Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

Nüfus

Dünya’da Nüfus

Sınırları belli bir alanda yaşayan insan sayısına nüfus denir. Nüfusun sayısı, eğitim durumu, yaş ve cinsiyet gruplarına dağılımı gibi özellikleri hakkında bilgi edinebilmek için, nüfus sayımları yapılır. Nüfus sayımı bir ülkede yaşayan insanların belli bir günde sayılması işlemidir.

Günümüzde Dünya Nüfusu 5 Milyar 530 Milyona ulaşmıştır. Dünya nüfusundaki bu hızlı artışın nedenleri;

· Tıp Bilimindeki gelişmeler : Tıp bilimindeki gelişmelere bağlı olarak doğum oranlarının artması ve ölüm oranlarının azalması nüfus artışına yol açmıştır.

· Tarımdaki Gelişme ve Endüstrileşme : Tarım ve endüstri alanındaki gelişmelere yaşam koşullarının iyileşmesini sağlamıştır. Böylece kötü beslenmeden kaynaklanan ölümler azalmıştır.

· Teknolojik Gelişmeler : Teknolojik gelişmeler, yaşam koşullarını iyileştirerek, nüfus artışına dolaylı olarak etki eder.

Nüfusun Kıtalara Dağılımı

Birleşmiş Milletler’in 1994 yılı verilerine göre Dünya Nüfusu 5 Milyar 530 milyondur.

Doğal Nüfus Artış Hızı (Doğurganlık Hızı)

Bir yıl içinde, doğum ve ölüm sayısına bağlı nüfus artışına doğal nüfus artış hızı ya da doğurganlık hızı denir. Doğurganlık hızı, eğitime, kültüre ve ekonomik gelişime bağlı olarak değişir. Ekonominin tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu, eğitim ve kültür düzeyinin  geri olduğu ülke ve bölgelerde doğurganlık hızı fazladır. Ayrıca kırsal kesimde doğurganlık hızı kentlere göre daha yüksektir. Nüfusun yıl içinde göstermiş olduğu artış hızına ise yıllık nüfus artış hızı denir. Bir bölgedeki yıllık nüfus artış hızı doğum ve ölüm oranları dışında göçlerle de değişebilir. Doğurganlık hızı ve yıllık nüfus artış hızı yüzde (%) yada binde (%o) ile ifade edilir.

Dünya Yıllık Nüfus Artış Hızı

Aşağıda, Birleşmiş Milletler’in verilerine göre (1990-1995) kıtaların doğum oranı, ölüm oranı, doğal nüfus artış hızı ve yıllık nüfus artış hızı verilmiştir.

Kıtalara Göre Doğum Oranları

Doğum oranının en yüksek olduğu kıta %o 42 ile Afrika’dır. Avrupa ise %o 12 ile doğum oranının en düşük olduğu kıtadır. Doğum oranları ile kıta veya bölgenin gelişmişliği arasında yakın bir ilişki vardır. Ekonominin tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu, eğitim ve kültür düzeyinin düşük olduğu  yerlerde doğum oranlarında artış görülür.

Kıtalara Göre Ölüm Oranları

Yaşam koşularına bağlı olarak insanların ortalama yaşam süresi kısalmaktadır. Bu nedenle ölüm oranının en yüksek olduğu kıta, ekonomik ve kültürel yönden geri kalmış Afrika’dır. Genç nüfusun fazla olduğu ve sürekli göç veren Güney Amerika ise, %o 7 ile ölüm oranının en az olduğu kıtadır.

Dünya Doğal Nüfus Artış Hızı

1990-1995 yılları arasında, ekonomik ve kültürel yönden geri kalmış olması  nedeniyle doğal nüfus artışının en fazla olduğu kıta Afrika’dır. Avrupa’da ise doğal nüfus artışının en az olmasının nedeni,doğurganlık hızlarını kontrol altına almış gelişmiş ülkelerin varlığıdır.

Dünya Yıllık Nüfus Artış Hızı

1990-1995 yılları arasında yıllık nüfus artışının en fazla olduğu kıta, %o 28 ile Afrika kıtasıdır. Avrupa ise göç almasına karşın %o ile yıllık nüfus artış hızının en az olduğu kıtadır.

Hızlı Nüfus Artışının Getirdiği Sorunlar

  1. Tüketici durumda olan çocuk yaştaki nüfusu ve tüketimi artırır.
  2. Kişi başına düşen ulusal gelir payı azalır.
  3. Ulusal gelirin büyük bölümünün artan nüfus tarafından tüketilmesine bağlı olarak ekonomik kalkınma hızı yavaşlar.
  4. Artan nüfusu beslemek için toprağın aşırı kullanılması toprak erozyonunu hızlandırır. Çeşitli çevre sorunları ortaya çıkar.
  5. Ekonomik bağımlılık oranı yükselir.
  6. Yetersiz beslenme sorunu ortaya çıkar.
  7. Kırsal kesimden kentlere doğru olan göçler yoğunluk kazanır.
  8. Kırsal alanlarda ve kentlerde işsizlik ve geçim sıkıntısı başlar.
  9. Çarpık kentleşme görülür.

UYARI : Bir ülkedeki nüfus artış hızının fazla olmasının sorun haline gelmesindeki temel etken, o ülkenin ekonomik kaynaklarının ülkede yaşayan nüfusun beslenme, barınma, eğitim,  sağlık ve iş gibi temel gereksinimlerini karşılayamamasıdır. Bu duruma aşırı nüfuslanma denir.

Göçler

Nüfusun  geçici veya sürekli olarak yer değiştirmesidir. Göçler, hızlı nüfus artışının doğal bir sonucudur. Bir bölgedeki nüfusun, artmasında veya azalmasında göçlerin büyük etkisi vardır.

Göçlerin oluşum nedenleri 3 grupta toplanır.

  • Doğal Yıkımlar

Deprem, heyelan, kuraklık, taşkın, sel, çığ gibi doğal yıkımlar göçlere neden olmaktadır.

Doğal yıkımlardan zarar gören insanlar bulundukları yerleri terk ederek koşulları daha iyi olan yerlere göç ederler. Örneğin ülkemizde 1998’de Adana’da meydana gelen depremde zarar gören birçok kişi başka kentlere göç etmişlerdir. Yine 1998’de Bartın’da meydana gelen sel felaketi ise ilçeyi yaşanamaz hale getirmiş ve göçe neden olmuştur.

  • Sosyal ve Siyasi Nedenler

Savaşlar, işgaller, devrimler, terör olayları veya dini olaylar göçlere neden olmaktadır. Örneğin Sırpların işgali nedeniyle Bosnalıların bulundukları bölgeyi terk etmesi siyasi nedenli bir göçtür.

  • Ekonomik Nedenler

Ekonomik gelişmenin yavaş olduğu bölgelerde iş olanaklarının az olması, göçlere neden olmaktadır. İşsizlik nedeniyle yapılan göçlere işgücü göçü denir. İşgücü göçleri mevsimlik, kısa süreli veya uzun süreli olabilir. Örneğin ülkemizde yaz mevsiminde pamuk işçilerinin Çukurova’ya gelmesi mevsimlik işgücü göçüdür.

Göç Tipleri

Göçler bir ülkenin sınırları içinde olabileceği gibi ülkeler arasında da olabilir. Göçler, oluştukları yere göre iki gruba ayrılır :

  • İç Göçler

Herhangi bir ülkenin sınırları içinde oluşan göçlerdir. Bu yer değiştirme hareketi sırasında ülke nüfusunda herhangi bir değişme söz konusu değildir. Genellikle iç göçlere bağlı olarak kent nüfusları artarken, kırsal nüfus azalmaktadır. İç göçler;

Kırsal alandan kırsal alana

Kırsal alandan kentlere

Kentlerden kentlere

Kentlerden kırsal alana

doğru olmaktadır. İç göçlerin en fazla görüleni kırsal alandan kentlere doğru olanıdır. Verimli tarım alanları, endüstrinin geliştiği bölgeler, ticaret merkezleri, maden yatakları bakımından zengin olan bölgeler ve turistik yöreler göçmen çekerler.

  • Dış Göçler

Bir ülkeden başka ülkelere olan göçlerdir. Göç veren ülkenin nüfusu azalır. Dış göçler, oluşum nedenlerine göre 5 gruba ayrılır:

§         Zorunlu Göçler  (Sığınma Göçleri) : Savaş, baskı veya zulümden açarak başka ülkelere yapılan sığınma göçleridir. Örneğin 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında Kuzey Irak halkının bir bölümünün ülkemize göçü bu türdendir.

§         Yer Değiştirme (Mübadele) Göçleri : Bir antlaşmanın esaslarına dayanılarak yapılan, ülke nüfuslarının karşılıklı olarak yer değişmesi ile oluşan göçlerdir. Örneğin Kurtuluş Savaşı sonrası Yunanistan ile yapılan anlaşmalarla ülkemizde yaşayan Rumlar ile Yunanistan’daki Türkler arasında yer değiştirme göçleri yaşanmıştır.

§         Gönüllü Göçler : İnsanların çeşitli nedenlerle, kendi istekleri doğrultusunda, sürekli yaşamak için başka ülke veya kıtalara gitmesiyle oluşan göçlerdir. Örneğin Avrupalıların yeni dünya kıtalarına göçü bu türdendir.

§         İşgücü Göçleri : İnsanların, işsizliğin fazla olduğu geri kalmış ülkelerden, iş olanakları fazla olan endüstrileşmiş ülkelere gitmesiyle oluşan göçlerdir. Bu göçle işçi gönderen ülkeler döviz sağlar, ülkede işsizlik azalır, ülkeler arasındaki ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkiler gelişir. Örneğin 1960 yılından itibaren, Türkiye’den çeşitli Avrupa ülkelerine işçi göçü olmuştur.

§         Beyin Göçleri : İyi eğitilmiş elemanların daha iyi çalışma olanakları sağlayan ülkelere gitmesiyle oluşan göçlerdir. Örneğin II. Dünya Savaşı sırasında Alman bilim adamlarının ABD’ye göçü bu türdendir.

Nüfusun Dağılışı

Dünya’nın her yerinde nüfus dağılımı aynı değildir. Bu dağılımda;

  • İklim,
  • Bitki örtüsü,
  • Yer şekilleri,
  • Tarımsal etkinlikler,
  • Endüstri,
  • Madenler,
  • Ulaşım,
  • Ticaret

gibi doğal ve beşeri koşulların etkisi vardır.

UYARI : Nüfusun dağılışında yer şekilleri, iklim, doğal bitki örtüsü, su kaynakları gibi doğal koşulların belirleyici olduğu ülkeler ve bölgeler, ekonomik bakımdan geri kalmış yerlerdir. Gelişmiş bölge ve ülkelerde nüfusun dağılışı daha çok ekonomik koşullara bağlıdır.

Sık Nüfuslanmış Yerler

Dünya nüfusunun büyük bir bölümü uygun yaşama koşulları taşıyan ılıman iklim kuşağında toplanmıştır. Dünya’da sık nüfuslanmış alanlar :

Muson Asyası : Asya kıtasının güney ve güneydoğusundaki ülkeleri kapsayan bu bölgede, bol yağışlı iklim nedeniyle pirinç ve çay tarımı önem taşır. Dünya’nın en kalabalık ülkeleri olan Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan bu bölgede bulunmaktadır.

Akarsu Havzaları : Tarım koşullarının elverişli olduğu Ganj, İndus, Fırat, Nil gibi akarsu havzaları sık nüfuslanmıştır.

Avrupa : Madencilik, endüstri ve ticaretin çok geliştiği Avrupa’nın bütünü sık nüfuslanmıştır.

Japonya ve Kuzey Amerika’nın doğu kıyıları : Sanayileşmenin ve kısmen madenciliğin etkisiyle sık nüfuslanmıştır.

Seyrek Nüfuslanmış Yerler

İklim koşullarının olumsuzluğuna bağlı olarak nüfusun çok az olduğu, tenha yerlerdir.

Soğuk Bölgeler : Kuzey Kutup Dairesi içinde bulunan Grönland, Alaska, Kanada’nın Kuzeyi, İskandinav Yarımadası ve Sibirya’nın kuzey bölgeleri düşük sıcaklık nedeniyle seyrek nüfuslanmıştır.

Yüksek Dağlar : İklim koşullarının her türlü ekonomik faaliyeti, özellikle tarımı sınırlamasına bağlı olarak seyrek nüfuslanmıştır.

Sıcak ve Nemli Ekvatoral Bölgeler : Tropikal kuşakta, Amazon, Kongo havzaları gibi alçak yerler, yüksek sıcaklık, aşırı nemlilik, sık ormanlar ve geniş alan kaplayan bataklıklar nedeniyle az nüfuslanmıştır. Bu bölgede nüfus, iklim koşullarının elverişli olduğu yüksek kesimlerde toplanmıştır.

Nüfuslanmamış Yerler

İklim ve zemin koşulları nedeniyle insanların yerleşmesine elverişli olmayan, nüfuslanmamış yerlerdir.

Kutup Bölgeleri : Güney Kutup Bölgesi’nde bulunan Antartika Kıtası 14 milyon km2 genişliktedir. Kalın buzullarla kaplı bir kıta olduğu için nüfuslanmamıştır.

Bataklıklar : Bataklık, yağış miktarının fazlalığı nedeniyle, toprağın çok ıslak olduğu, yer yer suların yüzeyde biriktiği yerlerdir. Yerleşmeyi ve ekonomik faaliyeti sınırlandırdıkları için nüfuslanmamıştır.

Çöller : Dönenceler çevresindeki Meksika, Büyük Sahra, Arabistan, Kalahari, Avusturalya çölleri ile Asya’nın iç kesimlerindeki İran, Kızılkum, Karakum, Taklamakan ve Gobi çölleri, insanların yaşamasına ve yerleşmesine uygun değildir. Bu nedenle nüfuslanmamıştır. Ancak vaha adı verilen sulak yerlerde az da olsa nüfuslanma görülür.

Nüfus Yoğunluğu

Belli bir alanda yaşayan nüfusun, o alana oranıdır. Ülkenin genişliği ve toplam nüfus hakkında bilgi verir. Kişi/km2 olarak gösterilir.

Nüfus yoğunluğu 3 farklı biçimde ifade edilir.

  • Aritmetik Nüfus Yoğunluğu

Bir bölgenin veya ülkenin toplam nüfusunun bölgenin yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğudur.

Toplam Nüfus

Aritmetik Nüfus Yoğunluğu =    Yüzölçümü

formülü ile hesaplanır.

Aritmetik nüfus yoğunluğu, ülkenin gelişmişlik durumunu, nüfuslanma özelliğini ifade etmez. Sadece ülkenin yüzölçümü hakkında bilgi verir.

  • Tarımsal Nüfus Yoğunluğu

Bir ülkenin tarımla geçine kırsal nüfusunun, toplan tarım arazisine bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğuna denir.

Kırsal Nüfus

Tarımsal Nüfus Yoğunluğu =    Tarım Alanları

formülü ile hesaplanır.

Tarımsal nüfus yoğunluğu tarım alanlarının genişliği hakkında bilgi verir. Dağlık bölgelerde tarım alanları dar olduğu için ve yağışların fazla olduğu yerlerde sulamaya gerek duyulmadan tarım yapılabildiği için, kırsal nüfus fazladır. Buna bağlı olarak tarımsal nüfus yoğunluğu yüksektir.

UYARI : Dağlık ve engebeli yerlerde tarım arazisi az olacağı için tarımsal nüfus yoğunluğu da az olabilir.

  • Fizyolojik Nüfus Yoğunluğu

Bir ülkenin toplam nüfusunun, tarım alanları yüzölçümüne bölünmesi sonucu elde edilen nüfus yoğunluğudur.

Toplam Nüfus

Fizyolojik Yoğunluk=  Tarım Alanları

formülü ile hesaplanır.

Fizyolojik nüfus yoğunluğu, nüfusun tamamını tarımla geçiniyor kabul ettiği için yanıltıcı sonuçlar verebilir.

Nüfusun Yapısı

Bir ülkede nüfusun sayısı ve yoğunluğundan daha önemli olan nüfusun yapısıdır. Bir ülkenin sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel durumu hakkında bilgi edinmek için ülkenin nüfus yapısından yararlanılır. Nüfusun yapısını belirleyen özellikler :

  • Nüfusun Yaş Gruplarına ve Cinsiyete Göre Dağılımı
  • Etkin (çalışan) Nüfusun Sektörlere Dağılımı
  • Nüfusun Gelir Durumu
  • Nüfusun Eğitim Durumu
  • Nüfusun Kır ve Kentlere Dağılımı

Nüfusun Yaş Gruplarına ve Cinsiyete Göre Dağılımı

Nüfusun yaş gruplarına dağılımına nüfusun yaş yapısı denir. Bunun için ülkenin toplam nüfusu yaş dilimleri temel alınarak gruplandırılır. Bu gruplandırma genellikle 0-14, 15-64, 65-65 üstü biçiminde yapılır.

Nüfusun kadın ve erkek nüfus olarak dağılımına nüfusun cinsiyet yapısı denir. Hemen her ülkede erkek ve kadın sayısı birbirine yakındır. Savaş dönemlerinde erkeklerin ölmesi veya erkek nüfusun ekonomik nedenlerle göç etmesi bu dengeyi bozar.

Nüfus Piramitleri

Nüfusun yaş yapısı nüfus piramidi adı verilen grafiklerle gösterilir. Nüfus piramitleri ülkenin gelişmişliğine göre farklı özellikler gösterir.

Piramit 1 : Bu piramit  doğum ve ölüm oranlarının yüksek olduğu, geri kalmış ülkelerin nüfus yapısını göstermektedir. Bu tür nüfus yapılarına gelişen nüfus denir.

Piramit 2 : Bu piramit doğum oranlarının fazla çocuk ölümlerinin az olduğu, gelişmekte olan ülkelerin nüfus yapısını göstermektedir.

Piramit 3 : Bu piramit doğum ve ölüm oranlarının düşük olduğu, endüstrisi gelişmiş ülkelerin nüfus yapısını göstermektedir. Piramidin tabanının dar olması, doğum oranının düşük, 60 yaşın üzerindeki nüfusun fazla, ortalama insan ömrünün uzun olduğunun göstergesidir. Bu tür nüfus yapılarına durağan nüfus denir.

Piramit 4 : Bu piramit doğum oranları son yıllarda artmaya başlayan ülkelerin nüfus yapısını göstermektedir. Genellikle İtalya, Almanya, İngiltere, Danimarka, ABD, Kanada gibi ülkelerin nüfus dinamiğini gösterirler.

Piramit 5 : Nüfusu artmakta olan ülkelerin doğum oranlarını hızla azaltması sonucu oluşan piramitlerdir. Piramidin tabanındaki daralma, doğurganlığın çeşitli önlemlerle yavaşladığını göstermektedir.

Etkin (Çalışan) Nüfusun Sektörlere Dağılımı

Çalışan nüfusa etkin nüfus denir. 15-64 yaş arasındaki nüfus, çalışma çağındaki nüfusu (etkin nüfusu) oluşturur. Gelişmiş ülkelerde çalışma yaşı daha yüksektir ve çalışma çağındaki nüfusun tümü etkindir. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde ise nüfusun büyük bölümü  tüketici durumdadır.

Çalışan nüfus 3 ana sektöre dağılır. Bir ülkede hizmet ve endüstri sektörlerinde çalışan nüfusun fazla olması, ülkenin gelişmişliğinin göstergesidir. Az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde ise tarım sektöründe çalışan nüfus daha fazladır.

Nüfusun Gelir Durumu

Bir ülke nüfusunun gelir durumu, ülkenin gelişip gelişmediği hakkında bilgi verir. Örneğin gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı düşük, ekonomik kalkınma hızı yüksektir. Buna bağlı olarak kişi başına düşen ulusal gelir yüksektir.

Gelişmemiş ülkelerde ise nüfus artış hızının yüksek olması ekonomik kalkınmayı yavaşlatır. Buna bağlı olarak kişi başına düşen ulusal gelir azalır.

Nüfusun Eğitim Durumu

Bir ülkede her alanda yetişmiş insan gücüne gereksinim duyulur. Bu nedenle yetişmiş insan gücünün ülke kalkınmasına katkısı çok büyüktür. Gelişmiş ülkelerde okullaşma oranı ve yetişmiş insan sayısı fazladır. Bu durum ülkenin kalkınma hızını artırıcı etki yapar.

Okullaşma Oranı : Eğitim almış nüfusun toplam nüfus içindeki payına okullaşma oranı denir. Okullaşma oranı yüksek olan ülkelerin gelişme hızı da yüksektir.

Nüfusun Kır ve Kentlere Dağılımı

Her ülkede kır ve kent nüfusu farklıdır. Kentleşme hızı yüksek olan yerlerde iş olanakları daha geniştir. Bu nedenle kentlerin nüfusu doğal nüfus artışından çok, aldıkları göçlere bağlı olarak artar. Genellikle kır nüfusu fazla olan ülkelerde gelişme yavaş, kent nüfusu fazla olan ülkelerde ise gelişme hızlıdır.

Ülkelere Göre Nüfus Yapısı

Gelişmiş ve geri kalmış ülkelerde nüfusun yapısı birbirine zıt özellikler taşır.

Gelişmiş Ülkelerde Nüfus Yapısı

Ekonomik ve sosyal yönden gelişmiş ülkelerde :

  • Nüfus artış hızı azdır.
  • Doğum oranı düşük olduğu için, 0-14 yaş arası nüfus azdır.
  • Çocuk ölüm oranı azdır.
  • Sağlıklı ve bilinçli beslenme ile gelişkin sağlık hizmetlerine bağlı olarak ortalama yaşam süresi uzun, yaşlı nüfus sayısı fazladır.
  • Üretici nüfus fazla, tüketici nüfus azdır.
  • Okur yazar oranı yüksektir.
  • Nüfusun büyük bölümü kentlerde yaşar

Az Gelişmiş Ülkelerde Nüfus Yapısı

Ekonomik ve sosyal yönden gelişmemiş ülkelerde :

  • Nüfus artış hızı fazladır.
  • Doğum oranı yüksek olduğu için, 0 – 14 yaş arası nüfus fazladır.
  • Çocuk ölüm oranı fazladır.
  • Sağlıksız ve bilinçsiz beslenme ile sağlık hizmetlerinin yetersiz olmasına bağlı olarak ortalama yaşam süresi kısa, yaşlı nüfus sayısı azdır.
  • Üretici nüfus az, tüketici nüfus fazladır.
  • Okur yazar oranı düşüktür.
  • Nüfusun büyük bölümü kırsal kesimde yaşar.

Yerleşme

İnsanların barındığı ve geçimlerini sağlamak amacıyla çalıştığı yeri kapsayan alandır. Ancak yeryüzünün tamamı yerleşmeye uygun değildir. Doğal ve ekonomik kökenli bazı etmenler yerleşmeleri sınırlamaktadır.

Yerleşmeyi Sınırlayan Etmenler

Denizler

Kutuplar

Çöller

Ormanlar

Yer şekilleri

Toprak özellikleri

Ekonomik özellikler

Ulaşım olanakları

UYARI : Sıcak kuşakta yerleşmenin üst sınırı 3000 m, ılıman kuşakta 2000 m, soğuk kuşakta 0 m’dir. Örneğin Türkiye’de 2000 m’nin üstündeki yerleşmeler oldukça azdır.

Yerleşme Tipleri

Yerleşmeler ekonomik etkinliğin türüne göre ikiye ayrılır.

Sürekli Yerleşmeler

Geçici Yerleşmeler

Sürekli Yerleşmeler

Tarım, ticaret, endüstri, madencilik, ulaşım gibi bir yere yerleşmeyi zorunlu kılan ekonomik faaliyetlerin görüldüğü yerleşmelerdir. Bu yerleşmeler ikiye ayrılır.

Kent Yerleşmeleri  : Ekonomik faaliyetlerin endüstri, madencilik, ticaret, ulaşım turizm vb. olduğu yerleşmelerdir. Kentler, öne çıkan ekonomik faaliyetlere göre;

Endüstri kenti

Ticaret kenti

Maden kenti

Tarım kenti

Ulaşım kenti

Turizm kenti

Eğitim, kültür  kenti gibi sınıflara ayrılır. Bu faaliyetlerin bir arada bulunduğu kentlerde gelişme daha hızlıdır.

Kır Yerleşmeleri

Bir yerleşim merkezinin kır yerleşmesi sayılabilmesindeki en belirleyici özellik ekonominin tarım ve hayvancılığa dayalı olmasıdır. Kırsal yerleşmeler, yerleşim alanının özelliğine göre ikiye ayrılır.

Toplu Kır Yerleşmeleri : Evlerin bir arada bulunduğu yerleşmelerdir. Bu yerleşmelerin oluşmasında iklimin kurak ve yarı kurak olması, su kaynaklarının her yerde bulunmaması belirleyici olmuştur. Bu nedenle toplu kır yerleşmeleri su kaynakları çevresinde kümelenir.

Dağınık Kır Yerleşmeleri : Evler arasındaki uzaklığın fazla olduğu ve geniş bir alan yayılmış olan yerleşmelerdir. Bu yerleşmelerin  oluşmasında arazinin engebeli, tarım topraklarının küçük, parçalı ve dağınık olması belirleyici olmuştur. Yağışların ve su kaynaklarının bol olması, tarımda sulamaya ihtiyaç duyulmaması dağınık yerleşmeyi kolaylaştırmıştır.

Geçici Yerleşmeler

Ekonomik faaliyetin göçebe   hayvancılık, tarım, turizm veya tükenebilen madenin işletilmesi olduğu yerlerde, faaliyet süresince yapılan yerleşmedir.

Konut Tipleri

Yerleşmelerin en küçük birimi konutlardır. Kırsal kesimde ve geri almış yerlerde konutlarda kullanılan yapı malzemesi doğal çevre ile uyumludur. Gelişmiş bölgelerde ise konut tiplerinde teknolojinin etkisi belirgindir.

Doğal Barınaklar : Mağaralar ve ağaç kovuklarıdır. İlk insanların kullandıkları barınaklardır.

Çadırlar : Göçebe hayvancılıkla geçinenlerin, konar-göçer yaşantılarını sürdürdükleri barınaklardır.

Kulübeler : Saz ve kamışlardan yapılan basit  evlerdir. Afrika ülkelerinde görülür.

Kerpiç evler : İklimin kurak ve yarı kurak olduğu bölgelerde, bitki örtüsünün cılız olması nedeniyle, killi toprağın yapı malzemesi olarak kullanıldığı evlerdir. Türkiye’de İç ve Doğu Anadolu ile Orta Asya, İran, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaygındır.

Taş evler : Arazinin dağınık olduğu yerlerde taşın, yapı malzemesi olarak kullanıldığı evlerdir.

Ahşap evler : İklimin nemli olduğu yağışlı bölgelerde ağaçtan yapılan evlerdir. Türkiye’de Karadeniz Bölgesi’nde, Kuzey Orta Avrupa’da, Sibirya’da, Muson ülkelerinde, Ekvatoral bölgelerde ve Kanada’da yaygındır.

Betonarme evler : Endüstrileşmeye bağlı olarak demir, tuğla ve betonun yapı malzemesi olarak kullanıldığı evlerdir. Endüstrileşmiş ülkelerde yaygın olarak görülür .

Türkiye’de Nüfus ve Yerleşme

Türkiye’de Nüfus

Ülkemizdeki nüfusun sayısı ve nüfusla ilgili veriler yapılan nüfus sayımları ile elde edilir. Bu sayımlar sonucunda, toplam nüfus, nüfusun yaş gruplarına ve cinsiyete göre dağılımı, okur yazar oranı, eğitilmiş nüfus durumu, işsiz sayısı, çalışan nüfusun iş kollarına göre dağılımı, köy ve kent nüfus sayıları belirlenir.

Türkiye’de ilk düzenli nüfus sayımı 1927’de, ikinci nüfus sayımı ise 1935’te yapılmıştır. Daha sonra 5 ve 0 ile biten yıllarda nüfus sayımı yinelenmiştir. En son nüfus sayımı 1990’da yapılmış ve daha sonraki sayımların 10 yılda bir yapılması kararlaştırılmıştır.

Yıllara Göre Nüfus Sayımları ve Sonuçları

1927-1990 yılları arasında Türkiye nüfusu 43 milyon kişi artmıştır.

En düşük nüfus artış hızı (% 10,5). 1940-1945 arası dönemde görülür.  Bu durumun nedeni II. Dünya savaşı koşullarıdır.

Nüfus artış hızının en fazla olduğu dönem 1955-1960 arasıdır. Nedeni sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması ve yanlış nüfus politikalarıdır.

1960-1965 arası dönemde bir önceki döneme göre nüfus artışında azalma görülür. Nedeni yurt dışına yapılan işçi göçleridir.

1985’ten itibaren nüfus artış hızında sürekli olarak azalma görülür.

Türkiye’de Doğal Nüfus Artış Hızı (Doğurganlık Hızı)

Bir yıl içinde, doğum ve ölüm sayısına bağlı nüfus artışına doğal nüfus artışı hızı ya da doğurganlık hızı denir. Doğurganlık hızı, eğitime, kültüre ve ekonomik gelişime bağlı olarak değişir.

Türkiye genelinde kırsal kesimde doğurganlık hızı fazladır.

Doğurganlığın en az olduğu bölgeler Marmara ve Kıyı Ege, en fazla olduğu bölgeler, Doğu Anadolu  ve Güneydoğu Anadolu’dur.

Doğurganlık Hızının Sonuçları

Doğurganlığın fazla olduğu bölgelerden ve kırsal kesimlerden iş olanaklarının fazla olduğu gelişmiş bölge ve kentlere göçler olur. Göçler nedeniyle nüfusun bölgeler arası dağılım dengesi ve cinsiyet dengesi bozulur.

Doğurganlık arttıkça iç tüketim artar, hammadde kaynakları hızla tükenir, iş, eğitim, sağlık, beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlar karşılanamaz.

Türkiye’de Göçlerin Nedenleri

Türkiye’de 1850’den itibaren kırsal kesimden kentlere doğru hızlı bir iç göç başlamıştır. Türkiye’deki göçlerin nedenleri şunlardır.

Kırsal kesimdeki hızlı nüfus artışı

Tarım arazisinin miras yoluyla parçalanıp küçülmesi

Tarımda makineleşmenin başlamasıyla oluşan işsizlik.

Verimli tarım alanlarının azalması.

Kan davaları ve güvenlik sorunu.

Kentlerin iş, eğitim ve sağlık bakımından çekiciliği.

İç göçlerin hızla artması, bir çok sorunu da beraberinde getirmiştir.

UYARI : iç göçler sonucu nüfus, ülke sınırları içerisinde yer değiştirdiği için toplam nüfusta artma ya da eksilme olmaz. Nüfusun dağılım dengesi ve cinsiyet dengesi, bölgeden bölgeye değişir.

Türkiye’de Göçlerin Sonuçları

  1. Kent nüfusu hızla artar
  2. Alt yapı yetersizliği ve plansız kentleşme sorunları ortaya çıkar.
  3. Kentlerde, ulaşım, konut, eğitim gibi alanlarda sorunlar oluşur.
  4. Kentlerde işsizlik artar
  5. Kentlerde güvenlik bozulur
  6. Kırsal alandaki yatırımlar verimsiz hale gelir.

Türkiye’de Nüfus Dağılışı

Türkiye’de nüfusun dağılımında, iklim, yer şekilleri, ulaşım, tarım olanakları, endüstri, madenler gibi doğal ve ekonomik koşulların etkisi vardır. Bu koşulların elverişli olduğu yerler sık nüfuslanmıştır. Arazinin dağlık ve engebeli olduğu, tarım alanlarının az bulunduğu, önemli yolların uzağında kalan, endüstri ve ticaretin gelişmediği yerler ise seyrek nüfuslanmıştır.

Türkiye’de Nüfus Yoğunluğu

Belli bir alanda yaşayan nüfusun o alanın yüzölçümüne oranıdır.  Kişi/km2 olarak gösterilir. Nüfus yoğunluğu 3 farklı biçimde ifade edilir.

Aritmetik Nüfus Yoğunluğu

Bir bölgenin veya ülkenin toplam nüfusunun bölgenin yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğudur.

Toplam Nüfus

Aritmetik Nüfus Yoğunluğu =   Yüzölçümü

formülü ile hesaplanır.

Ülkemizde 1990 yılı sayımına göre km2’ye 73 kişi düşer. Alanın genişliğine ve nüfusun fazlalığına göre değişen aritmetik nüfus yoğunluğu illere ve bölgelere göre farklılık gösterir.

İllere Göre Nüfus Yoğunluğu

Aritmetik nüfus yoğunluğu en fazla olan ilimiz İstanbul, en az olan ilimiz Gümüşhane’dir. İllerin nüfus yoğunlukları turizme ve tarımsal faaliyete bağlı olarak mevsime göre değişir. Örneğin yaz mevsiminde Antalya’nın nüfusu turizm nedeniyle artarken, Adana’nın nüfusu Çukurova’ya çalışmak için gelen işçiler nedeniyle artmaktadır.

Bölgelere Göre Nüfus Yoğunluğu

Aritmetik nüfus yoğunluğu en fazla olan bölgemiz iş olanaklarının fazla olduğu Marmara, en az olan bölgemiz ise doğal ve ekonomik koşulların olumsuzluğu nedeniyle Doğu Anadolu’dur. Ayrıca bölgenin yüzölçümünün geniş olması da nüfus yoğunluğunun az olmasında etkilidir.

UYARI : Aritmetik nüfus yoğunluğu hesaplanırken Türkiye’nin gerçek alanı (814.578 km2) değil göl yüzölçümlerinin katılmadığı izdüşüm alanı (774.814 km2) dikkate alınmıştır. Türkiye’nin göl yüzölçümlerinin dikkate alındığı izdüşüm alanı ise 779.452 km2’dir.

Tarımsal Nüfus Yoğunluğu

Tarımsal nüfus yoğunluğu, tarımla geçinen nüfusun tarım alanları yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğudur.

Kırsal Nüfus

Tarımsal Nüfus Yoğunluğu = Tarım Alanları

formülü ile hesaplanır.

Tarım  alanlarının az, sulama olanakları ve yağışların fazla olduğu yerlerde tarımsal nüfus yoğunluğu fazladır. Örneğin Doğu Karadeniz kıyıları ile Doğu Anadolu’da tarımsal yoğunluk 500 kişiyi bulurken, tarım arazisinin geniş olduğu İç ve Güneydoğu Anadolu ile endüstrileşme ve kentleşme oranının yüksek olduğu Marmara’da çok azdır.

Fizyolojik Nüfus Yoğunluğu

Bir ülkenin toplam nüfusunun tarım alanları yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğudur.

Toplam     Nüfus

Fizyolojik Yoğunluk =  Tarım Alanları

formülü ile hesaplanır.

Ülkemizde 1990 yılı sayımına göre km2’ye 197 kişi düşer. Ancak bu yoğunluk nüfusun tamamını tarımlı geçiniyor kabul  ettiği için sonuçları güvenilir değildir.

Türkiye’de Nüfusun Yapısı

Nüfusun sayısı ve yoğunluğundan daha önemli olan nüfusun yapısıdır. Bu bölümde Türkiye nüfusunun yaş gruplarına dağılımı, cinsiyet özellikleri ve eğitim durumu ile etkin (çalışan) nüfusun sektörlere dağılımı incelenecektir.

Nüfusun Yaş Gruplarına ve Cinsiyete Göre Dağılımı

Nüfusun yapısını belirleyen en önemli özellik yaş grupları ve cinsiyet dağılımıdır.

Yaş Grupların Göre Dağılım

Türkiye’de toplam nüfusun %50 si 20 yaşın altındadır. Yani ülkemiz genç nüfusludur.

Nüfus artış hızı yüksektir. Bu durum temel ihtiyaçların karşılanması konusunda sorunlar yaratır.

Tüketici nüfus fazla, üretken nüfus azdır. Bu nedenle ekonomik bağımlılık oranı yüksektir.

Okul çağındaki nüfus fazladır.

Ortalama insan ömrü kısadır.

Cinsiyete Göre Dağılım

Ülkemizde kadın erkek sayıları arasında genel bir denge vardır. Nüfusun bu cinsiyet dengesi göçlerle değişir. Göç veren bölgelerde kadın sayısı, göç alan bölgelerde erkek sayısı daha fazladır. Çok göç veren iller arasında bulunan ve bu nedenle devamlı olarak kadın nüfus fazlalığı olan Rize, Trabzon, Gümüşhane ve Giresun bu konu için iyi birer örnektir.

UYARI : Türkiye, nüfusun yaş gruplarına göre dağılımı ve nüfus artış hızı bakımından geri kalmış ülkelere benzer özellikler taşır.

Nüfusun Eğitim Durumu

Bir ülkenin gelişmişlik düzeyini saptarken eğitim en temel ölçüttür. Ülkemizde okur yazarlık oranı gittikçe artmakla birlikte, hala istenen düzeyde değildir. Buna bağlı olarak gazete, dergi ve kitap tüketimi gelişmiş ülkelerdeki düzeyin çok altındadır. Nüfusun, %46,1’ini ilkokul, %7,4’ünü ortaokul, %7,8’ini lise ve %3,2’sini yüksek öğrenim düzeyinde eğitim alanlar oluşturmaktadır. Hiç eğitim almamış olanlar %19,6, okula gitmemiş okuryazarlar ise % 15,9’dur. Kırsal kesimde iş gücüne duyulan ihtiyaç nedeniyle çocukların okula gönderilememesi, kız çocuklarının eğitimine önem verilmemesi ve okullaşma oranının yetersizliği eğitimin istenen düzeye gelmesini engellemektedir.

Etkin Nüfusun Sektörlere Dağılımı

1990 yılı verilerine göre etkin nüfusumuz 23,3 milyon kişidir. Bu nüfusun sektörlere dağılımı ise şöyledir. Tarım sektöründe çalışan 12 milyon 118 bin kişi etkin nüfusun %49’unu, Endüstri sektöründe çalışan 2 milyon 910 bin kişi etkin nüfusun %15,2’sini, Hizmet sektöründe çalışan 7 milyon 919 bin kişi etkin nüfusun %35,8’ini oluşturmaktadır.

Türkiye’de Yerleşmeler

Türkiye’de yerleşmeler ekonomik etkinliğe bağlı olarak ikiye ayrılır.

Sürekli Yerleşmeler

Geçici Yerleşmeler

Sürekli Yerleşmeler

Türkiye’de sürekli yerleşmeler ekonomik etkinliklerine ve idari yapılarına göre gruplandırılır.

Kent Yerleşmeleri

Kır Yerleşmeleri

Kent Yerleşmeleri

Nüfusu 10.000’in üzerinde olan, kaymakam veya vali tarafından yönetilen, iş bölümünün belirgin, tüketici nüfusun fazla, ekonomik faaliyetin endüstri, ticaret, turizm vb. olduğu yerleşim merkezleridir. Kentler, iş olanaklarının daha fazla olması nedeniyle, kırsal kesimden sürekli göç alarak büyümektedir. Buna bağlı olarak Türkiye’de hızlı bir kentleşme süreci  devam etmektedir. 1990 nüfus sayımına göre toplam nüfusun 33,8 milyonu (% 59,1)  kentlerde yaşamaktadır.

Kır Yerleşmeleri

Nüfusu 2000’den az olan, muhtar tarafından yönetilen, üretici nüfusun fazla olduğu, iş bölümünün belirgin olmadığı, ekonomik faaliyetin tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu, konutlarda yapı malzemesinin doğadan temin edildiği yerleşmelerdir. Yerleşmeler arazinin yapısı ve su kaynaklarının özelliğine göre ikiye ayrılır.

Toplu Kır Yerleşmeleri

Dağınık Kır Yerleşmeleri

Toplu Kır Yerleşmeleri

Evlerin birbirine çok yakın olduğu kır yerleşmeleridir. Bu tür yerleşmelerde iklim koşulları belirleyici olmuştur. Yerleşim birimleri su kaynaklarının çevresinde toplanmıştır. İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde yaygın olarak görülür.

Dağınık Kır Yerleşmeleri

Evler arasında uzaklığın fazla olduğu, geniş bir alana yayılan kır yerleşmeleridir. Bu tür yerleşmelerde arazinin engebelik durumu tarım topraklarının küçük, parçalı ve dağınık olması belirleyici olmuştur. Yağışların ve su kaynaklarının bol olması dağınık yerleşmeyi kolaylaştırmıştır. Karadeniz Bölgesi’nde  dağınık yerleşme yaygındır.

Geçici Yerleşmeler

Ülkemizde kır yerleşmelerinin, ekonomik açıdan tamamlayıcısı olarak  gelişmiş, ekonomik faaliyetin  tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu yerleşmelerdir.  Yayla, mezra, oba, kom, ağıl gibi adlar verilen geçici yerleşmeler Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaygın olarak görülür. Ayrıca mevsimlik olarak konaklamak amacıyla gidilen yazlık siteler, dağ ve bağ evleri de geçici yerleşmelerdir.

Yayla : Yaz aylarında hayvan otlatmak veya tarımsal faaliyette bulunmak amacıyla gidilen geçici yerleşmelerdir. Yaylalar dinlenmek  amacıyla gidilen yazlık sayfiye yerleri de olabilir.

Mezra : bazı ailelerin tarım alanlarının az olması, kan davaları gibi nedenlerle bulundukları sürekli yerleşmelerden ayrılıp daha uzak bir yere yerleşmesiyle oluşmuş yerleşmelerdir. Tarımsal faaliyetler hayvancılığa göre ön plandadır. Bir kaç  ev ve eklentilerden oluşan mezralar zamanla sürekli yerleşme haline gelebilir. Örneğin Elazığ, Harput’un bir mezrası iken zamanla büyüyerek kent haline gelmiştir.

Oba : Daha çok göçebe hayvancılık yapan toplulukların geçici olarak yerleşip, çadır kurdukları yerleşmelerdir.

Dam : Köy ailelerinin geçici bir süre için yararlandıkları yerleşme biçimidir. Bölge köy yerleşmelerinde bir kısım aileler, birkaç aylık süre için köylerinden ayrılarak, kendi bahçe, tarla ve otlaklarındaki damlarda oturduktan sonra, tekrar köylerine dönerler.

Kom : Ekonomik faaliyetin büyük ölçüde hayvancılığa dayalı olduğu aileler veya kişiler tarafından oluşturulan geçici yerleşmelerdir.

Ağıl : Hayvanların barındığı, çevresi taş veya ahşap ile çevrili yerlere ağıl adı verilmektedir. Ağıllar zamanla nüfusun artmasına bağlı olarak sürekli yerleşme haline gelebilir. Sürü sahipleri tarafından kurulan ağıllar kış mevsiminde hayvanların korunması amacıyla kullanılır.

Türkiye’de Görülen Konut Tipleri

Dünya’nın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de konut tiplerini belirleyen temel etmen iklim koşullarıdır. Ayrıca jeolojik yapı, bitki örtüsü gibi doğa doğal koşullar da konut tiplerini belirlemektedir. Ülkemizde ekonomik ve kültürel gelişme, doğal çevrenin konut tipleri üzerindeki etkisini azaltmaktadır.

Kerpiç Evler : Kerpiç evlerde yapı malzemesi olarak killi toprak kullanılmaktadır. Killi toprak samanla karıştırılarak çamur haline getirilir, kalıplara dökülerek kurutulur. Kerpiç evler, yağışların az, iklimin kurak olduğu İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaygın olarak görülür.

Taş Evler : Arazinin dağlık olduğu, ağacın ve toprağın yeterince bulunmadığı yerlerde yaygın olan konut tipidir. Yapı malzemesi olarak kullanılan taşlar genellikle yakın çevreden karşılanır. Akdeniz’de Toros Dağları, İç Anadolu’da Nevşehir, Ürgüp Yöresi, Güneydoğu Anadolu’da Mardin Yöresi taş evlerin yaygın olduğu yerlerdir.

Ahşap Evler : İklimin nemli ormanın bol olduğu yerlerde yapı malzemesi olarak ağacın kullanıldığı konut tipidir. Bazı yörelerde ağaçla birlikte taş veya kerpiç de kullanılır. Taş evler ormanların geniş yer kapladığı Karadeniz Bölgesi’nde yaygın olarak kullanılır.

Betonarme Evler : Yapı malzemesi olarak demir, beton ve tuğlanın kullanıldığı konut tipidir. Son yıllarda kullanımı artan betonarme evler, sanayileşme nedeniyle   Marmara ve Ege Bölgesi’nde yaygın olarak görülür.

KARADENİZ BÖLGESİ
KONUMU, SINIRLARI VE KOMŞULARI:
Yurdumuzun kuzeyinde, Sakarya’nın doğusundan Gürcistan’a kadar Karadeniz’e paralel olarak bir şerit gibi uzanır.
Gürcistan, D. Anadolu, İç Anadolu ve Marmara Bölgeleriyle ve adını aldığı deniz ile komşudur.

ALANI VE NÜFUSU:
Gerçek alanı olan 143.537 Km2 ile Türkiye topraklarının %18’ini kaplar. Alan bakımından 3. Büyüklükteki bölgemizdir. Bölge Doğu-Batı doğrultusunda 1400 Km, Kuzey-Güney doğrultusunda 100-200 Km ile bir şeride benzer.
Nüfusu 2000 sayımına göre 8.4 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 59 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının altındadır. (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi)

BÖLÜMLERİ:
1.Batı Karadeniz
2.Orta Karadeniz
3.Doğu Karadeniz

YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ:
Kıyıları:
Dağlar kıyıya paralel olarak uzandığı için kıyılar az girintili-çıkıntılıdır. Bu kıyı tipine Boyuna Kıyı Tipi denir.
Tek doğal limanı Sinop’tur. Arkasındaki dağların ulaşımı zorlaştırması nedeniyle fazla gelişmemiştir. Buna rağmen Trabzon, Samsun gibi limanlar yapay olmasına rağmen ulaşımları sayesinde gelişmişlerdir.
Bu kıyı tipinde bir kıyı aşındırma şekli olan Falez (Yalıyar) çok görülür.
Dağları:
Batı K.: Küre (İsfendiyar) Dağları, Bolu Dağları, Ilgaz Dağları, Köroğlu Dağları
Orta K.: Canik Dağları
Doğu K.:D.Karadeniz (Rize) Dağları ( Zirvesi: Kaçkar D.3932), Giresun Dağları,
Çimen, Kop, Mescit, Akdağ ve Yalnızçam Dağları
D. Karadeniz’de Zigana ve Kop geçitleri vardır.
Akarsuları:
Bartın Çayı (Ulaşım yapılabilir.), Yenice (Filyos) Çayı
Kızılırmak (Türk.’nin en uzun ırmağı), Yeşilırmak ve Çoruh (Gürcistan’dan dökülür.)
Ovaları:
Kastamonu, Bolu ve Düzce Ovaları. Bafra ve Çarşamba Delta Ovaları
Gölleri:
Sera ve Tortum gölleri (Heyelan Gölleri), Abant ve Yedigöller. Baraj Gölleri: Almus, Suat Uğurlu, Hasan Uğurlu (Yeşilırmak), Hirfanlı ve Altınkaya (Kızılırmak), Sarıyar (Sakarya)

İKLİM VE BİTKİ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin kıyı kesiminde Karadeniz İklimi görülür. İklim bu alanlarda her mevsim yağışlı ve ılımandır. En fazla yağışı sonbaharda, en azını yazın alır. Bitki örtüsü Ormandır. Bölge orman bakımından ilk sırada gelir. Yağışlı ve ılık olduğu için yangın çok azdır. En fazla yağış alan bölgemizdir. Rize’de en fazla alan şehirdir.
İç kesimlerde iklim karasallaşır. Dağların bu güney yamaçlarında yazları sıcak ve kurak kışları soğuk ve kar yağışlı bir iklim görülür. En fazla yağışı ilkbaharda, en azını yazın alır. Bitki örtüsü ise buralarda Bozkırdır.
Yağışın bol olması sayesinde orman ve akarsuların debileri (su miktarları) fazladır. Yağışın yeterli olması sayesinde nadasa bırakmanın en az olduğu bölgemizdir. Bölge kuzeye yakın olduğu için güneşten yararlanma süresi azdır, gölge boyu uzundur, gece-gündüz süresi arasında fark en fazladır. Kimyasal çözülmenin de en fazla olduğu bölgemizdir.

TARIM VE HAYVANCILIK:
Fındık: Ordu ve Giresun çevresinde. Türkiye’de ve Dünyada 1.Sıradadır.
Çay: Rize kıyılarında. Bol yağış ve yıkanmış toprak ister. Türkiye’de 1.Sıradadır.
Tütün: Orta Karadeniz ve Bolu-Düzce ovası. Yağışı sevmez. Türkiye’de 2.Sıradadır.
Mısır: Bölgenin yağışlı kıyılarında. Bölgede tüketilir. Türkiye’de 1.Sıradadır.
Şekerpancarı: Orta Karadeniz’de, Soya Fasulyesi ve Keten-Kenevir: Kastamonu, Sinop, Zonguldak ve Ordu’da. Tahıl: Karasal iklimin görüldüğü iç kesimlerde. Sebze ve Meyve: Sulamanın yapılabildiği kıyı ve iç ovalarda. Zeytin ve Turunçgiller: D. Karadeniz’de az bir alanda yetiştirilir.
Kıyı kesiminde yağışlı ve gür otlaklara sahip alanlarda büyükbaş hayvan, iç kesimdeki düzlüklerde ise küçükbaş hayvan yetiştirilir. Arıcılık ve balıkçılıkta diğer hayvancılık faaliyetleridir.

YER ALTI ZENGİNLİKLERİ:
Taşkömürü: Zonguldak , Bartın ve Kastamonu’da. Türkiye’de tek.
Bakır: Murgul (Artvin), Küre (Kastamonu), Çayeli (Rize). Türkiye’de 1.Sıradadır.
Linyit: Bolu, Çankırı, Amasya, Samsun, Ankara’da. Demir: Ordu’da.
Manganez: Trabzon, Artvin, Amasya ve Kastamonu’da çıkarılır.

ENDÜSTRİ:
Demir-Çelik Sanayisi: Karabük ve Ereğli’de. Bakır Tesisleri: Samsun’da.
Şeker Sanayisi: Turhal, Amasya, Suluova, Çorum, Kastamonu ve Çorum’da.
Tütün Sanayisi: Samsun ve Tokat’ta. Kağıt Sanayisi: Batı Karadeniz’de.
Çay Sanayisi: Rize ve çevresi. Fındık Sanayisi: Ordu ve çevresi.
Gıda ve Dokuma Sanayisi: Büyük kentlerin yakınlarında Kurulmuştur.

NÜFUS VE YERLEŞME:
2000 Sayımına göre bölgenin nüfusu 8.4 Milyondur. .Nüfus yoğunluğu Km2’ye 59 kişidir. Nüfus yoğunluğu bakımından Doğu Anadolu’dan sonra en az 2. yoğunluktaki bölgedir. Bu Türkiye ortalamasının altındadır. Çünkü bölgenin geçim kaynakları kısıtlı olduğu için çok göç verir. Nüfus kıyı bölümüne, iç ovalara ve Batı Karadeniz’deki maden ve sanayi alanlarına toplanmıştır.
Nüfus Artış Hızı %o 4’tür (Türkiye %o18.34) Yeryüzü şekilleri nedeniyle Dağınık Kır Yerleşmesi çok görülür. Ev yapımında ağaç sık kullanılır. Nüfusun %51’i kırsal kesimde yaşar (Türkiye’de % 35) , Halkı genellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşır.

TURİZM:
Bolu’da Abant Gölü ve Yedigöller. Kastamonu’da Safranbolu Evleri. Bolu-Kartalkaya ve Ilgaz Dağlarında Kayak Turizmi. Samsun ve Tokat’ta Kaplıcalar. Trabzon-Maçka’da Sümela Manastırı.
Plajlar ve Karadeniz Yaylalar.

TARİHİ ÖNEMİ:
Samsun M. Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Anadolu’ya ayak bastığı yerdir. Havza, Tokat ve Amasya Milli Mücadeledeki diğer önemli kentlerdir.
Kastamonu’da M. Kemal’in şapka takarak. Kılık Kıyafet İnkılabını başlattığı şehirdir.

BÖLGE HAKKINDA NOTLAR:
 Alan bakımından %18 ile 3. Büyük bölgemizdir.
 Kırsal nüfusun en fazla olduğu bölgemizdir.
 Ormanlarımızın %27’sine sahip olarak 1.Sıradadır.
 En fazla yağış alan bölgedir.
 Nadasa bırakmanın en az olduğu bölgedir.
 Temel geçim kaynağı tarımdır.
 En çok göç veren bölgedir.
 Güneşten yararlanma oranı en az bölgedir.
 Gölge uzunluğu en fazla bölgedir.
 Gece-Gündüz süresi arasındaki farkın en fazla olduğu bölgedir.
 Kimyasal çözülmenin en fazla olduğu bölgedir.
 En fazla heyelan olan bölgedir.
 En fazla falez (yalıyar) olan bölgedir.
 Çay, Fındık, Mısır, Keten-Kenevir, Soya Fasulyesi üretiminde 1. Sıradadır.
 Taşkömürünün tamamı ve Bakırın yarısı bu bölgeden sağlanır.
 Kereste en çok Sinop, Kastamonu ve Bolu’da üretilir.
 Boyuna kıyı tipi görülür.
 Sıcaklık ortalaması 14-15 derece, yağış ortalama 1000 mm’dir.
 Çatalağzı Termik Santrali bu bölgededir.
 Kızılırmak Türkiye’nin en uzun ırmağıdır.
 Batın Çayının kısa bir bölümünde akarsu ulaşımı yapılabilmektedir.
 Yeryüzü şekilleri nedeniyle İnsan ve hayvan gücüyle tarım yaygındır.

MARMARA BÖLGESİ

KONUMU, SINIRLARI VE KOMŞULARI:
Ülkemizin kuzey-batısında yer alır. Bulgaristan, Yunanistan, Karadeniz, Marmara ve Ege Denizleri, Karadeniz, Ege, İç Anadolu ve Karadeniz Bölgeleri ile komşudur.

ALANI VE NÜFUSU:
Gerçek alanı 67.306 Km2. Ülke yüzölçümünün %8.5’ini kaplar. 6.Büyüklükteki bölgemizdir.
Nüfusu 2000 sayımına göre 17.3 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 258 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının altındadır. (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi)

BÖLÜMLERİ:
1.Yıldız Dağları (Istranca) Bölümü
2.Ergene Bölümü
3.Çatalca-Kocaeli Bölümü
4.Güney Marmara Bölümü

YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ:
Kıyıları:
Karadeniz ne Kuzey Marmara kıyıları fazla girintili-çıkıntılı değildir. Falez (Yalıyar) çok vardır. Fakat Güney Marmara kıyıları girintili-çıkıntılıdır.
İzmit, Gemlik, Erdek ve Saros körfezleri vardır.
Gelibolu, Biga, Kapıdağ, Armutlu, Çatalca-Kocaeli başlıca yarımadalarıdır.
Gökçeada, Bozcaada, Marmara Adaları, İmralı, İstanbul Adaları ise başlıca adalarıdır.
İstanbul ve Çanakkale Boğazları Ria Tipi kıyılardır.
Kapıdağ Yarımadası bir kıyı biriktirme şekli olan Tombolo’dur.
Dağları:
Ortalama yükseltisi en az bölgedir. En yüksek dağı Uludağ’dır (2543 m).
Yıldız Dağları, Koru Dağlar, Işıklar Dağları, Biga Dağları, Samanlı Dağları diğer dağlarıdır.
Yerşekilleri sade olduğu için ulaşımı da kolaydır.
Akarsuları:
Sakarya’nın aşağı kesimi, Susurluk, Meriç ve onun kolu Ergene. Bu akarsular baraj yapımı için uygun değildir. Ağızlarında delta oluşturamazlar. Çünkü akıntı ve yatak eğimi fazladır.

Ovaları:
Kastamonu, Bolu ve Düzce Ovaları. Bafra ve Çarşamba Delta Ovaları
Gölleri:
İznik, Manyas, Sapanca ve Ulubatlı Tektonik göldür.
Terkos, Küçük ve Büyük Çekmece Gölleri Kıyı Seti gölüdür.
Ömerli Baraj gölü de bulunmaktadır.

İKLİM VE BİTKİ ÖRTÜSÜ:
Marmara Bölgesi konumu sebebiyle iklim ve bitki çeşitliliğine sahiptir. Karadeniz kıyılarında Karadeniz İklimi ve Ormanlar görülür.
Istrancaların güneyinde Karasal İklim ve bozkır görülür.
Güney Marmara’da bozulmuş Akdeniz İklimi ve Maki görülür. Burada yazlar sıcak ve kurak kışlar ılık ve yağışlıdır.

TARIM VE HAYVANCILIK:
Yüzölçümüne göre ekili-dikili alanı en fazla bölgemizdir. Sebebi engebenin az, düzlüklerin fazla olmasıdır. Makineli tarım yaygındır. İklim çeşitliliği yetiştirilen ürünleri de çeşitli kılmaktadır. Ulaşımın kolay olması, sulamanın yaygın olması ve tüketici nüfusun fazla olması nedeniyle tarım gelişmiştir. Fakat kalabalık nüfusa yetmediği için başka bölgelerden de gelmektedir.
Tütün: A.Pazarı (Türkiye’de %8 ile 3.), Ayçiçeği: Ergene Havzası (Türkiye’de 1.)
Zeytin: Güney Kıyılarında (Türkiye’de %27 ile 2.), Pamuk: Balıkesir (Yağışın azalması sayesinde.)
Şekerpancarı: Trakya-Alpullu, Adapazarı ve Susurlukta sulanabilen alanlarda.

Buğday: İç kesimlerde (Türkiye’nin %13’ü), Pirinç: Ergene ve Meriç havzalarında (Türkiye’de 1.)
Mısır: Doğu Marmara ve Trakya’da. (Türkiye’de 2.)
Hayvancılık genellikle besicilik ve ahır hayvancılığı şeklindedir. Bunun sebepleri tarım arazisinin fazlalığı, tüketici nüfusun fazla olması, pazarlama sorununun olmaması ve yer şekilleri ve iklim şartlarının buna uygun olmasıdır. İstanbul ve çevresinde kümes hayvancılığı, Bursa ve çevresinde ipekböcekçiliği yapılmaktadır.

YERALTI ZENGİNLİKLERİ:
Bor: Susurluk, Bigadiç- Balıkesir (Türkiye’de 1.), Volfram (Tungsten):Uludağ-Bursa, Demirköy-Kırklareli (Türkiye’de 1.), Mermer: Güney Marmara, Linyit: Bölgenin genelinde, Barit: Lapseki-Çanakkale, Doğalgaz: Kırklareli, Demir: Kocaeli ve Sakarya, Manyezit-Magnezyum: Bilecik, Krom: Bursa, Kurşun-Çinko: Balıkesir ve Çanakkale, Seramik Kili: İstanbul ve Çanakkale

ENDÜSTRİ:
Bölge ekonomisi gelişmiştir. Milli gelirimizin %20’si bu bölgeden karşılanır. Sanayi işçilerimizin yarısı burada çalışır ve sanayi ürünlerinin 1/3’ü bu bölgeden karşılanır. Ulaşımını kolay olması, hammadde teminin kolay olması, Hinterlandının geniş olması, işgücünün fazla olması, tüketici nüfusunun fazla olması ve pazarlama kolaylığı gibi sebeplerle sanayisi gelişmiştir. Enerji üretimi en az olan bölge olmasına rağmen enerji tüketiminde ilk sıradadır. Türkiye’nin en büyük sanayi kuşağı olan İstanbul-Kocaeli-Adapazarı bu bölgede yer alır. Bursa başka bir sanayi ilidir. İstanbul en işlek ve gelişmiş limanımız olarak en büyük ithalat limanımızdır.

İzmit’te İpraş Petrol Rafinerimiz bulunmaktadır. Ambarlı-İstanbul’da Doğalgaz ve Fuel Oil, Bursa ve Hamitabat’ta Doğalgaz, Kırklareli ve Orhaneli’nde termik santraller vardır.
Bursa’da dokumacılık, otomotiv ve konserve sanayisi vardır. İzmit’te ise kağıt, petro-kimya ve İpraş Rafinerisi vardır.

NÜFUS VE YERLEŞME:
2000 Sayımına göre bölgenin nüfusu 17.3 Milyondur .Nüfus yoğunluğu Km2’ye 258 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının çok üstündedir (Türkiye ortalaması 83 kişidir.) Kentsel nüfusu en fazla olan bölgemizdir. Halkın % 79’u kentlerde yaşar. Nüfusu çok fazla olduğu için diğer bölgelerden ürün alır. Nüfus Çatalca-Kocaeli yarımadasına yoğunlaşmıştır. İstanbul en kalabalık ilidir. İzmit, Adapazarı ve Bursa diğer büyük illeridir. Nüfus artış hızı %o 27’dir (Türkiye %o 18.34). Nüfus ve nüfus yoğunluğunda 1. sıradadır.

TURİZM:
Turizm geliri en fazla olan bölgemizdir. Bölgede başta İstanbul, Bursa ve Edirne olmak üzere Osmanlı eserleri çoktur. Bursa’da kaplıcalar bulunmaktadır. Balıkesir’de Kuş Cenneti bulunmaktadır. Bursa-Uludağ önemli bir kış turizm merkezimizdir. Bölgede bulunan adalar ve kıyılar turist çeken diğer yerlerdir. İstanbul bütün yıl fuar ve kongreler sayesinde önemli sayıda turist çekmektedir.

TARİHİ ÖNEMİ:
Bilecik, Bursa, Edirne ve İstanbul illerinin Osmanlı Tarihinde önemli yerleri vardır. Bu kentler bu devletin başkentliğini yapmıştır. Çanakkale’de 1915te Çanakkale Savaşına sahne olmuş bir kentimizdir.

BÖLGE HAKKINDA NOTLAR:
 Yüzölçümüne göre 6. Sıradadır.
 Ortalama yükseltisi en az bölgedir.
 Nüfus ve nüfus yoğunluğu en fazla olan bölgedir.
 En fazla iç göç alan bölgedir.
 Sanayisi en gelişmiş ve sanayi nüfusu en fazla bölgedir.
 İşçi nüfusu en fazla bölgedir.
 Alanına oranla ekili-dikili alanı en fazla bölgedir.
 İki kıtada toprağı olup iki çok önemli boğaza sahiptir.
 Orman bakımından %19 ile 3. Sıradadır.
 Yünlü ve ipekli dokumada ilk sırada yer alan bölgedir.
 Boğazlar ria kıyı tipidir.
 İstanbul en büyük ithalat limanımızdır.
 En çok vergi veren bölgemizdir.
 Bor üretiminde Türkiye’de ve Dünyada ilk sıradadır.
 Alanına oranla tarım arazisi en fazla bölgedir.
 Ekonomimize katkısı daha çok sanayi alanındadır.
 Hizmet sektörünün en fazla olduğu bölgedir.
 Çayır ve otlakları en az bölgedir. (Alanının 1/10’undan az)
 Ürün vermeyen toprakları en az bölgedir.
 Enerji üretimi en az ama tüketimi en fazla bölgedir.
 Turizm gelirleri en fazla olan bölgedir.
 Şeftali, Ayçiçeği, Pirinç ve Kestane üretiminde ilk sıradadır.
 Madenler bakımından en zengin ili Balıkesir’dir.
 Kağıt sanayisinin en fazla olduğu bölgedir.
 Ortalama sıcaklık 14-16 derece, yağış 600-900 mm’dir.
 En fazla yağışı kışın, en azı yazın alır. Yazın Karadeniz ikliminin etkisiyle yağış alır.
 Okur yazar oranı en fazla bölgedir.
 Ekonomimize katkısı sanayi ve ticaret alanındadır.
 Şehirleri: Edirne, Kırklareli, Tekirdağ, İstanbul, Yalova, Kocaeli, Adapazarı, Bursa, Çanakkale, Balıkesir ve Bilecik’tir.

