Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

Somut ve Soyut Anlamlı Sözcükler :

Bir sözcük, duyu organlarından biri yoluyla algılanabilen bir varlığı gösterirse “somut anlamlı”, duyu organları yoluyla algılanamayıp da zihinde var olan kavramları gösterirse “soyut anlamlı” sözcük adını alır. Örnek :
Ağaç, taş, hava, ses, koku, çiçek. (somut anlam)
Mutluluk, Sevgi, korku, kin, dostluk, insanlık. (soyut anlam)

Somut ve Soyut Anlamla İlgili Uyarılar :

– Bir sözcük temel anlamıyla somutken cümlede kazandığı anlamıyla soyut olabilir.
Bu yüzden sözcükler somutluk soyutluk yönünden değerlendirilirken cümle içinde kazandığı anlama göre değerlendirilir. Örnek :
Sözgelimi “hava” sözcüğü dokunma duyusuyla ilgili somut bir anlam taşırken “Eski eşyalar salona ayrı bir hava vermiş.” cümlesinde soyut bir anlam kazanacak şekilde kullanılmıştır.

– Aktarma yoluyla somut anlamlı bir sözcük bir somut anlam daha kazanarak kullanılabilir. Örnek :
Organ adı olan somut anlamlı “ayak” sözcüğü, “sıranın ayağı, masanın ayağı, köprünün ayağı” gibi kullanımlarda yeni bir somut anlam kazanmıştır.

– Soyut bir kavramın gözle görünür kılınması için somut anlamlı bir sözcükle anlatılması söz konusu olabilir. Bu duruma somutlama denir. Örnek :
Bu sözlerin onu kırmış. (“Üzmek”,”kırmak” la somutlaştırılmıştır.)
Sanki bakışlarıyla bizi eziyordu. (“aşağılayıp, küçümsemek”, “ezmek” le somutlaştırılmıştır.)
Kanunları çiğnemek suçtur. (“ihlal edip, uymamak”, “çiğnemek” sözcüğüyle somutlaştırılmıştır.)

– Deyimlerimizin bir bölümü somutlamaya örnektir. Örnek :
Öküz altında buzağı aramak (Akla uymayan bahanelerle suç ve suçlu bulma çabası)
Öp babanın elini (beklenmedik bir durum)
Örümcek kafalı (geri düşünceli, yenilikleri kabul etmeyen)

– Soyut anlamlı bir sözcük cümle içinde bir soyut anlam daha kazanarak kullanılabilir. Örnek :
Karnım henüz doymuş değil. (soyut-temel anlam)
Ömrü boyunca okudu, hala okumaya doydu diyemem. (Soyut-mecaz anlam)

Eş ve Yakın Anlamlı Sözcükler :

Eş Anlamlı Sözcükler (Anlamdaş Sözcükler)

Aynı varlığı, nesneyi ya da kavramı gösteren sözcüklerdir. Aslında hiçbir dilde birbirinin tıpatıp aynısı olan eş anlamlı sözcük yoktur. Bu tür sözcüklerin ilk bakışta anlamlarının aynı olduğu sanılır. Fakat çok ince bir anlam ayrılığı vardır.

Bugün dilimizdeki “çevirmek, döndürmek”, “yollamak, göndermek”, “bıkmak, usanmak” sözcükleri görünüşte eş anlamlı sayılabilir. Fakat aslında bu sözler ayrı köklerden türemiş ve anlamca birbirine çok yaklaşmış olan sözcüklerdir. Örnek : İri – büyük – kocaman / Bitmek – tükenmek / Cihan – dünya – alem
Üzüntü – gam – keder / Diyar – ülke

Yakın Anlamlı Sözcükler

Anlamca aynı değil de birbirine benzer ve yakın olan sözcüklerdir. Dilimizde eş anlamlılıktan çok yakın anlamlılık daha yaygın bir kullanıma sahiptir.

Eş anlamlı sözcüklerde anlam eşitliği varken (sesteş-eşsesli, uğraşmak-didinmek vb.) yakın anlamlı sözcüklerde anlamca yakın olma özelliği vardır. Örnek:
Sözünü onaylamadığım için bana darıldı.
Toplantıya çağrılmazsa bize gücenir.

Karşıt (Zıt) Anlamlı Sözcükler :

Anlamları birbirine karşıt olan kavramları bildiren sözcüklerdir. Birbirine karşıt yargılar verilirken karşıt anlamlı sözcüklerden yararlanılır. Bu açıklamadan şu anlam çıkar. Karşıtlığın oluşabilmesi için, sözcüklerin uç noktalarda bulunma zorunluluğu vardır.

Sözgelimi “yaşam – ölüm” iki uç noktada bulunduğu için karşıt anlamlıyken “zayıf – dolgun” yaklaşık karşılığı gösterir ve uzak anlamlı olarak kabul edilir. Örnek :
Gülmek – ağlamak / Dar – geniş / Er – geç / Alçak – yüksek / Sert – yumuşak

– Bir sözcüğün olumsuz kullanılmış şekli onun karşıt anlamını oluşturmaz.
Sözgelimi “oturmak” sözcüğünün karşıtı “oturmamak” değil “kalmak” tır.

– Bir sözcüğün karşıt anlamlısını o sözcüğün cümle içinde kazandığı anlam belirler.
“zor – kolay”
Midesinden zoru var. (Bu cümlede “kolay” ın karşıtı değildir.)
Bu ders oldukça zormuş. (Bu cümlede “kolay”ın karşıtıdır.)

– Karşıt anlamlılık ilişkisi “ad, sıfat, zarf ve eylem” türündeki sözcükler arasında olabilir.

Sesteş (Eş Sesli) Sözcükler :

Yazılışları ve okunuşları aynı olduğu halde, anlamları tamamen farklı olan sözcüklere “sesteş” sözcükler denir. Örnek :

Yüzünde kan lekesi vardı. – Sen hala onun söylediklerine kan.
Ay’a bu ay yeni bir uzay aracı gönderilecekmiş. – Yüzünü asma, öbür sınavda yüz alırsın.
Gül sen, gülün olayım. – Köyün ortasından geçen çay, çay bahçelerini suluyor.

Sesteş Sözcüklerle İlgili Uyarılar :

– Sesteş, sözcüklerde kimi zaman yalnızca anlam ayrılığı, kimi zaman da hem anlam hem de tür ayrılığı söz konusu olur. Örnek :
Saçındaki kır çektiği acıları gösteriyor. (Hem anlam, hem de tür farklılığı)
Elindeki bardağı düşürüp kırdı. (Hem anlam, hem de tür farklılığı)
Ayakkabısının bağı çözülmüş. (Yalnızca anlam farklılığı)
Bağa girdik, üzüm topladık. (Yalnızca anlam farklılığı)

– Eş seslilik çoğu kez çok anlamlılıkla karıştırılmaktadır. Oysa sesteşlikte, sözcüğün kazandığı her farklı anlam temel anlam olup bu temel anlamlardan birine bağlı olarak ortaya çıkan yan ya da mecaz anlamlar sesteşlik değil çok anlamlılık olarak adlandırılır. Örnek :
Gemideki tayfalardan biri kara göründü diye bağırdı.
Kara gecede bir tek yıldız bile yoktu.
Cümlelerinde geçen “kara” sözcükleri eş seslidir.
“Kara yazım gene değişmedi” cümlesinde “kara” sözcüğü bunların sesteşi değil, renk “kara” ya bağlı olarak yapılmış bir çok anlamlılıktır.

– Eş sesli sözcüklerle “ortak kökler” karıştırılmamalıdır. Çünkü ortak kökler arasında bir anlam yakınlığı varken, sesteş sözcükler arasında hiçbir anlam yakınlığı yoktur. Örnek :

Ortak kök :
boya Renkli boya, Duvarı boyadı.
eski Eski elbise, Araba eskidi.
Barış Barış yapıldı, Yakında barışırlar.

Sesteş:
Bana da gömlek al.
Al bir ata binmişti.
Kır at yarışmaya giremedi.
Şunu da çöpe at.

– Sesteş bir sözcüğün iki farklı anlamını da düşündürecek biçimde kullanılmasıyla oluşan sanata tevriye denir. Örnek :
Ak gerdana bir ben gerek. (Siyah nokta, I. Tekil kişi)
Ulusun, korkma nasıl böyle bir imanı boğar. (Yüce – büyük, bağırıp ulumak)

– Sesteş sözcüklerin bir arada kullanılmasıyla oluşan sanata cinas denir. Örnek :
Geçtikçe bembeyaz giyinenler üçer beşer
Gördüm ki ahiret denilen yerdedir beşer.

Özel ve Genel Anlamlı Sözcükler :

Sözcüklerin özel ve genel anlamlığı karşıladıkları kavramların kapsamlılığıyla ilgilidir. Anlamları sınırlı olan, kavramları tek tek ya da küçük parçalar halinde gösteren sözcükler özel anlamlıyken, aralarındaki ortak özelliklere göre daha çok varlığı gösteren, aynı türden kavramları topluca düşündüren sözcükler genel anlamlıdır.

UYARI
Genel anlamlı bir sözcük, cümle içinde genel anlamıyla da dar anlamıyla da kullanılabilir.
Çocuğun bilinçlenmesinde kitap önemlidir. (genel anlamlı)
Elinde kalın bir kitap vardı. (dar anlamlı)

Nicel ve Nitel Anlamlı Sözcükler :

– Bir sözcük, herhangi bir şeyin, sayılabilen, ölçülebilen, artıp azalabilen durumunu bildirirse nicelik anlamlı olur.

Sözgelimi “Elinde büyük bir paket vardı.” cümlesinde “büyük” sözcüğü paketin ölçülebilen durumunu gösterdiği için nicel anlam taşır. Örnek :
Bu işten iyi para kazandı. (Paranın miktarını gösterir, nicel anlamlıdır.)
Evin geniş bir salonu vardı. (Salonun ölçülebilen özelliğini gösterir.)
Bahçede büyük bir kalabalık vardı. (Kalabalığın sayılabilen durumunu gösterir.)

– Bir sözcük herhangi bir şeyin nasıl olduğunu, ne durumda bulunduğunu özelliğini gösterirse nitel anlamlı olur. Örneğin :
“Kapıda kırmızı bir araba vardı.” cümlesinde ” kırmızı sözcüğü arabanın sayılabilen, ölçülebilen durumunu değil de”nasıl olduğunu, rengini, özelliğini” gösterir, nitel anlam taşır.

UYARI
Aynı sözcük farklı cümlelerde nicelik ya da nitelik gösterebilir. Bu değişme çok anlamlılığın bir sonucudur.
Kapıyı küçük bir kız açtı. (nicel anlamlı)
Beni küçük düşürmekle ne kazandın? (nitel anlamlı)
Derin bir kuyudan su çekerdik. (nicel anlamlı)
Edebiyatımızın derin bir yazarıydı o. (nitel anlamlı)

Anlam Değişimlerine Göre Sözcükler:
– Anlam Daralması
– Anlam Genişlemesi
– Başka Anlama Geçiş (Anlam Kayması)
– Deyim Aktarmaları
– Ad Aktarması
– Argo

Anlam Daralması :

Sözcükler, anlamda daralma ya da genişleme yoluyla başka bir anlama geçerek yan anlamlar kazanabilir.

Sözcüğün eskiden anlattığı şeyin ancak bir bölümünü, bir türünü anlatır duruma gelmesine anlam daralması denir.

Sözgelimi “oğul” sözcüğü başlangıçta kız ve erkek anlamlarını içerirken sonradan yalnızca erkek çocukları için kullanılarak anlam daralmasına uğramıştır.

“Erik” sözcüğü, şeftali, kayısı, zerdali anlamını içerirken, sonradan bir tür meyve için kullanılarak anlam daralmasına uğramıştır.

Anlam Genişlemesi :

Bir varlığın bir türünü ya da tekini anlatan, kullanım alanları dar olan şeyleri gösteren sözcüklerin zamanla o varlığın bütün türlerini birden anlatır duruma gelmesine anlam genişlemesi denir. Örneğin ; “alan” sözcüğü, “düz ve açık yer” anlamını içerirken anlam genişlemesine uğrayarak “iş, meslek, araştırma-inceleme” anlamlarını da kazanmıştır.

Başka Anlama Geçiş (Anlam Kayması):

Sözcüğün eskiden yansıttığı kavramdan bütünüyle farklı, yeni bir kavramı karşılar duruma gelmesine başka anlama geçiş denir. Örneğin :

“sakınmak” sözcüğü Eski Türkçe de “düşünmek, üzerinde durmak, yaslanmak, kederlenmek” anlamını içerirken sonraları “tehlikeden uzak durmak” anlamına geçmiştir.

Başka anlama geçişin bir türü de anlam iyileşmesi ya da anlam kötülenmesidir. Kötü anlamı olan bir sözcüğün zamanla iyi bir anlam kazanmasına anlam-kötülenmesi denir. Örnek :

Kötü : Mareşal (nalbant)
İyi: Mareşal (Ordudaki en yüksek rütbe)

İyi : Canavar (Canlı)
Kötü : Canavar (cana kıyan, yaban hayvanı, acımasız)

Deyim Aktarmaları:

Aralarında çeşitli yönlerden ilgi bulunan iki şey arasında benzerlik ilişkisi yoluyla, birinin adını diğerine veren anlamlandırmaya deyim aktarması denir.

Deyim Aktarması şu yollarla yapılır :

1. Vücut parçaları ve organ adlarının doğaya aktarılmasıyla. Örnek :
Baş (vücut parçası, organ adı temel anlam)
Yokuşun başı – Toplu iğnenin başı – İki baş soğan – Dağ başı – Başa güreşmek

2. İnsanla ilgili özelliklerin insan dışındaki varlıklara aktarılması yoluyla. Örnek :
Ağlamak (gözyaşı dökmek temel anlam)
Gökyüzündeki bulutlar, ağlıyordu bu ölüme.

3. Doğayla ilgili özelliklerin insana aktarılmasıyla. Örnek :
Değnek (bir tür sopa temel anlam)
Kıyman a zalımlar kıyman
Kör karının bir değneği (oğul)

4. Doğayla ilgili özelliklerin yine doğaya aktarılması yoluyla. Örnek :
Minik fare kükredi. (Aslana ait “kükreme” özelliği fareye aktarılmış.)
Deniz bütün gece kudurdu. (Köpeğe ait “kudurma” özelliği denize aktarılmış.)

5. Duyu aktarması yoluyla. Örnek :
Acı (tadı ağzı yakan, tatma duyusuna ait olan)
acı soğuk (dokunma duyusuna aktarılmış)
acı çığlık (işitme duyusuna aktarılmış)
sıcak (dokunma duyusuyla ilgilidir)
sıcak bakış (görme duyusuna aktarılmış)
sıcak konuşma (işitme duyusuna aktarılmış)

Ad Aktarması:

Bir sözcük ya da sözün, benzetme amacı güdülmeden, anlamca ilgili olduğu başka bir sözcük ya da söz yerine kullanılmasıdır. Bu mecaz türüne, “düz değişmece” de denir. Örnek :

Beyaz Saray bu olaya sıcak bakmıyor. (Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı)
Soba yandı (İçindeki odun – kömür)
Çankaya bu yasayı onaylamaz (Cumhurbaşkanlığı)
Okul geziye gitti. (Okuldaki öğrenciler)
Mozart’ı severim. (Mozart’ın bestelerini)
Doğu kan ağlıyor. (Doğu yönündeki bölgeler)

Argo:
Genel dilin sözcüklerine yan anlamlar kazandırarak genel dilden ayrılan, bir meslek ya da topluluk arasında kullanılan özel dile argo denir. Argo, tek sözcükten oluşabileceği gibi söz öbekleri ve deyimlerden de oluşabilir. Örnek :
Okutmak (elden çıkarıp – satmak)
racon (adet – usül)
şabanlık (aptallık – sersemlik)
keklemek (kandırmak – aldatmak)

BAĞLAÇLAR

Eş görevleri sözcükleri, sözcük öbeklerini, cümleleri birbirine bağlayan sözcük türlerine bağlaç denir. Bağlaçların üç görevi vardır :

¨ Eş görevli sözcükleri birbirine bağlar.
¨ Sözcük öbeklerini birbirine bağlar.
¨ Cümleleri birbirine bağlar.

Dilimizde sık kullanılan başlıca bağlaçlar şunlardır : Ve, veya, ya da, ile, yahut, veyahut, de(da), ki, fakat, ama, meğer, zira, madem, mademki, oysa, oysaki, halbuki, yeter ki, ancak, yalnız, nitekim, üstelik, örneğin, gerek… gerek, ister … ister, ne … ne, hem … hem vb.

Başlıca Bağlaçlar ve Farklı Kullanımları :

*       İle : Yalnızca eş görevli sözcük veya sözcük öbeklerini birbirine bağlar; cümleleri birbirine bağlayamaz. Edat olan “ile” ve bağlaç olan “ile” yi birbirine karıştırmayınız ve bağlaç olan “ile” nin   de ek biçiminde yazılabileceğini unutmayınız. Bağlaç olan “ile” yi edat olan olan “ile” den ayırmak için, “ile” nin yerine “ve” sözcüğünü kullanmayı deneyin. “ile” bağlaç olarak kullanılmışsa, yerine “ve” bağlacını rahatlıkla kullanabilirsiniz.  Örnek :

Bu dergi ile şu kitabı çekmeceye koy.

Masalarla sandalyelere dokunmayın.

Annemle babam tatile gitti.

*       De (da) : Görev ve anlamları :

a) Cümleleri birbirine bağlamada kullanılır. Örnek :

Gökten ne yağdı da yer kabul etmedi.

Buraya kadar gelmiş de bize uğramamış.

b) Eş görevli sözcükleri birbirine bağlamada kullanılır. Örnek :

Seni de onu da işe alıyoruz.

c) Bu bağlaç, bazı kullanımlarda cümleye, azarlama, korkutma, direnme, umutsuzluk, alaya alma ve küçümseme anlamları katar. Örnek :

Lafını bil de öyle konuş.                        (Azarlama)

Geleceği varsa göreceği de var.  (Korkutma)

Adam gitmem de gitmem diye tutturdu.  (Direnme)

Büyüyecek de adam olacak da bize bakacak.    (Küçümseme, umutsuzluk)

Hava güzel olacak da pikniğe gideceğiz. (umutsuzluk)

d) Bazı kullanımlarda düşüncenin sürdüğünü gösterir. Örnek : Çantamı unutmuşum da

e) Soru ekleriyle birlikte kullanıldığında, şaşkınlık bildirir, sözün anlamını güçlendirir. Örnek: O da mı gelecek?

f) İkileme kurarak sözün anlamını pekiştirir. Örnek : Ev de ev, görülmeye değer.

g) Bazı kullanımlarda koşul ilgisi kurar. Örnek : Dinledi de anladı.

h) İki yargıyı birbirine bağlarken, birinci yargıya olumsuzluk anlamı katar. Örnek: Anllatın da anlamadık mı?

*       Ki : İki cümleyi, koşul, sebep-sonuç, amaç-sonuç, zaman, açıklama, yorum, ilgilerinden biriyle bağlayan bu bağlacın özne görevindeki bir ad ya da zamiri vurgulaması da mümkündür. “ki” bağlacının bir eksiltili cümlenin sonunda yer almasına da sık rastlanır. Örnek : Okula erken git ki dersi kaçırmayasın! (Koşul)

Çalışmadı ki başarılı olsun. (Sebep-sonuç)

Buraya geldim ki seni göreyim. (Amaç-sonuç)

Eve geldim ki sular akmıyor. (Zaman)

Sonunda anlaşıldı ki beni arayan Ayşe’ymiş. (Açıklama)

O ki seni aramıyor, sen de onu arama artık. (Özne görevindeki zamiri vurgulama)

Öyle üzgünüm ki

*       Ve : Çok sık kullandığımız bir bağlaçtır. Girdiği cümleye, “her ikisi” anlamını katar. Yalnızca eş görevli sözcük öbeklerini değil, cümleleri de birbirine bağlayabilir. Örnek:

O ve ben, en kısa zamanda görmeye geleceğiz.

(Özne görevindeki zamirleri birbirine bağlamış)

Onu aradım ve eve davet ettim.

(İki cümleyi birbirine bağlayarak sıralı cümle kurmuş.)

Cümleye “her ikisi” anlamı katan öteki bağlaçlar şunlardır : Hem … hem (de)…, gerek … gerekse…, de… de… Örnek : Bu geziye hem seni hem de onu götüreceğiz.

Gerek ondan gerekse senden çok memnunum.

Senden de ondan da bir alacağımız kalmadı.

*       Veya : Cümleye “ikisinden biri” anlamı katar. Örnek :

Seni karşılamaya Semra veya Erkan gelecek.

(Özne görevindeki sözcükleri birbirine bağlamış.)

Cümleye ikisinden biri anlamı katan öteki bağlaçlar şunlardır : ya da, veyahut, ya … ya(da) Örnek : Mehmet ya da (veyahut) Özgür’le sana haber gönderirim.

Gelecek yaz tatilimi ya deniz kıyısında ya da dağda geçireceğim.

*       Ne … ne (de) : Biçimce olumlu anlamca olumsuz cümlelerde kullanılan bir bağlaçtır. Kullanıldığı cümlenin yükleminin olumlu olması gerekir. Örnek :

Ne öğretmenlerini ne de okulunu seviyor. (Okulunu da öğretmenlerini de sevmiyor)

Bu bağlacın, karşıt kavramların arasına girerek, cümleye “ikisinin arasında, yaklaşıklık” anlamını katması da mümkündür. Örnek: Bugün hava ne sıcak ne soğuk.

*       Halbuki-Dahası-Örneğin : Çelişik yargıları birbirlerine bağlarlar. Örnek :

Sınavı kazanamadı, halbuki çok çalışmıştı.

Beni aramadı, oysaki arayacağını sanmıştım.

Beni çok üzmüştün, öyleyken bile seni çok seviyordum.

Dahası, üstelik : İlk yargıyı, pekiştirme ilgisiyle birbirine bağlar. Örnek :

Evlendiği kız güzel, üstelik çok zengindi.

Evlendiği kız güzel, dahası çok zengindi.

Örneğin, Mesela, Sözgelimi : Bunları örnekleme bağlaçları olarak kabul etmek gerekir. Bir yargıdan sonra, o yargıyla ilgili örnek verilecekse kullanılır. Örnek : Sıfatlar varlıkları niteleyen ya da belirten sözcüklerdir. Örneğin (sözgelimi, mesela); “güzel” sözcüğü, “Güzel sözler söyleyerek beni kandıramazsın.” Cümlesinde bir addan önce gelerek niteleme görevi üstlendiği için sıfat olarak kullanılmıştır.

*      Çünkü-Ama :Bu bağlaç bir açıklama bağlacıdır. İki yargının arasına girerek söz konusu yargıları sebep-sonuç açıklamasıyla birbirine bağlar. Aynı görevle kullanılabilen öteki bağlaçlar şunlardır: Bu yüzden, bu nedenle, bu sebeple, bundan dolayı… Örnek:

Dün seni arayamadım; çünkü işim çoktu.

Dün işim çoktu; bu nedenle seni arayamadım.

Ama : Biri olumlu, diğeri olumsuz yargı bildiren iki cümleyi birbirine bağlar. Bu bağlaçla aynı görevde kullanılabilen öteki bağlaçlar şunlardır: Ancak, yalnız, fakat, lakin, zira…

Örnek : Çok ısrar ettim ama (fakat, ancak, lakin, zira) kararını değiştiremedim.

Bu bağlaçların iki sıfatın arasına girmesi ya da iki yargı arasında “koşul ilgisi” kurması a mümkündür. Örnek : Güneşli; fakat serin bir gün geçirdik bugün.

İstediğin yere gidebilirsin; ama saat ondan önce evde ol.


Yapıları Yönünden Bağlaçlar :

Basit Bağlaçlar : Bunları kök halindeki bağlaçlar olarak adlandırmak da mümkündür: ve, ile, dahi, ki, bile, çünkü… gibi.

Türemiş Bağlaçlar : Bir ya da birden çok yapım ekiyle, anlamca ilgili olduğu bir kökten türemiş bağlaçlardır: Üstelik, örneğin… gibi.

Birleşik Bağlaçlar : En az iki ayrı sözcüğün zamanla kaynaşıp birleşmesiyle oluşan bağlaçlardır: Öyleyse, veyahut… gibi.

Öbekleşmiş Bağlaçlar : Aynı yazılan en az iki sözcüğün (sözcük öbeğinin) oluşturduğu bağlaçlardır. Bunların çoğu, öteki bağlaçlardan farklı olarak tek başlarına da anlamlıdır: Yeter ki, demek ki, kaldı ki, varsayalım ki, tut ki, uzun sözün kısası, ne var ki… gibi.

Yinelemeli Bağlaçlar : Kimi  bağlaçların aynı sözcüğün tekrarıyla oluştuğu görülür. Bu bağlaçlarda bağlanan sözcük veya söz öbeklerinden biri araya girer: Ne… ne(de)…, hem… hem(de)…, ya… ya(da) … gibi.

Ünlemler, insanlığın kullandığı en ilkel sözcüklerdir. Bunların da edat ve bağlaçlar gibi belli bir anlamları yoktur. Öyleyken, tek başlarına kullanıldıklarında bile cümle değeri taşırlar. Ama çoğunlukla, kendilerini açıklayan bir cümlenin başında ya da sonunda yer alarak söz konusu cümleye belli bir duygu anlamı katarlar.

Ünlem türündeki sözcüklerle, genellikle, belli durumlar karşısında gösterdiğimiz anlık tepkilerimizi dile getiririz : “Şaşırma, korkma, uyarı, sevinme, üzülme, istemeye istemeye kabul etme, bıkkınlık, rahatlama, isteklendirme, aşırı beğenme, aşırı beğenmeme, onaylama, sesleniş, ayıplama, alay, küçümseme, özlem, anımsama, acıma, yakınma” yalnızca ünlem kullanarak dile getirebileceğimiz anlamların bazılarıdır.

Ünlemleri ses ve sözcük halinde olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz :

Ses halinde olan ünlemler : Ses halinde olan ünlemlerin başlıcaları şunlardır : A!(aaa!), e!(ee!), O! (Ooo!), Of!(Off…!), Uf!, Ah!, Ha!, Hay!, Tu!, Tü!, Eh!, Ay!, Ya!, Oh!, Tüh!, Üf!…

Örnek :
O!
Nereye böyle? (şaşma, şakınlık)
Ooo! Hoş geldin Ayşeciğim. (Beklenmezlikle birlikte sevinme)
Vah zavallı adam!… (Acıma)
Haa..! Unutmuşum yahu! (Hatırlama)
Ah, şu insanlık! (Kızma, hoş görmeyiş)
Eh, hayırlısı neyse o olsun! (Kabullenme)
Eee…, Fazla uzun ettin! (Bıkkınlık)

Sözcük halinde olan ünlemler : Sözcük halinde olan ünlemlerin başlıcaları şunlardır : Aman!, Aman tanrım!, Eyvah!, Haydi!, Bravo!, Yazık!, Sakın!, Yaşa!, Allah!, Yarabbi!, Hoppala!, Hop!, Yuh!…

Örnek :
Eyvah
, cüzdanım yok! (şaşkınlık, korku)
Aman, bırak gitsin! (Bıkkınlık, usanç)
Bravo! Bravo! Büyük başarı. (Takdir etme, övme)
Hoppala, bir de bu çıktı. (Beklenmezlik)
Sakın o odanın kapısını açmayın! (Uyarı)
Yazık pek de gençmiş! (Üzüntü)
Tanrım, bana yardım et! (Yakarış)

TÜRK VERGİ SİSTEMİ

GELİR ÜZERİNDEN ALINAN VERGİLER

GELİR VERGİSİ

I. KISIM

VERGİNİN KONUSU, MÜKELLEFİ VE VERGİYİ DOĞURAN OLAY

A-VERGİNİN KONUSU, MÜKELLEFİ VE VERGİYİ DOĞURAN OLAY

1.Verginin Konusu-Gelirin Unsurları

Gelir vergisinin konusu;  gerçek kişilerin elde ettikleri gelirlerdir. Gelir “Bir gerçek kişinin bir takvim yılı içinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarıdır”.

Gelirin unsurları: 1. Ticarî kazançlar, 2. Ziraî kazançlar, 3. Ücretler, 4. Serbest meslek kazançları, 5. Gayrimenkul sermaye iratları, 6. Menkul sermaye iratları ve 7. Diğer kazanç ve iratlardır. Vergilendirmede bu kazanç ve iratların safi tutarları üzerinden vergilendirme yapılır.

Sayılan yedi adet gelir unsurundan ilk altısı için devamlılık şartı vardır. Diğer bir ifadeyle, bu kazançların gelir kabul edilebilmeleri için ilk altısı için devamlı olarak elde edilme şartı vardır. Devamlılıktan kasıt; söz konusu kazançların bir defadan fazla elde edilmesidir. Yedinci gelir unsuru olan “diğer kazanç ve iratlar” için ise gelir kabul edilebilmesi için bir takvim yılında bir defa elde edilmesi yeterlidir.

2.Mükellefi

Yukarıda sayılan gelir unsurlarını elde eden gerçek kişilerdir. Mükellefiyette tam ve dar mükellef ayırımı vardır.

Tam Mükellef :Tam mükellef olmanın iki şartı vardır.

Þ                        Türkiye’de yerleşmiş olanlar tam mükellef kabul edilmektedir. (İkametgâhı Türkiye’de olanlar ile Bir takvim yılında 6 aydan fazla Türkiye’de bulunanlar Türkiye’de yerleşmiş sayılmaktadırlar).

Þ                        Yurt dışında görevli T.C. vatandaşları, tam mükellef kabul edilmektedir.

Tam mükellefler hem Türkiye’de hem de yurt dışında elde ettikleri kazançlardan vergilendirilirler. Bu gruba giren mükellefler, yurt dışında elde ettikleri kazançlar üzerinden bağlı bulundukları ülkede vergi ödemişlerse ayrıca bu kazançlar Türkiye’de vergiye tabi tutulmaz.

Dar Mükellef :İkametgâhı Türkiye’de bulunmayanlar ile bir takvim yılında 6 aydan fazla Türkiye’de oturmayanlar dar mükellef kabul edilmektedirler. Dar mükellefler sadece Türkiye’de elde ettikleri kazançlardan vergilendirilirler.

Ancak; Geçici görev ya da gibi amaçlarla Türkiye’ye gelen, iş, bilim ve fen adamları, uzmanlar ve memurlar ile Hastalık, istirahat seyahat gibi amaçlarla Türkiye’ye gelenler 6 aydan fazla Türkiye’de kalsalar da dar mükelleflikleri devam etmektedir.  Ayrıca Tutukluluk, hükümlülük gibi amaçlarla Türkiye’ye gelenler 6 aydan fazla Türkiye’de kalsalar bile Türkiye’de yerleşmiş sayılmadıkları için dar mükelleftirler.

3.Vergiyi Doğuran Olay

Her ne şekilde olursa olsun gelirin elde edilmesidir. Vergiyi doğuran olay; kazanç türlerine göre tahakkuk esası ve tahsil esası şeklinde farklı şekillerde gerçekleşmektedir. Ticari kazançlarda; tahakkuk esası, zirai kazançlarda tahakkuk esası, ücretlerde tahsil esası, serbest meslek kazançlarında ve gayrimenkul sermaye iratlarında tahsil esası ve menkul sermaye iratlarında tahsil esası geçerlidir.

İKİNCİ KISIM

GELİRİN UNSURLARI VE VERGİLENDİRİLMELERİ

I-TİCARİ KAZANÇLAR VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.TİCARİ KAZANÇ KAVRAMI VE TİCARİ KAZANÇ SAYILAN HALLER

Ticari kazanç kavramı: Her türlü ticari ve sınai faaliyetlerden doğan kazançlar ticari kazançtır. Tanıma ek olarak GVK’da sayılan aşağıdaki faaliyetlerden elde edilen kazançlar da ticari kazanç sayılır:

i.            Maden, taş ve kireç ocakları, kum ve çakıl istihsal yerleri ile tuğla ve kiremit harmanlarının işletilmesinden;

ii.            Coberlik işlerinden;(coberlik işi, borsada kayıtlı olarak kendi nam ve hesabına hisse senedi alım satımı yapılması)

iii.            Özel okul ve hastanelerle benzeri yerlerin işletilmesinden;

iv.            Gayrimenkullerin alım, satım ve inşa işleriyle devamlı olarak uğraşanların bu işlerinden;

v.            Kendi nam ve hesaplarına menkul kıymet alım-satımı ile devamlı olarak uğraşanların bu faaliyetlerinden;

vi.            Satın alınan veya trampa suretiyle iktisap olunan arazinin iktisap tarihinden itibaren 5 yıl içinde parsellenerek bu müddet içinde veya daha sonraki yıllarda kısmen veya tamamen satılmasından;

vii.            Diş protezciliğinden elde edilen kazançlar.

Önemli NOT: Kollektif ortaklıklarda ortakların, adi veya eshamlı komandit ortaklıklarda komandite ortakların ortaklık karından aldıkları paylar şahsi ticari kazanç hükmündedir.

B.TİCARİ KAZANCIN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK TİCARİ KAZANÇLAR

Bazı ticari kazançlar muafiyet ve istisna kapsamına alındıkları için vergilendirilmemektedirler.

1.1. MUAFİYETLER

Esnaf Muaflığı

1.2.İSTİSNALAR

a.Sergi ve Panayır Kazançları İstisnası:

b.PTT Acenteleri Kazanç İstisnası:

c.Eğitim Öğretim İşletmelerinde Kazanç İstisnası (okul öncesi öğretim, ilk öğretim, orta öğretim için)

d.Dar Mükelleflerde İhracat İstisnası

2.VERGİLENDİRİLECEK TİCARİ KAZANÇLAR

Ticari kazancın tespiti: Ticari kazanç, gerçek usul (Bilanço veya işletme hesabı esası) veya basit usullere göre tespit edilir.

Ticari kazancın safi tutarı vergilendirmeye esas tutardır. Diğer bir ifadeyle vergi, safi tutar üzerinden hesaplanır. Safi tutara ulaşabilmek için işin elde edilmesi ile ilgili giderler brüt ticari kazançtan indirilir.

1.BASİT USUL

Basit usulde ticari kazanç, bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler ve satılan malların alış bedelleri arasındaki müspet farktır.

1.1.Genel Şartlar:

C                  Kendi işinde bilfiil çalışmak veya bulunmak

C                  İşyeri mülkiyetinin kira bedeli toplamı büyükşehir belediye sınırları içinde 3 500 YTL’yı, diğer yerlerde 2.500 YTL’yi aşmamak(2006 yılı için).

C                  Ticari, zirai veya mesleki faaliyetler dolayısıyle gerçek usulde Gelir Vergisi’ne tabi olmamak.

1.2.Özel Şartlar(GVK m.48).

C                  Satın aldıkları malları olduğu gibi veya işledikten sonra satanların yıllık alımları tutarının 50.000 YTL veya yıllık satışları tutarının 72.000 YTL’yi aşmaması,

C                  1 numaralı bentte yazılı olanların dışındaki işlerle uğraşanların bir yıl içinde elde ettikleri gayri safi iş hasılatının 25.000 YTL’yi aşmaması,

C                  1 ve 2 numaralı bentlerde yazılı işlerin birlikte yapılması halinde, yıllık satış tutarı ile iş hasılatı toplamının 50.000 YTL’yi aşmaması.

2.GERÇEK USUL

2.1.BİLÂNÇO ESASI

Bilânço esasına göre ticari kazanç, aşağıdaki şekilde bulunur;

İşletmenin ; (Dönem sonu öz sermayesi – Dönem başındaki Öz sermayesi) –  (Dönem boyunca işletme sahipleri veya ortaklarınca işletmeye ilave olunan değerler) + ( İşletmeden çekilen değerler)  ise farka eklenir.

Bilanço Esasına Tabi Olanlar: GVK’ya göre birinci sınıf tüccarlar bilanço esasına tabidir.

Birinci sınıf tüccar; (VUK m.177).

1.              Her türlü ticaret şirketleri[1]

2.              Satın aldıkları malları olduğu gibi veya işledikten sonra satan ve yıllık alımlarının tutarı 96.000 YTL veya satışları tutarı 130.000 YTL’yi aşanlar

3.              Birinci bentte yazılı olanların dışındaki işlerle uğraşıp da bir yıl içinde elde ettikleri gayri safi iş hasılatı 52.000 YTL’yi aşanlar;

4.              2 ve 3 numaralı bentlerde yazılı işlerin birlikte yapılması halinde 2 numaralı bentte yazılı iş hasılatının beş katı ile yıllık satış tutarının toplamı  96.000 YTL’yi aşanlar;

5.              Kurumlar Vergisine tabi olan diğer tüzel kişiler

6.              İhtiyari(isteğe bağlı) olarak bilanço esasına göre defter tutmayı tercih edenler

2.2.İŞLETME ESASI

İşletme hesabı esasına göre ticari kazanç;  bir hesap dönemi içinde elde edilen hasılat ile giderler arasındaki müspet farktır.

Mal(Emtia) alım ve satımı ile uğraşanlarda ticari kazancın bulunması için hesap dönemi sonundaki emtia mevcudunun değeri hasılata, dönem başındaki emtia mevcudunun değeri ise giderlere ilave olunur.

İşletme hesabı esasına göre defter tutanlar; işletme hesabını kullanmak zorunda olanlar ikinci sınıf tüccarlardır. Bunlar;  Birinci sınıf tüccar hadlerinin altında kalanlar, Maliye bakanlığınca işletme esasına göre defter tutması kabul edilenler, Yeni işe başlayanların yıllık alım satım tutarları tespit edilinceye kadar geçen sürede işletme esasına göre defter tutarlardır.

TİCARİ KAZANCIN TESPİTİNDE İNDİRİLECEK GİDERLER

Þ      Ticari kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için yapılan genel giderler[2]

Þ      Çalışanların iş yerinde veya iş yerinin müştemilatında iaşe ve ibate giderleri, tedavi ve ilaç giderleri, sigorta primleri ve emekli aidatı ve işyerinde özel olarak kullanılan giyim giderleri;

Þ      İşle ilgili olmak şartiyle, mukavelenameye veya ilama veya kanun emrine istinaden ödenen zarar, ziyan ve tazminatlar;

Þ      İşle ilgili olan seyahat ve ikamet giderleri

Þ      Kiralama yoluyla edinilen veya işletmeye dahil olan ve işte kullanılan taşıtların giderleri

Þ      İşletme ile ilgili olmak şartıyla; bina, arazi, gider, istihlak, damga, belediye vergileri, harçlar ve kaydiyeler gibi ayni vergi, resim ve harçlar;

Þ      Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre ayrılan amortismanlar.

Þ      İşverenlerce, Sendikalar Kanunu hükümlerine göre sendikalara ödenen aidatlar[3]

Þ      İşverenler tarafından ücretliler adına bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları.

Þ      Fakirlere yardım amacıyla gıda bankacılığı faaliyetinde bulunan dernek ve vakıflara Maliye Bakanlığınca belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde bağışlanan gıda, temizlik, giyecek ve yakacak maddelerinin maliyet bedeli.

TİCARİ KAZANCIN TESPİTİNDE GİDER YAZILAMAYACAK HUSUSLAR

Þ            Teşebbüs sahibi ile eşinin ve çocuklarının işletmeden çektikleri paralar veya aynen aldıkları sair değerler ile Teşebbüs sahibinin kendisine, eşine, küçük çocuklarına işletmeden ödenen aylıklar, ücretler, ikramiyeler, komisyonlar ve tazminatlar;

Þ            Teşebbüs sahibinin ve eşi ile çocuklarının işletmeye koyduğu sermaye için yürütülecek faizler;

Þ            Her türlü para cezaları ve vergi cezaları ile teşebbüs sahibinin suçlarından doğan tazminatlar

Þ            Kiralama yoluyla edinilen veya işletmede kayıtlı olan taşıtlardan işletmenin esas faaliyet konusu ile ilgili olmayanların giderleri ile amortismanları;

II-ZİRAİ KAZANÇLAR VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.ZİRAİ KAZANÇ KAVRAMI VE ZİRAİ KAZANÇ SAYILAN HALLER

Her türlü zirai faaliyetten doğan kazançlar zirai kazançtır. Zirai faaliyet; arazide, deniz, göl ve nehirlerde, ekim, dikim, bakım, üretme, yetiştirme ve ıslah yollarıyla veyahut doğrudan doğruya tabiattan istifade etmek suretiyle nebat, orman, hayvan, balık ve bunların mahsullerinin istihsalini, avlanmasını, avcıları ve yetiştiricileri tarafından muhafazasını, taşınmasını, satılmasını veya bu mahsullerden sair bir şekilde faydalanılmasını ifade eder.

Ürünlerin değerlendirilmeleri amacıyla ve zirai üretime bağlı olarak işlenmesi de zirai faaliyete girer. Ancak, bu iş, aynı işletmenin cüz’ünü teşkil eden bir işletmede gerçekleşiyorsa, bu işin zirai faaliyet sayılabilmesi için işletmenin sınai bir müessese ehemmiyet ve genişliğinde olmaması ve faaliyetini, cüz’ünü teşkil ettiği teşebbüsün mahsullerine hasretmesi şarttır.

Satışların dükkan ve mağaza açılarak yapılması halinde, mahsullerin dükkan ve mağazaya gelinceye kadar geçirdikleri safhalar zirai faaliyet sahasında kalır. Çiftçiler tarafından doğrudan doğruya zirai faaliyetleri ile ilgili alım satım işlerinin gerçekleştirilmesi için açılan yazıhaneler, faaliyetleri bu konuyla sınırlı kalmak şartıyle dükkan ve mağaza sayılmaz.

ÖNEMLİ NOT: Kollektif şirketlerle adi veya eshamlı komandit şirketler zirai faaliyetle iştigal etseler dahi çiftçi sayılmazlar. Zirai faaliyetle iştigal eden kollektif şirketlerin ortakları ile komandit şirketlerin komandite ortaklarının şirket kârından aldıkları paylar şahsi ticari kazanç hükmündedir.

B.ZİRAİ KAZANÇLARIN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK ZİRAİ KAZANÇLAR

Bazı zirai kazançlar muafiyet ve istisna kapsamında oldukları için vergilendirilmez.

2.VERGİLENDİRİLECEK ZİRAİ KAZANÇLAR

2.1.GERÇEK USUL

54′ üncü maddede yazılı işletme büyüklüğü ölçülerini aşan çiftçiler ile bir biçerdövere veya bu mahiyetteki bir motorlu araca veya on yaşına kadar ikiden fazla traktöre sahip olan çiftçilerin kazançları gerçek usulde (zirai işletme hesabı veya diledikleri takdirde bilanço esasına göre) tespit olunarak vergilendirilir.

İşletme büyüklükleri (54.m); çeşitli kriterlere göre farklılık göstermektedir. Bunlar aşağıdaki gibi örneklendirilebilir;

Arazi büyüklükleri için örnekler; Hububat ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı taban arazide 900 kıraç arazide 1700 dönüm, Bakliyat, afyon, susam, keten, kendir ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 1000 dönüm, Pamuk ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 400 dönüm; Patates, soğan, sarmısak ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 200 dönüm; Çay ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 150 dönüm (Mahsul verebilecek hale gelmeyenler hariç); Sebze ziraatinde ekili arazinin yüzölçümü toplamı 200 dönüm;

Ağaç sayısı için örnekler; Meyve verebilecek hale gelmiş antep fıstığında 2500 ağaç; Meyve verebilecek hale gelmiş zeytinliklerde 4500 ağaç;

Hayvan sayısı için örnekler; Büyükbaş hayvan sayısı 150 adet (İş hayvanları ile iki yaşından küçük, büyükbaş hayvanlar hariç); Küçükbaş hayvan sayısı 750 adet (Bir yaşından küçük, küçükbaş hayvanlar ile kümes hayvanları hariç);

Arazi üzerinde yapılmayan zirai faaliyetler ile kara ve su avcılığında: Denizlerdeki sınırları belirlenebilen üretim alanlarında yapılan balık yetiştiriciliğinde (ağ kafes vb.) 750 m2, İç su balıkları yetiştiriciliğinde sınırları belirlenebilen havuz (beton, toprak vb.), göl, gölet ve baraj gölleri gibi üretim alanlarında 900 m2, Denizlerde yapılan balık avcılığında toplam tekne boyu 20 metre; Arıcılık ziraatinde kovan sayısı 500 adet; İpek böcekçiliği ziraatinde kutu sayısı 500 adet; gibi

ÖNEMLİ NOT: Kazançları gerçek usulde vergilendirilmeyen çiftçiler bu kazançları için beyanname vermezler. Kazançları gerçek usulde vergilendirilmeyen çiftçiler, yazılı olarak vergi dairesinden istemde bulunmaları halinde izleyen vergilendirme dönemi başından, işe yeni başlayanlar, işe başlama tarihinden itibaren gerçek usule geçebilirler.

54 üncü maddede yazılı ölçüleri aşanlar müteakip vergilendirme dönemi başından itibaren gerçek usulde; gerçek usule tabi olanlardan bu ölçülerin altında kalanlar müteakip vergilendirme dönemi başından itibaren hasılatları üzerinden tevkifat yapılmak suretiyle vergilendirilirler.

Gerçek usulde vergilendirmede hasılattan indirilebilecek giderler; işle ilgili giderlerdir. İndirilmeyecek giderlerse aynen ticari kazancın tespitinde kabul edilmeyen giderdir.

2.2.ZİRAİ KAZANÇLARDA TEVKİFAT USULÜ[4]

Çiftçilerin elde ettikleri zirai kazançlar, Gelir Vergisi Kanunu’nun 94. maddesine göre hasılatları üzerinden tevkifat yapılmak suretiyle vergilendirilirler. Çiftçilerden satın alınan ziraî mahsuller ve hizmetler için yapılan ödemelerden;

Þ            Hayvanlar ve bunların mahsulleri ile kara ve su avcılığı mahsulleri için,Ticaret borsalarında tescil ettirilerek satın alınanlar için % 1,  bunlar dışında kalanlar için % 2,

Þ            Diğer ziraî mahsuller için, Ticaret borsalarında tescil ettirilerek satın alınan zirai mahsuller için % 2, bunların dışında kalanlar için % 4,

Þ            Ziraî faaliyet kapsamında ifa edilen hizmetler için, Orman idaresine veya orman idaresine karşı taahhütte bulunan kurumlara yapılan ormanların ağaçlandırılması, bakımı, kesimi, ürünlerin toplanması, taşınması ve benzeri hizmetler için % 2, Diğer hizmetler için % 4,

Þ            Çiftçilere yapılan doğrudan gelir desteği ve alternatif ürün ödemeleri için % 0,

ÖNEMLİ AÇIKLAMA: Bu şekilde yapılan tevkifat(kesinti), eğer gerçek usule tabi zirai kazançtan yapılmışsa dönem sonunda verilecek beyanname üzerinden hesaplanan vergiden düşülür. Eğer tevkifata tabi kazanç, gerçek usule tabi bir kazanç değilse tevkifat; nihai vergilendirme kabul edilir. Beyanname vermek gerekmez.

III-ÜCRETLER VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.ÜCRET KAVRAMI VE ÜCRET SAYILAN HALLER

Ücret, işverene tabi ve belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir. İş verenler, hizmet erbabını işe alan, emir ve talimatları dahilinde çalıştıran gerçek ve tüzel kişilerdir. Ücret; ödenek, tazminat, zam, avans, aidat, prim, ikramiye, gider karşılığı şeklinde olabilir. Ayrıca; aşağıda yazılı ödemeler de ücret sayılır:

Þ                  İstisna dışında kalan emeklilik, maluliyet, dul ve yetim aylıkları;

Þ                  Türkiye Büyük Millet Meclisi, il genel meclisi ve belediye meclisi üyeleri ile özel kanunlarına veya idari kararlara göre kurulan daimi veya geçici bütün komisyonların üyelerine ve yukarıda sayılanlara benzeyen diğer kimselere bu sıfatları dolayısıyla ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler;

Þ                  Yönetim ve denetim kurulları başkanı ve üyeleriyle tasfiye memurlarına bu sıfatları dolayısıyla ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler;

Þ                  Bilirkişilere, resmî arabuluculara, eksperlere, spor hakemlerine ve her türlü yarışma jürisi üyelerine ödenen veya sağlanan para, ayın ve menfaatler;

Þ                  Sporculara transfer ücreti veya sair adlarla yapılan ödemeler ve sağlanan menfaatler.

B.ÜCRETLERİN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK ÜCRETLER; muafiyet-istisna kapsamındaki ücretler vergilendirilmemektedir. Bazı Önemli Muafiyet ve İstisnalar aşağıdaki gibidir;

1. Köylerde veya son nüfus sayımına göre belediye içi nüfusu 5.000’i aşmayan yerlerde faaliyet gösteren ve el ile dokunan halı ve kilim imal eden işletmelerde çalışan işçilerin ücretleri;

2. Gelir Vergisi’nden muaf olanların veya gerçek usulde vergilendirilmeyen çiftçilerin yanında çalışan işçilerin ücretleri;

3. Köy muhtarları ile köylerin katip, korucu, imam, bekçi ve benzeri hizmetlilerine köy bütçesinden ödenen ücretler ile çiftçi mallarını koruma bekçilerinin ücretleri ve Çırakların asgari ücreti aşmayan ücretleri.

4. Hizmetçilerin ücretleri (Mürebbiyelere ödenen ücretler istisna kapsamına dahil değildir);

5. Hizmet erbabına işverenlerce yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatler (bir günlük yemek bedelinin 8.25 YTL’yi aşmaması gerekir)

6. Genel olarak maden işletmelerinde ve fabrikalarda çalışan işçilere ve özel kanunlarına göre barındırılması gereken memurlarla müstahdemlere konut tedariki ve bu konutların giderleri ile mülkiyeti işverene ait brüt alanı 100 m2yi aşmayan konutların hizmet erbabına mesken olarak tahsisi suretiyle sağlanan menfaatler

7. Hizmet erbabının toplu olarak işyerlerine gidip gelmelerini sağlamak maksadıyla işverenler tarafından yapılan taşıma giderleri;

8. Kanunla kurulan emekli sandıkları ile Sosyal Sigortalar Kanununun geçici 20 nci maddesinde belirtilen sandıklar tarafından ödenen emekli, malûliyet, dul ve yetim aylıkları

9. Yabancı ülkelerde bulunan sosyal güvenlik kurumları tarafından ödenen emekli, malûliyet, dul ve yetim aylıkları;

10. Kanunî ve iş merkezi Türkiye’de bulunmayan dar mükellefiyete tâbi işverenlerin yanında çalışan hizmet erbabına, işverenin Türkiye dışında elde ettiği kazançları üzerinden döviz olarak ödediği ücretler;

11. Yüz ve daha aşağı sayıda işçi çalıştıran işyerlerinde bir, yüzden fazla işçi çalıştıran işyerlerinde iki, amatör sporcu çalıştıranların, her yıl millî müsabakalara iştirak ettiklerinin belgelenmesi ve bu amatör sporculara ödenen ücretler.

2.VERGİLENDİRİLECEK ÜCRETLER ve VERGİLENDİRME YÖNTEMİ

Ücretler gerçek usule göre vergilendirilmektedir. Gerçek usulün esası gerçek ücret kavramı üzerine oturtulmuştur. Gerçek ücret: Ücretin gerçek safi değeri işveren tarafından verilen para ve ayınlarla sağlanan menfaatler toplamından aşağıdaki indirimler yapıldıktan sonra kalan miktardır. Brüt ücretten gerçek ücrete ulaşmak için yapılacak indirimler;

1. Emekli sandığı, SSK ve OYAK gibi kurumlar için yapılan kesintiler ve sendikalara ödenen aidatlar

2. Ücretlinin şahsına, eşine ve küçük çocuklarına ait hayat, ölüm, kaza, hastalık, sakatlık, işsizlik, analık, doğum ve tahsil gibi şahıs sigorta poliçeleri için hizmet erbabı tarafından ödenen primler ile bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları[5],

ÖNEMLİ NOT:Ücretin gerçek değerinin tayininde, Gelir Vergisi gibi şahsi vergiler ücretten indirilmez.

2.1.STOPAJ ESASI

Ücretlerin vergilendirilmesinde genel yöntem stopaj esasıdır(GVK. 94.m). Hizmet erbabına ödenen ücretler ile ücret sayılan ödemelerden (istisnadan faydalananlar hariç), artan oranlı tarife dilimleri ve oranları esas alınarak tevkifat(Stopaj, kesinti) yapılır. Stopajın yapılmasında matrah olarak ücretin safi(net) değeri esas alınır. Diğer bir ifadeyle vergi matrahı olarak ücretin safi değeri alınır.  Ancak aşağıdaki hizmet erbabının ücretleri hakkında vergi tevkif usulü uygulanmaz.

