre yeni doğmuş bir çocuğun zihni boş beyaz bir kağıt (tabula rasa) gibidir. Bu boş kağıt yaşadıkça, deneyler ve gözlemler ile doldurulur. Yeni doğmuş bir çocuk herşeyi duyuları ile algılayarak öğrenir. Locke’a göre düşüncelerimiz iki kaynaktan türemiştir:

    Duyum Fikirleri: görme, işitme gibi duyularla gelenler tekil ve somut idea’ lardır.(sarı, sıcak, sert, yuvarlak, gibi) Düşünce Fikirleri: düşünme, inanma, kuşkulanma gibi zihnin değişik işlevleri ile gelişen idea’ lardır.

İlk fikirler, önce duyum sonra düşünce fikirleri olmak üzere basit fikirlerdir. Bu dönemde insan zihni asıl olarak edilgendir. Zihin daha sonra etkin olarak basit fikirleri birleştirerek, yanyana getirerek ya da bunlardan soyutlamalar yaparak karmaşık fikirler oluşturur. Buna göre örneğin, tek boynuzlu at, altın dağ ve ya uçan halı gibi hayal ürünü fikirler bile aslında duyu deneyimlerinden gelen basit fikirlerden oluşan karmaşık fikirlerdir. Locke’ a göre bu karmaşık fikirlere dayalı önermeler ve yargılar da insanın gerçeklik konusundaki bilgileridir. Asıl bilgi de yargıda bulunma sonucu oluşan önermelere dayanır. Bir yargı içinde bir araya getirilen idea’ lar arasında kurulan bağlantılar, o idea’ ların temsil ettiği cisimler arasındaki bağlantılara uygun ise, oluşturulan önerme doğrudur. Bu bağlamda tek tek idea’ lar ne doğrudur ne de yanlıştır, çünkü bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı bütünü ile yargılama içinde ortaya çıkar.

Metafizik düşünce, insanın doğaya açılan bütün pencerelerini kapamış ve onu herşeyi kendi içinde bulunan bir yaratık saymıştı. Böylelikle deney ve gözleme sırtını çeviren insan, felsefesini de deneye başvurmaksızın yapıyor ve zorunlu olarak yanlışlıklar içinde bocalıyordu. Locke’ un bu çıkışı, felsefe tarihinde çok önemli bir başkaldırmadır ve büyük aydınlama döneminin temelini hazırlamıştır.

Locke, idea’ lar hakkındaki görüşünü, kişide bilgi içeriklerine yol açan nesneler kavramına dayandırır. Öznede oluşan bilgi içeriğine idea, onun oluşmasına yol açan nesnedeki içeriğe de nitelik adını verir. Bu nitelikleri iki gruba ayırır.

Birinci tür nitelikler, bedenden ayrılamayan nitelikler olarak tanımlanır ve sertlik, figür, sayı, şekil gibi özelliklerdir. Bunlar birfiil cisimde bulunurlar ve dolaysız olarak bilgiye çevrilebilirler. İkinci tür nitelikler ise, renk, ses, koku gibi yanlızca algılanan özelliklerdir. Mesela göz olmasa renkler, kulak olmasa sesler olmayacaktı. Dolayısı ile bu tür özelliklerin idea’ ları da neslelerin kendilerinde bulunan özelliklerin aynen yansıması değildir. Bunlar uyandırdıkları duyum yolu ile cisimdeki özelliği aynen yansıtmazlar, ama insanın bir ya da birkaç duyusu ile edindiği idea’ ları sağlarlar.

Locke daima duyarlıdır ve paradoksa düşmektense mantığı feda etmek ister. Okuyucunun kolayca fark edebileceği gibi tuhaf sonuçlara götürmeye yetenekli genel ilkeler ileri sürer. Bu durum bir mantıkçı için rahatsız edici, pratik bir insan içinse sağlam bir yargının kanıtıdır.

Locke’a göre akıl iki bölümden oluşur:

      Hangi tür şeyleri kesinlikle bildiğimiz konusunda bir araştırma, Uygulamada belkili (muhtemel) de olsa, kabul etmenin bilgelik sayılacağı önermelerin bulup çıkarılması. “Belkilik temelleri” ikidir:

a. Kendi deneyimimizle uyuţumluk,

b. Başkasının deneyiminin tanıklığı.

Locke, çok kez kesinlik yerine güçsüz belkiliklere (ihtimallere) göre hareket etme zorunluluğuna da işaret ettikten sonra, bu düşüncenin doğru kullanımının “karşılıklı sevgi, yardımseverlik ve kendini frenleme” olduğunu belirtir.

Locke’ un bilgi kuramı sonraki birçok filozofu etkilemiştir. Ayrıca kapsam ve amaç açısından, bilgi felsefesinin bugünkü işleniş biçiminin de öncülerinden biridir.

2.2. GEORGE BERKELEY (1685-1753)

Berkeley, Locke’ un “insan ancak bilincinin içinde olup biteni bilir” düşüncesini çıkış noktası olarak almış ve kendi başına varolan bir dış dünya olamayacağı sonucuna varmıştır. Ona göre, nesne bakımından “olmak” algılanmak demekti. Özne bakımından ise “olmak” algılamak anlamına geliyordu. Buradaki algılama anındaki durum bir bütün olarak ele alınmaktadır. Ona göre ağaçlar ya da kitaplar “onları algılayacak hiç kimse olmaksızın” imgelenirse, durum bütünü ile değerlendirilmemiş olurdu. Nesneler ancak algılanabilir olma durumu ile imgelenebileceğine göre, algılayan “yok sayılmış” demektir. Berkeley için dış dünya ruhun algıların oluştuğundan kavramların bu algılar dışında ayrı bir gerçeklikleri yoktur. Bu durumda algılayan ve algılanan olmak üzere iki terimli bir ilişki söz konusuydu ve üçüncü bir terim yani, nesnenin algılayan ve algılanan arasına giren bir idea’ sı yoktu.

Buna göre biz algıladıklarımızı ancak somut olarak tasarlıyabiliriz. Locke’ un belirlediği birinci nitelikler yoktur; esas olan ikinci niteliklerdir. Mesela kirazın kokusunu ve rengini kaldırırsak geriye bir “hiç” kalır. “Töz” (değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik) de başlı başına birşey değildir, sadece duyumlarımızın bir bağlantısıdır. Ancak Berkeley’ e göre, asıl gerçekler olan bilinç olaylarını taşıyan bir temel de olacaktır, bu da ruhsal niteliklerdir yani ruhsal tözdür. Ama Berkeley, dış dünyayı bir kuruntu saymıyor; çünkü bu dünya ile ilgili tasarımlarımızın temeli ve düzeni Tanrı’ dadır. Doğadaki düzen Tanrısal tasarımlar düzeninin bir yansısıdır.

Berkeley, hem gerçek algının, hem de olanaklı algının varlığını kabul ediyordu; yani kişinin gerçekten algılamadığı ama doğru yolu izlerse algılayabileceği şeyler de vardı. Fakat Berkeley’ in maddenin varlığını yadsıması, kendisinin de belirttiği gibi “büyük yanlış anlamalara” açıktı; doğru anlaşıldığında ise sağduyunun gereğiydi. Çoğu kimse gibi o da birbirinden tümüyle ayrı ve farklı nitelikte iki ilke kabul ediyordu:

    Algılayan, düşünen ve arzulayan etken zihin, Duyumlanabilen idea’ lar, yani zihnin edilgen nesneleri.

Berkeley’e göre bilgimizin kaynağı doğrudan duyulur algıdır. Nesnelerin ortak yönü diye bir soyut tasarım olması mümkün değildir; yalnız işaretler, sözcükler vardır ve sözcükler de somut tasarımların temsilcileridir.

2.3. DAVID HUME (1711-1776)

İngiliz empristlerin en ünlüsü ve en etkilisidir. Bunun iki nedeni vardır. Hem emprizmi geliştirerek mantıksal sonuçlarına ulaştırmış, hem de böyle yapmakla onu neredeyse yerle bir etmiştir. İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme adlı eserinde anlayışımızın hedeflerinin neler olduğunu ve nelerle uğraşmasının uygun olmadığını ortaya koymuştur.

Hume’ un bilgi felsefesine yaklaşımı deneyci ve şüpheci olarak nitelenir. Berkeley ve Locke’ dan da etkilenen Hume’ a göre bilginin malzemesi ikiye ayrılır. Ruhun içindeki izlenimler ile idea’ lardır. İzlenim, belli bir nesnenin duyulara verilme anındaki algı içeriğidir. İdea’ lar ise izlenimlerin anımsanması ile sonradan çıkarılırlar. İzlenimler özgün, idea’ lar ise bunların az ya da çok soluklaşmış kopyalarıdır. Bütün idea’ ların yani düşüncelerin gereçleri izlenimlerdir. Anlık birtakım edimler ile düşünceleri oluşturur.

İzlenimler ve idea’ lar yalın ya da karmaşık olabilir. Duyulara verilen izlenimler her zaman karmaşık olduğuna göre, insanın bilme yetileri, özellikle de düş gücü önce bu karmaşık izlenimleri yalın öğelerine ayırır, sonra da bu yalın izlenimlerin kopyaları olan yalın idea’ ları çeşitli şekillerde birleştirerek istediği gibi karışık düşünceler, kavramlar kurabilir. İşte bu ayırma, birleşme, kurma işlemleri, en temel bilgisel süreçlerdir.

David Hume’ a göre “doğruluk” yani bilginin gerçeği karşılaması, tasarımlar ile dış nesneler arasında değil, ancak tasarımların kendi aralarındaki uygunlukta aranabilir. Onun için, dış dünyanın varolduğuna ancak inanabiliriz. Onun varlığını akıl ile kanıtlayamayız.

Hume ‘un belkilik (muhtemel) düşüncesi bir taraftan doğrudan gözlemi, diğer taraftan mantık ve matematik dışında her şeyi kapsar. Ona göre yedi tür felsefi ilişki vardır:

    Benzerlik, Özdeţlik, Zaman-uzay iliţkisi, Nicelik ya da sayı oranı, Nitelik derecesi, Karşıtlık, Nedensellik’tir.

Bunlar ikiye ayrılabilir:

    Sadece düţüncelere dayananlar; bunlar sadece kesin bilgi verir:
    Benzerlik Karşıtlık Nitelik dereceleri Nicelik ya da sayı oranları
    Düşüncelerde herhangi bir değişikliğe gerek kalmaksızın değişebilenler; bunlar ile ilgili bilgimiz sadece muhtemeldir:
    Uzay –zaman iliţkileri Nedensel iliţkiler

17. yy akılcılık felsefesinin iki ana kavramı olan “töz” ve “nedensellik” kavramlarını Hume bu anlayış ile ele alıp eleştirmiştir. Ona göre “töz” için ayrı bir izlenimimiz yoktur. Duyumlarımızı hep aynı biçimde birbirine bağlamamızdan, buna da alışmamızdan “töz” ün olduğuna inanıyoruz. “Nedensellik” de böyle; o da alışkanlıktan, inanıştan doğma bir kavramdır. İki olayın sayısız kez birbiri ardına geldiğini görünce, bu bağlantıya alışıyor ve bunun zorunlu bir bağlılık olduğuna inanıyoruz. “Alışma” ve “inanma” da öznel şeylerdir. Bunların nesne ile bir ilgisi olamaz. Dolayısı ile “töz” de, “nedensellik” de nesnel anlamda ayrıca yoktur.

Hume’ a göre ilişkiler bilgisi kesinlikle apriori bilgiler ile elde edilemez; sadece sürekli birlikte meydana gelen nesneleri düşüncemizde birleştirmemizden meydana gelir. Mesela çok akıllı ve yetenekli bir insanın önüne ona çok yabancı bir nesne koyarsak, bütün yeteneklerine rağmen o nesne ile ilgili sebep sonuç ilişkisini ortaya çıkartamaz.

Hume, tekil bir nedensel ilişkinin bir rastlantısal ardışıktan farklı birşey olmasına karşılık, bu farklılığın tek tek olayların gözleminde saptanabilecek bir niteliğe, bir bilgi bilimsel veriye dayanmadığını vurgulamıştı. Bu bağlamda Hume, tartışmaları içinde, deneydeki düzenlilikleri, deney ötesi varlıklar olarak, nesnelerin ve olayların birliktelik koşullarından ayrı olarak düşünüyor. Ona göre deneydeki birliktelikler gibi nesnel birliktelikler de var, ve de ayrıca bu sonrakilerin varlığı, neden kavramımız için bir zorunlu koşuldur. Fakat Hume hiçbir yerde neden kavramımızın deneydeki değişmez birlikteliklere dayandığı savını, nesnel anlamdaki nedenselliğin de nesnel birlikteliklere dayandığı biçimindeki ikinci bir sav olarak, dış dünyaya yaymıyor.

Neden-etki ilişkisinin aslında bilinmediği, insanların edindikleri alışkanlıklar ve doğal olayların yinelenmesi yüzünden nedenlerin ve etkilerin bilgisine ulaştıklarını sandıkları, ama bunun bir yanılsama olduğu sonucunu çıkardı. Bu sonuç ile bilgisel şüphecilik denen görüşü geliştiren Hume, doğada belli bir nedenin belli bir etkiyi ortaya çıkartmasının hiçbir ussal temeli olmadığını ileri sürdü. Bu bilgi eleştirisini de mucize olaylarına uygulayan Hume’ a göre, mucize hiçbir zaman bilgi konusu değil, yalnızca inanç konusudur. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse; Hume’ a göre melek bileşik bir kavramdır. Gerçekte değil, insanın hayalgücünde bir araya gelmiş iki farklı izlenimden oluşmaktadır. Bir başka deyişle derhal bırakılması gereken yanlış bir inanıştır.

Direkt deneyimlerimizle elde edemediğimiz, ama deney bilgimiz çerçevesinde bizim için önem arz eden tanrı, sonsuzluk gibi soyut kavramları açıklamak, empristler için her zaman sorun olmuştur. Hume’ a göre bu tür soyut kavramlara yine deneyler ile varırız. Burada da göreceğimiz, iki olayın sürekli birlikte ve tekrarlayarak meydana gelmesinden başka bir şey değildir. (ör. Ne zaman beyaz bilardo topu siyaha çarpsa, siyah hareket eder)

Hume’ nin bu anlayışı, olaylar alanında kalmak isteyen bir olguculuk, kesin bilgiye varabileceğine inanmayan, “olasılık” ile yetinen bir kuşkuculuktur. Onun vardığı bu sonuç, 18. yy. İngiliz deneyciliğinin son sözü olmuştur.

3. EMPRİZM VE BİLGİ

“Bilginin kaynağı ve sınırları nelerdir?” sorusu felsefenin temel sorularından biridir ve felsefi düşüncenin başından beri üstünde düşünülmüştür. Antikçağ Yunan felsefesinde Demokritos’ un açtığı duyumculuk yolunda ve Platon’ un açtığı düşünceci yolda geliştirilen bu sorun, bilimsel olarak ancak yansı kuramı (evrensel gelişmenin genel yasalarını ve inceleme yöntemlerini kapsayan bilimsel-felsefesel dünya görüşü) ile açıklanabilmiştir.

Demokritos, özdeksel (duyular ile algılanabilen) cisimlerin görünmez atomlar biçiminde imgeler yaydıklarını ve bu imgelerin duyu organlarını etkileyerek bilgi sağladığını ileri sürmüştü. Platon ise bilginin, ruh bedene girmeden önce varoluşunda tanıdığı ruhsal idea’ ların bedenli ruhun anımsaması ile oluştuğunu ileri sürmüştü.

J . Locke’ dan bu yana felsefede bilgi teorisi genel olarak başlı başına bir konudur ve görece sınırlı bir disiplindir. Bu bağlamda emprizm, bilgimizin kaynağı sorusuna cevap veren etkili bir görüştür. Bunun yanında, emprizm bir bilim modelini göz önünde bulundurur. Eski emprikler, mesleklerinin uygulamasında rastlantıya, tabiatı gözlemlemeye ve örneklemeye dayanır, hiç bir yorumlayıcı öğretiyi kabul etmezlerdi. Bunların ilkeleri pozitif bilginin tek temeli olarak kaldı.

Zamanla tıbbın ilerlemesini engelleyen metafizikten, olguların gözlemi ve karşılaştırılması sayesinde yavaş yavaş sıyrıldı. Gerçek anlamıyla emprizm, bugün bile, tıp alanında yapılacak hemen hemen bütün buluşların unsurlarını verir. Gerçi bu buluşlarda rastlantının her zaman bir dereceye kadar rolü vardır; fakat, günümüzde elde edilen en büyük kazanç, emprizmin gözlemek ve kaydetmekle yetinerek mekanizmalarını ve bağlantılarını açıklamaya çalışmadığı olguları pozitif yollarla kontrol etmek ve deneyleme ile meydana getirebilme imkanıdır.

GİRİŞ:

Sosyal, siyasi, hukuki, vs. alanlarda meydana gelen gelişmelerin uzun bir tarihi geçmişe sahip oldukları herkesçe bilinen bir gerçektir.

18. yüzyıla kadar felsefe salt doktrin ve ilim alanında kalmış, halkla temasa geçmemiş, toplum olaylarına karışmamış görünüyor. Halbuki bu yüzyıldan itibaren, Dünya olaylarına karışmış, fikirleri idare etmiş ve toplumu değiştirmeye yönelmiştir. 18. Yüzyılın “aydınlık çağı” olarak adlandırılması, felsefenin verilerinin; eskisi gibi sadece filozofların kafasında kalmayıp, bütün bir topluma ve onu meydana getiren fertlere malolmuş olmasının sonucudur.[1]

Fransız İhtilali 18. yüzyılın başat vakasıdır ve bugün bile hızı tükenmiş denilemez. Zihni hazırlığı üç kuşak sürmüş ve bütün önemli yönleri eleştirel araştırma ve incelemelere konu olmuştur. Tartışmaların etkisi milli sınırlar gözetilmekten ziyade insani ölçülerde yoğunluk kazanarak yürümüştür ve Fransa’nın akıl çağında entellektüel önderliğinin tanınması, bu ülkenin siyasi önderliğinin kaynağı sayılmıştır; çünkü dünya üzerinde ilerici ve demokratik güçler kendilerini Fransız hürriyeti davasıyla özdeşleştirmişlerdir.[2]

Eğer akıl çağı politik anlamda İhtilal Çağı ile sona ermişse, bunun kabahati filozofların ve risale yazarlarının değil yumuşak reformlara inatla direnip köktenci ihtilali kaçınılmaz kılan geleneksel güçlerindir. Voltaire ve Montesquieu yukarı sınıfların liberal muhafazakarlarıydı ve onların amacı ihtilali kışkırtmaktan ziyade önlemekti ve sosyal anlamda bir ihtilal onların düşüncelerine uzaktı. Hayran oldukları İngiltere, müreffeh ve gözüpek aristokrasi hakimiyetindeydi. Karar yetkisi az sayıda insana verilmişti ve Parlamanto öncelikle toprak sahibi sınıfın menfaatlerini temsil ediyordu. İngiliz orta sınıfının tanınması 1832’de Montesquieu ve Voltaire’in İngiltere’yi ziyaretlerinden yüz yıl sonra gündeme geldi ve halk demokrasisinin kabulü daha da sonra belirdi.

Fransa’da bütün 18. yüzyıl zaman ve felaket arasındaki yarıştı. Yüzyılın ilk yarısı boyunca mevcut kurumların eleştirisi kilise ve devlete karşı daha açıkça yöneltilmişti, gerçi birkez ruhbanlık otoritesi sarsıldı mı (sarsılmıştı) siyasi otoritenin ne olacağı tartışma alanına girmek zorundaydı. Çağın sosyal merkezleri, filozofların parlak zekalarının güzel kadınlarla ve aylak aristokratların şüpheci kayıtsızlıklarıyla harman edildiği kibar Paris salonlarıydı. Henüz halktan sözedilmiyordu; Voltaire onlardan da la canaille (ayak takımı) diye bahsediyor ve aydınlanmanın pek az değil, pek çok önderi efendisiz hizmetçiler, işçiler ve köylüler olarak karşılarına çıkan yığınlara aynı duygularla yaklaşıyorlardı.

18. yüzyılın ikinci yarısında siyasi eleştiri ve felsefi ifade daha cesur ve açık hala geldi. Bu çağın anıtı, Diderot tarafından yönetilen ve dönemin önde gelen isimleri d’Alembert, Holbach, Helvetius, Turgot, Haller Morellet, Quesnay ve başlangıçta Voltaire ve Montesquieu’nün de katkıda bulunduğu Encyclopédie’ dir. Ansiklopedistlerin inancı, insancı, akılcı ve bilimseldi: Tabiat ve toplumun anlaşılmaz ve keyfi kader veya ilahi inaçla değil, zihnen kavranabilir akli düzenle yönetildiğine ve insanın artan bilgisinin mutluluğu ve ilerlemesi için en iyi rehber olduğuna inanıyorlardı.

Yeni düşünceleri ve parlaklıklarına rağmen Aydınlanma’nın rasyonel bakış açısı gelenekseldi. Yunanistan’dan çıkan bu gelenek, rakibi olan kilise ve din dogmalarından daha eskidir. Aydınlanmanın tarihi başarısı aklın imkanlarını keşfetmede değil, dönemin hakim sınıfının büyük bir kısmını kendi (aydınlanma) hedefine döndürmesinden ibarettir. Bu rasyonalizm çağında duygu ve heyecana yer vardı ama bunlar aklın önceliğinin yedeğine alınmış ve biçim ve ifade bakımından şekillendirilmişlerdi. İlk hücum edilecek olan, şu düşünce veya bu felsefe değil, geleneksel medeniyetin asıl temelleri olmalıydı; böyle bir hücumun da bu medeniyete dahil olmayan biri tarafından yapılması gerekti: Jean Jaques Rousseau (1712- 1778)[3]

Roussaeu’nun görüşleri şu sebepler dolayısıyla incelenmelidir:

Birincisi: 1789 Fransız İhtilaline ve onunla birlikte önce Fransa’da, daha sonra bütün Avrupa’da gerçekleştirilen demokrasiye, Rousseau’nun etkisi çok büyük olmuştur.

İkincisi: Rousseau kadar üzerinde, olumlu veya olumsuz söz sarfedilen düşünürlerin sayısı çok değildir. Demokrasi veya demokratik ve liberal gelişmeler hakkında yazan ve düşünen herkes ona çağdaşlarından çok daha fazla önem ve yer vermişlerdir.

Rousseau’nun, Sosyal sözleşme’de “doğal hal” için tutkusunu yeniden dile getirdiğinde Voltaire şöyle der: ” Bir maymun insana ne kadar benziyorsa, Roussaue da filozofa o kadar benziyor; Diogenes’in kudurmuş köpeğidir o! ” Bununla beraber Voltaire, o kitabı mahkum ettirip yaktıran İsviçre makamlarına -ünlü ilkesine bağlı kalarak- saldırmış ve Rousseau’ya da şöyle yazmıştı: “Söylediklerinizin hiçbirinde sizinle aynı düşüncede değilim; ancak onları söyleme hakkınızı ölünceye değin savunacağım.” Reformu isteyenler Voltaire’i izlerken, devrimcilerin kulağı Rousseau’daydı. Voltaire 1789’a kadar Fransız Devrimi’ne katkıda bulundu. Ne var ki 1789’dan sonra, onun siyasal etkisinin yerine Rousseau’nunki geçti. Devrimcilerin kutsal kitabı Sosyal Sözleşme oldu.[4]

A – J.JAQUES ROUSSEAU VE DEMOKRATİK GÖRÜŞLERİNİN ANAHATLARI:

Rousseau hakkında yazanlar; çarpıcı, ateşli, oldukça cesur ve aşırı uslup ve ifadesinden dem vuruyor, kısa zamanda Fransa’yı ihtilale sürüklemesini ve bütün Dünyayı etkilemesini bu sebebe bağlamaya çalışıyorlar. Bu çarpıcı hususiyetinden başka; Rousseau’da gerek İngiliz filozofları Hobbes ve Locke, gerekse diğer ve özellikle çağdaşı Fransız filozoflarından farklı yönleri de göze çarpmaktadır.

Bir kere; eserleri Latince yazılmış bulunan Hobbes ve Locke’ dan eserlerini halk dili ile yazmış bir düşünür olarak ayrılmakta, bu bakımdan görüşlerinin halka intikali imkanı mevcut bulunmaktadır.

İkinci olarak; eserlerini halk dili ile yazmış bulunan; ferdiyetçi, liberal ve demokratik görüş taraftarı diğer filozoflardan da; kullandığı uslup ve ifade ile ayrılmakta olduğu gibi, “ihtilal yıllarında Fransa bütçelerindeki geliri karşılayan, hatta krallık hazinesinin borçları dahi kendilerinden “karşılanacak” olan “orta burjuvazi”nin kararsız ve istikbal için programsız olduğu bir zamanda, bu sınıfa bir ideoloji vermesi ve ihtilale kanalize etmesi ile de ayrılmaktadır.

Bir de yine zamanın ansiklopedistlerinden; onların, halen mevcut olan siyasi, sosyal ve hukuki düzenin, halk işe karıştırılmadan ıslah edilebileceğini kabul etmelerine karşılık; kendisinin eşitsizlik üzerine kurulmuş olan bu düzenin ıslah edilemiyeceğini, fakat bir ihtilal ve inkılabın gerekliliğini benimsemiş olması, toprağın feodal aristokratlardan alınarak dağıtılmasını savunması noktalarından da ayrılmaktadır.Bu özellikleri Rousseau’yu; bir yandan, sosyalizme ayrılan yolun öncülerinden biri zannedilmesine sebep olmuş öte yandan fakir halk yığınlarının temsilcisi kabul edilmesine sebep olarak halka maletmiştir. [5]

I – ROUSSEAU’NUN GÖRÜŞLERİNİN KAYNAKLARI, DEVLET VE HAKİMİYET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ:

1- Rouseau’nun görüşlerinin kaynakları:

a) Rousseau’nun Doğup Büyüdüğü Sosyal ve Siyasi Ortam:

Rousseau Avrupa’nın edebiyat sahnesinde belirmeden önce, mevcut düzenin eleştiricileri, halkı reform tasarıları içine alacak şekilde ilgi yörüngelerini yavaşça genişletiyorlardı. Fakat “halk” denilince” öncelikle zengin ve saygıdeğer tüccarlar, hukukçular ve aydınlardan oluşan seçkin Üçüncü Tabaka anlaşılıyordu. Rousseau halktan gelen ilk modern siyaset yazarıydı. Halk; adı anılmayan, karanlıkta kalmış küçük burjuvazi’nin, yoksul zanaatkarların ve işçilerin, küçük çiftçilerin, mevcut düzen içinde yeri olmayan, ümidi olmayan köksüz ve istikrarsızların, déclassé’lerin yığınıdır.[6]

Rousseau 1712 yılında Cenevre’de doğdu. Çocukluğu bu şehirde geçti. Burası o zaman zulümden kaçan kalvenistlerin sığınağı vaziyetinde idi ve bu yüzden de kültür seviyesi oldukça yüksekti. Doğrudan demokrasi ile idare ediliyordu. Ancak olağanüstü hallerde 200 kişilik bir meclis ve hatta 25 kişilik bir heyet bütün idareyi ve yetkileri eline alıyordu.[7] Ancak bu doğrudan demokrasi görünüşte idi. İlk zamanlarda Rousseau da öyle zannetmişti. “Discours de L’Inégalité Parmis Les Hommes” adlı eserinde; Cenevre halkının bütün fertlerine hitaben şöyle başlıyordu: “Muhteşem, çok haysiyetli ve hükümran senyörler”. Fakat bu doğrudan demokrasinin sadece görünüşte böyle olduğunu, aslında 25 kişilik bir heyetin demeokrasisi olduğunu sonradan anlamış; bu defa da göklere çıkardığı senyörlere “yirmi beş despotun lehine; müdafaasız; haklardan tecrit edilmiş keyfi bir iktidarın köleleri, Atina’nın (despotları) da otuz kadardı” diyerek önceki görüşünden döndüğünü göstermiştir.

