Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

AHŞABIN MEKANİK ÖZELLİKLERİ

Ahşap tipik bir anizotrop malzemedir.Lifleri yönündeki tüm özellikler,Basınç ve çekme dayanımları,enine yöndeki dayanımlardan yüksektir.
Ahşap su içeriğinin fonksiyonu olarak şişen,büzülen bir malzeme olduğu gene bu içeriğin fonkiyonu olarak mekanik özellikleride değişen bir malzemedir.
Hücre boşlujklarındaki su;ki biz buna serbest su diyoruz,kesimi izleyen günlere buharlaşır.Hücre ceperlerine yapışmış emme su uzun süre ahşap içinde kalır.Kendi haline bırakılan tomruk,kozalaklılarda 2 yılda,yapraklarda 4 yılda ancak kurur.

Gw nemli,Go kuru ağırlıktır.W,yaş ağaçlarda %100 den fazladır.Kendi halinde havada kuruyan ahşaplarda W,%12-%18 arasındadır.Fırında kurumakla bu değer %8 ‘in altına inebilir.

Lifler doğrultusunda basınç dayanımı W’nın lineer bir fonksiyonunile ifade edilebilir.
Bu arda basınç dayanımının yoğunluklada arttığı belirtilmelidir.
Aşağıda yoğunluğu 0,42 kg/dm³ olan bir kozalaklı için Basınç Dayanımı-Su içeriği grafiği çizilmiştir.

Ahşabın mekanik dayanımlarını TS-647 ‘de görebiliriz.Güvenlik katsayıları 5-10 arasında değişen ahşaplar için alınan bazı güvenlik gerilmeleri ise şöyledir.

Ahşabın elastisite modülleri ise ;
Çamlarda // 1000 N/mm² , T(dik) 300 N/mm²;
Meşe // 12500 N/mm² , T(dik) 600 N/mm² değerleri alınabilir
// liflere paralel
T liflere dik

MİNTZBERG’E GÖRE ÖRGÜT YAPISI VE ÖRGÜT TASARIMININ TEMEL İKLELERİ

Yönetimin ne olduğu ve ne iş yaptığı uygulamalı araştırmalara da konu olmuş ve bunların genel olarak vardığı sonuç, ustabaşından genel müdüre ve devlet yöneticilerine kadar yapılan işin “esasının aynı olduğu” yalnızca roller ve kapsamın değiştiği, yöneticinin işinin “programlanmış” olmadığı, sözlü haberleşme ile sezgilerin çok önemli rol oynadığı ve yöneticinin diğer kişilerden aldığı ve onlara verdiği bilgi oranında güçlü bulunduğu olmuştur.

Yönetici, bir profesyonel kişi olarak kendisinin başarısı, işletmeyi amaçlarına ulaştırması ile ölçülecektir. Veya örgütün daha alt kademelerinde ise, başarısı, başında bulunduğu bu örgüt birimlerini amaca ulaştırması ile ölçülecektir. Bunu başarabilmek içinde devamlı değişen çevre koşulları karşısında kendisini yenilemek zorundadır. Çünkü kendisi tüm organizasyonun veya kendi biriminin başarısından sorumludur. Kendisi için yeterli başarı seviyesi yoktur ve yaptığı iş bir çeşit “açık – uçlu” (open ended) iştir.

Yöneticiler ne iş yapar veya ne işi yapmalı sorularına değişik açılardan farklı cevaplar verilebilir. İkinci soru, yani ne iş yapmalı sorusu ilke koyucu bir niteliğe sahiptir ve literatürde yazılmış pek çok kaynağa sahiptir. Birinci soru olan ne iş yapar sorusu ise tanımlayıcı ve açıklayıcı bir niteliğe sahiptir. Bu konuda Mintzberg, düşünülenlerin aksine, yöneticilerin organizasyonlarda çok değişik işler yaptıklarını ve roller oynadıklarını göstermiştir. Buna göre yöneticiler, kişiler arası ilişkiler, bilgi toplama ve dağıtma ve karar verme olmak üzere üç ana grupta toplanabilecek roller oynamaktadır.

AHŞABIN MEKANİK ÖZELLİKLERİ

Ahşap tipik bir anizotrop malzemedir.Lifleri yönündeki tüm özellikler,Basınç ve çekme dayanımları,enine yöndeki dayanımlardan yüksektir.
  Ahşap su içeriğinin fonksiyonu olarak şişen,büzülen bir malzeme olduğu gene bu içeriğin fonkiyonu olarak mekanik özellikleride değişen bir malzemedir.
  Hücre boşlujklarındaki su;ki biz buna serbest su diyoruz,kesimi izleyen günlere buharlaşır.Hücre ceperlerine yapışmış emme su uzun süre ahşap içinde kalır.Kendi haline bırakılan tomruk,kozalaklılarda 2 yılda,yapraklarda 4 yılda ancak kurur.

Gw nemli,Go kuru ağırlıktır.W,yaş ağaçlarda %100 den fazladır.Kendi halinde havada kuruyan ahşaplarda W,%12-%18 arasındadır.Fırında kurumakla bu değer %8 ‘in altına inebilir.

Lifler doğrultusunda basınç dayanımı W’nın lineer bir fonksiyonunile ifade edilebilir.
  Bu arda basınç dayanımının yoğunluklada arttığı belirtilmelidir.
Aşağıda yoğunluğu 0,42 kg/dm³ olan bir kozalaklı için Basınç Dayanımı-Su içeriği grafiği çizilmiştir.

Ahşabın mekanik dayanımlarını TS-647 ‘de görebiliriz.Güvenlik katsayıları 5-10 arasında değişen ahşaplar için alınan bazı güvenlik gerilmeleri ise şöyledir.

 

Ahşabın elastisite modülleri ise ;
Çamlarda // 1000 N/mm² , T(dik) 300 N/mm²;
Meşe // 12500 N/mm² , T(dik) 600 N/mm² değerleri alınabilir
// liflere paralel
T liflere dik

MİNTZBERG’E GÖRE ÖRGÜT YAPISI VE ÖRGÜT TASARIMININ TEMEL İKLELERİ

Yönetimin ne olduğu ve ne iş yaptığı uygulamalı araştırmalara da konu olmuş ve bunların genel olarak vardığı sonuç, ustabaşından genel müdüre ve devlet yöneticilerine kadar yapılan işin “esasının aynı olduğu” yalnızca roller ve kapsamın değiştiği, yöneticinin işinin “programlanmış” olmadığı, sözlü haberleşme ile sezgilerin çok önemli rol oynadığı ve yöneticinin diğer kişilerden aldığı ve onlara verdiği bilgi oranında güçlü bulunduğu olmuştur.

Yönetici, bir profesyonel kişi olarak kendisinin başarısı, işletmeyi amaçlarına ulaştırması ile ölçülecektir. Veya örgütün daha alt kademelerinde ise, başarısı, başında bulunduğu bu örgüt birimlerini amaca ulaştırması ile ölçülecektir. Bunu başarabilmek içinde devamlı değişen çevre koşulları karşısında kendisini yenilemek zorundadır. Çünkü kendisi tüm organizasyonun veya kendi biriminin başarısından sorumludur. Kendisi için yeterli başarı seviyesi yoktur ve yaptığı iş bir çeşit “açık – uçlu” (open ended) iştir.

Yöneticiler ne iş yapar veya ne işi yapmalı sorularına değişik açılardan farklı cevaplar verilebilir. İkinci soru, yani ne iş yapmalı sorusu ilke koyucu bir niteliğe sahiptir ve literatürde yazılmış pek çok kaynağa sahiptir. Birinci soru olan ne iş yapar sorusu ise tanımlayıcı ve açıklayıcı bir niteliğe sahiptir. Bu konuda Mintzberg, düşünülenlerin aksine, yöneticilerin organizasyonlarda çok değişik işler yaptıklarını ve roller oynadıklarını göstermiştir. Buna göre yöneticiler, kişiler arası ilişkiler, bilgi toplama ve dağıtma ve karar verme olmak üzere üç ana grupta toplanabilecek roller oynamaktadır.

CUMHURİYETTEN GÜNÜMÜZE EKONOMİYE GENEL BAKIŞ VE EKONOMİK SİSTEMİN TEMEL KURUMLARI(özet)

Cumhuriyet ilk kurulduğunda osmanlıdan çok kötü durumda bir ekonomi ve pek çok dış borç devralmıştı. Bunun altından kalkabilmek için devlet tüm üretimi kendi yapmak durumundaydı. Öncelikle bankalar kurularak halkın parası buralarda toplanmış bunlar yatırımlarda kullanılarak devlete maddi kaynak sağlamıştır. Tüm üretim devlet eliyle yapılmaktaydı.Ekonomi tamamen içe dönmüş yerli malı kullanımı teşvik edilmişti. Halk üretime organize olmayan ilkel yöntemlerle katkı sağlayabiliyordu. Bu dönemin üretimi sadece temel ihtiyaçlarala sınırlı kalmıştır.Bu yıllarda ekonominin temel kurumları bankalar ve devlet idi.

Çok partili döneme geçilmesi ile birlikte ekonomi dışa açılmaya başladı. İhraç malları piyasada rekabet yarattı. Ve dış borç alınmaya başlandı.Ancak bu dış borçların kullanım alanları sınırlandırıldığı için dış kaynaklar ekonomimizi dışa bağımlı hale getirme politikalarını uygulamaya başladılar.Alınan borç sanayide kullanılamadığından üretime katkısı olamadı. Bu dönem belirli kesimin sermaye biriktirmesi mümkün oldu ve bunlar dış ortakla birtakım sanayi yatırımlarına başladılar. Yerli malı kullanma stratejisinden vaz geçildi.Bu dönemde ekonominin kurumları bankalar ve dış ortaklı firmalar, dış borçlar ile yerli sermayenin fabrikaları idi.

70 lerde ülke ekonomisi iyice geriledi. Dış borç alınamayınca ekonomide çöküş yaşandı.Bu dönemlerde ülke içine yabancı malların girişinde yüksek gümrük oranları uygulanmaktaydı. Özal döneminde bu gümrük kısıtları kaldırıldı, ihracat ve döviz bulundurma serbest bırakıldı. Bu dönemde yurt dışı kaynaklı mallar ülke pazarını ele geçirdi. Küçük ölçekli yerli işletmeler bu mallarla rekabet edemedikleri için battı. Üretim azalınca ithalat yapılamdı ve ihracat –ithalat dengesizliği ekonomiyi kötüye götürdü. Dış borç kullanımı arttı. Halk bu dönemde tüketime alıştı lüks alların tüketimi çoğaldı. Tüketim toplumu yaratıldı. Bu dönemde ekonominin kurumları ihracat yapan firmalar oldu.

Bu dönemde ihracata katılabilen yerli sermaye sahipleri sermaye birkimi yaparak sanyinin gelişimini destekledi. İş gücü ucuz olduğu için genelde dış kaynaklı ve montaj sanayine dayalı ürünlerin ithalatıda yapılmaya başlandı.

Günümüzde halk tamamen tüketim toplumu durumunda. Üretim var ama banka kredileri ve kredi kartları sayesinde insanlar kazandıklarından fazlasını harcıyorlar. Ve buda ekonomide kriz yaşanmasına sebep oluyor. Artık halkın alım gücü iyice düştü. Bu durumda alışveriş olmayınca fiyatlar aşağı indi ve enflasyon azaldı . Ancak bu enflasyonun azalmasının sebebi ekonomik gelişme değil alım gücünün düşmesi, tüketimin durması. Ekonominin kurumları bu gün özel bankalar , Devlet(bddk, merkez bankası, maliye bakanlığı) , tüsiad, ımf ve dünya bankası , işveren kuruluşlar, sendikalar dır.

CUMHURİYETTEN GÜNÜMÜZE TÜRKİYE EKONOMİSİNİN İZLEDİĞİ YOLLAR:

Cumhuriyet kurulduğu zaman Türkiye, iktisadi açıdan Osmanlı İmparatorluğundan devraldığı “Duyunu Umumiye” ile karşı karşıya kalan, halkın büyük çoğunluğu fakir ve eğitimsiz, sanayi kuruluşları yok denecek kadar az ve sermaye birikiminden yoksun, geri kalmış bir ülke konumundaydı.Devletin hiçbir maddi gücü olmadığı gibi büyük dış borçları vardı.

17 Şubat 1923 te İzmir İktisat Kongresi toplandı Bu Kongrenin ortaya konulan fikirler açısından o dönemin Türkiye ekonomisini yeniden inşa etmede büyük katkıları olmuştur.

Ayrıca, bu dönemde, milli sanayii geliştirmek için Teşvik-i Sanayi Kanunu ile birlikte çeşitli hammaddelerin ithalatını kolaylaştıran gümrük tedbirleri alınmıştır. Milli bankalar kurularak (İş Bankası, Tütüncüler Bankası ve Sanayi ve Maadin Bankası), İstanbul ticaret ve tahıl borsası açılmıştır. Bu dönemde anonim şirketlerin kurulmaları da kolaylaştırılmıştır. Madenler ve sigara üretimi devletleştirilerek milli üretime dönük bir biçimde işletilmeye başlanmış, şeker fabrikaları için teşvik kanunu çıkartılmıştır. Ancak, bu dönemde, devletin en az düzeydeki müdahaleci tutumuna rağmen, özel sektör istenilen gelişmeyi sağlayamamıştır.

1923-29 yılları arasında devlet özel girişimi teşvik etmek için yoğun çaba harcamıştır. Bu amaçla yapılanların başında, devlet tekelleri kurularak daha sonra bunların işletmesini özel sektöre devretmek gelmektedir.

Tüm dünyayı iktisadi açıdan büyük bir çıkmaza sokan 1929 dünya iktisat bunalımı ise liberal iktisat politikalarını izleyen ülkemizi de etkilemiştir. Bu dönemde, Türk parasının değerinin düşmesi sonucu, tarım ürünlerimizin dünya piyasalarında fiyatları düşmüştür Bu sonuç, üretim kapasitesine yapılan ilavelerden çok, geçmişte meydana gelen kapasite boşluklarının kullanılmasının bir sonucudur. Bu dönemde tarımsal üretimde görülen hızlı artış ise, aktif nüfusun savaş sonrasında toprağına geri dönmesinden kaynaklanmıştır.

1930 yılından sonra tüm dünyada, devletçi, müdahaleci ve korumacı politikalara yönelinmeye başlanmıştır. Türkiye de bu doğrultuda hareket ederek, bunalımdan çıkmak ve iktisadi genişlemeyi sağlamak amacıyla çeşitli tedbirler almıştır. Öncelikle, 1930 yılında Merkez Bankası kurulmuş ve Türk Parasını Koruma Kanunu TBMM’de kabul edilmiştir. 1931 yılında ise ithalata kota konulması ve ihracatın denetlenmesi hakkında çıkan kanunla korumacılığın ilk adımları atılmıştır. Yine aynı yıl, Sanayi Kongresi düzenlenmiş, bunu takiben, 1932 yılında iktisadi hayatta devletin denetimini artıran bir dizi kanun çıkarılmıştır. 1933 yılında ise, Sümerbank’ın kurulması ve Mevduatı Koruma Kanunu ile Ödünç Para Verme İşleri Kanunlarının kabul edilmeleri başlıca iktisadi olaylardır. Devlet bu tarihte ilk defa faiz oranlarını belirlemeye başlamıştır.

1930 yılından sonra tüm dünyada, devletçi, müdahaleci ve korumacı politikalara yönelinmeye başlanmıştır. Türkiye de bu doğrultuda hareket ederek, bunalımdan çıkmak ve iktisadi genişlemeyi sağlamak amacıyla çeşitli tedbirler almıştır. Öncelikle, 1930 yılında Merkez Bankası kurulmuş ve Türk Parasını Koruma Kanunu TBMM’de kabul edilmiştir. 1931 yılında ise ithalata kota konulması ve ihracatın denetlenmesi hakkında çıkan kanunla korumacılığın ilk adımları atılmıştır. Yine aynı yıl, Sanayi Kongresi düzenlenmiş, bunu takiben, 1932 yılında iktisadi hayatta devletin denetimini artıran bir dizi kanun çıkarılmıştır. 1933 yılında ise, Sümerbank’ın kurulması ve Mevduatı Koruma Kanunu ile Ödünç Para Verme İşleri Kanunlarının kabul edilmeleri başlıca iktisadi olaylardır. Devlet bu tarihte ilk defa faiz oranlarını belirlemeye başlamıştır.

Devletin iktisadi hayata girişi, doğrudan doğruya devlet işletmeciliğine başlaması, 1934-1938 yılları arasında uygulanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı ile başlamaktadır. Bu plan döneminde, öncelikle, büyük kısmı yabancıların elinde bulunan demiryolları, Tramvay, Tünel Şirketi, Zonguldak Kömür Şirketi, İzmir Telefon Şirketi millileştirilmiş ve kamulaştırılmıştır.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı döneminde toprak reformu yapılarak tarıma teşvik sağlanmış ayrıca hammaddesi yurtiçinde bulunan malları işleyecek sanayi kuruluşları ile devletçe finanse edilmesi mümkün olan kuruluşların kurulmasına öncelik verilmiştir.

Birinci Beş Yıllık Sanayi Planının başarılı uygulaması ve hedeflere ulaşılması üzerine 1938 yılında İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlanmıştır. Bu planın uygulanacağı yıllarda II. Dünya Savaşının başlamış olması devletin savaş ekonomisine uygun bazı tedbirler almasına yol açmıştır.

II. Dünya Savaşı dönemine, olası bir tehlikeye karşı savaş ekonomisi uygulanmıştır. Bu çerçevede, hükümete, olağanüstü koşullarda fiyat saptama, özel işletmelere el koyma, zorunlu çalıştırma gibi araçlarla, ekonomiye doğrudan müdahele yetkisi veren 1940 Milli Koruma Kanunu ile, devlet gelirlerini artırmak için Varlık Vergisi Kanunu çıkarılmıştır. Varlık Vergisi Kanunu 1942 yılında gördüğü yoğun tepkiler nedeniyle yürürlükten kaldırılmıştır.

Savaşın bitmesi ve tüm dünyada liberal politikaların etkin olmaya başlamasıyla birlikte Türkiye’de de bazı değişiklikler olmaya başlamıştır. Çok partili sisteme geçişle birlikte başlayan liberal akım, 1945-1950 yılları arasında, Türk ekonomisinde devlet müdahaleciliğinin belirli sınırlar içinde tutulması ve daha liberal bir ekonomi uygulanması yolundaki girişimleri ön plana çıkarmıştır.

1946 yılında yapılan devalüasyon ile TL’nin değeri yüzde 53,6 oranında düşürülerek 1 Amerikan Dolar karşılığı 2,80 TL olarak kur sabitlenmiştir. Bu dönemde yapılan devalüasyonun nedeni, savaş sonrası uluslararası fiyat düzeylerine ve yeni ekonomi politikalarına uyum sağlayarak ihracatı artırmaktır. Ancak, bu devalüasyon istenilen sonuçları vermemiş, ithalattaki aşırı artışlar, birikmiş olan döviz rezervleri ve daha sonra dış yardımlarla finanse edilerek 1953 yılına kadar sürmüştür. Ancak alınan dış borçların kullanımının sınırlandırılması sebibiyle borçlar üretim olarak değerlendirilememiş ve bizim ekonomimiz açısından büyük katkıları olmamıştır.

Türk ekonomisini dar kalıplardan ve kısır kaynaklardan kurtarmak için 1947 yılında liberal karakterde bir Kalkınma Planı (1948-1952) hazırlanmıştır. Bu planda özel kesime büyük önem verilmiştir. Planın 1948-1952 dönemi için öngördüğü toplam harcama miktarında en büyük payı yüzde 44 ile ulaştırma almıştır. Bu dönemde ulaştırma sektöründe ağırlık verilen kesim demiryollarından ziyade karayolları olmuştur.

Tarım ve tüketim malları sanayine önem veren, özel girişimin öncülüğünü savunan ve dış ticaret ile kambiyo rejimlerinde serbestleşmeyi öngören bu stratejiler, 1947 yılında üye olunan IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların görüşleriyle de uyumlu idi. Yine de, 1947 yılından itibaren askeri ve 1948 yılından itibaren ekonomik yardımlar alan Türkiye’nin 1945-1950 yılları arasında reel GSMH’sinde istenilen büyüme sağlanamamıştır.

1950-1953 döneminde gerek tarımda gerekse sanayileşmede önemli gelişmeler sağlanmıştır. Tarımın makineleşmesi, kredi imkanları ve tarım için belirlenen yüksek fiyat politikası ile birlikte iklimin elverişli olması, bu dönemde tarım üretimini artırmıştır. Aynı zamanda, yabancı sermaye girişini kolaylaştırıcı uygulamalar, para arzının artırılması, ithalatın sınırlandırılması ve dış krediler ile yardımlar sayesinde de hızlı bir gelişme gözlenmiştir. Bu dönemde, büyük kamu yatırımlarına ağırlık verilmiştir.

1954’den sonra plansız yatırımların yapılması nedeniyle artan ithalatın finansmanında, dış yardımlara paralel olarak döviz rezervlerinin kullanılması sonucu zorluklarla karşılaşılmıştır. Dış ticaret hadleri aleyhimize gelişirken, fiyatların hızla artması ile birlikte ekonomik büyüme geçen dört yıla göre aynı oranda olmamıştır.

Bankaların tarım ve sanayi sektörüne açtığı kredilerin yükseltilmesi yanında plansız yatırımların yapılması ve 1956 yılında Milli Koruma Kanunu’nun yeniden yürürlüğe konulması sonucunda, fiyatlar üzerinde suni bir baskı yaratılmış, enflasyon körüklenmiştir.

1958 yılında tekrar ekonomik istikrarı sağlamak için sıkı para ve maliye politikaları ve ihracatı teşvik tedbirleri gibi bir takım ekonomik tedbirler alındıysa da enflasyonist gidiş önlenememiştir.

Bu ekonomik koşullarda, siyasi bunalımla birlikte 1960 yılında yeni bir Anayasa hazırlanarak, uzun vadeli bir ekonomik planın yapılması çalışmalarına yeniden başlanmıştır. Bunun için ilk önce 1960 yılında Devlet Planlama Teşkilatı kurulmuştur. Ayrıca, 1958 yılında alınan istikrar önlemleri, 27 Mayıs 1960’dan sonra eskisinden daha sıkı bir biçimde uygulanmaya devam etmiştir. 1962 yılında ise, bir yıl süreli bir plan hazırlanmış ve planın başarılı olması üzerine, bundan sonra, beş yıllık planlar hazırlanmaya başlanmıştır.

1963-1967 yılları arasındaki Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ile 1968-1972 yıllarını kapsayan İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ekonomik ve siyasi bunalımların sonunda istikrarlı bir büyüme hızı ve kalkınma sağlanması amacıyla 15 yıllık bir perspektif içinde hazırlanmıştır. Bu iki dönem içinde 10 adet yıllık program da uygulanmıştır. Bu 15 yıllık perspektif içinde başlıca hedefler şöyle sıralanabilir:

§ Yılda yüzde 7’lik bir büyüme sağlanması,

§ İstihdam sorunun çözümlenmesi,

§ Dış ödemeler dengesinin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması,

§ Her alanda yeterli sayıda ve üstün nitelikli bilim adamı ve teknik eleman yetiştirilmesi,

§ Bu hedeflerin sosyal adalet ilkesiyle uyumlu bir biçimde sağlanması.

Bu hedefler çerçevesinde ele alınan Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planının yürürlüğe konulmasıyla, ithal ikameci sanayileşme de yeni bir evreye girmiştir. Sıkı maliye ve para politikaları, kaynakların tam olarak kullanılmasına ve en iyi biçimde tahsisine engel olan enflasyonist ve deflasyonist eğilimlerin gelişmesini önleyecek biçimde tespit edilmiştir. Kamu yatırımlarının, vergiler, kamu teşebbüslerinin yaratacağı fonlar ve dış alemden sağlanacak kaynaklar gibi gerçek tasarruflarla finanse edilmesi öngörülmüştür. Ayrıca, para ve kredi politikaları, özel sektör yatırımlarının gerçek kişi ve kurum tasarrufları ile finansmanını mümkün kılacak biçimde tespit edilmiştir.

Bu plan döneminde yatırımları ve ihracatı teşvik amacıyla bazı kanunlar çıkarılmıştır. Yatırımları teşvik amacıyla Gelir Vergisi Kanununa eklenen bazı maddelerle kalkınmada öncelikli yörelerde daha yüksek oranlarda yatırım indirimi uygulamasına başlanmış ve Vergi Usul Kanununa eklenen bir madde ile hızlandırılmış amortisman yöntemine geçilmiştir. Yatırımlarda kullanılacak hammadelerin ithalatını kolaylaştırıcı gümrük indirimleri gibi kolaylıklar sağlanmıştır. İhracatı teşvik için ise, ihracatta vergi iadesi uygulaması başlatılmıştır.

1968-1972 yılları arasında uygulaması gerçekleştirilen İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planını birinci plandan farkı çok kesimli olmasıdır. Tarım, madencilik, imalat sanayi, inşaat, hizmetler ve kamu kesimi tek tek ele alınırken, plan ulusal ve uluslararası kesim olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu planın amacı, Türk ekonomisinde hızlı bir gelişme sağlamak ve bu gelişmeyi sürekli hale getirmektir. Ayrıca, bu planın birinci plandan farklı olarak sanayi sektörüne özel bir önem verdiği görülmektedir. İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planında sanayi sektörü, ekonomik büyüme için “sürükleyici sektör” konumuna geçmektedir.

Bu plan döneminde, bir taraftan “ithalat” yerine “yerli üretim” ikame edilirken, diğer taraftan “ara mallar” üretimi önem kazanmıştır. Ayrıca, vergi iadesi, döviz tahsislerine öncelik tanınması gibi ihracat teşviklerine önem verilmiş, ihracatçı birlikleri kurulmuştur

Her iki planda temel sektörlerin payları öngörülen yönde gelişmekle birlikte beklenenden daha düşük seviyede olmuştur. Yatırımların sektörlere dağılımına baktığımızda, ikinci planın imalat sanayi, ulaştırma ve turizm yatırımlarına ağırlık verdiği görülmektedir.

Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı 1973-1977 yıllarını kapsamakta ve onbeş yıllık uzun dönemli bir perspektifin üçüncü kısmını oluşturmaktadır. Türkiye ile AT arasında 1963 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşmasının 1 Ocak 1973 yılında kanuni olarak yürürlüğe girmesi ile birlikte gümrük indirimlerinin gerçekleşmesi ve geçen on yıllık dönem içinde ulaşılan sonuçlar ve karşılaşılan sorunlar, özellikle sanayide hedeflenen artış hızının gerçekleştirilememesi, belirli bir yapısal değişikliği zorunlu kılmıştır. Bu yüzden plan onbeş yıllık bir perspektif içerisinde değil, yeniden hazırlanan ve 22 yılı kapsayan yeni bir stratejinin ilk dilimi olarak hazırlanmıştır

Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Plan döneminin belirgin niteliklerinden birisi, başta altyapı olmak üzere, ekonominin darboğazlara girmesidir. Bunun temelinde 1960-1973 döneminde kesintisiz büyümeyi sağlayan ithal ikameci stratejilerin bulunduğu görülmektedir. İthal ikameci politikalar dayanıksız tüketim mallarına (işlenmiş gıda ürünleri, tekstil gibi) yönelik olduğu sürece büyüme devam etmiş, fakat 1960’ların ortalarından itibaren ithal ikameci politikalar dayanıklı tüketim malları (taşıtlar, beyaz eşya…) ve ara mallar (çelik, rafine edilmiş ürünler, petrokimya ürünleri…) hedef alındığında elde edilen sonuçlar tatmin edici olmaktan uzak kalmıştır. Sınırlı iç piyasa ve ihracata yönelmedeki yetersizlik, sermaye yoğunluğu daha yüksek yatırımlardaki artış ve sınırlı kapasite kullanımları, büyüme hızının sürdürülmesini gittikçe daha yüksek maliyetli hale getirmiştir. 1973-1974 yılları arasında dört katına çıkan petrol fiyatları Türkiye’yi derinden etkilemiştir. Ardarda gelen hükümetler, birinci petrol şokundan önce yavaşlama eğilimine giren ekonomik büyüme hızını artırmak için, en azından başlangıçta, genişletici politikalar izlemişlerdir. Kamu sektörü yatırımları hızla büyümüştür. Ancak, aynı dönemde tüketim sınırlanamadığından, bu politika, reel olarak yüzde 8 gibi bir büyüme sağlanmasına rağmen istikrarsızlığa sebep olmuştur.