1. Ücretlerini yabancı bir memleketteki işverenden doğrudan doğruya alan hizmet erbabı;

2. 16’ncı maddede yazılı ücret istisnasından faydalanmayan yabancı elçilik ve konsolosluk memur ve hizmetlileri;

3. Maliye Bakanlığı’nca yıllık beyanname ile bildirilmesinde zaruret görülen ücret ödemeleri.

Bunlar gelirlerini, yıllık beyanname ile bildirirler.

2.2.GÖTÜRÜ USUL

“Diğer ücretliler” olarak tabir edilen ücretliler götürü usule göre vergilendirilmektedirler. Diğer ücretler Kazançları basit usulde tespit edilen ticaret erbabı yanında çalışanlar; Özel hizmetlerde çalışan şoförler; Özel inşaat sahiplerinin ücretle çalıştırdığı inşaat işçileri; Gayrimenkul sermaye iradı sahibi yanında çalışanlar ve gerçek ücretlerinin tespitine imkân olmaması sebebiyle, Danıştayın olumlu görüşüne dayanarak Maliye Bakanlığınca bu kapsama alınanlardır (GVK m. 64). Bu hizmet erbabının safi ücretleri takvim yılı başında geçerli olan ve sanayi kesiminde çalışan 16 yaşından büyük işçiler için uygulanan asgari ücretin yıllık brüt tutarının % 25’idir.

Diğer ücretler; kapsamına giren ücretler için yıllık beyanname verilmez, diğer kazançlar için beyanname verilmiş olsa bile beyannameye dahil edilmezler. Sadece vergi dairesinden bir “vergi karnesi” alırlar. Bu karnede ne kadar vergi ödeyecekleri yazılıdır. Her yıl ŞUBAT ve AĞUSTOS ayları olmak üzere iki eşit taksitte vergi öderler.

2.3.BEYAN ESASI

Birden fazla işverenden ücret alıp ta birden sonraki işverenden/işverenlerden alınan ücretler toplamı 2006 yılı için 18 000 YTL’yi aşıyorsa önceden tevkifat yapılsa dahi beyanname vermek zorunludur. Ayrıca yukarıda belirtildiği gibi stopaja tabi olmayanlar da beyanname vermek zorundadırlar.

IV-SERBEST MESLEK KAZANÇLARI VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.SERBEST MESLEK KAZANCININ BELİRLENMESİ

Serbest meslek kazancı: Her türlü serbest meslek faaliyetinden doğan kazançlar serbest meslek kazancıdır. Serbest meslek faaliyeti; sermayeden ziyade şahsi mesaiye, ilmi veya mesleki bilgiye veya ihtisasa dayanan ve ticari mahiyette olmıyan işlerin işverene tabi olmaksızın şahsi sorumluluk altında kendi nam ve hesabına yapılmasıdır. Tahkim işleri dolayısiyle hakemlerin aldıkları ücretler ile kollektif, adi komandit ve adi şirketler tarafından yapılan serbest meslek faaliyeti neticesinde doğan kazançlar da, serbest meslek kazancıdır. Serbest meslek erbabı: Serbest meslek faaliyetini mutad meslek halinde ifa edenler, serbest meslek erbabıdır. Serbest meslek faaliyetinin yanında meslekten başka bir iş veya görev ile devamlı olarak uğraşılması bu vasfı değiştirmez. Ayrıca;

Þ            Gümrük komisyoncuları, bilumum borsa ajan ve acentaları, noterler, noterlik görevini ifa ile mükellef olanlar;

Þ            Bizzat serbest meslek erbabı tarifine girmemekle beraber serbest meslek erbabını bir araya getirerek teşkilat kurmak veya bunlara sermaye temin etmek suretiyle veya sair suretlerle serbest meslek kazancından hisse alanlar;

Þ            Serbest meslek faaliyetinde bulunan kollektif ve adi şirketlerde ortaklar, adi komandit şirketlerde komanditeler;

Þ            4.Dava vekilleri, müşavirler, kurumlar ve tüccarlarla serbest meslek erbabının ticarî ve meslekî işlerini takip edenler ve konser veren müzik sanatçıları;

Þ            Gerekli şartları taşıyan ebe, sünnetçi, sağlık memuru, arzuhalci, rehber gibi mesleki faaliyette bulunanlar bu işler dolayısiyle serbest meslek erbabı sayılırlar.

Serbest meslek kazancı bir hesap dönemi içinde serbest meslek faaliyeti karşılığı olarak tahsil edilen para ve ayınlar ve diğer suretlerle sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerden bu faaliyet dolayısıyle yapılan giderler indirildikten sonra kalan farktır. Serbest meslek erbabı, mesleki kazançlarını Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre tuttukları “Serbest meslek kazanç defteri”ne istinaden tespit ederler. Brüt kazançtan kazancın elde edilmesiyle ilgili giderler düşülür. Net kazanç üzerinden vergilendirme yapılır.

B.SERBEST MESLEK KAZANÇLARININ VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK SERBEST MESLEK KAZANÇLARI

İstisna kapsamındaki kazançlar vergi dışı bırakılmaktadır.

Vergiden İstisna Olan Serbest Meslek Kazançları

İ.Sergi ve Panayır İstisnası

Dar mükellefiyete tabi olanların; Hükümetin izniyle açılan sergi ve panayırlarda yaptıkları serbest meslek faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar; Gelir Vergisi’nden müstesnadır.

ii.Telif Kazançları İstisnası

Müellif, mütercim, heykeltraş, hattat, ressam, bestekâr, bilgisayar programcısı ve mucitlerin ve bunların kanuni mirasçılarının; şiir, hikaye, roman, makale, bilimsel araştırma ve incelemeleri, bilgisayar yazılımı, röportaj, karikatür, fotoğraf, film, video band, radyo ve televizyon senaryo ve oyunu gibi eserlerini gazete, dergi, bilgisayar ve internet ortamı, radyo, televizyon ve videoda yayınlamak veya kitap, CD, disket, resim, heykel ve nota halindeki eserleri ile ihtira beratlarını satmak veya bunlar üzerindeki mevcut haklarını devir ve temlik etmek veya kiralamak suretiyle elde ettikleri hasılat Gelir Vergisinden müstesnadır.

Eserlerin neşir, temsil, icra ve teşhir gibi suretlerle değerlendirilmesi karşılığında alınan bedel ve ücretler istisnaya dahildir. Bu kazançların geçici(arızî) olarak elde edilmesi istisna hükmünün uygulanmasına engel teşkil etmez.

ÖNEMLİ NOT: Serbest meslek kazançları istisnası üzerinden, bu Kanunun 94 üncü maddesi uyarınca tevkif suretiyle vergi kesilir. Oran % 17’dir.

2.SERBEST MESLEK KAZANÇLARININ VERGİLENDİRİLMESİ

2.1.BEYAN ESASI

Tutulan serbest meslek kazanç defterine göre belirlenen hasılattan mesleğin ifası ile ilgili giderler düşülür. Kalan kısım artan oranlı tarifeye göre vergilendirilir. Ancak her türlü para cezaları ve vergi cezaları ile serbest meslek erbabının suçlarından doğan tazminatlar gider olarak indirilemez. Net serbest meslek kazancının tespitinde gider yazılabilecek hususlar aşağıdaki gibidir;

Þ            Mesleki kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için ödenen genel giderler[6]

Þ            Hizmetli ve işçilerin iş yerinde veya iş yerinin müştemilatındaki iaşe ve ibate giderleri, tedavi ve ilaç giderleri, sigorta primleri ve emekli aidatı  ve işle ilgili giyim giderleri.

Þ            Mesleki faaliyetle ilgili seyahat ve ikamet giderleri

Þ      Mesleki faaliyette kullanılan tesisat, demirbaş eşya ve envantere dahil taşıtlar için ayrılan amortismanlar ve kiralanan veya envantere dahil olan ve işte kullanılan taşıtların giderleri.

Þ      Alınan mesleki yayınlar için ödenen bedeller, Mesleki faaliyetin ifası için ödenen mal ve hizmet alım bedelleri.

Þ      Serbest meslek faaliyetleri dolayısıyla emekli sandıklarına ödenen giriş ve emeklilik aidatları ile mesleki teşekküllere ödenen aidatlar.

Þ      Mesleki kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesi için ödenen meslek, ilan ve reklam vergileri ile iş yerleriyle ilgili ayni vergi, resim ve harçlar.

Þ      Mesleki faaliyetle ilgili olarak kanun, ilam ve mukavelenameye göre ödenen tazminatlar

2.2.STOPAJ(TEVKİFAT) Esası

Yaptıkları serbest meslek işleri dolayısıyla bu işleri yapanlara yapılan ödemelerden ödemeyi yapan taraf stopajla vergi kesmektedir. Ancak Noterlere serbest meslek faaliyetlerinden dolayı yapılan ödemelerden stopaj yapılmaz. Stopaj oranı; % 22’dir. Sadece Telif kazancı dolayısıyla hak sahibine yapılan ödemelerden % 17 stopaj yapılır.

Tevkifat suretiyle alınan vergi yılsonunda verilen yıllık beyanname üzerinden hesaplanan vergi miktarından düşülmektedir.

V-GAYRİMENKUL SERMAYE İRATLARI VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.GAYRİMENKUL SERMAYE İRADI OLARAK KABUL EDİLEN KAZANÇLAR

Aşağıda yazılı mal ve hakların sahipleri, mutasarrıfları, zilyetleri, irtifak ve intifa hakkı sahipleri veya kiracıları tarafından kiraya verilmesinden elde edilen iratlar gayrimenkul sermaye iradıdır(GVK 70)

Þ            Arazi, bina maden suları, menba suları, madenler, taş ocakları, kum ve çakıl istihsal yerleri, tuğla ve kiremit harmanları, tuzlalar ve bunların mütemmim cüzileri ve teferruatı;

Þ            Voli mahalleri ve dalyanlar;

Þ            Gayri menkullerin, ayrı olarak kiraya verilen mütemmim cüzileri ve teferruatı ile bilumum tesisatı demirbaş eşyası ve döşemeleri;

Þ            Gayrimenkul olarak tescil edilen haklar; Arama, işletme ve imtiyaz hakları ve ruhsatları, ihtira beratı alameti farika, marka, ticaret unvanı, her türlü teknik resim, desen, model, plan ile sinema ve televizyon filmleri, ses ve görüntü bantları, sanayi ve ticaret ve bilim alanlarında elde edilmiş bir tecrübeye ait bilgilerle gizli bir formül veya bir imalat usulü üzerindeki kullanma hakkı veya kullanma imtiyazı gibi haklar

Þ            Telif hakları

Þ            Gemi ve gemi payları ve her türlü motorlu araç, makine ve tesisat ile bunların eklentileri.

Sayılan bu mallar ve haklar ticarî veya zirai bir işletmeye dahil bulunduğu takdirde bunların iratları ticarî veya zirai kazancın tespitine müteallik hükümlere göre hesaplanır.

B.GMSİ’NİN VERGİLENDİRİLMESİ

1.VERGİLENDİRİLMEYECEK GMSİ’LER

Konut Kira Gelirleri İstisnası: Binaların mesken olarak kiraya verilmesinden bir takvim yılı içinde elde edilen hâsılatın 2006 yılı için 2.200 YTL’sı gelir vergisinden müstesnadır. İstisna haddi üzerinde hâsılat elde edilip beyan edilmemesi veya eksik beyan edilmesi halinde, bu istisnadan yararlanılamaz. Ticari, zirai veya mesleki kazancını yıllık beyanname ile bildirmek mecburiyetinde olanlar ile gelirleri bunlar tarafından bildirilecek olanlar bu istisnadan faydalanamazlar.

Bir kişinin birden fazla meskene sahip olması durumunda bu istisna sadece bir defa uygulanacaktır. Bir meskene birden fazla kişi sahipse her kişi istisnadan ayrıca yararlanacaktır.

2.VERGİLENDİRİLECEK GMSİ’LER

GMSİ’lerde vergilendirme safi irat üzerinden yapılmaktadır. Safi İrat:Gayrimenkul sermaye iradında safi irat, gayri safi hasılattan iradın sağlanması ve idamesi için yapılan giderler indirildikten sonra kalan müspet farktır.

2.1.BEYAN ESASI

Gayrimenkul sermaye iratlarında, gayri safi hasılat, mal ve hakların kiraya verilmesinden bir takvim yılı içinde o yıla veya geçmiş yıllara ait olarak nakden veya aynen tahsil edilen kira bedellerinin tutarıdır (72.M).

Gerçek Gider Usulü(Gerçek Usul)

Gerçek usulde; gayrimenkulle ilgili olmak kaydıyla gayri safi hâsılattan aşağıdaki giderler düşülür. Kalan kısım artan oranlı tarifeye göre vergilendirilir. Giderler: kiraya verilen gayrimenkulle ilgili giderlerdir. Ayrıca; Kiraya verilen mal ve haklar için ödenen vergi, resim, harç ve şerefiyelerle kiraya verenler tarafından ödenmiş olmak şartıyla belediyelere ödenen harcamalara iştirak payları; Sahibi bulundukları konutları kiraya verenlerin kira ile oturdukları konutun kira bedeli de indirilebilir. Vergi ve para cezaları düşülemez.

Götürü Gider Usulü

Haklarını kiraya verenler hariç gayrimenkul sermaye iradı elde edenler götürü usulden de yararlanabilirler. Gayri safi hâsılattan, gayri safi hâsılatın %25’lik kısmı düşülür, kalan kısım artan oranlı tarifeye göre vergilendirilir. Götürü gider usulünü kabul edenler iki yıl geçmedikçe bu usulden dönemezler.

2.2.STOPAJ ESASI

Gayrimenkul sermaye iratlarında stopaj uygulaması da söz konusudur. Stopajı hak sahibine geliri sağlayan taraf yapar. Stopaj yapılan tutar; daha sonra verilen beyannameden hesaplanacak vergiden düşülür. Ancak stopajla vergilendirilmiş olan gayrimenkul sermaye iratları 2006 yılı için 18 000 YTL’ye kadarsa beyanname verilmez.

VI-MENKUL SERMAYE İRATLARI VE VERGİLENDİRİLMESİ

A.MENKUL SERMAYE İRADI KAVRAMI

Menkul sermaye iratları GVK’nın 75. maddesinde düzenlenmiştir. Sahibinin ticari, zirai veya mesleki faaliyeti dışında nakdi sermaye veya para ile temsil edilen değerlerden oluşan sermaye dolayısıyla elde ettiği kar payı, faiz, kira ve benzeri iratlar menkul sermaye iradıdır.

1-Kar Geliri Şeklindeki MSİ’ler

C                  Hisse Senetleri Kar Payları (Sermaye Piyasası Kanunu’na göre kurulan yatırım fonları katılma belgelerine ödenen kar payları dahil.)

C                  İştirak Hisselerinden Doğan Kazançlar:(Limited Şirket ortaklarının, iş ortaklıklarının ortakları ve komanditerlerin kâr payları ile kooperatiflerin dağıttıkları kazançlar bu zümreye dahildir.)

C                  Kurumların idare Meclisi Başkan ve üyelerine verilen kar payları;

C                  Kurumlar Vergisi Kanunu uyarınca yıllık veya özel beyanname veren dar mükellef kurumların, indirim ve istisnalar düşülmeden önceki kurum kazancından, hesaplanan kurumlar vergisi düşüldükten sonra kalan kısmı,

C                  Faizsiz olarak kredi verenlere ödenen kâr payları ile kâr, ve zarar ortaklığı belgesi karşılığı ödenen kâr payları ve özel finans kurumlarınca kâr ve zarara katılma hesabı karşılığında ödenen kâr payları.

2-Faiz Geliri Şeklindeki MSİ’ler

C            Tahvil ve Bono Faizleri:

C            Alacak Faizleri :Her nevi alacak faizleri (Adi, imtiyazlı, rehinli, senetli alacaklarla carî hesap alacaklarından doğan faizler ve kamu tüzelkişilerince borçlanılan ve senede bağlanmış olan meblağlar için ödenen faizler dahil.)

C            Mevduat faizleri :

C            Repo Gelirleri

3-Diğer Şekillerdeki MSİ’ler

C            Hisse senetleri ve tahvillerin vadesi gelmemiş kuponlarının satışından elde edilen bedeller;

C            İştirak hisselerinin sahibi adına henüz tahakkuk etmemiş kar paylarının devir ve temliki karşılığında alınan para ve ayınlar;

C            Her çeşit senetlerin iskonto edilmesi karşılığında alınan iskonto bedelleri;

C            Tüzel kişiliği haiz emekli sandıkları, yardım sandıkları ile emeklilik ve sigorta şirketleri tarafından;

i.                              On yıl süreyle prim, aidat veya katkı payı ödemeden ayrılanlara yapılan ödemeler,

ii.                              On yıl süreyle katkı payı ödemiş olmakla birlikte bireysel emeklilik sisteminden emeklilik hakkı kazanmadan ayrılanlar ile diğer sandık ve sigortalardan on yıl süreyle prim veya aidat ödeyenlere ve vefat, malûliyet veya tasfiye gibi zorunlu nedenlerle ayrılanlara yapılan ödemeler,

iii.                              Bireysel emeklilik sisteminden emeklilik hakkı kazananlar ile bu sistemden vefat, malûliyet veya tasfiye gibi zorunlu nedenlerle ayrılanlara yapılan ödemeler.


[1] Adi şirketler iştigal nevileri açıklanan bentlerden hangisine giriyorsa o bent hükmüne tabidir.

[2] İhracat, yurt dışında inşaat, onarma, montaj ve taşımacılık faaliyetlerinde bulunan mükellefler, bu bentte yazılı giderlere ilaveten bu faaliyetlerden döviz olarak elde ettikleri hâsılatın binde beşini aşmamak şartıyla yurt dışındaki bu işlerle ilgili giderlerine karşılık olmak üzere götürü olarak hesapladıkları giderleri de indirebilirler

[3] Ödenen aidatın bir aylık tutarı, işyerinde işçilere ödenen çıplak ücretin bir günlük toplamını aşamaz

[4] Tevkifat(stopaj): Verginin kaynakta kesilmesini ifade etmektedir. Diğer bir ifadeyle gelirin, esas sahibine geçmeden önce geliri sağlayan tarafından vergisinin “vergi sorumlusu” sıfatı ile kesilmesidir. Stopaj yakmakla yükümlü olanlar; kamu idare ve müesseseleri, iktisadi kamu müesseseleri, sair kurumlar, ticaret şirketleri, iş ortaklıkları, dernekler, vakıflar, dernek ve vakıfların iktisadi işletmeleri, kooperatifler, yatırım fonu yönetenler, gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı, zirai kazançlarını bilanço veya işletme hesabına göre tespit etmek zorunda olan çiftçilerdir.

[5] Sigortanın veya emeklilik sözleşmesinin Türkiye’de kâin ve merkezi Türkiye’de bulunan bir sigorta veya emeklilik şirketi nezdinde yapılmış olma şartı vardır.

[6] İkametgâhlarının bir kısmını iş yeri olarak kullananlar, ikametgâh için ödedikleri kiranın tamamı ile ısıtma ve aydınlatma gibi diğer giderlerin yarısını indirebilirler. İş yeri kendi mülkü olanlar kira yerine amortismanı, ikametgâhı kendi mülkü olup bunun bir kısmını iş yeri olarak kullananlar amortismanın yarısını gider yazabilirler.

Sosyal Hukuk Dalı Olarak İş  Hukuku

İş hukuku, sosyal hukuk alanına giren bir hukuk dalıdır. Sosyal hukuk nedir? Sosyal hukuk, hukuksal ilişkide tarafların sosyal eşitsizliğini gidermek amacıyla zayıf olan tarafı koruyarak, sosyal ilişkide somut eşitliğin sağlanmasını hedefleyen hukuk sistemidir.

Somut olarak izah etmek gerekirse, bankaların kredi uygulamalarından hareketle kolaylıkla izah edebiliriz. Klasik borçlar hukuku kural olarak, sözleşmenin taraflarının eşitliği (soyut adalet) ilkesine dayanmaktadır. Yani hukuk önünde bütün taraflar eşit haklara sahiptir. Hukuk düzeni taraflardan birini üstün tutmamıştır. Bir bankadan kredi alan bir tüketici, banka tüzel kişiliği ile sözleşme kuran eşit hakka sahip bir taraf olarak sözleşme yapmaktadır. Oysa bu ilişkide, tüketici ile banka tüzel kişiliği arasında sosyal bakımdan eşitsizlikler söz konusudur. Her şeyden önce banka, yüzlerce hukukçu kadrosu, yılların tecrübe birikimi ile hazırladığı birkaç sayfa kredi sözleşmesi hükümlerini tüketicinin birkaç dakika içerisinde anlamasını ve sözleşmeyi kabul etmek mümkün değildir. Kaldı ki, bu sözleşme hükümleri tüketicilerin okuyamayacağı küçüklükte yazılmaktadır. Tüketicinin buna rağmen sözleşmeyi okuduğunu kabul etsek dahi, hazırlanan metin üzerinde görüşme yapmak, değişiklik önermek söz konusu değildir. Diğer yandan sık sık bankaların kendi sorumluluklarını kurtaran, tüketiciye riski yükleyen hükümleri de düzenlediği görülmektedir. İşte bu sosyal eşitsizliğe ve dolayısıyla haksızlığa klasik borçlar hukukunun ilkelerinin bir çözüm getirilemediği görülmektedir. Bu olumsuz durumdan borçlar hukuku kurallarının sosyalleştirilerek, yani sosyal adalet ilkesi ile donatarak tüketicilerin korunduğu görülmektedir.

Bugün sosyal hukuk ve hukukun sosyalleştirilmesi, modernleşme sürecine bağlı olarak toplumun geniş kesimlerini himaye etmeye devam etmektedir. Sosyal hukuk ve hukukun sosyalleştirilmesi sanayileşme sürecine bağlı olarak ilk defa sanayi devrimi ile bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmış ve hukuk dalı olarak da ilk defa hukukunda kendini göstermiştir.

Sosyal hukuku ve sosyal adaleti doğuran tarihsel şartlar

Sanayi devrimi ile birlikte fabrika üretim tarzı, çalışma ilişkilerinde de köklü değişikliklere neden olmuştur. Tam gün ve sürekli çalışma ihtiyacı/zorunluluğu sanayi devrimi ile birlikte doğmuştur.

Sanayi devrimi ile oluşan yeni endüstriyel ilişkilerin düzenlenmesi, karşılıklı hak ve yükümlülüklerin belirlenmesinde liberal sosyal düzenin ve bu düzenin o tarihlerde teorik geri planını oluşturan doğal (tabii) hukuk ilkeleri olmuştur. Bu anlayış, toplumda kendiliğinden bir düzenin var olduğuna ve sosyal tarafların bu kendiliğinden olan düzenin ilkeleri çerçevesinde hak ve yükümlülüklerini düzenlemesi gerektiğini savunmaktaydı. Bu ilkeler ise, sözleşme özgürlüğü ve sözleşmenin taraflarının hukuk önünde eşitliği ilkesidir. Yani hukuk düzeni sözleşmenin taraflarından birini üstün tutmamış, irade özerkliği çerçevesinde sözleşme serbestliğini kabul etmiştir.

Ancak, bu hukuk anlayışının sanayi toplumunun ihtiyaçlarına cevap veremediği görülmüştür. Günlük çalışma süresi 15-17 saat, bazen de 19 saate kadar uzanmıştır. Çalışma yaşı 5-6 yaşlarından itibaren başlamıştır. Kadınların ve çocukların madenler, demir-çelik sanayii gibi en ağır işlerde çalıştırıldıkları görülmüştür. Böyle bir endüstriyel ilişkiler sistemi pek çok sosyal sorunların da kaynağı olmuştur. Devlet iradesinin kendiliğinden var olan düzene (sözleşme serbestisi düzenine) müdahalesi de uygun bulunmamış; hukuk devleti ilkesi ile de bu garanti altına alınmıştır. Devletin dahi müdahalesinin sınırlandığı bu sosyal ilişkiler ağına, işçilerin kendilerinin bir araya gelerek kurdukları dernek, sendika gibi kuruluşların da müdahalesi doğaldır ki yasaklanmıştır.

Sanayi toplumunun getirdiği bu sosyal problemler, hukukun sosyalleştirilmesi, sosyal adalet düşüncesinin yerleşmesi ile giderilmeye , insani bir endüstriyel ilişkiler sistemi kurulmaya çalışılmıştır. Hukukun sosyalleştirilmesi, ekonomik ve sosyal hayata zayıf olan tarafı korumaya yönelik müdahalenin gerçekleşmesi, bir siyasal iradeyi de zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle hukuk devleti anlayışından sosyal adalet ilkesi çerçevesinde, liberal düşünce ile yoğrulmuş sosyal devlet (refah devleti, sozial staat, welfare state) ilkesi benimsenmiştir. Sosyal devletin doğumu ile beraber, çalışma hayatında zayıf olanın korunmasını gerçekleştirmek, böylece sosyal ve ekonomik eşitliğin sağlanmasını temin etmek amacıyla sosyal hukukun ilk ve önemli bir alanı olan iş hukuku doğmuştur.

Sosyal hukukun temel özellikleri

Sosyal hukuk diğer hukuk dallarından ayıran temel özelliği sosyal adalet (somut adalet) ilkesine dayanmasıdır. Sosyal adalet, soyut adalet anlayışından farklı olarak, adalet kavramını soyut olarak kuralda değil somut olayda aramaktadır. Yukarıdaki banka ve tüketici örneği bunu en iyi ifade eden bir örnektir. Adalet ilkesini soyut olarak kurallarda aramadığı için evrensel değil zamana ve topluma göre değişen bir hukuk sistemini benimsemektedir.

Sosyal hukuk, sosyal adaleti esas aldığı için, kişiler arasındaki sosyal eşitsizlikleri gidermeye yönelik müdahalelerde bulunur. Bu müdahalelerde esas zayıf olan tarafın korunmasıdır. Bu anlamda iş hukuku zayıf olan tarafın korunmasını hedefleyen ve bu amaçla doğmuş yeni bir hukuk dalıdır.

Dar anlamda sosyal hukuk denildiğinde, sosyal sigortalar, sosyal yardımlar ve sosyal hizmetler anlaşılır. Geniş anlamıyla sosyal hukuk, zayıfın korunması esasına dayanan bütün hukuksal müdahaleleri içine alır. Bu anlamıyla kiracı, tüketicinin korunması da hukukun sosyalleştirilmesi ile mümkün olmaktadır.

Sosyal Hukukun özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz;

–         Somut adaleti esas alır,

–         Bu nedenle sosyal devlet ilkesine dayanır. Çünkü, somut adaleti gerçekleştirmeye yönelik yasama faaliyetini devlet icra edecektir. Bu amaçla devlet anlayışının da sosyal eşitsizlikleri asgari düzeyde gidermeyi hedefleyici yapıda olması gerekmektedir.

–         Sosyal devletin toplumsal hayata müdahalesinde ölçü, kişilere asgari bir hayat standardının; insan haysiyetine yaraşır bir düzeyin garanti edilmesidir. Bu düzey toplumdan topluma ve zamana göre değişir.

–         Bu özelliği kendisini, bir sınıfın hakim kılınmasını öngören ya da sermaye sınıfının kaldırılmasını öngören diğer sosyalist düşüncelerden ayırır.

–         Sosyal devlet, aslında bir liberal devletin belli tarihsel şartlarda dönüşmüş halinden ibarettir.

Sosyal Hukukun/Devletin fonksiyonları

Yatay Fonksiyonu; İnsan haysiyetine yaraşır hayat standardının  korunması için sosyal risklere karşı önleyici fonksiyonudur. Burada devlet ya kendisi ya da çıkardığı kanunlar aracılığıyla bu standardı koruyucu tedbirler alır. İş hukuku, işçi sağlığı ve iş güvenliği hukuku daha çok bu fonksiyona yönelik araçlardır.

Dikey Fonksiyonu; Gerçekleşen sosyal risklere karşı tazmin-giderici rol oynar. Böylece gelir dağılımı adaletine, üst gelir grubundan alt gelir grubuna gelir transferi sağlayarak sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Sosyal sigortalar, sosyal yardımlar ve sosyal hizmetler daha çok bu fonksiyona yönelik araçlardır.

İş Hukuku Nedir?

İş hukuku sosyal hukuk olarak işçinin korunması amacıyla doğmuştur. Bu nedenle işçiyi koruyucu emredici kurallar içerir. Bu emredici kuralların önemli bir kısmı kamu düzeni ile ilgili kabul edilir. İş yasalarında bir boşluk ya da yoruma açık kural bulunduğunda, iş hukukunun bu özelliğinden dolayı işçi yararına yorum ilkesi kabul edilir. Ancak bu yorum, sosyal hukukun toplumsal hayata olan müdahale sınırları içerisinde kalır. Yani sosyal bakımdan eşitlik, insan haysiyetine yaraşır bir hayat standardı seviyesine kadar müdahale vardır. Bu ölçüden sonra işçi yararına yorum yapmak mümkün değildir.

İŞ HUKUKUNUN KAYNAKLARI

Genel Kaynaklar (Normlar Hiyerarşisi); İş hukukunun genel kaynakları başında Anayasa, Kanun, Tüzük, Yönetmeliklerden oluşan mevzuat gelmektedir. Çalışma hayatını düzenleyen temel yasa olan 1475 sayılı İş Kanunu 1971 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu kanundan önce 1936 yılında çıkarılan 3008 sayılı İş Kanunu uygulanmaktaydı. 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi ve Grev Lokavt Kanunu ile 2821 sayılı Sendikalar Kanunu çalışma hayatının kolektif ilişkiler (endüstriyel ilişkiler sistemi) yönünü biçimlendirmektedir. 1980 askeri müdahalesi ile getirilen bu kanunlar, yine 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi ve Grev Lokavt Kanunu ile 274 sayılı Sendikalar Kanununu yürürlükten kaldırarak, 1960- 1980 arasındaki eleştirileri dikkate alarak köklü değişiklik getirmiştir. Son olarak 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikalar Kanunu12.07.2001 tarihinde yürürlüğe girerek, temel iş yasalarındaki önemli bir boşluğu doldurmuştur. Çalışma hayatını düzenleyen bu genel yasalar yanında özel yasalar da mevcuttur.

Mevzuat ile genellikle ayrıntılı düzenlemeler yapılmasına karşın, uygulamada daha çok mahkeme kararları önem kazanmaktadır. İş hayatının dinamizmine ve sosyal hayattaki değişime paralel olarak mahkeme içtihatlarına da yansıyan görüşler yaşayan bir içtihatlar hukukunu geliştirmektedir. Yargıtayın 9. hukuk dairesinin içtihatları tüm mahkemeleri bağlayıcı nitelikte olmaktadır.

Medeni Kanunun birinci maddesindeki esasa uygun biçimde, yardımcı kaynak olarak bilimsel içtihatlar da pozitif (müspet) hukuku oluşturmaktadır.

Özel Kaynaklar; Bu kaynaklar sadece iş hukukuna özgü olup, hukukun sosyalleştirilmesinden dolayı doğan kaynakları ifade eder. Bunlar, toplu iş sözleşmesi, umumi mukavele, iç yönetmelikler, hizmet sözleşmeleri, işyeri uygulamaları ve işverenin yönetim hakkına dayanan talimatlarından ibarettir.

Toplu İş Sözleşmesi, İşçi sendikası ile işveren ay da işveren sendikası arasında yapılan ve çalışma ilişkilerinden doğan hak ve menfaatlerin korunması, geliştirilmesi amacıyla yapan ve objektif norm etkisi gösteren bir hukuksal kaynaktır. Normlar hiyerarşisinde yasalarla aynı güçtedir. Sadece yasaların kamu düzeni ile ilgili emredici kuralları toplu iş sözleşmeleri ile değiştirilemez. Yasalar ancak işçinin yararına olacak şekilde değiştirilebilir. Sosyal devlet içerisinde yasaların belirlemiş olduğu standart daima asgari seviyeyi ifade eder; bu seviyenin üzerinde hak ve menfaatlerin düzenlenmesi ve üçüncü kişileri bağlayıcı etki gösteren objektif nitelikteki  hükümlere toplu iş sözleşmeleri ile ulaşılabilir.

İç Yönetmelikler, Kural olarak işyeri düzeni ile ilgili düzenleme yapma yetkisi işverene aittir. Hukukumuzda işçilerin işyerindeki yönetime katılma, karar alma organizasyonlarında yer alması söz konusu değildir. İşyerinin yönetimine katılma toplu iş sözleşmesi düzenine bırakılmıştır. İşyeri düzeni ile ilgili kurallar toplu iş sözleşmeleri ile düzenlenmemişse, işveren tarafından tek taraflı olarak düzenlenmekte ve işyerinde çalışanları bağlayıcı hukuksal bir kaynak olmaktadır. İç yönetmeliklerin objektif nitelikte bir norm olduğu ya da hizmet sözleşmesinin eki niteliğinde olduğu konusu tartışmalıdır.

Hizmet Sözleşmeleri, İşçi ve işveren arasında kurulan ve taraflar için nispi nitelikte hak ve yükümlülükler yükleyen iş görme sözleşmesi niteliğindeki hizmet sözleşmesi sözleşmeler hukukun düzenlemelerine tabidir. Ancak iş hukukunun işçiyi koruyucu niteliği gereği kamu düzeni ile ilgili olarak emredici normlarla sınırlandırılmıştır. Hizmet sözleşmesinin iş hukuku mevzuatına, toplu iş sözleşmesine aykırı hükümleri geçersizdir. Hizmet sözleşmesi ile bu normların üzerinde hakların tanınması mümkündür. Bir işyerinde yürürlükte olan bir toplu iş sözleşmesi var ise, toplu iş sözleşmenin hükümleri emredici etkisini göstererek hizmet sözleşmesi hükümleri olarak o işyerinde uygulanır.

İşyeri Uygulamaları, Bir işyerinde mevzuat, toplu iş sözleşmesi veya iç yönetmelik ile belirtilmeyen ancak işverenin tek taraflı uygulaması ile olabileceği gibi işyerinde uzun bir zamandan beri kendiliğinden uygulanan ve işçilerin uymak zorunda oldukları ya da bir hak niteliğindeki beklentilerini ifade eden kurallardır. Örneğin, hakkında hiçbir düzenleme olmadığı halde, işverenin tek taraflı olarak okul harçlığı vermesi ve bunun süreklilik göstermesi, işyeri uygulaması olur. İşçilerin bu davranışın tekrarlanacağı niteliğindeki beklentileri ve bunu sürekliliği, davranışı işverenin iradesinden çıkararak işvereni de bağlayıcı hukuksal bir kural olabilir. İşyeri uygulamalarının da iç yönetmelikler gibi, objektif norm ya da hizmet sözleşmesi eki olduğu konusu tartışmalıdır.

Olay; Bir işyerinde toplu iş sözleşmesinde ya da hizmet sözleşmesinde bir hüküm bulunmadığı halde işveren birkaç yıldan beri yılbaşı ve bayram harçlığı vermektedir. Ancak bu sene bu harçlıkları vermeyeceğini açıklamıştır. İşveren bu değişikliği yapabilir mi?

Çözüm; İşveren bu değişikliği yapamaz. Çünkü bu uygulaması bir işyeri kuralı haline gelmiştir. Bu kural işverenin şahsından soyutlanarak objektif bir niteliğe bürünmüştür. Artık kural, bir işyeri uygulaması olarak işvereni de bağlayıcıdır.

İşverenin Yönetim Hakkına Dayanan Talimatları, İşyerinin organizasyonunun gerektirdiği emir ve talimatlar işveren tarafından işçiye yöneltilebilir. İşverenin yönetim hakkından doğan emir ve talimatları iki türlüdür. Birincisi işyeri düzeni ile ilgilidir. İşçilerin işyerine giriş-çıkışlarının düzenlenmesi, soyunma, dinlenme ve yemekhane gibi yerlerdeki davranış kuralları, işyeri düzeni ile ilgilidir. Yönetim hakkına dayanarak talimat vermede ikinci ve en önemli yetki, hizmet sözleşmesinden doğan iş görme borcunun somutlaştırılmasıdır. Doğaldır ki, hizmet sözleşmesi ile işçinin borçlandığı iş görme borcunun ayrıntılı olarak izah edilmesi güçtür. Soyut olarak ifade edilen bu borcun somutlaştırılması; yani nerede, ne zaman, nasıl gerçekleştirileceği işverenin talimatları ile belirlenir. Hizmet sözleşmesinde ifade bulan bu borç, ne kadar ayrıntılı olarak izah edilirse, o oranda işverenin yönetim hakkı ve dolayısıyla emir ve talimat verme yetkisi kısıtlanmış olur. İşverenin emir ve talimat verme yetkisi hizmet sözleşmelerindeki iş görme borcunun daha somut olarak ifade edilmesi yanında, iş hukukunun işçiyi koruyucu ve emredici olan kuralları da bu yetkiyi kısıtlamaktadır. Örneğin, işveren işçinin çalışma şartlarında esaslı değişiklik yapamaz. Aksi durumda işçi için haklı nedenle fesih hakkı (İK. m. 16/II) doğacaktır.

Olay; İşyerine park ve bahçe kadrosunda işe giren işçi Hasan, işe alındığı tarihten itibaren daktilograf olarak çalışmaktadır. Belediye seçimleri ile beraber yeni belediye başkanı, Hasan ve onun durumunda olan işçileri sözleşmelerinde belirtildiği gibi park ve bahçe işlerinde görevlendirmek istemektedir. İşveren böyle bir emir ve talimatta bulunabilir mi?

Çözüm; İşveren böyle bir değişiklikte bulunamaz. Çünkü, hizmet sözleşmesi hükmü yıllar süren uygulamalar karşısında değiştiği kabul edilir. İşverenin yönetim hakkını hizmet sözleşmesi  hükümleri sınırlar. Hizmet sözleşmesinde hüküm olmayan konularda yönetim hakkı vardır. Ancak olayda yıllar süren uygulama sözleşmenin hükümlerini değiştirmiştir. İşveren bu değişikliği yapamaz.

Uluslararası kaynaklar ;  Başta Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO) sözleşmeleri ve iki taraflı uluslararası sözleşmeler iş hukukunun uluslararası kaynaklarını meydana getirir. Avrupa Birliğine girme sürecinde, Avrupa Birliği normları da iş hukukunun ulus üstü kaynakları arasında yer alır.

İŞ HUKUKUNUN TEMEL KAVRAMLARI

İşçi; herhangi bir işte hizmet sözleşmesine dayanarak ücret karşılığı hizmet sözleşmesi ile çalışan gerçek kişidir.

İşçilik sıfatının kazanılması için ücretin bizzat işveren tarafından ödenmesi şart değildir. Ücret üçüncü kişiler tarafından da ödenebilir.

Sendikalar Kanunu işçi kavramını daha geniş tutmaktadır. Hizmet sözleşmesi ile çalışmayan ancak; bedenen çalışmayı konu alan nakliye (hamal), neşir, adi şirket sözleşmelerine göre çalışanlar da işçi sayılmaktadır.

Soru: Bir cafede çalışmakta olan Yaşar, sadece müşterilerinden aldığı bahşiş ile yetinmektedir. Cafe sahibi, Yaşar’a hiçbir ödemede bulunmamaktadır. Yaşar, o cafede işçi sıfatıyla mı bulunmaktadır?

Cevap: Evet, işçi sıfatının kazanılması için bir işte ücret karşılığı, hizmet sözleşmesi ile çalışmak yeterlidir. Ancak ücretin mutlaka işveren tarafından ödenmesi şart değildir. Ücret olayda olduğu gibi üçüncü kişiler tarafında da ödenebilir.

İşveren, Bir hizmet sözleşmesine dayanarak herhangi bir işte işçi çalıştıran gerçek ya da tüzel kişidir. Yine sendikalar kanunu daha geniş bir işveren kavramını benimsemiştir. Gerçek ya da tüzel kişiler yanında, tüzel kişiliği olmayan kamu kuruluşlarına da (örneğin bakanlık, başbakanlık gibi9 işveren denilmektedir.Aynı şekilde adi  şirkette bedenen çalışmaları sermaye olarak koyan ortaklar dışındaki diğer ortaklar ile hizmet sözleşmesine göre çalışmış olsa da işverene vekili işveren sayılmaktadır.

İşveren Vekili, işveren nam ve hesabına işin yürütümünde görev alan kişilerdir. Bu kişiler işçi olabileceği gibi hizmet sözleşmesi dışında vekalet sözleşmesine göre iş gören kişiler de olabilir. Örneğin, usta, usta başı, kendisine bağlı diğer işçilere işveren adına emir ve talimat verdiğinde iş hukuku bakımından işveren vekilidir. Sendikalar Kanunu bakımından işveren vekili daha dar kapsamlıdır. Ayrıca, bu kanuna göre işveren vekili işçi sayılır. İşletmenin bütünün işveren adına sevk ve idare eden kişi işveren vekilidir. Örneğin bir bankanın genel müdürü gibi. Oysa İş Kanununa göre, şube müdürleri, kısım şefleri işveren vekili, olmasına rağmen, Sendikalar Kanunu bakımından işveren vekili değildir.

Olay; X Seyahat şirketinde çalışan şoför Ahmet, otobüsün sefere çıkmasına 10 dakika varken muavinin rahatsızlandığı için gelmediğini öğrenir. İşverene X’e haber vermek mümkün değildir. Seferin aksamaması ve işverenin zarara uğramaması için Kemal ile anlaşarak yola çıkar. Ancak iki saat sonra geçirilen trafik kazasında Kemal ölür. Kemal’in ailesi X seyahat firmasına karşı dava açar. X seyahat firması kendisinin sorumlu olmadığını, eğer ortada bir sözleşme varsa, şoför Ahmet ile Kemal arasında olduğunu iddia eder.

Çözüm; X seyahat firması bu iddiasında haksızdır. Şoför Ahmet işveren vekili sıfatıyla hareket etmiş ve hizmet sözleşmesi işveren ile Kemal arasında doğmuştur. Olayın seyrine göre Ahmet’in işveren adına hareket etme yetkisi bulunmaktadır.

Alt işveren (taşeron), Bir işverene ait işi ve işyerini  paylaşan ve o iş ve işyerinde kendi işçilerini çalıştıran işveren alt işverendir. Örneğin  bir okul bahçesinde kafeterya açan işveren alt işveren değildir. Çünkü işin paylaşımı yoktur. Bir işyerinin çatısını aktaran kişi de işi paylaşmadığı için alt işveren değildir. Bu nedenle sadece işyerinin paylaşılması alt işveren sıfatı kazanmak için yeterli olmamaktadır. Alt işveren sıfatının kazanılması için işin paylaşımı da şarttır. İşin paylaşımının olabilmesi için alt işverenle kendi işyerini paylaşan işverenin işçi çalıştırması gerekmektedir. Biraz önceki verilen örneklerde, okul idaresi kafeteryada, çatı işinde işçi çalıştırıyor ise işin ve işyerinin paylaşımı vardır.

Alt işveren uygulamasının iş hukuku bakımından önemi; alt işverenin işçilerinin münhasıran (sadece o iş yeri ile sınırlı kalarak) o işyerinde çalışıyor olması durumundadır. Bu takdirde, işçi alacaklarından dolayı alt işveren ile asıl işveren müteselsilen sorumludur. Ancak işçiler münhasıran o işyerinde çalışmıyor ise, müteselsil sorumluluk doğmayacaktır. Örneğin, işyerinin temizliğinin bir temizlik şirketine verilmesi durumunda. Temizlik şirketi işçileri sadece o işyerinde çalışıyor ise müteselsil sorumluluk vardır. Buna karşılık, işçiler haftanın belirli günlerinde o işyerinde, diğer günler başka bir işyerinde temizlik yapıyor ise, münhasıran çalışma koşulu bulunmadığı için müteselsil sorumluluk yoktur.

Olay; Fabrika binasının yanına anahtar teslimi ek tesis yapılmaktadır. Tesis inşaatı sürerken işçi Kemal bir kaza geçirmiş ve yaralanmıştır. Ancak tesisi inşa eden müteahhit Hasan iflas etmiş ve hiçbir mal varlığı kalmamıştır. İşçi Kemal asıl işverenden tazminat alacağını alabilir mi?

Cevap; Olayda işin paylaşımı yoktur. Bu nedenle alt işveren asıl işveren ilişkisi de kurulmamıştır. Eğer Asıl işveren de tesis inşa işini yürütse ve bu inşa işinin bir bölümünü müteahhit Hasan ile paylaşsaydı asıl işveren alt işveren ilişkisi doğacak ve kaza geçiren işçi Kemal alamadığı tazminat alacağı asıl işverenden tahsil edebilecekti.

Türk İş Hukukunda, mevcut düzenlemelerin yeterli olduğunu söylemek güçtür. Alt işveren uygulamaları çalışma hayatında çeşitli sorunları beraberinde taşımaktadır.

İşyeri, işin yapıldığı yerdir. Ancak işyeri, işveren tarafından çeşitli faktörlerin belirli bir amaca uygun olarak organize edildiği bir bütünlüğü ifade eder. İşin niteliği ve yürütümü bakımından  işyerine bağlı bulunan yerler, dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve mesleki eğitim yerleri ve avlu gibi eklentiler  ve araçlar işyeridir.

Olay; İşçi Yaşar, öğlen ara dinlenmesi sırsında işyerinin bahçesinde ördeklere yem verirken ayağı kaymış ve suya düşerek yaralanmıştır. Olay bir iş kazası mıdır? İşçi Yaşar, sosyal güvenlik hizmetlerinden yararlanabilir mi?

Cevap; Olay işyerinde meydana geldiği için Sosyal Sigortalar Kanunu m11/A-a hükmü gereği iş kazasıdır. Sosyal Güvenlik Kurumu gerekli sigorta yardımlarını yapar (olay işverenin sorumluluğu doğuracak nitelikte değildir).

Hatırlama soruları

İşveren vekili

Soru: Sendikalar kanunu ve iş kanununa göre işveren vekili kavramını karşılaştırarak izah ediniz.

Cevap: İş Kanunun ve Sendikalar Kanununa göre işveren vekili kavramı değişik değerlendirilmiştir. İş Kanununa göre işin sevk ve idaresinde işveren nam ve hesabına hareket eden kişiler işveren vekili kabul edilmiştir(İş K. M. 1/III). Sendikalar Kanunu ise, işyerinin bütününü sevk ve idare eden kişiyi işveren vekili saymaktadır (Sen. K. m. 2/VII). Bu işveren vekilini, hizmet sözleşmesi ile çalışan işçi olsa dahi, işveren sendikasına üyeliğini zorunlu görmüştür.

Örneğin, Akbank A.Ş. bir işletmedir. Bu bankanın şubeleri de bulunmaktadır. Şube yöneticileri ile beraber bankayı temsile yetkili olanlar (Genel Müdür) iş kanununa göre işveren vekilidir. Bu kişiler işveren adına emir ve talimat verirler ve bu talimatlara aykırılık iş görme borcunun ihlali anlamına gelir. Bankanın bütününü sevk ve idare eden genel müdürü ise, sendikalara kanununa göre işveren vekilidir. Genel müdür hizmet sözleşmesi ile çalışan işçi dahi olsa işveren sendikasına üye olabilir.

Alt İşveren

Olay ; Gazi Üniversitesi işyerinin temizlik işleri X temizlik ltd. şirketine verilmiştir. Temizlik şirketi işçilerinden Yaşar sadece gazi üniversitesi işyerinde çalışmakta, Kemal ise, haftanın iki günü Gazi Üniversitesinde, diğer günlerde de iki ayrı işyerinde de çalışmaktadır. Yaşar ve Kemal bir iş kazası sonucu ağır şekilde yaralanmıştır.

Soru 1: İşçi Yaşar ve Kemal kimlerden hangi taleplerde bulunabilirler? Aynı şekilde bu kişilerin ölümü halinde bakmakla yükümlü bulunduğu kişilerin bir talep hakkı var mıdır?

Soru 2: Aynı olay Gazi Üniversitesinin anahtar teslimi olarak bir binanın inşası işinde çalışan işçilerin başına gelseydi durum ne olurdu?

Cevap: Alt işveren kavramının oluşabilmesi için bir işverenin (dolayısıyla iş sahibinin, o işyerinde işçi çalıştırması zorunludur) işyerinin bir bölümünde işi ve işyerini paylaşarak işçi çalıştırması zorunludur. Yukarıdaki olaylarda her ikisinde de Gazi Üniversitesinin işyeri paylaşılmaktadır. Ancak, ikinci sorudaki olayda işin paylaşımı söz konusu olmadığı için alt işveren asıl işveren ayırımı yoktur. Kazanın mağdurları sadece müteahhitten  bir hak talep edebilirler. Birinci sorudaki olayda ise, işyerinin ve işin paylaşımı vardır. Temizlik işinde Gazi Ün. İle X temizlik şirketi arasında alt işveren asıl işveren ilişkisi bulunmaktadır. Şartların gerçekleşmesi halinde mağdurlar hem iş sahibine karşı hem de Gazi Ün.ne karşı talep haklarını kullanabilirler

Her iki olayda da hizmet sözleşmesi işçiler ile iş sahibi işverenler arasında yapılmıştır. Gazi Ün. İle bu kişiler arasında bir edime dayanan sözleşme ilişkisi yoktur. Dolayısıyla mağdur işçiler öncelikle iş sahiplerine karşı talep haklarını kullanabilirler. Ancak, İş Kanunumuz bazı durumlarda asıl işveren sıfatıyla Gazi Ün.nin sorumluluğunu da kabul etmiştir. Alt işveren işçilerini sadece (münhasıran) belli bir işyerinde çalıştırıyor ise, asıl işveren hizmet sözleşmesinden doğan borçlardan dolayı müteselsilen sorumludur. Yani, olayımızda, sadece Gazi Ün. İşyerinde çalışan Yaşar asıl işveren olan Gazi Ün. ne de müracaat edebilir.

İşçi Kemal’in böyle bir hakkı yasal olarak yoktur. Ancak, bu durum iş hukukunun temel ilkelerine aykırıdır. İşçi yararına yorum ilkesi gereği iş Kemal’in de bu talep hakkından yararlanması gerektiği şeklinde doktrinde görüşler ileri sürülmektedir.

Alt işveren uygulaması iş hukukunun en sorunlu konularından birisidir. Özellikle işçi haklarının kullanılması bakımından elverişli olmayan bir durum meydana getirmektedir. Uygulamada özellikle toplu iş sözleşmesi ve sendikal haklar bakımından sorunlar görülmektedir.

Olay: Bir işyerinde 300 işçi çalışmaktadır. Bu işçilerin 70 tanesi alt işveren (taşeron) işçisidir. İşyerinde örgütlü sendika  230 üyesini temsilen işveren ile toplu iş sözleşmesi imzalar. Taşeron işçilerinden Hasan ve Barış da aynı sendikaya üye olarak aidat öderler. Ancak işveren Hasan ve Barış’ı toplu iş sözleşmesinden yararlandırmaz. İşçiler dava yoluna giderler.

Çözüm: İşçi Hasan ve Barış toplu iş sözleşmesinden yararlanamaz. Çünkü sözleşme işverenin hizmet sözleşmesi ilişkisi ile bağlı olduğu işçilere doğrudan etki eder. Sendikanın taşeron işçileri olan 70 işçi içerisinde örgütlenip yarıdan fazla çoğunluğu elde ettiğinde taşeron ile toplu sözleşme görüşmesine oturması gerekir.

Kaynakça;

Canbolat, Talat; Türk İş Hukukunda Asıl İşveren-Alt İşveren İlişkileri, İstanbul 1992.

Başbuğ, Aydın; Alt İşveren İşçisi İle Asıl İşveren Arasındaki Borç İlişkisi Ve Bu İlişkinin Doğurduğu Hukuki Sorunlar, Kamu-İş Dergisi Ocak 1998, Cilt 4, sayı 3 de 61-78 sayfalar

İşyeri

Soru: İşyerinin sınırlarını tespit etmenin iş hukuku bakımından önemi nedir?

Cevap: İşyeri, bir işverenin maddi olan ve olmayan araçlarla belirli bir teknik amacı gerçekleştirmesine yarayan ve süreklilik gösteren organize edilmiş bir bütündür.

İşyerini sınırlarını belirlemek için organize edilmiş bir bütünlüğün bulunup bulunmadığına bakmak gerekir. Örneğin, bir Polatlı’daki makine fabrikasının Ankara’da bir merkez binası  ve ürünlerini pazarladığı başka bir binanın dairesi bulunmaktadır. Bu değişik üç yerleşim birimi tek bir işyeri midir? Bu durumda bu birimleri organize olmuş bir bütünlük olup olmadığına bakmamız gereklidir. Muhasebesinin ve personel işlerinin tek bir merkezden yürütülmesi, hizmetin sadece belli bir işe ve merkeze yönetilmesi durumunda bir bütünlükten söz edebiliriz. Örnekteki üç değişik yerden özellikle pazarlama ve reklam birimi sadece fabrikaya hizmet ediyor ise tek bir işyerinden bahsedilebilir ve reklam ve pazarlama merkezi, fabrikanın bulunduğu metal iş kolunda değerlendirilir. O yerde çalışan işçiler metal iş kolundaki işçi sendikasına üye olabilirler. Ancak bu birim sadece makine fabrikasına değil, piyasaya da hizmet üretiyor ise, artık ayrı bir işyeri var demektir. Bu durumda belli bir amaca yönelik organize olmuş bir bütünlükten bahsedemeyiz.