Ayrıca Rousseau buna rağmen daha çok Fransız kültürünün insanıdır. Çünkü o kültürle yetişmiştir. Ailesi bazı yazarların “orta burjuva”, bazılarının ise “küçük burjuva” dedikleri burjuva sınıfına mensuptur. Yine ailesi protestan olup Rousseau da protestanken bir ara katolik olur, sonra tekrar protestanlığa döner. Babasından ayrıldıktan sonra 16 sene çok düzensiz bir hayat yaşayan ve adeta bütün meslekleri deneyen Rousseau bir elçilikte 18 ay sekreterlik yaptı. Bu hizmeti esnasında siyasi problemlere ilgi duymaya başladı. Oradan ayrıldıktan sonra bir müddet müzisyen olarak yaşadı, nihayet bazı filozoflarla ve Diderot ile tanıştı.Bir müddet ansiklopedistlerle beraber olduktan sonra görüş ayrılığı yüzünden onlarla da alakasını kesti. Rousseau’nun çok kararsız bir hayatı vardır. Eğitimi de bu yüzden belli bir disiplin altında geçmemiştir. Ancak bütün bunlara rağmen Rousseau bu güç hayat şartları altında dahi önüne gelen eseri okumuş ve kendisini yetiştirmiştir. Ayrıca Rousseau halk içinde geçirdiği bu uzun kararsız hayatı esnasında, halkı tanımış ve sevmiş, bu bakımdan da ansiklopedistlerden ayrılma imkanını bulmuştur. Neticede Dijon Akademisinin açtığı bir müsabakaya; yazdığı ilk eser olan, büyük bir sansasyona yol açan ve bu arada kendisinin tanınmasını sağlayan “Discours sur les Sciences Et Les Arts” adını taşıyan eseriyle katıldı. Bu suretle “Dünyayı altüst eden” eserlerini yazmaya başlamış oldu.[8]

Rousseau’nun zamanında Fransa’daki sosyal ve siyasi ortam ise “Devlet benden ibarettir.” diyen bir krallık idaresi, her türlü haklardan yoksun halk, toprak sahibi feodal aristokratlar, bunların topraklarında çalıştığı halde kimin için çalıştığını bilmiyen “köle” durumundaki köylüler, derebeyliğin yavaş yavaş ortadan kalkmasıyla şehirlerde oluşan yüksek ve orta burjuvazi, sermayedarlığın oluşmaya başlaması, mali vaziyetin bozukluğu ve bunun orta (küçük) burjuvazinin sırtından telafisine çalışılması, Krallığa destek durumunda bulunan ve aynı zamanda toprak sahibi bulunan kilise ve nihayet “aydınlanma çağı” nın kuvvetli filozoflarının etkisiyle doğmuş bulunan, demokratik, liberal ve ferdiyetçi felsefi zihniyet, bütün bir Fransız sosyal ve siyasi hayatının ana hatlarını meydana getiriyordu.

Bütün bu tahammül edilmez sosyal ve siyasi ortam üzerinde; bir yandan da, İngiltere ve Amerika’da meydana gelen pozitif demokratik gelişmelerin ve uzun bir tarihi teorik gelişmeyle olgunlaştırılmaya çalışılmış demokratik görüşlerin etkisiyle,mevcut düzeni olanca güçleriyle eleştirip yıpratan aydınlık çağı filozoflarının eseri sayılan sağ ve sol grupların meydana gelmesi. Burjuvazi de şuurlanmıştı. Sosyal bünye bir bunalım içindeydi ve patlama noktasına gelmişti.

Rousseau’nun içinde bulunduğu ve belki de O’nu Rousseau yapan sosyal ve siyasi ortam bu durumda idi.

b) Rousseau’nun Görüşlerinin Teorik Kaynakları :

İnsanları, bu arada yazarları ve düşünürleri, çağlarından ve sınıflarından soyutlayarak düşünmemeli.[9]

Bu doğru, Rousseau için de geçerlidir.

Rousseau; Aristo’yu, Platon’u, tabii hukukçuları ayrıca, Hobbes ve Locke’u okumuş, toplum sözleşmesi konusunda da bir hayli düşünme imkanını bulmuş ve yine zamanında Diderot ile tanışmış, Voltaire’i ve Montesqieu’yü de okumuştur. Kısaca Yunan ve Roma demokrasileri ve ingiltere demokrasisi de olmak üzere savunduğu görüşlerin doğumunu ve şekillenmesini sağlayacak bütün eserleri okumuştur.

18. Yüzyılda Fransız filozofları ve bilhassa ansiklopedistler de mevcut düzenden şikayetçi idiler. Ama onlar işe, halkın karıştırılmasına lüzum kalmadan bu düzenin ıslah edilebileceğini düşünüyorlardı. Ve bunu yapmak için devamlı eleştirileri ile, ihtilale giden dönemde, düzeni oldukça hırpalamışlar ve halkın felsefi zihniyetinin değiştirilmesinde önemli rol oynamışlardır.

Fakat Rousseau, mevcut düzeni; sınıflara dayalı, eşitsizliklerin hakim olduğu bir düzen kabul ederek ve hatta toprak sahibi feodal aristokratlardan, toprağın alınarak topraksız insanlara dağıtılmasını da ileri sürerek halkın hakimiyetini yani idare edenlerle idare edilenlerin bir ve aynı kimseler olmasını savunuyordu. Bunun için de ihtilal ve inkılap gerekliydi.

2 – Rousseau’nun Devlet, hakimiyet ve demokratik siyasi sistem hakkındaki görüşleri :

Rousseau görüşlerini zamanında bir hayli münakaşalara yol açan, hatta bazen de kendisinin cezai takibine sebep olan eserleri ile ortaya koymuştur.

Rousseau’nun 1750 yılında Dijon Akademisinin, “Bilim ve sanatta ilerleme insanları olumlu yönde etkilemiş midir?” konulu yarışmasına katılıp, “Bilim ve san’atlar üzerine söylev” çalışması ile bilim ve sanattaki ilerlemenin insanları bozduğunu savunmuştur. 1755’te yine Dijon Akademisinin açtığı bir yarışmaya “İnsanlar arasında eşitsizliğin kökü” adlı eseri ile katılmıştır. 1761’de “Emile” ve “Nouvelle Heloise” adlı eserlerini veren Rousseau, 1762’de Amsterdam’da “Contrat Social” adlı ünlü eserini yazmıştır. Rousseau’yu ölmezler arasında bir isim sahibi yapan da “Dünyayı altüst eden” bu eseridir. Bu eserinde Devletin meydana gelmesini sağlayan “sosyal sözleşmeyi” ve inkılaptan sonra kurulmasını hayal ettiği demokratik siyasi mekanizmayı ortaya koyar. Eserin Fransa’ya girmesi yasaklanmış ve “Emile” (hayalindeki demokratik siyasi hayata vatandaşların hazırlanması için bir eğitim planı verir) ve “Contrat Social” eserleri gerek Fransa’da, gerek İsviçre’de mahkum edilerek yakılmıştır. 1776 yılında “Confessions” adlı eserini yazmağa başlayan Rousseau, 1778 yılında ölmüştür…1794 yılında da kemikleri Fransa’nın ünlü kişi ve devlet adamlarının mezarlarının bulunduğu Panthégon’a nakledilmiştir.

Rousseau teklif ettiği demokratik sistemin yaşaması için gerekli şartları da beraber getirmeyi düşünen geniş görüşlü ve temkinli bir düşünürdür.

a) Rousseau’nun Devlet ve Hakimiyet Hakkındaki Görüşleri :

Rousseau, Devletin doğuşunu insanın akıl ve iradesinde yani sosyal sözleşmede bulan görüşü benimsemiş ve onunla izah etmiştir.

“Sosyal Sözleşme” eserine “insanlar eşit doğar; ama her tarafta zincire vurulmuş olarak yaşar, bu durum nasıl meşru olur; onu inceleyeceğim” diyerek başlar.

Kuvvetten hak doğmaz ve insanlar ancak meşru iktidarlara boyun eğmek zorundadırlar. Hiç kimsenin diğeri üzerinde doğal bir otaritesi yoktur; kuvvet de bir hak yaratmadığına göre, meşru otoritenin kaynağı ancak anlaşma olabilir. Öyle bir toplum biçimi bulunmalıdır ki, toplum üyesi herkesin şahsı ve malları ortak güç tarafından ortak güç tarafından korunsun ve savunulsun, toplumda herkes herkesle birleştiği halde yine kendinin efendisi olsun ve eskisi kadar özgür kalsın.

Bunun gerçekleşmesi için, toplum üyelerinden her biri tüm hakları ile kendini bütünüyle topluma bağlıyacaktır. Böylece her insan kendini tamamen topluma verince, durum herkes için eşit olacak ve durum herkes için eşit olunca da, hiçkimsenin bu durumu yararına çevirmekte bir çıkarı olmıyacaktır. Ayrıca bu bağlanma kayıtsız ve şartsız yapılacağı için, gerçekleşen birlik mümkün olduğu kadar tam ve eksiksiz olacaktır ve hiçkimse bir şey isteme durumunda olmıyacaktır. Kendini bu koşullarda topluma bağlayan kimse aslında hiçkimseye bağlanmamış sayılır, her üye kendi üzerinde başkasına tanıdığı hak kadar başkaları üzerinde hak kazanır ve böylece hiçkimse bir şey kazanmadığı gibi bir şey de kaybetmiş olmaz.

Sosyal sözleşme şöyle aktedilecektir: “Herbirimiz bütün varlık ve gücümüzü genel iradenin yüce yönetimi altına koyuyoruz ve her üyeyi bütünün bölünmez parçası olarak kabul ediyoruz.”

Bu anda sözleşmeye katılanların kişisel varlığı yerine bu sözleşme ile manevi ve kollektif bir bütün oluşturulur. Bu kollektif bütün birliğini, kişiliğini, hayatını ve iradesini de bu sözleşmeden alır. Bu kollektif kişilik devlettir, hükümrandır. Sosyal sözleşmenin boş laf olarak kalmaması için de, genel iradeye boyun eğmek istemiyen kişiyi bütün topluluk boyun eğmeye zorlayacaktır, yani bu kişi özgür olmaya zorlanacaktır.

Sosyal sözleşme sonucunda insan, doğal özgürlüğünü ve canının çektiği ve gücünün yettiği herşey üzerindeki sınırsız hakkını kaybeder. Kazancı ise, toplum içinde özgürlük ve sahip olduğu şeyler üzerinde mülkiyet hakkıdır. İnsanın kendi koyduğu yasalara uyması özgürlüktür. Sosyal sözleşme ile insanlar eşit olurlar.[10]

Rousseau’ya göre egemenliğin kaynağı ve sahibi halktır. Zaten Rousseau sosyal sözleşme ile bu gayeyi gerçekleştirmek ister. Egemenliği tek kişinin elinden alarak millete maletmek ister. Egemenlik, genel iradenin kullanılması demektir. Genel iradenin birinci özelliği devredilmez oluşudur. Genel irade başkasına verilmez, yalnızca genel irade devlet güçlerini kuruluş amacına yani ortak iyiliğe uygun olarak yönetebilir. Egemenlik genel iradenin kullanılması demek olduğuna göre genel irade hiçbir zaman başkasına verilemez ve kollektif bir kişi olan egemen kişi ancak kendi kendini temsil eder. İktidarın devri mümkündür ama irade devredilemez. Egemenliğin başkasına devredilmesi söz konusu olamıyacağı gibi temsil edilmesi de olanaksızdır. Egemenlik genel iradedir, irade ise temsil edilemez. Bu nedenle milletvekilleri diye adlandırılan kimseler ulusun temsilcileri değildir ve olamazlar da bunlar ulusun bazı işleri yapmakla görevlendirdiği görevlilerdir. Halk kendisine temsilci seçtiği anda köle olmuştur.

Egemenlik bölünmez, çünkü irade ya geneldir ya da değildir, irade halkın oluşturduğu bütünündür ya da halkın bir kısmınındır. Genel irade hata yapmaz, yanılmaz, her zaman doğru yoldadır; haklıdır ve her zaman kamu yararına yöneliktir. Ancak halkın içinde görüş ayrılıkları, tartışmalar bunun aksi bir izlenim doğurabilir. Toplum her zaman kendi iyiliğini ister ama, bu iyiliğin nerede olduğunu her zaman göremez. Genel irade ortak iyiliğe yöneliktir, ancak birbirini yok eden karşıt iradeleri birbirinden çıkarttığımız zaman geriye kalan genel iradedir der, Rousseau. Sosyal sözleşme ile oluşan sosyal bütünün bütün üyeleri üzerinde mutlak bir iktidarı vardır. İşte genel irade ile belirlenen bu iktidara egemenlik denir.

Rousseau, yurttaşların ve egemen toplumun karşılıklı olarak haklarının ve yurttaşların teb’a olarak yerine getirecekleri görevleri ile insan olarak sahip olacakları doğal haklarının belirlenmesi gerektiğini söyler. Sosyal sözleşme ile kişi ancak toplum için gerekli olduğu ölçüde gücünü, malını ve özgürlüğünü bağlar ama bu “gerekli olanın” ne olduğunu belirleme yetkisi egemen güce aittir. Kişi devletin istediği hizmeti anında yerine getirecektir ama devlet de ona toplum için yararlı olmayan bir yük getirmeyecektir.[11]

b) Rousseau’nun Savunduğu Demokratik Siyasi Sistem :

aa) Rousseau’ya göre fertler sosyal sözleşme ile Devleti meydana getirirken bütün tabii hak ve hürriyetlerinden topluluk lehine vazgeçiyorlar, fakat Devletin meydana gelmesinden sonra garanti altına alınmış medeni haklar elde ediyorlardı.

Rousseau; eşitlikten daha çok dem vurmaktadır. Montesquieu’nun daha çok hürriyeti işlemesine karşılık Roussea’nun eşitlik üzerinde işlediği söylenir. Montesquieu hürriyete garanti olmak üzere kuvvetler ayrılığı üzerinde, Rousseau ise hürriyetin zaruri şartı olarak eşitlik üzerinde daha fazla durmuşlardır.[12]

ab) Demokratik Müesseseler ve İşleyişi :

Rousseau öyle bir demokrasi hayal ediyor ki; bu düzende idare edilen ile idare eden bir ve aynı şeydir. Yani Rousseau doğrudan doğruya halkın (veya milletin) kendi kendisini idare etmesini savunuyor.

Bu sistemde halkın kendisini oluşturan fertlerden ayrı bir varlığı ve birliği vardır. Halkın; kendisini teşkil eden fertlerin iradelerinin toplamı değil fakat sentezi olup fertlerin iradelerine üstün bir milli iradesi vardır. Bu irade “genel irade” adını alır. Rousseau sadece yasama faaliyetini hakimiyetin kullanılması olarak kabul eder. Diğer iki kuvveti ise ona bağlı kabul eder. Hakimiyeti ise bizzat (doğrudan doğruya) halk kullanacaktır. İktidarın kullanılması halk tarafından çok genel konularda kanun yapmakla olacaktır. Kanunlar genel iradenin açıklanmasından ibarettir. Genel irade ise halka aittir.

Rousseau; halkın doğrudan, kendi kendisini irade etmesinin mümkün bulunduğunu, temsilciler vasıtasıyla hakimiyetin kullanılmasının imkansız olduğunu savunuyor. Rousseau’nun bu noktada kendi zamanının dahi devletlerine tatbiki imkansız doğrudan demokrasi teklifi ile ütopist durumuna düştüğü söylenebilir.[13]

Tezata düşmesi şundandır: Yeni temsil sistemi milli egemenlik teorisinin bir sonucu olarak kabul ediliyor ve Rousseau da milli egemenlik teorisini benimsediği halde temsil anlayışına tamamen kapalı bulunuyor. Ancak kanunların hazırlanması işi bu işi bilen üstün zekalı kimselerce (rehberlerce) yapılabilir. Fakat bunların görevi burada biter.

Yürütme işlerini ve yargı hizmetini memur statüsünde bulunan, her zaman halk (hükümdar=souverain)ın murakabesi altında olan ve gerektiğinde görevlerine son verilebilen kimseler eliyle gördürmek hem mümkündür, hem de gereklidir. Çünkü bu hizmetler kanun yapmak gibi egemenliğin kullanılması olmayıp sadece, kanunları tatbik ve icra etmekten ibarettir.

Yürütme işlerine halk tarafından tayin edilen heyet, hükümet adını alır. Bunlar halkın ajanı (memuru) durumunda bulundukları, hakimiyeti kullanan halk içinde de mutlak eşitlik mevcut bulunduğu için Rousseau’nun Demokratik devletinde, Devlet başkanı olmıyacaktır.

Böylece Rousseau; doğrudan demokrasi ve başkansız Devlet teklifi ile karşımıza çıkmaktadır.

b) Yönetim Biçimleri :

aa) Demokrasi : Demokrasi de yasayı yapan da uygulayan da egemen toplumun çoğunluğudur. Yasayı yapanın, yasayı en iyi uygulayacak ve yorumlayacak kişi olduğu ve demokrasinin de en iyi yönetim olduğu düşünülebilir. Ne var ki Rousseau, mükemmel bir yönetim biçimi olan demokrasinin ancak tanrıların toplumunda uygulanabilecek bir yönetim olduğunu söyler. Böyle mükemmel bir yönetim insanların harcı değildir, zaten gerçek demokrasi hiçbir zaman varolmamıştır ve hiçbir zaman da var olmayacaktır. Çünkü bir defa, bu yönetimde ayrılması gereken şeyler ayrılmamıştır, egemen toplum ve yönetici aynı olunca, hükümetsiz hükümet durumu ortaya çıkmıştır. Sonra, yasayı yapanla uygulayanın aynı kişi olması da iyi değildir. Özel çıkarların kamu işlerini etkilemesi mümkündür ki, bundan daha kötü bir şey düşünülemez. Öte yandan çoğunluğun yönetmesi, azınlığın yönetilmesi de doğal düzene ters düşer. Bundan başka demokrasinin gerçekleşmesi öyle koşulları gerektirir ki, bunları bir araya getirmek de olanaksızdır.[14]

Demokrasinin uygulanması için ülkenin çok küçük olması gerekir, halkın toplanması kolay olmalıdır, her yurttaş kolaylıkla diğerlerini tanıyabilmelidir. Sonra örf ve adetler çok sade olmalı, herkes kamu işlerini kolayca kavrayabilmeli, çetin tartışmalara girme gereği olmamalı. Bundan başka sınıflar ve insanlar arasında zenginlikte eşitlik olmalı, aksi halde eşitlik uzun ömürlü olmaz, sonra lüks olmamalı, lüks zenginliği gerektirir, zenginlik ise, zenginin de yoksulun da ahlakını bozar. Bu nedenlerle der Rousseau, Montesquieu’ya atıf yaparak, erdem cumhuriyet yönetiminin ilkesi sayılmıştır. Bunlara ek olarak, demokrasi kadar iç savaşlara ve karışıklıklara açık başka bir yönetim daha yoktur Rousseau’ya göre, çünkü bu yönetim sürekli biçim değişikliklerine kayabilir, bu nedenle bu yönetimi korumak için sürekli uyanık kalmak ve çok yürekli olmak gerekir. Demokraside yurttaş her dakika kendi kendine “tehlikelerle dolu özgürlüğü, köleliğin rahatlığına tercih ederim” diyebilmelidir.

bb) Aristokrasi : Bu yönetimde egemen toplumun yanında bir de hükümet vardır. Aristokrasi yönetiminde egemen varlık ile yönetim birbirinden ayrıdır. Genel iradenin yanı sıra, hükümet üyelerine özgü başka bir irade görülür. Her hükümet kendi iç örgütünü dilediği gibi düzenler ama, halka söz söylerken ancak üstün varlık adına konuşabilir. Aristokrasinin temeli, ilk toplumlarda aile başkanlarının kendi aralarında birleşerek kurdukları yönetimdir. Daha sonra toplumsal kurumları gelişmesi, yaş farkı gibi doğal eşitsizliğe dayanan bu yönetim biçimine bir değişiklik getirdi, zenginlik yaşlılığın yerini almaya başladı. Yöneticilerin atanması seçime bağlanınca, zenginlerin çoğunluğu ele geçirdikleri görüldü. Servetin babadan oğula kalmasıyla da soylular sınıfı ortaya çıktı, seçime başvurmadan iktidara doğrudan doğruya el koydu. Aristokrasi yönetimini üçe ayırabiliriz: Doğal aristokrasi, seçimli aristokrasi, babadan oğula geçen aristokrasi.[15]

Bu üç tür aristokrasiden şüphesiz en iyisi seçime dayanan aristokrasi olacaktır. Aristokrasi de yasama egemen gücün yani toplumun, yürütme ise bir azınlığındır. Bu yönetimde bilgiye, doğruluğa, tecrübeye önem ve değer verilir. Toplantılar daha kolay gerçekleştirilir, işler daha iyi tartışılır, daha dikkatli ve düzenli görülür, devletin dış ülkelerde temsili saygıdeğer ve yetenekli kişilerin elinde olur. Kısaca, bilge kişilerin kendi çıkarlarına göre değil de, toplum çıkarlarına uygun olarak toplumu yönetmesi en doğal ve en iyi düzen olacaktır.

Aristokrasi yönetimi için ülke çok büyük yada çok küçük olmamalıdır, orta büyüklükte olmalıdır, nüfusun da çoğunluk ve yoğunluk bakımından az yada fazla olmaması gerekir.

Bu yönetimde, zenginlerin ölçülü davranması, yoksulların da az ile yetinmeleri gereklidir. Bu yönetimde insanlar arasında mutlak bir eşitlikte aranmaz. Bazı servet eşitsizliklerinin olması da gerekli olabilir, yönetim, bu işlere vakit ayırabileceklere bırakılır, ancak bu varlıklıların her zaman üstün tutulması anlamına gelmez. Bazen yoksullar arasından da atama yapılarak, insanların değerinin zenginlikten başka kriterlerle de belirlenebileceği gösterilmelidir.

cc) Monarşi : Monarşide egemen güç yasaları yapar ve tek kişi yasalara göre hükümet eder. Ancak bu yönetimde yönetici halkın mutluluğunu gözetmez ve yönetim gücü devletin zararına işler. Krallar kişisel çıkarlarını halkın yoksul ve güçsüz kalmasında görürler, halk güçsüz ve yoksul kalsın ki, kendisine karşı duramasın…

Büyük devletlerde uygulanabilecek olan monarşide, önemli görevlere yeteneksiz, bilgisiz, entrikacı, düzenbaz, aşağılık insanlar getirilir. Monarşilerin bir sorunu da hükümetin el değiştirmesidir. Kral ölünce, yeni bir kral seçmek gerektiğinde, kralın ölümü ile seçim arasında tehlikeli bir zaman boşluğu kalır. Bazı krallıklarda taht babadan oğula geçer biçime sokulmuştur ve kralın ölümü ile doğabilecek kavgalar önlenmek istenmiştir. Monarşi tutarsız bir yönetimdir, işler kralın ve çevresindekilerin keyfine, karakterine göre şu yada bu yönde iyi yada kötü gelişir.

dd) En İyi Yönetim : Özgürlüğün her iklimde yetişen bir meyva olmadığını söyler Rousseau. Toplum hayatı kalmadı mı, özgürlük de kalmaz. Toplu yaşama ise, insanoğlunun yalnız kendi emeğiyle elde edeceğinden fazlasına toplum sayesinde kavuşmasına bağlıdır. Bunu sağlayan yönetim en iyi yönetim biçimi sayılır. Ama, bu durum ülkeye göre değişebilir. Gerçi, üretimin tüketime oranı iklime, bir takım doğal koşullara bağlıdır ama, hükümetler arasında da kimi çok, kimi az tüketicidir. Bir hükümet içinde genel giderler kaynakları ne kadar aşarsa, yurttaşların gücü de o kadar ağırlaşır. Bu yükü ölçerken, kişilerin ödedikleri vergilerin tutarından çok hangi ellere gittiklerini göz önünde bulundurmalıdır. Vergi olarak ödenen bir para, kısa zamanda gene mükellefin eline dönüyorsa, yük ağır sayılmaz. Buna karşılık, çıktığı ele dönemeyen, mükellefin yararına harcanmayan bir vergi, ne denli hafif olursa olsun, yurttaşa ağır gelir. Sürekli olarak ufak vergiler ödeyen bir kimse, karşılığında hiçbirşey kazanamazsa, günün birinde elde avuçta bir şey kalmadığını görür. Bundan bir takım sonuçlar çıkarıyor Rousseau : Bir kere vergilerin ağırlığı, halk ile yönetim arasındaki mesafeyle doğrudan doğruya orantılıdır. Bundan ötürü en hafif verginin demokrasilerde ödendiğini görürüz. Aristokraside bu yük daha ağırlaşır, krallıkta ise dayanılmaz bir hal alır. Şu halde, krallık zengin ulusların, aristokrasi orta hallilerin, demokrasi de küçük ve yoksul toplumların yönetimi olmalıdır.

Yönetimlerin hangisi en iyisidir? Bu sorunun çözümlenemiyeceğine inanıyor Rousseau. Ancak, bir takım belirtilere bakarak, bir ulusun iyi yönetilip yönetilmediğini anlayabiliriz diyor. Bu belirtilerin en önemlisi, düzenin sürekliliği ve kişilerin mutluluğudur. İnsanlar bu amaçları gerçekleştirmek için kendi aralarında siyasal bir ortaklık kurarlar. Kişilerin mutlu olup olmadıkları ise, nüfus artışından anlaşılır.Dışarıdan katılmaları bir yana bıraktığımız halde, yurttaş sayısının çoğaldığını görürsek, o ülkede iyi bir yönetim kurulduğuna inanabiliriz.

ee) Yönetimlerin Bozulması : Bir devlet içinde değişikliğin kaynağı, hükümet iradesinin genel irade üzerindeki sürekli baskısıdır. Her yönetici, insan olarak bir takım doğal eğilimlerden kurtulamıyacağı için, kendi isteklerini toplumun isteklerinden üstün tutmaya kalkışır. Bunun sonucu olarak da yönetim biçimlerinin bozulduklarını görürüz. Yönetimlerin bozulma nedeni ikidir. Birisi, yönetim kadrosunun daralması, diğeri devletin dağılmasıdır. Hükümetin daralması, yönetici sayısının kısılması, yani demokrasiden aristokarsiye, aristokrasiden de krallığa geçilmesi demektir. Her hükümette böyle bir eğilim vardır. Devletin dağılması da iki türlü olur; Yöneticiler devleti yasalara göre yönetmemeye başladıkları gün, kendilerine verilen bir yetkiye değil, zorla ele geçirdikleri bir etkiye dayanmış olurlar. Yasalara uymadıklarına göre, toplum dağılmış, devlet içinde devlet kurulmuş, yani bir sıkışma olmuş demektir. Hiçbir iradesi kalmıyan halk karşısına bir zorbanın dikildiğini anlar. Bu durumda, artık genel iradeden söz açılamıyacağına göre, toplum sözleşmesi bozulmuş sayılır.. Dolayısıyla, halk yöneticiye uymak zorunluluğundan sıyrılır, doğal yaşama döneminin özgürlüklerini benimser. Genel iradeyle birlikte yasama kuvveti de ortadan kalkmış, siyasal toplum çökmüştür. Hükümet üyelerinin birlikte kullanmaya zorunlu bulundukları kuvveti, her üyenin tek başına ele geçirmesi de aynı duruma yol açar. Bu sefer de, hükümet üyesi sayısınca ayrı ayrı hükümetler kurulmuş, yasalara ve genel iradeye karşı gelinmiş demektir. Böyle bir devlet ya parçalanıp yok olur yada biçim değiştirir.