EGE BÖLGESİ

KONUMU, SINIRLARI VE KOMŞULARI:
Ülkemizin batısında Ege Denizi kıyılarınca uzanan bölge, Marmara Bölgesi, İç Anadolu ve Akdeniz Bölgeleriyle ve Ege Denizi ve Ege Adaları ile komşudur.
Gerçek alanı olan 93.139 Km2 ile Türkiye topraklarının %10.1’ini kaplar. Alan bakımından 5. Büyüklükteki bölgemizdir.
Nüfusu 2000 sayımına göre 8.9 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 96 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının biraz üstündedir. (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi)

BÖLÜMLERİ:
1.Asıl Ege Bölümü 2.İç Batı Anadolu Bölümü

YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ:
Kıyıları:
Ege Denizinin yerinde eskiden Egeid karası vardı. Bunun çökmesi sonucunda bugünkü adalar meydana geldi. Bölge dağları kıyıya dik uzandığı için kıyı girintili-çıkıntılı Enine Kıyı Tipidir.
Kıyıda bir çok körfez, koy, yarmada ve buruna rastlanır. Edremit, Çandarlı, İzmir, Kuşadası, Güllük, Gökova başlıca körfezleridir.Reşadiye, Bozburun, Dilek VE İzmir başlıca yarımadalarıdır.
Ege kıyıları girintili-çıkıntılı olduğu için en uzun kıyımızdır. Muğla’da en uzun kıyıya sahip ilimizdir.

Dağları:
Asıl Ege Bölümü faylanma hareketlerine uğradığı için Kaz Dağı, Madra Dağı, Yunt Dağı, Bozdağlar, Aydın Dağları faylanma sonucu yüksekte kalmış horstlardır. Bölümün güneyinde uzanan Menteşe Dağlarının uzanış yönü kıyıya paraleldir.
İç Batı Anadolu’ya gidildikçe yükseklik artar. Bu bölümde, Alaçam, Eğrigöz, Murat ve Sandıklı Dağları vardır.
Ovaları:
İç Batı Anadolu Bölümünde Yazılıkaya Platosu, Tavas- Çivril- Banaz-Örencik ovaları vardır.
Asıl Ege Bölümünde horstlar arasında kalan grabenler birer alüvyon ovasıdır. Bunlar Bakırçay, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes ovalarıdır. Bunlar aynı adı taşıyan ve bol alüvyon taşıyan, akarsuları tarafından oluşturulmuştur. Akarsuların döküldükleri yerlerde de delta ovaları da oluşmuştur.

Akarsuları:
Bakırçay, Gediz,K. Menderes, B. Menderes başlıca akarsularıdır. İç Batı Anadolu’da Susurluk ve Sakarya Akarsularının bazı kolları da bulunmaktadır.

Gölleri:
Göl bakımından fakir olan bölgede iki doğal göl vardır. Bunlar Marmara ve Çamiçi (Bafa) Gölleridir. Adıgüzel, Kemer ve Demirköprü baraj gölleri de vardır.

İKLİM VE BİTKİ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin asıl Ege Bölümünde graben ovaları sayesinde içlere kadar sokulan Akdeniz İklimi görülür. Bu alanlarda yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlı bir iklim görülür. Bitki örtüsü makidir ve yer yer ormanlara da rastlanır.
İç Batı Anadolu bölümüne gidildikçe yüksekliğin artması ve denize olan uzaklığı sebebiyle iklim karasallaşır. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlı Karasal İklim görülür. Bitki örtüsü de Bozkırdır.

TARIMI VE HAYVANCILIĞI:
Bölgenin yurt ekonomisine katkısı daha çok tarım alanındadır. Bölümler arasında iklim ve yeryüzü şekillerinin farklı olmasına bağlı olarak yetiştirilen ürünler arasında da farklılık ve çeşit vardır.
Tütün: Kıyı ovalarında yetiştirilir. Ülke üretiminin %65’ini yetiştiriri. 1.Sıradadır.
Pamuk: Asıl Ege Bölümündeki alüvyal ovalarda ve özellikle güneye yakın bölgelerde yetiştirilir. Ülke üretiminin %40’ını sağlar. 1. Sıradadır.
Zeytin: Kıyı kesiminde, özellikle Edremit Körfezi çevresinde yetiştirilir. 1.Sıradadır.
İncir: En çok B. Menderes vadisinde yetiştirilir. 1. Sıradadır.
Turunçgiller: En çok Akdeniz İkliminin görüldüğü kıyı bölümünde yetiştirilir.
Üzüm: En çok Gediz Vadisinde yetiştirilir. Ülke üretiminin %35’ini sağlarken 1. Sırada yer alır.
Pamuk: Asıl Ege Bölümünün alüvyal ovalarında özellikle güney alanlarda yetiştirilir.
Haşhaş: İç Batı Anadolu’da Afyon ve Kütahya çevresinde kontrollü olarak yetiştirilir.
Şekerpancarı: İç Batı Anadolu Bölümünde yetiştirilir.
Tahıllar: İç Batı Anadolu Bölümünde yetiştirilir.

YER ALTI KAYNAKLARI:
Krom: Muğla, Denizli, Kütahya. Demir: Balıkesir ve Kütahya. 1.Sıradadır.
Linyit: Kütahya, Manisa, Muğla ve Denizli. 1.Sıradadır. Civa: Uşak ve İzmir. 1.Sıradadır.
Bor: Kütahya ve Eskişehir. Manganez: Uşak, Afyon ve Denizli.
Mermer: Afyon ve Denizli. Titanyum: İzmir ve Manisa. 1.Sıradadır.
Zımpara Taşı: Muğla, Aydın ve İzmir. Uranyum: Manisa, Aydın ve Uşak.
Tuz: İzmir-Çamaltı. 1.Sıradadır.

SANAYİSİ:
Sanayi bakımından Marmara Bölgesinden sonra 2. sırada gelir. Bölümler arasında gelişmişlik ve sanayi oranı bakımından büyük farklılık vardır. Asıl Ege Bölümü sanayi bakımından daha gelişmiştir. Zaten bölgenin en büyük ve gelişmiş kenti İzmir’de bu bölümde yer alır. İzmir sanayisi, fuarı, ve ihracat limanı ile önemli bir kentimizdir. İzmir’de Aliağa Petrol Rafinerisi de bulunmaktadır.
Bölgede dokuma, şeker, çimento, termik ve hidroelektrik santraller vardır.
Yatağan-Muğla, Tunçbilek-Kütahya, Soma-Manisa’da termik santraller vardır. Tek Jeotermal Santralimiz Denizli-Sarayköy’de bulunmaktadır. Demirköprü, Adıgüzel ve Kemer Hidroelektrik Santralleri de vardır.

NÜFUS VE YERLEŞME:
2000 Sayımına göre bölgenin nüfusu 8.9 milyondur.Nüfus yoğunluğu Km2’ye 96 kişidir. Bu Türkiye ortalamasına biraz üstündedir.En yoğun nüfuslu 3. bölgemizdir. Kentsel nüfus daha fazladır % 61. Türkiye ortalamasına yakındır (Türkiye %65). Nüfus kıyılarda, alüvyal ovalarda yoğunlaşmıştır. İç kesimlere gidildikçe nüfus yoğunluğu azalır. Buralarda da nüfus maden işletmelerinin çevresine ve ovalara toplanmıştır. Kıyıda Menteşe Yöresi de dağlık alan olması nedeniyle az nüfuslanmıştır. Nüfus artış hızı %o 16’dır (Türkiye %o 18.3)

TURİZM:
Bölge Marmara’dan sonra turizm geliri en fazla 2. Bölgedir. Akdeniz İkliminin görüldüğü kıyılar deniz turizmi açısından zengindir. Bölgede İlkçağ uygarlıklarından ve Türk Devletlerinden kalan tarihi eserlerde turistlerin ilgisini çeken yerlerdir. Pamukkale-Denizli Travertenleri de güzel yerlerden biridir.
TARİHİ ÖNEMİ:
Bölge Kurtuluş Savaşının en önemli savaşlarına sahne olmuştur. Kütahya ve Afyon bu savaşların en önemlilerinin geçtiği illerimizdir.

BÖLGE HAKKINDA NOTLAR:
 Yüzölçümü bakımından 5.sıradadır.
 Orman bakımından %16’ile 4.sıradadır.
 Ekili-dikili alan bakımından %24 ile 3. Sıradadır.
 Kıyı uzunluğu bakımından 1. Sıradadır.
 Ekonomisi tarıma dayanır.
 Sanayi bakımından Marmara’dan sonra 2.sıradadır.
 Zeytin, üzüm, incir, haşhaş ve tütün üretiminde 1.sıradadır.
 Linyitin en çok çıkarıldığı bölgedir. Termik Santralde çok vardır.
 En fazla tuz üretilen bölgedir (İzmir-Çamaltı Tuzlası)
 İlk demiryolu İzmir-Aydın arsında kurulmuştur.
 Asıl Ege Bölümünde horst ve grabenler vardır.
 En önemli ihracat limanımız Doğal bir liman olan İzmir Limanıdır.
 En önemli uluslar arası fuarımız İzmir’de kurulur.
 Göl yönünden en fakir bölgelerdendir.
 Turizm gelirleri bakımından Marmara’dan sonra 2. Sıradadır.
 Dağların uzanış yönü sayesinde kıyıdaki Akdeniz İklimi iç kesimler kadar sokulabilir.
 Termik Santrallerden elektrik üretimi açısından ilk sırada yer alır.
 Enine Kıyı Tipi görülür.
 En uzun kıyıya sahip ilimiz Muğla’dır.
 Denizli-Pamukkale Travertenleri vardır.
 Çiniciliğin ve halıcılığın merkezi konumundadır. Kütahya çinicilikte ilk sırada yer alır.
 Akarsular bol alüvyon taşıyarak menderesler çizerek akarlar. Delta ovaları oluştururlar.
 Sünger avcılığı Bodrum kıyılarında yapılır.
 Seracılıkta Akdeniz’den sonra 2. Sıradadır.
 Tek Jeotermal Santralimiz Denizli-Sarayköy’dedir.
 İlleri:İzmir, Manisa, Aydın, Denizli, Kütahya, Afyon, Uşak

AKDENİZ BÖLGESİ

KONUMU, SINIRLARI VE KOMŞULARI:
Bölge yurdumuzun güneyinde, Akdeniz boyunca bir şerit halinde uzanır. Komşuları Ege, İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri, Suriye, Kıbrıs Adası ve Akdeniz ile komşudur. Gerçek Alanı 122.927 Km2’dir. Ülkemizin % 15’ini kaplar ve Alan bakımından 5.sırada yer alır.
Nüfusu 2000 sayımına göre 8.7 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 71 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının altındadır. (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi). Kentsel nüfus % 60’tır (Türkiye ortalaması %65). Nüfus artış hızı %o 22’dir (Türkiye ortalaması %o 18.3)

BÖLÜMLERİ:
1.Adana Bölümü
2.Antalya Bölümü

YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ:
Dağları: Bölge genel olarak Toros Dağları ve yüksek platolarla kaplıdır. Batı Toroslar, Bey Dağları, Çiçekbaba ve Barla Dağları, Sultan Dağı, Dedegöl ve Geyik Dağları, Orta Toroslar, Bolkar Dağları, Aladağlar, Tahtalı ve Binboğa Dağları, Nur Dağları. Karadeniz Bölgesinde olduğu gibi dağların uzanış yönü ulaşıma elverişli olmadığı için ulaşım ancak geçitlerden sağlanır. Bu geçitler Çubuk, Gülen ve Gürbulay Geçitlerdir.
Platoları: Taşeli ve Teke Platoları
Ovaları: Çukurova, Amik, Antalya, Göller Yöresindeki Çöküntü Ovaları.
Akarsuları: Bölgedeki akarsular iklim sebebiyle düzensiz akışa sahiptir. Akarsuları kışın kabarır, yazın ise çok azalır. Asi, Seyhan, Ceyhan, Göksu, Manavgat, Aksu ve Dalaman başlıca akarsularıdır. Manavgat ve Aslantaş Baraj Gölleri de bulunmaktadır.
Gölleri: Beyşehir, Eğirdir, Burdur, Kovada, Acıgöl, Suğla, Söğüt, Salda, Elmalı ve Avlan başlıca gölleridir.

İKLİM VE BİTKİ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin Akdeniz yamaçlarında Akdeniz İklimi ve Maki Bitki Topluluğu görülür. Yazları sıcak ve kurak, kışları ılık ve yağışlıdır.
Dağların kuzey yamaçlarında ve göller yöresindeyse iklim karasallaşır. Bitki örtüsü de bozkırdır. Bu alanlarda yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlıdır. Yer yer ormanlara da rastlanır.

TARIM VE HAYVANCILIK:
Buğday: Bölgenin dağların kuzey yamaçlarındaki karasal iklimin görüldüğü alanlarda görülür.
Pirinç: Amik Ovasında ve Maraş çevresinde görülür.
Pamuk: Çukurova ve kıyı ovalarında. Türkiye’de 2. Sırada görülür.
Tütün: Burdur ve Göller Yöresinde yetiştirilir.
Turunçgiller: Akdeniz İkliminin görüldüğü kıyı kesiminde görülür.
Muz: Mersin ve Anamur çevresinde yetiştirilir. Türkiye’de 1 sıradadır.
Zeytin: Kıyı kesiminde yetiştirilir.
Göller Yöresinde: Ananas, Haşhaş, Gül ve Şekerpancarı yetiştirilir.
Seracılık: Akdeniz Bölgesi ilk sırada yer alır.
Sebzecilik: Mersin ve Antalya çevresinde turfanda sebze yetiştirilir.
Bölgenin hayvancılığı fazla gelişmemiştir. Genelde yaylacılık faaliyetiyle birlikte yapılır. Sığır, Koyun ve Kıl Keçisi yetiştirilir.

YER ALTI ZENGİNLİKLERİ:
Krom: Adana, Denizli ve Muğla’da (Türkiye’de 1.)
Barit: Antalya, İçel ve Konya’da (Türkiye’de 1.)
Boksit (Alüminyum): Antalya, Konya, Adana ve Hatay (Türkiye’de 1.)
Kükürt: Isparta-Keçiborlu
Demir: Adana ve İçel
Amyant: Hatay-İskenderun
Manganez: Adana, Muğla ve Burdur
Petrol: Adana

ENDÜSTRİ:
Adana Bölümünde: Dokuma, Tütün, Gıda, Kimya, Tarım Araçları, Çimento, Madeni Eşya, Tuğla, Ataş-Mersin’de Ataş Petrol Rafinerisi, ve Mersin Limanı bulunmaktadır.
Antalya Bölümünde: Ferro Krom, Yağ, Gülyağı, Çimento, Tuğla, Tarım Araçları, Halıcılık, faaliyeti yapılmaktadır.

TURİZM:
Burdur’da İnsuyu Mağarası, Alanya’da Damlataş Mağarası, Tarsus’ta Yedi Uyuyanlar Mağarası, Mersin’de Cennet ve Cehennem Obruğu, Plajları bulunmaktadır.

NÜFUS VE YERLEŞMESİ:
Nüfusu 2000 sayımına göre 8.7 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 71 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının altındadır. (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi). Kentsel nüfus % 60’tır (Türkiye ortalaması %65). Nüfus artış hızı %o 22’dir (Türkiye ortalaması %o 18.3)
Fakat tarım alanlarının ikliminde uygun olması nedeniyle verimli olması nüfusun bu alanlara toplanmasına neden olmuştur. Bunun yanında Toroslar ve Platolarda nüfus çok seyrektir. Bölge nüfusun %70’i Adana Bölümüne toplanmıştır.

BÖLGENİN GENEL ÖZELLİKLERİ:
 Yüzölçümü bakımından % 15 ile 4. Sıradadır.
 Orman bakımından % 21 ile 2. Sıradadır. Ama Maki olduğu için ekonomik değeri yoktur
 iklimin etkisi ile orman yangınları çok görülür.
 Ekili-Dikili alanlar bakımından % 18 ile 5. Sıradadır.
 Dağların uzanış yönü nedeniyle Boyuna Kıyı Tipi görülür.
 Ekonomisi tarıma dayanır ve Sanayi 2. Sırada gelir.
 Sanayi bakımından Türkiye’de 3. Sırada gelir.
 Susam, yerfıstığı, turunçgiller, muz, gül ve soya fasülyesi üretiminde Türkiye’de ilk sırada gelir.
 İklimi nedeniyle tropikal bir bitki olan muz sadece bu bölgede yetiştirilir.
 Karstik Yer şekillerine en çok bu bölgede yetiştirilir.
 Kışları en ılık bölgemizdir.
 Üçüncü büyük Kapalı Havzamız olan Göller Yöresi Antalya Bölümünde yer alır.
 Çukurova en büyük delta ovamızdır ve Seyhan ve Ceyhan Nehirleri tarafından oluşturulmuştur.
 İklim sayesinde yılda birden fazla ürün alınabilmektedir.
 Sıcaklık ve buharlaşma nedeniyle en tuzlu denizimiz Akdeniz’dir.
 Kışları en kısa süren bölgemizdir.
 Sebze ve Meyvenin en erken olgunlaştığı bölgemizdir.
 Don olaylarının en az olduğu bölgemizdir.
 Mevsimlik işçi göçünün en fazla olduğu bölgemizdir.
 Göl bakımından en zengin bölgemizdir.
 Platolarında nüfus çok seyrektir.
 Toroslar ulaşımı olumsuz yönde etkiler.
 Yıl içinde gölge uzunluğunun en kısa olduğu
 Güneşlenme süresinin en fazla olduğu bölgedir.
 Derece ortalama sıcaklık ile en sıcak bölgemizdir.

GÜNEY DOĞU ANADOLU BÖLGESİ

KONUMU, SINIRLARI VE KOMŞULARI:
Ülkemizin güney doğusunda yer alan bölge nüfus ve yüzölçümü en küçük bölgemizdir. Akdeniz, Doğu Anadolu Bölgeleriyle, Suriye ve Irak Devletleriyle komşudur.
Gerçek Yüzölçümü 59.176 km2’dir. Alan bakımından ülkemizin % 7,5’ini kaplar en küçük bölgemizdir.
Nüfusu 2000 sayımına göre 6.6 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 112 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının üstündedir (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi)

BÖLÜMLERİ:
1.Dicle Bölümü 2.Orta Fırat Bölümü

YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ:
Dağları ve Düzlükleri: Bölgenin yüzey şekilleri sadedir. Genellikle platolarla ve ovalarla kaplıdır. Yer şekilleri tarıma elverişlidir. Batıdan doğuya gidildikçe yükseklik artar. İki bölümün ortasında Karacadağ Sönmüş Volkan dağı bulunur. Bu bölgenin tek ve en yüksek dağıdır. Dicle Bölümünde Gaziantep ve Şanlıurfa Platoları vardır. Orta Fırat Bölümünde Diyarbakır Havzası ve Mardin Eşliği (Yüksek bir düzlüktür.) vardır.
Akarsuları Ve Gölleri: Fırat ve kolları Göksu ve Nizip, Dicle ve kolları Botan, Garzan ve Batman kolları başlıca akarsularıdır.
Bölgede doğal göl yoktur. Akarsularının hidroelektrik gücü fazladır. Bu nedenle bir çok baraj gölü vardır. Fırat Nehri’nin üzerinde Atatürk, Karakaya, Hancağız Baraj Gölleri, Dicle nehri üzerinde Kıralkızı, Ilısu, Cizre Baraj Gölleri.

İLİM VE BİTKİ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin batısında Akdeniz ikliminin etkileri hissedilir. Yazları sıcak ve kurak geçer. Fakat kışları Akdeniz Bölgesine göre daha serindir. Bu bölümde don ve karada rastlanır. Yağışların çoğu kışın düşer. Yıllık yağış 500-600 mm’dir. Yağışın az olmamasına rağmen sıcaklık ve güneyden esen çöl rüzgarları yüzünden buharlaşma meydana gelir ve bu da kuraklığa sebep olur. Ülkemizin en yüksek sıcaklıkları bu bölgede ölçülür. Tarımda sulama ihtiyacı çok olur. Bölgenin doğusuna gidildikçe deniz etkilerinden uzaklaşılır ve yükseklik artar, sıcaklıklar düşer. Kar ve don olayları daha çok görülmeye başlar.
Bölgenin alçak kesimlerinde ve batısında bozkır görülür. Dağ yamaçları, yüksek yerler ve akarsu kenarlarında orman ve çalılık ağaçlara da rastlanır.

TARIM VE HAYVANCILIK:
Bölgenin ekonomisi tarıma dayanır. Ülke ekonomisine katkısı da bu alandadır. Tarıma elverişli tarım alanları ve düzlüklere sahip olmasına rağmen yaz kuraklığı ve sulama ihtiyacı nedeniyle tarım zorlaşır. GAP Projesinin yapılması ile birlikte artan sulama imkanları bölgenin tarımını artırmaya başlamıştır.
Bölgenin tarıma karasal iklim ürünlerine daha çok elverişlidir. En çok yetiştirilen ürünler şunlardır.
Mercimek: Türkiye üretiminde ilk sırada yer alır.
Buğday, Keten, Pamuk, Çeltik (Pirinç), Nohut ve Susam yetiştirilen bazı ürünlerdir.
Gaziantep Platosunda Antepfıstığı, Zeytin ve Üzüm yaygıdır.
Siirt’te Antepfıstığı üretimi başlamıştır.
Akarsu kenarlarındaki sulanabilen ovalarda sebze ve meyvede (Başta Karpuz olmak üzere) yetiştirilmektedir.
Bölgede platolar ve bozkırlar çok görüldüğü için küçükbaş Hayvancılık (Koyun, Keçi) çok yapılır. Keçi daha çok yüksek alanlarda yaygındır. Bu sayede bölgede hayvansal ürünler ticareti de yapılmaktadır.

YER ALTI KAYNAKLARI:
Fosfat: Mardin-Mazıdağı, Doğalgaz: Mardin-Çamurlu
Petrol: Batman- Beşiri ve Batman, Siirt-Kurtalan-Baykan ve Barzan, Adıyaman-Kahta ve Diyarbakır.
Linyit: Adıyaman-Gölbaşı, Manganez: Kilis

NÜFUS VE YERLEŞME:
Nüfusu 2000 sayımına göre 6.6 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 112 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının üstündedir (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi). Yoğunluk bakımında en yoğun 2. bölgedir. Nüfus artış hızı %o 25’tir (Türkiye %o 18.34). Bölgede kentsel nüfus % 62’dir (Türkiye ortalaması %65). Bölgede toplu yerleşme ve kerpiç evler yaygındır. Nüfus batı kesiminde, dağ etekleri ve akarsu boylarında yoğunlaşmıştır.

TURİZM:
Adıyaman-Nemrut Dağı, Şanlıurfa- Balıklı Göl ve Tarihi Eserler.

TÜRK EKONOMİSİNE KATKISI:
Türkiye Petrolünün 1/7’si bu bölgeden sağlanır. Geri kalanı dış ülkelerden ithal edilir. Batman’da Petrol Rafinerisi vardır. GAP Projesinin bitirilmesi ile tarımdaki su ihtiyacı karşılanacak ve bölge ekonomisi daha zenginleşecektir. Bunun ülke ekonomisine büyük katkısı olacaktır.

BÖLGENİN GENEL ÖZELLİKLERİ:
 Alan bakımından en küçük bölgedir.
 Nüfus bakımından sonuncu olmasına rağmen alanı küçük olduğu için yoğunluk fazladır.
 Orman bakımından % 1 ile son sırada yer alır.
 Ekili-Dikili alan bakımından % 20 ile 4. Sıradadır.
 Ekonomisi tarıma dayanır. Hayvancılık 2. Sırada yer alır.
 Antepfıstığı, mercimek ve karpuz üretiminde ilk sırada yer alır.
 Fosfat ve Petrol üretiminde ilk sıradadır.
 Buharlaşma ve yaz kuraklığının en fazla olduğu bölgedir.
 Hiç doğal gölü yoktur.
 En yüksek yeri Karacadağ Sönmüş Yanardağıdır.
 GAP Projesi bölgede halen sürmektedir.
 Türkiye’nin en büyük ve önemli baraj gölleri bölgede yer alır.

DOĞU ANADOLU BÖLGESİ

KONUMU, SINIRLARI VE KOMŞULARI:
Ülkemizin doğusunda yer alan bölge kabaca üçgene benzer. Marmara ve Ege Bölgeleri hariç her bölge ile komşudur. Suriye hariç bütün doğu komşularımızla sınırı vardır.
Alanı 165.436 Km2’dir. Bu gerçek alanı ile ülkemizin %21’ini kaplar ve en büyük bölgemizdir.
Nüfusu 2000 sayımına göre 6.1 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 37 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının çok altındadır. (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi)

BÖLÜMLERİ:
1.Yukarı Fırat Bölümü
2.Yukarı Murat Van Bölümü
3.Erzurum-Kars Bölümü
4.Hakkari Bölümü

YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ:
Dağları: En yüksek bölgemizdir. Ortalama yükseltisi 2000-2200 metredir. Bölgede dağlar üç sıra halinde uzanır.
Kuzeyde: Çimen, Kop, Esence, Karasu, Allahuekber Dağları
Ortada: Mercan (Munzur), Karasu-Aras Dağları
Güneyde: Güneydoğu Toroslar ve Buzul (Cilo) Dağları bulunmaktadır.
Van Gölünün kuzeyinde volkanik dağlar vardır. Bunlar Ağrı, Tendürek, Aladağ, Süphan, Nemrut Dağlarıdır.
Düzlükleri: Kıvrım dağları arasında çöküntü ovaları vardır. Bu ovalar: Elbistan, Malatya, Elazığ, Bingöl, Muş, Van, Başkale, Hakkari, Yüksekova güneydekilerdir. Kuzeyde ise Erzincan, Tercan, Aşkale, Erzurum, Pasinler, Horasan, Kağızman ve Iğdır vardır. Tunceli ve Erzurum-Kars Platoları da diğer düzlüklerdir.
Akarsuları: Karasu ve Murat birleşerek Fırat Nehrini oluşturur. Bu nehir Dicle Nehri ve onunla birleşen Büyük Zap Kolu ile yabancı topraklara giderek Basra Körfezinden denize dökülmektedir. Aras ve Kura nehirleri de yine başka topraklara giderek Hazar Denizine dökülmektedir. Bu akarsuların yüzey şekilleri ve engebe nedeniyle hidroelektrik enerji üretme güçleri fazladır.
Gölleri: Van Gölü ülkemizin en büyük gölüdür ve suyu sodalıdır. Bölgenin diğer gölleri şunlardır: Erçek, Nazik, Çıldır, Hazar ( Tektonik Göllerdir), Balık, Haçlı, Nemrut (Krater Gölleri), ve Akgöl.
Ayrıca bölgede Keban ve Karakaya Baraj Gölleri de bulunmaktadır.
Değerlendirme: Bölgeye Yurdumuzun çatısı diyebiliriz. Bölgeyi kaplayan yüksek dağlar bölgenin her özelliğini yakından etkilemektedir. Dağlar doğudan batıya uzandığı için kuzey-güney doğrultusunda ulaşım zordur. Tarım alanları azdır iklimi çok serttir. Tarım ürünleri çeşitli değildir. Sanayi ve ticareti de gelişmemiştir.

İKLİM VE BİTKİ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin iklimine yükselti ve karasallık hakimdir. Sert karasal iklim yaşanır. Kışları uzun, soğuk ve kar yağışlıdır. Don olayı çok görülür. Yazları sıcak, kurak ve kısadır. En fazla yağış ilkbaharda görülür. Erzurum-Kars Bölümünde ise yazın görülür.Günlük ve yıllık sıcaklık farkları fazladır. Yıllık yağış miktarı 500-600 mm dir. Buharlaşma az olduğu için bu yeterlidir. Yıllık sıcaklık 5-6 derecedir ve en soğuk bölgedir. Bölgeye kuzey rüzgarları (Poyraz) hakimdir. Bölgenin doğal bitki örtüsü bozkır (Step)’tir. Dağ yamaçlarında bozulmuş orman ve dağların yükseklerinde dağ çayırlarına rastlanır.

TARIM VE HAYVANCILIK:
Yükselti ve engebeli yer şekilleri nedeniyle tarım alanları azdır. Tarım en çok güneydeki çöküntü ovalarında yapılır. Bölgede en çok arpa ve buğday yetiştirilir. Bitlis, Malatya, Elazığ’da Şekerpancarı; Iğdır’da Pamuk; Malatya’da Kayısı (1.); yetiştirilir. Patates ve lahana diğer ürünlerdir. Sıcaklık çok düşük olduğu için sebze üretimine en az elverişli bölgemizdir.
Kars ve Bitlis’te arıcılık yapılır. Türkiye bal üretiminin % 20’si buradan sağlanır.
Bölgede tarım alanları az otlak ve meralar fazla olduğu için hayvancılık en önemli faaliyettir. Yüksek yerlerde büyükbaş, çöküntü ovalarda küçükbaş hayvancılık yaygındır. Bölge halkının % 80’i tarım ve hayvancılıkla uğraşır.

YER ALTI ZENGİNLİKLERİ:
Demir: Sivas-Divriği, Malatya-Hekimhan ve Hasançelebi (1.) ; Krom: Diyarbakır-Ergani, Elazığ-Guleman-Alacakaya (1.); Bakır: Elazığ-Maden; Malatya-Pötürge (2.); Kalay: Elazığ ve çevresinde; Kurşun-Çinko: Elazığ-Keban, Malatya-Darende; Oltu Taşı: Erzurum-Oltu (1.); Linyit: K.Maraş-Afşin-Elbistan; Erzurum-Aşkale; Barit: Muş, K.Maraş-Elbistan; Amyant (Asbest): Erzincan-İliç; Kayatuzu: Kars-Kağızman, Erzurum,Ağrı,Iğdır;

ENDÜSTRİSİ:
Fazla gelişmemiştir. Olanlarda tarıma dayanır. Bir çok ilde et kombinaları vardır. Et üretimimizin % 25’i bu bölgeden sağlanır.Malatya ve Bitlis’te sigara, Elazığ’da gübre, Erzurum ve Malatya’da deri sanayisi bulunmaktadır. Bir çok ilde şeker ve çimento fabrikası da bulunmaktadır. Malatya ve Erzincan’da dokuma ve iplik fabrikası vardır. Keban’da simli kurşun işletmeleri, Divriği’nde Demir-Çelik Fabrikası, Elazığ’da Ferro-Krom Fabrikası vardır.
Kahramanmaraş’ta Afşin, Elbistan ve Sivas Kangal’da termik santral bulunmaktadır.

NÜFUS VE YERLEŞME:
Nüfusu 2000 sayımına göre 6.1 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 37 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının çok altındadır. (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi) Yoğunluk bakımında en az bölgedir.
Yani nüfusu en seyrek bölgemizdir. Nüfus çöküntü ovalarında toplanmıştır. Toplu yerleşme görülür.Nüfusun % 48’i kırsal kesimde yaşar ve tarım ve hayvancılıkla uğraşır. Nüfus artış hızı %o 14 ile Karadeniz’den sonra en az bölgedir (Türkiye ortalaması %o 18.34). Sanayisi çok az olduğu için Karadeniz Bölgesinden sonra en çok göç veren bölgemizdir. Malatya, Erzurum ve Elazığ en kalabalık illeridir.

TÜRKİYE EKONOMİSİNE KATKISI:
Bölgenin sanayisi ve tarımı geridir. Ekonomimize katkısı daha çok hayvancılık alanındadır. Hayvan ürünlerinin ekonomimize katkısı % 25’tir.

TARİHİ ÖNEMİ:
Erzurum Kongresi bu bölgede yapılmıştır.

BÖLGENİN GENEL ÖZELLİKLERİ:
 En büyük bölgemizdir. Ülkemizin % 21’ini kaplar.
 Nüfus yönünden 6., yoğunluk yönünden 7. sıradadır.
 Orman bakımından % 7 ile 6. sıradadır.
 Ekili-Dikili arazi bakımından % 10 ile sonuncudur.
 En fazla enleme sahip bölgedir.
 Sanayisi en geri bölgedir.
 Ekonomisi ve ülke ekonomisine katkısı hayvancılık alanındadır.
 Kayısı üretiminde Malatya 1. sıradadır.
 En zengin yer altı kaynakları Yukarı Fırat Bölümünde yer almaktadır.
 ‘2000-2200 metre ile en yüksek bölgedir.
 Göl yönünden zengindir hatta en büyük göle sahiptir (Van Gölü)
 En çok göç veren 2. bölgedir.
 Tarım ürünlerinin en geç olgunlaştığı bölgedir.
 En soğuk ve kışları en uzun bölgedir.
 Hidroelektrik üretiminde 1. tüketiminde 7. sıradadır.
 Günlük ve yıllık sıcaklık farkının en fazla olduğu bölgedir.
 Turizm gelirleri en az ve ulaşımı en kötü bölgedir.

İÇ ANADOLU BÖLGESİ

KONUMU, SINIRLARI VE KOMŞULARI:
Doğu Anadolu’dan sonra 2. büyük bölgemizdir. Anadolu Yarımadasının ortasında yer alır. G.Doğu Anadolu Bölgesi hariç her bölgeyle komşudur. Alanı 163.057 Km2 dir. Ülkemizin % 20’sini kaplar.
Nüfusu 2000 sayımına göre 11.6 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 71 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının altındadır. (Türkiye ortalaması Km2’ye 71 kişi)

BÖLÜMLERİ:
1.Konya Bölümü
2.Yukarı Sakarya Bölümü
3.Orta Kızılırmak Bölümü
4.Yukarı Kızılırmak Bölümü

YERYÜZÜ ŞEKİLLERİ:
Dağları: Yer şekilleri sadedir. Engebeli arazi fazla olmadığı için arazi ulaşıma uygundur. Ortalama Yükselti 800-1000 metredir. Bölgenin en yüksek yeri doğu bölümüdür. Kıvrım dağları da bu bölümde yer alır. Akdağlar, Hınzır Dağları, Tecer Dağları, Yıldız Dağları bu kıvrım dağlarıdır. Bölgenin güneyinde volkanik dağlar vardır.Bunlar Erciyes Dağı (3917 m en yüksek yeri), Melendiz, Hasandağı, Karacadağ, Karadağ’dır.
Platoları: Haymana, Cihanbeyli, Obruk, Bozok (Kızılırmak), Yazılıkaya, (Bayat), Uzunyayla platoları vardır.
Ovaları: Konya Ovası (Türkiye’nin en büyük ovası), Ereğli, Aksaray, Sakarya, Eskişehir, Ankara, Kayseri ve Develi Ovaları
Akarsuları: Kızılırmak, Sakarya, Porsuk Çayı, Delice Irmağı.
Gölleri: Bölgenin güneyinde kapalı havzalar vardır. Tuz Gölü (2.Büyük Gölümüz), Akşehir, Eber, Ilgın (Çavuşçu), Tuzla, Seyfe, Mogan, Sultan Sazlığı vardır. Sakarya Nehri üzerinde Sarıyar ve Gökçekaya; Kızılırmak Nehri üzerinde de Hirfanlı ve Kesikköprü baraj gölleri vardır.

İKLİM VE BİTKİ ÖRTÜSÜ:
Bölge dağlarla çevrili olduğu için yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve kar yağışlıdır. Don olayları çok görülür. En az yağış alan bölgedir. Ortalama yağış 400 mm’dir. Bunun en önemli sebebi bölgenin dağlarla çevrili olmasıdır. Doğal bitki örtüsü bozkırdır. Bölgede özellikle doğudaki dağlık alanlarda ormanlara da rastlanır. Orman bakımından % 9 ile 5. sıradadır. Akarsu boylarında kavakçılıkta yapılır.

TARIMI NE HAYVANCILIK:
Bölgenin ekonomisi tarıma dayanır. Ekili-dikili alanlar bakımından Marmara Bölgesinden sonra 2. sırada yer alır (% 27). Çalışan nüfusun büyük bölümü tarımda çalışır. Fakat tarımın en önemli sorunu sulama ihtiyacıdır. Bölgede en çok üretilen ürün buğdaydır. Diğer ürünler şekerpancarı ( şeker fabrikaları bölgede fazladır.), Üzüm, Mercimek, Yulaf, Çavdar, Ayçiçeği, Haşhaş, çeşitli meyveler ve sebzelerdir.
Bölgede küçükbaş hayvancılık yaygın olarak yapılır. Ankara çevresinde tiftik keçisi, Sivas ve Konya çevresinde koyun çok yetiştirilir.

YER ALTI ZENGİNLİKLERİ:
Krom: Eskişehir-Mihalıççık, Kayseri ve Sivas. Kayatuzu: Kırşehir, Çankırı, Nevşehir, Yozgat. Linyit: Sivas-Kangal. (Burada bir de termik santralde bulunmaktadır.)Demir: Kayseri-Develi, Sivas-Kangal, Ankara-Haymana. Toryum: Eskişehir-Sivrihisar. Çinko: Konya-Bozkır, Niğde-Bor (Türkiye’de 2. sırada). Lületaşı: Eskişehir (Türkiye’de ve Dünya’da 1.). Volfram: Kırıkkale-Keskin, Niğde (Türkiye’de 2. sırada).

ENDÜSTRİSİ:
Sanayi Yukarı Sakarya Bölümünde gelişmiştir.
Eskişehir: Lokomotif, besin, motor, çimento, inşaat, malzemeleri, şeker, et deri sanayisi vardır.
Ankara: Dokuma, besin, tarım araçları, çimento, alkollü içki, mobilya, selüloz, kağıt, karton, deri ve et sanayisi vardır.
Konya: Tarım araçları, besin, motor, çimento, süt ürünleri, inşaat malzemeleri, selüloz, kağıt ve şeker s.
Kayseri: Halıcılık, meyve suyu, pamuklu dokuma, pastırma ve sucuk sanayisi.
Kırıkkale: Silah sanayi, Orta Anadolu Rafinerisi.
Sivas: Besin, Yem, Çimento, demir-çelik, et entegre, demiryolları bakım ve onarım tesisleri vardır.

NÜFUSU VE YERLEŞMESİ:
Nüfusu 2000 sayımına göre 11.6 milyondur. Nüfus yoğunluğu Km2’ye 71 kişidir. Bu Türkiye ortalamasının altındadır. (Türkiye ortalaması Km2’ye 83 kişi). Nüfus artış hızı %o 16’dır (Türkiye ortalaması %o 18.34).
Nüfusun % 69’u kentte yaşar (Türkiye ortalaması % 65). Yukarı Sakarya Bölümü en yoğun nüfuslu alandır. Nüfus genellikle bölgenin çevresindeki dağ eteklerindeki ovalara yoğunlaşmıştır.
Ülkemizin başkenti ve 2.büyük kenti Ankara bölgede yer almaktadır.

TÜRKİYE EKONOMİSİNE KATKISI:
Ekonomisinde tarım hakim faaliyettir. Bölge yurdumuzun tahıl ambarıdır. Yurdumuzda Buğday (%35), Arpa (%45), Şekerpancarı (%40), Baklagiller (%30), Meyvecilik (%20) oranında yapılır. Bölgede Ankara, Eskişehir, Konya, Kayseri, Kırıkkale ve Sivas gibi sanayi kentleri vardır. Türkiye Endüstri üretiminin % 15’i bu bölgemizden sağlanmaktadır. Bölgenin turizm gelirleri de fazladır.

TARİHİ ÖNEMİ:
Sivas Kongresi Sivas kentinde yapılmıştır. Ankara’da da ilk TBMM açılmıştır. Bu tarihten sonra Milli Mücadelenin merkezi olmuştur.

BÖLGENİN GENEL ÖZELLİKLERİ:
 En fazla nadasa bırakılan bölgedir.
 En büyük kapalı havzamız buradadır (Tuz Gölü)
 En tuzlu gölümüz %o ile Tuz Gölüdür.
 Lületaşının tek çıkarıldığı yer Eskişehir’dir.
 Karstik şekillere en çok rastlanan 2.bölgemizdir. (Sivas, Çankırı)
 İklimden dolayı kerpiç en çok kullanılan yapı malzemesidir.
 Ulaşımı yeryüzü şekilleri sayesinde çok uygundur.
 En az yağış alan bölgemizdir
 Ortalama yükseltisi 1000 metredir. En yüksek yeri Erciyes Dağıdır.
 Küçükbaş hayvan sayısı en fazla olan bölgedir.
 Nüfus bakımından 2. olmasına rağmen alanı büyük olduğu için yoğunluk azdır.
 Tek uçak fabrikamız Eskişehir’dedir.
 Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır.
 İklimi sert ve karasaldır.
 Kentleşme oranı düşük, kırsal yerleşme topludur.
 Yaz kuraklığının erken başlaması sebze üretimini olumsuz yönde etkiler.
 Bölgede endüstri bitkilerinden şekerpancarı, tahıllardan buğday çok yetiştirilir.
 En uzun akarsuyumuz Kızılırmak nehrinin büyük kısmı bölgededir.

EDATLAR (İLGEÇLER):

Farklı tür ve görevdeki sözcükler ve kavramlar arasında anlam ilgisi kurmaya yarayan sözcüklere edat denir. Edatların tek başlarına anlamları olmadığı gibi, tek başlarına görevleri de yoktur. Ancak diğer sözcüklerle birlikte cümle içinde görev kazanırlar.

Dilimizde kullanılan başlıca edatlar şunlardır :
Gibi, kadar, sanki, için, ile, -den dolayı, -den ötürü, -den beri, -mek üzere, -e karşın, -e doğru, -e değin, denli, bile, -den öte, -den sonra, -den önce…

Başlıca Edatlar ve Farklı Kullanımları :

* İle :

Ek biçiminde de yazılabilen bu edatla oluşturulan edat öbeklerinin başlıca kullanımları şunlardır :

¨ İşin, eylemin, hangi araçla (vasıtayla) yapılacağını, yapıldığını bildirebilir.
Örnek :
İstanbul’ uçakla gideceğim. (Edat tümleci)

¨ İşin, eylemin kimle yapıldığını, yapılacağını bildirebilir.
Örnek :
Bu oyuncağı küçük kardeşimle yaptım. (Edat tümleci)

¨ İşin, eylemin nasıl yapıldığını, yapılacağını bildirerek durum zarfı olabilir.
Örnek :
Çocuk, büyük bir sevinçle yanıma geldi. (Durum Zarfı)

¨ İşin, eylemin nedenini bildirerek edat tümleci olabilir.
Örnek :
Arabanın devrilmesiyle yol trafiğe kapandı. (Edat tümleci)

¨ İki cümle arasında bağlaç görevi üstlenebilir.
Örnek :
Çok yorgundum; bu nedenle senin işini takip edemedim.(Bağlaç)

* Gibi : Bu edatla kurulan edat öbekleri şu görev ve anlamlarla karşımıza çıkarlar :

¨ Benzetme ilgisiyle durum zarfı, sıfat, sıfatın zarfı, zarfın zarfı ya da ek-eylem alarak bir ad cümlesinin yüklemi olabilirler. Örnek : Bu şato gibi ev kimin? (sıfat)
Çocuklar gibi sevindi kadıncağız. (durum zarfı)
Nermin gibi güzel bir kızım var benim de. (sıfatın zarfı)
Küçük kızım dün hasta gibiydi. (yüklem)

¨ Bazı durumlarda ölçü (nicelik) yönüyle karşılaştırma yapar. Örnek :
Senin gibi bencil birini görmedim.
Ayşe, Ali gibi çalışkandır.

¨ Cümleye, olabilirlik, kuşku anlamı da katar. Örnek :
Bugünlerde görüşmüyoruz, işleri bozuldu gibi.
Ayşe bugün ağlamış gibi.

¨ Bazı kullanımlarda cümleye tam değil de tam olmaya yakın, yaklaşık olma anlamı katar. Örnek : Yemek pişti gibi.
Kış geldi gibi.

* Kadar : Bazı kullanımlarda kadar edatı sözcükler ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kurar.

Örnek :
Senin bugün cennet kadar vatanın var.
İnsan kadar acımasız varlık yoktur.

Cümleye civarında, dolayında anlamı katar.
Örnek :

Onu bir saat kadar bekledim.
İki kilo kadar aldım

Bazı cümlelerde, dek değin ilgeçlerinin anlamını karşılar, bitiş ilgisi kurar. Örnek :
Sabaha kadar yağmur yağdı.
İstanbul’a kadar otobüsle gittim.

Bu ilgeç bazı cümlelere ölçüsünde, derecesinde anlamı katar.
Örnek :
Gücümün yettiği kadar çalışacağım.

* Karşı : Bir ada yönelik kullanılırsa sıfat olur. Örnek : Karşı görüş, Karşı taraf

¨ Ad olarak kullanılır. Örnek : Buradan karşı güzel görünüyor.
Bir sandal kiralayıp karşıya geçti.

¨ Ad olarak kullanıldıklarında, belirtili ad tamlamalarında tamlayan ya da tamlanan olur. Örnek : Okulun karşında boş bir arsa var. (Tamlanan)
Karşının döneri daha güzel. (Tamlayan)

¨ “-e karşı” biçimindeki kullanımları edattır. Edat tümleci kurar. Örnek :
Küçüklerin büyüklerine karşı saygılı olması gerekir.
Bu söze karşı ne denir?

¨ “-e karşı” edatı, zaman anlamlı sözcüklere geldiğinde zarf tümleci kurar. Örnek :
Sabaha karşı bir fırtına koptu. (Zarf tümleci)

¨ “Karşı” sözcüğü, ikileme kurar, eylemleri eylemsileri durum anlamıyla sınıflandırarak zarf olur. Örnek : Toplantıda onunla karşı karşıya oturduk.

¨ Deyim biçiminde eylem öbekleri kurar. Örnek : Karşı çıkmak, karşı gelmek

* İçin : Bazı cümlelerde, sözcükler ve kavramlar arasında neden-sonuç ilgisi kurar. Bu kullanımda “-den” ekiyle anlamca özdeştir. Örnek :
Ders çalışmadığı için sınıfta kaldı. (Ders çalışmadığından)
Hava soğuk olduğu için dışarı çıkmadım. (soğuk olduğundan)

¨ Bazı cümlelere amacıyla, maksadıyla anlamı katıp amaç-sonuç ilgisi kurar. Örnek :
Seni görmek için buraya geldim. (Gelmesinin amacı görmek)
Koşu yapmak için spor ayakkabısını giydi. ( Ayakkabıyı giymesinin amacı koşu yapmaktı.)

¨ Kimi kullanımlarda cümleye hakkında, konusunda anlamı katar. Örnek :
Senin için sözüne fazla güvenilmez diyorlar.
Babam için çabuk iyileşir diyorlar.

¨ Bazı cümlelere özgüleme anlamı katar. Örnek : Bu kitapları senin için aldım.
Akşamki oyun için bilet aldık.

¨ Kimi kullanımlarda “sahip olmak adına, uğruna” anlamı katar. Örnek :
Dedelerimiz bu vatan için canlarını feda etmişler.

¨ Cümleye “karşılık” anlamını katarak edat tümleci olabilir. Örnek :
Bu eski kitap için tam on milyon ödedim. (Edat tümleci)

* Üzere : Bazı durumlarda için edatıyla özdeş olup, cümleye amacıyla, maksadıyla anlamı katar. Örnek : Mektubu sana göndermek üzere yazmıştım.
Tatile gitmek üzere çantamı hazırladım.

¨ Bazı cümlelere şartıyla, koşuluyla anlamı katar. Örnek :
Kitabı yarın getirmek üzere aldı.
Bir hafta sonra ödemek üzere ondan para istedim.

¨ “Üzere” edatının, tam değil de tam olmaya yakınlık, yaklaşık olma anlamı da vardır. Örnek: Arkadaşım gelmek üzere.
Yağmur dinmek üzere.

* Yalnız-Ancak : Bir ada yönelik kullanılırsa, sıfat olur. Örnek : Yalnız adam, yalnız kişi

¨ Bir eylemi ya da eylemsiyi nitelemesi halinde, belirteç olur. Örnek :
Bu kadar yolu yalnız gelmiş. (Nasıl gelirdi? Yalnız)
Beni yalnız bırakıp gitti. (nasıl bırakıp? Yalnız)

¨ İki cümleyi birbirine bağlaması halinde, ama, fakat bağlaçlarının görevini üstlenir. Örnek:
Bu işi yaparım, yalnız paramı peşim isterim.
Ben de gelirim, yalnız bugün çok işim var.

¨ Edat olması halinde cümleye “sadece, tek, bir tek gibi” anlamlar katar. Örnek :
Aradığınız kitabı yalnız burada bulabilirsiniz.
Bu sandık yalnız bu anahtarla açılır.

ANCAK : Bu edat ötekilerin aksine, kendinden önceki sözcük veya sözle değil, kendinden sonraki sözcük veya sözle öbekleşir ve cümleye “tek, bir tek” anlamlarını katar. Bu yüzden de edat olan “ancak” sözcüğünü bağlaç veya zarf olarak karşımıza çıkan “ancak” sözcüklerinden ayırmak çok kolaydır. Örnek :
Bu sorunu ancak Ahmet Bey çözebilir. (edat)
Çok aradım; ancak (ama) istediğim gibi bir ev bulamadım. (bağlaç)
Bu kömür bize iki ay ancak (zor) yeter. (zarf)

Görevlerine Göre Edatlar :

¨ Addan önce gelerek, sıfat öbeği halinde bir sıfat tamlamasının tamlayanı olabilirler.
Örnek : O mağazada bedenime göre elbise bulamadım. (Tamlayan)
Onun gibi insan az bulunur bu dünyada.(Tamlayan)

¨ Sıfattan önce gelerek, söz konusu sıfatın zarfı olabilirler. Örnek :
Bu kadar soğuk bir insan görmedim.
Zarf           Sıfat

¨ Zarftan önce gelerek, söz konusu zarfın zarfı olabilirler. Örnek :
Onun kadar şık giyinmek istiyorum ben de.

¨ Eylemden veya eylemsiden önce gelerek bir temel ya da yan cümlenin, durum, zaman, koşul, yer-yön ve azlık-çokluk bildiren zarf tümleci olabilirler. Örnek :
Çocuklar gibi ağladık hepimiz. (temel cümlenin durum zarfı)
Çocuklar gibi ağlamamıza herkes güldü. (yan cümlenin durum zarfı)
Düne kadar onu tanımıyordum. (temel cümlenin zaman zarfı)
Düne kadar onu tanıdığımı söyleyemem. (yan cümlenin zaman zarfı)
Tekrar görüşmek üzere toplantıya bir saat ara verdik. (temel cümlenin koşul zarfı)
O dakika kadar bekleyebilir misin beni? (temel cümlenin azlık-çokluk zarfı)
On dakika kadar beklemen gerekiyor beni. (yan cümlenin azlık-çokluk zarfı)
Bahçe kapısına doğru hızlı hızlı yürüdüm. (temel cümlenin yer-yön zarfı)
Bahçe kapısına doğru yürümek istedim. (yan cümlenin yer-yön zarfı)

¨ Ek-eylem alarak bir ad cümlesinin yüklemi olabilirler. Örnek : Onun boyuda senin boyun kadardı.

¨ Özne olabilirler. Örnek : Bu kadarı yeter bana.

¨ Hal eklerini alarak cümlenin belirtili nesnesi, dolaylı tümleci olabilirler. Bu kullanımlarında edatın adlaştığı söylenebilir.
Örnek:
Onun gibisini asla bulmazsın. (belirtili nesne)
Onun gibisine her şeyimi veririm. (dolaylı tümleç)

¨ Amaç, araç, sebep ve kişiye görelik bildirdiklerinde ya da hakkında, uğrunda, karşılık anlamlarıyla kullanıldıklarında edat tümleci olurlar. Örnek :
Bulaşıkları yıkamak için biraz su ısıttım. (amaç)
Geciktiğim için özür diledim ondan. (temel cümlenin sebep zarfı)
Geciktiğim için özür dilemem gerekiyor ondan. (yan cümlenin sebep zarfı)
Mektuplarını dolmakalem ile yazmalısı. (araç)
Babama göre asıl suçlu bu adam değilmiş. (görelik)
Akşamki tiyatroya kardeşimle gideceğim. (birliktelik)
Ömer bey için iyi şeyler söylemiyorlar. (hakkında)
Bu vatan için canımı seve seve veririm. (uğrunda)

Banka borçları için evini ipotek etmiş. (karşılık)

Ünlemler, insanlığın kullandığı en ilkel sözcüklerdir. Bunların da edat ve bağlaçlar gibi belli bir anlamları yoktur. Öyleyken, tek başlarına kullanıldıklarında bile cümle değeri taşırlar. Ama çoğunlukla, kendilerini açıklayan bir cümlenin başında ya da sonunda yer alarak söz konusu cümleye belli bir duygu anlamı katarlar.

Ünlem türündeki sözcüklerle, genellikle, belli durumlar karşısında gösterdiğimiz anlık tepkilerimizi dile getiririz : “Şaşırma, korkma, uyarı, sevinme, üzülme, istemeye istemeye kabul etme, bıkkınlık, rahatlama, isteklendirme, aşırı beğenme, aşırı beğenmeme, onaylama, sesleniş, ayıplama, alay, küçümseme, özlem, anımsama, acıma, yakınma” yalnızca ünlem kullanarak dile getirebileceğimiz anlamların bazılarıdır.

Ünlemleri ses ve sözcük halinde olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz :

Ses halinde olan ünlemler : Ses halinde olan ünlemlerin başlıcaları şunlardır : A!(aaa!), e!(ee!), O! (Ooo!), Of!(Off…!), Uf!, Ah!, Ha!, Hay!, Tu!, Tü!, Eh!, Ay!, Ya!, Oh!, Tüh!, Üf!…

Örnek :
O!
Nereye böyle? (şaşma, şakınlık)
Ooo! Hoş geldin Ayşeciğim. (Beklenmezlikle birlikte sevinme)
Vah zavallı adam!… (Acıma)
Haa..! Unutmuşum yahu! (Hatırlama)
Ah, şu insanlık! (Kızma, hoş görmeyiş)
Eh, hayırlısı neyse o olsun! (Kabullenme)
Eee…, Fazla uzun ettin! (Bıkkınlık)

Sözcük halinde olan ünlemler : Sözcük halinde olan ünlemlerin başlıcaları şunlardır : Aman!, Aman tanrım!, Eyvah!, Haydi!, Bravo!, Yazık!, Sakın!, Yaşa!, Allah!, Yarabbi!, Hoppala!, Hop!, Yuh!…

Örnek :
Eyvah
, cüzdanım yok! (şaşkınlık, korku)
Aman, bırak gitsin! (Bıkkınlık, usanç)
Bravo! Bravo! Büyük başarı. (Takdir etme, övme)
Hoppala, bir de bu çıktı. (Beklenmezlik)
Sakın o odanın kapısını açmayın! (Uyarı)
Yazık pek de gençmiş! (Üzüntü)
Tanrım, bana yardım et! (Yakarış)

NOKTALAMA İŞARETLERİ
NOKTA (.)
1. Olumlu ve olumsuz cümle sonlarında konur.
• Beni beklediğinizi bilmiyordum.
2. Kelimelerin kısa yazılışlarında kısaltmanın sonuna konur.
• Prof. Dr. Ahmet Emek
3. Tarihlerin ve saatlerin yazımında rakamların arasına konur.
• 02.05.2001’de, saat 10.50’de doğmuş.
4. Sıralama sayılarında “-inci” ekinin yerine kullanılır.
• Kitabın 34. sayfasındayım.
5. Büyük sayıların yazımında basamaklar arasına konur.
• 678.550.000 89.095.000
6. Bölüm ve alt bölümleri gösteren rakam veya harflerden sonra kullanılır.
• 1. Lehçe 2. Şive 3. Ağız
• a. Matematik b. Kimya c. Fizik

VİRGÜL (,)
1. Cümledeki eş görevli kelimeleri veya kelime
öbeklerini sıralamak için kullanılır.
• Masanın üzerinde kitaplar, defterler, kalemler ve silgiler vardı.
• Hasan, Gülay, Sema, Nurşen ve ben bu ödevi birlikte yaptık.
• Sınıfın duvarları, koridor tavanları, bahçe duvarının iç cephesi boyandı.

2. Sıralı birleşik cümleleri ayırmak için kullanılır.
• Yokuşu hızla çıktım, önüme çıkan ilk sokaktan sağa döndüm.

3. Cümlede vurgulanmak istenen cümle öğelerini ayırmak için kullanılır.

• Yaşadığım her günü, sadece sana borçluyum.
• Yavuz, arabanın kapısını tamir ettirdi.
4. Cümle içindeki ara sözlerin, ara cümlelerin başına ve sonuna konur.

• Onu bu düşüncesinden hiç kimse, annesi bile, vazgeçiremez.
• Yeliz, şu dün tanıştığımız arkadaş, Afyonluy-muş.
5. Seslenme ve hitaplardan sonra konur.
• Canım Anneciğim,
• Baylar Bayanlar,
• Sevgili Arkadaşım,

6. Cümlelerin başında kullanılan “evet, hayır, lütfen, rica ederim…” gibi kelimelerden sonra kullanılır.
• Evet, ben de bu yemekten istiyorum.
• Lütfen, benimle gelir misin?
7. Adlaşmış sıfat ve adlaşmış sıfat-fiillerden sonra kullanılır.

• Genç, çocuğun yüzüne alaylı bir ifadeyle baktı.
• Alışmış, kudurmuştan beterdir.
8. Kesirli sayılarda tam sayı ile kesiri birbirinden ayırmak için kullanılır.
•55,60 3,8 345,76 23,05
9. İşaret veya şahıs zamirini işaret sıfatından ayırmak için kullanılır.
• O, kalemi yere attı.
• Bu, karanlık yollarda her zaman karşımızc çıkabilirdi.

NOKTALI VİRGÜL (;)
1. İçinde virgül kullanılmış cümleler sıralı birleşik cümle hâline getirilirken aralarına noktalı virgü konur.
• Çantasını, giysilerini, aletlerini hazırladı; balık tutmaya, Kızılırmak’a gitti.
2. Farklı türde sınıflandırma yaparak bir sırala ma yapılıyorsa türler arasına noktalı virgül konur.
• İsveç’ten, Norveç’ten yirmişer; Alman ya’dan, İngiltere’den on beşer sporcu geldi.

İKİ NOKTA (:)
1. Bir cümleden sonra örnek verilecekse, açık lama yapılacaksa o cümlenin sonuna iki nokta ko nur.
• Geçen yıl bu kitapları okudum: Yaban, Si nekli Bakkal, Ateşten Gömlek.
• Türemiş kelime yapım eki almış kelimedir Yalnızlık, solgun, kalemlik.
2. Alıntılarda önceki cümlenin sonuna konur.
• Atatürk diyor ki: “Vatan, çalışkan insanların omuzları üstünde yükselir.”

3. Konuşma cümlelerinden önce konur.
• Seyfi, babasına:
– Bu yıl memlekete gitmiyorum, dedi.

ÜÇ NOKTA (…)
1. Cümlede sıralanan örneklerin devam ettiğini anlatmak için kullanılır.
• Her gün aynı nasihatleri dinliyorum: Erken yat, kahvaltı etmeden evden çıkma, yolda arabalara dikkat et, kimseye güvenme, terleme…
2. Yarım bırakılmış, eksiltili cümlelerin sonuna konur.
• Burası öyle güzel ki…
• Seni bir kere daha gördüm ya…
3. Alıntılar içinde yazılmayan, atlanan bölümlerin olduğunu belirtmek için kullanılır.
• Thales, bu konuda: “…her şeyin yok olduğu anda dahi ümit kalıcıdır.” diyor.
• “Sabah olmuştu… Kimseyi sokakta görememiştim… Nerdeydiler acaba?”
4. Kaba sözler, küfürler, argo tabirler yazıda yazılmak istenmediğinde yerine üç nokta konur.
• Ona “Defol buradan…!” dedi.
• Görgüsüz, ahlaksız,… bir kızdı.
5. Cümlede sıralanan varlıkların daha devam ettiğini belirtmek için üç nokta kullanılır ve üç noktadan sonra cümleye küçük harfle devam edilir.
• İş başvurusu için diplomasını, nüfus kağıdını, resimlerini… dosyaya koydu.

SORU İŞARETİ (?)
1. Soru cümlelerinin sonuna konur.
• Bana darıldın mı?
• Anlaşmayı ne zaman imzalayacaklarmış?
2. Bilinmeyen ya da doğruluğu kesin olmayan bilgilerin, tarihlerin yerine konur.
• Şair Necati (? – 1674) XVII. yy.’ın önemli isimlerindendir.
• İlk yazı M.Ö. 5000 ? yıllarında kullanılmış
3. Şaşma, küçümseme, alay, inanmama gibi durumlarda cümle sonuna ya da ilgili kelimenin sonuna parantez içinde soru işareti (?) kullanılır.
• Olağanüstü bir şarkıcı (?) gibi davranıyordu.
• Sınavdan 100 (?) almış.

ÜNLEM İŞARETİ (I)
1. Ünlem kelimelerinin sonuna veya ünlem
cümlelerinin sonuna konur.
• Ah! Ne kadar sıcak!
• Of, çok sıkıldım!

2. Seslenmelerin sonuna konur.
• Hey, arkadaşlar!
3. Yergi, küçümseme, alay, şaşma gibi tepkilerin ifadesinde parantez içinde ünlem işareti (!) kullanılır.
• Bu keşfinle (!) dahiler (!) listesinde yer alman gerekir.

KESME İŞARETİ (‘)
1. Özel ad, sayı ve büyük harfle yazılmış kısaltmalara çekim eki getirildiğinde, ek, kesme işaretiyle ayrılır.
• Ayşegül’ün kardeşi 2000’in ilk ayında dünyaya gelmiş.
• GAP’ın inşaatı yıllarca sürdü.
2. Şiirlerde, hece ölçüsüne uyum sağlaması amacıyla düşen ünlüyü belirtmek için kullanılır.
• N’oldu bu halim?
• Karac’oğlan der ki…
3. Dil bilgisinde ekler ve harflerden bahsederken bunların sonuna gelen çekim ekleri de kesme işaretiyle ayrılır.
• Gelecek zaman eki -acak, -ecek’tir.
• Türkçede kelime başındaki r ve l’nin ünlüyle söylendiğini biliyoruz.

TIRNAK İŞARETİ (‘ “)
1. Cümlede özellikle vurgulanmak istenen kelime veya kelime grupları tırnak içinde yazılır.
• Şiirde “aşk” duygusu tema olarak seçilmiş.
• “Cumhuriyet” inandığımız ve güvendiğimiz bir rejimdir.
2. Birinin söylediği veya bir eserden alınan cümleler tırnak içinde yazılır.

• M. Kemal, “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” demiştir.
• Ona, “Yalnız kalmaktan hoşlanmıyorum.” dedim.
3. Cümle içinde geçen dergi, gazete, eser adları, yazı başlıkları tırnak içinde yazılır.
• Halide Edip’in “Handan” adlı romanını okudun mu?
• Tanpınar, “Edebiyat Hayatı” adlı yazısını, “Sanat” dergisinde yayınlamıştı.

KISA ÇİZGİ (-)
1. Satır sonunda sığmayan kelimenin ilk satırda kalan kısmının sonuna konur. Kısa çizgi konurken kelime hecelerine bölünür. Eğer özel ad satır sonuna rastladıysa özel adın eki sadece alt satıra geçecekse (‘) kesme işareti yeterlidir.
• Onunla tatildeyken tanışmıştık. İkimiz de Çorum’ dan gelmiştik.
2. Ara söz ve ara cümlelerin başına ve sonuna konur.
• Bu muhteşem romanın yazarı -bütün eserlerini okuduğum Peyami Safa- çok değişik bir kişiliğe sahiptir.
3. Yer, yön.anlam ya da zaman bakımından ilgi oluşturan iki kelime veya iki sayının arasına konur.
• Eğitimime 1977 – 1986 yılları arasında Sakarya’da devam ettim.
• Türkçe-İngilizce sözlüğümü gördün mü?
• Türkçe Ural – Altay Dil Ailesindendir.
• Ankara – Diyarbakır uçuşu ertelendi.
4. Kelimeleri eklerine ayırmada ve kelimeyi hecelerine ayırmada kullanılır.
• yaş-a-mak-tan (eklerine ayrılmış kelime)
• Ça-nak-ka-le (hecelerine ayrılmış kelime)

UZUN ÇİZGİ (-)
Karşılıklı konuşmalarda konuşma cümlelerinin başına getirilir.
– Nerden geliyorsun?
– Okuldan.
– Biraz yorgun görünüyorsun.
– Evet, çok zor bir gündü. İki dersten sınavımız vardı.