Konu Anlatımı

İş Kanununun Uygulanma Alanı

İş Kanunun 2. maddesine göre, aynı kanunun 5. maddesinde belirtilen istisnaların dışında kalan bütün işyerlerinin, bu işyerlerinin işverenleri ile işveren vekillerine ve işçilerine, faaliyet konularına bakılmaksızın uygulanır. Bu düzenlemeyle iş kanununun kişiler bakımından, yapılan iş ve işyeri bakımından kapsamının daraltıldığı görülmektedir. Ancak iş kanununun kapsamının daraltılması ile ilgili düzenleme eleştiriye açıktır. Korunmaya muhtaç bir çok çalışanın kapsam dışı bırakılmasının izah edilebilir bir yanı yoktur.

İş kanununun kapsamını daraltan etkenler;

a-      kişiler bakımından getirilen sınırlamalar

1-     On sekiz yaşını bitirmemiş çıraklar, Çırak, çıraklık sözleşmesi esaslarına göre bir meslek alanında mesleğin gerektirdiği bilgi beceri ve iş alışkanlıklarını iş içerisinde geliştiren kişidir. Çıraklık ve meslek eğitimi kanunu kapsamındaki çıraklık sözleşmesi bir yaş sınırı getirmiştir. Çıraklı sözleşmesinin kurulabilmesi için çırağın 14 yaşını doldurmuş, 18 yaşını bitirmemiş olması gerekmektedir. Çıraklı süresi de 3-4 yıldır. Bu süreyi aşan çıraklık sözleşmesi yapılamayacaktır. Çıraklı süresi içerisinde 18 yaşının tamamlanması durumunda iş kanunu uygulanacaktır.

2-     Sporcular, profesyonel sporcular için iş kanunu değil, borçlar kanunu uygulanır.Ancak profesyonel antrenör olarak çalışanlar iş kanunu kapsamındadır.

3-     Rehabilite edilenler, hastalık ve kaza sonucu veya ruhça sakat kalanların tedavileri ve ameliyatları sonucunda işe alıştırılmaları için çalıştırılmaları durumunda iş kanunu uygulanmaz.

b-     yapılan iş bakımından getirilen sınırlamalar

1-    Deniz ve hava taşıma işleri, deniz ve hava  taşıma işleri özelliği olan işlerdendir. Deniz taşıma işlerinde ayrı bir kanun, 854 sayılı Deniz iş Kanunu çıkarılmıştır. Ancak, gemiye yükleme ve boşaltma işleri ile deniz tarımı işlerinde 1475 sayılı iş kanunu uygulanır. Hava taşıma işlerinde ise, sadece hava aracı, uçuş personeli kapsam dışındadır. Bunlar için halen özel bir iş kanunu çıkarılmış değildir. Oysa kapsam dışı bırakılmasının nedeni özel bir iş kanunu çıkarılmasıydı.

2-    Tarım işleri, Yine tarım işlerini içine alan özel bir tarım iş kanunu çıkarılması amacıyla tarım işleri iş kanunu kapsamının dışında tutulmuştur. Ancak bu kanun bu güne kadar çıkarılmamıştır. İş kanununun asgari ücret, işçi bulma ilişkin maddeleri uygulama kapsamındadır. Tarım iş kanunun çıkarılmaması nedeniyle zamanla bazı tarım işleri iş kanunu kapsamına alınmıştır. Tarım sanatları, tarım alet ve parçalarının yapıldığı atölye ve fabrikalarda görülen işler ile tarım işletmelerinde çalışanlar iş kanunu kapsamında olmuştur.

3-    Aile ekonomisi sınır içinde kalan tarımla ilgili her çeşit yapı işlerinde,

4-    Konut kapıcılık hizmetlerinde, konut kapıcılarını iş kanunu kapsamının dışında bırakılması tepkilere yol açmıştır. Ancak, kaloriferli konut kapıcıları ile kaloriferli olmayan ancak çalışmasını tek bir konutu tahsis eden kapıcılar iş kanunu kapsamına alınmıştır.

c-      işyeri bakımından getirilen sınırlamalar

1-    Evlerde yapılan el sanatları işleri, halıcılık gibi bazı el sanatları düşünülerek getirilmiş bir sınırlamadır.

2-    Ev hizmetlerinde, evin günlük işleri ile ilgili çalışmalar da iş kanunu kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu çalışanlar borçlar kanunu kapsamında çalışmaktadırlar. Dolayısıyla ihbar, kıdem tazminatı gibi haklar söz konusu değildir.

5-    Esnaf ve Küçük Sanatkar Kanununa göre üç kişinin çalıştığı işyerleri, esnaf odalarının yasama organına baskı yaparak çıkardıkları bu istisnanın haklı bir yönü bulunmamaktadır. Bir doktorun yanında çalışan hemşire, bakıcı, pansumancı gibi kişiler iş kanunu kapsamında iken en az onlar kadar korunmaya muhtaç esnaf yanında çalışanların korunmaya muhtaç olmadığını düşünmek mümkün değildir.

6-    Yardım sevenler derneği merkez ve taşra atölyeleri, Esnaf çalışanlarında olduğu gibi yardım sevenler derneğinde çalışanların kanun kapsamında bırakılmasının makul bir gerekçesini düşünmek mümkün değildir.

Hizmet Sözleşmesi Kavramı

Hizmet sözleşmesinin iş kanununda tanımı yapılmamıştır. Borçlar Kanununun 313. maddesi hizmet sözleşmesini söyle tanımlamıştır; “Hizmet akdi, bir mukaveledir ki, onunla işçi, muayyen veya gayri muayyen bir zamanda iş görmeyi ve iş sahibi dahi ona ücret ödemeyi taahhüt eder”.

Hizmet sözleşmesini diğer iş görme sözleşmelerinden ayırmak bazen güçtür. Örneğin kendi bürosunda ancak sürekli olarak tek bir işyerinin muhasebe işlerini yürüten kişi işçi midir? Bunu tespit etmek bazen güç olabilmektedir. Hizmet sözleşmesini diğer iş görme sözleşmelerinden ayırabilmek için şu üç unsura dikkat edilir;

1- iş unsuru, 2- ücret unsuru, 3- bağımlılık unsuru. Özellikle bağımlılık unsuru tek başına hizmet sözleşmesini diğer iş görme sözleşmelerinden ayıran bir ölçüt olmaktadır. Yukarıdaki örnekte muhasebeci, işverenin gözetimi içerisinde emir ve talimatı altında iş görmekte ise hizmet sözleşmesi ile çalışan işçidir. Eğer, böyle bir bağımlılık ilişkisi yok, muhasebe hizmetlerini yerine getirirken bir serbestlik bulunmakta ve sadece sonuç taahhüt edilmekte ise, hizmet sözleşmesinden bahsetmek mümkün olamayacaktır. Yerine göre vekalet ya da istisna (eser) sözleşmesi hükümleri uygulanacaktır.

Hizmet Sözleşmesinin Türleri

Borçlar Kanunu ve İş Kanunu Kapsamında düzenlenen hizmet sözleşmeleri

İş kanunu kapsamındaki kişiler borçlar kanununun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerine tabidir.

Sürekli ve süreksiz hizmet sözleşmeleri

Niteliği gereği 30 işgünü ve daha az süren işler süreksiz iş, bu süreden fazla süren işler sürekli işlerdir. Burada işin yapım süresi değil, işin niteliği gereğidir. İşin niteliği gereği 30 günden az bir iş, çeşitli sebeplerle bu süreden fazla sürebilir. Her halükarda işin niteliği değişmediği için süreksiz iş kabul edilir. Süreksiz işler kural olarak iş kanununa tabi değildir. Ancak, süreksiz işlerde iş kanununun 3,9,11-22,24,25,27,49-59,71,76 ve93. madde hükümleri uygulanmaz. Bu konuların düzenlendiği ihtilaflarda borçlar kanunu hükümleri uygulanır.

Süresi belli olan ve olmayan hizmet sözleşmeleri

Sözleşmenin süresi gün, ay, yıl ya da işin sözleşmede belirtilen amacından süresinin anlaşılması durumunda  süreli hizmet sözleşmesinden bahsedilir. Süreli hizmet sözleşmesi ile çalışılan işlerde süre bitiminden önce haklı neden olmaksızın sona erdirilemez. Ayrıca süre sonunda  da kıdem tazminatı ödenmez.

Belirli süreli hizmet sözleşmelerinde işveren, işçiyi koruyucu bir çok yükümlülükten kurtulmaktadır. Bu amaçla bir çok ülkede belirli süreli hizmet sözleşmesi yapma serbestisi sınırlanmıştır. Bizim hukukumuzda belirli süreli hizmet sözleşmelerinin yapılmasını engelleyen bir hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle işverenler, amaçları işçiyi belirli bir süre çalışmamak olsa dahi 8 ay, 10 ay, 12 ay gibi kısa sürelerle hizmet sözleşmesi yapmakta; bu sözleşmelerin bitimi ile yeni bir sözleşme yapılmaktadır. Öyle ki, işyerinde 10 yılı aşkın süre ile çalışan geçici işçiler bulunmaktadır. Yargı, işçi yararına yorum ilkesini kullanarak bu duruma müdahale etmiştir. Yapılan işlem yasalara uygundur. Ancak, bu hak kötüye kullanılmaktadır. “Hakkın kötüye kullanılması hukukça himaye edilemez” (Medeni Kanun madde 2). Sözleşme en az 2 defa yenilenmiş ise, zincirleme hizmet sözleşmesi olarak artık belirli süreli hizmet sözleşmesinden değil, belirsiz süreli hizmet sözleşmesinden bahsedilebilir.

Sonuç olarak  zincirleme hizmet sözleşmesi ile çalışan işçilere, süre sonunda sözleşmenin yenilenmemesi durumunda kıdem tazminatı ödenecektir.

Kaynakça;

Alpagut, Gülsevil;Belirli Süreli Hizmet Sözleşmesi, 1998.

Tam süreli ve Kısmi Süreli Hizmet Sözleşmeleri

Yasalarımız büyük ölçüde tam süreli hizmet sözleşmelerine ve tam süreli çalışmaya uygun olarak düzenlenmiştir. Ancak, yeni endüstriyel gelişmeler tam sürenin dışında part-time denilen kısmi süreli çalışma şekillerini de geliştirmiştir. İş yasalarımız bakımında kısmi süreli çalışmaların yeterince düzenlendiği söylenemez. Bu konudaki boşluk yargı kararlarınca doldurulmaya çalışılmaktadır.

Hizmet  Sözleşmesinin Yapılması

İş yasalarında hizmet sözleşmesinin yapılmasına ilişkin bazı hükümler bulunmakla beraber bu konuda genel bir düzenleme yoktur. Dolayısıyla Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu hükümlerine göre sözleşmenin kurulmasına ilişkin genel kurallar uygulanacaktır.

1- Sözleşmenin Yapılmasına ilişkin Genel Kurallar

Birinci Kural- Taraf Ehliyeti: Hizmet sözleşmesinin tarafı olma, Medeni Kanunda yer alan hak (MK.m m. 8) ve bunları kullanma (fiil) ehliyeti (MK. m.9) ayrımına göre olmaktadır. Medeni hakları kullanmaya ehil olma, temyiz gücüne sahip olma ve reşit olma ile haklarının sınırlandırılmamış olma halini ifade eder. 18 yaşını bitirmiş çocuk kural olarak bu ehliyete sahiptir. Bu yaşın altın mahkeme kararı ya da evlilik ile ehliyet sahibi olmak da mümkündür. Rüşt yaşının altında ehliyetsizlik; bu yaşın üstünde de ehliyet kuraldır.  Ancak, ehliyetsizlik mutlak değildir. Bu ehliyetsizlik halinde dahi bazı sözleşmelerin tarafı olmak mümkündür. Örneğin, 10 yaşında bir çocuğun simit almak için simitçi ile satım sözleşmesinin tarafı olması gibi. Bu hallerde, sözleşmenin tarafı olma hali kabul edilmiş ve ehliyetsizlik hali, sınırlı ehliyetsiz olarak adlandırılmıştır. Bu durumda çocuğun yaptığı sözleşme velinin icazet=izin vermesi ile geçerli olmaktadır. 18 yaşının üstünde ehliyet kural olmakla beraber, bazı kişilere vasi tayin edilmekle ehliyetleri sınırlandırılmakta ve sınırlı ehliyetli olmaktadır. Bu kişilerin hizmet sözleşmeleri yapmaları da vasilerinin iznine bağlıdır.

İkinci Kural= Sözleşme Serbestisi: Türk özel hukuk düzeninin temeli sözleşme serbestisi ilkesine dayanmasıdır. Bu ilkeye göre hukuk düzeni, kural olarak, kişinin dildiği kişi ile sözleşme yapmasını; bu sözleşmenin içeriğini belirleme, değiştirme ve sonuçta sona erdirme serbestisini tanımıştır. Anayasamızın 48nci maddesi de “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir” sözü ile sözleşme serbestisini güvence altına almıştır.

2-      İş yasalarının özel sınırlamaları

İş hukukunun sosyal hukuk karakteri gereği yukarıda belirttiğimiz genel kurala bir çok yönden sınırlamalar getirilmiştir.

Taraf Ehliyetine Getirilen Sınırlamalar;

a-      Yaş bakımından getirilen sınırlamalar

Kural olarak çalışma yaşı 15 yaştır (14 yaşın ikmali) (İK. m. 67). Taraf ehliyetine getirilen bu istisnaya da bir çok yönden sınırlamalar getirilmiştir.

aa. 13 yaşını bitirmiş çocuğun sağlığı ve vücut gelişimi ile eğitimini engellemediği sürece hafif işlerde çalışmasına izin verilmiştir.

bb.  Yer altı veya sualtında yapılacak işlerde ve gece çalışmalarında 18 yaşını doldurmamış erkek çocukları ile her yaştaki kadın işçilerin çalıştırılması yasaktır.

cc. Bar, Gazino, hamam, plaj gibi işyerlerinde 21 yaşında olan kişiler çalışabilir.

dd.      Çocukların çalışabileceği ağır ve tehlikeli  işlerde 16 yaşını bitirmiş olmak gereklidir.

b- Cinsiyet: Kural olarak, Türk hukukunda sözleşmenin tarafı olma bakımından cinsiyet ayrımı yoktur. Ancak;

aa.  Her yaştaki kadınların yer altı, sualtı ve sanayie ait işlerde gece çalışması yasaktır.

bb. İşin niteliği icabı kadınların çalışması gereken gece işlerinde 18 yaşını bitirme , izin ve sağlık kontrolü şartı aranır.

cc. Kadınların çalışabileceği ağır ve tehlikeli işler ilgili tüzükte gösterilmiştir.

c-       Yabancılık: Kural olarak Türkiye’de oturma izni almış yabancıların çalışma hakkı vardır. Ancak, özellikle vasıf  gerektirmeyen işlerde yabancıların çalışması bir çok yönden sakıncalı olduğundan bu işler yabancılara yasaklanmıştır.

d-      Sağlık Durumu: İşçilerin beden sağlığı uygun olmayan işlerde çalışması yasaklanmıştır. Bu nedenle 18 yaşını bitirmemiş çocukların, ağır ve tehlikeli işlerde çalışanların ve gece çalışmalarında kadınların sağlık durumu hekim tarafından uygun görülmedikçe hizmet sözleşmesi ile çalışmaları yasaktır.

Sözleşme serbestisine getirilen sınırlandırmalar:

a.      akit yapma zorunluluğu halleri: İş yasası, belirli durumlarda işten çıkarılan işçilerin tekrar işe alınması; daimi işçileri %3 oranında sakat, %2 oranında eski hükümlü, %2 oranında terör mağduru kamu görevlisi çalıştırılması zorunluluğu; Maluliyeti sona eren işçiyi boş yer varsa alma zorunluluğu; Askerlik veya kanuni ödevi nedeniyle işyerinden ayrılanları tekrar işe alma zorunluluğu; İşçi kuruluşlarında görevi yasada sayılan hallerde sona erenleri işe alma zorunluluğu gibi hallerde işverenin belirli bir kişi ile hizmet sözleşmesi yapma zorunluluğu kabul edilmiştir. Bunun yanında serbest muhasebeci, serbest muhasebeci mali müşavir bu unvanıyla, yeminli mali müşavir ise bu unvan ve tasdik yetkisi ile hizmet sözleşmesi çerçevesinde çalışması yasak olduğundan işçi olarak çalışamayacaktır.

İş Kanununun 24. maddesine göre, hizmet sözleşmesi ihbar sürelerine bağlı olarak sona erdirilen işçilerin yerine işçi alınamaz. Eğer bu kişilerin yerine işçi alınacak ise, öncelikle sözleşmesi feshedilen işçilere noter aracılığıyla ihbarda bulunulmalıdır. Bu ihbarı alan eski işçilerin sözleşme yapmak üzere gelmemeleri halinde yeni işçiler ile sözleşme yapılabilecektir. Bu yükümlülük 6 ayın dolması ile ortadan kalkar. İş kanununun bu düzenlemedeki sorunu, yaptırımının olmamasıdır. İşverenin bu kurala uymamasının tek yaptırımı para cezasıdır. Ayrıca işveren önce işçiler ile hizmet sözleşmesi yapıp, sonra çıkarmak istediği işçilerin hizmet sözleşmesini sona erdirerek yasaların emredici düzenlemelerinden kurtulabilmektedir.

Muvazzaf askerlik ya da kanuni bir görevi nedeniyle hizmet sözleşmesini feshetmek zorunda olan işçi, askerlik ya da kanuni görevinin sona ermesinden itibaren 2 ay içinde eski işyerine başvurduğunda, işçi alınacaksa ve boş yer varsa öncelikle alınması zorunludur.

b.  Sözleşmenin şeklini belirleme bakımında sınırlamalar: Kural olarak hizmet sözleşmeleri hiçbir şekle bağlı değildir. Ancak, süresi bir yılı aşan belirli süreli hizmet sözleşmeleri ile takım sözleşmeleri, gazeteci ve gemi adamı ile işveren arasındaki hizmet sözleşmesi yazılı yapılmak zorundadır.

c. Sözleşmenin muhtevasını belirleme serbestisinin sınırları: İş yasalarının emredici bütün kuralları genel olarak bu serbestiyi sınırlar. Ancak özel düzenlemelerle; işçiler arasında sendikalı-sendikasız ayrımı yapmak, toplu iş sözleşmelerine aykırı sözleşme yapmak yasaktır. Sözleşme yapma zorunluluğu bulunan eski çalışanların aynı statüde işe alınma zorunluluğu da muhteva serbestisini sınırlar.

d. Hizmet sözleşmesini sona erdirme serbestisinin sınırları: Kural olarak, işverenin hizmet sözleşmesinin fesih bildirimi ile sona erdirme hakkı sınırlandırılmamıştır. Bu husus, Türk Hukuku için bir eksikliktir. Bunun yanında, işyeri sendika temsilcilerinin ancak haklı nedenle işten çıkarılabilmesi, özelleştirilen işyerlerindeki sakat kadrosunda çalışanların üç yıl süreyle hizmet sözleşmesinin feshinin yasaklanması, olağanüstü hallerde işçi çıkarılmasının üç ay süreyle ertelenmesi gibi kısmi sınırlamalar mevcuttur.

Hizmet Sözleşmesinden Doğan Taraf Borçları

A-    İşçinin Borçları:

1-     İş görme borcu: İşçi işini bizzat, çalışma koşullarına uyarak ve özen göstererek yapmak zorundadır. İşçinin iş görme borcunu kendi bilgi, mesleki vukuf, istidat ve vasıfta yerine getirmemesi haklı nedenle fesih nedeni (İK. m. 17/II) olarak kabul edilmektedir.

2-    Sadakat borcu:İşçinin, işveren ile olan borç ilişkisi kişisel ilişkileri de kapsadığında. Bu kişisel ilişkiden doğan ve işçiden belirli bir şekilde davranma ya da davranmama beklentisini ifade eder. İşverenin şöhret ve itibarını koruma, işyerine yabancı kişileri almama, işyerinin sırlarını açıklamama gibi borçlar sadakat yükümlülüğünden doğar.

3-    İşverenin talimatına uyma borcu : İşçi işverenin hizmet sözleşmesinden doğan ve soyut olarak belirlenen iş görme borcunu  somutlaştıran emir ve talimatlar ile işyeri düzenine yönelik talimatlara uymak zorundadır. Örneğin, işyerine giriş çıkışta üst aranması, sigara içme yasağı gibi talimatlara aykırı davranışlar haklı nedenle işten çıkarma ya da diğer disiplin cezalarına konu olma bakımından emir ve talimatlara uyma yükümlülüğünün bir yaptırımıdır. Sözleşmeden doğan iş görme borcunun belirlenmesinde sözleşmenin somut hükümler içermesi işverenin emir ve talimat yetkisini de kısıtlar.

4- Rekabet Etmeme Borcu: Bu borç, hizmet sözleşmesinin içeriğinden doğmaz. Ancak, işçinin çalışma süresi boyunca işyerinde edindiği bilgi ve tecrübenin ayrıldıktan sonra işverenin aleyhine olarak kullanılma ihtimali olabilir. İşçinin iktisadi özgürlüğünü kısıtlamak ve bu bilgi ve tecrübeyi kullanmasını engellemek mümkün değildir. Ancak hukuk düzeni belirli bir süre bu bilgi ve tecrübenin kullanılmasını yasaklamaya izin vermektedir. Hizmet sözleşmesi yapıldığı zaman ya da hizmet sözleşmesinin sona erdiği tarihte yazılı olarak yapılacak rekabet etmeme sözleşmesi ya da şartı ile işçinin belirli bir süre (hakkaniyete uygun bir süre) aynı işte çalışması ya da rakip ortaklıklarda bulunmaması kararlaştırılabilmektedir.

B-    İşverenin Borçları:

1-  Ücret ödeme: ücret, bir kimseye iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve nakden ödenen meblağdır. Ücret işveren tarafından verilebileceği gibi üçüncü kişiler tarafından da ödenebilir. Örneğin, hamamda tellak ya da garson kişilerin bahşişleri ücret olarak almasında olduğu gibi. Ücretin mutlaka nakden ödenen bir meblağ olması gereklidir. Yani para ya da paraya çevrilmesi güç olmayan çek gibi araçlarla ödenebilir. Bono, poliçe ve borç senedi gibi araçlarla ücret ödenemez. Ücretin tedavülde olan para ile ödenmesi esastır.

Ücret en geç ayda bir ödenir. Ancak taraflar toplu iş sözleşmesi ya da hizmet sözleşmesi ile bir haftaya kadar indirerek bu süreyi kısaltabilirler. Ücret kural olarak işyerinde ödenir. Ücrete ilişkin alacaklarda zamanaşımı süresi 5 yıldır.

Ücretin korunması kamu düzeni ile ilgilidir. Bu nedenle kanun koyucu ücreti koruyucu düzenlemeler getirmektedir. Bu düzenlemelerin başında asgari ücret gelir. Asgari ücret, işçinin kendisinin geçiminin sağlayacak olan ve iş karşılığı ödenen minimum ücret olarak kabul edilir. Bunun dışında ücretin;

–         işçinin rızası aranmaksızın işveren alacağına mahsuben takas edilememesi;

–         haciz durumunda en fazla ücretin ¼’ünün haciz altına alınması (nafaka alacakları hariç);

–         ücretin, ipotekli alacaklar ve devlet alacağından sonra birinci sırada imtiyazlı alacaklardan olması;

–         bazı kamu ihalelerinde işçi ücretlerinin ödenmesinin takip edilme zorunluluğu getirilerek kamu makamlarınca korunması;

–         disiplin cezası olarak toplu iş sözleşmesi ve hizmet sözleşmesinde gösterilen nedenlerle sınırlı olarak en fazla 3 günlük ücret kesme cezasının verilebilmesi;

–         Çalışama sürelerinin kanun ya da sözleşmeyle sınırlandırılmasına paralel olarak ücretten indirim yapılamaması;

–         İşçinin ücretinin en fazla 10 günlük ücreti kadar zarar karşılığı kesinti yapılabilmesi; işçinin ileride vereceği zararlara mahsuben her hafta 1 günlük ücret olacak şekilde kesinti yapılabilir. Bu kesinti en fazla 10 günlük ücret tutarını geçemez.

–         İş Kanununda belirtilen ve çalışma süresinden sayılan hallere ücret ödenmesi;

2-  İşçiyi gözetme (Koruma): İşveren, işyerinde işçinin çalışması nedeniyle  karşılaşabileceği risklere karşı koruyucu önlemler almak zorundadır. Bu önlemler işe ilişkin olabileceği gibi, işyeri nedeniyle karşılaşılabilecek riskleri de kapsar.

Olay: 10 işçinin çalıştığı bir işyerinde işçiler işyerinden bulunan tozlardan dolayı kanser riski ile karşı karşıyadır. İşyeri teneke kaplı, nemli ve karanlık bir mekandır. İktisadi değeri yoktur. Bu işçilerin kanser olmaması için işverenin 10 milyar değerinde koruyucu malzeme kullanması gereklidir. İşverenin bu kadar mali gücü yoktur. Bütün bu verilere rağmen, işverenden işçiyi koruma yükümlülüğü çerçevesinde böyle bir masraf yapması beklenebilir mi?

Çözüm: Eğer çalışma ilişkilerine Borçlar Kanunun çerçevesinde bakılsaydı işverenden böyle bir yükümlülük beklenemeyecekti. Çünkü, bu kanunun 332nci maddesi bu yükümlülüğü yerine getirme bakımından “hakkaniyet” ilkesini esas almıştır. İşverenin mali gücü yoksa hakkaniyet gereği böyle bir yükümlülüğün yerine getirilmesi işverenden beklenemeyecektir. Oysa İş Kanunu, böyle bir çözümü kabul edemez. İnsan hayatının mali imkanlarla korunması düşünülemez. Bu yasanın 73ncü maddesine göre işveren “gerekli bütün önlemleri” almak zorundadır. Gerekli önlemden anlaşılan ise şudur; bir kazanın önlenmesi teknik olarak mümkün ise gerekli olan demektir. Dolayısıyla işçiyi gözetme borcunun kapsamı iş hukukunda oldukça geniştir. Yargıtay bu yükümlülüğün kapsamını, denetim sorumluluğunu da içine alacak şekilde genişletmiştir. Yani, bir işyerinde işveren bütün araç ve gereçleri işçinin kullanımına sunsa, uyarı levhaları da assa, buna rağmen işçi özellikle bu araçları kullanmadan çalışıyor ve işveren de denetlemiyorsa, meydana gelen kazadan doğan sorumluluktan işveren kurtulamayacaktır. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü 4ncü maddesi ile bu yükümlülüğe, teknik yenilikleri takip sorumluluğunu da getirmiştir.

3- Eşit işlem yapma: Aynı durumda olan işçilere aynı muameleyi yapmayı ifade eder. Bu kuralın bir istisnası ücret bakımından sendikalı ve sendikasız işçiler arasında ayırım yapılmasında kendini gösterir.

Olay: İşçi Yaşar ve Orhan işyerinde kavga etmişlerdir. İşveren işçi Yaşar’a 3 gün ücret kesme cezası vermiş, Orhan’ın ise hizmet sözleşmesinin işyerinde kavga ettiğinden dolayı haklı nedenle tazminat ödemeksizin feshetmiştir. İşçi Orhan ihbar ve kıdem tazminatı almak için dava açmıştır. İşçi Orhan talebinde haklı mıdır?

Çözüm: İşyerinde kavga  ihbar ve kıdem tazminatı ödenmeksizin işten çıkarma nedenidir. Ancak, işverenin eşit işlem yapma borcu gereği aynı durumda olan işçiler arasında (kıdem, yetenek ve daha önce benzer konularda ceza almama gibi durumlarda) eşit işlem yapması zorunludur. Olayda aynı statüde olan işçiler arasında eşit işlem yapılmadığından olayın fesih için haklı neden olma özelliği ortadan kalkmıştır. İşveren ihbar ve kıdem tazminatını ödemek zorundadır.

Beşinci Hafta Ders Notları

I- Hizmet Sözleşmesinin Sona Ermesi

Hizmet sözleşmesi, taraflardan birisinin fesih irade beyanı veya tarafların karşılıklı anlaşması, ölüm ve sürenin sona ermesi gibi fesih dışında meydana gelen nedenlerle sona ermektedir. Kural olarak işverenin ölümü hizmet sözleşmesini sona erdirmez. Sözleşme işverenin mirasçıları ile devam eder. Ancak, işverenin şahsı işçi için önemli ise işverenin ölümü ile sözleşme sona erer.

Belirli süreli hizmet sözleşmesi, aksi kararlaştırılmadıkça sürenin sonunda sona erer. Taraflardan birinin önceden bir bildirimde bulunmasına gerek yoktur. Ancak, sürenin sona ermesine rağmen işçi çalışmaya devam eder ve bu duruma işveren ses çıkarmaz ise, sözleşme aynı şartlarla en çok bir yıl için yenilenmiş sayılır. Sözleşme süresi bir yıldan kısa ise, yenileme yine sözleşme süresi kadar olacaktır.

Sözleşmenin süresi, gün, ay, yıl gibi belirli bir zaman dilimi olduğu gibi belirli bir iş, sezon gibi sürenin belirlenmesinde kullanılan olaylara da bağlanabilir. Bu durumda beklenen olayın gerçekleşmesi ile sözleşme sona erer. Örneğin, sezonun kapanması, alınan işin tamamlanması gibi. Sözleşmenin süre sonunda kendiliğinden sona ermesi esastır. Ancak taraflar süre bitiminden önce sona ermenin belirli bir ihbara bağlanmasını şart koşa bilirler. Bu ihbar yapılmadığında sözleşme, yine aynı şartlarda ve aynı süresi kadar yenilenmiş sayılır.

Belirli süreli hizmet sözleşmesi kural olarak süre bitiminden önce, ancak haklı nedenle sona erdirilebilir. Haklı bir neden olmadan ve süre sona ermeden önce işçinin işten çıkarılması durumunda işçi BK. m. 325’e göre  kalan süreye ait ücretini talep edebilir. İşçi bu süre içerisinde bir iş bulmuş ise, sadece daha düşük ücretle iş bulması ihtimalinde, aradaki kayıp talep edilebilir. Bu süre içerisinde işçinin ihmalinden kaynaklanan nedenle iş tekliflerini değerlendirmemesi ve ya ihmalde bulunması halinde tazminat hakkı doğmaz. İşçi, süresi sona ermeden ve haklı bir nedene dayanmadan belirli süreli hizmet sözleşmesinin feshi durumunda şartları gerçekleşmişse işverenden kıdem tazminatı da talep edebilir.

II- Hizmet Sözleşmesinin Fesih Bildirimi İle Sona Erdirilmesi

Fesih Kavramı;

Fesih, karşı tarafa ulaşması gerekli, tek taraflı bozucu yenilik doğuran bir haktır. Fesih karşı tarafa ulaştığı anda hüküm ve sonuç doğurur. Karşı tarafın kabulüne bağlı bir hak değildir. Kullanılması ile bir hukuki ilişkiyi sona erdirir. Bu hak kişiliğe bağlı bir haktır. Bu haktan vazgeçilemeyeceği gibi tamamen bir üçüncü kişiye (ya da disiplin kuruluna) devredilemez. Bu yöndeki sözleşme hükümleri geçersizdir. Bozucu yenilik doğuran bir hak olması nedeniyle, bir defa kullanılmakla hüküm ifade eder. Feshi kullanan bunu geri alamaz. Karşı tarafın kabulüne bağlıdır. Fesih bildiriminin yazılı yapılmaması, feshin sıhhatini etkilemez. Yazılı bildirim ispat ile ilgilidir.

Fesih yolu ile hizmet sözleşmesi iki türlü sona erdirilebilir:

– Feshi ihbar sürelerine bağlı olarak fesih,

– Feshi ihbar süresi beklemeksizin haklı nedenle derhal fesih.

III- Feshi İhbar Sürelerine Bağlı Fesih (Süreli Fesih Bildirimi) İK. m. 13

Haklı bir neden olmadıkça kural olarak, fesih irade beyanında bulunulduktan belirli bir sürenin geçmesinden sonra hizmet sözleşmesi sona erer. Bu süreye “feshi ihbar süresi” denir. Bu sürelerin uzunluğu, işçinin işyerinde çalıştığı süreye ve buna bağlı kıdemine göre değişir.

İşçi işyerinde 6 aydan az çalışmakta ise,

2 hafta

6 ay – 1.5 yıldan az 4 hafta
1.5 yıl- 3 yıldan az 6 hafta
3 yıl ve daha fazla 8 haftadır.

Bu sürelerin anlamı şudur: İşveren ya da işçi hizmet sözleşmesini sona erdirmek istiyorlarsa, fesih irade beyanı bulunulduğundan itibaren yukarıda belirtilen ihbar sürelerinin geçmesi ile sözleşme sona erecektir. Örneğin, bir işyerinde 3 yıldan fazla çalışmakta olan işçinin işten çıkarılması ya da işçinin işten ayrılması için 22 Ekim 2000 tarihinde fesih irade beyanı bulunulduğunda hizmet sözleşmesi 19 Kasım 2000 tarihinde sona erecektir.

Fesih Sürelerinin Özellikleri:

1-     Yukarıda belirtilen süreler asgari sürelerdir. Bu süreler işçi yararına olmak şartıyla arttırılabilir. Örneğin 3 yıldan fazla bir sürede çalışmakta olan işçinin tabi olduğu feshi ihbar süresi 8 haftadır. Bu süre 10 haftaya çıkarılabilir; ya da yasada olmayan yeni bir basmak getirilebilir. Örneğin, en az 5 yıl çalışan işçinin feshi ihbar süresi 10 hafta yapılabilir.

2-     İhbar sürelerine bağlı olarak sözleşmeyi sona erdirmek, ancak belirsiz süreli hizmet sözleşmelerinde söz konusudur. Belirli süreli hizmet sözleşmeleri ihbar sürelerine bağlı olarak son erdirilemez. Haklı bir gerekçe olmaksızın yapılan belirli süreli hizmet sözleşmelerinin en az 3 defa yenilenmesi durumunda (zincirleme hizmet sözleşmesi), Yargıtay’ın bu olayı hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirmesine paralel olarak belirsiz süreli hizmet sözleşmesi olacağından feshi için ihbar sürelerine bağlı kalınacaktır.

3-     Fesih hakkı, her zaman kullanılabilir. Grev, hastalık, kaza, izin durumlarında dahi bu hak kullanılabilir. Ancak, ihbar süreleri grev, işçinin hastalanması, ücretli ya da ücretsiz izin  gibi hizmet sözleşmesinin askıda bulunduğu durumlarda işlemez. İhbar süresi grev, hastalık ve izin süresinin bitiminden sonra süre işlemeye başlar.

Olay: İşyerinde çalışan işçiler, 22.9.2001 tarihinde sendikanın ilan ettiği greve katılmıştır. İşveren, 23.9.2001 tarihinde, işyerinde 1 yıldır çalışmakta olan işçi Yaşar’ın sözleşmesini feshetmiştir. Grev, 25.10.2001 tarihinde sona ermiştir. İmzalanan toplu iş sözleşmesi ile işyerinde 6 aydan fazla 1 yıldan az çalışan işçilerin feshi ihbar süresi 6 haftaya çıkarılmıştır. İşçi hangi süreye tabidir?

Çözüm: Sözleşme 23.9.2001 tarihinde fesih irade bayanı ile sona erdirilmiştir. Ancak, feshi ihbar süresinin işlemesi grev nedeniyle durmaktadır. Grevin bitimi bu sürenin işlemesine neden olacaktır. 25. 10. 2001 tarihinde sona eren grevden 4 hafta sonra (İK. m. 13) hizmet sözleşmesi sona erecektir. Ancak bu sırada sözleşme devem ettiği için yeni toplu iş sözleşmesinden de işçi yararlanacaktır. Dolayısıyla işçi Yaşar için ihbar süresi 4 hafta değil, 6 hafta olacaktır. Hizmet sözleşmesi, 25.10.2001 tarihinden itibaren 6 hafta geçtikten sonra sona erecektir.

4-     Bu sürelere hem işveren hem de işçi uymak zorundadır. İşçi de hizmet sözleşmesini fesih ile sona erdirmek istediği zaman feshi ihbar sürelerine uyacaktır. Feshi ihbar süreleri işçinin aleyhine değiştirilemeyeceği için, bu sürelerin uzatılması durumunda sadece işveren için geçerli olacaktır. İşveren, feshi ihbar süresine ait ücreti peşin ödeyerek, feshi ihbar süresini beklemeden sözleşmeyi derhal sona erdirebilme hakkına sahiptir. Feshi ihbar süreler içerisinde işçinin günde 2 saat iş arama izin hakkı vardır. Ücreti ödenerek kullanılan iş arama izin hakkını işçi seçimlik olarak iki şekilde kullanabilir. Öncelikle işçi, bu hakkını her gün olacak biçimde kullanabilmektedir. Ancak işçi isterse, 2 saatlik iş arama izin hakkını topluca kullanabilir. Günlük 2 saatlerin toplamı kaç iş günü ediyorsa, son güne rastlamak şartıyla topluca kullanılabilmektedir.

5-     Feshi ihbar sürelerine uyulmadan ya da peşin ödeme yapılmadan uygulanan fesih, geçerlidir. Ancak usulsüz bir fesihtir. Bu durumda usulsüz fesihte bulunan taraf ihbar süresi kadar ücrete denk gelen “ihbar tazminatı” öder.

6-     Fesih hakkının kullanılması bir nedenin varlığına bağlı değildir. Hatta neden hukuka ve ahlaka aykırı olabilir. İşveren işçiyi şikayette bulunması, davada aleyhine şahitlik yapması, kanuni bir hakkını kullanması, sendikaya üye olması ya da olmaması ile sendikal faaliyet nedeniyle de işçiyi işten çıkarabilir. Ancak bu durumda fesih hakkının kötüye kullanılması söz konusudur. Bu duruma “kötü niyetli fesih” denir. Kötü niyetli fesih durumunda işveren “kötü niyet tazminatı” öder. Bu tazminatın miktarı, usulsüz feshin bir yaptırımı olan ihbar tazminatının 3 katıdır. Yani, 6,12,18 veya 24 haftalık ücretten ibarettir. Sendikal nedenlerle yapılan kötü niyetli fesihte de işçinin en az bir yıllık ücreti kadar tazminat ödenir.

IV- Haklı nedenle derhal fesih (İhbar sürelerine bağlı olmayan fesih) İK. m. 16 ve 17

Çalışma ilişkilerinde öyle durumlar meydana gelebilir ki, hem işçi hem de işverenden ihbar sürelerini beklemek doğru olmaz. Çünkü taraflar için tahammül edilemeyecek durumlar söz konusu olabilir. İşte bu nedenlerle yapılan fesihlerde ihbar sürelerine uyma şartı yoktur.

Haklı nedenle derhal fesih, hem belirsiz süreli hem de belirli süreli ve sürekli (niteliği gereği 30 işgününden fazla süren işler) hizmet sözleşmelerinde uygulanabilir.

Haklı nedenle derhal fesih durumunda karşı tarafa fesih nedeni bildirilmek ve haklı nedenin varlığı da bir uyuşmazlık durumunda ispat edilmek gereklidir. Haklı neden yoksa ya da var olan haklı neden ispat edilemediğinde fesih yine geçerlidir. Ancak bu durumda İK. m.13’e göre hizmet sözleşmesi sona erdiği kabul edilir ve bu fesih türünün kuralları uygulanır.

Haklı nedenlerin neler olduğu İş Kanununun 16ncı maddesinde işçi yönünden, 17nci maddesinde de işveren yönünden sıralanmıştır. Uygulamada, yasada belirtilen nedenlerin dışında benzer nedenler de haklı neden olarak kabul edilmektedir.

1-     İşçi tarafından hizmet sözleşmesinin haklı nedenle fesih nedenleri;

I- Sağlık nedenleri;

a-      hizmet sözleşmesinin konusu olan işin yapılması sözleşme sırasında bilinmeyen ve işin mahiyetinden doğan bir nedenle işçinin sağlığı  veya yaşayışı tehlikede olması,

b-     işçinin sürekli olarak yakından ve doğrudan doğruya buluşup görüştüğü işveren ve ya bir diğer işçinin bulaşıcı veya işçinin işi ile bağdaşamayan bir hastalığa tutulması,

II- Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller;

a-      hizmet sözleşmesi yapıldığı sırada sözleşmenin esaslı noktalarından biri hakkında işverenin işçiyi yanılması,

b-     işverenin, işçinin veya ailesi üyelerinden birinin şeref ve namusuna dokunucu söz ve davranışlarda bulunması, (bazı işveren vekilinin aynı nitelikteki söz ve davranışları da işverenin davranışı gibi değerlendirilebilmektedir.)

c-      işçi işverenin evinde oturmakta ise, işverenin aile yaşayış tarzının genel ahlak kurallarına bakımından düzgün olmaması,

d-     işveren işçiye veya işçinin aile üyelerinden birisine sataşmada bulunması, göz dağı vermesi, veya suça teşvik etmesi,

e-      işveren tarafından işçinin ücretinin kanun hükümleri veya iş sözleşmesi gereğince hesap edilmemesi veya ödenmemesi,

f-       ücretin parça başına ödenmesi kararlaştırıldığında işçiye az iş verilmesi,

g-      işçinin çalışma şartlarında esaslı değişiklik yapılması; işçinin işyerinin belediye sınırları dışında bir yere nakli, aynı işyerinde çalışma şartlarının ağırlaştırılması gibi değişiklikler.

h-      İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması ve bu nedenle işçinin sağlığı ve güvenliğinin sarsılması.

III- Zorunlu haller;

İşçinin çalıştığı işyerinde bir haftadan fazla süre ile işin durmasını gerektiren zorlayıcı nedenlerin ortaya çıkması.

2-     İşveren tarafından hizmet sözleşmesinin haklı nedenle fesih nedenleri;

I- Sağlık nedenleri;

a-      işçinin kendi kasdından veya derli toplu olmayan yaşantısından dolayı hastalanması ve bu hastalık nedeniyle devasızlığının ardı ardına 3 gün veya bir ay içinde toplam 5 gün işyerine gelmemesi; işçini kusuruna dayanmayan hastalık nedeniyle devamsızlıkta ise, çalışılamayan süre  iş kanunun 13. maddesinde belirtilen ihbar süresi ve ona eklenen 6 haftalık süreyi aşması durumunda haklı nedenle fesih hakkını doğurur. Doğum nedeniyle meydana gelen hastalıklarda devamsızlık için bu süre, yasal olan ve doğumdan önce 6 hafta, doğumdan sonra 6 haftalık doğum izninden sonra başlar,

b-     işçini bulaşıcı veya işi ile bağdaşmayan tiksinti verici bir hastalığa yakalanması,

II- Ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan haller; Bu haklı nedenlerin düzenlendiği iş yasasının 17. maddesinin ikinci fıkrası çifte norm karakterlidir. Bu düzenleme, sözleşmenin haklı nedenle feshini düzenleyerek hem hukuksal yaptırım hem de disiplin yaptırımı niteliğindedir. Zira, fesih gibi sadece hukuksal yaptırım sonucu doğmaz; kıdem tazminatından mahrum kalma (İK. m. 14) gibi ceza özelliğine de sahip bulunmaktadır. Bu nedenler;

a-      Hizmet sözleşmesi yapıldığı sırada, sözleşmenin yapılması için gerekli esaslı noktalarda işçinin işvereni yanıltması,

b-     İşçinin, işverenin veya işverenin ailesi üyelerinde birinin  şeref ve namusuna dokunucu söz ve davranışlarda bulunması; işyerine hakaret de bu konuda değerlendirilen bir haklı neden olarak kabul edilmektedir. Örneğin “bu işyerinin temeline…..edeyim” gibi sözler.

c-      İşçinin işverenin evinde oturmakta ise, yaşayışının evin adap ve usulleri ile genel ahlak anlayışına uygun olmaması,

d-     İşverenin aile üyelerinden birisine veya işverenin bir diğer işçisine sataşma; işçilerin kavga etmesinde olduğu gibi. Yargıtay’a göre işyeri dışında işçinin işverenin bir diğer işçisinin eşine veya kızına sarkıntılık etmesi de haklı neden olarak kabul edilmiştir.

e-      İşyerinde içki içme, işyerine sarhoş gelme,

f-      İşverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, meslek sırlarını ortaya çıkarmak gibi doğruluk ve güvenle bağdaşmayan davranışlarda bulunmak,

g-      İşyerinde yedi günden fazla hapsi gerektiren ve cezası tecil edilmeyen bir suç işlenmesi,

h-      İşverenden izin almaksızın ve haklı bir nedene dayanmayan devamsızlık; devamsızlığın süresi bakımından:

aa- ardı ardına 2 gün,

bb- bir ay içinde iki hafta tatili sonrasına rastlayan işgünü,

cc- değişik tarihlerde ancak bir ay içinde toplam üç gün sürmesi gerekmektedir. Burada bir aydan anlaşılan takvim ayı değil, ilk devamsızlıktan itibaren 30 gün içinde diğer devamsızlıkların gerçekleşmesi anlaşılır.

ı- İşçinin yapmakla yükümlü bulunduğu ödevleri kendisine hatırlatıldığı halde yapmaması,

i-        işçinin kastı veya savsaması yüzünden işin güvenliğini tehlikeye düşürmesi,

j-       işçinin eli altındaki araçlara, eşyalara zarar vermesi ve bu zarar miktarının 10 günlük ücretinden fazla olması,

III- Zorunlu haller;

İşyerinde işçiyi bir hafta süre ile çalışmaktan alıkoyan bir zorlayıcı sebebin ortaya çıkması. Örneğin, tutukluluk halinde olduğu gibi. Bu nedenle devamsızlık bir haftayı geçtiğinde işverenin haklı nedenle fesih hakkı doğar. Bu düzenleme sosyal bakımdan adil olarak değerlendirilemez. Çünkü yıllarca işyerinde çalışan bir işçinin ardı ardına iki gün devamsızlığı disiplin cezası niteliğinde bir ceza ile beraber, kıdem tazminatı hakkını doğurmazken, adi bir suç işleyen işçinin devamsızlığı nedeniyle fesih durumunda kıdem tazminatı ödenecektir. Bu düzenlemeyi iş hukukunun işçiyi koruyucu mantığı ile bağdaştırmak güçtür.

Halı nedenle yapılan fesih, karşı tarafın ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışlarına dayanıyorsa bu hakkın kullanımı belirli bir süreyle sınırlanmıştır. Bu bakımdan iki süre söz konusudur.

a-      Bu çeşit davranışın ve failin öğrenildiği tarihten itibaren 6 işgünü. Örneğin, işçinin işverene hakareti veya devamsızlığı durumunda işçi 6 işgünü içerisinde haklı nedene dayanarak işten çıkarılabilir. 7nci işgününde işten çıkarılabilir mi? Evet. İşçi 7nci işgününde de işten çıkarılabilir. Ancak bu durumda fesih İK. m.17/II’ye göre değil İK. m. 13’e göre yani ihbar sürelerine bağlı fesih olur. Aradaki fark; İK. m.17/II’ye göre yapılan fesih durumunda ihbar süresi beklenilmez ve işçiye kıdem tazminatı ödenmez. İK. m.13’e göre fesih yapıldığında  ihbar tazminatı ve kıdem tazminatı ödenmek zorundadır. İşçi bakımından da aynı kurallar geçerlidir. İşçi de İK.m.16/II’ye giren bir hususa dayanarak fesih hakkını kullanabilmesi için 6 işgünlük süreye dikkat etmelidir. 7nci işgününde fesih olduğunda fesih, İK.m.13’e göre yapılmış sayılır. Aradaki fark, süresi içinde fesih hakkını kullandığında işçi kıdem tazminatı alır. Süreyi geçirdiğinde istifa etmiş sayılır ve kıdem tazminatı talep edemez. Öğrenme olayı olay tarihinde de olabileceği gibi 3 ay, 6 ay sonra da olabilir. Çalışma hayatında istikrarı korumak amacıyla bu süreye de bir sınırlama getirilmiştir.

b-     Davranışın meydana geldiği tarihten itibaren 1 yıl içinde öğrenme fiilinin gerçekleşmesi gereklidir. Bu tarih geçtikten sonra olay öğrenilip hemen fesih hakkı kullanılsa bile, fesih İK. m.13’e göre kullanılabilir.

V- İşverenin Fesih Hakkının Sınırlanması

Çağdaş iş hukukunda genel eğilim, sözleşme serbestisinin sona erdirme bakımından da sınırlandırılmasıdır. Bu güvence yasal değişikliklerle tanındığı gibi toplu iş sözleşmeleri ile de olmaktadır. Bazı ülkelerde toplu iş sözleşmeleri ile iş güvencesi de getirildiği görülmektedir. Uygulamada işverenin haklı nedenle işçiyi derhal işten çıkarma hakkına çeşitli sınırlamalar getirilmektedir. Bu sınırlamaların başında, disiplin kurulu kurarak fesih yetkisinin denetlenmesi gelmektedir. Ancak bütün bu sınırlamalara rağmen yasal değişiklik ihtiyacı bulunmaktadır.

Hizmet Sözleşmesinin Sona Ermesinin Sonuçları

Hizmet sözleşmesinin sona ermesine bağlı olarak yeni hukuki sonuçlar doğmaktadır. Böylece işçi ve işverene uyması zorunlu çeşitli yükümlülükler verilmektedir. Bunlar;

–         İşçinin talebi üzerine işveren tarafından işçiye işinin çeşidini, ne olduğunu ve süresini gösteren belge (Bonservis) verilmelidir(İK. m. 20/I).

–         İşçi işini kanuna uygun olarak bırakmalıdır. Yani, uyması gereken ihbar sürelerine bağlı olarak kullanılan fesihte, ihbar sürelerinin sonuna kadar çalışmalıdır. Aksi takdirde kendisi bu sürelere ait ücretlerden sorumlu olduğu gibi işçinin usulüne uygun olarak işi bırakmadığını bilen ya da bu şekilde işi bırakmasına neden olan yeni işveren de eski işverene karşı sorumlu olur (İK. m. 15).

–         İşçinin alacaklarını tamamen aldığına dair ibra belgesinin düzenlenmesi. Bu belge yazılıp, işçi tarafından imzalandıktan sonra işverene verilir. Ancak gerçeğe aykırı ibraname verilmemiş gibi hukuksal sonuç doğurur. Tabiidir ki, aksi durum yazılı olarak ispat edilmelidir.

–         İşçinin, işverenin mesleki bilgi ve müşteri çevresini öğrenmesi nedeniyle bu bilgileri kendi yararına kullanmasını engellemek amacıyla yazılı olarak rekabet yasağı sözleşmesi kurulabilir. Bu sözleşme yasağı ile, makul bir süre için işçinin aynı işi yapması, başkası ile ortak olması ya da bir başka işverenin yanında hizmet sözleşmesi ile çalışması yasaklanabilir. Örneğin, hizmet sözleşmesi sona eren banka genel müdürünün bankacılık işinde altı ay süreyle çalışamayacağının kararlaştırılmasında olduğu gibi.

–         Belli koşulların gerçekleşmesi halinde işçiye kıdem tazminatı ödenmelidir.

Kıdem Tazminatı (İK. m. 14)

Hizmet sözleşmesinin sona ermesinin önemli sonuçlarından birisi de; sözleşmenin yasada öngörülen şekillerden biri ile sona ermesi durumunda işveren tarafından işçiye kıdem tazminatı adı altında bir tazminatın ödenmesidir.

Kıdem tazminatı adı altındaki ödeme, hukukumuza ilk defa 1936 yılında 3008 sayılı iş kanunu ile girmiştir. Kabul ediliş gerekçesinde, ülkemizde yaşlılık ve işsizlik sigortası olmadığı için bu sigorta kolları kabul edilinceye kadar işçilere kıdem tazminatı adı altında bir ödeme yapılmasını öngörmekteydi. Sosyal Güvenlik Kuruluşu olarak İşçi Sigortaları Kurumu 1947 yılında kuruldu. 1950 yılında da yaşlılık sigortası uygulamaya başladı. Yaşlılık sigortasını işsizlik sigortası kanun tasarıları izledi. Bu tasarılarda işsizlik sigortası ile kıdem tazminatı birlikte değerlendirilerek, işsizlik sigortası ile birlikte kıdem tazminatının kaldırılması da konu edindi.