1970’lerin sonuna doğru ulusal tasarruflar ve yatırımlar arasındaki uçurum genişlemiştir. İthalat, durgun ihracat karşısında hızla büyümüştür. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin dengesi çarpıcı bir şekilde bozulmuştur. Bunun sonucunda bütçe açığı büyümüş ve enflasyonda hızlı bir artış olmuştur. Cari işlemler dengesi önemli ölçüde açık vermiştir Bu açıklar özel yabancı sermaye ve rezervlerle finanse edilmiştir. Fakat bu finansman şekli, dış borçların artması, borçlanma yapısının bozulması ve konvertibl döviz rezervlerinin azalması şeklinde üç alanda kötüleşmeye neden olmuştur. Bu ekonomik dengesizlikler sonucunda 24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları alınmıştır.

Sözkonusu istikrar programı ile, ihracatın ve döviz gelirlerinin artırılması, enflasyonun kontrol altına alınması ve ekonominin dışa açılarak uluslararası rekabet ortamına uygun dinamik bir yapıya kavuşturulması amaçlanmıştır.

İstikrar Programı ile öngörülen başlıca tedbirler şunlardır.

§ Döviz gelirlerini artırıcı tedbirler: İhraç ürünlerimize dış pazarlarda rekabet gücü kazandırılması ve ihracatta sanayi mamüllerinin payının artırılması amacıyla, yeni teşvikler uygulamaya konmuştur. İhracata yönelik üretimde kullanılacak girdilerin ithalatı gümrük vergisinden muaf tutulmuştur. T.C. Merkez Bankası nezdinde “İhracatı Teşvik Fonu” kurulmuş, teşvik belgesi alan ihracatçılara bu fondan kredi sağlanmıştır.

§ İthalatın libere edilmesine yönelik tedbirler: İthalatta alınan damga vergisinin oranı yüzde 25’den yüzde 1’e indirilmiştir. İthalatta alınan teminat oranları düşürülmüş ve tahsili konusunda bazı kolaylıklar sağlanmıştır.

§ Fiyat oluşumu ile ilgili tedbirler: Fiyat politikalarının, işgücü ve sermaye gibi temel üretim faktörlerinin fiyatının piyasa koşullarına göre belirlenmesine karar verilmiştir. Bu çerçevede fiyat denetimi ile ilgili komisyonun görevine son verilmiştir. Kamu kesiminin ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatı yüzde 100-400 arasında artırılarak, temel malların kapsamı sınırlanmıştır. Gübre, kömür, elektrik, demir ve denizyolu “yük” taşımacılığı dışında kalan tüm mal ve hizmetlerin fiyatının ilgili kamu kuruluşu tarafından serbestçe saptanabilmesine imkan tanınmıştır.

§ Yabancı sermaye ile ilgili tedbirler: Yabancı Sermayeyi Teşvik Kararı (6224 sayılı) ve Çerçeve Kararnamesi doğrultusunda daha sonra çıkarılan kararlarla yabancı sermaye teşvik edilmiştir

§ Para politikası ile ilgili tedbirler: Faiz oranlarının piyasa koşullarına bırakılması ile faiz oranları hızla artmış, 1 Temmuz 1980 tarihinden sonra kredi faizleri ile vadeli tasarruf mevduatı faizleri tümüyle serbest bırakılmıştır. Bankalar sistemi aracılığı ile kaynak yaratılmaya başlanmasıyla kamu kesimi yerini özel sektöre bırakmaya başlamıştır. 1 Ocak 1981’de yürürlüğe giren yeni vergi düzenlemeleriyle gelir dilimleri yeniden düzenlenerek ücretli kesim üzerindeki vergi yükü azaltılmıştır. Sermaye ortaklıkları, kooperatifler ve vakıf gibi kuruluşlardan alınan vergilerde de yeni düzenlemeler yapılarak ortaklıkların pay sahiplerine dağıttıkları karlar üzerinden alınan vergi oranları azaltılmıştır. İhracata yönelik mal ve hizmetleri üretenler ve ihracatçılar için özel istisna ve bağışıklıklar getirilmiştir. Ek olarak, taşınmaz mal alım-satımıyla, dayanıklı tüketim mallarının alım-satım vergisi ve yıllık vergiler artırılmıştır

Türkiye, 1985 yılında GATT’ın Sübvansiyon Kodu Anlaşmasını imzalamış ve bu anlaşma gereğince de ihracatta doğrudan teşviklerin azaltılmasına başlanmıştır. İhracatta vergi iadesi oranları kademeli olarak indirilmeye başlanmış ve 1989 yılında vergi iadesi sistemine son verilmiştir.

Türkiye’ye döviz ithali tümüyle serbest bırakılmıştır. Türkiye’de yerleşik kişilerin döviz bulundurmaları, hesap açmaları, döviz satın almaları serbest bırakılmıştır. Kıymetli maden, taş ve eşyaların, dış ticaret rejimi esasları dahilinde, Türkiye’ye ithali ve ihracatı serbest bırakılmıştır.

Bu dönemde ithalat rejiminde önemli değişiklikler yapılmıştır. 1984 yılında I ve II sayılı Liberasyon Listeleri yürürlükten kaldırılmış ve tamamen yeni bir sisteme geçilmiştir. Yeni sistemde ithali yasak olan mallara “İthaline Müsaade Edilmeyen Mallar Listesi”nde yer verilirken, ithali izne tabi mallar “Müsaadeye Tabi Mallar Listesi”nde gösterilmiştir. Söz konusu listelerin dışında kalan malların ithali ise serbest bırakılmıştır. Ayrıca “Fona Tabi Mallar Listesi” açıklanmış ve bu listede yer alan malların ithali sırasında alınan fon tutarlarının Toplu Konut Fonu’na yatırılması öngörülmüştür. Daha sonraki dönemlerde ithali yasak mallar, uyuşturucu maddeler başta olmak üzere bir kaç kalemle sınırlandırılmıştır. Benzer şekilde Müsaadeye Tabi Mallar Listesi’nin kapsamı daraltılmış, 1990 yılında ise uygulamadan kaldırılmıştır. Ancak ithalatın yoğun şekilde desteklenmesi ile küçük çaplı yerli üreticiler ihrac malları ile yarışamamış ve üretimde gerileme olmuştur. Ayrıca ihracat artışı ekonomiyi iyice dışa bağımlı hale getirmiştir.

1978, 1979 ve 1980 yıllarında Paris’te OECD üyesi ülkeler ve Japonya ile imzalanan ertelemeler dış borç stokumuza ek yük getirmiş, bunun sonucunda 1982 yılında dış borç stoku 17.6 milyar dolara yükselmiştir. 1982 yılından itibaren dış borçlar devamlı artmış ve 1987 yılında 40.3 milyar dolara yükselmiştir. 1980 sonrası dönemde, kamu açıklarının Merkez Bankası kaynaklarıyla finanse edilmesinin enflasyon üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, genelde iç borçlanma yolu tercih edilmiştir. Özellikle 1984 yılından sonra iç borçlar giderek artış göstermiştir

1986-1989 döneminin ilk yarısında ekonomide canlılık, ikinci yarısında ise durgunluk görülmüştür. 1986 yılında iç talepteki artış, petrol fiyatlarındaki düşmenin yarattığı uygun uluslararası koşulların da katkısıyla, ekonominin hedeflenen uzun dönem büyüme hızının üzerinde büyümesine yol açmıştır. Bu süreç 1987 yılında da devam etmiş ve büyüme hızı yüzde 9,8 olarak gerçekleşmiştir. Ekonomik büyüme oranlarında görülen bu yükselme, özellikle kamu kesimi yatırım-tasarruf farkının artmasına neden olmuştur. Bu durum, piyasalarda arz-talep dengesizliklerine yol açarak enflasyon oranının yükselmesine neden olmuştur.

Ekonomideki dengesizlikleri gidermek amacıyla 1987 yılı sonunda kamu tarafından üretilen mal ve hizmetlerin fiyatları önemli ölçüde yükseltilmiş ve piyasalardaki dengenin yeniden kurulabilmesini sağlamak üzere Şubat 1988’de bir dizi önlemler alınmıştır. Bu önlemlerin amacı, Türk Lirası cinsinden tutulan tasarrufların çekiciliğini ve dolayısıyla Türk Lirasına olan talebi artırmak, ithalatı frenlemek, ihracatı tekrar canlandırmak ve kamu harcamalarını kısarak ekonomideki aşırı ısınmayı gidermek şeklinde özetlenebilir. Kamu açıklarını kısmak için kamu yatırımlarının azaltılması, özel kesimin üretim ve yatırım kararlarını da olumsuz etkilemiştir. Faizlerin yükselmesi ise finansman maliyetlerini artırıcı ve üretimi yavaşlatıcı bir etken olmuştur.

1988 yılına kadar bu politikaları başarıyla uygulayan Türkiye, mevcut kurulu kapasitesini artıramaması ve kısa ömürlü sermaye stokunu yenileyememesi nedeniyle dur-kalk diye tanımlanabilecek istikrarsız bir büyüme ortamına girmiştir. 1988 ve sonrasında, ödemeler dengesindeki olumlu gelişmeler dışında, işsizlik yüksek seviyesini korumuş, bütçe açıkları artmış ve buna paralel olarak fiyat artışları hızlanmıştır.

Ücretlerin yükselmesi, tarım ürünleri stoklarının artması, bütçeden yapılan transferlerin azalması ve bunun yanında artan faiz yükü, KİT’lerin borçlanma ihtiyacını artırmıştır. 1989 yılında iç borç stokunda 1988 yılına göre önemli bir artış olmuştur. 1989 yılında ihracat bir önceki yıla göre aynı seviyesini korumuş, ithalat ise yükselme eğilimini sürdürmüştür. Bu durum dış ticaret açığımızın artmasına neden olmuştur.

1989 yılında büyüme hızının düşük olması ile birlikte, tarım sektöründen elde edilen gelirdeki artış ve uygulanan bazı tedbirler sonucunda yüksek büyüme hızının yanısıra, aynı yıl Körfez Krizi’nin de etkisiyle Ekim 1990’da petrolün varilinin 15 dolardan 31 dolara çıkması, ithalatı önemli ölçüde artırmıştır. İç talepteki canlılık, 1990 yılında tüketici fiyatlarının, toptan eşya fiyatlarından daha hızlı artmasına neden olmuştur. . Diğer önemli bir özellik ise, bütçe açıklarının finansmanının dış borçlanmanın yanısıra yüksek düzeylerdeki iç borçlanma ile sağlanmış olmasıdır.

Körfez savaşının olumsuz etkileri sonucunda 1991 yılında büyüme hızında bir yavaşlama görülmüştür. . Körfez krizi Ortadoğu ülkelerine yapılan nakliye faaliyetlerini olumsuz etkilemiştir. Yoğun rezervasyon iptalleri sonucunda turizm sektörü durgunluğa itmiştir. Bu dönemde, bankaların kredi faiz oranlarını yükseltmeleri sonucunda kredi talebi ve kullandırılabilir miktarlar azalmıştır.

1990 yılında dış ticarette görülen olumsuz gelişmeler 1991’de tersine dönmüştür. Yıl içinde ekonomideki durgunluk nedeniyle iç piyasanın daralması ve döviz kurlarının bir önceki yıla göre daha hızlı yükselmesi, ihracatı sürekli uyarırken, aynı nedenlerle ithalatta önemli bir yavaşlama meydana gelmiştir. 1991 yılında ihracatımız 1990 yılına yükselirken ithalatımız ise gerilemiştir.

Bu gelişmelerden sonra 1992 yılında ekonomide iyileşme belirtileri görülmeye başlanmıştır. Haziran 1992’de toplanan Üçüncü İzmir İktisat Kongresi’nde de bu gelişmeler paralelinde Türkiye’nin 21. yüzyıla gelişmiş ilk onbeş ülke içinde girme hedefi ortaya konulmuştur. Bu hedefe ulaşmanın temelinin, demokrasiyle birlikte gelişen bir serbest pazar ekonomisi olduğu vurgulanarak dışa açılma politikasından hiçbir taviz vermeden, devletin ekonomiye müdahalesini asgariye indirmenin şart olduğu belirtilmiştir.

Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın dördüncü dilimi olan 1993 yılında program hedefi aşılmıştır. ulusal gelir reel olarak önemli ölçüde artmıştır1993 yılında ihracatımızda büyük bir artış gözlenmezken ithalatımızda önemli bir artış gerçekleşmiştir.

1990’lı yılları ekonomik açıdan istikrarsız bir havada geçiren Türkiye, bu dönemde 1994, 1999 ve 2001 yıllarında 3 büyük kriz yaşadı. Üç krizden özellikle 1994 ve 2001 yılı krizleri Türkiye’nin daha önce yaşadığı krizlerden farklıydı. Krizler bankacılık sektörünü vurdu ve çok sayıda banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kapsamına alındı veya bankacılık faaliyetleri durduruldu. Son yapılan açıklamalara göre bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılmasının ekonomiye maliyeti 47,2 milyar doları buldu. Türkiye Emlak Bankası, Türk Ticaret Bankası (Türkbank), Demirbank, Pamukbank gibi büyük bankalar krize yenik düştüler. Emlakbank, Demirbank ve Türkbank gibi bankalar tarih oldular. Bu durum karşısında Türkiye, yılların uygulamalarını ters yüz eden radikal reformlar yapmak zorunda kaldı. Bankacılık sektöründeki çürükler ayıklandı, bu alanda sıkı denetim geldi. Bankacılık, Hazine denetiminden çıkarıldı, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) oluşturuldu. Birçok alanda kurullar meydana getirildi, ülke neredeyse kurullar cenneti haline dönüştürüldü. Bağımsız kurullar yoluyla ekonomi siyasetten koparılmak istendi. Sermaye Piyasası Kurulu 1980’lerde, Rekabet Kurulu 1990’larda kurulmuştu. Yapısal reformlarla ekonomideki önemli alanların denetimi kurullara bırakıldı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Tütün Kurulu, Şeker Kurulu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Kamu İhale Kurulu, Telekomünikasyon Kurulu oluşturuldu. Bunların karşılığında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’ndan Türkiye’ye 35 milyar dolarlık kaynak tahsisi yapıldı. 2001 Şubat krizinin maliyeti 50-55 milyar dolar olarak hesaplansa da, kriz Türk ekonomisinde köklü değişikliklere sebep oldu. Tarımda destekleme alımları terkedildi, doğrudan gelir desteği başladı. Sorunlu bankalar Fon’a devredildi, sermayeler güçlendirildi, birleşmeler yaşandı (Garanti-Osmanlı birleşmesi) ve bu alana yabancı sermaye (Demirbank’ı alan HSBC gibi) girdi. Kamuda ücret artışları başta olmak üzere birçok alanda geçmiş değil, gelecek enflasyon baz alınmaya başladı.

      Bu gün  özel sektör dahil olmak üzere 137,9 milyar dolar dış borç (Haziran 2003), 129,8 milyar dolarlık iç borç stoku (Eylül 2003) en önemli ekonomik sorun olarak görülse de, krizin bütün ağırlığına rağmen Türkiye borç ödeme sorunu yaşamadı. 2001 yılında yüzde 9,5 oranında küçülen ekonomi, 2002 yılında yüzde 7,8 gibi çok yüksek bir oranda büyüdü. Bu yıl büyümenin yüzde 5’i geçmesi, gelecek yıl da yüzde 5 büyüme olması bekleniyor. 1970’li yılların ikinci yarısından bu yana Türkiye’nin en büyük dertlerinden biri olan enflasyonda, son dönemde önemli başarılar elde edildi. En son 3 Ekim 2003’de açıklanan Eylül ayı enflasyon rakamlarına göre, yıllık enflasyon (toptan eşya fiyatları-TEFE bazında) yüzde 19.1 ile son 27 yılın en düşük düzeyine indi. Yine Türkiye’nin önemli sorunlarından faiz oranlarında önemli aşamalar kaydedildi. En son 20 Ekim 2003’de yapılan 91 gün vadeli referans bono ihalesinde ortaya çıkan yüzde 23,8’lik yıllık basit faiz, 1985 yılı Mayıs ayından (son 18 yılın) bu yana kaydedilen en düşük faiz oranı oldu. Türk Lirası önemli ölçüde değer kazandı. Merkez Bankası kurlarına göre, 19 Ekim 2001’de 1 ABD Doları 1 milyon 644 bin 837 liraydı, 2002 yılı dolar kur ortalaması 1 milyon 503 bin liraydı. Aradan geçen 2 yıllık süreye rağmen, 24 Ekim 2003 tarihi itibarıyla Merkez Bankası kuruyla dolar 1 milyon 486 bin 458 lira düzeyine indi. 2003 yılı ortalama dolar kurunun 1 milyon 500 bin (2002’den daha az), 2004 yılı ortalama dolar kurunun ise 1 milyon 604 bin lira olması bekleniyor.
       Gelişmeler Türkiye’nin 2004 yılında yüzde 12’lik enflasyon ve yüzde 5 büyüme oranını tutturacağını gösteriyor.

PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ. MUHAMMED (s.a.v.) ‘İN HAYATI

DOĞUMU, AİLESİ, ÇOCUKLUĞU ve GENÇLİĞİ

Peygamberimiz (s.a.v.) ‘in doğumu rivayetlere göre Fil Olayı’ndan 50 gün sonrasına rastlar. Yani Peygamber Efendimiz 20 Nisan 571 Pazartesi günü, kameri aylardan Rebiyülevvel ’in on ikisi.

Peygamber efendimizin doğduğu gece çeşitli olaylar gerçekleşmiştir. Bunlar; Kisra sarayının 14 sütununun yıkılması, Mecusi İranlıların bin yıllık sönmeyen ateşlerinin sönmesi, Semave deresinin taşması ve Sâve Gölü’nün kurumasıdır. Bu olaylar tüm dünya üzerindeki küfrün yok olacağı anlamına gelmektedir.

Peygamber Efendimizin doğumundan sonra ismi konulurken annesi Amine Hatun “Muhammed” ismini istemiştir. Çünkü daha önce gördüğü bir rüyada bu ismin konulması hatırlatılmıştır.

O dönemde Mekke ‘de kuraklık olduğu için yeni doğan çocuklar verimli köylerden gelen süt annelere verilirdi. Bunun sebebi çocuğun temiz, havası iyi bir yerde büyümesi ve Arapça’yı daha iyi öğrenerek konuşmasıydı. Peygamber Efendimiz de doğduktan sonra Halime adlı bir süt anneye verilmiştir. O zamanlar kurak bir dönem geçiren Halime ’nin yaşadığı köyün aksine Halime’ nin kendi evi bereketliydi.

Peygamberimiz, kendi annesi Amine Hatun’a verilmesinden sonra altı yaşına kadar Onunla yaşadı. Peygamberimiz altı yaşına bastığında annesi Medine’ye dayılarını ziyarete gitmiş fakat dönüş yolunda hastalanarak vefat etmiştir. Bundan sonra Peygamberimiz dedesi Abdülmuttalib ‘in yanında sekiz yaşına kadar kalmıştır. Annesinin ölümünden sonra dedesini de kaybeden Muhammed amcası Ebu Talib’in yanında kalmaya başlamıştır.

Peygamberimiz on iki yaşına bastığında ticaret yapma gayesiyle Suriye’ye giden bir kervana katılan amcasının yanında gitti. Uzun bir yolculuktan sonra kervan Bizans’a bağlı Busra ‘ya vardı. Kervan o zamanlar sağlam bir Hıristiyanlık yaşayan rahip Bahira ’nın bulunduğu bir manastırda mola verdi. Kervanlara pek yardımda bulunmayan Bahira bu kervanda bir fevkaladelik sezmiş ve hemen yemek hazırlatmıştır. Çünkü Bahira kervan gelirken uzaktan bulutların kervanı gölgelediğini ve ağaçların bu kervanda bulunan birisi için eğilip kalktığını görmüştü. Yemek sırasında Muhammed’e çeşitli sorular soran Bahira çok şaşırmıştı. Çünkü aldığı cevaplar kutsal kitaplarda yazan Peygamberin bu çocuk olması gerektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine rahip hemen Ebu Talib’e yeğenini memleketine geri götürmesini yoksa Yahudilerin bu çocuğa kötülük yapabileceklerin söyledi.

EVLENMESİ

Tüm Kureyşliler gibi Hz. Hatice de ticaretle uğraşıyordu. Daha önce iki kere evlenmiş fakat kocaları vefat etmişti.

Artık yirmi beş yaşına ulaşan Hz. Peygamber çeşitli şekillerde çalışarak amcasının aile bütçesine katkıda bulunuyordu. Sekiz yaşından beri çeşitli kervanlara katılıp ticaret hakkında tecrübe sahibi olmuş ve bir kervan yönetebilecek bilgiye sahip olmuştu. Hz. Hatice’nin sahip olduğu bir kervanı Şam’a götürme işini almıştı. Kervanı Şam’a götürüp malları satabilmişti. Mekke’ye dönen kervanın mallarını Mekke’de kolayca satmış ve iyi bir kâr elde etmişti. Daha önce böyle bir kâr edinememiş olan Hz. Hatice Hz. Peygamber’e bir ilgi duymuştu. Çeşitli kişilerden Hz. Muhammed’in temiz, doğru birisi olduğunu öğrenen Hatice O nunla evlenmek istemişti. Sonunda evlenen yeğenini gören Ebu Tâlib çok sevinmişti. Sekiz yaşından beri baktığı yeğeni artık müstakil bir hayata geçmişti.

PEYGAMBER OLUŞU ve MEKKE HAYATI

Hz. Peygamber çocukluğundan beri duyduğu hak, hakikat sevgisini kırk yaşına doğru çıkıp inzivaya çekildiği Hira dağındaki mağarada düşünüyordu. Her sene yaptığı gibi Hira dağındaki mağarasına çekilmişti. Birden Cebrail Aleyhisselam’ın “İkra: Oku” nidasını duydu. “Okuma bilmem” cevabını veren Peygamber Cebrail tarafından tâkâti kalmayacak şekilde sıkıp tekrar “İkra:Oku” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Okuma bilmiyorum, ne okuyayım?” cevabını verdi. Buna müteakip Kur’an-ı Kerim ’deki Alak Sûresi indi. Olaydan sonra hemen dağdan aşağı inen Resûl-i Ekrem Efendimiz doğru eve gitmişti. Üşüyen Peygamber örtülmesini istemişti. Hz. Muhammed başından geçen olayı eşine anlattığında Hz. Hatice hemen O’nu İncil’i bilen amcasının oğlu Varaka’ya götürmüştü. Olayı dinleyen Varaka Hz. Muhammed ’in son Peygamber olduğunu söylemiştir.

Peygamberlik vazifesi geldikten sonra ilk iman eden Hz. Hatice ile namaz kılmaya başlayan Hz. Muhammed ‘i yeğeni Ali namaz kılarken görmüş ve ne yaptıklarını sormuştur. Gerektiği üzere Ali’yi davet etmiş ve çocuklardan ilk Müslüman Hz. Ali olmuştur. Bundan sonra Hz. Ebubekir ve azatlı köle Zeyd bin Harise ilk Müslümanlar olmuşlardır.

Üç yıl kadar islamı sadece çok emin olduğu kişilere gizlice anlatmış, açık şekilde davete başlamamıştı. Müslüman olanların namaz kıldığını gören müşrikler kavgaya başlamış ve açık daveti bildiren ayet-i kerime nazil olmuştur.

Açık davet başladıktan sonra bir kısım Mekkeli, Müslüman olmuştur. Ayrıca herkesi eşit sayan İslam, köleler tarafından da benimsenmiştir. Kölelerin sahipleri onları islamiyetten döndürmeye çalışmış fakat köleler işkence gördükleri halde dinlerine bağlı kalmışlardır. Bunlardan birisi de Bilal-ı Habeşi’dir.

Yeğeninin dinine bağlı olanlara işkence edenlere en büyük tepki Resulullah’ın amcası Hz. Hamza’dan gelmiştir. Fakat müşrikler Müslümanların çoğalmasını ve dinlerini yaşamalarını görünce Hz. Peygamber’i amcası Ebu Talib’e şikayet etmişlerdir. Ebu Talib Müslüman olmadığı halde yeğenine sahip çıkmış ve onun yanında olmuştur.

MEDİNE’YE HİCRET

Müslümanlar hor görüldükleri Mekke’den ayrılarak İslamı daha rahat yaymayı istiyorlardı. Bu yüzden bir grup müslüman, hıristiyan bir kral tarafından yönetilen Habeşistan’a gitmişlerdir. Kral onları sevgiyle karşılamıştır. Ancak bütün müslümanların Habeşistan’a gitmesi mümkün olmadığı için Medine hicreti söz konusu olmuştur. Medine’ye hicret için bazı görüşmeler olmuştur. Bunlar I. ve II. Akabe Beyatlarıdır. Beyatlardan sonra Medine’ye hicret için bekleme başlamıştı.

Hicret izni çıkınca Müslümanlar gruplar halinde büyük bir fedakârlıkla evlerini ve mallarını bırakarak yola koyulmuşlardır.

Hz. Peygamber’e suikast hazırlayan müşrikler yola çıkılacağı gece kapı önünde pusu kurmuşlardı. Cebrail (a.s.)’dan haberi alan Hz. Peygamber yatağına Hz. Ali’yi yatırmıştı. Gece geldikten sonra Resulullah kapıya çıkmış ve yerden bir avuç toz alarak müşriklerin gözlerine doğru atmıştı. Ne olduğunu anlayamayan Mekkelilerin önünden rahatça geçen Resulullah önceden seçilmiş yol arkadaşı Hz. Ebubekir ’le yola koyuldu.

Medine’ye doğru yola çıkan Hz. Peygamber ve yol arkadaşı yorgunluk giderip biraz dinlenmek için bir mağaraya girdiler. Mağarada zararlı hayvan olabileceğinden dolayı Hz. Ebubekir bulduğu delikleri elbisesinden yırttığı parçalarla kapatmış ve açık kalan bir deliği de ayağıyla örtmüştür. Hz. Peygamber uykuya dalmıştı. Nöbet tutan Hz. Ebubekir ’in ayağı halen deliği tıkamaktaydı. Bir acı hisseden Ebubekir ayağıyla kapatmış olduğu deliğin bir yılan yuvası olduğunu ve yılanın ayağını soktuğunu fark etti. Acıyla gözlerinden gelen yaşların yüzüne düşmesiyle uyanan Resulullah durumu fark etti. Mübarek tükürüğünden alıp yaranın üzerine sürdü ve yara hemen iyileşiverdi.