PARANTEZ ()
1. Herhangi bir kelimenin eş anlamlısını, anlamını, açıklamasını belirtmek için kullanılır.
• İsimlerin yerine kullanılan kelimelere zamiı (adıl) denir.
• Bu haliyle çok klas (seçkin) görünüyordu.
• Eserlerinde realizmden (gerçekçilik) etkilenmiştir.
2. Cümlede, açıklayıcı görevde kullanılan cümle dışı öğeler parantez içinde yazılır. Halk arasında bu açıklayıcı cümleler için “artı parantez” denir.
• Sınavdan zayıf aldığını (hiç şaşırmadım, anlatıyordu.
3. Tiyatro eserlerinde hareketlen, duyguları, de koru ve kostümleri belirten cümleler veya kelimele parantez içinde yazılır.
Profesör: (Şüpheci bakışlarla ve hafif bir gü lümsemeyle) Demek asistanım olmak istiyorsun Bunun ne demek olduğunu biliyor musun?
4. Cümle içinde verilen bazı bilgiler özellikle ta rihler parantez içinde yazılır.
• M. Kemal Atatürk (1881 – 1938), XX. yüzyı İm en büyük lideridir.
k•A) b) c) 1) 2

VATANDAŞLIK

HUKUK: Sosyal hayatı düzenleyen maddi müeyyideleri olan kamu kudreti ile desteklenmiş kurallar bütünüdür.
Din, Ahlak ve görgü kuralları manevidir, hukuk kuralları maddi müeyyidelidir.(uyulması zorunludur)

Müsbet Hukuk:Ülkede belli bir zamanda yürürlükte bulunan bütün kurallardır.(pozitif hukuk)
Mevzu Hukuk: Yetkili bir makam tarafından konulmuş olan yürürlükteki tüm kurallardır.
Tabii Hukuk: Olması gereken hukuktur. İnsanların akıl yoluyla erişebilecekleri kurallardır.

KAMU HUKUKUNUN DALLARI
1-Anayasa Hukuku: Devletin şeklini yapısını işleyişini organların görev ve yetkilerini temel hak ve ödevleri düzenler.
2-İdare Hukuku: Kişilerin devletle olan ilişkilerini düzenler. Kamu hizmetlerine bakar.
3-Ceza Hukuku: Suç ve Ceza teşkil eden olaylara bakar
4-Usul (Yargılama)Hukuku: Adalet dağıtılırken takip edilecek yolu belirler. Medeni usul hukuku, ceza usul ve icra-iflas usul hukuku dalları vardır.
5-Devletler Genel Hukuku : Devletlerarası ilişkileri düzenler.
6-İş hukuku: İşçi işveren ilişkilerini düzenler.
7-Vergi Hukuku: Vergi    “       “.

ÖZEL HUKUKUN DALLARI
1-Medeni Hukuk: Toplumda insanın bütün eylem ve davranışlarını ifade eder.
2-Ticaret Hukuku: Şahıslar arasındaki ticari ilişkileri düzenler.
3-Devletler Özel Hukuku: Çeşitli devletlere bağlı bulunan şahısların ilişkilerini düzenler.

HAK:Hukuk düzeni tarafından şahıslara tanınmış olan yetkidir. Her hakkın bir sahibi vardır. Hak sahibi varlıklara Şahıs denir.
TÜRLERİ – Kamu Hakları: Kamu hukukundan doğar. Vatandaşın devlete karşı sahip olduğu haktır.
Özel Hak: Özel hukuktan doğar.
Özel haklardan herkes, Kamu haklarından vatandaşlar yararlanabilir.
Özel haklarda eşitlik var, Kamu da yok.(Ör. Seçme ve seçilme gibi)

ANAYASA: Devlet faaliyetlerini düzenleyen yasa metnidir. Devletin oluşum biçimini, devlet kişi ilişkilerini düzenler.

ANAYASA ÜSTÜNLÜĞÜ KURALI:Diğer hukuk kurallarının anayasaya  uygun olmasıdır.(1982 An.- 11.Mad)

DEVLET
Egemen kamu gücüne sahip,hukuki bir kişiliktir. Bir milletin üzerinde siyasi amaçla örgütlenmesi sonucu ortaya çıkar. Örgütlenmiş bir Ulustur. İktidardır.
VARLIK KOŞULLARI: Topluluk, Ülke, Egemenlik.

DEVLET BİÇİMLERİ
Tekli Devlet: Yetkilerini başka bir devletle paylaşmamasıdır.
Karma Devlet:Birden çok devletten oluşur. A)Kişisel birlik:İki veya daha çok devlet bir kralın kişiliğinde toplanır.
B) Gerçek birlik: Yine kral kişiliğinde bileşilmiştir ama iç işlerinde bağımsızdırlar. dışta tek devlet gibidirler.
C) Konfederasyon: Bağımsız devletler tarafından egemenliklerini koruma  şartı ile ortak çıkarları için üyelerin istedikleri zaman topluluktan çıkma hakkı olan birleşmedir.
D)Federal devlet: Ortak bir anayasa altında birleşmiştir.

DEMOKRASİ: Halkın kendini yönetmesidir. Halk iktidarıdır.
Çoğulcu Demokrasi: Yönetme hakkı çoğunluğu elinde bulunduran iktidarındır. Oy hakkı var, Genel seçim var, Akılcıdır. Özellikleri: Siyasi çoğunluk, Temsil, Seçim, Çoğunluğun yönetme hakkı, Muhalefet etme hakkı, Temel hak ve özgürlükleri korunması, Eşitlik.
Çoğulcu Demokrasinin uygulandığı rejimler:

PARLAMENTER SİSTEM: Parlamentoya dayanır. Kuvvet Ayrılığı var.
Özellikleri: *Yürütme iki başlıdır:  Sorumlu (Bakanlar Kurulu ve Meclise karşı sorumludur) başını Başbakan, sorumsuz (siyasi sorumsuzdur) başını  devlet başkanı oluşturur.
*Meclis çoğunluğuna dayanır, Çoğunluk sağlayan parti başkanı Başbakan olur.
*Hükümet Meclise karşı sorumludur.
*İki veya tek meclisli olabilir. İki meclisli olurda Bakanlar Kurulu  birine sorumludur. İkinci meclise hükümeti düşürme yetkisi tanımaz.
*Yasama ve yürütme işbirliği ve karşılıklı etkileme mekanizmasına dayanır.

BAŞKANLIK SİSTEMİ: Halk tarafında seçilen başkan yürütmeyi tek başına elinde tutar. Güçler ayrımı katı biçimde vardır.
Özellikleri: *Yürütme Başkana, yasama Kongreye aittir.
*Başkan, hem devlet başkanı hem de hükümet başkanıdır.
*Par. Sis. aksine yürütmenin yasamayı, yasamanın da yürütmeyi dağıtma imkanı yok.
*Yasama yürütme dengesini sağlamak için denetim ve denge sistemi var.
*Başkan ve Kongre ayrı ayrı seçilir. Karşılıklı fesih yetkileri yoktur.

MECLİS HÜKÜMETİ SİSTEMİ: Yasama ve Yürütme meclistedir. Güçler birliği vardır.
*Meclis üstündür.
*Yürütmeyi meclis adına meclisin seçtikleri yapar.
*Her bakan meclise karşı sadece kendi faaliyetlerinden sorumludur.
*Meclisle yürütme arasında görüş ayrılığı olursa meclis kararı doğrultusunda devam edilir.
*Devlet Başkanını meclis seçer. Görevi semboliktir.

MARKSİST DEMOKRASİ: Sosyalizmdir. İnsan özgürleşmesi önemlidir.

FAŞİZM: Batı demokrasisine, Marksist düşünceye karşıdır. İnsanların eşitliğini kabul etmez. Devlet yüceltilmiştir.

DEMOKRASİNİN TEMEL İLKELERİ
1-Egemenliğin kullanılması:a)Ulusal egemenlik:Egemenlik ulusundur. Bölünemez ve devredilemez
b) Halk egemenliği: Egemenlik halkın iradesidir. Bölünebilir, devredilemez.

EGEMENLİĞİ KULLANMA BİÇİMLERİ
*Doğrudan demokrasi: Halk egemenliği doğrudan kullanır. Çok küçük topluluklarda görülebilir.
*Temsili demokrasi: Genel seçimlere katılmış temsilcilere verilir.
*Yarı doğrudan demokrasi: İlk ikisinin karışımıdır. Halk oylaması, Halk Vetosu  ve Halk Girişimi şeklinde olur.

HUKUK DEVLETİ: Kanun koyan ve uygulayan devlet şeklidir.
SOSYAL HUKUK DEVLETİ: Kişilerin sosyal durumlarını haklarını iyileştiren devlet anlayışıdır. (Milli geliri artırma, adaletli dağılımını sağlama, sosyal güvenlik…)

MERKEZDEN YÖNETİM İLKESİ
Hizmetleri bir merkezde toplanmıştır, hizmetler merkezde ve taşrada merkez tarafında seçilen görevlice yürütülür, gelir merkezden sağlanır. Devlette birliği  sağlar, düzen sağlar. Kırtasiyeciliği artırır, demokrasiye uygun değildir,

YERİNDEN YÖNETİM İLKESİ
Özerktirler. Mali alanda serbesttirler. Tüzel kişilikleri vardır, Vesayet denetimi altındadırlar. Demokrasiye daha uygundur.

TÜRKİYEDE ANAYASAL GELİMELER
*SENED-İ İTTİFAK
*TANZİMAT FERMANI
*ISLAHAT FERMANI
*1.MEŞRUTİYET (1876 Anayasası (Kanunu Esasi)  Meşruti Monarşi Sistemi (Yasama yürütme yürütmede toplanır.)
*2.    “
*1921 ANAYASASI (Teşkilat – Esasiye Kanunu)       Meclis Hükümet Sistemi (Yasama yürütme yasamada toplanır)
*1924 ANAYASASI                      Karma Sistem
*1961 ANAYASASI                      Parlamenter Sistem (Yasama yürütme yumuşak şekilde ayrılır)
*1982 ANAYASASI                      “            “.
(Başkanlık sisteminde yas-yür. Kesin olarak ayrılır.)
*SENED-İ İTTİFAK :1808 .Osmanlının ilk anayasal gelişmesidir. Anadolu ve Rumeli Ayanları ile padişah arasındadır. Padişahın yetkileri ilk kez sınırlanmıştır. İngilizlerin Magna Cartasına benzer.  Anayasal Monarşiye geçiştir. Padişah Allah adına söz vermiştir. (manevi)

*TANZİMAT FERMANI: 1839 -ABDÜLMECİT- Gülhane-i Hattı Hümayun . Padişah tek taraflı çıkardı. Kendi yetkilerini sınırladı. Hukuka göre hareket edeceğini vaad etti. Tüm uyruklara can ve mal güvenliği tanıdı. Mahkemeler halka açıldı. Askerlik vatan görevi oldu. Mülkiyet hakkı devlet güvencesine alındı.

*ISLAHAT FERMANI: 1856 – Din farkı gözetmeden bütün vatandaşlara tüm haklardan yararlanma verildi. Müslüman olmayanlara küçük düşürücü sözler yasaklandı. Cizye ve İltizam kaldırıldı. Müslüman olmayanlara bedelli askerlik getirildi.

*1.MEŞRUTİYET 1876-II.ABDÜLHAMİT- İlk yazılı Türk anayasasıdır. Yasama hala padişahtadır. Meclis üyeleri padişaha bağlılık yemini eder. İki meclislidir. Osm-Rus savaşı bahane edilerek meclis kapatılmış, anayasayı yürürlükten kaldırılmamış, ancak uygulanmamıştır.

*2..MEŞRUTİYET 1908- II.ABDÜLHAMİT- 31 Mart ayaklanmasıyla 2.Abdülhamit tahttan indirilmiş, 2.meşrutiyet  ilan edilmiştir. Kanun teklifi için padişahtan izin alma kalktı. Meşruti Monarşik yapı oldu. Sansür kaldırıldı, haberleşme serbest oldu, parti kurma ve toplanma hakkı verildi.

T. C. ANAYASALARI
*1921 ANAYASASI: (Teşkilat – Esasiye Kanunu) : 20.01.1921- TBMM kabul etti. 24 maddedir. Yeni Türk devletinin temellerinin atıldığı açıklanmıştır. Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir. (Milli egemenlik) Monarşik yapı son buldu. Meclis Hükümeti sistemi var. TBMM Kurucu iktidar. T.C yi TBMM yönetir. Yasama Yürütme TBMM de. Hükümet meclis üyeleri arasından seçilir.
Başbakan yok. Meclis başkanı bakanlar kurulunun da başkanıdır.
İl ve İlçe Mahalli idareleri kurulması ilkesi getirdi.
Saltanat ve hilafetten hiç bahsetmemiştir.
Seçimler 2 yılda bir yapılır. Seçme yaşı 18 dir.
Anayasalarımız içinde tek yumuşak anayasadır.
Devlet başkanı yoktur. Kuvvetler birliği var.

29 Ekim 1923 deki değişiklikle “T.C nin hükümet şekli Cumhuriyettir.” denildi. Cumhurbaşkanı meclis üyeleri tarafından bir seçim dönemi için seçilir, devletin dini islamdır, dili Türkçe’dir, devlet başkanı Cumhurbaşkanıdır, görev süresi 4 yıldır, seçmen yaşı 22 dir, denildi. Temel hak ve hürriyetlerden bahsedilmedi. Karma hükümet sistemi benimsenmiştir.(meclis hükümet sis ile parlamenter sis. Arasında geçiş sürecidir) Çoğunlukçu demokrasi anlayışı benimsenmiştir.

*1924 ANAYASASI: 20.04.1924 TC Cumhuriyettir, seçimi meclis üyeleri ve Cumhurbaşkanı belirler. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir, egemenlik TBMM ile kullanılacaktır.(Temsili demokrasiyi benimser), yasama TBMM de, TBMM 4 yılda bir seçimle belirlenir. Cumhurbaşkanı meclis üyeleri tarafından 4 yıl için seçilir, Bakanlar Kurulu Başbakan ve Bakanlardan oluşur. Başbakan meclis üyeleri arasından Cumhurbaşkanınca seçilir. Bakanlar Başbakan tarafından seçilir, Cumhurbaşkanı onayı ile göreve başlar,Cumhurbaşkanın vatana ihanet dışında sorumluluğu yoktur. Kararlarda Başbakan ve bakan imzası gerekir. Yargı bağımsız mahkemelerce yapılır. Her Türk hür doğar, Hürriyet sınırı başkasına zarar verecek çizgiye kadardır, sadece temel haklardan bahsedilmiş, sosyal ve ekonomik haklara değinilmemiştir.

Sert bir anayasadır.
Anayasa değişikliği teklifi meclis üye tam sayısının 1/3 ü ile yapılır, 2/3 ü kabul derse kabul edilir. Devletin şekli değiştirilemez. Hiçbir kanun anayasaya aykırı olamaz. (Ancak henüz Anayasa mahkemesi yok.)

1928 değişikliği ile devletin dini ibaresi anayasadan çıkarıldı
1937 değişikliği ile laiklik resmen anayasa kuralı oldu.
1930 yılında kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı, 1934 yılında milletvekili seçilme hakkı tanıdı.
1945 de öztürkçeleştirildi, 1952 de eski dile döndü.
1946 da çok partili siyasal hayata geçildi. Çok dereceli seçim sistemi benimsenmiştir.
1949 da İstiklal mahkemeleri kaldırıldı.
27 Mayıs 1960 da ordu yönetime el koydu. 38 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi MBK, TBMM yi kapattı.

*1961 ANAYASASI: TC, insan haklarına dayanan, milli demokratik, laik sosyal bir devlettir. Bu anayasa hazırlanırken, Fransa, İtalya ve Almanya anayasalarından yararlanıldı. Çoğulcu demokrasi anlayışı var. Parlamenter sistem var. Sosyal devlet ilkesini benimser. Anayasanın üstünlüğü ilkesini getirmiştir. (Anayasa mah. Kurulmuştur.)

1924 anayasası milliyetçi devletten bahsederken 1961 anayasası Türk milliyetçiliğinden bahseder.
T. Cumhuriyettir ilkesi aynen var. Egemenlik milletindir var. Egemenlik kanunlarla yetkili organlarca kullanılır der. Buna göre yasama TBMM ve Cum Senatosuna, yürütme Cum ve Bakanlar Kuruluna, yargı  mahkemelere verildi.
1924 anayasasında seçmen yaşı var, 1961 de yok. 1961 anayasasında seçimler eşit, gizli, tek dereceli oy sisteminde olur der.
1924 anayasasında açıkça belirtilmeyen hukuk devleti, bu anayasada açıkça belirtilmiştir.
1961 anayasası yasaların uygunluğunu denetleme yetkisini Anayasa Mahkemesine vermiştir.
1961  “        ile sosyal devlet ilkesi anayasamıza girmiştir. Temel hak ve özgürlükler en geniş   bu anayasada yer alır.
1961    “    1924 den farklı olarak güçler ayrılığını net biçimde ortaya koyar.
1961    “    1924 den farklı olarak iki meclisli parlamento kabul eder. TBMM ve Cumhuriyet Senatosu.
1961    “    sendika, grev, toplu sözleşme,dernek kurma hakkı vermiştir.
1961    “    ile Yüksek Hakimler Kurulu, Yargıtay, Danıştay,Askeri Yüksek İdare Mahkemesi düzenlenmiştir.

1971-1973 arasında Bakanlar kuruluna KHK çıkarma yetkisi verilmiştir.
Üniversiteleri özerkliği zayıflatılmış, TRT nin özerkliği kaldırılmıştır. Tüm haklara sınırlamalar getirilmiştir., Devlet memurlarının sendika kurma yetkisi kaldırılmıştır, yargısal denetim sınırlandırılmış, anayasa mahkemelerine dava açabileceklerin sayısı azaltılmış, Askeri yüksek İdare mahkemesi ve DGMler kurulmuştur.

*1982 ANAYASASI: 07.11.1982
*Kazuistik bir anayasadır, ayrıntıya önem verilmemiştir. En sert anayasadır. Yürütme organı güçlendirilmiştir.
*Cum na TBMM seçimlerini yenileme yetkisi verir
*Cum 4.turda seçilemezse seçimleri yenileme yetkisi verir
*toplantı yeter sayısı üye tam sayısının 1/3 ü kadar, karar yeter sayısı katılanların salt çoğunluğu der.
*siyasi parti grupları en az 20 kişiden oluşur der.

I.KISIM (Genel Esaslar)
1.Madde,  Devletin şekli Cumhuriyettir.
2.madde,  Milli dayanışma Atatürk milliyetçiliği, insan haklarına saygı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinden bahseder.
3.madde, TC. bölünmez bir bütündür, bayrağı milli marşı ve başkentinden bahseder.
4.madde, ilk üç madde değiştirilemez.
5.madde, devletin temel amaç ve görevleri sayılmış,
6.madde, egemenlik kayıtsız şartsız milletin der.
7.madde, yasama yetkisi TBMM de der.
8.madde, yürütme yetkisi Cum ve Bakanlar kur. der.
9.madde, yargı, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerde der.
10.madde, herkes, kanun önünde eşittir der.
11.madde, anayasa hükümleri bağlayıcıdır der.
II.KISIM (Temel haklar ödevler)
12.madde, Temel hak ve hürriyetleri niteliği. Herkes kişiliğine bağlı dokunulamaz, devredilemez haklara sahiptir.
13.madde, temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması. Ancak kanunlarla olur.
14.madde, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması.
15.madde, temel hak ve hürriyetlerin durdurulması.
16.madde, yabancıların emel hak ve hürriyetleri

1982 anayasası hakları 3 gurupta toplar
-Kişinin hak ve ödevleri-Temel hak ve ödevler- negatif statü.
-Sosyal hak ve ödevler- pozitif statü hakları
-Siyasi hak ve ödevler- katılma hakları

Negatif Statü Hakları (Temel haklar)
-Kişinin dokunulmazlığı, maddi manevi varlığı
-zorla çalıştırılma yasağı
-Kişi hürriyeti ve güvenliği
-özel hayatın gizliliği
-konut dokunulmazlığı
-haberleşme hürriyeti
-yerleşme ve seyahat hür.
-din ve vicdan hür.
-düşünce ve kanaat hür.
-bilim ve sanat hür.
-basın hür.
-düzeltme ve cevap hakkı
-dernek kurma, toplantı, mülkiyet hakkı, hak arama hür.
-İspat hakkı

38.madde, Kimse işlemediği bir suçtan cezalandırılamaz. Suçu ispatlanana kadar kimse suçlu değildir.

Pozitif Statü hakları (Sosyal ve Ekonomik Haklar)
-ailenin korunması
-eğitim ve öğretim hakkı
-kamu yararı
-kıyılardan yararlanma, toprak mülkiyeti, tarım…. çalışanların korunması, kamulaştırma, özelleştirme.
-çalışma ve sözleşme hür.
-çalışma hakkı ve ödevi,
-sendika kurma hakkı
-Gençliğin korunması, spor hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı.,çevre hakkı…

51.madde, sendika kurma hakkından bahsede.
53.madde, toplu iş sözleşmesi hakkı.
54.madde, grev ve lokavt hakkı.

Katılma Hakları (Siyasi haklar)
-Türk vatandaşlığı (madde 66)
-Seçme seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı (madde 67)
-Parti kurma hakkı ( madde 68)
-Kamu hizmetine girme hakkı (madde 70) her Türk kamu hizmetine girme hakkına sahiptir.
-Mal bildirimi (madde 71)
-Vatan hizmeti
-Vergi ödevi  (madde 73)
-Dilekçe hakkı (madde 74).

III.KISIM (Cumhuriyetin Temel Organları)
-TBMM kuruluşu (madde 75) 550 milletvekilinden oluşur.
-Milletvekili seçilme yeterliliği (madde 76 ) 30 yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.
-TBMM seçim dönemi (madde 77) seçimler 5 yılda bir yapılır.
-Yasama sorumsuzluğu-Mutlak dokunulmazlık- Milletvekillerinin meclisteki düşüncelerinden sorumlu olmamasıdır.
Yasama Dokunulmazlığı – Nispi dokunulmazlık- “    seçim öncesi yada sonrası işlediği suçlardan meclis kararı olmadıkça
sorgulanamamasıdır. (madde 83)
-Milletvekilliğinin düşmesi (madde 84) istifa sonucu veya kesin hüküm giyme ya da kısıtlanma sonucu olur. Genel kurul gizli oyla karar verir. Milletvekili 7 gün içinde Anayasa mahkemesine iptal davası açabilir . An. Mah.15 gün içinde cevap verir.

Bakanlar Kurulunun kanun önerisine Kanun Tasarısı,
Milletvekillerinin     “    “   Kanun teklifi denir. (medde 88.de düzenlenmiştir.) TBMM nin reddettiği tasarı ya da teklifler 1 yasama yılı geçmeden tekrar sunulamaz.
-TBMM de kabul edilen kanunları, Cumhurbaşkanı 15 gün içinde yayımlar. (madde 89). Bütçe kanunları hariç tekrar görüşülmek üzere meclise gönderebilir. Meclis aynen kabul ederse Cum. yayımlar.
-KHK Çıkarma yetkisi. İlk olarak 1961 anayasasına 1971 değişikliği ile Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Olağanüstü hallede KHK çıkarma yetkisi Cum. Ve Bakanlar Kur. aittir. KHK ler anayasaya tabidir. Olağanüstü KHK ler tabi değildir. Değiştirme ve iptal davası açılamaz. Temel hak ve ödevler KHK ile düzenlenemez.
KHK resmi gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girer. İleri bir tarih de verilebilir. Kararnameler yayımlandığı gün TBMM ye sunulur. Sunulmazsa yürürlükten kalkar. TBMM kabul etmezse yine resmi gazetede yayımlanarak kalkar.

-Savaş ilanı (madde92). TSK nın kullanılması kararı TBMM ye aittir.

-TBMM başkanı seçme (madde 94) Başkan adayları , meclis içinden, 5 gün içinde bildirilir. Gizli oyla seçim yapılır, İlk iki oylamada üye tam sayısının 2/3 ü, üçüncü oylamada salt çoğunluk aranır. Sağlanamazsa en çok oy alan iki aday arasınsa 4.tur seçim yapılır. en çok oy alan başkan olur. Aday göstermeden itibaren 5 günde tamamlanır. Başkan ve vekili oy kullanamaz.

-Toplantı ve karar yeter sayısı (madde 96 ) Üye sayısının en az 1/3 ü ile toplanabilir, salt çoğunluk  ile karar alabilir, karar yeter sayısı hiçbir zaman ¼ den az olamaz. Bir bakan en çok iki oy kullanabilir.

TBMM nin BİLGİ EDİNME VE DENETİM YOLLARI
-TBMM, soru, meclis araştırması, gensoru, genel görüşme, meclis soruşturması yollarıyla denetim yapar.
SORU : Bakanlar Kur adına sözlü veya yazılı Başbakana veya Bakanlara sorulur.
Meclis Araştırması: En az 20 milletvekili isteyebilir. Belli konuda araştırma yapılmasıdır.
Genel Görüşme: Toplumu ilgilendiren bir konunun Genel kurulda görüşülmesidir. En az 10 milletvekili yazılı önerge verir.
Gensoru (madde 99) : Siyasi parti gurubu adına ya da en az 20 milletvekili verebilir. Verilişinden sonra 3 gün içinde öneri üyelere dağıtılır, 10 gün içinde gündeme alınmasına karar verilir, günü belli edilir, karar alındıktan sonra 2-7 gün içinde görüşülür.
Bakanlar Kurulunun veya Bakanın düşmesi Salt çoğunlukla olur.
Meclis Soruşturması :Başbakan veya Bakanlar hakkında cezai sorumluluklarının araştırılmasıdır. üye sayısının en az 1/10 nun vereceği önerge ile istenebilir. En geç 1 ay içinde gizli oyla karar bağlanır. 15 kişilik komisyon soruşturmayı yürütür.

YÜRÜTME
CUMHURBAŞKANI : (madde 101) TBMM ce 40 yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış, kendi üyeleri yada dışarıdan 7 yıl için seçilir. Dışarıdan üye göstermek için üye sayısının 1/5 i gerekir.
2.kez Cum seçilemez. Parti ile ilişiği kesilir. TBMM üyeliği sona erer.(kuvvetler ayrılığı ile ilgilidir)
*1924 anayasasında dışarıdan birinin Cum seçilmesi yok, diğerlerinde var.
Üye sayısının 2/3 ü ile ve gizli oyla seçilir. Seçime başlandıktan sonra 30 gün içinde sonuçlanır.10 gün aday bildirme 20 gün seçimdir.
Üçer gün ara ile oylamalar yapılır. 3.turda salt çoğunluk sağlayan Cum  olur. Salt  çoğunluk olmazsa 4.tur yapılır. Burada da olmazsa TBMM seçimleri yenilenir.(Bu 1982 anayasasında var)

Görevleri: (madde 104) TBMM de açılış konuşması yapmak, TBMM yi gerektiğinde toplantıya çağırmak, Kanun yayımlamak, tekrar görüşmek üzere meclise göndermek, anayasa değişiklilerini halkoyuna sunmak, kanunların aykırılığına Anayasa Mah. İptal davası açmak, TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermek, Başbakanı atamak, istifasını kabul etmek, Başbakanın teklifi üzerine Bakanları atamak, Gerekli hallerde Bakanlar Kur başkanlık etmek, Yabancı temsilcileri karşılamak, Milletlerarası anlaşmaları onaylamak yayımlamak, TSK nın kullanılmasına karar vermek, TSK yı temsil etmek, MGK yı toplantıya çağırmak, başkanlık etmek, Bak. Kur. ile birlikte Sıkıyönetim ilan etmek olağanüstü hal ilan etmek KHK çıkarmak, Kararname imzalamak, ceza hafifletme ya da kaldırma, Devlet Denetleme Kur üyelerini atama, YÖK üyelerini seçme, Rektör seçmek, Anayasa Mah üyelerini, Danıştay üyelerinin ¼ ünü, Yargıtay Cum Başsavcısını ve vekilini, Askeri Yargıtay Üyelerini, Askeri Yüksek İdare Mah. Üyelerini, Hakimler ve Savcılar Yük. Kur. üyelerini seçer.

*Sadece, Vatana ihanetten üye sayısının 1/3 ünün teklifi üzerine ¾ ünün vereceği kararla yargılanabilir.
TBMM başkanı vekalet eder.
*Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işler ve YAŞ kararları yargı denetimi dışındadır.

DEVLET DENETLEME KURULU (Cum Genel Sekreterliği)
Cumhurbaşkanına bağlıdır. Silahlı kuv. ve yargı organlarını denetleyemez.

BAKANLAR KURULU
Başbakan ve Bakanlardan oluşur. Bakanlar üyelerden ya da dışarıdan olabilir. Başbakan önerir, Cum atar. Bakanlar Kur. listesi bir hafta içinde mecliste okunur ve güven oylamasına sunulur. Okunduktan 2 gün sonra görüşmeler başlar, bittikten bir gün sonra oylama yapılır. 45 gün içinde kurulamazsa Cum. TBMM başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesini isteyebilir.

Bakana diğer bir bakan vekalet eder.
TBMM kararı ile Yüce Divana verile Bakan, Bakanlıktan düşer. Başbakan Yüce Divana sevk edilirse Hükümet düşer.(istifa etmiş sayılır)
Boşalan Bakanlığa 15 gün içinde atama yapılır.

TBMM genel seçimlerinden önce Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanları görevden çekilir. Geçici Bakanlar Kurulu kurulur.

TÜZÜKLER
Kanunların uygulanmasını göstermek ve emrettiği işleri belirlemek amacıyla çıkarılır. Bakanlar kur. Danıştayın onayından geçerek çıkarabilir. Cum imzalar, kanun gibi yayımlanır. Şekil şartı Danıştay incelemesinden geçmesidir.

YÖNETMELİKLER
Başbakan, Bakanlıklar ve Kamu kurum ve kuruluşları kendi iç yapılarını çalışma sistemlerini belirlemek amacıyla çıkarırlar.

MİLLİ SAVUNMA
Başkomutanlık ve Genel Kur. Baş.: Başkomutanı Cum temsil eder.
Milli Güvenliğin sağlanmasından Bakanlar Kur. sorumludur.
Genel Kurmay Başkanı, TSK nın komutanıdır, savaşta Cum adına Başkomutan olur. Başkanı, Bakanlar Kurulu önerir, Cum atar. Başbakana sorumludur.
2-MGK :Cum. Başkanlığında, Başbakan, GK Başkanı, Baş. Yardımcıları, Adalet, Milli Sav, İçişleri, Dışişleri Bakanları, Hava Kara Deniz Kuv. Komutanlarından oluşur. Karalarını Bak. Kur. sunar, Gündemi ,Başbakanın GK Başkanının görüşlerine göre Cum belirler.,Cum yoksa Başbakan başkanlık eder.

OLAĞANÜSTÜ HALLER
*Tabii afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle. Cum Bakanlar Kur. önerisiyle en fazla 6 ay için ilan edebilir. (madde 119)
*Şiddetin yaygınlaşması kamu düzenini bozulması sebebiyle. Cum  başkanlığında toplanan Bak-Kur, MGK nın görüşü alınarak en fazla 6 ay için ilan edebilir (madde 120)
Olağanüstü hal kararı Resmi Gazetede yayımlanır ve TBMM ye sunulur. TBMM derhal toplantıya çağrılır. Meclis her defasında 4 ayı geçmemek üzere süreyi uzatabilir. KHK çıkarılabilir.

SIKIYÖNETİM, SEFERBERLİK, SAVAŞ HALİ
122.madde, Olağanüstü hallerden daha vahim olaylar olması durumunda (ayaklanma gibi), Cum  başkanlığında toplanan Bak. kur, MGK nın görüşü alınarak en fazla 6 ay için ilan edebilir . Resmi gaz de yayımlanır ve TBMM ye sunulur.  TBMM derhal toplantıya çağrılır. Meclis süreyi uzatıp, kısaltabilir. KHK çıkarılabilir.

Savaş halinde uzatmadaki 4 aylık süre aranmaz.

*Önemli:Sıkıyönetimde Kolluk görev ve yetkileri askeri makamlara geçer, temel hak ve özgürlükler kısıtlanabilir veya durdurulabilir, bazı suçlular sıkıyönetim askeri mahkemelerince  yargılanır.

Merkezi İdare
TC illere, iller de bölümlere ayrılır. İllerin idaresinde yetki genişliği esası  var. Kanunla düzenlenir.

Mahalli İdareler
Mahalli idare seçimleri 5 yılda bir yapılır.

YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMLARI
Üniversiteler devlet tarafından kanunla kurulur.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu; Atatürk Araştırma Merkezi, TTK, TDK dan oluşur.

Hakim ve savcılar azlolunamaz (hakimlik teminatı), anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz, haklardan mahrum bırakılamaz. (madde 139)

DGM 2004 yılında mülga kanun oldu.

YÜKSEK MAHKEMELER
Anayasa Mahkemesi : 11 asıl 4 yedek üyeden oluşur, Cum 2 asıl 2 yedek üye seçer, 40 yaşını doldurmuş ,kamuda 15 yıl çalışmış olmak gerekir. gizli oyla üye sayısının salt çoğunluğuyla seçilir.4 yıl için seçilirler. Yeniden seçilebilirler. 65 yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar. Kanunların uygunluğunu denetler. Yüce divan sıfatıyla Cum, Başbakan, Bakanlar , Yargıtay…. başkan ve üyelerini yargılar. Kararı kesindir.

Anayasa değişikliği ve siyasi parti kapatmaya üye sayısının 3/5 ile karar verir. Anayasa Mah. Kararlarını 5 ay içinde alır. İptal kararı geriye yürümez.

Yargıtay: Adliye mahkemelerinin kararlarının son inceleme merciidir.  Hakimler ve Sav. Yük. Kur. tarafından salt çoğunluk ve gizli oyla seçilir. Başkan ve vekilini Cum 4 yıl için seçer.

DANIŞTAY
İdari ve vergi mahkemelerin kararlarının son inceleme merciidir. Başbakan ve Bakanlar Kur. ca gönderilen kanun tasarıları, kamu anlaşmaları, sözleşmeleri iki ay içinde inceleyip bildirir, tüzük tasarılarını incelemek, idari uyuşmazlıkları çözmek, görevleridir.
¾ ü Hakimler Savcılar Yük. Kurulu, 1/4 ü Cum tarafından seçilir.
Üyeleri kendi içinden gizli oyla Başkan seçer. (4 yıl için)
Bağımsızdır, en yüksek idari mahkeme ve devletin en yüksek danışma organıdır. 12 daireden oluşur.

ASKERİ YARGITAY
Askeri mahkeme kararlarının son inceleme merciidir. Üyelerini Cum seçer. Başkan ve vekili rütbe kıdeme göre sırayla belirlenir.

ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ
Askerleri ilgilendiren işlemlere bakar. Üyelerini Genelkurmay Başkanlığı seçer. Her boş yer için Genelkurmayın göstereceği 3 aday arasından Cum seçer. 4 yıl için. Başkan ve vekili rütbe kıdeme göre sırayla belirlenir

UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ
Adli ,idari ve askeri yargı merci arasındaki görev uyuşmazlıklarını çözer. Başkanlığını Anayasa Mahkemesini görevlendireceği üye yapar.

HAKİMLER SAVCILAR YÜKSEK KURULU
Mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimler teminatına göre görev yapar. Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanı Müsteşarı tabii üyesidir. Hakim ve savcıları mesleğe kabul etme, atama, nakletme, yükseltme, kadro dağıtma, disiplin cezası verme işlerini yapar. Kurul kararı kesindir, yargı merciine başvurulamaz.

SAYIŞTAY
Daireleri gelir ve giderini , mallarını TBMM adına denetlemek, incelemek, hükme bağlamakla görevlidir .Kararları hakkında 15 gün içerisinde bir kereye mahsusu düzeltme istenebilir. Danıştay ve Sayıştay uyuşmazlığında Danıştay esas alınır. Mali bir denetim organıdır. Vize, Uygunluk belgesi, tescil, görüş bildirme görevleri vardır. Genel uygunluk bildirimini 75 gün içinde TBMM ye sunar

BÜTÇE
Devlet harcamaları yıllık bütçelerle yapılır. Bütçe kanunlarına bütçe dışında hüküm konulamaz.  Bakanlar Kur, bütçe tasarılarını mali yıl başından en az 25 gün önce TBMM ye sunar. 40 üyeli komisyonda incelenir. 55 gün içinde kabul edeceği metni, TBMM de görüşür., karara bağlar.

İNKILAP KANUNLARININ KORUNMASI (5.KISIM – madde 174)
1.Tevhidi tedrisat kanunu
2.Şapka kanunu
3.Tekke ve zaviye kanunu
4.Medeni nikah
5.Beynelminel Erkamın kabulü
6.Türk harflerinin kabulü
7.Efendi, bey gibi lakapların kalkması
8.Bazı kisvelerin giyilemeyeceği kanunu.

*Genel Seçim sonunda YSK nın ilanın takiben 10. gün TBMM Ankara da saat 15 de en yaşlı milletvekili başkanlığında toplanır.

*Anayasanın değiştirilmesi, üye tam sayısının  1/3 ünün yazılı önerisi ile teklif edilebilir .genel kuruda iki defa görüşülür. Teklifin kabulü 3/5 çoğunluğunun gizli oyuyla yapılır. Cum TBMM ye geri gönderebilir. Kanun mecliste 2/3 kabul edilirse Cum kanunu halk oyuna sunabilir.
Geri göndermeden halk oyuna sunarsa Resmi Gazetede yayımlanır. Halkoylamasında yarısından çoğu kabul olmalıdır.1982  Anayasası bu güne kadar 10 kez değişikliğe uğramıştır. 69 madde değişmiştir.

GENEL İDARE
Genel yönetimin merkez örgütü: Cum, Başbakan, Bak. Kur., Bakanları kapsar.
“    “    taşra    “       : İl, İlçe ve bucak yönetiminden oluşur.

Yerel Yönetim Kuruluşları. İl özel yönetimi, belediyeler ve köylerdir.

Hizmetsel Yönetim Kuruluşları: TRT, SSK, KİT gibi.

Denetleme Kuruluşları: DDK, DPK, MGK.

Özel Hukuk Yapılı Kurumlar: Merkez Bankası …

YÖNETİM HUKUKU: (İDARE HUKUKU)  Yeni (Genç), dağınık (tedvin edilmemiş), içtihatlara dayanan, kamu yararına dayanan, taraflar arası eşitsizlik olan, anlaşmazlıkları idari yargının çözdüğü hukuktur.

İdare hukukunun kaynakları: Anayasa- Kanun-KHK-Tüzük-Yönetmelik-Yargı içtihatları-Teamül ve tatbikat-Öğreti.

İDARİ İŞLEMLER
Tek yanlı işlemler:a)Bireysel: Atama gibi  b)Düzenleyici işlemler: Tüzük, Yönetmelik gibi. (ilgilinin rızası ve onayı yoktur)
İki yanlı işlemler :a)İdari sözleşmeler   b)Özel hukuk kurallarına bağlı sözleşmeler.

YARGISAL DENETİME TABİ OLMAYAN İŞLEMLER
*Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler
*YAŞ kararları
*Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu kararları
*Silahlı kuvvetler  mensuplarının disiplin cezaları
*Uyarı ve kınama cezaları.

İDARİ SÖZLEŞMELER
A)mali iltizam sözleşmesi: Mültezim adı verilen kişinin karşı tarafa hizmet götürmesidir.
B)Kamu istikraz Sözleşmesi: tahvil, bono vb. aracılığıyla halktan borç alınmasıdır.
C)Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmesi: Kamu hizmetini özel bir kişi kurup işletirse, bunu öngören sözleşmedir.
D)Yer altı ve yerüstü servetlere ilişkin sözleşmeler
E)Orman işletmesi sözleşmesi
F)idari hizmet sözleşmesi.

İDARİ SÖZLEŞME İLKELERİ
Açıklık, serbest rekabet, en uygun bedelin bulunması, sözleşme yapacak kişide belli yeteneğin aranması ilkeleri.
Kapalı teklif, açık artırma ve eksiltme, pazarlık, yarışma usulleriyle yapılır.  İhale kararı alamaya ihale komisyonu yetkilidir. Harcama sözleşmeleri 3 gün içinde sayıştaya gönderilir. Sayıştay 15 gün içinde cevap verir.

YÖNETİMİ ETKİLEYEN ANAYASAL İLKELER
1.Hukuk devleti
2.Sosyal Hukuk Devleti.
3.Laiklik
4.Merkezden ve yerinden yönetim
5.Yönetim bütünlüğü

HUKUK DEVLETİ İLKESİNİN GEREKLERİ
Temel haklar güvenliği (koruyucu haklar, isteme hakları, katılma hakları), yasal yönetim, yasaları anayasayla denetimi, yönetimin yasalarla denetimi, erkler ayrılığı, demokratik rejim.

SOSYAL DEVLET AMAÇLARI
Milli geliri artırmak, adaletli dağılımı sağlamak, özgürlükler için maddi imkan yaratmak, sosyal güvenlik.

YETKİ GENİŞLİĞİ
Genel yönetimin taşrada bulunan üst yöneticilerine belli konularda, merkeze danışmadan karar alma ve uygulama hakkı vermesidir . Yetki genişliği sadece illerde vali tarafından kullanılır.

İDARİ VESAYET
İdarenin bütünlüğü için Merkezi İdareye yerinden yönetim kuruluşlarını belli ölçüde denetleme yetkisi verilmesidir.

*Başbakanlık her yıl bir “Düstur” yayımlar. İçinde o yıl içinde çıkan yasa, tüzük, yönetmelik … yer alır.

*Bir geleneğin hukuk kuralı olabilmesi için süreklilik, genel inanç, devlet desteği gerekir.

*İçtihadı birleştirme kararı resmi gazetede yayımlanır.

*Doktrin (öğreti):Hukukla uğraşanların görüşleridir.

MERKEZDE YARDIMCI KURULUŞLAR
MGK-DPT-Danıştay-Sayıştay-DDK

MGK, ayda bir toplanır, görüşmeler gizlidir, gerektiğinde kamuoyuna bilgi verilir.

DPT, 30 Eylül 1960 da yasa ile kurulmuştur. 1982 anayasasının 166. maddesi kalkınmanın planlı olmasından bahseder. Başbakana ve bir bakana bağlıdır. Yıllık plan hazırlar.

DDK- 1981 yılında kurulmuş, 1982 anayasasında Cum bağlandığı benimsenmiştir. Araştırma ve denetleme kuruludur. Soruşturma yapmaz. 9 üyeden oluşur. Cum atar. Başkanının Cum seçer. TSK ve yargı organları görev alanı dışındadır. Kararları gizlidir. Rapor Cum.na sunulur.

TAŞRA ÖRGÜTÜ
İL YÖNETİMİ- Vali- İl Yönetim Başkanları- Yönetim Kurulu.
VALİ- İller yasa ile kurulur. Vali ilde, devletin, hükümetin ve bakanların temsilcisidir. Vali istisnai memurluktur İçişleri bakanın önerisi, Bakanlar Kurulunun kararı ve Cum onayı ile atanır. İlde genel emirler çıkarır. Kamu düzenini, güvenliği sağlar, kolluk güçlerinden ve olağanüstü durumlarda askeriyeden yararlanır. İlde genel gözetim yapar. Savcıdan kamu davası açmasını isteyebilir. cezaevlerini korur, gözetir. Konsoloslar ile ilişki kurar, vesayet yetkisi vardır.
Merkez ilçeden sorumludur. Vali merkez ilçenin kaymakamıdır.

İl yönetim Başkanları: Valiye bağlıdırlar. Defterdar, Jandarma Komutanı, Emniyet müdürü, kültür müdürü… merkezle yazışmaları vali aracılığıyla yaparlar.

İl Yön Kur.: Vali başkanlığında, Hukuk işleri müdürü, defterdar, milli eğitim müdürü, bayındırlık müdürü, sağlık müdürü, …oluşan kuruldur. Mahalle kurulması, köy kurulması… kararları alırlar.

İL ÖZEL İDARESİ
A)İLGENEL MECLİSİ: İl genel bütçesini kabul eder, yıllık program yapar, istikraz sözleşmesi yapar.
B)İL DAİMİ ENCÜMENİ: İl bütçe tasarılarını inceler, ihale kararı alır, kamulaştırma kararı alır.
İl genel meclisi İl özel idaresinin en yüksek görüşme ve karar organıdır.
İLÇE YÖNETİMİ
KAYMAKAM: İlçe yönetiminin başıdır. Valinin gözetim ve denetimindedir. Kararname ile atanır. Olağanüstü durumlarda askerden yardım isteme yetkisi yoktur.

İlçe yönetim Başkanları: Yazı işleri müdürü, mal müdürü, emniyet amiri, jandarma komutanı…

BUCAK YÖNETİMİ
Kasaba ve köylerden meydana gelir. İçişleri bakanı kararı ve Cum onayı ile bucak kurulur. Bucak müdürü bakar. İçişleri bakanı atar. Vali emrindedir.  Lise mezunu olmak gerekir.

KÖY İDARESİ
yılında çıkan köy kanunu  ile kurulmuştur. A)Köy derneği: Köy İhtiyar meclisi ile muhtarı seçmek, isteğe bağlı işerin zorunlu hale gelmesini sağlamak, belirlenememesi halinde köy imamını seçmek.
B)Köy ihtiyar meclisi: Köy işlerini sıraya koymak, kamulaştırma yapmak.
C) Muhtar: Mevzuat ilan etmek, güvenliği sağlamak, adli işlemleri takip etmek, sağlığı korumak, salgın ve bulaşıcı hastalığı hükümete bildirmek, asker ve vergilerde hükümete yardımcı olmak.

KÖY GELİRLERİ: Salma, İmece, Diğer gelirler.

KAMU MALLARI
Özel mallar- Sahipsiz mallar- Orta malları- Hizmet malları.
Kamu malları satılamaz, kamulaştırılamaz. İpotek yapılamaz, haczedilemez, zamanaşımı ile sahip olunamaz, vergiden muaftır, sınırlı bir kısmı tapu kütüğüne yazılır.

YÖNETİMİN MAL EDİNME YÖNTEMLERİ
KAMULAŞTIRMA (İstimlak)- Konusu taşınmaz mallardır.
TAŞINIR MAL KAMULAŞTIRMASI (İstimval) Olağanüstü dönemlerde yapılır.
Kamulaştırma bedel davalarına Asliye Hukuk Mahkemeleri bakar. Geçici işgali İl İdare Kurulu yapar.

İDARİ KOLLUK
Güvenlik, Esenlik, Sağlık, Genel ahlakın korunması uğraş alanlarıdır.

KOLLUK GÜÇLERİ
Genel             Özel
Jandarma        Köy kolluğu
Polis            Belediye kolluğu
Gümrük     “
Orman       “
Diğerleri

KOLLUK YETKİSİNİ KULLANAN YERLER
Bakanlar Kurulu
İçişleri Bakanlığı
Vali, Kaymakam, Bucak müdürleri
Özel kolluk yerleri

TBMM ‘NİN GÖREVLERİ
*Kanun koymak, değiştirmek
*Bakanlar kuruluna KHK çıkarma yetkisi vermek (Yetki Kanunu ile verir- Olağanüstü dönemlerde yetki kanununa gerek yok)
*Bütçe tasarılarını görüşmek, kabul etmek
*Bakanlar Kurulunu denetlemek
*Ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek
*Milletler arası anlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak
*Para basılmasına karar vermek
*savaş ilanına karar vermek
*genel ve özel af ilanına karar vermek
*Savaş hali ilanı ve silahlı kuvvetlerin kullanılmasına karar vermek.

NOTLAR
Önemli: TBMM bir yasama yılında en fazla 3 kez tatil yapabilir. Ekim ayının ilk  günü Cum açılış konuşması ile çalışmalarına başlar, TBMM Bütçe komisyonu 40 kişiden oluşur, 25 iktidar, 15 muhalefet üyesi. Cumhurbaşkanın tek veto edemediği kanun BÜTÇE kanunudur. Milletlerarası anlaşmalar kanun niteliğindedir. İtiraz edilemez.

*TBMM toplantı yeter sayısı: üye tam sayısının 1/3 ü (184 kişi)
*TBMM karar yeter sayısı: toplantıya katılanların salt çoğunluğudur. Üye sayısının ¼ ünden az olamaz.
*TBMM üyelerinin %5 i boşalırsa ara seçimlere gidilir.(3 ay içinde karar verilir) Ara seçim her seçim döneminde 1 kez yapılır. Genel seçimsen 30 ay geçmedikçe, genel seçime 1  yıl kala ara seçim yapılmaz.

*Kanun teklif etmeye Bakanlar kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.
*Bakanlar Kurulu- Kanun Tasarısı (kanun projesi),  Milletvekilleri- Kanun teklifi verir.

*KHK olağan dönemlerde Bakanlar Kur. tarafından, Olağanüstü dönemde Cum başkanlığında toplanan Bak. Kur. tarafından çıkarılır.
*KHK ile kişi hakları ve ödevleri düzenlenemez. KHK ler  başka tarih belirtilmemişse Resmi Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girer.

*Başbakanın Yüce Divana sevki halinde Hükümet düşmüş sayılır.

*Osmanlının yönetim biçimi mutlak monarşidir.

*1961 ve 1982 ortak özellileri: anayasalar askeri müdahaleler sonucu oluştu.(bir kanadı sivil, diğer,i askeridir.) halk oyuna sunularak kesinleşti (1961 %61 evet, 1982 %91 evet) . Sivil kanadın Bakanlar Kur. kurma ve düşürme yetkisi yoktur.

*1961 ve 1982 farkları:Danışma meclisi, temsilciler meclisine göre daha fazla bürokrasi ağırlıklı,1982 anayasası daha kazuistik, daha sert, temel hak ve özgürlükler daha fazla kısıtlanmış, otorite ağırlığı var.

*Parlamenter sistem yarı doğrudan demokrasilerde görülür. Aracı referandumdur. Referandum, Anayasal değişikliğin halk oylamasına sunulmasıdır.

*1982 anayasasında seçimlerin genel oy, eşit oy, gizli, açık sayım , yargı ve denetim organlarının denetiminde yapılması var.
Genel oy, herkesin oy hakkına sahip olasıdır. Eşit oy, sadece bir oy hakkına sahip olmasıdır.

*Kanuni Hakim güvencesi: Hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka mahkemeye çıkarılamaz.

*Sosyal devlet ilkesi ilk kez 1961 anayasasında benimsenmiştir. DPT 1961 anayasasıyla  kurulmuştur.

*Jandarma devlet: devletin görevi savunmadır der.

*Polis devlet: Hukuk unsuru yoktur. Vatandaşlara hukuki güvence verilmemiştir.17.18 yy.da Almanya’da görülmüştür.

*Hangi durumda olursa olsun, yaşama hakkına, kişinin maddi manevi bütünlüğüne dokunulamaz, din vicdan düşünce açıklamasına zorlanamaz, suç ve cezalar geçmişe yürütülemez, karar verilmedikçe kimse suçlu sayılmaz.

*1982 anayasasında hak ve hürriyetler:
A-Kişi Hak ve Hürriyetleri
-Kişi hürriyeti
-Kişinin dokunulmazlığı
-zorla çalıştırılma yasağı
-özel hayatın gizliliği
-din ve vicdan hürriyeti
-düşünceyi açıklama hürriyeti
-basın hürriyeti

B-Sosyal ve ekonomik haklar
-Eğitim ve öğretim hakkı
-Ailenin korunması hakkı
-Özelleştirme
-Çalışma hakkı
-grev ve sendika hakkı
-sosyal güvenlik hakkı

C-Siyasi haklar
-Vatan hizmeti
-Vergi hakkı
-Dilekçe hakkı
-Türk vatandaşlığı hakkı
-seçme ve seçilme hakkı
-kamu hizmetine girme hakkı

*Cumhurbaşkanı Yargıtay üyesi seçemez.

*KARŞI İZMA: Cum. Bakanlar kurulu ile  birlikte yaptığı işlemlerden Başbakan ve Bakanlar sorumludur.

*Cum Genel Sekreterliği (Devlet denetleme kurulu) 1982 anayasası ile Cum kararnamesi ile düzenlenmiştir.

*TBMM genel seçimlerinden önce Adalet, Ulaştırma ve İçişleri bakanları çekilr.

*Olağanüstü Hal İlan etme yetkisi Cum başkanlığında toplanan Bak.Kur.aittir.

*Savaş halinde sıkı yönetim ilan edilir. Diğer olaylarda olağanüstü hal ilan edilir.

*Sayıştay ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu, anayasada sayılmış Yüksek mahkemeler arasında yer almaz, fakat yüksek mahkeme statüsündedirler.

*Devletin şekli, Cumhuriyetin nitelikleri, İstiklal marşı, Türk bayrağı ve Başkent Ankara anayasanın değiştirilemeyecek hükümleri arasındadır.

*Laiklik 1924 anayasasına 1937 de yapılan değişiklikle girmiştir.

*Yerel yönetim merkezi yönetime karşı daha demokratiktir, ama ülke bütünlüğü sarsılabilir,Partizanca uygulamalara yol açabilir, mali denetimde güçlükler olabilir.

*Hiyerarşik amirler
Merkez İdarenin başkent teşkilatı    –    Bakan
İl özel idaresi    –   Vali
Belediye idaresi   –    Belediye Başkanı
Köy idaresi   – Muhtar.

*Jandarma kolluk yetki ve görevleri yönünden İçişleri Bakanına bağlı, Eğitim ve öğretim yönünden Genel Kurmay Başkanlığına bağlıdır, Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde örgütlenmiştir.

*Köy korucuları Köy ihtiyar meclisi tarafından tutulur, Kaymakam emri ile işe başlar.

*Sağlık eğitim hizmetleri İdari kamu hizmetlerine, SSK, BAĞKUR, İŞKUR  sosyal kamu hizmetlerine girer.

*Devlet adına imtiyaz verme yetkisi Bakanlar Kuruluna aittir.

*İlk bölgesel kalkınma planı GAP tır.

*Belediye başkanı mazeretsiz kesintisiz 20 gün işe gelmezse Belediye başkanlığı düşer. Belediye Meclisi Belediye başkanı hakkında yetersizlik kararı verirse Belediye başkanı İçişleri Bakanı önerisi ve Danıştay incelemesi sonucu düşebilir.

EKLER

7.5.2004-5170/1 madde kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. devlet bunu yaşama geçirmekle yükümlüdür.
2001-47069-23 Türk ana veya Türk babanın çocuğu Türk’tür.
2001- Vatandaşlar dilekçe verebilir- karşılığı kendilerine yazılı olarak gecikmeden yapılır.
2005-5370/1 RTÜK Kanunu Radyo ve TV istasyonu kurmak, kanunla düzenlenecek şartlarla serbesttir. RTÜK 9 üyeden oluşur.

07.05.2004 tarihinde anayasada yapılan değişiklikler:
1.Kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, devletin bunu yaşama geçirmekle sorumlu olduğu. Madde 10
2.Savaş dışında kişinin yaşama hakkına, maddi manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz. Ölüm cezalarının infazının önü kapandı. Madde 15
3.Mahkemece verilen ölüm cezaları nedeniyle kişinin maddi manevi varlığına dokunabilme kaldırıldı. madde 17
4.Kanuna uygun basımevleri hizmetten alıkonulamaz. Madde 30
5. Savaş, terör vb nedenlerle ölüm ve müsadere (mala el koyma) cezası verilemez.
6.Mahkemece verilen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar verme TBMM nin görevleri arasından çıkarılmıştır.
7.Genek Kurmay Başkanının YÖK e üye seçme yetkisi  kaldırılmıştır. YÖK üyelerini Üniversiteler, Bakanlar Kurulu, Cum seçer. Atama yetkisi Cum nındır.
8.DGM yi düzenleyen 143. madde kaldırılmıştır.
9.Sayıştayın Silahlı kuvvetler elinde bulunan malları denetleme yetkisi genişletilmiştir.

ULUSLAR ARASI KURULUŞLAR

AVRUPA BİRLİĞİ
18 Nisan 1951 de altı Avrupa Devleti (Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Lüksemburg) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu adı altında kuruldu.1957 de Roma’da atılan imza ile Avrupa Ekonomik Topluluğu adını aldı.1958 de yürürlüğe girdi.
Üye sayısı bugün 25 dir.

Sonradan katılanlar:
İNGİLTERE 1973, İRLANDA 1973, DANİMARKA 1973 de
YUNANİSTAN 1981, İSPANYA 1986, PORTEKİZ 1986 da,
AVUSTURYA 1995, İSVEÇ 1995İ FİNLANDİYA 1995 de,
*POLONYA, MACARİSTAN, LİTVANYA, LETONYA, ESTONYA, SLOVAKYA, ÇEK CUM, SLOVENYA, MALTA, KIBRIS RUM KESİMİ Mayıs 2004 de üye oldular. 10 ülke.

TÜRK- AB İLİŞKİLERİ
1959 Ortaklık anlaşması için AET ye başvurma
1963 Ankara Anlaşması imzalandı
1964  “        “     yürürlüğe girdi
1973 Katma protokol yürürlüğe girdi, geçiş dönemi başladı.
1987 Tam üyelik başvurusunda bulunuldu.
1996 GÜMRÜK BİRLİĞİ kuruldu.

AB   ORGANLARI
Avrupa Zirvesi
Avrupa Parlamentosu (Birliğin tek demokratik organıdır)
Avrupa komisyonu
Bakanlar Konseyi
Adalet Divanı

AB FİNANSMAN KURULUŞLARI
Avrupa Yatırım Bankası
AB Bütçesi
Avrupa Parasal İşbirliği Fonu
Avrupa Garanti ve yönlendirme Fonu
Avrupa Sosyal Fonu
Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu
Avrupa Kalkınma Fonu

*AB 1 Ocak 1993 de Tek Pazara geçmiştir.
*AB ortak parası EURO dur 1 Ocak 2002 de dolaşıma girdi, AB üyesi olup EURO kullanmayan ülkeler: İngiltere, Danimarka, İsveç

IMF( ULUSLAR ARASI PARA FONU)

Uluslar arası parasal işleri düzenlemek amacıyla 1945 de kurulmuştur. Merkezi Washington’dur. 1997 yılı itibariyle üye sayısı 181 dir.
En yetkili organı Guvernörler Kuruludur. Para birimi SDR dir.(Özel çekme hakları)
Türkiye IMF ye 1947 yılında üye olmuştur.

DÜNYA BANKASI
1945 de kurulmuştur. Üye ülkelere proje kredileri verir. Savaş sonrası yapılanma için yardımda bulunur, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere mali destek sağlamak amaçlarıdır.

NATO (KUZEY ATLANTİK ANLAŞMASI ÖRGÜTÜ)
Örgütü 4 Nisan 1949 da 12 devlet Washington’da kurdu. (Belçika, Kanada, Danimarka, ABD, Fransa, İngiltere, İzlanda, ,İtalya, Lüksemburg, Norveç, Hollanda, Portekiz) Kuzey Atlantik’te barış ve güvenliği sağlamak amacıdır. Şu an 26  üyesi var. Avrupa Kıtasından olmayan iki ülke ABD ve Kanada. Merkezi Brüksel’de. En yüksek organı Askeri Komitedir.

Sonradan katılanlar:
1952 de TÜRKİYE ve YUNANİSTAN
1955 de FEDERAL ALMANYA
1982 de İSPANYA
1999 da ÇEK CUM, MACARİSTAN, POLONYA
2004 de BULGARİSTAN, ESTONYA, LETONYA, LİTVANYA, ROMANYA, SLOVAKYA, SLOVENYA

*NATO üyesi ülke başkanlarının katılacağı NATO zirvesi 27-29 Haziran 2004 de İstanbul’da yapılmıştır.

HEM AB- HEM NATO ÜYESİ OLAN ÜLKELER
19 ÜLKE- Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda,  Danimarka, İngiltere, Lüksemburg, Portekiz,Yunanistan, İspanya,Polonya, Macaristan, Litvanya, Letonya, Estonya, Slovakya, Solovenya, Çek Cum, )

NOTLAR:
*2.Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de en büyük ekonomik gerileme 2001 yılında yaşandı.
*2001 yılındaki tek olumlu gelişme ihracatın % 12,3 oranda artmasıdır
*Son 20yıl içinde ekonomide en büyük büyüme1997 de, en büyük küçülme 2001 dedir.
*Dünyada ilk beş ekonomi: ABD-JAPONYA-ALMANYA-KANADA-ÇİN
*Türkiye’de en yüksek enflasyon 1994 de görüldü.
*    “          dalgalı döviz kuru uygulanmaktadır.
*Bankacılığı Bankacılık Denetleme Düzenleme Kurulu denetler.
*Devletçe el konulan mallar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna aktarılır.
*Piyasada denge sağlamak için döviz alım satımını Merkez Bankası yapar.
*GSMH nın sektörlere göre dağılımı: Hizmetler- Sanayi- Tarım.
*2000 nüfus sayımına göre nüfus artışı % 1,8 dir.
*Ülkemizde işgücünün sektörlere göre dağılımı: Hizmetler- Tarım-Sanayi.
*Türkiye OECD’nin kurucu üyesidir.
*Para yönetimini Hazine yapar.
*Türkiye 2003 de % 5,9 büyümüştür.
*2000 nüfus sayımına göre T.C 67.845 bin nüfusa sahip.
*Nüfusun % 35 i tarımda çalışmakta.
*Türkiye Avrupa Konseyine 1950 de üye oldu.

Türkiye’nin üye olduğu uluslararası kuruluşlar
Asya Kalkınma Bankası (ASDB)
Uluslararası İmar Bankası (BIS)
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi (KEI)
Gümrük İşbirliği Konseyi (CCC)
Avrupa Konseyi (CE)
Avrupa Nükleer Araştırma Teşkilatı (CERN)
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD)
Avrupa Ekonomik Konseyi (ECE)
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO)
Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO)
Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması (GATT)
Uluslararası Atom Enerji,Kurulu (IAEA)
Uluslararası Ekonomik İşbirliği Bankası (IBRD)
Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO)
Uluslararası Ticaret Odası (ICC)
Uluslararası Serbest Ticaret Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU)
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi (ICRM)
Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA)
İslam Kalkınma Bankası (IDB)
Uluslararası Enerji Kuruluşu (IEA)
Uluslararası Tarım Gelişimi Fonu (IFAD)
Uluslararası Finans Teşekkülü (IFC)
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu (IFRCS)
Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO)
Uluslararası Para Fonu (IMF)
Uluslararası Denizcilik Teşkilatı (IMO)
Uluslararası Denizcilik Uydu Teşkilatı (INMARSAT)
>Uluslararası Telekomünikasyon Uydu Teşkilatı (INTELSAT)
>Uluslararası Polis Teşkilatı (INTERPOL)
>Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC)
>Uluslararası Göçmen Teşkilatı (IOM)
>Uluslararası Standartlaşma Teşkilatı (ISO)
>Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITO)
>Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi (NACC)
>Kuzey Atlantik Savunma Parkı (NATO)
>Nükleer Enerji Kurulu (NEA)
>Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD)
>İslam Konseyi (ICO)
>Avrupa İşbirliği ve Güvenlik Teşkilatı (OSCE)
>Daimi Hakemlik Mahkemesi (PCA)
>Birleşmiş Milletler (BM)
>BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) (1964 DE Cenevre’de toplandı)
>BM Eğitim, Bitim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO)
>BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)
>BM Endüstri ve Gelişme Teşkilatı (UNIDO)
>BM Irak-Kuveyt Gözlem Misyonu (UNIKOM)
>BM Filistin Mültecileri Yardım Komisyonu (UNRWA)
>Evrensel Posta Sendikası (UPU)
>Batı Avrupa Konseyi (WEU)
>Dünya Ticaret Sendikası Federasyonu
>Dünya Sağlık Örgütü (WHO)
>Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WPO)
>Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO)
>Dünya Ticaret Teşkilatı (WTO)

Türkiye’nin kurucu üye olduğu uluslararası kuruluşlar
Uluslar arası Kuruluş        Kuruluş Yılı
BM                1945
UNESCO            1945
OECD                1960
İKÖ                1969
AGİT                1975
KEİ                1992
D-8                1997
ECO                1985
DTÖ                1995

KISALTMALAR
GATT: Gümrük tarifeleri ve ticaret anlaşması
G-5 :Fransa, Almanya, Japonya, İngiltere, ABD
G-7:G-5 + İtalya, Kanada
EFTA: Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (İng, Danimarka, Avusturya, Portekiz, İzlanda, İsviçre, Finlandiya)
NORDİK TOPLULUĞU: Kuzey Avrupa ülkeleri
LAFTA: Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi
NAFTA : Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (ABD, Meksika, Kanada..) Şili değil.
APEC: Asya ve Pasifik Ekonomik İşbirliği (ABD, Japonya, Brınei, Papua Yeni Gine…) Avrupa ülkeleri üye değil.
ASEAN:Güney Doğu Asya Uluslar arası Örgütü ( Endonezya, Malezya, Myanmar, Laos…)

ANONİM ŞİRKETLERDE KURULUŞ İŞLEMLRİ

Türk Ticaret kanununun 269. Maddesindeanonimşirketin tanımı yapılmıştır. Buna göre anonim şirket “Bir unvana sahip esas sermayesi muayyen ve paylara bölünmüş olan ve borçlarından dolayı yalnız malvarlığı ile, ortaklarının sorumluluğu, taahhüt etmiş oldukları sermaye payı ile sınırlı bulunan” şirkettir.