En iyi yönetim biçiminin bile zamanla bozulacağını söylüyor Rousseau. Siyasal düzen de, insanoğlu gibi, doğmasıyla birlikte ölüme doğru yol almaya başlar. Ne var ki, hayatını uzatmak insanoğlununelinde olmadığı halde, örgütü sağlam bir toplum uzun süre yaşayabilir. Diriliği, yasama kuvvetinin üstünlüğünü sağlamasına bağlıdır.[16]

II – ROUSSEAU’NUN GÖRÜŞLERİNDEKİ GERÇEKLİK PAYI :

1 – Gerek doğal yaşama hali ve gerekse ona dayanılarak açıklanan toplum sözleşmesi birer faraziyeden ibarettir. Yine tarihin bilinmeyen çok eski devirlerinde yapılmış olduğu farzedilen bu sözleşmenin – yapıldığı doğru olsa bile – bugün artık geçerliği olamazdı. Ayrıca bu noktaları Rousseau da aynen bizler gibi kabul ediyor fakat, feodaliteye, kiliseye, sosyal sınıflara, zulme dayalı olarak kabul ettiği zamanının mutlak monarşisini yıkıp yerine, demokrasiyi getirmek için bu faraziyeleri basamak yapıyordu.

2 – Bazı tereddütlere rağmen Rousseau milli egemenlik teorisini savunmuştur. Fakat bu konudaki görüşlerde ittifak yoktur. Burdeau Rousseau’nun genel iradeyle , toplumu meydana getiren bireylerin iradesini birbirinden ayırmakla, halkın iradesi konusunda çeşitli sosyolojik görüşlerin gelişmesine yol açtığını ileri sürmektedir. Halk egemenliği, bir başka deyişle halkın iradesi, basit matematik bir işlemle ortaya konulamadığı anda, çeşitli açıklama yolları ortaya çıkmış, böylece halk iradesi, Burdeau’nun deyimiyle, siyasi kavgaların ortasında rengi pek belli olmayan bir bayrak haline gelmiştir. Nitekim Rousseau’nun, milli egemenlik kuramının da kurucusu sayılmasına yol açan husus, genel iradenin, toplumu meydana getiren bireylerin iradesinden ayrı ve ona üstün olduğunu ileri sürmek zorunda kalmasıdır. İşte Rousseau’nun, genel iradenin toplum içinde yaşayan bireylerin iradelerinden ayrı olduğu iddiasıyla, halk egemenliği anlayışının sakatlandığı ileri sürülmüş ve buradan hareketle -genel irade vatandaşların iradesinin toplamı olmadığına göre- bireylerin iradelerinin dışında bir milli iradenin varlığı iddia edilmiştir. Ayrıca Rousseau’nun savunduğu iktidarın bölünmezliği ilkesi de bu iddiayı desteklemektedir. Böylece halk egemenliği yanında, milli egemenlik kuramının kurucusu da Rousseau sayılmıştır.[17]

3 – Rousseau milli egemenlik kuramını savunmasına rağmen onun bir sonucu olarak kabul edilen temsili demokrasiyi kabul etmez ve doğrudan demokrasiyi bir mecburiyet olarak kabul eder. Ona göre egemenliğin devri mümkün olmadığı gibi, kullanılmasının devri de mümkün değildir. Çünkü egemenlik ve onun kullanılması genel irade ve genel iradenin açıklanmasından ibarettir. Genel iradenin ise devri imkansızdır. İngiliz halkı kendini hür zannetmektedir, ama hakikatte O sadece temsilcileri seçerken hür olup seçimden sonra köle durumuna düşmektedir.

Bugün hiçbir düşünür doğrudan demokrasi lehinde görüşe sahip değildir. Artık bugün hatta Rouseau’nun yaşadığı devirde devletleri küçültmek imkanı olmadığına göre, bu sistemin savunulmasına da imkan olamaz. Uygulamada İsviçre’nin iki kantonu hariç doğrudan demokrasiyi uygulayan devlet bulunmamaktadır. Aynı şekilde temsili rejimin bir sanucu olan siyasi partiler de Rousseau’nun reddine rağmen demokratik siyasi hayatın “vazgeçilmez unsurları” haline gelmişlerdir. Bugün demokrasiler doğrudan demokrasi değil ama yarı doğrudan demokrasiye yönelmişlerdir.

Rousseau çoğunluğun kararını, genel iradenin açıklanması sayıyor, genel iradeyi şaşmaz kabul ediyor. Burada azınlığın durumu Rousseau’nun eleştirilmesi gereken bir yanıdır. Bu görüşü ile akıl sahibi vatandaşların mutlak eşitliğini savunmasına rağmen bir tezata düşmektedir. Rousseau burada çoğunluğa başvurmakla hata etmez. Çünkü, her konuda bütün halkın ittifakının sağlanamıyacağı herkesçe kabul ediyor. Ancak çoğunluğun kanaat ve kararını mutlak gerçek olarak kabul etmekle hataya düşüyor. Aksinin de doğru olabileceğini, bu itibarla azınlığın da bazı haklara sahip kılınmasını kabul etmemekle de; önce savunmuş bulunduğu eşitlik ilkesinden ayrılarak tezata düşüyor. Ferdin “özgürlüğe zorlan”ırken, özgürlüğünden edildiğini farketmemişe benziyor. Eğer kişi, kendi payına düşen oranda egemen ise, azınlığın çoğunluğa tabiyeti açıklanamaz. Daha doğrusu azınlığın çoğunluğa boyun eğmesi kabul edilince bireyin egemen olmadığı sonucuna varmak gerekir. Aynı eleştiriyi Rousseau da kendi kendine yapmış ve bir cevap bulmaya çalışmıştır. Bilindiği gibi, eğer diyecektir Rousseau, sosyal sözleşme varsayımı kabul edilirse kişinin çoğunluğun iradesine boyun eğmesi ile özgür ve egemen sayılması arasında bir çelişki doğmaz. Çünkü bireyler sosyal sözleşme ile çoğunluğun iradesini kabul etmişlerdir. Kişi tüm yasaları, kendinin muhalif kaldığı yasaları da kabul etmiş, çoğunluk iradesini benimsemeyi göze almıştır. Bu nedenle çoğunluğun hakim olması halinde de yine birey, egemenliğinden bir şey kaybetmeyecektir. Ne var ki bu savunma, pek güçlü bir savunma olmayacaktır. Birey kayıtsız ve koşulsuz genel iradeye boyun eğecektir, malı, hakları ve hatta hayatı genel iradeye yani çoğunluğun iradesine yani devlete tabii olacaktır. Rousseau’nun öngördüğü bu sistem bireyin tümüyle devlete tabii olduğu ve kişinin devlet tarafından yutulduğu bir sistemdir.[18]

Rousseau’nun benimsediği, doğrudan demokrasi ve egemenliğin kullanılmasının devredilemeyeceği konusundaki görüşlerinin bir sonucu sayılabilen; yürütme ve yargı kuvvetini de yasama kuvvetine bağlı kabul etmesinin de eleştirilmesi gerekir. Rousseau her ne kadar kuvvetler ayrılığını benimsemese de, yürütme ve yargı hizmetlerinin ayrı organlar tarafından görülmesini zaruri görür. Rousseau; “…Yasama faaliyeti içinde halk temsil edilemez; fakat yürütme faaliyeti içinde temsil edilebilir ve edilmelidir, çünkü icra faaliyeti kuvvetin kanuna tatbikidir…” der. Yargı görevi de uzman kimselere verilmelidir. Rousseau kuvvetler ayrılığını kabul etmemekle beraber fonksiyonların ayrı organlar tarafından ifasını teklif etmektedir. Ne var ki, icra ve yargı görevi ve organları, yasama görevi ve organına bağlı bulunmaktadır.[19]

4 – Hak ve hürriyetler konusunda Rousseau, ferdiyetçi, liberal ve demokratik görüşün 18.yüzyılda en hararetli savunucusu olmuştur. Rousseau eşitlik üzerinde; özgürlüğün ve önerdiği demokratik sistemin zaruri şartı olarak durup, toprağın; feodal aristokratlardan alınarak dağıtılmasını şiddetle savunmuş ve bu suretle mülkiyet hakkını işlemiştir. Bunun önemi ihtilalden sonra 1848 ihtilaline kadar solcu çevrelerin Rousseau’yu kendilerine mesnet yapmalarında görülür.

B – ROUSSEAU’NUN GÖRÜŞLERİNİN ETKİLERİ :

Rousseau’nun görüşleri ile ilgili değişik değerlendirmeler yapılmıştır. Bzaılarına göre Rousseau bir devrimcidir. 1789 Devriminin fikir kaynağını oluşturmuştur, diğer bazılarına göre ise, Rousseau’nun Fransız Devrimine hiçbir etkisi ve katkısı olmadığı gibi siyasal bir doktrini de yoktur. Diğer bazıları “Rousseau’nun düşüncesi devrimcidir ama, kendisi devrimci değildir” demişlerdir. Diğer bazılarına göre ise, Rousseau mutlakiyetin savunucusudur.

Ne var ki, Rousseau incelenirken, çoğunlukla eserlerindeki görüşleri değil de, daha sonraki dönemlerdeki etkisi ele alınır ve değerlendirilir. Öte yandan Rousseau’nun siyasal görüşleri ile Cenevre’nin siyasal yapısı arasında bağlantı kurulmak istenmiştir, ancak Rousseau’nun “Sosyal Sözleşme” eserini yazdığı zaman Cenevre’nin siyasal düzeninden habersiz olduğunu kanıtlayan eserler de vardır.

Bir görüş Rousseau’yu liberal bireyciliğin yani klasik demokrasinin öncüsü olarak görmektedir. Buna göre Rousseau, sosyal sözleşme görüşü ile siyasal iktidarların insanlar üzerindeki otoritesini rasyonel bir temele dayandırmıştır. Toplum kaynağını insanların iradesinde bulmaktadır, insanların toplumdan önce haklara sahip oldukları kabul edilmektedir. Toplumun varlık nedeni de insanların sahip olduğu bu hakların korunmasıdır. Bir iktidar bu haklara saygı göstermediği taktirde, emretme gücünü kaybeder ve kişilerden kendisine itaat etmelerini istiyemez. İşte sosyal sözleşmenin bu ilkeleri daha sonraları Fransız ve Amerikan devrimlerinde benimsenecek ve geliştirilecek olan insan hakları teorisinin temel ilkelerini oluşturmuştur.

Klasik demokrasinin temel ilkelerinden olan “egemenlik halktadır” ilkesinin de kaynağının yine Rousseau olduğu ileri sürülmüştür. Egemenlik toplumun tümüne aittir ve egemenliğin tek kaynağı toplumdur.

Rousseau’nun düşüncesinin uzun süre etkili olmasının ve canlılığını koruyabilmesinin nedeni olarak da, onun eşitlik düşüncesine verdiği önem gösterilmiştir. Rousseau insanlar arasında tam ve mükemmel bir eşitlik öngörmüş ve sosyal bütünün üstün gücü ile kişilerin özgürlüğünü bir madalyonun iki yüzü olarak görmüştür. Demokrasinin ruhunun eşitlik olduğunun kabul edildiğinde, mükemmel eşitlik mükemmel demokrasiye götürecektir, birey ile toplum arasındaki çelişkiyi de çözümleyecektir. Bu açıdan Rousseau’nun eşitlik ilkesini, düşüncesinin temeli yapması onu marxist görüşe yaklaştırdığı ileri sürülmüştür.Rousseau eşitliği hukuki eşitlik olarak değerlendirmiş ve hak eşitliğini savunmuştur, buna karşılık marxisme eşitliği sosyal ekonomik eşitlik olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle ayrıcalıkların kaldırılmasını amaç alan Rousseau ile sınıfların kaldırılmasını savunan Marx’ın temeldeki düşüncelerinin aynı olduğu noktası üzerinde durulmuştur.

I – ROUSSEAU’NUN FRANSIZ İHTİLALİNE ETKİSİ :

Rousseau’nun eserlerini vermeye başlamasından önce (1750) Fransa; pozitif ve teorik gelişmelerin etkisi altında sosyal ve siyasi bir bunalım içindeydi. Aydınlık çağın diğer düşünürleri özellikle Voltaire, Diderot ve Montesquieu eserlerini vermişler, her ne kadar mevcut düzenin ıslahı için çalışıyorlarsa da, Fransa’nın siyasi hayatını sarsmışlar, yavaş yavaş cemiyetin felsefi zihniyetinin değişmesini hazırlamışlardır. Aynı zamanda bu devirde burjuvazinin her iki sınıfı da ortaya çıkmış ve bilinçlenmeye başlamıştı. Bu arada halk içinde muhafazakar ve devrimci gruplar doğmaya başlamıştı.

Rousseau, bu ortamda yetişmiş ve sosyal ve siyasi buhranların başlaması zamanlarında eserlerini vermeye başlamıştır. Rousseau’nun ferdiyetçi, liberal ve demokratik görüşler bakımından diğer düşünürlerden çok farkı olmadığını, fakat meseleleri ele alış ve halka sunuş bakımından oldukça değişik bir düşünür olduğunu, bu sebeple bu teoriyi (ferdiyetçi, liberal ve demokratik teoriyi) halka malettiğini biliyoruz.

Rousseau’nun ihtilale etkisini iki şekilde incelemek mümkündür.

1 – Rousseau’nun görüşleri ile ihtilale etkisi :

Kullandığı uslup dolayısıyla eserlerinin zevkle okunması, geniş halk kitlelerinin; savunduğu demokratik görüşleri benimsemesine yol açmıştır. Yani Fransız halkının zaten değişmekte olan felsefi zihniyetini bu suretle daha kısa zamanda değiştirme imkanını bulmuştur.

İhtilale giden dönemde şehirlerde yüksek ve orta (küçük) burjuvazi ortaya çıkmış ve bilinçlenmeye başlamıştı. Yalnız orta burjuvazi kararsız, gelecek için programsızdı. Ne yapmak durumunda olduğunu bilmiyordu. Üstelik bu kitle şehirlerdeki nüfusun çok büyük bir kısmını teşkil ediyordu. Rousseau bu geniş kitleye ideoloji verdi ve bunları da hızla ihtilale doğru kanalize etti.

Rousseau’nun toprağın feodal aristokratlardan alınıp topraksız halka dağıtılmasını savunması da O’nun görüşlerinin benimsenmesinde ve kitlelerin ihtilale sürüklenmesinde etkili oldu.

Nihayet Rousseau bütün bunlara ek olarak fikirlerini kendisi kadar hararetle savunan ve halka maletmiye çalışan; Marat, Robespiérre, Saint-Just gibi ateşli devrimcilerin de yetişmesini sağladı. Böylece Rousseau ihtilalcileri de yetiştiren bir düşünür olarak görünmektedir.[20]

2 – Rousseau’nun metodu ve üslubu ile etkisi :

Rousseau’nun en etkili yönü burasıdır. J-L Lecercle şöyle diyor : “Rousseau’nun ihtilale etkisi sadece fikirleriyle izah edilemez, fakat onun kalplere ilham veren stili ile de izah edilebilir. Fikirle birlikte ateşli söyleyiş ihtilalin hazırlanmasında yeni bir safha teşkil eder.” Aynı şekilde M. İbanez “La Democratie Moderne” adlı eserinde Rousseau hakkında şöyle söylüyor : “…Biz insanlığın mukadderatı üzerinde en büyük ve en çabuk etki yapan kimsenin Rousseau olduğunu düşünüyoruz… Yalnız aşırı, ateşli ve görünüşte yeni doktrinler; fikirleri çelmek ve kitleleri sürüklemek özelliğine sahiptirler. İşte Rousseau’nun eserlerinin… kadınlar dahil bütün dünyanın tutkusu olmasını açıklayan sebep…” Paul Janet de; Rousseau’nun ekolünün ihtilal ve inkılaptan ibaret olduğunu, söylüyor ve “Contrat Social’ 1764’ten 1789’a kadar her gün tesirini gösterdi. Denilebilir ki ihtilali bu eser yapmıştır. Kurucu meclisin münakaşa ve müzakerelerinde onun dili hakimdir. Düşünceler, sözler ve formüller Rousseau’nundur. Ve birçok pasajlar Contrat Social’dan alınmıştır.” diyor. Bu sebeplerden dolayıdır ki A. K. Yörük Contrat Social için “Dünyayı altüst eden eser” diyor. Kısacası denilebilir ki 1789 İhtilali Rousseau’nun eseridir, veya en büyük etkenlerinden biri Rousseau’dur. Sadece şu etkisi ile Rousseau demokrasiye özellikle Fransız demokrasisine çok şey vermiştir.

II – İHTİLALDEN SONRAKİ DEMOKRATİK SİSTEME ETKİSİ :

Rousseau’nun ihtilalden sonra etkisi sadece sistem üzerinde olmamış aynı zamanda ve belki ondan daha fazla fikirler üzerinde olmuştur. Yani Rousseau teori üzerinde etkisini uzun zaman sürdürmekle beraber, bu asra kadar görülmemiş bir işi de başarmış, doktrininin uygulamaya intikal ederek bir siyasi sistemin unsurları arasına girmesini sağlamıştır.

1 – Rousseau’nun demokrasi teorisine etkisi :

Rousseau uzun zaman fikirler üzerinde etki yapmış ve bu suretle, görüşlerinin daima yaşamasını ve hatta her yeni sistem değişikliği sırasında bilhassa Fransa’da teklif edilen bir alternatif olmasını sağlamıştır. Bundan başka Rousseau, teoride iki bakımdan daha etkilidir ve etkili olmaya devam edecektir.

Bir kere görüşleri her devrin demokratik fikirleri üzerinde besleyici bir kaynak niteliğindedir. Demokrasi denilince akla gelen ve demokrasinin en büyük nazariyecisi olduğu kabul edilen bir kimse, herhalde bu zamana kadar olduğu gibi bundan sonra da yaşayacaktır.

İkinci olarak; Rousseau savunduğu mutlak eşitlik, toprak mülkiyeti ve doğrudan demokrasi fikirleri ile Karl Marx’a kadar bütün solcu ve sosyal demokrasicilerin ilham aldıkları kimse olmuştur.

2 – Rousseau’nun yeni demokratik sisteme etkisi :

Bu etkiler iki gurup altında incelenebilir.

a) Rousseau’nun fert hak ve hürriyetleri yönünden demokratik sisteme etkisi :

Kaynaklar bu konuda ittifak halindedirler. Rousseau; ihtilalden sonra kurulan demokrasi anayasalarının, felsefesini ve iktidarın sınırını teşkil eden ve birbirinin tekrarı şeklinde bulunan haklar beyannamesine bu konudaki bütün teklifleriyle girmiştir. A. Fuat Başgil şöyle diyor : ” 1789 İnsan ve Yurttaş hakları bildirisinin 2.maddesi …bu madde 18.yüzyılın mesela Rousseau gibi tabii hukukçuların düşüncelerine tercüman olmakta ve asırlar içinde olgunlaşan tabii hak ve kanun fikrini en güzel şekilde belirtmekte idi.” Devletin korumak mecburiyetinde olduğu, Rousseau’nun etkisi ile insan ve yurttaş hakları bildirilerine giren tabii haklar şunlardır :

– Hürriyet , – Mülkiyet, – Güvenlik, – Baskıya karşı direnme, – Eşitlik.

Burada bildirinin Rousseau’dan ayrıldığı tek husus; kanunların bazen gayri adil olacağını düşünerek baskıya karşı direnme hakkını kabul etmiş olmasıdır. Oysaki Rousseau çoğunluğun iradesi olan genel iradenin şaşmazlığını kabul etmiş ve direnme hakkı diye bir şey tanımamıştır.

Öte yandan Rousseau’ya göre “Her kanunun düzenlenmesinin amacı, eşitlik ve özgürlüğün sağlanmasıdır” Bu görüş bildirilere “siyasi iktidar bu hakları ortadan kaldıramaz, onlara dokunamaz…” şeklindeki bir anlayışla geçmiştir. Böylece ferdiyetçi doktrinin devlet iktidarını bu tabii haklarla sınırlaması amacı gerçekleşmeye başlamıştır. Hukuk devleti yolunda adımlar da bu suretle atılmaya başlamıştır. Böylece Rousseau’nun, istediği halde, “genel irade şaşmaz” diye gerçekleştiremediği ferdin hak ve hürriyetleri teminat altına alınıyordu.

Bir de; Rousseau’nun sosyal haklar yönünden etkisinin olup olmadığını araştırmak gerekir. Rousseau’nun her bakımdan mutlak eşitlik ilkesini savunması; bilhassa 1848’e kadar sosyal demokrasi ve sosyal haklar teorisi üzerinde çalışan düşünürlerin daima O’na dayanmaları sonucunu doğurmuştur. Ancak denilebilir ki, zamanında sosyal ve iktisadi eşitlik şuuru doğmamış bulunduğu için Rousseau’da “her bakımdan mutlak eşitlik” terimi ile ancak hukuki eşitliği kastetmiş olabilir.

b) Rousseau’nun ihtilalden sonra gerçekleşen demokratik sisteme etkisi :

Bu konularda Rousseau’nun etkisi pek gözle görünmez. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi; ihtilalden sonra yapılan anayasalar, çok çabuk değişmekte ve bu suretle adeta hangi sistemin gerçekleştirmek istendiği pek tesbit edilememektedir.

İkincisi de, temsili sistemin benimsenmesi, Rousseau’nun reddedilmesi veya ondan uzaklaşma olarak nitelendirilmiştir.

Esasen Rousseau bu konuda da reddedilmemiştir. Taraftarları pek çoktur.[21] P. Janet’in dediği gibi; “kurucu meclisin müzakerelerinde onun dili hakimdir, düşünceler, sözler, formüller Rousseau’nundur. Ve birçok pasaj Contrat Social’dan alınmıştır.” Rousseau’nun demokrasi fikri kabul edilmiştir. Bu demokrasinin ruhu da onun görüşlerinden oluşmuştur. Ama demokrasi şekli olarak Rousseau’nun teklif ettiği doğrudan demokrasi şekli değil fakat temsili demokrasi kabul edilmiştir. Yani Rousseau’nun “halk idaresi” teklifi kabul edilmiş “bizzat halk tarafından” teklifi kabul edilmemiştir.

Ayrıca Rousseau’nun teklif ettiği başkansız devlet teklifi de gerek teoride gerek tatbikatta yaşatılmak istenmiş, ama neticede başkansız devlet olamıyacağı sonucuna varılmıştır. İhtilalden sonra Montesquieu’nun tesiriyle kabul edilen kuvvetler ayrılığı prensibine ise, -bilhassa fonksiyonların yerine getirilmesi bakımından- Rousseau’nun fazla itirazı yoktu.

Başlangıçta seçim hakkının zaman zaman sınırlanmasına bazı anayasalarda yer verilmiş, bu bakımdan Rousseau’dan ayrılma olmuş, eşitlik ilkesi zedelenmiştir.

Netice olarak denilebilr ki, Aydınlık çağın bu kadar düşünürü arasında yalnız birinin bütün görüşlerinin olduğu gibi alınması zaten düşünülemezdi. O’nun düşüncelerinin aynen kopye edilmesi değil, fakat sadece tesiri, ama ne derece tesir ettiği sözkonusu olabilirdi.

III – GÜNÜMÜZ DEMOKRASİLERİNİN ROUSSEAU’DAN ALDIKLARI PRENSİPLER :

Rousseau’nun düşündüğü; menfaatinden çok, akıl gücünün etkisi altında olan vatandaşlar; o zaman hukuki eşitlikle yetiniyorlardı. Ama bugün o vatandaşın yerine çıkarından başka düşüncesi olmıyan “toplum içi insanı” geçmiştir. (Burdeau) Bu toplum içi insanı, sadece hak ve hürriyetlerin anayasalarda tanınması ile yetinmemekte, bu hak ve hürriyetlerden faydalanabilmesi için gerekli şartların ve imkanların sağlanmasını da istemektedir. Devlet de, bu isteklere cevap vermek mecburiyetini duymuş, ferde talep ettiği bu sosyal ve ekonomik hak, özgürlük ve imkanları sağlamayı üzerine almış, fakat bu sorumluluk yanında; bir yandan girişimci gibi iktisadi sahada teşebbüse girişirken öte yandan aşırı liberalizmin sakıncalarını ortadan kaldırmak için bazı müdahelelerde bulunma yetkileriyle donatılmıştır.[22] Böylece 1848’de teori sahasında ağırlık kazanmaya başlıyan sosyal haklar ve sosyal demokrasi, nihayet İkinci Dünya Savaşı sonrasında, hemen bütün devletlerin anayasalarında benimsenerek tamamen gerçekleştirilmiştir.

Bu gelişmelerle birlikte, bir yandan siyasi demokrasi sosyal bir karaktere bürünürken, öte yandan da aynı demokrasi klasik diye vasıflandırılan ilk şeklinden uzaklaşmış, realist veya Burdeau’nun deyimi ile “yöneten demokrasi” karakterini kazanmıştır. Bu suretle anayasalarda bir değişiklik yapılmadığı halde, belki seçime katılan seçmenlerden çok daha fazla, siyasi iktidar üzerinde etkili bulunan, adlarına “fiili iktidarlar” denilen menfaat ve baskı grupları ve kamu oyu teşekkül etmiştir.[23]

Bir de bütün bunlara ek olarak; Rousseau’ya rağmen temsili rejimin benimsenmesini, emredici vekaletin kabul edilmeyip seçmenlerine karşı bağımsız, hiçbir sorumluluk tanımıyan yeni temsil anlayışı kabul edilmiştir.

1 – Modern demokrasiler :

Kelsen; temsili rejimi kabul etmekle ve partileri zaruri görmekle beraber, demokrasiyi; “iktidarı elinde tutanlara tabi olanların, idare edenlerle edilenlerin aynı olduğunu” dolayısıyla, Rousseau’nun demokrasi tarifinin bugün de geçerli olduğunu kabul ediyor.

Bu son gelişmeler karşısında; demokrasiyi “halk tarafından, halkın hükümeti” yapabilmenin imkanları araştırılmış ve Kubalı’nın “yarı temsili”, birçoklarının ise “yarı doğrudan” dedikleri demokrasi şekline geçilmiştir. Bu yarı doğrudan demokrasiyi gerçekleştirmek için zaruri unsurlar olarak getirilen müesseler şöyle sıralanabilir Kelsen’e göre :

– Refarandum ve plebisit usulleri,

– Halk teşebbüsü,

– Millet vekillerinin dokunulmazlığı,

– Millet vekillerinin seçmenlere karşı mesuliyeti; Millet vekilliği sıfatının kaybedilmesi ve marksist demokrasilerde azil hakkı,

– Nisbi temsil usülü, millet vekillerinin tekrar seçilebilmeleri,

– Hürriyet ve halk egemenliği anlayışına dayalı parlamento,

– Çift meclis, milli ve mesleki temsil usulleri vs.

Bütün bu müessese ve prensipler, Rousseau’nun etkisiyle olmasa bile onun doğrudan demokraside ısrarında haklı olduğunun kabulüdür. Rousseau bugün ihtilalin sonrasında olduğundan daha fazla kabul ve onay görmüştür.[24]

2 – Otariter ve totaliter devletler :

Bu devletlerde her ne kadar hak ve hürriyetler mevcut gibi görünüyorsa da; ferdin doğuştan hak ve hürriyetleri kabul edilmez, toplum sayesinde varlık ve değer kazandığı kabul edilir.