Ağustos 1999 yılın 4447 sayılı kanun ile işsizlik sigortası kabul edilmiş ancak, kıdem tazminatı konusunda bir değişiklik yapılmamıştır. İşsizlik sigortası, yaşlılık sigortası kıdem tazminatı arasındaki bu tarihsel bağ nedeniyle günümüzde kıdem tazminatı tekrar çalışma hayatının gündemine oturmuştur.

Kıdem tazminatı hakkı konusunda da yıllar itibariyle önemli değişiklikler yapılmıştır. Örneğin bu tazminata hak kazanmak için hizmet sözleşmesinin 3 yıl sürmesi koşulu bir yıla indirilmiştir. Her yıl için ödenecek tazminat, 15 günden 30 günlük brüt ücrete çıkarılmıştır. Ayrıca tazminattan önceleri gelir vergisi  kesilirken sonradan bu vergi kaldırılmıştır. Gelir vergisi tahsil edildiği zamanlar tazminatın hesap edilmesinde ücretten kesilen gelir vergisi de brüt ücret çerçevesinde değerlendirilmekteydi. Kesilen gelir vergisi brüt ücrete dahil ediliyor, sonradan genel toplamdan gelir vergisi kesiliyordu. Tazminattan gelir vergisinin kaldırılması karşısında brüt ücret hesaplaması aynen muhafaza edilmiştir. Yani, brüt ücret hesap edilirken gelir vergisi dahil ücret hesaba esas alınmaktadır.

Kıdem Tazminatının Koşulları

Kıdem tazminatına hak kazanabilmek için hizmet sözleşmesinin süresinin bir yılı geçmesi ve kanunda öngörülen fesih hallerinden birinin ya da işçinin ölümü ile sözleşmenin sona ermiş olması gerekmektedir.

1-      Sözleşmenin en az 1 yıl sürmesi

Burada esas alınan süre takvim yılıdır. Fiilen çalışılan süre değildir. Örneğin, işçi 12.3.1999 tarihinde işe girdiğinde 12. 3. 2000 tarihinde 1 yıl çalışma şartını tamamlayacak ve  bu tarihte işten çıkarıldığında kıdem tazminatına hak kazanacaktır. Oysa bu süreler içinde fiilen çalışması bir yılı tamamlayabilir. İşçinin hasta, izinli olduğu günler olabilir. Örneğin bu günlerin toplamı, biraz önce örneğini verdiğimiz işçi için 3 ay olduğunu düşünelim. İşçi 8 ay fiilen çalışmış, 3 ay hizmet sözleşmesinin askıda olduğu hallerle geçmiş olsun, işçi yine bu tazminata hak kazanabilecektir. Çünkü söz konusu tazminat çalışılan günlere değil, hizmet sözleşmesi süresi üzerinden ödenmektedir.

Kural bu olmakla beraber grevde geçen süreler, tutukluluk süreleri ve makulü aşan rapor süreleri çalışılmış gün kavramına dahil edilmemekte ve kıdem süresinden düşülmektedir.

Belirli süreli hizmet sözleşmesi ile çalışan işçilere kural olarak kıdem tazminatı ödenmez. Bundan dolayı gerçek amaç belirli süreli sözleşme yapmak olmamakla beraber işçilerin ardı ardına gelen sürelerle belirli süreli hizmet sözleşmeleri ile çalıştırıldığı görülmektedir. Bu tür hizmet sözleşmelerine zincirleme hizmet sözleşmesi denilir. Bu sözleşme türünde işveren hakkını kötüye kullanmakta, gerçek amacı kıdem tazminatı yükümlülüğünden kurtulmak olmaktadır. Bir hakkın kötüye kullanılması hukuk tarafından himaye edilmez. Bu nedenle arka arkaya yenilenen belirli süreli hizmet sözleşmeleri (zincirleme hizmet sözleşmesi) belirsiz süreli sözleşmeye dönüşür. Bu sözleşme ile çalışan işçilerin: 1- süre sonunda sözleşmenin sona ermesi ile veya 2- süre bitiminden önce haklı nedenle olmayan fesih durumunda kıdem tazminatına hak kazanılır.

2-      Belirli fesih halleri veya işçinin ölümü

İşçinin ölümü halinde mirasçılarına kıdem tazminatı ödenir.

İşveren: İş Kanununun 13, 17/I ve IIIncü fıkralarına göre hizmet sözleşmesini sona erdirirse, kıdem tazminatı öder. Ancak İş Kanununun 17/II, yani işçinin ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışları nedeniyle hizmet sözleşmesini sona erdirirse, kıdem tazminatı ödemez.

İşçi: Hizmet sözleşmesi işçi tarafından İK. m. 13’e göre sona erdirilirse, bu tazminata hak kazanılamaz. Ancak işçi, sağlık, zorunlu hallar ve işverenin ahlak ve iyi niyet kurallarına uymayan davranışları karşısında fesih hakkını (İK. m. 16) kullanırsa, kıdem tazminatı ödenir. Ayrıca hizmet sözleşmesi işçi tarafından;

a- Emeklilik, yaşlılık, malullük veya toptan ödeme alınması durumunda,

b- Askerlik,

c- Kadın işçinin evlenmesi nedeniyle  1yıl içinde işten ayrılması

Durumlarında da sona erdirildiğinde kıdem tazminatına hak kazanılacaktır.

Kıdem Tazminatını Hesaplanması

Kıdem tazminatı işçinin her kıdem yılı için30 günlük brüt ücretinin ödenmesi esasına göre hesap edilir. Dolayısıyla öncelikle işçinin kıdem yılı ve son 1 günlük brüt ücretinin hesap edilmesi gerekmektedir.

1-      Kıdemin hesaplanması

Kıdem, işçinin işe başladığı tarih ile kıdem tazminatına hak kazanma nedeninin meydana geldiği tarih  arasında geçen hizmet sözleşmesinin devamı süresincedir.

Tam yıllardan artık kıdem süresi için (6 ay 20 gün gibi), her yıl için ödenen 30 günlük brüt ücretin artık yıla oranı da hesap edileceği için artık günler kıdem süresine dahil edilecektir.

Mevsimlik işçilerin çalıştıkları sürelerin toplamı üzerinden kıdem tazminatına hak kazanması kabul edilmektedir.

Hizmet sözleşmesinin devamı süresince, kıdemin işlemesini engelleyen ya da kıdemin hesap edilmesinde şüpheye yol açan durumlar olabilir. Şu durumlar kıdemin işlemesini engellememektedir;

a-      aynı işverenin bir veya değişik işyerlerinde sürekli veya aralıklı çalışma.

Örneğin işçi Yaşar, işveren Ahmet’e ait işyerinde 5 yıl çalışmıştır. İşçi askerlik nedeniyle hizmet sözleşmesini sona erdirmiş, 3 yıl sonra aynı işyerinde (ya da işverenin başka bir işyerinde) işe başlamıştır. 5 yıl daha çalıştıktan sonra fazla işçi nedeniyle işten çıkarılmıştır. İşçinin kıdem sürtesi 10 yıl olarak hesap edilir.

Ancak bu kuralında istisnaları mevcuttur. Şöyleki

aa- hizmet sözleşmesi kıdem tazminatına hak kazandırılmasını gerekmeyen bir nedenle sona ermiş ise, aynı işverenin aynı ya da değişik işyerlerinde geçen önceki süresi birleştirilmez. Örneğin yukarıdaki örnekte işçi kendisi istifa etse ve 3 yıl sonra aynı işyerinde (ya da aynı işverenin değişik işyerinde) tekrar işe girse, kıdem süresi sadece 5 yıl olarak hesap edilecektir.

bb- Daha önceki kıdem süresine kıdem tazminatı ödenmiş ise, aynı kıdem süresine ikinci defa tazminat ödenmeyeceğinden bir önceki kıdem süresi birleştirilmeyecektir. Örneğin yukarıdaki örnekte askere giden işçi kıdem tazminatını almış ise, tekrar aynı işyerinde (ya da aynı işverenin değişik işyerinde) işe girdiğinde kıdem sürtesi birleştirilmeyecek işçi Yaşar sadece 5 yıllık kıdem tazminatı alacaktır. Doğaldır ki, bu düzenleme yine kötü niyetli kullanımlara elverişlidir. İleride yüksek kıdem tazminatı ödemek istemeyen işverenler, sık sık girdi çıktı işlemi ile hizmet sözleşmesini sona erdirip yeniden bir sözleşme yapmaktadırlar. Hakkın kötüye kullanılması yasağı burada da devreye girmekte ve bu  niyetteki işverenler hukuk tarafından himaye edilmemektedir. Dolayısıyla kıdem tazminatı ödendikten sonra ödenen kıdem süresinin birleştirmeye dahil edilmemesi için işten çıkarılma tarihi ile sözleşmenin yenilenmesi arasında makul bir sürenin geçmesi gerekmektedir. Sürekli çalışma halinde ise, bir önceki kıdem süresine tazminat ödense dahi, birleştirme yapılacak ancak, daha önce ödenen miktar mahsup edilecektir.

b-      İşverenin değişmesi, özelleştirme

İşverenin değişmesi durumunda yeni işveren  daha önceki kıdem süresinden de sorumlu olacaktır.

İstisna: işyeri devredilmeden önce işçiler işten çıkarılmış ve kıdem tazminatları ödenmiş ise, yeni işveren nezdinde hizmet sözleşmelerinin devri söz konusu olmadığı için yeni işveren aynı işçilerle hizmet sözleşmesi yapsa dahi bir önceki kıdem süreleri birleşmeyecektir.

Kıdem Tazminatının Miktarı

İşçiye her geçen kıdem yılı için 30 günlük brüt ücret ödenecektir.  Bu miktar toplu iş sözleşmeleri ile arttırılmaktadır. Ancak her yıl için ödenen miktar, kıdem tazminatı tavanını aşamayacaktır. Kıdem tazminatı tavanı, emekli sandığını en yüksek devlet memuruna ödediği bir yıllık emeklilik ikramiyesi miktarı kadardır.

Kıdem tazminatı son brüt ücret üzerinden ödenir. Bu ücrete gelir vergisi, işçinin payına düşen sigorta primleri ile işveren tarafından ödenen sosyal ücretler, ayni ya da nakdi ödemeler ( ikramiye, bayram harçlığı, yemek parası, yakacak yardımı, elbise, ayakkabı yardımı, gıda yardımı vs.) dahildir.

Zamanaşımı ve Gecikme Faizi

Kıdem tazminatı hizmet sözleşmesinin sona erdiği tarihten itibaren 10 yıl geçtikten sonra zaman aşımına uğrar.

Tazminat hizmet sözleşmesinin sona erdiği tarihte ödenmesi zorunludur. Ödenmeyen günler için bankaların mevduat faizine uyguladığı en yüksek faiz oranı uygulanır.

İşin Düzenlenmesi

Normal Çalışma Süresi ve Fazla Çalışma

İş süresi, işçinin hizmet sözleşmesi süresi uyarınca yükümlü bulunduğu işi ifa için işverenin emrine girdiği andan çıktığı ana kadar devam eden süredir. Dikkat edilirse, iş süresi ile anlatılan işçinin bizzat işi yaptığı süre değil, iş süresinden sayılan halleri de içermektedir. Bu durumlar;

a-      madenlerde, taş ocaklarında veya yeraltında, sualtında çalışılan işlerde, kuyulara, dehlizlere veya asıl çalışma yerine işçilerin inmeleri ve çıkmaları için gereken süreler,

b-     işçilerin işveren tarafından başka bir yere çalıştırılmak üzere gönderilmeleri halinde yolda geçen süreler.

c-      İşçinin, işyerinde ve işinde hazır bulunduğu halde çalıştırılmaksızın ya da çıkacak işi beklemek için geçen süreler; elektrik kesintisi ekonomik sıkıntı nedeniyle üretimin yapılamadığı durumlarda olduğu gibi.

d-     İçinin görevle bir yere gönderilmesi esnasında yolda geçen  süreler ya da işini yapmaksızın bekletildiği süreler,

e-      Emzikli kadın işçilerin emzirme izinlerini kullandığı süreler.

f-       Demiryolları ve sair yollar ve köprülerin yapılması, muhafazası ve tamiri gibi işlerde işçilerin oturdukları yerlerden uzak mesafelerde bulunan işyerlerine hep birlikte nakledilmeleri icap eden her türlü işlerde işçilerin götürülüp getirilmeleri esnasında geçen süreler,

İş süresinden sayılır. Ara dinlenmeleri iş süresinden sayılmaz.

Haftalık çalışma süresi en çok 45 saattir. İşçinin ücretinde bir indirim yapılmaması koşuluyla haftalık çalışma süresi indirilebilir. Günlük çalışma süresi, haftalık çalışma süresinin çalışılan günlere eşit olarak bölünerek  uygulanır. Haftada altı gün çalışılan işlerde günlük çalışma süresi 7.5 saattir. Haftanın 5 günü çalışılıyor, Cumartesi de tatil yapılıyor ise, günlük çalışma süresi 9 saattir. Cumartesi günü kısmen çalışılmakta ise, cumartesi günü çalışılan süre haftalık 45 saatten çıkarılır ve geriye kalan süre 5 güne bölünerek elde edilen süre, günlük çalışma süresi olarak uygulanır. Örneğin cumartesi günü  5 saat çalışılan işyerlerinde günlük çalışma süresi 40/5= 8 saattir.

Gece çalışmaları ( saat 20.00 ila 06.00 arasındaki zaman)  günde 7.5 saati geçemeyecektir. Çalışmasının yarıdan fazlası 20.00 ila 06.00 saatleri arasında gerçekleşmesi durumunda çalışmanın tamamı gece çalışması sayılır; toplam süre yine 7,5 saati geçemez.Bunun dışında ağır ve tehlikeli işlerde, yeraltı, sualtı işlerinde ve 18 yaşını bitirmemiş çocuk işçilerin çalışmalarında günlük çalışma süresi 7.5 saat ya da daha kısa bir süredir.

Fazla Çalışma

Haftalık ya da günlük çalışma sürelerinin üzerinde yapılan çalışma fazla çalışmadır. Örneğin, haftanın altı günü çalışılıyor ise, günlük 7.5 saatin üzerindeki çalışma fazla çalışmadır. Eğer günlük çalışma süreleri aşılmamış ancak işçi, hafta tatilinde de çalışmış ise, haftalık toplam çalışma süresi olan 45 saat aşılacağından bu sürenin üzerindeki çalışma fazla çalışma sayılır.

Üç tür fazla çalışma vardır;

1-     Normal fazla çalışma

Üretimi arttırma amacıyla yapılan fazla çalışmadır. Bu çalışmanın koşulları; işverenin öncelikle Bölge Çalışma Müdürlüğünden fazla çalışma için fazla çalışma izni alması gereklidir. İşçinin fazla çalışmaya rıza göstermesi zorunludur. Bu rıza, hizmet sözleşmesi ya da toplu iş sözleşmesi ile önceden verilebilir.

Bu şekilde gerekli izni ve işçinin rızasını almış işveren işyerinde fazla çalışma yapabilir. Ancak, fazla çalışmada işçiler bakımından sınırlamalar vardır. Bir işyeri 24 saat, ve 365 gün hiç durmadan çalışabilir. Ancak bir işçi bir günde 3 saat fazla çalışma yapabilir. Aynı işçi yılda 90 gün (270 saat) fazla çalışma yapabilecektir. Bu sınırı dolduran işçinin yerine başka bir işçi ile fazla çalışma yapmak mümkündür.

2-     Zorunlu fazla çalışma

Elektrik arızası, hammadde boşaltımı, kurtarma hizmetleri gibi acil durumlarda yapılan fazla çalışmadır. İşçinin rızası aranmaz. İşçin bu çalışmaya katılmaması sadakat yükümlülüğüne aykırılık teşkil eder. Günlük 3 saat fazla çalışma sınırı da yoktur. Fazla çalışma arıza giderilinceye kadar, hammadde boşaltılıncaya kadar, arama ve kurtarma başarılıncaya kadar sürebilir. Gerektiğinde çalışma 8,9, 10 saat sürebilir. Ancak bir sonraki günlük çalışma için en az 8 saat dinlenme süresi verilmesi gerekmektedir. Bu yapılan fazla çalışma yıllık 270 saat sınırına dahil edilir.

3-     Olağanüstü fazla çalışma

Seferberlik, sıkıyönetim, olağanüstü hallerde bakanlar kurulunun belirlediği ilkeler çerçevesinde yapılan fazla çalışmadır.

Fazla çalışma ücreti %50* zamlıdır. Ancak bu ücret hizmet sözleşmesi ya da toplu iş sözleşmeleri ile işçi yararına arttırılabilir.

Ara Dinlenmesi ve Hazırlama Tamamlama ve Temizleme İşleri

Ara Dinlenmesi

Günlük çalışma süresi içerisinde işçiye dinlenme,ve yemek, içmek gibi ihtiyaçlarını giderebilmek için ara dinlenmesi verilmesi öngörülmektedir. Bu süre, işçinin günlük çalışma süresine göre değişmektedir.

İşçi 4 saat veya daha kısa süreli işlerde çalışmakta ise ara dinlenmesi 15 dakika; 4 saatten fazla ve 7,5 saatte kadar (7,5 saat dahil) çalışma halinde 30 dakika, 7,5 saatten fazla süreli işlerde 60 dakika ara dinlenmesi verilir.

Hazırlama Tamamlama ve Temizleme İşleri

Bir işyerinde asıl işin düzenli bir şekilde yürütülebilmesi için çalışma sürelerinden önce ve çalışma sürelerinden sonra bazı işlerin yapılması, işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından bazı bakım ve temizliğin yapılması zorunlu olabilmektedir. Bu takdirde bahsedilen bu işlerin aynı işlerde çalışan işçilere yaptırılması durumunda günlük çalışma süresine ek olarak günde en fazla 2 saat daha çalıştırılmaları mümkündür. Mümkün olduğunca bu işlerin işçilere nöbetleşe yaptırılması gerekmektedir.Hazırlama ve tamamlama işlerinde geçen süreler için ücret, yüzde elli zamlı olarak ödenecektir.

Hafta Tatili ve Hafta Tatili Ücreti

Türk iş hukukuna özgü düzenlemelerden birisi de hafta tatili ücretidir.

Hafta tatili hakkındaki yasaya göre hafta tatili günü Pazar günüdür. Bir işyeri Pazar günü de çalışabilir. Bu durumda eğer işçinin Pazar günü çalışması zorunlu ise, haftanın diğer bir günü  o işçi için hafta tatili günü kabul edilir.

Hafta tatilinde yevmiyeli işçiler için hafta tatili ücreti söz konusudur. Hafta tatili ücretine hak kazanmak içi haftanın diğer altı günü çalışmış ya da çalışmış sayılmak lazımdır. İşçinin doğum için 3 ölüm nedeniyle 2 gün, işçi kuruluşlarında ya da yasal ödevi nedeniyle çalışamadığı gün, ücretli veya ücretsiz izinli olduğu gün ya da raporlu olduğu gün çalışılmış sayılır. Ancak rapor günü bir haftayı aşıyor ise, ancak ilk hafta için çalışılmış sayılma ve hafta tatili ücreti söz konusudur. Örneğin 8 günlük rapor alan işçi, hafta tatili ücretini alacaktır; bununla beraber bir sonraki hafta 5 gün çalışacağı için hafta tatili ücreti alamayacaktır. İşçinin izinsiz devamsızlığı durumunda hafta tatili ücretinden bahsedilemeyecektir.

Ulusal Bayram ve Genel Tatil Günleri

Ulusal bayram, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramıdır. Ulusal Bayram, 28 Ekim 12.00’dan sonra başlar. Diğer milli, dini bayramlar, yılbaşı ile diğer idari izin günleri genel tatil günleri sayılır.

Ulusal bayram ve genel tatil günlerinde yevmiyeli işçiler bayram tatili ücreti alır. Bu günlerde çalışırlarsa, ücretleri bir katı fazlasıyla ödenir.

Yukarıda da kısaca değinildiği gibi hafta tatili ve bayram tatili ücretlerine sadece yevmiyeli işçiler hak kazanmaktadır. Yevmiyeli işçi, çalışmasının karşılığında ücret alan işçidir. Aylık ücretle çalışan işçi ise, aylık çalışma gününe bakılmaksızın her ay belirli bir ücreti (maktu ücret) alan işçidir. Yevmiyeli işçi de ücretini aydan aya alabilir Ancak aylık ücretli işçi ile karıştırılmamalıdır.

Yıllık Ücretli İzin

Anayasal bir hak olarak tanınan dinlenme hakkı (madde 50) çerçevesinde ücretli olarak verilen yıllık ücretli izin hakkı iş kanununda düzenlenmiştir (İK. m. 49). Yıllık ücretli izin hakkı, vazgeçilemeyen, hem işçi hem de işveren için bağlayıcı emredici nitelikte bir hak olarak düzenlenmiştir.

Yıllık ücretli izin hakkına hak kazanabilmek için en az bir yıl çalışmış olmak gerekmektedir. Nitelikleri icabı bir yıldan az süren mevsimlik ve kampanya işçilerinin yıllık ücretli izin hakkı bulunmamaktadır. Bu çalışma fiili bir çalışmayı gerektirse de sosyal amaçlı olarak bazı çalışılmayan günler de bir yıllık sürenin hesabında çalışılmış gibi kabul edilmektedir. Kaza, hastalık, tatil günleri, doğum ve ölüm gibi nedenlerden hangilerinin ve ne kadar süre ile çalışılmış günlere dahil edileceği İş Kanununun 51. maddesinde gösterilmiştir.

–         Kanuna göre, çalışma süresi 1 yıldan 5 yıla kadar olanlar 12 gün,

–         5 yıldan 15 yıldan az olanlara 18 gün,

–         15 yıl ve daha fazla çalışması olanlara da 24 gün izin hakkı kullandırılır.

Her hizmet yılına ait izin hakkı,  bir sonraki yıl kazandırılır. İzin ücreti avans olarak önceden ödenir. İzne ayrılma tarihi, işçi ve işverenin üzerinde anlaştığı bir tarihtir. İşçinin bir dilekçe bırakarak kendiliğinden izne çıkması, İK. m. 17/II anlamında bir devamsızlık oluşturur. İznin topluca kullanılması durumunda (toplu izin Nisan ayının başı ila Ekim ayının sonu arasında kullanılabilir) izin tarihi ancak bu toplu izin sürelerinde olabilir. Elli ve daha fazla işçi çalışılan yerlerde yıllık ücretli izin tespit kurulları kurulur.

İzin sürelerinin kullanımı en çok ikiye bölünebilir. Bu bölümlerden birisinin en az 12 gün olması zorunludur. Dolayısıyla ancak 5 yıl ve 15 yıldan az çalışan işçi, 12+6; 15 yıl ve daha fazla çalışmış olan işçi 12+12 gün olacak şekilde iki defada izin hakkını kullanabilecektir. İşçi yıllık izin hakkını çalıştığı yerin dışında kullanacaksa, bir defaya mahsus olmak üzere en fazla 7 güne kadar ücretsiz olarak yol izni de alabilir.

Yıllık ücretli izin sürelerine hafta tatili, resmi tatil günleri ile, işçinin hastalanması nedeniyle raporlu geçen süreleri dahil edilmez.

Hizmet sözleşmesinin feshi durumunda kullandırılmayan yıllık ücretli izin sürelerine ait ücret ödenmek zorundadır.

Sendikalar Hukuku

Sendikanın Tanımı ve Unsurları

Sendika, işçilerin veya işverenleri çalışma ilişkilerinden doğan ortak ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için serbestçe, cumhuriyetin ve demokrasinin temel niteliklerine uygun olarak kurulan ve faaliyette bulunan bağımsız özel hukuk tüzel kişileridir.

Bu tanımdan hareketle bir sendikanın temel unsurlarını şöyle sıralayabiliriz;

çalışma ilişkilerinden doğan ortak ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek (ortak amaç unsuru); sendikalar çalışanların çalışma ilişkisinden doğan temel sorunları ile ilgilenir. Çalışma ilişkilerinin dışında üyelerinin tüketim, konut ve diğer sosyal hakları için kurulamaz. Böyle bir sınırlama eleştirilebilir. Sendikalar tarihinde öncelikle sendikaların çalışma dışı konular ilgi alanlarını oluşturmuş, çalışma ilişkilerine müdahale uzun bir süreçten sonra elde edilmiştir. Batı ülkelerinde sendikaların tekrar çalışma ilişkilerinin dışında doğan ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerle ilgilenilmesi önerilmektedir.

serbestçe, cumhuriyetin ve demokrasinin temel niteliklerine uygun olarak kurulan, Sendikalar önceden izin almaksızın serbestlik esasına göre kurulurlar.

Bağımsızlık, Bu unsur aynı zamanda kolektif sendika özgürlüğünün de bir uzantısıdır. Sendikaların temel unsurlarından birisi de bağımsız olmalarıdır. Bu bağımsızlık,

a-      işçi ve işveren kuruluşlarına karşı,

b-     devlete karşı,

c-      siyasi partilere karşı,

d-     diğer kuruluşlara karşı bağımsızlığı içerir.

Bu bağımsızlıktan anlaşılan bu kuruluşların sendikanın kurulmasına ve iç işleyişine müdahale etmemesidir. Yoksa bu kuruluşlarla işbirliğine girmesi değildir. Örneğin siyasi partileri destekleme, Protestan işçi sendikaları, Katolik işçi sendikaları gibi yapılanmalarda dahi bağımsızlık vardır. Ülkemizde dini içerikli faaliyet ve sendikaların siyasi partilerle işbirliğine girmesi, ortak miting, panel düzenlemesi, sendika flaması ile siyasi parti flamalarının yan yana asılması yasaktır.

özel hukuk tüzel kişileridir, Sendikalar özel hukuk tüzel kişileridir. Sendikalar, dernek niteliğindeki özel örgütlenmedir. Ancak dernekten farklıdır. Buna rağmen sendikalar kanununda bir boşluk olduğu zaman dernekler kanunu, bu yasada da bir boşluk olduğu zaman nedeni kanunun tüzel kişilere ilişkin hükümleri uygulanır. Örneğin genel kurulun iptali için 1 aylık hak düşürücü sürenin uygulanması, medeni kanuna dayanır. Bu uygulama sendikaların aynı zamanda bir özel hukuk tüzel kişisi olmasından kaynaklanır.

Sendika Özgürlüğü

Sendika özgürlüğü bireysel sendika özgürlüğü ve kolektif sendika özgürlüğü olmak üzere ikiye ayrılır.

Bireysel sendika özgürlüğü sendika kurucusu olma, sendikaya üye olma ve sendikanın faaliyetlerine katılma (olumlu sendika özgürlüğü) özgürlüğü ile sendikaya üye olmama (olumsuz sendika özgürlüğü) özgürlüğünü ifade eder. Hukukumuz her iki özgürlüğü de teminat altına almıştır.

Kolektif sendika özgürlüğünden anlaşılan ise, sendika tüzel kişiliğinin özgürlüğünü ifade eder. Bu da büyük ölçüde bağımsızlığının gerçekleşmesi ile olur. Ayrıca sendikanın toplu iş sözleşmesi yapma hakkı ve grev hakkını kullanma da kolektif sendika özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmektedir

Sendikaların Kuruluş ve Faaliyet İlkeleri

Sendikaların kuruluşlarında kabul edilen iki ilke bulunmaktadır.

1-     Meslek esasına göre sendikalaşma

2-     İşyeri esasına göre sendikalaşma

3-     İş kolu esasına göre sendikalaşma

Meslek esasına göre sendikalaşma, işçilerin mesleğine göre sendikaların kurulmasını öngörmektedir. Bu tür sendikacılık, sendikal hareketin ilk dönemlerinde başlamıştır. Bu gün bu ilke terk edilmekle beraber, batı ülkelerinde kısmen uygulanmaktadır. Türk hukuku bakımından sendikaların meslek esasına göre kurulması yasaklanmıştır.

İşyeri sendikacılığı sadece belirli bir işyeri için kurulan ve bu işyerindeki çalışanlarla faaliyetini sınırlayan sendikal örgütlenmedir. Bu tür örgütlenme zayıf sendikacılığa neden olduğu için arzu edilmemektedir.

İşkolu ilkesine göre sendikalaşma, bizim de kabul ettiğimiz bir sendikal örgütlenme modelidir. Bu ilke uyarınca, ülkede yapılan işler belirli sayıda gruplaşdırılmakta ve her bir gruba “işkolu” adı verilmektedir. Buna göre, işçilerin sendika kurmalarında ya da bir sendikaya üye olmalarında mesleklerine bakılmaksızın sadece işyerinde yapılan işin girdiği işkolu esas alınmakta ve buna işkoluna göre sendikalaşma ilkesi denilmektedir. Sendikalar kanunumuza göre işkollarının sayısı 28 olarak belirlenmiştir.

İşçi ve işveren sendikalarının kurulabilecekleri işkolları şunlardır;
    1. Tarım ve ormancılık, avcılık ve balıkçılık,
    2. Madencilik,
    3. Petrol, kimya ve lastik,
    4. Gıda sanayii,
    5. Şeker,
    6. Dokuma,
    7. Deri,
    8. Ağaç,
    9. Kağıt,
   10. Basın ve yayın,
   11. Banka ve sigorta,
   12. Çimento, toprak ve cam,
   13. Metal,
   14. Gemi,
   15. İnşaat,
   16. Enerji,
   17. Ticaret, büro, eğitim ve güzel sanatlar.
   18. Kara taşımacılığı,
   19. Demiryolu taşımacılığı,
   20. Deniz taşımacılığı,
   21. Hava taşımacılığı,
   22. Ardiye ve antrepoculuk,
   23. Haberleşme,
   24. Sağlık,
   25. Konaklama ve eğlence yerleri,
   26. Milli savunma,
   27. Gazetecilik,
   28. Genel işler.

Bir işyerinde yürütülen asıl işe yardımcı olan işler de asıl işin girdiği işkoluna girer. Örneğin yemekhane sadece bağımsız bir işyeri olarak ele alındığında 25 numaralı konaklama ve eğlence işyerleri işkoluna girer. Ancak bir işyerinin yemekhanesi, asıl işyerinin girdiği işkoluna dahildir. Aynı şekilde Gazi Üniversitesi matbaası, basın-yayın işkoluna değil, asıl iş olan eğitim işine yardımcı bir iş olduğu için bu işyeri de eğitim işkoluna girecektir.

İşkolu esasına göre kurulma kuralının istisnası: Kamu işveren sendikaları ; Devlet de bir işveren olarak kamu işyerlerinin toplu pazarlık görüşmelerini gerçekleştirmek amacıyla kamu işveren sendikası kurmaktadır. Şu an iki kamu işveren sendikası vardır: Kamu-İş ve TÜHİS. Kamu kuruluşları işkolu ne olursa olsun bu iki işveren sendikalarından birisine üye olabilirler. Kamu işveren sendikaları haklı olarak eleştirilmektedir.

İşyerinin hangi işkoluna girdiği konusunda bir ihtilafın ortaya çıkması durumunda işyerinin dahil olduğu işkolunun tespiti Çalışma Bakanlığı tarafından yapılacaktır. Bu tespit resmi gazetede yayınlanır ve yayımı tarihinden itibaren 15 gün içinde iş mahkemelerinde itiraz etme hakkı vardır.

İşkolu esasına göre sendikalaşma ilkesinin sonuçları:

1-      Sendikalar bir işkolunda ve Türkiye çapında faaliyette bulunmak amacıyla kurulabilir; Sendikalar kuruldukları işkoluna giren işyerleri ve bu işyerlerinde çalışan işçiler ve işverenlerin ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak amacıyla faaliyette bulunabilirler. Bu kuralın istisnası yukarıda da değindiğimiz gibi kamu işveren sendikalarıdır.

İşkolu esası, işyeri, bölge ve federasyon tipindeki örgütlenme şekillerini reddetmektedir. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu öncesi dönemde, federasyon tipinde örgütlenme mümkündü. Yeni yasa ile işkolu esasına dönüldüğünde, federasyon sendika tüzel kişiliğine, federasyona bağlı bağımsız sendikalar da sendika tüzel kişiliğine bağlı şubelere dönüşmüştür. Günümüzde bazı sendikaları tek bir işveren ile muhatap olmalarına rağmen gereğinden fazla şubelerinin olmasının sebebi 1980 öncesi yapılanmalarının 2821 sayılı yasaya dönüş sürecinde yukarıda değindiğimiz uygulamalarıdır. Örneğin tek bir işveren muhatap olan Demiryol-İş işçi sendikası 13, Tes-İş işçi sendikası (TEDAŞ;  TEAŞ ve DSİ işverenleri ile muhataptır) 45 şubeden oluşmaktadır.

1-      İşçi ve işverenler çalıştıkları işyerlerinin bulunduğu işkolunda faaliyette bulunan sendikaya üye olabilir ya da  kurucusu olabilirler; İşçinin sendikaya üyeliği, işyerinin dahil olduğu işkolu ile sınırlıdır. Dolayısıyla işçi ya da işveren, işyerinin bulunduğu iş kolunda faaliyette bulunan sendikaya üye olabilirler ya da yeni bir sendikanın kurucusu olabilirler.

İşveren ya da işveren vekilli, sadece işveren sendikasına üye olabilirler. Sendikalar Kanunu anlamında işveren vekili ile İş Kanunu anlamında işveren vekili kavramları birbirinden farklıdır. Sendikalar Kanununa göre işveren vekili işletmenin ve işyerinin bütününü sevk ve idare eden kişidir. Örneğin, Bir bankanın genel müdürü hizmet sözleşmesi ile çalışan işçi olmasına rağmen işveren sendikasına üye olabilir.

İşçi, sendikaya üye olma özgürlüğü çerçevesinde, işkolunda kurulu bulunan sendikalardan birisine üye olabilir. Üyeliğe giriş ve üyelikten çekilme noter huzurunda yapılır. Sendika üye olma özgürlüğü bazı sınırlamalarla birlikte kabul edilmiştir. Bu sınırlamaların başında aynı işkolunda birden fazla sendikaya üye olma yasağı gelmektedir. Aynı işkolunda ikinci bir sendikaya üyelik durumunda ikinci üyelik kendiliğinden geçersiz olacaktır. Bu yasak aynı işkolunda birden fazla sendikaya üye olmayı içermektedir. İşçi kısmi süreli olarak değişik işyerlerinde çalışıyor ve bu işyerleri de değişik işkollarına giriyor ise, işçi değişik işkolları olmak şartıyla birden fazla sendikaya üye olabilecektir. Üyelikten çekilme durumunda ise, çekilme sonucunda üyeliğin sona ermesi, çekilme tarihinden itibaren 1 ay sonra hüküm doğuracak, bu 1 aylık süre içerisinde ikinci bir sendikaya üyelik durumunda ikinci sendika üyeliği sona ermeyecek; ancak, 1 aylık sürenin dolmasından sonra başlayacaktır.

Geçici işsiz kalma, askerlik sendika üyeliğini sona erdirmez. Ancak sürekli işsizlik, işkolunun değişmesi ve emeklilik durumunda üyelik kendiliğinden sona ermektedir. Üyelikten çıkarma ancak sendika genel kurulun kararı ile mümkündür. Yönetim kurulunun ya da disiplin kurulunun üyelikten çıkarma yetkisi olmadığı gibi, haklı bir neden olmadıkça üyeliğe kabul etmeme gibi bir yetki de söz konusu değildir.

2-      Konfederasyonun kurulması için en az 5 değişik işkolunda kurulu bulunan sendikanın bir araya gelmesi zorunludur: Üst örgütlenme olarak sendikalar konfederasyonlar kurabilirler.

Soru: Konfederasyon ile federasyon arasında ne fark vardır?

Cevap: Federasyon tipi örgütlenme dikey örgütlenmedir. Aynı işkolundaki sendikalar bir araya gediğinde hiyerarşi olarak üst bir örgütlenme kurulmaktadır ki, bu üst örgütlenme ile sendikaların üçüncü kişilere karşı temsil ve karar yetkisi üst örgütlenme elinde toplanmaktadır. Konfederasyonda ise, yatay bir örgütlenme vardır. Eşit haklara sahip, değişik ya da aynı işkolundaki sendikalar, bağımsız karar alma yetkisini kaybetmeksizin bir araya gelmektedir.

Sendikaların Organları

Tüzel kişilerde, gerçek kişilerden ayrı olarak iradelerinin oluşumu ve bu iradenin açıklanması organlar aracılığıyla olmaktadır. Dernekler Kanununda  üç zorunlu organ kabul edilmesine rağmen, Sendikalar Kanununda, sendikanın zorunlu organ sayısı dörde çıkarılmıştır. Bunlar;

–         Genel Kurul,

–         Yönetim Kurulu,

–         Denetleme Kurulu,

–         Disiplin Kurulu’dur.

Bu zorunlu organların dışında, ihtiyari (isteğe bağlı) organlar da sendika tüzüğü ile kurula bilmektedir. Sendikalar Kanunu anlamında, yönetim kurulu ve denetleme kurulu üyeleri yönetici sayılmakta, disiplin kurulu üyeleri için böyle bir nitelendirme yapılmamaktadır.

Soru: İşçi/memur ve işveren sendikaları ile dernek arasındaki fark nedir?

Cevap: Sendikaların faaliyetleri sadece yargı kararıyla durdurulabilir. Oysa dernek faaliyetleri mülki amir tarafından durdurulabilmektedir. Sendikalar vergiden muaftır. Malları haczedilemez. Bu ayrıcalıklar dernek sendikaları için söz konusu değildir. Yine de sendikalar kanununda bir boşluk bulunması durumunda niteliğine uygun düştüğü ölçüde bu boşluk dernekler kanunu hükümleri ile doldurulur. Dernekler kanununda da hüküm bulunmaması durumunda genel kanun olan Medeni Kanuna müracaat edilir. Örneğin sendika genel kurullarının ve genel kurul kararlarının iptali ile ilgili düzenleme ne sendikalar kanununda ne de dernekler kanununda yer alır. Bu konuda Medeni Kanunun 68nci maddesi hükmü uygulanır.

Genel Kurul; En üst karar organıdır. En geç dört yılda bir genel kurul yapılmak zorundadır. Bu olağan toplantı süresinin dışında, yönetim kurulu kararı ile, denetleme kurulunun yönetim kurulundan istemesi ile veya delegelerin 1/5’inin yazılı isteği üzerine yönetim kurulunca olağanüstü toplantıya da çağrılabilir.Sendika içi demokrasinin gerçekleşmesi de her şeyden önce genel kurulun demokratik esaslara uygun olarak yapılması ile mümkündür. Ülkemiz bakımında, istisnalar hariç, sendika içi demokrasinin dolayısıyla genel kurulların demokratik bir ortamda yapıldığı söylemek mümkün değildir.

Uygulamada, işçi sendikaları şubelerden oluşmakta olduğu görülmektedir. Şubelerin organları da yukarıda sayılan zorunlu organlardır. Üye sayısı 500’ü aştığı takdirde, şube genel kurulları delege esasına göre yapılmak zorundadır. Uygulamada delege esasının dışında tüm üyelerin katılımı ile genel kurul yapılmamaktadır. Şube genel kurulu en az ve en çok katılabilecek delege sayısı Sendikalar Kanununun 10ncu maddesinde belirtilmiştir. Delegelerin dışında yöneticiler (yönetim kurulu ve denetleme kurulu üyeleri) doğal delege olarak genel kurula katılabilir.

Şube ya da genel merkez genel kurulu seçimlerinde yargı denetimi esastır. İl seçim hakimlerinin gözetiminde genel kurular gerçekleştirilir. Ancak bu denetim şube genel kurulundan itibarendir. Şube genel kuruluna katılacak genel kurul üyelerinin seçimini sendika kendisi yapmaktadır. Dolaysıyla burada yargı denetiminde yapılmayan delege seçimlerinde demokratik olmayan uygulamalara rastlanmaktadır.

Şube genel kurulunda, şube zorunlu organları ile merkez genel kurula katılacak olan üst kurul delegelerinin seçimi yapılır. Merkez genel kurulunda, sendikanın zorunlu organları ile varsa konfederasyon genel kuruluna katılacak olan delegelerin seçimi yapılır. Bu seçimler yargı denetimindedir. Seçim ve seçim usulüne ilişkin itirazlar, seçim hakimine yapılır ve seçim hakimi bu itirazları 2 gün içerisinde kesin karara bağlar.

Genel kurullarda seçimden başka, yönetim kurulunun harcamalarının onanması (ibra), yeni bütçenin hazırlanması, yeni şube açılması ya da kapatılması veya bu konuda yetki verilmesi, gayri menkul alım ve satımı, üyelikten ihraç (çıkarma) cezasının verilmesi gibi olağan yönetim yetkisini aşan konularda karar alınır. Genel kurul kararları yargı denetimine tabidir. Genel kurula katılan ancak aksi yönde oy kullanan delege ya da kendisi ile ilgili karar alınan üye, genel kurul kararının ya da genel kurulun iptali için dava açabilir. Dava genel kurul kararının öğrenildiği tarihten itibaren (dolayısıyla genel kurul tarihinden) 1 ay içinde iş mahkemesinde açılmalıdır. Bu 1 aylık süre hak düşürücü süredir.

Yönetim kurulu; Sendika ve şubelerin yönetim kurulu üyeleri en az 3 en fazla 9 üyeden oluşur. Konfederasyon yönetimi en az 5 en çok 29 üyedir. Yönetim kurulu mevzuat çerçevesinde sendikayı temsil eder.

Denetleme Kurulu; Genel kurul tarafından seçilen 3 denetçiden oluşur. Şubeler için 1 denetçinin seçilmesi yeterlidir. Denetleme kurulu, genel kurul kararları ve mevzuat çerçevesinde, sendikanın idari ve mali denetimini yapar, yönetim kurulundan sendikanın olağanüstü toplanmasını isteyebilir.

Disiplin Kurulu; Disiplin kurulu en az 3 en çok 5 üyeden oluşur. Üyelerin ve yöneticilerin üyelikten çıkarma cezalarının dışında disiplin cezalarını verebilir. Yöneticilerin de geçici olmak koşuluyla görevden alma cezası da verebilir.

Sendikal Özgürlüklerin Korunması

Bireysel Sendika Hürriyetinin Korunması; Sendikaya üye olma ve faaliyetlerine katılma (olumlu sendika hürriyeti) ya da sendikaya üye olmaması (olumsuz sendika hürriyeti) nedeniyle işçi işten çıkarılır veya işten çıkarılmamakla beraber farklı muameleye tabi tutulursa, işçinin en az bir yıllık ücreti kadar tazminat ödenir.

Kolektif Sendika Hürriyetinin Korunması; Sendikanın malvarlığının haczedilememesi, vergiden muaf olması gibi sendikanın faaliyet serbestisinin korunması gibi düzenlemeler yanında, sendika yöneticisi olduğu için işten ayrılan işçinin, tekrar seçilememesi, seçime girmemesi veya istifası gibi nedenlerle sendikal görevinin sona ermesi durumunda yöneticinin ayrıldığı işyerine tekrar alınarak hizmet sözleşmesi kurma zorunluluğu getirilmiştir. Ayrıca, sendika işyeri temsilcisinin hizmet sözleşmesinin feshinde iş güvencesi sistemi kabul edilmiş, haksız olarak işten çıkarılan işyeri sendika temsilcisinin işe iadesi yolu getirilmiştir.

Kolektif sendika hürriyetini koruyucu önlemlerin eleştirisi; Amatör sendika yöneticileri (yani, işyerinden ayrılmadan çalışma saatlerinin dışında sendika yöneticiliği yapanlar) için herhangi bir güvence getirilmemiştir. Ayrıca, işyeri sendika temsilcisinin işyerinin değiştirilmesi engellenmemiş temsilcilerin işten çıkarılmasını kolaylaştıran bir açık kapı bırakılmıştır.

Sendikaların Gelirleri ve Faaliyetleri

Sendikaların en önemli gelir kaynakları üye aidatlarıdır. Üye aidatları üyenin bir günlük kazancından fazla olamaz. Bu gelirlerinin dışında, sendikalar nakit mevcutlarının %40’ını iktisadi teşebbüslere sermaye olarak yatırabilirler. Sendikalar devlet, kamu kurum ve kuruluşları, işveren kuruluşları, esnaf birlikleri, vakıf ve siyasi partilerden bağış alamazlar ve bağışta bulunamazlar.

Soru: Sendikalar ticaret yapamazlar. Bu yasağın sebebi nedir?

Cevap: Ticaret yapmak, sorumluluğu gerektirir. Sendikalar  vergiden muaftır ve malları da haczedilemez. Dolayısıyla ticari borçlarının sonuçsuz kalması gibi bir netice doğabilir. Bu nedenle sendika bizzat kendisi ticaret yapamaz, ancak, sermaye koymak suretiyle iktisadi ortaklıklara sınırsız sorumlu ortak olarak girebilir. Örneğin, sendika bizzat kendisi hastane işletemez, ama  hastane işletmek üzere kurulan bir ticari şirkete ortak ya da bu şirketin kurucusu olabilir.

Sendikalar gelirlerinin %10’unun üyelerinin mesleki bilgi ve tecrübelerini arttırmak amacıyla eğitime harcamaları zorunludur. Bağışta bulunmamak şartıyla, üyelerinin kuracağı kooperatiflere kredi verebilir, yardım sandığı kurulmasına öncülük edebilirler.

Sendikaların siyaset yasağı, siyasi parti ile organik bir bağ kurmaması, birlikte faaliyette bulunmamasını anlamak gerekir. Sendikalar ülke siyaseti ile ilgili araştırma, toplantı ve demeçlerde bulunabilirler ve bu yolla siyaset yapabilirler.

Toplu İş Sözleşmesi

1- Toplu İş Sözleşmesi Özerkliği ve Hakkı

İşçilerin ve işverenlerin, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma koşullarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahip olduklar, Anayasada belirtilmektedir (Anayasa m. 53). Toplu iş sözleşmesi sadece işçi yararına kullanılan bir hak değildir. Bu hak, işyerindeki sosyal çevrelere, sosyal menfaatlerini korunmaları amacına yönelik Anayasal bir hak olarak tanınmıştır.

Toplu iş sözleşmesi hakkı, Anayasal bir hak olmasının sonucu olarak, işyerindeki hizmet sözleşmelerinden önce gelir. Hatta, işyerinde düzen ve istikrarı sağlama işlevinden dolayı, mutlak emredici olmayan mevzuatın da üzerinde yer almaktadır. Böyle bir sonuç, tarafların toplu iş sözleşmesi yapma özerkliğini de doğurmaktadır. Bu özerklik ile sosyal taraflar işyeri için geçerli olan objektif nitelikte kurallar koyabilmektedir.

Bir kuralın objektif nitelikte olması, üçüncü kişiler üzerinde bağlayıcı, emredici düzenlemeleri içermesini ifade etmektedir. Her ne kadar toplu iş sözleşmesi kavramında “sözleşme” kelimesi kullanılmakta ise de, bu kelime klasik anlamda anladığımız sözleşme kavramını ifade etmek. Çünkü, sözleşme ile üçüncü kişiler üzerinde emredici, bağlayıcı kurallar koymak kural olarak mümkün değildir.

Toplu iş sözleşmeleri, özerkliğinin vermiş olduğu statü ile, yassalar ile eşit seviyede yer alır. Bir görüşe göre, toplu iş sözleşmesi hakkı yasama organının işyerinin sosyal özellikleri konusundaki yasama yetkisinin sadece o işyeri ile sınırlı kalmak koşuluyla devri anlamındadır. Bu devir sonucu getirilen kurallar, yasama faaliyetinin sonucunda ortaya çıkan yasalarla eşit güçtedir. Tek istisnası, yasaların mutlak emredici kuralları karşısında bu yetkini devredilmediği kabul edilmektedir.

2- Toplu İş Sözleşmesinin Tanımı ve Muhtevası

Toplu iş sözleşmesi, hizmet sözleşmesinin yapılması, muhtevası ve sona ermesi ile ilgili hususları, işyeri düzeni ve kolektif çalışma şartları ile tarafların karşılıklı hak ve borçlarını, uyuşmazlıkların çözüm yollarını  düzenlemek üzere, işçi sendikası ile işveren sendikası ya da sendika üyesi olmayan işveren arasında yazılı olarak yapılan bir sosyal sözleşmedir.

Toplu iş sözleşmesinin hükümleri ikiye ayrılmaktadır.

a-      Objektif- Normatif Hükümler; Hizmet sözleşmesinin yapılması, muhtevası, sona ermesi, işyeri düzeni ve kolektif çalışma koşulları ile ilgili düzenlemelerdir. Bu hükümler işyerindeki bütün işçiler üzerinde (ücret hariç, ücret ile ilgili hükümlerden sadece üyeler ve dayanışma aidatı ödeyenler yararlanır) doğrudan doğruya emredici etkisi vardır. Örneğin, disiplin cezaları, işten çıkarma nedenlerinin sınırlandırılması, çalışma saatlerinin ayarlanması gibi

b-     Borç Doğurucu Hükümler; Bu hükümler sadece toplu iş sözleşmesinin tarafları arasında hüküm ve sonuç doğuran kurallardır. İşçi Sendikası ile işveren ya da işveren sendikasının karşılıklı hak ve borçlarının düzenlenmesinde bu hükümlere yer verilir. Bu hükümler sadece tarafları bağlar, sözleşmeye yabancı üçüncü kişiler üzerinde bir etkisi yoktur. Hakeme başvurma, temsilci odasının, temsilcinin çalışma koşullarının belirlenmesi, disiplin kurulunda sendikanın temsili gibi hükümler yer alır.

Normatif hükümler yasa gücünde olduğu için yeni toplu iş sözleşmesi yapıncaya kadar geçerliliğini korur. Yani Toplu iş sözleşmesinin süresinin dolması ile ( en az 1 yıl en fazla 3 yıl) sona ermesi halinde dahi bu hükümler hizmet sözleşmesi hükümleri olarak devam eder. Ancak, borç doğurucu hükümler, toplu iş sözleşmesinin sona ermesi ile birlikte ortadan kalkar.

3-Toplu İş Sözleşmesi Türleri ve Yapılması

Türk hukukunda üç tür toplu iş sözleşmesi vardır. Bunlar;

a-      işyeri toplu iş sözleşmesi;Sadece bir işyerini kapsayan sözleşmedir.

b-      işletme toplu iş sözleşmesi; Aynı işverenin, aynı işkolunda birden fazla işyeri mevcutsa, her işyeri için tek tek işyeri toplu iş sözleşmesi yapılmaz. Bu işyerlerini kapsayan bir tek toplu iş sözleşmesi yapılır. Bu toplu iş sözleşmesine işletme toplu iş sözleşmesi denir. İşletme toplu iş sözleşmesinin yapılabilmesi için işverenin aynı kişi olması, aynı kişiye ve aynı işkolunda bulunan birden fazla işyerinin bulunması gerekmektedir. Örneğin, TEAŞ, işvereninin enerji işkolunda, Türkiye’nin değişik yerlerinde işyerleri bulunmaktadır. Bütün bu işyerleri için bir tek toplu iş sözleşmesi yapılmaktadır. Örnek2; İşveren Ahmet’e ait Adapazarı’nda döküm fabrikası, Kayseri’de fırın fabrikası, Karaman’da makarna fabrikası bulunmaktadır. Döküm fabrikası ile fırın imalat fabrikası metal işkoluna girdiği işletme toplu iş sözleşmesi, Makarna fabrikası gıda işkoluna girdiği için işyeri toplu iş sözleşmesi yapılacaktır. Aynı kişinin İzmir’de de bir konserve fabrikası bulunsaydı gıda işkolundaki iki işyeri için tek bir işletme toplu iş sözleşmesi yapılacaktı.

c-      grup toplu iş sözleşmesi; Bir işçi sendikası ile aynı işkoluna ait işyerlerini kapsayan birden fazla işveren arasında yapılan sözleşme türüdür. Bu tür de işveren tarafı birden fazla olduğu gibi işçi sendikası tarafı da birden fazla olabilmektedir. Örneğin MEE işveren sendikası ile, Türk Metal, Öz Çelik-İş, Birleşik Metal işçi sendikaları yılardır grup toplu iş sözleşmesi yapmaktadır.

Yukarıda saydığımız toplu sözleşmesi türlerinden birisinin tarafı olabilmek için gerekli olan ehliyet ve yetki kurallarının yerine getirilmesi gerekmektedir.

Ehliyet kuralları bakımında, toplu iş sözleşmesinin tarafı olma ehliyeti; işçi tarafında sadece işçi sendikasına (işçiler bir araya gelerek toplu iş sözleşmesi yapamaz),  işveren tarafında da işverenin kendisi ya da üyesi olduğu işveren sendikasına bu ehliyet verilmiştir.