T.T.K m. 271’de; kanunen yasak olmayan her türlü iktisadi ve ticari gayanin gerçekleştirilmesi için anonim şirket kurulabileceği;

T.T.K m. 277’de ise; şirkette pay sahibi en az beş kurucu ortağın bulunması koşulu öngörülmüştür.

Bu yasal tanıma göre anonim şirketin öğeleri:

1. iktisadi ve ticari maksat:

Kollektif ve komandit şirketler, bir ticari işletmeyi işletmek amacıyla kurulabilecekleri halde, anonim şirketler kanunen yasak edilmeyen her türlü iktisadi ve ticari konuların gerçekleşmesi amacıyla kurulabilirler. (T.T.K m 271).

Ana sözleşmede, şirket konusunun açıkça gösterilmesi zorunludur.

2. ticaret unvanı:

Bütün ticarety şirketlerinde olduğu gibi, anonim şirketlerde, tüzelkişinin tacir olmasının bir

sonucu olarak, bir ticaret unvanı altında kurulmak ve bu ticaret unvanını ticaret sicilinde tescil ettirmek zorundadır.

Anonim şirket, sermaye şirketi olduğundan, ticaret unvanı “konu ticaret unvanı”dır. Unvanın

çekirdek kısmında, işletme konusunun belirtilmesi  ve şirketin nev’ini gösteren “anonim şirket” ibarelerinin açık veya kısaltılmış “A.Ş.” olarak yazılması gerekir.

İşletme konusuna ilave olarak, gerçek bir kişinin adı ve soyadı ticaret unvanında yer almış ise, bu taktirde, şahıs şirketlerinin ticaret unvanından ayırt edilmek için “anonim şirket” ibaresinin kısaltılmadan yazılması gerekmektedir (T.T.K m. 45).

Ticaret unvanı, sadece tescil edildiği sicil dairesinde değil, Türkiye çapında kullanmak hakkı sağladığından , Türkiye’nin başka bir ticaret siciline daha önce kayıt edilmiş aynı ticaret unvanından ayırdedici  birtakım eklerin kullanılması zorunludur (T.T.K. m. 47/2).

Ortaklarca istenirse, yanıltıcı nitelikte olmamak kaydıyla, ihtiyari ekler de kullanılabilir.

“Türk”, “Türkiye”, “milli”, “cumhuriyet” kelimeleri, ancak Bakanlar Kurulunun izni ile ek olarak kullanılabilir (T.T.K:m. 48/3).

3.Ortak Sayısı:

Anonim şirket, şirkette pay sahibi olan en az beş kurucu ortakla kurulabilir (T.T.K m. 227). Bu zorunlu koşul, şirketin kuruluşundan sona ermesine kadar geçerlidir. Ortak sayısının beşin altına düşmesi, anonim şirketi sona erdiren, kanuni bir sebeptir (T.T.K: m. 434/4).

4.Sermaye:

T.T.K. m. 269’a göre , anonim şirket bir sermaye şirketi olup sözleşmesinde ortaklar tarafından konulması taahhüt edilen sermayenin bütünü, esas sermayeyi oluşturur.

Esas sermayeyi, anonim şirketin malvarlığı ile karıştırmamak gerekir. Çünkü malvarlığı, şirketin tüzel kişiliği sıfatıyla sahip olduğu hak, alacak ve borçların toplamını ifade etmektedir.

Essas sermaye muayyendir, sözleşmede gösterilen miktardır. Malvarlığı ise daima değişebilir.

Anonim şirketlerde esas sermaye muayyen ve paylara bölünmüştür. Anonim şirket en az 500.000 TL’lık sermaye ile kurulabilir ve her bir pay karşılığında çıkarılacak pay senetlerinin itibari değeri birbirine eşit ve en az 500 TL olabilir. İtibari değerinden aşağı  bir bedelle pay senedi çıkarılamaz ise de, esas sözleşmede hüküm bulunması veya genel kurulca karar verilmesi  halinde itibari değerinden yüksek bedelle pay senedi çıkarılması mümkündür (T.T.K m. 286).

Anonim şirketin kuruluşu sırasında, esas sermayeyi karşılayan payların, tamamen taahhüt edilmiş nakdi sermayenin dörtte birinin ödenmiş, aynı sermaye paylarının, T.T.K m. 143 hükmüne göre bilirkişilerce takdir edilmiş değerlerinin ana sözleşmede; tedrici kuruluşta ayrıca izahnamede belirtilmiş olması gerekmektedir (T.T.K m. 285). Nakdi değeri olan ve devredilebilen kıymetler sermaye payı olarak konulabilir. Bu bakımdan şahsi emek, ticari itibar, anonim şirkete sermaye olarak konulamaz.

5. Sorumluluk:

Anonim şirketin borçlarından dolayı, birinci derecedeki şirket kendi malvarlığı ile; ortakları ise ikinci derecede ve taahhüt ettikleri sermaye payları ile sınırlı olarak sınırlı olarak sorumludurlar (T.T.K. m. 269). Bu sorumluluk  şirket için ticaret siciline tescilden, yani tüzel kişiliğin kazanılmasından sonra yapılan işlemler için sözkonusudur. Tescilden önce, şirket adına yapılan işlemlerden, bu işlemleri yapanlar, şahsen ve müteselsilen sorumludurlar. Ancak, bu işlemlerin ileride kurulacak anonim şirketi adına yapıldığı açıkça bildirilmiş ise -şirketin ticaret siciline kaydından sonra üç aylık süre içinde bunların şirketçe kabul edilmesi durumunda – yalnız şirkete ait olur. (T.T. K. M: 301/2).

KURULUŞ

Kurucular:

Hukuksal anlamda kuruluş, anonim şirket ana sözleşmesinin yazılı olarak hazırlanıp kurucular tarafından imzalanması ve imzaların noter tarafından tasdiki ile başlar., ticaret siciline tescil ile sona erer. Şirket tescil ile tüzel kişilik kazanır.

Türk Ticaret Kanununun 277. Maddesinde “Bir anonim şirketin kurulması için, şirkette pay sahibi en az beş kurucunun bulunması” şart koşulmuştur. Beş kişiden az şahıs, anonim şirket kuramayacağı gibi, kurucuların aynı zamanda pay sahibi olmaları da şarttır.

Türk Ticaret Kanunu’nun 278’inci maddesine göre; esas sözleşmeyi tanzim ve imza eden ve muayyen parayı veya paradan başka bir şeyi sermaye olarak koymayı sözleşmede taahhüt eden pay sahipleri “kurucu” sayılırlar.

Kuruluş Şekilleri:

Anonim şirketler ani ve tedrici olmak üzere iki şekilde kuruluşlar:

Ani kuruluşta, sermayenin tamamının kurucu ortaklar tarafından taahhüt edilip nakdi sermayenin dörtte birinin ödenmiş olmasına karşılk, tedrici kuruluşta, sözleşme safhasında sermayenin tatamamı kurucu ortaklarca taahhüt edilmeyip yalnızca onda biri (1/10) temin edilmekte, kalanı için halka başvurulmaktadır.

(Kuruluş İzni Dilekçesi)

SANAYİ VE TİCARET BAKANLIĞI İÇ TİCARET GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE

ANKARA

Ticari merkezi ……………………………………’da olan ………….. Türk lirası sermayeli ve Türk Ticaret Kanunu’nun tedrici surette kuruluş hükümleri çerçevesinde bir anonim şirket kurmayı kararlaştırmış bulunuyoruz.

Sözkonusu anonim şirkete ilişkin noterden onaylı altı örnek ana sözleşme ve aşağıda belirtilen belgeler ilişikte sunulmuştur.

Şirketin kuruluşuna gereken izin verilmesini saygı ile arz ederiz.

Kurucu Ortaklar

(Adı, Soyadı ve İmzaları)

Adres…………………

EKLER

(Kuruluş İlanı)

(……………………..) ANONİM ŞİRKETİNDEN DUYURULUR

(……………….) Anonim Şirketinin kurulması kararlaştırılmış olup Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan ……….tarih………. sayı ile kuruluş izni alınmıştır.

……………Anonim şirketinin:

1.Şirketin Amacı

………………………………………………….

………………………………………………….dır.

2.Şirketin Faaliyet Konusu

………………………………………………….

………………………………………………….

………………………………………………….dır.

3.Şirketin Süresi

………………………………………………….dir.

4.Şirketin Sermayesi

…………………. liradır. Beheri ………….. lira nominal değerli (………………) hisseye bölünmüştür.

5. Sağlanan Özel Menfaatler :

Kurucu ortaklar lehine çıkarılacak yeni hisse senetleri almada öncelik hakkı veren intifa senetleri çıkarılacaktır. Çıkarılacak bu intifa senetleri kurucu ortakların sahibi oldukları hisse senetleriyle eşdeğer olup yeni çıkarılacak hisse senetlerinden her kurucu ortak ancak ilk sermayesi oranında satınalmada öncelik hakkına sahip olacaktır. Kurucu ortaklardan başka yönetim kurulu üyelerine veya diğer yönetim kurulu üyelerine veya diğer kimselere özel yararlar sağlanmıştır.

6.Ayın Karşılığı sermaye:

Sermaye olarak ayın konmadığı gibi mevcut bir işletme veya bazı ayınlar dahi devir alınmamıştır.

7. Kuruluş Genel Kurulu:

Eesas sermayenin tamamına iştirak taahhüt edildikten ve payların muayyen bedelleri ödendikten sonra kurucular, 10 gün içinde  T.T.K. hükümleri gereğince kuruluş genel kurulunu toplantıya çağırır.

Kuruluş genel kurulu nakdi sermayenin en az yarısını temsil eden pay sahipleri toplanmadan görüşme yapamaz.

Kuruluş genel kurulu şirketin ………………..’da ……………….’daki merkezinde toplanır.

…../…../19….

KURUCU ORTAKLAR

İştirak Taahhütnamesi Örneği:

Tedrici surette kuruluşu kararlaştırıp Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan kuruluş izni alan ve esas sermayesi ……………. lira nominal değerde …………… hisseye ayrılan ……………… liradan ibaret …………… Anonim Şirketin sermayesine …………….. lira tutarında ………………. adet hisse almak suretiyle katılıyorum.

Söz konusu pay bedellerinden …………… TL’sını nakit olarak ödeyeceğimi taahhütederim. Ancak şirket ………….. tarihine kadar kurulmadığı taktirde işbu taahhüdümün geçersiz sayılacağını, ana sözleşmeyi (ya da izahnameyi ) okuduğumu, içeriğini tümüyle ve aynen kabul ettiğimi beyan ederim.

……/…../19…..

(imza)

Taahhüt edenin Adı Soyadı :…………………….

Adresi                                  :……………………

Şirket Kuruluşu İçin Ticaret Mahkemesine Başvuru Dilekçesi

(……….) ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞINA

………………

Dilekçeyi Verenler (Davacılar): Kuruluş durumundaki ………….. Anonim Şirketin kurucuları;

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

Vekilleri        : Av ……………….

Adresi           : ……………………

İstemin Konusu: ………. Anonim Şirketinin tedrici surette kurulmasının onaylanması dileğidir.

AÇIKLAMALAR:

1. Yukarıda ve ekli vekaletnamede ad ve soyadları yazılı kurucular tarafından T.T.K.’ nun

tedrici kuruluş hükümlerine göre  …………. Anonim Şirketi unvanlı bir şirket kurulması

için Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan  gerekli izin alınmıştır.

2.      T.T.K.’nun 290. Meddesine göre …………… tarihinde toplanan Kuruluş Genel Kurulu yasal

işlemlerin tamamlandığını, payların kanunen ödenmesi gereken miktarlarının ödendiğini tespit etmiştir.

KANITLAR:

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nca onaylı ana sözleşme, payların kanunen ve sözleşme hükümleri gereğince ödenmesi gereken miktarlarına ait banka dekontu, kuruluş genel kurulunun ……. tarihli tutanağı ve diğer deliller.

Hukuksal Nedenler: T.T.K.’nun 299’uncu maddesi ve diğer ilgili mevzuat.

Sonuç ve İstem:

…………….. Anonim Şirketinin Ticaret Sicil Memurluğuna kaydı için gerekli tasdikin yapılmasını vekaleten aez ve talep ederiz.

……/…../19….

Av. …………….

(imza)

Yüzey Taşlamada Kalite Kontrol Cihazları ve Uygulamaları

Yüzey taşlama tezgahları düzgün ve hassas yüzeylerin işlenmesinde kullanılır. Yüzey taşlama tezgahlarının başlıca iki tipi vardır: 1. yatay yüzey taşlama tezgahı, 2. dikey yüzey taşlama tezgahı. Yatay tipte taş mili yataydır ve parçayı taşıyan tabla, taş miline dik bir gidip-gelme hareketi yapar. Enlemesine ilerleme tablanın taş mili doğrultusunda gidip gelmesiyle sağlanır. Düşey tipte ise taş mili düşeydir. (Akün, F., Takım Tezgahları, s.468) Parçayı taşıyan tablalarına göre ise iki ana gruba ayrılırlar: mukavemetli tablalı (reciprocating table), döner tablalı (rotary table). (McGraw Hill, Tool Engineers’ Handbook, s.37-14)

Yüzey taşlama işleminin amacı yüzey kalitesi yüksek, düzgün parçalar elde etmektir. Taşlanan parçalar boyut, paralellik, doğrusallık ve pürüzlülük kontrolüne tabi tutulurlar. Kalite kontrol işlemleri tezgah başında veya işleme tamamlandıktan sonra kalite kontrol departmanlarında, otomatik olarak veya manuel olarak yapılabilir

Tezgah başında kalite kontrol:

Tezgah başında parçanın boyutlarıyla ilgili kontroller yapılır. Parçanın boyutları, işleme sırasında operatör tarafından tezgahı durdurmak suretiyle manuel olarak kontrol edilebilir. Manuel ölçümler için sürgülü kumpas, mikrometre, hassas mikrometre, mastar ve komperatör (ölçme saati) gibi ölçme aletleri kullanılır. (Kent, W., Kent’s Mechanical Engineers’ Handbook, s.24-17,24-18) Operatör bu aletleri kullanarak parçanın boyutlarını tespit eder ve parça resmindeki ölçülerle kıyaslayarak verilen toleranslar dahilinde olup olmadığını kontrol eder.

Parça boyutu kontrollerinin tezgah tarafından otomatik olarak yapılmasını sağlayan ölçüm mekanizmaları da bulunmaktadır. Elektronik veya hava ölçüm mekanizmaları işleme sırasında otomatik bir döngüyle parça boyunun kontrol edilmesini ve istenen boyuta ulaşıldığında işlemeye son verilmesini sağlarlar. (Wick, C., Drozda, T. J., Tool and Manufacturing Engineers Handbook, s.9-47) Ölçüm bilgilerinin tezgaha iletilmesi pneumatik (hava basıncı ile çalışan) veya elektronik bir kontrol ünitesi aracılığıyla olur. Pneumatik kontrolle, kontrol ünitesine artan ya da azalan basınç formunda sinyaller gönderilir. Bu basınç iki şekilde kullanılır:

1. İnç veya milimetre olarak kalibre edilmiş bir basınç kadranına aktarılır. Bu kadran

parçanın istenen boyuta ne kadar yaklaştığının gözlenmesini sağlar.

2. Bir grup pneumatik elektrik düğmesine de aktarılır. Bu düğmelerin her biri belirli

bir parça boyutunu temsil eder ve belli bir basınç düzeyinde çalışırlar. Elektrik düğmesinin çalışmasıyla gönderilen elektrik sinyalleri tezgahın kontrolünü – hızın kontrolü veya istenen boyuta ulaşıldığında taşın geri çekilmesi gibi – sağlarlar. (Wick, C., Drozda, T. J., Tool and Manufacturing Engineers Handbook, s. 9-12)

Taş seçimi, soğutucu sıvı kullanımı, tezgahın temizliği, taşın düzeltilmesi ve giydirilmesi yüzey kalitesini etkileyen tezgahla ilgili önemli faktörlerdendir. Çok yumuşak bir taş kullanılması durumunda taştan parçalar kolayca koparak parçayla taş arasında birikir ve parçanın üzerinde derin çiziklerin oluşmasına neden olur. Düzeltilmemiş ve giydirilmemiş taşlar da parça yüzeyinde çizik oluşturabilir. Ayrıca taşlama sıvısının kirli olması da kir parçacıklarının parça üzerinde birikmesine neden olacağından yüzey kalitesini düşürür. Bu faktörlerin dikkate alınması yüzey kalitesinin artmasına ve oluşabilecek hatalı üretim sayısının oldukça azalmasına neden olur. (Krar,S. F., Check,A. F., Technology of Machine Tools, s.696,701)

İşleme sonrasında kalite kontrol:

İşleme sonrasında kalite kontrol kalite kontrol departmanlarında yapılır. Yüzey taşlamadan çıkan parçaların boyut ve doğrusallık kalite kontrolü kumpas, mikrometre, komperatör, mihengir, projeksiyon veya DEA ile yapılabilir. Mihengir parça boyutlarının dijital olarak ölçülmesini sağlayan bir alettir. Ucun önce parçaya sonra zemine değdirilmesiyle ölçüm yapılır. Mihengirle ayrıca taşlanan parçaların çok önemli özellikleri olan doğrusallık ve paralellik de test edilebilir. Paralellik ve doğrusallık ucun parça üzerinde farklı noktalara değdirilmesiyle birçok ölçüm yapılması ve bu ölçümlerin kıyaslanması suretiyle kontrol edilir.

Kalite kontrolde kullanılan diğer bir makine optik projektördür. Parçanın aydınlatılması ve ışığın yansıtılmasıyla parçanın büyültülmüş görünümü projektör ekranında elde edilir. 5, 10, 20, 50 kat büyütme özelliğine sahip projeksiyon aletleri bulunmaktadır. Projektörler çap, uzunluk gibi boyut kontrollerinin yanı sıra yüzey kalitesinin kontrolünde de kullanılırlar. Yüzeyin ekrana büyütülerek yansıtılmasıyla çizik ve leke gibi birçok yüzey durumu gözlenebilir ve yüzey kalitesi kontrolü yapılabilir. Ayrıca, autocollimator denilen bir aletin yardımıyla optik projektör yüzey paralelliğinin kontrolünü de sağlar. (Wick,C., Drozda,T. J., Tool and Manufacturing Engineers Handbook, s.32-58,32-59)

Profilometre ve Brush surface analyzer yüzey kalitesi ölçümünde kullanılan iki alettir. Ölçüm, aletlerin elmas ucunun pürüzlülüğü ölçülen yüzeye paralel değdirilmesi ve yüzey üzerinde aşağı-yukarı hareket ettirilmesiyle yapılır. Elmasın hareketi alet içinde bulunan bobinin magnetik bir alan içinde hareketine neden olur ve bu da değişken bir voltaj meydana getirir. Bu voltaj amplifike edilerek pürüzlülüğün belirlenmesinde ve kaydedilmesinde kullanılır. (Kent, W., Kent’s Mechanical Engineers’ Handbook, s.24-30,24-31) Mikroinç veya mikrometre cinsinden ölçüm yapmak mümkündür. Bu aletler ile Ra (ortalama pürüzlülük), Rq (kareler ortalaması ve karekök sapması), Rz (ortalama pürüzlülük derinliği), Ry (düzleme derinliği) ve Sm gibi pürüzlülük parametreleri ölçülebilir.

Traktör üretimi yapan Uzel’ de yüzey taşlama işleminden çıkan parçaların kalite kontrolünde yukarıda belirtilen yöntemlerin ve aletlerin birçoğu kullanılmaktadır. İşleme sırasında tezgah başında, parçaların boyut kontrolleri operatörler tarafından tezgahı durdurarak sürgülü kumpas, mikrometre, hassas mikrometre ve mastar gibi aletler yardımıyla yapılmaktadır.(Bkz. Resim-1) Operatörler ölçüm sonucu buldukları değerlerle resim değerlerini kıyaslamakta ve bulunan değerlerin tolerans sınırları dışında olması durumunda gerekli önlemleri almaktadırlar.

Kalite kontrol departmanlarında ise kumpas, mikrometre ve mastar gibi manuel ölçüm sağlayan aletlerin yanında otomatik cihazların kullanılmasıyla yüzey taşlama işleminden geçen parçaların daha hassas boyut ölçümleri, paralellik ve doğrusallık testleri ve pürüzlülük kontrolleri yapılmaktadır. Optik projektörler parçanın büyültülmüş görüntüsünü projektör ekranına yansıtarak boyut, paralellik ve yüzey kontrolünde kullanılmaktadır. (Bkz. Resim-2) Doğusallık ve boyut ölçümlerinin yapımında mihengirler de kullanılmaktadır. (Bkz. Resim-3) Ayrıca,boyut kontrolünde kullanılan DEA adlı bilgisayar destekli bir cihaz da bulunmaktadır. ( Bkz. Resim-4) Pürüzlülük ölçümleri ise Taylor-Hobson pürüzlülük cihazıyla yapılmaktadır. (Bkz. Resim-5) Bu cihaz Ra, Rq, Rz, Ry ve Sm gibi birçok yüzey yapı parametresini ölçebilmekle birlikte genel olarak Ra-ortalama pürüzlülük-cinsinden kullanılmaktadır. Cihaz mikrometre veya mikroinç cinsinden ölçüm yapabilmektedir. Yapılan ölçümlerle elde edilen pürüzlülük değerleri resim değerleri üzerinde çıkarsa parça onaylanmamaktadır.

Kaynaklar

Wick, C., Drozda, T. J.(1984). Tool and manufacturing engineers handbook 4th ed.). McGrawHill Book Company

Kent, W. (1950). Kent’s mechanical engineers’ handbook. John Wiley &Sons

Akün, F.(1970). Takım tezgahları.

(1959).Tool engineers’ handbook .New York: McGraw Hill

Krar,S. F., Check,A. F.(1997). Technology of machine tools (5th ed.). Glencoe McGrawHill

1974 KIBRIS ÇIKARTMASI VE HABER ANALİZİ

Kıbrıs’ta 308 yıllık Türk döneminde farklı toplumlara ait insanlar arasında ırk,dil ve din ayrımı nedeniyle kavga ve çatışma çıktığı görülmüş ve duyulmuş bir olay değildir.İngilizler ada yönetimini devraldıkları tarihten kısa bir süre sonra olaylar çıkmaya başlamıştır.

Yunanlıların en büyük hayali Enosis’ti.Yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması ve bütün adayı yunanlaştırmak amacını güdüyordu.1931 yılında Enosis’in ilk başlama hareketi olarak isyan çıkıyor.1947 yılında Başpiskoposluk seçimleri oluyor.Leonidis seçiliyor ama iki ay sonra tifüsten ölüyor.Onun yerine de Girne Başpiskoposu Miri Antheus seçimi kazanıyor.Makaryos adıyla Başpiskopos oluyor ve olaylar bundan sonra şiddetlenmeye başlıyor.

15 Temmuz 1974’te Yunanlı subayların yönetimindeki RMMO ve EOKA-B Makaryos’a karşı bir darbe gerçekleştirirler.Darbecilerin amacı Enosis’i ilan etmek ve buna karşı çıkacak Türkleri yok etmektir.Bu amaçla cumhurbaşkanlığına Sampson gibi eli kanlı birini getirirler.Makaryos’a göre bu darbe Yunanistan tarafından planlanmış çünkü o sırada mutlak güç kendisiymiş.

Yunan cuntası tek yanlı olarak statükoyu değiştirmişti.Makaryos’un yerine Sampson’u getirmişlerdi.Üçlü antlaşmaya göre statüko değişince taraflardan biri müdahale edebiliyordu.

Zaten Yunan darbesi üzerine ada Enosis’in eşiğine gelmişti ve adada yaşayan Türk halkı için çok ciddi bir tehlike oluşmuştu.Bütün bu gelişmelerin üzerine Türkiye, 1960 Garanti Antlaşmasının verdiği yetkilere dayanarak ve Garantör devlet olarak adaya müdahale eder.

Sonuç olarak yıllardır Kıbrıslı Türklere Rumlar tarafından yapılan soykırımını önlemek amacıyla ve adada yaşayan Türklerin çektiği acılara son vermek amacıyla Türkiye,1964 yılında gerçekleştiremediği harekatı, 10 yıl gecikme ile 1974 yılında gerçekleştirmiştir.

5.6.1. Ahi Ocaklari

Ahiler, “kardesler” demektir. Avrupa’nin “frere”lerine ve silâhli bir kuvvetleri olmalari dolayisiyla sövalyelerine de benzerler.

Ahiler, “frere”ler gibi, örgün egitim kurumlari kurmuslardir. O zaman bu fonksiyonu görecek medrese, küttap, dârülhadis, dârülkurra v.s. gibi kurumlar çok yaygin oldugundan, bunlar mesleki egitim ve yardimlasma kurumlari kumaya yönelmislerdir. Kurduklari kurumlarda avcilik, kasaplik gibi birkaç sanat hariç, diger tüm sanatkâr gençleri toplamaya çalismislardir.

Ahilik, aslinda Sasani ve Arap kaynakli bir kurumdur. Ama tarihteki yaygin sekliyle Anadolu Türk toplumlalri içinde yaygin olarak hüküm sürmüstür. Bu ocaklar Anadolu’nun hemen hemen bütün kentlerindeki sanayi erbabini bir birlik ve kardeslik içinde yönetmistir. Onlari “Gençler”, “Ahiler” “ustalar”, “Nakibler” ve “Seyhler” olarak bir düzen içinde yönetmeyi basarmistir. Hattâ Anadolu Selçuklu yönetiminin yikildigi dönemlerde ve Ankara gibi bazi önemli kentlerde, halkin yönetimini de üzerlerine almislardir. Taninmis Arap gezgini Ibn Batuta’nin Anadolu’yu gezdigi zamanlarda, Anadolu toplumu üzerindeki Ahi yönetimi etkileri, onun Seyahatnamesinde açik olarak görülür.

Ahiler, zaviyeler biçiminde örgütlenmislerdir. Her zaviyede, seçimle isbasina gelmis bir seyh, çesitli isleri gören imam, müdderris, hatip, silâh tamircisi, hatat, sakkas gibi görevliler vardi. Zaviyelerdeki (Ahi Ocagindaki) herkesin bir hiyerarsik yeri vardi. Bunlar 9 kademe halinde dizilirlerdi. Ilk kademe, “yigit”lerdi. Ondan sonra gelen 6 kademe ahilerdi (ilk üçü “ashab-i tarik”, kalan üçü de “nakip”ler). 7. mertebede seccade sahibi olmayan “Halife” bulunurdu. 8. “Seyh”, 9. ise “Seyhü’l-mesayih” idi. Bu kademeler hep sira ile geçilirdi.

Esas egitim ilk yigitlik kademesindeki çirak gençler arasinda oluyordu. Her çirak yigidin 2 yol arkadasi, bir yol atasi, bir üstadi (Sanat Hocasi) ve bir de Pîri (ahlâk mürebisi) var idi.

Ahi ocaklarindaki zihniyet, tasavvuf zihniyetinden oldukça farkli idi. Ahiler tam anlamiyla “bu dünya”da yasiyorlardi. Sofiler gibi halktan uzaklasmiyorlar, halk içinde yasiyorlardi. Sofiler gibi “hirka” degil “salvar” giyiyorlardi. Sirtlarinda arkadan bir elbise ve baslarinda beyaz yün külâhlar vardi. Ipekten elbise giymeleri yasak idi. Altin, yüzük gibi süs esyalari; kizil ve sari renkler yasakti. Yesil, gök, ak ve sari renkler makbuldü. Kara renk, ahilik payesine ermeyenlere, beyaz renk erbab-i kalem ve hafizlara yesil renk de müdderris, kadi ve seyhlere has idi. Ahi zaviyelerine girebilmek için, temiz ve dogru olduguna dair bir üstadin (Usta) çiragi hakkinda sahitlik etmesi ve hattâ onu önermesi gerekiyordu; ustanin önermedigi ve ustasi belli olmayanlar Ahi ocagina alinmazdi.

Gençlerin sanat egitimleri üstadlarin is atelyelerinde yapilirdi. Ocaklarinda ise daha ziyade duygusal, edebî ve sosyal bir egitim yapilirdi.

Her ahi ocaginda “muallim-i ahi” veya “Pîr” denilen egiticiler vardi. Orada yapilan egitim de iki kisma ayrilirdi.

1. Sifahi (sözlü) egitim: Fütüvvetname, Tilâvet-i Kur’ân, tabahat, raks, teganni ve musiki, tarih ve terâcim-i ahval, tasavuf, Türkçe, Arapça, Farsça, Edebiyat gibi dersler verilirdi.
2. Seyfî Egitim: Kiliç ve silah egitimi.

Birinci kisim egitim, bütün ahiler tarafindan, okuyarak, dinleyerek ve muallim ve ahi kardeslerle yasayarak yapilmaktaydi. Seyfî egitimin yapilabilmesi için de üç sart var idi: “Ahi görmek”, “Seyh görmek”, “Genç bir adami talim ve terbiye etmis olmak”.

Ahi mualliminin görevleri sunlardir: Namazi tüm sartlari ve ayrintilari ile ögretmek, insanlik adabini ögretmek.

Ocak egitimi yalniz kitabî degildi. Medreseden önemli farklarindan biri bu idi. Medreseler genellikle aklî ilimlerle ugrastiklari halde, ocaklardaki egitim inaanlik ve toplum ülkülerine dayaniyordu. Genellikle ahlâkî ilkeler üzerinde duruluyor; rakslarla sarki ve ilâhilerle bu kuvvetler diriliyordu. Ögretim disi saatlerde, medreselerdeki gibi müderris ve talebe iliskileri kesik degildi, sürekli beraber ve iliski içinde idiler. Bu iliskiler genellikle sohbet biçiminde sürdürülürdü. Burada ahlâkî ve tasavvufî hikâyeler, lâtifeler, sergüzestler, hadîsler v.s. anlatilirdi.

Ögrencilerin görevleri:
Fütüvvetnamede okunan maddelerin 124’üne uymak,
Ahisinin tüm sözlerini kabul etmek,
Mal ve canini ahisinin hizmetine vermek,
Hüner ve sanati olmak,
Her hafta elbisesini yikamak, temiz çamasir giymek,
Ahiden çirak almak, ahiye saçini kestirmek, alin yoldurmak,
Ocak namina belini baglamak,
Güzel ahlâkiyla kendini kent halkina tanitmak,
Kadi katinda er askina çirag yakmak ve ekmek yedirmek.

Ahi gelenekleri arasinda “kusak baglama” (daha sonra önlük baglama) çok önemli idi. Bu kusagin yedi adi, yedi baglamasi, yedi açmasi, yedi dolamasi vs. vardir. Her ocagin, her meslegin ayri ayri kusak gelenek ve biçimleri vardi. Ayrica bunun arkasinda da bazi ahlâkî ve tasavvufî ilkeler vardi.

Ahilik ilkelerini içeren 740 maddelik Fütüvvetnamenin bir ahi Seyhi tarafindan tam olarak bilinmesi gerekti. Ocaga yeni giren gençlerden, bunlarin 124 tanesini bilmesi isteniyordu. Kademeler yükseldikçe bu ilkelerin sayisini yükseltmeleri gerekti. Bu ilkeler günlük hayat ve davranislar konusunda oluyordu. Meselâ sofra adabi konusunda 24 madde vardi, su içmenin 2, söz söylemenin 4, evden sokaga çikmanin 4, yolda yürümenin 8 vs. Ahi ocaklarinda dans ve müzik egitiminin de önemli bir yeri vardi

“Ahi baba” adli bir seyhin yönettigi Ahi zaviyesi, genellikle Fütüvvet erbabinin bir klübü, bir toplanti yeri mahiyetindeydi. Ama ayni zamanda garipler için bir misafirhane, iktisadî yönden bir Lonca merkezi, seyfî egitim de düsünülürse bir spor klübü idi.

Ahi ocaklarina alinmamalari gereken kisi ve gruplar sunlardir: müsrik, kâfir, mümeccim, sarap içen, halkin ayibini gören tellâk, yalan söyleyen tellâl, kasap, cerrah, avci, vefariz, zâlim, hirsiz, madrabaz vs. Ayrica sarap içen, zina yapan, yalan söyleyen, kovuculuk ve hile yapan vs. de fütüvvetten düserdi.

Füttüvvetnamelerde 9 derece olarak geçen ahi ocaklarindaki egitim, su sekilde siralanmaktadir.

1. Nâzil: Ocaga ustalariyla yeni gelmis kisi. Henüz erkana girmemis.
2. Nîm-tarik: Üstadi, pîri (yol atasi) ve ikiyol (tarikat)kardesi olan kisiler.
3. Müfredi veya meyan-beste: Nasibi verilmis, sedd (kusak) baglanmis, helvasi pisirilmis kisiler.
4. Besaris: Fütüvvet ehlini terbiye edenler.
5. Nakib: Tarikatin ve ocagin iç yöntemini ayarlayan, törenlerde saga sola kosusturan.
6. Nakibü’n-Nikâb: Ocagin erkânini iyice bilen, törenleri düzenleyen kisi.
7. Halife: Seyhin yardimcisi; onun yerine geçecek kisi.
8. Seyh: Sanat erbabi içinde seccade sahibi. Kendisine has bir tayfasi bulunan.
9. Seyhü’s-Süyûh: Bir sanat alanindaki seyhlerin seyhi.

Ekonomi tarihimizde rastlanilan esnaf zümrelerinden her biri, kendi mesleklerinde Islâm tarihinin taninmis ulularindan veya uydurma bir kisiyi pîr olarak tanirlardi. Fütüvvetname, onun adina yazilir, ahi ocagindaki törenler, çirak yetistirme ve dükkan açip kapamadaki törenler onun adiyla yapilirdi. Evliya Çelebi bu esnaf zümrelerinin sayisini 480’e kadar çikarmakdadir.

Ahi ocaklarinda yapilan törenler de, hemen hemen her yörede ve her meslekte ayni idi. Aradaki farklar çok küçük ve seklî idi. Bu törenlerin ana durumlari söyle özetlenebilir: Bir sanata giren genç usta ve kalfalarin yaninda çiraklik ve kalfalik kademelerini basari ile bitirince ustaliga yükselir ve dükkani açma hakki kazanirdi. Ancak bu, büyük törenlerle olurdu. Bu çirak çikarma törenlerinde, o esnaf zümresinin seyhi yeni ustaya pestemal kusatir, kusak baglardi. Törene o esnaf zümresinin seyhi, nakibi, duacisi, yigit basi vs. ve halkdan büyük bir topluluk katilirdi.

Her esnaf grubunun bir yardimlasma sandigi olur, olaganüstü zamanlarda bu sandiktan esnafa faizsiz kredi verilirdi.

Gerek bu çirak çikarma törenlerinde gerekse ahi ocagindaki yükselme törenlerinde su erkâna uyulurdu:

Salvar giydirmek, sedd (kusak) baglamak. Fütüvvet yoluna girmis kisi basari gösterirse önce beline kusak kusatilir. Sonraki gelismeler sonucunda da salvar giydirilir: Diger tasavvufî mezheplerde tac, tiras, hirka gibi alâmetler vardir. Ahiligin esasi iffettir. Ahi törenlerinde serbet degil, tuzlu su içilirdi. Su temizlik, tuz olgunluk gösterir. Daha sonra sofra kurulur, helva pisirilir. Bu törenler sirasinda o kisinin yol atasi, yol kardesleri de belirlenirdi. Ahi ocagina girmis kisinin giydigi salvar, yol atasinin salvaridir ve uçkurunu da atasi baglar. Her meslek grubunun ayri kusak baglama biçimi vardir.

Ahilik örgütü siî kökenli, alevilik ve bektasilik esaslariyla ve inançlariyla karismistir. Ancak Osmanli-Safavî çatismalarindan sonra çogu yerlerde inanç yönleri kaybolmus, yalniz bir esnaf örgütü biçimine gelmis, bazi yerlerde de sünnî özellikler kazanmistir.

Aristoteles
Aristoteles döneminde politik yapı değişmiş ve Yunan Dünyası yavaş yavaş Makedonyalıların hakimiyetine girmeye başlamıştır. Makedonya bölgesinin kuzeyi Teselya, doğusu İllirya ve batısı ise Trakya ile çevrilidir ama bu sınırlar sabit değildir; zaman zaman daralmış veya genişlemiştir. Belirli bir Makedonyalı tipi de yoktur; bunlar İlliryalılarla Trakların karışımından oluşmuşlardır. Yunanca konuşmazlar; kendilerine özgü bir dilleri vardır ve bu dil Hint-Avrupa dilleri içinde yer alır.
Makedonya Kralı II. Philip döneminde Makedonya değişik bir görünüm kazanmaya başlamıştı. Makedonya kralları Yunanlı olmalarına karşın, yerli kadınlarla evlenmişler ve bu uygulama giderek yaygınlaştığı için, kısa bir süre içinde Yunanlılar başka kavimlerle kaynaşmışlardı. Hatta söylendiğine göre, tam bir Yunanlı olarak yetiştirilmiş olan II.Filip’in annesi Yunanca’yı oldukça ileri yaşlarında öğrenmişti.
II. Philip başa geçtiğinde toplum tam bir kargaşa içindeydi ve güçlü bir yöneticiye gereksinme duyuluyordu. II. Philip, Thebes’te kaldığı süre içerisinde, yeni askerî yöntemleri gözlemlemiş ve bunları uygulamakla kalmayarak daha da mükemmel bir duruma getirmiştir. Bir süre sonra, piyade ve süvarilerden oluşan mızraklı bir birlik kurmayı başarmıştır. Makedonyalıların bu düzenlemesi, yüzyıllar boyunca en iyi savaş tekniği olarak benimsenmiştir.
II. Filip’in başa geçmesiyle Atinalılar iki güçlü düşman arasında kalmışlardır; bunlardan birisi Persler ve diğeri ise Makedonyalılardır. Ancak II. Philip kendisini daima bir fatih gibi değil, bir kurtarıcı olarak görmüş ve sonradan uygarlık tarihini çok etkileyecek bir işi başarmıştır : Sparta dışında kalan bütün Yunan Dünyası’nı tek bir yönetim altında toplamış ve Küçük Asya’da bulunan Yunan kolonilerini de Perslerin elinden kurtarmaya başlamıştır. Ancak onun bu uğraşları, henüz 47 yaşındayken öldürülmesiyle son bulmuştur (M.Ö. 336). II. Philip 24 yıl boyunca yöneticilik yapmış ve oğlu Büyük İskender’e çok aydınlık ve parlak bir yol açmıştır.
Makedonya Krallığı’nın güçlenmeye başladığı bu dönemde yaşayan Aristoteles, Ege Denizi’nin kuzeyinde bulunan Stageria’da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria’da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles’e bir İyonya filozofu denilebilir.
Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus’un (M.Ö.393-370) hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria’dan Makedonya’nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir; bir taraftan Yunan (yani İyon) ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17 yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina’ya gönderilen Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir. Atina’ya gelir gelmez, Platon’un öğrencisi olarak Akademi’ye girmiş ve hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış ve ona Yunanca’da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina’da kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela Agora’da politik dersler almıştır.

Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş ve Aterneus’un yöneticiliğine gelmişti. Akademi‘nin öğrencisi ve hocası Platon’un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok olumlu karşılıyor ve Platon’un önderliğinde daha iyi bir yönetim oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos’ta Akademi’nin kolu olan bir okul kurmuştu. Platon’un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias’ın yeğeni Pythias ile evlendi

Aristoteles, Assos’ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu Teofrastos’un memleketi olan Mytilen’e gitmiştir. Bu seyahatlar, Aristoteles’in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok yararlı olmuştur.
Bu sıralarda II. Philip, oğlu İskender için iyi bir öğretmen aramaktaydı ve Assos’taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles’e önerildi ve o da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip’in oturmakta olduğu Pella’ya gitti. Aristoteles’in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına kadar sürdü. İskender, 336’da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski öğretmeni Aristoteles’i danışman olarak atadı. Daha sonra İskender Yunanistan’daki ve Balkanlar’daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina’ya döndü.
İskender’in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles’i çok güç bir durumda bırakmıştı; çünkü Lise‘nin kurulması sırasında İskender’in yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü, Atina’daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlandı ve Atinalıların, Sokrates’i ölüme mahkum etmekle işlemiş oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis’e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.
Aristoteles’in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes’e göre, ince bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi’nde sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles’e ait olduğu iddia edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.

Aristoteles, İskender’i bırakarak Atina’ya döndüğünde, oradaki dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios’un (Kurt Tanrı) anısına ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. İşte bugün de kullanmakta olduğumuz Lise adı, bu Lyceios’tan gelmektedir.
Lise’de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre, sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine dersler verilmekteymiş.
Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara yönelmişti. Lise’de ise araştırmalar, Aristoteles’in daha çok mantık ve bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.

Aristoteles 13 yıl boyunca Lise’nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise’yi kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü olamadı.
Aristoteles’in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe – yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine – bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. “Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir.” veya “Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)” gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles’in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha sonra Archimedes ve Apollonios tarafından yeniden işlenip değerlendirilecektir.
Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı yapıtlarında açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles’e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer’in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos’un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.
Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo’da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik’te ise, Yıldızlar Küresi’nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası’nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.
Aristoteles’e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye ayrılır; Yer’den Ay’a kadar olan kısım, Ayaltı Evren’i, Ay’dan Yıldızlar Küresi’ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren’i oluşturur. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren’e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Burası, ağılıklarına göre, Yer’in merkezinden yukarıya doğru sıralanan dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak, diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles’e göre, bu öğeler, kuru ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin bireşiminden oluşmuştur.

Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer’in merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer’e ne kadar uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir. Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir.
Yapıları farklı olan bu iki evrende, farklı fizik kanunları geçerlidir. Ayüstü Evren’de bulunan gökcisimleri, taşıyıcı kürelere yapışık oldukları için düzgün dairesel yörüngeler çizerler; her tür değişimin yer aldığı Ayaltı Evren’de ise birbirinden farklı iki tür hareket söz konusudur. Bunlardan birisi doğal, diğeri ise zorunlu harekettir. Zorunlu hareket, bu evrendeki bir nesnenin, örneğin bir taşın, kuvvet uygulanarak doğal yerinden, uzaklaştırılması sonucu oluşan harekettir. Bu harekette uygulanan kuvvet ortadan kaldırıldığında, hareket de ortadan kalkar ve bu defa nesne, ağır olması dolayısıyla, doğal yerine doğru düşer. İşte nesnelerin doğal yerlerine varmak için yaptıkları bu harekete de doğal hareket denir. Doğal harekette, kuvvet nesnenin ağırlığıdır.
Aristoteles’e göre, iki tür zorunlu hareket vardır. Hareketi sağlayan kuvvet, bir cisim üzerindeki etkisini, cismin hareketinin her anında sürdürüyorsa, buna sürekli zorunlu hareket, ilk hareketi verdikten sonra kesiliyorsa, buna da süreksiz zorunlu hareket denir. Ama Aristoteles, kuvvet olmaksızın hareketin de olamayacağına inandığından, (mesela bir taşın fırlatılmasında olduğu gibi) süreksiz zorunlu hareketin oluşabilmesi için, hareket ettiren kuvvetin, ilk hareketin verilmesinden sonra, cismi ileten ortama geçtiği düşüncesini benimsemek zorunda kalmıştır.
Ancak Aristoteles’e göre, fırlatılan bir cismin hızı (v), bu cisme uygulanan kuvvetin miktarı (f ) ile doğru, cismin içinde bulunduğu ortamın yoğunluğu (d=direnç) ile ters orantılıdır ve v=f:d ve eğer f=a (ağırlık) olursa, v = a:d biçiminde ifade edilebilir.
Aristoteles’in ulaşmış olduğu bu sonuç sonraları iki açıdan eleştirilmiştir:
1. Ortamın direnci, sıfır olduğunda hız sonsuz olacaktır; oysa Aristoteles sonsuz hızı kabul etmez. Kuvvetin dirence eşit olduğu durumda da, Aristoteles’e göre hareket olmaz. Oysa, bu durumda formülden çıkan sonuç 1’dir ve bu hareketin olduğunu gösterir.
2. Hareketi olanaklı kılan ortam, bir taraftan cismi iletirken diğer taraftan durdurur. Oysa bir şeyin aynı anda iki karşıt niteliğe sahip olması olanaklı değildir.
Aristoteles’in oluşturduğu bu fizik ve evren görüşü kendisinden sonra az çok değişime uğramışsa da uzun yıllar egemen olmuş ve Galileo’nun yaptığı çalışmalarla geçersiz hale getirilmiştir.
Aristoteles’ten önce de hayvanlar üzerinde araştırmalar yapan bilginler vardı, ama zoolojinin, yani hayvanlar biliminin kurucusu Aristoteles olmuştur. Aristoteles, hayvanlar üzerinde yapmış olduğu gözlemlerden çıkarmış olduğu bulguları, Historia Animalium, (Hayvan İncelemeleri) De Partibus Animalium (Hayanların Bölümleri Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanların Türeyişi Üzerine) adlı yapıtlarında toplamıştır; bu üç yapıt, birbirleriyle bağlantılıdır; ancak birincisi hayvanların tasviri, ikincisi morfolojisi ve üçüncüsü ise üremesi ile ilgilidir.

Aristoteles, çalışmaları sırasında karşılaştırma yöntemini izlemiş ve bulguları belirlerken benzerliklerden ve farklılıklardan yararlanmıştır. Hayvanları, yaşamış oldukları çevre içerisinde inceleyen Aristoteles, Plinius’tan oldukça farklı bir tutum içerisindedir; sadece gözlem sonuçlarından yararlanmış ve önceki yapıtlardan derlemiş olduğu bulguları, kendi gözlemleri ile denetlemeyi ihmal etmemiştir. Rivayetlere güvenmemiş ve fil gibi, çok iyi tanımadığı hayvanlardan asla söz etmemiştir.
Aristoteles, De Partibus Animalium (Hayvanların Bölümleri Üzerineı) adlı eserinde doğru bir sınıflama yöntemi hakkında bilgiler vermiş ve hayvanları, kırmızı kan içerenler ve içermeyenler olmak üzere iki sınıfa taksim etmiştir :
I. Kırmızı Kanlı Olanlar (Sanguineous)
a. Doğuran dört ayaklılar. Bütün memeli hayvanlar bu guruba girmektedir; bunlara yarasalar ve yunuslar da dahildir.
b. Yumurtlayan dört ayaklılar. Bunlara kertenkele, kaplumbağa ve timsah dahildir.
c. Kuşlar ayaklarına göre sekiz alt gruba ayrılmıştır. Bu sınıflama onların ayak şekillerine ve beslenmelerine dayanılarak yapılmıştır.
d. Balıklar ise iskeletlerine göre iki kısma ayrılmıştır : kemik iskeletliler ve kıkırdak iskeletliler.
II.Kırmızı Kanlı Olmayanlar (Anaima)
a. Yumuşak vücutlu omurgasızlar.
b. Bir dış iskeletle kaplı olan yumuşak omurgasızlar.
c. Sert bir dış kabukla kaplı yumuşak omurgasızlar.
d. Böcekler; bunlar da sekiz kısma bölünmüştür.
Aristoteles, buradaki sekiz gruptan her birine kapsamlı cins (genus) ve onların alt bölümlerine ise cins veya tür adını vermiştir.

01.Giriş

Bütün oksitlerin ve belki de bütün bileşiklerin en önemlisi sudur. H2O kimyasal formülüne sahip olan su molekülü çizgisel değildir. H-0-H da oksijen bağları arasındaki açı 104,5o dir. Her iki hidrojen tarafı, oksijen tarafına nazaran pozitif olduğundan molekül polar kovalent bağlar ihtiva eder ve dolayısıyla net bir dipol momente sahiptir.

Aşağıda konunun ayrıntılarına girmeden okuyucunun daha fazla yararlanabilmesi için bazı kimyasal terimler ile su analizlerinde kullanılacak bazı konular açıklanacaktır.

Kovalent Bağ: Bağların pek çoğunda elektronların bir atomdan diğerine aktarılması tam olmuş kabul edilmez. Birbirinin aynı olan iki hidrojen atomundan meydana gelen hidrojen molekülünde, hidrojen atomlarından birinin elektron vermesi, diğerinin bunu alması mantığa aykırı düşer. Böyle bir durumda elektronların atomlar arasında ortaklaşa kullanılmasıyla oluşan bağa kovalent bağ denir.

Bağların Polarlığı : Cl-F molekülünde florla klor arasındaki bağı dikkate alalım. Klor da flor gibi p alt tabakasında, (en dış yörüngedeki enerji tabakası) bir elektron daha alabilecek yere sahiptir. Cl ve F atomlarının p orbitalleri arasındaki tesir neticesi bir kovalent bağ meydana gelir. Bu bağın elektron çifti zamanın daha büyük bir kısmını flor etrafında geçirir. Ve bunun neticesi flor ucu, klor ucuna nazaran daha negatif olur. Bu polarlıkta pozitif ve negatif yüklerin merkezlerine (+) ve (-) işaretleri koymak suretiyle veya elektron kaymasını gösteren, kuyruğunda + işareti olan bir okla gösterilir. Molekül elektrikçe nötraldir, ama molekül elektrik yükü dağılımı bakımından asimetriktir. İçindeki pozitif ve negatif yüklerin üst üste gelmediği moleküllere polar moleküller, iki atom arasındaki bağı meydana getiren elektron çiftinin, atomlar arasında eşit olarak paylaşılmamasından meydana gelen bağlara da polar bağlar denir. Aralarında belirli bir uzaklık bulunan negatif ve pozitif yük içeren moleküllere (ör.Cl-F) DİPOL molekül denir. Dipollük özelliği kantitatif olarak, dipol momentiyle verilir. Buda pozitif yükle negatif yük arasındaki uzaklığın yükle çarpımına eşittir. Dipol momenti Debye birimiyle ölçülür.

Bir su molekülünün H atomuyla başka bir su molekülünün O atomu birbirlerini çektiğinden, su hem sıvı nemde katı halinde meydana gelir.

baglarin-polarligi

Burada su molekülleri hidrojen bağlarıyla  bağlanmışlardır. İki atom arasında bulunan H atomu her iki oksijen atomuna da eşit olarak bağlanmış gibi kabul edilebilir.

Hidrojen bağlarının meydana gelişi neticesinde bir oksijen atomu etrafında 4 hidrojen atomu toplanarak dev moleküller meydana gelir. Buna rağmen en basit molekül H2O dur. Çünkü verilen formüldeki dört hidrojenden birinin yarısı bir oksijene aittir. X ışını çalışmaları, buzda her bir oksijenin etrafında dört hidrojen olduğunu göstermektedir. Bu çalışmalar H atomlarını doğrudan doğruya göstermez, ama bir oksijen atomu etrafına simetrik olarak dört oksijen atomunun yerleş­tiğini gösterir. Oksijen atomları birbirlerine H bağlarıyla bağlandığına göre, bir oksijen etrafında dört hidrojen atomunun bulunması gerekir. X ışını çalışmaları, merkezdeki oksijen atomu çevresindeki (komşu su molekülleri) dört O atomunun, muntazam bir tetrahedronun (düz dört yüzlü) köşelerine yerleştiğini gösterir. Buz iki boyutlu değil, tetrahedral yapısı nedeniyle üç boyutludur. Her iki oksijen atomundan birinin etrafında bulunan dördüncü hidrojen atomu, oksijen atomunun altında ve görünmemektedir.

baglarin-polarligi-1 

Bu görünmeyen hidrojen başka bir oksijenle bağ yapar ve bağı üç boyutta devam eder. Çok ilgi çekici bir husus, buz yapısının altıgen boşluklarla, bal peteğine benzemesidir. Buzun yoğunluğunun sudan düşük olmasının nedeni işte bu boşluklardır. Suyun genleşerek buz oluşturma­sı ve buzun yoğunluğunun düşük olması tabiatta sudaki canlıların yaşamını devam ettirmesini sağlar. Eğer bu buz daha hafif olmasaydı göl ve nehirlerin donması dipten yüzeye doğru olur, içindeki canlılar ölürdü. Buz daha hafif olduğundan yüzeyde bir tabaka oluşturur ve böylece alttaki suyun sıcaklığını donma noktasının üstünde bir değerde tutar.

Hidrojen ve oksijen gazları karışımı ışıkta bir reaksiyon vermez; ancak tutuşturulduklarında kuvvetle patlarlar. Bu karışıma patlayıcı gaz denir.

2 H2     +         Oà           2 H2O + 136,6 K Cal

2 mol Gaz        1 mol Gaz               Su, sıvı

44,8 Litre           22,4 Litre           0,036 Litre

Bu reaksiyon sonucu, meydana gelen suyun soğutulduktan sonra sıvı halinde kapladığı hacim ihmal edilecek kadar küçük olduğundan patlama sonucu azalan hacimden reaksiyon denklemine göre 2 / 3 ünün Holduğu anlaşılır.

Susama Nasıl Olur ?

Angiotensine hormonu beyni su ihtiyacı konusunda uyarır. Bu uyarı, tükürük salgılamasının azalarak ağızda kuruluğa yol açmasıyla ortaya çıkar. Böbrekler tarafından üretilen bir diğer hormon ise suyun vücutta kalmasını sağlar. Böylece daha az idrara çıkarız. Alkol bu hormonun etkisini nötralize eder. Bunun sonucunda idrara çok çıkılır ve çok su içilir. Alkoliklerin çok su içme nedeni budur.

02. Suyun Donmasındaki Gizem

Suyun ya da su buharının donmasıyla oluşan katı madde buzdur. Sıcaklık 0 °C nin altına düştüğünde, yeryüzündeki su buharı kırağı biçiminde, bulutlardaki su buharı da kar taneleri biçiminde donar; her kar tanesi tek bir buz kristalinden oluşmuştur. Sıvı haldeki su ise, aynı sıcaklıkta donara, akarsu buzu, deniz buzu, dolu tanesi, ticari yada ev tipi soğutucularında üretilen buz gibi katı taneciklere dönüşür.

Buz, bir kristaller yığınından oluşmuştur; ama suyun donmasıyla oluşan buz kristalleri, buhar buzundaki gibi kristal yüzeyleri olmadığından kolayca görülemez. Suyun donmasıyla ortaya çıkan buz kristallerinin boyutları genellikle 1 – 20 mm arasındadır. Buna karşılık eski bir buzulda, uzun süren yeniden yapılaşmış kristalleşme süreciyle, buz kristallerinin çapı yaklaşık 50 cm yi bulabilir.

Bir gram buzu eritmek için 79,8 kalori ısı enerjisi gereklidir (gizli erime ısısı). Bu değer başka maddelerin gizli ısılarıyla karşılaştırıldığında oldukça yüksektir. Buzun soğutucu yada ısı soğurucu olarak çok kullanılmasının temelinde bu özellik yatar. Erimekte olan buzun sıcaklığı 0 °C de sabit kalır.

Suyun yoğunluğunun 0,9998 gr / cmolmasına karşılık buzun yoğunluğu 0,918 gr / cm3 dür. Bu nedenle, bir buz kütlesi, 0 °C sıcaklıkta ve eşit kütledeki sudan % 9 daha fazla yer kaplar. Donan su borularının patlaması ve buzun (hacminin yaklaşık 1 / 10 u su yüzeyinde kalmak üzere) suda yüzmesinin nedeni budur. Basınç altındaki buzun erime noktası, donma sırasındadaki hacım artışı nedeniyle, atmosfer başına 0,0075 °C kadar düşer. Buz pateninde yada buzlu yolda otomobilin kaymasından da bilindiği gibi buz yüzeyinin kayma sürtünmesi düşüktür. Bunun nedeni kayan cismin uyguladığı basınçla eriyen buzun, yüzeyler arasında sürekli bir bağlayıcı işlevi görmesidir.

BUZUN YAPISI :

Bir buz kristali, bir moleküldeki hidrojen atomları ile başka bir molekülün oksijen atomları arasındaki çekim kuvvetlerinden doğan hidrojen bağlarıyla birbirine bağlanmış su moleküllerinden oluşur. Her molekül, çevresindeki dörtgenin köşelerinden dört komşu moleküle bağlanır. Dörtgenler biçimindeki bu diziliş su moleküllerinin altıgen zincirlerini büzer ve yan yana dizilen altıgen molekül zincirleri, altıgenin eksenine dik olarak uzanan büzülüp kırışmış altıgen katmanlar oluşturur.

Su molekülünün buharda ve buzda ayrı olan eğrilmiş biçimi nedeniyle, her molekülündeki 2 hidrojen atomu, komşu 4 atomdan ikisine doğru yönelerek bunlara bağlanır. Sonuç olarak her su molekülü değişik yönelme durumundan herhangi birine olabilir. Bu durumların gerçekleşme olasılığı, komşu moleküllerin, her bir bağda tek bir hidrojen atomu bulunacak ve böylece hiçbir hidrojen bağı kopmayacak biçimde yönelmesi koşuluyla, istatistiksel olarak eşittir. Böyle bir istatistiksel düzensizlik buzun fiziksel özelliklerini büyük ölçüde etkiler ve buz kristalinin, mutlak sıfır noktasında ( – 273,15 °C ) yok olmayan bir entropi kazanmasına yol açar.

Buzun yapısı bilinen inorganik iyonların ve organik moleküllerin bağlanması için pek elverişli değildir. Bu nedenle, sulu bir çözeltinin dondurulmasıyla elde edilen buz, çözeltiden daha saftır. Deniz suyunun dondurularak tuzdan arıtılması yöntemi de bu temele dayanır.

Su molekülleri sıcaklığın düşmesi sonucu doğal yapıları gereği kristaller halinde dizilmeye başlar. Böylece birbirine yaklaşarak bir çekim gücü yaratılması sonucu hegzagonal (altı yüzlü kristaller) oluşmaya başlar. Bu kristaller zincir, gibi birbirlerine bağlanmışlardır. Bu durumda moleküller altıgen bir prizma görünümündedir ve bir eksen boyunca dizilmişlerdir.(Optik eksen) iki buz kristalinin merkezleri arasındaki uzaklık 3 A°  kadardır. Böylece eksenin l mikronluk uzunluğu üzerinde 3000 molekül bulun maktadır. l mikron küp boyutundaki bu kristalin içindeki molekül sayısı ise 27 milyondur. Suyun kristal oluşumu ile buz haline geçişi sırasında, boyutsal değişimlere de yol açar. Saf su, buza dönüşürken hacminin % 9 u oranında büyür. Gıdaların dondurulması sırasında hacim genişlemesi ise % 6 kadardır. Çünkü gıdalarda büyük oranda suyun yanında hava boşlukları da bulunmaktadır.

Suyun donmaya geçişi sırasında merkezden başlayan kristalleşme başlıca üç ayrı tipte sınıflandırılır.

a. Su molekülleri donma sırasında yeterli zaman bulursa düzgün altıgen kristaller haline dönüşür.

b. Eğer bu durum hızlandırılırsa, kristaller gelişigüzel yapıda ve eksen üzerinde düzgün olmayan bir şekilde olunmaya başlar ve dallanma görülür. Ancak hu dallar 600 lik muntazam açılar meydana getirirler.

c. Çok hızlı soğutma durumunda ise, yine merkezden oluşmaya başlayan ok şeklinde buz kristalleri görülür, dallanma yoktur, küçük ince çubuklar halindeki kristaller saydamdır.  Bu üçüncü özellik gıdaların dondurularak muhafazasında kullanı­lır. Yavaş dondurma sırasında oluşan büyük buz kristalleri hücre  dokularını parçalar. Çözünme sırasında yapısı bozulmuş olan gıda enzim ve organizmaların hücumuna karşı direnç gösteremez.

Buz, eridiği zaman yapısının intizamı çok az bozulur, fakat  tamamen ortadan kalkmaz. Erime noktasının yakınındaki sıcaklıklar da, oksijen  atomlarının  halâ   buzda  olduğu  gibi  dört  hidrojenle tetrahenral   olarak   çevrelendiği   görülmektedir. Yalnız  tetrahedral  yapı   çok  gayri   muntazamdır  ve  devamlı  değişir. Herhangi bir  andaki  yapıda   altıgen  şekildeki   yapıda   bazı  boşluklar  çökmüş  ve  daha   sıkı   bir  yapı   meydana  gelmiştir.

Sıcaklık °C             Fiziksel durumu           yoğunluk (g/ml)

0                               Katı                                 0.917

0                               Sıvı                                 0,9998

3,98                          Sıvı                                 1,0000

10,0                          Sıvı                                 0,9997

25,0                          Sıvı                                 0,9971

100,0                        Sıvı                                 0,9584

Yukarıdaki   tablodan da  anlaşılacağı  gibi   su  buzdan daha  yoğundur . Suyun  en yoğun  olduğu sıcaklığın 3,98 C0  olduğu da görülür. Bu  şöyle  açıklanabilir; Buz  eridiği   zaman  yapısının   bozulmasıyla  yoğunluğu artar. Sıcaklık   yükseldikçe  yapının  bozulması  devam  eder. Ama  belirli bir  sıcaklıktan   sonra   buna  karşı   olan   bir  tesir   belirir. Bu   tesir  sıcaklığın  yükselmesiyle  artan, moleküllerin  kinetik  enerjileridir. Bunun  neticesi, hidrojen  bağları   kopar ve  moleküller  arası   ortalama   uzaklık   büyür. Bu  3,98 C°  nin üstünde  çok  belirgin hale  gelir. 3,96 C°  nin  altında   buz  yapısının  çökmesi   çok  önemlidir.

03. Çözücü   Olarak Su

Su   hem doğada ve hem de  laboratuarda   çok   bilinen   bir  çözücüdür. Buna  rağmen  birçok  maddeleri   hiç   çözemediğinden  üniversal bir  çözücü  olmaktan  çok  uzaktır. Çözünürlüğe   tesir  eden  çeşitli faktörler  vardır. Bundan  dolayı   çözünmeyi   tahmin  etmek  çok  güçtür.  H2O molekülleri   arasında  kuvvetli  assosyasyon  olduğundan tahmini, özelliklede su için  tahmini   çok daha   zordur. Çözelti   teşekkül   edebilmesi   için, su  moleküllerinin  komşularından ayrılıp çözünenin  taneciklerine geometrik  olarak yer ayırması gerekir. Bu  oldukça   güç  ve  enerji   isteyen  bir  olaydır.

Genel olarak su, moleküller  yapıdaki   bileşikler  için  oldukça zayıf   bir  çözücüdür. Gazolin, oksijen, metan gibi   bileşikler  suda pratikçe çözünmezler. Bu gibi hallerde su molekülleriyle, molekül yapısındaki tanecikler arasındaki çekim kuvveti o kadar azdır ki açığa çıkan enerji su yapısını bozmaya yetmez. Yine de amonyak, etil alkol gibi suda bir hayli çözünen molekül yapısındaki maddeler vardır. Bu maddeler su moleküllerini suyun yapısını kıracak kadar kuvvetle çekerler. Amonyakta NH3 ün N atomuyla. H2O nün O atomu arasındaki hidrojen bağları meydana gelir. Bu hidrojen bağları, çözünmüş NH3 ün formülünün bazen NH4OH şeklinde yazılmasıyla doğrulanır. Etil alkolün sulu çözeltisinde etil alkolün oksijeniyle suyun oksijeni arasında hidrojen bağı meydana gelir. Sakarozun (C12H22O11) çözünürlüğü, o da etil alkol gibi OH grupları ihtiva ettiğinden büyük ölçüde hidrojen bağları teşekkülünün bir neticesidir.

Çözücüde iyon halinde bulunan maddeler için en iyi çözücü su olmasına rağmen, pek çok bileşiği (iyon) suda pratik olarak çözünmezler. Genel olarak, iyonlarla polar su molekülleri arasındaki çekim (hidratoasyon enerjisi) kuvveti su yapısını kıracak bü­yüklüktedir. Katı içinde, zıt yüklü iyonlar arasında da kuvvetli çekim kuvvetleri vardır. (örgü enerjisi) Bir çözeltinin meydana gelebilmesi için bu kuvvetlerin yenilmesi gerekir. Çözünürlüğün açıklanmasında, bu çekimlerin her ikisinin de dikkate alınması gerekir. Sodyum klorürde iyon – su çekimleri yeter derecede olduğundan, NaCl suda çok çözülür. Baryum sülfatta, iyon su çekimlerim sodyum klorürdeki iyon – su çekimlerinden daha büyük olmasına rağmen yine de BaSO4’ ı çözmek için yeter büyüklükte olmadığından BaSO4 suda çözünmez.