Otoriter ve totaliter toplumlarda, fertler arasında eşitlik değil hiyerarşi vardır. Toplumun menfaati fertlerin menfaatine üstün olduğundan, fert için önce mensup olduğu sosyal sınıfın meslek ve hizmet disiplini ve onun üstünde de devlet otoritesi ve disiplini vardır.

Rousseau hürriyet ve eşitlik üzerinde çok titiz olduğu gibi, bütün demokrasilerde, hürriyet ve eşitlik iki temel şart olarak kabul edilir. Bu sebepten Kelsen otoriter ve totaliter devletlerin her iki çeşidini de; “demokrasiye karşı çıkan devletler” olarak nitelendirmektedir. Bu böyle olmakla beraber bu grup altında toplanan faşist ve sosyalist-komünist devletler kendilerine demokrasi adını vermektedirler. Hatta sosyalist devletler Rousseau’nun doğrudan demokrasisine yaklaşmak için -sözde- halka bütün hak ve hürriyetleri sağlamak ve eşiltiği gerçekleştirme vadinde bulunmuşlar, bu hak ve hürriyetleri anayasalarına da koymuşlardır. Bu devletlerde seçim hakkı da fertlere değil mensup bulundukları sosyal sınıflara, hem de sadece bunların idarecilerine tanınmaktadır. Gerçek halkın doğrudan demokrasi ile idaresini hedef alan komünizm bu suretle hiyerarşik meclislerden meydana gelen bir siyasi sisteme varmış, değil doğrudan demokrasiye parlamentolu demokrasiye bile varamamıştır. Faşizm ise nihayet tek iktidar partisi olan faşist partisinin hazırladığı listelerin halk tarafından kabulüne varan bir sistemi gerçekleştirmiştir.

Sosyalist sistem taraftarları Rousseau’yu kendilerinin öncülerinden kabul ettiklerini söyliyerek, Rousseau’nun, bu sistem (sosyalist devletler) üzerinde de etkisini sürdürdüğü söylenebilir.[25]

SONUÇ :

Rousseau’da kendinden önceki veya çağdaşı bulunan düşünürler gibi felsefi ve teorik gelişme zincirinin bir halkasıdır. Ama düşünceleriyle olduğu kadar, kullandığı uslüp ve ifade ile ferdiyetçi, liberal ve demokratik görüş taraftarı hemfikirlerinden ayrılır. Doğup büyüdüğü sosyal ve siyasi ortam, beslendiği teorik kaynaklar, meydana getirdiği derli toplu eserleri ve bu eserlerin, zihniyeti değişmeye başlamış bulunan halk tarafından, sözü edilen sosyal ve siyasi bunalım devrinde çok okunması gibi hususlar başarısının önemli sebeplerini oluşturur.

Rousseau, ihtilale olduğu kadar, ihtilalden sonra gerçekleştirilen demokratik sisteme, hem de günümüze kadar etkili olan bir düşünürdür.

Fert hak ve hürriyetleri konusundaki teklifleri tamamen yeni anayasaların başında, onların maddeleri halinde kabul edilen “insan ve yurttaş hakları bildirilerine” girmiş, demokrasi kabul edilmekle beraber temsili demokrasi kabul edilerek Rousseau’dan ayrılma olmuştur.

Demokrasi teorisi üzerinde Rousseau bu güne kadar olduğu gibi bundan böyle de etkisini sürdürecektir.


[1] Erdinç, Tahsin: Jean Jaques Rousseau, Görüşleri ve Demokratik Sistem Üzerindeki Etkileri s.6

[2] Ebenstein, William: Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri s.197

[3] Ebenstein, William: a.g.e , s.199

[4] Tanilli, Server: Voltaire ve Aydınlanma, s.205

[5] Erdinç, Tahsin: a.g.e, s.10

[6] Ebenstein, William: a.g.e , s.201

[7] Akın, İlhan: Kamu Hukuku, Devlet Doktrinleri, Temel Hak ve Özgürlükler, s.158

[8] Erdinç, Tahsin: a.g.e, s.12

[9] Tanilli, Server: a.g.e , s.227

[10] Göze, Ayferi: Siyasi Düşünceler ve Yönetimler, s.202

[11] Göze, Ayferi: a.g.e , s.204

[12] Erdinç, Tahsin: a.g.e , s.20

[13] Erdinç, Tahsin: a.g.e , s.22

[14] Göze, Ayferi : a.g.e , s.208

[15] Akın, İlhan : Kamu Hukuku, Devlet Doktrinleri, Temel Hak ve Özgürlükler, s.170

[16]Akın, İlhan : Kamu Hukuku, Devlet Doktrinleri, Temel Hak ve Özgürlükler, s.173

[17] Sarıca, Murat : 100 Soruda Siyasi Düşünce Tarihi, s.88

[18] Göze, Ayferi : a.g.e. , s.213

[19] Erdinç, Tahsin : a.g.e. , s.26

[20] Erdinç, Tahsin : a.g.e. , s.29

[21] Erdinç, Tahsin : a.g.e. , s.34

[22] Akın, İlhan : a.g.e. , s.67-73

[23] Erdinç, Tahsin : a.g.e. , s.35

[24] Erdinç, Tahsin : a.g.e. , s.36

[25] Erdinç, Tahsin : a.g.e. , s.38

ASYA HUNLARI

Ana vatan coğrafyası içerisinde kurulan ilk büyük Türk Devleti Hun Devletidir. Çin kaynaklarında Hiung-nu diye adlandırılan Hunlar ile ilgili ilk bilgiler M.Ö. I. bin yıllarına kadar çıkmaktadır. Ancak Çin kaynaklarındaki bilgiler, Hunların güçlenmeleriyle birlikte M.Ö. IV. yüzyılın sonlarına doğru artmaktadır. Bu tarihlerde Hunlar, Ötügen merkez olmak üzere Orhun bölgesi ve Altay dağları civarında oturuyorlardı. M. Ö. III. yüzyılın ikinci yarısına doğru Hiung-nu yani Hun boylarının Çin üzerindeki baskıları iyice artırmıştır. Çinliler, kuzeyden gelen saldırılara karşı, çok eski devirlerden itibaren kuzey sınırı boyunca savunma duvarları yapmaya başlamışlardı. Nihayet artan Hun saldırılarına karşı, sınırdaki bu duvarların birleştirilmesi M.Ö. 214 yılında tamamlanmış ve meşhur Çin Seddi ortaya çıkmıştır.Hunların bilinen ilk hükümdarı, Şanyü ûnvanını taşıyan, Tuman (Teoman)dır. Hunlar, Tuman zamanında güçlü bir siyasî birlik olarak ortaya çıkmışlardır. Tuman, oğlu Mete ile giriştiği siyasî mücadele neticesinde ortadan kaldırılmıştır (M.Ö. 209). Çin kaynaklarının Mete (Mao-tu) adını verdikleri bu büyük hakanın adının Türkçe karşılığının, Bagatur veya Bahadır gibi bir ad olduğu sanılmaktadır. Mete, Hun tahtının meşru varisi olmasına rağmen, üvey annesinin kışkırtmasıyla, babası tarafından Hunların düşmanı olan Yüeçilere rehin olarak verilmişti. Buradan kaçmayı başaran Mete, babasına karşı mücadeleye girişti. Demir bir disiplin altında yetiştirdiği ordusuyla babasını yenerek ortadan kaldırmıştır. Böylece M.Ö.209 yılında Hun çağının en parlak devri olan Mete devri de başlamış oluyordu. Bu tarihî olay “Oğuz Kağan Destanı”nda, Oğuz Kağanın babasıyla yaptığı mücadeleye ilham olmuştur.Devleti yeniden eşkilâtlandıran Mete, doğudaki Moğol-Tunguz kabileleri birliği Tung-hular’ın ısrarlı toprak taleplerine savaş ile karşılık verip onları perişan ettikten sonra, güney-batıya dönerek, İpek Yolu’na hâkim durumdaki Yüeçiler üzerine yürüdü. Yüeçileri daha batıya sürdü. Ardından Çin topraklarına giren Mete, Çin İmparatoru Kao-ti’nin 320 binlik tamamı piyadelerden oluşan ordusunu, Turan taktiği ile çember içine aldı. İmparator, ancak Hunların bütün şartlarını kabul ederek kendisini ve ordusunu kurtarabilmiştir(M.Ö.201) Yapılan anlaşmaya göre Çin İmparatoru, Hunların yaşadığı bütün toprakları Hun devletine bırakmayı, yıllık vergi yanında yiyecek ve ipek vermeyi kabul etmek zorunda kalmıştır. Bir süre sonra Mete, Isık göl etrafında oturan Vusunları hâkimiyeti altına aldı. Böylece devletin sınırları, doğuda Mançurya’dan batıda Aral gölüne, kuzeyde Sibirya’nın içlerinden güneyde Çin Seddi ve Tibet’e kadar uzanmış oluyordu. Mete bu sınırlar içinde yaşayan bütün konargöçer kavimleri bir bayrak altında toplamış ve M.Ö. 177’de Çin hükümdarına yazdığı mektupta “Eli ok ve yay tutan herkes Hun oldu” diyerek millet olma şuuruna güzel bir örnek vermiştir. Büyük Hun Hakanı Mete’nin yönetim ve askerlik alanında yaptığı düzenlemeler, Türk devlet geleneğinde önemli bir başlangıçtır. Sonradan kurulacak Türk devletleri de, bu gelenek üzerinde yeşereceklerdir. Mete M.Ö. 174’te ölünce yerine oğlu Kiyük geçti. Kiyük, Tanrı dağları civarını ellerinde tutan Yüeçiler’i, kesin olarak mağlûp ederek, batıya sürmüş, Yüeçilerin batıya göçü ise Batı Türkistan, Afganistan ve Hindistan için önemli sonuçlar doğuracak olan bir kavimler hareketine sebep olmuştur. Mete’nin Çin ile yaptığı anlaşma, onun döneminde de devam etmiş ancak M.Ö.166 yılında Çin’e bir sefer düzenlemiştir. Kiyük’un ölümünden sonra (M.Ö.160) Çin, politikasını değiştirerek, Hunlara üstünlük sağlamak için büyük reformlara girişmiş ve ordusunu Hunları örnek alarak yeniden tanzim etmiştir. Ayrıca Hun siyasî birliğini içten parçalamak maksadıyla iç mücadeleleri ve bazı kavimleri kışkırtmıştır. Bu faaliyetlerinin sonuçlarını almakta gecikmeyen Çin, Kiyuk’un oğlu Kun-şin (M.Ö.160-126) devrinden itibaren inisiyatifi ele geçirir. Bu dönemden sonra gerileme dönemine giren Hun akınları kuzeyde durdurulurken, Çin’in karşı saldırıları ile İpek Yolu üzerindeki memleketler de birer birer elden çıkmaya başlamıştır. İpek Yolu’nun kontrolünün Çinlilerin eline geçmesi Hunlar için tam bir yıkım olmuş, iktisadî ve siyasî bakımdan yaşanan zorluklar Hunların ikiye bölünmesiyle neticelenmiştir. M.Ö. 58 yılında tahta çıkan Ho-han Ye’nin sıkıntıları aşmak için Çin’e tâbi olunması gerektiği fikrini savunması ve bunu şerefsizlik sayan kardeşi Çi-çi’nin ona karşı çıkması üzerine Hunlar ikiye bölündüler. Ho-han-ye Çin himayesini kabul edip, halkının bir kısmını Çin’in kuzey sınırındaki Ordos’a gönderirken, Çin’e bağlanmayı kabul etmeyen Çi-çi, kendine bağlı boylarla batıya çekildi (M.Ö.54 ) ve Çu-Talas boylarında bağımsızlığını ilân etti. Çi-çinin kurduğu Batı Hun Devleti fazla ömürlü olamadı. Çi-çi, Talas ırmağı boylarında kurduğu şehirde kalabalık Çin ordularının muhasarasına maruz kaldı. Meydan savaşına alışkın olan Hun ordusu, kale savunmasında başarılı olamayarak, Çinliler tarafından imha edildi (M .Ö. 38) ve böylece batıdaki Hun devleti yıkılmış oldu. Çin’e bağlanan Hunlar da kısa bir süre için güçlenmişlerse de M.S.48 yılında bu devlet de kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölünmüştür. Kuzey Hunları, batıdaki Hunlarla birleşirken, Güney Hunları Çin sınırına yerleşmiş ve M.S.216 yılına kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çin hâkimiyetindeki 5 bölgede 19 boy hâlinde teşkilâtlanan Hunlar, gittikçe çoğalarak siyasî bir güç oluşturmuşlar ve nihayet 4.yy’dan itibaren, Çin’deki iç savaşlardan da yararlanarak, Kuzey Çin’de dört devlet kurmuşlardır: 1-Kuzey Çin merkezli, Han ve Ön Chao devleti (304-329) 2-Kuzey-doğu Çin merkezli, Arka Chao devleti (319-351) 3-Kansu’da, Kuzey Liang devleti (401-439) 4-Ordos’ta, Hsia (407-431) Bu Hun devletlerinin ortak özelliği, hâkimiyetlerini Çin’in tamamında meşru kılmak maksadına sahip olmaları ve bu nedenle de Çin isimlerini seçmeleridir.Nitekim devlet anlayışı ve yaşayış bakımından bu devletler Hun karakterini muhafaza etmişlerdir.

C)BİLİŞSEL YAKLAŞIM :

Bilişsel öğrenme;bir insan yada hayvanın geçirdiği yaşantı sonucu,bilgiyi işleme tarzında meydana gelen değişikliktir.Diğer bir deyişle,bilişsel öğrenme;geçmiş yaşantılar sonucu olayların anlam değiştirmesidir.(Erden;Akman,1997,s.99)

Öğrenme bireyseldir.Bireyin yeni gelen bir bilgiyi öğrenebilmesi için öğrenme işlemine etkin olarak katılması,diğer bir deyişle kendisine sunulan uyarıcıları seçmesi,bunları kendisi için anlamlı hale getirmesi ve en uygun tepkiyi üretmesi gerekir.(Morgan,1995,s.147)

Bilişsel öğrenmenin başlıca ilkeleri aşağıdaki gibi sıralanabilir:

1. Öğrenen,dış uyarıcıların pasif bir alıcısı değil,onların özümleyicisi ve davranışların aktif oluşturucusudur.Diğer bir deyişle birey öğrenme için çaba göstermelidir.

2. İnsanın,zihnin kazandığı davranışları depolama ve yeri geldiği zaman hatırlayıp kullanabilme yetisi vardır.

3. Birey,karşılaştığı yeni uyarıcıları eski bilgileriyle karşılaştırarak öğrenir.(Erden,2001,s.115)

Bilişsel Öğrenme Çeşitleri:

*Yer Öğrenme: Öğrenecek kişiye birbirine bağlı olan olaylar gösterilir,fakat belirli davranışlar için pekiştirme yapılmaz.Bu durumda öğrenme olur mu?Bu sorunun cevabı “evet”tir.Bu çeşit deneyler genellikle çevredeki nesnelerin mekan içindeki yerleriyle ilgili olduğundan deneğin çevreyle ilgili bir mekansal harita yada bilişsel harita(cognitive map) oluşturduğu söylenir.Bu tür öğrenmeye yer öğrenme(place learning) de denir.Menzel (1973) yer öğrenmeyi ve bilişsel haritanın oluşumunu örnekleyen şöyle bir deney anlatmaktadır:

Dört şempanze çitle çevrili geniş bir alanın kenarındaki bir kafeste yaşamaktadır.Alan onların oyun alanıdır ve daha deney başlamadan bu alanı iyice tanıma olanakları olmuştur.

Deney,bir deneycinin şempanzelerden birini kucağına alarak alanı dolaştırmasıyla başlar.Bu arda başka bir deneyci de onların yanında yürür ve kucaktaki şempanze gözlerken alanın çeşitli yerlerine 18 parça yiyecek saklar.Daha sonra şempanze kafese,diğerlerinin yanın konur.Deneycilerde gözleme kulesine çıkarlar.Birkaç dakika sonra kafesin kapısı otomatik olarak açılır ver şempanzelerin kafesten çıkarak alanı araştırmaları sağlanır.

Kucakta dolaşmış olan şempanze,hemen,yiyecek saklanan yerlerden en yakın olanına koşar,kısa bir süre o çevreyi araştırır ve yiyecek parçasını bulur.Daha sonra hayvan,çeşitli yerlere saklanmış yiyecek parçalarını buldukça hareketleri yavaşlamaya başlar.Fakat,hiçbir zaman rasgele dolaşmaz;bir saklama yerinden diğerine gider.Deneycinin yiyecek parçalarını sakladığı yeri görmemiş olan şempanzeler ise rasgele araştırmaları sonucunda çok az sayıda yiyecek bulurlar.

*Taklit ve Örnek Alma: İnsan öğrenmesindeki yeri çok önemli olan diğer bir bilişsel öğrenme türü de başka bir bireyi taklit etme(imitation) yada türün başka bir üyesinin davranışlarını örnek almaktır.

Neyin taklit edilebilir olduğu türe özgü yeteneklerle belirlenir.Bazı kuşlar,örneğin papağan,insanların konuşmasını taklit edebilir.Bazı kuşlarda ötüşlerini türlerimin daha yaşlı üyelerini dinleyerek geliştirirler.Çocuklarda,kelimeleri söylemeyi,bir ölçüde,ana-babayı ve diğer çocukları duyarak öğrenirler.

*Kavrama Yoluyla Öğrenme: Tipik bir kavrama deneyinde bir problem sorulur,görünürde hiçbir ilerleme olmadan bir süre geçer,sonra çözüm birdenbire gelir.

Kavrama olayı şempanzelerde yapılan birçok deneyle gösterilmiştir.Aşağıdaki alıntı Nueva adlı bir şempanzeye yapılan bir deneyi betimlemektedir.

Nueva bir kafeste tek başına kalmaktadır.Kafesine küçük bir sopa sokulur.Nueva bu sopayla yerleri kazır,muz kabuklarını iterek bir yığın haline getirir,sonrada önemsemez bir tavırla sopayı kafesin parmaklıklarından dışarıya,yaklaşık 75 santim dışarıya atar.On dakika sonra kafesin dışına ve Nueva’nın ulaşamayacağı uzaklığa bir meyve konur.Hayvan önce meyveye uzanmaya çalışır fakat başaramaz.Bunun üzerine şempanzelere özgü sızlanmalara başlar;dudaklarını özellikle alt dudağını sarkıtır,gözlemciye yalvaran bakışlarla bakar,ağlama sesleri çıkarır ve son olarakta kendini yere atar.Böylece geçen bir süreden sonra birden bire sopaya bakar,yakınmalarını keser,sopayı alır,kafesin dışına uzatır ve biraz beceriksizce de olsa meyveyi elle uzanabileceği bir mesafeye getirmeyi başarır

*Öğrenme Kurulumları: Bir problem kavrama yoluyla çözümlenirken neler olup bitmektedir?Bu konuda belli başlı iki açıklama vardır.Bunlardan biri;yaşantılarımızın algısal olarak yeniden düzenlenmesi(perceptual reorganization) sayıltısından hareket eder.Bu açıklamaya göre,nesne ve olaylarla ilgili yeni ilişkiler ve anlamlar birdenbire görülür.

Kavramada,algısal düzenlemeden başka bir şey daha söz konusudur:öğrenme kurulumu(learning set).Öğrenme kurulumu laboratuvarda ve daha çok hayvanlarda incelenmiştir.Bu amaçla hayvanlara,çocukların çeşitli öğrenme yaşantılarına benzer yaşantılar sağlanır.Örneğin,öğrenmenin bir problemden diğerine aktarılışını incelemek isteyen deneyci,hayvanlara bir dizi problem sunar.Maymunlarla yürütülen böyle bir çalışma programında hayvanlara her biri için altı tekrar hakkı tanınan bir dizi öğrenme problemi sunulmuştur.Dizideki problem sayısı her maymun için 344’e kadar çıkmıştır.Kullanılan problemlerin çoğu ayırt etme problemidir.Yani maymunlar,örneğin,bebek yada oyuncak otomobil yerine tütün kutusunu seçtiklerinde ödüllendirilmişlerdir.Bu yolla deneklerin pek çok ayırt etme öğrenmeleri sağlanmıştır.

Böyle bir programın uygulanması sırasında,deneklerin öğrenme hızlarının giderek arttığı gözlenmektedir.Denekler ilk problemde çok az gelişme gösterirken,daha sonra çözümü çok daha çabuk kavramaya,yani öğrenmeyi öğrenmeye(learning to learn) başlamaktadır.Diğer bir deyişle öğrenme kurulumları oluşturmaktadır.

Yukarıda sözünü ettiğimiz türden deneyler,bu çok çabuk öğrenmelerin yada kavramaların aslında ne olduğunu ortaya koymaktadır.Söz konusu olan şey,problem çözmeyle ilgili eski yaşantıların yeni bir duruma aktarılmasıdır;bu aktarmada deneğin problemi hemen anlamasına ve kolaylıkla çözmesine olanak sağlamaktadır. ( Morgan,1995,s.100-104)

1912-13 yıllarında Almanya’da bir grup bilim adamı öğrenmede rol oynayan ,doğrudan gözlenmeyen bilişsel süreçlerle ilgilenmeye başlamıştır.Bu küçük grup kendilerine “Gestalt psikologları” adını vermiştir.Gestalt psikologlarıyla başlayan öğrenmedeki bilişsel süreçlere yönelik çalışmalar daha sonra Piaget,Bruner ve Ausubel gibi psikolog ve eğitimcilerin katkısıyla giderek gelişmiş ve bilişsel kuramlar adı altında toplanmıştır.

Son yıllarda,bu kuramcıların yaptığı çalışmaların bir sentezi niteliğinde olan bilgiyi işleme kuramı yaygınca kullanılmaktadır.

Bilgiyi İşleme Kuramı:

Dışarıdaki uyarıcının insan duyu organları tarafından alınması ile davranışa dönüştürülmesi sürecinde bilgilerin nasıl kazanılıp depolandığı doğrudan gözlenememekle birlikte bununla ilgili çeşitli hipotezler geliştirilmiştir.Günümüzde bunlardan en çok kabul göreni bilgiyi işleme kuramıdır.Bu kuram bireyin bilgiyi toplama,örgütleme,depolama ve hatırlama aşamalarıyla ilgilenir.

Bilgiyi işleme kuramının iki temel sayıltısı vardır:

1. Öğrenme sürecine öğrenci aktif olarak katılmak zorundadır.Birey,dışarıdaki uyarıcıların duyu organlarına gelmesini beklemek yerine arama eğilimindedir.Birey etkileşim kurduğu uyarıcılara kendisi anlam verir ve yorumlar.

2. Ön bilgiler ve bilişsel beceriler öğrenmeyi etkiler.Bireyin ön bilgileri ve bilişsel becerileri duyularına gelen uyarımları anlamasına ve yorumlamasına yardımcı olur.

Modele göre öğrenmeyi etkileyen temel yapılar duyusal kayıt,kısa ve uzun süreli belleklerdir.Öğrenmeyi etkileyen belli başlı süreçler ise tanıma,algı ve dikkat,bilgiyi kodlama ve depolama,hatırlama ve örgütlemedir.Modelde yer alan yapı ve süreçler arasındaki ilişkiler aşağıdaki şemada görülmektedir.

 

Şekil:Bilgiyi işleme kuramının öğeleri

Aşağıda modelde yer alan yapılar ve bu yapılarla ilgili süreçler açıklanmaya çalışılmıştır:

a)Duyusal Kayıt:

Bilgiyi işleme işleme sürecinin ilk aşaması duyusal kayıttır.Bu aşamada çevredeki uyarıcı,duyu organları yoluyla sinirleri uyarır.Bu sırada uyarıcının izi yaklaşık bir saniye duyuya kayıt olur.Duyusal kayda gelen bilgiler çok kısa zamanda silinir.Bu nedenle duyusal kayıt anlık bellek olarak ta isimlendirilir.

Sınıf ortamında;öğretmenin sesi,oturduğumuz yerin sertliği,ayağımızın deydiği yerin soğukluğu,duvardaki resimler,yanımızdaki arkadaşımız ve diğer öğrenciler,pencereden gördüklerimiz sınıf ortamında öğrencilere gelen uyarılardır.

Duyulara kaydolan bilgilerin hangilerini kısa süreli belleğe transfer olacağını tanıma ve dikkat süreleri belirler.

Tanıma: Yeni gelen uyarıcıların özelliklerinin uzun süreli bellekteki bilgilerle karşılaştırılması eylemidir.Tanımanın başarısı uyarıcının niteliklerinin açık olmasına ve bireyin sahip olduğu bilgilere bağlıdır.

Algı: Duyu organlarına gelen uyarımların anlamlı hale getirilmesi sürecine algı denir.İnsanlar duyu organlarına gelen uyarımlara anlam vermek için onları örgütlerler.Her bireyin aldığı uyarımları örgütleme biçimi farklıdır.Örneğin aşağıdaki resimde birbirine bakan ikizler mi,yoksa bir vazo mu vardır?Bu sorunun yanıtı resme bakış açısına göre değişecektir.Eğer resimdeki beyaz yerleri asıl figür,siyahları zemin olarak algılarsak ,resimde vazo göreceksiniz.Tam tersi durumda ise ikizleri göreceksiniz.

Dikkat: Çevremizde çok sayıda uyarıcı bulunur.Organizma bu uyarıcıların hepsini algılayamayacağından bazılarını seçer.Bu seçim bireyin dikkatine bağlıdır.Dikkati etkileyen etmenlerin en önemlileri şunlardır:

1. Yabancı ve farklı uyarıcılar dikkat çekicidir.

2. Çok yalın ve karmaşık uyarıcılardan çok orta derecede karmaşık uyarıcılar daha dikkat çekicidir.

3. Öğrenilmiş ipuçları dikkat çeker.

4. Bireyin beklenti ve ihtiyaçları dikkati etkiler.

b)Kısa Süreli Bellek:

Kısa süreli bellek;duyusal kayda gelen bilgilerin davranışa dönüşmesini yada uzun süreli belleğe kodlanmasını sağlar.Bu belleğin kapasitesinin 5-9 bilgi birimi(sayı,harf,obje gibi) ile sınırlı olduğunu göstermektedir.Bilgiyi koruma süresi 20 saniyedir.

Örneğin telefon rehberinden bulduğumuz bir telefon numarası,telefonu çevirinceye kadar kısa süreli bellekte tutulur.Telefon numarasını çevirmek için vakit kaybettiğimizde,bu numarayı unutarak,yeniden bakmak zorunda kalırız.Ancak tekrar ile bu süreyi biraz daha uzatmak mümkündür.

Kısa süreli bellekteki bilgiler etkindir.Bu nedenle anında hatırlanır ve davranışa dönüşür.Ancak bu bilgiler,uzun süreli belleğe kodlanmadan araya yeni bilgiler girerse,yada kodlama için bir çaba gösterilmezse unutulur.Kodlama ve unutma süreçleri kısa süreli belleğin boşalarak yeni bilgilerin gelmesini sağlar.

c)Uzun Süreli Bellek:

Yeni gelen bilgilerin eskileriyle örgütlenerek saklandığı yerdir.Uzun süreli belleğin kapasitesinin sınırları belli değildir.Bilgilerin burada kalma süresi de çok uzundur.Kısa süreli bellekteki bilgiler hemen hatırlanırken,uzun süreli bellekte bilgilerin hatırlanması için zaman geçmelidir.Uzun süreli bellekte bilgiler görsel imajlar,sembolik önermeler yada ikisi bir arada örgütlenerek saklanabilir.