Yine Medine yolundayken izlendiklerini fark eden Resulullah ve Hz. Ebubekir bir mağaraya girdiler. Allah’ın emriyle bir örümcek mağara girişine hemen ağını ördü ve iki güvercin yuva yaptı. Yanlarında en iyi iz sürücülerden bulunan müşrikler mağaranın önüne geldiler. Mağaranın girişindeki bozulmamış ağı ve güvercin yuvasını gören müşrikler içeriye kimsenin bu şekilde girmeyeceğini anladılar ve oradan uzaklaştılar.

Büyük zorluklar sonucu en sonunda Medine’ye ulaşan Hz. Peygamber ve yol arkadaşı büyük sevinç gösterileri ile karşılandılar.

MEDİNE DÖNEMİ HAYATI

Medine’ye vardıktan sonra bütün Medineliler Hz. Peygamber’i evlerinde ağırlamak istediler. Fakat kargaşa çıkacağı anlaşılınca Peygamber Efendimizin kalacağı yerin belirlenmesi için devesinin salınmasına ve duracağı yerde konaklamasına karar verildi. Deve salındıktan sonra herkesin heyecan dolu bakışları içerisinde ensardan Hz. Ebu Eyyûb el-Ensari‘nin evi önünde durdu. Bundan sonra bir mescid ve Peygamber’imiz için bir yer yapılıncaya kadar Hz. Eyyûb’un yanında kalacaktı.

Peygamberimizin kalacağı ve mescid olacak olan Mescid-i Nebevi’nin inşaatına başlandı. Temeli taştan atılan ve kerpiçle duvarları örülen, direkleri hurma ağacından olan mescidin üzeri güneşi engellemek amacıyla hurma dallarıyla örtülmüştü. Kıble yönü ilk önce Kudüs’e doğru olan mescidin mihrabı kıblenin Kâbe olduğu bildirilen ayet indikten sonra Kabe’ye çevrildi.

Müslümanların beş namaza vaktinde çağırılması gerekiyordu. Bunun için bir toplantı kuruldu ve çeşitli fikirler ortaya kondu. Çan çalınması fikri hıristiyanlığa mahsus, borazan çalınmasının yahudiliğe mahsus, ateş yakılmasının mecûsiliğe mahsus olduğu söylendi. Bir fikre varılamayınca dağılan cemaatten Abdullah bin Zeyd’e rüyasında ezan öğretildi. Hemen bunu Hz. Peygamber’e söyledi ve Peygamber Bilal Habeşi’ye ezanı okumasını buyurdu. Böylece ilk ezan okunmuş oldu.

SAVAŞLAR

Bedir Savaşı

Müslümanların gittikçe çoğalarak bir gün mutlaka onların elinden Mekke’yi alacağından korkan müşrikler daha Müslümanlığın ne demek olduğunu bile bilmeyen kabileleri de kandırıp bir güç haline getirmişlerdir. Müslümanlara saldırmak için silah lâzım olduğundan bütün müşrikler ortak bir kervan kurup silah almak için gönderilmiştir. Bu kervanın dönüşü sırasında kervanda silah yüklü olduğunu haber alan Müslümanlar hemen Hz. Peygamber’i haberdar etmişlerdir. Derhal bir İslam ordusu kurulmaya karar verilmiş ve 305 kişi, 70 deve ve 2 attan oluşan bir ordu kurulmuştur.

İslam ordusunun yola koyulduğu sırada Bedir Kuyuları yakınında bulunan kervan hemen Mekke’ye haber göndermiş ve ordu toplanmasını istemiştir. Müslümanlara göre çok fazla sayıda olan müşrikler ordusu önceden gelip savaş alanına yerleştiği için Bedir Kuyularını ellerinde bulunduruyorlardı. Fakat Müslümanlar bir taktikle kendilerine yetecek kadar suyu bir yerde toplamışlar ve kalan kuyuları da çer çöple kapatmışlardır.

Çetin geçen savaşta Cenab-ı Hak meleklerini göndererek Müslümanlara yardım etmiştir. Savaş sonunda Müslümanların 14 şehidi varken müşriklere 70 kayıp vermişlerdi.

Savaş sonunda elde edilen 70 esire Peygamber Efendimiz iyi davranılmasını istemiştir. Esirlerin bazıları karşılıksız salınmıştır. Bazıları fidye karşılığında, bazıları ise on Müslüman’a okuma yazma şartı ile azad edilmiştir.

Uhud Savaşı

Bedir’deki yenilgilerinin acısını çıkarmak isteyen müşrikler Uhud Savaşı’na hazırlanıyorlardı. Bu savaşta Müslümanlar 700 kişi iken müşrikler 3000 kişi kadarlardı. Bu savaş kesin olmamakla birlikte Müslümanların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Çünkü Uhud tepesine dikilen bir grup savaşın kendileri tarafından kazanıldığını zannederek yerlerini terk ederek ganimet toplamaya gitmişlerdir. Fakat müşriklerin komutanlarından Halid bin Velid emrindeki savaşçıları geri çevirerek Müslümanları kırdırmıştır.

Ayrıca bu savaşta Hz. Hamza sonradan Müslüman olan “Vahşi” tarafından şehit edilmiştir.

Hendek Savaşı

Bedir’de ve daha sonra Uhud’da yenilen müşriklerin asıl istekleri Müslümanları ve Müslümanlığı tamamen imha edip ortadan kaldırmaktı. Bu yüzden İslamiyet’in şehri olan Medine’yi dağıtmak gerektiğine inanıyorlardı. Böylece çok büyük bir hazırlığa giriştiler.

Müşriklerin deve ve atlılarla dolu, silah yönünden diğer ordulara göre daha üstün bir ordu hazırladıklarını duyan Hz. Peygamber hemen istişare yaptı ve savunma politikası uygulanmasına karar verildi. Medine’nin etrafına derin hendekler açılacaktı. Büyük seferberliklerle açlık ve susuzluk çekerek 14 günde Medine etrafına derin hendekler kazılmıştı.

Hendek tamamlandığı sırada yaklaşık 10.000 kişiden oluşan müşrik ordusu Medine’yi kuşatmıştı. 27 gün Medine’yi kuşatan müşrikler artık yılmak üzereydiler. Fakat hırslarından geri çekilmek de istemiyorlardı.

Peygamber Efendimiz’in duası ile Allah Müslümanlara yardım etmişti. Büyük bir fırtına çıkmıştı. Müşriklerin çadırları yerlerinden sökülüyordu. Düşman artık paniğe kapılmıştı. Bu yüzden pek çok savaş araç-gerecini savaş alanında bırakıp kaçmışlardı. Böylece Hendek Savaşı Müslümanlarım galibiyetiyle sonuçlandı.

MEKKE’NİN FETHİ

Mekke’nin fethi islam ve insanlık açısından çok önemlidir. Müslümanlığın gelişmesinde büyük bir engel olan Hayber’in bertaraf edilmesinden sonra Kureyş tehlikesi de ortadan kalkmış oluyordu. Sıra artık Kâbe’nin içinde olduğu Mekke’nin fethine gelmişti. Bu fethin en büyük sebeplerinden birisi de Kâbe’yi putlardan arındırıp Allah’ın adını Mescid-i Haram ’da yüceltmektir.

Ordusunu hazırlayan Peygamber Efendimiz, on bin kişilik kuvvetleriyle Mekke’ye ulaşmıştı. Peygamberimiz ordusuna gereken talimatı verdi. Sancak Hacun’a dikilecekti. İslam ordusun dört bölük halinde: Resulullah Mekke’nin alt kısmından, Halid bin Velid yüksek kısmından, bir takım kabileler sağ taraftan, Ebu Ubeyde bin el-Cerrah hazretleri ise piyadelerle sol taraftan girecekti. Hz. Peygamber fethi kan dökülmeden yapmak istiyordu.

Bütün birlikler şehre girdiği halde Halid bin Velid’in kuvetleri hala şehre girememişti. Çünkü Kureyş’ten Süheyl bin Amr, Safvan bin Ümeyye ve İkrime bir Ebi Cehil tarafından hazırlanan çetelerle tuzağa düşürülmüştü. Halid bin Velid Resulullah’ın kan dökmeme erine yerine getirmek istemiş fakat müşriklerin ok yağdırmasıyla bir seferde hücum etmişti. Halid’in bu tek hücumla 13 kişiyi birden öldürmesiyle müşrikler dağılıp kaçtılar.

Artık Mekke müslümanların elindeydi. Hz. Peygamber Kâbe’nin kapıcısına kapıyı açtırdı ve içeri girerek bütün putların dışarı çıkartılmasını buyurdu. Artık Kâbe’de ezan sesleri duyuluyordu.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN VEFATI

Hz. Peygamber (s.a.v.) 632 yılının Sefer ayının 19. Çarşamba günü hastalanmıştı. Mescid’e sahabenin yardımıyla gidebiliyordu. Hastalığa yakalandığından 5 gün sonra hastalığı ağırlaştı ve namaz kıldırma görevini Hz. Ebubekir’e verdi. Bir gün sabah namazında iyileşir gibi oldu ve mescide giderek Ebubekir’in arkasında namaza durdu. Namazdan sonra odasına çekildi. Enes bin Malik Hz.Peygamber’in işte bu Pazartesi sabahı vefat ettiğini söyler.

VEDA HUTBESİ

Ey İnsanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım! Muhakkak Rabb’inize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunan bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse, daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib ‘in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

Ashabım! Dikkat esiniz! Cahilliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliyede güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu İyas bin Rabia ’nın kan davasıdır.

Ey İnsanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmakta tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız: yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça eve almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırsa, Allah, size onları yatakta yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyecek temin etmenizdir.

Ey Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğuyla vermişse o başkadır.

Ey İnsanlar! Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyetler vardır. Babasından başkasına soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

Ey İnsanlar! Rabb’iniz birdir. Babanız da birdir. Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın arap olmayana, arap olmayanın da arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.

Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz itaat ediniz.

Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.

İnsanlar! La ilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’tır.

İnsanlar!

Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

“Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler:”

Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz,bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz diye şahadet ederiz.

Bunun üzerine Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şehadet parağını kaldırdı, sonra cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

Şahid ol, Ya Rabb! Şahid ol, Ya Rabb! Şahid ol, Ya Rabb!

İLKÇAĞ FİLOZOFLARINDA VARLIK ANLAYIŞI

THALES

Aristoteles’ den öğrenilenlere göre;Thales suyu,sıvı olanı,arkhé,yani her şeyin başı,kökü,ilkesi sayıyormuş. Onun felsefesinin özü bu imiş. Her şey sudan türer,yine suya döner. Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde,sonsuz Okeanos’ da yüzer.

Thales’ in öğretisi,kolayca görülebildiği gibi,mythos ile büsbütün ilgisiz değil. Örneğin burada Okeanos sözü geçiyor. Yunan mitolojisinde Okeanos (okyanus) tanrılar ile insanların babasıdır. Sonra Thales suya “tanrısal” diyormuş. Bu da mythos’ un gücünü ayrıca göstermektedir. Bütün bu gözlemlerden o,suyun hem yapıcı,hem yıkıcı gücünü,denizin sonsuzluk ve tükenmezliğini,vb. çıkarmış olabilir. Ama bu gözlemlerle bir düşünce de temel oluyor:doğayı açıklamak için girişilen bu eski denemelere-soyut olarak dile getirilmiş olmasa bile-belli bir düşünce kılavuzluk etmektedir;bu da: “Hiç’ ten hiçbir şey meydana gelmez” düşüncesidir(Aristoteles,bunu haklı olarak belirtiyor). Bundan dolayı kendisi meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan bir varlığı her şeyin ilk nedeni olarak kabul etmek gerekiyordu. Meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan varlık da,kendi kendisiyle özdeş kalan,kalıcı olan bir ana maddedir,arkhé’ dir. Thales’ in göz önünde bulundurduğu da maddi bir varlık olan da su’ dur. Suya ana madde deniyor,her şey kendisinden oluştuğu için. Her şey sudan,bu ana maddeden çıktığı için de,ondan kurulmuştur. Bu arkhé kavramı göreceğiz,ancak Thales’ ten sonraki gelişmede yavaş,yavaş aydınlanacaktır.

Thales’ in kendisi yalnız arkhé sorunu üzerinde durmuştur. Miletli filozoflar doğayı açıklamalarına temel olarak canlı bir maddeyi almışlardır. Thales,bu anlayışında,canlı ile cansız arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırıp,bunları daha yüksek bir birlik içinde kavratacak bir kavramı ileri sürmeye kalkmıyor. Bu karşıtlık,onun için henüz bir sorun değil. Sözünü ettiği madde,onun için kendiliğinden canlıdır. Bu madde kendiliğinden değişebilir,türlü biçimlere girebilir,yaratıcı bir şey bu. Thales’ in “Her şey tanrılarla dolu” demiş olduğunu Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bu da şu demek:Her şey canlıdır,her şey,içinde tanrısal bir yaratıcı gücü taşıyan su ile doludur. Thales bir de mıknatıs ile elektriklendirilmiş kehribarın “ruh” taşıdığını söylermiş. Mıknatıs gibi etki olan her şey yaratıcıdır,canlıdır,ruhludur. Ancak sonraları birbirinden ayırt edilecek bu “canlı” ve “ruhlu” kavramları,ilkin özdeştirler ve başlangıçta ana maddenin değişme yeteneğini anlatmak,bundan çeşitli varlıkların nasıl meydana geldiğini açıklamak için kullanılmışlardır.

ANAXİMANDROS

Anaximandros da,Thales gibi,arkhé sorunu üzerinde durmuştur. O da var olanların kökeninin,ana maddenin ne olduğunu soruyor. Ona göre ilk-maddenin sonsuz,tükenmez olması gerekir,çünkü ilk-madde sonsuz yaratmasında sınırsız ve tükenmez olduğunu gösteriyor. Thales de yeri çevreleyen sonsuz ve sınırsız Okeanos’ ta ana maddeyi bulmuştu. Ama sonsuz kavramını ilkin açık olarak açıklayıp,bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmuştur. Bu sonsuz ilk-maddeye o Apeiron(sınırı olmayan) adını vermiştir. Ancak,Anaximandros ana maddeye yalnız sonsuzluk niteliği yüklemekle kalmıyor,daha da ileri gidiyor:İlk-madde yalnız sonsuz değildir,sonsuz olandır da;çünkü ona,daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez. Thales ilk-maddeyi su ile,demek ki belli,bilinen belli bir madde ile bir tutmuştu. Anaximandros’ a göre ise,bunu yapamayız,çünkü her belli,belirli şey sonlu ve sınırlıdır da,yani karşıtı ile sınırlanmıştır:Sıcak soğuk ile,sıvı olan katı olanla,vb. sınırlanmıştır. Her belirli olan,dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan şey,meydana gelmiş olan bir şeydir-sıcak soğuktan,sıvı katıda-ve yeniden karşıtına döner. Böylece,birbirinin karşıtı olan şeylerden biri,öteki karşısında zaman,zaman ağır basar;bu da,bunların içinden çıktıkları sonsuz ana madde içinde yeniden arınmalarına kadar sürer.

Apeiron anlayışından Anaximandros çok özgün bir doğa görüşü geliştirmiştir:Apeiron’ dan önce sıcak ile soğuk olmuştur. Sıcak,başlangıçta soğuk ve karanlık olanı(biçimlenmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmıştı. Soğuk’ tan iki karşıt:katı ve sıvı doğmuştur. Sıvı’ dan ,yeri çevreleyen alev küresinin sıcaklığı yüzünden,buğular yükselip alev küresini halkalara,ateşle dolu olan hava tekerleklerine bölmüşlerdir. Bu tekerlekler de birtakım deliklerinden-güneş,ay-alevler saçarlar. Böylece hava (buğu) ile ateşin birleşmesinden gök meydana gelmiştir. Yer, Thales’ in düşündüğü gibi ,düz tepsi biçiminde değil,bir silindir,yuvarlak bir sütun biçimindedir ve boşlukta serbest olarak durur;gök de yerin etrafında döner. Yer,önce denizle kaplı idi, yeryüzünde ilk meydana gelen canlılar da,suda yaşayan,balık gibi yaratıklardı(Anaximandros ,deniz hayvanlarının fosillerini herhalde görmüş olacak). İnsan da,sonra, balığa benzeyen bu ilk canlılardan türemiştir;çünkü yardıma muhtaç bir çocukluk çağı geçirmek zorunda olan insanın,yeryüzünün bu ilk devirlerinde yaşamış olmasına olanak yoktur.

ANAXİMENES

Anaximenes de arkhé sorunu üzerinde durur;o da ,Anaximandros gibi ana maddenin,bu varlık temelinin birlikli ve sonsuz olması gerektiğini söyler. Ama bu sonsuz şeyi,o da,Thales gibi,belirli bir şeyle bir tutar:Ona göre ilk –madde hava’ dır. Hava,sonsuz bir hava denizi olarak evreni kuşatır ve yer de bu hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer. Düşünmede atılgan olma bakımından Anaximenes,Anaximandros’ a yetişemiyor. Soyut bir ilke olan Apeiron’ un yerine somut bir şeyi hava’ yı koymakla,doğa tasarımı da,Anaximandros’ un kine göre, bir gerileme sayılabilir-felsefe bakımından.

Yalnız Anaximenes’ in iki anlayışı var ki,felsefeye iki yeni görüş olarak girip yerleşmişlerdir:

1.Anaximenes, “bir hava(soluk)olan ruhumuz-psykhé-bizi nasıl ayakta tutuyorsa,bunun gibi,bütün evreni (kosmos) de soluk ve hava sarıp tutar,” diyor. Böylece,ruh kavramı felsefede ilk defa olarak ortaya çıkmış oluyor. Burada ruh,insanın canlı vücudunu ayakta tutan, daha doğrusu bir arada tutan,onu canlı kılan,onun cansız bir yığın olarak dağılmasını önleyen “şey”dir;burada ruh, yaşam diye,canlı vücudu cansızdan ayıran diye anlaşılıyor ve soluk ile bir tutulduğu için,maddi bir şey olarak düşünülüyor tabii. İmdi nasıl hava-soluk-olan ruh,insanın vücudunu cansız bir madde olarak dağılmaktan koruyorsa, bunun gibi hava da evrenin bütününü,onun düzenini ayakta tutar. Hava:canlı, canlandıran şey,etkin olan bir ilke. Onun bu canlılığı,etkinliği olmasaydı,evren, sadece,ölü,dağılan bir yığın olurdu;boyuna yeni biçimler alan ,kendini canlı olarak değiştiren yaratıcı bir varlık olamazdı.

2.Bütün nesnelerin kendisinden çıkmış olduğu madde,ana madde kavramının yavaş,yavaş belirdiğini yukarıda söylemiştik. Bu “madde”önce,Thales’ te olduğu gibi kendinden değişmekte olan bir canlı varlık gibi düşünülür ve bu arada cansız madde ile canlı arasında bir ayırma yapılmaz. Bu ayırma,ilk olarak, Anaximenes’ te belirmeye başlamıştır. O ana maddenin canlı olması gerektiğini düşünmekle, “madde” kavramının belirlenmesine doğru önemli bir adım atmış oluyordu. Thales ,suyu sadece cansız bir madde değil de,canlı gibi değişebilen bir varlık saydığı için, “bu ana maddeden nasıl oluyor da veya ne gibi bir süreçle nesnelerin çokluğu meydan gelebiliyor?”sorusunu sormak gereksemesini duymamıştı. Anaximenes’ te ise,bu soru artık ortaya konuluyor. Çünkü Anaximenes havayı,hayatın ve ruhun asıl maddesi saymakta,genel olarak madde kavramı da,kendisinde bir şeyler olan,bir şeyler geçen madde kavramı belirmiş, bununla da bu maddede olup bitenler üzerinde,maddedeki süreç üzerinde bir düşünceye yol açılmış oluyor. Gerçekten Anaximenes bu soru üzerinde durup düşünmüştür. Kendi kendisiyle aynı kalıp değişmeyen, bununla birlikte bir yığın kılığa giren ana maddedeki bu süreç,bu değişme nasıl oluyor? Anaximenes’ in öğrettiğine göre:Hava,yoğunlaşma ve gevşemesi ile çeşitli nesnelere dönüşür: genişlemesi ve gevşemesiyle ateş olur;yoğunlaşmasıyla rüzgarlar,bulutlar meydana gelir;bulutlardan su,sudan toprak,yüksek bir yoğunlaşma derecesinde de taşlar meydana gelir. Böylece,ateş,sıvı ve katı-maddenin bu üç ana biçimi-özü bakımından hep kendisiyle aynı kalan tek bir ana maddenin çeşitli yoğunlaşma ve gevşeme evrelerinden başka bir şey değildir. Bütün varolanlar bu ana maddeden kurulmuşlardır ve her şey onun bu anlatılan değişmeleri yüzünden oluşur.

HERAKLEİTOS

Herakleitos’ un da başlıca ilgisi,Miletliler gibi,varlık sorununa yönelmiştir. O da,öz varlığın bütün değişiklikler içinde birliğini yitirmeyen o gerçek varlığın,o ana maddenin(arkhé) ne olduğunu araştırır. Ona göre,evrenin temel maddesi ateş’ tir. Ateş,bütün varolanların ilk gerçek temelidir,bütün karşıtların birliğidir,içinde bütün karşıtların eridiği birliktir.

Varlık sorununa verilen bu yanıtta,Miletlilerinki ile,bir Anaximenes’ inkiyle karşılaştırılırsa,pek bir yenilik yok. Burada bir madde yerine başka bir madde,hava yerine ateş konmaktadır. Ancak,Herakleitos’ un bu savını kanıtlayışı yakından incelendikçe,onun düşüncesiyle Miletlilerinki arasında temelli bir ayrılık olduğu görülür. Miletli filozoflar ana maddeyi kalıcı,kendi kendisiyle özdeş bir şey,doğanın değişmeyen tözü sayıyorlardı. Onlar için bu kalıcı töz,doğada en telli,en önemli olandır,gerçek physis,asıl doğa budur,bu değişmeyip kalan şeydir. Buna karşılık Herakleitos,şunu belirtmekten usanmaz: Evren boyuna akan bir süreçtir,başı sonu olmayan bir değişmedir,hiç durmayan bu değişme içinde kalan,sürüp giden hiçbir yoktur. Pante rei-her şey akar:bu onun ana görüşü. İşte ateşin ilk-madde olduğu düşüncesine de Herakleitos buradan varıyor. Örneğin bir tahtayı yakıp kemiren alevin,tahtayı boyuna yakıp kemirir,onu boyuna duman ve buğdaya çevirir. Evren de böyle tükenmez canlı bir ateştir,sürekli bir yanma sürecidir. Daha doğrusu,dönümlü (periyodik) bir süreçtir bu. Bunda,sürekli olarak,bir “yokuş yukarı” çıkaran,bir de “yokuş aşağı” indiren yol vardır. Evren ateşten meydana gelmiştir ve burada olup bitenlerin sonundaki bir “Büyük Yıl” da yeniden ateş tarafından kemirilecektir-yeniden doğmak için. Bu,böylece,nöbetleşe,dönümlü olarak hiç tükenmeden sürüp gider.

Bu sürekli oluş içinde durucu,kalıcı bir şey bulduğumuzu sanırsak, Herakleitos’ a göre,bu,bir yanılmadır,bir aldanmadır. “Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız. İkinci kez girdiğimizde bu ırmak büsbütün başka bir ırmaktır artık. Bu arada akıp giden sular onu başka bir ırmak yapmışlardır.” Karşımızda “aynı şey” in bulunduğunu sandığımız her yerde durum böyledir. Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız,değişmenin kuralsız değil de,belli bir düzene,belli bir ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Bu ölçüye,bu yasaya Herakleitos logos diyor. Evrende egemen olan yasadır,düzen akıldır(logos).

Evren bize,bir yandan sürüp giden bir devinme,öbür yandan da karşıt şeylerin sonu gelmez bir savaşı olarak görünür. Bu karşıtlar ile bunların arasındaki savaş olmasaydı,evrende nesneler de olmazdı. Çünkü nesneler, dönümlü ilerleyen bir yanma sürecinin evreleridir,savaşa egemen olan yasanın karşıtları uzlaştırılmasından meydana gelmiş olan uyumlardır,birliklerdir. Dolayısıyla, “savaş her şeyin babasıdır”;savaşı kaldırırsak dünyadaki bütün şeyler de ortadan kalkar.

Durup kalan bir varlığın olmadığı,sadece bir oluşan olduğu,her nesnenin sürekli bir değişme içinde bulunduğu ve bu arada karşıtlarını içine aldığı öğretisinden,bir obje için salt doğru bir yargının olmayacağı mantıksal sonucu çıkarılabilir;nitekim Sofistler bu sonucu çıkarıp şüpheciliğe varmışlardır. Herakleitos’ un kendisi hiçbir yerde bu sonucu çıkarmamıştır.

XENOPHANES

Öğretici nitelikteki koşuğundan kalan parçalarından Xenophanes’ in,halk dininin tanrıları insan gibi tasarlamasıyla savaştığını görüyoruz. Bu,onun gördüğü başlıca iş. Tanrıların bu insanlaştırılması-anthropomorphism- Homeros ile Hesiodos’ ta yüksek edebi bir biçim de kazanmıştı ve bunların Yunan eğitiminde çok önemli bir yerleri vardır. Xenophanes şöyle diyor: “Homeros ile Hesiodos,ölümlüler(insanlar)arasında suç sayılan,utanılan bütün şeyleri tanrılara da yüklemişlerdir. Tanrılar hırsızlık ederler,yalan söylerler,eşlerini aldatırlar. Sonra:ölümler sanıyorlar ki,tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır,kendileri gibi giyinirler,kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca,atların,aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi,atlar tanrılarını at gibi,aslanlar da aslan gibi çizeceklerdi. Oysa,tanrılar ne aslan biçimindedirler, ne zenci gibidirler,ne de Yunan heykellerinde olduğu gibi insan kılığındadırlar”. Halk dininin tanrıları insan biçiminde tasarlanmasına karşı, Xenophanes kendi tanrı tasarımını koyar. Bu arınmış bir tanrıdır . Ona göre: “Bir Tanrı vardır;bu, tanrılar ve insanların en ulusudur;ne biçimi ,ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer;bu tek Tanrı baştan aşağı işitmedir,baştan aşağı düşünmedir, her şeyi düşünceleri ile hiç zahmetsiz yönetir”.

PARMENİDES

“Doğru (aletheia) ve sanı (doksa) üzerine” bir araştırma olan yapıtının başında,Güneş kızları,filozofu her şeyi bilen Tanrıçaya götürmektedirler;Tanrıça ona bilgeliği,yaşamanın o biricik doğru yolunu öğretecektir. Filozof,ondan iki şey öğrenip ölümlülere bildirecek:Tam ve son doğru ile içlerinde gerçekten inanılabilecek hiçbir şey bulunmayan insanların sanılarını. Öğretici (didaktik) ve manzum olan yapıt da,buna göre,iki bölüme ayrılır: “Doğru’ ya giden yol” ile “sanılara götüren yol”.