NaCl ile BaSO4 arasında bir karşılaştırma yaparken, sodyum klorürde iyonların tek yüklü, baryum sülfatta ise çift yüklü olduklarını dikkate almak gerekir. Bu iyonun yükü ne kadar büyükse polar su moleküllerinin bir ucunu o kadar kuvvetle çeker. Fakat katı içindeki yüksek yüklerde birbirlerini o kadar çok çekerler. Buna göre, yüksek yük hem çözünmeyi nemde çözünmemeyi teşvik eder. Problem gerçekten çok karışık olduğundan bu hususta tatmin edici bir teori halen geliştirilememiştir. Şurası da bir gerçektir ki hem anyon ve hem de katyon yükü büyük olan tuzların çözünürlüğü azdır. Örneğin, anyon ve katyonu çift yüklü olan BaSO4 ile anyon ve katyonu üç yüklü AlPO4, anyonu ve katyonu tek yüklü olan NaCl den daha az çözünürler. Öte yandan iyonlardan birinin yükü artırılmakla, çözünürlük fazla değişmez. Örneğin, NaCl, BaCl2 ve A1C13 önemli ölçüde çözünürler. Aynı şekilde NaCl, Na2SO4, Na3PO4 da oldukça çok çözünürler.

Yüke ilave olarak, çözünürlüğe tesir eden diğer faktörler vardır. Bunlardan bir tanesi iyon hacmidir(büyüklüğü). Genellikle bir iyon ne kadar küçükse, diğer iyonları ve su moleküllerini o kadar çok çeker. İhmal edilmeyecek bir başka faktörde, bazen gerek katı ve gerekse çözelti halinde, iyonlar arasında var olan spesifik çekim kuvvetleridir. Örneğin, gümüş klorürde Ag+ ile Cl iyonları arasındaki Van der Waals çekim kuvvetleri sodyum klorürdeki Na+ ve Cl iyonları arasındaki çekim kuvvetinden daha kuvvetli oldukları için AgCl ün çözünürlüğü NaCl ün çözünürlüğünden daha azdır. Baryum sülfürde (BaS) sülfür iyonu suyla reaksiyona girdiğinden baryum sülfürün çözünürlüğü, BaSO4 ın çözünürlüğünden daha büyüktür.

04. Hidratlar

Yapılan analizler birçok katının su molekülleri içerdiğini gösterir. Böyle katılara hidratlar denir. Örneğin nikel sülfat heptahidrat NiSO4.7H2O şeklinde gösterilirler. Bu formül bileşikte yedi molekül su olduğunu gösterir ama bunların kristal içinde nasıl bağlandıklarını göstermez. Örneğin NiSO4.7H20 da yedi molekül su da aynı durumda değildir. Bunlardan altı tanesi Ni +2 ye bağlanmış ve Ni(H20)6+2 yi meydana getirmiştir, yedincisi ise Ni(H20)6 +2 ile SO4 arasında paylaşılmıştır. Madde ise Ni(H2O)6SO4.H2O şeklinde daha iyi temsil edilir. Sodyum karbonat de hidrat (Na2CO3.10 H2O) gibi hidratlarda, su molekülleri direkt olarak iyonlara bağlanmamışlardır. Bu moleküllerin kristaldeki görevleri belki de iyonların istiflenmesini kolaylaştırmaktadır. Hidratasyon suyu ısıtılarak bertaraf edilir ve susuz maddeler elde edilir. Kristal bünyesinden suyun uzaklaştırılması yapısında değişiklikler meydana getirir. Bununla beraber, zeolitler denilen bazı silikat filizleri ve proteinler ısıtıldıklarında su kaybederler ama kristal yapılarında fazla bir değişiklik meydana gelmez. Tekrar suya bırakıldıklarında su alarak sünger gibi şişerler. Bu şekilde alınmış olan su, katı bünyesinde bulunan tünelleri yarı katı gibi doldurur.

Gerçekte , hidratasyon suyu  sadece  laboratuvarda  çok  kullanılan tuzlarda değil, başka  bileşiklerde de bulunur. Örneğin, mavi bakır sülfat, CuSO4. 5H2O  şeklinde veya  daha iyisi Cu(H2O)SO4•H2O  şeklinde  gösterilirler. Asit  ve   bazlar bile  katı hallerinde hidratlar halindedirler. Bunlara   baryum hidroksit  Ba(OH)2.8H2O ve oksalik  asit (H2C2O4.2H2O) örnek verilebilir.

05.Hidroliz

Suya NaCl ilave edildiği zaman  meydana  geleni çözelti nötraldir. Yani   H+  konsantrasyonu OH   konsantrasyonuna eşit olup,  sudaki gibi 1.10 M -7 dir. Eğer NH4Cl   gibi   tuzlar  çözülünürse hafif asitli çözelti meydana getirir. İşte tuzlarla su arasındaki bu karşılıklı etkiler sonucu  sudaki ( H3O+) = (OH) = 1.10-7 M eşitliğinin  bozulması   olayına   hidroliz denir.

06. Kimyasal Denge

Kimyasal  reaksiyonlarda  reaksiyona  giren maddeler  ile ürünlerin dengede olduğu bir sıcaklık ve konsantrasyon  vardır. Bir reaksiyon denge haline ulaşmış ise iki yöne doğru olan reaksiyon hızları birbirine eşit demektir. Örneğin

              k1

A + B   ↔   C  + D

              k2

gibi bir reaksiyon olsa burada ileriye doğru olan reaksiyon hızı

Ri=k1(A)(B) ile ve geriye doğru olan reaksiyon hızı

Rg = k2(C)(D) ile ifade  edilir.

Buradaki k1 ve k2 reaksiyon hız sabitleri adını alır. Köşeli parantezler ile molar konsantrasyonlar ifade edilir. Denge halinde Ri = Rg olduğundan

   k1(A) (B) = k2( C )(D)

        k1      (C)(D)

K = —– = ———-

        k2      (A)(B)

ile reaksiyonun K denge sabiti ifade edilir.

A   +   2B ↔  C  + D     gibi bir reaksiyonda

denge sabiti

          (C) (D)

K = ———–       ile ifade edilir.                             

         (A)(B)2

Genel  olarak  ise

  aA  +bB ↔  cC  + dD

   (c)c( D)d
 K= ------------    yazılmakla  denge sabiti K 
       (A)a(B)b    

ifade  edilmiş   olur. Bu   ifade  şekline Kütlelerin  Etkisi  Kanunu denir.

Kural : Katı   faz,  denge sabiti ifadesinde  yer  almaz.

HC.l   (g)   +  LiH   (k)  ↔  H2(g)   +  LiCl   (k)

         (H2)

K  = ———

        (HCl)

Reaksiyonda   gazlar yer  almıyorsa konsantrasyonlar yerine kısmi   basınçlar yazılır.

         PH2

K = ———

         PHCl

06.01. Denge Sabitinin Sayıca Değeri Nasıl Bir Anlam  Taşır?

Zn(k)   + Cu+2(aq) ↔   Cu(k) +Zn+2(aq)

           (Zn+2

k =  ———- =2 x1037

(Cu+2)

Yukarıdaki reaksiyonda K, birden büyüktür. O halde dengede, ürünlerin konsantrasyonu reaksiyona girenden fazladır. K birden küçük olsaydı tersi söz  konusu olurdu.

BaSO4   (k)   ↔ Ba+2 (aq)   +  SO4-2   (aq)

k  =   (Ba+2.(SO4=)   =   1.10-10

Burada  K  birden   küçüktür . Bu  gibi   hallerde  ya   ürünlerin konsantrasyonları çok  küçük  veya   ürünlerden  birinin  konsantrasyonu   büyük ise öteki  çok küçük olmalıdır.

Kısaca dengeye nelerin etki  ettiğini   şöyle   belirtebiliriz,

    Konsantrasyon değişimi Hacim veya basınç değişimi              Sıcaklık değişimi                                           
07. Çözünürlük Çarpımı ve Çökme

Suda az çözünen tuzlar bir heterojen denge meydana getirirler. Burada denge deyiminden çözünme hızının çökme hızına eşit olduğu anlaşılır. Suda az çözünen bir tuz olarak AgCl ü ele alalım. Bu tuz

AgCl (k) ↔  Ag+ (aq)+ Cl(aq)   reaksiyonu gereğince bir miktar çözünecektir. Bu reaksiyonun denge sabiti

           (Ag)(Cl=-

K’ = —————–     AgCl katı  faz olduğundan

             (AgCl)

(sabit) yeni bir sabit ile

Ksp – K’ (AgCl) = (Ag)(Cl)   yazılır. Ksp ye tuzun çözünürlük çarpımı denir. Saf suya bir miktar AgCl verilecek olursa çözeltideki bütün Ag+ ve Cl iyonları AgCl ün çözünmesinden meydana gelir. Ortama dışarıdan Cl iyonları verilirse sistem Cl iyonlarını harcayacak yönde yani katı AgCl iyonları oluşacak yönde harekete geçer. Ag+ ve Cl çarpımı Ksp  ye eşit oluncaya kadar Cl harcanır. Cl iyonları yerine Ağ+ iyonları ilave edilirse aynı yönde yani sağdan sola reaksiyon olur, ve Ağ+ harcanır.

Ksp nin değeri belli bir sıcaklık için sabittir. Sıcaklık değişirse Ksp de değişir. Çözünürlük çarpımı ifadesinde iyonlardan birinin konsantrasyonu artarsa ötekinin azalması gerekir ki çarpımı sabit olsun. Bu özellikten faydalanarak çöktürme reaksiyonları kantitatif olarak yapılabilir.

AgCl (k) ↔  Ag+(aq) + (Cl)(aq) olayını ele alalım . 1 litre saf suda S mol AgCl çözünürse S mol Ag+ ve S mol Cl iyonu meydana gelecektir.O halde

Ka  = (Ag+)(Cl) = S.S = S2  olur. Eğer belli bir sıcaklık içinde bu tuza ait çözünürlük çarpımı verilmiş ise bu tuzun çözünürlüğü (S) yani litrede kaç mol AgCl çözündüğü, çözeltideki Ag ve Cl iyonları konsantrasyonunu hesaplayabiliriz. Aşağıda bu konuda iki adet çözülmüş örnek verilecek ve bununla yetinilecektir.

ÖRNEK: Oda sıcaklığında AgCl ün çözünürlük çarpımı Ksp=1.10-10 dur.

a. Bu tuzun çözünürlüğünü,

b. Ag+ ve Cl iyonları konsantrasyonunu bulunuz.

AgCl (k) ↔   Ag+(aq) + Cl-(aq)

Ksp =(Ag)(Cl)

1.10-10 = S.S

S=V 1.10-10 = 1.10-5 M

O halde litrede 1.10-5 mol AgCl çözünür. S mol AgCl den S mol Ag+ ve S mol Cl iyonları oluşacağından

(Ag+) = (Cl) = 1.10-5 M olur.

Acaba litrede kaç gram AgCl çözülür?Yukarıda litrede 1.105 mol AgCl çözündüğünü bulduk. Bu kadar mol AgCl ün kaç gram olduğunu hesaplamakla soruyu cevaplandırırız. AgCl ün formül ağırlığı 108 + 35,5 – 143,5 gr olduğundan 143,5 . 10-5 gram AgCl 1 litre suda çözülür. O halde AgCl ün çözünürlüğü 1.10-5 mol/litre   ve  143,5 . 10-5 gram/litre dır.

ÖRNEK: 25°C da Ag2CrO4 ait Ksp – 2.10-2

AgCl a ait  Ksp = 2,8 . 10-10 dur. Buna göre bu tuzlardan hangisinin çözünürlüğü fazladır.

Ag2Cr04(k) ↔  2Ag + (aq) + CrO4-2(aq)

Ksp = (Ag+)2 . (CrO4-2) = (2S)2(S) = 4S3

4S3 = 2.10-2

S = 8.10-5 M

AgCl (k)  ↔   Ag(aq) + (Cl)(aq)

Ksp = (Ag+)(Cl) = S2

S = 1,7 . 10-5 M

O halde Ag2CrO4 ün çözünürlüğü daha büyüktür. Bir tuzun gr/lt olarak çözünürlüğü bilinirse Ksp çözünürlük çarpımı hesaplanabilir.

07.01.Çökme

Çözünürlüğü  az   olan   bir   tuzun   bir  çözeltiden   çöktürülerek ayrılabilmesi   için  çözeltideki   iyon   konsantrasyonları    tuzun  der konsantrasyonundan büyük  olması  gerekir. İyon   konsantrasyonları denge  konsantrasyonlarına   eşit   oluncaya   kadar   tuz katı  faz   halinde  çözeltiden ayrılır.

İyon   konsantrasyonları  denge  konsantrasyonundan  ne   kadar büyükse   katı   fazın   ayrılması   o  kanar  hızlı   olur. Suda   az   çözünen tuz olarak  gümüş   bromür alsak  çözeltide

(Ag+)(Br) > Ksp   ine  AgBr  çöker.

Çökme nin   tamamlanması   ile (Ag+)(Cl)   =   Ksp  dengesi    kurulmuş   olur.

ÖRNEK:   50  ml   0,2   M  Na2SO4    i1e   50  ml   O,6   M  BaClçözeltileri    karıştırılırsa  çökme   olur mu?

Toplam  hacim   100  ml   olduğundan

                                          0,2

(Na2S04)   =   (S04-2)   =  —– =  0,1 M

                                           2

                                   0,6

(BaCl2)=(Ba ++ ) =  ——— = 0,3  M

                                   2

(Ba+2).(SO4=)  = 0,3 . 0,1 = 3,10-2

3.10-2»  l,2   .  10-10       o   halde   çökme   olur.

ÖRNEK:

CaF2   ait        K sp   =   1,7.10-10  dur.

50 ml  5.0.10-4  M Ca(N03)2   ile

50 ml  2,0.10-4    M NaF  karıştırılırsa   çökme  olur  mu   ?

(Ca++)  =  (5,0×10-4  / 2)      = 2,5x 10 -4 M

(F) = (2.0×10-4 / 2 ) =1,0 x10-4 m

CaF2   (k)  à      Ca++  (aq)   +  2F (aq)

(2,5 . 10-4)(1,0 . 10-4) = 2,5 . 10-12

2,5 . 10-12 < 1,7 . 10-10    olduğundan çökme olmaz.

07.02. Bir Çökeleğin Çözülmesi

Bunun için gerekli şart, çözeltideki iyonların konsantrasyonları denge konsantrasyonundan küçük olmalıdır. Dengeyi kurmak için katı fazdan sulu faza iyonlar geçer yani çözünme olur.

Çökeltideki iyon konsantrasyonlarını küçülterek çökeleğin çözünmesini sağlamak için şu yollar izlenir.

i ) Su ile seyreltme (uygulaması pratik değil)

ii ) Isıtmakla çözünürlük artırılır. (uygulaması pratik değil)

iii) Asit ilavesiyle (çökeleğin anyonu kuvvetli bir baz ise

asit ilavesi ile çözünür. BaCO3 bulunan çözeltiye asit ilave edecek olursak,

CO3= + H3+O  à  HCO3 + H2O

HCO3 + H3+O à  H2CO3 + H2O

H2CO3 à   CO2 + H2O reaksiyonları olur.

Çözeltideki karbonat iyonları konsantrasyonu devamlı küçülür ve katı fazdan yeniden bir miktar CO3 iyonları çözeltiye geçerek iyonlar konsantrasyonu çarpımını Ksp   ye denk yapmaya çalışır. Asit   ilavesine  devam  edilirse  BaCO3   in   tamamı   çözülür.

iv) Kornpleksiyon  yaparak  çözünme;   Birden   fazla yüklü  tanecik   ulunduran   iyonlara   kompleks   iyon  denir. SO4=  gibi   iyonlar  bu tanıma  girmezler. Çünkü   bu   iyon  daha  küçük   iyonlara  ayrışmaz. Fakat   Ag (NH3)2+  bir kompleks iyondur.

Az çözünen bir tuz  kompleks   oluşturan iyon  yanında  çözünür.

08. Su ile İlgili Değerler
Saf Suyun Atmosferik Basınçta Yoğunluğu

Sıcaklık C°

Yoğunluk g/ml

Sıcaklık C°

Yoğunluk g/ml

– 13

0,997292

30

0,99556783

– 10

0,997935

40

0,9922473

– 5

0,999176

50

0,98807

– 2

0,999673

60

0,98324

0

0,9998676

70

0,97781

2

0,9999678

80

0,97183

4

1,00000

100

0,95841

8

0,9998765

150

0, 91721

10

0,9997281

200

0,86492

13

0,9994059

250

0,798881

16

0,9989721

300

0,71276

21

0,99802221

350

0,57497

Kaynak:International Critical Tablee

Suyun Özgül Hacmi cm3/gr

Basınç kg/cm2

0 °C

50°C

95°C

1

1,001

1,0121

1,0396

500

0,9772

   

1.000

0,9568

0,9742

0,9985

1.500

0,9397

0,9583

0,9813

2.000

0,9249

0,9440

0,9662

3.000

0,8997

0,9222

0,9440

4.000

0,8796

0,8998

0,9195

5.000

0,8627

0,8825

0,9010

6.000

 

0,8669

0,8850

7.000

 

0,8531

0,8706

8.000

 

0,8408

0,8578

9.000

 

0,8297

0,8462

10.000

 

0,8193

0,8353

11.000

   

0,8527

       
Suyun Isı İletimi  10-5 W / (cm)(C°)

Sıcaklık C°

k 10-5 W/cm C°

0

554

10

576

30

615

50

643

70

665

90

676

100

680

150

685

200

666

250

624

300

564

Kaynak: International Critical Tables

Suyun  Yüzey   Gerilimi

Sıcaklık   °C

Yüzey  gerilimi dyn/cm

Sıcaklık °C

Yüzey  gerilimi dyn/cm

-8

77,0

30

71,19

-5

76,4

40

69,56

0

75,6

50

67,91

5

74,9

60

66,18

10

74 ,22

70

64 ,4

15

73,49

80

62,6

20

72, 75

90

60,1

25

71 ,97

100

58, 9

Bazı Maddelerin Çeşitli Sıcaklıklarda Sudaki Çözünürlükleri (gr/Lt)

MADDE

0°C

8°0

20°C

30°C

Sodyum bikarbonat

65

75

88

100

Sodyum hidroksit

420

515

1090

1190

Kristal Na2CO3

189

338

580

1050

Kalsiyum klorür

595

650

745

1020

Alüminyum sülfat

608

653

710

788

Demir sülfat

287

375

485

602

Sodyum klorür

357

358

360

363

Bazı Bileşiklerin Birbirine Dönüştürülmesi İçin Çarpılması Gereken Faktörler

Çevrilecek değer

Çevrilmesi istenen değer

Çarpılacak faktör

Ca++

CaCO5

2,497

CaCl2

OaCO3

0,9018

HCO3

CaCO3

0,8202

HCO3

CO3

0,4917

Mg++

CaCO3

4,116

MgCl2

OaCO3

1,051

Na3CO3

CaCO3

0,9442

Fe +3

H2S04

2,634

NO5

N

0,2259

N

NO3

4,4266

Örneğin;

HCO3 değeri (mg/lt olarak) x 0,8202 = ………………………….  mg/lt CaCO3

Ca++ (mg/lt) x 2,497 -………………………….. mg/lt CaCO3

Bazı Bileşiklerin Değişik Birimlerine Çevrilebilmesi İçin Çarpılması Gereken Faktörler Cetveli

A: Milival, litrede miligrama çevirmek için çarpılması gereken faktör

B: mg/lt veya ppm değerini milivale çevirmek için çarpılması gereken faktör

C: mg/lt değerini, mg/lt CaCO3 değerine* çevirmek için çarpılması gereken faktörler

BİLEŞENLER

A

B

C

Kalsiyum Ca++

20,04

0,04991

2,4970

Demir Fe++

27,92

0,03582

1,7923

Demir Fe+++

 

0,05372

 

Magnezyum Mg++

12,16

0,08224

4,1151

Potasyum K+

39,10

0,02558

1,2798

Sodyum Na+

28,00

0,04348

2,1756

Mangan Mn++

 

0,03640

 

Bikarbonat HCO3

61,01

0,01639

0,8202

Karbonat CO3=

30,00

0,03333

1,6680

Klorür Cl

35,46

0,02820

1,4112

Hidroksit OH

17,01

0,05879

2,9263

Krom VI

 

0,11536

 

Nitrat NO3

62,01

0,01613

0,8070

Fosfat (PO4)3

31,67

0,3158

1,5800

Sülfat SO4=

48,04

0,02082

1,0416

Sülfür S

 

0,06237

 

Nitrit NO2

46,01

0,02174

1,0867

Alüminyum

 

0,011119

 

Kalsiyum bikarbonat

81,05

0,01234

0,6174

Kalsiyum karbonat CaCO3

50,04

0,01908

1,0000

Kalsiyum klorür CaCl2

55,0

0,01802

0,9016

Kalsiyum hidroksit

37,05

0,02699

1,3506

Kalsiyum sülfat CaSO4

68,07

0,01469

0,7351

Demir bikarbonat FeCHCO3)2

88,93

0,01124

0,5627

Demir 2 karbonat FeCO3

57,92

0,01727

0,8640

Demir sülfat

75,96

0,01316

0,6586

Magnezyum bikarbonat

73,17

0,01367

0,6839

Deniz Suyunun Bileşimi

Klorür

18900 mg/lt

Sodyum

10560 mg/lt

Sülfat

2560 mg/lt

Magnezyum

1272 mg/lt

Kalsiyum

400 mg/lt

Potasyum

380 mg/lt

Bikarbonat

142 mg/lt

Bromür

65 mg/lt

Stronsiyum

15 mg/lt

Bor

4,6 mg/lt

Flüorür

1,4 mg/lt

Rubidyum

0,2   mg/lt

Alüminyum

0,16 – 1,9 mg/lt

Lityum

0,1 mg/lt

Baryum

0,05  mg/lt

İyodür

0,05   mg/lt

Silikat

0,04 – 8,6 mg/lt

Azot

0,03 – 0,9 mg/lt

Çinko

0,005 – 0,014 mg/lt

Kurşun

0,004 – 0,005 mg/lt

Selenyum

0,004 mg/lt

Arsenik

0,003 – 0,024 mg/lt

Bakır

0,001 – 0,09 mg/lt

Kalay

0,003 mg/lt

Demir

0,002 – 0,02 mg/lt

Mangan

0,001 – 0,01 mg/lt

Fosfor

0,001 – 0,01 mg/lt

 

Cıva

0,0003 mg/lt

   

Radyum

8 x 10-11 mg/lt

   
Bazı Birincil Standartların Molekül Ve Eşdeğer Ağırlıkları

Kullanıldığı Alan

Madde

Molekül Ağır.

Eşdeğer Ağır.

Asidimetri

Na2CO3

105,99

52,99

 

Na2B4O7.10 H20

831,37

190,69

 

HgO

216,59

108,30

Alkalimetri

HCl

36,46

36,46

 

KHC8H404

204,229

204.229

 

H2C2O4.2  H2O

126,067

63,033

İndirgeme  titrasyonu

K2Cr2O7

294,19

49,03

 

KIO3

214,005

35,667

Çöktürme  titrasyonu

NaCl

58,44

58,44

Yükseltgenme  titrasyon

As2O3

197,841

49,460

 

H2C2O4.2H2O

126,067

63,033

 

Na2C2O4

134,000

67,00

09. Sularda Kimyasal Analiz Sonuçlarının Gösterilmesi

Yapılan herhangi bir analizin sonucunun verilmesi, değişik birimle ifade edilmiş bir sonuç bulunduğunda yadırganmaması gibi nedenlerle son derece önemlidir. Ayrıca birimler dışında sonuçlar çeşitli diyagramlarla da verilmektedir.

Bu açıklamalar çeşitli yayınlarda yer almaktadır. Burada da bu kaynaklardan faydalanılarak tek kısımda verilmesi mümkün olmasına rağmen okuyucunun daha rahat değerlendirebilmesi açısından aynı konu ileriki bölümlerin arasında değişik yayından alınan şekliyle bir kez daha verilecektir.

Analiz sonuçlarının sayısal olarak gösterilmesinde eriyebilen tuzlar oluşturmak, iyon şeklinde belirtmek, miligram yada miliekivalen cinsinden ifade etmek yolları izlenir. Suların kimyasal analiz sonuçları ifadesinde en yaygın şekil, erimiş maddelerin litrede miligram olarak belirtilmesidir. Kısaca ya mg / lt veya mgl olarak yazılır.Bazı kimya laboratuarlarında analiz sonuçlarını “milyonda bir kısım” (part per million) ya da kısaltılmış şekilde ppm şeklinde vermektedirler. mg/lt ile ppm arasında ise şöyle bir ilişki vardır,

                                     mg / lt

Ağırlık Olarak  ppm =—————

                                 Özgül ağırlık

Analizini yaptığımız sıvı su olduğuna göre ve genelliklede özgül ağırlığı l e çok yakın olduğu için (genelde normal bir laboratuarda bu değer l olarak alınır. Ancak çok yüksek mineralli örneğin madensuyu gibi bir suda bu değer değişebilir ama o da bu sonuçları etki etmez) ppm değeri mg/lt değerine eşit olarak alınmaktadır. Buna rağmen bazı ülkeler etiket üzerindeki değerleri mutlak ppm değerinde istemektedirler. Özellikle ihracat yapacak firmalar etiketi hazırlamadan bu konuyu araştırması gerekmektedir.

Genel olarak tuzluluğu (toplam erimiş madde miktarı) 10 000 ppm den az olan sular için ppm ile mg/lt değerleri arasındaki fark gözetilmemektedir.

Sık sık kullanılacak hacım ölçülerini verecek olursak,

l litre = 100 cl = l000 ml = 1000 cm3

l ml = l cm3

l m3 = 1000000 cm3 = 1000 lt = l ton

l damla = 0,05 ml l dm3 = 1000 cm3= 0,0353 cu ft

Analiz sonucunda saptanan anyon ve katyonların kimyasal aktiviteleri göz önüne alınmak istendiğinde, bunlar litrede miliekivalan olarak belirtilir. Kısaltılmış olarak meql şeklinde gösterilir, l miliekivalan (meq)

             Atom veya molekül ağırlığı

meq = ————————————–   

                            Valans

Örneğin litresinde 460 mg Na bulunan bir kaplıca suyunda bu miktar,

                    460

          rNa = —— = 20 meql ye karşı gelmektedir.

                    23/1

Bazı değerlerin birbirine dönüşümü verilmek istenirse, (Bu değerler tablolarda daha geniş şekilde verilmiştir.)

   Çevrilecek değer

Çevrilmesi istenen değer

  Çarpılacak faktör

Ca++

CaCO3

2,497

CaCl

CaCO3

0,9018

HCO3

CaCO3

0,8202

HCO3

CO3

0,4917

Mg++

CaCO3

4,1160

ppm değerinden meq/lt ve milival değerlerine çevrim

A   : Bileşenler

B   : mv den mg/lt ye dönüşüm faktörü

C   : mg/lt den mv e dönüşüm faktörü

D   : mg/lt den mg/lt CaCO3 a dönüşüm faktörü

A

  B

   C

D

Ca++

20,04

0,0499

2,497

Mg++

12,16

0,0822

4,115

K+

89,10

0,0255

1,2791

Ha+

28,00

0,0434

2,176

HCO3

61,01

0,0164

0,820

CO3

80,00

0,0333

1,668

Cl

35,46

0,0282

1,411

OH

17,01

0,0588

2,926

NO3

62,01

0,0161

0,807

SO4

48,04

0,0208

1,041

NO2

46,01

0,0217

1,087

Ca(HCO3)2

81,05

0,0217

1,087

Mg(HCO3)2

73,17

0,0137

0,684

Bazen de analiz sonuçları milyonda ekivalan (equivalan per million (epm) şeklinde verilmektedir.

10. Kimyasal Analiz Sonuçlarının Diyagramlarla Gösterilmesi

İyon şeklinde verilen kimyasal analiz sonuçları arasında bir karşılaştırma yapmak ve sınıflandırmak amacı ile çeşitli diyagramlar yapılır.

Bunlar arasında en çok,

a. Kolon şeklinde

b. Üçgen şeklinde

c. Kare şeklinde

d. Işınsal şekilde

e. Düşey logaritmik olarak gösterilenleri kullanılmaktadır.

a. Kolon Şeklinde Diyagramlar

Bu şekildeki diyagramlarla kimyasal elementlerin miliekivalan veya % olarak reaksiyondaki miktarları gösterilir. Bu amaçla yan yana çizilen iki kolondan birine aşağıdan yukarıya doğru, arka arkaya rCO3 , rSO4 , rCl anyonları, diğerine de rCa, rMg ve rNa + rK katyonları miliekivalant veya % olarak işaretlenir. (İyonlardan önce yazılan r harfi miliekivalant miktarı olduğunu gösterir)

kolon-seklinde-diyagramlar

          Kolon diyagram                                                 Kare diyagram

b. Kare Diyagramlar

Bu tür diyagramlar bir karenin her kenarını 100 eşit parçaya ayırmakla elde edilir. Karenin karşılıklı iki kenarı üzerinde % olarak iyonların reaksiyondaki miktarları ve iki katyon grubu (r % Ca + r % K ) grubu ile iki anyon (r % Cl + r % SO4 ve r % HCO3 ) grupları işaretlenir. Buna göre yeraltı suyunun kimyasal bileşimi tek nokta ile gösterilir.

c. Işınsal Diyagramlar

Bu diyagramlarda iyonların % olarak reaksiyondaki miktarları, ışınların kesim noktasından itibaren eksenler üzerinde gösterilir. Eksen sayısı 4-8 arasında değişmektedir. Grafiğin ölçeği logaritmik veya aritmetik olabilir.

frey-girard-diyagramlari

                                        Frey ve Girard diyagramları

d. Üçgen Diyagramlar

ucgen-diyagramlar

Bu diyagramlarda daima iyonların reaksiyonlardaki % miktarları % miktarları ifade edilmektedir. Bu gaye ile eşkenar bir üçgenin her kenarı 50 eşit parçaya bölünerek bir diyagram hazırlanır. Diyagram çizilirken 2 üçgen alınır. Bunlardan birincisi (ABCİ) üzerine üç esas anyon (SO4, CO3 , Cl ), ikincisine (A’B’C) üç esas katyon (Ca, Mg, Na+K) taşınır.

Her üçgen alanı biri karışık bölge, diğerleri ise bir tek iyonun çoğunlukta olduğu 4 bölgeye ayrılır. Böylece ABC üçgeni üzerinde  sülfatlı, klorürlü, karbonatlı ve karışık olan yeraltı suları A’B’C’ üzerinde de kalsiyumlu, magnezyumlu, sodyumlu ve karışık bileşimli yeraltı suları gösterilmiş olur.

Yeraltı sularını kimyasal bileşim bakımından kararlaştırmak için yukarıda belirtilen üçgenlerin üzerine 6 esas iyon grubu yerleştirilir. Ca için koordinat başlangıcı AC kenarı, Na+r%K için BC kenarı, Mg için ise AB kenarıdır. Kenarlara paralel çizilen A’B’, A’C’ ve B’C’ doğrularının kesim noktası esas katyonları belirten D noktasını verir. Anyonlar içinde, benzer işlem yapılarak E noktası bulunur.

Üçgen diyagramlar üzerinde katyon ve anyonları gösteren bu noktalar verilen noktanın karakterini belirtir. Alt şekildeki D noktası sodyumlu, E noktası da karbonatlı bölgede bulunduğundan bu yeraltı suyunun Sodyum Karbonatlı bir karaktere sahip olduğu anlaşılır.Aynı kökenli suların, aynı iyonları bu üçgenler üzerinde, aynı bölgelerde gruplar oluştururlar.Üçgen diyagramların kimyasal analiz sonuçlarına göre yeraltı sularının karakterlerinin saptanmasında ve kaynakların birbirleri ile karşılaştırılmasında diğer gösterme şekillerine oranla büyük üstünlükleri vardır.

e. Düşey Logaritmik Diyagramlar

H. Schoeller tarafından ortaya atılan bu diyagramlar Ca, Mg Na, Cl, SO4 ve CO3 miktarlarını belirten noktaları taşımaya yarayan eşit aralıklı 6 tane düşey logaritmik eksenden oluşur.

dusey-logaritmik-diyagramlar

Düşey logaritmik diyagramlar a. Kalsiyum sülfatlı sular b. Sodyum sülfatlı sular 6 iyon ekseninin her biri litrede miligram veya miliekivalan olarak derecelenmiştir. mg/lt olarak iyon şeklinde ifade edilmiş olan analiz sonuç­ları doğrudan doğruya diyagram üzerine taşınırlar ve bu nokta­lar birleştirilerek kırıklı bir doğru takımı elde edilir.Bu çiz­gilerin durumu.konsantrasyona bağlı olarak değişir.Kimyasal bi­leşimleri aynı veya birbirlerine çok yakın olan suların grafik­leri birbirine paraleldir.

PARA POLİTİKASI AMAÇLARINDAN FİYAT İSTİKRARI VE EKONOMİK BÜYÜMENİN AÇIKLANMASI

KISA – KISA

FİYAT İSTİKRARI:Fiyat istikrarı amacına para değerinin korunması amacıda diyebiliriz.para değerinin istikrarında öncelikle paranın yurtiçi değeri anlaşılmaktadır.bilindiği gibi fiyatlar genel düzeyinin yıllık ortalama artışı enflasyon oranını verir.ancak daha gerçekçi bir yaklaşımla enflasyon oranının %1 ile %2 arasında tutulduğu bir ekonomide fiyat istikrarının olduğunu rahatça söyleyebiliriz.bu orandaki bir fiyat artışı tam istihdamda ve büyüyen bir ekonomide olağan karşılanabilir.gelişmekte olan ülkelerde ise yıllık%5 normal karşılanmaktadır.enflasyonun bu oranlar üzerine çıkması paranın servet biriktirme işlevinin sarsılmasına neden olabilir.özellikle paradan kaçış olgusu tasarruf oranını genellikle olumsuz yönde etkiler.ayrıca enflasyonun geliri yeniden dağıtıcı etkisinide unutmamak gerekir.yani enflasyon sabit gelirlilerin aleyhinde bir durum yaratır.bunun yanında serbest piyasa sisteminin işlerliğinin sürdürülebilmesi için fiyat mekanizmasının,enflasyonun bozucu etkilerinden korunması gerekir.aksi taktirde kaynaklar etkili ve verimli dağıtılamaz.

EKONOMİK BÜYÜME:Ekonomi politikasının amaçlarından biri olan büyüme 2.dünya savaşından sonra önem kazanmıştır.daha önceki dönemlerde büyüme,konjektür olgusundan ayrı düşünülmüyor,kısa dönemde ekonomik dalgalanmaların hafifletilmesi daha önemli bulunuyordu.2.dünya savaşından sonra uzun süreli ekonomik büyüme sorunuda ekonomi politikasının amaçlarından biri olmuştur.bilindiği gibi büyüme reel ve net hasıla artışlarıdır.emek arzındaki artış,doğal kaynakların verimliliğindeki artış,teknolojik gelişmeler,sermayenin verimliliğindeki artış büyüme oranını etkileyen faktörlerdir.gelişmekte olan ülkelerde büyüme kalkınma amacıyla birlikte ele alınmaktadır.kalkınma anlam olarak daha kapsamlıdır.kalkınma ekonomik yapıdaki değişiklik yanında sosyal kültürel ve politik yapıdaki değişiklikleride içerir.

TEORİK OLARAK BİRLİKTE ELE ALIRSAK BU POLİTİKALARI

Fiyat istikrarı—Ekonomik büyüme

Ekonomik büyümenin sağlanması için yeni ve üretken yatırımlarla mümkündür.ancak bu yatırımların gelir ve talep arttırıcı etkilerinin daha erken bir şekilde piyasaya yansıması,fiyat artışlarının artmasına yol açarak bu iki amacın çatışmasına neden oluyor.tüm bunlar fiyat istikrarını sağlamak için hiç yatırım yapılmamalı anlamında anlaşılmamalıdır.özellikle enflasyonist ortamlarda üretime dönüşü daha kısa zaman alan yatırımlara hız verilmesi,yatırım artışlarının talep artırcı etkilerinden başka politikalarla frenlenmesine çalışılmasına dikkat çekilmektedir.yukarıda saydığımız amaçlardan hangisinin daha öncelikli olduğu şeklinde bir sıralama ise kamu otoritelerinin tercihi olmaktadır.

ENFLASYON NEDİR – NEDEN KAYNAKLANIR?
Enflasyonun temel mekanizmaları, tarihi bir perspektif içinde Türkiye’de günümüze kadar olan gelişmelerin özeti.

Enflasyon genel fiyat seviyesindeki artış, ölçüsü TÜFE ve TEFE. Fiyat seviyesindeki artış neye kıyasla? Kullandığımız para birimine oranla.

Banknotlardan önce para altın, gümüş, bakır gibi kıymetli metallerden yapılıyordu. Tarih içinde, dünyada yeni altın ve gümüş madenlerinin keşfedildiği dönemlerde bu metaller ve bunlardan yapılan paralar cinsinden bir fiyat enflasyonu görüyoruz.

Yani başka bir açıdan parayı herhangi bir mal olarak düşünün – bunun arzı artarsa fiyatı düşer. Paranın fiyatının düşmesi de – paraya kıyasla diğer mal ve hizmetlerin fiyatının artması demek Cumhuriyet’ten önce, Osmanlı döneminde enflasyonun hızlandığı dönemler vardı. Paranın içindeki gümüş oranı düşürülüp daha fazla para basıldığı dönemlerde enflasyon artıyordu – Bu konuda Prof. Şevket Pamuk’un kitabını tavsiye ederiz. Şevket Pamuk paranın içindeki gümüş miktarını hesaplayarak fiyat seviyesine bakıyor, bu seviye hayli sabit – daha doğrusu diğer Akdeniz ülkeleriyle aynı seyrediyor. Yani enflasyon büyük ölçüde gümüş miktarını düşürerek piyasaya daha fazla para sürülmesiyle ortaya çıkıyor.

Peki Osmanlılar bunu niye yapıyorlardı diyeceksiniz. Cevap gayet basit. Devletin geliri giderini karşılayamadığı – genellikle savaş harcamaları olan – dönemlerde oluşan bütçe açığı ek para arzıyla karşılanıyordu. Bu tabii sadece Osmanlılara mahsus değildi.

Kağıt paranın ortaya çıkmasıyla durum bir bakıma kolaylaştı. Banknotların basım maliyeti üzerinde yazan rakama kıyasla çok düşük. Böylece Devlet dilediği kadar parayı basar piyasaya sürer. (Tabii bu arada sahte para basan kalpazanlara çok ağır cezalar vermek durumunda. )

İlk zamanlar Devletler kasalarındaki altın rezervlerine orantılı bir miktarda banknot basıyorlardı. Sonradan anlaşıldı ki paranın değerini esas tayin eden kasadaki altın değil, piyasaya sürülen paranın miktarı. Yani banknotları Devlet kasasındaki altın miktarı ile orantılı tutmanın esas işlevi piyasaya sürülen paranın miktarını kısıtlamak. Ekonomiyi çevirebilmek için belli miktarda para lazım. Ülkedeki toplam üretimi genel fiyat seviyesinden değerlendirirsek ve paranın elden ele dolaşım hızını sabit tutarsak, belirli bir miktar para stoku lazım. 
P*Y = M*V

Üretim (Y) artmadan bu para stokunu (M) artırırsak, paranın el değiştirme hızı (V) sabitse, fiyat seviyesi (P) yükselir – yani enflasyon meydana gelir. Başka değişle paranın fiyatı düşer. 
Modern ve bağımsız – otonom – bir merkez bankasının asli görevi fiyat istikrarını korumak. Bu kapsamda para arzını kontrol altında tutacak. Hazine, yani Devlet bana para bas ver ben harcayım dediği vakit – hayır – git sen harcamanı düşür yahut vergini arttır bütçeni öyle denkleştir – yapamıyorsan git piyasadan borçlan neticelerine de katlan diyecek.

Cumhuriyetin ilanından itibaren Türkiye sıkı bir maliye ve para politikası izliyordu. Yani Devlet bütçesi pek açık vermiyor ve para basarak finansman yolu zorlanmıyordu. Neticede II. Dünya savaşına kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin enflasyon problemi yoktu. Savaş yıllarında, allak bullak olan dünya ekonomisi Türkiye’yi de etkiledi ve ithal mallarındaki kıtlıklar neticesi yüksek bir enflasyon yaşandı. Savaş sonrası durum normale döndü. 1950-51 yıllarında enflasyon eksi yani negatifti.

1950li yıllarda Türkiye çok partili demokrasinin getirdiği hürriyetlerin yanısıra popülist politikalardan nasibini aldı. Devletin harcama furyası para basılarak finanse edilince 1954 de iki haneli enflasyona geçildi ve 1959’da enflasyon % 25’i aştı.

1960 müdahelesi bir rejim değişikliği ile bu süreci durdurdu. Devlet Planlama Teşkilatının kurulduğu, 5 yıllık kalkınma planlarının ciddiye alındığı bu dönemde ekonomi daha dengeli ve nisbeten daha hesaplı yürütüldü. 1970 yılına kadar enflasyon tek haneli olarak seyretti. Yalnız bunun yanıltıcı bir yönü de vardı. Bütçe açıkları yine para basarak finanse ediliyordu. KİT’ler tarafından üretilen malların fiyatları suni olarak düşük tutuluyor, KİT’lerin zararları bütçeye yansıyordu. Enflasyonist süreç yine alevlenmişti. İthal ikamesi yoluyla sanayileşme ithalatın kotalara tabii, döviz kurunun ise düşük tutulmasını içeriyordu. İhracatın yok denecek bir düzeyde olması, ekonomik büyümenin hızlandığı dönemlerde döviz rezervinin erimesine ve ülkede kıtlıklara yol açıyordu. 1971de politik sürece yeniden bir müdahele yaşandı. Saklı tutulan enflasyon ve baskı altındaki döviz kuru ayarlandı. Enflasyon artık iki haneliydi.  1973’te petrol fiyatları dört misli arrttı. Buna ilaveten Kıbrıs’a müdahele etme zorunluluğu Türkiye’ye önemli bir maliyet getirdi. Bu şokları tüketim ve yatırımından kısmadan, iç tasarrufu arttırmadan atlatmaya çalışan Türkiye 1979 gelinince zamanın deyimiyle “5 sente muhtaçtı”. Enflasyon patlayarak % 60 ‘ı geçmişti. Ama bu dahi gerçeği saklıyordu. Benzincilerde, tüpgazcılarda kuyruklar oluşmuştu.  Böylece gelindi 1980 liberalizasyon kararlarına ve politik sistem bunu sırtlayamayınca rejime yapılan müdaheleye. 24 Ocak 1980 kararları fiyatlar, döviz kuru, ithalat ve nihayet faizi piyasa koşullarına bırakan süreci başlattı. Serbest bırakılan fiyatlar ilk yıl % yüzü aştı, sonra % 30-40 düzeyinde bir platoya oturdu.  Türkiye 1970’lerde yapmaya direndiği kemer sıkma politikasını gerçekleştiriyordu. Uluslararası konjönktür açısından şanslıydı. 1980’lerin ilk borç batağına düşen ülke olunca ve dış borçların bir kısmının üzeri çizildi. Latin Amerika ülkelerinin çoğu aynı duruma birkaç sene sonra hep birlikte düştüklerinde işleri çok daha zor oldu. Borçlarının hafifletilmesi yıllar sürdü ve daha ağır bir kemer sıkma zorunda kaldılar.  24 Ocak 1980 kararlarıyla biri hariç, kademeli olarak, tüm fiyatlar piyasalara bırakılmıştı. Yani mallar, sermaye veya faiz vedöviz. Emek piyasasına gelince durum farklıydı. Orada pazarlık yasaktı. 1980-1987 arası reel ücretler % 60 düştü. Yani kemeri esasen ücretliler sıktı.  Politik süreç normalleşince bir yıl içinde ücretler tavana vurdu. Bu prensipte haklı bir telafiydi ama ekonomi için büyük bir şok demekti. Böylece enflasyon tekrar % 60-80 aralığına sıçradı.  Bu arada bütçe açığı ve bunun para basarak finansmanı nasıl gidiyor bakalım: Bütçe yine açık veriyor ve Hazine Merkez Bankası’ndan avans adı altında para istiyor, Merkez Bankası da parayı basıp veriyor, ama artık iş o kadar kolay değilBirinci neden, faizler serbest bırakılmış, artık vatandaş bankada vadeli hesaba iyi faiz alıyor. Vatandaş para cebinde erimesin diye parayı tutmuyor, faize veriyor. Nakitten kaçıyor. Satınalma gücünün elinden çalınmasını, yani enflasyon vergisini kısmen de olsa önlüyor.  İkincisi, vatandaş uyanmış, toplu iş sözleşmesi ve her türlü sözleşmede elinden geldiğince kendini enflasyona karşı korumak için fiyatını arttırıyor. Yani kendini enflasyona endekslemeye çalışıyor. 
Bu arada iş dünyası piyasadaki likiditeyi izliyor. Sadece iş dünyası değil, uluslararası finansman çevreleri ve kuruluşlar da para arzına, bilhassa Hazine’nin Merkez Bankası’ndan aldığı avansları yakın takibe alıyorlar. 
Faizlerin serbest bırakılmasıyla ilk defa bir finans piyasası oluşmaya başlıyor ve Devlet 1986da bütçeye yeni bir kaynak buluyor: Tahvil ve Bono ihracı. Bu sadece şirketlere değil, vatandaşa da repo yoluyla iyi faiz veren bir araç ve enflasyonau artıran doğrudan doğruya bir etkisi yok.

Bütçe açığının finansmanında gittikçe tahvil ve bono yoluyla borçlanma ağırlık kazanıyor. 1989’da dış sermaye hareketleri serbest bırakılıyor. Böylece dış yatırımcılar ve dışarda parası olan Türkler dövizi getirip bozdurup Devlet tahvili alıyor. Bu giren paraya “sıcak para” deniliyor, ama herkes memnun. 
Vatandaş artık döviz hesabı açabiliyor ve kısa zamanda mevduatın yarısı döviz hesabı haline geliyor. Devlet TL faizini düşürmeye kalktığında, para ya döviz hesabına ya dışarı kaçıyor.

Artık bütçe açığını para basarak kapatmak çok zor. Hazine’nin Merkez Bankası’ndan çektiği avans ve neticede nakit arzındaki artış yavaşlıyor….AMA enflasyonda düşme yok!!!!!! Kazanmış olduğu ivme devam ediyor. Başka bir deyimle enflasyon KRONİKLEŞMİŞ. Şirketler ve vatandaşlar bir sonraki dönemde enflasyonun önceki dönemlerdeki seviyesini devam ettireceğini bekliyorlar ve ellerinden geldiğince yaptıkları sözleşmelerde bu beklentilerini karşılamaya çalışıyorlar.

Durum böyleyken ve bütçe açığı devam ederken, Devlet borçlanabilmek için gittikçe daha yüksek bir reel faiz ödemek durumunda kalıyor. Çünkü Türkiye’nin riski artıyor. 1994 te bu denklemi değiştirmek hevesiyle piyasalar hiçe sayılıyor. Devlet tahvil ve bono ihalelerinde düşük faiz vermekte direniyor. Kimse almıyor. Hazine direniyor, borç almıyor ve onun yerine tekrar Merkez Bankası ve Devlet Bankalarının kaynakları zorlanıyor. Para dövize kaçıyor. Ani bir devalüasyonu önlemek için Merkez Bankası döviz satarak direniyor. Döviz rezervleri çabucak tükeniyor. Netice büyük bir devaluasyon ve krizin devamını önlemek için faizlerin tekrar piyasa koşullarına bırakılması. Bu Türkiye’ye pahalı bir ders oluyor. 1994 de GSMH %6 geriliyor. 
Nihayet 1997’de Hazine’nin Merkez Bankası’ndan avans alması kanuna bağlanarak tasfiye ediliyor. AMA enlasyon iyice yapışkanlaşmış, % 60-80’lik platosunda devam ediyor. 
Bu arada yüksek faiz ve iç ve dış sıcak para saadet zincirine devam ediyor. 1997 de Uzak Doğu mali krizi sarsıyor dünyayı ve tüm kalkınmakta olan ülkelerden para çıkışları oluyor. Paranın TL de durması ve dövize ve dışarı kaçmaması için daha da yüksek TL faizleri gerekiyor. Şirketler yatırım yapmıyor, parayı tahvile, repoya koyuyor. 
Tekrar kemerler sıkılıyor. Memur ve emekli aylıkları düşüyor, sosyal harcamalar ve altyapı yatırımları duruyor, faiz dışı bütçe dengeleniyor, ama faiz yükü denizin sonunun geldiğine işaret ediyor. 1998 başında enflasyonla mücadele ilk defa içtenlikle öncelik kazanıyor. Daha önceki stabilizasyon programlarına günü kurtarmak için itibar ediliyordu. İşe yaramadılar da değil. Türkiye 30 yıl % 30’la %100 arasında bir enflasyonla – hiperenflasyona gitmeden – bir dünya rekoru kırdı.

Arkasından Ağustos 1998 Rusya krizi. Bu Türkiye’ye daha yakın bir kriz. Hem dış yatırımcı kaçıyor, hem de Rus pazarı, bavuluyla birlikte 10-15 milyar dolarlık bir pazar kuruyor. Artık tek kaynak iç borçlanma. Faizler rekor.

Ağustos 1999 Türkiye depremle uyanıyor. Büyük manevi ve maddi bir kayıp ve bütçeye ek fatura 5-10 milyar dolar. Üstüne bir de Düzce sallanıyor. Artık tüm kesimler saadet zincirinin bittiğini görüyorlar. Herkes aynı sandalda ve sandal sallanıyor.

Buna ilaveten, dış ülkeler ve uluslarası kuruluşların insani tutumu Türkiye’de aşırı gururun yerini akılcılık ve iyi ilişkilere bırakıyor. Helsinki zirvesinde Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye karşı takındığı anlamsız tutumunu düzeltmesi de bunda rol oynuyor.

1999 senesi sonlarında Türkiye tarihindeki en kapsamlı enflasyonla mücadele programını hazırlıyor ve Ocak ayında yürürlüğe koyuyor. İlk defa uluslararası kuruluşların uzmanlarıyla gerçek anlamda birlikte çalışılıyor. İlk defa bankacılık kesimi başta olmak üzere, özel sektör düşük enflasyon ortamında nasıl rekabet edeceklerinin hesaplarını yapmaya başlıyor. Enflasyon düşüyor…. 

Aralık 1999’da uygulamaya konulan “Enflasyonla Mücadele Programı” (Detaylar için TC Merkez Bankası ve Hazine’nin anlaşma ve açıklamalarını özetleyen ilgili bölümleri tıklayın.) 
Program esas olarak, kısa ve orta vadedede 1) bütçe disiplini getirmekte, 2) döviz kurundaki artışı bir programa bağlayarak önceden açıklamakta, 3) para arzını tayin eden Merkez Bankasi bilançosu üzerinde sınırlama getirmektedir. Bunlar hem enflasyonun çıkış noktasını kaynağında kurutmaya hem de enflasyonist beklentileri kırmaya yöneliktir. AMA, enflasyonu kalıcı olarak tek haneye düşürmek ancak yapısal reformlarla mümkün olacaktır. Enflasyonla Mücadele Programının orta ve uzun vadeli temelini oluşturan yapısal reformlar, özelleştirme, tarım, bankacılık, sosyal güvenlik, vergi sistemi gibi konularda verimlilik artışı ve etkin bir Devlet yapısı hedeflenmektedir.

Merkez Bankası’ndan enflasyon raporu Merkez Bankası’nın enflasyon dinamiğini belirleyen makroekonomik ve parasal gelişmeleri değerlendiren, “Enflasyon Raporu” yayımlandı. Merkez Bankası’ndan yapılan açıklamada, düzenli olarak yayınlanması planlanan raporla, kamuoyunun ve ekonomideki tüm kesimlerin genel ekonomik duruma ilişkin olarak aydınlatılmasının amaçlandığı ifade edildi. Açıklamada, şu görüşlere yer verildi: “Bu rapor aynı zamanda, para politikasının işleyiş mekanizmasına ilişkin değerlendirmeleri içermesinden dolayı, şeffaflık politikası çerçevesinde parasal otoritenin davranışlarını ve uygulanan para ve kur politikasının doğrudan yansımasının gözlendiği yer olan Merkez Bankası bilançosunun analizini kolaylaştırmayı da amaçlanıyor.

ENFLASYONLA MÜCADELEDE TÜKETİCİ

Piyasa ekonomisinin en önemli işlevlerinden biri fiyatlar vasıtasıyla mal ve hizmetlerin maliyet, arz ve talepleri hakkında bilgi vermek. Yüksek enflasyon ortamında herşeyin fiyatı sürekli arttığından, mal ve hizmetler ve bunlaru sağlayan değişik satıcılar arasından neyin ucuz, neyin pahalı olduğunu saptamak oldukça zor. Neticede göreli fiyatlar anlamını yitiriyor, tüketicinin umursamazlığı arttıkça da piyasanın denetimi asgariye iniyor. 
En dar gelirli vatandaşlarımız fiyat mukayeseleri yaparak çarşı pazarda hep “enflasyon dedektifliği” yapmakta. Ama eli biraz daha rahat olan ve vakti dar olan vatandaşımız fiyat mukayesesi yapmayı uzun zamandır bıraktı. 
“Enflasyonla Mücadele Kampanyası” bu konuda tüm vatandaşları göreve çağırıyor. Enflasyon düşüyor. Artık fiyatlara duyarlı olmak nafile bir çaba değil. Alış verişte biraz daha dikkatli ve duyarlı olursak, piyasalar tekrar fiyatları denetler hale gelir.

Bir tüketici olarak vatandaşlık görevimizi yaparken, piyasada usul ve kanunlara aykırı uygulamalarla da karşılaşabiliriz. Tüketicinin hakları değişik kanun ve yönetmeliklerle güvence altına alınmıştır. Yanlış olduğuna inandığımız durumlarda gerekli mercilere başvurmamız gerekir.

Enflasyonla Mücadele Kampanyası çerçevesinde kurulmakta olan İzleme Komitelerinden biri “Fiyatlar Komitesi”dir. Bu komite, fiyatların takibi yanısıra, tüketicilerin şikayetlerini yapacakları doğru merciler konusunda vatandaşı bilgilendirecektir.

FİYAT ENDEKSLERİNE İLİŞKİN BAZI TEKNİK ÖZELLİKLER

1. Bazı fiyat endekslerinde bir aydan diğerine oluşan hareketlerin temel belirleyicisi iktisadi nedenlerden çok, mevsimsel nedenler olabilmektedir. Bu nedenle, bu tür endekslerdeki hareketler değerlendirilirken, mevsimsel artış ve azalışların dikkate alınması yararlı olacaktır. Toptan eşya fiyat endeksi ele alındığında, mevsimsel hareketlerin en yoğun görüldüğü alt endeks grubu tarım sektörü olmaktadır. Buna karşılık, özel imalat sanayi fiyat endeksi ile kamu fiyat endeksinde belirgin bir mevsimsel hareketten söz etmek mümkün değildir. Tüketici endeksindeki mevsimsel hareketler de önemlidir; bu hareketler toptan eşya endeksindeki mevsimsel hareketlerden daha fazla, buna karşılık tarım endeksindeki mevsimsel hareketlerden daha azdır. Tüketici endeksinin alt gruplarında da mevsimsel hareketlerin önemi farklılaşabilmektedir.

2. Fiyat endekslerinde oluşan hareketlerin kimi zaman iktisadi nedenlerden kopmasına yol açan, sadece mevsimsel hareketler değildir. Toptan eşya fiyat endeksinin kamu fiyatları alt endeksindeki hareketler, bazı dönemlerde iktisadi nedenlerden bağımsız oluşabilmektedir. Yukarıda bu tür hareketlere ilişkin üç örnek verilmişti. Ancak, uzun dönemli ortalamalar alınarak incelenince, kamu fiyatlarındaki hareketlerin özel sektör fiyatlarındaki hareketler ile uyum içinde olduğu görülmektedir.

3. Tüketici fiyat endeksindeki dalgalanmalar, toptan eşya ve özel imalat sanayi

fiyat endekslerindeki dalgalanmalara kıyasla daha dar bir aralıkta gerçekleşmektedir. Bu olgu, bir anlamda, tüketici enflasyonundaki katılığın daha fazla olduğunu ifade etmektedir. Öte yandan, tüketici fiyat endeksindeki hareketler geniş halk kitleleri açısından diğer endekslerdeki hareketlere kıyasla daha önemlidir.

4. Temelde bu nedenlerden ötürü, Özel imalat sanayi fiyat endeksindeki ve tüketici fiyat endeksindeki dalgalanmalar önem kazanmaktadır. Özel imalat sanayi fiyat endeksi artış oranı, kimi zaman “çekirdek enflasyon” olarak adlandırılmaktadır. Bu endeksteki dalgalanmalar, çekirdek enflasyondaki dalgalanmaların kaba bir göstergesidir. Keza, tüketici fiyat endeksinin bazı alt grupları dışarıda tutularak bir “çekirdek tüketici enflasyonu” serisi türetmek de mümkündür.

Tüketici Enflasyon

Grafik 1: Tüketici Enflasyon

Türkiye’de Büyüme
2000 yılında “Enflasyonu Düşürme Programı”nın açıklanmasıyla, kura dayalı istikrar programı uygulayan diğer ülke örneklerinde de görüldüğü gibi, ekonomik faaliyetlerde bir canlanma gözlenmiştir. Bu gelişmede, 1999 yılında Türkiye ekonomisinde bir daralma süreci yaşanması da etkili olmuştur. Programın uygulamaya konulmasıyla birlikte kur belirsizliğinin ortadan kalkması, kamu maliyesine ilişkin önlemlerin yürürlüğe konulması ve Hazine’nin dış borçlanma imkanlarındaki artış sonucunda reel faizlerde hızlı bir düşüş yaşanmıştır. Faizlerdeki düşüş, hem servet etkisi yaratmış hem de tüketicilerin daha ucuz kredi imkanlarına kavuşmalarını sağlayarak tüketim harcamalarının artmasına neden olmuştur. Faizlerdeki düşüşün yanısıra, 1999 yılında ertelenen tüketim harcamalarının 2000 yılında gerçekleştirilmesi de büyüme ve ithalat artışına katkıda bulunmuştur. İktisat teorisinin kura dayalı istikrar programı uygulayan ülkelerde öngördüğü üzere, Türkiye’de de 2000 yılında özel tüketim harcamalarına en büyük katkı dayanıklı tüketim malları kaleminden gelmiştir.
İstikrarlı bir ekonomik ortamın sağlanması, yatırım harcamalarının, özellikle makina-teçhizat yatırımlarının, önemli ölçüde artmasına katkıda bulunmuştur. Reel faizlerin düştüğü, kurda istikrarın sağlandığı, sermaye girişinin ve gelecek dönem beklentilerinin olumlu olduğu bu ortamda firmalar hem sabit sermaye yatırımına hem de 1999 yılı daralmasında erittikleri ara malı stoklarının yenilenmesine gitmişlerdir.
Son bir nokta olarak, 2000 yılında turizm sektöründeki canlanma da büyümeyi olumlu yönde etkilemiştir.
Bu gelişmeler sonucunda, 2000 yılında GSMH yüzde 6,1, GSYİH ise yüzde 7,2 artmıştır. Toplam yurtiçi talep ise yüzde 9,6 oranında artış göstermiştir.
Kasım ve Şubat ayındaki krizler, ekonomide üretici ve tüketici güvenini önemli ölçüde olumsuz etkilemiştir. Firmaların ekonominin genel durumuna ilişkin beklentileri negatife dönüşmüş , kapasite kullanım oranlarında düşüş gözlenmiş ve 2001 yılının ilk üç ayında sanayi üretimi yüzde 2 oranında gerilemiştir. Faiz oranlarındaki hızlı yükseliş, Türk lirasının değer kaybı ve istihdam imkanlarındaki daralma tüketici güvenini olumsuz etkileyerek başta dayanıklı tüketim malları olmak üzere genel olarak tüketim harcamalarında gerilemeye neden olmuştur.
Şubat ayındaki kriz sonrasında alınan önlemler ve yeni ekonomik programın açıklanması, Nisan ayında mali piyasaların kısmen istikrara kavuşmasına ve toplumdaki tedirginliğin azalmasına katkıda bulunmuştur. Önümüzdeki günlerde, yeni ekonomik program çerçevesinde sağlanan dış desteğin kullanılmaya başlanması ile birlikte faiz ve döviz kurlarının istikrara kavuşması, üretici ve tüketici güveninin tekrar oluşması beklenmektedir. Böylece, 2001 yılının ilk yarısındaki hızlı daralma sürecinin, güven ortamının tekrar sağlanması ve rekabet gücündeki olumlu gelişme sonucunda; ihracatta ve turizm gelirlerindeki artışlara paralel olarak yılın ikinci yarısında yavaşlayacağı ve yıllık bazda reel GSMH’nın yüzde 3 oranında azalacağı tahmin edilmektedir.

