Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

EDATLAR (İLGEÇLER):

Farklı tür ve görevdeki sözcükler ve kavramlar arasında anlam ilgisi kurmaya yarayan sözcüklere edat denir. Edatların tek başlarına anlamları olmadığı gibi, tek başlarına görevleri de yoktur. Ancak diğer sözcüklerle birlikte cümle içinde görev kazanırlar.

Dilimizde kullanılan başlıca edatlar şunlardır :
Gibi, kadar, sanki, için, ile, -den dolayı, -den ötürü, -den beri, -mek üzere, -e karşın, -e doğru, -e değin, denli, bile, -den öte, -den sonra, -den önce…

Başlıca Edatlar ve Farklı Kullanımları :

* İle :

Ek biçiminde de yazılabilen bu edatla oluşturulan edat öbeklerinin başlıca kullanımları şunlardır :

¨ İşin, eylemin, hangi araçla (vasıtayla) yapılacağını, yapıldığını bildirebilir.
Örnek :
İstanbul’ uçakla gideceğim. (Edat tümleci)

¨ İşin, eylemin kimle yapıldığını, yapılacağını bildirebilir.
Örnek :
Bu oyuncağı küçük kardeşimle yaptım. (Edat tümleci)

¨ İşin, eylemin nasıl yapıldığını, yapılacağını bildirerek durum zarfı olabilir.
Örnek :
Çocuk, büyük bir sevinçle yanıma geldi. (Durum Zarfı)

¨ İşin, eylemin nedenini bildirerek edat tümleci olabilir.
Örnek :
Arabanın devrilmesiyle yol trafiğe kapandı. (Edat tümleci)

¨ İki cümle arasında bağlaç görevi üstlenebilir.
Örnek :
Çok yorgundum; bu nedenle senin işini takip edemedim.(Bağlaç)

* Gibi : Bu edatla kurulan edat öbekleri şu görev ve anlamlarla karşımıza çıkarlar :

¨ Benzetme ilgisiyle durum zarfı, sıfat, sıfatın zarfı, zarfın zarfı ya da ek-eylem alarak bir ad cümlesinin yüklemi olabilirler. Örnek : Bu şato gibi ev kimin? (sıfat)
Çocuklar gibi sevindi kadıncağız. (durum zarfı)
Nermin gibi güzel bir kızım var benim de. (sıfatın zarfı)
Küçük kızım dün hasta gibiydi. (yüklem)

¨ Bazı durumlarda ölçü (nicelik) yönüyle karşılaştırma yapar. Örnek :
Senin gibi bencil birini görmedim.
Ayşe, Ali gibi çalışkandır.

¨ Cümleye, olabilirlik, kuşku anlamı da katar. Örnek :
Bugünlerde görüşmüyoruz, işleri bozuldu gibi.
Ayşe bugün ağlamış gibi.

¨ Bazı kullanımlarda cümleye tam değil de tam olmaya yakın, yaklaşık olma anlamı katar. Örnek : Yemek pişti gibi.
Kış geldi gibi.

* Kadar : Bazı kullanımlarda kadar edatı sözcükler ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kurar.

Örnek :
Senin bugün cennet kadar vatanın var.
İnsan kadar acımasız varlık yoktur.

Cümleye civarında, dolayında anlamı katar.
Örnek :

Onu bir saat kadar bekledim.
İki kilo kadar aldım

Bazı cümlelerde, dek değin ilgeçlerinin anlamını karşılar, bitiş ilgisi kurar. Örnek :
Sabaha kadar yağmur yağdı.
İstanbul’a kadar otobüsle gittim.

Bu ilgeç bazı cümlelere ölçüsünde, derecesinde anlamı katar.
Örnek :
Gücümün yettiği kadar çalışacağım.

* Karşı : Bir ada yönelik kullanılırsa sıfat olur. Örnek : Karşı görüş, Karşı taraf

¨ Ad olarak kullanılır. Örnek : Buradan karşı güzel görünüyor.
Bir sandal kiralayıp karşıya geçti.