Şema;birçok önerme,durum yada olayı benzerlik ve farklılıklarına göre düzenleyen bilişsel yapıdır.Şema kavramı ilk kez Piaget tarafından geliştirilmiştir.Piaget’ye göre insanlar çok basit şemalarla doğarlar,yaşantıları yoluyla bu şemaları geliştirir ve yeni şemalar oluştururlar.Birey yeni bir durumla karşılaştığında,bu durumu belleğinde var olan şemalara uydurmaya çalışır.Buna “özümleme” denir.Yeni gelen bilgi var olan şemaya uymazsa,bilişsel bir dengesizlik durumu meydana gelir.Birey dengesizlikten kurtulmak için yeni bir şema yada bilişsel yapı oluşturur.Böylece zihindeki bilişsel yapılar zenginleşir.

c)Hatırlama:

Uzun süreli bellekteki bilgiler edilgin olduğu için çoğunlukla hangi bilgilere sahip olduğumuzu bilemeyiz.Uzun süreli bellekteki bilgiler yeri geldikçe(birey istediğinde yada o bilgiyi çağrıştıran bir uyarıcıyla karşılaştığında) hatırlama süreci ile kısa süreli belleğe çağırarak etkin hale getirir.

Çok iyi örgütlenmiş bilgiler daha kolay hatırlanır.Bu nedenle basit tekrarlarla(ezber) uzun süreli belleğe kodladığımız bilgileri çoğunlukla hatırlamakta zorluk çekeriz.(Erden;Akman,1997,s.143-154)

D)FONKSİYONALİST YAKLAŞIM :

Bu yaklaşım ilk gerçek Amerikan psikoloji ekollerindendir.Fonksiyonalistlerin ana amaçları zihinsel ve davranışşal süreçlerin organizmanın çevreye uyumundaki ilişkisini araştırmaktır.Bu akımın savunucuları Darwin’in evrim kuramından oldukça etkilenmiştir.

Bu yaklaşıma göre davranışların bir işlevi vardır,o da insanın çevreye uyumunu sağlamaktır..Fonksiyonalistler ayrıca insanın nasıl güdülendiğini,sorunlarını nasıl çözdüğünü,nasıl unuttuğunu da araştırmışlardır.

Fonksiyonalist Yaklaşımın Savunucuları :

*William James : Fonksiyonalist yaklaşımın savunucusudur.

*John Dewey : Beden ve zihin arasında ikili bir görüşle ayırım yapma eğilimini eleştirmiştir.Dewey ;eğitimi kişi ile çevresi arasında bir etkileşim süreci olarak görür.Ona göre kişinin kendi yaşantısı eğitimin temelidir.Eğitim yaşamın kendisidir.Eğitimin amacı ise kişisel yaşantı kazandırarak düşünmeyi geliştirmektir.

*James Rowland Angell : Fnksiyonel görüşe değişik bir bakış açısı getirmiştir.Diğerlerinden farklı olarak öğrenmenin yanlızca özel bir işlev olarak tanımlanamayacağını söylemiştir.İnsanların tepkileri çok karmaşıktır ve bu tepkiler hiçbir zaman ölçülemeyen bir biçimde gelişebilir.

Angell organizmanın yaşadığı sürece çevresinde devamlı olarak hareket halinde olduğunu vurgulamıştır.Bu vurgulama fonksiyonolistleri biyologların “Tropizm” dedikleri gerçekle yüz yüze getirmektedir.Tropizm genel bir tanımla;dış uyarıcılar karşısında organizmanın bütününde meydana gelen biyokimyasal bir değişikliktir.Buna örnek olarak;bitkilerin sürekli güneşe dönüşleri ve bu durumda gelişmelerini sürdürmeleri verilebilir.Tropizm olayında davranış ya uyarana doğru bir yaklaşma yada uyaranın aksi yönünde bir kaçma olarak görülür.

*Harvey Carr : Carr’a göre “uyum sağlayıcı hareket” psikolojide kilit kavramdır.Bu kavramın üç temel aşaması vardır:

1. Motive edici uyarıcı

2. Duyusal durum

3. Motive edici koşulları tahmin etmek için durumu değiştiren bir tepki

Carr,uyum-tepki arasındaki bağlılığa dikkati çekmiştir.Görüşlerini şu yasalar şeklinde sunmuştur:

· Yoğunluk :Daha yoğun olan fenomenler daha çabuk algılanır ve öğrenilir.

· Sıklık :Çok sık tekrar edilen şeyler pekiştirilir.

· Özümleme :Şiddetli duygular,neşe,öfke,korku uyumu etkiler.

· Benzerlik :Bir olay daima bir önceki olaydan gelen bir takım ön koşulların sonucu olarak meydana gelir.Bu nedenle aralarında bir benzerlik söz konusudur.

Fonksiyonalist Yaklaşım ve Öğretim :

Fnksiyonel öğrenmede amaç ;algılama,düşünme, duygu ve irade gibi çeşitli içsel eylemlerin hayatta karşılaşılan sorunların çözümlenmesine nasıl yardım ettiğini açıklamaktır.

Angell’a göre fonksiyonalist yaklaşımda öğrenme :

· Öğrencinin düzenli olarak tüm duygularını ve motor becerilerini gerektiren bir etkinliktir

· Fiziksel etkinlik biyolojik işlevler arasındaki bağlılıktan dolayı teşvik edilmelidir

· Öğrenme,tecrübeler esas alındığında,sosyal bir süreçtir

Fonksiyonalist Yaklaşım ve Öğretim Süreçleri :

Fonksiyonalist yaklaşımda öğrenci;öğretim süresince merkezdedir.Öğretmen,öğrenmeyi destekleyen,kolaylaştıran bir roldedir.

John Dewey eğitimde öğretmenin rolünü,bitki yetiştiren bahçıvanın rolüne benzetir.”Bahçıvan, bitkilerin normal gelişmesi için nasıl gerekli koşul ve araçları hazırlarsa,öğretmen ve ana-baba da bireyin eğitimi için gerekli koşul ve araçları hazırlar”.

John Dewey eğitimi;kişi ile çevresi arasındaki bir etkileşim süreci olarak görür.Eğitim yaşamın kendisi olup eğitimin amacı düşünmeyi geliştirmektir.

Fonksiyonalistlere göre “Problem çözme” iyi bir eğitim için önde gelen bir yetenektir.

Öğrencide Problem Çözme Süreci :

Öğrencide problem çözme aşamaları tek tek kişinin katılımıyla gerçekleşir,bu aşamadaki başarısızlık doğrudan doğruya öğrencinin kendi başarısızlığıdır.Ancak problem çözme süreci içinde kesinlikle bir ceza yöntemi uygulanmamalıdır.Ceza,süreci son derece olumsuz etkiler ve başarı oranını düşürür.

Öğrencide Problem Çözme Aşamaları :

1. Problemin çıktığı noktanın anlaşılması : Birlikte yapılan çalışmalardan ortak problem çıkarılır ve bu problem tüm öğrencileri ilgilendirir.

2. Problemin tanımlanması : Problem tüm öğrencilere anlaşılır bir şekilde açıklanır. Problemin ana hatları açıkça belirlenir ve hedefler arzulara göre yönlenir.

3. Varsayım önerileri :Kişisel önerilerin yanı sıra grup olarak ta birtakım varsayımlar ortaya atılır.Bu aşamadaki varsayımlar bilinçli ve akla uygundur.Açıklamalar çok şıklı değil tektir.Bu aşamada çözüm için yardımcı,en mantıklı varsayımlar saptanmış olur.

4. En uygun varsayım denenir :Başarılıysa son aşamaya geçilir,değilse başa dönülür.

5. Uygulama : Problemin çözümü uygulanarak beklenilen sonuç elde edilir.

Yetişkinlerde Problem Çözme Süreci :

1. Sorunun farkına varma.

2. Sorun ile ilgili birtakım varsayımlarda bulunma.

3. Sorunun daha dikkatlice tanımlanması.

4. Toplanan ipuçlarından mantığa en uygun olanının seçilmesi ve uygulanması.

5. Problemin çözümü.

Eğitim-Psikoloji İlişkileri :

Eğitimci herşeyden çok karşısındaki çocukların ve gençlerin gelişmesiyle ilgilidir.Bunda başarılı olması için herbir çocuğun geçmişi hakkında fikir sahibi olması gerekir.Çocuğun şimdiye kadar geçirdiği yaşantıyı öğrenince onun şimdiki yaşantısı anlam kazanacaktır.Bu,eğitimcinin faaliyetleri planlamasını kolaylaştıracaktır.Böyle bir incelemede sürekli inceleme yolunu izlemek gerekecektir.

· İlgiler: Olgunlaşma ve öğrenme ilgilerle bağlantılıdır.Çocuk büyüyüp geliştikçe ilgileri de genişler ve değişir.

· Duygular: Gerçek bir ilgi,duygu ile doludur.Çocuk beğendiği şeylerle ilgilidir ve daima bir beğeniyi doyurmak ister.Her birey duygusal potansiyelle doğar,ancak bu duyguların alacağı şekle çevre etki eder.Neşe,hiddet,korku vb. çevreden öğrenilir.

· Sağlık ve duygular: Bu konuda pek çok araştırma yapılmıştır.İlk araştırmalarda duygularla sindirim sistemi arasındaki bağlantı araştırılmıştır.Kuvvetli duyguların sindirimi kolaylaştıran salgıları etkilediği ve kızgınlık,endişe yada korku gibi duyguların çoğu zaman hazımsızlık yarattığı bulunmuştur.Neşe,saadet,memnuniyet gibi bazı duyguların eğitim açısından olumlu bir değer taşıdığı,üzüntü,endişe,kızgınlık gibi duyguların da engelleyici olduğu vurgulanmaktadır.

· Öğrenme ve duygular:Neşe,ilgi ve istekle çalışan çocuk daha hızlı öğrenecektir.Korku ve endişenin hakim olduğu bir çalışmanın ise değeri olmayacaktır.Olgunlaşma ve öğrenme duygusal tepkilere etki eder.Anaokulundaki bir çocuğun duyguları ile lisedeki bir çocuğun duyguları arasında fark vardır.Nasıl bir çocuktan bebek davranışı beklenmezse bir gence de küçük çocuk gibi davranılamaz.

· Kişilik: Eğitimde çoğu sorunların çözümü kişilik konusunda bilgi gerektirir.Okulda öğrencilerin davranışlarını yorumlamada kişilik hakkında bilgi edinmek önem taşır. (Başaran,1994,s.120-132)

KONFÜÇYÜSÇÜLÜK:
Konfüçyüsçülük,Çin’in büyük bilginlerinden ve filozoflarından olan Konfüçyüs’ün fikirlerinden oluşmuştur.Konfüçyüs,geçmişteki sosyal yaşantı ve törenlerle ilgili bilgileri biraraya getirerek ahlak ve geleneklerin yaşatılmasını sağlamak amacıyla bütün eski Çin yazılarını incelemiştir.O,böylelikle,atalar kültürüne dayalı köklü bir Çin medeniyeti meydana getirmek istemiştir.Yetiştirdiği öğrencilerine de bunun gerekliliğini anlatmıştır.Onun ölümünden sonra öğrencileri ona bağlılıklarını sürdürmüş ve onun sözlerini kitap haline getirmişlerdir.Bu kitaplar Konfüçyüsçülüğün kutsal kitapları olmuştur.(Beş Klasik ve Dört Kitap)
Konfüçyüsçülük bir dinden çok,bir ahlak sistemine benzemektedir.Bu sistemin amacı,milleti siyasi bir eğitimle mutluluğa kavuşturmaktır.Bunun için; iyilik,doğruluk,edeplilik,akıllılık ve güvenilirlikten oluşan beş erdemin yaygınlaştırılmasını öngörür.
Konfüçyüs,yeni bir din kurmamış,Çin’in eski dini anlayışını yaşatmaya çalışmıştır.Bu nedenle o,yüce bir varlık olarak ,Tao’yu kabul etmekle birlikte,eskilerin hayat,ölüm,huzur,şeref gibi erdemlerin kaynağı olarak gördükleri ve “Şang-ti” diye adlandırdıkları “Tien”’i benimsemiştir.
Konfüçyüsçülük,Çin’de bilginler,yazarlar,yüksek memurlar,prensler ve imparatorluk ailesi tarafından din olarak kabul edilmiştir.M.Ö. 140 yılından başlayarak 1912 yılına kadar devlet dini olarak tanınmıştır.Şu anda da Çin’de Budizm ve Taoizmle birlikte resmi niteliğe sahip bir dindir.
TAOİZM:Çin’in resmi ve milli dinlerinden ikincisidir.Kurucusu LAO-TSE’dur.Bir Çin filozofu olan Laot-zu’nun hayatı hakkında,kaynaklarda fazla bir bilgi yoktur.Konfüçyüs ile çağdaş olduğu ve onunla karşılaştığı bilinir.Laotzu’nun asıl adı Li-Tan’dır.İhtiyar bilgin anlamına gelen Laotzu ise onun lakabıdır.
Laotzu,dinini “Tao” felsefesi üzerine kurduğu için,bu dine “Taoizm” denir.Tao,alemden önce yaratıcı prensip olup görülemez,duyulamaz ve kavranılamaz niteliklere sahiptir.Taoizme göre Tao başlangıcı ve sonu olmayan ve her şeyin temeli olan bir varlıktır.Evreni o yaratmıştır ve besleyen de odur.
Taoizmin kutsal kitabı “Tao te king”dir.Laotzu bu kitabı bir öğrencisinin önerisi üzerine yazmıştır.Tao,yaratıcı prensibi,te insanın üstünlüğü,king ise,kitap anlamına gelir.Bu kitap mistik düşüncelerinin çokluğu nedeniyle anlaşılması çok zordur ve Çin’in en eski klasikleri arasındadır.Taoizmin din görevlileri;büyücüler,rahipler ve dini şeflerdir.İlkbaharın gelişi Taoizmde bayram olarak kutlanır.
Taoizme göre,insanın yücelmesi ve mutlu olması için,bazı ahlaki değerlere sahip olması gerekir.Buna göre örnek bir insan;merhametli,sadık,dürüst,alçak gönüllü,iyi ve fedakar olmalıdır.Kibirli ve bencil olmamalıdır.Asla kendiyle övünmemeli ve aşırı hırslanmamalıdır.Çünkü ihtiraslarının esiri olanlar,büyük bir yanılgıya düşerler ve hiçbir zaman başarılı olamazlar.Bu yüzden insan,tabiattaki düzeni takip etmeli ve kanaatkar olmalıdır.
Ancak bu şekilde iç huzuruna kavuşur ve mutlu olur.
HİNDUİZM:
Bu dinin başlangıç tarihi bilinmemektedir.Ama M.Ö.2000’li yıllarda ortaya çıktığı sanılmaktadır.Milli nitelikli bir dindir.Doğu Anadolu’dan gelen “Ari”ler Hindistan’a yerleşmişlerdir.Onların inançlarıyla,yerli halkın inancı karışmış ve ortaya hinduizm çıkmıştır.
Hinduizmin belli bir kurucusu,kitabı,ibadet yeri ve inanç sistemi yoktur.Herkes dilediği şekilde ibadet eder.Tapınakları vardır;ibadetler topluca yapılmaz.Hinduizimin ibadet şekillerinde olduğu gibi tanrı anlayışında da değişiklikler vardır.Her kişi veya topluluk, tanrıyı kendi kişiliğine göre tanımlar.Çok tanrılılığa,üçlemeye ve tek tanrılılığa da inananlar vardır.Bunların hepsinin aynı sonuca ulaştığı kabul edilir.Bu yüzden Hinduizm, hiçbir tanrı anlayışını yadırgamaz.Hinduizmin kutsal kitapları da çok çeşitlidir.Bunları vahye dayanan ve destan şeklinde olanlar olmak üzere iki grupta toplıyabiliriz.
Vedalar,Brahmanalar,Upanişadlar ve Aranyakalar, vahye dayanan kitaplardandır.Bunların hepsinin temeli Vedalar’dır.Vedalarda ilahiler,dualar,yaşantı kuralları,büyü ve tılsım gibi kurallar yeralır.Destan şeklinde olanalr ise Ramayana ve Mahabarata destanlarıdır.Bunların en önemlisi Mahabarata iki yüz kırk bin cümleden oluşan bu destan,dünyanın en uzun destanıdır.
Hindular,ruhun ölmezliğine,bir bedenden diğer bir bedene geçerek sürekli yaşadığına inanırlar.Bu geçişte bir önceki hayatında yaptığı iyilik ve kötülükler etkili olur.Dolayısıyla insan,geçmişte ne yapmışşa gelecekte onun karşılığını görür.
Hinduizmde,bütün canlıların saygınlığı vardır.İnsan,hayvan ve bitkilerden birini öldürmek katillik olarak nitelendirilir.Hinduizm,böylelikle tabiattaki doğal dengenin korunmasını amaçlamıştır.Hinduizmde,canlılar içerisinde ineğin ayrı bir değeri vardır.İnek kutsaldır.Bu yüzden inek eti yenmez.İnek yer ve gök aleminin anası sayılır.Hindistan’da bir inek öldürmek üst düzey bir insanı öldürmekle eşit tutulmuştur.Hindular,ruhun bir başka bedenle tekrar doğacağına inandıkları için ölülerini gömmezler.Ölenlerin cesetlerini yakarak GANJ nehrine dökerler.Bu nedenle Ganj nehri de,Hindularca kutsal sayılır.
BUDİZM:Hindistan’da M.Ö.6.yüzyılda kurulmuştur.Kurucusu Sidarta Gotama’dır.Evrensel bir dindir.Bu din adını kurucusun lakabı olan BUDA ‘dan almıştır.Buda;ilhama kavuşmuş,aydınlamış anlamına gelir.Budizmin bir kurucusu,kutsal kitabı,doktrini,cemaati,emir ve yasakları olmasına rağmen bir din olduğu tartışılmaktadır.Hindistan’da bulunan hükümdarlardan birinin oğlu olan Gotama,arada sırada babasına haber vermeden saraydan çıkar ve hastalık,açlık gibi durumlara şahit olmuştur.29 yaşında saraydan ayrılmış ve bir ormanda 6 yıl yaşar.Bir gün düşünceğe daldığı sırada aydınlanmış ve Buda olmuştur.Onun aydınlandğı bu yer budistler için kutsal sayılır.
Buda,dünyadan tamamen uzaklaşılarak veya bağlanılarakgeçirilen hayatı aşırılık olarak görmüş ve bu iki aşırılık arasında bir orta yol telkin etmiştir.Aşırı yollarda acı ve ıstırap,orta yolda ise huzur ve mutluluk olduğunu bildirmiştir.Orta yolun amacı kişiyi “NİRVANA”’ya ulaştırmaktır.Nirvana insanın bütün arzu ve hırslarının yok olduğu, ıstıraplarının bittiği durgun,lekesiz ve ölümsüz bir durumu belirtir.Kişi ıstırabı ve ıstırabın giderilmesi ile ilgili gerçekleri öğrenip iyi bir budist olarak yaşarsa “nirvana”’ya ulaşabilir.
Budizimin ahlak sistemini oluşturan bir takım emir ve yasaklar vardır.Emirlerden bazıları
a)Acılara sabırla katlanmak.b)Merhametli olmak.c)İyilik yapmak.d)İnsanların acılarını dindirmeye çalışmak ve ruhen olsa bile başkalarının acılarını paylaşmak.
Yasaklardan bazıları ise;
a)Cana kıymak.b)Zina etmek.c)Hırsızlık etmek.d)Yalan söylemek. e)Sarhoşluk veren içkileri içmek.
Budizimin kutsal kitabı M.Ö.1 yüzyılda yazılmış olan “Kutsal Pali Metni”’dir.Kutsal kitabında tanrı inancı hakkında net bir görüş belirtilmemiştir.Buda,puta tapmaya karşı çıkmıssa da daha sonra budistler onun heykellerini yaparak evlere ve tapınaklara koymuşlardır ve tapmışlardır.Bu gelenek halen sürdürülmektedir.
MANİHEİZM(MANİCİLİK):
M.S.3.yüzyılda Mani tarafından ortaya atılan düşüncelerin sonradan bir din niteliği kazanarak Maniheizm ortaya çıktı.Maniciliğe göre evren,iyilikle kötülüğün savaş alanıdır.Bu savaş alanlarından biri de evrenle eş yapıda olan insandır.Gerek evrenin gerekse insanın yapısını kuran, bu iki karşıt güçtür.İyilik her zaman ışık,aydınlık ve ruh olarak,kötülük ise karanlık,beden,şeytan ve madde olarak görünüş alanına çıkar.İyilikle kötülük arasında süregelen bu çatışma birliğe ulaşınca,mutluluğu sağlayan durgunluk başlar.Bu iki güçten hangisi üstün olursa insan o nitelikleri kazanır.İyi veya kötü,insanın kötüyü yenmesi kendi elindedir.İnsanın derin bir özlem duyulan mutluluğu birlik(iyilikle kötülüğün kaynaşması) sağlar.Birlik’e yalnız bilgi ve duyuşla ulaşılır.Yalandan,arabozuculuktan,gösterişten sakınan kimse birlik yolundadır.Birlik’e götüren irfan,akıl üstü derin bir güç olan sevgi ile kazanılır.Sevgi insanlar arasında eşitliğin,kardeşliğin kaynağıdır.Bu yüzden iyiyi,güzeli sevmek mutluluğu dilemektir.Mani ortaya attığı düşüncelerin bazılarını Erjenk adlı kitabındaki resimlerle yansıtır.Sonrada Manicilikte hristiyan,islam ve buda inançları birbiri içinde eridi.Bazı araştırmacılara göre Manicilikte sınırlı bir mal ortaklığı da vardır.Sinoplu gnostik filozof Markion’un(85-160) Manicilik üstünde etkili olduğunu ileri sürenler de vardır.
MOĞOLLAR:Asya’da İ.S 3.yüzyılda bir etnik topluluk olarak beliren Sien-pilerin parçalanmasından sonra Çinghay bölgesinde Tuyughunlar,Lea-ho’da Kitanlar,Amur’da da Şı-veyler ortaya çıktı.Bunlardan Kitanların bir bölümü Çin ile ilişki kurarak kentleştiler.Bir bölümü ise “Kara Kitan” adıyla Aral’dan Hani’ye kadar olan bozkırlar üzerinde egemenlik kurdular.Şı-veylerin önderleri Yesügey Bahadır Moğol birliğini kurmaya çalıştı ama,ölünce bu çabalar sonuçsuz kaldı.Yesügey ölünce yerine 12 yaşındaki oğlu Timuçin geçti.Babasının başaramadığı Moğol birliğini kurmaya girişti.Merkitleri yenen Timuçin Kerayitlerde Timuçin’in yanında yer aldı ve öteki kabilelerde Moğollara katıldı.Harzemşahları yenen Timuçin,kurultayda han ilan edildi ve Cengiz sanını aldı.Orduyu güçlendirdikten sonra Tangutları yendi.Kuzey Çin’i işgal etti.Pekin’i kuşattı.(1211)Kin devleti,Çin’de yerleşmiş Kitanları kovarak kurulmuş bir devletti.Kin hükümdarı Çinli bir prensesi Cengiz Han’a vererek barış istedi.Ama barış sürekli olmadı.Cengiz Han 90 Çin kentini yerle bir ederek 1215’te Pekin’i aldı.Cengiz Han’ın Çin’i ele geçirmesi üzerine Harzemşahlar elçi göndererek dostluk gösterdi.Ancak bir Moğol kervanının Otrar’da saldırıya uğraması sonucu Cengiz Han Otrar’ın teslimini istedi.Harzemşahlar kabul etmeyince,1220’de Otrar’ı ele geçirdi.Oğulları Ogeday ve Çağatay’ı kentin yönetimiyle görevlendirdi.Buhara ve Semerkand’ı aldıktan sonra,bütün Harzem’i,Horasan’ı,doğudaki öteki İslam topraklarını ve Güney Rusya’yı aldı.Hindistan’dan Hazar denizine kadar olan bu bölgeyi fethetti.Cengiz Han ölmeden önce geleneğe uyarak toprakları oğulları arasında paylaştırdı.Veliaht olarak Ogeday’ı seçmişti .Ülke 4’e bölünerek Ogeday’ın önderliğinde Çağatay,Tuli,Batu ve Togay Timur tarafından yönetildi.
ÇİN-MOĞOL İMPARATORLUĞU:Moğol hükümdarı Mengü’nün kardeşi Kubilay Çin’de Ho-nan eyaletine egemendi ve Çinlileri vergiye bağlamıştı.Moğolistan’a dönerek 1260’ta han ilan edildi.Ogeday’ın torunu Kaydu’nun ayaklanmasını bastırıp,tahta tek başına egemen oldu.Hanbalık’ı ülkenin merkezi yaptı.1276’da bütün Çin’i ele geçirdi ve burada Yuen adıyla yeni bir sülale kurdu.1274-1292 yılları arasında Japonya,Cava,Birmanya ve Annam’a seferler düzenledi.Kubilay’dan sonra gelen hanlar başarısızlardı ve Moğolların görevlerini kısıtlayarak Çinlilere resmi görevler verdiler.1368’de Hung-Vu kendini imparator ilan ederek Ming sülalesini kurdu ve Moğolları egemenlik altına aldı.Dış Moğolistan 1921’de Çin’den ayrıldı ve 1925’te Moğolistan Halk Cumhuriyeti adını aldı.1945’te Çin,Moğolistan’ı tanıdı.İç Moğolistan ise Çin’in özerk bir ili oldu.
HİNDİSTAN:İndus havzasına ilk yerleşen Dravidlerdir.M.Ö 2000 ortalarında gelen Ariler onları güneye püskürttüler.Ari uygarlığıyla ve yerel uygarlıkların kaynaşmasıyla ilgili bilgiler VEDA adlı kitapta yer alır.Brahmanların dinsel egemenliği,Ataerkil yaşam biçimi,belli sınıfların egemenliği o dönemki Hint toplumunun özelliklerini oluşturur.M.Ö.7.yüzyılda bu uygarlıkların doğuya yayılarak geliştiği görüldü;Sulama yapılmaya başlandı,dört kasta bölünmüş kent yaşamı çeşitli uğraşların belirginleşmesiyle ortaya çıktı.Halk diniyle kendini dine verenlerin inanışları arasında büyük bir uçurum açıldı.M.Ö.7.yüzyıl ortalarından başlayarak art arda gelen yabancı istilaları nedeniyle siyasi karşıklıklar çıkmasına karşın,uygarlığın gelişmesi sürdü.Bu istilaların başlıcaları Önce Keyhüsrev,Dera sonraları Kserkses ile Perslerin ülkeye sokulması oldu.Batı ile ilişkiler gelişti.Büyük İskender’in seferi sonrası Yunan dünyasıyla ilişki kuruldu. Yabancı etkisine tepki olarak Maurya ve oğlu Aşoka Maurya İmparatorluğunu kurdular.M.Ö. 2.yüzyıl başlarında Hindistan birçok kez istila edildi.(İskitler,Kuşanlar)Yine yabancı etkisine tepki olarak M.S.5-7.yüzyıllar arasında Gupta imparatorluğu kuruldu.Bu dönem de birçok gelişme oldu.Kültür,sanat alanalrında ve kentlerde büyük gelişmeler yaşandı.Ama yine yabancı akınları yüzünden kargaşalar çıkmıştır.Bu arada Müslümanlıkta yayılmaya başlamıştı.
MÜSLÜMAN HİNDİSTAN VE MOĞOL İMPARATORLUĞU:12ve 13.yüzyıllarda Araplar tarafından başlanılan ama Abbasilerin devrilmesiyle duraksayan Müslüman fethini Gazneli Mahmud yeniden başlattı.Ama Pencap’tan ileri gidemedi.Daha sonra İranli Muhammed,Bihar ve Bengal’e kadar ilerliyerek fethettiği toprakları Müslümanlaştırmaya çalıştı.Ama bu ülkeler yabancı boyunduruğuna girdikleri zaman bile dillerini,geleneklerini ve dinlerini korudular.14.yüzyılda Timurlenk istilasıyla Hindistan yine siyasi açıdan parçalandılar.Müslüman valiler,sultanı dinlememeye başladılar.Bu çağ Hindistan için bir kalkınma ve refah dönemi oldu.Dış alışverişler arttı.Düşünce,bilim ve sanatta İslam dünyasıyla ilişkilerin yararlı etkisi görüldü.
Babür(Timur’un torunu) 16.yüzyılın başında Moğol imparatorluğunu kurdu.Ama imparatorluk altın çağını Ekber Şah zamanında yaşadı.Ekber kadar dindar olmakla beraber gene de hoşgörülü olan Evrengzib son büyük Moğol imparatoru oldu.Yaptığı savaşlar sonucunda ülke zayıfladı.Üçe ayrıldı ve Batılılar,Hindistan’ı sömürge haline getirdiler.1948’te İngiltere’den bağımsız hale geldi.
JAPONYA:Japonya’nın kuruluş tarihi ile bilgiler,ilk imparatorun M.Ö 7.yüzyılda yaşadığını gösteren efsanelerden çıkarılır.Çin’le ilk ilişki M.S 1.yüzyılda kuruldu,3.yüzyılda sıklaştı.Kore ile ise 7.yüzyılda barışçıl bir dönem geçirilmiştir.Japon öğrenciler,eğitim için Çin’e gittiler.Çin yazısı,sanatı ve tarım sistemi benimsendi.Japonya klanlardan oluşuyorduve bu yüzden Çin hükümet sistemi kabul görmedi.8.yüzyılda imparator,manevi ve cismani önderdi.Şinto(din sorunlarıyla ilgili),devlet konseyi imparatora bağlıydı.Önemli görevler soyluların erkek çocuklarına bırakılmıştır.Halk vergiyle ezilir ve en az 3 yıl askerlik yapmak zorundaydı.Bu arada Şintoizimle beraber Budacılıkta Japonya’da yayıldı.İmparator,yurtluklarını tam anlamıyla bağımsız askeri tımarlar haline getiren vergiden bağışık tuttuğu eski klanlarla işbirliği yaptı.Şoenler Japon feodalitesinin temelini oluşturdu.8.yüzyılda Japonya,güçlü bir iktisadi ve toplumsal çatıya kavuştu.1160-1185 iç savaşının sonunda merkezi iktidar güçlendirildi ve şogunluk sistemi kuruldu.Eyaletlerde daimyo adı verilen ve çok geçmeden sivil güçleri de kendinde toplayan askeri bir vali tarafından temsil edilen şogun, imparatoru himayesi altına aldı.Başkent Kamukura idi.13.yüzyılda Moğolların fetih girişimleri sonuçsuz kaldı.Hoco şogunları yönetimin başındaydılar.2.Daigo imparatorluğu eski gücüne getirmeye çalıştı ama başaramadı.İç karışıklıklar başladı.Bu dönem bir tür askeri başbakan olan Bakufu’nun yetkiyi ele geçirmesiyle son buldu.Askeri rütbe sıralamasında en altta bulunan ve köylüleride aralına alan samuraylar vergi toplamak zorundaydılar.Aşikaga Yoşima döneminde yayılmalar başladı.Avrupalılar,Japonya’ya geldi ve Japon korsanlar Kore ve Çin kıyılarında görülmeye başlandı.
16.yüzyılda 3 şogun Japonya’nın birliğini sağladılar ve imparatorun yetkilerini kendi üzerlerine aldılar.Nobunaga(1534-1582),budacı derebeyleri ve rahiplerle savaştı.Hideyoşhi onun girişimlerini daha geniş alanlara yaydı.Ardından şogunluk Tokugavalara geçti.Bu devrim imparatoru yalnızca ruhani yetkilerle yetinmek zorunda bıraktı ve Bakufu bürokrasisinin egemenliğini onaylamış oldu.Sanat alanında gelişmeler oldu.Japon yayılmacılığı başladı ve Japonya kendi içine kapandı.Kapısını Dejima adasında ticaret yapan Hollandalılar haricince tüm yabancılara kapadı.Cizvitlerin ülkeden sürülmesi sonucu hristiyanlık yayılamadı.Şogunluk zamanla bir askeri diktatörlük olmaktan çıktı.Yoşimune(1716-1746) ile birlikte,yönetim ve bürokrasi hükümet mekanizmasının temeli haline geldi.Ülke refah içindeydi.Sanat,Çin etkilerinden sıyrılarak gelişti.Bu dönem estamplar dönemi oldu.Japonya’nın kendini yalıtma isteği Ruslarla anlaşmazlıklar,A.B.D.’nin sızma girişimleri,İngiliz,Fransız ve Hollanda girişimleri gibi sorunlarla karşılaştı.(1844 ve 1846)
1850’lerden 1920-25’li yıllara kadar Japonya çok gelişti,Avrupalılaştı.Şogunluk kaldırıldı.Yerine Avrupadakilere benzer bir mutlak hükümdarlık getirildi.1926’da Hirohito imparator oldu.O dönemde çok büyük bir sanayi devleti haline gelen Japonya şiddetli toplumsal sorunlarla(grevler,işçiler,yoksulluk) karşı karşıyaydı.Japonya dışa karşı yayılmacı bir siyaset izledi.Bu siyaset yüzünden 2.Dünya Harbine girdi.Pearl Harbor’a ani bir bombalama yaparak tarihe geçtiler.Ama Hiroşima ve Nagazaki ‘ye atılan iki atom bombası sonrası barış istedi ve savaştan çekildi.