Fiyat Gelişmeleri
2000 yılı sonunda enflasyon TEFE’ de yüzde 32,7, TÜFE’ de ise yüzde 39 olarak gerçekleşmiş ve son 14 yılın en düşük seviyelerine gerilemiştir. Bununla birlikte, yılsonu enflasyon oranları, 2000 yılı enflasyonu düşürme programı çerçevesinde TEFE için yüzde 20 TÜFE için ise yüzde 25 olarak öngörülen artış oranlarının üzerinde gerçekleşmiştir.
Türkiye Ekonomisi’nde döviz kurlarının fiyatlar üzerinde oldukça etkili olduğu bilinmektedir. 2000 yılı boyunca kur sepetinin değeri yüzde 20 artırılmasına rağmen enflasyon oranları bu artışın üzerinde kalmıştır. Bunun en önemli nedenlerinden biri Türkiye’de uzun süredir varolan enflasyonist ortamın yol açtığı geçmişe endeksleme alışkanlıklarının, bekleyişler yoluyla fiyatlar üzerinde katılık yaratmasıdır. Programın açıklanması ile hızla gerileyen enflasyon beklentileri, yapısal reformlardaki yavaşlama ve yılın ilk üç ayında gerçekleşen enflasyonun yüksekliği nedeniyle, Mayıs ayından itibaren durağan hale gelmiştir.
2000 yılı sonu TEFE ve TÜFE enflasyonunun hedeflenenden yüksek çıkmasının diğer bir önemli nedeni, kura dayalı istikrar programlarının hemen başında yaşanan, özellikle dayanıklı tüketim malları kaynaklı talep canlanmasıdır. Dayanıklı tüketim mallarına olan talep, iyimser ortam ile gerileyen kredi faizleri ve kur politikası nedeniyle cazip hale gelen dayanıklı tüketim malları fiyatları, iç talepte homojen olmamakla birlikte belirgin bir canlanmaya yol açmıştır. Bununla birlikte, özellikle özel imalat sanayi fiyatlarının ABD Dolarındaki değişmelerden Euro’ya göre daha fazla etkilenmesi ve 2000 yılının özellikle ilk üç çeyreğinde ABD Dolarının Euro karşısında değer kazanması, uygulanan kur politikasının maliyet azaltıcı etkisini olumsuz yönde etkilemiştir.
Kasım ayında yaşanan kriz ile birlikte yükselen faiz oranları, 2000 yılı sonuna doğru başlayan talep daralmasını hızlandırmış ve 2001 yılının ilk iki ayında TEFE ve TÜFE artış oranları düşük seviyelerde gerçekleşmiştir. Ancak Şubat ayı sonunda kurların dalgalanmaya bırakılmasıyla üretim maliyetleri üzerinde baskı artmış, 2000 yılı boyunca döviz kuruyla birebir oranda kontrollü bir şekilde artan kamu fiyatlarının Mart ayında yüksek oranda artırılması sonucunda aylık enflasyon TÜFE’ de yüzde 6,1, TEFE’ de ise yüzde 10,1 olarak gerçekleşmiştir. Söz konusu ayarlamaların etkisi Nisan ayında da devam etmiş ve Nisan ayında TEFE yüzde 14,4, TÜFE ise yüzde 10,3 oranında yükselmiştir.
Mart ayında, iç talepteki daralma ve stokların henüz eritilememesi nedenleriyle kur ve maliyet artışlarının özellikle perakende fiyatlara tam olarak yansıtılamadığı görülmekle birlikte, Nisan ayında kurdaki sıçramanın fiyatlara daha çok yansıtıldığı gözlenmektedir. TEFE’deki artışın son iki ay boyunca TÜFE’den oldukça yüksek olması iç talep yetersizliğinin en önemli göstergesidir.
Maliyet baskısı nedeniyle, önümüzdeki aylarda da tüketici fiyat artış hızının, Mart-Nisan aylarının önemli oranda gerisinde olmakla birlikte, sürmesi beklenmektedir. Ancak, uygulanan politikaların faiz ve döviz kurlarını istikrara kavuşturması ve mevsimsel nedenlerin etkisiyle, üçüncü üç aylık dönemde, tüketici fiyat artış hızının yavaşlayıp, yılın son üç aylık döneminde de mevsimsellikten arındırılmış tüketici fiyat artış hızının aylık yüzde 2’lere düşmesi hedeflenmektedir. Böylece, yıl sonunda, TÜFE artış oranının yüzde 52,5 olmasını öngörmekteyiz. Burada vurgulamak istediğim en önemli unsur, 2001 yılı süresince, programın en temel makroekonomik parametresi olan enflasyon oranı öngörüsünü etkileyecek en önemli etkenin elbette ki, program tasarlanırken belirlenen hedef ve politikaların uyumlu bir şekilde gerçekleştirilmesi gereğidir. Bu bağlamda, para politikası uygulaması; sıkı maliye politikası çerçevesinde hedeflenen faizdışı fazlaya ulaşılması, öngörülen enflasyonla uyumlu gelirler politikası ve dış desteğin etkin kullanımı ile faiz ve döviz kurlarında sağlanacak istikrar, 2001 yılı enflasyon öngörüsüne ulaşılmasına katkıda bulunacak temel unsurlardır.
22 ŞUBAT SONRASI DÖNEMDE PARA POLİTİKASI UYGULAMALARI
Daha önceki konuşmalarımda, özellikle de Genel Kurul konuşmamda belirttiğim gibi, Şubat ayındaki kriz, Kasım ayından sonra artan mali kırılganlığın da etkisiyle doğrudan yerli paraya karşı bir atak şeklinde kendini göstermiştir.
Mevcut kur politikasının sürdürülmesinin, bankacılık sisteminin sorunlarını daha da ağırlaştıracağı ve ekonomi üzerine ek yükler getireceği de gözönünde tutularak, 22 Şubat tarihinde Türk lirası yabancı para birimleri karşısında dalgalanmaya bırakılmıştır. 21. 21. 22 Şubat tarihinde yaklaşık net 5 milyar ABD Doları tutarındaki döviz rezerv kaybı ve dalgalı kur rejimine geçilmesi ile birlikte para ve kur politikası uygulaması ve kriz yönetimi yeni bir boyut kazanmıştır. Kur artış oranlarının daha önceden açıklandığı sabit kur veya benzeri kur politikası uygulayan ülke deneyimlerinde de gözlendiği gibi, kurun dalgalanmaya bırakılmasıyla birlikte, serbest piyasa döviz kuru oranları beklenildiği üzere hızlı bir şekilde yükselmiş ve kurlarda önemli ölçülerde dalgalanma gözlenmiştir.
Kurların dalgalanmaya bırakılmasını izleyen iki gün içinde ihale yöntemiyle açık piyasa işlemi yapılmamış, Merkez Bankası gerekli likiditeyi kotasyon ve doğrudan alım yöntemleriyle açık piyasa işlemleri ve, Bankalararası Para Piyasası’nda Türk Lirası satmak yoluyla karşılamıştır. Bu iki gün içinde Merkez Bankası piyasa fonlamasını yüksek faiz oranlarından gerçekleştirmiştir. Yine 22 Şubat’tan itibaren, Merkez Bankası gün sonunda döviz piyasalarında gerçekleşen işlemlerin alış ve satışlarının ortalamasını geçmiş yıllarda olduğu gibi referans kur değeri olarak açıklamaya başlamıştır.
26 Şubat’tan itibaren bankacılık sistemine yeniden işlerlik kazandırılması ve ödemeler sistemindeki tıkanıklıkların aşılması amacıyla Merkez Bankası piyasalara aktif olarak müdahale etmeye başlamıştır. Bu çerçevede, Merkez Bankası tarafından kısa vadeli faizlere efektif tavan değerleri getirilmiş, sistem içindeki likidite akışkanlığı göreli olarak artırılmıştır. Bu dönemde, açık piyasa işlemleri penceresinden yapılan fonlamanın temel işlevi, geçmişte olduğu gibi, daha çok kamu bankaları ve TMSF bünyesindeki bankaların vadeleri gelen repo işlemlerini yenilemek olmuştur. Ayrıca, 26 Şubat tarihinde, Bankalararası Para Piyasası’nda Merkez Bankası kotasyonları daha önceki çok yüksek seviyelerden yüzde 150 seviyesine çekilmiş, ilerleyen dönemlerde yüzde 110 seviyesine kadar indirilmiştir. Ek olarak, Merkez Bankası hem bankaların kendi aralarında daha fazla döviz depo işlemleri yapmalarına olanak tanımış hem de bankalara döviz depo satış işlemleri yaparak, bankaların dış yükümlülüklerini yerine getirebilmelerine destek olmuştur.
12 Mart tarihinden itibaren, Merkez Bankası, gecelik vadede yoğunlaşan fonlamasının yanısıra açık piyasa işlemleri ile 7 günlük vadede de fonlama yapmaya başlamıştır. 12 Mart-21 Mart döneminde, toplam Merkez Bankası fonlaması içinde gecelik vadedeki işlemlerin payı kademeli olarak azaltılmış ve 26 Mart tarihinden itibaren fonlama 7 ve 14 günlük vadelerde gerçekleştirilmeye başlanmıştır. 12 Mart tarihinden günümüze kadar olan dönemde, Merkez Bankası fonlaması büyük oranda açık piyasa işlemleri aracılığıyla ve kotasyon yöntemiyle gerçekleştirilen repo işlemleriyle yapılmıştır. Bu dönem içinde değişik vadelerdeki fonlama yüzde 80-90 aralığında yapılmış, zaman içinde kotasyon oranlarında indirime gidilmiştir.
Türk Lirası piyasalarında yapılanlara ek olarak, 29 Mart 2001 tarihinden itibaren, Merkez Bankası döviz alım-satım ihaleleri uygulamasını başlatarak bankaların kısa dönemli döviz yükümlülüklerini yerine getirmelerine destek olmuştur. İhale yöntemiyle yapılan döviz satımlarının temel amacı, dalgalı döviz kuru rejiminin işleyişine müdahale etmeden, döviz piyasasında likiditenin çok fazla sıkıştığı kriz sonrası dönemde, döviz talebindeki küçük oranlı artışlara, döviz kurlarının hızlı ve yüksek oranlı tepki vermesini daha şeffaf bir politika çerçevesinde sınırlamak olmuştur.
Öte yandan, Şubat krizi sonrası dönemde İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Repo-Ters Repo Pazarında ve Bankalararası Para Piyasası’nda yapılan işlemlerle piyasadan fazla likidite çekilmeye başlanmıştır. Sözkonusu işlemler gecelik vadeden 1 aylık vadeye kadar değişen vadelerde gerçekleştirilmiş, faiz oranları yüzde 77-92 aralığında belirlenmiştir. Bu uygulamalar çerçevesinde, Merkez Bankası kısa dönemli faizler üzerinde büyük oranda belirleyici olmuştur.
Bu bağlamda kriz sonrası dönemde Merkez Bankası ödemeler sisteminin işler hale getirilmesine öncelik vererek, sistemin Türk lirası ihtiyacını karşılamıştır. Bunun yanısıra, yapılan döviz depo işlemleri, doğrudan müdahaleler ve 29 Mart tarihinden itibaren uygulamaya konulan döviz satım ihaleleri, bankacılık kesiminin dış yükümlülüklerini karşılamalarını kolaylaştırmıştır.

PARA POLİTİKASININ AMAÇLARI VE ÇERÇEVESİNİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Konuşmamın bu bölümünde, kısa ve orta vadede para politikasının amaçları ve çerçevesini etkileyecek faktörlere ilişkin bilgi vermek istiyorum.

Yukarıda belirttiğim gibi, Şubat krizinin hemen sonrasından bugüne kadar uygulanan politika, finansal istikrarı sağlamaya yönelik idi. Önümüzdeki kısa dönemde ise dalgalanmaya bırakılan döviz kurlarının enflasyonist etkisini en aza indirgemeye yönelik tutarlı bir para politikasını uygulamak Merkez Bankası’nın öncelikleri arasındadır. Orta vadede ise para politikasının nihai politika amacı fiyat istikrarı olarak belirginleşecektir. Kriz döneminde öncelikli uygulamalar olan mali piyasalardaki istikrarı korumak ve ödemeler sisteminin etkin olarak işleyişini sürdürmesine yönelik politikalar ise kısa ve orta vadedeki para politikalarını destekleyen unsurlar olacaktır.

2001 yılının kalan bölümünde uygulanacak para politikasının çerçevesini etkileyecek en temel konular;
a. a. Bankacılık sektörü ile ilgili yapılan operasyonların Merkez Bankası’nın operasyonel hedef büyüklüğü olan “Net İç Varlıklar” üzerine getirdiği sınırlamalar,

b. b. Ek dış finansmanın miktarı, zamanlaması ve Merkez Bankası rezervleri ile konsolide bütçe finasmanı arasındaki dağılımı,

c. c. Konsolide bütçenin iç ve dış finansman ihtiyacındaki artış ve bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması ile ilgili politikaların kamu finansmanına getirdiği ilave yükler sonucunda iç borç stokundaki artış,
olarak görülmektedir.

MAKRO GÖSTERGELER

DİE TÜKETİCİ ENDEKSİ

DİE TOPTAN EŞYA ENDEKSİ

2003 YILI

2002 YILI

2003 YILI

2002 YILI

AY ADI

AYLIK

YILLIK

AYLIK

YILLIK

AYLIK

YILLIK

AYLIK

YILLIK

Ocak

Şubat

Mart

Nisan

Mayıs

Haziran

Temmuz

Ağustos

Eylül

Ekim

Kasım

Aralık

% 2,6

% 26,4

% 2,3

% 27

% 3,1

% 29,4

% 2,1

% 29,5

% 1,6

% 30,7

% 5,3

% 73,2

% 1,8

% 73,1

% 1,2

% 65,1

% 2,1

% 52,7

% 0,6

% 46,2

% 0,6

% 42,6

% 1,4

% 41,3

% 2,2

% 40,2

% 3,5

% 37

% 3,3

% 33,4

% 2,9

% 31,8

% 1,6

% 29,7

% 5,6

% 32,6

% 3,1

% 33,4

% 3,2

% 35,2

% 1,8

% 35,1

% -0,6

% 33,7

% 4,2

% 92

% 2,6

% 91,8

% 1,9

% 77,5

% 1,8

% 58

% 0,4

% 49,3

% 1,2

% 46,8

% 2,7

% 45,9

% 2,1

% 43,9

% 3,1

% 40,9

% 3,1

% 36,1

% 1,6

% 32,8

% 2,6

% 30,8

TÜRKİYE’DE PARA POLİTİKALARI

1980 öncesinde Türkiye’de, enflasyon büyük ölçüde talepten kaynaklanmaktaydı. 24 Ocak 1980 yılında alman istikrar kararlarıyla daha önceki planların dışında bir iktisat politikası yürürlüğe konulmuştur. 1980 yılı programının amacı “Türkiye’nin yaşamakta olduğu hızlı enflasyon sürecinin denetim altına alınması ve enflasyon hızının tedricen yavaşlatılması” olarak belirlenmiştir. 4 Haziran 1980’den itibaren faiz oranlarının serbest bırakılmasıyla, kredi alan sektörlerin finansman maliyeti artmıştır. Bu, çoğunlukla yabancı kaynakla çalışan işletmeleri olumsuz olarak etkilemiştir. Banka kredilerinin dönüş oranında azalma, bankacılığı, daha geniş olarak Türk Mali Sistemini bunalıma sürükleyen önemli faktörlerden biri olmuştur. Mevduat faizleri serbest bırakıldıktan sonra banker kuruluşların, faiz oranlarını bankaların uyguladıkları faiz oranlarının çok üzerinde belirleyerek fonların önemli bir kısmını toplamaları ve bu fonların etkin kullanılamaması 1982 yılında banker krizine neden olmuş, finansal sisteme olan güven sarsılmıştır. Bu gelişmelerden sonra mevduat faiz oranları tekrar Merkez Bankası tarafından belirlenmeye başlanmıştır.

1986 yılı para politikası uygulaması acısından bir geçiş döneminin başlangıcı olmuştur. Para politikasında özel ve kamu kesiminin portföy yapısına doğrudan müdahale yerine, toplam rezervlerin kontrolüne yönelik para ve kredi politikaları uygulanmaya başlanmıştır. Kamu finansman açıklarının Merkez Bankası kaynaklarından karşılanmasının likidite üzerinde yarattığı olumsuz etkiler nedeniyle finansmanın iç borçlanma ile karşılanması çerçevesinde Hazine, ihaleli bono ve tahvil satışına başlamıştır. Sermaye piyasasının gelişiminin sağlanması amacıyla İMKB faaliyete geçmiş, döviz piyasalarında istikrarın sağlanması amacıyla zorunlu döviz devirleri, döviz pozisyonu, likidite oranı ve kur riski oranı ile ilgili düzenlemeler yapılmıştır. Bütün bu gelişmeler açık piyasa işlemlerinin yapılabilmesi için gerekli altyapıyı hazırlamış ve 4 Şubat 1987 tarihinden itibaren açık piyasa işlemleri, para politikası aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

1987’de kamu açıklarının artması ve enflasyonun yükselmeye başlaması mali piyasalardaki dengesizliği artırmış ve Türk parasından kaçma eğilimini güçlendirmiştir. Bu nedenle 1988 yılının Şubat ayında gerekli önlemler alınmıştır. Bu önlemlerin amacı, TL cinsinden tasarrufların çekiciliğini ve dolayısıyla TL’ye olan talebi artırmak, ithalatı yavaşlatıp ihracatı canlandırmak ve kamu harcamalarını kısarak ekonomideki aşırı ısınmayı soğutmak biçiminde özetlenebilir.

Kamusal ürün fiyatlarımı bir ay içinde %20 oranında artması, özel kesimin fiyat politikalarını büyük ölçüde etkilemiş ve ekonomi, hızlı fiyat artışları dönemine girmiştir; sonuçta mali piyasada dengesizlikler tekrar baş göstermiştir. Döviz talebinin hızla artmasıyla resmi kur ile piyasa kuru arasındaki fark açılmaya başlamıştır. Bu dengesizlikleri gidermek amacıyla mevduat faizleri tümüyle serbest bırakılmıştır. Bu da finansman maliyetinin artması ve ekonomideki daralmanın 1989 yılına uzamasında önemli bir etken olmuştur.

1990 yılında uygulamaya konan para programı ise orta vadeli olup 1990-1994 dönemini kapsamaktadır. Fakat ülkede meydana gelen gelişmeler nedeniyle bir takım aksamalar olmuştur. Körfez krizi nedeniyle 1991 yılında para programı açıklanmamış, 1992 yılında ise açıklanmış ancak kamu kesimine kullandırılan kredilerin artması nedeniyle hedeflere ulaşılamamıştır.

1994 krizinde ise enflasyon o güne kadarki en yüksek seviyesine (%144) yükselmiş ve ekonomideki dengesizlikler daha da artmıştır. Kamu finansman açıklarından ve diğer bazı faktörlerden kaynaklanan yüksek enflasyonu önleyecek ve ekonomide istikrarı sağlayacak etkin para ve maliye politikaları uygulanamamıştır.

1995 yılında IMF ile imzalanan stand-by anlaşmasına göre kur politikası, daha önceki dönemlerde olduğu gibi enflasyonla mücadelede nominal çıpa görevini üstlenmiş, enflasyon kadar veya daha az bir kur artışı öngörülmüştür. 1995 yılının sonundaki erken genel seçim nedeniyle, para politikası doğrudan piyasalarda istikrarı sağlamaya çalışmıştır. Seçimle birlikte IMF anlaşması sona erdirilmiştir.

1996 yılında para politikası tekrar finansal piyasalarda istikrarı sağlamaya yönelmiştir. Bu dönemlerde, artan belirsizlikler, piyasalarda istikran, enflasyonla mücadelenin önüne geçirmiştir. 1997 yılında para politikası, 1996 yılındaki uygulamanın benzeri şekilde yürütülmüş, piyasalarda istikrar ana hedef olurken kur politikası, enflasyon öngörülerine uygun olarak yürütülmüştür

1998 yılında; bir taraftan finansal piyasalarda istikrar gözetilmeye devam edilirken, diğer taraftan enflasyonla mücadele, para politikası amaçları arasına alınmıştır. 26 Haziran 1998 tarihinde IMF ile “Yakından İzleme Anlaşması” imzalanmış ve 1998 yılının ikinci yarısında yaşanan uluslararası krizler ile birlikte hedeflerde revizyona gidilmiştir.

1999 yılının ilk aylarındaki para politikası 1998 yılında uygulanan programın devamı niteliğindedir. Nisan ayındaki seçimlerden sonra belirsizliklerin azalmasıyla birlikte, 1999 yılı sonunda IMF ile bir “stand-by” anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre, enflasyonun 2002 yılı sonunda tek haneli rakamlara indirilmesi hedeflenmiş ve diğer politikaların da bu hedefle uyum içinde olması esas alınmıştır. Bu nedenle, l $ ve 0.77 €’dan oluşan kur sepetinin günlük değeri bir yıllık dönem için açıklanmış ve 18 aylık sürenin sonunda kurun yine 18 aylık bir süreyi kapsayan dönemde giderek genişleyen bir bant içerisinde hareket etmesi öngörülmüştür.

2000 yılı başında uygulamaya konan ve üç yıllık bir dönemi kapsaması düşünülen program, 2000 Kasım ve 2001 Şubat aylarında yaşanan krizler sonrasında, kur politikası gibi temel bazı kriterleri sürdürülemediğinden dolayı sona erdirilmiştir. 2001 yılında Şubat ayından sonra “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” uygulamaya konulmuştur. Programın temel amaçları; bankacılık sektörüne ilişkin tedbirlerin süratle alınarak mali piyasalardaki belirsizliğin azaltılması, buna bağlı olarak faiz oranları ile döviz kurlarında istikrarın sağlanması, iktisadi etkinliği sağlayacak yapısal reformların gerçekleştirilmesi, makroekonomik politikaların enflasyonla mücadelede etkin bir şekilde kullanılması ve sürdürülebilir büyüme ortamının temin edilmesi olarak belirtilmiştir. Bu çerçevede, kamu cesiminin artan borç yükünün sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulması amacıyla maliye politikası daha da sıkılaştırılmış, para politikasında Merkez Bankası’nın kısa vadeli faiz oranları üzerindeki etkisi artırılmış ve dalgalı kur sistemine geçilmiştir.

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’ye yönelik terörist saldırının ardından iç ve dış mali piyasalarda gözlenen istikrarsızlık, bunun etkisiyle Hazine’nin ek d ş finansman ihtiyacındaki artış ve enflasyonun öngörülenin üzerinde gerçekleşmesi dikkate alınarak 2002 yılı başında program 2002-2004 yıllarını kapsayacak şekilde revize edilmiştir.

2002 yılında, makroekonomik hedeflere uyumlu bir parasal genişlemenin ötesine geçmemek ve geçilmeyeceğine piyasaları ikna etmek amacıyla parasal hedefleme politikası uygulanmıştır.

2002 yılının ilk dört ayında, uygulanmakta olan ekonomik programın kararlılıkla sürdürülmesi ve programın IMF tarafından ek kaynak ile desteklenmesi programa olan güveni artırmış ve iç borcun çevrilebilirliğine ilişkin kaygılar ortadan kaldırılmıştır. Merkez Bankası, gecelik faiz oranlarını kademeli olarak düşürmüş, Ocak – Nisan 2002 döneminde gecelik borçlanma faiz oranı %59’dan %48’e, borç verme faiz oranı ise, %62’den %55’e gerilemiştir. Bu süreç içerisinde Merkez Bankası’nın özerkliğini sağlayacak mevzuat değişiklikleri de gerçekleştirilmiştir.

Mayıs ayında başlayan olumsuz politik gelişmelerle ve Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde önemli bir adım olan Uyum Yasaları’nın kabulünde çıkan anlaşmazlıklar yılın ilk aylarında yaşanan ekonomik gelişmenin devamını engellemiştir. Ancak, seçim tarihinin belirlenmesi, Avrupa Birliği Uyum Yasaları’nın kabul edilmesi ve ekonomik programın genel seçimden sonra da sürdürüleceğine ilişkin güvenin sağlanması, siyasi belirsizliği azaltmış ve seçim sonuçları da piyasalarca olumlu karşılanmıştır.

“Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” 2003 yılında da uygulanmaya devam edilmektedir. Merkez Bankası 2003 yılı başında, yıl için hedeflerini şu şekilde açıklamıştır:

– 2003 yılı enflasyon oranı %20 ve GSMH büyüme oranı %5 olarak hedeflenmiştir.

– Para tabanı ek bir çıpa işlevi görecektir.

– Kısa dönemde faiz oram gelecek dönemde beklenen enflasyon oranına göre belirlenecektir.

– Teknik alt yapısı tamamlanmış olan enflasyon hedeflemesi rejimine geçilecektir.

– Programın temel taşlarından biri olan faiz dışı fazla hedefine ulaşılması Merkez Bankası’nın fiyat istikrarı ve sürdürülebilir büyüme gerçekleştirmesi için gereklidir.

– Dalgalı kur rejimine 2003 yılında da devam edilecek, kurlar piyasa koşullarına göre oluşacaktır.

– Merkez Bankası “Borç Veren Son Merci” olma niteliğini sürdürecektir.

– Vadeli işlemler piyasasının etkin hale getirilmesine destek verecektir.

– Daha önce operasyonel yapısında önemli değişiklikler olan para politikasında 2003 yılı için değişiklik yapılmayacaktır.

2003 yılının ilk dört ayında gerçekleşenler incelendiğinde hükümetin hedefler doğrultusunda ilerlediği görülmektedir. Ancak maliyetlerdeki yükselişler nedeniyle 2003 yılı Ocak ayında, TEFE’de %5,6 ve TÜFE’de %2,6 olarak gerçekleşen enflasyon beklentilerin üzerinde olmuştur. Şubat ayıyla birlikte düşüşe geçen fiyat artışlarında, kamu kesimi enflasyonu aşırı yükseltecek kararlardan kaçınmaktadır. Hükümetin bu yönde kararlı olması enflasyon üzerindeki baskıyı devam ettirerek Nisan ayında beklentilerin çok altında TEFE’de %1,8, TÜFE’de ise %2,1 düzeyinde artış gerçekleşmiştir. Bunla birlikte, dört aylık gerçekleşen enflasyona bakıldığında, TEFE’deki %13,9 ve TÜFE’deki %9,9 oranlarındaki artışların yıllık %20 olan enflasyon hedefinin üzerinde olacağı tahmin edilmektedir. 2003 yılında Ocak ayından bu yana ABD Doları, TL karşısında %5 oranında değer kaybederken, Euro %13 oranında değer kazanmıştır. Faizlere bakıldığında ise, 2002 yılı sonu itibariyle gecelik borç alma faiz oranını %44, borç verme faiz oranını %51 olarak belirleyen Merkez Bankası, 3 puanlık indirimle borç alma faiz oranını %41’e borç verme faiz oranında %48’e düşürdüğü görülmektedir.

Son 23 yıl boyunca: 24 Ocak 1980 kararlan sonucunda oluşan serbest piyasa koşulları Türkiye ekonomisini ve dolayısıyla para politikalarını da etkilemiştir. Son 23 senede hazırlanmış para politikalarına baktığımızda, ortak hedefin “enflasyonu düşürmek” olduğunu görmekteyiz. Para politikalarındaki istikrarsızlık, tutarsızlık ve güvensizlik nedeniyle bu hedefe ulaşılamamış ve Türkiye, dünyada kronik enflasyona sahip nadir birkaç ülkeden biri olarak kalmıştır.

Bugüne kadar uygulanan para politikaları uzun vadeli ve yapışa! değişikliklerden çok günü kurtarmaya yönelik olmuş ve yapılan sık değişiklikler istikrarlı bir programı engellemiştir. Bu durum, insanların uzun vadeli planlar yapmalarına engel olmuş ve hükümete duyulan güveni azaltmıştır. İktidara olan güvenin azalması da Türk Lirasına olan güveni sarsmış ve insanların daha güvenilir gördükleri dövize yönelmelerine neden olmuştur. Hükümetlere duyulan güvenin azalmasında diğer bir neden ise popülist eylemlerdir. Programda sağlanan kısmi başarılar ve ekonomik göstergelerde görülen arızî iyileşmelerin sonucunda, idareciler programları sekteye uğratmış ve oy kaygısıyla diğer çeşitli uygulamalara gitmişlerdir. Uzun vadeli ve tutarlı uygulanan para politikaları oluşturulamaması halkın açıklanan programlara destek vermemesine yol açmıştır ve bilindiği üzere 2000 ve 2001 krizlerinde halkın desteğinin sağlanamamasının etkisi büyük olmuştur.

Şu anda olumlu rüzgarların estiği ekonomide, göstergelerin iyiye doğru gitmesi tahmin edilmektedir. İnişe geçen faizlerde düşme eğiliminin devam etmesi beklenmektedir. 1.500.000 TL seviyelerine inen ABD dolarında ise- ciddi bir olumsuz gelişme olmadığı takdirde – Eylül ayına kadar önemli artışların olmayacağı kanaati ağır basmaktadır. Yaz aylarında elde edilen turizm girdileri ve yurt dışında yaşayan vatandaşların getirdiği dövizler bu beklentinin dayanak noktasıdır. İlk aylarda yüksek çıkan ancak düşme eğilimine giren enflasyondaki inişin devam etmesi beklenmektedir. Özellikle tarım sektöründe beklenen mevsimsel ucuzluk bunun için önemli bir sebeptir. Gerekli altyapısı hazırlanan enflasyon hedeflemesine geçilmesi ihtimali de oldukça yüksektir.

Son 10 yıllık süre zarfında üç ağır ekonomik kriz geçiren (1994-2000-2001), dünyada gelişmekte olan ülkelerin yaşadığı krizlerden etkilenen (Rusya ve Uzakdoğu), büyük çaplı depremlerin ekonomik zararlarına katlanan, 11 Eylül terör olayları sonucu sarsılan global ekonomiden olumsuz etkilenen ve hemen yanı başındaki bir savaşın zararlarından payını almış olan Türk ekonomisi artık son noktaya dayanmıştır. Bundan sonra geri dönüş düşünülemez. Gerekli yapısal kararlar ivedilikle tamamlanmalı ve Merkez Bankası’nın özerkliği mutlaka korunmalıdır. Böylece siyasetin ekonomiyi olumsuz etkileme ihtimali azaltılmalıdır. Ayrıca 2001 yılından itibaren uygulanmakta olan dalgalı döviz kurunun da sürdürülmesi önem arz etmektedir. Çünkü dalgalı döviz kuru ile piyasalar, gelişmelere olan tepkisini daha kolay ve hızlı gösterebilmektedir.

Hem iktidar hem de Merkez Bankası piyasalara, alınmış kararların uygulanmasında taviz verilmeyeceğini açıkça belirtmelidir. En önemlisi de uygulanmakta olan programın halka çok iyi anlatılması ve desteğinin mutlak sağlanmasıdır. Halkın destek vermediği bir programın başarıya ulaşma şansı çok düşüktür

TÜRKİYE’DE ENFLASYON

1. Türkiye’de Enflasyonun Ölçülmesinde Fiyat Endeksleri

Bir ekonomide çok sayıda mal ve hizmetin zaman içindeki fiyat hareketle­rini sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için. bu hareketleri tek bir seri ha­linde düzenlemek gerekir. Bu serilere, “bileşik (sentetik) endeks denir. Endeks (index) aslında bir tür orandır ve özellikle zaman serilerindeki değişmeleri gös­terir. Bileşik fiyat endeksleri, çeşitli fiyatlara, bazı mal ve hizmetlerin alıcılar bakımından önemini yansıtan tartı ve ağırlıklar verilerek hesaplandığında, “tartılı fiyat endeksleri” bulunur. Tartılı fiyat endeksleri, sabit tartılı endeksler (Laspeyres) ve değişik tartılı endeksler (Paasche) olarak ikiye ayrılır.

Endekslerde en önemli konu. endeksin temsili olmasıdır. Özellikle fiyat en­dekslerinde endekse girecek mal ve hizmetin iyi seçilmesi, fiyat hareketleri özellik gösteren tüm grupların endekse alınması gerekir. Endekste yer verile­meyen mal ve hizmetlerin, yer verilmiş olan mal ve hizmetlerde- elverişli olan­lara temsil ettirilip, bunlara ilişkin tartıların ona göre ayarlar naşı zorunlu­dur.

Türkiye’de toptan eşya fiyatlar endeksi Başbakanlık Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, İstanbul Ticaret Odası ile Devlet istatistik Enstitüsü tarâfından hesaplanmaktadır. HDTM endeksinin hesaplanmasında. 1938 yılındaki orta­lama fiyatlar ile o yılın tüketim miktarları dikkate alınmıştır. Alırlıkların he­saplanmasında milli gelir rakamlarından da yararlanılmıştır. Laspeyres for­mülüne göre hesaplanan endeks, 1938yılı baz alınarak 1942 yısadan itibaren yayınlanmıştır. Baz yılı daha sonra 1948. 1953. 1958 ve 1963 yalarına kaydı­rılmıştır. Endeks, yapıldığı zamanın şartlarına göre tüketin; bakımından önemli ve ülkenin iç piyasasını temsil eden 94 maddeyi kapsamıştır. Endeks, İ988 Şubat ayından sonra yayından kaldırılmıştır.

İTO endeksi için ilk çalışma 1927 yılında başlamıştır. 52 maddelik yeni bir toptan eşya fiyat endeksi oluşturan İTO, bu maddeleri 1956 ve 1ÎÎ65 yıllarında iki defa değiştirmiştir. Bu değişmelere rağmen madde sayısı 94 olarak kalan en­deks, 1963 ve 1968 bazlarına göre ağırlıksız geometrik ortalama yöntemiyle hesaplanmakta ve yayınlanmaktadır.

DİE 1981 yılını baz yıl olarak aldığı endekste 636 madde grubu içinde 1422 maddeyi kapsamakladır. Laspeyres formülüne göre hesaplanan endeks, sektörel fiyat hareketlerinin genel seviyesini gösterebilecek ve uluslararası karşılaş­tırmalara imkan sağlayabilecek bir yapıdadır. 1981 bazlı endeks n ana sektör ağırlıkları, 1989 yılında 1987 ana sektör ağırlıklarına göre yenilen mistir. 1990 yılında yapılan çalışmalarla endeks, günün şartlarına uygun madde ve firma­ların seçimi ve endeks kapsamındaki maddelerin tümünün yenilenmesiyle 1987=100 bazlı olmuştur. Bu endeks 640 madde sayısı. 2938 madde çeşidi ve 1648 firmadan derlenen 4340 fiyatla hesaplanmakta idi.

DİE, 1996 yılında 1987 yılını baz olan tüketici ve toptan eşya fiyatları en­deksi yerine 1994 yılını esas alan yeni bir seri uygulamasına geçilmiştir. Bu ye­ni seride en önemli yenilik, kamu ve özel sektör ayırımına son verilmesidir. Özelleştirme uygulamaları sonucunda 1987 yılında %27 olan kamu payı. 1994 yılında %21’e gerilemiştir. Bu sebeple yıllık bazda fiyat değişmeri verilirken, kamu sektöründen kaynaklanan zamlar, ayrıca açıklanmayacaktır. Sadece aylık bazdaki fiyat gelişmelerinde kamu zamlarının etkisi gözlenebilecektir. Böylece, özelleştirilen kuruluşların kamu ve özel sektör yönetimindeki fiyat ha­reketleri, daha kolay izlenebilecektir. Kamu kaynaklı zamlar, yeni uygulamada ayrıca açıklanmayacaktır. Yeni endeksteki ana grupların ağırlıkları şöyledir: imalat %71.12, tarım, avcılık, ormancılık, balıkçılık %22.22, elektrik, gaz ve su %4.19, madencilik ve taşocaklığı %2.47.

DİE Tüketici Fiyatları Endeksi’nin ilk bazı yılı 1927’dir. Daha sonra bu en­deks 1938 ve 1948 bazlı olarak yayınlanmıştır. 1938=100 ve 1948=100 bazlı endekslere 70 madde dahil edilmiştir. DİE. tüketici fiyat endeks hesaplamaları­na 1954-55 yıllarında Ankara’da uyguladığı Aile Bütçesi Anketi ile devam et­miştir. 1955=100 bazlı ve 137 maddeden oluşan bu endeks daha sonra 1958’e kaydırılmıştır. DİE. 1968=100 bazlı 11 şehre ait yeni bir endeks hesaplamıştır. Bu endekste, illere göre değişen ve en az 106. en fazla 158 madde kapsanmış-tır. 1968-1982 yılları arasında 11 il için yayınlanmış olan tüketici fiyat endeks­leri tartılandırılarak Türkiye tüketici fiyat endeksi elde edilmiştir. Tartı olarak her bir ilin. 11 ilin toplam nüfusu içindeki yüzdeleri kullanılmıştır. DİE. 1978-1979 yıllarında, nüfusu 10.000 den fazla olan yerleşim yerlerinde yeni bir Hane halkı Gelir ve Tüketim Harcamaları Anketi uygulayarak, buna bağlı 1978-1979=100 bazlı bir kentsel yerler tüketici fiyatları endeksi kurmuştur. 1982 yı­lında yayınlanmaya başlayan bu endeks, 40 kentsel yerleşim yerinden derlenen fiyatlarla 14 il, 5 bölge ve Türkiye olarak hesaplanmıştır. Enstitü. 1987 yılında uygulanan Hane halkı Gelir ve Tüketim Harcamaları anketine dayalı olarak, 1987=100 bazlı yeni bir endeks hesaplamaya başlamıştır. Bu endeks kentsel ve kırsal kesim için ayrı ayrı hesaplanmaktadır.

DİE. 1994 yılı Hazine Gelir ve Tu ketim Harcamaları Anketi sonuçlarına gö­re, 1994 yılını baz alan yeni bir Tüketici Fiyatları Endeksi hesaplamaya başla­mıştır. 1994 yılını baz alan yeni Tüketici Fiyatları Endeksi. 7 bölgede, nüfusu 20 binden fazla 62 kentsel yerleşim yerinde 410 ana mal grubu üzerinden ha­zırlanmıştır. 1987 bazlı tüketici fiyat endeksi. Türkiye genelindeki harcamala­rın %83’ünü kapsarken, 1994 bazlı yeni endeks tüketici harcamalarının %95’ni ölçme imkanı getirmiştir. Fiyat endeksine giren mal grupları için her ayın 10 ve 20 nci günlerinde derleme yapılmaktadır. Ancak yaş sebze meyve gi­bi değişken fiyatlı ürünler için haftada bir defa olmak üzere ayda 4 defa fiyat­lar derlenmektedir. Endeks kapsamında ev eşyası, ulaştırma, sağlık, eğlence-kültür. çeşitli mal ve hizmetler, eğitim ve otel pastane lokanta giderlerine de yer verilmiştir. Yeni endeksteki ana grupların ağırlıkları şöyledir: Gıda, içki ve tü­tün %31.09, giyim ve ayakkabı %9.71. konut ve kira: %25.80, ev eşyası: %9.35, sağlık: %2.76. ulaştırma: %9.30. eğlence ve kültür: %2.95. eğitim: %1.59, otel­ler, pastane ve lokanta: %3.07. çeşitli mal ve hizmetler: %4.38.

DİE’nin endekslerindeki yenileme, eski endekslerin eskimesinden kaynak­lanmıştır. Eski endekslerdeki bazı mal grupları ortadan kalkmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken bir konu vardır. 1987 ve 1994 bazlı fiyat endekslerini karşılaştırırken, hataya düşmek mümkündür. Çünkü, mal grupları değişliği için endekslerin karşılaştırılması sağlıklı olamaz. Fakat DİE, eski endekslere göre yaptığı hesaplamalara devam edecek, ancak bunları kamuoyuna açıkla­mayacaktır. Özelikle kamu zamlarının o ayki endekslere yansımaması için ayın 25’den sonra yapılması yeni endekste de geçerliliğini koruyacaktır. Her ayın 5, 15 ve 25’de fiyat belirleyen DİE, bu uygulamaya devam edecektir.

Türkiye’de Toptan ve Tüketici Fiyat endekslerinin dışında HDTM Geçinme Fiyatları Endeksi ile İTO İstanbul Şehri Ücretliler Geçinme Endeksi de vardır. HDTM Geçinme Fiyatları Endeksine esas olan veriler. 1938 ; unda Ankara ve İstanbul şehirlerinde yapılan aile bütçeleri anketlerinden elde edilen bilgiler­dir. Ailelerin tüketim miktarının büyük bir bölümünü oluşturan Ankara’da 83, İstanbul’da 81 madde endekse alınmıştır. Laspeyres formülü kullanılarak hesaplanan endeksin baz yılı 1938’dir. Baz yılı daha sonra 1948 1953, 1963 yıllarına kaydırılmıştır. 1988 Şubat ayından itibaren endeks yayından kaldı­rılmıştır. İstanbul Ticaret Odası 1927 yılında herhangi bir ankete dayalı olma­dan teorik olarak 5 nüfuslu bir ailenin aylık masraflarının alındığı bir endeks kurmuş ve 1929 yılından 1953 yılına kadar yayınlamıştır. 1953 yılında tüke­tici harcamaları anketi uygulayarak 107 maddeden oluşan ve 1953 = 100 baz­lı yeni bir endeks hesaplanmaya başlanmış ve bu endeksin baz yılı daha sonra 1958=100 1963 = 100 ve 1968 = 100’e kaydırılmıştır. İstanbul Ticaret Odası 1965 yılında bir tüketim harcamaları anketi uygulayarak. İstanbul ilinin üc­retli kesimine ait yeni bir endeks hesaplamaya başlamıştır.

2. Türkiye’de Fiyat Artışları ve Enflasyon

Türkiye’de Cumhuriyetin ilanından 1970’li yılların sonların- kadar geçen sürede yıllık fiyat artışları birkaç istisnai yıl dışında enflasyonist nitelikte de­ğildir. 1929-1934 Dünya Ekonomik Krizi yıllarında Ticaret Bakanlığı Tüketici Fiyat Endeksi (1963=100). Kriz’in etkisiyle düşmüştür (-%12.6). 1934-1938 dö­neminde TEFE yıllık %4.6 olmuş, 1938-1946 arasında yıllık %19.9’a yüksel­miştir. Bu enflasyonist fiyat artışlarında II nci Dünya Savaşının yarattığı olumsuz ortam önemli rol oynamıştır. Enflasyona engel olmak için bu dönem­de Hükümet, çok ciddi para ve maliye politikaları uygulamıştır. 1946-1953 dö­neminde fiyatlar düşmüş (%2.2), 1953-1959’da yeniden hızlanmış (%14.6), 1959-1969 yıllarında tek haneli rakama düşmüş (%5.0), 1969-1972 dönemin­de fiyat artışları hızlanmaya başlamış (%13.4) ve 1972-1976’da bu hızlanma artarak devam etmiştir. %18.8.

Genel eğilimler değerlendirildiğinde, 1950 yılına kadar enflasyon ılımlı (mutedil) bir seyir izlemiştir. 1950-1953 döneminde büyüme hızı arttığı için, toplam harcamalar ve para arzı çoğalmakla beraber üretim de genişlemiş ve dolayısıyla enflasyon olmamıştır. Fakat 1954’te kötü iklim şartları sebebiyle tarımsal üretim düşünce fiyatlar artmış ve bu artış 1958 yılına kadar devam etmiştir. 1958 İstikrar Kararları, fiyat artışlarım önleyememiş VF 1959 yılında fiyatlar %20 oranında yükselmiştir. 1960-1961 askeri müdahale yıllarında fi­yat artışları düşük seviyelerde olmuş, 1962-1970 döneminde enflasyon kontrol altına alınmıştır. Bunda, bu dönemde dünya fiyatlarının düşük seyretmesinin de etkisi vardır. Fakat artan iç fiyatlar, dış fiyatların yine de üzerinde olduğu için, uygulanan sabit kur sistemi ve ithal ikameci politikalar sonucunda, 1970 İstikrar Kararları alınarak yapılan devalüasyon ile iç ve dış fiyatlar arasındaki fark giderilmiştir. Ayrıca, ılımlı enflasyonun daha da artmasın; engelleyecek önlemler alınmıştır. Bu önlemlerin etkisiyle 1969-1972 döneminde ortalama fiyat artışları yıllık ortalama %13’ler seviyesinde gerçekleşmiştir.

Türkiye, özellikle 1970’li yılların ikinci yarısından sonra, büyük bir enflas­yon sorunuyla karşılaşmaya başlamıştır1*1. 1977 yılında DİE TEFE’si (1968=100) yıllık %26.3. bir yıl sonra %53.1 olmuştur. Endeks l 979’cla %69.5 ve 1980 yılında %98.8’e fırlamıştır. Aynı yıl DİE. TÜFE (1968=100) ilk defa üç haneli rakama ulaşarak ‘Kol 15.6 olmuştur. 24 Ocak istikrar Kararları sonu­cunda fiyatlar hızlı düşmüş ve bu düşüş 1987 yılına kadar 1984-1985 yılları dışında aynı seviyede devam etmiştir. Enflasyonun 1981-1983 yıllarında azal­masında, bu dönemde Türkiye”de askeri bir yönetimin işbaşında olduğunu, grev ve lokavtların ertelendiğini unutmamak gerekir. 1983 yılında demokrasiye dö­nülmekle beraber enflasyon 1984 yılında yeniden canlanmış ve artış 1985 yı­lında da devam etmiştir.

Enflasyonun yeniden ortaya çıkmasında; bu dönemde KİT ürünleri ne yapı­lan zamların, KDV’nin uygulamaya konulmasının, bazı fonların ihdas edilme­sinin, faizlerin yükseltilmesinin rolü büyüktür. 1986-1987 yıllarında enflas­yonda bir düşme görülmüştür. Bunda. 1986 yılındaki petrol fiyatlarında mey­dana gelen azalma, dış ticaretin yarısından fazlasının yapıldığı OECD ülkele­rindeki düşük fiyat artışları (%0-%4) etkili olmuştur. 1988 yılında-yükselen fi­yatlar, 1998 yılına kadar (1994 dışında) %60-%79 (DİE, TÜFE, 1968=100) gibi oldukça yüksek oranlarda devam etmiş ve 5 Nisan Kararlarından sonra 1994 yılında Cumhuriyet tarihinin rekorunu kurarak TÜFE 125.5’e çıkmıştır.

Türkiye’de fiyatlar uzun yıllar sonra ilk defa 1998 yılında hızla azalma eği­limine girmiştir. 1998’in ilk dokuz ayında toptan eşya fiyatlarındaki artış ora­nı önceki yıla göre 21.2 puan düşüş göstermiştir. Bu oran son sekiz (1990-1998) yılın aynı döneminde kaydedilen en düşük seviyedir.

1998’de fiyat artışlarındaki yavaşlama, esas olarak imalat sanayi fiyat artışlarındaki düşüşten kaynaklanmıştır, imalat sanayi fiyat artış hızı kamu ke­siminde özel kesimin altında gerçekleşmektedir. Bunda, başta ham petrol ol­mak üzere ithal girdi fiyatlarındaki gerilemenin, özellikle petrol ürünleri ve de-mir-çelik sektörlerindeki fiyat arışlarını yavaşlatması etkili olmuştur.

Türkiye’de 1996-2000 yıllarını kapsayan YBYKP döneminde enflasyonun düşmesi, Plan’da öngörülmüştür. Plan’a göre Plan döneminde, kamu açıkların­da sağlanacak daralma, verimlilik artışı ile uyumlu gelirler politikası, kamu­nun Merkez Bankası ve mali piyasalar üzerindeki baskısının ha liflemesi sonu­cunda, para politikasının etkinliğinin artması ve yapısal reformlarda sağlana­cak gelişmelere bağlı olarak enflasyonun tedricen düşmesi beklenmekledir. Bu çerçevede 1995 yılında %71.2 olması beklenen GSMH deflatöründeki değişme­nin. Plan dönemi sonunda 6.0-8.1 aralığına gerileyeceği tahmin edilmekte­dir. VI ncı Plan döneminde toplam kamu kesimi tasarruf-yatırım açığı, özel ke­sim tasarruflarının sabit fiyatlarla %31.5’i iken, VII nci Plan döneminde bu oranın %22.5-%21.6’ya düşmesi beklenmektedir.

Kamu kesimi borçlanma gereğinin GSMH’ya oranının Plan dönemi boyunca azalması, kamunun mali piyasalardaki kullanılabilir fon talebini azaltacak. bu da reel faiz oranlarında düşmeye yol açacaktır. Ayrıca, özel kesiminin kullandığı fonların maliyeti, mali tasarrufların artırılması ve mali sistemin etkinleştirilmesi suretiyle düşürülecektir. Böylece enflasyonun T.sağı çekilme­sinde, artan üretim kapasitesinin de katkısıyla üretim genişlemesi, önemli ölçüde katkıda bulunacaktır. AB ile Gümrük Birliğinin getireceği rekabet orta­mının, özellikle imalat sanayiinde gözlenen ve rekabetçi yapıda uzak sanayi organizasyonun belirlediği sübjektif fiyatlandırma uygulamalarını engellemesi beklenmektedir. Dışa açılma ve koruma oranlarındaki önemli ölçüde düşüş ve devletin gerek rekabet ortamını sağlamak, gerekse kendi içinde kinliği artır­ma yönünde yeniden yapılandırılması, piyasa giriş-çıkış engellerinin azalma­sına yol açarak enflasyonun düşmesine, ekonomide kaynak tahsislerinin et­kinliğine ve tüketici refahının artışına sebep olacaktır. Özelleştirmede sağla­nacak gelişme ile ekonomide kaynak tahsisi etkinleşecek, işletirlerin rekabet ortamında faaliyet göstermeleri sağlanarak verimlilik artışı ve fiyatların ulus­lararası seviyede oluşmasına ortam hazırlanacaktır.

Tablo: 13.2 Toptan Eşya ve Tüketici Fiyatları Endeksi

Yılık Yüzde Değişme)

(1994=100)

 

1983

1994

1995

1996

1997

Toptan Eşya

         

Genel

60.3

149.6

65.6

84.9

91.0

Tarım

75.6

134.0

86.6

89.9

96.5

İmalat Sanayi

54.6

159.1

60.0

80.6

91.2

Tüketici

         

Kentsel Yerler

71.1

125.5

76.0

79.8

99.1

Kırsal Yerler

68.3

130.6

71.3

75.8

100.0

Not: 1993 ve 1994 yılları 1987=100 bazlıdır.

Tablo: 13.3 Cumhuriyet Döneminde Tüketici ve Toptan Eşya Fiyat Endekslerindeki Gelişmeler (1938-1995)

Yıllar

Tüketici Fiyatları Endeksi

Toptan Eşya Fiyatları Endeksi

Yıllar

GSM H Deflatörü(*)

Tüketici Fiyatları Endeksi

Toptan Eşya Fiyatları

Endeksi

A

B

A

B

A

B

A

B

A

B

1938

7.8

5.7

1968

100.0

100.0

3.7

100.0

2.9

1939

8.0

2.0

6.0

4.8

1969

107.2

7.2

107.8

7.8

107.8

7.8

1940

8.7

9.6

7.4

22.7

1970

116.4

8.5

116.5

8.1

116.5

8.1

1941

10.4

19.7

10.4

40.7

1971

136.6

17.4

135.8

16.5

135.6

16.5

1942

17.5

68.0

19.9

92.1

1972

150.5

10.2

154.4

13.7

158.4

16.8

1943

25.3

44.1

34.7

74.0

1973

182.3

21.1

179.0

16.0

191.2

20.8

1944

26.0

2.7

26.S

-22.8

1974

237.9

30.5

212.3

18.6

245.5

28.4

1943

26.9

3.6

12.3

-54. 1

1975

288.2

21.2

254.3

19.8

271.9

10.8

1946

26.6

-1.0

25.1

104.4

1 976

332.2

15.3

296.0

16.4

316.7

16.5

1947

26.2

-1.5

26.3

4.8

1977

411.8

24.0

378.7

28.0

399.9

26.3

1948

26.9

2.4

27.2

3.2

1978

604.2

46.7

557.5

47.2

612.3

53.1

1949

29.1

8.1

29.0

6.9

1979

1.061.1

75.6

874.2

56.8

1.037.8

69.5

1950

27.8

-4.4

26.2

-9.7

1 980

2.012.2

89.6

I.884.8

115.6

2.062.7

98.8

1951

27.8

0.2

28.6

9.2

1981

2.9045

44.3

2.523.9

33.9

2.793.9

35.5

1952

29.2

5.1

28.7

0.2

1982

3.726.8

28.3

3.076.9

21.9

3.535.2

26.5

1953

30.3

3.8

29.2

1.9

1983

4.695.3

26.0

4.042.7

31.4

4.586.3

29.7

1954

33.2

9.5

32.5

11.2

1984

6.974.6

48.5

5.999.-1

48.4

6.85,8.1

49.5

1955

37.3

12.2

36.0

10.8

1985

10.663.5

52.9

8.696.2

45.0

9.713.4

41.6

1956

41.0

9.9

41.9

16.4

1986

14.462.3

35.6

l l .706.8

34.6

12.426.6

27.9

1957

45.8

11.9

49.5

18.3

1987

19.302.4

33.5

16.254.9

38.9

16.995.5

36.8

I95S

53.1

15.8

58.0

17.2

1988

32.761.1

69.7

28.234.7

73.7

27.966.0

64.6

1959

66.0

24.4

70.4

21.5

1989

57.489.9

75.5

46.098.8

63.3

46.787.2

67.3

1960

69.4

5.2

69.4

5.2

1990

90.629.1

57.6

73.896.3

60.3

71.233.5

52.3

1961

70.5

1.6

74.0

1.6

1991

144.253.5

59.2

122.667.9

66.0

119.699.6

54.0

1962

72.9

3.4

77.1

4.3

1 992

235.839.8

63.5

208.658. l

70.1

182. 211.0

66. 1

1963

78.7

7.9

80.2

4.0

1 993

71.1

60.3

1964

79.6

1.2

80.3

0.1

1994

125.5

149.6

1965

S4.3

5.8

85.7

6.8

1966

89.0

5.7

90.8

6.0

1967

96.4

S.3

97.2

7.1

A: Endeks sayısı 13: Değişim Oranı (%)

(*) Milli gelir deflatörüdür. Nominal GSMH rakamlarından hareketle reel (sabit fiyatlarla) GSMH’ya ulaşmak üzere uygulanan fiyat değişikliklerini giderici endekstir.

Kaynak: DİE. İstatistik Göstergeler 1923-1992. s. 356.

Tablo: 13.4 Türkiye Ekonomisinde Fiyat Artışlarını Etkileyen

Faktörlere İlişkin Gelişmeler

(1991-1998)

(Yıllık Ortalama Artış Oranı. Yüzde)

 

1991

1992

1993

1994

1995

1996

1997

1998

Toptan Eşya Fiy. Endeksi

55.3

62.1

58.4

120.7

86.0

75.9

81.8

77.8

– Kamu Genel

61.3

65.1

54.5

122.5

76.8

81.9

85.5

67.9

– Özel imalat

53.8

59.8

59.3

130.5

81.1

68.2

80.7

75.3

Tüketici Fiyatları Endeksi

66.0

70.1

66.1

106.3

89.1

80.4

85.7

89.6

– Gıda

67.1

71.0

63.5

110.0

92.1

72.2

92.5

90.9

Dolar Kuru

59.9

64.7

59.9

170.4

53.9

77.5

86.6

76.2

DM Kuru

55.0

76.0

50.1

178.8

72.7

68.5

61.8

72.5

Emisyon Hacmi

47.1

69.2

80.1

90.5

86.3

76.4

82.1

69 0

Para Arzı (M2Y)

80.0

74.9

60.9

168.7

106.5

109,7

84.0

65.9

Ört. Faiz Oranı

79.7

86.1

87.8

164.4

121.8

132.8

108.1

106.4

Nominal Ücret (Net)

               

– Kamu

138.3

80.3

79.5

106.2

60.4

35.3

121.4

89.9

– Özel

127.6

80.3

68.9

68.8

77.5

83.7

80.2

102.3

Nominal Net Maaş

77.9

93.5

69.6

61.0

84.4

94.0

116.3

82.2

Kamu Kesimi Borçlanma

               

Gereği/GSMH (%)

10.2

10.6

12.0

7.9

5.2

9.0

7.6

8.7

İhracat Fiyat Endeksi

İthalat Fiyat Endeksi

-0.9

-3.1

1.3

-1.9

-2.8

-6.2

-3.7

0.9

12.6

16.8

-4.5

-6.1

-4.8

-8.7

-5.6

-4.1

Türkiye’de son yıllarda hızlanan enflasyon. TL’den sıfır atılma:-ine getirmiştir. Bununla beraber, paradan sıfır alına operasyonum: sına uygu laman in bir anlamı yoktur. Eğer bu operasyon istikrar politikaları desteklenmez ise, başarı kazanmak mümkün değildir. Paralarından sıfır atan ülkelerde, hiper enflasyon vardır ve uygulanan Ortodoks istikrar başarıya ulaşmamıştır. TL’den üç sıfır atılmasının sebeplerini şöyle açıklamak mümkündür:

– Bol sıfırlı para, kullanılamaz duruma gelmiştir.

– Hesap makineleri ve muhasebe programları, sıfırları işleyememektedir.

– Piyasada pek çok kişi ve kuruluş zaten 3 sıfırı fiilen atmış durumdadır.

– Bugün 3 sıfır atılmaz ise ileride 4 veya 5 sıfır atmaya karar verilince, bu teknik olarak daha zor olacaktır.

– Dünyada Lira’dan daha çok sıfırlı para kalmamıştır. Bu operasyon. TL’na itibar kazandıracaktır.

Dünya ülkelerinde paralarından sıfır atan başlıca ülkeler ve uygulamala­rı aşağıda özetlenmiştir. Brezilya: 1962’den bu yana 6 sıfır atmıştır. 1993’de 3 sıfır atarak parasının adını Cruzado’dan Cruzeiro’ya değiştirmiş ve yeni pa­ra birimini 1.7.1994’te kullanıma sokmuştur. Aylık %40 enflasyon ortamında sıfırlarını atarken, şok önlemler uygulamıştır. Meksika: 1991 yılında 3 sıfır atmış, parasının adını Austral’dan Peso’ya çevirmiştir. Fransa: l Ocak 1960’da 2 sıfır atmış ve bu operasyonla birlikte bütçe açıklarını ve enflasyonu­nu daraltarak başarı sağlamıştır. Bolivya: 1963’de 3 sıfır. 1990’da 4 sıfır at­mıştır. Parasının adını defalarca değiştirmiştir. Ancak ekonomide kalıcı re­formlar yapamadığından hiper enflasyondan kurtulamamış ve attığı sıfırlar kısa sürede geri gelmiştir. Finlandiya: l Ocak 1960’da 2 sıfır atmıştır. Şok ekonomik önlemler, verimlilik artışı ve düşük enflasyon desteğinde, yeni parasının itibarını korumuştur. Arjantin: l Ocak 1970’de 2 sıfır atmış ve parası­nın adını Yeni Peso olarak değiştirmiştir. 1990’dan sonra hiper enflasyona kar­şı kararlı bir savaşa girmiş ve ekonomisini yeniden yapılandırmayı başarmış­tır. İsrail: 1985 Temmuz ayında uygulamaya koyduğu İstikrar Programı ile para birimi Shekel’i devalüe etmiş ve sıfır arttıktan sonra yeni İsrail Shekel’nin dolar karşılığı değerini sabitleştirmiştir. İstikrar programı çerçevesinde sübvansiyonların kaldırılması ve mili paranın %20 oranında devalüe edilmesi so­nucu ilk ayda fiyatlar artmışsa da. üç ay içinde ekonomi kontrol altına alınmış­tır. Bir yıl içinde aylık enflasyon %1’lere inmiştir. Böylece İsrail’in uyguladığı paket başarılı olmuş, bütçe açıkları GSMH’nın %4’ü dolayına inmiş, döviz re­zervleri artmış ve halkın milli paraya olan güveni geri gelmiştir. Rusya: Rub­leden 1997 yılında 3 sıfır atmıştır.

3. Türkiye’de Enflasyon Üzerine Yapılan Çalışmalar ve Çözüm Önerileri

1980’den sonra Türkiye’de görülen devanı eden enflasyonun başlıca sebep­leri arasında; ücret artışları, vasıtalı vergi ve gümrük vergi oranlarındaki yük­selişler. KDV gibi yeni vergi ve fonların ihdası. KİT ürünlerine yapılan yüksek zamlar, kredi faizlerinin yükselmesi. TL’nin hızlı aşırı değer kaybetmesi, kanın sektöründeki açıkların büyümesi, para arzının genişlemesi, ekonomide vergi dı­şı sektörün hızla büyümesi, tekellerin etkinliğinin kınlamaması sonucunda ek­sik rekabet piyasalarında oluşan tekelci fiyat düzenlemeleri sayılabilir.

Türkiye’de 1980 ve sonrasında gözlenen enflasyonun bir türlü ortadan kaldırılamaması, uygulamaya konulan istikrar programlarına rağmen fiyat artışlarının önüne geçilememesi üzerine çok sayıda araştırma yapılmıştır. Bu çalışmalardan başlıcalarının sonuçları aşağıda özetlenmiştir. M. Fry’in çalışması (1986). 1950-1983 yıllarını kapsamıştır. Fry. para arzındaki daralmayı, enflasyonu olumlu yönde etkileyen bir değişken olarak bulmuştur. Kişi başına gelir ile beklenen reel mevduat faizindeki değişimler ise enflasyonu olumsuz etki­lemekledir. Z. Öniş ve S. Özmucur (1987). döviz kurundaki değişmelerin enf­lasyonu önemli ölçüde etkilediğini, parasal tabanın içsel olarak belirlendiğini belirlemişlerdir. Fiyat seviyesi, para arzı ve döviz kuru arasındaki k,sır döngü. kamu kesimi açıklarının giderilmesi ile ortadan kalkabilir. Para arzı ve fiyatlar arasında sıkı bir ilişki olduğu için bütçe açıklan kısılarak para arzı Kontrol edi­lebilir. İç borçlanma, faiz oranlarını arttırarak finansmanın maliyetini çoğaltmaktadır. Bu ise kamunun bu borçları ödemek için para basmasına yol açmakta ve dolayısıyla ekonomide enflasyonist baskı yaratmaktadır.

KONUYU ENFLASYON VE FİYAT İNDEKSLERİ HAKKINDA EN ÇOK SORULAN SORULARLA AÇIKLAMAK GEREKİRSE
1-    Enflasyon ve Fiyat İndeksleri arasındaki fark nedir?
Fiyat indeksleri ile enflasyon arasında temelde fazla bir fark yoktur. İndeks zamana göre değişim gösteren verilerin incelenerek değişimin oransal olarak ifade edilmesinde kullanılan bir ölçüdür. Fiyat İndeksleri ise piyasada alınıp satılan her türlü malın fiyatlarındaki değişimin oransal bir ifadesidir. Enflasyondan söz edebilmek için ise fiyatlar genel seviyesinde uzun süreli ve sürekli bir artışın olması gerekmektedir. Dolayısı ile Fiyat İndekslerinde sürekli ve uzun süreli bir artış olduğunda bu enflasyonun bir ölçüsüdür denilebilir.
2-    Toptan Eşya Fiyat İndeksi ve Tüketici Fiyatları İndeksi arasında ne fark vardır?
Toptan Eşya Fiyat İndeksi adından da anlaşılacağı gibi toptan mal alımlarında meydana gelen fiyat değişimlerinin bir ifadesidir. Toptan Eşya Fiyat İndeksindeki değişimler ekonominin genel gidişatının bir göstergesi olarak düşünülebilir. Tüketici Fiyat İndeksi ise vatandaşın perakende alışverişte karşılaştığı fiyat değişimlerini göstermektedir.
3-    Fiyat İndekslerinde yer alan maddeler nasıl belirlenir?
Fiyat İndekslerinde kullanılan maddeler Toptan Eşyada, maddelerin üretiminden yurt içi satış payları arasında önemli paya sahip maddeler indekse dahil edilmek sureti ile; Tüketici Fiyatları İndeksinde ise yapılan hane halkı anket çalışmaları sonucunda ailelerin aylık harcamalarında önemli paya sahip ürünler indeks kapsamına alınmak sureti ile belirlenir.
4-    Hangi kurumlar Türkiye’de enflasyonu hesaplıyor?
Türkiye’de enflasyonu ciddi anlamda hesaplayan üç kurum bulunmaktadır. Bunlar sırası ile Devlet İstatistik Enstitüsü, İstanbul Ticaret Odası ve İzmir Ticaret Odası’dır.
5-    Farklı kurumlar tarafından hesaplanan indeks sonuçları neden birbirinden farklı çıkmaktadır?
Bu durumun pek çok sebebi bulunmaktadır. İndeks hesaplamalarında etkili olan faktörlerden söz etmek gerekirse bunlar sırası ile endeks kapsamında yer alan maddeler, maddelerin ağırlıkları, fiyat toplanan yerler, baz yılı ve hesaplama tekniğidir. Fiyat İndekslerinin hesaplanmasında aynı teknik kullanılsa da; her üç kurumda hesaplanan indekslerde yer alan maddeler , ağırlıklar ve baz yılları birbirinden farklıdır. DİE tarafından açıklanan indeksler Türkiye Genelini, İstanbul Ticaret Odası tarafından hesaplanan indeksler İstanbul’u ve İzmir Ticaret Odası tarafından hesaplanan indeksler İzmir’i temsil etmektedir. Dolayısı ile indeks kapsamına giren maddeler ve ağırlıkları da birbirinden farklılık göstermektedir. Ayrıca fiyatlar her kurumun temsil ettiği bölge itibari ile toplanmaktadır ve hesaplamada kullanılan baz yılları birbirinden farklıdır. Bütün bu faktörler göz önüne alındığında üç kurumun hesapladığı indeks sonuçlarının birbirinden farklı olmasının son derece normal olduğu açıkça görülmektedir. İndeks sonuçları temsil ettiği bölge veya il itibari ile yorumlanmalıdır. (DİE Tüketici Fiyatları İndeksini iller bazında da hesaplamakta ancak kamuoyuna yansıyan sonuçlar Türkiye genelini ifade etmektedir.)