Toplu iş sözleşmesi yapma ehliyetine sahip işçi sendikasının, toplu iş sözleşmesinin  tarafı olabilmesi için yetkili bir sendika olması gerekmektedir. İşçi  sendikasının yetkili olabilmesi 2 yetki koşulunu gerçekleştirmesi gerekmektedir.

a-      işkolu barajının geçilmiş olması; Sendikanın yetkili olabilmesinin ilk koşulu, işkolu barajının aşılmasıdır. Her sendika kurulduğu iş kolunda çalışan işçilerin %10’unu üye kaydetmedikçe Türkiye’nin hiçbir yerinde toplu iş sözleşmesi yapamaz. Örneğin, Metal işkolunda tüm Türkiye’de çalışan işçi sayısı farz edelim ki, 650.000 olsun, Metal işkolunda faaliyette bulunan bir sendikanın toplu iş sözleşmesi yapma yetkisine sahip olabilmesi için öncelikle en az 65.000 üyesinin olması gerekmektedir. Sendikanın 64.900 üyesi varsa, bu sendika Türkiye’nin hiçbir yerinde toplu iş sözleşmesi yapamaz. Bir sendikanın bu barajı  geçip geçmediğinin tespiti, Çalışma bakanlığı tarafında yapılır. Her yıl Ocak ve Temmuz ayların bu istatistikler yayınlanır. Bu kararlara karşı yargı yolu açıktır.

b-     Toplu iş sözleşmesi yapılmak istenen işyeri ay da işyerlerinde sendikanın çoğunluğu üye olarak kaydetmiş olması; Sendikanın yetkili bir sendika olabilmesi için son koşul işyeri toplu iş sözleşmesi yapılacak ise, işyerindeki çalışan işçilerin; işletme toplu iş sözleşmesi yapılacak ise, işletmeye toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçilerin toplamını oluşturan işçilerin çoğunluğunun aynı sendikaya üye olması gerekmektedir.

Örnek;

Adapazarı Döküm Fabrikası

1500 işçi A sendikası

200 işçi B sendikası üyesi

Bütün bu işyerini kapsayan işçi sayısı 3000 içidir. Toplu iş sözleşmesinin tarafı olabilmek içi 3000 işçinin yarıdan fazla çoğunluğunun üyesi olan tek bir sendika toplu iş sözleşmenin tarafı olabilir.

Bu örnekte, 1501 işçi üyeye sahip sendika bulunmadığı için hiçbir sendika yetkili değildir. ^işyerinin kapsayan tek bir sözleşmenin yapılması zorunludur. A sendikası ancak bir üye kaydettiği zaman 3 işyerini kapsayan toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkili olmuş olur. Dikkat edilirse, hiç üye kaydetmediği Ankara ve Kayseri işyerleri için de A sendikası yetkili olacaktır.

Kayseri Fırın İmalat İşyeri

300 işçi B sendikası üyesi

200 işçi hiçbir sendikaya üye değil

Ankara Kaporta İşyeri

300 işçi B sendikası üyesi

Yetkili olan sendika Çalışma Bakanlığına başvurarak yetki belgesi alır. Çalışma Bakanlığı yetki belgesi verir iken, yukarıdaki koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğini kontrol eder. Eğer sendikayı yetkili görür ise, yetkili belgesini vermeden önce durumu işverene ve o işkolundaki diğer işçi sendikalarına bildirir. Bir itiraz olmadığında ya da itiraz var ise, başvuruyu yapan sendika tarafından itiraz kaldırıldığı zaman yetki belgesi Bakanlık tarafından verilir.

İşyerinde bir toplu iş sözleşmesi varsa, yetki belgesi almak için işlemler, toplu iş sözleşmesi sona ermeden 120 gün içerisinde başlayabilir.

Yetki belgesini alan sendika karşı tarafı toplu iş sözleşmesi yapmak üzere 15 gün içerisinde çağrıda bulunmak zorundadır. Aksi takdirde yetki belgesi hükümsüz kalacaktır.

Toplu iş sözleşmesi görüşmeleri en fazla 60 gün sürer. Bu sürenin sonunda ya toplu iş sözleşmesi imzalanır ya da toplu menfaat uyuşmazlığı doğar. Grev hakkı ve lokavt bu uyuşmazlığın doğmasından sonra söz konusu olabilir.

Görüşmeler sonunda ya da menfaat uyuşmazlığı süreci sonunda anlaşma sağlandığında toplu iş sözleşmesinin yazılı olarak imzalanması gerekmektedir. Yazılı şekil, geçerlilik koşuludur. Sözleşmenin nüshalarından birisi Bakanlığa gönderilir ve uyuşmazlık durumunda bu nüsha esas alınır.

Süresi sona ermeden, toplu iş sözleşmesinde değişiklikler yapılabilir. Bu değişikliklerin de yazılı olması gereklidir. Ancak karşı taraf bu değişiklikleri kabul etmeye zorlanamaz. Toplu iş sözleşmesinin süresi uzatılamaz ya da kısaltılamaz. Aynı süre içinde iki toplu iş sözleşmesi yürürlükte bulunamaz.

4- Toplu İş Sözleşmesinde Yararlanma

Bir toplu iş sözleşmesinden yararlanabilecek olan işçiler sözleşmenin uygulama alanındaki işyeri ya da işyerleri ile sınırlı kalmak koşuluyla sözleşmenin tarafı olan işveren ile hizmet sözleşmesi bağı bulunanlardır. Dolayısıyla, aynı işyerindeki bir başka işverenin (alt işveren, taşeron) işçileri sözleşme hükümlerinden yararlanamayacaktır.

Yukarıdaki kuralın istisnası, teşmil uygulamasıdır. Bakanlar kurulu, yetkili kişilerin başvurusu üzerine işkolundaki en çok üyeye sahip bir sendikanın yaptığı toplu iş sözleşmelerinden birisini aynen ya da değiştirerek tüm işkoluna ya da bazı işyerlerine uygulanmak üzere teşmil edebilir.

Toplu iş sözleşmesinin ücret dışındaki hükümleri sendikalı sendikasız bütün işçilere uygulanır. Örneğin servis, işten çıkarma, üst arama, çalışma saatleri gibi hükümler bütün işçilere uygulanır.

Ücret ile ilgili hükümlerden ise, kural olarak sadece sendika üyesi olan işçiler yararlanabilir. Sendikası üyesi olmayan işçiler Dayanışma Aidatı ödeyerek ücret ile ilgili hükümlerden yararlanırlar. Dayanışma aidatı miktarı, üye aidatlarının 2/3’üdür. Bu talebin yöneltilmesi toplu iş sözleşmesi imzalandıktan sonra mümkündür. Talep işverene yöneltilir ve işveren dayanışma aidatı miktarını işçiden keserek sendika hesabına yatırır.

Toplu iş sözleşmesinin geriye yürüyen hükümlerinden imza tarihinde işyerinde çalışan ve sendikaya üye olan bütün işçiler yararlanır. Dayanışma aidatı ödeyenlerin böyle bir hakkı bulunmamaktadır. Çünkü bu talep sözleşmenin imzalanmasından sonra mümkündür. Yürürlük tarihi ile imza tarihi arasında işten ayrılan sendika üyeleri, imza tarihinde işyerinde çalışmadıkları için toplu iş sözleşmesinden yararlanamazlar. Ancak toplu iş sözleşmesinde bir hüküm bulunması halinde, yürürlük tarihi ile imza tarihi arasında işten ayrılan sendika üyeleri toplu iş sözleşmesinden yararlanabilirler.

Dayanışma aidatı ödeyerek yaralanma hakkı; toplu iş sözleşmesi bir grev sonucunda imzalanmış ise greve katılan sendika üyesi olmayan işçilerin dayanışma aidatı ödeme hakları vardır (sendikanın grev kararına sendika üyesi olmayan işçiler de katılabilir). Sendika üyesi olmadığı halde greve katılmayan işçiler asla toplu iş sözleşmesinden yararlanamaz.

Toplu İş uyuşmazlıkları

1- İş Uyuşmazlıkları ve Toplu İş Uyuşmazlığı Kavramı

İşçi ve işveren arasındaki uyuşmazlıkların çeşitli şekillerde tasnif edilmektedir. İşçi ve işveren arasında bireysel olarak uyuşmazlıklar meydana geldiği gibi, birden fazla kişi olarak işçilerin ortak hak ve menfaatlerinden dolayı da uyuşmazlıklar doğra. Bu bakımdan işçi ve işveren arasındaki uyuşmazlıkların sınıflandırılmasında ilk olarak bireysel iş uyuşmazlıklar-toplu iş uyuşmazlıkları ayrımı gelmektedir.

Bireysel iş uyuşmazlıkları; işçi ile işveren arasındaki bireysel iş ilişkilerinden doğan uyuşmazlıklardır. İşçinin feshi ihbar sürelerine bağlı olmaksızın ve haksız feshinde, ihbar ve kıdem tazminatı talebinde olduğu gibi.

Toplu iş uyuşmazlıkları; işveren sendikası ya da sendika üyesi olmayan işveren ile işçi sendikası arasında çıkan uyuşmazlıklardır. Bu uyuşmazlık çoğul olarak işçileri ilgilendiren ortak bir konu nedeniyle ortaya çıkar.

Gerek bireysel iş uyuşmazlıklar, gerekse toplu iş uyuşmazlıkları hukuken geçerli bir hakkın uygulanmamasından doğabileceği gibi hukuken geçerli olacak olan bir hakkın elde edilmesi için de doğabilmektedir. Bu durumda iş uyuşmazlıklarının ikinci sınıflandırması karşımıza çıkmaktadır; o da hak uyuşmazlığı ve menfaat (çıkar) uyuşmazlığı ayrımıdır.

Hak uyuşmazlığı; işçi ile işveren arasındaki iş ilişkilerinin dayanağını oluşturan mevzuat, toplu iş sözleşmesi ve hizmet sözleşmesi hükümleri ile taraflara sağlanan haklara ilişkin olarak çıkan uyuşmazlıklardır. İşçinin ücretinin eksik ödenmesinde olduğu gibi bireysel olabileceği gibi tüm işçilerin ücretlerinin geç ödenmesinden dolayı toplu iş uyuşmazlığı şeklinde de olabilmektedir. Bu durumda bireysel hak uyuşmazlığı ya da toplu hak uyuşmazlığı söz konusudur.

Menfaat (çıkar) uyuşmazlığı; mevcut bir hakkın değiştirilmesi ya da yeni bir hakkın meydana getirilmesi amacıyla  çıkarılan uyuşmazlıklardır. Örneğin ücretin arttırılması gibi.

Yukarıda değindiğimiz uyuşmazlık türelerinde hukuk sistemi çeşitli barışçı çözüm yolları kabul etmiştir. Bu yolların başında fesih, gecikme zammı, cezai şart vs. veya yargı yoluyla elde edilebilen diğer hukuksal yaptırımlar kabul edilmiştir.  Özellikle hak uyuşmazlıklarında yargı yolu kabul edilmiştir.

Toplu hak uyuşmazlıklar ve toplu menfaat uyuşmazlıklarında kabul edilen bir diğer barışçı hukuksal yol da grev hakkıdır. Hak uyuşmazlıklarında hak grevi, menfaat uyuşmazlıklarında menfaat grevi uygulanabilmektedir.

Türk hukuku bakımından hak grevi 1980 öncesi dönemde kabul edilmiş 2822 sayılı Kanun çerçevesindeki yeni dönemde hak grevi hukuka aykırı bir grev olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla toplu hak uyuşmazlıklarının çözüm yolu yargı makamı olarak gösterilmiştir.

Türk hukukunda grev, ancak toplu menfaat uyuşmazlıklarında izin verilen bir barışçı çözüm yoludur. Ancak bu barışçı çözüm yolunun kullanılması;

–         görüşme dönemi,

–         arabulucu dönemi

–         grev yasakları

i-       grev yasağı olan işler ve işyerleri,

ii-     yüksek hakem kurulu,

iii-    grev kuralları,

iv-   grev ertelemesi,

v-     grev oylaması

–         lokavt

uygulamaları ile sınır altına alınmıştır. Aşağıda bu aşamalara kısaca değinilecektir.

2- Toplu Sözleşme Görüşmeleri Dönemi

Toplu sözleşme yapmak üzere yetki belgesini alan sendika, toplu iş sözleşmesi görüşmelerine başladıktan itibaren 60 gün içerisinde anlaşılması zorunludur. Bu süre içerisinde anlaşma sağlanamamış ise, taraflar arasında toplu menfaat uyuşmazlığı doğmuş demektir.

Toplu sözleşme görüşmelerine, karşı tarafın hiç katılmaması veya devam etmemesi durumunda 60 gün beklemeye gerek yoktur.

3- Arabuluculuk Dönemi

Toplu sözleşme görüşmeleri süresi içerisinde anlaşmazlıkla sonuçlanmış ya da taraflardan birisi hiç görüşmelere katılmamış veya devam etmemiş ise, toplu menfaat uyuşmazlığının çözüm yolu olarak hemen greve başvurulamayacaktır. Grev öncesi uyuşmazlığın tarafsız resmi memurlar tarafından giderilmesi amacıyla arabuluculuk teşkilatı kurulmuştur.

Arabuluculuk, Çalışma Bakanlığı nezdinde kurulmuştur. Arabulucu iş mahkemesi tarafından tayin edilir. Görev süresi 15 gündür. Bu süre içerisinde tarafların anlaşabilmesi görüşmelerde ve yeni önerilerde bulunur. Taraflar 15 günlük sürenin sonunda arabulucunun görev süresini bir defaya mahsus 6 işgünü uzatabilirler. Ancak görev süresinin böyle bir işlemle uzatılması yoluna, pratik hayatta başvurulmamaktadır.

Yukarıda belirttiğimiz süreler içerisinde (60 günlük süre ya da tarafların görüşmeye gelmemesi) anlaşma sağlanamamışsa arabuluculuk aşamasına geçilmesi zorunludur. Ayrıca, taraflar görüşmeler başladıktan 30 gün geçtikten sonra anlaşarak geri kalan sürenin geçmesini beklemeden arabuluculuk aşamasına geçilir. Bu usule gönüllü arabuluculuk denir. Grev ve lokavt, genel sağlık ve milli güvenlik nedenleriyle ertelendiği durumda Çalışma Bakanı olağanüstü arabulucu olarak görev yapar.

4- Sınırları İçerisinde Grev Aşaması

Grev hakkı, nitelik olarak yasalarla düzenlenen bir hak olan lokavttan nitelik olarak farklıdır. Grev, işvereni belirli bir menfaatin elde edilmesi amacıyla zorlamaya yönelik sosyal bir haktır. Dolayısıyla, toplu menfaat uyuşmazlığında taraflardan birisine diğer tarafı zorlama yönelik bir saldırı aracıdır. Lokavt ise, sadece savunma amacıyla kullanılabilir. İşçi tarafından bir menfaat elde etmek amacıyla kullanılamaz.  Bu ayırımı ifade etmek üzere “grev hakkı” ve “lokavt” kavramları kullanılmakta, lokavt için hak kelimesi kullanılmamaktadır. Oysa, lokavt da kanunla düzenlenmiş bir haktır. Bu ayrım, lokavtın saldırı amacıyla yapılamayacağını ifade etmektedir.

Grev,

–         İşçilerin ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve düzeltmek, geliştirmek amacıyla yapılan (amaç unsuru),

–         İçi sendikasının kararına uyularak,

–         İşçilerin topluca çalışmamak suretiyle işyerinden ayrılmalarını

İfade eden bir haktır. Amaç unsurunun dışına çıkan, genel grev, siyasi grev, dayanışma grevi hukuka aykırı grevdir. Aynı şekilde işçi sendikasının kararı olmadan işçilerin topluca anlaşması ya da işyerinin terk edilmeyerek oturulması gibi eylemler, grev hakkının yasalara uygun olarak kullanılmadığını ifade eder. İşçilerin kanuni bir hakkını topluca kullanmaları da yasadışı greve neden olur. Örneğin işçilerin topluca viziteye çıkmaları gibi.

Yasa dışı grev, ihbar ve kıdem tazminatını ödemeksizin haklı nedenle işten çıkarma nedeni olmaktadır (TİSGLK. M. 42)

Arabuluculuk aşamasında taraflar anlaşamaz ise, arabulucu uyuşmazlık tutanağı düzenler ve Bakanlığa verir. Bu tutanağın taraflara tebliğinden itibaren 6 iş günü beklenir, Bu süreden sonraki 6 iş günü içerisinde de grev kararının verilmesi gereklidir. Bu süre içerisinde grev kararı verilmezse, sendikanın yetkisi düşer. Ancak, grev kararı ile grevin uygulanması farklı şeylerdir. İşçi sendikası kararını verdiği grevin uygulamasını sonraya bırakabilir. Bu durumda grevin uygulamasının en geç 6 iş günü önceden bildirilmesi gerekmektedir.

Toplu menfaat uyuşmazlığı çıkmasına rağmen bazı işyerleri ya da işlerde grev yasağı bulunduğu için grev kararı verilemeyecektir.

Grev yasağının bulunduğu işler şunlardır:
    1. Can ve mal kurtarma işlerinde,
    2. Cenaze ve tekfin işlerinde,
    3. Su,elektrik,havagazı,termik santral-
larını besleyen linyit üretimi, tabii gaz ve petrol sondajı, üretimi,tasfiyesi,
dağıtımı, üretimi nafta veya tabii gazdan başlayan petrokimya işlerinde,
    4. Banka ve noterlik hizmetlerinde,
    5. Kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye,
şehir içi deniz, kara ve demiryolu ve diğer raylı toplu yolcu ulaştırma hizmet-
lerinde.
    Aynı şekilde bazı işyerlerinde grev yasağı bulunmaktadır. Grev yasağının bulunduğu işyeri ise;
    1. İlaç imal eden işyerleri hariç olmak üzere, aşı ve serum imal eden mües-
seselerle,hastane,klinik,sanatoryum prevantoryum, dispanser ve eczane gibi sağ-
lıkla ilgili işyerlerinde,
    2. Eğitim ve öğretim kurumlarında,çocuk bakım yerlerinde ve huzurevlerinde,
    3. Mezarlıklarda,
    4. Milli Savunma Bakanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik

Komutanlığınca doğrudan işletilen işyerleridir.

Grev yasağı bulunan işyerlerinde toplu iş sözleşmesi Yüksek Hakem Kurulunca karar bağlanır. Yüksek hakem kurulu 8 üyeden oluşur. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi başkanı yanı zamanda bu kurulun da başkanıdır. Bakanlar kurulu tarafından seçilen bir üye, üniversiteden seçilen bir üye, çalışma genel müdürü ve Türk-İş ve TİSK konfederasyonlarından seçilen ikişer üyeden oluşur.

Grev kararının ilanında itibaren 6 işgünü içinde işyerinde çalışan işçilerin en az ¼’ünün yazılı olarak mülki amire grev oylaması yapılması istenebilir. Grev oylaması sonucunda “greve hayır” kararı çıkarsa, işçi sendikası 15 gün içerisinde anlaşmak zorundadır. 15 gün içerisinde anlaşılamaz ise, Yüksek Hakem Kuruluna başvurulur. Sendika yüksek hakem kuruluna başvurmazsa yetkisi düşer.

Grev kararına, sendika üyesi olmayan işçiler de katılabilir. Greve katılmak istemeyenlerin çalışmaları engellenemez. Grev sırasında işyerine giriş ve çıkışlar engellenemez. Greve katılan işçiler başka bir işte çalışamaz (seyyar satıcılık, hamallık vs. yapılamaz). Aynı şekilde işveren de greve katılan işçilerin yerine dışarıdan işçi alamaz. Greve katılmayan işçiler arasında greve katılan işçilerin boşalttığı yere aktarma yapamaz. Hatta, aynı işleri bir taşerona ya da dışarıdan sipariş usulüyle dahi vereme.

Greve katılan işçiler işyeri önünde toplanamaz. Sadece kapılarda en fazla 4 grev gözcüsü bulunur. İşyerine giriş ve çıkışlarına “Bu İşyerinde Grev Vardır” pankartı ve grev gözcülerinde de “grev gözcüsü” önlüğü dışında bir şey kullanılamaz.

Grev esnasında hizmet sözleşmesi askıdadır. İşçinin iş görme borcu, işverenin de ücret ödeme borcu geçici olarak askıya alınır. Ancak sözleşmeden doğan diğer borçlar devam eder. Bu borçlara aykırı davranışlar haklı nedenle derhal fesih sonucunu doğurur. Örneğin, grevde iken işçinin rakip firmada çalışması halinde derhal ihbar ve kıdem tazminatı ödenmeden fesih söz konusu olabilecektir. Grev, işverenin ihbar sürelerine bağlı fesih hakkının kullanımına engel değildir. Ancak feshin sonuçları, yani ihbar sürelerinin işlemesi, hizmet sözleşmesi askıda olduğu için askı halinin kalkmasından sonra; yani grevin bitmesinden sonra işleyecektir.

Bazı işçilerin greve katılmaması zorunludur. Bu tür işçiler bekçi, veznedar, muhasebeci gibi o işyerinde çalışması zorunlu olan işçiler olduğu gibi, makine ve techizatın bakım ve onarım işinde çalışacak işçilerin greve katılması yasaklanabilir. Örneğin madenlerde, tünellerin, asansörün bakım işlerinde çalışan işçilerin, demir-çelik fabrikalarında yüksek fırının çalışmasını sağlayacak işçiler gibi. Her halükarda bu çalışacak işçiler üretim dışında işyerinin bakım ve koruması ile ilgili işlerde çalışabileceklerdir.

Grevde geçen süreler yıllık ücretli izin çalışılmış sayılan günlerde; kıdem tazminatının hesabında da kıdem süresinden sayılmaz.

5- Lokavt

Lokavt, işyerinde faaliyetin tamamen durmasına neden olacak ölçüde, işveren ya da işveren vekilin veya işveren sendikasınca verilen karara uygun olarak işçilerin işyerinden tamamen uzaklaştırılmasıdır.

Lokavt, işçilerin işten çıkarılması, hizmet sözleşmelerinin feshedilmesi değildir. Lokavt, grev gibi geçici bir durumdur.

Greve katılan işçiler, zaten işyerini terk etmek zorunda kaldıkları için, lokavtın, işverenin işyerinden uzaklaştırma kararı olmasının anlamı nedir? Greve katılmayan işçiler ile üretimin devam ettirilmesi mümkün olmadığında, işveren üretim yapılmasa, hizmet üretilmese dahi greve katılmayan işçilere ücret ödemek zorunda kalacaktır. Bu da işyerinin ekonomik geleceğini tehdit altına alabilir. Dolayısıyla lokavt kararı ile  işyerinin tamamını kapsayacak ölçüde işçilerin uzaklaştırılmasından anlaşılan greve katılmayan işçiler olacaktır. Lokavt asıl olarak,  greve katılmayan işçileri etkilemektedir. Lokavt, bu nedenle savunma amaçlı olmaktadır. Ancak, lokavt kararı ile grev birbirinden bağımsızdır. Grev sona erse dahi lokavt devam edebilir. Bu durum lokavtı, bir saldırı lokavtı şekline dönüştürdüğü için eleştirilmektedir.

İşyerinin tamamen kapatılması ya da işçilerin tamamının hizmet sözleşmesinin İK. m. 13’e göre feshedilmesi lokavt olmadığı gibi, bu uygulama hukuka uygun olduğu için yasa dışı lokavt da değildir.

İşverenin İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Önlemleri Alma Yükümlülüğü ve Sorumluluğu

1- İşçi Sağlığı ve İş Güvenliğinin Önemi

Günümüzde giderek hızlanan teknolojik gelişme, iş kazalarındaki ve meslek hastalıklarındaki artışa yol açmaktadır. Teknolojik gelişme paralelinde ortaya çıkan bu tablonun kaynağında, yine teknolojinin sağladığı gerekli önlemlerin alınmaması veya alınmış önlemlere uyulmayışının yattığı görülmektedir.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri, her şeyden önce kişinin bir temel hakkı olarak görülür. Kişilerin mesleki tehlikelerden uzak bir ortamda çalışmalarını sağlayarak, onların sağlıklı gelişmelerini gerçekleştirmek, bu anlamda, sağlıklı ve güvenli bir çalışma ortamının temini, işçi açısından vücut ve ruh bütünlüğünün korunması hakkının bir sonucudur. Sosyal açıdan işçilerin, işçi sağlığı ve iş güvenliğinden yoksun bir biçimde çalışmak zorunda bırakılmaları, sağlıksız bir yapıyı oluşturur. İktisadi bakımdan, iş kazaları ve meslek hastalıklarının işyerlerine yüklediği maliyet, zamanında alınması gerekli olan önlemlerin işyerine getireceği maliyet yanında, çok büyük bir oranı oluşturur. Bu açıdan gerekli önlemlerin alınması, Bir yönüyle de işyerlerinin yararına olan iktisadi bir gereklilik olarak görülür.

İşçi sağlığı, kavram olarak, çalışan bir kişinin çalışma koşulları ile kullanılan araç ve gereçlerden doğabilecek tehlikelerden arınmış veya bu tehlikelerin asgari düzeye indirildiği bir iş çevresinde huzurlu bir biçimde yaşayabilmesini  ifade eder. İşçi sağlığı açısından önemli olan, sadece vücudun beden itibariyle sağlıklı bulunması değildir. Bu bakımdan, beden sağlığının yanı sıra işçinin ruh sağlığının korunması da, işçi sağlığının alanı içinde yer alır. Özellikle sanayideki çalışma düzeninin, çalışanların ruhsal bozukluklarını çoğalttığı, monoton ve işçiden planlanmış mekanik hareketlerin beklendiği bir ortamda ruhsal sorunları meydana getirdiği bir gerçektir. Bu duruma göre, gerek fiziki ve gerekse ruhsal bakımdan çalışanların sağlıklı olma durumlarının sağlanması, işçi sağlığının temel konularını oluşturur.

İş güvenliği ise, işin yapılması sırasında çalışanlara karşılaştığı tehlikelerin ortadan kaldırılması veya azaltılması konusunda, işverene getirilen yükümlülüklere ilişkin teknik kuralların bütününü anlatır. Gerek işçi sağlığı gerekse iş güvenliğinin temel amacı, mesleki tehlikelerin, yani iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenip çalışanların sağlık ve yaşamlarının korunmasıdır. Bununla birlikte, işçi sağlığı bir yaşam çevresi için gereken sağlık kurallarını içerirken, iş güvenliği daha çok işçinin yaşam ve vücut bütünlüğüne yönelik tehlikelerin ortadan kaldırılması için gerekli teknik kuralları ele alır.

İş güvenliğinin konusunu, işin yapılmasından doğan tehlikelerin ortadan kaldırılması veya azaltılması için gerekli yolların araştırılması  ve bu yolda mevzuat hükümlerinin geliştirilmesini oluşturur. İşveren işçilerin işin yapılmasından doğan tehlikelere karşı korumak üzere yükümlülüklerini yerine getirecek ve devlet de bu yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğini denetleyecektir.

2- İş Kazaları ve Meslek Hastalıklarından Doğan Sorumluluktaki Gelişme

İş kazalarının ve meslek hastalığının önlenmesi amacıyla işverenin yükümlülüklerinin kapsamı ve bu yükümlülüklere aykırılığın hukuksal sonuçlarının düzenlenmesinde geleneksel hukuk kuralları yetersiz kalmaktadır. Çünkü bu hukuk anlayışına göre, bir kazadan doğan sorumluluk, kişilerin hukuk düzenince kınanan bir davranışının (kusurun) varlığına bağlanmıştır. Dolayısıyla işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alma yükümlülüğünün kapsamı ve buna aykırılığın sonuçları, işverenin özen göstermedeki kusuru ile irtibatlandırılarak çözülmeye çalışılmıştır. Oysa teknoloji geliştikçe çalışma hayatı daha karmaşıklaşmakta, işletmeler büyüdükçe de hiç bir kimsenin kusuru olmasa dahi kazaların meydana gelme ihtimali önlenememektedir. İş hukuku önceleri, kusur sorumluluğu ilkesini terk ederek, iş kazalarından doğan sorumluluğu işverenin kusuru ile değil, kaza ile işletme arasındaki neden sonuç bağını yeterli görerek kusursuz sorumluluk ilkesi ile çözmeye çalışmıştır.

Ancak her iki çözüm de iş kazaları ve meslek hastalıklarında önleyici ya da zararı giderici fonksiyonu yönünden yetersiz kalmıştır. Son aşama olarak sigorta sistemi kurularak, işçi sağlığı ve iş güvenliği ve bundan doğan sorumluluk toplumsallaştırılmış, devletin katılımı ile de sorumluluk hukukunu aşar nitelikte sosyal bir risk olarak sorun ele alınmıştır.

Sosyal güvenlik sisteminde önemli olan zararın bir an önce ve tamamına yakın oranda giderilmesi, sorumluluğun ilk planda sosyal güvenlik kuruluşunun üzerinde  olmasıdır. Bundan sonra zarara neden olanın bulunması ve o kişiye ödettirilmesi ilke olarak sosyal güvenlik kuruluşunun yetkisine girmektedir. Sosyal güvenlik kuruluşları bu sorumluluğu, prim sistemi içerisinde tüm prim ödeyenler kitlesine dağıtmaktadır. Dolayısıyla sosyal adaleti gerçekleştirmek amacıyla gelir dağılımında dengeyi kurmak istemektedir.

İş kazaları ve meslek hastalıkları sigortası, o ülkede prim ödeyen tüm işverenlerden oluşmaktadır. Dolayısıyla bir kazadan ya da meslek hastalıklarından doğan sorumluluk tüm işverenlere dağıtılmaktadır. Bizim sistemimizde be primli havuz,  işçinin prime esas kazancının %1,5-%7’si arasında olan ve işverenlerin tamamını ödediği primlerden oluşmaktadır. Yani zarar, tüm işverenler kitlesine dağıtılmaktadır. Bir ölçüde de yüksek gelir gruplarından alt gelir gruplarına gelir transferi de sağlanmaktadır. Bu nedenle sosyal adalet amaçlı düşünülerek, işverenin otoritesi altında bulunulduğu sırada meydana gelen tüm kaza ve meslek hastalıkları himaye altına alınmış, kazanın iş ile ilgisi olması koşulundan büyük ölçüde uzaklaşılmıştır.

Sosyal Sigortalar Kanununun 11. maddesinin A fıkrası hükmü gereğince aşağıdaki olaylar iş kazası olarak kabul edilmiştir.

1- İşyerinde bulunulduğu sırada meydana gelen kazalar;İşyeri, işin niteliği bakımından işyerine bağlı bulunan yerler, dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden veya mesleki eğitim yerleri ve avlu gibi sair eklentiler ve araçları da içine alan işin organize edildiği yerdir. Buralarda meydana gelen kazanın işle bir ilgisinin olması şart değildir.

2- işveren tarafından yürütülmekte olan iş dolayısıyla,

3- İşçinin, işveren tarafından görevle başka bir yere gönderilmesi yüzünden asıl işini yapmaksızın geçen zamanlarda,

4- Emzikli kadın işçinin çocuğuna süt vermek için ayrılan zamanlarda,

5- İşçilerin, işverence sağlanan bir taşıtla toplu olarak götürülüp getirilmeleri sırasında meydana gelen kazalar.

Bir iş kazası ya da meslek hastalığından öncelikli olarak Sosyal Sigortalar Kurumu sorumludur. Kurum, daha sonra giderdiği bu zararı sorumlu kişilerden tahsil edecektir. Eğer işveren, işçiyi SSK’ya bildirmemiş ise, Kurum, bütün yardımları yine yapacaktır. Çünkü, sigortalılık ilişkisi bildirim ile değil, işçinin hizmet sözleşmesi ile işe başlaması anında kendiliğinden yasa gereği doğmaktadır. Ancak bu durumda, sigortalı olan işçiyi (SSK. m. 9), kuruma sigortalı olarak bildirmeyen işveren (SSK. m. 10),  yapılan bütün yardımlardan dolayı SSK’ya karşı sorumlu olacaktır. Ayrıca, sigortalı olarak bildirilse dahi, işverenin, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmamasından dolayı (SSK. m. 26) sorumluğu yine de bulunacaktır.

İş hukukunun, sosyal bir hukuk dalı olarak gelişim süreci içerisinde işçi ile işveren muhatap olmaktan çıkarılmış; kazadan dolayı sorumluluk sigorta havuzuna bırakılmıştır. Bazı ülkelerde (Fransa gibi) bu havuz, manevi zararlardan dahi sorumlu tutulmuştur. Ancak mevcut haliyle dahi bu sistem, ülkemizde yeterince işlememektedir. İşverenin hem kuruma karşı hem de işçiye karşı, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmamasından doğan sorumluluğu devam etmektedir. İşverenin sorumluluğunu doğuran işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri alma yükümlülüğünü üç başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar sırasıyla;

1- İşçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili bütün önlemlerin alınması,

2- İşçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili eğitimin verilmesi ve organize edilmesi,

3- İşçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili işyerinde gerekli organizasyonların kurulması şeklinde sıralanır. Aşağıda bu yükümlülüklerin kapsamı ele alınacaktır.

3- İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Önlemlerini Alma Yükümlülüğü

İş Kanunu işverenin işçiyi koruma, özellikle işçi sağlığı ve iş  güvenliği ile ilgili önlemleri alma borcunu düzenleyen genel kuralı koymuş bulunmaktadır. Buna göre, “Her işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlüdür” (İş Kanunu m. 73). Yargıtay’a göre, işveren, sadece işin niteliğine uygun koruyucu malzeme vermekle yükümlü olmayıp verilen malzemenin kullanılmasını sağlamak ve önlemlerin uygulanıp uygulanmadığını sürekli ve etkili  bir biçimde denetlemekle de yükümlüdür. İşçiler de bu önlemlere uymak zorundadırlar. İşçilerin bu önlemleri ciddi şekilde ihlali, İş Kanununun 16. maddesinin ikinci fıkrasında, ihbar ve kıdem tazminatsız olarak feshini mümkün kılan haklı neden olarak kabul edilmiştir.

İş Kanunu işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması konusunda gerekli olanı yapmak yükümlülüğü getirmiş, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü ise, bu önlemle yetinmeyerek daha ileri bir adım atmıştır. Bu tüzüğün 2. maddesi  İş Kanunun 73’ncü maddesini tekrar etmekle beraber 4. maddesiyle işverenin yükümlülüğünü genişletmiştir. Buna göre, “İşverenin, işyerinde, teknik ilerlemelerin getirdiği daha uygun sağlık şartlarını sağlaması; kullanılan makina ile alet ve edevattan herhangi bir şekilde tehlike gösterenleri veya hammaddelerden zehirli veya zararlı olanları, yapılan işin özelliğine ve fennin gereklerine göre bu tehlike ve zararları azaltan alet ve edevatla değiştirmesi iş kazalarını önlemek üzere işyerinde alınması ve bulundurulması gerekli  tedbir ve araçları ve alınacak diğer iş güvenliği tedbirlerini devamlı surette izlemesi esastır”.Bu hüküm ile tüzük, işverene, mevcut işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini sağlaması ile yetinmeyerek, teknik ilerlemelerin getirdiği yeniliklerin alınması ve bunların sürekli izlenmesi yükümlülüğünü getirmiştir. Bu yönüyle tüzük hükmü oldukça ileri ve sorunu genel bir kuralla çözücü niteliktedir.

4- İşverenin işçi sağlığı ve İş Güvenliği İle İlgili Eğitim Verme Yükümlülüğü

İşveren, işçilere yapmakta olduğu işleri ile ilgili uymaları gerekli sağlık ve güvenlik tedbirlerini öğretmekle yükümlüdür (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğü m. 3). Bu yükümlülük işçinin işinin değiştirilmesi sırasında, yeni işlerinin gerektirdiği bilgilerin verilmesi zorunluluğunu da kapsamaktadır.

5- İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği İle İlgili Organizasyon Yükümlülüğü

İşverenin bu yükümlülüğünden bahsedebilmek için o işyerinde en az elli işçinin çalışması gereklidir. İşverenin kurmak ya da bulundurmakla yükümlü bulunduğu organizasyonlar şunlardır; işçi sağlığı ve iş güvenliği kurulu kurma, işyeri hekimi bulundurma, işyeri sağlık birimi kurma.

a-      İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Kurulu

İşveren ve işçilerin işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin uygulanmasına yardımcı olmalarını sağlamak amacıyla, işçi sağlığı ve iş güvenliği kurulu kurma zorunluluğu getirilmiştir. Sanayi işlerinin görüldüğü, altı aydan çok sürekli işlerin yapıldığı ve en az 50 işçinin çalıştırıldığı işyerlerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği  kurulları kurulması zorunlu olmaktadır.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği kurulları, işveren veya vekili başkanlığında, işverence seçilecek olan sırasıyla; işyeri güvenlik şefi (yoksa bu konularla görevli teknik bir kişi), işyeri hekimi, sosyal işler danışmanı (yoksa personel şefi veya sosyal işleri yürütmekle görevli bir kişi), varsa sivil savunma uzmanından ve ayrıca işçiler arasından seçilecek olan işyerinde görevli formen, ustabaşı veya usta, işyerinde bulunan sendika temsilcilerinin kendi aralarından seçecekleri bir işçi, işyerinde sendika yoksa işçilerin arasında seçilen bir işçiden oluşacaktır.

Kurulun görevleri şu şekilde sıralanabilir (İş Güvenliği Kurulları Tüzüğü m. 4);

– işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında o işyerinde çalışanlara yol göstermek, işyerinde işçi sağlığı ve iş güvenliğine ilişkin tedbirleri tespit etmek ve işveren veya işveren vekiline tekliflerde bulunmak, işyerinin niteliğine uygun bir işçi sağlığı ve iş güvenliği iç yönetmeliği taslağı hazırlamak ve işverenin veya vekilinin onayına sunmak ve iç yönetmeliğin uygulamasını izlemek

– Makina ve tezgahlara gerekli koruyucuların güvenlik verici bir şekilde yerleştirilmesi, uygulanan çalışma usulleri, kullanılan malzeme, kişisel korunma araçları, işyerinin temizliği gibi işyerinde, işçi sağlığının ve iş güvenliğini sağlayacak bir düzen kurulması için işverene veya işveren vekiline tekliflerde bulunmak,

– Ölüm veya sürekli iş göremezlikle sonuçlanan her iş kazası veya meslek hastalığında yahut işçi sağlığı ve güvenliği ile ilgili bir tehlike halinde, gerekli araştırma, inceleme ve soruşturmayı yapmak, alınması gerekli tedbirleri bir raporla tespit ederek işveren veya işveren vekiline vermek,

– İşyerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitim ve öğretimi planlamak, bu konu ve kurallarla ilgili programları hazırlamak, işverenin veya işveren vekilinin onayına sunmak ve uygulanmasını izlemek,

– İşyerinde işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanıp yerleştirilmesi ve geliştirilmesi, bu konudaki ilginin devamı ve pekiştirilmesi için yayınlar yapmak, konferanslar verdirmek ve benzeri çalışmalarda bulunmak,

– Tesislerin bakım ve onarımlarında gerekli güvenlik tedbirlerini planlamak ve kontrol etmek,

– İşyerinin özelliklerine göre işçilerin periyodik sağlık muayene ve kontrollerinin yapılıp yapılmadığını izlemek,

– İşyerinde yangınla ilgili tedbirlerin yeterliliğini ve ekiplerin çalışmalarını izlemek, bu konuda işverene veya işveren vekiline tekliflerde bulunmak,

– Sağlık ve güvenlik durumu ile ilgili yenilikleri izlemek, bu konudaki bilgileri toplamak ve değerlendirmek  ve bunlara ilişkin tedbirlerin alınmasını teklif etmek,

– İşyerinin sağlık ve güvenlik durumu ile ilgili yıllık bir rapor hazırlamak, o yılki çalışmaları değerlendirmek  ve elde edilen tecrübeye göre ertesi yılın çalışma programında yer alacak hususları tespit etmek ve işverene teklifte bulunmaktır.

Yukarıdaki ödev ve yetkilerini gerçekleştirmek amacıyla kurullar en az ayda bir defa toplanır. Toplantının gündemi, yeri, günü ve saati kurul başkanı ya da kurulun sekreteri olan işyeri güvenlik şefi, işyeri güvenlik şefinin bulunmadığı durumlarda  işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında görevli teknik uzman sekreter olarak toplantıdan kırk sekiz saat önce  kurul üyelerine bildirilir.  Kurul üyeleri gündemde değişiklik önerebilirler

Ağır iş kazası veya özel bir tedbiri gerektiren önemli hallerde kurul üyelerden herhangi  birinin çağrısı ile toplanabilir. Bu konudaki teklifin kurul başkanına ya da sekreterine yapılması yeterlidir.

Kurulun olağan çalışma süresi, toplam olarak ayda yirmi dört saati geçemez. Kurulun toplantılarında geçecek olan süre de günlük çalışma süresinden sayılır. Bu toplantıların da günlük çalışma süreleri içinde yapılması esastır.

b-      İşyeri Hekiminin Bulundurma ve İşyeri Sağlık Birimi Kurma

Yukarıda da değinildiği gibi işçi sağlığı ve iş güvenliği kurullarının zorunlu üyesi olan işyeri hekiminin iş kazaları ve meslek hastalıklarının önlenmesi konusunda her aşamada yetkisi bulunmaktadır. 50 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde  Sosyal Sigortalar Kurumunca sağlanan tedavi hizmetleri dışında kalan, işçilerin sağlık durumlarının denetlenmesi, ilk yardım, acil tedavi ve diğer koruyucu sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi amacıyla işyeri hekiminin istihdamı zorunludur.

İşyeri hekimleri çalışmalarını tam bir mesleki özgürlük içinde ve tıbbi deontoloji kurallarına uygun bir biçimde yürütür. Hekim, muayene odasının dışında, işyerinin her yerinde inceleme, görev ve hiyerarşik durumu ne olursa olsun gerekli gördüğü herkesle ilişki kurma, bunlardan görevi icabı olan lüzumlu her türlü bilgiyi alma yetkisine sahiptir.

6- İşçi Sağlığı ve Güvenliği Denetimi

İşçi sağlığı ve uygulamada gerçekleştirilip sağlanması etkili ve bir işçi sağlığı ve iş güvenliği denetim örgütünün varlığını gerektirir.Bu konuda yasal düzenlemelerden ziyade etkin bir denetim, kazaların ve meslek hastalıklarının önlenmesi bakımından öncelikli bir konumdadır. İşçi sağlığı ve iş güvenliği denetimi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı eliyle yürütülür. Bakanlığa bağlı müfettişlerce yürütülen bu denetim, periyodik denetleme ile olduğu gibi ya şikayet üzerine ya da iş kazası veya meslek hastalığından sonra yapılmaktadır. Ancak denetleme teşkilatının eleman eksikliği nedeniyle periyodik denetleme çok sayıda işçinin çalıştığı işyerleri ile tehlikeli işlerde yoğunlaşmakta, küçük işyerleri denetim dışı kalmaktadır. Türkiye’de işyerlerinin %3’ünün ancak denetlenebildiği düşünülecek olursa işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinde hangi durumda olduğumuz anlaşılacaktır. Ayrıca işyerinin kuruluşu esnasında kurma izni ve işletme belgesinin verilmesi aşamasında işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınıp alınmadığı denetlenmektedir.

7- İşçi Sağlığı ve İş Güvenliğine Aykırı Davranışlar ve Sonuçları

a-      İdari Yaptırımlar

İşçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin idari denetimi sonucu bir eksiklik görüldüğünde ilk aşamada para cezaları uygulanmaktadır. Ancak, ülkemiz koşullarında para cezalarının önleyici fonksiyonu yeterince yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir. Para cezalarının dışında iş müfettişinin, işçinin çalışmaktan bertaraf edilmesi ya da göreceği lüzum üzerine işyerinin kapatılması ya da işin durdurulmasını istemesi üzerine, yetkili komisyonca bu kararların verilmesi önemli idari yaptırımlar olarak durmaktadır.

aa-        işyerinde işin durdurulması

İşyerlerinde İşin Durdurulmasına veya İşyerlerinin Kapatılmasına  Dair Tüzüğe göre, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri konusunda  birinci derecedeki koşulları yerine getirdikten sonra işletme izni ve kurma belgesi alan işverenin işyerinde işçilerin hayatı için tehlikeli olan bir durum varsa, bu tehlike giderilinceye kadar bir kurul kararıyla iş tamamen veya kısmen durdurulabilir (İş Kanunu m. 75/A). Durdurma kararına karşı işverenin, mahalli iş mahkemesinde itiraz hakkı vardır (İş Kanunun m. 765/C). Durdurulan işi izin almaksızın açan işveren veya vekili hakkında para cezası uygulanır.

bb-   işyerinin kapatılması

Kurma izni ve işletme belgesi alınmadan açılmış olan veya ikinci derecedeki işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini almadığı için belirli bir sürede tamamlanması için geçici işletme belgesi alan, ancak bu süre içinde eksiklerini tamamlamayan işverenin  işyerinde işçilerin hayatı için tehlikeli olan bir durumun bulunması halinde oluşturulacak olan kurulun vereceği kararla işyeri kapatılır. Kapatılan bu işyeri kurma izni ve işletme belgesi almadan tekrar açılamaz (İş Kanunu m. 75/B).

cc-   işçilerin çalışmaktan alıkonması

Denetimle görevli müfettişler, görev sırasında herhangi bir işyerinde çalışan işçilerin yaş, cinsiyet ve sağlık durumlarının böyle bir işyerinde çalışmasına engel oluşturduğunu saptarlarsa, bu işçiler çalışmaktan alıkonur (İş Kanunu m. 75/Ç).

b-      İşverenin hukuki ve cezai  sorumluluğu

İş kazasına uğrayan veya meslek hastalığına yakalanan işçi ya  da desteğinden mahrum kalanlarına işverenin hukuki sorumluluğu söz konusudur. İşverenin bu sorumluluğu kusura dayanmayan bir sorumluluktur. Bu sorumluluk  Sosyal  Sigortalar Kurumunca  karşılanmayan zararlar ile sınırlıdır. Ayrıca  işçinin kusuru olmamak şartıyla işveren, hiç bir kusuru bulunmasa dahi manevi zarardan sorumludur.

İşverenin , işçi sağlığı ve iş güvenliği hükümlerini  ihlal eden bir davranışı olmuş ve bunun sonucunda işçi, iş kazası veya meslek hastalığına yakalanmışsa cezai sorumluluğu söz konusudur. Çünkü işverenin bu tür davranışı ile tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu taksirle ölüme veya yaralamaya neden olma suçu  meydana gelmiştir .(TCK. m. 455,459).

Bunun dışında başta İş Kanunu olmak üzere çeşitli yasalar işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili hükümleri ceza yaptırımlarla korumayı amaçlar. Söz konusu cezai yaptırımlar, kural olarak, para cezası niteliğindedir. Bu  konudaki tek istisnai hüküm ise, işverene habis cezası getiren Umumi Hıfzıssıhha Kanununun 282 nci maddesi hükmüdür

SORULAR

1-     İşverenin yönetim hakkı ve bu hakkın sınırlarını örnek vererek açıklayınız.

Hizmet sözleşmesinde, işçinin sözleşmeden doğan borcu soyut olarak ifade edilmektedir. Bu soyut borcun somutlaştırılması işverenin yönetim hakkına bırakılmış ve bu hakkın kullanılması ile işçinin borcunun somutlaştırılması sağlanmıştır. İşveren işyerinin düzeni ve işin yürütümü ile ilgili emir ve talimatlar verebilmektedir. İşverenin bu hakkı, hizmet sözleşmesinde, işçinin borçlarının somutlaştırıldığı ölçüde ve diğer iş hukuku kaynakları ile sınırlanmaktadır.

Örnek ;İşyerine park ve bahçe kadrosunda işe giren işçi Hasan, işe alındığı tarihten itibaren daktilograf olarak çalışmaktadır. Belediye seçimleri ile beraber yeni belediye başkanı, Hasan ve onun durumunda olan işçileri sözleşmelerinde belirtildiği gibi park ve bahçe işlerinde görevlendirmek istemektedir. İşveren böyle bir emir ve talimatta bulunabilir mi?

İşveren böyle bir değişiklikte bulunamaz. Çünkü, hizmet sözleşmesi hükmü yıllar süren uygulamalar karşısında değiştiği kabul edilir. İşverenin yönetim hakkını hizmet sözleşmesi  hükümleri sınırlar. Hizmet sözleşmesinde hüküm olmayan konularda yönetim hakkı vardır. Ancak olayda yıllar süren uygulama sözleşmenin hükümlerini değiştirmiştir. İşveren bu değişikliği yapamaz.

2-     İşyerinde, iş arkadaşı Kaya ile 2.6.2000 tarihinde kavga eden Yaşar, işveren tarafından hizmet sözleşmesi ihbar ve kıdem tazminatı ödenmeden 20.6.2000 tarihinde işten çıkarılmıştır. Yaşar kendisine ihbar ve kıdem tazminatı ödenmesi için dava açmıştır. Yaşar talebinde haklı mıdır?

Bu sorunun iki cevabı bulunmaktadır. Öncelikle, işverenin yaptığı bu işlem eşit işlem yapma borcuna aykırıdır. İkinci olarak, işveren İK. m.17/II’ye göre fesih hakkını kullanabilmesi için zorunlu olan 6 iş günlük süreyi geçirmiştir. Dolayısıyla her iki durumda da fesih, 17/II’ye göre değil, İK. m. 13ê göre olmaktadır. İşçi ihbar ve kıdem tazminatını alır.

3-     İşçi Ahmet, işveren Kemal’e ait tamir atölyesinde çalışır iken askere gideceği için kendi isteği ile işten ayrılmıştır. Askerlik dönüşü işveren Kemal, Ahmet ile bir hizmet sözleşmesi yapmamıştır. Ancak, dört ay sonra yeni açtığı bir atölyede çalışması için talepte bulunmuş ve Ahmet’i işe almıştır. Ahmet bu işyerinde 6 yıl çalışmış ve işten çıkarılmıştır. İşveren tarafından Ahmet’e 6 yıllık kıdem tazminatı ödenmiştir. Ahmet, askerlikten önceki 4 yıllık çalışmasına da kıdem tazminatı ödenmesini istemiştir. Ahmet talebinde haklı mıdır?

Kıdem tazminatı hesabına esas alınan kıdem süresi, aynı işyerinde sürekli ya da aralıklı olarak çalışma yanında aynı işverenin değişik işyerlerinde sürekli ya da aralıklı çalışma sürelerini de içermektedir. Olayda aynı işverenin değişik işyerlerinde aralıklı çalışmasının kıdem süresine eklenmesi söz konusudur. Ancak, kıdem süresinin  birleştirilebilmesi için öncelikle daha önceki çalışmanın kıdem tazminatı ödenmesi gereken bir nedenle sona ermesi gerekir. Olayda, askerlik kıdem tazminatı ödenmesini gerektiren bir nedendir. İkinci olarak, kıdem tazminatının ödenmemesi gerekir. Olayda, kıdem tazminatının ödendiği konusunda bir bilgi verilmemektedir. İşçi askere gitmesi nedeniyle kıdem tazminatı almamışsa, son ücreti üzerinde 10 yıllık kıdem süresine denk tazminat alacaktır.

4-     Sendika özgürlüğü kavramını izah ediniz.

Sendika özgürlüğü bireysel sendika özgürlüğü ve kolektif sendika özgürlüğü olmak üzere ikiye ayrılır.Bireysel sendika özgürlüğü sendika kurucusu olma, sendikaya üye olma ve sendikanın faaliyetlerine katılma (olumlu sendika özgürlüğü) özgürlüğü ile sendikaya üye olmama (olumsuz sendika özgürlüğü) özgürlüğünü ifade eder. Hukukumuz her iki özgürlüğü de teminat altına almıştır.Kolektif sendika özgürlüğünden anlaşılan ise, sendika tüzel kişiliğinin özgürlüğünü ifade eder. Bu da büyük ölçüde bağımsızlığının gerçekleşmesi ile olur. Ayrıca sendikanın toplu iş sözleşmesi yapma hakkı ve grev hakkını kullanma da kolektif sendika özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmektedir.

SORULAR

1-     Sosyal Devlet ve Sosyal Güvenlik arasında nasıl bir ilişki vardır? Açıklayınız.