1. METALLERİN KOROZYONU

Metallerin hemen hemen hepsi doğada bileşik halinde bulunurlar. Bu bileşiklerden ilave malzeme, enerji, emek ve bilgi kullanmak suretiyle metal veya alaşım üretilir. Üretilen metal ve alaşımların ise tekrar kararlı durumları olan bileşik haline dönme eğilimleri yüksektir. Bu nedenle, metaller içinde bulundukları ortamın elemanları ile reaksiyona girerek önce iyonik duruma, sonra da ortamdaki başka elementlerle birleşerek bileşik haline dönmeye çalışırlar. Böylece, kimyasal değişime veya bozunuma uğrarlar. Sonuçta, metallerin fiziksel, kimyasal, mekanik ve elektriksel özelliklerinde istenmeyen bazı değişiklikler meydana gelir ve bu değişiklikler bazı zararlara yol açar. Hem metal malzemelerin bozunma reaksiyonuna, hem de bu reaksiyonun neden olduğu zarara korozyon adı verilir. Genel anlamda ise; ortamın kimyasal ve elektrokimyasal etkilerinden dolayı metalik malzemelerde meydana gelen hasara korozyon denir.

Korozyon, esasında metalik malzemelerin içinde bulundukları ortamla reaksiyona girmeleri sonucunda, dışarıdan enerji vermeye gerek olmadan, doğal olarak meydana gelir. İçinde su bulunan ortamlarda meydana gelen korozyona “sulu ortam korozyonu” denilir. Atmosferde, toprak altında, su içinde veya her türlü sulu kimyasal madde içerisinde meydana gelen korozyon buna örnek olarak gösterilebilir. Yüksek sıcaklıklarda gaz ortamlarında metalik malzemelerde meydana gelen korozyona ise “kuru veya yüksek sıcaklık korozyonu” denir. Kazanların alevle veya sıcak gazlarla temas eden bölgelerinde meydana gelen korozyon da bu tip korozyona örnek olarak verilebilir.

Korozyon büyük zararlara yol açarak önemli israf kaynaklarından birini oluşturur. Korozyon nedeniyle meydana gelen malzeme, enerji ve emek kaybının yıllık değeri, ülkelerin gayri safi milli gelirlerinin (GSMG) yaklaşık % 5′ i düzeyindedir. Bu değer ciddi bir ekonomik kayıp demektir. Korozyon, metalik malzeme kullanılan her alanda meydana gelen doğal bir olaydır. Korozyon maddi kayıplardan başka, çevre kirliliğine de yol açar. Bu nedenle, korozyon ve korozyonu önleme ilkelerinin metal malzeme kullanan her kesim ve özellikle teknik elemanlar tarafından bilinerek uygulanmasında büyük yararlar vardır. Korozyonu önleme yöntemlerini doğru uygulamak suretiyle korozyon kayıpları %20 ile 40 arasında azaltılabilir.

1.2. Korozyon Hücresi

Yalnız sulu ortamdaki metallerin yüzeyinde değil, atmosfere maruz kalan veya toprak altında bulunan metallerin yüzeyinde de her zaman su veya değişik kalınlıkta su filmi bulunur. Hava ve onun bir bileşeni olan oksijen gazı, atmosferle temas eden her çeşit su içerisinde belirli oranlarda çözünür. Su içinde çözünen oksijen gazı metal yüzeyinde redüklenerek, yani elektron alarak iyonik hale dönmeye meyleder. Eğer redüksiyon için gerekli elektronlar metal tarafından sağlanırsa, elektronlarını oksijene vererek oksitlenen metalin atomları sulu iyon, haline geçer ve böylece metal kimyasal değişime uğrar.

Sulu ortamlarda elektron verme (oksidasyon) ve elektron alma (redüksiyon) şeklinde meydana gelen reaksiyonlara “elektrokimyasal reaksiyonlar” denilir. Su içinde, atmosferde ve toprak altında meydana gelen bütün korozyon reaksiyonları elektrokimyasal reaksiyonlardır. Korozyon olayı Şekil 1’de görülen korozyon hücresi yardımıyla daha iyi açıklanabilir. Korozyonun meydana gelebilmesi için, korozyon hücresi çevriminin kesintisiz çalışması gerekir. Yani anotdaki kimyasal değişim sonucunda meydana gelen metal iyonlarının çözeltiye geçmesi sırasında açığa çıkan elektronlar, elektronik iletken vasıtasıyla katoda taşınırlar. Metallerde elektron hareketi ile elektrik akımının yönü birbirine terstir. Akım, birim zamanda hareket eden elektronların bir ölçüsü olduğu için aynı zamanda anotda meydana gelen kimyasal değişimin de miktarını gösterir. Katot yüzeyinde harcanan elektronlar, oksijenin (O2) hidroksil (OH) iyonu haline dönüşmesine neden olur. iyonların sulu çözelti içerisindeki hareketi sayesinde anot ile katot arasında elektrik akımı meydana gelir. Pozitif yüklü iyonlar katoda, negatif yüklü iyonlarda anada giderler. Böylece, hücre çevrimi tamamlanmış olur.

korozyon hücresinden geçen akıma “korozyon akımı” denir. Korozyon hücresinde anot reaksiyonunun, yani korozyon hızı ile katot reaksiyonunun hızı birbirine eşittir. Sulu ortamda redüklenecek, yani elektron harcayacak madde yoksa korozyon da meydana gelmez. çünkü anotda açığa çıkan elektronlar harcanamaz. Başka bir deyişle; kotodik olay yoksa, anodik reaksiyon yani korozyon da olmaz.

Ayrıca;

a) Anot ile katot bölgeleri arasında elektronik bağın olmaması, yani elektronların taşınamaması,

b) Anot ile çözelti veya katot ile çözelti arasındaki temasın engellenmesi veya

c) Sistemde sulu iletkenin bulunmaması durumlarında da korozyon meydana gelmez.

Korozyon hızı veya metalin çözünmesi, karşıt reaksiyonun yani redüksiyon reaksiyonunun hızı ile orantılıdır. Çözelti içinde redüklenecek madde miktarı düşük ise korozyon hızının artma tehlikesi yoktur. Örneğin; deniz suyunda metallerde meydana gelen korozyon çözünmüş oksijen oranı ile orantılıdır, dolayısıyla deniz suyundaki korozyon hızı metalin cinsine göre pek fazla değişmez.

Korozyona neden olan en önemli katodik etken, sulu ortamda çözünmüş oksijen gazının redüksiyonudur. Bunu hidrojen iyonunun redüksiyonu izler. Asit ortamlarındaki hidrojen iyonu oranı, çözünmüş oksijen iyonu oranından çok daha fazladır. Bu nedenle asidik çözeltilerdeki hidrojen iyonu redüksiyonu önemli bir katodik olaydır. Ayrıca, sulu çözeltilerde redüklenebilen diğer iyonlar da katodik reaksiyona neden olabilirler.

Korozyon olayında çözünmenin meydana geldiği bölge (anot) ile redüksiyonun meydana geldiği bölge (katot) birbirinden ayrı ise metalin yalnız anot bölgesi çözünür. Bu durumda bölgesel veya tercihi korozyon meydana gelir. Bu tür korozyonun meydana geldiği korozyon hücresine makrokorozyon hücresi denir. Uygulamada karşılaşılan korozyon hücrelerinin büyük bir kısmı makrokorozyon hücresi, korozyonun şekli de bölgesel korozyondur.

Bazı durumlarda, metal yüzeyinde atom boyutundaki bir nokta, anot veya katot olarak davranabilir. Sonuçta, metalin yüzeyi homojen olarak çözünür. Herhangi bir zamanda anot-katot ve diğer elemanlardan oluşan korozyon hücresi tanımlanabilir. Bu tip korozyonun meydana geldiği korozyon hücresine mikrokorozyon hücresi denir.

Örneğin; çinko, asit çözeltisinde bu şekilde homojen olarak çözünür. Katot reaksiyonu; hidrojen iyonunun redüklenmesi ve hidrojen gazının çıkışı (2H+ + 2e→ H2) şeklinde meydana gelir.

1.3. Korozyonun Meydana Gelişi

Korozyon birbiri ile elektriksel ve elektrolitik teması olan ve aralarında potansiyel farkı oluşan iki metalik bölge veya nokta arasında meydana gelir. Bu bölge veya noktalardan potansiyel bakımından daha asil olanın yüzeyinde katodik reaksiyon meydana gelir, daha aktif olan diğer bölge veya nokta ise çözünür. Potansiyel farkının oluşum nedenleri aşağıdaki şekilde sıralanabilir.

a) Metal veya alaşımın yapısal, kimyasal, mekanik veya ısıl farklılıklar gösteren bölgeleri arasında potansiyel farkı oluşabilir.

b) Farklı iki metal veya alaşımın birbirine temas etmesi nedeniyle potansiyel farkı oluşabilir.

c) Ortamın katodik olarak redüklenebilen bileşenlerinin, metalin değişik bölgelerinde farklı oranlarda bulunması potansiyel farkı oluşturabilir.

Şimdi demirde korozyonun meydana gelişini açıklamaya çalışalım. Sıradan bir demir parçası hidroklorik asit (HCl) çözeltisi içerisine daldırıldığında hidrojen kabarcıklarının oluştuğu görülür. Demirde bulunan enklüzyonlar, yüzey pürüzlülüğü, yerel gerilmeler, tane yönlenmesi veya ortamda meydana gelen değişimler nedeniyle demir parçasının yüzeyinde çok sayıda anot ve katot bölgeleri oluşur. Bu durum, Şekil 2’de şematik olarak gösterilmektedir. Anot bölgesindeki pozitif yüklü demir atomları parçanın yüzeyinden ayrılarak pozitif iyonlar halinde sıvı çözeltiye geçerken, negatif yüklü elektronlar metal (demir) içinde kalırlar. Söz konusu elektronlar, çözeltiden metal yüzeyine ulaşan pozitif hidrojen iyonlarını karşılayarak, onları nötürleştirirler. Nötr hale gelen bazı atomların bir araya gelmeleri sonucunda hidrojen gazı oluşur. Bu işlem devam ettikçe, demir anot bölgesinde oksitlenir ve korozyona uğrar. Parçanın katot olan bölgeleri ise hidrojenle kaplanır. Çözünen metal miktarı, uygulanan gerilim ile metalin direncine bağlı olan hareketli elektron sayısı veya akım şiddeti ile doğru orantılıdır.

Korozyonun devam edebilmesi için anot ve katotdaki korozyon ürünlerinin giderilmesi gerekir. Bazı durumlarda, hidrojen gazı katotda çok yavaş birikir ve metal yüzeyinde oluşan hidrojen tabakası korozyon reaksiyonunu yavaşlatır. Katodik polorizasyon olarak bilinen bu olay Şekil 3’de şematik olarak gösterilmiştir. Bununla birlikte; elektrolitte çözünen oksijen, metal yüzeyinde biriken hidrojenle tepkimeye girerek su oluşturur ve böylece korozyonun devam etmesi sağlanır. Demir ve su için film giderme hızı katoda temas eden suda ç6zünmüş oksijenin etkin konsantrasyonuna bağlıdır. Sözü edilen etkin konsantrasyon değeri; havalandırma derecesi, hareket miktarı, sıcaklık ve çözünmüş tuzların bu1unup bulunmaması gibi etkenlere bağlıdır.

Anot ve katotda meydana gelen reaksiyon ürünlerinin zaman zaman karşılaşıp, yeni reaksiyonlara girmeleri sonucunda gözle görülebilir pek çok korozyon ürünü oluşabilir. Örneğin; su içerisindeki demirde katodik reaksiyon sonucunda oluşan hidroksil iyonları elektrolit içerisinde anoda doğru hareket ederken, ters yönde hareket eden demir iyonlarıyla karşılaşırlar. Bu iyonlar birleşerek demir (II) hidroksit [Fe(OH)2] oluştururlar, Şekil 4. Oluşan demir (II) hidroksit hemen çözelti içerisindeki oksijenle birleşerek, demir pası olarak adlandırılan demir (III) hidroksit oluşturur. Bu pas; çözeltinin alkalitesine, oksijen oranına ve karıştırılmasına göre ya demir yüzeyinden uzakta, ya da korozyonun daha da ilerlemesini önleyecek uzaklıktaki bir konumda oluşur.

Demirin korozyonunda, hücre reaksiyonunu oluşturan anodik ve katodik reaksiyonlar aşağıdaki gibi yazılabilir.

Fe → Fe2+ + 4e : Anodik reaksiyon

O2 + 2H2 0 + 4e → 4OH : Katodik reaksiyon

 

O=2 + 2 Fe + 2H2 O → 2Fe2+ + 4OH : Hücre reaksiyonu

Hücre reaksiyonunun sol tarafında yer alan bileşenlerin enerjisi veya serbest enerjileri toplamı (∆Gsol), sağ tarafındakilerin enerjisinden (∆Gsağ) fazla ise reaksiyon soldan sağa kendiliğinden gelişir ve sonuçta demir çözünerek, oksijen redüklenir. Bu olay, suyun yüksekten alçağa veya ısının sıcaktan soğuğa doğru doğal akışına benzer biçimde meydana gelir.

Hücre reaksiyonunun iki tarafı arasındaki enerji farkı korozyon hücresinin enerjisini verir ve bu enerjinin değeri negatiftir. Bu durum, aşağıda formül yardımıyla gösterilebilir.

∆Gkor = ∆Gsağ – ∆Gsol (∆Gsol > ∆Gsağ)

Enerji farkı (∆Ehücre);

şeklinde yazılabilir.

Bu bağıntıdaki n korozyon hücresinde alınıp verilen elektron sayısını gösterir, F ise Faraday sabitidir.

Korozyon hücresine ait enerjinin veya hücre potansiyelinin bir kısmı anodik reaksiyonun, bir kısmı katodik reaksiyonun belirli bir hızla gelişmesi için, bir bölümü de sistemin direncini yenmek için harcanır. Sistemin direnci ne kadar yüksek ise harcanacak enerji de o kadar fazla olur ve toplam enerjiden anodik ve katodik reaksiyonlara harcanan pay da azalır, yani korozyon yavaşlar. Korozyon hızının bu şekilde azaltılması, uygulamada yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir.

Anodik ve katodik reaksiyonların enerji ve gerilim farkları da benzer şekilde hesaplanabilir. Redüksiyon olarak yazılan reaksiyonların hesap yöntemiyle bulunan potansiyel farkları en yüksek pozitiften (en asil) en düşük negatife (en aktif) doğru sıralanarak metallerin “elektromotif kuvvet serisi” elde edilir. Bu seride, hidrojen iyonunun redüksiyon potansiyeli sıfır kabul edilir. Metallerin elektromotif kuvvet serisi Tablo 1’de verilmektedir.

metallerin korozyonu

Söz konusu seride artı (+) yönde veya asil olan bir metalin ile eksi (-) yönde yani bunun üstünde yer alan başka bir metalle temas etmesi durumunda, (+) yöndeki metalin yüzeyinde redüksiyon reaksiyonu meydana gelir ve (-) yöndeki metal ise korozyona uğrar. Ancak, teorik olarak mümkün olan bu olay pratikte meydana gelmeyebilir. Bu nedenle metallerin hesapla bulunan teorik potansiyelleri yerine kullanıldıkları ortamda, örneğin deniz suyunda veya toprak altında ölçülerek bulunan potansiyelleri sıralamaya tabi tutulur. Bu şekilde elde edilen seri ye “galvanik seri” adı verilir. Bu seriler uygulamadaki korozyon tahminlerinde daha gerçekçi sonuçlar verir. Tablo 2’de deniz suyu ve toprak altında yapılan ölçümlerle elde edilmiş iki galvanik seri verilmektedir.

Tablo 2. Galvanik Seri

A-Deniz Suyunda B- Toprak Altında

(-) Aktif : Magnezyum ( -) Aktif : Magnezyum

: Çinko : Çinko

: Alüminyum : Alüminyum

: Kadmiyum : Temiz yumuşak çelik

: Duralümin : Paslı yumuşak çelik

: Dökme demir : Dökme demir

: Yüksek nikelli dökme demir : Kurşun

: 18/8 Paslanmaz çelik (aktif) : Yumuşak çelik (betonda)

: Kurşun-kalay lehimleri : Bakır, pirinç ve bronzlar

: Kurşun : Yüksek silisli dökme demir

: Kalay : Karbon, kok, grafit

: Nikel (aktif) (+) Asil

: Prinçler

: Bakır

: Bronzlar

: Gümüş lehimi

: Nikel (pasif)

: 18/8 Paslanmaz çelik

: Gümüş

: Titanyum

: Grafit

: Altın

: Platin

(+) Asil

Not: Deniz suyunun pH değeri 8,1 – 8,3, toprağın pH değeri ise 5 – 8 arasında yer almaktadır.

3. KOROZYONUN ÖNLENMESİ

Korozyonu önlemek veya korozyondan korunmak için bir çok yöntem geliştirilmiştir. Bu yöntemlerden bazıları;

a) saf metal kullanımı,

b) alaşım elementi katma,

c) ısıl işlem,

d) uygun tasarım,

e) katodik koruma,

f) korozyon önleyicisi (inhibitör) kullanımı ve

g) yüzey kaplama şeklinde sıralanabilir.

Söz konusu yöntemler aşağıda, kısaca açıklanmaktadır.

Pirinç malzemede meydana gelen gerilmeli korozyon çatlağının görünümü

Şekil 7. Pirinç malzemede meydana gelen gerilmeli korozyon çatlağının görünümü

3.1. Saf Metal Kullanımı

Çoğu uygulamalarda saf metal kullanılarak, homojen olmayan kısımlar en aza indirilir ve böylece çukurcuk (pitting) korozyonu büyük ölçüde engellenir. Dolayısıyla parçanın veya elemanın korozyona karşı direnci artırılır.

3.2. Alaşım Elementi Katma

Alaşım elementi katmak suretiyle bazı metallerin korozyon direnci artırılabilir. Örneğin, ostenitik paslanmaz çelikler 880 ile 1380 0C arasındaki sıcaklıklardan soğutulduğunda tane sınırlarında krom karbürler çökelir. Bu çökelme, çeliği taneler arası korozyona duyarlı hale getirir. Bu tür korozyonu önlemek için ya karbon oranını düşürmek, ya da karbürleri daha kararlı bir şekle dönüştürmek gerekir. Karbürleri daha kararlı bir duruma dönüştürmek için çeliğe titanyum ve kolombiyum katılır. Karbona karşı ilgileri yüksek olan bu elementler, yüksek sıcaklıkta ostenit fazı içinde çözünmeyen daha kararlı karbürler oluştururlar. Bunun sonucunda, krom ile birleşmesi için çok az karbon kalır ve çelik stabilize edilmiş olur. Bazı alaşım elementleri malzemenin yüzeyinde gözeneksiz oksit filmleri oluşturarak veya oluşmasına yardım ederek malzemenin korozyon direncini arttırırlar. Örneğin; bakır alaşımlarına katılan mangan ve alüminyum, paslanmaz çeliğe katılan molibden ve alüminyuma katılan magnezyum bu malzemelerin korozyon dirençlerini artırır.

3.3. Isıl İşlem

Döküm parçalarının çoğunda segregasyon meydana gelir. Bu parçalara homojenizasyon, çözündürme veya stabilizasyon gibi ısıl işlemler uygulamak suretiyle iç yapıları homojen hale getirilir ve böylece korozyon dirençleri artırılır. Gerilmeli korozyona duyarlı olan metal ve alaşımların korozyon dirençlerini artırmak için de soğuk şekillendirmeden sonra gerilme giderme işlemleri yaygın olarak uygulanır.

3.4. Uygun Tasarım

Parçanın korozyon ortamıyla temasını en aza indirmek için uygun tasarım yapılmalıdır. Elektromotif seride birbirine uzak olan elementler arasında temastan kaçınılmalıdır. Eğer bu başarılamazsa, galvanik korozyonu önlemek için plastik veya kauçuk kullanılarak metal malzemelerin teması önlenmelidir. şekil 8 a’da benzer olmayan metallerin birleşmesi durumunda oluşan iki galvanik korozyon olayı görülmektedir. Alüminyum, çeliğe göre daha anot olduğundan çelik levhaları birleştirmek için kullanılan alüminyum perçinlerin korozyona uğramaları beklenebilir.

Eğer alüminyum levhaları birleştirmek için çelik perçinler kullanılırsa, alüminyum levhada oluşan galvanik korozyon perçinlerin gevşemesine veya işlevini yapamaz hale gelmesine neden olabilir. Metal levhalarla perçin ve cıvatanın temas ta olduğu bölgeyi, yumuşak ve yalıtkan bir malzeme ile ayırarak teması önlemek veya temas eden yüzeylere önce çinko kromat daha sonra alüminyum boya sürmek suretiyle bu tür korozyon önlenebilir. Cıvata gibi birleştiricilerin temas noktaları plastik veya metal olmayan manşon (bilezik), pul ve sızdırmazlık rondelaları gibi parçalar ile yalıtılabilir.

. 3.5. Katodik Koruma

Katodik koruma normal olarak, elektriksel temas durumunda korozyona uğrayan metalin galvanik seride kendisinden daha yukarıda yer alan metal ile birleştirilmesi sonucunda sağlanır. Katodik korumada, korozyondan korunmak istenen metal katot yapılarak galvanik bir pil oluşturulur. Bu tür koruma sağlamak için, genelde çinko ve magnezyum kullanılır. Bazı durumlarda bir gerilim kaynağı aracılığı ile koruyucu akım elde edilir. Bu durumda anot karbon, grafit veya platin gibi koruyucu malzemelerden oluşur. Yer altındaki borular, gemi gövdeleri ve buhar kazanları gibi yapılar bu yöntemle korunurlar. Yer altındaki boruların korunması için anotlar borudan 2,4-3,0 m uzağa gömülür. Anotların her biri kollektör kabloya bağlanır ve bu da boru hattına lehimlenir. Akım anotdan toprağa gönderilerek, boru hattında toplanır ve kollektör kablo vasıtasıyla anoda geri döner.