Birinci bölümde,biricik doğru olan “Bir Varlık” incelenir. Bu mantıklaştırılmış bir metafizik. Bir Varlık’ ın dışındaki her şey bir yanılmadır, bir aldanmadır. İkinci bölümde kosmoloji ele alınır. Miletlilerinki gibi olan bir doğa felsefesi bu. Burada,meselâ,gelip geçici şeylerin dünyasının (doğa=physis) iki etkenin birlikte çalışmasından meydana geldiğini söyleniyor:Hafif ve aydınlık olan ateş ile ağır ve karanlık olan gece’ den. Bu dünyanın bilgisi ikinci derecededir,çünkü gerçek olmayan bir dünyanın bilgisidir bu.

Birinci bölümde,şu sonuca varılır:Bir varlık vardır-Esti gar einai-Parmenides buna,kısaca,Bir,Bir olan da der. Bir birliktir o,kendi içine kapalıdır, doğmamıştır,yok olmayacaktır,değişmez,bölünmez,yoğunlaşmaz,seyrekleşmez. Bunun karşıtı olan her görüş,varolmayanı var diye göstermek zorunda kalır,bu da olamaz. Çünkü Varolan meydana gelmiş bir şey olsaydı,varolmayan bir şeyden doğmuş olması gerekirdi,böylece varolmayan gerçekten varolmuş olacaktır. Yok olsaydı,yerine varolmayan geçecektir. Değişme,hiç olmazsa belli bir yönüyle,bir meydana gelme ile bir yok olmadır. Bölünebilir olsaydı Varlık, bölümlerinin arasına bir varolmayan girerdi. Yoğunlaşma ile seyrekleşmede de böyledir:yoğunlaşma ile seyrekleşme,bir maddenin az ya da çok bir bölümünün bir araya birikmesi demektir. İmdi bilginin amacı ve ödevi:varolanı düşünmektir ;yanılması da:Varolanın içinde varolmayanı düşünmeye,bunu varsaymaya kalkışmasıdır. “Yalnız Varolan vardır ve nacak bu düşünebilir: Varolmayan yoktur ve düşünülemez de.” Bu,Parmenides ’in ana- önermesidir. Varolmayan derken de Parmenides,belli bir şeyi,az çok açık olarak göz önünde bulundurmaktadır:Boş uzayı. Bir de şunu belirtelim:Parmenides’ in Bir Olanı, kendisinden önceki filozoflarda olduğu gibi, cisimsel nitelikte bir şeydir. Bunu Parmenides, kendi içine kapalı,birliği olan “küre biçiminde” diye düşünür.

Şimdiye kadar ki filozofların doğa açıklamaları hep deney ve düşünmeye, başka bir deyişle,bir takım deneylerin düşünme ile işlenmesine dayanıyordu. Parmenides’ te ilk olarak,ilk olarak deney bir yana bırakılıyor,salt düşünme ile-Varlık üzerinde yalnız düşünmekle-Varolanın nitelikleri üretilmeye çalışılıyor. Varlık’ ın özü gereği,meydana gelmemiş,değişmez,bölünmez olduğu sonucuna bu yolla varılıyor. Bu arada, Anaximandros,ana maddenin öncesiz, sonsuz- Apeiron-olduğunu söylemekte,Elealılara biraz olsun öncülük etmiştir denilebilir.

Deneyin bir yana bırakılması,Varolanın bilgisinin salt düşünceden,salt akıldan çıkarılmak istenmesi,deney ile bir çekişmeye vardırmıştır ;çünkü deney hareket eden,değişen meydana gelip yok olan şeylerin renkli bir çoğunluğunu karşımıza çıkarır. Parmenides ise boyuna değişen çokluk karşısında,bunun tam karşıtı olan bir şeyi, kendi içine kapalı,hep olduğu gibi kalan bir birliği koyar. Ama Parmenides’ e göre o çokluk bir aldanma,bir yanılmadır.-Durmadan değişmeyi,dolayısıyla çokluğu asıl gerçek sayan Herakleitos ile tam bir karşılık var burada-Bu çokluğu bize gösteren de duyulardır, onun için duyular bizi yanıltırlar;duyu algıları bilginin yanlış kaynağıdır. O tek ve gerçek Varolanı kavratan ise düşünmedir;dolayısıyla da bilginin doğru yoluna düşünme ile girilir.

ELEALI ZENON

Zenon,Parmenides’ in Bir Olan’ ın biricik gerçek varlık olduğu öğretisini, çokluğu ve hareketi varsaymanın düşünülemeyeceğini,böyle bir düşüncenin çelişmelere sürükleyeceğini göstermeye çalışmakla desteklemiştir. Bunu da o,çokluğa ve harekete karşı ileri sürdüğü pek ün salmış olan kanıtlarıyla yapmıştır. Bu kanıtlarda,sonsuz bölünebilen bir uzay ve zamanı kabul etmenin,bizi nasıl yığın güçlükle karşılaştırdığı göstermek istenilir.

Çokluğun olamayacağını gösteren kanıtlardan birine göre:nesneler bir çokluk iseler,hem sonsuz küçük,hem de sonsuz büyüktürler. Çünkü varolanı böler de,bu böldüğümüz parçaların artık bölünemez parçalar olduğunu düşünürsek,bunlar büyüklüğü olmayan bir hiç olurlar;bir araya getirirsek bunları,yine olumlu bir büyüklük elde edemeyiz;büyüklüğü olmayan bir şeyin kendisine eklenmesiyle hiçbir şey,büyüklük bakımından bir şey kazandırmaz. Bu parçaları uzamlı-uzayda yer kaplıyorlar-diye düşünürsek,çoğun bir araya gelmesiyle sonsuz bir büyüklük meydana gelecektir. İkinci bir kanıta göre:Nesneler çok iseler,sayıca hem sonlu,hem de sonsuz olurlar. Sayıca sonludurlar,çünkü ne kadar iseler o kadar olacaklardır,daha çok ya da daha az olamayacaklardır. Sayıca sonsuzdurlar da nesneler,çünkü boyuna birbirlerini sınırlarlar,böylece de kendilerini başka nesnelerden ayırırlar;bu başka nesnelerin kendileri de yine yakınlarındaki nesnelerle sınırlanırlar ve bu böyle sürüp gider. Üçüncü bir kanıtta Zenon “her şey uzaydadır” deyince uzayın da bir uzay içinde bulunması,uzayın içinde bulunduğu bu uzayın da yine bir uzayda bulunması gerekir diyor;bu da böylece sonsuzluğa kadar gider.

Hareketin gerçekliğine karşı Zenon’ un ileri sürmüş olduğu kanıtları Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bunların arasında en çok bilineni,Akhilleus ile kaplumbağa arasındaki yarış kanıtıdır. Bu yarışta,kendisinden biraz önce yola çıkan kaplumbağaya Akhilleus hiçbir zaman yetişemeyecektir,çünkü başlangıçtaki kaplumbağa ile kendi arasındaki mesafeyi koşmak için geçen zaman içinde kaplumbağa,az da olsa biraz ilerlemiş olacaktır. Akhilleus’ un bir de bu aralığı koşması gerekecektir,ama bu arada kaplumbağa,pek az da olsa,yine biraz ilerlemiştir;bu böyle sonsuzluğa kadar gider. Bu kanıtın özünü bir başka kanıtta daha iyi görebiliyoruz: “Bir koşu pistinin sonuna hiçbir zaman ulaşamazsın”,çünkü pistin önce yarısını,bu yarısının da ama yine yarısını,bu yarısının da yine yarısını geride bırakmak zorundasın,bu da böyle sonsuzluğa kadar gider. Sonlu bir zaman içinde sonsuz sayıdaki uzay aralıkları nasıl geçilebilir? Bir başka kanıt: “Uçan ok durmaktadır”,çünkü bu ok her anda belli bir noktada bulunacaktır;belli bir noktada bulunmak demek de durmak demektir;ama hareketinin her anında duruyorsa,ok,yolunun bütününde de durmaktadır. Şu son kanıt da hareketin göreliğine-rölatifliğine-dayanmaktadır: Belli bir noktalar dizisi,biri durmakta olan,öteki de ters doğrultuda ilerleyen iki dizinin yanından geçerse,aynı zaman içinde hem büyük,hem de küçük bir mesafeyi geçmiş olacaktır,yani bu dizinin aynı zaman içinde çeşitli hızları olacaktır,hareketin duran ya da ters doğrultuda ilerleyen dizi ile ölçüştürdüğümüze göre.

Zenon’ un keskin antinomia’ ları,tabii,yalnız şunu göstermek için:Varolanı bir çokluk ve hareket düşünürsek çelişmelere düşeriz,öyle ise Varolan ancak “bir” ve hareketsiz olabilir.

PYTHAGORAS

Pythagorasçılar aslında bir din topluluğu ama,başlangıçtan beri bilim ve sanat ile de yakında ilgilenmişler,bu arada matematik ve musiki ile çok uğraşmışlardır. Matematik ile musiki arasında bir bağlantı da kurmuşlar. Pythagoras’ ın kendisi,ses perdesi ile uzunluğu arasında bir ilişkinin olduğunu bulmuş.

Matematik ile böylesine yakından uğraşan Pythagorasçılar,sayılardan edindikleri bilgileri genelleştirerek sayıları bütün varlığın ilkeleri (arkhé) yapmışlardır. Musikideki uyum (harmonia) yasalarının sayılarla anlatılabileceğini gördüklerinden ve bütün olayların sayılara tabii bir yakınlığı olduğunu anladıklarından sayı öğelerinin bütün varlıkların da öğesi olduğu düşüncesine varmışlardır. Onlara göre,nesnelerin özü,gerçeği,varlığın ana maddesi sayıdır. Kendilerinden önce ana madde olarak hep maddi bir şey;su, hava ya da ateş ileri sürülmüştü. İlk bakışta Pythagorasçılar ın sayısı ile,maddi olamayan bir şeyin varlıkların ilk nedeni,evrenin temeli yapılmakta olduğu sanılabilir. Ancak,ilk Pythagorasçılar sayının ideal yapısını henüz bilemezler, onlar da sayıyı cisimsel bir şey diye tasarlarlar.

Yunan felsefesinin hemen başlangıçlarında varlık üzerine birbirine tam karşıt olan iki anlayış belirtilmiştir. Bir yandan da Parmenides varlığı hiç değişmeyen,duran bir birlik diye anlıyordu. Öbür yandan da Herakleitos için varlığın ana özelliği,asıl gerçeği hiç durmayan bir değişme olmasıdır.

EMPEDOKLES

Doğa bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yeri olan öğe(element) kavramını ilk ortaya koyan Empedokles olmuştur denilebilir. Öğe,burada,kendi içinde bir cinsten,niteliği bakımından değişmeyen,artık bölünemeyen,yalnız çeşitli hareket durumlarına geçebilen madde demektir. Bu anlayışla da, Parmenides’ in “Varlık” kavramı işe yarar bir hale getirilmiş oluyordu. Bu öğeler de,Empedokles’ e göre dört tane imişler:Toprak,su,ateş,hava. Bunlara dördüncü öğe olarak toprağı eklemekle Empedokles,ta günümüze kadar-hiç olmazsa belli bir anlayışta-yaşayacak olan “dört öğe öğretisi” ni kurmuştur.

Empedokles’ e göre,bu dört öğe,evren yapısının ancak gereçleridir. Evren bu gereçlerden kurulmuştur. Dört öğenin kendileri,tıpkı Parmenides’ in “varlık”ı gibi,değişmez tözler olduklarından,bunların kendisinde bir hareket nedeni bulunamaz;yani bunlar kendiliklerinden birbirleriyle karışamazlar,kendiliğinden bu karışmayı bozarlar. Onun için doğa açıklamasında,bu dört öğenin yanı sıra bir de hareketin bir nedeni ,hareket ettirici bir güç te gerek. Empedokles’ e göre,dört ana öğeyi birbiriyle karıştıran,bunların karışımlarını yeniden çözen neden de sevgi ile nefrettir. Empedokles’ in bu anlayışında,madde ile kuvvet (oluşu sağlayan neden),ilk olarak,iki ayrı ilke olmuşlardır.

ANAXAGORAS

Anaxagoras’ a göre,duyu verileri araştırmalarımıza çıkış noktası olarak alınmalıdır-duyuların bilgi değeri sınırlı bile olsa. Ona göre,kesin anlamında bir meydana gelme ile yok olma yoktur. Görünürdeki oluşma ile yok olma, gerçekten varolan öz’ lerin (khremata),tohum’ ların (spermata) birleşmesi ve dağılmasından başka bir şey değildir. Deney dünyasında nitelik bakımından ne kadar çeşitlilik varsa, nitelikçe birbirinden ayrılan o kadar sperma(ana madde) vardır. Duyularımızla kavradığımız nesnelerde sperma’ ların hepsinden var ve nesneler kendilerine ağır basan sperma çeşidine göre adlandırılırlar. Nesnelerin nitelikçe değişmesi demek de;bileşimlerine yeni sperma’ ların girmesi ya da bir takım sperma’ ların bu bileşimden ayrılarak belli bir sperma’ ın üstünlük kazanmasıdır.

DEMOKRİTOS

Ona göre de “Varolan”,meydana gelmemiştir,yok olmayacaktır,değişmezdir, hep kendi kendisiyle aynı kalır. Ama “varolan” ın dışında bir de “varolmayan”, yani “boşluk” da uzay da vardır. Uzay yüzünden “varolan”,kendileri artık bölünemeyen,görülemeyen kılıklara (ideai) ayrılır. Bunlara Demokritos atom (bölünemeyen) adını verir. Yine boş uzay yüzünden atomlar hareket olanağı da kazanırlar. Atomlar yapıca birdirler,hepsi cisimseldir,birbirlerinden yalnız biçimleri,boşluk içindeki yerleri ve düzenlenişleri,büyüklükleri,ağırlık ve hafiflikleri(ağılık ve hafiflik de yine büyüklükle ilgili) bakımından ayrılırlar. Atomların olabilen biricik değişiklik harekettir,yani yer değiştirmedir. Atomların birbirlerinden ayrılmaları,sadece nicelik bakımındandır,sadece büyüklük,küçüklük,yer,düzence vb. ayrılıklarıdır. Onun için Demokritos atomlarda (bu gerçek varlıklarda) renk,ses,sıcaklık,soğukluk vb. niteliklerin bulunmadığını söyler. Renkleri görmemiz,sesleri işitmemiz,sıcaklığı duyumlamamız,tatlıyı,acıyı tatmamız,ancak duyu yanılmasıdır,bir “karanlık” bilgidir. Duyular,asıl gerçeği,yani artık bölünmeyen son parçalarını(atomları) bilebilecek kadar keskin değildirler. Duyu bilgisi nesnelerin iç dokusunu,gerçek yapılarını göremez,bunu ancak düşünen akıl kavrayabilir. Ama bunu söylemekle Demokritos,henüz düşünme ile algı,düşünülen dünya ile algılanan dünya arasında ilkece bir ayrılık yapmıyor;bu ikisini birbirinden ayıran yalnız,keskinlik ve kesinlik dereceleridir.

Atomlar baştan beri kendilerinden hareket ederler. Kimisinin hareketi yavaş,kimisininki hızlıdır;bu da onların ağırlıkları ile ilgilidir. Boşlukta çeşitli hızlarda hareket eden atomlar uzayın büyükçe bir yerinde karşılaşınca burada bir yığılma olmuş,atomların birbirlerine çarpmalarından bir çevrinti doğmuş,bu çevrintide atomlar elenmiş:Kaba ve ağır hareketli atomlar ortada toparlanıp toprağı meydana getirmişler;hareketleri hızlı olan ince atomlar ise yukarıya itilip suyu,havayı ve ateşi oluşturmuşlardır. Anaxagoras gibi Demokritos için de ay, güneş ve yıldızlar çevrinti yüzünden boşluğa fırlayıp tutuşmuş olan taş yığınlarıdır.

Demokritos “gerçek,atomlar ve atomların hareketleridir” öğretisini ruhu açıklamada da kullanılır. Örneğin,algı ile düşünme,bu iki ruh olayı ona göre vücudumuzdaki atomların en incesi,en hafifi ve en düzü olan ateş atomlarının (bunlar vücudu sıcak tutarlar,hareketli,dolayısıyla canlı kılarlar) bir hareketidir. Bu da açıkça materyalist bir anlayıştır. Demokritos’ tan önceki filozoflar da “varolanı”, bu arada ruhu da,cisimsel saymakla materyalisttirler,ama Demokritos’ un ki çok bilinçli bir materyalizm.

PLATON

Platon’ un metafizik görüşü,onun şimdiye kadar ki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişiklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından,artık Platon erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği”düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi- mythos şeklinde- bırakamazdı,bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’ te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi;şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi,kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh,Platon’ a göre,aslında idealar bulunuyordu,buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da,ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de,ruhun kendisinde,kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyor:Ruhun idealara yönelmiş olan,güdücü akıllı bir kısmı(logistikon) ile iki tane de isteyen,duyusal yönü vardır. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu,güçlü,istençli eyleme,öteki de akla karşı gelerek bayağı,maddi duyusal isteklere,iştaha götürür. Bu düşüncesini Platon, Phaidros dialoğunda ,biri beyaz öteki yağız iki atın çektiği bir arabayı kullanan bir sürücü simgesi ile canlandırmıştır. Burada sürücünün kendisi,arabayı güden olarak aklı karşılar;beyaz at soylu isteğe,yağız at da maddi isteğe karşılıktır. İşte ruhun yağız kötü atla simgelenen yönü,arabayı hep aşağılara sürüklemek istediği için, Tanrısal dünyada ruhu ideaları görmekten alıkoymuş,onun yeryüzüne düşerek bir vücutla birleşmesine,böylece ruhla bedenden kurulmuş insanın meydana gelmesine yol açmıştır.

Duyulur dünyadaki nesneler,nasıl oluyor da duyulur üstü bir dünya ile, buradaki “idea”denilen gerçek varlıklarla(ontos on)bir bağlantı kurabiliyorlar? Bu bağlantıyı Platon,önce, “pay alma,” “katılma”(methexis)ya da “bulunma”(parousia)kavramlarıyla açıklamıştı. Nesneler bakımından görüldükte bu bağlantı bir pay alma,bir katılmadır. İdea,birliği olan,kendi kendisiyle hep aynı kalan şeydir. Buna karşılık,meydana gelen,boyuna değişip yok olan nesneler idealardan ancak pay alırlar ve ancak ideaya,bu gerçek varlığa katılmaları , bundan pay almaları yüzünden belli bir şey olurlar. İdealar bakımından görüldükte ise,bağlantı “bulunma”dır:İdea tek nesneye girer,onda bulunmasıyla nesneye varlığını,niteliklerini,ölçü ve orantılarını kazandırır:Buna göre , duyusal nesnelerdeki değişiklikler ideaların gelip-gitmesinden ileri gelir. Bu gelip-gitmesinde idea tek nesnede bazen bulunur , bazen de onu bırakır ,

Bağlantı sorununda başlangıçta durum bu idi. Şimdi doğa sorunu ile karşılaşıp da idea öğretisinde değişiklik yapınca , Platon bu görünüşünü de bırakmıştır: İdealar artık nesnelerin ilk örnekleridir(paradeigmata). Nous (Evrensel Akıl) ya da Tanrı bu örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. Şimdi “pay alma” ve “bulunma” yerine yanılsama(mime sis) geçmiştir: İdealar ilk örneklerdir(paradeigmata) ; yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler,duyusal varlıklar da bunların yansıları,kopyaları,resimleridir. Cisimler dünyasının gerçeklik derecesi , idealar dünyasındakinden azdır ; çünkü biri asıl , öteki de bunun kopyasıdır.

ARİSTOTELES

Aristoteles mantığının kökleri Platon’ un idea öğretisindendir. Platon gibi Aristoteles için de,gerçek varlık(ontos on) tümeldir ve tümelin bilgisi de kavramdır. Buraya kadar tam bir Platon’ cu olan Aristoteles,bundan sonra hocasından ayrılır: Ona göre Platon,idealarla fenomenler,tümel ile tekil arasında inandırıcı bir bağlantı kuramamıştır. Bu bağlantıyı kurmak için yaptığı bütün denemelere rağmen,idealar dünyası fenomenler dünyasından ayrı,başka bir dünya olarak kalmıştır. İdea öğretisi öz ile görünüşü,varlık ile oluşu birbirinden koparıp ayırmıştır. Platon’ un birbirinden ayırdığı bu iki dünyayı-birisi algılanan ,öteki düşünce ile kavranan-kendi gerçek kavramında yeniden birleştirmek Aristoteles’ in başlıca problemi olacaktır:İdea ile fenomen arasında öyle bir bağlantı kurulmalı ki,bu bağlantı bize algılananı kavramsal bilgi ile açıklayabilmeyi sağlasın. Bu bağlantıyı da Aristoteles şöyle kuruyor:Ona göre idealar,tek tek nesnelerin özüdür;bunların varlıklarının varoluşlarının nedenidir; bunun böyle olduğunu göstermek de felsefenin ana ödevidir. Platon’ da iki ayrı dünya vardı:İdealar dünyası(asıl gerçek olan dünya;duran,kendi kendisiyle hep aynı kalan dünya),bir de duyu dünyası(meydana gelip yok olan nesnelerin,boyuna değişen şeylerin dünyası). Aristoteles için ise idealar dünyası duyular dünyasının içindedir.

Aristoteles,metafiziğinde Yunan felsefesinin bir ana-sorununu “görünüşlerin-fenomenlerin-değişken çokluğu arkasında birliği olan,kalan bir varlık olmalıdır” problemini,sözü geçen sorgulayıcı düşüncesiyle ele almış ve onu gelişme kavramıyla çözmüştür. Kendisine en yakın dönemde Demokritos ile Platon “gerçek varlık” kavramını belirlemeye çalışmışlardı: Demokritos’ a göre “gerçek varlık” atomlar ve bunların hareketidir;Platon’ a göre ise,fenomenlerin “nedeni” olarak idealardır. Ama Platon,idealar ile fenomenleri birbirinden kesin sınırla ayırmıştı. Aristoteles için ise “gerçek varlık”, fenomenlerin içinde gelişen özdür (ousia,essentia). Bu anlayış ile Aristoteles,artık fenomenlerden ayrı, ikinci üstün bir dünya kabul etmez;nesnelerin kavram halinde bilinen varlığı,fenomenlerin dışında ayrı bir gerçek değildir,fenomenlerin içinde kendini gerçekleştiren öz’ dür;öz(ousia), “hep olmuş olan varlıktır”; öz,kendi biçimlenmelerinin biricik dayanağıdır,ancak bu biçimlenmelerinde “gerçek” bir şeydir,bütün fenomenler de öz’ ün gerçekleşmeleridir. İşte Aristoteles,Herakleitos ile Elea metafiziği arasındaki karşılığı,bu gelişme kavramıyla aşmıştır.

Aristoteles,Yunan felsefesinin bir ana-sorununu bir bakımdan çözmüş oluyordu. “Varlık” burada,kendisinden “oluş” açıklanabilecek gibi düşünülmüştür. Miletliler’ in hylozoisminden ta Demokritos ve Platon’ a kadar ki Yunan felsefesinin bütün öğeleri Aristoteles’ in bu öğretisinde bir araya toplanmışlardır. Kavramda bilinen varlık “genel öz”dür;bu öz,görünüşlerinde form yüzünden kendi olanağını gerçekleştirir,bu gerçekleşme olayı da harekettir (kine sis). Buna göre varlık,oluş’ ta meydana gelmiş olan şeydir; “olmuş olan”dır. Öz’ ün görünüşlerinde kendisini bu geliştirmesine Aristoteles,entelekheia der.

1908 yılına gelindiğinde cemiyet epeyce güçlenmiş durumdaydı. Fakat ortada bir ihtilal havası yoktu. Abdülhamit’in hafiye teşkilatı cemiyete yönelik çalışmalar içindeydi. Cemiyet bundan dolayı panik içerisindeydi. Cemiyetin geleceği için bu hafiyelerin öldürülmesine karar verildi. İlk olarak da Albay Nazım seçildi ve 11 Haziranda vuruldu, fakat ölmedi.1 Yine aynı gün Rus Çarı ve İngiltere kralı Makedonya’nın geleceği için Reval’de buluştular. Bu cemiyette büyük bir etki yaptı. Çünkü cemiyetteki subaylar ülkeye dışardan bir müdahale yapılmasına karşı idiler. İlk olarak 3 Temmuz günü Niyazi bey; asker, sivil ve başıbozuklardan oluşan 200 kişilik bir kuvvetle garnizonlardaki silah ve cephaneyi alarak dağa çıktı. Cemiyet başlangıçta temkinli davrandı ve isyana katılmadı. Niyazi bey yanına sivilleri de almıştı. Daha sonra bu sivilleri kendi yönetimini oluşturmak ve vergi toplamak için kullanmıştır. Bu da onun isyanı uzun süre devam ettirmeye niyetli olduğunu göstermektedir. İsyanın başladığı gün Ohri makamlarına isyanın nedenlerini anlatan bildiriler gönderildi. Halktan da verginin devlete verilmemesini, kendilerine verilmesini istemişlerdir. Rene civarındaki Bulgarlara da çağrıda bulunarak isyan genişletilmiştir. Niyazi bey bunların dışında Manastır’daki Avrupa konsolosluklarına isyanın nedenlerini anlatan Fransızca bildiriler göndermiştir.2

Bütün bu olanlar karşısında Abdülhamit, isyanın Sırplar tarafından çıkarıldığı, cemiyetin müslüman düşmanı olduğu propagandasını yapıyordu. Önlem olarak Manastır’a gönderdiği Şemsi Paşa’yı cemiyet Manastır’da öldürdü. Bu olay isyanın başarıya ulaşmasında önemli bir yere sahiptir. Abdülhamit, Şemsi Paşa’nın öldürülmesi üzerine yerine Münşür Osman Paşa’yı görevlendirdi. Fakat askerler silah arkadaşlarına ateş açmadıkları için M.Osman Paşa etkisiz kalmıştır. Abdülhamit bu durumu ortadan kaldırmak için Anadoludan 1800 kişilik bir birlik gönderdi. Fakat bu birlik de işe yaramadı.

İsyan yayılmaya başladı. Manastır Müslümanları meşrutiyet isteriz diye ayaklandılar. Bundan sonrada Firzovik olayı patlak verdi. Bu olayın gelişimi de çok ilginçtir. Şöyle ki; olay Avusturya-Alman Demiryolları okulunun doğal güzellikleriyle ünlü saray içi köyüne yapmaya hazırlandığı bir gezintiyi protesto amacıyla girişilen bir gösteri olarak başlamıştı. Kır gezisinin yapılacağı alanı hazırlamak için önden gönderilen işçilere karşı yapılan gösteriler, Osmanlı İdarecilerine karşı bir harekete dönüşünce Kosova Valisi Mahmut Şevket Paşa cemiyet üyesi olduğunu bildiği Jandarma Komutanı Ali Galip beyi bilgi almak için buraya yollamıştır.3 Ali Galip bu olayı cemiyete bildirmiş ve meşrutiyet için bundan faydalanılmasını söylemiştir. Ayaklanma içindeki cemiyet üyesi Hacı Şaban efendi de düzensiz olan protestoyu meşrutiyet lehine çevirmiştir.4

Bu olayla Makedonya’daki kontrolü iyice kaybeden Abdülhamit, kendisi ilan etmezse, Makedonya’da meşrutiyetin ilan edileceğini ve bunun bütün imparatorluğa yayılacağını anladığından 23/24 Temmuz gecesi sessiz sedasız meşrutiyeti ilan etmiştir.

Abdülhamit böyle düşünmekte son derece haklı idi. Zira kendisi meşrutiyeti ilan edilmeden önce Serez, Presova, Üsküp ve Köprülü’de meşrutiyet ilan edilmişti. İhtilalin merkezi olan Selanik’te de bu yönde hazırlık var idi.