Sosyal devlet, toplumsal hayata, ekonomik hayata devletin sosyal adaleti gerçekleştirme yönünde müdahalesini öngören bir devlettir. Bu müdahalesini gerçekleştirirken, vatandaşlarına insan haysiyetine yaraşır bir hayat standardını garanti etmektedir. Bu müdahalesini gerçekleştirirken iki fonksiyonu hedeflediği görülmektedir.Yatay Fonksiyonu; İnsan haysiyetine yaraşır hayat standardının  korunması için sosyal risklere karşı önleyici fonksiyonudur. Burada devlet ya kendisi ya da çıkardığı kanunlar aracılığıyla bu standardı koruyucu tedbirler alır. İş hukuku, işçi sağlığı ve iş güvenliği hukuku daha çok bu fonksiyona yönelik araçlardır. Dikey Fonksiyonu; Gerçekleşen sosyal risklere karşı tazmin-giderici rol oynar. Böylece gelir dağılımı adaletine, üst gelir grubundan alt gelir grubuna gelir transferi sağlayarak sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Sosyal sigortalar, sosyal yardımlar ve sosyal hizmetler daha çok bu fonksiyona yönelik araçlardır.

2-     Sigortalı Kemal, görevle İstanbul’a gönderilmiştir. Görevli olduğu iş uçak kalkış saatinden 8 saat önce bitmiştir. Kemal, fazla beklemek istemediğinden Ankara’ya giden arkadaşı ile beraber dönmek istemiş, işverene de haber verememiştir. Bolu yakınlarında geçirilen bir trafik kazası sonucu sakat kalmıştır. Olay SSK anlamında iş kazası mıdır? Neden?

Olay iş kazası değildir. Her ne kadar görevle gönderildiği esnanda iş yapmaksızın geçen sürelerde meydana gelen kazalar iş kazası olarak kabul edilse de, sigortalı, işverenin emir ve talimatına aykırı olarak hareket ettiği ve dolayısıyla işverenin otoritesi dışına çıktığı için olay iş kazası değildir.

3-     Malullük sigortası ile İş Kazası ve Meslek Hastalığı sigortasından aynı anda yararlanmak mümkün müdür? Açıklayınız.

Bir iş kazası sonucu sigortalı meslekte kazanma gücünün %60’nı kaybetmiş ve gerekli olan prim veya sigortalılık süresini tamamlamış ise, her iki sigorta kolundan sürekli iş göremezlik geliri ve malullük aylığı bakımından aynı anda yararlanabilir. Çünkü ayrı ayrı sigorta kollarından prim ödenmesi söz konusudur. Ancak, bu iki sigorta kolundan aynı anda yararlanırken, yüksek olan gelirin tamamı, düşük olanın yarısı ödenir. Eşitlik halinde iş kazası ve meslek hastalığı gelirinin tamamı, malullük aylığının yarısı ödenir.

4-     Yaşlılık sigortasında, emeklilik yaşı, sigortalılık süresi ve ödenen primler bakımından yararlanma koşullarını eski ve yeni düzenlemeye göre karşılaştırmalı olarak yazınız.

Eski Düzenleme Yeni Düzenleme (25.8.1999)
Kadınlarda 50, Erkeklerde 55 yaş;

ve toplam 5000 gün prim ödenme

Kadınlarda 58, Erkeklerde 60 yaş;

ve toplam 7000 gün prim ödenme

Kadınlarda 50, Erkeklerde 55 yaş;

3600 gün prim ödenmesi ve 15 yıldan beri sigortalı olma

Kadınlarda 58, Erkeklerde 60 yaş;

4500 gün prim ödenmesi ve 25 yıldan beri sigortalı olma

Yaş Koşulu Aramaksızın;

Kadın 20, erkek 25 yıldan beri sigortalı ve toplam 5000 gün prim ödenme

Yeni yasa ile bu emeklilik türü kaldırılmış ancak bir basamakla sistemi ile tedrici olarak kaldırılması benimsenmiştir.

5-     1.6.2000 tarihinden itibaren aralıksız olarak işsizlik sigortası ödeyen sigortalı Hasan, 1.7.2002 tarihinde emekli olduğunda yardımlardan yararlanabilir mi? Neden?

Hasan işsizlik sigortası yardımlarından yararlanamaz. Çünkü emeklilik sonucu bir sosyal güvenlik kuruluşlarından yardım alanlar için işsizlik riski gerçekleşmemiştir.

1-         Zorunlu sigortalı olarak aynı anda farklı iki sosyal güvenlik kuruluşu kapsamında bulunmak mümkün müdür? Açıklayınız.

Sosyal sigorta sisteminde kural, tek bir sigorta kurumuna bağlı zorunlu sigorta kapsamında bulunmaktır. Ancak hangi sosyal güvenlik kuruluşuna tabi kılınacaktır? Bu konudaki yargı içtihatları ile şekillenen genel kurala göre, kişinin ağırlıklı olarak faaliyeti hangi sosyal güvenlik kuruluşu kapsamında yoğunlaşmış ise, sadece o sosyal güvenlik kuruluşu ile irtibat sağlanacaktır. Örneğin, esnaf olarak çalışan işçi, esnaf faaliyetini mesai saatleri dışında yürütüyor ise, faaliyetinin ağırlıklı bir kısmını, bağımlı olarak çalıştığı SSK kapsamındaki işte yoğunlaştığı için sadece SSK ile irtibat kurulacak ve buna bağlı olarak sadece SSK için prim tahsil edilecektir.

2-         Emekli Sandığı ve Bağ-Kur’a göre emeklilik şartlarını anlatınız.

Emekli Sandığında üç tür emeklilik düzenlenmiştir.

1-         İstek üzerine emeklilik,  Kural olarak 25 yıl fiili hizmet yılını dolduran iştirakçilerden kadın 58 erkek 60 yaşında emekli olabileceklerdir. Bu kural Eylül 1999 tarihinden sonra sigortalı olanlar içindir. Bu tarihten önce sigortalı olanlara bir geçiş süreci uygulanmaktadır. Sakatlık nedeniyle ilgili mevzuat uyarınca göreve alınanlar 15 fiili hizmet yılını doldurduklarında istekleri üzerine emekli olabilirler.

2-         Re’sen emeklilik, 30 hizmet yılını aşmış olanlar yaş haddi aranmaksızın, kurumlarınca lüzum görüldüğü takdirde re’sen emekli edilirler

3-         Yaş haddi nedeniyle emeklilik, kural olarak yaş haddi 65 yaş olup, mesleklere göre bu sınır değişmektedir. Örneğin üniversite mensupları için yaş haddi 67’dir.

Bağ-Kur kapsamında emeklilik şartları ise;

1-         Prim borcunun olmaması, Sağlık sigortası primi bu zorunluluğun dışındadır.

2-         Kadın 58, Erkek 60 (8.9.1999 tarihinden sonra sigortalı olanlar içindir) yaşını tamamlamış olmalı ve en az 25 tam yıl sigorta primi ödeme,

3-         Sigortalı Kemal, işyerinde boyacı olarak çalışmaktadır. İşyerinde elektrik arızası meydana gelmiştir.  Kemal bu arızayı kendisi gidermeye çalışmış, ancak arkadaşları tarafından yetkili olmadığı için uyarılmış; arızayı gidermeye çalışmaması, elektrik ustasının gelmesini beklemesi hatırlatılmıştır. Olayı öğrenen işveren vekili Hasan da aynı uyarıları yapmıştır. Ancak bu uyarılara ve talimatlara uymayan Kemal’in hatasından kaynaklanan bir kaza olmuş ve  yüksek voltaj altında kalarak ağır yanıklar meydana gelmiştir. Olay SSK anlamında iş kazası mıdır? Neden?

Olay SSK. m. 11/A-a bendine göre işyerinde gerçekleştiği için iş kazasıdır. Olay ile işverenin davranışı ya da yapılan iş arasında neden sonuç bağı aranmaz. Çünkü SSK. m. 11/A’ya göre bu nedensellik bağının var olduğu kabul edilmektedir.

4-         Sigortalı Kemal, 1.5.1985 tarihinden 1.3.1992 tarihine kadar SSK’lı olarak prim ödemiştir. Daha sonra işten çıkarılmış ve uzun bir dönem işsiz kalmıştır. Kemal 15.1.1998 tarihinde Bağ-Kur’a tabi sigortalı olmuş ve eksiksiz olarak primlerini ödemiştir. 60 yaşına ulaştığı için emekli olmak istemektedir. Kemal, hangi sosyal güvenlik kuruluşundan emekli olabilecektir?

Değişik sosyal güvenlik kuruluşlarına tabi çalışmalarda emeklilik hakkı elde edilecek kurumun tayininde kural; son olarak primi ödenen 7 yıl (2560 gün) içinde en fazla hangi sosyal güvenlik kuruluşuna daha fazla prim ödendiğine bakılarak bir belirlemenin yapılmasıdır. Primi ödenen son 2520 gün prim içinde; 15.1.1998-17.1.2001 tarihleri arasında 360*3=1080 (1082) gün prim Bağ-Kur’a; 2560-1080= 1480 gün prim de SSK’ya ödenmiştir. Dolaysıyla sigortalı Kemal,  1.3.1992 tarihinden önceki ödediği 1480 gün nedeniyle SSK’nda emeklilik hakkını elde edebilecektir.

5-         Bilindiği gibi, uzun bir süredir krizi içerisinde bulunan SSK, son zamanlarda hazineden yardım almadan kendi gelirleriyle ayakta durabilmektedir. Bu sonuç, bazı yazarlar ve siyasilerce emeklilik yaşının yükseltilmesine bağlanmaktadır. Siz bu düşünceye katılıyor musunuz? Gerekçeli olarak izah ediniz.

Emeklilik ile ilgili yapılan değişiklikte emekliliğine son 2 yıl kalanlar için yeni sistem uygulanmayacağı için, emeklilik yaşı ile ilgili basamaklama, dolayısıyla daha az kişinin emekli olması Eylül 2001 yılından itibaren başlayacaktır. Dolayısıyla emeklilik yaşının yükseltilmesi henüz daha az emekli sayısına yol açmamıştır. SSK’nın mali krizden kurtulması sigortaya tabi kazanç tabanının yükseltilmesi nedeniyle olmuştur. Yani değişiklikten önce 2.100.000 civarında asgari ücretten primi ödenen sigortalıların kazancı asgari ücret olsa dahi daha yüksek seviyeden prime tabi tutulmuştur.

1-Aşağıdakilerden hangisi haklı nedenle fesih nedeni değildir.

a- İşçinin milli maça gitmesi nedeniyle 3 gün işe gelmemesi. b-Elektrik devresi kesilmediği için, onarım yapmak üzere elektrik direğine bilerek çıkmaması.  c- İşyerinde üretilen boyalardan evine götürmesi. d- İş arkadaşının karısına mahallede sarkıntılık etmesi e-Çalıştığı fabrikaya ağır hakaret etmesi.

2- İşyerinde 2 yıl çalışmakta olan Kemal, işten çıkarılmak istenmektedir. İşveren, Kemal için yasal olarak hangi ihbar süresini kullanacaktır.

a-              2 Hafta b-              4 Hafta c-              6 Hafta d-              8 Hafta  e-              10 Hafta

3- Olağan fazla çalışma kuralları ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur.

a- Fazla çalışma, en az 6 saat önce bildirilmedikçe işçiyi bağlamaz.b- İşçi fazla çalışmayı diğer işçi arkadaşları kabul ettiği takdirde kabul etmek zorundadır. c- Fazla çalışma yapmak istemeyen işçi hiçbir haklı nedene dayanmak zorunda değildir. d- Fazla çalışma için bölge çalışma müdürlüğünün izni yeterlidir.  e- Fazla çalışma ancak işçi konseyinin ya da sendikanın onayı ile olur.

4- Aşağıdakilerden hangisi işveren değildir.

a- Gazi Üniversitesi b- ızılay Derneği  c-Jandarma Genel Komutanlığı  d-X Bankası A.Ş. kurucu ortakları  e-Apartman Yöneticisi

5- Aşağıdakilerden hangisi sendikanın zorunlu organlarından değildir.

a-Yönetim Kurulu b- Denetim Kurulu c-Genel Kurul d-Disiplin Kurulu  e- Yüksek İstişare Kurulu

8- Aşağıdaki işyerlerinin hangisinde grev yasağı yoktur.

a-mezarlıklar b-Askeri tersane  c- Noterler d-Demir-Çelik fabrikaları  e-Hastaneler

9- Aşağıdakilerden hangisi lokavt için doğru ifadedir.

7- İşçi Kemal, işveren Ahmet’e ait işyerinde  6 yıl çalışmış ve askere gitmiştir. Askere gitmesi nedeniyle Kemal’e son ücreti üzerinden 60 milyon kıdem tazminatı ödenmiştir. Askerlik dönüşü aynı işyerinde çalışmaya başlayan Kemal 4 yıl çalıştıktan sonra kendi isteğiyle işten ayrılmış ve kıdem tazminatını istemiştir. İşveren kendisine 200 milyon ödemiştir. Kemal’in son brüt günlük ücreti 4 milyon TL’dir.

Aşağıdaki ifadelerden hangisi yukarıdaki olay için doğrudur.

a-İşçinin kıdemi 10 yıldır. Kıdem tazminatı 4 Milyon * 30 gün*10 yıl=1.2 milyardır. Daha önce ödenen 260 milyon mahsup edilir.

b- İşçinin kıdemi 4 yıldır. Kıdem tazminatı 4 Milyon*30gün*4 yıl= 480 milyondur. İşveren Ahmet, 280 milyon daha ödemek zorundadır.

c-İşçinin kıdemi 10 yıldır. Son ücreti üzerinden 10 yılın tamamına tazminat ödenir.

d-İşçi kıdem tazminatına hak kazanmamıştır. İşveren yanlışlıkla ödemiştir. Yanlışlıkla ödemedi ise, bu kanuna aykırıdır.

e- Hiçbiri

10- Aşağıdakilerden hangisi iş hukukunu kaynakları arasında değildir.

a-Sendikalar Kanunu b-Toplu İş Sözleşmesi  c-İşçi Konfederasyonu Kararları d-İşverenin yazılı işyeri talimatları  e-Hizmet Sözleşmesi

11- Yetkili sendika ile toplu iş sözleşmesi görüşme süresi en fazla ne kadardır?

a-20 gün  b-30 gün  c-50 gün d-60 gün  e- 90 gün

12- Aşağıdakilerden hangisi işverenin borçlarından değildir.

a-Adli yardımda bulunmak b-Kazaya karşı korumak c-Eşit işlem yapmak  d-Ücret ödemek e- Sendikal haklara riayet etmek

13- Aşağıdaki olaylardan hangisi hizmet sözleşmesinin sona erme nedenleri arasında bulunmamaktadır.

a-İşçinin emeklilik nedeniyle feshi b-Tarafların anlaşması c-Bina inşa işinin bitmesi  d- Koll. Şt ortaklarından yönetici ortağın ölümü e- Muvazzaf askerlik hizmeti nedeniyle ayrılma

14- Aşağıdaki devamsızlık nedenlerinden hangisi çalışılmış sayılmayarak hafta tatili ücretine hak kazanılmasını engeller.

a-İzinsiz 1 günlük devamsızlık b-Bir günlük rapor almak c-Hafta içi resmi tatil olması d- İşçinin 2 gün işçi kuruluşu faaliyetine katılması nedeniyle izinli devamsızlığı e- İşyerinde cumartesi günleri çalışılmaması

– İşveren Kemal’e ait, Aynı iş kolunda Manisa’da  döküm, İzmir’de doğrama fabrikası olarak iki farklı işyeri bulunmaktadır. Manisa’daki döküm fabrikasında 600 işçi çalışmakta; Bu işçilerin 550’si A işçi sendikasına üye bulunmaktadır. 400 işçinin çalıştığı İzmir’deki doğrama fabrikasında ise 300 işçi B işçi sendikasına üye bulunmaktadır. Aşağıdakilerden hangisi bu iki işyeri için doğru ifadedir.

a- İki işyeri için sadece A işçi sendikası işletme toplu iş sözleşmesi için yetkili sendikadır.

b- Manisa işyeri için A işçi sendikası, İzmir işyeri için b işçi sendikası işyeri toplu iş sözleşmesi yapar.

c-A işçi sendikası İzmir işyerinde hiç üye kaydetmediği için  sadece Manisa işyerinde geçerli olan toplu iş sözleşmesi yapmak zorundadır.

d-İki işyerinde de hiçbir sendika yetkili değildir.

e-Hiçbiri

15- Aşağıdakilerden hangisi sendikalar için serbest olan faaliyetlerdendir.

a-Ticaret yapmak b-Siyasi partilerle işbirliği yapmak  c- İşveren sendikalarından yardım almak d- İşçi kooperatiflerinin ortağı olmak

e- Toplu iş sözleşmesi yapmak

16- Aşağıdakilerden hangisi sendika ile dernek arasındaki farklılığın sonuçlarından değildir.

a-Sendikaların mal varlığı haczedilemez. Derneklerin haczedilebilir. b-Sendikalar gelir vergisi mükellefi değildir. Dernekler, bağışlar için dahi vergi öder

c-Sendikaların genel kurul kararlarının iptali için bir süre sınırlaması yoktur. Derneklerin genel kurul kararının iptali 1 ay içinde dava edilebilir.

d- Sendikaların faaliyetleri mülki amirin emri ile durdurulamaz. Dernek faaliyetleri durdurulabilir.  e-Hiçbiri

17- Bir toplu iş sözleşmesinden kimler yararlanamaz?

a-Sendika üyesi olmayanlar  b-İş kanununa göre işveren vekili sayılanlar c-Greve katılmayan ve sendikaya üye olmayanlar

d-Aynı işyerinde çalışan başka sendika üyeleri e-Hiçbiri

18- Yerine getirilmeyen toplu iş sözleşmesi hükümleri için aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur.

a-Sorun yorum davası ile çözülür b-Bir menfaat uyuşmazlığı vardır. Eda davası ile sorun çözülür. c-Ortada bir hak uyuşmazlığı vardır. Ancak eda davası ile sorun çözülür.  d-İşçi sendikası hak grevine gidebilir. e- İşçi sendikası işi yavaşlatabilir.

19- Yasal bir grevde yapılması gereken davranış aşağıdakilerden hangisidir.

a-İşyerinin önünde toplanarak halay çekmek  b-İşyerini terk etmek c- İşvereni caydırmak amacıyla pankart ve afişler asmak d-Grev sırasında başka bir işte çalışmak e- Greve katılmayan işçilerin işe gelmelerini engellemek

20-  İş kanununa göre çalışma yaşı aşağıdakilerden hangisidir.

a- 20  b- 18’in ikmali  c- 18   d- 15    e-12

a.12 Hayvanlı Türk Takvimler

Türklerin kullandığı en eski takvim 12 hayvanlı Türk takvimidir.Türkler tarafından bulunan bu takvimde Güneş temel olarak alınmıştır.Bu takvim 12 yıllık bir süre içerir ve her yıl,bir hayvan adı ile isimlendirilir. Bir yıl 365 gün 5 saat olarak hesaplanmış ve 12 aya ayrılmıştı.

Türkler,12 hayvanlı takvimi güneş yılı hesabına göre düzenlemişlerdi.Bu takvim Hunlar,Uygurlar ve daha sonra diğer bazı Türk devletleri tarafından kullanılmıştır.

b.Hicri Takvim

Türkler, İslamiyeti kabul ettikten sonra hicri takvimi kullanmaya başladılar.Hicri takvimde zaman ölçüsü Ay yılıdır.Buna göre bir yıl,Dünya’nın uydusu olan Ay’ın,Dünya etrafında 12 defa dönmesi için geçen zamandır.Bir yıl 364 gün olup Güneş yılı ile arasında 11 gün fark vardır.Takvim başlangıcı olarak Hz.Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği (Hicret) 622 yılı kabul edilmiştir.

Ülkemizde 1 Ocak 1926’da yürürlükten kaldırılan hicri takvimden,sadece dini günlerin belirlenmesinde yararlanılmaktadır.Günümüzde İran,Pakistan,Afganistan,Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinde bu takvim kullanılmaktadır.

c.Celali takvim

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah adına düzenlenmiş bir takvimdir.Güneş yılına göre hazırlanmıştır.Melikşah’ın birinci adıdan dolayı bu takvime Celali takvim adı verilmiştir.Melikşah’ın ölümünden sonra terk edilmiştir.

Ç.Rumi Takvim

Osmanlı Devleti’nde hicri takvim kullanılıyordu.Ancak Güneş ve Ay yılları arasındaki on bir günlük bir fark olması devlet işlerinde karışıklıklara neden oluyordu.Vergilerin toplanmasında ve dış ticaretteki zorlukları gidermek düşüncesiyle, hicri takvimde değişiklik yapılması gereksinimi duyuldu.1739 yılında mali işlerde kullanılmak üzere,Güneş yılı esasın dayanan yeni bir takvim yapıldı.Bu takvimde de başlangıç yılı hicret kabul edildi.Yılbaşı ise 1 Mart oldu.Ancak,bu değişiklik de yeterli olmadı.Hicri 1255 yılında,Jülyen takvimine dayanan ve başlangıcı yine hicret olan yeni bir düzenleme yapıldı.Bu takvime Rumi takvim denildi.

d.Miladi Takvim

Diğer bir adı Gregoryen takvimi olan bu takvim,günümüzde hemen hemen tüm dünyada kullanılmaktadır.Bu takvim,1926 yılında Türkiye’de kabul edilmiş ve Miladi takvim adını almıştır.Milat,doğum demektir.Bu takvim,Hz.İsa’nın doğumundan 7 gün sonraki 1 Ocak gününü başlangıç olarak almıştır.Dünya’nın Güneş etrafındaki dönme süresi olan 365 gün 6 saat, bir yıl olarak kabul edilmiştir.Başlangıç tarihinden önceki döneme Milattan Önce (M.Ö.),sonraki döneme de Milattan Sonra (M.S.) denilir.26 Aralık 1925 yılında çıkarılan bir kanunla Türkiye’de de zaman ölçüsü olarak miladi takvim kabul edildi ve 1 Ocak 1926’dan itibaren kullanılmaya başlandı.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI (1914-1918)

1-BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SEBEPLERİ VE SAVAŞIN GELİŞMESİ:

Ondokuzuncu Yüzyıl içinde Avrupa’da sanayileşme hız kazandı.Bunun sonucu olarak gelişen,genişleyen sömürgecilik anlayışı diğer kıtaları da etkisi altına aldı.Devletlerin çıkar çatışmaları,karşılıklı ekonomik reka

bete dönüştü.Siyasi birliklerini tamamlayan Almanya ve İtalya ,19.Yüzyılın sonlarına doğru kuvvetli birer

devlet haline geldiler.Almanya sanayide hızla gelişti.Ham maddeyi karşılamak için sömürgeciliğe önem verdi,dünya pazarlarının bir bölümünü ele geçirdi.Almanya’nın denizticaret filosu önem kazandı.Alman

ya, hem Osmanlı Devleti’nin geniş topraklarında nüfus saibi olmak,hem de İngiltere’nin uzak doğudaki söm

ürgelerine giden yolları kapamak için Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler kurmaya çalışıyordu.Fransa 1871’de Al

manya’ya kaptırdığı alsas-loren’in(Alsace-Loraine)acısını unutamamıştı.Savaşın Avrupa’da başlaması Uzak

doğu’ya olan ilgiyi azalttı.Japonya Almanya’nın sömürgelerine saldıınca o da savaşa girmiş oldu.Savaş de

vam ederken değişik zamanlarda Romanya,Yunanitan,Portekiz,Brezilya,Amerika Birleşik Devletleri de itilaf

(anlaşma)devletlerinin yanında savaşa katıldılar.

1.DÜNYA SAVAŞINA KATILAN DEVLETLER:

Avusturya,Sırbistan:28 Temmuz 1914

Almanya,Rusya:1 Ağustos 1914

İngiltere:5 Ağustos 1914

Karadağ:Sırbistan’la birlikte savaşa girdiği kabul edilir.

Japonya:23 Ağustos 1914

Osmanlı İmparatorluğu:11Kasım 1914

İtalya:24 Mayıs 1915

Bulgaristan:14 Ekim 1915

Romanya:28 Ağustos 1916

Amerika Birleşik Devletleri:6 Nisan 1917

Yunanistan:26 Haziran 1917

Bu devletlerin yanısıra İsviçre,İsveç,Norveç,Danimarka ve İspanya gibi Avrupa Devletleri 1.Dünya Sava

şında tarafsız kaldılar.

OSMANLI DEVLETİ’NİN BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINA GİRMESİ:

Almanya ,Osmanlı devleti’nin kendi yanında savaşa girmesini istiyordu.Nedeni,Osmanlı Devleti;

1-Rusya’yı üstüne çekerek Doğu Avrupa cephelerinin ferahlamasına yardım edecekti.

2-Anlaşma (itilaf)devletlerini İran ve Irak petrollerinden yoksun bırakacaktı.

3-Halifelik nüfuzundan yararlanarak İngiliz sömürgelerindeki müslümanları da etkileyecekti.

OSMANLI DEVLETİNİN SAVAŞTIĞI CEPHELER:

1-Kafkas Cephesi

2-Çanakkale Cephesi

3-Kanal Cephesi

4-Irak Cephesi

5-Suriye-Filistin Cephesi

Osmanlı Devleti müttefiklerine yardım amacıyla Makedonya ve Galiçya cephelerine de asker göndermiştir.Ancak,bu cephelerde de yenilgiler alınmış başarı sağlanamamıştır.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SONUÇLARI:

1-3 Mart 1918’de Rusya Brest-Litowsk Antlaşması’nı imzalayarak savaştan çekildi.Kafkas Cephesi kapandı.

2-Savaş ittifak devletlerinin yenilgisiyle sonuçlandı.Milyonlarca insan ölmüş ,şehirler yakılıp yıkılmıştır.

3-Devletlerin yönetim şekillerinde köklü değişiklikler meydana geldi.

4-Savaşın getirdiği maddi ve manevi zararlar,devletleri barış ve güvenliği sağlamak,devletler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara çözüm bulmak amacıyla Milletler Cemiyeti kuruldu.

1.DÜNYA SAVAŞINI BİTİREN BARIŞ ANTLAŞMALARI:

Versay Barış Antlaşması:28 Haziran 1919

Sen Cermen Barış Antlaşması:10 Eylül 1919

Nöyyı Barış Antlaşması:27 Kasım 1919

Triyanon Barış Antlaşması:4 Haziran 1920

Sevr Barış Antlaşması:10 Ağustos 1920

BALKAN ANTANTI

Türkiye Milletler cemiyetine katıldığı zaman Balkan Devletleri arasındada büyük bir yakınlaşma ve işbirliği başlamıştı.Bu gelişme 1934 yılında Balkan Antantı denilen ittifakı ortaya çıkmıştır.Balkanlılar arasındaki yakınlaşmanın esas unsuru ise 1930 Ekiminde’ki Türk-Yunan antlaşmalarının doğurduğu Türk-Yunan yakınlaşmasıdır.Öte yandan Locorno Anlaşmaları-Kellogg Paktı ve Litvinov Protokolu gibi barışçı teşebbüslerle Küçük Antant gibi Statükoyucu İttifakların ortaya çıkmasıda Balkanlaradaki işbirliğinde teşvik edici etkenler olmuştur.Balkan Birliği konusunda ilk adımlar Balkan hükümetleri tarafından değil fakat gayri resmi çabalarla atılmıştır.Dünya Barış Kongresi Derneğinin 1929 Ekimde Atinada yaptığı toplantıda kongre başkanı ve eski Yunan Başkanlarından Aleksandr Papanastasiyu devamlı bir Balkan Antantı kurulması fikrini orataya atmış ve Türkiye dahil Balkanlı delegasyonlar bu fikri kabul ederek 1930 Ekimde Atinada Birinci Balkan Konferansı açılmıştır.Bundan sonra bu konferanslar Atina -İstanbul-Bükreş ve Selanik olamak üzere her yıl tekrarlanarak Balkan Milletleri arasında bir işbirliği kurulmuştur. Bu konferanslar sonunda Balkan Ticaret ve Sanayi Odası-Balkan Denizcilik Bürosu-Balkan Ziraat Odası-Balkan Turist Federasyonu -Balkan Hukukçular Komisyonu -Balkan Tıp Federasyonu gibi teşekküller ortaya çıkmıştır.1932 de yapılan üçüncü Balkan konferansı ise bir Balkan Paktı tasarısı ortaya çıkartmıştır ki bu suretle iş birliği faliyetleri bununla siyasal münasebetler alanına geçirilmiş olmaktaydı.

Bununla beraber siyasal işbirliğinin gerçekleşmesi hemen mümkün olmadı.Balkan Konferanslarında görülmüştü ki özellikle Bulgaristan işbirliğinde çekingen davranmakta dır.Arnavutluk ile Bulgaristan Balkan Konferanslarında revizyonist gayelerini dolaylı bir şekilde belirterek azınlık meselelerinin de tartışmasında ısrar etmişler fakat Türkiye -Yunanistan -Yugaslavya ve Romanya buna engel olmuşlardı.Bununla beraber özellikle Türkiye uzlaştırıcı bir politika izliyerek Bulgaristanın tam işbirliğini sağlamaya çalışmış lakin başarılı olamamıştır.1933 Şubatında Küçük Antantın devamlı bir statü ve teşkilat kurması ve Almanyada Nazi Partisinin iktidara geçmesi Balkanlarıda harekete geçmeye sevk etmiştir.Türkiye ve Yunanistan siyasal alanda Bulgaristanda bir işbirliği kurulmasına ve bu konuda bir paktın imzasına karar verip 1933 Mayısında bu düşüncelerini Bulgaristana bildirdiler.Fakat Bulgaristan teklife yanaşmayınca Türkiye ve Yunanistan 14 Eylül 1933 de bir samimi anlaşma paktı (Pacte d’Entente Cordiale) imzaladılar.

10 yıl için imzalanmış olan bu pakt ile iki devlet sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlardı.Bu hüküm Makedonya üzerindeki emellerinden kurtulamayan Bulgaristanda tepki ve sinirlilik uyandırıyordu.Bulgaristanın bu şüphelerini gidermek ve Bulgaristanıda bu pakta almak için Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ve Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofyaya gittilersede bir sonuç elde edemediler.

Türk-Yunan Paktı Romanyayı harekete geçirdi ve Romanya Dış İşleri Bakanı Titulescunun Ankarayı ziyareti sırasında 17 Ekim 1933 Türkiye ile Romanya arasında dostluk,saldırmazlık,hakem ve uzlaşma anlaşması imzalandı ve Romanyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebeplerden biri Bulgaristanın revizyonist isteklerinden çekinmesi,diğeride kendi deniz ticaretini bogazlarda serbest geçişin bekçisi olan Türkiyeye bağlı bulunması idi.Türkiyenin yaptıgı bu antlaşmalar Bulgarisrtanı sinirlendirdiğinden Bulgar basını Türkiye alehine kampanya açmış ve bu kampanya Türkiye basını tarafından cevapsız bırakıldı.Lakin Bulgaristanın bu tutumu Yugoslavyayı korkuttuğundan Türk Dış İşleri Bakanının Belgradı ziyareti sırasında Türkiye -Yugoslavya arasınde 27 Kasım 1933 de bir dotluk ve saldırmazlık antlaşması imzalandı.Yugoslavyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebep Bulgaristandan duydugu endişe kadar İtalyanın Arnavutltkta kurduğu kontrolun kendisi bakımından yarattığı tehlike idi.Bu antlaşmaların her üçüde aynı gayeyi taşıdığına ve gayelerde bir farklılık olmadığına göre yapılması gereken normal iş 4 devletin tek bir anlaşma ile birbirlerine bağlanmaları idi.İşte bu iş 9 Şubat 1934 tarihinde Balkan Antantının imzası ile gerçekleşti.Balkan Antantı ile taraflar sınırlarını karşılıklı olarak garanti altına alırlar ve birbirlerine danışmadan herhangi bir balkan devleti ile birlikte bir siyasal harekette bulunmayı veya siyasal anlaşma yapmamaya taahhüt ediyorlardı.Balkan Antantının ortaya çıkmasında asıl baş rolü Türkiye oynadıysada bu antantı sonuna kadar sadakat ile bağlana Türkiye oldu.Fakat bu anlaşma dört Balkan devleti arasında amaç edilen sıkı siyasal iş birliği gerçekleştiremedi,ve başlangıçtan itibaren bazı zayıflık unsurlarına sahip oldu.Antant ile birlikte gizli bir protokol de imzalandı.Buna göre taraflardan biri Balkanlı olmayan bir devlet tarafından saldırıya uğrar ve bir Balkan devletide saldırgana yardım ederse diğer taraflar bu Balkanlı saldırgana karşı birlikte savaşa gireceklerdir.Fakat bu protokol üzerine Türkiye bir Rus-Romen savaşında Romanyaya yardım etmeyecegini Rusyaya bildirmiştir.Yunanistanda bu protokole kendisine İtalya ile çatışmaya götürmeyecegi hususunda rezerv koymuştur.Öteyandan Balkan Antantı Batılılar ve Küçük Antantın kurucusu Çekoslavakya tarafında büyük bir hoşnutlukla karşılanmakla beraber 1936 dan itibaren Avrupada burhanların şiddetlenmesi ve Berlin Roma Mihverinin ağır basmaya başlaması Balkan Antantını zayıflamaya doğru götürmüştür.Bu gelişme özellikle 1937 den itibaren belirli bir hal almıştır.1936 da Avrupada Almanyanın üstünlüğü belirlenince Romanya-Bulgaristan ve Macaristandan fazla Almanyada endişe duymuş ve Balkan Antantı ile ilgisini zayıflatmıştır.Yugoslavya ise Berlin Roma mihveri karşısında İtalya ve Bulgaristanla anlaşma yoluna gitmiştir.Bulgaristan ve Yugoslavya arasında 24 Ocak 1937 de bir yıkılmaz barış ve samimi ebedi dostluk antlaşması imzalandı.Bunun arkasında Yugoslavya 25 Mart 1937 İtalya ile bir antlaşma imzaladı.5 yıl için imzalan bu anlaşma bu antlaşmanın tarafların mevcut milletler arası taahhütlerine helal getirmeyecegi belirtiliyor idisede 2 madde ile 2 devlet birbirlerini ilgilendiren ortak meselelerde birbirlerine danışma taahhudünde bulunuyorlardı.Bu ise Yugoslavyayı Balkan iş birliğinde daima İtalyayı hesaba katmak zorunluluğunda bırakıyorduBulgaristan-Yunanistan anlaşmasının imzasından önce Yugoslavya diğer Balkan Antantı ortaklarının muvafaketini almış sada Balkan Antantı birinci planda Bulgaristana yöneldiğine göre Yugoslavya-Bulgaristan antlaşması bu antlaşmanın ruhuna aykırı idi.Nihayet İtalyanın gittikçe kuvvetlenmesi Yunanistanıda İtalyaya karşı yumuşak bir tutuma götürmüştür.Münih konferansı ile Çekoslovakyanın parçalanması Küçük Antanta son verdiği gibi 1939 yılının olaylarıda Balkan Antantını parçalayacaktır.

KITABIN ÖZETI :

1939-1945 2nci dünya savasi Türk Disislerini degerlendirmek için önce dönemin politikasini yönlendiren kadroyu anlamak gerekir.Bu kadro 1nci Dünya savasi, Kurtulus savasi ve Cumhuriyetin kurulus dönemi gibi yakin tarihin en önemli evrelerini yasamis, savaslarin zorluklarini ve hizmetlerini çok iyi hatirlamakta olan bir kadroydu. Bu sebeple onlar için birinci derecede önemli husus Türkiye’nin bu savasin disinda tutulmasiydi. Fakat, Türkiye’nin konumu onun “güçlü dostlari” için hayati bir önem arz etmekteydi, ama bu “dostlar” fazla baskici olmaya basladiklari zaman karsitlariyla da diyaloga girerek durum dengelenebilirdi. 2nci Dünya Savasi var olan güçler dengesini tümüyle yok edip yerine bir yenisini getirebilirdi. Bu durumda herhangi bir tarafin öbürünü tümüyle ezerek dünya egemenligini kurmasi Türkiye gibi stratejik önemi olan küçük bir ülkenin isine gelmeyecekti.

Lozan Antlasmasi’ndan 19 Ekim 1939 imzalanan Türk-Ingiliz-Fransiz Antlasmasina kadar geçen süre içinde, Türkiye çok yanli bir dis politika izlemekle birlikte “güçlü dostlarin” gerekliligini de kabul etmek zorunda kaldi. Lozan’dan hemen sonraki dönemde Sovyetler Birligi ile yakin iliskiler kurulmus, bu ülke Türkiye’nin baslica dostu olmustur. Ancak, Fasist Italya’nin Türkiye için yarattigi tehlike, duruma yeni bir boyut kazandiriyordu. Sovyetler Birligi bir kara devletiydi ve denizlerde önemli bir mevcudiyeti yoktu. Oysa Fasist Italya’nin Akdeniz’in dogusundaki emelleri etkin bir deniz gücünü elinde tutan bir müttefik gerektiriyordu. Bu da Ingiltere’yi gündeme getirdi. Ingiltere ve Fransa ile yapilan antlasma geregi; Türkiye herhangi bir Avrupa devletinin saldirisina ugrarsa Ingiltere ve Fransa ona her türlü aktif destegi saglayacakti. Ancak Ingiltere ve Fransa saldiriya ugrarsa Türkiye sadece müsamahakar bir tarafsizlik (Benevolent neutrality) uygulayacakti. Türkiye Sovyetler Birligi ile savasa meydan verebilecek her durumda antlasmayi vurgulamaktan muaf tutuluyordu. Ingiltere ve Fransa Türkiye’ye 25 milyon sterlinlik savas malzemesi, 16 milyon degerinde külçe altin ve 3,5 milyon sterlinlik bir kredi transferi saglayacaklardi.

1941 baharinin son günlerinde balkanlarda iyice yerlesen Alman Kuvvetleri bir Türk-Alman antlasmasi talebinde bulundu. Alman disisleri bakani Ribentrop asker ve teçhizat transit geçisi konusunda Almanya’ya genis haklar taniyan bir antlasma istiyordu. Karsilik olarak Türkiye-Bulgaristan sinirinin Türkiye lehine degistirilmesi ve “Ege Denizi’ndeki adalardan birinin Türkiye’ye verilmesini öneriyordu. Benzer öneriler Ingilizler tarafindan da yapilmistir. Yunanistan’da Ingiliz direnisinin sonu yaklastigi siralarda Ingiltere Türkiye’nin Sakiz, Midilli ve Sisam adalarini isgal etmesini istemis ancak Türkiye böyle bir girisimin Almanya ile savasa neden olabileceginin ve Yunanistan’la arasini açacaginin bilincindeydi.Türk tarafi Almanya’ya ancak Ingiltere ile yapilan antlasma ile çelismeyecek konularda görüsmeye hazir oldugunu belirtti. Türk- alman saldirmazlik antlasmasi da bu sartlarda imzalandi.Bu anlasmadan sonradir ki güney kanadini emniyete alan Almanya Sovyetler Birligi’ne saldiriya geçti. Ayni anda Ingiltere Sovyetlere kayitsiz sartsiz destegini bildirdi.Kisa süre sonrada Sovyetlere yardim ulastirilabilmesi için Iran, Ingiliz-Sovyet ortak saldirisiyla isgal edildi.

1941 sonunda Japonya’nin Pearl Harbour’a saldirisi ABD’nin de fiilen savasa katilmasina neden olurken Uzakdogu’da Japonya ‘nin zaferleri birbirini izliyordu. Ayni günlerde Alman kuvvetleri Rus steplerinin derinliklerine dalmislar böylece savas bütün dünyayi saran bir yangin görünüsünü almisti.Türkiye bu dönemde kesin tarafsizliga daha da yaklasirken savasan iki tarafa da bunun onlarin çikarina oldugunu söylemekteydi. 1942 yilinin sonlarina dogru savasin kaderi müttefiklerin lehine dönme belirtileri gösterince Türkiye tarafsizligini korurken müttefiklere egilimli bir tavir içine giriyordu.Türk-Ingiliz antlasmasi ve Türk-Alman Dostluk Antlasmasi üzerine kurulu olan politika Türkiye’ye dogrudan bir saldiri gelmedikçe Türkiye’nin savasin disinda tutulmasini ana hedef almaya devam etmekteydi.Özellikle antlasmanin bu son maddesini Türkiye bütün savas boyunca çok iyi degerlendirmis, müttefikleri için verilmesi çok zor olan bu miktarlari ve askeri yetersizligini öne sürerek, Ingiltere ve Fransa’nin yaninda savasa katilmaktan uzak durabilmistir.Savasin baslamasi ile birlikte Mihver Devletleri’nin daha hazirlikli oldugunun anlasilmasi da gecikmedi. Polonya, Hollanda ve Belçika, Alman Birlikleri tarafindan kisa sürede isgal edildi. Kita Avrupa’sinin en güçlü ordusu kabul edilen ve ünlü Maginot Hatti ile çevrili Fransiz ordusu 23 günde paramparça oldu.Yunanistan 28 Ekim 1940’da Italya tarafindan isgal edildi. Müttefikleri çok sayida askeri olan ve dogrudan tehdit altinda olmayan Türkiye’ye Yunanistan’i koruma görevini, Italya’ya savas açip Oniki adalari derhal isgal etmesini teklif ettiler. Ancak, Türkiye bütün Avrupa’yi saran ve kapilarina varan tehlikeye karsi, Ingiltere’nin Yunanistan’i koruma da acz içerisinde kalisini da göz önünde bulundurarak ,savunmada kalmayi tercih etti.Bununla birlikte, Bulgaristan’a bir nota vererek Yunanistan’a saldirdigi takdirde Türkiye’nin savas ilan edecegini bildirmekten de geri kalmadi.Ayni günlerde Almanya’nin Sovyetler Birligine saldiri planlari olgunlasiyordu. Hitler ve askeri danismanlari Sovyetler’e yönelecek bir saldiriyla Türkiye’ye yürümek arasinda seçim yapmalari gerektiginin bilincindeydiler.Zira; Türkiye’ye yürümeye karar verilirse Rusya ile ilgili olanaklar ortadan kalkmaktaydi. Kafkas petrollerine ulasildigi takdirde Almanlar inisiyatifin tamamen kendilerine geçecegini biliyorlardi. Bogazlar bir sonraki hedef olmaliydi ve Türkiye projesi Sovyetler Birligi tamamen bertaraf edilene kadar ertelendi. Hitler Bogazlar’in hesabini ancak Rusya yenildikten sonra görebiliriz demistir.

El-Amein’de Ingiliz karsi saldirisinin Rommel’i Kuzey Afrika’dan sökmesi ve Misir’in böylelikle kurtarilisi, öbür yandan Stalingard’da Sovyetlerin zaferi, Türkiye üzerindeki baskiyi artiracakti. Türkiye’nin bu konjonktür içinde savasi kisaltan bir araç olarak konumu, eskisinden daha geçerliydi. Ayrica tüm cephelerde Mihver gerilemeye basladigindan Türkiye’nin Ortadogu’yu Mihvere kapayan bir kale oldugu savi da geçerliligini yitiriyordu. Bu durumda Ingiliz baskisina karsi yeni bir formül bulunmaliydi.Türk devlet adamlarinin bu asamadan sonra basvurduklari çare, Türkiye’nin hala askeri araç gereç bakimindan zayif oldugunu sürekli savunmak ve Almanya’nin Ingiltere’yi zedeleyebilecek taktik bir zafer aradigini öne sürmekti. Türkiye bu bakimdan ideal bir hedefti.1943, 2nci Dünya Savasi’nin Türkiye için en kritik yilidir. Savasta üstünlük müttefiklere geçmis ve onlarda Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmesi için baskiyi arttirmislardi. Öte yandan Mihver kuvvetleri savunmaya geçmis olmakla birlikte halen Türkiye’ye zarar verebilecek mesafedeydiler.Bu asamadan sonra Ingiltere Türkiye’ye bir tür “manevi santaj” uygulamaya basladi. Türkiye savastan sonra belirecek “Rus tehlikesine” karsi ancak müttefik davasina somut katkilarda bulunarak Batinin destegine hak kazanacakti.

Artan baski sonucu Türkiye savasa girmeyi ilke olarak kabul etti. Bundan sonra Türkiye askeri hazirliklarinin yetersizligi üzerinde durmaliydi. Bu diplomatik savunma hatti da çatlamaya basladigi zaman Türk dis politikasini yönetenler Balkanlar da açilacak yeni bir cepheye somut katkilari olabilecegini öne sürmeye basladilar. Bu tasari her ne kadar Churchill tarafindan hararetle savunulsa da Türk tarafi Amerika ve Sovyetlerin “ikinci cephenin” Balkanlarda açilmasina kesinlikle karsi çiktiklarini biliyordu. Bu Balkan cephesi fikrinin gerçeklesme olasiliginin çok düsük oldugunu bilen Türk devlet adamlari bu harekata katilmaya hazir olduklarini defalarca tekrar edecek böylece bir yandan iyi niyetlerini vurgularken öte yandan da zaman kazanmis olacaklardi. Müttefiklerin savas planlari açisindan optimal yarar saglayacagi kritik dönem böylece atlatilmis olacakti.Kazablanka’da toplanan müttefik zirve toplantisinda Almanya için “kosulsuz teslimiyet” ilkesi benimsendi ki bu ilke Avrupa’da tek ve en güçlü devlet olarak Sovyetler’in yerlesmesini getirecek ve Türkiye için önemli bir denge unsuru ortadan kalkacakti.

Adana konferansinda Churchill ile Inönü Türkiye’nin savasa katilmasi konusunda mutabakata vardilar. Ancak Türkiye’ye savasa katilmasi için yapilacak yardimlari müzakerelerle sonuçlandiracaklardi ki buda Türkiye’ye önemli bir zaman kazandiracakti.2 Agustos 1944’te Türkiye Almanya ile diplomatik iliskilerini kesti. Bu hareket gerek batili müttefiklere gerekse Sovyetlere Türkiye’nin ittifak yükümlülüklerine sadakatinin kaniti olarak sunuldu.20 Subat 1945’te ise Ingiliz Büyükelçisi Peterson Disisleri Bakani Hasan Kaya’ya Türkiye’nin BM konferansina katilabilmesi için en geç 1 Mart tarihine kadar Almanya ve Japonya’ya savas ilan etmesi gerektigini bildirdi. Bunun sonucu olarak 23 Subat 1945’te Türkiye bu iki ülkeye savas ilan etti.

I. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

Sebepleri

1. Yunanlıları bursa üzerinden Eskişehir yönelerek demiryollarının kontrolünü ele geçirmek istemeleri

2. Eskişehir batı cephesi ile Ankara’yı birbirine bağlayan demiryolu üzerinde stratejik bir noktada bulunmakta idi.

3. bu sırada Çerkez Ethem’in düzenli orduya katılmamak için isyan etmesinden yunanlıların faydalanmak istemeleri.

4. yunanlıların güçlerini göstermek ve itilaf devletlerinin, daha çok desteğini kazanmak istemesi.

5. Türk ordusunun kuvvetlenmesine fırsat vermemek için yunanlılar bursa üzerinden Eskişehir, uşak üzerinden afyon istikametine saldırıya geçtiler. ( 6 Ocak 1921 ) 9 Ocakta İnönü mevzilerinin önüne geldiler. İnönü mevzilerimiz önünde yapılan savaşta Türk ordusu yunan ordusunu bozguna uğrattı. Yunanlılar bursa istikametinde geri çekildiler.

Sonuçları

1. Yunanlıların ilerleyişi durduruldu.

2. Daha iyi hazırlanmak için, zaman kazanıldı.

3. Milli duyguları coşan Türk halkının kurtuluş ümidi daha da arttı.

4. Düzenli orduya olan güven ve katılım arttı.

5. Kuva-yi milliye dönemi son buldu.

6. cephe komutanı İsmet bey generalliğe yükseldi.

7. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin isyanı bastırıldı.

8. TBMM ile ilişkilerde çekingen davranan Sovyet Rusya, TBMM ile ilişkilerine önem verdi. Moskova antlaşması imzalandı. (16 Mart 1921 )

9. Sevr’in Türk milletine kolayca kabul ettirilemeyeceği gösterildi.

10. İtilaf devletleri arasında görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı.

11. İtilaf devletleri Sevr antlaşması şartlarının yeniden gözden geçirilmesini görüşmek için TBMM hükümetini Londra da topladıkları konferansa davet ettiler.

12. Yeni bir devletin kurulduğunu göstermek ve yaptığı işleri hukuki zemine oturtmak için TBMM ilk anayasasını kabul etti. ( 20 Ocak 1921 )

1921 Anayasası

1921 Anayasası, Mustafa Kemal’in değişik tarihlerde TBMM’ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

Bu anayasa olağan üstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır. (23 Maddelik)

Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

Bu Anayasaya Göre;

1. Hakimiyet kayıtsız, şartsız millete aittir.

2. Kanun yapmak, yürütmek ve uygulamak yetkileri TBMM’dedir.

3. Devlet yönetiminin tek organda topladığı ve kuvvetler birliği ilkesinin kabul ettiği anlaşılmaktadır.

4. Milletvekili seçimleri iki yılda bir yapılır.

5. Şer’i hükümlerin uygulama yetkisi TBMM’ye aittir.

6. Şer’i hükümlerin uygulanması yetkisi TBMM’ye ait olması Şeriat esaslarının kabul edilmediğini ve din istismarının önlemek istendiğini göstermektedir.

Bu madde 1921 Anayasasının laik bir laik bir anayasa olmadığını gösterir.

Ren Nehri ile ilgili destanlarin en taninmisi kuskusuz Nibelungen Destani’dir. Destan Ren Nehri kiyisinda , eski Worms sehri civarinda geçer.

Destanin en eski sekli elimize on üçüncü yüzyildan kalma bir el yazmasi ile ulasmistir. Ancak daha önceki dönemlerde söylenen Latince baladlarda içinden bölümlerin oldugu düsünülebilinir.

Pagan inançlari destan içinde sik yer almaktadir. Fakat ayni zamanda , Hristiyan inançlari ve törenleri de destanda bulunmaktadir. Bunun yaninda kral-senyör-vasal iliskisi de destanin Orta Çag’a ait izler tasidigini göstermektedir.

Nibelungen Destani Orta Çag boyunca çok popüler oldugu için , anlaticilarin, destanin içine , anlatildigi dönemin zevkine uygun motifler katmalari büyük olasiliktir.

Destanin bugünkü hali ile , on ikinci yüzyil sonlarinda tamamlandigi düsünülmektedir. Destan içinde bir çok anakronizm barindirmaktadir. Örnegin Dietrich bir antik çag kahramanidir . Bu destanda bulunma nedeni büyük olasilikla kimsenin yenemedigi Hagen’i yenip hapse atmak içindir.

Destanin günümüze ulasmis bir çok versiyonu vardir. Hepsinde konu ayni olmakla birlikte aralarinda farkliliklar da vardir.

Destanin Konusu

Destan , ‘çok eski zamanlarda’ , Niederland’da geçer. O zamanlar güçlü kral Siegmund’un krallik zamanina denk gelmektedir. Kraliçe ise güzel Siegelinde’dir.

Destanin en önemli kahramani Siegmund ve Siegelinde’nin ogullari Siegfried’dir. Siegfried daha genç yaslarinda , maceralara atilmak için , babasinin satosunu terk ederek yollara düser. Kilici olmadigi için elinde bir sopa ile köyleri kentleri dolasir durur.

Siegfried bir gün bir demirciye rastlar ve kiliç sahibi olabilmek için onun yaninda çalismak istedigini söyler. Mimir adindaki demirci bu teklifi kabul ederek ona yatacak yer ve yiyecek verir. Ertesi gün de yeni çiraginin bu isi yapip yapamayacagini sinamak için onu ocagin basina götürür ve eline en agir çekici verir. Siegfried bununla öyle bir vurur ki , örs topraga gömülür, demir parçalari etrafa saçilir. Buna kizan Mimir Siegfried’i kulagindan tutunca , Siegfried dayanamaz ve onu yere firlatir.

Bu yeni çiragindan nasil kurtulacagini bilemeyen Mimir yeni bir yol denemeye karar verir. Siegfried’i çagirir ve ondan, ormanin öteki ucundaki kömürcüden kömür getirmesini ister. Bunu söylerken yolu üzerindeki ejderhanin Siegfried’i öldürecegini ummaktadir.

Siegfried kendine yaptigi kilici alir ve yola koyulur . Tam kayaligin önünden geçerken ejderha saldirir. Siegfried bu saldiridan çevikligi sayesinde kurtulur ve önüne ilk gelen agaci sökerek canavarin kafasina firlatir. Agaci kökleri canavari sarinca , bundan yararlanan Siegfried diger agaçlari da onun üzerine firlatir. Daha sonra bunlari tutusturarak ejderhayi yakar.