Gemilerin katodik yöntemle korunması için dümen veya pervane bölgesinde tekneye çinko ve magnezyum anotlar bağlanır. Ev ve endüstriyel su ısıtıcılarında ve yüksek su tanklarında katodik koruma için yaygın olarak magnezyum anotları kullanılır.

3.6. Korozyon Önleyicisi (İnhibitör) Kullanımı

Korozyon önleyicileri, korozif etkiyi azaltmak veya önlemek için korozyon ortamına katılan maddelerdir. Bu maddeler çoğu durumlarda metal yüzeyinde koruyucu bir tabaka oluşturarak korozyonu önlerler. Otomobil radyatörlerinde kullanılan antifiriz karışımının içine veya ısıtma sisteminde kullanılan suyun içerisine inhibitör katılır. Örneğin; korozyon ortamına oksit yapıcı maddeler katılarak alüminyum, krom ve mangan gibi metallerin yüzeylerinde oksit filmleri oluşturulur ve böylece bu metallerin korozyondan korunması sağlanır.

3.7. Yüzey Kaplama

Yüzey kaplamaları; metal kaplamalar ve metal olmayan kaplamalar olmak üzere iki gruba ayrılabilir.

3.7.1. Metal Kaplamalar

Metal kaplamalar sıcak daldırma, elektrokaplama, difüzyon ve mekanik kaplama gibi yöntemlerle yapılır. Pratikte korozyona karşı en çok çinko ya da alüminyum kaplama kullanılır. Sıvı metale daldırma yöntemi, esas olarak çeliğin çinko, kalay, kadmiyum, alüminyum veya kurşun ile kaplanması için uygulanır ve bu yöntemin çok geniş uygulama alanı vardır.

Galvanizasyon olarak bilinen çinko kaplama, daha çok çelik malzemelere uygulanır. Atmosfere açık ortamda kullanılan çatı malzemeleri, levhalar, tel ve tel ürünleri, çelik sacdan üretilen malzemeler, borular, buhar kazanları ve yapı çelikleri genelde çinko kaplanır. Çeliğin ısıya ve korozyona karşı dayanımını artırmak için de alüminyum kaplama kullanılır. Çinko kaplama yerine bazen kadmiyum kaplama kullanılır, ancak bu kaplama atmosfere açık ortamlarda çinko kaplama kadar iyi sonuç vermez. Bazı makine parçalarının veya çeşitli aletlerin korozyon ve aşınma dirençlerini artırmak ve görünümünü iyileştirmek için de krom kaplama yapılır. Krom kaplama daha çok otomobil parçalarına, su tesisatlarına, metal eşyalara ve çeşitli aletlere uygulanır. Nikel kaplamalar esas olarak krom, gümüş, altın ve rodyum kaplamaların altında bir tabaka olarak kullanılır. Nikel korozyona karşı dayanıklıdır, ancak atmosferden etkilenerek matlaşır. Bakır kaplama, özellikle çinko esaslı dökümlerde, nikel ve krom kaplamaların altında kullanılır.

3.7.2. Metal Olmayan Kaplamalar

Boya ve organik maddeler içeren metal olmayan diğer kaplamalar, esas olarak parça yüzeylerinin korunması ve görünümlerinin iyileştirilmesi için kullanılır. Boya, malzeme yüzeyinde koruyucu bir film oluşturur ve bu film çatlamadığı veya soyulmadığı sürece metal malzemeyi korozyondan korur.

Metal malzemelerin içerisinde bulundukları ortamla reaksiyona girmeleri sonucunda da yüzeylerinde toz veya oksit filmi oluşur. Bu tür filmler de koruyucu kaplama görevi yaparlar.

Mekke’nin Fethi

Hudeybiye Anlaşmasından sonra Bekr kabilesi Kureyşle, Huzacı kabilesi Hz. Peygamberle (s.a.v.) anlaşma yapmıştı. öteden beri Hz. Peygambere (s.a.v.) yakınlık duyan Huzaalılar bir su başında uyurken Bekr kabilesinin baskınına uğradılar. öldürülen yaralanan insanlar vardı. Bir kısmı kaçtı, Medineye geldi, Rasulullah (s.a.v.) Efendimize durumu anlattı. Hatta kendilerine saldıranlar arasında Kureyş’ten insanların bulunduğunu haber verdi.

Mekke’de ise telaş başlamıştı. Ebu Süfyan yola çıktı, Hz. Peygambere (s.a.v.) geldi ve anlaşmayı yenilemek üzere geldim” dedi. Rasulullah (s.a.v.).

Efendimiz, ”Siz anlaşmayı bozacak bir iş yaptınız mı?” dedi. Hayır cevabını alınca,

– O halde anlaşmanın yenilenmesine ihtiyaç yoktur, cevabıyla mukabele etti.

Ebu Süfyan’ın ısrarları fayda vermedi. Hz. Ebu Be kir’den, ömer’den, Ali’den, hatta Hz. Fatıma’dan veya küçücük Hasan ve Hüseyin’den birini aracı yapma çabaları boşa gitti. Hiç bir iş yapamadan Mekke’nin yolunu tuttu.

O artık eski Ebu Süfyan değildi. Uhud muharebesini kazandığı sırada haşmetli bir horoz gibi ”Yücel ey Hubel, yücel ey Hubel!…” diye bağıran, tuttuğunu koparacak, vurduğunu yıkacak bir seviyeye geldiğine inanan Ebu Süfyanın yerini şimdi kulakları düşmüş, omuzları çökmüş, Mekke’ye varınca Kureyşlilere ne cevap vereceğini bilemez hale gelen bir Ebu Süfyan almıştı.

Ebu Süfyan o güne kadar vicdanına söz hakkı tanımamış, elini alnına koyup düşünme yolunu denememişti. Şayet bu yolu tutsaydı, Allah’ın peygamberi olduğunu iddia eden bu insanın, bu iddiayı ortaya atmasından daha önce ve daha sonra asla yalan söylemediğini, verdiği haberlerde hiç yalancı çıkmadığını hatırlayacaktı. Bir yıl öcne Bizans hükümdarının önünde ifade verirken on, emanete ihanet etmediğini, sözüne sadık bir insan olduğunu söyleyen kendisiydi.

Ayrıca Rasulullah (s.a.v.)’ın getirdiği dini bir kerre olsun insani düşünceler altında, aklın ve mantığın ölçüleriyle tartma yolunu tutmamıştı. Şayet bu yolu tutsaydı, hala birer ilah olarak kabul ettiği putların birer taş ve ağaç parçasından ibaret olduklarını anlayacaktı. Yıllardan beri güneş altında toz, yağmur altında kalan, hiçbir iş yapmayan, söyleneni anlamayan, kimseye zararı ve faydası olmayan bu varlıklara aklı başında olan bir insanın ilah demesi kadar gülünç bir durum olamazdı.

Ebu Süfyan, İslam’ı kabul etse neyi kaybederdi, ya da neyi kazanırdı? Hz. Peygamberin (s.a.v.) tebliğ ettiği ahkamın kime ne gibi zararı vardı? İslam’ı kabul edenlerde ne gibi bir geri leme söz konusu olmuştu? Ebu Süfyan zihnini bu konular ile hiç yormamış, sadece Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in davasını nasıl durduracağını, İslamı daha doğuş halinde iken nasıl boğacağını düşünmüş ve alnını bu yolda terletmişti.

Şimdi günden güne gücünü kaybetmenin verdiği ezik likten başka hiçbir şeyi düşünemez durumdaydı. Mekke’ye vardığında neler oldu, dediler. Olanları anlattı.

– Sen hiçbir iş yapmış olmadın, dediler.

Rasulullah (s.a.v) Efendimiz derhal ordu toplanmasını emretti. Yol üzerinde bulunan ve İslam’ı kabul etmiş olan kabilelere hazır olmalarını geçerken uğrayıp asker alacaklarını bildirdi. Ancak seferin nereye yapılacağı konusu gizli tutuluyordu. Bu arada Mekke’ye giden yollar tutulmuş, o tarafa kimsenin haber götürmesine imkan bırakılmamıştı.

Bu arada Sare ismindeki şarkıcı birkadın Medine’ye uğradı. Hz. Peygamber’le (s.a.v.) görüştü ve yoluna devam etti. Ancak Hatib b. Ebi Beltea isimli bir sahabi, yapılan hazırlıkların Mekke ile ilgili olduğunu fark etti. Bir mektup yazdı, tedbirli olun, dedi ve onu şarkıcı kadına teslim etti. Mekke’de sözü geçen insanlardan kimi bulursa ona verecekti.

Yüce Mevla durumu Sevgili Rasulü’ne bildirdi. Hz. Ali’nin yanına iki arkadaş daha katıldı. Hz. Peygamberin (s.a.v.) haber verdiği yerde ona yetiştiler. Biraz tehdit edilince kadın mektubu teslim etti.

Hatib çağırıldı, ifadesi alındı. Hz. ömer’in öldürme teklifi karşısında Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz ”Hatib Bedir ehlindendir, Yüce Mevla onu bağışlamıştır.” buyurarak affetti.(Buhari Cihad 142 (cilt4/19)) Ancak Yüce Mevla’nın bu konudaki fermanı da Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e ulaştı. ”Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. onlar size gelen gerçeği inkar etmişken siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar, Rabbiniz olan Allah’a inanmanız sebebiyle peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Sizler benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz?…”(Mümtahine Suresi, 1-3) diyordu.

Bu arada mü’minlerin, mü’min olmayanlarla ilgileri konusunda iki ayet gelmişti: ”Din uğrunda sizinle savaşmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı adil davranmanızı Allah yasak etmez. Allah adalet sahibi olanları sever. Allah ancak sizinle din uğrunda savaşa çıkanları, sizi yurdunuzdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardımcı olanları dost edinmenizi yasak eder. Kim onları dost edinirse işte asıl zalim olanlar onlardır.” (Mümtahine Suresi, 8-9 ) deniliyordu.

Sekizinci hicret yılının Ramazan ayının onuncu günü orduya hareket emri verildi. Hanımlar arasında kur’a çekilmiş, ümmü Seleme ve Meymune annelerimizin bu sefere katılacakları belli olmuştu.

Medine’den yüz kırk km. uzakta bulunan Usfan bölgesine geldiklerinde ikindi namazını kıldılar. Pek yorulmuşlardı. Hararetten diller damaklara yapışmıştı. Hz. Peygamber (s.a.v.) devesine bindi. Bir bardak su istedi. Herkesin görmesi için bardağı bir müddet havada tuttu, sonra bismillah diyerek içti. Medine’den ayrılalı oruç tutmakta ısrar edenler varsa oruçlarını bozmalarını emretti. Efendimiz’in meşakkat çeke çeke seferde oruca devam etmek hayırlı amel sayılmaz” buyurduğu biliniyordu.

Yolda Hz. Peygamber’in (s.a.v.) amcası Abbas ile buluşuldu. Ailece Medine’ye göçmekteydi. Son muhacir olarak belirlendi. Aile efradını ve eşyasını gönderdi, o da orduya katıldı.

Mekke civarında Merruzzehran bölgesinde geniş ölçüde ateş yakıldı. Geceleyin gökyüzünün kızıla boyanması üzerine olayı araştırmak üzere gelen Ebu Süfyan yakalandı. Hz. ömer’in kılıcı ya da İslam’ın kabul edilmesi arasın da bocalayan Ebu Süfyan en sonunda şehadet kelimelerini söyledi. Rasulullah Efendimiz, Mescid-i Haram’a giren emindir. Ebu Süfyan’ın evine giren emindir, kendi evine girip kapısını kitleyen emindir, buyurdu ve Ebu Süfyan salıverildi.

Ertesi gün İslam ordusu iki koldan şehre girdi. Yukarı taraftan girenlerin başında Hz. Peygamber (s.a.v.) vardı. Aşağı taraftan giren ordu Halid b. Velid’in emrine verilmişti. Karşı durmakta ısrar eden birkaç kişi hariç olmak üzere Mekke kansız bir şekilde teslim alınmış oluyordu. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, sekiz yıl önce hayatına kastedilmiş bir insan olarak bu şehri terketmişti. Şimdi emrindeki onbin askerle gelmiş ve şehri teslim almıştı. Ama ona bakan gözler, başı dik ve muzaffer bir komutan edasını değil, her an Rabb’ine hamd ve şükür borcunun bulunduğunu bilen bir insanın mütevazı durumunu gördüler.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz binekli olduğu halde Ka’be’yi tavaf etti. Zemzem içti. Safa ile Merve arasında say etti (yedi defa gidip geldi). Daha sonra Ka’be’nin etrafında bulunan putların yıkımına sıra geldi. Elindeki değnekle ittiği put devriliyor, Rasulullah Efendimiz ise ”Hak geldi batıl yok olup gitti. Zaten batıl, yok olup gidecektir.” mealindeki ayeti okuyordu.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Ka’benin eşiğine çıktı. Karşısında kendilerine ne gibi muamele yapılacağı korkusuyla bekle yen insanlara bir konuşma yaptı. Sözlerinin sonunda

– Ey insanlar, size yapacağım muamele konusunda neler düşünüyorsunuz, dedi.

– Sen şerefli bir kardeşsin. Şerefli bir kardeşin Oğlusun iyilikle muamele edeceğini umuyoruz, dediler.

– Bugün size, Peygamber Yusuf (a.s.)’un söylediği söz den daha fazlasını söyleyecek değilim. Bugün size bir azarlama ve ayıplama yoktur. Gidin, hepiniz serbestsiniz buyurdu. (Buhari İlim 37(Cilt 1/34))

Böylece umumi af ilan edilmişti. Ancak bu adamlar affa layık oldukları için mi, yoksa Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in yüce ahlakının bir gereği olarak mı affedildikleri dü şünülmelidir. Bugün ”şerefli bir kardeşsin…” dedikleri insana yıllar boyu yalancı, sihirbaz, şair, mecnun diyenler bunlardı. Bugün yine aynı sözleri söylemelerine engel olan şey, güç ve kuvvetin Hz. Peygambere (s.a.v.) geçmiş olmasıydı. Yoksa Hz. Peygamber (s.a.v.) bugün ne derece haklı ise, İslam davasını ilan ettiği günde de o derece haklı idi. Ama yumruğunu tepelerine indirecek güce sahip Olduğunu ispat ettiği güne kadar onun şerefinden bahseden olmamıştı.

Bu olay pek açık şekilde gösteriyor ki bir insan haklı olduğu kadar da güçlü olmak zorundadır. Güç ve kuvvetin desteklemediği hak, güçlülerin amansız darbeleri altında ezilmeye mahkum olacaktır. Peygamberler insanlığın tanıdığı en doğru ve haklı davayı getirmişlerdir. Onların karşısına duran ve mücadele eden insanlar peygamberlerin maddi güç sahibi olmayışlarından faydalanmışlardır. İnsanların Hz. Süleyman karşısında direnemeyişleri, onun diğer peygamberlerden daha haklı oluşuna değil güçlü oluşuna bağlanmalıdır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) bu konuşmayı yaptıktan sonra Ka’be’yi açtırmış ve içeri girmiştir Yanısıra Ka’be anahtarını taşıyan Osman b. Talha’dan başka sadece iki sevgili vardır. Bunlar Bilal ve üsame’dir. Her ikisi de azad edilmiş köle durumun da olup kömür gibi siyah insanlardır. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bu davranışı ise hiç kimseye gösteriş yapma maksadına dayan mamaktadır.

Fetihten sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) Safa tepesine oturmuş, İslam’ı kabul etmek isteyen insanlardan beyat almıştır. Daha sonra kadınlar gelmiş onlar da Hz. Peygamber’e (s.a.v.) sözver mişlerdir.

Mekke’nin Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi Araplar arasında büyük bir olay olarak kabul edildi. özellikle Hevazin grubu Mekke’yi tekrar ele geçirmek için harekete geçtiler. Yirmi bin kişilik bir ordu toplandı. Bu orduya Hevazinliler hanımları ve çocukları ile birlikte taşınabilir olan bütün mallarını da getirmişlerdi. Komutan Malik b. Avf en Nasri idi.

Mekke’de Müslüman olanların da katılmasıyla birlikte sayısı on iki bin olan İslam ordusu onları karşılamak üzere Huneyn bölgesine yürüdü. O güne kadar bu derece kalabalık bir ordu ilk defa toplanmış oluyordu. ”Bu sayıdaki bir ordu ile artık biz yenilmeyiz” diyenler vardı.

Halbuki muharebeyi kazandıran asıl sebep ordunun kalabalık oluşu değildi. Bedir’de kendilerinden üç misli fazla olan bir orduyu perişan edenler, iman kuvvetiyle ve Allah’ın yardımıyla o zafere ulaşmışlardı. Onlar Kur’an’da ”nice sayısı az olan topluluk vardır ki, sayıca daha çok olan topluluğa Allah’ın izni ile galip gelmişlerdir.”(Bakara Suresi, 249) mealindeki ayeti defalarca okumuş olmalıydılar.

öncü kuvvetleri olarak ilerleyen birlik, dar bir geçidi geçerken Hevazinlilerin hücumu ile şaşkına döndü. Kısa zamanda bozulup kaçmaya başladılar. Onların kaçışı geridekileri etkiledi. Henüz ciddi bir karşılaşma olmadan on iki bin kişilik ordu darmadağın oldu.

Tepelerde henüz Müslüman olmayanlarla birlikte muharebe müşahidi olarak bulunan Ebu Süfyan’ın, ”Bu kaçış ancak Kızıldeniz’de önlenebilir” dediği nakledilir. Orada bulunan bir müşrikin de ”artık sinir çözüldü” şeklinde duygularını dile getirdiğini biliyoruz.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, alabildiğine kaçmakta olan orduyu toplayabilmek maksadıyla ”Ben peygamberim yalan yok. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum” diye sesleniyor. fakat dinleyen olmuyordu.(Buhari, Cihad 52 (Cilt3/218)) Etrafında iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan onu muhafaza derdindeydi. Bu defa amcası Abbas’a ”Ey ağaç altında Rasulullah’ söz verenler, gelin Allah’ın peygamberi buradadır.” diye seslenmesini emretti. Abbas gür sesiyle bu cümleyi defalarca bağırdı. Bu defa duyanlar, bu anlamsız kaçışa son vererek Hz. Peygamber’in (s.a.v.) etrafında toplanmağa başladılar. çok geçmeden kaçış durdu, ordu toparlandı. Düşmana karşı sıkı bir saldırıya geçtiler. Hz. Peygamber (s.a.v.) iki tarafın birbirine denk bir şekilde saldırdığını gördüğü zaman ”işte şimdi fırın kızıştı” diyordu. Efendimiz bu sözüyle şiddetli bir savaşın başladığını anlatmış oluyordu.

Toplanan ganimet ve elde edilen esirler ”Ci’rane bölgesinde muhafa altına alındı. Ordunun Taif üzerine yürümesi emredildi.

Günlerce süren kuşatma ok ve taş atımıyla devam etti, bir sonuç alınamadı. Rasulullah Efendimizin emriyle ”Bize katılan kölelere hürriyetleri verilecektir” şeklinde yapılan bir ilan faydalı oldu, yirmi kadar köle kaçıp kurtuldu.

Bir gece Rasulullah (s.a.v.) Efendimize rüyasında bir tabak kaymak hediye edildi. Ama bir horoz bu kaymağı gagaladı ve döktü. Hz. Ebu Bekir bu rüyayı dinlediği zaman ”Anladığıma göre bize fetih nasip olmayacak” dedi. Efendimiz bu tabiri doğru buldu. Hz. ömer dönüş için hazırlık yapın diye ilan etti. Bu ilan insanların hoşuna gitmedi. Fetih yapamadan dönmek hoş değil, diyorlardı. Bu haberi alan Efendimiz bir gün daha kalınması kararını aldı. Kaleye şiddetli bir hücum daha yapıldı. Bir kısım insanlar şehit oldu. Yaralıların sayısı şehitlerden fazlaydı. Bu defa ”yarın gidiyoruz” şeklinde ilan yapılınca orduda memnuniyet belirdi. Efendimiz gülümsedi. İhtimalki, daha önce gitmeye razı olsaydınız son günde uğradığınız kayıplar olmayacaktı demek istiyordu.

Ci’rane de on gün beklenilmesine rağmen kimse gelmeyince ganimet malı dağıtıldı. Bu dağıtımda yaya olana dört, atlı olana on iki deve verildi.

Bu arada Hz. Peygamber’in (s.a.v.), henüz müslüman olmayan Safvan b. ümeyye’ye yüz deve verdiği görüldü. Müslüman olduğu halde savaşa katılmayan Ebu Süfyan yüz deve aldı. Onun oğulları olan Yezid ve Muaviye’ye yüzer deve verildi. Yine yüzer deve ikram edilen daha başkaları vardı. Bu adamlar her ne kadar toplum içinde saygın kişiler olarak bilinse de İslama hizmet yönüyle asla bu ikrama layık değillerdi.

özellikle ensar cemaati sızlandılar. Hz. Peygamber (s.a.v.) kavmi ile buluşunca bunca nimeti onlara aktardı. Halbuki bizim kılıçlarımızda hala onların kanları var, gibi sözler söyledler. Bu sözleri işiten efndimiz onları bir aray topladı.

– Siz yolunu şaşırmış insanlar iken Allah benim vasıtamla size hidayet vermedi mi?.. Fakir idiniz zengin etmedi mi?.. Birbirinize düşman idiniz benim vasıtamla kardeş ve dost hale getirmedi mi?… dedi. Bu sorulara onlar evet cevabını verdiler.

Rasulullah (s.a.v.) sözlerine şöyle devam etti:

– Vallahi isterseniz bana şöyle der ve doğruyu söylemiş olurdunuz. Sen bize kavmi tarafından yalancı sayılmış bir insan olarak geldin de biz seni tasdik etmedik mi?.. Perişan halde geldin de yardım etmedik mi?.. kovulmuş halde geldin de bağrımıza basmadık mı?.. Muhtaç halde geldin de sana arka çıkmadık mı?.. Siz bana bunları diyebilirdiniz.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz daha sonra şöyle devam etti:

Ey ensar, İslam’a ısınmaları için onlara dünyanın yeşertisinden bazı nimetler vererek sizi dininize havale etmeme mi gücendiniz? İnsanlar koyun ve develerden meydana gelen bir hayvan sürüsüyle buradan ayrılırken siz alemlere rahmet olan Allah’ın Rasulü ileyurdunuza dönmeğe razı olmazmısınız? Ruhumu elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki şayet hicret şerefi olmasaydı mutlaka ensardan bir fert olurdum. İnsanların tamamı bir vadiye sapsa, ensar bir başka vadinin yolunu tutsa elbet ensarın koyulduğu yola koyulurdum. Hayatım sizin hayatınız, ölümüm sizin ölümünüzdür. Allahım, ensara rahmetinle muamele buyur. Ensarın çocuklarına da, torunlarına da rahmetini ulaştır.(Buhari 5/104-106 ; Müslim, 2/733-739)

Bu konuşmayı gözyaşlarıyla takip eden ensar grubu ile artık arada bir anlaşmazlık olamazdı.

Ganimet dağıtımından sonra Mekke’ye gelen ve bir umre ziyareti yapan Efendimiz Attab b. Esid isimli bir delikanlıyı Mekke Valisi olarak tayin etti ve Medine’ye doğru yola çıktı. Artık Ebu Süfyan için Kureyş hakimiyyeti sona ermiş oluyordu.

Bu yılda Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin gözlerinin nuru Zeyneb ve ümmü Gülsüm birbiri ardınca vefat ederek, yüce yaratıcının huzuruna vardılar. Hz. Zeyneb’in ümame isminde bir kızı kalmıştı. ümmü Gülsüm ise hiç anne olamamıştı.

Hicretin dokuzuncu yılında üç yüz kişiden oluşan bir hacc kafilesi tertip edildi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu yılın ”Hacc Emin” olarak Hz. Ebu Bekr’i görevlendirdi. Kafile yola çıktı.

Onlar gittikten sonra Tevbe Suresi’nden geniş bir bölüm indirildi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, yeğeni Ali b. Ebi Talib’i çağırdı. Mekkeye gitmesini ve Arafat’ta insanlara Tevbe Suresi’ni okumasını ve dört emri tebliğ etmesini bildirdi.

Hz. Ali, Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin Kasva isimli devesine bindi, gidenlere yetişti. Hacc için Arafat’a çıkıldığında Hz. Ebu Bekir emretti öğle ezanı okundu, iki rek’at olarak öğle namazı kılındı. Sonra hemen ikindi, namazı yine -seferde oldukları için- iki rek’at olarak kılındı. Hz. Ali, devenin üzerinde olduğu halde Tevbe Suresi’ni okudu ve;

– Ey insanlar, sevgili peygamberimiz şu dört hususu size ulaştırmamı emretti dedi:

1. Bu yıldan sonra hiçbir müşrik insan Ka’be’yi tavaf edemeyecektir.

2. Kabe çıplak insan tarafından tavaf edilmeyecektir.

3. Hiçbir müşrik cennete giremeyecektir.

4. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’le anlaşması olmayanlar için dört aylık bir süre verilmiştir. Bu sürede iman etmeyen ya da Rasulullah Efendimiz’le anlaşma yapmayan ve islam hakimiyyetine girmeyenler cezalandırılacaklardır. Anlaşması olanlar, anlaşma süresince serbest olacaklardır.

Bu şartlardan Ka’be tavafı konusu gelecek yıldan itibaren tamamen İslam ahkamına göre yapılacaktı.

Medine’de Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i rahatsız eden bir kısım ailevi mes’eleler çıkıyordu. Bunlardan en önemlisi ya da bardağı taşıran son damla diğer hanımların olduğu gibi bolluk içinde devam eden bir dünya hayatı ve zinet eşyası istemeleri ve bunda ısrar etmeleri idi. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kendisinin bu hayatı değiştiremeyeceğini bir emir ve sultan gibi yaşamasının mümkün olmadığını anlattı. Fakat onların ısrarları karşısında bir ay onlardan ayrı yaşama kararı aldı.

Mescidin yanında bir çardakta bir ay müddetle yalnız başına yaşadı. Hz. ömer orada kendisini ziyaret ettiğinde mübarek vücudunda hasırın izlerini görmüş ve ağlamıştı.

Bir aylık zaman dolduğunda Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz Hz. Aişe’nin odasına girdi. Yüce Mevla’nın özel olarak kendileri için gönderdiği ayetleri ona tane tane okudu: ”Ey peygamber, hanımlarına de ki: Eğer siz dünya hayatını ve dünyanın zinetini istiyorsanız, gelin size yeterince mal vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız bilin ki Allah sizin iyilik yapanlarınız için büyük bir mükafaat hazırlamıştır. Ey peygamber hanımları sizden kim açıkça bir fenalık yaparsa onun azabı iki katına çıkarılır. Bu, Allaha göre kolaydır. Yine sizden kim Allah’a ve Rasulü’ne gerçek bir itaatle itaat eder ve salih amel işlerse biz onun mükafaatını iki kat olarak veririz. Ayrıca biz ona cennette pek değerli bir rızık hazırlamışızdır. Ey peygamber hanımları, siz diğer kadınlar dan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’tan korkuyorsanız sözü, yabancı erkeklere karşı yumuşak söylemeyin ki kalbinde hastalık bulunan kimse kötü ümide kapılmasın. Güzel ve münasip sözler söyleyin. Evlerinizde vakar ve iffetinizle oturun. İlk cahiliyye devri kadınlarınının açılıp saçılarak yürüyüşleri gibi yürümeyin. Namazı kılın, zekatı verin. Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden ancak ve ancak şek ve şüpheyi, fenalıkları gidermek, sizi tertemiz yapmak istiyor. Evinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmetini hatırlayın. Şüphesiz ki Allah her şeyin iç yüzünü bilendir ve her şeyden haberdar olandır.”(Ahzab suresi, 28-34).