¨ Ad olarak kullanıldıklarında, belirtili ad tamlamalarında tamlayan ya da tamlanan olur. Örnek : Okulun karşında boş bir arsa var. (Tamlanan)
Karşının döneri daha güzel. (Tamlayan)

¨ “-e karşı” biçimindeki kullanımları edattır. Edat tümleci kurar. Örnek :
Küçüklerin büyüklerine karşı saygılı olması gerekir.
Bu söze karşı ne denir?

¨ “-e karşı” edatı, zaman anlamlı sözcüklere geldiğinde zarf tümleci kurar. Örnek :
Sabaha karşı bir fırtına koptu. (Zarf tümleci)

¨ “Karşı” sözcüğü, ikileme kurar, eylemleri eylemsileri durum anlamıyla sınıflandırarak zarf olur. Örnek : Toplantıda onunla karşı karşıya oturduk.

¨ Deyim biçiminde eylem öbekleri kurar. Örnek : Karşı çıkmak, karşı gelmek

* İçin : Bazı cümlelerde, sözcükler ve kavramlar arasında neden-sonuç ilgisi kurar. Bu kullanımda “-den” ekiyle anlamca özdeştir. Örnek :
Ders çalışmadığı için sınıfta kaldı. (Ders çalışmadığından)
Hava soğuk olduğu için dışarı çıkmadım. (soğuk olduğundan)

¨ Bazı cümlelere amacıyla, maksadıyla anlamı katıp amaç-sonuç ilgisi kurar. Örnek :
Seni görmek için buraya geldim. (Gelmesinin amacı görmek)
Koşu yapmak için spor ayakkabısını giydi. ( Ayakkabıyı giymesinin amacı koşu yapmaktı.)

¨ Kimi kullanımlarda cümleye hakkında, konusunda anlamı katar. Örnek :
Senin için sözüne fazla güvenilmez diyorlar.
Babam için çabuk iyileşir diyorlar.

¨ Bazı cümlelere özgüleme anlamı katar. Örnek : Bu kitapları senin için aldım.
Akşamki oyun için bilet aldık.

¨ Kimi kullanımlarda “sahip olmak adına, uğruna” anlamı katar. Örnek :
Dedelerimiz bu vatan için canlarını feda etmişler.

¨ Cümleye “karşılık” anlamını katarak edat tümleci olabilir. Örnek :
Bu eski kitap için tam on milyon ödedim. (Edat tümleci)

* Üzere : Bazı durumlarda için edatıyla özdeş olup, cümleye amacıyla, maksadıyla anlamı katar. Örnek : Mektubu sana göndermek üzere yazmıştım.
Tatile gitmek üzere çantamı hazırladım.

¨ Bazı cümlelere şartıyla, koşuluyla anlamı katar. Örnek :
Kitabı yarın getirmek üzere aldı.
Bir hafta sonra ödemek üzere ondan para istedim.

¨ “Üzere” edatının, tam değil de tam olmaya yakınlık, yaklaşık olma anlamı da vardır. Örnek: Arkadaşım gelmek üzere.
Yağmur dinmek üzere.

* Yalnız-Ancak : Bir ada yönelik kullanılırsa, sıfat olur. Örnek : Yalnız adam, yalnız kişi

¨ Bir eylemi ya da eylemsiyi nitelemesi halinde, belirteç olur. Örnek :
Bu kadar yolu yalnız gelmiş. (Nasıl gelirdi? Yalnız)
Beni yalnız bırakıp gitti. (nasıl bırakıp? Yalnız)

¨ İki cümleyi birbirine bağlaması halinde, ama, fakat bağlaçlarının görevini üstlenir. Örnek:
Bu işi yaparım, yalnız paramı peşim isterim.
Ben de gelirim, yalnız bugün çok işim var.

¨ Edat olması halinde cümleye “sadece, tek, bir tek gibi” anlamlar katar. Örnek :
Aradığınız kitabı yalnız burada bulabilirsiniz.
Bu sandık yalnız bu anahtarla açılır.