Ejderha yanarken bedeninden bir yag akmaya baslar. Bu akan yag derecigine parmagini sokan Siegfried parmaginin ‘boynuz’ gibi sertlestigini görür. Bunun üzerine üstündekileri çikartarak bu yag ile bütün vücudunu yikar. Siegfried bu isi yaparken bir ihlamur agaci altinda durmaktadir ve agaçtan bir yaprak sirtina , iki omzunun arasina düserek oranin bu yag ile yikanmasini engeller. Iste bu yapragin disinda kalan hiç bir yere silah islemeyecektir , fakat Siegfried’in vücudunun da yara alabilecegi tek yer burasi olacaktir.

Kömürcünün yanina varan Siegfried , ona , Mimir ve arkadaslarinin daha önce sözünü ettikleri , agizindan atesler saçan ve üzeri pullarla kapli olan ejderhayi sorar. Kömürcü canavarin nerede oldugunu gösterir.

Artik Siegfried’i baska bir macera beklemektedir. Zorlu bir yolculuktan sonra , Siegfried ejderhanin bulundugu Nibelungen ülkesine varir. Burada Schilbung ve Niblung adinda iki kral hüküm sürmektedir. Bu iki kral ve onlara bagli savasçilar , çok büyük bir hazineyi de beklemektedirler.

Siegfried , sehrin girisine geldiginde ejderha ile karsilasir. Dövüsmeye baslarlar. Ejderha agizindan atesler çikartarak Siegfried’e saldirmaktadir. Sonunda Siegfried canavari öldürmeyi basarir. Canavarin attigi korkunç çigligi duyan Schilbung ve Niblung saklandiklari yerden çikarlar . Korkunç canavari öldüren kahramani tebrik ederler ve ondan , hazineyi aralarinda paylastirmasini isterler. Bunun karsiliginda ona bütün kiliçlarin en iyisi olan Balmung’u vereceklerdir. Bu büyük hazineyi , Siegfried krallar arasinda paylastirir. Fakat hirstan gözü dönmüs krallar bundan memnun olmazlar ve Siegfried’i hile yapmakla suçlarlar. Savasçilari toplayarak Siegfried’e saldirirlar. Yapilan dövüs sonrasi Siegfried iki krali ve bes yüz kadar savasçiyi öldürür. O anda dövüs alanina Tarnkappe ile cüce Alberic gelir. Öldürülen krallarin intikamini almak için Siegfried’e saldiran Alberic onu ugrastirsa da sonunda yenilir ve onun vasali olmak için and içer. Nibelungen ülkesi savasçilari da and içerek Siegfried’in hükmü altina girerler. Bütün Nibelungen hazinesi de onun olmustur. Fakat hazinede gözü olmayan Siegfried bu hazineden sadece tasli bir yüzük alir. Alberic ,bu yüzügün ugursuzluk getirecegini söyleyerek onu engellemeye çalisir. Fakat Siegfried onu dinlemez ve yüzügü parmagina takar . Bunun üzerine Alberic ona tehlikelerden korunmasi için Tarnkappe’yi verir.

Siegfried’in bundan sonra gidecegi yer Kuzey ülkeleridir ve buralarda maceradan maceraya kosar. Bunlardan birinde Danimarka krali ona Grani adinda bir at hediye eder.

Siegfried’in yolu Izlanda’ya kadar düser. Burada, bir dagin tepesinde alevleri gökyüzüne kadar yükselen bir ates görür. Daga çikar ve Grani alevlerin arasindan atlamayi basarir. Alevlerin arasinda bir sato bulunmaktadir. Siegfried satonun içine girdiginde içeride , zirhlar içinde uyumakta olan bir genç kiz ile karsilasir. Zirhlari çikartir ve genç kizi dudaklarindan öper. Bunun üzerine genç kiz uyanir ve kendine geldiginde hikayesini anlatmaya baslar. Adi Brunehild’dir . Wodan’in Walkyri’lerinden biri iken ona karsi geldigi için Wodan onu degnegi ile uyutmus ve bu satoya koymustur. Siegfried onu kurtarana kadar da uyumustur.

Siegfried bir kaç gün satoda kaldiktan sonra Brunehild ile vedalasir ve parmagindaki yüzügü ona birakarak ayrilir.

Siegfried sonunda babasinin satosuna döner. Siegmund ve Siegelinde ogullarinin dönüsünden çok mutlu olmuslardir ve bu Niederland’da ve baskent Xanten’de törenlerle kutlanir. Her yerden gelen sarkicilar Siegfried’in kahramanliklarini sarkilarla anlatirlar.Sarkicilar , bunun yaninda Burgond krali Gunther , güzel kardesi prenses Krimehild ve sadik vasalleri Hagen hakkinda da sarkilar söylerler. Siegfried’in içi bir anda Ren Nehri’nin ötesindeki bu ülkeye gidip bu insanlari tanima arzusu ile dolar. Senliklerin sonunda fikrini ailesine açar. Babasi önce razi olmasa da daha sonra oglunun yanina on iki sövalye alip gitmesi kosulu ile kabul eder. Siegfried ailesi ile vedalasarak ayrilir.

Burgond’larin ülkesinde kral Gunther’in kardesi Krimehild’in güzelligi dillere destandi . Krimehild kral Gunther’in ve ve diger iki erkek kardesi Gernot ve Giselher’in korumasi altinda büyümüstü.

Krimehild bir gece rüyasinda , kendi yetistirdigi sahinlerden birinin iki kartal tarafindan boguldugunu görmüstü . Bu rüyayi annesi Ute’ye açtiginda , annesi rüyasinda gördügü sahinin , en mutlu aninda kaybedecegi kocasi oldugunu söylemisti. Genç kiz da bunun üzerine evlenmemeye karar vermis ve bütün taliplerini geri çevirmisti.

Siegfried on iki sövalye ile birlikte Burgondlar’in ülkesine varir. Onlari gören Gunther , gelenlerin soylu kisiler oldugunu anlayarak hemen karsilanmalarini buyurur. Siegfried’i hiç görmemis olmasina ragmen kahramanliklarini bilen Hagen konuklarini büyük saygi ile karsilar. Siegfried önce dövüsmeyi düsünürse de onlarin bu konuksever davranislari karsisinda dayanamaz ve konuklari olmayi kabul eder .

Siegfried’in konuklugu bir sene sürmüstür. Bu bir sene boyunca Siegfried Krimehild’i hiç görmemistir. Fakat Krimehild gizlice savas oyunlarini seyretmis , Siegfried’i görmüs ve kalbi onun sevgisi ile dolmustu.

Bu arada Saxonlar’in ve Danimarka’nin krallari Burgondlar’a karsi savas açarlar. Siegfried bu savasta Burgondlar’in yaninda savasir ve iki düsman krali da esir etmeyi basarir. Haberciler Siegfried’in basarilarini bildirince Krimehild sevincini gizleyemez ve habercileri mükafatlandirir.

Gunther bu zaferi kutlamak için büyük senlikler düzenler. Iste bu senlikler sirasinda Siegfried sonunda Krimehild’i görür. Krimehild nedimeleri ile birlikte salona girdiginde Siegfried onu karsilar , elini uzatir Siegfried onunla beraberken hiç duymadigi duygulari tadacaktir.

Krimehild’i hiç bir zaman elde edemeyecegini düsünerek umutsuzluga kapilan Siegfried Burgond ülkesini terk etmeye karar verir. Tam gidecekken Giselher tarafindan caydirilarak kalmaya karar verir.

Sölenlerden birinde bir sarkici , bir adada yasayan güzel bir prensesin sarkisini söylemektedir. Ada Izlanda , prenses de Brunehild’dir. Brunehild taliplerini savas oyunlarina davet ediyor, rakip olarak da kendisi karsilarina çikiyordu. Brunehild en cesurlarini dahi yeniyor, oyunlardan kaçanlari öldürüyordu.

Gunther bunlari duyunca Izlanda’ya gidip Brunehild’i Burgondlar ülkesine getirmeye karar verir. Brunehild’i taniyan Siegfried onu vazgeçirmeye çalissa da basaramaz ve Gunther’in ricasi üzerine onunla gitmeye razi olur . Tek kosulu vardir ; Krimehild’i es olarak alacaktir. Gunther kabul eder.

Gunther ve Siegfried yanlarina Hagen’i ve kardesi Dankwart’i alarak yola çikarlar. On ikinci günün sabahi Brunehild’in satosuna varirlar. Brunehild onlari kabul eder.

Savas oyunlari basladiginda ise bir oyun oynarlar ; Siegfried Tarnkappe ile görünmez oluark Gunther’e yardim edip onun kazanmasini saglar. Böylece Gunther Brunehild’i de kazanir.

Gunther ve Siegfried Burgond ülkesine döndüklerinde coskuyla karsilanirlar. Siegfried Gunther’e verdigi sözü hatirlatir. Gunther kizkardesine sorar . Krimehild Gunther ile evlenmeyi kabul eder ve masaya birlikte otururlar. Bu Brunehild’e çok agir gelir ve aglamaya baslar. Gunther’e Siegfried’i Krimehild’e layik görmedigini ve Krimehild’in bir vasal ile evlenmemesi gerektigini söyler. Gunther ise kararlidir.

Gece olunca Gunther ile Brunehild odalarina çekilirler. Brunehild Gunther ile yatmak istemez , hatta onu havaya kaldirarak duvardaki bir kancaya takar. Gunther geceyi böyle geçirir. Sabaha dogru Brunehild aciyarak onu indirir. Gunther’in Brunehild’e sahip olmasi yine Tarnkappe ‘yi takarak görünmez olan Siegfried sayesinde olur. Bu arada Siegfried Brunehild’e verdigi yüzügü de alir ve döndügünde Krimehild’e verir.

Siegfried Krimehild ile evlendikten sonra onunla birlikte babasinin ülkesine döner. Çok mutlu olan kral Siegmund kralligini oglu Siegfried’e birakir.

Siegfried’in hükümdarligi on seneyi tamamlamistir. Krimehilde ona bir erkek çocuk verir ve adini Gunther koyarlar. Ayni sekilde Gunther ve Brunehild de ogullarinin adini Siegfried koyarlar.

Gunther ile Brunehild Worms’da , Siegfried ile Krimehild de Xanten’de mutlu yasamaktadirlar. Fakat Brunehild’in içi içini yemektedir çünkü Krimehild ve Siegfried’i görememektedir. Gunther’e onlari çagirmasini söyler , çünkü Siegfried hala onun vasalidir ve çagirilinca gelmek zorundadir. Gunther buna karsi çikar ve onlari ancak dostlari olarak davet edecegini söyler.

Siegfried bu daveti kabul eder ve bin sövalye ile yola çikarlar. Worms’a vardiklarinda Gunther onlari sevinçle karsilar.

On gün sakin geçer. On birinci gün , savas oyunlari tertip edilir . Iki kraliçe , Brunehild ve Krimehild yanyana otururlar. Her ikisi de kocalarini övmeye baslarlar. Fakat övmeyle baslayan tartisma siddetlenir ve birbirlerine küfür etmeye kadar varir. Dayanamayan Krimehild gerçegi söyler ; her seyi yapan Gunther degil Siegfried’dir. Burnehild inanamaz. O zaman Krimehild kanit olarak yüzügü gösterir. Brunehild yikilmistir. Olayi ögrenen Hagen intikam alacagina yemin eder. Siegfried’in öldürülmesi gerekmektedir. Önceleri buna karsi çikan Gunther sonunda razi olur. Siegfried’e bir oyun oynamaya karar verirler.

Sahte haberciler Saxon ve Danimarka krallarinin saldiriya geçeceklerini bildirir. Siegfried hemen sefere çikmaya karar verir. Hazirliklar tamamlandiginda , Hagen , Krimehild’e giderek nasil yardimci olabilecegini sorar. Krimehild Hagen’den kocasini korumasini ister . Siegfried ancak iki omuzunun arasindan yaralanabilmektedir; eger Hagen dikkat ederse Siegfried yara almadan dönebilecektir. Bunun için Krimehild Siegfried’in elbisesinin üzerine , tam o bölgeye bir haç diker. Hagen amacina ulasmistir.

Tam sefere çikacaklari zaman yine ayni haberciler gelerek baris yapildigini bildirirler. Bunun üzerine savasa gitmek yerine ava gitmeye karar verirler.

Krimehild kocasini engellemeye çalisir. Gece rüyasinda iki yaban domuzunun onu takip ettigini gördügünü ve çiçeklerin de kan kirmizisi oldugunu söyler. Siegfried onu dinlemez ve ava çikar.

Av sirasinda bir kaynagin yanina gelirler. Siegfried Hagen ile yarisarak kaynaga daha önce varir , su içmek için silahlarini çikartir. Gunther su içtikten sonra Siegfried de su içmek için egilir. Iste tam o anda Hagen mizragini alarak Siegfried’in elbisesinin üzerinde isli haçin üstüne , yani Siegfried’e silah isleyebilecek tek yere firlatir.

Bir anda neye ugradigini sasiran Siegfried silahlarini arar fakat bulamaz. Gücü tükenmistir. Hainlere lanet ederek yere yuvarlanir. Herkes onun yanina gelir. Gunther gözyasi dökecekken Siegfried onu engeller ve bu isi yapanin böyle davranmamasi gerektigini söyler. Daha sonra Hagen ve Gunther’e , onu öldürmekle kendi sonlarini hazirladiklarini söyler ve can verir. Etraftaki bütün çiçekler kan kirmizisina boyanmislardir.

Hagen Siegfried’in cesedini , kilise dönüsü bulsun diye Krimehild’in kapisina tasir. Usaklardan biri cesedi görerek , Kirmehild’in kapisinda bir sövalye cesedi oldugunu söyler. Krimehild onun kim oldugunu anlar ve agizindan kanlar akarak yere yigilir. Ayildiginda bu isi kimin yaptigini tahmin etmektedir.

Gunther’in bu isi haydutlarin yaptigini söylemesine ragmen ona inanmaz ve Hagen ile Gunther’den cesedin yanina yaklasarak masumiyetlerini göstermelerini ister. Gunther yaklastiginda bir sey olmaz fakat Hagen yaklastiginda yaralardan kan akmaya baslar.

Krimehilde kocasinin cesedi basinda üç gün üç gece bekler. Siegfried’i gömecekleri gün onu son bir kez daha görmek ister ve tabutu açtirir. Siegfried’in basini kaldirir , dudaklarindan son bir kere öper. Gözlerinden kanli yaslar akmaktadir. Daha sonra da bayilir kalir.

Krimehild , kendisine katedralin yaninda bir yer yaptirir. Her gün kocasinin mezarina aglamaya gitmektedir. Dört yil boyunca Gunther ile tek bir kelime bile konusmaz , Hagen’i görmek bile istememektedir. Hagen ise Nibelungen hazinesini getirmeyi düslemektedir. En sonunda Krimehild’i razi ederek hazineyi getirir. Krimehild , hazine gelince , herkese dagitmaya baslar. Krimehild’in çok fazla yandas kazancagindan korkan Gunther ve Hagen hazineyi Krimehild’in elinden alirlar. Gernot , hazinenin daha fazla bela getirmemesi için Ren nehrine atilmasi gerektigini söyler. Hagen bu görevi yerine getirir. Hazinenin battigi yeri bilen tek kisi oldugu için , bir gün onu yerinden çikarmayi ummaktadir.

Siegfried’in ölümünün üzerinden on üç sene geçmistir.Bu arada Hun krali Etzel’in de karisi ölmüstür. Etzel’e es olarak Krimehild’i almalarini söylerler. Etzel de sadik Rudiger’i elçi olarak Burgond ülkesine gönderir.

Gunther ve kardesleri bu teklifi memnuniyetle karsilarlar. Buna bir tek Hagen karsi çikar çünkü Krimehild’in güçlenmesinden korkmaktadir.

Krimehild önceleri bu teklife karsi çikmasina ragmen , Siegfried’in öcünü alabilmek amaci ile kabul eder ve kendine sadik olan Eckewert , bes yüz sövalyesi ve habercilerle birlikte Hun ülkesine dogru yola çikar.

Dügün Viyana’da olur. Daha sonra da Tuna Nehri’ni geçerek krallik merkezi Etzelbourg’a varirlar.

Aradan yedi yil geçmistir. Krimehild Etzel’e bir de erkek çocuk vermistir. Fakat herseye ragmen Krimehild’in içindeki intikam atesi sönmemistir.

Bir gün kralin yanina gelir ve ailesini görmek istedigini söyler. Krimehild’in oynamak istedigi oyunu anlamayan Etzel bu istegi kabul eder ve habercilerini Worms’a gönderir. Haberciler yola çikarken Krimehild özellikle Hgaen’in de gelmesini istedigini söyler.

Haber Worms’a ulastiginda Hagen tuzagi anlar, fakat Gunther gitmek istemektedir. Gunther ve kardeslerinin kararliliklari karsisinda , Hagen , korkak durumuna düsmemek için , gitmeyi kabul eder. Yanlarina kendilerine bagli binlerce sövalyeyi alarak yola çikarlar.

Haberciler döndügünde Krimehild ise sevinçlidir. Artik intikamini alabilecektir.

Gunther ve beraberindekiler Hun ülkesine vardiklarinda Rudiger tarafindan karsilanirlar. Rudiger ve bes yüz adami onlarin güvenliginden sorumlu olacaklardir. Yolda Hunlar arasinda yasayan Dietrich ile karsilasirlar. Dietrich onlara Krimehild’in yasinin hala sürdügünü söyler ve uyarir. Fakat dönmek için artik çok geçtir.

Etzel’in sarayina vardiklarinda Krimehild konuklarini yapmacik bir sevinç ile karsilar. Hagen’e ise Nibelungen hazinesini sorar. Hagen hazinenin dünyanin sonuna kadar Ren Nehri’nin dibinde kalacagini söyler. Krimehild hiddetlenir. Bütün konuklar tedirgin olurlar ve silahlarini birakmazlar. Hagen suçunu Krimehild’e itiraf eder fakat pisman degildir, o sadece görevini yapmistir. Hagen meydan okur , fakat kimse onunla dövüsmeye cesaret edemez.

Ertesi gün Hagen bütün adamlarina silahlarini yaninda bulundurmalarini çünkü dövüseceklerini söyler.

O gün turnuvalar sirasinda Burgond senyörü Volker bir Hun savasçisini öldürür. Ailesi intikam almak ister. Etzel zorla yatistirir.

Krimehild Burgondlar’i yok etmesi için Etzel’in kardesi Blödlin ile anlasir. Blödlin ilk önce Burgond komutani Dankward’i öldürmek ister. Fakat Dankward ondan önce davranir ve onu öldürür. Artik müthis bir dövüs baslamistir.

Dankwart olanlari Hagen’e haber verir. Hagen Etzel ve Krimehild’in oglunu öldürür ve yoluna çikan Hunlar’i öldürmeye baslar.

Artik olaylar kontrolden çikmaya baslamistir. Saray öldürülen Hunlar’in kanlari ile kirmiziya boyanmistir. Burgondlar’i korumaya çalisan Rudiger’in de öldürülmesi Hunlar’i çileden çikarir. Tecrübeli savasçi Hilderbrand’in da savasa girmesi ile Burgondlar’in sonu gelmistir. Hagen ve Gunther disinda hiç bir burgnd hayatta kalmamistir. Gunther de Dietrich tarafindan öldürülür. Hagen ise hapse atilir.

Krimehild Hagen’i zindanda bulur ve ondan Nibelungen hazinesini ister.Fakat Hagen yerini söylemez. Hazine sonsuza kadar Ren Nehri’nin dibinde kalmalidir. Krimehild Hagen’in yaninda Balmung’u görür. Kilici iki eliyle kavrar ve Hagen’in basini gövdesinden ayirir. Artik intikamini almistir.

Hildebrand bütün bu insanlarin ölümüne dayanamaz ve Krimehild’e saldirir. Kadinin bütün bagirmalarina ragmen onu orada öldürür.

Destan bütün “ölmesi gerekenlerin” ölümü ile son bulur.

Destan hakkinda :

Destan , ilk incelemeden de anlasilacagi gibi , farkli bir çok hikayenin ustaca birlesmesinden meydana gelmistir. Bu yüzden bir versiyonda olan bölün bir digerinde olmayabilir. Örnegin Siegfried’in Brunehild’i kurtarmasi bir çok versiyonda yoktur. Hatta daha sonra inceleyecegimiz Volsunga Saga’ya göre Krimehild’in annesi Siegfried’e Brunehild’i unutmasi için büyülü bir ilaç içirir. Bunun disinda destanda hem pagan ögelerin hem de Hristiyanliga ait motiflerin yer almasi , destanin yazildigi tarihi gösterdigi kadar , destanin farkli parçalardan meydana geldigini de göstermektedir.

Nibelungen Destani’nin kökeni de tartismalidir. Destanin Ren Nehri kiyilarinda dogdugunu söyleyenlerin yaninda , kökeninin daha kuzeyde , Iskandinavya’da oldugunu söyleyenler de vardir. Bize göre , destanin köken olarak kuzeyde dogmasi , sonra da içine Ren Nehri kiyilarina ait ögelerin katilmasi daha olasi gözükmektedir. Bunun en önemli kaniti daha sonra görecegimiz gibi kuzeyde bu destana kaynaklik eden daha eski destanlarin varligidir.

01.Giriş

Bütün oksitlerin ve belki de bütün bileşiklerin en önemlisi sudur. H2O kimyasal formülüne sahip olan su molekülü çizgisel değildir. H-0-H da oksijen bağları arasındaki açı 104,5o dir. Her iki hidrojen tarafı, oksijen tarafına nazaran pozitif olduğundan molekül polar kovalent bağlar ihtiva eder ve dolayısıyla net bir dipol momente sahiptir.

Aşağıda konunun ayrıntılarına girmeden okuyucunun daha fazla yararlanabilmesi için bazı kimyasal terimler ile su analizlerinde kullanılacak bazı konular açıklanacaktır.

Kovalent Bağ: Bağların pek çoğunda elektronların bir atomdan diğerine aktarılması tam olmuş kabul edilmez. Birbirinin aynı olan iki hidrojen atomundan meydana gelen hidrojen molekülünde, hidrojen atomlarından birinin elektron vermesi, diğerinin bunu alması mantığa aykırı düşer. Böyle bir durumda elektronların atomlar arasında ortaklaşa kullanılmasıyla oluşan bağa kovalent bağ denir.

Bağların Polarlığı : Cl-F molekülünde florla klor arasındaki bağı dikkate alalım. Klor da flor gibi p alt tabakasında, (en dış yörüngedeki enerji tabakası) bir elektron daha alabilecek yere sahiptir. Cl ve F atomlarının p orbitalleri arasındaki tesir neticesi bir kovalent bağ meydana gelir. Bu bağın elektron çifti zamanın daha büyük bir kısmını flor etrafında geçirir. Ve bunun neticesi flor ucu, klor ucuna nazaran daha negatif olur. Bu polarlıkta pozitif ve negatif yüklerin merkezlerine (+) ve (-) işaretleri koymak suretiyle veya elektron kaymasını gösteren, kuyruğunda + işareti olan bir okla gösterilir. Molekül elektrikçe nötraldir, ama molekül elektrik yükü dağılımı bakımından asimetriktir. İçindeki pozitif ve negatif yüklerin üst üste gelmediği moleküllere polar moleküller, iki atom arasındaki bağı meydana getiren elektron çiftinin, atomlar arasında eşit olarak paylaşılmamasından meydana gelen bağlara da polar bağlar denir. Aralarında belirli bir uzaklık bulunan negatif ve pozitif yük içeren moleküllere (ör.Cl-F) DİPOL molekül denir. Dipollük özelliği kantitatif olarak, dipol momentiyle verilir. Buda pozitif yükle negatif yük arasındaki uzaklığın yükle çarpımına eşittir. Dipol momenti Debye birimiyle ölçülür.

Bir su molekülünün H atomuyla başka bir su molekülünün O atomu birbirlerini çektiğinden, su hem sıvı nemde katı halinde meydana gelir.

baglarin-polarligi

Burada su molekülleri hidrojen bağlarıyla  bağlanmışlardır. İki atom arasında bulunan H atomu her iki oksijen atomuna da eşit olarak bağlanmış gibi kabul edilebilir.

Hidrojen bağlarının meydana gelişi neticesinde bir oksijen atomu etrafında 4 hidrojen atomu toplanarak dev moleküller meydana gelir. Buna rağmen en basit molekül H2O dur. Çünkü verilen formüldeki dört hidrojenden birinin yarısı bir oksijene aittir. X ışını çalışmaları, buzda her bir oksijenin etrafında dört hidrojen olduğunu göstermektedir. Bu çalışmalar H atomlarını doğrudan doğruya göstermez, ama bir oksijen atomu etrafına simetrik olarak dört oksijen atomunun yerleş­tiğini gösterir. Oksijen atomları birbirlerine H bağlarıyla bağlandığına göre, bir oksijen etrafında dört hidrojen atomunun bulunması gerekir. X ışını çalışmaları, merkezdeki oksijen atomu çevresindeki (komşu su molekülleri) dört O atomunun, muntazam bir tetrahedronun (düz dört yüzlü) köşelerine yerleştiğini gösterir. Buz iki boyutlu değil, tetrahedral yapısı nedeniyle üç boyutludur. Her iki oksijen atomundan birinin etrafında bulunan dördüncü hidrojen atomu, oksijen atomunun altında ve görünmemektedir.

baglarin-polarligi-1 

Bu görünmeyen hidrojen başka bir oksijenle bağ yapar ve bağı üç boyutta devam eder. Çok ilgi çekici bir husus, buz yapısının altıgen boşluklarla, bal peteğine benzemesidir. Buzun yoğunluğunun sudan düşük olmasının nedeni işte bu boşluklardır. Suyun genleşerek buz oluşturma­sı ve buzun yoğunluğunun düşük olması tabiatta sudaki canlıların yaşamını devam ettirmesini sağlar. Eğer bu buz daha hafif olmasaydı göl ve nehirlerin donması dipten yüzeye doğru olur, içindeki canlılar ölürdü. Buz daha hafif olduğundan yüzeyde bir tabaka oluşturur ve böylece alttaki suyun sıcaklığını donma noktasının üstünde bir değerde tutar.

Hidrojen ve oksijen gazları karışımı ışıkta bir reaksiyon vermez; ancak tutuşturulduklarında kuvvetle patlarlar. Bu karışıma patlayıcı gaz denir.

2 H2     +         Oà           2 H2O + 136,6 K Cal

2 mol Gaz        1 mol Gaz               Su, sıvı

44,8 Litre           22,4 Litre           0,036 Litre

Bu reaksiyon sonucu, meydana gelen suyun soğutulduktan sonra sıvı halinde kapladığı hacim ihmal edilecek kadar küçük olduğundan patlama sonucu azalan hacimden reaksiyon denklemine göre 2 / 3 ünün Holduğu anlaşılır.

Susama Nasıl Olur ?

Angiotensine hormonu beyni su ihtiyacı konusunda uyarır. Bu uyarı, tükürük salgılamasının azalarak ağızda kuruluğa yol açmasıyla ortaya çıkar. Böbrekler tarafından üretilen bir diğer hormon ise suyun vücutta kalmasını sağlar. Böylece daha az idrara çıkarız. Alkol bu hormonun etkisini nötralize eder. Bunun sonucunda idrara çok çıkılır ve çok su içilir. Alkoliklerin çok su içme nedeni budur.

02. Suyun Donmasındaki Gizem

Suyun ya da su buharının donmasıyla oluşan katı madde buzdur. Sıcaklık 0 °C nin altına düştüğünde, yeryüzündeki su buharı kırağı biçiminde, bulutlardaki su buharı da kar taneleri biçiminde donar; her kar tanesi tek bir buz kristalinden oluşmuştur. Sıvı haldeki su ise, aynı sıcaklıkta donara, akarsu buzu, deniz buzu, dolu tanesi, ticari yada ev tipi soğutucularında üretilen buz gibi katı taneciklere dönüşür.

Buz, bir kristaller yığınından oluşmuştur; ama suyun donmasıyla oluşan buz kristalleri, buhar buzundaki gibi kristal yüzeyleri olmadığından kolayca görülemez. Suyun donmasıyla ortaya çıkan buz kristallerinin boyutları genellikle 1 – 20 mm arasındadır. Buna karşılık eski bir buzulda, uzun süren yeniden yapılaşmış kristalleşme süreciyle, buz kristallerinin çapı yaklaşık 50 cm yi bulabilir.

Bir gram buzu eritmek için 79,8 kalori ısı enerjisi gereklidir (gizli erime ısısı). Bu değer başka maddelerin gizli ısılarıyla karşılaştırıldığında oldukça yüksektir. Buzun soğutucu yada ısı soğurucu olarak çok kullanılmasının temelinde bu özellik yatar. Erimekte olan buzun sıcaklığı 0 °C de sabit kalır.

Suyun yoğunluğunun 0,9998 gr / cmolmasına karşılık buzun yoğunluğu 0,918 gr / cm3 dür. Bu nedenle, bir buz kütlesi, 0 °C sıcaklıkta ve eşit kütledeki sudan % 9 daha fazla yer kaplar. Donan su borularının patlaması ve buzun (hacminin yaklaşık 1 / 10 u su yüzeyinde kalmak üzere) suda yüzmesinin nedeni budur. Basınç altındaki buzun erime noktası, donma sırasındadaki hacım artışı nedeniyle, atmosfer başına 0,0075 °C kadar düşer. Buz pateninde yada buzlu yolda otomobilin kaymasından da bilindiği gibi buz yüzeyinin kayma sürtünmesi düşüktür. Bunun nedeni kayan cismin uyguladığı basınçla eriyen buzun, yüzeyler arasında sürekli bir bağlayıcı işlevi görmesidir.

BUZUN YAPISI :

Bir buz kristali, bir moleküldeki hidrojen atomları ile başka bir molekülün oksijen atomları arasındaki çekim kuvvetlerinden doğan hidrojen bağlarıyla birbirine bağlanmış su moleküllerinden oluşur. Her molekül, çevresindeki dörtgenin köşelerinden dört komşu moleküle bağlanır. Dörtgenler biçimindeki bu diziliş su moleküllerinin altıgen zincirlerini büzer ve yan yana dizilen altıgen molekül zincirleri, altıgenin eksenine dik olarak uzanan büzülüp kırışmış altıgen katmanlar oluşturur.

Su molekülünün buharda ve buzda ayrı olan eğrilmiş biçimi nedeniyle, her molekülündeki 2 hidrojen atomu, komşu 4 atomdan ikisine doğru yönelerek bunlara bağlanır. Sonuç olarak her su molekülü değişik yönelme durumundan herhangi birine olabilir. Bu durumların gerçekleşme olasılığı, komşu moleküllerin, her bir bağda tek bir hidrojen atomu bulunacak ve böylece hiçbir hidrojen bağı kopmayacak biçimde yönelmesi koşuluyla, istatistiksel olarak eşittir. Böyle bir istatistiksel düzensizlik buzun fiziksel özelliklerini büyük ölçüde etkiler ve buz kristalinin, mutlak sıfır noktasında ( – 273,15 °C ) yok olmayan bir entropi kazanmasına yol açar.

Buzun yapısı bilinen inorganik iyonların ve organik moleküllerin bağlanması için pek elverişli değildir. Bu nedenle, sulu bir çözeltinin dondurulmasıyla elde edilen buz, çözeltiden daha saftır. Deniz suyunun dondurularak tuzdan arıtılması yöntemi de bu temele dayanır.

Su molekülleri sıcaklığın düşmesi sonucu doğal yapıları gereği kristaller halinde dizilmeye başlar. Böylece birbirine yaklaşarak bir çekim gücü yaratılması sonucu hegzagonal (altı yüzlü kristaller) oluşmaya başlar. Bu kristaller zincir, gibi birbirlerine bağlanmışlardır. Bu durumda moleküller altıgen bir prizma görünümündedir ve bir eksen boyunca dizilmişlerdir.(Optik eksen) iki buz kristalinin merkezleri arasındaki uzaklık 3 A°  kadardır. Böylece eksenin l mikronluk uzunluğu üzerinde 3000 molekül bulun maktadır. l mikron küp boyutundaki bu kristalin içindeki molekül sayısı ise 27 milyondur. Suyun kristal oluşumu ile buz haline geçişi sırasında, boyutsal değişimlere de yol açar. Saf su, buza dönüşürken hacminin % 9 u oranında büyür. Gıdaların dondurulması sırasında hacim genişlemesi ise % 6 kadardır. Çünkü gıdalarda büyük oranda suyun yanında hava boşlukları da bulunmaktadır.

Suyun donmaya geçişi sırasında merkezden başlayan kristalleşme başlıca üç ayrı tipte sınıflandırılır.

a. Su molekülleri donma sırasında yeterli zaman bulursa düzgün altıgen kristaller haline dönüşür.

b. Eğer bu durum hızlandırılırsa, kristaller gelişigüzel yapıda ve eksen üzerinde düzgün olmayan bir şekilde olunmaya başlar ve dallanma görülür. Ancak hu dallar 600 lik muntazam açılar meydana getirirler.

c. Çok hızlı soğutma durumunda ise, yine merkezden oluşmaya başlayan ok şeklinde buz kristalleri görülür, dallanma yoktur, küçük ince çubuklar halindeki kristaller saydamdır.  Bu üçüncü özellik gıdaların dondurularak muhafazasında kullanı­lır. Yavaş dondurma sırasında oluşan büyük buz kristalleri hücre  dokularını parçalar. Çözünme sırasında yapısı bozulmuş olan gıda enzim ve organizmaların hücumuna karşı direnç gösteremez.

Buz, eridiği zaman yapısının intizamı çok az bozulur, fakat  tamamen ortadan kalkmaz. Erime noktasının yakınındaki sıcaklıklar da, oksijen  atomlarının  halâ   buzda  olduğu  gibi  dört  hidrojenle tetrahenral   olarak   çevrelendiği   görülmektedir. Yalnız  tetrahedral  yapı   çok  gayri   muntazamdır  ve  devamlı  değişir. Herhangi bir  andaki  yapıda   altıgen  şekildeki   yapıda   bazı  boşluklar  çökmüş  ve  daha   sıkı   bir  yapı   meydana  gelmiştir.

Sıcaklık °C             Fiziksel durumu           yoğunluk (g/ml)

0                               Katı                                 0.917

0                               Sıvı                                 0,9998

3,98                          Sıvı                                 1,0000

10,0                          Sıvı                                 0,9997

25,0                          Sıvı                                 0,9971

100,0                        Sıvı                                 0,9584

Yukarıdaki   tablodan da  anlaşılacağı  gibi   su  buzdan daha  yoğundur . Suyun  en yoğun  olduğu sıcaklığın 3,98 C0  olduğu da görülür. Bu  şöyle  açıklanabilir; Buz  eridiği   zaman  yapısının   bozulmasıyla  yoğunluğu artar. Sıcaklık   yükseldikçe  yapının  bozulması  devam  eder. Ama  belirli bir  sıcaklıktan   sonra   buna  karşı   olan   bir  tesir   belirir. Bu   tesir  sıcaklığın  yükselmesiyle  artan, moleküllerin  kinetik  enerjileridir. Bunun  neticesi, hidrojen  bağları   kopar ve  moleküller  arası   ortalama   uzaklık   büyür. Bu  3,98 C°  nin üstünde  çok  belirgin hale  gelir. 3,96 C°  nin  altında   buz  yapısının  çökmesi   çok  önemlidir.

03. Çözücü   Olarak Su

Su   hem doğada ve hem de  laboratuarda   çok   bilinen   bir  çözücüdür. Buna  rağmen  birçok  maddeleri   hiç   çözemediğinden  üniversal bir  çözücü  olmaktan  çok  uzaktır. Çözünürlüğe   tesir  eden  çeşitli faktörler  vardır. Bundan  dolayı   çözünmeyi   tahmin  etmek  çok  güçtür.  H2O molekülleri   arasında  kuvvetli  assosyasyon  olduğundan tahmini, özelliklede su için  tahmini   çok daha   zordur. Çözelti   teşekkül   edebilmesi   için, su  moleküllerinin  komşularından ayrılıp çözünenin  taneciklerine geometrik  olarak yer ayırması gerekir. Bu  oldukça   güç  ve  enerji   isteyen  bir  olaydır.

Genel olarak su, moleküller  yapıdaki   bileşikler  için  oldukça zayıf   bir  çözücüdür. Gazolin, oksijen, metan gibi   bileşikler  suda pratikçe çözünmezler. Bu gibi hallerde su molekülleriyle, molekül yapısındaki tanecikler arasındaki çekim kuvveti o kadar azdır ki açığa çıkan enerji su yapısını bozmaya yetmez. Yine de amonyak, etil alkol gibi suda bir hayli çözünen molekül yapısındaki maddeler vardır. Bu maddeler su moleküllerini suyun yapısını kıracak kadar kuvvetle çekerler. Amonyakta NH3 ün N atomuyla. H2O nün O atomu arasındaki hidrojen bağları meydana gelir. Bu hidrojen bağları, çözünmüş NH3 ün formülünün bazen NH4OH şeklinde yazılmasıyla doğrulanır. Etil alkolün sulu çözeltisinde etil alkolün oksijeniyle suyun oksijeni arasında hidrojen bağı meydana gelir. Sakarozun (C12H22O11) çözünürlüğü, o da etil alkol gibi OH grupları ihtiva ettiğinden büyük ölçüde hidrojen bağları teşekkülünün bir neticesidir.

Çözücüde iyon halinde bulunan maddeler için en iyi çözücü su olmasına rağmen, pek çok bileşiği (iyon) suda pratik olarak çözünmezler. Genel olarak, iyonlarla polar su molekülleri arasındaki çekim (hidratoasyon enerjisi) kuvveti su yapısını kıracak bü­yüklüktedir. Katı içinde, zıt yüklü iyonlar arasında da kuvvetli çekim kuvvetleri vardır. (örgü enerjisi) Bir çözeltinin meydana gelebilmesi için bu kuvvetlerin yenilmesi gerekir. Çözünürlüğün açıklanmasında, bu çekimlerin her ikisinin de dikkate alınması gerekir. Sodyum klorürde iyon – su çekimleri yeter derecede olduğundan, NaCl suda çok çözülür. Baryum sülfatta, iyon su çekimlerim sodyum klorürdeki iyon – su çekimlerinden daha büyük olmasına rağmen yine de BaSO4’ ı çözmek için yeter büyüklükte olmadığından BaSO4 suda çözünmez.

NaCl ile BaSO4 arasında bir karşılaştırma yaparken, sodyum klorürde iyonların tek yüklü, baryum sülfatta ise çift yüklü olduklarını dikkate almak gerekir. Bu iyonun yükü ne kadar büyükse polar su moleküllerinin bir ucunu o kadar kuvvetle çeker. Fakat katı içindeki yüksek yüklerde birbirlerini o kadar çok çekerler. Buna göre, yüksek yük hem çözünmeyi nemde çözünmemeyi teşvik eder. Problem gerçekten çok karışık olduğundan bu hususta tatmin edici bir teori halen geliştirilememiştir. Şurası da bir gerçektir ki hem anyon ve hem de katyon yükü büyük olan tuzların çözünürlüğü azdır. Örneğin, anyon ve katyonu çift yüklü olan BaSO4 ile anyon ve katyonu üç yüklü AlPO4, anyonu ve katyonu tek yüklü olan NaCl den daha az çözünürler. Öte yandan iyonlardan birinin yükü artırılmakla, çözünürlük fazla değişmez. Örneğin, NaCl, BaCl2 ve A1C13 önemli ölçüde çözünürler. Aynı şekilde NaCl, Na2SO4, Na3PO4 da oldukça çok çözünürler.

Yüke ilave olarak, çözünürlüğe tesir eden diğer faktörler vardır. Bunlardan bir tanesi iyon hacmidir(büyüklüğü). Genellikle bir iyon ne kadar küçükse, diğer iyonları ve su moleküllerini o kadar çok çeker. İhmal edilmeyecek bir başka faktörde, bazen gerek katı ve gerekse çözelti halinde, iyonlar arasında var olan spesifik çekim kuvvetleridir. Örneğin, gümüş klorürde Ag+ ile Cl iyonları arasındaki Van der Waals çekim kuvvetleri sodyum klorürdeki Na+ ve Cl iyonları arasındaki çekim kuvvetinden daha kuvvetli oldukları için AgCl ün çözünürlüğü NaCl ün çözünürlüğünden daha azdır. Baryum sülfürde (BaS) sülfür iyonu suyla reaksiyona girdiğinden baryum sülfürün çözünürlüğü, BaSO4 ın çözünürlüğünden daha büyüktür.

04. Hidratlar

Yapılan analizler birçok katının su molekülleri içerdiğini gösterir. Böyle katılara hidratlar denir. Örneğin nikel sülfat heptahidrat NiSO4.7H2O şeklinde gösterilirler. Bu formül bileşikte yedi molekül su olduğunu gösterir ama bunların kristal içinde nasıl bağlandıklarını göstermez. Örneğin NiSO4.7H20 da yedi molekül su da aynı durumda değildir. Bunlardan altı tanesi Ni +2 ye bağlanmış ve Ni(H20)6+2 yi meydana getirmiştir, yedincisi ise Ni(H20)6 +2 ile SO4 arasında paylaşılmıştır. Madde ise Ni(H2O)6SO4.H2O şeklinde daha iyi temsil edilir. Sodyum karbonat de hidrat (Na2CO3.10 H2O) gibi hidratlarda, su molekülleri direkt olarak iyonlara bağlanmamışlardır. Bu moleküllerin kristaldeki görevleri belki de iyonların istiflenmesini kolaylaştırmaktadır. Hidratasyon suyu ısıtılarak bertaraf edilir ve susuz maddeler elde edilir. Kristal bünyesinden suyun uzaklaştırılması yapısında değişiklikler meydana getirir. Bununla beraber, zeolitler denilen bazı silikat filizleri ve proteinler ısıtıldıklarında su kaybederler ama kristal yapılarında fazla bir değişiklik meydana gelmez. Tekrar suya bırakıldıklarında su alarak sünger gibi şişerler. Bu şekilde alınmış olan su, katı bünyesinde bulunan tünelleri yarı katı gibi doldurur.

Gerçekte , hidratasyon suyu  sadece  laboratuvarda  çok  kullanılan tuzlarda değil, başka  bileşiklerde de bulunur. Örneğin, mavi bakır sülfat, CuSO4. 5H2O  şeklinde veya  daha iyisi Cu(H2O)SO4•H2O  şeklinde  gösterilirler. Asit  ve   bazlar bile  katı hallerinde hidratlar halindedirler. Bunlara   baryum hidroksit  Ba(OH)2.8H2O ve oksalik  asit (H2C2O4.2H2O) örnek verilebilir.

05.Hidroliz

Suya NaCl ilave edildiği zaman  meydana  geleni çözelti nötraldir. Yani   H+  konsantrasyonu OH   konsantrasyonuna eşit olup,  sudaki gibi 1.10 M -7 dir. Eğer NH4Cl   gibi   tuzlar  çözülünürse hafif asitli çözelti meydana getirir. İşte tuzlarla su arasındaki bu karşılıklı etkiler sonucu  sudaki ( H3O+) = (OH) = 1.10-7 M eşitliğinin  bozulması   olayına   hidroliz denir.

06. Kimyasal Denge

Kimyasal  reaksiyonlarda  reaksiyona  giren maddeler  ile ürünlerin dengede olduğu bir sıcaklık ve konsantrasyon  vardır. Bir reaksiyon denge haline ulaşmış ise iki yöne doğru olan reaksiyon hızları birbirine eşit demektir. Örneğin

              k1

A + B   ↔   C  + D

              k2

gibi bir reaksiyon olsa burada ileriye doğru olan reaksiyon hızı

Ri=k1(A)(B) ile ve geriye doğru olan reaksiyon hızı

Rg = k2(C)(D) ile ifade  edilir.

Buradaki k1 ve k2 reaksiyon hız sabitleri adını alır. Köşeli parantezler ile molar konsantrasyonlar ifade edilir. Denge halinde Ri = Rg olduğundan

   k1(A) (B) = k2( C )(D)

        k1      (C)(D)

K = —– = ———-

        k2      (A)(B)

ile reaksiyonun K denge sabiti ifade edilir.

A   +   2B ↔  C  + D     gibi bir reaksiyonda

denge sabiti

          (C) (D)

K = ———–       ile ifade edilir.                             

         (A)(B)2

Genel  olarak  ise

  aA  +bB ↔  cC  + dD

   (c)c( D)d
 K= ------------    yazılmakla  denge sabiti K 
       (A)a(B)b    

ifade  edilmiş   olur. Bu   ifade  şekline Kütlelerin  Etkisi  Kanunu denir.

Kural : Katı   faz,  denge sabiti ifadesinde  yer  almaz.

HC.l   (g)   +  LiH   (k)  ↔  H2(g)   +  LiCl   (k)

         (H2)

K  = ———

        (HCl)

Reaksiyonda   gazlar yer  almıyorsa konsantrasyonlar yerine kısmi   basınçlar yazılır.

         PH2

K = ———

         PHCl

06.01. Denge Sabitinin Sayıca Değeri Nasıl Bir Anlam  Taşır?

Zn(k)   + Cu+2(aq) ↔   Cu(k) +Zn+2(aq)

           (Zn+2

k =  ———- =2 x1037

(Cu+2)

Yukarıdaki reaksiyonda K, birden büyüktür. O halde dengede, ürünlerin konsantrasyonu reaksiyona girenden fazladır. K birden küçük olsaydı tersi söz  konusu olurdu.

BaSO4   (k)   ↔ Ba+2 (aq)   +  SO4-2   (aq)

k  =   (Ba+2.(SO4=)   =   1.10-10

Burada  K  birden   küçüktür . Bu  gibi   hallerde  ya   ürünlerin konsantrasyonları çok  küçük  veya   ürünlerden  birinin  konsantrasyonu   büyük ise öteki  çok küçük olmalıdır.

Kısaca dengeye nelerin etki  ettiğini   şöyle   belirtebiliriz,

    Konsantrasyon değişimi Hacim veya basınç değişimi              Sıcaklık değişimi                                           
07. Çözünürlük Çarpımı ve Çökme

Suda az çözünen tuzlar bir heterojen denge meydana getirirler. Burada denge deyiminden çözünme hızının çökme hızına eşit olduğu anlaşılır. Suda az çözünen bir tuz olarak AgCl ü ele alalım. Bu tuz

AgCl (k) ↔  Ag+ (aq)+ Cl(aq)   reaksiyonu gereğince bir miktar çözünecektir. Bu reaksiyonun denge sabiti

           (Ag)(Cl=-

K’ = —————–     AgCl katı  faz olduğundan

             (AgCl)

(sabit) yeni bir sabit ile

Ksp – K’ (AgCl) = (Ag)(Cl)   yazılır. Ksp ye tuzun çözünürlük çarpımı denir. Saf suya bir miktar AgCl verilecek olursa çözeltideki bütün Ag+ ve Cl iyonları AgCl ün çözünmesinden meydana gelir. Ortama dışarıdan Cl iyonları verilirse sistem Cl iyonlarını harcayacak yönde yani katı AgCl iyonları oluşacak yönde harekete geçer. Ag+ ve Cl çarpımı Ksp  ye eşit oluncaya kadar Cl harcanır. Cl iyonları yerine Ağ+ iyonları ilave edilirse aynı yönde yani sağdan sola reaksiyon olur, ve Ağ+ harcanır.

Ksp nin değeri belli bir sıcaklık için sabittir. Sıcaklık değişirse Ksp de değişir. Çözünürlük çarpımı ifadesinde iyonlardan birinin konsantrasyonu artarsa ötekinin azalması gerekir ki çarpımı sabit olsun. Bu özellikten faydalanarak çöktürme reaksiyonları kantitatif olarak yapılabilir.

AgCl (k) ↔  Ag+(aq) + (Cl)(aq) olayını ele alalım . 1 litre saf suda S mol AgCl çözünürse S mol Ag+ ve S mol Cl iyonu meydana gelecektir.O halde

Ka  = (Ag+)(Cl) = S.S = S2  olur. Eğer belli bir sıcaklık içinde bu tuza ait çözünürlük çarpımı verilmiş ise bu tuzun çözünürlüğü (S) yani litrede kaç mol AgCl çözündüğü, çözeltideki Ag ve Cl iyonları konsantrasyonunu hesaplayabiliriz. Aşağıda bu konuda iki adet çözülmüş örnek verilecek ve bununla yetinilecektir.

ÖRNEK: Oda sıcaklığında AgCl ün çözünürlük çarpımı Ksp=1.10-10 dur.

a. Bu tuzun çözünürlüğünü,

b. Ag+ ve Cl iyonları konsantrasyonunu bulunuz.

AgCl (k) ↔   Ag+(aq) + Cl-(aq)

Ksp =(Ag)(Cl)

1.10-10 = S.S

S=V 1.10-10 = 1.10-5 M

O halde litrede 1.10-5 mol AgCl çözünür. S mol AgCl den S mol Ag+ ve S mol Cl iyonları oluşacağından

(Ag+) = (Cl) = 1.10-5 M olur.

Acaba litrede kaç gram AgCl çözülür?Yukarıda litrede 1.105 mol AgCl çözündüğünü bulduk. Bu kadar mol AgCl ün kaç gram olduğunu hesaplamakla soruyu cevaplandırırız. AgCl ün formül ağırlığı 108 + 35,5 – 143,5 gr olduğundan 143,5 . 10-5 gram AgCl 1 litre suda çözülür. O halde AgCl ün çözünürlüğü 1.10-5 mol/litre   ve  143,5 . 10-5 gram/litre dır.

ÖRNEK: 25°C da Ag2CrO4 ait Ksp – 2.10-2

AgCl a ait  Ksp = 2,8 . 10-10 dur. Buna göre bu tuzlardan hangisinin çözünürlüğü fazladır.

Ag2Cr04(k) ↔  2Ag + (aq) + CrO4-2(aq)

Ksp = (Ag+)2 . (CrO4-2) = (2S)2(S) = 4S3

4S3 = 2.10-2

S = 8.10-5 M

AgCl (k)  ↔   Ag(aq) + (Cl)(aq)

Ksp = (Ag+)(Cl) = S2

S = 1,7 . 10-5 M

O halde Ag2CrO4 ün çözünürlüğü daha büyüktür. Bir tuzun gr/lt olarak çözünürlüğü bilinirse Ksp çözünürlük çarpımı hesaplanabilir.

07.01.Çökme

Çözünürlüğü  az   olan   bir   tuzun   bir  çözeltiden   çöktürülerek ayrılabilmesi   için  çözeltideki   iyon   konsantrasyonları    tuzun  der konsantrasyonundan büyük  olması  gerekir. İyon   konsantrasyonları denge  konsantrasyonlarına   eşit   oluncaya   kadar   tuz katı  faz   halinde  çözeltiden ayrılır.

İyon   konsantrasyonları  denge  konsantrasyonundan  ne   kadar büyükse   katı   fazın   ayrılması   o  kanar  hızlı   olur. Suda   az   çözünen tuz olarak  gümüş   bromür alsak  çözeltide

(Ag+)(Br) > Ksp   ine  AgBr  çöker.

Çökme nin   tamamlanması   ile (Ag+)(Cl)   =   Ksp  dengesi    kurulmuş   olur.

ÖRNEK:   50  ml   0,2   M  Na2SO4    i1e   50  ml   O,6   M  BaClçözeltileri    karıştırılırsa  çökme   olur mu?

Toplam  hacim   100  ml   olduğundan

                                          0,2

(Na2S04)   =   (S04-2)   =  —– =  0,1 M

                                           2

                                   0,6

(BaCl2)=(Ba ++ ) =  ——— = 0,3  M

                                   2

(Ba+2).(SO4=)  = 0,3 . 0,1 = 3,10-2

3.10-2»  l,2   .  10-10       o   halde   çökme   olur.

ÖRNEK:

CaF2   ait        K sp   =   1,7.10-10  dur.

50 ml  5.0.10-4  M Ca(N03)2   ile

50 ml  2,0.10-4    M NaF  karıştırılırsa   çökme  olur  mu   ?

(Ca++)  =  (5,0×10-4  / 2)      = 2,5x 10 -4 M

(F) = (2.0×10-4 / 2 ) =1,0 x10-4 m

CaF2   (k)  à      Ca++  (aq)   +  2F (aq)

(2,5 . 10-4)(1,0 . 10-4) = 2,5 . 10-12

2,5 . 10-12 < 1,7 . 10-10    olduğundan çökme olmaz.

07.02. Bir Çökeleğin Çözülmesi

Bunun için gerekli şart, çözeltideki iyonların konsantrasyonları denge konsantrasyonundan küçük olmalıdır. Dengeyi kurmak için katı fazdan sulu faza iyonlar geçer yani çözünme olur.

Çökeltideki iyon konsantrasyonlarını küçülterek çökeleğin çözünmesini sağlamak için şu yollar izlenir.

i ) Su ile seyreltme (uygulaması pratik değil)

ii ) Isıtmakla çözünürlük artırılır. (uygulaması pratik değil)

iii) Asit ilavesiyle (çökeleğin anyonu kuvvetli bir baz ise

asit ilavesi ile çözünür. BaCO3 bulunan çözeltiye asit ilave edecek olursak,

CO3= + H3+O  à  HCO3 + H2O

HCO3 + H3+O à  H2CO3 + H2O

H2CO3 à   CO2 + H2O reaksiyonları olur.