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu ayetleri okuduktan sonra ya Allah’ı ve Rasulünü ya da dünya hayatını ve zinetini tercih etmesini Hz. Aişe’den istedi. Bu yolda acele karar vermesi ni, annesi ve babasıyla da görüşmesini söyledi. Hz. Aişe düşünmeden ”ben Allah, ve Rüsulünü tercih ediyorum,” cevabını verdi.

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bundan sonra diğer hanımlarını ayrı ayrı ziyaret etti. Herbirine bu ayetleri okudu. Herbirinin cevabı aynı oldu ve yine eski hayat devam etti.

Esed kabilesinden bir grup insan Rasulullah (s.a.v.) Efendimizi ziyaret etti.

– Ey Allah’ın peygamberi, biz Allah’tan başka hiçbir ilahın bulunmadığına inanmış, senin de onun peygamberi olduğunu kabul ve tasdik etmiş insanlarız. Bize asker sevketmene ya da elçi göndermene ihtiyaç görmeden geldik, şu kıtlık yılında, karanlık geceler boyunca sana kavuşmak üzere yol teptik. Diğer Araplar gibi seninle çarpışmadık, seni ve arkadaşlarını sıkıntıya düşürmedik, dediler.

Ne güzel bir davranıştı. Hiç bir teklif beklemeden gelip Müslüman olduklarını bildirmeleri Efendimiz’i (s.a.v.) memnun etti. Bunca yıldır İslam’ı tebliğ uğrunda çekilmedik çile kalmamıştı. Gerçekten de bunlar, bu yolda ilk adımı atmış oluyorlardı.

Efendimiz (s.a.v.) onlara Medine’de bir müddet kalmalarını, İslam’ı ve İslam’ın ibadetlerini öğrenmelerini bildirdi. Daha sonra aynı kabileden bir başka grup daha geldi. Onlar da kendilerinin hiç zorluk çıkarmadan iman ettiklerini hatırlattılar. Ancak bu hatırlatma ikinci, üçüncü, dördüncü defa dile getirildiği zaman işin tadı kaçtı. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz rahatsız oldu. çünkü adamlar gerçekten güzel bir davranışta bulunmuşlar ama onu defalarca dile getirmek suretiyle kazandıklarını kaybetme durumuna düşmüşlerdi. Kur’an ”Ey iman edenler, ve eziyyet vermek suretiyle sadakalarınızı iptal etmeyin, hükümsüz ve faydasız hale getirmeyin” di yordu.(Bakara Suresi, 264 )

çok geçmedi Yüce Mevla, özellikle Rasulullah (s.a.v.) Efendimize karşı takınılması gerekli olan edebi hatırlattı: ”Onlar Müslüman olmalarını senin başına kakıyor, seni minnet altında bırakmak istiyorlar. De ki müslüman oluşunuzu benim başıma kakmayın. Doğrusu Allah, imana sevk ve hidayet ettiği için sizi minnet altında bulundurur. Eğer sözünde sadık insanlar iseniz Allah’a minnet borçluları Olduğunuzu unutmayın” buyurdu.(Hucucat Suresi, 17) Böylece Esed kabilesi iyi bir ders almış oluyordu.

Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) ashabını topladı.

– Bugün Allah’ın salih kullarından biri öldü. ölen kar deşiniz için Allah’ın rahmet ve mağfiretini dileyiniz, buyurdu.

Bu bilgi Cibril-i Emin’in getirdiği bir habere dayanıyordu. ölen Habeş Sultanı Ashame idi.

Efendimiz (s.a.v.) yanında bulunan arkadaşlarıyla birlikte Baki Mezarlığı’na doğru yürüdü. Orada cenaze namazı kılmak üzere saf olmalarını emretti. Kendisi imam olarak öne geçti ve dört tekbir alarak, önünde cenaze hazır imiş gibi cenaze namazı kıldırdı.

O güne kadar Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hiç kimse için böyle bir namaz kılmamıştı, bundan sonra da kılmayacaktı. Bu namaz Habeş sultanının Allaha ve Rasulü’ne göre pek değerli bir iman sahibi olduğunu gösteriyordu. O, yıllarca evvel yurduna sığınan Müslümanlara ev sahipliği yapmış, onların emniyet ve huzur içinde yaşamalarını sağlamıştı. Şimdi de Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu konukseverliğin mükafatını veriyordu. Bundan böyle o, Yüce Mevla’nın konuğu olarak izzet ve ikram görecek gerçek mutluluğu ahiret aleminde yaşayacaktı. O dünyadaki sultanlığını gölgede bırakacak bir sultanlığa doğru yola çıkmıştı. Onun için artık ahiret aleminde korku ve endişeden bahsedilemez, mahzun olması söz konusu bile olamazdı.

Bir yıl önce Mekke’nin fethinden ve Huneyn Savaşı’n dan sonra Taif Kalesi kuşatılmış ama bir sonuç alamadan dönülmüştü. Aradan geçen zaman içinde Taifliler, etrafla rındaki bütün Arap kabilelerinin İslam dinine girdiklerini gördüler. Günden güne işin zorlaşacağı, rahatsız edilecekleri düşüncesine kapıldılar. Tutulacak en iyi yol Medine’ye gidip görüşmektir, dediler.

Bir gün Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna vardılar. Efendimiz onları güler yüzle karşıladı. Mescidin içinde kurdurduğu üç çadırda onları ağırladı. On yıl önce Rasulullah (s.a.v.) Efendimize, hayatı boyunca yaşamadığı acı bir günü yaşatmanın en güzel karşılığı bu olmalıydı. O zaman onlar Efendimize:

– Allah, senden başka peygamber gönderecek birini bulamadı mı? demiş ve hakaretle kovmuşlar, çocukları ve ayak takımını onun peşine takarak taşlatmışlardı.

Ama Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz bu ikramım, onları utandırmak için değil, Yüce Mevla’nın bir emrini yerine getirmek için yapıyordu. çünkü Rabbu’l-Alemin ona, ”iyilik, kötülük te bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel davranışla karşılık ver. Bir de görürsün ki seninle arasında düşmanlık olan kişi senin samimi dostun olmuştur” fermanını göndermişti.(Fussilet Suresi, 34)

Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’in Halid b. Velidden gönderdiği yemeği yemekten çekindiler. önce sen ye bir görelim dediler. Halid b. Velid onlara;

– Biz misafirlerimize ihanet etmeyiz. Aramızda düşmanlık varsa onu mertçe hallederiz, dedi. Getirdiği yemekte zehir olmadığını kendisi yiyerek ispatladı.

Bununla beraber Halid onlara her yemek getirişinde adamların şüpheli bakışlarla kendisine ”Bu defa da önce sen ye” der gibi baktılar. Hatta bu darvanışlarını Hz. Peygamer’e (s.a.v.) karşı bile devam ettirdiler.

Görüşmeler uzun sürdü. Sonunda İslam’ı kabul ettiler. Taifte bulunan Lat putunu kırma gücünü kendilerinde bulamadılar. Hz. Peygamberin (s.a.v.) emri ile, Mugire b. Şu’be gitti ve onu parçaladı.

Bu arada Necrandan gelen bir Hıristiyan kafilesi Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’i ziyaret etti. Efendimiz onlara Hz. Mer yem ve Hz. İsadan bahsetti. Onlar Hz. İsa’yı Yüce Mevla’nın oğlu olarak kabul ediyor, dolayısıyla ilah olduğu iddiasını ileri sürüyorlardı.

Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara, Hz. İsa’nın anne karnında taşındığını, Rabbimizin ona dilediği gibi şekil verdiğini biliyor musunuz?..

Rabbimizin yemediğini içmediğini, halbuki Hz. İsa’nın bir çocuk olarak süt emdiğini, yemek yediğini, bir insanın muhtaç olduğu her şeye muhtaç olduğunu biliyor musunuz? diye sordu.

Adamlar bu sorulara ”Evet biliyoruz” şeklinde cevap veriyorlardı. Rasulullah Efendimiz,

– O halde bir anadan dünyaya gelen, yiyen içen, bir varlık nasıl ilah olabilir? diyor ama adamlar yine de Hz. İsa hakkında ”O, Allah’ın oğludur, ilahtır” demekten öte de bir şey söylemiyorlardı. Nihayet Yüce Mevla’dan ferman geldi. Bu fermanın bir gereği olarak her iki tarafın erkekleri, kadınları, çocukları toplanacak ve el açıp ”Allahım, yalancı olan hangi taraf ise onlara lanetini indir.” diye beddua ede ceklerdi.

Adamlar bu teklifi kendi aralarında görüştüler, başlarına gelecek olan felaket onları korkuttu. Netice olarak Hz.Peygambere (s.a.v.) ”Biz sana cizye ve haraç verelim, sulh yapalım” dediler. Bu vergi karşılığı olarak onlar müslümanların himayesinde olacaklar, kendilerine yapılan bir haksızlığa karşı müslümanlar onların haklarını koruyacaklardı.

HYPATIA VE YAŞAMI

Hypatia, güzelliğinin yanı sıra bilgeliğiyle de herkesin hayranlığını kazanmış olan tarihin bilinen ilk kadın matematikçisidir.İskenderiye’de doğmuştur.Bu muhteşem şehir içinde bulundurduğu museion, kütüphane, kiliseler, filozoflar, matematik ve tıp okullarıyla Hypatia’nın tinsel gereksinimlerini tümüyle karşılıyordu.Hypatia burada babası theon ile yaşıyordu.Şehrin önde gelen vatandaşlarından biriydi.Genel olarak halkın saygısını bazı çevrelerin ise düşmanlığını uyandırıyordu.

Hypatia’nın doğduğu şehri belirlemekte hiçbir zorlukla karşılaşılmamasına rağmen doğum tarihinin saptanmasında bazı zorluklar çıkmaktadır.Genel olarak 370 dolaylarında doğduğu kabul edilir.Bu tarih Suda’da Hesychius’un Hypatianın kariyerinin doruğuna imparator Arcadius zamanında ulaştığını söylemesine dayanmaktadır.Bu görüşe göre eğer 370’te doğarsa,400 yılında imparatorun yönetiminin ortalarında olgunluğuna ulaşmış olur.Bir diğer görüş de John Malakasın ,öldürüldüğünde Hypatia’nın yaşlı bir kadın olduğu ve olayısıyla doğum tarininde 355 civarında olması gerektiği görüşüdür. Hypatia’nın gözde öğrencisi Synesius’tan kalan kanıtlar da bu tarihlerin erken olanını desteklemektedir.

Hypatia’nın babası Theon iyi eğitim görmüş bir bilim adamı,bir matematikçi ve gök bilimciydi.Aigyptios veAleksendiros ünvanları,onun Yunan-Mısırlı kökenine ve çok dilli İskenderiye kültürüne bağlılığını göstermektedir.Gerçekten Theon içinde İskenderiye’nin sahip olduğu tinsel ve entelektüel çeşitlilik yeterli olmuştur.Çalışmalarını Öklit vePtolemius üzerinde yoğunlaştırmış.Bundan başka felsefeyle ,çok tanrılı din literatürü ve yunan gaipten haber verme uygulamalarıyla da ilgilenmiş olduğu bilinmektedir.Theon’un matematik ve gökbilim üzerine yazmış olduğu eserlerden bazıları günümüze dek gelmiştir:Öklit’in Elementlerinin öğrenciler için hazırlanmış hali,Veriler ve Optik.Theon, Ptolemius metinlerinin de en başarılı tefsircilerinden biriydi.Onun Kulanışlı Cetveller kitabının iki ayrı tefsirini yapmıştır.

Theon’un birlikte çalıştığı insanlar arasında ona en yakın olanı Hypatiaydı. Babasının kızı ve iş arkadaşı olarak kaynaklarda oldukça saygın bir yeri vardır. Yetenekleri babasınınkini aşan bir matematikçi olarak gösterilir. Hypati’nın matematik çalışmalarının başlıklarından Hesychius’un oluşturduğu listeye bakıldığında, İskenderiyeli matematikçilerin yapıtlarıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır; İ.Ö. üçüncü yüzyılda yaşayan Perge’li Apollonius’u, İ.S. üçüncü yüzyılın ortalarında yaşayan Diophantus’u ve Gökbilim adlı bir kitabı tefsir etmiştir. Hypatia’nın birçok öğrencisine felsefe, matematik , gökbilim dersleri verdiğini biliyoruz. Bu öğrencilerinden en önemlisi, mektuplarından da önemli bilgiler elde edilen, Synsius’tur. Bu kaynaklardan Hypatia’nın öğrencilerini, İskenderiyeli matematikçiler ve gökbilimcilerin metinlerinin düzeltilmesi ve açıklanması işine karıştırmadığını öğreniyoruz. Bunun yerine onları uygulamaya daha yönelik olan matematik ve gökbilim gizemlerinin incelenmesi işine teşvik etmiştir. Bunlar sayesinde Synsius’un bir usturlob yapabildiği de belirtilmiştir.

Geç klasik dönem İskenderiye’si ile ilgilenen G. Fow ve J.C. Haas gibi uzmanlara göre İskenderiye matematikçilerin hemen hepsi gizli bilimlerle ilgilenmişlerdir. Theonun uygulamalı bilgisi ile yıldız bilimi geleceği görmeye Hermetik metinlere olan ilgisi omuz omuza ilerlemiştir. Bunlar içerisinde yaşadıkları dönemin özellikleriydi. Dördüncü yüzyıla İskenderiye falcılarıyla ün yapmış bir şehirdi. Yıldız falı okullarda bile öğretilmekteydi. Şehirde hizmet veren pek çok yıldız falcısı vardı. Bilindiği kadarıyla bu kişilerin matematikçi olduklarıda düşünülüyordu. İskenderiyeli Paulus ve Tebli Hepaistio da bunlardan bazılarıydı.

Bu bilgilerden Hypatia’nın içinde bulunduğu çevrenin koşulları ve felsefe çalışmaları dışında öğrencilerinin ilgisini çekmiş olabilecek konular hakkında da fikir sahibi olabiliyoruz. Synsius’un yazdıklarında da bu konunun izleri görülür. Synsius eleştirmesi için Hypatia’ya birçok makale yollamıştır. Bular arasında rüya tabirleri ve geleceğin tahmin edilmesi ile ilgili olanlarda vardır. Hypatia’nın kendisini rüya yorumları yıldız bilimi ve fizik deneylerine vermesi, simyanın gizleri üstüne ilk ustalardan biri olarak bilinmesi şaşırtıcı değildir. Bunların hepsi İskenderiye günlerine kadar uzanan köklü bir faaliyetten kaynaklanmaktadır.

Hypatia’nın öğrencileri felsefe sorularıyla ilgilenir, matematik alanında çalışır, çeşitli dinlerin kaynaklarını okur ve gökbilim deneyleri yaparken İskenderiye’de tarihsel olaylar yaşanıyordu. 385 yılında göreve gelen Theophilus şehirdeki çok tanrılığa karşı seferberlik ilan etmişti çok tanrılı tapınakların kiliseye devredilmesi ile şehirde birçok ayaklanma çıkmıştı. Bu ayaklanmaları çıkaranlaranın başında Olympius da vardı. İskenderiye’nin seçkin aydınlarını eski inancın savunucularından yana çıktıkları bilindiğinde 390’ların başında ünlü ve saygın bir filozof olan Hypatia’nın tutumu da merak konusu olmuştur. Hypatia Olympius’a katılmamış, çok tanrılılar ve Hristiyanlar arasındaki çatışmaların hiçbirinde görülmemiştir. Ortak felsefi söylemlerinden de anlaşılabileceği gibi Hypatia’nın Antoninus ve Olyympius’a yakınlığı vardır. Buna rağmen yunan çok tanrıcılığı ve yerel mezheplere ilgi duymamıştır. Çok tanrılı inançlar onun için yalnızca büyük değer verdiği ve sürdürdüğü tinselci Helen geleneğinin güzel süsleridir. Platonculuğunu büyüler ayinler,kehanetler ve sihirlerle desteklenme ihtiyacı duymamıştır. Ne onun ne de toplumun seçkinleri arasında olar öğrencilerin böyle olaylara katılmayacakları kesindir. Bu sebepten dolayı Hypatia ve çevresindekilerin baş rahip Theophilus’tan şikayetçi olmaları için hiçbir sebep yoktu onlar birçok konuda özgür ve entelektüel bağımsızlığa sahiptiler.

Theophilus’un yeğeni Cyril’in baş rahipliğe seçilmesi ile bu koşullar değişmeye başladı. Cyril yetkilerini genişletme çabasında amcasından bile ileri giden, acımasız, iktidar tutkunu biri olarak anlatılır. Mısırda ona karşı güçlü bir muhalefet oluşmuştur. Cyril’in Theophilus’un ardılı olarak seçilmesi İskenderiye’de huzursuzluğa neden olmuş ve iki ruhban topluluğu arasındaki anlaşmazlıkları körüklemiştir. Kilisenin başı ile imparator iktidarının temsilcileri arasında birçok çekişme olmuştur. Cyril’in çatışma içinde olduğu kişilerin başında da Orestes gelmektedir. Hristiyanlarla Yahudiler arasındaki kanlı çatışmalar, yahudlerin şehirden kovulması, keşişlerin hayatına kastedilişi ve Cyril’in diğer dini gövde gösterileri, ona olan tepkiler arttırmıştır. Orestes’in baş rahibin yaptıklarına karşı takındığı taviz vermez tavrın ardında, nüfuz sahibi kişiler, şehrin ve ilçelerin yönetici sınıf üyeleri de vardı. Onu destekleyen kişilerin başında Hypatia da gelmekteydi. Cyril’in Hypatia’ya karşı dümanlığını başlatanda bu olmuştur. Cyril ve destekçileri Hypatia’nın İskenderiye ve dışında nasıl bir konuma sahip olduğunun farkındaydılar. Hypatia’nın nüfuzu Konstantinapolis’e, Suriye’ye, İznik’e kadar ulaşmıştı. Öğrencileri yalnız soylu ailelerden gelmekle kalmıyor. İmparatorluk ve kilise hizmetinde de yüksek mevkilere gelmiş bulunuyorlardı. Tüm bunların Cyril ve destekçiler arasında huzursuzluk yaratmış olacağı kesindir. Baş rahibin davasını destekleyen bu uğurda eyleme geçmekten çekinmeyecek kişiler vardı. Bunun sebebi Hypatia’nın İskenderiye halkı tarafından çok sevilip, saygı duyulan bir kişi olmamasıdır. Öğrencileri ile birlikte kendisini demostan ayrı tutmuş, öğretilerini kitleye yaymaya çalışmamıştır. Yani halk üzerinde bir etkisi yoktur. Helen dinini korumak uğruna da, Hypatia’nın geleneksel inançlara kayıtsız kalmasına tanık olmuşladır. Hypatia’nın bu şekilde kendini bazı konulardan soyutlaması ona kötü bir kumpas kurulmasına yardımcı olmuştur. Onun bir büyücü olduğu kara büyü yaptığı yönünde söylentiler yayılmıştır. Kara büyü, yalnız hristiyan imparatorlukları yasaları gereğince değil, çok daha eskiden beri en sert cezayı gerektirmektedir. Bu tür söylentiler insanlar arasında her zaman korkuya yol açmıştır. Kiliseye bağlı kışkırtıcılar, Hypatia’nın matematik ve gökbilim dallarında yaptığı araştırmalardan yola çıkarak, maksatlı cadı masalları yaratmışlardır. Babasını da tıpkı onun gibi yıldız bili ve büyüyle uğraştığını, rüya yorumları yaptığını yaptığını söylemişler, Hypatia’yı şeytanca hileleriyle pek çok insanı baştan çıkaran tehlikeli bir cadı gibi sunmuşlardır.

Hristiyanlar, Yahudilerle işlerini hallettikten sonra şehirdeki sorunlara neden olan “çok tanrılı kadına” sıra gelmiştir. Bu kışkırtmalar onlar açısından olumlu sonuç vermiş, şehirde Hypatia’yı öldürmeye kararlı bir grup oluşmuştu. 415 yılının Mart ayında Peter adında bir kişinin başını çektiği kalabalık eylemi gerçekleştirdi. Hypatia, şehirdeki günlük gezisinden eve dönerken, arabasından indirilerek Caesarion Kilisesine götürüldü. Bu yobaz kalabalık tarafından giysileri çıkarılarak kırık çömlek parçalarıyla bedeni parçalandı.

Ayaklanma sona erdiğinde şehir eski sakinliğine geri dönmüş ve Cyril İskenderiye’de istediği konuma tekrar ulaşmıştır. Olaya dolaylı yada dolaysız karışmış olan Cyril, uyması gereken hristiyan ahlak ilkelerine ters düşmüş, nüfuzuna gölge düşmesi olasılığına katlanamamıştır.

Daha sonraki yüzyıllarda Hypatia çok farklı bir konum almıştır. Bu konum, Hypatia’yı yeni dinin gözünü kan bürümüş yobazlarının bir kurbanı olarak göstermektedir. Tolant ve Voltaire’den çağdaş feministlere dek Hypatia hem cinsel özgürlüğün hemde çok tanrılılığın çöküşünün bir simgesi olmuştur.

HTPATIA ÜZERİNE

Hypatia, Avrupa kaynaklarında ilk olarak 18.yüzyılda ortaya çıktı. John Toland 1720’de Hypatia ile ilgili, uzun bir tarih makalesi yayınlanmıştır. Toland makalesinin başlangıcında, Hypatia için “erkeklerin güzellik ve bilgeliğin vücuda gelmiş halini öldürmesi yüzünden sonsuza dek utanç içinde yaşayacaktır” der. Ve bu korkunç eylemin arkasındaki kişinin de , Cyril adındaki bir din adamı bir baş rahip olduğunu söyler. Toland’ın yapıtı aydınlanmanın seçkin kişilerince olumlu karşılanmıştır.

Bu konuda Toland’ınkinden çok farklı olmayan biir üslupla söz eden Voltaire’dir. Voltaire Hypatia figürünü kilise ve vahiyle gelen, dine olan başkaldırısını dile getirmek için kullanmıştır. Hypatia’nın öldürülmesinde “Cyril’in papaz traşlı köpeklerinin,, yobazlardan oluşan bir sürüye sırtlarını vererek işlediği hayvanca cinayet” olarak anlatır. Voltaire, “dictionary philosophique” adlı yapıtında da değinir. Onun ölümünü Aziz Cyril’in tahriklerinin neden olduğunu yazar.

Aydınlanma düşüncelerinden Yeni Helencilikten ve Voltaire’ın üslubundan etkilenen Edward Gibbon, Hypatia efsanesi üzerinde çalışmasını sürdürmüştür. Gibbon’a göre Hypatia Yunanlıların dinine inanmaktadır. Çevresinin, konum ve saygınlığıyla göz kamaştıran kişilerle çevrili olduğunu ve acımasız bir yobaz grubu tarafından öldürüldüğünü söyler.

Hypatia figürüyle,18. yüzyılın birçok kaynağında karşılaşmaktayız.Bunlardan biri de Henry Fielding’in ‘Bu dünyadan diğerine yolculuk’ adlı kitabıdır.Fielding romanında Hipatia’yı öldürenler için ‘o köpekler,o hristiyanlar’ gibi ifadeler kullanmıştır.

Hypatia ve hayatı için yapılan yorumlar 19. yüzyılda Charles Leconte De Lisle ile doruğa ulaşmıştır.Leconte De Lisle;tarihin tak bir kültürle yada inanç dizisiyle bir tutulamayacağın fikrinden yola çıkarak Hypatia’yı ölümünü tarihsel kopuşa bağlar.dahLeconte De Lisle daha sonraları bu düşüncelerinde bazı değişiklikler yapmış ve Hypatia’nın ölümünü hristiyan karşıtı açıdan tekrar ele almıştır.Şiirinde HYpatiadan şöyle bahseder;

Aşağılık Galile’li yıktı,lanetledi seni;

Ama düşüşünle daha da büyüdün!Ya şimdi ,heyhat!

Platonun ruhu, Afroditin bedeni

Ebediyen Hellas’ın güzel göklerine çekildi.

Leconte De Lisleden sonra ,ondan daha genç olan çağdaşı Gerard De Nerval 1854 tarihli yapıtında Hypatiadan söz eder.1888’de Maurice Barres Hypatia hkkında ‘La Vierge Assassin Ea’ adlı kısa bir öykü yayınlamıştır.Leconte De lisle,Barres gibi yazarlarFransada Hypatia üzerine yazdığı sıralarda,İngiliz dinadamı ,romancıve tarihçisi Charles Kingsley ‘Hypatia,yada eski yüzle yeni düşmanlar’ adlı uzun kitabında aynı efsaneyi işlemiştir.Başlangıçta yazarın Yunan İmparatorluğu ve İskenderiye tarihi üstüne yaptığı araştırmalara dayalı yapıtı,bir Katolik düşmanlığı sezdirmektedir.Kingsley’in kitabı birkaç Avrupa diline çevrilmiş,bazı alman tarihçiler kitap üzerine görüşlerini dile getirmişlerdir.Kingsley’in Son Helen’i bir romancı olarak ele alışı dikkat çekmiştir.

19.yüzyılın ikinci yarısında Amerikal ve İngiltereli olgucular Hypatiayı Doğu yunanın son bilgini olarak sunmuşlardır.J.P.Draper Hypatia’yı özgür düşüncenin kahramanı olarak görür.

Bernthant Russell, ‘Batı Avrupa düşünsel tarihi’ adlı yapıtına Cyril’i yobazlıkla ve kendini bilme adamış bir kadını öldürmekle suçlayarak başlar.

1877’de Contessa diovadavata Reorodi Saluzzo’nun iki ciltlik şiirinde yayınlanması ile Hypatia çağdaş İtalyan yazınının kişilerinden biri haline gelmiştşr.Diğer İtalyan yapıtlarında Hypatia,çoktanrıcılık ile hristiyanlık arasındaki çatışma bağlamında ele alınır.Carlo Pascal,tarihteki büyük insanları konu alan yapıtında Hypatiaya da yer vermiştir.Litaratürdeki Hypatia geleneğine de bir öge katar ve Hypatianın ölümünü feminizm karşıtı bir eylem olarak görür.Hypatia’nın gördüğü eziyetin büyük oranda kadın düşmanı eğilimden kaynaklandığını düşünür.

1978’de Mario Luzinin benzer izlekli iki oyunu ‘Lipradi ıpraza’ ve ‘ll Mesgero’ adlı kitaplarında yayınlanmıştır.Burada Hypatianın öyküsü ,tarih evrelerinin çevrilemezliğine kanıt olarak gösterilir.

Almanya’da Arnulf Zitelman’ın ‘Hypatia’adlı romanı büyük bir başarı kazanmıştır.Romanda Hypatia çoktanrıcı bir kadındır.Ona göre Hypatia’ya yapılan saldırıyla Antik Çağ son bulmuştur.

Hypatia felsefesindeki bir diğer yönde feministlerin bu konuya olan ilgisidir.İki akademik feminist dergiadını hypatiadan almıştır.1984’ten bu yana Atinada yayınlananHypatia:Feminist Araştırmalar ve 1986dan beri yayınlanan Hypatia:Feminist Felsefe dergisidir.İkinci derginin 1989 da yayınlanan bir sayısında feminist yazar Ursula Molinaro ,kadınların kaderinin bu olduğunu hristiyan çağında Hypatianın yaşamak için zaten arzu duymadığını öne sürer.daha sonraları da feminist sanata konu olmuş Judy Chicago;1979’da San Fransisko Modern Sanat Müzesinde açtığı heykel sergisinde Hypatiaya da yar vermiştir.


Bedava İlan Verme