Meşrutiyetin ilan edilmesiyle cemiyet yönetimde etkin olmaya başladı. Harbiye ve Bahriye nazırlarının kim tarafından seçileceği konusunda cemiyet yönetimle karşı karşıya geldi. Anayasaya göre bu hak sadrazama verilmişti. Bu da padişahın onayından geçiyordu. Cemiyet etkin davranarak kendi istediği kişileri bu makamlara getirdi. Bunun üzerine Sait Paşa hükümeti istifa etti ve Kamil Paşa devreye girerek yeni bir kabine kurdu.

Kamil Paşa’nın yeni kabineyi kurmasıyla işler düzelmeye başladı, fakat bu uzun sürmedi. İlk kötü haber 5 Ekim de Bulgaristan’dan geldi. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bir gün sonra da Avusturya-Macaristan Bosna Hersek’i topraklarına kattığını duyurdu. Bu karışık durumdan faydalanmak isteyen Girit de Yunanistan’a bağlandığını açıklamıştır. Fakat büyük devletlerin karşı olması sebebiyle Girit Yunanistan’a bağlanamamıştır.5

Bu olaylar ülke de deprem etkisi yarattı ve Avusturya malları boykot edildi. Fesler Avusturya’dan geldiğinden Milliyetçiler feslerini atıp beyaz keçe külah giydiler ve Selanikli tüccarlar da fes fabrikası kurmak için harekete geçtiler.6 7 Ekim tarihinde de kör Ali isminde bir şahsın liderliğini yaptığı meşrutiyet aleyhtarı bir gösteri yapıldı. Fakat gösteri örgütsüz olduğu için başarılı olamamıştır.

Bır müddet sonra olaylar durulunca Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan tazminat vererek bu olayı kapatmışlardır. Bundan sonrada cemiyet ile Kamil Paşa’nın arası açıldığı için Kamil Paşa görevinden alındı ve Hilmi Paşa kabinesi kuruldu. Bu değişiklikten sonra gazetelerde cemiyet aleyhinde kampanyalar başladı. İngiliz basını da buna destek verdi. Böylece 31 Mart’a giden süreç başladı.

İsyanın ortaya çıkmasındaki en büyük neden ordudaki hareketliliktir. Ordudan bir takım subayların tasfiye edilmesi, askerlerin çok sıkı bir eğitimden geçmesi (disiplin, çalışma fazlalığı), küçük rütbeli subayların orduda etkin olması bunun da hiyerarşik düzeni bozması, erlikten yetişip, subay olan alaylı subayların ordudan çıkarılması orduda huzursuzluğa neden oluyordu.7 Bu dönemde cemiyet aleyhtarı yazılar yayınlayan Serbesti gazetesi başyazarı Hüseyin Fehmi’nin öldürülmesi de bütün bu sebepleri daha etkin kılmıştır. Muhalefetin bundan yararlanmak istemesi üzerine isyan patlak vermiştir. Fakat muhalefetin isyanı kontrol edememiş, büyüyen isyan daha sonra Abdülhamitçi bir havaya bürünmüş, bunun üzerine Prens Sabahattin Abdülhamit’i tahttan indirmek için donanmayı kullanmak istemiştir. Fakat bunu başaramamıştır.

İsyan sebebiyle İstanbul’dan silinen cemiyet Selanik’te hala güçlü idi. Üçüncü ordu komutanı Mahmut Şevket Paşa Hareket Ordusu adında bir ordu kurarak İstanbul’a yöneldi. Hareket ordusu bir iç savaş çıkmaması için Yeşilköy’de kalarak İstanbul’a girmedi. Abdülhamit direnemeyeceğini anladığı için tahtta kalabilmek amacı ile Hareket Ordusu’ndan taraf gözüktü. Hareket Ordusu da Abdülhamite karşı tavırlarda bulunmayacını söylüyordu.

Abdülhamit Askerlere direnmemelerini söyledi. Fakat Askerler başlarına gelecekten korktukları için Hareket Ordusu İstanbul’a girdiğinde direnmeyi seçtiler ve Beyoğlu gibi hakim oldukları kışlalarda çatışmalar çıktı.

Hareket Ordusunun İstanbula girmesinden beş gün sonra Meclis Abdülhamit’i tahttan indirip 5. Mehmet Reşat’ı tahta geçirdi.

31 Mart olayının bastırılması sonrası cemiyet meclise, İstanbul’a ve ülkeye hakim oldu. Asıl itibariyle askerler ön plana çıktılar. Bu da ileriki yıllarda cemiyet için ve ülke için sakıncalı sonuçlar doğurdu.

Hareket ordusunun İstanbul’a hakim olmasından sonra Kamil Paşa görevinden alınmıştır. Kabine H.Hilmi Paşa tarafından kurulmuştur. Bununla birlikte M.Şevket Paşa kabineye hakim olmuş ve ilk üç orduyu birleştirip başına geçmiştir. 31 Mart vakasından sonra yapılan en önemil hareket Padişahın yetkilerinin kısıtlanmasıdır. Meşrutiyetin ilanından sonra cemiyet önemli makamlara adamlarını getiremiyordu. Bunun ortadan kaldırmak için 31 Mart olayının etkisini de kullanarak bir kanun değişikliği yapılmıştır. Padişahın yetkilerinin kısıtlanması ilk zamanlarda cemiyetin işine yaramıştır, fakat ilerleyen yıllarda bundan zarar görmeye başladığı için cemiyet padişahın yetkilerini arttırmıştır. H.Hilmi Paşa kabinesinin dağılması üzerine Hakkı Paşa kabinesi kurulmuştur. Bu kabine sayesinde cemiyet iktidara biraz daha yaklaşmıştır. Zira bu kabinede ittihatçı sayısı epey artmıştır.

31 Mart’tan sonra egemenliğini güçlendiren cemiyet bir takım ıslahatlar yapmak istemiştir:

* 1908 Temmuzundan beri meydana gelen siyasal değişiklikleri anayasaya geçirmek

* Osmanlı İmparatorluğunu ve idari mekanizmasını çağdaş bir devlet haline getirmek, imparatorluk içinde birlik sağlamak.

* İkincisi gerçekleştikten sonra gereksiz hale gelen kapitülasyonları kaldırmak.

Bunun yanında askere alınma ile ilgili, cemiyetlerle ilgili, grevlerle ilgili vb. alanlarda birtakım kanunlar yapılmıştır ve 31 Mart’ı izleyen zamanda Meclisi Mebusan iyice etkin olmuştur.

Bu dönemde devletin ekonomik bir krizine çözüm olarak borç alabilmek için Avrupa devletlerine başvuruldu. İlk olarak Fransa’dan borç istendi. Çeşitli şartlarda borç bulundu. Fransa’dan sonra İngiltere’den de borç istendi, fakat İngiltere borç vermeye yanaşmadı. Almanya Osmanlının bu durumundan faydalanmak için kendi isteği ile uygun şartlarda borç vermek istemiştir. Bu borç kabul edilmiştir. Almanya böylece Osmanlı devleti üzerinde etkin olmuştur, fakat bu uzun sürmemiştir. Almanya’nın müttefiki İtalya, Osmanlı Devletinin Kuzey Afrika’daki son toprak parçasını işgal ederek bu olumlu gelişmeyi (Almanya açısından) ortadan kaldırmıştır.

İtalya birliğini geç tamamlayan bir ülke olduğu için kendine sömürgeler oluşturamamıştı. Bu amaçla kendine en yakın hakimiyet altına alınmamış Trablusgarp’a göz dikmişti. 1887’den itibaren buraya ekonomik olarak sızmaya başlamış ve İtalyan uyrukluları yerleştirmişti. İtalya 23 Eylül 1911 günü Osmanlı Devletine Trablus’un kendisine verilmesi için 24 saatte cevap vermek üzere bir nota gönderdi. Osmanlı Devleti ters etki yaratacağından korkarak Trablus’u vermeye yanaşmamıştır, fakat uzlaşabileceğini söylemiştir. İtalya bu cevap üzerine Trablusgarp’ı işgal etmeye başlamıştır. Üçlü ittifak’ın üyesi olmakla birlikte itilaf devletleriyle flört eden italyanın gönlünü kazanmak için büyük devletler işgali olumlu karşıladılar. Osmanlı devletinin bu bölge ile kara bağlantısı yoktu. Donanması da zayıf olduğundan buraya müdahale edemiyordu. Mustafa Kemal, Enver bey gibi, askerler gizli yollarla bu bölgeye gitmişler ve halkı örgütleyerek İtalyanların iç bölgelere girmesini engellemişlerdir. Trablusgarp’ta İtalyanlar başarı kazanamayınca Beyrut, İzmir Limanlarını ve Çanakkale’yi bombalamışlardır. Ancak bu yöntem büyük devletlerin hoşuna gitmemiştir. Bu dönemde Balkan devletleri Osmanlıya karşı birleştiği için Osmanlı Devleti İtalyanlar’la anlaşmak zorunda kalmıştır.

Trablusgarp savaşının başladığı dönemde mecliste Hizib-i Cedid adını taşıyan Muhalefet etkisini kaybetmiştir. Fakat savaş kötü gitmeye başlayınca muhalefet Hürriyet ve İtilaf adı altında birleşmiştir. Bu muhalefet ileriki yıllarda imparatorluğun geleceğine de olumsuz etkilerde bulunmuştur.

Yapılan seçimlerde muhalefet cemiyetle aynı oranda milletvekili çıkarmıştır. Bunun üzerine cemiyet meclisin yetkilerini kısıtlayıp padişahın yetkilerini arttırma yoluna gitmiştir. Böylece meclisin önünü biraz kesebilmişlerdir.

Bu dönemde Ordu’da gruplar oluşmaya başlamıştır. Haziran-Mayıs 1912’de İstanbul’da bir grup subay Halaskar Zebitan grubunu kurdular.8 Bu grup Makedonya’da isyan eden birliklerle, Hürriyet ve İtilaf fırkası ile iletişim halinde idi. M.Şevket paşa bu gruba karşı baskı politikası izlemiş fakat başarılı olamayıp istifa etmek zorunda kalmıştır.

Sait Paşa hükümeti dağılınca kabine kuracak kimse bulunamadı. en sonunda ise Gazi Ahmet Muhtar Paşa kabineyi kurdu. Kamil Paşa da bu kabineye girdi. Halaskar’an Zabitan grubununda baskısıyla bu dönemde Meclisi Mebusan kapatıldı.

G.Ahmet Muhtar Paşa hükümeti, ilk olarak Arnavut İsyanı ile uğraştı. Bir genelge yayınlayarak Arnavutları bastırma harekatına son verdiğini ve şikayetleri dinlemek üzere bir heyet göndereceğini açıklamıştır. Münsir İbrahim Paşayı da İriştineye gönderip Arnavutların 14 maddeden oluşan isteklerini öğrenmiştir. Bu ondört maddenin bazıları kısmen bazılarıda yumuşatılarak kabul edilmiştir. Fakat Arnavutlar bundan memnun olmayıp isyana devam ettiler. Bunun üzerine devlet sert yüzünü gösterdi. Daha sonra da Rumeli’de af ilan edildi ve isyancılar dağıldılar.

A.M.Paşa hükümetinin uğraştığı ikinci mesele de Asker ve memurların siyasetle uğraşmamalarını sağlamaktır. 8 Ağustos’ta bir genelge ile bütün memurlardan fırkalarla hiçbir ilişkileri olmadığına dair belge istendi. 10 Ağustos’ta başka bir genelgeyle Askerler sadakat ve itaat yemininde bulunduruldu. Fakat bu fazla bir etki yapmadı.

A.M.Paşa döneminin en önemli olayı I. Balkan savaşıdır. Osmanlı devletinin Trablusgarp’ta savaş halinde olduğu bir esnada ve iç işlerinin de karışık olduğu bir zamanda büyük devletlerinde desteği ile Balkan devletleri kendi aralarında birleştiler. Bu esnada Osmanlı devletinin askerlik süreleri dolmuş olan 75 bin tecrübeli askeri terhis etmesinden faydalanmak isteyen Balkan devletleri ortalığı kızıştırmak için çeşitli yerlerde bombalama faaliyetlerine başladılar.

Bununla beraber Osmanlı Devleti İtalya ile savaş halinde olduğu için Balkan Savaşı’na hazırlanamadı. Balkanlar’daki Osmanlı ordusu çok kötü durumdaydı. Harbiye Nazırı Nazım Paşa olası bir Balkan savaşına karşı bir plan yapmamıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın yaptığı planları da göz ardı etmiştir. Bunun da etkisiyle Balkan Devletleri’nin saldırdığı Osmanlı Ordusu ağır bir yenilgiye uğradı ve Çatalca’ya kadar çekilmek zorunda kaldı. Balkan devletleri ancak Çatalca’da durdurulabildi. Bu yenilginin en büyük sorumlusu Harbiye Nazırı Nazım Bey ve onun bağlı olduğu A:Muhtar Paşa ile Kamil Paşadır.

Bu yenilgi üzerine A.Muhtar Paşa görevinden istifa etti. Yerine Kamil Paşa kabinesi kuruldu. Kamil Paşa İttihat ve Terakki cemiyeti ile uğraşmayı sürdürdü. Öyle ki Kamil Paşa Selanik’in kaybedilmesinden memnundu, böylece Cemiyetin merkezinden ve gücünden kurtulacağını düşünüyordu. Cemiyetin gücünü daha çok kırmak için bazı cemiyet üyelerini hapse attı. Bazılarını Anadolu’ya sürgüne gönderdi. Bazı cemiyet üyeleri de bu tehlikeler karşısında Avrupa’ya kaçtı.

3 Aralık’ta Bulgarlarla Osmanlılar arasında ateşkes ilan edildi. 16 Aralıkta’da Londra’da Balkan Barış Konferansı toplandı. Görüşmeler Ege adaları ve Edirne üstünde kilitlendi. Kamil Paşa kabinesi buraları vermek istemiyordu. Şayet buraları verirlirse ülkede çok büyük olaylar çıkabilir ve Kamil Paşa iktidarını kaybedebilirdi. Konferanstan karar çıkmaması üzerine büyük devletler ortak bir nota ile Osmanlı devletine ya Edirne ve Ege adalarını vermesini ya da savaşın yeniden başlayacağını bildirdiler. Verilecek zorunlu kararın sorumluluğunu yaymak isteyen Şeyhülislam Cemalettin Efendi deletin ileri gelenlerinden oluşan bir kurul kurdu. M.Şevket Paşa ve Prens Sabahattin bu kurula katılmadılar. Kurul da ezici çoğunlukla barış kararı verdi. Ertesi gün bunu kamuoyuna açıklamak için toplanıldı. İttihat ve Terakki cemiyeti, Edirne’nin verileceğini anlamış hem bu kararın açıklanmasını engellemek hemde bu esnada toplumda oluşan vatansever düşünceleri kullanarak iktidara gelebilmek için, 23 Ocak 1913’te bir baskınla iktidarı ele geçirmiştir.

Tarihe Bab-ı Âli baskını adıyla geçen bu baskından sonra Kamil Paşa hükümeti düştü. Yerine Mahmut Şevket Paşa kabinesi kuruldu. Yeni kabine kendisinden önceki hükümetten farklı olarak muhaliflere karşı bir misilleme yapmadı. 11 Şubat 1913’te genel bir af ilan etti.

Yeni hükümetin en önemli sorunu Edirne idi. ateşkesin müddeti doluyordu. Büyük devletlerin verdiği notaya cevap verilmesi gerekiyordu. Şayet Edirne verilir ise ülkede çok büyük bir bunalım yaşanabilirdi. Bu nedenle notaya olumsuz cevap verildi. Bunun üzerine Bulgarlar savaşı yeniden başlattılar. Enver ve arkadaşları savaş taraftarıydı. M.Şevket Paşa ordunun böyle bir şey yapacak gücünün olmadığını düşünüyordu. Fakat Enver ve arkadaşlarının isteği gerçekleşti. Bolayır tarafından bir harekat yapıldı, fakat başarılı olunamadı. Bunun üzerine Edirne’nin verilebileceği büyük devletlere gizlice bildirildi. Ancak buna gerek kalmadan 26 Mart’ta Bulgarlar Edirne’yi savaş yolu ile elegeçirdiler. Bu sayede cemiyet ve M.Şevket Paşa konumlarını koruyabildiler.

Mahmut Şevket Paşa hükümeti bu badireyi atlattıktan sonra Almanya ile kurmayı düşündüğü ilişkiyi dengeleyebilmek için İngiltere’ye yaklaşmıştır. Lynch olayında İngiltere aleyhine alınan kararı değiştirmek suretiyle ilişkilerini yumuşatma yoluna girmiştir.

Şevket Paşa hükümetinin uzlaşmacı tavrına rağmen muhalefet darbe yapmak için bir takım çalışmalar içine girmişti. Fakat bu hazırlıklar farkedildi. Bunun üzerine darbeciler yeni bir plan yaptılar. Bu plana göre Mahmut Şevket Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa, Azmi Bey, Emanuel Karasa ve Nesim Ruso öldürülecek, böylece darbe yapılacaktı. Plan gereği ilk olarak 11 Haziran 1913 günü M.Şevket Paşa öldürüldü. Cemal bey bu olay üzerine 200’ü aşkın muhalifi topladı ve Sinop’a sürgüne gönderdi.

M.Şevket Paşanın öldürülmesi üzerine yeni kabine Sait Halim Paşa tarafından kurulmuştur. Bu kabine döneminin en önemli olayı Edirne’nin geri alınmasıdır. Osmanlı devletleriyle Balkan devletlerinin kendi aralarında savaşmasından faydalanarak 15 Temmuz’da Midye-Enez çizgisini işgal etti. 19 Temmuz’da da Meriç’e kadar ilerledi. Avrupa devletleri aralarında uzlaşamadığı için Edirne’nin Osmanlı’nın elinde kalması kolaylaştı. Sait Halim Paşa hükümeti ile cemiyet denetleme iktidarı olmaktan çıkıp gerçek iktidar olma yoluna girmiştir. Bundan sonra cemiyet üyeleri arka plandan ön plana çıktılar ve 14 Mayıs 1914’te yapılan seçimlerle de tek başına iktidar oldular.9

Balkan savaşları sonucu oluşan hava sebebiyle cemiyette Osmanlı Devletinin tarafsız olsa da olmasa da büyük devletler tarafından paylaşılacağı fikri hakim idi. Bu sebeble Almanya tarafından önerilen ittifak teklifi kabul edilmiştir. Bu ittifaka dahil olunması sonucu I. Dünya Savaşına bu ittifakla girildi. Fakat ittifak savaşı kaybedince Osmanlı Devleti de yokoluşa sürüklendi.

KANT, Immanuel1724-1804 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu. Temel eserleri: Kritik der Reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi), Kritik der Pratischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi) ve Kritik der Urteilkraft (Yargı Gücünün Eleştirisi).

Temeller: Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak epistemolojiyi ön plana çıkartmış olan Kant, öncelikle Hume’dan etkilenmiştir. Kendi deyişiyle Hume onu dogmatik uykusundan uyandıran, spekülatif felsefe alanındaki araştırmalarına yeni bir yön veren filozof olmuştur. Öte yandan, o Descartes’in akılcılığının da birtakım olumlu yönler içerdiğini saptamış ve zihnimizin, matematikle uğraştığı zamanki işleyiş tarzı karşısında adeta büyülenmiştir. Kant, bundan başka asıl, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda göz kamaştırıcı gelişmeler kaydeden bilimden, özellikle de fizikten etkilenmiştir. Kant’ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bir bilim adamı, Kant’a göre, bir yandan kendisinden önceki bilim adamlarının ulaştığı sonuçları kabul eder; yine, bir bilim adamı kabul ettiği bu sonuçlara ek olarak, yeni araştırmalara giriştiği zaman, deneysel yöntemler kullanır. Bilim yansızdır ve nesneldir.

Öte yandan bilimin, özellikle de Newton tarafından geliştirilen modern fiziğin çok başarılı sonuçlar doğurmuş olan yöntemi, Kant’a göre, rasyonalizmi de empirizmi de aşarak gelişmiştir. Başka bir deyişle, fizik bilimi, rasyonalizmin ulaştığı sonuçları da, empirizmin ulaştığı sonuçları da yanlışlayarak gelişimini sürdürmektedir. Buna göre, kendisine en sağlam bilgi modeli olarak düşünülen matematiği örnek alan rasyonalizm, şeylerin bizatihi kendilerine yönelmeden, şeylerin kendileriyle bir temas kurmadan, yalnızca düşünceleri birbirlerine bağlamakla yetinip, şeylerin kendileriyle ilgili olarak apriori sonuçlara ulaşır. Oysa fizik, matematiği de kullanarak şeylerin bizatihi kendilerine yönelmekte, şeylerin kendileriyle, rasyonalizm tarafından kurulamayan teması, başarılı bir biçimde kurmaktadır.

Kant’a göre, İngiliz filozofu Hume’un empirizmi, belirli bir nedenden daima aynı sonucun çıkacağını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğimizi savunmak suretiyle, nedensellikle ilgili olarak kuşkucu bir tavrı benimsemiştir. Oysa, çok başarılı sonuçlar elde etmiş olan fizik bilimi hemen tümüyle nedensellik ilkesine dayanmaktadır. Kant bu bağlamda, kendisine düşen işin, rasyonalizm tarafından da, empirizm tarafından da açıklanıp temellendirilemeyen bilimi, özellikle de fizik bilimini temellendirmek, bilimsel bir biçimde düşündüğü zaman, insan zihninin nasıl işlediğini bulmak olduğunu düşünmüştür.

Başka bir deyişle, o felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır. Bununla birlikte, bu hiç de kolay bir iş değildir, çünkü bilim ve din yüzyıllardır birbirlerine karşı amansız bir mücadele içinde olmuşlar ve bilim, dinin otoritesi karşısında mutlak bir zafer kazanma yoluna girmiştir. Bu zafer, Kant’a göre, bilimin bakış açısından iyi ve olumlu olmakla birlikte, ahlak ve dinin bakış açısından tam bir felakettir.

Bilimin dinin müdahaleleri karşısında özerkliğini kazanması hiç kuşku yok ki iyi bir şeydir, fakat bu, bilimsel olmayan tüm inançların, din ve ahlakın temelsizleşmesi ve anlamsızlaşması anlamına geliyorsa, bilimin zaferi, insanlık açısından, dinin bakış açısından gerçek bir felakettir. Kant, öyleyse, yalnızca din, bilim ve ahlakı temellendirmek durumunda kalmamış, fakat rasyonel bir varlık olmanın ne anlama geldiğini gösterme durumunda kalmıştır. O, işte bu amacı gerçekleştirebilmek için, hem Descartes’in rasyonalizminden ve hem de Hume’un empirizminden önemli gördüğü öğeleri alarak, transendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabası vermiştir.

Bilgi Görüşleri: Düşüncesinde rasyonalist felsefeyle empirist felsefenin bir sentezini yapan Immanuel Kant, bilgide hem deneyimin ve hem de aklın katkısının kaçınılmaz olduğunu öne sürmüştür. O, ilk olarak en basit bir deneyimin, duyu izlenimlerinin bile apriori bir öğeyi, deneyden türemeyen, fakat deneyi yaratan ve mümkün kılan bir öğeyi içerdiğini göstermiştir. Söz konusu apriori öğelere karşılık gelen zaman ve mekana, deneyin transendental koşulları adını veren Kant, böylelikle Hume’un matematiksel bilimlerin tümüyle analitik bir yapıda olduğu görüşüne karşı, matematiğin mekan ve sayıyla ilgili yargılarının sentetik doğasını ortaya koyabilme imkanı bulabilmiştir.

Başka bir deyişle, zihnin bilgideki temel, ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen ham ve işlenmemiş malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleştirip, ona bir birlik kazan9dırmak olarak tanımlayan Kant’a göre, zihin söz konusu sentezi, her şeyden önce, çeşitli tecrübelerimizi sezginin belirli kalıpları içine yerleştirerek gerçekleştirir. Sezginin söz konusu kalıpları ise zaman ve mekandır. Buna göre, biz şeyleri zorunlulukla zaman ve mekan içinde olan şeyler olarak algılarız. Bununla birlikte, zaman ve mekan duyu-deneyinden türetilmiş ideler, izlenimler ya da kavramlar değildirler. Zaman ve mekanla, Kant’a göre, doğrudan ve aracısız olarak sezgide karşılaşılır. Bunlar sezginin apriori, yani her türlü deneyimden önce gelen ve her tür deneyin onsuz olunamaz koşulları olan kalıplarıdırlar. Yani, bunlar duyu-deneyindeki nesneleri her zaman kendileri aracılığıyla algılamakta olduğumuz gözlüklerdir. O zaman ve mekanla ilgili bu öğretisine transendental estetik adını verdikten sonra, transendental analitiğe, kategoriler öğretisine geçmiş ve tıpkı, duyarlık ya da deneyimin apriori algı formları içermesi gibi, doğaya ilişkin araştırma ve bilginin de bağıntı, töz ve nedensellik türünden apriori ilkeleri içerdiğini göstermiştir.

En sıradan düşüncede bile, sistematik olmayan bir tarzda varolan bu kategoriler, matematiksel-mekanik bir doğa biliminin temel öğeleri olarak ortaya çıkar ve rasyonel bir doğa kavrayışını mümkün hale getirir. Başka bir deyişle, düşüncenin ya da insan zihninin duyu-deneyinden gelen malzemeye bir birlik kazandırması veya söz konusu malzemeyi bir sentezden geçirmesiyle ilgili olan belirli kategorilerin bulunduğunu ifade eden Kant’a göre, zihin söz konusu sentez ya da birleştirme faaliyetini çeşitli yargılar ortaya koymak suretiyle gerçekleştirir, öyle ki bu yargılar bizim dünyaya ilişkin yorumumuzun temel bileşenlerini meydana getirir. Deneyimde söz konusu olan çokluk, Kant’a göre, bizim tarafımızdan nicelik, nitelik, bağıntı, töz gibi belirli değişmez formlar ya da kavramlar aracılığıyla değerlendirilir ya da yargılanır. Örneğin, nicelikle ilgili bir yargı söz konusu olduğunda, zihnimizde bir ya da çok olan vardır. Nitelikle ilgili bir yargı öne sürdüğümüz zaman, ya olumlu ya da olumsuz bir önerme ortaya koyarız. Bağıntıyla ilgili bir yargıda bulunduğumuz zaman ise, ya neden ile sonucu ya da özne ile yüklem bağıntısını düşünürüz.

Bütün bu düşünme tarzları, Kant’a göre, zihnin duyu-deneyinden gelen malzemeyi birleştirme, bu malzemeyi sentezden geçirme ya da söz konusu malzemeye bir birlik kazandırma faaliyetinin temel bileşenleridir. Ve biz bu sentez faaliyetiyle de duyu izlenimlerinin çokluğundan, yani sonsuz sayıdaki darmadağınık izlenimden, tek bir tutarlı dünya resmi elde ederiz.

Kant’a göre, duyu deneyinin kapsamı içine giren her nesne, bu kategorilerden birine ya da diğerine uymak durumundadır. Zira anlama yetisi, insan zihni bu kategorilere uymayan bir şeyi hiçbir şekilde konu alamaz, alsa bile anlayamaz. Görünüşlerin, fenomenlerin bir şekilde anlaşılabilmeleri için, onlara anlama yetisinin kategorileri aracılığıyla bir yapı kazandırılması gerekmektedir. Anlama yetisinin kategorilerine uymayan bir şey insan zihni tarafından bilinemez. Kant’a göre, duyu- deneyimiz belirli bir yapı ve bir birlik sergilemektedir. İşte duyu-deneyinin sergilediği bu yapı ve birlik, ancak ve ancak görünüşleri kendi kategorilerine göre düzenleyen anlama yetisinin faaliyetiyle açıklanabilir.