Çözeltideki karbonat iyonları konsantrasyonu devamlı küçülür ve katı fazdan yeniden bir miktar CO3 iyonları çözeltiye geçerek iyonlar konsantrasyonu çarpımını Ksp   ye denk yapmaya çalışır. Asit   ilavesine  devam  edilirse  BaCO3   in   tamamı   çözülür.

iv) Kornpleksiyon  yaparak  çözünme;   Birden   fazla yüklü  tanecik   ulunduran   iyonlara   kompleks   iyon  denir. SO4=  gibi   iyonlar  bu tanıma  girmezler. Çünkü   bu   iyon  daha  küçük   iyonlara  ayrışmaz. Fakat   Ag (NH3)2+  bir kompleks iyondur.

Az çözünen bir tuz  kompleks   oluşturan iyon  yanında  çözünür.

08. Su ile İlgili Değerler
Saf Suyun Atmosferik Basınçta Yoğunluğu

Sıcaklık C°

Yoğunluk g/ml

Sıcaklık C°

Yoğunluk g/ml

– 13

0,997292

30

0,99556783

– 10

0,997935

40

0,9922473

– 5

0,999176

50

0,98807

– 2

0,999673

60

0,98324

0

0,9998676

70

0,97781

2

0,9999678

80

0,97183

4

1,00000

100

0,95841

8

0,9998765

150

0, 91721

10

0,9997281

200

0,86492

13

0,9994059

250

0,798881

16

0,9989721

300

0,71276

21

0,99802221

350

0,57497

Kaynak:International Critical Tablee

Suyun Özgül Hacmi cm3/gr

Basınç kg/cm2

0 °C

50°C

95°C

1

1,001

1,0121

1,0396

500

0,9772

   

1.000

0,9568

0,9742

0,9985

1.500

0,9397

0,9583

0,9813

2.000

0,9249

0,9440

0,9662

3.000

0,8997

0,9222

0,9440

4.000

0,8796

0,8998

0,9195

5.000

0,8627

0,8825

0,9010

6.000

 

0,8669

0,8850

7.000

 

0,8531

0,8706

8.000

 

0,8408

0,8578

9.000

 

0,8297

0,8462

10.000

 

0,8193

0,8353

11.000

   

0,8527

       
Suyun Isı İletimi  10-5 W / (cm)(C°)

Sıcaklık C°

k 10-5 W/cm C°

0

554

10

576

30

615

50

643

70

665

90

676

100

680

150

685

200

666

250

624

300

564

Kaynak: International Critical Tables

Suyun  Yüzey   Gerilimi

Sıcaklık   °C

Yüzey  gerilimi dyn/cm

Sıcaklık °C

Yüzey  gerilimi dyn/cm

-8

77,0

30

71,19

-5

76,4

40

69,56

0

75,6

50

67,91

5

74,9

60

66,18

10

74 ,22

70

64 ,4

15

73,49

80

62,6

20

72, 75

90

60,1

25

71 ,97

100

58, 9

Bazı Maddelerin Çeşitli Sıcaklıklarda Sudaki Çözünürlükleri (gr/Lt)

MADDE

0°C

8°0

20°C

30°C

Sodyum bikarbonat

65

75

88

100

Sodyum hidroksit

420

515

1090

1190

Kristal Na2CO3

189

338

580

1050

Kalsiyum klorür

595

650

745

1020

Alüminyum sülfat

608

653

710

788

Demir sülfat

287

375

485

602

Sodyum klorür

357

358

360

363

Bazı Bileşiklerin Birbirine Dönüştürülmesi İçin Çarpılması Gereken Faktörler

Çevrilecek değer

Çevrilmesi istenen değer

Çarpılacak faktör

Ca++

CaCO5

2,497

CaCl2

OaCO3

0,9018

HCO3

CaCO3

0,8202

HCO3

CO3

0,4917

Mg++

CaCO3

4,116

MgCl2

OaCO3

1,051

Na3CO3

CaCO3

0,9442

Fe +3

H2S04

2,634

NO5

N

0,2259

N

NO3

4,4266

Örneğin;

HCO3 değeri (mg/lt olarak) x 0,8202 = ………………………….  mg/lt CaCO3

Ca++ (mg/lt) x 2,497 -………………………….. mg/lt CaCO3

Bazı Bileşiklerin Değişik Birimlerine Çevrilebilmesi İçin Çarpılması Gereken Faktörler Cetveli

A: Milival, litrede miligrama çevirmek için çarpılması gereken faktör

B: mg/lt veya ppm değerini milivale çevirmek için çarpılması gereken faktör

C: mg/lt değerini, mg/lt CaCO3 değerine* çevirmek için çarpılması gereken faktörler

BİLEŞENLER

A

B

C

Kalsiyum Ca++

20,04

0,04991

2,4970

Demir Fe++

27,92

0,03582

1,7923

Demir Fe+++

 

0,05372

 

Magnezyum Mg++

12,16

0,08224

4,1151

Potasyum K+

39,10

0,02558

1,2798

Sodyum Na+

28,00

0,04348

2,1756

Mangan Mn++

 

0,03640

 

Bikarbonat HCO3

61,01

0,01639

0,8202

Karbonat CO3=

30,00

0,03333

1,6680

Klorür Cl

35,46

0,02820

1,4112

Hidroksit OH

17,01

0,05879

2,9263

Krom VI

 

0,11536

 

Nitrat NO3

62,01

0,01613

0,8070

Fosfat (PO4)3

31,67

0,3158

1,5800

Sülfat SO4=

48,04

0,02082

1,0416

Sülfür S

 

0,06237

 

Nitrit NO2

46,01

0,02174

1,0867

Alüminyum

 

0,011119

 

Kalsiyum bikarbonat

81,05

0,01234

0,6174

Kalsiyum karbonat CaCO3

50,04

0,01908

1,0000

Kalsiyum klorür CaCl2

55,0

0,01802

0,9016

Kalsiyum hidroksit

37,05

0,02699

1,3506

Kalsiyum sülfat CaSO4

68,07

0,01469

0,7351

Demir bikarbonat FeCHCO3)2

88,93

0,01124

0,5627

Demir 2 karbonat FeCO3

57,92

0,01727

0,8640

Demir sülfat

75,96

0,01316

0,6586

Magnezyum bikarbonat

73,17

0,01367

0,6839

Deniz Suyunun Bileşimi

Klorür

18900 mg/lt

Sodyum

10560 mg/lt

Sülfat

2560 mg/lt

Magnezyum

1272 mg/lt

Kalsiyum

400 mg/lt

Potasyum

380 mg/lt

Bikarbonat

142 mg/lt

Bromür

65 mg/lt

Stronsiyum

15 mg/lt

Bor

4,6 mg/lt

Flüorür

1,4 mg/lt

Rubidyum

0,2   mg/lt

Alüminyum

0,16 – 1,9 mg/lt

Lityum

0,1 mg/lt

Baryum

0,05  mg/lt

İyodür

0,05   mg/lt

Silikat

0,04 – 8,6 mg/lt

Azot

0,03 – 0,9 mg/lt

Çinko

0,005 – 0,014 mg/lt

Kurşun

0,004 – 0,005 mg/lt

Selenyum

0,004 mg/lt

Arsenik

0,003 – 0,024 mg/lt

Bakır

0,001 – 0,09 mg/lt

Kalay

0,003 mg/lt

Demir

0,002 – 0,02 mg/lt

Mangan

0,001 – 0,01 mg/lt

Fosfor

0,001 – 0,01 mg/lt

 

Cıva

0,0003 mg/lt

   

Radyum

8 x 10-11 mg/lt

   
Bazı Birincil Standartların Molekül Ve Eşdeğer Ağırlıkları

Kullanıldığı Alan

Madde

Molekül Ağır.

Eşdeğer Ağır.

Asidimetri

Na2CO3

105,99

52,99

 

Na2B4O7.10 H20

831,37

190,69

 

HgO

216,59

108,30

Alkalimetri

HCl

36,46

36,46

 

KHC8H404

204,229

204.229

 

H2C2O4.2  H2O

126,067

63,033

İndirgeme  titrasyonu

K2Cr2O7

294,19

49,03

 

KIO3

214,005

35,667

Çöktürme  titrasyonu

NaCl

58,44

58,44

Yükseltgenme  titrasyon

As2O3

197,841

49,460

 

H2C2O4.2H2O

126,067

63,033

 

Na2C2O4

134,000

67,00

09. Sularda Kimyasal Analiz Sonuçlarının Gösterilmesi

Yapılan herhangi bir analizin sonucunun verilmesi, değişik birimle ifade edilmiş bir sonuç bulunduğunda yadırganmaması gibi nedenlerle son derece önemlidir. Ayrıca birimler dışında sonuçlar çeşitli diyagramlarla da verilmektedir.

Bu açıklamalar çeşitli yayınlarda yer almaktadır. Burada da bu kaynaklardan faydalanılarak tek kısımda verilmesi mümkün olmasına rağmen okuyucunun daha rahat değerlendirebilmesi açısından aynı konu ileriki bölümlerin arasında değişik yayından alınan şekliyle bir kez daha verilecektir.

Analiz sonuçlarının sayısal olarak gösterilmesinde eriyebilen tuzlar oluşturmak, iyon şeklinde belirtmek, miligram yada miliekivalen cinsinden ifade etmek yolları izlenir. Suların kimyasal analiz sonuçları ifadesinde en yaygın şekil, erimiş maddelerin litrede miligram olarak belirtilmesidir. Kısaca ya mg / lt veya mgl olarak yazılır.Bazı kimya laboratuarlarında analiz sonuçlarını “milyonda bir kısım” (part per million) ya da kısaltılmış şekilde ppm şeklinde vermektedirler. mg/lt ile ppm arasında ise şöyle bir ilişki vardır,

                                     mg / lt

Ağırlık Olarak  ppm =—————

                                 Özgül ağırlık

Analizini yaptığımız sıvı su olduğuna göre ve genelliklede özgül ağırlığı l e çok yakın olduğu için (genelde normal bir laboratuarda bu değer l olarak alınır. Ancak çok yüksek mineralli örneğin madensuyu gibi bir suda bu değer değişebilir ama o da bu sonuçları etki etmez) ppm değeri mg/lt değerine eşit olarak alınmaktadır. Buna rağmen bazı ülkeler etiket üzerindeki değerleri mutlak ppm değerinde istemektedirler. Özellikle ihracat yapacak firmalar etiketi hazırlamadan bu konuyu araştırması gerekmektedir.

Genel olarak tuzluluğu (toplam erimiş madde miktarı) 10 000 ppm den az olan sular için ppm ile mg/lt değerleri arasındaki fark gözetilmemektedir.

Sık sık kullanılacak hacım ölçülerini verecek olursak,

l litre = 100 cl = l000 ml = 1000 cm3

l ml = l cm3

l m3 = 1000000 cm3 = 1000 lt = l ton

l damla = 0,05 ml l dm3 = 1000 cm3= 0,0353 cu ft

Analiz sonucunda saptanan anyon ve katyonların kimyasal aktiviteleri göz önüne alınmak istendiğinde, bunlar litrede miliekivalan olarak belirtilir. Kısaltılmış olarak meql şeklinde gösterilir, l miliekivalan (meq)

             Atom veya molekül ağırlığı

meq = ————————————–   

                            Valans

Örneğin litresinde 460 mg Na bulunan bir kaplıca suyunda bu miktar,

                    460

          rNa = —— = 20 meql ye karşı gelmektedir.

                    23/1

Bazı değerlerin birbirine dönüşümü verilmek istenirse, (Bu değerler tablolarda daha geniş şekilde verilmiştir.)

   Çevrilecek değer

Çevrilmesi istenen değer

  Çarpılacak faktör

Ca++

CaCO3

2,497

CaCl

CaCO3

0,9018

HCO3

CaCO3

0,8202

HCO3

CO3

0,4917

Mg++

CaCO3

4,1160

ppm değerinden meq/lt ve milival değerlerine çevrim

A   : Bileşenler

B   : mv den mg/lt ye dönüşüm faktörü

C   : mg/lt den mv e dönüşüm faktörü

D   : mg/lt den mg/lt CaCO3 a dönüşüm faktörü

A

  B

   C

D

Ca++

20,04

0,0499

2,497

Mg++

12,16

0,0822

4,115

K+

89,10

0,0255

1,2791

Ha+

28,00

0,0434

2,176

HCO3

61,01

0,0164

0,820

CO3

80,00

0,0333

1,668

Cl

35,46

0,0282

1,411

OH

17,01

0,0588

2,926

NO3

62,01

0,0161

0,807

SO4

48,04

0,0208

1,041

NO2

46,01

0,0217

1,087

Ca(HCO3)2

81,05

0,0217

1,087

Mg(HCO3)2

73,17

0,0137

0,684

Bazen de analiz sonuçları milyonda ekivalan (equivalan per million (epm) şeklinde verilmektedir.

10. Kimyasal Analiz Sonuçlarının Diyagramlarla Gösterilmesi

İyon şeklinde verilen kimyasal analiz sonuçları arasında bir karşılaştırma yapmak ve sınıflandırmak amacı ile çeşitli diyagramlar yapılır.

Bunlar arasında en çok,

a. Kolon şeklinde

b. Üçgen şeklinde

c. Kare şeklinde

d. Işınsal şekilde

e. Düşey logaritmik olarak gösterilenleri kullanılmaktadır.

a. Kolon Şeklinde Diyagramlar

Bu şekildeki diyagramlarla kimyasal elementlerin miliekivalan veya % olarak reaksiyondaki miktarları gösterilir. Bu amaçla yan yana çizilen iki kolondan birine aşağıdan yukarıya doğru, arka arkaya rCO3 , rSO4 , rCl anyonları, diğerine de rCa, rMg ve rNa + rK katyonları miliekivalant veya % olarak işaretlenir. (İyonlardan önce yazılan r harfi miliekivalant miktarı olduğunu gösterir)

kolon-seklinde-diyagramlar

          Kolon diyagram                                                 Kare diyagram

b. Kare Diyagramlar

Bu tür diyagramlar bir karenin her kenarını 100 eşit parçaya ayırmakla elde edilir. Karenin karşılıklı iki kenarı üzerinde % olarak iyonların reaksiyondaki miktarları ve iki katyon grubu (r % Ca + r % K ) grubu ile iki anyon (r % Cl + r % SO4 ve r % HCO3 ) grupları işaretlenir. Buna göre yeraltı suyunun kimyasal bileşimi tek nokta ile gösterilir.

c. Işınsal Diyagramlar

Bu diyagramlarda iyonların % olarak reaksiyondaki miktarları, ışınların kesim noktasından itibaren eksenler üzerinde gösterilir. Eksen sayısı 4-8 arasında değişmektedir. Grafiğin ölçeği logaritmik veya aritmetik olabilir.

frey-girard-diyagramlari

                                        Frey ve Girard diyagramları

d. Üçgen Diyagramlar

ucgen-diyagramlar

Bu diyagramlarda daima iyonların reaksiyonlardaki % miktarları % miktarları ifade edilmektedir. Bu gaye ile eşkenar bir üçgenin her kenarı 50 eşit parçaya bölünerek bir diyagram hazırlanır. Diyagram çizilirken 2 üçgen alınır. Bunlardan birincisi (ABCİ) üzerine üç esas anyon (SO4, CO3 , Cl ), ikincisine (A’B’C) üç esas katyon (Ca, Mg, Na+K) taşınır.

Her üçgen alanı biri karışık bölge, diğerleri ise bir tek iyonun çoğunlukta olduğu 4 bölgeye ayrılır. Böylece ABC üçgeni üzerinde  sülfatlı, klorürlü, karbonatlı ve karışık olan yeraltı suları A’B’C’ üzerinde de kalsiyumlu, magnezyumlu, sodyumlu ve karışık bileşimli yeraltı suları gösterilmiş olur.

Yeraltı sularını kimyasal bileşim bakımından kararlaştırmak için yukarıda belirtilen üçgenlerin üzerine 6 esas iyon grubu yerleştirilir. Ca için koordinat başlangıcı AC kenarı, Na+r%K için BC kenarı, Mg için ise AB kenarıdır. Kenarlara paralel çizilen A’B’, A’C’ ve B’C’ doğrularının kesim noktası esas katyonları belirten D noktasını verir. Anyonlar içinde, benzer işlem yapılarak E noktası bulunur.

Üçgen diyagramlar üzerinde katyon ve anyonları gösteren bu noktalar verilen noktanın karakterini belirtir. Alt şekildeki D noktası sodyumlu, E noktası da karbonatlı bölgede bulunduğundan bu yeraltı suyunun Sodyum Karbonatlı bir karaktere sahip olduğu anlaşılır.Aynı kökenli suların, aynı iyonları bu üçgenler üzerinde, aynı bölgelerde gruplar oluştururlar.Üçgen diyagramların kimyasal analiz sonuçlarına göre yeraltı sularının karakterlerinin saptanmasında ve kaynakların birbirleri ile karşılaştırılmasında diğer gösterme şekillerine oranla büyük üstünlükleri vardır.

e. Düşey Logaritmik Diyagramlar

H. Schoeller tarafından ortaya atılan bu diyagramlar Ca, Mg Na, Cl, SO4 ve CO3 miktarlarını belirten noktaları taşımaya yarayan eşit aralıklı 6 tane düşey logaritmik eksenden oluşur.

dusey-logaritmik-diyagramlar

Düşey logaritmik diyagramlar a. Kalsiyum sülfatlı sular b. Sodyum sülfatlı sular 6 iyon ekseninin her biri litrede miligram veya miliekivalan olarak derecelenmiştir. mg/lt olarak iyon şeklinde ifade edilmiş olan analiz sonuç­ları doğrudan doğruya diyagram üzerine taşınırlar ve bu nokta­lar birleştirilerek kırıklı bir doğru takımı elde edilir.Bu çiz­gilerin durumu.konsantrasyona bağlı olarak değişir.Kimyasal bi­leşimleri aynı veya birbirlerine çok yakın olan suların grafik­leri birbirine paraleldir.

1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak’ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.

   İstanbul’un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara’da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun “kurucu” mu yoksa “normal” bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis’in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı. 

   23 Nisan 1920’de BMM’nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920’de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu’nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. “Meclis Hükümeti” denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan “Nisab-ı Müzakere” (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM’nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı “Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluş ve Niteliği” ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi “Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir.”  hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı. 

   Hükümet, 18 Eylül 1920’de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, “Halkçılık Programı” adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti’nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani “Hilafet ve Saltanat’ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması” hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir. 

   Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül’de gerçekleştirdiği gizli oturumunda “Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir … Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır.” sözleriyle yanıt vermişti. 

   Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921’de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adıyla yürürlüğe konuldu. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Kuvvetler Birliği” ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı’nın Kanun-i Esasi’sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır. 

“Temel hükümler” ve “idari teşkilat” olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen “madde-i münferide”si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM’nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi’de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa’ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.

    Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM’de belirir ve toplanır. Türkiye Devleti, BMM’nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır.  BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur. BMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir. BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.  Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.  BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir. BMM Genel Kurulu’nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı’dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve  Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır. Kanun-i Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.

   Kanun-i Esasi’nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM’ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise “İslami-monarşik” Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası’nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası’nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir. 

   1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak “BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası’nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.

REALİZM

Realizm, 19. yüzyilin ikinci yarisinda romantizme tepki olarak dogmustur. Gerçekçilik anlamina gelir. Deneye dayali bilimlerin gelismesi ve pozitivizm felsefesi bu akimin dogmasina yol açmistir.

Realizim , felsefede , insan bilincinden bağımsız ve nesnel olduğunu öne süren görüş , oldukça yeni bir terim olmakla birlikte , Eski Yunan ve Ortaçağ Felsefesinin belirli yönlerini de kapsayacak biçimde kullanılır. Bilgi kuramı açısından nesneyi özneye , bilineni bilinene bağlı kılan idealizmin ; kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliğini adlarla sınırlayan adcılığın ve ortaçağın sonlarına doğru adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki tür Realizimden söz edilebilir.bunlardan biri şeylerin yapısına , öbürü ise şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız bir özün varlığı , ikincisinde ise zihinden bağımsız somut , görülmediğinde bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir. Birinci gruba bir şeyin özünden o şeyin pay aldığı İdea’nın anlaşıldığı Platoncu Realizim , bir şeyin ne olduğunun anlaşıldığı Aristotelesçi Realizim , bir şeyin mutlak , özgün ya da kendi cinsine özgü yapısının anlaşıldığı ortaçağ Realizmi ya da Tümeller Realizmi ve son olarak ta bilimsel gözlemlerden elde edilen yasalar ya da kuramsal modeller girer. İkinci gruba , dünyanın dışsallığını bir veri olarak kabul eden sağduyu Realizmi , nesnenin kendisinin , dışsal da olsa zihnin önünde duran ve algılanmayı bekleyen tek birim olduğunu kabul eden yeni – Realizim ve zihnin, nesnenin kendisi yerine kopyasını kavramaya yöneldiği eleştirel Realizim girer.

Sokrates öncesi düşünce sistemlerinde , Realizmi Bir’e indirgeyen Parmenides’in sisteminde bile , bilgi nesnelerinin gerçekliği görüşü egemendi . Platon’un ayrı ve bağımsız yapıları ya da İdea’ları , İS 1. yüzyılda İskenderiyeli Philon tarafından tanrısal zihnin çerçevesine oturtuldu . 5. yüzyılın başlarında yaşayan Hippolu Aziz Augustinus da bu görüşü sürdürdü . öte yandan 6. yüzyıl filozofu Boethius , Aristoteles mantığını Batı’ya aktarma süreci içinde , Aristotelesçi bakışın farklı olduğunu belirterek , temel kavramları Platoncu Realizim içinde sundu .

Ortaçağ düşünürleri Tümaller sorununa mantık açısından yaklaştılar . ama bu sorun adı geçmeden metafizik araştırmaların kapsamına girdi . nesnelerin yapıları ya da ortak özleri , duyulur nesnelerde var olmaları açısından , zihinde var olmaları açısından ve kendi içlerinde var olmaları açısından olmak üzere üçlü bir bakışla ele alınmaya başlandı . bu farklı yaklaşımlar içinde , şeylerin yapısı ya da özü , yalnızca zihinde var olan Tümeller anlayışının gelişmesi için gerekli zemini hazırladı . bu yaklaşımı benimseyen görüşler ılımlı Realizim olarak nitelendirilir.

Descartes , “Düşünüyorum öyleyse varım” , yöntemli düşünmenin düşüncenin kendisinden kaynaklandığını göstererek , düşüncenin dışındaki maddi bir dünya ya felsefi olarak nasıl ulaşılabileceği sorununu gündeme getirdi . böylece Descartes ve yarım yüzyıl sonra John Locke , duyumların dışsal bir kaynağı olduğunu kabul ettiler.

Bu açıdan Locke’un felsefesi bir Sağduyu Realizmi olarak görülebilir. Locke’un çağdaşı Descartes’çi Nicolas Malebranche , dış dünyanın varlığını dinsel inanca bağladı . Cambridge Platoncuları ise duyulur nesnelerin dışsal varlığını kabul etmekle birlikte , yeni Platoncu bir anlayışla bilgi nesnelrine daha fazla ağırlık verdiler . 18. yüzyılda Berkeley bilginin dışında duyulur bir dünyanın var olamıyacağını ileri sürerken , Dvaid Hume’la bilen özne de ortadan kalktı.

20. yüzyıl başlarında filozoflar , gerçekçiliği kendi düşünce sistemleri çerçevesinde Kant’çı öznelciliğin ve genel olarak İdealizmin karşıtı olarak kullandılar . yeni gerçekçilik ile bilinebilir nesnelerin bağımsızlığı savunulurken , bilme edimi içinde , monist bir yaklaşımla bilginin içeriğinin bilinen nesne ile sayısal açıdan özdeş olduğu ileri sürüldü .

Diger taraftan yandan tarihte gerçekçilik çizgisinin dışında sayılan bazı felsefe sistemleri , günümüzde bu görüş içerisine sokulmuştur. Şeylerin gerçekliğini , özleriyle açıklayan Aristotelesçilik , kendi içlerinde var olmalarıyla açıklayan Tommasoculuk , ortak olarak sahip olunan bir yapının metafizik önceliğiyle açıklayan Scotusçuluk ve 20. yüzyılda dil kuramıyla açıklayan John Austin’in görüşü bu tür Realizim görüşlerindendir. Bilgi ile kurulan temel bağlantıyı vurgulamamakla birlikte , John Dewey ve Alfred North Whitehead’in süreç felsefeleri , mantıkçı ve pragmatist Charles Sanders Peirce’ın felsefi görüşleride gerçekçilik başlığı altında toplanabilir. Çünkü bu düşünürlerin ortak özelliği , şeylerin bilginin dışında ve ondan bağımsız bir varlığı olduğunu kabul etmeleridir.

Realizim , çağdaş düşüncede , bilgi kuramı açısından önemini yitirmekle birlikte , şeylerin yapılarına ilişkin tartışmalarda canlılığını korumaktadır.

FELSEFE VE REALİZM

Felsefi realizm ise gerçeğin bilgisinin gerçeğin kendisini oluşturduğunu ve bu bilginin tek gerçeklik olduğunu, ya da onun yanında bilginin nesnesini oluşturan başka bir gerçeklik bulunduğunu öne süren bir öğreti olarak karşımıza çıkmıştır.

Felsefede varlığın insan bilincinden bağımsız ve nesnel olduğunu öne süren görüştür. Oldukça yeni bir terim olmakla birlikte, Eski Yunan ve ortaçağ felsefesinin belirli yönlerini de kapsayacak şekilde kullanilir. Bilgi kuramı açısından nesneyi özneye, bilineni bilene bağlı kılan İdealizmin; kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliliğini adlanlar sınırlayan Adcılığın ve ortaçağın sonlarına doğru Adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki gerçeklilikten bashedilebilir. Bunlardan biri şeyin yapisina digeri de şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız somut, tikel ve görülmediğine bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir. Birinci gruba, bir şeyin özündan o şeyin pay aldigi idea’nın anlaşıldığı Platoncu Gerçeklilik , bir şeyin ne olduğunun anlaşıldığı Aristotelesçi Gerçekililk, bir şeyin mutlak, özgün ya da kendi cinsine özgün ya da kendi cinsine özgü yapısının anlaşıldığı orataçağ Gerçekliliği ya da tümeller Gerçekçiliği ve son yasalar y da kuramsal modeller girer. İkinci gruba, dünyanın dışsallığını bir veri olarak kabul eden sağduyu Gerçekliliği, nesenenin kendisinin, dışsal da olsa zihnin önünde duran ve algılamayı bekleyen tek birim olduğunu kabul eden yeni Gerçeklilik ve zihnin, nesnenin kendisi yerine kopyasını kavramaya yöneldiği eleştirel Gerçeklilik girer.

Platon’ da sınıflama kuramı olarak gerçekçilik, idealar kuramına dayanır. İdealar madde bilimi karşısında tek fiili gerçeklik larak tanımlarlar. Madde dünyası ise idealar dünyasının yansımasından başka birşey değildir dolayısıyla hiç bir gerçekliği yoktur. Daha sonraları gerçekçilik , gerçeği çözümlememizi sağlayan ve içinde göründükleri varlıklardan ya da şeylerden bağımsız olan birtakım kavramların varlığını önesüren öğretilere verilen ad oldu. Ortaçağdaki ‘ Tümeller Tartışması ‘,bu kavramların doğasıyla ilgiliydi. Doğa bilimlerinin gelişmesi ve Descartes’ in felsefe üzerindeki etkileri gerçekçilik anlayışını değiştirdi ve ağır bir değişime uğramasına neden oldu ancak Descartes yine düşüncelerimizin ürünleri olan genel fikirler olarak tümelleri kabul etmekten geri kalmıyordu. Maddenin fiili yani onu düşünen zihnin dışında bir gerçekliğe sahip olduğunu kesin olarak kabul eden ilk düşünür Kant oldu.

Ancak Kant bilgi sürecinde düşüncenin önceliğini hiç bir zaman tartışma konusu yapmadı. Kant şöyle diyordu : ‘ Mekanda ya da zamanda sezgiyle algılanan herşey, yani bizim için mümkün bir deneye sahip olabilecek tüm nesneler, birtakım görgülerden yani düşüncelerimizin dışında, kendinde bir varoluşa sahip olmayan basit tasarımlardan başka birşey değildir. Ben bu sisteme Transsendental İdealizm adını veriyorum. Transsendeltal anlamda gerçekçilik, duyarlığımızdaki bu değişmeleri kendi kendine var olan şeyler haline getirir ve dolayısıyla basit tasarımları kendinde şeyler haline sokar. Mekanın kendine özgü gerçekliğini kabul etmekle birlikte, mekanda var olan uzamlı varlıkların varoluşunu yadsıyan, deneyci idealizme bağlandığımızı söyleyen biri çıkarsa bize haksızlık etmiş olur. İç duyumun zaman içindeki görgülerine gelince , bunların gerçek şeyler olarak kabul edilmesinde hiç bir güçlük yoktur.’.

EDEBİYAT VE GERÇEKÇİLİK

Realizm bir okul sayılmayı reddederek, yeteneklerin tam anlamıyla geliştirilmesini önerir. Ama gerçekçilik asıl ölmek bilmeyen bir romantizme tepki olarak, en gelişmiş anlamıyla edebiyatın ve bilimsel kaygıların yüzyıla egemen olduğu bir dönemde, bilimler arasındaki kesin bölmeleri kaldırmak ister. Güzel gerçektedir ve edebiyat ile sanatı düşselliğin aldatmacalarından kurtarmak gerekir. Duranty açıkça şöyle der: ‘ Gerçekçilik yaşanan dönemin, toplumsal ortamın içten, tam, doğru olarak yansıtılmasından yanadır, çünkü incalamalardeki bu doğrultu, sağduyuya, düşünsel gereksinimlere ve halkın ilgisine uygun düşer, her türlü yalandan aldatmacadan uzaktır.

Öncelikle bunun kanıtlanması gerekiyordu. böylece gerçekçilik basit bir ruh hali olmaktan öte, edebiyatın yazıyı göz ardı etmeden kesin bilimler arasınagirmesini sağlayacak, gerçek bir yöntembilimdir. Ünlü yazarlar arasında Champfleury ve Duranty kandilerini tam anlamıyla gerçekçi kabul ederler.Zola ‘nın gerçekçiliğinde ise 1880’ lerde önem kazanmak itibariyle doğalcılık yönünde gerçekleşti.

Türk Edebiyatında realizm Tanzimat Edebiyatı Dönemi ile başladı.Divan edebiyatında şiir dışında kalan tarih, seyahatname, sefahatname v.b. türlerinde o türlerin yapısı gereği gözlemlerden yararlanmıştı.

Tanzimat Edebiyatında Samipaşazade Sezai (1860-1936), Batı’daki gerçekçilik akımını beimseyen ilk yazar olarak karşımıza çıkmaktadır. Konaklardaki esir kadınların yaşamı üzerine kurulmuş ve bir gözlem sonucu yazılmış olan Sergüzeşt (1889) , romanı bütünüyle romantizm etkisinden kurtulmuş değilse de yer yer gerçek izleri taşımaktadır. Buna karşılık birkaç hikayesi ( ‘Kediler’, ‘Hiç’ ) tam gerçekçi bir yöntemle yazılmıştır.’ Kediler’ hikayesinin altında ,Büyükada’ da geçmiştir diye bir not bulunmaktadır.Samipaşazade’ den önce Ahmet Mitat’ da ‘ Henüz Onyedi Yaşında’ adlı romanının önsözünde de ‘ Bu romanın en büyük meziyeti her vakanın kat’i doğruluğudur.’ diye yazılmıştır.Bu dönemde Nabizade Nazım’ın gerçekçilik yolunda yazılmış bir roman olarak tanımladığı ‘ Kara Bibik ‘ adlı uzun hikayesi ile, Recaizade Mahmut Ekrem’ in ‘ İnsanlık vakalarının ve hallerinin aynası olmak ‘ üzere kaleme aldığı Araba Sevdası ( 1889 ) adlı romanı, bu akımın ilk başarılı örnekleridir. Tanzimat Döneminde Beşir Fuat, Batı’daki gerçekçilik ve naturalizm akımlarını bilimsel yöntemlerle tanıtıp uygulayan olgucu bir yazar olarak bilinmektedir. Böyle bir hazırlıktan sonra gelişen Edebiyatı Cedide hikaye ve romancılarından Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahit Yalçın yakından izledikleri Balzac, Stendhal, Flaubert, Zola, Dauet, Mauppasant, Goncourt Kardeşler vb. gerçekçi yazarlar yolunda, akımın bütün kural yöntemlerini benimseyip uygulamışlardır.Halit Ziya Uşaklıgil ,aile çevresi ve yörede tanıdığı kişilerden birtakım hikayeler(‘Ferhunde Kalfa’,’Mahalleye merkuf ‘,Raife Molla’,Dilhoş Dadı’ vb.)çıkardığını Kırık hayatlar(1924)adlı romanında ‘memleketin gerçek yaşamından bir levha’ göstermek istediğini,Aşk-ı memnu’daki (1900)kişlerin ‘birçok kişiden alınmış çeşitli parçaların bir araya toplanmasından doğan birleşik varlıklar’olduğunu bildirir.Edebiyatı cedide topluluğu dışında kalan Hüseyin Rahmi Gürpınar(1864-1965),yerli gelenek ve görenekleri gerçekçi yöntemle yansıtan töre romanları yazmıştır.Gürpınar’ın,dikkate değer şeyleri bulup not derfterine yazıp sonradan bunları yapıtlarında malzeme olarak kullanıldığı biliniyor; yazar ‘Bir sanatçı ,doğayı ne kadar açık ve doğru kopya edebilirse,yapıtına o kadar ruh vermiş olur;yaratmadan hiçbir imgelem ,doğa kadar zengin ve renkli olamaz ‘ der.Milli edebiyat döneminde Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974)Refik Halit Karay (1888-1965),Ömer Seyfettin (1884-1920), fransız hikayecisi Maupassant yolunda, ‘gerçek vakalara dayanan’ hikayeler yazmışlardır.Refik Halit’in hikaye kitabının (Memleket Hikayeleri)adı dahi,bunların birer gözlem ürünü olduğunu göstermeye yeter. Bu dönemde gerçekçilik akımını benimsenip .yaygınlaşmasında Halide Edip Adıvar (1884-1964),Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), F.Celalettin (1895-1975) vb.yazarların katkıları olmuştur.Söz konusu akın Cumhuriyet döneminde de, Bekir Sıtkı Kunt, Sabahattin Ali, Sait Faik, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Haldun Taner, Nezihe Meriç, Fakir Baykurt vb. sanatçıların katkılarıyla süregitmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ ndan sonra gelişen ve gerçeğin anlatılmasına psikolojik nedenlerin çözümlenmesini katan alman edebiyat akımı olarak ortaya çıkmıştır. Başlıca temsilcileri H. Kasack ve E. Langösser’dir.Gustave Flaubert, Balzac, Stendhal, Daniel Defoe, Dostoyevski, Tolstoy, Charles Dickens, bu akimin önemli temsilcileridir.

Türk edebiyatinda Samipasazade Sezai, Recaizade Mahmut Ekrem, Mehmet Akif Ersoy, Halit Ziya Usakligil, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay bu akimdan etkilenmislerdir.

SOSYALİST GERÇEKÇİLİK

‘Sosyalist gerçekçilik’ kavramı ,RAPP’ın (Rosiskaya Asotsiyatsiya Proletarskih Pisateley )(Proteler RusYazarı Derneği) ‘diyalektik maddeci’ bir estetik kurmak amacıyla, Gorki’nin yapıtını ve Marx, Engels, Plehanov ve Lenin ‘in (Organisation du parti et literature de parti)(parti örgütü ve parti edebiyatı-1905) çalışmalarına dayanarak 1932’deortaya çıktı. 1934 Kongresi’nde Jdanov’un etkisiyle, sosyalist gerçekçilik,Sovyet yazarlar birliği’nin resmi öğretisi oldu.Anlatım biçimlerini yazara bırakmakla birlikte, devrimci gelişimi içinde kavranan toplumsal gerçeğin, aslına bağlı bir betimlemesini ve kitlelerin uyanışına katkıda bulunmayı istiyordu. Böylece yazarın emekçi sınıfının (partiynost) yanında yer alması, anlaşılır ve ulusal düşünüşe (narodnost) uygun yapıtlar vermesi gerekiyordu. Yeni bir edebiyatın oluşmasını teşvik etmiş olan (destansı roman, yeni bir kahraman tipi, toplumsal değişimin romantizmi vb.) sosyalist gerçekçilik, 1954’e kadar domatik bir biçimde yorumlanarak (gerçeği karamsar biçimde betmlemeyi [doğalcılık], deneyi [biçimcilik], dış etkileri [kozmopolitik] reddetme) genellikle verimli olamadı. 1954’te ,Yazarlar kongresi ,sosyalist gerçekliğin onaylanarak, estetik alana yaygınlaştırılmasını (ulusal kimliğin vurgulanmasına ve kişisel araştırmalara hoşgörü gösterilmesi) kabul etti:bundan sonra ‘açık’ bir nitelik kazanan sosyalist gerçekçilik, pek çok yapıta temel oluşturdu.

TÜRK DESTANLARI

Prof. Dr. Umay Günay

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde “destan” terimi birden fazla nazım

şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, Anonim edebiyatta

ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla

aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve

nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında “epope” terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde “destan” adı ile

anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük

yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve

geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler. Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde nakletmezler.

Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti ,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski hatıralarla

birleştirilerek tarihî gerçekmiş gibi anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve yanlışları

da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma , acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma,

yardımcı olma Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin

doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi de içinde

barındırır. ilk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze

gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır.

Türk tarihine anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman

terkedilmemiştir. Türk halkları ilk anayurt olan Orta Asya’dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi Türk cumhuriyetinde,

pek çok özerk toplulukda ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak

çeşitlenmiş farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeble

Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, anahatlarıyla kültür

dâirelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyâsî birliklere göre şöyle sınıflandırılmaktadırlar:

İlk Türk Destanları

1.Altay – Yakut

Yaradılış Destanı

2.Sakalar Dönemi

a.Alp Er Tunga Destanı

b.şu Destanı

3.Hun Dönemi

Oğuz Kağan Destanı

4.Köktürk Dönemi

a.Bozkurt Destanı

b.Ergenekon Destanı

5.Uygur Dönemi

a. Türeyiş Destanı

b. Göç Destanı

İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları :

1.Karahanlı Dönemi

Satuk Buğra Han Destanı

2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi

Manas

3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi

Cengiz-name

4.Tatar-Kırım

Timur ve Edige Destanları

5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri

a. Seyid Battal Gazi Destanı

b. Danişmend Gazi Destanı

c.Köroğlu Destanı

Türk Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:

Altaylardan Verbitskiy’in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu

uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer

bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi :

Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım

Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım

Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayımş

Su içinde yaşayan Ak Ana,su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen’e şöyle dedi :

Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren :

De ki hep,” yaptım oldu ” başka bir şey söyleme.

Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme.

Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi . insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı : ” Dinleyin ey insanlar, varı

yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.” Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar

verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde

sabit olmuş.Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandı şire’ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı

yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeğen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.Dünya altı günde yaratılmışdı, yedinci

günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmışdı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşden başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer

yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü” insanoğlu bu olsun, insana olsun baba.” dedi ve

toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana “Erlik” adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik’in yüreği kıskançlık ve hırsla

doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.

Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik’in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire

adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi.Tanrı Ülgen insanları idare etmek

üzere May-Tere’yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut’lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın

varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl’da derlenen bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir.

Alp Er Tunga

Sakalar dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir

Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya’daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye

ve Mısır’ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga’nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği iranlı Medlerin hükümdarı

Keyhusrev ‘in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem

iranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla

anılmaktadır.

Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan

“Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga’nın kanlı resmi bulunmaktadır. “Divan ü Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig”

yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” iran destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır. Divan ü Lûgat-it Türk’de

Turan hükümdarlığının merkezi olarak “Kaşgar” şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin “Efrasyap”

sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu

yazmaktadır. şecere-i Terakime’ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğıinin

dağılmasından sonra iletişim kurmak imkânı bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir.

Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden

araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir.Tarihçi Mesudî de M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının “Efrasyab” soyundan

olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle “Tunga Alp” le ilgili efsanelerin Kök Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler

arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir.Alp Er Tunga destanının

metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu

(ağıt) tesbit edilmiştir:

Alp Er Tunga Öldü mü

Dünya sahipsiz kaldı mı

Korkak öcünü aldı mı

şimdi yürek yırtılır

Felek yarar gözetti

Gizli tuzak uzattı

Beğlerbeyini kaptı

Kaçsa nasıl kurtulur

Erler kurt gibi uludular

Hıçkırıp yaka yırttılar

Acı seslerle bağırdılar

Ağlamaktan gözleri kapandı

Beğler atlarını yordular

Kaygı onları durdurdu

Benizleri yüzleri sarardı

Safran sürülmüş gibi oldular

Kutadgu Bilig’de “Alp Er Tunga” hakkında şu bilgi verilmektedir: ” Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk

beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten

âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. iranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu

idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. iranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim tanırdı.” Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er

Tunga ile ilgili en geniş bilgi iran destanı şehname’de tesbit edilmiştir. şehname’nin başlıca konularından biri iran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en

büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap’tır.şehname’deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir:

“Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine iran’a harp açtı. iki ordu Dihistan’da karşılaştılar.Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar

kuvvetli olan Efrasyap, iranlı’ları yendi. iran padişahı Efrasyap’a esir düştü. iran’ın ilk intikamını o zaman iran’a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal

başarılı olmasına rağmen iran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab iran’ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. iran’ın yetiştirdiği en büyük

kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab’ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. iran tahtında bulunan

Keykâvus, hem oğlu Siyavuş’u hem de Zal oğlu Rüstem’i darılttı. Siyavuş Efrasyap’a sığındı . Siyavuş’un Turan’da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi

Piran’ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev’in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar Turan’da hükümdarlık etti. iran’lılar Siyavuş’un oğlu

Keyhusrev’i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu Rüstem’le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca

savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev’in adamları tarafından öldürüldü. şehname’de Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er

Tunga’nın iran hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında iran hükümdarları sürekli değişmiş ı4o yıl yaşadığı

rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap’ın başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu takdirde

bu destanla ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir görüşündeyim.

Şu Destanı :

Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran’ı ve Türkistan’ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka

hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin iskender’le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla

anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk’de iskender’den Zülkarneyn

olarak bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan’da

hükümdar şu isminde bir gençti. iskender’in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu.Bu sebeble de iskender’le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun

bulmuştu. iskender’in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri

için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp

tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: “Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç” dediler. Bekle , eğlen, dur

anlamına gelen “Kalaç” bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk’e benziyor

anlamında ” Türk maned ” dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender’in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler,

Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak iskender’in

öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun’a dönerek bugün

şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın

etkisi hâlâ sürmektedir.

Bu destana göre iskender Türkistan’a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış bu

sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler iskender’in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.

Hun – Oğuz Destanı :

Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk

destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır. Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI

yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında

yazıldığı bilinen Reşîdeddîn’in Câmiüt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî varyantların ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan

Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan

faydalanarak yazılmıştır.

Oğuz Kağan Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu.

Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli,

omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir

orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir

adamdı. Günlerden bir gün bu gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı

ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca

bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz’un

kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti.

Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşden ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında

kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu.Oğuz bu

kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda

ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız

oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra

Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.

Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı.Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler.Toydan sonra

Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:

Ben sizlere kağan oldum

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran

Av yerinde yürüsün kulan

Dana deniz, daha müren

Güneş bayrak gök kurıkan

Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:” Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı

olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu

düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm”. Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan’a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar

hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı

dinlemezdi. Oğuz Kağan’ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü.Kırk

gün sonra Buz Dağ’ın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi.O ışıktan gök

tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: ” Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim.”dedi. Bunun

üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın

eteğinde durdu. Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını

aldı.Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan’ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek

için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz’un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey’e “Kıpçak” adını verdi. Gök tüylü gök yeleli

kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan’ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman

beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok

sevindi. Atını getiren bu beye: ” Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun.” dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli

erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet

Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde

Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü. Günlerden bir gün

Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç

gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu.Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.

Köktürk Destanı

Köktürklerle ilgili tesbit edilen destanın iki farklı rivayeti bulunmaktadır. Çin kaynaklarında tesbit edilen varyant “Bozkurt”, Ebü’l-Gâzi Bahadır Han

tarafından tesbit edilen varyant şecere-i Türk’te ise “Ergenekon” adıyla verilmiştir.

Ergenekon Destanı

Moğol ilinde Oğuz Han soyundan il Han’ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han Moğol ülkesine savaş açtı. ilhan’ın idaresindeki

orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. ilhanın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız il Han’ınn küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni

Nüküz ile eşi kaçıp kurtulmayı başardılar.Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeğe karar verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek

yüksek bir dağıda dar bir geçite vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akar sular,pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyva ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir

yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere dağ kemeri anlamında “Ergene” kelimesiyle “dik” anlamındaki

“Kon” kelimesini birleştirerek “Ergenekon” adını verdiler. Kıyan ve Nüküz’ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılarki

Ergenekon’a sığamadılar.Atalarının buraya geldiği geçitin yeri unutulmuştu.Ergenekon’un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir

kısmı eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş

körükle hep birden körüklediler.Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı.ilhan’ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına

döndüler, atalarının intikamını aldılar. Egenekondan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar,

demir kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döğerler. Bugün hem yeniden özgür hem de bahar bayramı olarak hala

kutlanmaktadır.

Uygur Destanları

Uygurlara âit Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tesbit edilmiştir.Türeyiş parçası Çin kaynaklarından Göç ise hem Çin hem iran kaynaklarında

bulunmaktadır.

Türeyiş Destanı

Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeble ülkesinin kuzey tarafında

yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle

kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.

Göç Destanı

Uygurların yurdunda “Hulin” isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir

ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu.

Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke

zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigini bir

Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali

Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı

arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin

öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.

Buraya kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç

destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya geçirildiği

kabul edilen “Dede Korkut Hikâyeleri” nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut

Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı

gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün

batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler

içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde

yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu’da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek

yaşatılmaktadır.

İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir.

islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla

doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir :

Satuk Buğra Han Destanı

Hz. Muhammed kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği “Mirâc Gecesinde” gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında

birini tanıyamaz ve Cebrail’e bunun kim olduğunu sorar.

Cebrail :

” Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan’da sizin dininizi yayacak olan bu ruh ” Abdülkerim

Satuk Buğra Han” adını alacaktır.” Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti. Hz.

Muhammed’in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra

Han ve arkadaşları selâm verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın

doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler , çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını

söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Hanı, annesi : ” Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.” diyerek ölümden kurtarır.

Satuk Buğra Han ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken

arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk Buğra Han’ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi

ona müslüman olmasını öğütler ve islâmiyeti anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından islâmiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı,

müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han’ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk

ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkabelere göre Satuk

Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış

bu sebeble Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.

Manas Destanı

Kırgız Türkleri arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk kültür dâiresi içinde bugün de bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu destanın XI ile XII.

yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir. Destanın kahramanı Manas da, Oğuz Kağan destanının islâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi

islâmiyeti yaymak için mücadele eden bir kahramandır. Böyle olmakla beraber Manas destanında islâmiyet öncesi Türk kültür , inanç ve kabullerinin

tamamını görmek mümkündür. Bazı varyantları 4oo.ooo mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dâiresinin kültür belgeseli

niteliğindedir.

Cengiz-nâme

Ortaasya’da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiznâme Moğol hükümdarı Cengiz’in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili

olarak Cengiz’in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya’da yaşayan Türkler özellikle de Başkurd, Kazak ve

Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-nâme’de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve

hikâye Türk tarihi gibi anlatılmaktadır. Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı’nın çocuğu olarak doğar.

Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin

değerli yazarı Ebü’l Gâzi Bahadır Han, “şecere-i Türk” adlı eserinde “Cengiz-Nâme”nin ı7 varyantını tesbit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın,

Orta Asya’daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri, Cengiz’i islâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık

atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap tarihçilerinin, bu hükümdarı islâm düşmanı olarak göstermeleri ve tarihî olaylar

onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadoluya saldırgan biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları, Bağdat’ın önce Hülâgu daha sonra Timurlenk

tarafından yakılıp yıkılması, Timurlenk’in Yıldırım Beyazıd’la sebebsiz savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz’in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine sebeb

olmuştur. Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türkler’in hafıza ve gönüllerinde yer almamıştır. “Cengiz-Nâme”nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da “

Dâstân-ı Nesl-i Cengiz Han”dır.

Edige

Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın

adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır’a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır’ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı

büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820’yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız,

Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivâyeti tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz Kağan gibi

ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği

içinde yer almamış pek çok başka destan örneği bulunmaktadır. Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara türler olarak da nitelendirilen çok

tanınmış ve bir çok Türk topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha sınırlı alanlarda tesbit edilen Danişmendname , Battalname gibi ilgi çekici

örnekler de bulunmaktadır.

Battal-Nâme

Bu destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gâzi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşcısıdır. Asıl destan, VIII. yüzyılda, Emevî’lerin hırıstıyanlarla

yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça kahraman demektir, Battal Gâzi, Arap

kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi destan tipi Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla zenginleştirilmiş ve

anlatım geleneği içine alınmıştır. XII ve XIII yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi yazıya geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların repertuarlarında da yer

almıştır.Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar ve cömertdir. Müslümünlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların

yanında büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. ” Aşkar Devzâde” isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve Türklerin X-XX.

yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak islâm kültür dâiresinin ürünlerinden biri olmakla beraber Orta Asya’da yaşayan Türk guruplar arasına da yayılarak

Türk kabul ve değerleriyle kaynaşmıştır.

Dânişmendnâme

Anadolunun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, X11. yüzyılda sözlü olarak şekillenen X111. yüzyılda yazıya geçirilen islâmî Türk

destanlarındandır. Danişmendnâme’de hikâye edilen olayların tarihi gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu

coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir. Köroğlu metni destan adıyla anılmakla ve bazı destanî

niteliklere de sahib olmakla birlikte XX. yüzyılda Anadolu’dan derlenen örnekleri daha çok halk hikâyesi geleneğine yakındır. Anadolu’da hikâyeci âşıklar

tarafından 24 kol halinde anlatılan hikâyesinin özeti kısaca şöyledir :

Köroğlu Destanı

Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf’a : ” Çok hünerli ve değerli bir at bul .” emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at

arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis

Yusuf’un gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali’ye verdiği

talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü

bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve

onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik,

şâirlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel’e yerleşir, çevresine yiğitler

toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu demiş

kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı siyâsî birlikler sahip Türk gurubları arasında tesbit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu

kadardır. Bu destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı Oğuz Kağan destanının izleri bulunduğu görülür. Bu destan parçaları Türk

dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî ürünler olarak da önem ve değer taşırlar. Bir gün bu parçalardan hareketle Fin destanı

Kalavala gibi değerli mükemmel bir Türk destanını yazılabilirse çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan malzeme daha anlamlı hale gelebilir

kanaatindeyim.

Kaynaklar

1. Banarlı Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1971.

2. Bang W. – R.R. Arat, Die Legende von Oghuz-Kaghan, Berlin ı932. Türkçe çevirisi, Oğuz Kağan Destanı,

Istanbul 1936.

3. Ebulgâzi Bahadır Han, şecere-i Terakime, fotokopi, Istanbul ı937.

4. Gökyay Orhan şâik, ” Han-nâme” Necati Lugal Armağanı, Ankara ı968.

5. inan Abdulkâdir, Tarihte ve bugün şamanizm, Ankara ı945.

6. Köprülü Mehmet Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1928. ikinci baskı Istanbul 1982.

7. Moğolların Gizli Tarihi, çeviren Ahmet Temir, Ankara ı948.

8. Orkun H.N., Oğuzlara Dâir, Ankara ı935.

9. Ögel Bahaeddin, “Uygurların Menşe Efsanesi”, A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi , Ankara 1947.

10. Ögel Bahaeddin , Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.

11. Türk Mitolojisi, Ankara 1971.

12. Sümer Faruk, Oğuzlar , Ankara 1967.

13. Togan Zeki Velidi, Umumî Türk Tarihine Giriş, Istanbul 1946.

Prof. Dr. Umay Günay


Bedava İlan Verme