6-    İndeks hesaplamada bu kadar önem taşıyan madde ağırlıkları, baz yılı ve fiyat toplanacak yerler neye göre belirlenir?
Toptan Eşya Fiyat İndeksinde maddelerin GSMH içinde üretimden yurt içi satış payları ağırlıkların belirlenmesinde kullanılır. Tüketici Fiyatları İndeksinde ise yapılan hane halkı harcamaları anketinde maddelerin ailelerin aylık harcamaları içindeki payları dikkate alınır. Ancak maddeler kendi aralarında gruplandırılarak alt sektörler ve sektörler belirlenir. Maddeleri, alt sektörleri ve sektörleri temsil eden oranlar 100’e tamamlanır. Böylece her madde, alt sektör ve sektör indeks içinde belirli bir yüzde ile ifade edilir. Ağırlığı yüksek olan madde, alt sektör ve sektörlerdeki fiyat değişimleri indeksin hareket yönü ve oranının belirlenmesinde daha etkili olur.
Baz yılı tespit edilirken ise indekse baz teşkil edecek yılın, ekonomik açıdan istikrarlı bir yıl olması ve çok ani fiyat hareketlerinin bulunmamasına dikkat edilir. Baz yılı boyunca indeks dahilinde yer alan maddelerin fiyatları düzenli olarak toplanır. Bu fiyatların ortalamaları baz yılı fiyatları olarak kabul edilir ve indeks hesabında sürekli olarak değiştirilmeden kullanılır.
Fiyat toplanacak yerlerin Toptan Eşya Fiyat İndeksinde toptan fiyat alımlarını en iyi temsil edebilecek fabrika, sebze-meyve ve balık hali vs olmasına dikkat edilir. Tüketici Fiyatları İndeksinde ise halkın yoğun olarak alışveriş yaptığı büyük alışveriş merkezleri, mağaza, Pazar ve bakkallardan fiyat toplanabilmektedir. Burada dikkat edilecek bir diğer konu fiyatı alınan maddelerin kalitesi, ambalajı ve miktarında aydan aya değişim olmaması gerektiğidir. Bu sebeple madde tanımları iyice belirlenmeli, açık ve anlaşılır olmalıdır.
7-    12 aylık ortalamalara göre ve bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranları arasında ne fark vardır?
İki ifade arasındaki fark hesaplama tekniğinden kaynaklanmaktadır. 12 aylık ortalamalara göre yılık değişim oranı hesaplanırken, hesaplanan tarihten itibaren son 12 ayın, daha önceki 12 aya göre ortalama ne kadar değişim gösterdiğine bakılır. Yani hesaplanan tarihten itibaren geriye dönerek 24 aylık bir dönem incelenir. Bir önceki yılın aynı ayına göre hesaplama yapılırken; adı geçen ayın fiyatları bir önceki yılın aynı ayında gerçekleşen fiyatlarla kıyaslanır. Ancak bu dönemde adı geçen ay dışında meydana gelen fiyat değişimleri hesabın tamamen dışında kalır.
8-    12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranını mı yoksa bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranını mı kullanmalıyız?
Bu sorunun cevabı tamamen kişilerin kendi inisiyatifine ve kararına bırakılmıştır. Ülkemizde fiyatlar genel seviyesi her ay değişim gösterdiği için 12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranı, o yıl gerçekleşen enflasyonu daha iyi ifade etmektedir. Bir önceki yılın aynı ayına göre hesaplanan yıllık enflasyon oranı ise daha çok trendi tespit etmekte kullanılır. Bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranları daha ani iniş ve çıkışlar gösterebilmektedir. Örneğin bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranlarında düşüş eğilimi gözlemlendiğinde, genellikle birkaç ay içinde 12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranını da düşüş trendine girmektedir. Yada 12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranı yükseliş trendine girdiyse; bu 12 aylık ortalamalara göre yıllık değişim oranının da yükselmeye başlayacağının bir işaretidir. Ancak hükümetin programda hedeflediği oranlar genellikle ‘bir önceki yılın aynı ayına göre yıllık değişim oranı’ üzerinden tespit edilmektedir.

TÜRKİYE’DE ENFLASYON VE BÜYÜME İLİŞKİSİ:

GENEL BİR DEĞERLENDİRME

Özet:

İktisat yazınında büyüme ve enflasyon arasındaki ilişki farklı dönemlerde farklı bir şekilde tartışılmıştır. Günümüzde kabul gören genel görüş enflasyonun orta ve uzun dönemde büyümeyi olumsuz yönde etkilediğidir. Bu görüş, Türkiye’de yaklaşık 20 yıldır gözlenen yüksek ve dalgalı enflasyon ile ortaya çıkan belirsizlikler sonucunda yatırımların ve büyümenin olumsuz etkilenmesi ile ilişkili görünmektedir. Ekonomide büyüme potansiyelinin arttırılması yüksek ve dalgalı enflasyonun yarattığı orta ve uzun dönemli belirsizliklerin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. 

Giriş:

Özellikle mal, hizmet ve finansal piyasalardaki gelişmeler, ülkelerin dünyayı küresel bir pazar olarak algılamalarını gerektirmektedir. Bu süreci iyi değerlendiren toplumlar ekonomik ve sosyal olarak hayat standartlarını artırma fırsatını yakalama şansına kavuşabilmektedirler. Bilim ve teknolojideki hızlı değişim, bilginin daha akışkan hale gelmesi ve sermayenin üretkenliğini artırma çabası dünyadaki küreselleşmenin maddi temellerini oluşturmaktadır. Bu gelişmeler ülkeleri ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda etkilemekte, toplum refahının artırılması için yeni fırsatlar sunmakta ancak yeni tehlikeleri de beraberinde getirmektedir. Bu tehlikelerin başında, özellikle mali piyasalardaki belirsizliklerin artması ile ülkelerarası ve ülke içi gelir dağılımının daha da kötüleşmesi gelmektedir. Küreselleşme sürecinin hızlanmasıyla birlikte uluslararası normlara (hukuki ve kurumsal) uyum sağlamadaki gecikme ve makroekonomik dengesizlikler ülkelerin krizlerden daha çok etkilenmesine neden olmuştur. Küreselleşme sürecinin ortaya çıkardığı olanakları daha iyi değerlendirmek ve olumsuzlukları gidermek için makroekonomik istikrarsızlığa yol açan unsurların ortadan kaldırılması ve etkili kaynak kullanımını sağlayacak yapısal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bu önlemlerle birlikte dar gelirli bireyleri de kapsayan sosyal politikalar, toplumdaki gelir dengesizliklerini gidererek toplumsal barışı ve gelişmeyi güçlendirecektir.

Türkiye 1980 sonrası dönemde dışa açık bir piyasa ekonomisi olmanın koşullarını geliştirmiş ve uygulamıştır. Bu dönemde dış ticaret serbestleştirilmiş, ihracata yönelik sanayileşme stratejisi benimsenmiş, mali piyasaların yeniden yapılandırılması ve geliştirilmesi yönünde önemli adımlar atılmıştır. Küreselleşme sürecinin tamamlayıcısı olarak, 1989 yılında uluslararası sermaye hareketleri tamamen serbest bırakılmış, kamu kesiminin yeniden yapılandırılması çerçevesinde özelleştirme girişimleri hızlandırılmıştır. Bütün bu yapısal değişimlerin istikrarlı bir politik ortamda yapılmaması değişim sürecini geciktirmiş, bu dönemde makroekonomik sorunların yanında çeşitli yapısal sorunların da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu sorunlardan en önemlileri; kronik yüksek enflasyon, imalat sanayindeki yatırım eksikliği, özellikle rekabet ortamını geliştirecek değişikliklerin gerçekleştirilmesinin yarattığı verimlilik düzeyindeki yavaş gelişme, kamu finansman dengesindeki bozulma sonucu mali piyasaların baskı altında kalması ve reel faizlerin yükselmesidir.

1989 yılından itibaren ekonomide kısa vadeli sermaye girişiyle desteklenen tüketime dayanan bir büyüme sağlanırken, kamu kesimi finansman dengesindeki bozulma büyümenin sürdürülebilir olmasını güçleştirmiştir. Son yıllarda kamu açıkları finansmanı için genellikle iç borçlanmaya gidilmesi, kaynak sorunu yaşayan ve yeterince derinleşemeyen mali piyasalarda istikrarsızlığı körüklemiş ve reel faizleri artırmıştır. Yüksek reel faiz oranları kamunun faiz harcamalarını önemli ölçüde artırarak kamu finansmanı üzerinde önemli bir yük oluşturmuş ve makro ekonomik dengesizlikleri besleyen bir faktör olmuştur. Bu dönemde, yüksek kronik enflasyonun da bu sürece önemli ölçüde katkıda bulunduğu ve ekonominin büyüme potansiyelini geriye çektiği düşünülmektedir. Günümüz ekonomilerinde bilgi, üretim faaliyetlerinin en önemli üretim faktorü haline gelirken, bilgi yetersizliğinin yarattığı belirsizlikler de bu faaliyetleri kısıtlayıcı bir etmen olarak ortaya çıkmıştır. Enflasyon ve büyüme konusundaki bu genel değerlendirme yazısında amacım, uzun yıllardır devam eden yüksek kronik enflasyonun yarattığı belirsizliğin Türkiye’nin büyüme potansiyelini olumsuz etkilediğini vurgulamaktır.

İktisat Yazınında Büyüme ve Enflasyon İlişkisi

Makroekonomik sorunların başında büyüme ve enflasyon arasındaki etkileşimi anlamak gelmektedir. Enflasyonun büyüme üzerinde etkili olup olmadığı uzun yıllardan beri iktisat yazınında tartışılmaktadır. Bu tartışmaların içeriği dünya ekonomisinin içerisinde bulunduğu döneme bağlı olarak değişiklik sergilemiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerek gelişmiş ülkelerde ve gerekse de gelişmekte olan ülkelerde Keynesci politikalar ağırlıklı olarak gündeme gelmiş, toplam talebi artıran politikalar sonucu üretim artışının yanısıra enflasyonda da artışlar olmuştur. Bu dönemde enflasyon sorun olarak algılanmamış, hatta enflasyonun ekonomik büyümeyi olumlu etkilediğine dair tezler gündeme gelmiştir. Ancak, 1970’lerde birçok ülkede yüksek enflasyon oranları devam ederken büyüme oranlarının düşmeye başlamasıyla birlikte, enflasyonun büyümeyi pozitif yönde etkilediği şeklindeki tezler tartışılmaya başlanmıştır. 1980’lerde özellikle Latin Amerika ülkelerinde yaşanan yüksek veya hiperenflasyonlar, bu ekonomilerde istikrarsızlığı artırmış ve ülkelerin gelişmelerini olumsuz yönde etkilemiştir. Bu gelişmeler, enflasyonun büyümeyi olumsuz yönde etkilediği yönündeki tezlerin ortaya çıkmasına ve güçlenmesine neden olmuştur.

Enflasyonun büyümeyi pozitif yönde etkilediğine yönelik yaklaşımların başında Phillips Eğrisi yaklaşımı gelmektedir. Bu yaklaşım yüksek enflasyonun düşük işsizlik oranının oluşmasına katkıda bulunarak ekonomik büyümeyi olumlu etkilediğini varsayar (Grimes, 1991). Daha sonra yapılan ampirik çalışmalar, enflasyon ile işsizlik oranı arasındaki ters yönlü ilişkinin kısa dönemde ve beklenmeyen bir enflasyon artışı durumunda geçerli olduğunu göstermiştir. Diğer bir yaklaşıma göre, enflasyondaki artış bireylerin servetlerinde azalışa neden olmaktadır. Bu nedenle, bireyler enflasyon öncesi servet dengesine ulaşabilmek için tasarruf eğilimlerini artırırlar ve dolayısıyla faiz oranları düşer, yatırımlar artar (Mundell, 1963). Diğer yandan, yetersiz mali sisteme sahip ülkelerde hükümet merkez bankası kaynaklarını kullanarak enflasyon vergisi yoluyla gelir elde eder. Hükümetlerin bu gelirleri yatırım harcamalarının finansmanında kullanmaları sonucu, enflasyonist sürecin büyümeyi artıracağı ileri sürülmektedir. Ayrıca, nominal ücretlerin enflasyondaki ani değişimlere yavaş uyarlanması, ücret pazarlıklarının zaman alması veya hükümetlerin reel ücretleri geriletme isteği sonucu tasarruf eğilimi düşük olan kesimlerin reel gelirleri azalırken tasarruf eğilimi yüksek olan kesimlerin reel gelirleri artar. Bu durum da yüksek enflasyonun büyümeye katkıda bulunduğu ileri sürülmektedir. Genel olarak, enflasyonun büyüme üzerindeki etkisinin pozitif olduğuna dair görüşler enflasyonun zorunlu tasarrufları artırdığı savına dayanır (Bruno va Easterly, 1995). Ancak, bu sonuç büyümenin yüksek ve enflasyon oranının nispeten düşük olduğu dönemlerin verileri kullanılarak yapılan ampirik analizlere dayanmaktadır.

Enflasyonun ekonomik büyümeyi olumsuz yönde etkilediğini ileri süren birçok ampirik çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar mikro ve makro ekonomi temelleri olan analizlerden oluşmaktadır. Piyasa mekanizmasını güçlü ve etkin kılan en önemli unsurlardan biri ekonomik birimlerin piyasalarda oluşan fiyatların taşıdığı bilgiyi kullanarak yapacakları üretim ve yatırım miktarlarını belirlemeleridir. Fiyatların oluştuğu piyasaların sağlıklı yapılanmaması ve fiyatların oluşumunda piyasa dışı faktörlerin gündemde olması fiyatların ekonomik birimlere verdiği sinyallerin bozulmasına neden olmaktadır. Bu durum kaynak dağılımını olumsuz etkilemekte, piyasanın etkin işlemesini engelleyerek göreli fiyatlarda değişikliklere neden olmakta ve ekonominin verimlilik gücünü düşürmektedir. Gelecekle ilgili alınacak kararlar fiyat bekleyişiyle doğrudan ilgilidir. Yüksek enflasyon ve bunun gerektirdiği yüksek volatilite ekonomik birimlerin gelecekte gerçekleştirecekleri harcama ve gelirlerin tahmin edilmesinde belirsizlik yaratmaktadır.

Enflasyon oranının yüksek ve dalgalı olduğu bir ekonomide ortaya çıkan belirsizlikler sonucunda reel getirisi sabitlenmemiş her türlü yatırımın reel getirisinin de belirsiz olacağı muhakkaktır. Ortaya çıkan bu belirsizlik bireylerin ve firmaların uzun vadeli sözleşmeler yapmasını zorlaştırmakta ve bunun sonucunda da yatırım harcamalarının azalmasına yol açmaktadır. Yatırımların borçlanma yolu ile finanse edildiği bir ortamda enflasyondaki dalgalanmaların yol açtığı risk primi yatırım maliyetlerini de artıracaktır. “Net Şimdiki Değer” analizi ile yatırım kararı alan firmaların enflasyondaki dalgalanmalara bağlı olarak faiz dalgalanmaları ile karşı karşıya kalmaları ise yatırım kararlarının ertelenmesine yola açan bir unsur olacaktır (Pyndick ve Solimano,1993).

Enflasyonun etkin kaynak dağılımını ve dolayısıyla yatırımları olumsuz yönde etkilediği bir başka kanal ise göreli fiyat değişimleridir. Eksik bilgininin ve fiyat katılıklarının varolduğu bir ekonomide genel fiyat seviyesindeki artışın nominal veya reel kaynaklı faktörler olduğunu belirlemek güçtür (Fischer,1981). Bu durum karşısında, herhangi bir fiyat hareketinin kaynağının belirlenememesi ve buna uygun tepkinin ortaya çıkamaması göreli fiyatlarda önemli dalgalanmalara yol açarak ekonomide kaynak dağılımının bozulmasına neden olacaktır. Ayrıca, Andres ve Hernando (1997) çalışmasının bulgularına göre yüksek enflasyon oranının fiyatların bilgi oluşturmasını engellemesi sonucunda ekonomik ajanların bilgi toplama ve kendilerini fiyat dalgalanmalarının yaratacağı zararlardan koruma maliyetleri de artacaktır.

Enflasyon oranının yüksek ve dalgalı olduğu bir ortamda göreli fiyat hareketlerinin bilgi aktarma özelliğinin yok olması ekonomik etkinliği azaltmakta ve bu durum sonucunda büyüme olumsuz etkilenmektedir (Friedman, 1977). Fiyat genel düzeyinin istikrarlı olduğu bir ekonomide belli mal gruplarında görülen fiyat artışları, o mal gruplarında yaşanan kıtlığa işaret eden sinyaller olma özelliği taşırlar. Fakat enflasyon oranı arttıkça belli mal gruplarında görülen fiyat artışlarının içerdiği sinyaller gitgide kaybolur. Böyle bir ortamda belli mal gruplarındaki fiyat artışları o mallarda görülen kıtlığı gösteren fiyat artışları olmak yerine genel fiyat seviyesini yakalamaya yönelik artışlar olabilir.

Enflasyonun büyüme üzerindeki olumsuz etkisini göstermeye yönelik bir diğer olgu da yüksek enflasyon ortamında finansal hizmetlerin getirilerinin diğer sektörlerin getirisine göre daha yüksek olmasından kaynaklanmaktadır. Finansal hizmetlerin getirilerinin yüksek olduğu bir ekonomide üretim ve Ar-Ge faliyetlerinden mali sektöre önemli miktarda kaynak ve işgücü kayması muhtemeldir. Bu durum ise uzun dönemli büyüme potansiyelini sınırlamaktadır (Frenkel ve Mehrez, 1998).

Yüksek ve istikrarsız yapıdaki enflasyonun büyümeyi olumsuz etkilediği savı gerek zaman serileri ve gerekse kesit veriler kullanılarak yapılan ampirik çalışmalarca desteklenmektedir. (De Gregorio, Fischer, 1993; Barro, 1995; Barro, 1996). Barro (1996) beklenmeyen enflasyonun hanehalkı ve firmaların performanslarını azaltmak yoluyla büyümeyi olumsuz yönde etkilediği sonucuna varmıştır. Çalışmada içsel büyüme yaklaşımı benimsenmiş, yüz ülke ve 1960-1990 dönemi kapsanarak ampirik sınamalar yapılmıştır. Bu çalışmada enflasyon oranı yanında, okullaşma oranı, doğumda yaşam beklentisi, yasal yapı, doğum oranı, okula devam oranı ve kamu harcamalarının milli gelire oranı gibi değişkenler büyümeyi açıklamak için kullanılmıştır.

Levine ve Zervos (1993) ılımlı enflasyonun büyümeyi olumsuz yönde etkilemediği sonucuna ulaşmıştır. Yapılan çalışmada enflasyon oranının yüzde 80 üzerinde olması durumunda büyümeyi olumsuz yönde etkilediği sonucuna varılmıştır. Öte yandan Ghosh ve Phillips(1998) ılımlı enflasyon oranlarının bile büyümeyi olumsuz etkilediğini öne sürmektedir. Ayrıca benzer bir bulguya, örneklem olarak Türkiye dışındaki OECD ülkelerinin alındığı, Andres ve Hernando(1997) çalışmasında da ulaşılmaktadır. Diğer yandan, yüksek enflasyonun toplam faktör verimliliğini azaltmak yoluyla büyümeyi olumsuz etkilediği De Gregorio(1992) tarafından ileri sürülmüştür. Bu çalışma yüksek enflasyon oranı karşısında para tutma maliyetinin arttığını ve ekonomik ajanların yüksek enflasyondan korunmak için ellerindeki kaynakları finansal piyasalarda değerlendirme yoluna gittiğini vurgulamaktadır. Başka bir deyişle, bu çalışma enflasyonun rant peşinde koşma davranışına yol açtığını iddia etmektedir.

Türkiye’de Enflasyon ve Büyümenin Tarihsel Gelişimi

Türkiye ekonomisinin tipik dışa kapalı ekonomilerin bütün özelliklerini gösterdiği 1980’li yıllara kadar olan dönemde, büyüme ve sanayileşme politikalarının temelini ithal ikameci sanayileşme stratejisi oluşturmuştur. Bu strateji genel olarak 1970’li yıllara kadar başarılı olmuş ve enflasyon düşük seviyelerde seyretmiştir. Ancak ithal ikamesinin geliştirilmeye çalışıldığı 1970-1977 döneminde enflasyon oranı yükselmiş ve tek haneli rakamlardan çift haneli rakamlara ulaşmıştır. Ancak enflasyondaki artışın kaynağını talepteki canlılığa ve buna bağlı olarak büyümeye dayandırmak doğru değildir. Zira iç talepteki canlılığın kaynağını oluşturan faiz oranları, reel ücretler ve tarım ticaret hadleri gibi ögeler, enflasyonun düşük ve ekonomik büyümenin hızlı olduğu 1960’lı yıllara göre, genel olarak büyük bir değişiklik göstermemiştir. Ancak 1970 yılında yapılan devalüasyon ve çok önemli bir sanayi girdisi olan petrolün 1970’li yıllar boyunca fiyatının sürekli artması, ithal ikameci sanayileşmenin gereği olarak yapılan ara ve yatırım malları ithalatının pahalılanmasına neden olmuş ve enflasyondaki artışın temelini oluşturmuştur. Bu nedenle 1970’li yıllardaki enflasyonu dışarıdan ithal edilmek zorunda kalınan bir enflasyon olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır (Kunter ve Ulaşan, 1999). Aynı zamanda kredi hacmi de bu yıllarda hızlı bir şekilde artmıştır. Ancak sanayi sektörü dışındaki sektörlerin daha fazla kredilendirilmesi enflasyonist eğilimleri güçlendirmiştir. Sanayi sektörü dışında kalan sektörlerin daha fazla kredilendirilmesinin en önemli nedeni, enflasyonun belli bir oranın üzerine çıkması durumunda sanayi yatırımlarının karlılığının azalmasıdır. Bu durum kuşkusuz uzun dönemli büyüme açısından önem taşıyan teknolojik gelişme ve sermaye birikimi üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Hızlı bir ekonomik büyümenin gerçekleştirildiği üçüncü beş yıllık kalkınma planı döneminin son yıllarında, bütçe ve cari işlemler açığının büyümesi pahasına iç fiyatlara müdahale edilerek enflasyonda sağlanan düşüş, sanayiye dayalı büyümenin hızlandırılması amacına yöneliktir. Görüldüğü gibi, sanayileşmenin ve büyümenin kuşkusuz ekonomik ve sosyal bir çok faktörden etkilendiği 1970’li yıllarda enflasyon büyümeyi yavaşlatıcı bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ekonomideki ve dolayısıyla ithalattaki hızlı büyümeye bağlı olarak 1970’li yıllar boyunca artan cari işlemler açığı, üçüncü plan döneminin sona ermesiyle birlikte sürdürülemez noktaya gelmiş ve 1978 yılında Türkiye ekonomisi ağır bir ekonomik kriz içerisine girmiştir. İthalattaki tıkanıklıklara bağlı olarak sanayi sektörü ciddi üretim darboğazlarıyla karşı karşıya kalmış ve üretimdeki düşüş enflasyonda ani ve hızlı artışlara neden olmuştur. Yapılan devalüasyonlarla ithalatın pahalılandığı ve sanayi sektöründe maliyetlerin yükseldiği yüksek enflasyon ortamında ekonomik büyüme gerilemiştir. 1978-1980 yılları arasında kalan kriz dönemi sanayileşme ve iktisat politikaları açısından bir dönüm noktasıdır. Ekonomik krizden çıkmak amacıyla 1980 yılının Ocak ayında uygulamaya konulan 24 Ocak kararları, uzun dönemde sanayileşme ve büyüme sürecinde etkili olacak politika değişikliklerini gündeme getirmiştir. Bu kararların en önemli özelliği fiyatlama sürecinin tamamen piyasa güçleri tarafından belirlenmesi ve serbest piyasa koşulları altında ekonominin uzun dönemde dışa açılması gereğini gündeme getirmesidir. Ayrıca 1980’li yıllara üç rakamlı bir enflasyon oranıyla giren Türkiye ekonomisinde, enflasyonu aşağıya çekmekte bu programın önemli amaçlarından birisi olmuştur.

24 Ocak kararlarının genelde etkilediği 1981 ve 1988 yılları arasında kalan dönem enflasyon ve büyüme çerçevesinde incelendiğinde, ilk üç yılda enflasyonun önemli ölçüde aşağı çekildiği görülmektedir. Enflasyondaki düşüşün başarısı, 24 Ocak kararlarıyla reel ücretlerin ve tarım ticaret hadlerinin önemli ölçüde gerilemesi, bir başka deyişle iç talebin gelirler politikasıyla bastırılmasında yatmaktadır. Ayrıca yüksek faiz politikası da iç talebin bastırılmasında önemli bir rol oynamıştır (Kunter ve Ulaşan, 1999). İç talepte ortaya çıkan daralmaya, döviz kurlarındaki yüksek devalüasyonların eşlik etmesi, bu dönemde Türkiye’nin uluslararası rekabet gücünün artmasını sağlamış ve ekonomi 1982 yılından itibaren ihracata dayalı olarak bir büyüme kaydetmiştir (Boratav, 1987). Ancak, özellikle 1980’li yılların ilk yarısındaki büyüme planlı dönemden miras alınan kapasitenin yüksek oranlarda kullanılmasıyla sağlanmıştır. Öte yandan bu dönemde de ekonomi dış kaynaklara bağımlılığını sürdürmüş, faiz ve döviz kurlarındaki hızlı artışlar sanayi yatırımları için elverişsiz bir ortam yaratmıştır. Ayrıca, Türkiye ekonomisinde daima özel yatırımları teşvik edici bir role sahip olan kamu yatırımlarının 1980’li yıllarda daha önceki yılların tersine, özellikle altyapı, enerji ve inşaat sektörü olmak üzere sanayi sektörü dışına kayması, sanayi yatırımlarının karlılığını daha da azaltırken, ticaret ve inşaat sektörü gibi üretici olmayan hizmetler sektöründe karlılığı artırmıştır. Faiz oranlarının yüksek, reel ücretlerin düşük olduğu bir ekonomik ortam yatırımların doğal olarak sermaye yoğun sektörler yerine, emek yoğun sektörlerde yoğunlaşmasına yol açmıştır. Kuşkusuz altyapıya ve enerji sektörüne yapılan yatırımlar sanayi sektörü için olumlu dışsallıklar yaratmıştır. Ancak, kaynakların büyük ölçüde bu alanlara ayrılması, sanayi sektöründe 1970’li yılların sonlarına doğru ortaya çıkan kaynak darlığını azaltmamış, aksine daha da arttırmıştır. 1981-1983 yıları arasında büyük ölçüde kontrol altına alınan enflasyon, 1984 yılından itibaren yeniden yükselmeye başlamıştır. Artan kamu açıkları nedeni ile hızlı parasal genişleme ve ücret dışındaki maliyet ögelerinde meydana gelen artışlar enflasyondaki yükselmenin kaynağını oluşturmuştur. Reel ücretlerde ve tarım ticaret hadlerinde meydana gelen gerileme nedeniyle iç talepte ortaya çıkan daralma 1983 yılından itibaren artan kamu harcamalarıyla bir ölçüde ikame edilmiştir. Özellikle 1986 ve 1987 yıllarında kamu yatırımlarında önemli bir artış göze çarpmaktadır. Ayrıca, bu yıllarda tarımsal destekleme yeniden canlanmaya başlamış ve belediye hizmetleri de hızla genişlemiştir (Boratav, 1987). Enflasyonda meydana gelen yükselme, faiz oranlarının daha da yükselmesini sağlamış ve uluslararası rekabet gücünü koruyabilmek amacıyla hızlı kur ayarlamaları sürekli hale gelmiştir. Bir başka ifadeyle bu tarihten itibaren yüksek faizler ve hızlı kur ayarlamaları Türkiye ekonomisinde kronik bir özellik kazanmıştır. Gerek yüksek faizler ve devalüasyonlar nedeniyle sermaye yatırımlarının maliyetinde meydana gelen artış, gerekse yüksek ve istikrarsız enflasyon ortamının yarattığı belirsizlik sanayi sermayesinin yatırım eğilimini büyük ölçüde törpülemiştir ve başta özel sektör yatırımları olmak üzere bu sektörde yapılan yatırımlar 1970’li yıllara göre önemli ölçüde gerilemiştir.(Kunter ve Ulaşan,1999) Özel sektör yatırımlarının gerilemesinde yüksek faiz ve enflasyon ortamı kadar, kredi önceliklerinin sanayi dışındaki sektörlere verilmesi ve özelikle 1980’li yılların ortalarından itibaren hızla artan kamu açıklarını finanse etmek için kamu sektörünün finansal piyasalarda yüksek faizle borçlanması sonucunda, özel sektörün kullanabileceği kaynakların azalması da etkili olmuştur (Boratav ve Türkcan, 1993).

Türkiye’de iktisat politikaları açısından yeni bir döneme girildiği 1989 yılında, ekonomik büyüme hemen hemen durma noktasına gelmiş ve 1980 yılı hariç tutulursa 1960 yılından beri enflasyon oranı en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu yılı iktisat politikaları açısından yeni ve önemli bir dönüm noktası yapan, “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında 32 Sayılı Karar’ın, 11 Ağustos 1989 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmasıdır. Bu kararla sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamalar kaldırılmış ve Türk parasının konvertibilitesi üstü kapalı olarak gerçekleştirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında 1989 yılında alınan 32 sayılı karar, 24 Ocak kararlarının bir devamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, aynı yıl işçi ücretlerinde meydana gelen çok hızlı artışlar ile tarımsal destekleme politikalarının hız kazanması, 24 Ocak kararlarıyla gündeme gelen gelirler politikasının da sona erdiğini göstermektedir. Bu gelişmeler iç talepte önemli bir canlılığa ve kamu açıklarının hızlanmasına neden olmuştur. Ancak sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasıyla birlikte, kısa vadeli sermaye girişleri artan kamu ve dış ticaret açıklarının finanse edilmesinde önemli bir kolaylık sağlamıştır. Ancak, kısa vadeli sermaye girişlerinin yüksek faiz haddi ile reel döviz kurunun değişmeyeceği beklentisine bağlı olması, zaten yüksek olan faiz oranlarının daha da yükselmesi sonucunu vermiştir. Enflasyonun yüksek olduğu bir ortamda finansal liberalizasyona gidilmesi sonucunda faiz ve kur, reel hedeflere yönelik politika araçları olma özelliklerini yitirmişlerdir (Boratav ve Türkcan 1993). Ayrıca, kısa vadeli sermaye girişleri rezervlerde artışa ve dolayısıyla parasal genişlemeye neden olarak enflasyonist baskılar yaratmıştır. Rezervlerdeki artışı parasal genişlemeye yoluyla enflasyonist baskılar yaratmasını engellemek amacıyla Merkez Bankasının açık piyasa işlemlerine başvurması ise, faiz oranlarının daha da yükselmesi sonucunu vermiştir. Yüksek faiz oranları özellikle 1990’lı yılardan itibaren enflasyon bekleyişlerini üzerinde çok daha fazla etkili olmaya başlamıştır (Kunter ve Ulaşan, 1999). Döviz kurunun düşük tutulması ara ve sermaye malı ithalatının ucuzlamasını sağlamıştır. Bununla birlikte, yüksek faiz ve enflasyon ortamının sanayi sektöründeki yatırım ve teknoloji eğilimini çok büyük ölçüde törpülediği bir ortamda bu gelişmenin olumlu etkileri oldukça sınırlı kalmıştır. Ayrıca reel ücretlerdeki artışın, ithalattaki ucuzlamanın yarattığı maliyet avantajını fazlasıyla telafi edildiğini söylemek mümkündür. Gelirler politikasındaki gevşeme ile birlikte döviz kurunun düşük tutulmaya başlanması, tüketim malı ithalatını artırırken 1981-1988 yılları arasında büyük ölçüde ihracata dayalı olarak gelişme gösteren sanayi sektörünün uluslararası rekabet gücünü de önemli ölçüde azaltmıştır. Bu gelişmeler sonucunda dış ticaret ve cari işlemler açığı hızla büyümüştür. Yüksek faiz ve enflasyon ortamı kapasite artırıcı yeni yatırımları engellemiş ve bu koşullardan daha fazla yararlanan kesimler ticari ve mali sermaye ile faiz-rant geliri elde edenler olmuşlardır. Ekonominin iç tasarruflar yerine büyük ölçüde dış tasarrufları kullanarak gelişme gösterdiği bu yıllarda, ortaya çıkan en büyük risk ise kısa vadeli sermaye hareketlerinin yön değiştirmesi olmuştur. 1993 yılında, o ana kadar Türkiye tarihinin en yüksek dış ticaret açığı verilmesi, cari işlemler açığının önceki yıllara göre hızla artmasına neden olmuştur. Yüksek cari işlemler açığının rezervlerde erimeye neden olması devalüasyon beklentilerini arttırmıştır. Kriz, faiz oranlarının düşürülmeye çalışılması üzerine, ekonomik birimlerin dövize yönelmesiyle başlamış, hızlı bir şekilde sermaye çıkışları yaşanmıştır. Finansal kriz, reel sektörü de hızla etkilemiş ve ekonomik büyüme gerilemiştir. Bu gelişmeler faiz ve enflasyon oranlarında çok hızlı artışlara neden olurken, reel ücretler tekrar gerileme sürecine girmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti tarihine bakıldığında enflasyonla siyasi istikrarsızlığın kol kola gittiği görülür. Türkiye’de enflasyon, 1971’de tek rakam, 1980’de de 3 rakama çıkarak toplumsal bir soruna dönüştü… Enflasyon 70’li yılların ikinci yarısından sonra sosyal adalet dengesizliğinin de bir nedeni oldu. Çalışanların gelirleri, devalüasyonlu gecelerde yarıya inerken, stokları ve döviz rezervleri dolu işadamlarının varlıkları ikiye katlandı… İş dünyasında da haksız rekabete neden olan enflasyon canavarı, uzun dönemli yatırımları, uzun öngörülü kredileri engellemekte başarılı oldu. Politikacıların seçim vaatlerinde, vatandaşların cebindeki sessiz hırsızla mücadele etmek ilk sırayı almaya başladı.

İlk Tanışma Genç Türkiye Cumhuriyeti, enflasyonla ilk kez 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’nda tanıştı. Osmanlı Borçları ve dış ticaretin azalarak ihraç ürün fiyatlarının düşmesi Türkiye’nin cılız ekonomisi de olumsuz etkilendi. 2. Dünya Savaşı yıllarındaki savaş ekonomisiyle enflasyonun tırmanışa geçti. 1939’da yüzde 2 olan enflasyon (TÜFE) oranı savaşın en ateşli yıllı 1942’de yüzde 68’e çıktı. 1950’li yılların ikinci yarısında, siyasi istikrarsızlık gibi enflasyonun da yükselmeye başladı. 1959’da enflasyon TÜFE’de 24.4, TEFE’de 21.5 oranlarıyla, savaş ekonomisinden sonraki rekorunu kırdı.

Kontrolden Çıkıyor 1960’lı yıllarda tek rakamlı enflasyon oranı, 1971’de öğrenci hareketlerinin yoğunlaştığı, askeri muhtıranın verildiği 1971’de çift rakama çıktı. 1970’li yıllarda “enflasyon” kelimesi halk diline girdi. Türkiye’nin artık bir canavarı vardı… Bu canavar ekonomik ve siyasi istikrarsızlıklarla hep büyüyecekti. 1970’lerin ilk yarısındaki dünya petrol krizi ve Kıbrıs Barış Harekatı ile ikinci yarısındaki Türkiye’deki yatırım-tasarruf dengesizliği ve siyasi istikrarsızlık enflasyon canavarını büyüttü. 1979’da TÜFE’de 56.8 ve TEFE’de 69.5’a ulaşan enflasyon oranları, 1980 Darbesi’nin konuşulduğu günlerde 115.6 ve 98.8 oranlarıyla 3 haneli sayı oldu.

Sonuç olarak, 1970-1998 yılları arasında kalan dönemde Türkiye ekonomisine ilişkin olarak yapılan bu gözlemler, enflasyonun büyümeyi olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. Özellikle 1983 yılından sonra enflasyonun büyüme üzerindeki olumsuz etkisi belirgin bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Bu yıldan itibaren enflasyon yüksek olduğu kadar istikrarsız bir yapıda sergilemiştir. Bir başka ifadeyle 1980’li yıllarla birlikte sürekli olarak yükselen bir enflasyon yaşanmıştır. Özelikle finansal liberalizasyonun gerçekleştirildiği 1990’lı yıllarda enflasyon daha yüksek seviyelerde seyretmeye başlamıştır. Bu durum ekonomideki en büyük belirsizliği oluşturmuştur. Yüksek enflasyon, reel ücretlerde ve dolayısıyla iç talepte gerilemeye neden olurken, kredi maliyelerinin de çok yüksek oranlarda artmasını sağlamıştır. Gerek yüksek ve istikrarsız enflasyonun yaratığı belirsizlik ile yatırım maliyetlerindeki artış gerekse enflasyona bağlı olarak reel ücretlerde ve dolayısıyla iç talepte ortaya çıkan gerileme kapasite genişletici faaliyetleri engellemiştir. Bu durum kısa dönemden ziyade uzun dönemli ekonomik büyüme dinamiklerini olumsuz yönde etkilemiştir. Yüksek ve dalgalı seyir izleyen enflasyon ile birlikte ekonomik birimlerin gelecekle ilgili öngörü süresi 1980 öncesi döneme oranla önemli ölçüde gerilemiştir. Ampirik Bulgular

Türkiye’de makroekonomik dengeleri bozan en önemli olgu 30 yıldan beri devam eden yüksek kronik enflasyondur. Yüksek kronik enflasyon Türkiye’de makroekonomik dengesizlikleri beslemesinin yanısıra, göreli fiyatlardaki değişimi kolaylaştırarak gelir dağılımını bozmakta, yarattığı belirsizlik sonucu yatırım ve üretim potansiyelini düşürmektedir. Yüksek kamu açıkları özellikle 1990’lı yıllarda mali piyasalar ve para politikası üzerinde baskı yaratarak enflasyon beklentilerine süreklilik kazandırmıştır. Son on yıllık dönemde yıllık ortalama enflasyon oranı yüzde 70’ler düzeyinde gerçekleşmiştir. Kronikleşen yüksek enflasyon talep ve maliyet kaynaklı nedenleri yanında, ülkenin yaşadığı hızlı değişim (kentleşme, nüfus artışı gibi), kaynak dağılımındaki etkinsizlik ve piyasa yapısı gibi faktörlerden de etkilenmektedir. Yüksek enflasyonun neden olduğu belirsizlikler, ekonomik birimlerin piyasa sinyallerini doğru olarak algılamalarını güçleştirmiştir. Bu durum özellikle mali piyasalarda risk priminin yükselmesine neden olmuş ve reel faizler sanayi yatırımlarını ve kaynak dağılımını olumsuz etkileyecek biçimde artmıştır. İstanbul Sanayi Odası’nın 500 büyük firma ile ilgili 1998 yılı anketinde özel firmaların vergi öncesi faaliyet dışı karının toplam kar içindeki payını yüzde 87,7 olarak hesaplamıştır. Bu durum, yüksek enflasyon ve reel faizlerin üretim ve yatırım üzerinde yarattığı tahribatı gösteren bir gelişmedir. Yüksek enflasyon, kamu kesimi açıkları ve diğer belirsizlikler, özellikle orta ve uzun dönemli bir bakış açısı gerektiren üretim ve yatırım politikalarının oluşmasını engellemektedir.

Türkiye ekonomisi savaş sonrası dönemde hızlı bir büyüme göstermiş, ancak 1970’li yılların başından itibaren ekonomide bir yavaşlama gözlenmiştir. Bu yavaşlamayla birlikte enflasyon hızlanmış, ekonomide enflasyon içinde durgunluk (stagflasyon) yaşanmıştır. Enflasyonun yükselişe geçtiği dönemlerde, ekonominin büyüme hızında bir yavaşlama olduğu Grafik 3.1’den kolaylıkla izlenmektedir. Bu sonuç bazı dönem ortalamaları dikkate alındığında daha açık gözlenmektedir. 1975-1980 döneminde ortalama enflasyon oranı hızla artarken, ortalama büyüme oranı önemli ölçüde yavaşlamıştır. Buna karşın, 1980’li yıllarda ihracata yönelik bir büyüme modelinin benimsenmesi ve birtakım yapısal reformların gündeme gelmesinin etkisiyle ortalama büyüme oranı önemli ölçüde artarken, enflasyon oranı bir önceki dönem ortalaması altında kalmıştır. 1989 yılından itibaren sermaye hesabındaki libera lizasyon kısa dönemli sermaye girişlerinde önemli bir artış yaratarak, ekonomiyi dış gelişmelere daha açık bir konuma getirmiştir. Bu dönemde, enflasyon bekleyişlerinde önemli artışlar olurken, bu durumun yarattığı belirsizlik ve tüketim ağırlıklı büyüme özel imalat sanayii yatırımlarının yavaş artmasına neden olmuştur. Bunun sonucu olarak bu dönemde ortalama büyüme oranı düşerken enflasyon oranı önemli ölçüde artmıştır (Tablo).

Bu gelişmelere bakıldığında özellikle 1970’li yılların ortalarından itibaren enflasyon trendiyle büyüme trendi genellikle zıt yönde hareket etmektedirler. Aynı sonuca enflasyon ve büyüme arasındaki korelasyon katsayılarından da ulaşılmaktadır. 1950-1974 döneminde büyüme ile enflasyon arasındaki korelasyon katsayısı negatif olmasıyla beraber 0,28 gibi düşük bir düzeydedir. Ancak, 1975-1999 döneminde bu katsayının işareti değişmemekle birlikte katsayı önemli ölçüde yüksek olup 0,55 olarak hesaplanmıştır. İki dönem için hesaplanan korelasyon katsayısı ise eksi 0,43’tür.

Dönemler İtibariyle Ortalama Büyüme ve Enflasyon (Yüzde)

 

1951-59

1960-74

1975-80

1981-88

1989-99

1951-80

1981-99

1951-99

GSYİH

6.8

5.3

3.2

5.4

3.7

5.3

4.4

5.0

                 

TEFE

10.9

9.4

43.9

39.9

71.6

16.8

58.2

32.8

                 

Yukarıda genel olarak açıklanmaya çalışılan enflasyonun büyümeyi olumsuz etkilediği görüşü yapılan ekonometrik çalışmalar tarafından da desteklenmektedir. Bu çalışmaların genelinde enflasyonun büyüme üzerindeki etkileri incelenirken özel ve kamu kesimi yatırımları, döviz kurları, cari işlemler ve kamu açıkları değişkenleri ampirik modellerin içine dahil edilmiştir. Yüksek enflasyonun yarattığı belirsizliğin yatırımları olumsuz etkilemesi sonucu büyümenin yavaşladığı görüşü ağırlıklı olarak test edilen bir noktadır (Barro-1996, Fischer-1993a ve 1993b, Levine ve Zervos-1993, De Gregorio-1992, Pyndick ve Solimano-1989).

Grafik 3.1: Türkiye’de Enflasyon ve Büyüme Oranları

Türkiye’de Enflasyon ve Büyüme Oranları

(Beş Yıllık Hareketli Ortalamalar)

Türkiye’de de büyümenin en önemli belirleyicisi olan yatırımların yüksek enflasyonun yarattığı belirsizlikten olumsuz etkilenmesi beklenebilir. TCMB Araştırma Genel Müdürlüğü’nde 1982-1998 dönemi üç aylık verileri kullanılarak yapılan ekonometrik çalışma bu sonucu doğrulamaktadır (Kalkan, 1999). Aynı çalışmada kurların enflasyonu ve bu kanalla büyümeyi etkilediği görüşü ileri sürülmekte, bu nedenle regresyon analizine kurlar da dahil edilmiş ve test edilmiştir. Büyümeyi açıklamak için enflasyon oranı, özel yatırımlar ve döviz kurunun yanısıra para arzları da bu regrasyonda yer almıştır. Çalışmada elde edilen sonuca göre enflasyon oranı ve kurdaki aşınma büyümeyi olumsuz yönde etkilerken, para arzı ve özel yatırımlar büyümeyi artırıcı yönde etkilemektedir. Bu sonuçlar başka ülkeler için yapılmış bu tür çalışmaların sonuçlarıyla paralellik göstermektedir. Diğer yandan, yine TCMB Araştırma Genel Müdürlüğü’nde sektörel bazda 1983-1994 dönemi için panel veri kullanılarak yapılan çalışmada sektörel fiyat artışlarının sektörlerin büyüme oranlarını olumsuz yönde etkilediği sonucuna varılmıştır (Yalçın, 1999).
4. Sonuç

İktisat yazınında enflasyon ve büyüme arasındaki ilişki konusunda gerek teorik ve gerekse ampirik çalışmalarda genel bir eğilim ortaya çıkmamıştır. Günümüzde kabul gören görüş, kısa dönemde enflasyon ve büyümenin aynı yönde hareket ettikleri, orta ve uzun dönemde ise bu ilişkinin ters yönde olduğudur. Türkiye örneği incelendiğinde, enflasyonun büyümeyi olumsuz yönde etkilediği gözlenmektedir. Özellikle 1970’li yıllardan itibaren enflasyonun hızla artması ekonomik ve sosyal yaşamda belirsizliklerin ortaya çıkmasında etkili olmuş ve bu süreç potansiyel büyüme eğilimini geriye çekmiştir. Gerek 1970-1999 dönemine ait enflasyon ve büyüme seyri, gerekse yapılan ekonometrik çalışmalar bu görüşü doğrulamaktadır.

Dünyada küreselleşmeyle birlikte sermaye hareketleri daha da önem kazanmış ve ülkelerin dünyayı tek pazar olarak görmelerine neden olmuştur. Türkiye’nin bu süreci iyi değerlendirmesi istikrarlı bir makroekonomik ortam yaratması ve rekabet gücünü ön plana çıkartan bir ekonomi politikası uygulanmasına bağlıdır

.

Bu bağlamda, Türkiye’de makro ekonomik istikrarın tesis edilmesinin yanısıra, orta ve uzun dönemli bakış çerçevesinde gelişme stratejisi ve politikalarının uygulanması gerekir. Ekonominin gelişme potansiyelinin artırılması ekonomik birimlerin kısa dönem politikaları yanısıra sağlıklı orta ve uzun dönem stratejileri geliştirmelerine bağlıdır. Bu çerçevede, başta yüksek enflasyonun neden olduğu belirsizliklerin ortadan kaldırılması, etkin işleyen bir kamu yönetiminin tesisi ve diğer makroekonomik dengesizliklerin giderilmesi gerekmektedir.

Yukarıda değindiğimiz temel makroekonomik sorunların yıllar boyu devam etmesinin neden olduğu sosyal sorunlar, gelişmiş ülkeler ile ülkemiz arasındaki refah farkının kapanmasında engel teşkil etmektedir. Etkin işleyen bir kamu kesimi, ve makul enflasyon oranı özel kesimde oluşan olumsuz beklentileri ve belirsizlikleri gidererek, toplumun üretim dinamiklerini ortaya çıkarabilir.

Fiyat istikrarı sürecinde uygun enflasyon hedefinin belirlenmesi

Modern para politikaları çerçevesinde, enflasyon hedeflemesi (inflation targeting) konusuna büyük önem verilmekte ve bu konu yoğun tartışmalara sahne olmaktadır. Enflasyon hedeflemesi üzerine yapılan tartışmalar; fiyat istikrarının sağlanmasında bu yöntemin genel kabul görmesi nedeniyle, belirlenecek enflasyon hedefinin ne olması gerektiği sorusuna odaklanmıştır.

Uzun yıllardır yüksek ve kronik enflasyonist baskılara maruz kalan Türkiye ekonomisinin köklü istikrar arayışları içine girdiği son dönemde, enflasyon hedeflemesi konusunun gerek akademik gerekse politik çevrelerde yoğun olarak tartışıldığı gözlenmektedir. Türkiye’de enflasyon hedeflemesi konusundaki tartışmalar iki ana noktada toplanabilir. İlki, yüksek ve kronik bir enflasyon ekonomisinde enflasyon hedeflemesinin fiyat istikrarı sağlamakta başarılı olup-olmayacağıdır. Diğeri ise; uluslar arası tartışmalarla da paralel bir şekilde belirlenecek hedefin ne olması gerektiğidir.

DEVLET İSTATİSTİK ENSTİTÜSÜ
TARAFINDAN AÇIKLANAN FİYAT İNDEKSLERİ
(ARALIK 2000)

(1994=100)

TÜKETİCİ

ARALIK

TOPTAN
EŞYA

ARALIK

  2000

  1999

  2000

  1999

Bir önceki aya göre değişim oranı (%)

2,5

5,9

1,9

6,8

Bir önceki yılın Aralık ayına göre değişim oranı (%)

39,0

68,8

32,7

62,9

Bir önceki yılın aynı ayına göre değişim oranı (%)

39,0

68,8

32,7

62,9

(01.01.2000 – 31.12.2000)  –  (01.01.1999 – 31.12.1999)
12 aylık ortalamalara göre değişim oranı (%)

54,9

64,9

51,4

53,1

Kaynak: DİE 3.1.2001

Yıllık Enflasyon

Toptan Eşya

Tüketici

Aylar

1996

1997

1998

1999

2000

1996

1997

1998

1999

2000

Ocak

64.9

78.0

92.5

50.0

66.4

78.1

75.7

101.6

65.9

68.9

Şubat

63.0

78.6

86.9

48.3

67.5

77.5

77.7

99.3

63.9

69.7

Mart

65.3

77.0

86.0

48.2

66.1

79.3

77.3

97.2

63.5

67.9

Nisan

69.9

72.8

83.3

50.0

61.5

80.8

77.2

93.6

63.9

63.8

Mayıs

73.7

74.6

79.9

50.0

59.2

82.9

77.5

91.4

63.0

62.7

Haziran

76.2

75.7

76.7

50.3

56.8

82.9

78.0

90.6

64.3

58.6

Temmuz

76.3

80.7

72.1

52.4

52.3

81.2

85.2

85.3

65.0

56.2

Ağustos

79.0

83.4

67.4

53.7

48.9

81.9

87.8

81.4

65.4

53.2

Eylül

79.8

85.4

65.9

54.4

43.9

79.3

89.9

80.4

64.3

49.0

Ekim

82.8

87.5

62.0

55.2

41.4

79.6

93.2

76.6

64.7

44.4

Kasım

85.7

88.4

58.6

56.3

39.1

80.4

95.8

72.8

64.6

43.8

Aralık

84.9

91.0

54.3

62.9

32.7

79.8

99.1

69.7

68.8

39.0

Aylık Enflasyon

Toptan Eşya

Tüketici

Aylar

1996

1997

1998

1999

2000

1996

1997

1998

1999

2000

Ocak

9.8

5.6

6.5

3.6

5.8

8.3

5.9

7.2

4.8

4.9

Şubat

5.8

6.2

4.6

3.4

4.1

4.5

5.7

4.4

3.2

3.7

Mart

7.0

6.0

4.0

4.0

3.1

5.6

5.4

4.3

4.1

2.9

Nisan

8.1

5.5

4.0

5.3

2,4

6.7

6.6

4.7

4.9

2,3

Mayıs

4.1

5.2

3.3

3.2

1.7

4.5

4.7

3.5

2.9

2.2

Haziran

2.7

3.4

1.6

1.8

0.3

2.5

2.9

2.4

3.3

0.7

Temmuz

2.4

5.3

2.5

4.0

1.0

2.1

6.3

3.4

3.8

2.2

Agustos

3.8

5.3

2.4

3.3

0.9

4.8

6.2

4.0

4.2

2.2

Eylül

5.1

6.3

5.3

5.9

2.3

6.1

7.3

6.7

6.0

3.1

Ekim

5.5

6.7

4.1

4.7

2.8

6.5

8.3

6.1

6.3

3.1

Kasım

5.1

5.6

3.4

4.1

2.4

5.2

6.6

4.3

4.2

3.7

Aralık

3.9

5.4

2.5

6.8

1.9

3.4

5.1

3.3

5.9

2.5

2000 BÜYÜME ORANI:  6.1

 

31 Mart 2001

Türkiye ekonomisi 2000 yılında bir önceki yıla göre yüzde 6.1 büyüme yaşadı.

DİE verilerine göre, cari fiyatlarla 125 katrilyon 970.5 trilyon lira düzeyinde gerçekleşen GSMH, geçen yılki ortalama dolar kuru olan 626 bin 135 bin lira dikkate alındığında, 201.2 milyar dolar olarak hesaplandı.

Kişi başına GSMH, cari fiyatlarla 1999’a göre yüzde 58.1’lik artışla, geçen yıl 1 milyar 869.6 milyon liraya yükseldi. Dolar bazında ise kişi başına Gayri Safi Milli Hasıla değeri ise yüzde 6.7’lik artışla, 2 bin 986 dolar olarak açıklandı. Kişi başına milli gelir 1999 yılında 2 bin 878 dolar olarak hesaplanmıştı. 

Türkiye’de Büyüme ve Enflasyon Rakamları

Yıllar

B

Büyüme

Enflasyon

1924

14,8

10,1

1925

12,9

11,5

1926

18,2

-8,2

1927

-12,8

2,2

1928

11

2,2

1929

21,6

2,2

1930

2,2

-24,2

1931

8,7

-13,9

1932

-10,7

-14,5

1933

15,8

-11,3

1934

6

2,1

1935

-3

10,4

1936

23,2

11,3

1937

1,5

3,4

1938

9,5

-4,9

1939

6,9

1,7

1940

-4,9

25,4

1941

-10,3

37,8

1942

5,6

94,1

1943

-9,8

73,7

1944

-5,1

-22,1

1945

-15,3

-3,4

1946

31,9

-3,9

1947

4,2

1,2

1948

15,9

7,9

1949

-5

7,7

1950

9,4

-9,9

1951

12,8

6,4

1952

11,9

0,7

1953

11,2

2,5

1954

-3

10,3

1955

7,9

7,8

1956

3,2

16,8

1957

7,8

18,4

1958

4,5

15,1

1959

4,1

20

1960

3,4

5

1961

2

3

1962

6,2

5,8

1963

9,7

4,1

1964

4,1

1,3

1965

3,1

8,1

1966

12

4,9

1967

4,2

7,5

1968

6,7

3,2

1969

4,3

7

1970

4,4

8,1

1971

7

16,45

1972

9,2

16,75

1973

4,9

20,75

1974

3,3

28,4

1975

6,1

10,75

1976

9

16,45

1977

3

26,3

1978

1,2

53,1

1979

-0,5

69,5

1980

-2,8

98,75

1981

4,8

35,45

1982

3,1

26,53

1983

4,2

29,73

1984

7,1

49,53

1985

4,3

41,63

1986

6,8

27,93

1987

9,8

36,77

1988

1,5

64,55

1989

1,6

62,3

1990

9,4

48,6

1991

0,3

59,2

1992

6,4

61,4

1993

8

60,3

1994

-6,1

149,6

1995

8

65,6

1996

7,9

84,9

1997

8

99,1

1998

3,8

69,7

     

Enflasyon Hedeflemesi

Giriş

Merkez bankalarının esas amacının fiyat istikrarının sağlanması olduğunu kabul eden merkez bankaları ve diğer para otoriteleri bu amacı gerçekleştirebilmek için farklı para politikası rejimleri benimsemekte ve uygulayabilmektedirler.

Ekonomik birimlerin geleceğe yönelik olarak daha sağlıklı kararlar almalarını sağlamak, düşük ve sürdürülebilir bir enflasyon düzeyi yaratmak amacıyla aralarında Yeni Zelanda, Kanada, İngiltere, İsveç, Finlandiya, Avustralya ve İspanya’nın bulunduğu gelişmiş ülkeler 1990’lı yılların başından itibaren enflasyon hedeflemesi olarak adlandırılan yeni bir rejim uygulamaya başlamışlardır. Gelişmiş ülkelerdeki uygulamaları takiben Şili, Meksika, Brezilya gibi gelişmekte olan ülkeler de parasal politikalarında enflasyon hedeflemesi uygulamasına geçmiş ya da geçmeye çalışmaktadırlar.

Akademik çevrelerce, enflasyonun doğrudan hedeflenmesi rejimine dayalı bir para politikasının yapabilecekleri ve yapamayacakları konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Diğer yandan rejimin gelişmekte olan ülkelerdeki uygulanabilirliği de ayrı bir tartışma konusudur. Ancak aşağıda sunulan çalışmada enflasyon hedeflemesi rejiminin tanımı, ön koşulları, uygulanmasına yönelik stratejik ve teknik özellikleri, genel kabul gören avantaj ve dezavantajları ile bu rejimi uygulayan gelişmiş ve gelişmekte olan ülke deneyimleri hakkında genel bir bilgi verilmek suretiyle konunun ana hatları çizilmeye çalışılmış, söz konusu farklı görüşler tartışılmamıştır. Çalışmanın son bölümünde ise enflasyon hedeflemesi politikasının Türkiye’de uygulanabilirliği üzerine bir değerlendirme yapılmıştır.

Tanım

Enflasyon hedeflemesi rejimi; merkez bankasının nihai hedefi olan fiyat istikrarının sağlanması ve sürdürülmesi amacına yönelik olarak para politikasının makul bir dönem için belirlenen sayısal bir enflasyon hedefi ya da hedef aralığına dayandırılması ve bunun kamuoyuna açıklanması şeklinde tanımlanabilen para politikası uygulamasıdır.

Para politikasını, bir ara hedef ya da hedefler seçme zorunluluğu olmadan doğrudan nihai hedefe dayandıran enflasyon hedeflemesi rejiminin, enflasyonu kontrol eden diğer yöntemlerden temel farkı para politikası araçlarının geçmiş ya da cari enflasyon yerine gelecek enflasyona dayanması ve gelecekteki enflasyon hakkında rastlantısal varsayımların yapılmamasıdır. Merkez bankası enflasyon hedefini gerçekleştirmek için enflasyon tahminleri yaparak enflasyon hedefinden muhtemel sapmalara karşı parasal araçları nasıl kullanacağını ve politikasını belirler.

Uygulamada enflasyonun doğrudan hedeflenmesi rejimi genellikle merkez bankaları ile hükümetler arasındaki anlaşmalar çerçevesinde oluşturulmuştur. Söz konusu rejim ülke koşullarına bağlı olarak farklılıklar göstermektedir.

Enflasyon hedeflemesi Rejiminin Önkoşulları
Enflasyon hedeflemesi rejiminin üç temel önkoşulu bulunmaktadır. Bunlar; 1) Para politikasının fiyat istikrarı hedefine odaklanması, 2) Merkez bankasının bağımsız olması, 3) Gelişmiş mali piyasaların olmasıdır.

1) Para politikasının nihai hedefi fiyat istikrarı olmalıdır: Para otoritesi sadece belirlediği enflasyon hedefini gerçekleştirmeyi amaçlamalı, büyüme, istihdam seviyesi veya döviz kuru istikrarı gibi başka hedefler seçmemelidir. Örneğin, sabit kur sistemi altında enflasyon hedeflemesi sisteminin işlemesi mümkün değildir. Bu nedenle, doğrudan enflasyon hedeflemesi rejimini seçen ülkeler sabit kur sistemini terk etmek durumundadır.

Diğer yandan doğrudan enflasyon hedeflemesi rejimini başarıyla uygulayan ülkelerde fiyat istikrarıyla dolaylı ilişkisi bulunan başka hedeflere de ulaşıldığı görülmüştür. Ancak bu başarının sağlanmasındaki en önemli etken fiyat istikrarı hedeflerinin yeterli güvenirliliğinin (kredibilitesinin) olmasıdır.

Tam istihdam hedefinin enflasyon hedefi ile uyumsuz olması gerekli değildir. Uzun dönemde enflasyon hedefinin gerçekleştirilmesi, para politikasının tam istihdam amacının gerçekleştirmesinde en önemli katkıyı yapacaktır. Kısa dönemde ise iki amaç arasında bir ödünleşme mevcuttur. Para politikasının talep şoku karşısındaki tepkisi, tam istihdam ve enflasyon hedefleri bağlamında da aynıdır.

Merkez bankalarının hedeflerinden birisi de mali piyasalarda istikrarın sağlanmasıdır. Bu amacın enflasyon hedeflemesi ile uyumlu olması gerekmemektedir. Krizde olan bankacılık sektöründen gelen deflasyon baskıları uzun dönemde enflasyon hedefinden sapmaya yol açabilmektedir. Merkez bankası kısa dönemde enflasyon hedefinin gerçekleştirilmesi için kısıtlayıcı para politikasını uygulamak ile bu uygulamanın bazı mali kurumların varlığını tehlikeye sokması çelişkisiyle karşı karşıya kalabilmektedir.

Enflasyon hedeflemesi rejimlerinde para ve mali politikalar arasında dolaylı da olsa bir etkileşim bulunmaktadır. Para politikası operasyonel olarak mali politikanın enflasyon üzerindeki etkilerini göz önünde bulundurmak durumundadır. Mali politika genel olarak enflasyon hedefini destekleyici niteliktedir. Örneğin büyük kamu borcu stoku, merkez bankasının en azından kısa dönemde enflasyon hedefini gerçekleştiremeyeceği beklentilerini güçlendirmektedir. Bunun sonucunda kamu borcu nedeniyle faizler yükselmekte ve hükümetin borç yükünün, dolayısıyla da borç stokunun artmasına neden olabilmektedir. Enflasyon hedeflemesi uygulamasına geçen ülkelerin çoğunda hükümetin enflasyonu kamu borçlanmasının finansmanında bir araç olarak kullanma girişimlerinin önlenmesi amacıyla enflasyona endeksli borçlanma kağıtları ihraç edilmiştir.

2) Merkez bankası bağımsız olmalıdır: Merkez bankasının bağımsızlığı en temel anlamıyla fiyat istikrarını korurken uygulayacağı para politikası rejimini ve kullanacağı parasal araçları kendi kararları ile seçmesi ve uygulaması olarak tanımlanabilir. Kurumsal anlamda bağımsız bir merkez bankası politik müdahalelere maruz kalmaksızın para politikasını uygulayabilmelidir. Diğer yandan mali ve idari özerkliğinin olması merkez bankası bağımsızlığının ölçüsü olan diğer önemli unsurlarıdır. Ayrıca, merkez bankası bağımsızlığının resmi olarak tanınması için nihai hedefi olan fiyat istikrarının sağlanmasından sorumlu tek otorite olarak yasal bir görevlendirmenin yapılmış olması gerekmektedir. Merkez bankasının asgari koşullarda bağımsız olması koşuluyla enflasyon hedeflemesi rejimini benimseyen bir ülkede mali politikaların para politikası uygulamaları karşısında bir üstünlüğü olmamalıdır. Bu durum hükümetin merkez bankasından borçlanmasının ya çok düşük bir düzeyde tutulması ya da hiç olmaması anlamına gelmektedir. Aksi hale merkez bankasının hükümetin taleplerini yerine getirmeye zorlanması nedeniyle ortaya çıkan enflasyonist baskılar para politikasının etkinliğini azaltmaktadır.

3) Gelişmiş mali piyasalar olmalıdır: Enflasyon hedeflemesi rejiminin başarıyla uygulanması ve enflasyonun hedeflenen düzeyde tutulması amacıyla para otoriteleri tarafından kullanılacak parasal araçların etkinliği gelişmiş para, sermaye ve döviz piyasalarının olmasına bağlıdır. Mali piyasaların kullanılan parasal araçlara yeterli çabuklukta tepki verememesi enflasyon hedeflerinden sapmalara yol açabilecektir. Ayrıca mali piyasaların devlet tahvili gibi enstrümanlarla kamu borçlanmasını karşılayacak derinlikte olması merkez bankasının kamu borçlanmasında taşıyacağı yükün azaltılması ya da hiç olmaması açısından da önem taşımaktadır.

Teorik olarak yukarıda bahsedilen önkoşulları sağlayan ülkeler enflasyon hedeflemesi rejimine dayalı bir para politikası uygulayabilmektedir. Pratikte ise otoritelerin belli ön hazırlıkları yapmaları gerekmektedir. Uygulamaya yönelik bu hazırlıklar stratejik özellikler ve uygulamaya yönelik teknik özellikler başlıkları altında ele alınmaktadır

Stratejik Özellikler

a) Hesap verebilirlik (accountability) ve Şeffaflık (tranparency)

Enflasyonun doğrudan hedeflenmesi rejiminde önem taşıyan iki temel kavram merkez bankasının sorumluluk alanının belirlenmesi ve şeffaf olması gereğidir. Teoride ve uygulamada bu iki kavram birbiriyle doğrudan bağlantılıdır.

Enflasyon hedeflemesi rejiminde merkez bankası ya tek başına ya da hükümet ile birlikte sorumluluk almaktadır. Dolayısıyla, kamuoyuna açıklama genel olarak merkez bankası tarafından yapılmakla birlikte hükümet ile merkez bankası arasında yapılan yazılı mutabakatlarla da kamuoyuna duyurulabilmektedir. Uygulamada, yazılı mutabakatlarda merkez bankasının görev ve sorumluluk alanları açıkça ifade edilerek, başarısızlık durumunda cezai yaptırımların neler olacağı hususu da belirlenebilmektedir (Örneğin Yeni Zelanda’da görüldüğü gibi). Merkez bankası ile hükümet arasında yazılı bir mutabakat yapılmaması durumunda ise merkez bankası nihai hedefi olan fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını kamuoyuna açıklamak ve bilgilendirme yapmak durumundadır. Uygulamada farklılıklar görülebilmekle birlikte çoğu zaman merkez bankası hedeflenen enflasyon oranından (düzeyinden) sorumlu olmaktadır.

Doğrudan enflasyonu hedefleyen merkez bankalarının enflasyon hedeflerini, planlanan uygulamaları ve gelişmeleri içeren raporlarını belli aralıklarla yayımlaması suretiyle şeffaf bir politika izlemeleri gerekmektedir. Dolayısıyla, enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan ülkelerde merkez bankaları belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesinde kaydedilen ilerlemeler ve yapılması düşünülenlere dair kamuoyuna bilgi sunma ve raporlama işlevlerini geliştirmişlerdir. Çünkü merkez bankaları programın başarılı olması için şeffaf ve tarafsız olunması, hedeflerin anlaşılır olmasının sağlanması ve düzenli olarak kamuoyuna bilgilendirme yapılması gerektiğini savunmaktadır. Ele alınan ülkelerde yılda iki kez (Kanada, İspanya) ya da dört kez (Yeni Zelanda, İsveç, İngiltere) olmak üzere merkez bankaları enflasyon tahmin raporları hazırlamaktadır.

b) Güvenirlilik (credibility)

Merkez bankasının hesap verebilirlik ve şeffaflık özellikleri aynı zamanda merkez bankasının ve para politikasının güvenirliliğinin artmasını sağlamaktadır.