Bununla birlikte, kategoriler düşüncenin ya da bilginin öznel koşulları olduklarından, burada bunların nasıl olup da nesnel bir geçerliliğe sahip olabildiği, yani nesnelere ilişkin bilgimizi mümkün kılan koşulları sağlayabildikleri sorusu ortaya çıkar. Kant’a göre, apriori kavramlar olarak kategorilerin nesnel geçerliliği, insanın nesnelere ilişkin duyu-deneyinin yalnızca bu kategoriler sayesinde mümkün olabilmesi olgusuna dayanır. Duyu-deneyinin bir nesnesi, yalnızca bu kategorilerle düşünülebilir. Bir nesneyle ilgili bir düşünce, onunla ilgili tüm yargılar ve dolayısıyla ona ilişkin bilgi, yalnızca kategorilerin sağladığı kavramsal çerçeve içinde olanaklıdır.

İnsan zihninin yalnızca, kategorileri aracılığıyla kendilerine bir yapı kazandırdığı fenomenleri bilebileceğini, bunun ötesine giderek şeylerin bizatihi kendilerini bilemeyeceğini, duyu deneyindeki nesnelerin insan zihninin işleyişine uyduğu için bilinebildiklerini söyleyen ve tüm empirik yasaları insan zihninin yasalarına indirgeyen Kant’ın bu bilgi anlayışının en önemli sonuçları, mutlak bir determinizm, bilginin sınırlılığı ve metafiziğin imkansızlığıyla ilgili sonuçlardır. Bilgimiz iki bakımdan sınırlıdır. Bilgi, her şeyden önce duyu-deneyinin dünyasıyla sınırlanmıştır. Bilgimiz ikinci olarak, algılama ve düşünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini işleme ve düzenleme tarzlarıyla sınırlanmıştır. Kant elbette ki, bize görünen dünyanın nihai ve en yüksek gerçeklik olmadığından kuşku duymaz. Nitekim, o fenomenal gerçeklikle, yani duyusal olmayan ve akılla anlaşılabilir olan dünya arasında bir ayrım yapmıştır. Bir şey algılanmadığı zaman nedir? Şeyin bizatihi kendisi ne anlama gelir?

Metafiziği: biz algılamadığımız şeyleri elbette ki bilemeyiz. Bizim bildiğimiz şeyler numenler, şeylerin kendileri değil de, fenomenlerdir, şeylerin görünüşleridir. Bizim bildiğimiz nesneler duyular aracılığıyla algılanan nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanın bizim zihnimiz tarafından yaratılmadığını biliyoruz. Zihin, bu dünyayı yaratmak yerine, şeylerin kendilerinden türetilmiş olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bağımsız olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnızca bize göründüğü ve bizim tarafımızdan düzenlendiği şekliyle bilebildiğimiz bir dış gerçekliğin varolduğu anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttırmaz, fakat bize bilgimizin sınırlarını gösterir.

Immanuel Kant bu öğretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek, Newton fiziğini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın varoluşu, ruhu ölümsüzlügü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği olanaksız hale getirir. Çünkü, metafizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından sağlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel ögesinden biri olan deney, tecrübe ögesi metafizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse, metafizik alanında bilimsel bilgi olanaklı değildir.

Ahlakı: Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayırımını insan varlığına uygulayarak, ahlak imkanını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri akılla anlaşılabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir ögesidir.

Buna karşin, insan kendisini hayvandan ayıran aklıyla, fenomenler dünyasının üstüne yükselir, aklı sayesinde, nedenselliğin, doğal zorunluluğun hüküm sürdüğü dünyanın ötesine geçip özgür olur. Başka bir deyişle, metafiziğin ancak pratik akıl alanında, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabileceğini savunan ve deneyimdeki apriori öğeyi çıkarsama yöntemini, ahlak alanında ahlaki yargılara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargıları psikolojik bir açıdan değerlendirmiş ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak koşulsuz olma özelliğiyle, ahlak alanında apriori öğeyi yakalamıştır.

Ona göre, kategorik buyruğun, yani insandan insan olduğu için belli şeyleri yapması isteyen ahlak yasasının, iyi iradenin tanınması, insanın yüceliğini, gerçek kişiliğini ve insan varlıklarını kişiler olarak birbirlerine bağlayan halkayı oluşturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde gelişen bir metafizik öne süren Kant’ın felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaşılabilir dünyası olarak ortaya çıkar. Akılla anlaşılabilir özgürlük dünyasının fiziki ve doğal dünyayla olan ilişkisinin ne olduğu sorusu ise, Kant’ı her iki dünyayı da uyumlu kılan bir tanrısal düzen postülasıyla, ölümsüzlük postülasına götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır.

Türk şiir ve düşünce tarihinin ulu kişilerinden biri hiç şüphesiz Yunus Emre’dir. Yunus Emre gerek kendi çağında gerekse kendinden sonraki 700 asırlık bir zaman diliminde fikirleriyle şiirleriyle dipdiri kalmış ve kalmaya da devam etmektedir. Şiirlerini sade Türkçe ile yazmış. Bu sade Türkçe ile insanlarda duygu coşkunluğu yaratmış ve kendine özgü bir lirizmle insanları adeta büyülemiştir. Yunus Emre yaşayan ve var olan halk diliyle şiirlerini söylemiş. O devirde karamanoğulları beyliğinin dışındaki beyliklerde özellikle de devletin resmi dilinin Farsça olduğu, Arapça’nın  hakim bir dil olduğu dönemlerde Yunus Emre şiirlerini halk dili olan Türkçe ile söylemiştir.  Şiirlerinde sevgi, saygı, gönül, kalp, Allah sevgisi, aşk, özellikle ilahi aşk gibi konularda sıkça söz eder. Başlıca temaları bunlardır.  Gönül Yunus Emre için çok önemlidir. Çünkü gönül Yunus Emre için bir Allah yapısıdır. Kırılması onun için bir bedbahtlıktır.  Şimdi Yunus Emre’nin genel olarak fikirlerini, görüş ve düşüncelerini inceleyelim.

a. Yunus Emre’deki Hümanist düşünce:

Yunus Emre İslamiyetin öz değerlerinden, içinde yaşadığı bölgedeki kolonizatör Türk dervişlerinden ve sofilerden aldığı kavramlardan birleştirdiği kendine özgü bir hümanist düşüncesi vardır. Batıdaki bildiğimiz hümanist düşünce ile Yunusun hümanist yani insani düşüncesi veya insanı hedef alan düşüncesi arasında fark vardır. Batıdaki hümanist düşüncenin hedefi; insan iken, iyiliğiyle kötülüğüylü bütün sınırsız özgürlüğüyle insanı hedef almışken, beşer üstü varlıkları reddeden, hatta Allah’ı reddeden insanı hedef almışken Yunus’taki insani düşüncenin hedefi İlahi aşk veya insan Allah merkezli insandır. Yunus’ta sonuç ne olursa olsun, hangi düşünce olursa olsun bütün olarak insanı Allah’a götürmelidir. Zaten batıdaki hümanist düşünce hareketi Rönesans’la başlamıştır. Halbuki Yunus Emre asırlar önce kendine özgü insani düşüncelerini Anadolu halkının gönlüne ulaştırıyordu.  Bu düşünceyi şiirlere dökerek ve yaşayan Anadolu Türçesiyle ele almış ve Türk toplumuna hediye etmiştir. Bu bakımdan bu düşünce kendine ve Türk toplumuna özgüdür. Batıdaki hümanist gelişmelerin ortada eseri bile yokken Yunus Emre kendi halinde tek başına içindeki sonsuz ilahi aşkla asırlara hitap edecek hümanist düşünceyi milletine sunmuştur.

Öyle ki Batılıların yıllarca düşünüp bir türlü uygulayamadıkları hümanist düşünceyi, tarihimizin derinliklerinden beridir yaşanılıp uygulanmaktadır. Her ne kadar batılılar bu konuda çok yazmış ve çizmiş iseler de bir türlü fiiliyatta gerçekleştirememişler  diğer taraftan da Anadolu insanında gördükleri eşsiz hoşgörü ve hümanist düşünceyi hep merak etmişler ve bu durumu defalarca basın ve yayın organları vasıtasıyla dile getirmişlerdir.(1)  Sanırım Anadolu insanındaki bu düşüncenin temellerini Yunus Emre’de aramak gerekir.

“Yetmiş iki millete bir göz ile bakamayan,

Şer’in evliyasıyla hakikatte asidir”

Diyordu Yunus Emre 7 asır önce. Çevresindeki gönüllere, bütün insanlığa aynı gözle bakmak gerektiğini belirtiyordu.

Yunus Emre’nin insanı sevmesi veya hümanist bir düşünceye sahip olması insanları Yaratanının bir kapısı olarak gördüğündendir. Bu fikrini şu dizelerinde açıkça belirtiyor (2):

Çok aradım özledim, yeri göğü aradım

Çok aradım bulamadım, buldum insan içinde.

Yunus Emre Allah’ı geleneksel düşüncenin aksine gökte değil, O yaratanını veya kendi diliyle Maşuk’unu yerde arar, insanlarda arar kısaca onun yarattığı her şeyde arar:

Ben ay’ımı yerde gördüm, ne işim var gökyüzünde

Benim gözüm yerde gerek, bana rahmet yerden yağar.

İnsan “gönül” sahibidir. Gönül bütün yüceliklerin kendinde toplandığı yerdir. Gönül nazargahı ilahidir. Nihayet gönül, sevginin coşup taştığı yer olur.

Gah eserim yeller gibi  gah tozarım yollar gibi,

taşkın akan seller gibi gel gör beni aşk neyledi

mısraları Yunus Emre’deki ruh halini yansıtır.(3)

Yine Yunus Emre’deki hümanist düşüncenin temeli insanları sevmesidir. Onun için bütün insanlık birdir. Din, dil , ırk ve cinsiyet ayırt etmez. Değil mi ki onlar birer yaratılan ve yaratan gibi yüce birisi onları yaratmış. Öyle ise insan en değerli varlıktır. Çünkü o varlık Allah’ın yaratmış olduğu ve sonuçta yine Allah’ın eseri olduğu için değerlidir. Peki o zaman hangi eser yapıcısını hatırlatmaz ve ya sevdirmez ki. O seçkin olsun avamdan biri olsun, Allah’a itaatkar biri veya asi biri olsun bütün insanların, insan olmaları itibariyle onun yanında değeri aynıdır. Ve bu insanlara daha doğrusu yeryüzündeki bütün insanlığa bakış açısı şöyledir.

Hâs u âm muti asi Dost kuludur cümlesi

Kime ayıdabilirsin gel evinden taşra çık.

Bütün insanlık Allah’ın kuludur. Bu durumda hangi birisine O’nun dairesinden, evinden dışarı çık diyebilirsin ki.(4) Bütün bu yazılanlardan görülüyor ki Yunus Emre sevgi aşığı, hak aşığı bir gönül dostudur. Onun insanları sevmesi hepsinin Allah’ın yeryüzünde birer tecellisi olduğundandır. Bu bakımdan insan ve onun içindeki esas varlık olan “gönül” Allah yapısıdır. Bütün gönüller eşittir. Bütün insanlık eşittir. Zaten şu sözleri bunun en güzel bir şekilde açıklayıcısıdır.

“YARATILMIŞI SEV YARATANDAN ÖTÜRÜ”…

b. Yunus Emre’nin ana gayesi :

(1) İnsan bütün insanları sevmesi gerekir: Yedi asırdır ruhları ve gönülleri yıkamaya devam eden Yunus Emre’nin destani bir hayatı vardır. Yaptıkları, sözleri, şiirleri; dilden dile dolaşmış, gönülleri fethetmiş kendi deyimiyle “gönüller yapmış”, Anadolu’nun en buhranlı dönemlerinde gerek iç karışıklıklar gerekse Moğolların Anadolu’yu yakıp yıktıkları dönemlerde Anadolu insanına moral olmuş manevi destek olmuştur. Anadolu Türkçe’sini halk gönlünde  yaşatmış ve sevdirmiş, Sarayın ve Medresenin Arapça ve Farsça’yı ön planda tuttuğu ve muteber saydığı bir zamanda, Mevlâna’nın bile eserlerini Farsça yazdığı bir zamanda O şiirlerini Türkçe ve yaşayan halk dilinde söylemiş, halkın gönlüne seslenmiştir. Bu derece halk üzerinde etkili olmasına rağmen O; öyle büyük davasının olmadığı, O’nun gayesinin sadece ve sadece insanlar arasında sevgiyi hakim kılmak olduğunu ifade etmiştir. Onun hedefi “gönül yapmak”tır. Yani gönülleri imar etmek, onları Hak aşkını barındırabilecek olgunluğa eriştirmek olduğunu şu mısralarıyla açıklar: (5)

Ben gelmedim dava için, benim işim sevgi işi

Dost’un evi gönüldendir gönüller yapmaya geldim.

(2) Söz söyleyen kişi dikkatli olmalıdır:  Mutasavvıf şairler gibi Yunus Emre’yi de başka şairlerden ayıran en büyük özellik; O’nların şiirlerindeki söze kutsal bir mana vermesindendir. Başka şairler için şiir ben’in ve toplumun bir ifadesidir. Veya sadece bir kelime oyunundur. Ama Yunus Emre’de şiir başkadır. O’nun için şiir “Tanrı avazı”dır. Şaire çok büyük bir sorumluluk yükler. Bu görüşlerin şöyle dile getiri. (6)

Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı,

Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ide bir söz

Kişi bile söz demini dimeye sözin kemini

Bu cihan cehennemini sekiz uçmağ ide bir söz

Yunus imdi söz yatında söyle söz gayetindenn

Key sakın o şeh katından seni ırak ide bir söz”

Öyle ki insan ne zaman neyi konuşacağını bilmeli ve ona göre konuşmalıdır. Kötü söz konuşmamalı, yerinde ve zamanında konuşmalıdır. Yunus Emre sözün bu dünya cehennemini “sekiz uçmak” derecesine getirebileceğine inanmaktadır.

  (3) İnsan kendini ve hakkı mutlaka bilmelidir : Aynı zamanda Yunus Emre’nin bir diğer hedefi ise, insanın ilk önce kendisi bilmesini ve tanımasını istemesidir. Bütün ilimlerin buna yönelik olmasın ister. Ve şöyle açıklar düşüncelerini:

İlim ilim bilmektir, ilim; kendini bilmektir.

Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır

Okumaktan ma’ni ne kişi Hakk’ı bilmektir.

Çün okudun bilmezsin ha bir kuru emektir..

Kendilerini ilme adamış nice insanın Hakk’ı tanıyamadığını belirtir. İlim adamının kendisini ilme verip dış alemle ilişkiyi kopardığını ve olup biteni göremediğini  Allah’ı unuttuğunu belirtmek ister adeta.

       (4) İnsanın en önemli görevi gönül yıkmamak bilakis  “gönül yapmak”tır: Yunus Emre’ye insanın Kabesi kendi gönlüdür. Yer yüzünde Kabe’nin Müslümanlar açısından değeri ne derece önemli ise kendi Kabe’si olan gönlü o derece mühimdir. Yunus Emre ikisin kıyaslar ve Allah yapısı olan insanın içindeki gönlün (kalbin) daha önemi olduğunu belirtir(7):

Gönül mü yeğ Kabe’mi yeğ eyit bana ey aklı eren

Gönül yeğdürür zira kim gönüldedir Dost durağı.

Yunus Emre gönül yapmak için vardır. Yukarıda bunu söylemiştik. İnsanın hedefi gayesi insanı sevmek olmalıdır demiştik. Zaten Yunus Emre de kendisinin dünyaya gönül yapmak için geldiğini belirtmiştir. Gönül yıkan kimsenin kıldığı namazın hiçbir anlamı olmadığını söyler. Adeta büyük günah işlemiş gibi olacağını söyleyerek, bu durumdan yetmiş iki millet olsa seni temize çıkarsa bile durum değişmeyeceğini belirtir. Öte yandan gönül yıkan birisin boşu boşuna hacca gitmesine emek vermemesini ister.

Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.

Bu konudaki fikirlerini şu mısralarıyla da dile getirir

Gönül Çalabın tahtı gönüle Çalab baktı

İki cihan bedbahtı her kim gönül yıkar ise

Ak sakallı pir koca bilimez hali nice

Emek vermesin hacca bir kez gönül yıkar ise.

Evet gönül Yunus için çok önemlidir. Zaten insanın ana mayası gönlüdür, kalbidir. Diğer organları ise cismani ve fani varlıktan başkası değildir.

Aşk imamdır bize gönül cemaat dost yüzü kıbledir daimdür salat

Dost yüzün göricek yağmalandı onun için kapıda kaldı salat.

der. O her şeyi aşktan bekler, yani Dsot aşkından bekler. onun için yegane önemli olan şey, insanın Allah’a aşık olması ve bunu yoluda ona göre insanı sevmekle, Bir Allah yapııs olan gönüllere girmekle gönülleri tamir etmekle mümkündür. neticede gönüllerin sahibi Allah’tır. Yukardaki mısralarda bazı aykırı durumlar görülüyor gibi olsa, bu bütün mutasavvıfların ortak yönüdür. Onların işi gönüldür. ve bu meseleyi bu çerçeve içerisinde ele alırlar.

Yunus Emre’nin fikirleri böyle bir iki sayfada anlatılacak kadar kısa ve kısır değillerdir. Fakat biz onun fikirlerinden çok az da olsa yayınlamayı görev bildik. Bu konuda son olarak bu konunu üstadı olan Dokuz Eylül Ünv. İlahiyat Fakültesinden Sayın Prof.Dr.Mehmet DEMİRCİ’nin bu konu ile yazmış olduğu Yunus Emre’de İlahi Aşk ve İnsan Sevgisi (KUBBE ALTI YAYINI İKİNCİ BASKI İST.)adlı kitabının sonuç bölümünden alıntılar yapıyorum:

Tasavvuf düşüncesi içinde ilahi aşk önemli yer işgal eder. Kökleri Kur’anı Kerim ve hadislere dayanan bu görüş, mutasavvıflar elinde işlenerek son derece verimli hale sokulmuştur. Yunus Emre’ye göre aşk ezelidir, yaradılışın sebebidir ve bütün cihanı kaplamış vaziyettedir. Aşk insandaki sonsuzluk özlemine en iyi şekilde cevap verir. Namütenahiye doğru kanatlanışı sağlar.Birçok mutasavvıflar gibi Yunus Emre de Allah’a vuslat vasıtası olarak aşkın ilimden üstün olduğunu kabul eder.Üstün ahlak da ancak aşkla gerçekleşir. Aşk denizine dalan ölür fakat yeni bir dirilişe yol açar.Aşk en önemli manevi eğitim aracıdır. Yunus “ben ham idim aşk pişirdi”, “karayı aktan seçer oldum” der ve aşk davası kılan kişinin hırs, heva, kibir, gurur gibi kötü hasletlerden uzak kalacağını belirtir. Aşık menfaatsiz ve yüksek seviyedeki kulluk anlayışını benimseyen kimsedir. Yunus Emre’nin telkin ettiği insan sevgisi, yakın çevreden başlamak üzere sudaki halkalar misali genişleyerek bütün insanlığı kucaklayacak mahiyettedir…(8)

N O T L A R :

1. YUNUS EMRE (makaleler s.441) Prof.Dr.Mümtaz TURHAN

2. YUNUS EMRE (makaleler s.165) Talat Sait HALMAN

3. Y.EMRE’DE İLAHİ AŞK (s.108) Prof.Dr.Mehmet DEMİRCİ

4. Y.EMRE’DE İLAHİ AŞK (s.112) Prof.Dr.Mehmet DEMİRCİ

5. Y.EMRE’DE İLAHİ AŞK (s.118) Prof.Dr.Mehmet DEMİRCİ

6. YUNUS EMRE (makaleler s.273) Prof.Dr.Mehmet KAPLAN

7. Y.EMRE’DE İLAHİ AŞK (s.121) Prof.Dr.Mehmet DEMİRCİ

8. Y.EMRE’DE İLAHİ AŞK (s.142) Prof.Dr.Mehmet DEMİRCİ

 

ALLAH SEVGİSİ :

Bütün tasavvuf ehlinde olduğu gibi , Yunus Emre’de de Allah sevgisi en üst düzeydedir. Ve şiirlerinin başlıca temasıdır. Hemen hemen bütün şiirlerinde Allah sevgisi işler, aşık olanın sevgilisine duyduğu hislerin daha fazlasını duyarak şiirlerinde bunu dile getirir:

“Aşkın aldı benden beni , bana seni gerek seni,

Ben yanarım dünü günü bana seni gerek seni..

Yunustur benim adım, gün geldikçe artar oldum

İki cihanda maksudum bana seni gerek seni”

diyerek Allah’a karşı olan sevgisini iki cihanda bile tek istediğinin Allah sevgisi olduğunu belirtir. Yunus Emre’de Allah sevgisi diğer şairlere benzemez. O söylemek istediği duyguların sade bir Türkçe ile söyler. Aşağı yukarı aynı zamanda yaşamış mevlana ; aynı duyguları eserlerle çevresine telkin ederken o sade bir anlatımla insanlara anlatmış duygularını. Allah aşkını her şeyin üstünde tutar. Hatta kendinin yerine içinde sadece Allah aşkının olmasını ister.:

“İlahi bir aşk ver bana, kandalığımı (nerede olduğumu) bilmeyeyim

Yavu kılayım (kaybolayım) ben beni isteyüben bulmayayım”

Diyerek, Allah aşkını tamamen benliğini sarmasını ister. Bu bakımdan adeta Allah sevgisini kendi benliğiyle bütünleşip insanlıktan sıyrılmak ister. Ve bu bütünleşmeyi

“Aşktır bu derdin dermanı, aşk yolunda verem canı,

Yunus Emre eydür bunu, bir dem aşksız olmayayım”

derken ebedi sürmesini ister. Bunun da gerçekleştiğini yani Allah sevgisi ile bütünleştiğini söyler bize Yunus Emre.

“Beni bende demen bende değilim,

Bir ben vardı bende benden içeri”

derken öte yandan;

“Yürür isem gönlümde söyler isem dilimde,

Çalab (Allah) kendi nurunu gözüme tuş eyledi”

diyerek bu isteğini gerçekleştiğini belirtiyor. Allah sevgisine ve Allah’a ulaşmada hiç bir engel tanımaz ve Allah katında kıymetinin çok olduğuna inandığı Hz. Muhammed’den tutunda Gözü yaşlı Yakub (a.s)’a kadar herkesle birlikte Allah’ı ve Allah sevgisini çağırır. Burada Yunusun büyüklüğü bir daha ortaya çıkıyor. Öyle ki insanların dini önemli değildir. Ve bütün dinlerin semavi dinlerin ortak noktası Yüce Allah’tır. İşte yine Yunus Emre bütün dinlerle çağırıyor Allah’ı, aşkını ve sevgisini. Şu dizeler sanırım bunu çok güzel ifade ediyor:

“Gökyüzünde İsa ile, tur dağında Musa ile,

Elindeki asa ile çağırayım Mevlam seni..

Derdi ökküş Eyyub ile, gözü yaşlı Yakup ile

Ol Muhammed mahbub ile çağırayım Mevlam seni”..

İNSAN SEVGİSİ :

Yunus Emre her şeyden önce gönül insanıdır. Sevgi aşığıdır. Onun tek istediği sevgiye balı olan her şeydir. İnsanın ilk önce gönlüne önem verir. Bir gönül yıkmayı büyük günah sayar. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Yunus Emre genel felsefesi insan ve aşk özellikle ilahi aşk üzerinedir. Günümüzde herkes bir demokrasi havarisi kesiliyor. Özgürlükler deniliyor, temel hak ve hukuk deniliyor. Yunus Emre bunu asır öncesinden halletmiştir. Çünkü “Yaratılanı sev yaratandan ötürü” diyerek bütün insanlığı bütün mahlukatı bütünü mevcudatı kısaca yaratılmış olan her şeyi sevmemiz gerektiğini söylüyor. İnsanların kimlikleri ve milliyetleri önemli değildir, hatta ve hatta dinleri de önemli değildir Yunus Emre için. Önemli olan yaratılmış olması ve onu da bir yaratanının bulunması yani Yüce Allah tarafından yaratılmış olmasıdır. İnsan değer verilmiş yaratılmıştır. İnsan ne kadar kötü olsa da ne kadar istemediğimiz düşmanımız olsa da Hakkın hatırı için Yaratanının hatırı için sevmek zorundayız, ve biz de bir yaratılmış olduğum z için sevilmek zorundayız. Zaten yine Yunus Emre “Sevelim sevilelim bu dünya kimseye kalamaz” diyerek insanın dünyada ki amacının ne olması gerektiğin açıklıyor. Sevmek Yüce Allah tarafından bize verilmesi en büyük nimettir. Yüce Allah’ı sevmekle kalmayıp ona aşık olmamız gerektiğini de söylüyor. Zaten şiirlerinde ana tema bu yöndedir. Aşksız insanın odundan farkı olmayacağın da söylüyor.

Yunus Emre’de insanı dili dini önemli değildir demiştik. Yunus Emre için bütün insanlar birdir. Aynı gözle insan gözüyle bakılmasını ister. Bu bakımdan insanlar eşittir ona göre.

“Yetmiş iki millete bir göz ile bakamayan,

Şer’in evliyasıyla hakikatte asidir”

der. Yine burada Kur’anı Kerim’in kardeşlik formülünü uyguladığını şu dizeleriyle öğreniyoruz

“Hakkı gerçek sevenlere, cümle alem kardeş gelir”..

Kur’anı Kerim de “inananlar kardeştir” (Hucurat 10) diyordu. Yunus Emre ana hedefini ve dünyada ki amacını şöyle açıklar:

“Ben gelmedim dava için, Benim işim sevi (sevgi) için

Dost’un (Allah) evi gönüldendir. gönüller yapmaya geldim”.

İçinde bulunduğumuz şu hoşgörü ve barış ortamına çok muhtaç olduğumuz bu ortamda bu satırlar sanırım insanımızı kendisine gelir. Ortadan kin ve nefret duyguları kalkar da özlediğimiz aydınlık yarınlara bir an önce kavuşuruz

Dünya Edebiyatı Ödevi (1)

Aşk, bunaltıcı ve baskılı bir hayat yaşayan iki kadının hayatlarından kaçmak için kullandıkları bir kaçış yolu mudur? Emile Zola’nın “Therese Raquin” ve Balzac’ın “Eugènie Grandet” romanlarında iki kadın karakter, Therese ve Eugènie, birer erkeğe aşık olurlar fakat aşk onları gerçekten monoton ve sıkıcı yaşamlarından kurtarmış mıdır yoksa onları bir tuzağa mı sürüklemiştir? Aşk, Therese ve Eugènie için bir kurtuluş gibi gözükse de aslında onları bir tuzağa itmiştir.

Eugènie ve Therese’in hayatları birçok benzerlik göstermektedir. İkisi de evde bunalmış dolayısıyla bir kaçış yolu ve hayatlarında bir heyecan aramaktadırlar. Eugènie’nin hayatı Therese’e nazaran daha düzenli olsa da, üzerinde karşı çıkamadığı ve bazı yönlerden kendi istediği gibi yaşamasını engelleyen babası Bay Grandet vardır. Eugènie’yi kısıtlayan, üzerinde büyük bir baskı kuran ve hayatını bunaltıcı yapan bu adamdır.