ANCAK : Bu edat ötekilerin aksine, kendinden önceki sözcük veya sözle değil, kendinden sonraki sözcük veya sözle öbekleşir ve cümleye “tek, bir tek” anlamlarını katar. Bu yüzden de edat olan “ancak” sözcüğünü bağlaç veya zarf olarak karşımıza çıkan “ancak” sözcüklerinden ayırmak çok kolaydır. Örnek :
Bu sorunu ancak Ahmet Bey çözebilir. (edat)
Çok aradım; ancak (ama) istediğim gibi bir ev bulamadım. (bağlaç)
Bu kömür bize iki ay ancak (zor) yeter. (zarf)

Görevlerine Göre Edatlar :

¨ Addan önce gelerek, sıfat öbeği halinde bir sıfat tamlamasının tamlayanı olabilirler.
Örnek : O mağazada bedenime göre elbise bulamadım. (Tamlayan)
Onun gibi insan az bulunur bu dünyada.(Tamlayan)

¨ Sıfattan önce gelerek, söz konusu sıfatın zarfı olabilirler. Örnek :
Bu kadar soğuk bir insan görmedim.
Zarf           Sıfat

¨ Zarftan önce gelerek, söz konusu zarfın zarfı olabilirler. Örnek :
Onun kadar şık giyinmek istiyorum ben de.

¨ Eylemden veya eylemsiden önce gelerek bir temel ya da yan cümlenin, durum, zaman, koşul, yer-yön ve azlık-çokluk bildiren zarf tümleci olabilirler. Örnek :
Çocuklar gibi ağladık hepimiz. (temel cümlenin durum zarfı)
Çocuklar gibi ağlamamıza herkes güldü. (yan cümlenin durum zarfı)
Düne kadar onu tanımıyordum. (temel cümlenin zaman zarfı)
Düne kadar onu tanıdığımı söyleyemem. (yan cümlenin zaman zarfı)
Tekrar görüşmek üzere toplantıya bir saat ara verdik. (temel cümlenin koşul zarfı)
O dakika kadar bekleyebilir misin beni? (temel cümlenin azlık-çokluk zarfı)
On dakika kadar beklemen gerekiyor beni. (yan cümlenin azlık-çokluk zarfı)
Bahçe kapısına doğru hızlı hızlı yürüdüm. (temel cümlenin yer-yön zarfı)
Bahçe kapısına doğru yürümek istedim. (yan cümlenin yer-yön zarfı)

¨ Ek-eylem alarak bir ad cümlesinin yüklemi olabilirler. Örnek : Onun boyuda senin boyun kadardı.

¨ Özne olabilirler. Örnek : Bu kadarı yeter bana.

¨ Hal eklerini alarak cümlenin belirtili nesnesi, dolaylı tümleci olabilirler. Bu kullanımlarında edatın adlaştığı söylenebilir.
Örnek:
Onun gibisini asla bulmazsın. (belirtili nesne)
Onun gibisine her şeyimi veririm. (dolaylı tümleç)

¨ Amaç, araç, sebep ve kişiye görelik bildirdiklerinde ya da hakkında, uğrunda, karşılık anlamlarıyla kullanıldıklarında edat tümleci olurlar. Örnek :
Bulaşıkları yıkamak için biraz su ısıttım. (amaç)
Geciktiğim için özür diledim ondan. (temel cümlenin sebep zarfı)
Geciktiğim için özür dilemem gerekiyor ondan. (yan cümlenin sebep zarfı)
Mektuplarını dolmakalem ile yazmalısı. (araç)
Babama göre asıl suçlu bu adam değilmiş. (görelik)
Akşamki tiyatroya kardeşimle gideceğim. (birliktelik)
Ömer bey için iyi şeyler söylemiyorlar. (hakkında)
Bu vatan için canımı seve seve veririm. (uğrunda)

Banka borçları için evini ipotek etmiş. (karşılık)

Daha evvel Doğu’da ve Türkler’de roket silahlarının gelişmesi anlatılmıştı. Once Haçlılar ve sonra İstanbul’un fethi ile birlikte Avrupa, Türkler ile temasa geçti ve ortaçağ’dan ayrılan Avrupa her alanda olduğu gibi gerek barut ve gerekse roketçilikte ilerlemeler kaydetti.