Bir çok ülke deneyimi enflasyon hedeflemesi uygulamalarının güvenirliliğinin sağlanmasının kolay olmadığını ve bir geçiş sürecine ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Söz konusu uygulamaların kamuoyuna açıklandığı anda güvenirliliğinin olacağını düşünmek doğru olmayacaktır. Ancak fiyat istikrarına yönelik olumlu bir ilerlemenin kaydedilmesi ve gerekli kurumsal düzenlemelerin yapılması ile para politikasının güvenirliliğinin oluşması ve artırılması mümkün olabilmiştir.

c) Esneklik (flexibility)

Esneklik kavramıyla ifade edilmek istenilen merkez bankasının kısa dönem makroekonomik gelişmeler karşısında enflasyon hedeflerinin sağlayacağı bir esneklikle dengeleyici tepkiler verebilmesi şeklinde tanımlanabilir. Merkez bankasının sorumluluk alanlarının genişletilmesi ya da daraltılması ile şeffaflığının artması ya da azalması merkez bankasının esnekliğini kısıtlayıcı ya da artırıcı etki yapabilmektedir. Bu nedenle şeffaflık ile esneklik arasında uygun bir dengenin kurulması enflasyon hedeflemesi rejiminin en önemli stratejilerinden birini oluşturmaktadır. Merkez bankasına fazla esneklik tanıyan bir rejim kamuoyu güveninin sarsılmasına yol açabilirken, daha sıkı bir rejimin uygulanması reel ekonomide önemli bir istikrarsızlığı beraberinde getirebilecektir.

d) İleriye yönelik bir yaklaşım benimsenmesi

Merkez bankası belirsizlikleri azaltmak amacı ile enflasyon hedeflerini ve politikalarını ileriye dönük olarak belirlemektedir. Belirsizliğin istikrarı bozucu en önemli unsur olması nedeniyle ileriye yönelik bekleyişleri belirli hale getirmek merkez bankasının temel stratejilerinden birini oluşturmaktadır.

Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan ülkeler enflasyon hedeflerinin gerçekleştirilmesi ve fiyat istikrarının sağlanması için belli bir zaman sürecini hedeflemişlerdir. Bu yaklaşım sadece para politikasının yavaş ilerlemesi anlamında değil aynı zamanda enflasyonist beklentiler ve ekonomik davranışların ayarlanmasına yönelik olarak uzun vadeli sözleşmelerin ve düzenlemelerin yapılması için de bir zaman diliminin öngörülmesi gerekli görülmektedir.

4. Uygulamaya Yönelik Teknik Özellikler

a) Enflasyon hedefinin ve ölçüm şeklinin tanımlanması

Enflasyonun hedefi tanımlanırken hedeflenen enflasyonun uygun bir ölçüm yönteminin saptanması gerekmektedir. Enflasyon ölçümünde en yaygın olarak kullanılan uygulama tüketici fiyat endeksini (TÜFE) baz alan genel ya da çekirdek enflasyonun hesaplanmasıdır.

Merkez bankaları fiyat istikrarının sağlanması yönünde fiyat seviyesi hedefleri yerine doğrudan enflasyon hedefleri belirlemeyi tercih etmişlerdir. Bu iki uygulama arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır: Fiyatlardaki beklenmedik bir artış; fiyat seviyesinin hedeflenmesi halinde fiyatlarda deflasyonist bir ayarlamanın yapılmasını gerektirirken enflasyon hedeflemesi yapılması halinde ise sadece artışın durdurulmasını gerekli kılmaktadır. Bu farklılık önemli yorumlamalara yol açmaktadır. Enflasyon hedeflemesi, fiyatlarda deflasyonist bir ayarlama gerektirmediğinden arz kaynaklı şoklar karşısında daha esnek bir politika uygulanmasına elverişli olduğu düşünülmektedir. Söz konusu esnekliğin olması enflasyon hedeflemesini gerçekçi ve güvenilir bir para politikası yapmaktadır. Diğer yandan fiyat seviyeleri üzerindeki etkilerin ortadan kaldırılması hedeflenmediğinden uzun dönemde fiyat seviyesinde değişmelere yol açtığı ve fiyatlardaki belirsizliği artırdığı düşünülmektedir.

Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan ülkeler TÜFE’nin hesaplanmasında ölçüm hataları olabileceğinin farkında olmakla birlikte söz konusu ölçüm hatalarının TÜFE’nin kullanılmasının avantajları karşısında nispeten daha az önemli olduğunu düşünerek TÜFE’yi tercih etmişlerdir. TÜFE’nin enflasyon hedefinin tanımlanmasında kullanılmasına neden olan bu avantajların en önemlileri arasında kamuoyunun bu kavrama aşina olması ve kolay elde edilebilir oluşu gibi özellikler belirtilmektedir.

Bazı ülkelerde (Yeni Zelanda, Finlandiya, Avusturalya) enflasyon parasal olmayan belirleyicilerden arındırılarak çekirdek enflasyon hesaplanmıştır. Ülke uygulamalarının çoğunda TÜFE ile çekirdek enflasyonun hesaplanmasındaki farkın genel olarak ipotek faiz ödemelerinin enflasyon oranına dahil edilmemesi şeklinde uygulandığı görülmektedir. Bunun nedeni ise beklenen enflasyonun hedeflenen enflasyon üzerinden bir artış göstermesi karşısında kısa vadeli faiz oranlarının artırılarak fonlama maliyeti dolayısıyla enflasyon oranında (TÜFE) daha fazla bir artışın önlenmek istenmesidir. Diğer yandan Kanada ve Finlandiya’da çekirdek enflasyon hesaplanırken dolaylı vergiler de TÜFE hesaplamasına dahil edilmemiştir.

Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan çoğu ülkede enflasyon oranına ilişkin bant aralıkları belirlenmiştir. Söz konusu bantlar ölçüm hataları ve bazı fiyatlardaki beklenmedik şoklar karşısında esneklik kazınılması amacını taşımaktadır. Bant aralıkları bazı ülkelerde dar tutulmuşken bazılarında ise daha geniştir. Enflasyon hedeflemesi rejimini seçen gelişmiş ülkelerin enflasyon hedeflerindeki değişmede genel olarak yüzde iki puanlık bir tolerans tanınmaktadır.

b) Enflasyon tahmin model ve yöntemlerinin geliştirilmesi

Teknik açıdan, uygulamada enflasyon hedeflemesi yapılması için sağlam ve güvenilir enflasyon modelleri geliştirilmelidir. Bunun için yeterli tarihsel verinin olması ve çok değişkenli veri setinin kullanılması gerekmektedir. Uygulamada en yaygın olarak kullanılan modeller aylık enflasyon tahmin modelleridir (Vector Autoregression Models-VAR). İstatistiksel çalışmalar bu modellerin gerçek enflasyon yönelimlerinin rasyonel olarak belirlenebildiğini göstermektedir. Ancak geleceğe yönelik (uzun dönemli) enflasyon tahminleri yapmak için kullanılan modellerde para politikasının enflasyon seviyesi üzerindeki etkisinin görülmesi için yavaş bir uyum sürecine gereksinim duyulmaktadır.

c) Kamuoyu tarafından anlaşılmasının sağlanması

Merkez bankalarının uyguladığı enflasyon hedeflemesi programın başarılı olması için kamuoyu tarafından hedeflerin anlaşılır olmasının sağlanması gereklidir. Enflasyon hedeflemesi rejiminin temel ilkeleri olan merkez bankasının hesap verebilirlik ve şeffaflık prensiplerine bağlı olarak düzenli olarak enflasyon raporlarının hazırlanması ve kamuoyuna bilgilendirme yapılması bu amaca hizmet etmektedir. Kamuoyu tarafından uygulanan rejimin anlaşılması aynı zamanda merkez bankasının güvenirliliğinin artmasını sağlayacaktır.

d) Mali sektör reformlarının uygulanması

Enflasyon hedeflemesi rejiminin başarıyla uygulanması diğer para politikası uygulamalarında olduğu gibi etkin işleyen mali piyasaların olmasını gerektirmektedir. Mali sistemin etkinliğinin artırılması yönünde alınacak başlıca tedbirler faiz oranlarının deregülasyonu, bankacılık sistemi ve yabancı para işlemlerin liberalizasyonu ve bankacılık sisteminin etkin gözetim ve denetim mekanizmasının oluşturulması yönündeki reformlar olarak sıralanabilir.

Enflasyon hedeflemesinin avantaj ve dezavantajları

Avantajları:

Enflasyon hedeflemesinin orta dönemli bir para politikası olarak sahip olduğu temel avantajlar aşağıdaki gibi sıralanabilir: Enflasyon hedeflemesi rejimi;

Para politikasının uygulanmasında şeffaflığı artırmaktadır.

Alternatif politikalara göre daha anlaşılır bir politikadır.

Merkez bankalarının belirlenen enflasyon hedefine ulaşmaları için güvenilirliklerini ve hesap verilebilirliğini artırmaktadır.

Para otoritelerinin fiyat istikrarı hedefine ulaşmaları için gerekli tüm bilgiyi kullanmalarını sağlamaktadır.

Para politikasının ulusal ekonomideki şoklara ağırlık vermesini sağlamaktadır.

Merkez bankalarının para politikası araçlarını kullanmalarında ve kontrol etmelerinde bağımsız olmalarını sağlamaktadır.

Para politikasının operasyonel olarak uygulanmasına yardımcı olmaktadır.

Politika tartışmalarının merkez bankasının para politikası ile gerçekleştirebileceği hususlar üzerinde odaklanmasını sağlamaktadır.

Enflasyonun doğrudan hedeflendiği rejimlerde para politikasının şeffaf olması ve kamuoyuna düzenli olarak bilgilendirme yapılması esastır. Aslında söz konusu özellikler gelişmiş ülkelerde bu rejimin başarısı için çok önemlidir. Bu çerçevede enflasyonu doğrudan hedefleyen merkez bankaları enflasyon ve para politikasının geçmiş ve gelecek performansını açık bir şekilde ortaya koymak amacıyla “Enflasyon Raporu” yayımlamaktadır.

Dezavantajları:

Enflasyon hedeflemesi rejiminin avantajları yanında bir takım dezavantajları da bulunmaktadır. Enflasyon hedeflemesi rejimi,

Çok katı ve tavizsiz olarak uygulanması gerekli bir politikadır.

Diğer para politikası rejimleriyle karşılaştırıldığında etkin olmayan bir üretim dengesine (inefficient output stabilization) yol açmaktadır. Bu durum özellikle önemli arz şoklarında (petrol fiyatındaki ani değişiklikler gibi) kendini göstermektedir.

Kısa dönemde ekonomik büyümeyi sınırlandırabilir.

Mali politikalarının para politikalarına göre üstünlük sağlamasını engelleyemez.

Rejimin uygulanması için gerekli olan esnek döviz kuru rejimi mali istikrarsızlığa sebep olabilir.

Gelişmiş Ülkelerde Enflasyon Hedeflemesi

Genel Değerlendirme

Fiyat istikrarını nihai hedef alan para politikası birçok ülkede başarıyla uygulanmıştır. Enflasyonun doğrudan hedeflendiği para politikasının uygulandığı gelişmiş ülkeler arasında Yeni Zelanda, Kanada, İngiltere, İsveç, Finlandiya, Avustralya ve İspanya bulunmaktadır. Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan söz konusu sanayi ülkelerinde benzer deneyimler yaşanmıştır.

Yeni Zelanda ve Kanada enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan ilk ülkelerdir. Söz konusu ülkelerin enflasyon hedeflerinin gerçekleştirilmesinde gösterdikleri başarı diğer beş ülkenin de benzer uygulamalara geçmelerine cesaret vermiştir. Almanya, Japonya, İsviçre ve ABD ile karşılaştırıldığında söz konusu yedi ülke yaklaşık otuz yıllık bir geçmişte enflasyonla mücadelede başarısız deneyimler yaşamıştır. Bu ülkeler enflasyon hedeflemesi politikasını genel makroekonomik politikalarına güvenirlilik kazandırmak için bir araç olarak kullanmışlardır. Diğer yandan enflasyon hedefleri için para politikası ile mali politikalardan sorumlu otoriteler arasında karşılıklı bir anlaşmanın olması kamuoyunun güveninin kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır.

Dikkat çeken önemli bir diğer husus ise bu ülkelerin hepsinde enflasyon hedeflemesi politikasının uygulamaya geçirilmesi öncesinde enflasyon oranının nispeten düşük seviyelerde (yüzde 10’un altında) bulunmasıdır. Dolayısıyla, enflasyon oranında çok büyük düşüşler için söz verilmesi gerekmediğinden programın güvenirliliğinin sağlanması nispeten daha kolay olmuştur.

Enflasyon hedeflemesi politikasını uygulayan bu ülkelerde tamamen olmasa bile para politikası enstrümanlarının büyük ölçüde serbestçe belirlenebilmesi ve kamu bütçesinin finansmanında mümkün olan en az yükün üstlenilmesi gibi merkez bankasının bağımsızlığının ölçüsü olabilecek koşullar mevcuttur. Uygulamada tüm bu ülkelerde kısa vadeli faiz oranları temel operasyonel enstrüman olarak kullanılmakta, uzun vadeli faiz oranlarının değişmesi ve bu değişimin toplam talep ve enflasyon üzerindeki etkileri açısından gelişmiş mali piyasaların varlığı ise önem taşımaktadır.

Bu ülkelerde enflasyon hedefleri ileriye dönük amaçlar için belirlenmiştir; öyle ki bir ya da iki yıllık bir dönem için belirlenen hedefler ile gerçekleşecek enflasyon oranları arasındaki tahmin edilebilir sapmaların dengeleneceği sözü verilmiştir.

Fiyat istikrarının amaçlandığı ülkelerin enflasyon performanslarında önemli bir iyileşme olmuştur. Bu ülkelerin çoğu enflasyon hedeflerini belirlenen programdan daha önce gerçekleştirmeyi başarmışlar, enflasyon oranları hedeflenen düzeye ya da bunun da aşağısında bir seviyeye gerilemiştir.

Ülke deneyimlerinden çıkarılan benzer sonuçlar aşağıda özetlenmiştir. Bunlar aynı zamanda enflasyon hedeflemesi politikasının gelişmekte olan ülkelerde uygulanabilirliğinin değerlendirilmesinde de belirleyici kriterler olarak kabul görmektedir.

Fiyat istikrarı hedefleri fiyat seviyesinin hedeflenmesinden ziyade enflasyonun doğrudan hedeflenmesi şeklinde uygulanmaktadır.

Enflasyon hedefinin belirlenmesinde Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) kullanılmıştır:

Enflasyon hedefleri rakamsal değerler yerine bir bant aralığını göstermektedir:

Fiyat istikrarını hedefleyen para politikasının güvenirliliği zaman içinde artmıştır.

Merkez bankaları para politikası hakkında daha açık ve şeffaf raporlama yapmaktadır.

Tablo 1’de sunulduğu üzere enflasyon hedeflemesi politikasının söz konusu yedi ülkedeki uygulamalarına ilişkin özellikler kısaca özetlenmişt

Tablo 1: Gelişmiş Ülkelerde Enflasyon Hedeflemesi Uygulamaları

 

Yeni Zelanda

Kanada

İngiltere

İsveç

Finlandiya

Avustralya

İspanya

Programın

Başlangıcı

Mart 1990

Şubat 1991

Ekim 1992

Ocak 1993

Şubat 1993

Nisan 1993

1994 yazı

Hedef

% 0-3*

% 1-3

% 1-4

% 2

% 2

% 2-3

% 3’ün altında

Süre

5 yıl

1998 sonu

1997 ilkbahar, daha sonrasında % 2.5 değerini korumak

1996 sonrası

1996 sonrası

Ortalama olarak aynı seviyede kalmak

1997 sonu, daha sonra % 2’nin altında kalmak

Enflasyon ölçüm birimi

TÜFE (CPI)**

TÜFE (CPI)

İpotek faiz ödemeleri hariç tutulan Perakende Fiyat Endeksi

TÜFE (CPI)

TÜFE (CPI)**

TÜFE

(CPI)**

TÜFE (CPI)

TÜFE’den çıkarılan kalemler

Faiz maliyeti unsurları, dolaylı vergiler, kamu kesintileri, dış ticaret hadlerindeki önemli fiyat değişiklikleri

Yok

İpotek faiz ödemeleri

Yok

İpotek faiz ödemeleri, dolaylı vergiler, devlet yardımları, konut fiyatları

İpotek faiz ödemeleri, dolaylı vergiler, diğer değişken

(volatile) kalemler

Yok

Hedefin duyurulması

Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı arasında anlaşma sağlanan metinde tanımlandı.

(Policy Target Agreement)

Maliye Bakanı ve Merkez Bankası Başkanı arasında

ortak mutabakat

Başbakan

Merkez Bankası (Bank of Sweden)

Merkez Bankası (Bank of Finland)

Merkez Bankası

(Reserve Bank of Australia)

Merkez Bankası

(Bank of Spain)

Enflasyon raporu

Mart 1990 sonrasında

yılda 4 kez

Mayıs 1995 sonrasında yılda 2 kez

Şubat 1993 sonrasında yılda 4 kez

Ekim 1993 sonrasında yılda 4 kez

Mayıs 1997 sonrasında yılda 2 kez

Altı ayda bir

Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesi

Genel değerlendirme

Gelişmekte olan ülkelerin 1990’ların başından itibaren gelişmiş ülkelerde başarıyla uygulanan enflasyon hedeflemesi politikası için gerekli teknik ve kurumsal alt yapıyı kurmaları daha güç olmaktadır. Karmaşık bir yapıya sahip bu ülkelerin dolaylı para politikası araçlarını daha fazla kullanmaya başlamaları, uluslararası sermaye piyasalarına açılmaları ve mali sektör reformlarını gerçekleştirmelerine rağmen, para politikalarının uygulanması açısından her birinin farklı deneyimleri bulunmakta ve her ülke farklı finansal gelişme süreçlerinden geçmektedir. Bu nedenle gelişmekte olan ülkeler için enflasyon hedeflemesi uygulamaları konusunda genel bir değerlendirme yapılması güçleşmektedir. Söz konusu ülkeler incelendiğinde enflasyon hedeflemesi konusunda öngörülen koşulları açık bir şekilde yerine getiremedikleri görülmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesinin uygulanabilirliği açısından enflasyon hedeflemesinin yapısal koşullarının ve mali üstünlük düzeyinin değerlendirilmesi yerinde olacaktır.

i) Enflasyon hedefinin öncelikli hedef olarak belirlenmesi

Çalışmanın ilk bölümünde de ele alındığı üzere enflasyon hedeflemesi rejimine geçmek için gerekli altyapının hazırlanmasından sonra merkez bankası nihai hedefi olan fiyat istikrarının sağlanmasına yönelik olarak bir enflasyon hedefi belirlenmeli ve bu hedefe ulaşılması amaçlanmalı, başka ek hedefler seçilmemelidir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde fiyat istikrarının para politikasının nihai hedefi olarak görülmesi konusunda bir uzlaşma sağlanmış durumda değildir. Belli bir büyüme oranının garanti altına alınması ve belli bir döviz kurunun tutturulması, istihdam düzeyi, ücretlerin genel seviyesi, finansal piyasaların istikrarı ya da uluslararası ticarette rekabetin artırılması gibi birden fazla hedef bulunabilmektedir. Bu durumda hükümetler ile merkez bankası arasında nihai hedefi fiyat istikrarı olan bir para politikasının uygulanmasında mutabakat sağlanması güçleşmektedir.

ii) Merkez bankasının bağımsızlığı

Enflasyon hedeflemesi politikalarında başarılı olunması için gerekli en önemli koşullardan birisi belirlenen hedeflere uygun para politikasının uygulanmasında merkez bankasına müdahalede bulunulmamamsı ve uygulamada gerekli para politikası araçlarının kullanılmasında inisiyatifin merkez bankasına bırakılmasıdır.

Ancak gelişmekte olan ülkelerde merkez bankalarının para politikalarını bağımsız olarak uygulamalarını sınırlandırıcı dört önemli etken bulunmaktadır. Bunlar, hükümetlerin aşırı kamu borçlanmaları, önemli ölçüde senyoraj[i] gelirlerine bağlı olmaları, sermaye piyasalarının yeterli derinliğe sahip olmaması ve bankacılık sistemlerinin kırılganlığıdır.

Para politikası üzerinde baskı yaratan en önemli etkenlerden birisi hükümetlerin yüksek miktardaki iç borç stoklarıdır. Yüksek harcama gereksinimi olan hükümetler piyasadan borçlanma gereklerini karşılamak için alternatif bir gelir aracı olarak senyorajı kullanmaktadırlar.

Mali üstünlüğün[ii] (fiscal dominance) göstergelerinden biri olan senyoraj gelirlerine, gelişmekte olan ülkelerde gelişmiş ülkelere göre daha yaygın olarak başvurulmaktadır. Özellikle merkez bankasından borçlanma hususunda sınırlayıcı kuralların olmadığı ülkelerde hükümetlerin senyoraj yoluyla gelirlerini artırma politikaları daha kolay olarak uygulamaya dönüşmektedir. Senyorajın tercih edilmesinde, vergi toplama prosedürlerinin zayıflığı nedeniyle vergilerin düzenli toplanamaması yanında gelir dağılımının çarpıklığı, siyasi istikrarsızlık önemli rol oynamaktadır. Ayrıca gelişmekte olan ülkelerde kriz zamanlarında bu tür gelir kaynaklarının kötüye kullanılması yönünde bir eğilim olduğu kabul edilmektedir.

Mali üstünlüğün diğer bir göstergesi ise sermaye piyasalarının derin olmamasıdır. Bazı düşük gelirli ülkelerde bu hususta iki yönlü bir ilişki mevcuttur. Bazen gelişmemiş sermaye piyasaları mali üstünlüğün sebebi olabilirken, bazen de mali üstünlük sermaye piyasalarının gelişimini engelleyici bir unsur olabilmektedir. Zorunlu karşılık oranlarının yüksek olması, sektörel kredilere ilişkin politikalar, kamu borcu gereksinimleri ve faiz oranlarıyla mali sistemden gelir elde etmek için yapılan mali baskılar sermaye piyasalarının gelişmesini önleyici ve/veya sınırlandırıcı başlıca engellerdir.

Kırılgan bankacılık sistemleri uzun süredir devam eden mali baskı dönemlerinin en önemli sonucudur. Fakat gelişmekte olan ülkelerde mali sektör reformlarını takiben kırılgan bankacılık sistemleri para politikası uygulamaları üzerindeki bağımsız etkilerini beyan etmişlerdir. Bu çerçevede gelişmekte olan ülkelerde fiyat istikrarının sağlanması ile bankacılık sektörünün karlılığı ve korunmasının aynı anda sağlanması çok nadiren gerçekleşmektedir. (Masson ve Savastano,1997, s. 23-24)

Bu değerlendirmeler altında gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesi politikasının uygulanması ile ilgili karşılaşılabilecek güçlükler ve önem arz eden temel hususlar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

Gelişmekte olan ülkelerin büyük bir kısmında mali üstünlük ve zayıf mali altyapı bağımsız bir para politikasının uygulanmasını zorlaştırmaktadır. Bu ülkelerin çoğunda merkez bankasının araç bağımsızlığının sağlanması, vergi gelirlerini artıran ve senyoraj gelirlerine olan bağımlılığı azaltan geniş tabanlı bir kamu kesimi reformu ile bankacılık ve mali sistemin yeniden yapılandırılması gerekmektedir.

Gelişmiş ülkelerde fiyat istikrarının sağlanması para politikasının giderek önem kazanan bir hedefi haline gelirken, gelişmekte olan ülkelerde henüz bu konuda bir görüş birliği oluşmamıştır. Çünkü bu ülkelerde büyüme ve istihdam yaratma, uluslararası ticarette rekabet edebilme gücü ve mali piyasalarda istikrarın sağlanması gibi çeşitli hedef ve koşulların gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu durum devletin ve merkez bankasının fiyat istikrarını para politikasının tek amacı olarak belirlenmesi yönünde ortak bir karara ulaşmalarını güçleştirmektedir.

Mali piyasaları iyi işleyen, enflasyonu çok yüksek olmayan, mali üstünlük ölçütü fazla olmayan gelişmekte olan ülkelerde dahi bağımsız bir para politikasının uygulanabilmesi, döviz kuru rejimine ve sermayenin hareketliliğine bağlıdır. Örneğin kısa vadeli sermaye hareketlerinin yoğun olduğu koşullarda sabit döviz kuru uygulaması enflasyon hedeflemesinin başarısız olmasına neden olurken, hareketli döviz kuru uygulaması enflasyon hedefleriyle çelişmese bile parasal yetki uygulamalarının kamuoyu tarafından şeffaf olarak izlenememesine yol açabilmektedir (Malatyalı, 1997, s. 57).

Enflasyon hedeflemesi ve para politikasının etkilerinin değerlendirilmesi ile ilgili genel kabul görmüş analitik bir çerçevenin olmaması, gelişmekte olan ülkelerde para politikasının uygulanmasını güçleştirmektedir. Ayrıca enflasyon hedeflemesi rejiminin uygulanması enflasyon hedefi seviyesi ve enflasyon göstergesi olacak endeksin seçimine ilişkin sorunları gündeme getirmektedir. Çünkü, gelişmekte olan ülkeler enflasyon ve fiyat endeksini etkileyen çeşitli arz şoklarıyla karşılaşabilmektedir.

Gelişmekte olan çoğu ülkede idari ya da kontrollü fiyatlar fiyat endekslerinin en önemli bileşenleri olup, enflasyonun kısa dönemli yönünün belirlenmesinde etkili olmaktadır. Bu durumda iyi bir enflasyon tahmini, bu fiyatlarda görülen değişimlerin zamanı ve ne ölçüde değişim gösterdiğini göz önünde bulundurmalıdır. Gelişmekte olan ülkelerde bu durum fiyatların büyük oranda piyasa tarafından belirlendiği gelişmiş ülkelere oranla gelişmekte olan ülkelerde para ve mali otoriteleri arasında sıkı bir işbirliğinin olmasını gerektirmektedir.

Gelişmekte olan çoğu ülkede, optimum enflasyon oranı hakkında bir görüş birliği bulunmamaktadır. Sonuç olarak, enflasyon hedefiyle ilgili yapılacak her tercih “keyfi” olarak nitelendirilebilir. Bununla birlikte gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedefinin gelişmiş ülkeler için kabul edilebilecek orandan daha yüksek bir aralık için belirlenmesi gerektiği düşünülmektedir.

Gelişmekte olan çoğu ülkede enflasyon oranı hala çok yüksek seviyelerde olup, genelde açık ya da zımni olarak geriye yönelik endeksleme yapılmaktadır. Sonuç olarak enflasyonun hedeflemesi politikasını seçen merkez bankalarının güvenirliliği ve hesap verebilirliği belirlenen enflasyon hedeflerinin gerçekleştirilememesi durumunda zarar görebilmektedir.

Enflasyon hedeflemesinin en önemli koşullarından birisi enflasyon dışında başka bir hedefin belirlenmemesidir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde yabancı para cinsinden aktif ve pasiflerin oranının büyük olmasına bağlı olarak merkez bankası döviz kurlarındaki dalgalanmalara karşı çok dayanıklı değildir. Özellikle ulusal parası dolara endekslenmiş ülkelerde, döviz kuru şoklarına karşı ihtiyatlı düzenlemeler bulunmadığı sürece enflasyon hedeflemesi politikasının uygulanması mümkün görülmemektedir. Gelişmekte olan ülkelerde döviz kuru dışında nominal ücret ve kamu fiyatları para politikası çıpası olarak görülmektedir.

Enflasyon hedeflemesinin başarılı bir şekilde uygulanabilmesi için para aktarma mekanizmasının çok iyi anlaşılması gerekmektedir. Fakat bu tür bir mekanizma çoğu ülkede ya hiç mevcut değildir ya da istikrarsız bir şekilde işlemektedir. Bu istikrarsızlık ile tutarlı ve doğru verilerin olmayışı nedeniyle para politikasının etkilerinin belirlenmesi ve enflasyonun tahmin edilmesi güç olmaktadır.

Ayrıca, gelişmekte olan ülkelerde parasal ortam mali liberalizasyondan ve sermaye hareketlerinden kaynaklanan yapısal sorunlarla karşılaşmaktadır. Enflasyon hedeflemesi politikasıyla geriye dönük endekslemeden ileriye dönük endekslemeye geçilmesi ve piyasa yapısındaki değişiklikler nedeniyle aslında bu politikanın kendisinin yapısal bir sorun oluşturduğu düşünülmektedir.

Gelişmekte olan ülkeler arasında halen enflasyon hedeflemesi politikasını uygulamaya geçirmiş ülkeler bulunmaktadır. Ancak söz konusu ülkelerde enflasyon hedeflemesi politikası enflasyon makul seviyelere indirildikten, ihtiyatlı düzenleme ve gözetim güçlendirildikten ve yapısal reformlar gerçekleştirildikten sonra uygulamaya geçirilmiştir.

Tablo 2. Gelişmekte Olan Ülkelerde Para Politikası Uygulamaları

 

Şili

Meksika

Brezilya

Para Politikası Hedefleri

Cari denge, enflasyon hedefi ve döviz kuru bandı

Fiyat istikrarının sağlanması, uluslararası rezervler, enflasyon hedeflemesi

Fiyat istikrarının sağlanması, enflasyon ve döviz kuru

Para Politikalarının Değerlendirilmesi

Merkez Bankası (MB) Yönetim Kurulu’nun düzenlediği haftalık toplantılarla

Düzenli olarak yapılan toplantılarla

Para Politikası

Komitesi’nin düzenlediği

toplantılarla

(

Para Politikasının Kamuoyuna Duyurulması

Yönetim Kurulu kararlarından önemli görülen hususlar duyurulmaktadır.

Haftalık ve aylık basın bültenleriyle duyurulmaktadır.

Aylık basın bültenleriyle

duyurulmaktadır.

Para Politikası Araçları

1. Kısa dönem faiz oranları

2. Haftada iki kez MB kağıdının ihracı

1. Değişik vadelerdeki Hazine kağıtlarıyla APİ yapılması

2. Mart 95’den beri aylık hedefler

Kısa dönem faiz

oranları

Sayısal Hedefin Açıklanması

Merkez Bankası Kanununun yürürlüğe girdiği tarih olan 1990’dan beri

1980’lerin ortasından beri

Temmuz 1999’dan beri.

Son Enflasyon Hedefi (2001)

% 5,7

%6,5

% 4

Hedefin yerine

Getirilmemesi Durumunda Yapılan Yaptırımlar

Resmi bir yaptırım yok. Politik maliyetleri ise küçük

Resmi bir yaptırım yok. Hedeften hafif sapmaların olması halinde Politik maliyetleri küçük

Resmi bir yaptırım yok.

Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı hedefin gerçekleşmemesi nedenlerini açıklamak zorundadır.

Hedefin Gerçekleştirilmesi

Hedeften sadece 1993 ve 1995’te hafif sapmalar olmuştur.

Göreli olarak iyi.

1999 yılında hedeften hafif sapma olmuştur.

Hedefin Gerçekleştirilememesinin Sebepleri

Aktarma sürecinde gecikmeler ve arz şokları

Arz şokları (kamu sektörü fiyatları) ve kısa dönemli mali bunalım

Arz şokları ve KİT

fiyatlarında büyük artış olması

Enflasyon Raporu

Para politikası raporu yayımlanıyor.

2000 yılından itibaren üç aylık enflasyon raporu yayımlanıyor.

1999’dan beri üç aylık enflasyon raporu

yayımlanıyor.

IV. Enflasyon Hedeflemesi Rejimin Türkiye’de Uygulanabilirliğinin

Değerlendirilmesi

Türkiye’de enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesi için mevcut koşullar yeterli görünmemektedir. Bunda uzun yıllardır yaşanmakta olan yüksek ve kronik enflasyonun beraberinde getirdiği yapısal sorunlara ek olarak kamu kesiminin kaynak-harcama dengesizliği nedeniyle senyoraj yapma ve yüksek iç borçlanma eğilimi ve dolayısıyla mali üstünlüğün düzeyi önemli rol oynamaktadır. Türkiye’de enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesi için öncelikle gerekli yapısal altyapının oluşturulması yönünde hazırlıkların tamamlanması gerekmektedir.

Enflasyon hedeflemesi rejimini benimseyen ülke deneyimlerinde görüldüğü gibi resmi bir enflasyon hedeflemesi rejimine geçilebilmesi için öncelikle enflasyonun makul seviyelere indirilmesi öngörülmektedir. Gelişmiş ülkelerin başarılı deneyimlerine bakılarak enflasyon hedeflemesine geçiş için başlangıçta enflasyon düzeyinin yüzde 10’un altında olması gerektiği savunulmaktadır.

Nitekim 1999 yılı sonunda uygulamaya konulan enflasyonu düşürme programının başarılı biçimde yürütülmesinin ardından Türkiye’de enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesi gündeme gelebilecektir. Programla birlikte uygulamaya konulan yeni para politikası[iii], maliye politikası ve yapısal reformlar doğrudan enflasyon hedeflemesi rejimine geçiş için gerekli ön süreci oluşturmaktadır.

Enflasyon Hedeflemesinin Önkoşulları Açısından

Mali Üstünlük Düzeyi:

Türkiye’de enflasyon hedeflemesine geçilmesi yönünde gerekli kararlılığın gösterilmesi için en önemli koşul olarak mali piyasalar üzerindeki mali üstünlüğün düzeyinin azaltılması gerekmektedir. (Malatyalı, 1998s.58-60).

Enflasyonun Hedeflenmesi Rejimini Uygulayan Ülkelerde

Mali Derinlik ve Mali Üstünlük Rasyoları

 

M2/ GSYİH*

Bütçe Dengesi / GSYİH**

Kanada

61,4

-3,5

Yeni Zelanda

91,9

0,5

İngiltere

105,8

0,6

İsveç

42,9

0,3

Finlandiya

48,3

-2,5

İspanya

73,5

-1,2

Avustralya

70,5

0,3

İsrail

98,7

-1,3

Meksika

25,9

-1,4

Brezilya

31,2

-6,0

Şili

51,4

0,4

Türkiye

39,7

-8,3

Uygulanmakta olan enflasyonu düşürme programı çerçevesinde yürütülen para politikasında yeni bir unsur olarak merkez bankası bilançosunda kurala bağlı net iç varlıklar görülmektedir. Net iç varlıklar için katı kurallar bulunmaktadır. Buna göre net iç varlıklar net dış varlıklarla birlikte değişmeye zorlanmaktadır. Buradaki amaç Merkez Bankası tarafından finanse edilen kamu açığını azaltmaktadır. Programın diğer önemli bir unsuru olan özelleştirmede de başarı sağlanırsa Merkez Bankasının mali yükünün azalması sağlanacaktır.

Enflasyonu düşürme programı çerçevesinde mali ve para politikalarının taviz verilmeden uygulanması halinde mali üstünlük konusundaki olumsuzlukların giderilmesi beklenmektedir.

Merkez Bankasının Bağımsızlığı:

T.C. Merkez Bankası Kanunu’nun 4. maddesinin son fıkrasında Banka’nın bağımsızlığı “Banka, Kanun ile kendisine verilen yetkileri kendi sorumluluğu altında müstakil (bağımsız) olarak kullanır.” şeklinde ifade edilmek suretiyle yasal olarak güvence altına alınmıştır. Bankanın hükümetle olan ilişkisi ise Kanun’un 41. maddesinde[iv] “Banka, Hükümetin mali ve ekonomik istişare organıdır. Bu sıfatla Banka, para ve kredi politikası konusunda Hükümetçe incelenmesi istenilecek hususlar hakkında mütalaa beyan eder” şeklinde tanımlanmıştır.

Merkez bankalarının görevleri açısından bir karşılaştırma yapıldığında temel işlevleri yanında üretim, işsizliğin düşürülmesi, sermaye yatırımlarının hızlandırılması gibi görevler bakımından İsrail Merkez Bankasına göre T.C. Merkez Bankasının görev tanımının daha açık ve sınırlarının belli olduğu görülmektedir.

Ayrıca T.C. Merkez Bankasının Hazine ile olan ilişkilerinin siyasi otoritenin senyoraj yapma eğilimini sınırlandırmak yönünde 1994 yılında yeniden düzenlendiği görülmektedir (TCMB Kanunu, Madde 51[v]). Buna göre Hazinenin Merkez Bankasından kullanabileceği avans miktarı “cari yıl bütçe ödenekleri toplamının bir önceki yıl mali yıl genel bütçe ödeneklerini aşan kısmın” belli bir yüzdesi ile sınırlandırılmıştır. Buna göre, T.C. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açtığı kısa vadeli avanslar için 1994 yılına kadar olan yüzde 15 oranındaki azami sınırın Nisan 1994’de getirilen değişiklikle kademeli olarak indirilmesi öngörülmüştür. Buna göre, söz konusu oran 1996 yılı için yüzde 10, 1997 yılı için yüzde 6, 1998 yılı ve mütakip yıllar için yüzde 3 olarak belirlenmiştir (TCMB Kanunu Madde 50) .

Ayrıca, Hazine ve T.C. Merkez Bankası arasında 1997 yılında Merkez Bankası para politikasının etkinliğinin artırılmasını ve bekleyişlerin olumlu yönde etkilenmesini sağlamak amacıyla bir Protokol imzalanmıştır. Protokol’e göre, Merkez Bankası’nca para programının etkinlikle uygulanmasını sağlamak üzere Hazine, kısa vadeli avans da dahil olmak üzere her türlü parasal ilişkisini Merkez Bankası’yla uyumlu olarak ve para programını bozmayacak şekilde, Merkez Bankası’nı önceden bilgilendirmek suretiyle kullanacaktır.

Hukuki açıdan bakıldığında Merkez Bankasının para politikasının yürütülmesi için gerekli yetki ve görev tanımı ile operasyonel bağımsızlığa sahip olduğu görülmektedir. Diğer yandan, Hazine ile Merkez Bankası ilişkileri 1994 yılından itibaren sınırlandırılmıştır. Ancak, her ek bütçe yapılması durumunda kullanılabilecek avans miktarının önlenmesi yönünde bir düzenleme yapılması mümkün görülmektedir.

Ayrıca, Protokol ile düzenlenen Hazine ve T.C. Merkez Bankası ilişkisinin yasal dayanağa kavuşturulması ve Yeni Zelanda uygulamasında olduğu gibi siyasi karar alıcıların enflasyona ilişkin taahhütlerinin merkez bankasına aktarılmasını teminen Merkez Bankası Kanunu’nda yapılan düzenlemelerin Türkiye’de de yapılması gibi öneriler de getirilmektedir.

Stratejik ve Operasyonel Özellikler Açısından

Merkez Bankasının esas amacı fiyat istikrarını sağlamaktır ve bu amaç uygulanmakta olan enflasyonu düşürme programında da açıkça belirtilmiştir. Programın kredibilitesi açısından 2000 yılı sonu enflasyon rakamı ve belirlenen hedeflerin ne ölçüde tutturulduğu önem taşımaktadır. T.C. Merkez Bankası ilk enflasyon raporunu Haziran 2000’de yayımlamıştır. Bazı enflasyon hedeflemesi rejimini uygulayan ülkelerin hala enflasyon raporu yayımlanmadığı göz önünde bulundurulduğunda bu durum T.C. Merkez Bankasının şeffaflığı ve hesap verebilirliği açısından çok olumlu bir gelişmedir.

Enflasyon hedefinin seçimi daha çok para otoritelerinin şeffaflık ve esneklik arasındaki optimum karışımına bağlıdır. Azami ölçüde şeffaflık için enflasyon hedefinin kamuoyu tarafından zamanında, doğru ve kolayca anlaşılabilen bir endeks ile ölçülmesi gerekmektedir. TÜFE bu çerçevede uygun bir endeks olarak kabul edilmektedir. Azami esneklik için ise hedef endeksine yiyecek, enerji gibi işletme fiyatları ile vergi gibi bir kerelik fiyat sıçramaları dahil edilmeyebilir. Enflasyon hedeflemesini seçen ülkelerin merkez bankaları arasında esneklik kazanmak amacıyla kontrol edilemeyen fiyatlardan arındırılmış olan çekirdek enflasyonu tercih edenler de bulunmaktadır.

Türkiye’de TÜFE ve bileşenleri, TEFE (toptan eşya fiyat endeksi) ve bileşenleri, özel imalat sanayi fiyat endeksi ile ilgili uzun dönemli bir veri bulunmaktadır. Ayrıca özel imalat sanayi fiyat endeksi “çekirdek enflasyon” olarak tanımlanmıştır. Kamuoyu enflasyon endekslerine aşina durumdadır. Dolayısıyla, şeffaflık yönünden hedef enflasyonun seçiminde bir problem yaşanması beklenmemektedir. Ancak, esneklik açısından ise TÜFE ile özel imalat sanayi endeksi arasından en uygun seçimin yapılması şeffaflık ile esneklik arasında yapılacak optimizasyona bağlı olacaktır. Özel imalat sanayi fiyat endeksi TÜFE üzerinde de açıklayıcı bir güce sahiptir ve azami esnekliği sağlamsı yönünden seçilebilir. (Şişli, 2000).

Türkiye’de enflasyon hedeflemesi rejimine geçilmesine karar verilmesinde enflasyonun mevcut seviyesi çok önemlidir. Programın kredibilitesi açısından, para otoritesinin çok kesin hedefler belirlemekten kaçınması ve enflasyonun mevcut değerinin, ileride kademeli olarak düşürülmek üzere ilk hedef olarak belirlenmesi uygun görülmektedir.

Doğrudan enflasyon hedeflemesi rejimine geçiş öncesindeki süreçte Merkez Bankasına önemli bir görev ve sorumluluk düşmektedir. Böyle bir geçiş için enflasyon veya çekirdek enflasyon tahminlerinin yapılması için gerekli modelin kurulmasına ilişkin teknik ve kurumsal yeterlilik, hedeflenen enflasyonla ilgili olarak kullanılacak araçlardaki değişikliklerin etkilerinin değerlendirilmesi, hangi parasal büyüklüklerin reel kesime aktarılacağı ve makroekonomik değerlerin nasıl etkileyeceğinin saptanması yönünde çalışmalar yapılması gerekmektedir. Hedef enflasyonun seçimi ile ilgili operasyonal konular (enflasyon değeri olarak çekirdek ya da genel enflasyon endeksinin belirlenmesi, sayısal ya da aralık olarak belirlenebilen enflasyon seviyesinin tespiti gibi) ayrıca önem taşımaktadır.

1990’lı yıllardan itibaren uygulanmaya başlanılan enflasyon hedeflemesi rejiminin Yeni Zellanda, İngiltere, Kanada gibi gelişmiş ülkelerde başarıyla uygulanmasına rağmen, bu rejimi benimseyen ülke sayısı oldukça sınırlı kalmaktadır. Bunda en önemli etken ise gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesi politikasının uygulanabilirliğinin halen tartışılmakta olmasıdır.

Enflasyon hedeflemesinin önkoşulları, i) Para politikasının bağımsız olarak uygulanması, ii) Mali üstünlüğün olmaması, iii) Enflasyon hedefinden başka ek hedeflerin belirlenmemesi olarak belirlenmektedir. Ülke deneyimleri enflasyon hedeflemesi için gerekli kurumsal ön koşulların ve teknik özelliklerin gelişmiş ülkelerde oldukça sıkı biçimde varolduğunu gösterirken gelişmekte olan ülkelerde söz konusu koşulların sağlanmasının kolay olmadığı görülmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon hedeflemesi rejiminin başarıyla uygulanabilmesi mali üstünlüğün son derece yoğun, mali piyasaların ise yeterince derin olmamasından dolayı oldukça güçleşmektedir. Bu rejime geçilmeden önce kurumsal, operasyonel ve teknik alt yapının hazırlanması önem taşımaktadır. Nitekim enflasyon hedeflemesini seçen ülkelerde fiyatlar dondurularak, döviz çıpası kullanılarak enflasyon bir dereceye kadar düşürülmüş, ancak teknolojik gelişmelere ağırlık verilerek yüksek büyüme hızları ile enflasyon düşük seviyelere çekilebilmiştir. Yapısal reformlarla, teknolojik atılım gerçekleştirilmeden, üretim ve verimlilik artırılmadan enflasyonun düşürülmesi ve uzun süre bu düşük seviyelerini koruması mümkün görülmemektedir. Nitekim, bazı gelişmekte olan ülkelerde doğrudan enflasyon hedeflemesine, enflasyonun belli bir düzeye çekilmesi, makro ekonomik koşulların iyileştirilmesi, yapısal reformlar ile ihtiyati gözetim ve denetimim güçlendirilmesinde belli bir başarı elde edilen bir geçiş sürecinden sonra geçilmiştir.

Karar alıcıların enflasyonun düşürülmesi yönündeki kararlılıkları, 1999 yılı sonunda uygulanmaya başlanan programın başarıyla tamamlanmasının ardından Türkiye’de enflasyon hedeflemesine geçilebileceği görüşünü kuvvetlendirmektedir. Kurumsal anlamda Merkez Bankasının bağımsızlığı yönünde bir problemin olmaması, para politikasında şeffaflığın sağlanması yönündeki gelişmeler ve uygulanmakta olan para programıyla mali üstünlük düzeyinin azaltılması yönünde alınan önlemler olumlu karşılanmakta ve enflasyon düzeyinin yüzde 10’un altına çekilmesi ve yapısal reformların tamamlanmasının ardından enflasyon hedeflemesine geçilebileceği yönündeki görüşleri desteklemektedir. Ancak, doğrudan enflasyon hedeflemesinin para politikası olarak uygulanmaya başlanmasından önce Merkez Bankası ve siyasi otorite arasında tam bir mutabakatın sağlanması zorunludur. Enflasyon hedeflemesine geçilmesi yönünde gerekli kararlılığın gösterilmesinden önce uluslararası gelişmeler ve fiyat istikrarının sağlanmasında etkili makroekonomik büyüklükler üzerindeki etkilerin dikkatlice analiz edilmesi gerekmektedir.

[1] Kredi verme ve borçlanma oranları (banka spreads) arasındaki farkı azaltmaya yönelik çalışmalarla kredi kanalı enflasyon hedeflemesi rejiminde para politikası için önemli olacaktır.

[1] Programda para politikası ile ilgili olarak yer alan metin aşağıdadır:

” Para ve döviz kuru politikaları iki düşünce ışığında yönlendirilecektir. Birincisi, enflasyonun indirilmesi ve faiz oranlarında düşüş, ikincisi para ve döviz kuru gelişmelerinin daha çok önceden tahmin edilebilir hale getirilerek, yerli ve yabancılar için finansal yatırımın değeri üzerindeki belirsizliğin azaltılmasıdır. Bu, döviz kuru politikasında ileriye dönük taahhütlere doğru bir değişikliği gerektirmektedir. Program çerçevesinde maliye politikasının güçlendirilmesi, uluslararası toplumdan sağlanan mali destek ile birlikte, uluslararası rezerv seviyemiz, söz konusu taahhüdün uygulamaya sokulmasını mümkün kılmaktadır. İkinci olarak, son yıllarda pek çok gelişmekte olan piyasa ekonomisini etkilemiş bir sorun olan x vadede gereksiz katılıklara yol açabilecek para ve döviz kuru politikasına sıkışıp kalmaktan sakınılması gereği vardır. Bu nedenle, bu döviz kuru rejiminden şeffaf ve önceden ilan edilmiş bir çıkış stratejisine ihtiyaç bulunmaktadır.

Program altında, para ve döviz kuru politikası bu gerekliliklere uygun olacaktır


* Enflasyon hedef bantı 1996 yılında % 0-2 olmuştur.

** Çekirdek enflasyon kullanılmıştır.

1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak’ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.

   İstanbul’un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara’da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun “kurucu” mu yoksa “normal” bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis’in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı. 

   23 Nisan 1920’de BMM’nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920’de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu’nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. “Meclis Hükümeti” denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan “Nisab-ı Müzakere” (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM’nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı “Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluş ve Niteliği” ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi “Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir.”  hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı. 

   Hükümet, 18 Eylül 1920’de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, “Halkçılık Programı” adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti’nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani “Hilafet ve Saltanat’ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması” hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir. 

   Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül’de gerçekleştirdiği gizli oturumunda “Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir … Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır.” sözleriyle yanıt vermişti. 

   Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921’de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adıyla yürürlüğe konuldu. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Kuvvetler Birliği” ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı’nın Kanun-i Esasi’sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır. 

“Temel hükümler” ve “idari teşkilat” olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen “madde-i münferide”si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM’nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi’de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa’ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.

    Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM’de belirir ve toplanır. Türkiye Devleti, BMM’nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır.  BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur. BMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir. BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.  Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.  BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir. BMM Genel Kurulu’nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı’dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve  Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır. Kanun-i Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.

   Kanun-i Esasi’nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM’ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise “İslami-monarşik” Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası’nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası’nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir. 

   1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak “BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası’nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.

TÜRK DESTANLARI

Prof. Dr. Umay Günay

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde “destan” terimi birden fazla nazım

şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, Anonim edebiyatta

ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla

aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve

nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında “epope” terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde “destan” adı ile

anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük

yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve

geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler. Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde nakletmezler.

Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti ,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski hatıralarla

birleştirilerek tarihî gerçekmiş gibi anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve yanlışları

da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma , acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma,

yardımcı olma Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin

doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi de içinde

barındırır. ilk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze

gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır.

Türk tarihine anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman

terkedilmemiştir. Türk halkları ilk anayurt olan Orta Asya’dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi Türk cumhuriyetinde,

pek çok özerk toplulukda ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak

çeşitlenmiş farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeble

Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, anahatlarıyla kültür

dâirelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyâsî birliklere göre şöyle sınıflandırılmaktadırlar:

İlk Türk Destanları

1.Altay – Yakut

Yaradılış Destanı

2.Sakalar Dönemi

a.Alp Er Tunga Destanı

b.şu Destanı

3.Hun Dönemi

Oğuz Kağan Destanı

4.Köktürk Dönemi

a.Bozkurt Destanı

b.Ergenekon Destanı

5.Uygur Dönemi

a. Türeyiş Destanı

b. Göç Destanı

İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları :

1.Karahanlı Dönemi

Satuk Buğra Han Destanı

2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi

Manas

3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi

Cengiz-name

4.Tatar-Kırım

Timur ve Edige Destanları

5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri

a. Seyid Battal Gazi Destanı

b. Danişmend Gazi Destanı

c.Köroğlu Destanı

Türk Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:

Altaylardan Verbitskiy’in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu

uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer

bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi :

Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım

Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım

Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayımş

Su içinde yaşayan Ak Ana,su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen’e şöyle dedi :

Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren :

De ki hep,” yaptım oldu ” başka bir şey söyleme.

Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme.

Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi . insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı : ” Dinleyin ey insanlar, varı

yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.” Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar

verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde

sabit olmuş.Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandı şire’ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı

yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeğen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.Dünya altı günde yaratılmışdı, yedinci

günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmışdı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşden başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer

yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü” insanoğlu bu olsun, insana olsun baba.” dedi ve

toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana “Erlik” adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik’in yüreği kıskançlık ve hırsla

doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.

Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik’in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire

adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi.Tanrı Ülgen insanları idare etmek

üzere May-Tere’yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut’lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın

varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl’da derlenen bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir.

Alp Er Tunga

Sakalar dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir

Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya’daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye

ve Mısır’ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga’nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği iranlı Medlerin hükümdarı

Keyhusrev ‘in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem

iranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla

anılmaktadır.

Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan

“Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga’nın kanlı resmi bulunmaktadır. “Divan ü Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig”

yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” iran destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır. Divan ü Lûgat-it Türk’de

Turan hükümdarlığının merkezi olarak “Kaşgar” şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin “Efrasyap”

sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu

yazmaktadır. şecere-i Terakime’ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğıinin

dağılmasından sonra iletişim kurmak imkânı bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir.

Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden

araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir.Tarihçi Mesudî de M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının “Efrasyab” soyundan

olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle “Tunga Alp” le ilgili efsanelerin Kök Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler

arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir.Alp Er Tunga destanının

metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu

(ağıt) tesbit edilmiştir:

Alp Er Tunga Öldü mü

Dünya sahipsiz kaldı mı

Korkak öcünü aldı mı

şimdi yürek yırtılır

Felek yarar gözetti

Gizli tuzak uzattı

Beğlerbeyini kaptı

Kaçsa nasıl kurtulur

Erler kurt gibi uludular

Hıçkırıp yaka yırttılar

Acı seslerle bağırdılar

Ağlamaktan gözleri kapandı

Beğler atlarını yordular

Kaygı onları durdurdu

Benizleri yüzleri sarardı

Safran sürülmüş gibi oldular

Kutadgu Bilig’de “Alp Er Tunga” hakkında şu bilgi verilmektedir: ” Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk

beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten

âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. iranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu

idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. iranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim tanırdı.” Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er

Tunga ile ilgili en geniş bilgi iran destanı şehname’de tesbit edilmiştir. şehname’nin başlıca konularından biri iran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en

büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap’tır.şehname’deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir:

“Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine iran’a harp açtı. iki ordu Dihistan’da karşılaştılar.Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar

kuvvetli olan Efrasyap, iranlı’ları yendi. iran padişahı Efrasyap’a esir düştü. iran’ın ilk intikamını o zaman iran’a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal

başarılı olmasına rağmen iran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab iran’ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. iran’ın yetiştirdiği en büyük

kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab’ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. iran tahtında bulunan

Keykâvus, hem oğlu Siyavuş’u hem de Zal oğlu Rüstem’i darılttı. Siyavuş Efrasyap’a sığındı . Siyavuş’un Turan’da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi

Piran’ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev’in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar Turan’da hükümdarlık etti. iran’lılar Siyavuş’un oğlu

Keyhusrev’i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu Rüstem’le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca

savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev’in adamları tarafından öldürüldü. şehname’de Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er

Tunga’nın iran hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında iran hükümdarları sürekli değişmiş ı4o yıl yaşadığı

rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap’ın başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu takdirde

bu destanla ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir görüşündeyim.

Şu Destanı :

Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran’ı ve Türkistan’ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka

hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin iskender’le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla

anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk’de iskender’den Zülkarneyn

olarak bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan’da

hükümdar şu isminde bir gençti. iskender’in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu.Bu sebeble de iskender’le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun

bulmuştu. iskender’in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri

için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp

tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: “Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç” dediler. Bekle , eğlen, dur

anlamına gelen “Kalaç” bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk’e benziyor

anlamında ” Türk maned ” dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender’in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler,

Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak iskender’in

öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun’a dönerek bugün

şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın

etkisi hâlâ sürmektedir.

Bu destana göre iskender Türkistan’a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış bu

sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler iskender’in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.

Hun – Oğuz Destanı :

Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk

destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır. Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI

yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında

yazıldığı bilinen Reşîdeddîn’in Câmiüt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî varyantların ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan

Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan

faydalanarak yazılmıştır.

Oğuz Kağan Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu.

Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli,

omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir

orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir

adamdı. Günlerden bir gün bu gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı

ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca

bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz’un

kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti.

Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşden ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında

kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu.Oğuz bu

kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda

ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız

oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra

Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.

Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı.Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler.Toydan sonra

Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:

Ben sizlere kağan oldum

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran

Av yerinde yürüsün kulan

Dana deniz, daha müren

Güneş bayrak gök kurıkan

Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:” Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı

olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu

düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm”. Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan’a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar

hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı

dinlemezdi. Oğuz Kağan’ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü.Kırk

gün sonra Buz Dağ’ın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi.O ışıktan gök

tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: ” Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim.”dedi. Bunun

üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın

eteğinde durdu. Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını

aldı.Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan’ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek

için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz’un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey’e “Kıpçak” adını verdi. Gök tüylü gök yeleli

kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan’ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman

beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok

sevindi. Atını getiren bu beye: ” Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun.” dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli

erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet

Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde

Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü. Günlerden bir gün

Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç

gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu.Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.

Köktürk Destanı

Köktürklerle ilgili tesbit edilen destanın iki farklı rivayeti bulunmaktadır. Çin kaynaklarında tesbit edilen varyant “Bozkurt”, Ebü’l-Gâzi Bahadır Han

tarafından tesbit edilen varyant şecere-i Türk’te ise “Ergenekon” adıyla verilmiştir.

Ergenekon Destanı

Moğol ilinde Oğuz Han soyundan il Han’ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han Moğol ülkesine savaş açtı. ilhan’ın idaresindeki

orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. ilhanın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız il Han’ınn küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni

Nüküz ile eşi kaçıp kurtulmayı başardılar.Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeğe karar verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek

yüksek bir dağıda dar bir geçite vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akar sular,pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyva ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir

yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere dağ kemeri anlamında “Ergene” kelimesiyle “dik” anlamındaki

“Kon” kelimesini birleştirerek “Ergenekon” adını verdiler. Kıyan ve Nüküz’ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılarki

Ergenekon’a sığamadılar.Atalarının buraya geldiği geçitin yeri unutulmuştu.Ergenekon’un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir

kısmı eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş

körükle hep birden körüklediler.Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı.ilhan’ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına

döndüler, atalarının intikamını aldılar. Egenekondan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar,

demir kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döğerler. Bugün hem yeniden özgür hem de bahar bayramı olarak hala

kutlanmaktadır.

Uygur Destanları

Uygurlara âit Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tesbit edilmiştir.Türeyiş parçası Çin kaynaklarından Göç ise hem Çin hem iran kaynaklarında

bulunmaktadır.

Türeyiş Destanı

Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeble ülkesinin kuzey tarafında

yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle

kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.

Göç Destanı

Uygurların yurdunda “Hulin” isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir

ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu.

Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke

zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigini bir

Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali

Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı

arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin

öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.

Buraya kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç

destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya geçirildiği

kabul edilen “Dede Korkut Hikâyeleri” nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut

Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı

gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün

batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler

içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde

yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu’da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek

yaşatılmaktadır.

İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir.

islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla

doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir :

Satuk Buğra Han Destanı

Hz. Muhammed kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği “Mirâc Gecesinde” gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında

birini tanıyamaz ve Cebrail’e bunun kim olduğunu sorar.

Cebrail :

” Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan’da sizin dininizi yayacak olan bu ruh ” Abdülkerim

Satuk Buğra Han” adını alacaktır.” Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti. Hz.

Muhammed’in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra

Han ve arkadaşları selâm verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın

doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler , çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını

söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Hanı, annesi : ” Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.” diyerek ölümden kurtarır.

Satuk Buğra Han ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken

arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk Buğra Han’ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi

ona müslüman olmasını öğütler ve islâmiyeti anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından islâmiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı,

müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han’ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk

ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkabelere göre Satuk

Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış

bu sebeble Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.

Manas Destanı

Kırgız Türkleri arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk kültür dâiresi içinde bugün de bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu destanın XI ile XII.

yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir. Destanın kahramanı Manas da, Oğuz Kağan destanının islâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi

islâmiyeti yaymak için mücadele eden bir kahramandır. Böyle olmakla beraber Manas destanında islâmiyet öncesi Türk kültür , inanç ve kabullerinin

tamamını görmek mümkündür. Bazı varyantları 4oo.ooo mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dâiresinin kültür belgeseli

niteliğindedir.

Cengiz-nâme

Ortaasya’da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiznâme Moğol hükümdarı Cengiz’in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili

olarak Cengiz’in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya’da yaşayan Türkler özellikle de Başkurd, Kazak ve

Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-nâme’de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve

hikâye Türk tarihi gibi anlatılmaktadır. Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı’nın çocuğu olarak doğar.

Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin

değerli yazarı Ebü’l Gâzi Bahadır Han, “şecere-i Türk” adlı eserinde “Cengiz-Nâme”nin ı7 varyantını tesbit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın,

Orta Asya’daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri, Cengiz’i islâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık

atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap tarihçilerinin, bu hükümdarı islâm düşmanı olarak göstermeleri ve tarihî olaylar

onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadoluya saldırgan biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları, Bağdat’ın önce Hülâgu daha sonra Timurlenk

tarafından yakılıp yıkılması, Timurlenk’in Yıldırım Beyazıd’la sebebsiz savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz’in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine sebeb

olmuştur. Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türkler’in hafıza ve gönüllerinde yer almamıştır. “Cengiz-Nâme”nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da “

Dâstân-ı Nesl-i Cengiz Han”dır.

Edige

Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın

adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır’a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır’ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı

büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820’yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız,

Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivâyeti tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz Kağan gibi

ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği

içinde yer almamış pek çok başka destan örneği bulunmaktadır. Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara türler olarak da nitelendirilen çok

tanınmış ve bir çok Türk topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha sınırlı alanlarda tesbit edilen Danişmendname , Battalname gibi ilgi çekici

örnekler de bulunmaktadır.

Battal-Nâme

Bu destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gâzi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşcısıdır. Asıl destan, VIII. yüzyılda, Emevî’lerin hırıstıyanlarla

yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça kahraman demektir, Battal Gâzi, Arap

kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi destan tipi Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla zenginleştirilmiş ve

anlatım geleneği içine alınmıştır. XII ve XIII yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi yazıya geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların repertuarlarında da yer

almıştır.Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar ve cömertdir. Müslümünlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların

yanında büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. ” Aşkar Devzâde” isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve Türklerin X-XX.

yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak islâm kültür dâiresinin ürünlerinden biri olmakla beraber Orta Asya’da yaşayan Türk guruplar arasına da yayılarak

Türk kabul ve değerleriyle kaynaşmıştır.

Dânişmendnâme

Anadolunun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, X11. yüzyılda sözlü olarak şekillenen X111. yüzyılda yazıya geçirilen islâmî Türk

destanlarındandır. Danişmendnâme’de hikâye edilen olayların tarihi gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu

coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir. Köroğlu metni destan adıyla anılmakla ve bazı destanî

niteliklere de sahib olmakla birlikte XX. yüzyılda Anadolu’dan derlenen örnekleri daha çok halk hikâyesi geleneğine yakındır. Anadolu’da hikâyeci âşıklar

tarafından 24 kol halinde anlatılan hikâyesinin özeti kısaca şöyledir :

Köroğlu Destanı

Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf’a : ” Çok hünerli ve değerli bir at bul .” emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at

arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis

Yusuf’un gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali’ye verdiği

talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü

bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve

onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik,

şâirlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel’e yerleşir, çevresine yiğitler

toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu demiş

kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı siyâsî birlikler sahip Türk gurubları arasında tesbit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu

kadardır. Bu destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı Oğuz Kağan destanının izleri bulunduğu görülür. Bu destan parçaları Türk

dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî ürünler olarak da önem ve değer taşırlar. Bir gün bu parçalardan hareketle Fin destanı

Kalavala gibi değerli mükemmel bir Türk destanını yazılabilirse çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan malzeme daha anlamlı hale gelebilir

kanaatindeyim.

Kaynaklar

1. Banarlı Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1971.

2. Bang W. – R.R. Arat, Die Legende von Oghuz-Kaghan, Berlin ı932. Türkçe çevirisi, Oğuz Kağan Destanı,

Istanbul 1936.

3. Ebulgâzi Bahadır Han, şecere-i Terakime, fotokopi, Istanbul ı937.

4. Gökyay Orhan şâik, ” Han-nâme” Necati Lugal Armağanı, Ankara ı968.

5. inan Abdulkâdir, Tarihte ve bugün şamanizm, Ankara ı945.

6. Köprülü Mehmet Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1928. ikinci baskı Istanbul 1982.

7. Moğolların Gizli Tarihi, çeviren Ahmet Temir, Ankara ı948.

8. Orkun H.N., Oğuzlara Dâir, Ankara ı935.

9. Ögel Bahaeddin, “Uygurların Menşe Efsanesi”, A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi , Ankara 1947.

10. Ögel Bahaeddin , Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.

11. Türk Mitolojisi, Ankara 1971.

12. Sümer Faruk, Oğuzlar , Ankara 1967.

13. Togan Zeki Velidi, Umumî Türk Tarihine Giriş, Istanbul 1946.

Prof. Dr. Umay Günay


Bedava İlan Verme