“Kutuyu açınca, Eugènie’yi o genç kızların yüzünü kızartan, içini ürperten, sevinçten titreten umulmadık ve tam bir mutluluk duydu. Bunu kabul edip edemeyeceğini öğrenmek istermişcesine, bakışlarını babasına yöneltti, Grandet de ona, ses tonu bir aktörünküne benzetilebilecek bir halle: “Al, kızım, al!” dedi.” (Balzac, 40)

Bu alıntı, Bay Grandet’nin baskıcı yönetiminin sadece bir göstergesidir. Bu baskı öyle büyüktür ki, Eugènie ne yapıp ne yapamayacağını “öğrenmek” için önce babasına danışması gerekir. Bu, Eugènie’nin yaşamı babasının kontrolü altındadir ve yaşamını bunaltıcı bir hale getiren, bir kaçış yolu aramasını gerektiren nedenlerden biri de budur. Babasının bu otoritesinin ve genelde Eugènie’nin hayatına karışmasının nedenleri arasında, neredeyse psikolojik bir sorun haline gelen cimriliği ön plandadır. Paraya aşırı önem veren bu adamın yaptığı her işin arkasında para yatmaktadır ve bir çok işinin içinde parasal açıdan bir çıkarı vardır.

“Bu iki ailenin sahte bağlılığını sömürüp bundan muazzam çıkarlar elde eden Grandet’nin yüzü bu drama egemendi ve onu aydınlatıyordu. İman edilen çağdaş tek Tanrı, bir tek fizyonomiyle tanımlanan, bütün kudreti içindeki PARA değil miydi? Yaşamın tatlı duyguları burada ancak ikincil bir yer tutuyorlardı: Bunlar da sadece saf, tertemiz üç yürekte çarpıyordu: Nanon’un, Eugènie’nin ve annesinin yüreğinde.” (Balzac, 44)

Paraya herşeyden çok önem veren Bay Grandet’nin duyguları körelmiştir, sadece Nanon’un, Eugènie’nin ve Bayan Grandet’nin duyguları vardır; bunlar da Bay Grandet için fazla önemli değildir zaten. Babasının bu baskısı ve otoritesi, Eugènie’nin aşkı bir kaçış olarak görmesinin, kendini amcaoğlu Charles’a kaptırmasının ve uzun bir zaman Charles’ın geri dönüp onunla evleneceği ümidiyle yaşamasının nedenidir. Aşk, Eugènie için seçilebilecek en iyi kaçış yolu ve heyecan kaynağıdır. Therese için de aynı durumun geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bayan Raquin, Camille’nin öz annesi ve Therese’nin halasıdır, herşeyi çocukları için önceden planlayan, uygulamalırını bekleyen ve bu şekilde huzurlu olan bir insandır ve Therese böyle bir ortamda, böyle beklentiler doğrultusunda büyümüştür. Bayan Raquin, Camille’nin öz annesi, Therese’nin ise halasıdır. Dolayısıyla Therese de Eugènie gibi baskı altındadır.

“Bayan Raquin, çocuklarını şefkatle seyrederdi. Onları birbirleriyle evlendirmeye karar vermişti. Oğluna hep hasta gözüyle bakıyor, bir gün ölünce onu yalnız bırakacağını düşünerek dertleniyordu. Therese’e güveniyor, bu kızın oğlu için uyanık bir hastabakıcı olacağını düşünüyordu. Sessiz, sakin, vefalı yeğenine büyük bir güven besliyordu içinde. Onu denemişti, oğluna kanat gereceğine inanıyordu. Bu evliliğe olmuş – bitmiş gözüyle bakılabilirdi.” (Zola, 28)

Alıntıdan da görüldüğü gibi Therese de “planlanmış” ve monoton bir hayat yaşamaktadır. Halası, o ve Camille için herşeyi önceden planlamış, onları evlendirmiş ve mutlu olacaklarını düşünmüştür. Bu evlilik Therese’in mutluluğu için değil de daha çok “hasta” Camille ve o yaşından sonra huzur avına çıkmış olan Bayan Raquin içindir. Therese’nin yaşadığı evdeki insan ilişkilerini aşşağıdaki alıntı sayesinde daha iyi anlayabiliriz.

“Therese’e danışmadılar. O hep öyle büyük bir uysallık göstermişti ki halasıyla kocası ddüşüncesini öğrenmeyi gerekli bulmamışlardı. Hiçbir sitemde, şikayette bulunmadan onların gittiği yere gidiyor, onların yaptıklarını yapıyor, yer değiştirdiğinin bile farkında değilmiş gibi görünüyordu.” (Zola, 31)

Fakat Therese’in yaşadığı hayat, üzerindeki baskı, ve doğasının gerektirdiklerinden çok daha farklı özelliklere sahip bu yaşamı, onu, doğasından koparamamıştır. “Therese’in geçirdiği kapalı hayat, uymak zorunda kaldığı baskı onun zayıf, ama sağlam vücudunu çökertememişti.” (Zola, 27) Bu alıntıdan da görüldüğü gibi, Therese ne kadar baskı altında yaşasa bile içindeki arzular sönmemiştir. Bu, Therese’in yaşamından bıkmasına ve yenilik istemesinin nedenlerinin başında yer almaktadır. Zaten bir yerde patlak verecek olan evliliği de bir çıkmaza girmiştir. Therese bir süre sonra yaşamından ve evliliğinden sıkılmış, bir yenilik, değişiklik ve heyecan aramaya başlamıştır. Bu yenilik, Laurent gibi “iri – yarı bir gençle” birlikte Therese’in ayağına kadar gelmiştir ve doğal olarak da Therese bunu kaçırmamıştır. Aşık olduğu bu adam ile uzun süren bir kaçamak, bir cinayet ve ardından önceleri mutluluk verici fakat sonraları hayatı yaşanılmaz kılan bir evlilik yaşarlar.

Eugènie ve Therese aile baskısından sonra, bu noktada bir daha birleşirler. İkisi de aşklarının sonunda istemedikleri şeyler yaşamışlar ve bir bakıma aşk ikisini de tuzağa düşürmüştür. Yaşadıkları bunaltıcı, kısıtlayıcı aile baskısından ve monoton geçen günlerinden sonra bir kurtuluş olabilecekmiş gibi görüp atladıkları aşk onların başına bir sürü bela açmıştır. Therese, Camille’in yetersizliğinden ve Bayan Raquin’in baskısından kurtulmak istemiştir. Doğasına aykırı düşen eski yaşamından bıkmış olan bu kadın gördüğü ilk umuda sarılmıştır. Aşk, çok iyi bir kurtuluş gibi gözükse de, Therese için bir kurtuluş olmuş mudur gerçekten? Bu ikisinin de uykusuz bırakan, birbirlerine düşüren ve dolayısıyla aralarındaki bağı, evliliği bozan olaylardan biridir. Öldürdükleri Camille’in hayaleti her gece onları ‘ziyaret etmeye’ ve uykularını bozmaya başlamıştır. Bir süre sonra çektikleri acıdan dolayı birbirlerini suçlamaya başlamışlardır ve bu onları birbirlerine düşürmüştür. Daha sonraları ise felç geçiren Bayan Raquin’in hayatındaki en büyük şoku geçirmesine neden olmuştur.

“Öyle bir an geldi ki, Bayan Raquin, çektiği acılardan kurtulmak için kendini aç bırakıp ölmeyi düşündü. Artık takatı tükenmiş, oğlunun katilleriyle hep bir arada yaşamaya katlanamaz olmuştu. Ancak öldükten sonra huzura kavuşabileceğine inanıyordu.” (Zola, 223)

Zavallı kadın canından çok sevdiği ve neredeyse çocukluğunda şefkatten boğmak üzere olduğu Camille’sini, güvendiği ve Camille için mükemmel bir eş olup onu hayata bağlayacak biri olacağını düşündüğü Therese’in ve Laurent’in öldürdüklerini öğrenince hayatındaki en büyük acılardan birini yaşamıştır. Öte yandan Eugènie içinse, aşık olduğu ve uzun bir süre geri dönüp evlenecekleri ümidiyle beklediği Charles’in başka biriyle evlendiğini öğrnenince yıkılır. Charles’in mektubuyla sarsılan ve Eugènie, daha sonra istemediği bir evlilik yapmak zorunda hisseder kendini. Görüldüğü gibi aşk onu da istemediği şeyler yapmaya itmiştir ve bir kurtuluştan çok bir tuzak olmuştur.

Aşk bu iki kadın için ne kadar bir kurtuluş gibi gözükse de, aslında onları bir tuzağa düşürmüştür. Sonuç olarak Therese dayanamayıp Laurent ile birlikte intihar etmiş ve Eugènie ise sevmediği ve kısa bir süre sonra ölen mahkeme başkanı ile evlenmiştir. Dolayısıyla, aşk onlar için bir tuzak olmuştur.

EMPATİ NEDİR?

En basit anlamıyla bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Basit bir sözcük gibi görünen ’empati’ aslında arkasında birçok kuramsal öğe barındıran bir kavram. Empatinin gerçekleşmesi için üç temel aşama gerçekleşmeli:

İlk olarak, empati kuracak kişinin karşısındaki insanın fenemolojik alanına girmeyi başarabilmesi gerekiyor. Bu yabancı sözcük ürkütmesin sizi; girmemiz gereken ‘fenemolojik alan’, bir insanın dünyaya bakış tarzından başka bir şey değil. En yalın anlatımıyla, dünyaya bir başkasının gözünden baktığınızda, kendinizi o kişinin yerine koyduğunuzda fenemolojik alanına da girmiş oluyorsunuz. Burada dikkat edilmesi gereken, o kişinin rolünde bir süre kaldıktan sonra kendi rolümüze geri dönebilmemiz. Yani o kişiye benzemek, onunla özdeşleşmek, ona sempati duymak ya da ona hak vermek durumunda değiliz; aslında özdeşim kurmaktan kaçınmamız bile gerekiyor.

Empati kurduğumuzda ise karşımızdaki kişiye hak vermemiz gerekmiyor. Önemli olan kendimizi onun yerine koyup onun düşünce, algılama ve duygu dünyasını keşfetmemiz…
Sonrasında ister hak verin, ister hak vermeyin onu anlamış olacaksınız.

Konunun uzmanları empatik tepki çeşitlerine dair üçlü bir sınıflandırma yapıyor: Onlar basamağı, ben basamağı ve sen basamağı.

Bir arkadaşınızın size bir derdini anlattığını düşünün ve bu örnek üzerinden empati sınıflandırmalarını açıklayalım.

Eğer arkadaşınızın sorunu üzerine düşünmek yerine, onu dinledikten sonra toplumun yargılarından yola çıkarak bir tepki veriyorsanız ‘Onlar Basamağı’na dahil bir empati kurmuş oluyorsunuz. Bu basamakta tepki verenler genel geçer kurallardan söz eder ve kalıp ifadeler kullanır. “İğneyi başkasına, çuvaldızı kendine batır”, “Dere geçilirken at değiştirilmez”… İki tarafın duygularına da yer yoktur bu tepkide.

Onlar basamağı, adı üzerinden ‘onlar’ın yargılarından yola çıkar.

Aynı arkadaşınızın derdini dinledikten sonra “Sorma ya, ben de aynı sorunla boğuşuyorum” diyerek arkadaşınızı kendi sorunuyla baş başa bırakıp kendinizi anlatmaya başlıyorsanız ‘Ben Basamağı’nda empati kuruyorsunuz demektir. Onlar basamağına göre sorunu olan kişiye yardımcı olsa da yeterli olmayacaktır kurulan empati.

Son olarak, ‘Sen Basamağı’nı ele alırsak… Kendinizi aynı arkadaşınızın yerine koyduğunuzu düşünün. “Ben asla böyle bir şey yapmazdım” diyor olsanız bile, bir an için olsun o arkadaşınız gibi düşünmeye çalışın.

Kendi görüşleriniz ya da toplumun yargılarını bir kenara bırakıp onu anlamaya çalışın. Onun geçmişte yaşadığı deneyimleri de göz önüne alarak kendinizi onun yerine koyun.

İşte şimdi ‘sen basamağı’nda empati kurdunuz ve onu anlamaya başladınız. Ona hak vermiyor, onu hatalı buluyor olabilirsiniz ama artık gönül rahatlığıyla onu ‘anladığınızı’ söyleyebilirsiniz. Onu anladığınızı arkadaşınıza da iletebilirseniz hem ona yardımcı olmuş olacaksınız, hem de dostluğunuz eğer bu fırtınayı atlatabilirse çok daha keyifli sulara yelken açacak.

Eşler arasındaki anlaşmazlıklar, çocukların anne babalarıyla ortak bir dil tutturamaması, iş arkadaşlarının yaşadığı gerginlikler… Hemen hepsinin çözümü ‘sen basamağı’nda empati kurmaktan geçmiyor mu?

Bilgiyi iş ortamında en etkin şekilde kullanabilmek için iş dünyasında bulunmak ve teorik bilgiyi pratik tecrübeye dönüştürmek gerekmektedir. Teknolojinin ilerlemesi ve dünya pazarlarının genişlemesiyle birlikte iş dünyası hızlı bir değişim ve gelişim sürecine girdi Rekabet eskisinden daha acımasız bir hal aldı. Rekabeti yönlendirebilmek için eğitim ve tecrübeye gereken ihtiyaç arttı.

 

Kariyerinizi yükselterek iş başvurularında aranan insan konumuna gelebilmek elbette ki çok güzel bir hadisedir. Yurtdışında yabancı öğrencilere farklı sektörlerde ve farklı seçeneklerde staj imkanları sunulmaktadır. Öğrenciler yurtdışında katıldıkları staj programlarıyla, iyi bir iş deneyimi ve dil pratiği elde etmiş olacaklardır.

Staj programı akademik destekli eğitimin yanı sıra iş ortamında pratik uygulamaları kapsamaktadır. Staj programlarındaki genel konuların bazıları reklamcılık, pazarlama, halkla ilişkiler,Pazar araştırmaları, ithalat ihracat, grafik dizayn, finansal hizmetler, bankacılık, Uluslararası ticaret, sağlık ve telekomünikasyon vb.. dir.

STAJ ÇEŞİTLERİ

Maaşsız Staj

1. Öğrenciler yurtdışında dil eğitimlerinden sonra kendi branşlarıyla ilgili bir dalda staj yapma imkanına sahiptirler. Bu şekildeki bir staj programına başvurabilmeniz için İngilizce dil seviyenizin en az upper intermediate olması gerekmektedir. Bu staj şeklinde öğrenciler staj görülen firmadan herhangi bir ücret talep edememektedirler.

2. Öğrenciler yurtdışında katıldıkları bir sertifika programı sonrasında, eğitim aldıkları branşla alakalı süresi 4 aya varan staj imkanına kavuşabilmektedirler. Bu staj şeklinde öğrenciler staj görülen firmadan herhangi bir ücret talep edememektedirler.

Maaşlı Staj

Stajyerlerin yurtdışında herhangi bir programı bitirmiş olmaları gerekmez. Bu stajı diğer staj türlerinden ayıran en önemli özellik, maaşlı staj yapmak için başvuran öğrencilerden, genellikle minimum 550 (213) puan almalarının istenmesidir. Bu seçenekte, stajyerler firmaya uygunluklarına göre staj programına kabul edilir ve gerçek anlamda bir iş tecrübesi edinirler. Bu staj şeklinde öğrenciler staj görülen firmadan ücret talep edebilmektedir.

MAAŞLI STAJ

Internship USA, yeni mezun yabancı öğrencilerin, Amerika Birleşik Devletleri’nde, öğrenim gördükleri alanlarla ilgili işlerde çalışmalarına ve Amerikan yaşam tarzını yakından tanıyabilmelerine olanak sağlayan bir programdır. Bu program sayesinde en düşük maliyetle en büyük özgürlüğü elde edebilirsiniz. Internship USA, daha önceden onaylanmış bir işte, 1 yıldan 18 aya kadar staj yapmanıza olanak tanır. Council Exchange 1969 yılından beri, A.B.D devleti tarafından J-1 vizesi işlemlerini yöneten merci olarak gösterilmektedir.

Sponsor Şirket Neler Sağlıyor?

Council Exchanges, program sponsorunuz olarak, bir işyerinde çalışmanız için gereken bütün belgeleri sağlamanın yanı sıra, program süresince sizlere danışmanlık ve acil durum hizmeti de verecektir.

Council Exchanges’in Amerika’daki staj programı, Amerikan devleti tarafından “Staj Değişim Programı” olarak gösterilir.Council Exchanges’in Amerika’daki staj programı üniversiteden yeni mezun olanların veya mezuniyetinin üzerinden 2 yıldan fazla süre geçmemiş kişilerin, Amerika’da, üniversite öğrenimlerini gördükleri sahayla ilgili bir işte, 1 yıldan 18 aya kadar çalışabilmelerine olanak tanır.

Internship USA vasıtası ile, yeni mezun öğrenciler, öğrenim gördükleri alanlarla ilgili işlerde, belirli bir süre çalışarak, gelecekteki iş yaşantıları için tecrübe edinme şansı yakalarlar. Council Exchanges’in Internship USA programı vasıtası ile bulacağınız iş, ücretli veya ücretsiz olabilir ve 1 sene ile 18 ay arasında sürebilir. Bu program sizlere oldukça cazip fırsatlar sunmaktadır. Amerikan firmaları yabancı çalışanlara oldukça ilgi duymaktadırlar. Çünkü yabancı öğrenciler, çalıştıkları işyerlerine beraberlerinde, yeni fikirler, farklı bir bakış açısı ve çalışma şevki getirirler.

İş Aramasındaki Aşamalar Nedir?

Size iş aranırken izlenen 3 temel aşama vardır:

1. CV ve Cover Letter hazırlanması,

2. İşverenlerin aranıp, onlarla irtibata geçilmesi,

3. İşverenle anlaşmaya varıldıktan sonra, Council Exchanges’in J-1 vizesi alabilmeniz için gerekli evrakları hazırlaması.

Programın Size Sağlayacağı Faydalar

    Bu program kapsamında DS-2019 formunuz düzenlendikten sonra alacağınız J-1 vizesiyle Amerika’ya gidebileceksiniz. Amerika’da mesleğinizle ilgili bir alanda staj yapacak, orada kaldığınız sürece is kabulünüze bağlı olarak aylık ortalama 1500- 2500 USD kazanabileceksiniz. Çoğu staj yerinde konaklama işveren tarafında karşılanmakta, böyle bir imkanın mevcut olamaması durumunda işveren konaklama yeri için yardımcı olabilmektedir. Amerika’nın yaşam tarzı ve kültürü hakkında bilgi sahibi olma fırsatı, Yeni dostlar kazanma imkanları , İş tecrübesi kazanma şansı, Bu program sayesinde CV’ nize ekleyeceğiniz Amerika’daki iş tecrübeniz, iş hayatınızda size iyi bir referans olacaktır. Program suresince sağlık sigortaniz Council Exchanges tarafından karşılanmaktadır.

Katılım Şartları

Staj programına katılabilmeniz için:

    YÖK tarafından tanınan 4 senelik bir üniversite veya 2 senelik bir yüksekokuldan yakın geçmişte mezun olmuş olmalısınız, Üniversiteye henüz başlamamış veya mezun olmamış olan öğrenciler, bu programa katılmak için yeterli sayılmazlar. Amerika’ya gelmeden önce, üniversitede öğrenim gördüğünüz meslekle ilgili bir iş ayarlanması gerekmektedir. Bu iş ücretli veya ücretsiz olabilir, Öğrencilerin, staj yapacakları işlerde full-time çalışmaları gerekmektedir. Part-time çalışmak isteyen öğrenciler programa kabul edilmezler.

Internship Türleri

Internship aracılığıyla bulunan işler, doğrudan öğrencinin öğrenim gördüğü branş ile ilgili olmalıdır. Bu branşlara örnek olarak şunlar gösterilebilir: Bilgisayar, İşletme, Finans, Pazarlama, Uluslararası Ticaret İletişim Sosyal Bilimler Turizm Hukuk Mimarlık Sanat. Internship aracılığıyla bulunan işler, pozisyondan pozisyona değişiklik gösterecektir. Böylelikle, programa katılan kişiler bütün birimlerde görev alabilir. Çalışma süresinin bitiminde çalışanın Amerika’ ya yerleşmesine izin vermez (Internship çalışanları, sabit bir çalışanın yerini alamazlar).

Yasaklar

    Internship programı kapsamında kişilerin ikinci bir işte çalışılmalarına izin verilmez. Buna gönüllü işler de dahildir. Council Exchanges, aşağıda belirtilen iş türlerinde çalışılmasına izin vermez:

· Çocuk bakıcılığı, ev temizliği, hizmetçilik veya dadılık gibi evde yapılan işler,

· Yaz kampları işleri,

· Tıbbi işler, insanlar veya hayvanlarla ilgili, psikolojik veya fiziksel tedavi, tıbbi danışmanlık veya tanı koymakla ilgili herhangi bir iş,

· Pilotluk, kaptanlık veya gemilerde ve uçaklardaki diğer personel işleri,

· Eğitmen veya öğretim görevlisi olarak,

· Geçici işlerde

Kurallar ve Düzenlemeler

    Internship aracılığıyla Amerika’da en fazla 18 ay kalınabilir, Internship’i uzatmak ya da ikinci veya üçüncü bir Internship’e başlamak isterseniz, yeni bir DS-2019 formuna ihtiyacınız olacaktır.

Uzatmalar

Bir Internship USA katılımcısı olarak, aşağıdaki koşulları yerine getirdiğiniz sürece Internship programınızı uzatabilirsiniz.

    Yukarıda sözü edilen süreler konusunda bir kısıtlamanız yoksa, DS-2019 formunuzun süresi bitmeden en az 2-3 ay önce başvurmuşsanız, Eğer işvereniniz, uzatma belgisini, neden çalışma sürenizin uzatılmasına gerek duyulduğunu açıklayarak doldurmuşsa, Eğer sigorta süreniz de, işinizin uzayacağı süre kadar uzatılmışsa, Eğer iş süreniz size sponsor olan firma için uzatılıyorsa, Uzatma süresi için para ödediyseniz.

EMPATİ YETENEĞİ

 

Sözlük tanımına göre üç çeşit empati var.

1- Kendini başkaları gözüyle görebilme..

2- Başkalarını başkaları gözüyle görebilme..

3- Başkalarını başkasının kendi gözüyle görebilme..

Kişi, empati (duygusal zeka) yeteneğini geliştirirse yukarıdaki üç derin görüşü de başarabilecek düzeye erişir. Gelişmiş bir empati yeteneği ise iletişim konusunda başarılı olmayı sağlar.

Emapati yeteneğini geliştirmiş kişiler, kendilerini başkaları gözüyle seyredebildikleri için olumsuz yanlarını düzeltme, olumlu yanlarını daha da geliştirme şansı yakalayabilir. Veya başkalarını başkalarının gözüyle görebilmesinden dolayı kişisel bakış açılarından kurtulur, geniş açılı bakabilir, toplumun nabzını tutabilir ve hatta yön verebilir. Yada başkalarını başkasının kendi gözüyle görebildikleri için bireylerle kolay iletişim kurabilir. Bu sayede hem karşısındaki kişilere daha faydalı olup, hem de o kişilerden daha çok verim alabilir.
Empati yeteneği gelişmiş bireylerden oluşan bir toplum, üstün bir toplumdur. İnsanlığın kemale ermesinde empati yeteneğiyle kurulan sağlıklı iletişimin önemli bir yeri vardır.

MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN BİR TÜRÜ OLARAK VDMK TÜRKİYE’DEKİ GELİŞİMİ VE UYGULAMALARI

5.1 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN BİR TÜRÜ OLARAK VDMK VE TÜRKİYE’DEKİ GELİŞİMİ

Varlığa dayalı menkul kıymet ihracı , daha geniş kapsamlı olan menkul kıymetleştirmenin bir türüdür ve·Türkiye’de menkulkıymetleştirme VDMK ihracı şeklinde gelişmiştir.

VDMKlerle ilgili ilk yasal düzenleme; 31.07.1992 tarih 21301 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Sermaye Piyasası Kurulunun VDMKlerin Kurul Kaydına Alınmasına ve Genel Finans Ortaklıklarının Kuruluş ve Faaliyet İlkelerine Dair Esaslar Tebliğidir.

Bu tebliğe göre VDMKIer, doğrudan veya atacakların temellükü suretiyle dolaylı olarak ihraç edilebilir. VDMK ihraç etmeye genel finans ortaklıkları, bankalar, finansman ;şirketleri ve finansal kiralama şirketleri yetkilidir.

VDMK’lerin ihracında işleme konu olabilecek alacak türleri şunlardır :

a) Tüketici kredileri : Bankaların gerçek kişilere, ticari amaçla kullanılmamak kaydıyla, mal ve hizmet alımları dolayısıyla açmış oldukları bireysel krediler ile finansman şirketlerinin kendi mevzuatları çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere açmış oldukları krediler.

Ancak Seri: III, No:l8 sayılı Tebliğ ile eklenen “Geçici Madde 1” ile Tebliğin 4’üncü maddesinin a bendi uyarınca bankaların tüketici kredileri karşılığında varlığa dayalı menkul kıymet ihraçlarının Kurul kaydına alınması, bu tebliğin yayınlandığı tarihten itibaren Kurulun öngöreceği bir tarihe kadar durdurulmuştur.

b) Konut Kredileri : Bankaların, 2985 sayılı Kanun ve bu Kanuna dayalı mevzuat çerçevesinde, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile yapılan anlaşma hükümlerine göre kendi kaynaklarından hazır konut alan kişilere açtıkları bireysel krediler, bankaların verdikleri ipoteğe dayalı bireysel konut kredileri ile konut sektörünü kredilendirmeye yetkili Kamu İktisadi Teşebbüsü statüsündeki bankaların kendi mevzuatları çerçevesinde açtıkları krediler.

c) Finansal Kiralama Sözleşmelerinden Doğan Alacaklar : 3226 sayılı Finansal Kiralama Kanunu ve ilgili mevzuat çerçevesinde finansal kiralamaya yetkili kuruluşların yaptıkları finansal kiralama sözleşmelerinden doğan alacakları.

d) İhracat İşlemlerinden Doğan Alacaklar :Bankalar ve özel finans kurumlarının açmış oldukları ve fiilen ihracatta kullandırdıkları krediler ile faktoring işlemi yapan anonim ortaklıklarca temellük edilen ihracat karşılığındaki belgeye dayalı alacaklar.

e) Diğer Alacaklar : Bankalar dışındaki, mal ve hizmet üretimi faaliyetlerinde bulunan anonim ortaklıklar ile mevzuata göre özelleştirme kapsamına alınanlar dahil Kamu İktisadi Teşebbüslerinin müşterilerine yaptıkları taksitli satışlardan doğan, senede bağlanmış alacaklar.

f) Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla verilen bireysel kredilere ilişkin olarak T.C. Ziraat Bankası’nın senede bağlanmış alacakları.

g) Halk Bankası’nca esnaf ve sanatkarlarla küçük işletmelere açılan ihtisas kredileri

İhraç limiti : ihraç edilecek VDMK lerin nominal değerleri toplamı, herbir tertip için, bu tertibin dayalı olduğu alacaklar portföyünde yaralan alacakların ihraç tarihindeki toplam tutarının %90’ını aşamamaktadır.