Havai fişekler ve roketler Avrupa savaşlarında da görülmeye başlandı. Fakat geniş uygulaması yine Doğu’dan Hindistan’dan gelecektir.

1780-1784 seneleri arasında Hindistan’da Meysür Sultani Haydar Ah Han’ın kuvvetleri, İngiliz, Fransız ve Hollandalıların işgal hareketlerine karşı roket kullanmaktaydı. Hatta Ah Han’ın ordusunda bir roket sınıfı bulunmaktaydı . Roketler 3 – 6 Kg. ağırlığında, gövdesi demir bir boru olup 3 m. boyunda bir bambu sırığına bağlı idiler. Bu onlara yön veriyordu, menzilleri 2500 m. kadardı.

Bir İngiliz gözlemecisi hatıralarında (Füzeler çok gürültü yapıyorlar ve süvarinin son derece moralini bozuyorlar ve kitle halinde harekat yapan bu kıt’alara etkili oluyor, uzun kollar halinde yürüyen piyadeye etkili olmuyorlar) derken, Bayly isimli bir İngiliz zabiti ise hatıralarında (20.000 düşmanın tüfekleri ve füzeleri aralıksız ateş ediyordu, bu kadar yoğun dolu bile görülmemiştir, mavi ışık yanar yanmaz füze sağanağına tutuluyorduk. Bir kısmı yürüyüş kolunun önünden girip ardına kadar geçiyor,çok sayıda ölü ve yaralı kaybı ile ayrıca bambu sapları da korkunç yırtıklara sebebiyet veriyorlardı) demektedir

1807 yılında İngiliz filosu Congreve’in roketlerini Kopenhag şehrinin bombardımanlarında kullandı. 25.000 roket atarak şehri yaktı.

1812’de Birleşik Amerika kurtuluş savaşında da İngilizler roket kullandılar. 13 – 14 Eylül 1814 gecesi Baltimore şehrindeki Fort Mac Henry kalesinin bombardımanında İngilizler Erebus roket atış gemisinden istifade ettiler

1816’da Cezayir bombardımanında roketler kullanıldı. İngilizler 1818’de bir roket tugayı teşkilatlandırdılar. İngiliz başarıları karşısında Danimarka, Fransa, İtalya,Rusya gibi bazı Avrupa memleketleriyle diğer küçük devletler müstakil roket sınıfları kurmakta gecikmediler. 1828-1829 Türk – Rus savaşında Ruslar, Kafkas bölgesinde kıtalarımıza karşı roket kullanacaklardır. Meksika – Amerika 1846-1848 savaşında bu defa Amerikalılar bu silahı kullandılar. Kırım savaşı esnasında Türk – Fransız – İngiliz müttefik kıt’aları Rus kuvvetlerine karşı bol sayıda roket kullandılar.

Sivastopol savaşının sonunda roketler önemlerini]kaybedeceklerdir. Çünkü saklanmaları güçtür. Denilebilir ki İkinci Dünya Savaşına kadar topçunun gelişimi bilhassa top menzillerinin çok artışı roket silahının bırakılmasına sebep oldu.

1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak’ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.

   İstanbul’un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara’da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun “kurucu” mu yoksa “normal” bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis’in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı. 

   23 Nisan 1920’de BMM’nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920’de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu’nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. “Meclis Hükümeti” denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan “Nisab-ı Müzakere” (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM’nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı “Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluş ve Niteliği” ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi “Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir.”  hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı. 

   Hükümet, 18 Eylül 1920’de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, “Halkçılık Programı” adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti’nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani “Hilafet ve Saltanat’ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması” hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir. 

   Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül’de gerçekleştirdiği gizli oturumunda “Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir … Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır.” sözleriyle yanıt vermişti. 

   Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921’de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adıyla yürürlüğe konuldu. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Kuvvetler Birliği” ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı’nın Kanun-i Esasi’sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır. 

“Temel hükümler” ve “idari teşkilat” olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen “madde-i münferide”si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM’nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi’de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa’ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.

    Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM’de belirir ve toplanır. Türkiye Devleti, BMM’nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır.  BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur. BMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir. BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.  Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.  BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir. BMM Genel Kurulu’nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı’dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve  Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır. Kanun-i Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.

   Kanun-i Esasi’nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM’ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise “İslami-monarşik” Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası’nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası’nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir. 

   1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak “BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası’nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.

Türk Ordusu ve Milli Savunma

1-Türklük ve Askerlik:
Türklerin birçok özellikleri yanında en çok belirmiş olan yönü iyi bir asker olmasıdır. Çok eski devirlerden beri çeşitli adlarda kurulmuş olan Türk Devletinin temeli düzenli bir askeri teşkilata dayanır. Askerlik ilk önce Türklerde bir meslek, sonra da milli bir görev olmuştur. Türkler, mükemmel askeri kuruluşları ve değerli komutanları sayesinde varlığını ve bütünlüğünü dünyaya tanıtmıştır. Türk askeri cesur, feragat sahibi, disiplinli ve saygılıdır. Kanuni devrinde Avusturya sefiri olarak İstanbul’da bulunan Büsbek (Busbecq), Türk askerlerinden ve ordu kuruluşlarından şöyle sözeder:

“Türkler, sefer esnasında sabırlı, tahammülü ve iktisatla hareket ederler.

Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese edince istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bu ordu galip gelecek ve payidar olacak, biz ise mahvolacağız. Çünkü Türkler hiç sarsılmamış kuvvete sahip oldukları gibi, kendilerine has zafer itiyatları, meşakkatlere tahammül kabiliyeti, intizam, disiplin, kanaatkarlık ve uyanıklık var.”

Son yüzyıllarda uğradığımız yenilgiler Türk askerinin değil, değersiz komutanların ve bozuk devlet kuruluşunun eseridir. Nitekim Birinci Dünya Savaşında küçümsenen Türk ordusunun çeşitli cephelerde gösterdiği başarılar, Türk askerlik ruhunun kahramanca bir görüntüsüdür. Yine Türk askerlik ruhunun ölmezliğini bilmeyen yabancılar, İstiklal Savaşındaki zaferimizi “Türk mucizesi” diye adlandırdılar.

2-Cumhuriyet Ordusu:
İstiklal savaşından sonra yurt savunmasında ordunun büyük rolü anlaşıldığından, gelişmesinde ve modernleşmesinde devlet, bütün maddi ve manevi gücünü kullanmaktan bir an geri durmadı. Bugün artık savaş gücü, bir milletin siyasi, askeri, ekonomik, kültürel ve manevi varlığının bütün demektir. Herhangi bir saldırı karşısında, vatanın bütün gücü büyük dava uğrunda harekete getirilecek ve zafer sağlanacaktır. Bunun için Cumhuriyet Hükümeti, barış zamanında ordumuzu eğitmek, bilimsel ve teknik bir ordu kurmak için çalışmalara başladı. Ordunun noksanlarını tamamlamak işi Milli Savunma Bakanlığı’na verildi. Ordunun eğitim ve öğretimiyle de Genel Kurmay Başkanlığı meşgul olmaktadır. Askeri Liseler, Harp Okulu, Harp Akademisinin yetiştirdiği değerli elemanlar ordumuzun komutanlık görevini ele almaktadırlar.

Üniversite mezunları Yedek Subay Okulu’nu bitirdikten sonra orduda subay olarak askerlik görevlerini yapmaktadırlar.

Atatürk’ün Türk Ordusuna Son Mesajı
Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu.

Memleketini en buhranlı ve müşkül anlarda zulümden, felaket ve musibetlerden ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmış isen Cumhuriyetin bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve vasıtaları ile mücehhez olduğun halde vazifeni aynı bağlılıkla yapacağına hiç şüphem yoktur.

Bugün, Cumhuriyetin on beşinci yılını mütemadiyen artan büyük bir refah ve kudret içinde idrak eden büyük Türk milletinin huzurunda kahraman ordu, sana kalbi şükranlarımı beyan ve ifade ederken büyük ulusumuzun iftihar hislerine de tercüman oluyorum.

Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefine dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir iman ve itimadımız vardır. Büyük ulusumuzun orduya bahşettiği en son sistem fabrikalar ve silahlar ile her türlü vazifeyi ifaya müheyya olduğunuza eminim. Bu kanaatle kara, deniz ve hava ordularımızın kahraman ve tecrübeli komutanları ile subay ve eratını selamlar ve takdirlerimi bütün ulus muvacehesinde beyan ederim.

Daha evvel Doğu’da ve Türkler’de roket silahlarının gelişmesi anlatılmıştı. Once Haçlılar ve sonra İstanbul’un fethi ile birlikte Avrupa, Türkler ile temasa geçti ve ortaçağ’dan ayrılan Avrupa her alanda olduğu gibi gerek barut ve gerekse roketçilikte ilerlemeler kaydetti.

Havai fişekler ve roketler Avrupa savaşlarında da görülmeye başlandı. Fakat geniş uygulaması yine Doğu’dan Hindistan’dan gelecektir.

1780-1784 seneleri arasında Hindistan’da Meysür Sultani Haydar Ah Han’ın kuvvetleri, İngiliz, Fransız ve Hollandalıların işgal hareketlerine karşı roket kullanmaktaydı. Hatta Ah Han’ın ordusunda bir roket sınıfı bulunmaktaydı . Roketler 3 – 6 Kg. ağırlığında, gövdesi demir bir boru olup 3 m. boyunda bir bambu sırığına bağlı idiler. Bu onlara yön veriyordu, menzilleri 2500 m. kadardı.

Bir İngiliz gözlemecisi hatıralarında (Füzeler çok gürültü yapıyorlar ve süvarinin son derece moralini bozuyorlar ve kitle halinde harekat yapan bu kıt’alara etkili oluyor, uzun kollar halinde yürüyen piyadeye etkili olmuyorlar) derken, Bayly isimli bir İngiliz zabiti ise hatıralarında (20.000 düşmanın tüfekleri ve füzeleri aralıksız ateş ediyordu, bu kadar yoğun dolu bile görülmemiştir, mavi ışık yanar yanmaz füze sağanağına tutuluyorduk. Bir kısmı yürüyüş kolunun önünden girip ardına kadar geçiyor,çok sayıda ölü ve yaralı kaybı ile ayrıca bambu sapları da korkunç yırtıklara sebebiyet veriyorlardı) demektedir

1807 yılında İngiliz filosu Congreve’in roketlerini Kopenhag şehrinin bombardımanlarında kullandı. 25.000 roket atarak şehri yaktı.

1812’de Birleşik Amerika kurtuluş savaşında da İngilizler roket kullandılar. 13 – 14 Eylül 1814 gecesi Baltimore şehrindeki Fort Mac Henry kalesinin bombardımanında İngilizler Erebus roket atış gemisinden istifade ettiler

1816’da Cezayir bombardımanında roketler kullanıldı. İngilizler 1818’de bir roket tugayı teşkilatlandırdılar. İngiliz başarıları karşısında Danimarka, Fransa, İtalya,Rusya gibi bazı Avrupa memleketleriyle diğer küçük devletler müstakil roket sınıfları kurmakta gecikmediler. 1828-1829 Türk – Rus savaşında Ruslar, Kafkas bölgesinde kıtalarımıza karşı roket kullanacaklardır. Meksika – Amerika 1846-1848 savaşında bu defa Amerikalılar bu silahı kullandılar. Kırım savaşı esnasında Türk – Fransız – İngiliz müttefik kıt’aları Rus kuvvetlerine karşı bol sayıda roket kullandılar.

Sivastopol savaşının sonunda roketler önemlerini]kaybedeceklerdir. Çünkü saklanmaları güçtür. Denilebilir ki İkinci Dünya Savaşına kadar topçunun gelişimi bilhassa top menzillerinin çok artışı roket silahının bırakılmasına sebep oldu.


bursa evden eve nakliyat
Bedava İlan Verme