Satış esasları : VDMKler iskonto esasına göre satılabileceği gibi, dönemsel ve değişken faiz ödemeli olarak da ihraç edilebilmektedir. VDMK lerde iskonto veya faiz oranı ve ödeme planı, ihraca dayanak teşkil eden alacakların vade yapısı ve getirileri dikkate alınmak ve vade uyumunu sağlamak kaydıyla, ihraçcı tarafından serbestçe belirlenebilir.

Alacakların temliki : Alacakların temliki alacaklarını .devreden kuruluş ile genel finans ortaklığı veya banka arasında yapılacak bir temlik sözleşmesi ile gerçekleştirilmektedir.

Vekalet Sözleşmesi : Alacaklar portföyü nedeniyle yapılacak ihtar, ihbar, protesto, takibat, tahsilat ve ilgili diğer hizmetler ile VDMK lerin vadelerinde ödenmelerini kapsayan bir vekalet sözleşmesi yapılması zorunludur.

Bu sözleşme ;

– Bankalar tarafından alacakların devredilmesi halinde, genel finans ortaklığı ile alacakları devreden banka arasında,

– Bankalar dışındaki kuruluşlar tarafından alacakların devri halinde, genel finans ortaklığı ile alacaklarını devreden kuruluşun belirlediği bir banka arasında,

– Finansal kiralamaya yetkili kuruluşlar tarafından VDMK lerin halka arzı halinde, bu şirketler ile bunların belirleyeceği bir banka arasında yapılmaktadır.

İhraçcının bir banka olması halinde ise yukarıda belirtilen hizmetler aynı banka tarafından yerine getirilir.

Garanti : Bankalar tarafından ihraç edilenler dışında ödenmesi banka garantisine dayanmayan VDMK ihraç edilemez.

Saklama Sözleşmesi : Halka arz edilecek VDMK lere dayanak teşkil eden alacaklar portföyünün, VDMK lerin vadelerinin bitimine kadar;

– Bankalar tarafından alacakların temliki halinde genel finans ortaklığı ile alacak temlik eden banka arasında,

– Bankalar dışındaki kuruluşlar tarafından alacakların temliki halinde genel finans ortaklığı ile alacaklarını temlik eden kuruluşun belirlediği bir banka arasında,

-Finansman şirketleri ile finansal kiralamaya yetkili kuruluşlar tarafından VDMK lerin halka arzı halinde ise, bu kuruluşlar ile bunların belirleyeceği bir banka arasında, imzalanacak saklama sözleşmesinde belirtilen esaslar dahilinde bir bankada saklamada tutulması zorunludur. İhraçcının bir banka olması halinde ise, saklama hizmeti bu banka tarafından yerine getirilir.

-14 Haziran 1996 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren VDMK lerle ilgili tebliğde Bu maddeye tüketici kredi sözleşmeleri bu hükmün dışındadır ifadesi eklenerek, zaten uygulanabilirliği olmayan bu zorunluluk ortadan kaldırılmıştır.

5.2 TÜRKİYE’DE VDMK UYGULAMALARI

Türkiye’de VDMK ihracı ile ilgili yasal düzenlemeler yapıldığından beri, bankalar kaynak yaratmada sıklıkla bu yönteme başvurmaktadırlar. Tüketici finansmanı şirketleri ile ilgili yasal düzenlemeler yapılarak, Türkiye’deki ilk tüketici finansmanı şirketi oları Koçfinans’ın kurulmasından beri de VDMK’lerin banka harici kurumlarca kaynak. yaratmada kullanılmasını izlemekteyiz. Aşağıda öncelikle Türkiye sermaye Piyasası’nda menkul kıymet ihraçları içerisinde VDMK’lerin yeri incelenecek, daha sonra da bir Tüketici Finansmanı Şirketinin VDMK ihracı örnek olarak sunulacaktır.

5.2.1 TÜRKIYE SERMAYE PİYASASI MENKUL KIYMET İHRAÇLARI İÇİNDE VDMK’LERİN YERİ VE ÖNEMİ :

1995 yılı 1994’te yaşanan ekonomik krizin olumsuz etkilerinin yavaş yavaş ortadan kalktığı, negatif büyümeden pozitif büyümeye geçildiği ve dolayısıyla bu iyileşmenin sermaye piyasalarına da yansıdığı bir yıl olmuştur. Özellikle ikinci el piyasalarda önemli nicel gelişmeler kaydedilmiştir. 1995 yılının son üç aylık döneminde ise seçimin de etkisiyle faizlerin ve döviz kurlarının yükselişe geçmesi, ikinci el piyasalarda olumsuz gelişmelere yol açmıştır.

Ülkemizde menkul kıymet stoku I,5 katrilyon TL düzeyine, ikinci el piyasa işlem hacmi 21 katrilyon TL’ ye, İMKB’nin toplam işlem hacmi 2,4 katrilyon TL’ ye ve özel sektör menkul kıymet ihraçları 174,5 trilyon TL’ ye ulaşmıştır.

1994 yılında ekonomideki belirsizlik ve azalan güven ortamı, mali kesimin borçlanma amaçlı menkul kıymet ihraçlarında durgunluğa sebebiyet vermişti. Böyle bir ortamda öz kaynak finansmanına yönelen şirketlerin hisse senedi ihraçları %292,3’lük büyük bir artış kaydetmişti. 1995 yılında ise bir önceki yıla göre %36,7’lik bir artış yaşanmıştır. 1994 yılının bu olumsuz şartlarının ortadan kalkmasıyla, 1995 yılında, şirketlerin hisse senedi ihraçları düşük oranda artmış; finansman ihtiyaçlarını hisse senedi dışındaki borçlanma araçları ile karşılamaları beklenirken; özel sektör tahvili ve finansman bonosu gibi borçlanma araçlarına ilgileri de sınırlı düzeyde kalmıştır. Tahvil ve finansman bonosu ihraçlarının toplam menkul kıymet ihraçları içerisindeki payı 1994 yılında % 0,8 iken 1995 yılında %2,0 düzeyinde gerçekleşmiştir. Ancak bankacılık kesimi geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yılda da yoğun olarak borçlanma araçlarından VDMK ihraçlarına başvurmuşlardır. 1995 yılında bir önceki yıla göre borçlanma amaçlı menkul kıymet ihraçlarında %16l,l oranında bir artış kaydedilmiştir. Bu artışta, %169,3’lük bir yükseliş kaydeden VDMK ihraçları etkin olmuştur. 1994 yılında %17,8’lik bir oranda artan özel sektör menkul kıymet ihraçları, 1995 yılında yaşanan ekonomik canlanma sonucunda %106,0’lık bir artış oranına ulaşmıştır. 1995 yılında özel sektör menkul kıymet ihraçları 174.526,2 milyar TL seviyesine ulaşmıştır.

1995 yılında özel sektör menkul kıymet ihracı içinde en önemli payı VDMK ihraçları oluşturmuştur. 1994 yılında yaşanan kriz ve bu nedenle alınan tedbirler sonucunda VDMK ihracıyla toplanan fonların disponibiliteye tabi tutulması yüzünden %19,8 oranında azalan VDMK ihraçları, disponibilite koşullarında bir değişiklik olmamasına rağmen, 1995 yılındaki canlanma sonucunda %169,3 oranında artmıştır. Bu artış neticesinde 1995 yılında VDMK ihraçlarının toplam özel sektör menkul kıymet ihraçları içinde payı %49,9’dan %65,3’e yükselmiştir.

1995 yılı içinde VDMK ihraçlarının 113.928,5 milyar TL’lik bir hacime ulaşmasında ihracat işlemlerinden doğan alacaklar ile Tarım Kredi Kooperatiflerinden olan alacaklara dayalı olarak çıkarılan VDMK’ ler etkin olmuştur,

Aşağıda sunulan tabloda menkul kıymet ihraçları içerisinde VDMK’lerin önemini görmek mümkündür. 1992 yılında VDMK’ lerle ilgili yasal düzenleme yapılır yapılmaz yüklü miktarda banka VDMK ihraçları başlamıştır. 1992 yılında VDMK’lerin toplam ihraç tutarının toplam menkul kıymet ihraç tutarları içinde %64.28 gibi bir orana sahip olduğu görülmektedir. Bu oran 1993 yılında %73.28’e yükselmiştir”

Tablo8: “Yıllar itibariyle Menkul Kıymet İhraçları”

5.2.2 VDMK İhracına İlişkin Bir Tüketici Finansman Şirketi Uygulaması : KOÇFİNANS A.Ş.

I-Ortaklık Hakkında Bilgiler:

A-Tanıtıcı Bilgiler:

1. Ticaret Ünvanı: Koç Tüketici Finansmanı A.Ş.

2. Merkez Adresi : Emirhan Caddesi, Barbaros Plaza 145/C Beşiktaş/İst.

3. Tescil tarihi, sicil numarası ve ticaret sicil memurluğu :03.01.1995 , 323299/270881 İstanbul Ticaret Sicil Memurluğu

4. Süresi : Süresiz

5. Bilinen Ortak Sayısı: 5 adet

B-Sermaye ile ilgili bilgiler:

1.Ödenmiş Sermayesi: 1.000.000.000.000. T.L.

2.Ödenmiş Sermayenin ortaklar arasında dağılımı:

Ortağın Ticaret Ünvanı

Sermaye Payı (bin T.L.)

(%)

Koç Holding A.Ş.

840.000.000

84

Temel Tic. Ve Yatırım A.Ş.

100.000.000

10

Zer Madencilik ve Dayanıklı Mallar Yatırım ve Paz. A.Ş.

5.000.000

0.5

Nazar Dayanıklı ve Dayanıksız Sınai Mallar Paz. A.Ş.

5.000.000

0.5

Koç Yatırım veSanayi Mamülleri Paz. A.Ş.

50.000.000

5

C. Kar ile İlgili Bilgiler:

30.09.1995 (bin T.L.)

Ticari Kar

271.295.266

Kanunen Kabul Edilmeyen Giderler

638.953

Zarar Mahsubu

Yatırım İndirimi

İştirak Kazançları İstisnası

İhracat Geliri İndirimi

Devlet Tahvili Vb. Faizleri

78.675.559

Diğer İstisnalar

MALİ KAR (ZARAR)

193.258.660

Daha Önceki Yıllardan Devreden Zarar Yoktur.

II-Varlığa Dayalı Menkul Kıymetlere İlişkin Bilgiler:

1.Varlığa Dayalı Menkul Kıymetlerin ihracına ilişkin yönetim kurulu kararının tarih ve numarası:29.11.1995/9

2. Çıkarılacak varlığa dayalı menkul kıymetlerin :

a)Nominal Değerleri Tutarı : 900.000.000.000. T.L.

b)Tertibi ve Serisi : 1.Tertip, VI Seri

c)Kupürler itibariyle dağılımı:

Serisi

Kupür Değeri

Adedi

Toplam Tutarı

I

500.000.000

402

201.000.000.000

II

500.000.000

336

168.000.000.000

III

500.000.000

338

169.000.000.000

IV

500.000.000

296

148.000.000.000

V

500.000.000

240

120.000.000.000

VI

500.000.000

188

94.000.000.000

Toplam:

900.000.000.000

d) Satış Süresi: 9 işgünü

Baş. Tarihi: 23.01.1996

Bit. Tarihi: 02.02.1996

e) Satış Yeri: Finansbank A.Ş. Merkez Şubesi

f) Satış Şekli : Varlığa dayalı menkul kıymetler satış süresi içinde her gün iskonto edilerek bulunacak değerleri üzerinden satılacaktır.

Seri

Vadeli Tarihi

Nominal Değer

Satış Süresinin ilk Gününden Vadeye kalan Gün Sayısı

Yıllık Brüt Basit Faiz Oranı

1.000.000 T.L. Nominal Değer VDMK’in 1. Gün S.F

I

31.07.1996

201.000.000.000

190

105

646.589

II

31.08.1996

168.000.000.000

221

110

600.230

III

30.09.1996

169.000.000.000

251

116

556.266

IV

31.10.1996

148.000.000.000

282

122

514.780

V

30.11.1996

120.000.000.000

312

128

477.523

VI

31.12.1996

94.000.000.000

343

134

442.628

g) Hamiline veya nama yazılı olduğu : Kıymetlerin tamamı hamiline yazılıdır.

h) Anapara ve faizlerin vadelerinde ödenmesini taahhüt eden banka : Kıymetlerin I, V ve VI’ncı serileri toplamı 415.000.000.000 T.L.’ye T. Garanti Bankası A.Ş. , II, III ve IV’ncü serileri toplamı 485.000.000.000 T.L.’ye Finansbank A.Ş. garanti vermektedir.

k) İtfa planı :

Serisi

Ödeme Tarihi

Faiz (Bin T.L.)

Anapara (Bin T.L.)

I

31.07.1996

71.035.611

129.964.389

II

31.08.1996

67.161.360

100.838.640

III

30.09.1996

74.991.046

94.008.954

IV

31.10.1996

71.812.560

76.187.440

V

30.11.1996

62.697.240

57.302.760

VI

31.12.1996

52.392.968

41.607.032

l) Anapara ve faizlerin ödeme yeri/ yerleri : Finansbank A.Ş. Merkez Şubesi

3. Varlığa dayalı menkul kıymete dayanarak teşkil eden alacak portföyüne ilişkin bilgiler:

a) Alacak portföyünü oluşturan senetler:

Seri

Kapsadığı Dönemler

Tüketici Kredi Tutarı

Vade Tarihi

I

01.07.1996-31.07.1996

224.013.670.211

31.07.1996

II

01.08.1996-31.08.1996

87.235.382.651

31.08.1996

III

01.09.1996-30.09.1996

187.881.602.867

30.09.1996

IV

01.10.1996-31.10.1996

165.499.973.548

31.10.1996

V

01.11.1996-30.11.1996

134.082.005.308

30.11.1996

VI

01.12.1996-31.12.1996

104.819.408.818

31.12.1996

b) Varlığa dayalı menkul kıymetlere dayanak teşkil eden alacak portföyünün saklanmasına ilişkin esaslar: Alacak portföyünü oluşturan senetler Koç bank Yatırım Bankacılığı’nın menkul kıymet kasalarında Bankanın müşterek muhafaza esaslarına göre saklanacaktır.

c) Alacak portföyü nedeniyle yapılacak ihtar, ihbar, protesto, takibat, tahsilat ve ilgili diğer hizmetlere ilişkin esaslar: Alacak portföyündeki bir alacağa ait herhangi iki taksidin peş peşe veya ayrı ayrı vadelerinde ödenmemesi halinde tüketici kefil veya kefillere herhangi bir ihtara gerek kalmaksızın ödenmeyen ikinci taksidin vadesinde, borcun tamamı muaccel olur ve muaccel olan borca sözleşmede belirlenen temerrüt faizi uygulanır. Temerrüde düşen alacak önce idari takibe alınacaktır. İdari takip yoluyla kısmen veya tamamen tahsil edilemeyen alacak kanuni takibe intikal ettirilecektir. İdari takip yoluyla tahsil edilemeyeceğine karar verilen alacaklar doğrudan kanuni takibe aktarılabilecektir.

d) Portföydeki alacakların erken ödenmesi halinde oluşacak fonun ve varlığa dayalı menkul kıymetlere ilişkin ödemeler yapıldıktan sonra vekil banka nezdindeki müvekkil kuruluş veya banka hesabında kalan paranın kullanım esasları: Portföyündeki alacakların erken ödenmesinden sağlanan nakit, açılacak olan özel bir hesaba, Varlığa Dayalı Menkul Kıymetlerin vadelerinde ödenmesinde kullanılmak üzere aktarılacaktır.

4. Varlığa dayalı menkul kıymetlerin ihracıyla saklanacak fonun kullanım yerleri: Kıymetlerin satışından elde edilecek nakit, tüketici kredisi olarak kullandırılacaktır.

5. Daha önce varlığa dayalı menkul kıymet ihraç edilmemiştir.

5.3 VDMK İHRACINDA VERGİ FAKTÖRÜ VE YASAL, DÜZENLEMELER:

Bu bölümde, VDMK’lerin Türkiye’deki vergi ile ilgili yasal düzenlemeleri incelenmiştir.

5.3.1 VDMK’LERİN SAĞLADIĞI GELİRİN NİTELİĞİ :

“VDMK’ lere ilişkin olarak düzenleme getiren SPK’nun 13/A maddesinde, bu menkul kıymetlerin niteliklerinin Kurul tarafından belirleneceği hüküm altına alınmıştır. SPK’nun 3/b maddesinde, “ortaklık veya alacaklılık sağlayan, belli bir meblağı temsil eden, yatırım aracı olarak kullanılan, dönemsel gelir getiren, misli nitelikte, seri halinde çıkarılan, ibareleri aynı olan ve şartları Kurulca belirlenen kıymetli evrak” olarak tanımlanan menkul kıymet kavramı içerisinde yer atan bu kağıtların içermek zorunda oldukları unsurlar tebliğin 3.maddesinde sayılmış ve tebliğde hüküm bulunmayan hallerde de TTK’nun kıymetli evraka ilişkin hükümleri ile genel hükümlerin uygulanacağı belirtilmiştir. Diğer taraftan TTK’nun 557.maddesinde kıymetli evrak, “kıymetli evrak öyle senetlerdir ki, bunlarda mündemiç olan hak senetten ayrı olarak dermeyen edilemeyeceği gibi, başkalarına da devrolunamaz.” ifadesiyle tanımlanmış bulunmaktadır.

TTK’nun kıymetli evrak ile ilgili olarak getirdiği bu tanımdaki “senet” deyimi, bütün senetleri kapsamamakta sadece borç senetlerini ifade etmek amacı ile kullanılmış bulunmaktadır. Bu düzenlemeler dikkate alındığında, VDMK’ in, SPK’nun 3/b .maddesindeki menkul kıymet tanımı ile TTK’nun 557.maddesinde yer alan ve borç senetlerini düzenleyen hükmü kapsamında yer aldığı gözlenmektedir.

Bu düzenlemelerden hareketle VDMK’lerin öncelikle tahvil ya da borç senedi niteliğinin bulunup bulunmadığı hususunun saptanması gerekmektedir. VDMK’lerin niteliğinin belirlenmesi buna bağlı olarak elde edilecek gelirin vergilendirilmesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. VDMK’lerin sağlayacakları gelirin, faiz geliri olduğu ve bu gelirin iskonto esasında ya da dönemsel veya değişken faiz ödemeli olarak saptanabileceği tebliğin 24.maddesinde belirtilmiş bulunmaktadır. Bu noktada, menkul kıymetin gelirinin faiz niteliğinde olması, GVK’nun 75.maddesi anlamında bir menkul sermaye iradının bulunduğunu da ortaya koymaktadır.

Gelirin niteliğinin menkul sermaye iradı olarak saptanmasından sonra, bu geliri sağlayan menkul kıymetin niteliğinin ve dolayısıyla sağlanan gelirin GVK’nun 75.maddesinin hangi bendi kapsamında ele alınması gerektiği hususunun açıklığa kavuşturulması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

GVK’nun 75.maddesinin konuyu kapsamına alabilecek nitelikte 5. ve 6.bentlerinde düzenlemeler içerdiği gözlenmektedir.

Kanunun 75/5.maddesinde her nevi tahvil faizlerinin menkul sermaye iradı sayılacağı belirtilmiş bulunmaktadır.

75/6.maddede ise adi, imtiyazlı, rehinli, senetli alacaklarla, cari hesap alacaklarından doğan faizler ve kamu tözel kişilerince borçlanılan ve senede bağlanmış meblağlar için ödenen faizler dahil olmak üzere her nevi alacak faizlerinin menkul sermaye iradı olduğu hüküm altına alınmıştır.

VDMK’ lerden menkul sermaye iradı niteliğinde faiz geliri elde edecek kişi ve kuruluşların, bu gelirler nedeniyle vergilendirilmeleri gelirin tahvil ya da alacak faizi olarak değerlendirilmesine göre farklılık göstermektedir.

Tahviller de menkul kıymet ve kıymetli evrak olma özelliğine sahiptirler. Bununla beraber tahvillere ilişkin düzenleme, diğer borçlanmalara bağlı olarak çıkarılan menkul kıymetlere ilişkin kurallardan farklı esas ve yapıya sahip bulunmaktadır. Bu farklılık özellikle, SPK’nun tahvillere ilişkin olarak yayınladığı tebliğ ile getirilen düzenlemede de görülebilmektedir. Tebliğde, tahvillerin Kurut kaydına alınmasına ilişkin olarak saptanan esaslar arasında; vade (2 yıldan az olamaz), anapara ve faiz ödemeleri (faizler ancak 3 ayda bir, 6 ayda ya da yılda bir defada) kuponlara bağlı olarak yapılabilir gibi hükümler bulunmaktadır. Tebliğde ayrıca erken itfa gibi VDMK uygulamasında söz konusu olmayan hususlara yer verildiği görülmektedir.”

Ancak finansman bonolarıyla ilgili olarak Maliye ve Gümrük Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğünün GVK/1-2126-4-1587 sayılı muktezasında bunların, tahvillerin (devlet tahvilleri hariç) tabi olduğu vergileme rejimine tabi olacağı, başka bir söyleyişle, finansman bonolarının gelir açısından tahviller gibi nitelendirilmesi gerektiği belirtilmiştir.

VDMK’ ler hukuki niteliği, sermaye piyasası uygulamaları bakımından finansman bonoları ile banka bonosu ve banka garantili bonolarla aynıdır. Bu bakımdan VDMK’lerin GVK/75.maddesinin 5.bendi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

5.3.2 VDMK’LERE YATIRIM YAPAN GERÇEK VF TÜZEL KİŞİLER AÇISINDAN VERGİ

a) Ticari kazancı olmayan gerçek kişiler: VDMK’lerin ticari kazancı olmayan kişilerce, diğer bir ifade ile küçük tasarruf sahiplerince alındığı hallerde elde edilecek faiz gelirleri için GVK’nun 85.maddesine göre beyanname verilmeyeceği gibi diğer gelirler nedeniyle beyanname verilse bile bu gelirlerin beyannameye dahil edilmeyeceği hükme bağlanmıştır. VDMK faizleri tasarruf sahibine ödenirken GVK’nun 94.maddesi 7-e numaralı bendine göre %10 oranında tevkifat yapılır. Gelir vergisi üzerinden de (01.01.1993’den beri) %10 oranında fon kesintisi yapılır.

VDMK’lerin elden çıkarılması sonucunda elde edilecek ve gelir vergisi uygulaması açısından değer artış kazancı olarak kabul edilen kazançların vergilendirilmesinde ise elde edilen kazancın beyanı ve vergisinin ödenmesi kural olarak gerekli bulunmaktadır. Bununla birlikte GVK’nun Geçici 27.maddesi uyarınca bu menkul kıymetlerin bankalar ya da aracı kuruluşlar vasıtasıyla elden çıkarılması halinde elde edilecek kazançlar 31.12.1999 tarihine kadar gelir vergisinden muaf tutulmuştur.

b) Ticari kazanç sahibi gerçek kişiler : Ticari faaliyette bulunan ve VDMK’leri ticari işletmelerinin aktifinde kayıtlı olan gerçek kişilerin vergilendirilmesi, ticari kazanca ilişkin hükümler çerçevesinde gerçekleştirilmektedir. GVK uyarınca %10 gelir vergisi ve bunun da %10’u tutarında fon kesintisi yapılacak, Söz konusu kesinti daha sonra beyana dayalı olarak tahakkuk ettirilecek gelir vergisinden mahsup edilecektir. Değer artış kazancı ise, ticari kazanca dahil edilip vergilendirilecektir. GVK’nun geçici 27.maddesindeki muafiyet burada geçerli değildir.

c) Tam mükellef kurumlar : Tam mükellef olarak kurumlar vergisi ödeyen kurum ve kuruluşların VDMK edinmeleri ve bu menkul kıymetlerden faiz geliri elde etmeleri halinde yapılacak vergilendirmenin, ticari kazanç sahibi gerçek kişiler ile aynı esaslara tabi olduğu görülmektedir. Tam mükellef kurumların VDMK’ lerden elde ettikleri gelirler, bu gelirleri ödeyenlerce %10 gelir vergisi stopajı ve bunun da %10’u oranında fon kesintisine tabi tutulacak, daha sonra mükellef ödeyeceği kurumlar vergisinden bu kesinti tutarlarını mahsup edecektir. Bu kurumlar için değer artış kazançları ise, kurum kazancı içerisinde vergiye tabi olacaktır. Buna karşılık kurumlar vergisi mükellefiyeti bulunmayan kurum ve kuruluşlara yapılacak faiz ödemeleri sırasında ise bir kesinti yapılmasına gerek olmamaktadır.

5.3.3 VDMK’LERI İHRAÇ EDEN KURULUŞ AÇISINDAN VERGİ :

SPK’nun VDMK’ lerle ilgili tebliğinin 25.maddesinde, VDMK’lerin 2.e1 piyasada alım satımının serbest olduğu hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla VDMK ihraç eden bir kuruluş kendi menkul kıymetlerini geri satın alabilecek ve bunları tekrar satabilecektir.

İhracın tamamlanmasından sonra ihraçcının ihraç ettiği VDMK’ lerle ilgili olarak ikinci piyasada işlem yapması, bu kağıtların ihraç edenden bağımsız olarak ele alınması halinde farklı, erken itfa olarak ele alınmasında ise farklı vergi yaklaşımları doğuracaktır.

İhraçcı kuruluş iskonto esasına göre sattığı VDMK’i vadesinde nominal bedeli üzerinden itfa ettiğinde; nominal bedeli ile müşteriden satışta tahsil edilen bedel arasındaki fark müşterinin net geliri olduğundan bu net gelir brüte çevrilerek %10 gelir vergisi ve bunun da %10’u fon hesaplanarak vergi ödenecektir.

İhraçcının VDMK’i vadesinden önce geri alması ve vadesine kadar tekrar alım satım yapmaması halinde, geri alma tarihi itibariyle ödenen fiili faiz tutan üzerinden yapılacak hesaplama ile gelir vergisi stopajı ve fon ödenecek, diğer şartların bulunması kaydıyla kurumlar vergisinin ödenmesi sırasında bu kazanca isabet eden vergiden mahsup edilecektir.

VDMK’in ihraçcı tarafından alım satım konusu yapıldığı bir durumda ise iki ayrı yöntemle karşılaşmaktayız.

Birincisinde ihraçcı kurum vadesinden önce geri aldığı kıymetleri menkul değerler cüzdanına alır. İleride bir tarihte bu kıymetleri tekrar satarken menkul değerler cüzdanından çıkarır ve alım satım bedelleri arasındaki fark üzerinden kar veya zarar kaydeder. Kar kaydedilmesi durumunda ise Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi yükümlülüğü ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ihraçcı ilk satış bedeli ile nominal bedel arasındaki farkı gider gösterecek ve bu farktan yola çıkarak yapılacak brüt gelir hesaplamasına göre gelir vergisi stopajı ve fon ödeyecek, hem de arada yapılan alım satımlarda kar kaydedilmişse bununu üzerinden BSMV ödeyecektir.

Bu yönteme göre ihraçcının VDMK’in kendisinde kaldığı süre içinde kaydettiği gelir fiktiftir ve borçlunun kendi kendisine faiz ödemesi gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Aslında ihraçcı toplamda ödeyeceği ancak kağıdan kendi elinde bulunması nedeniyle eksik ödediği tutan kazanç gibi değerlendirmektedir. Böyle bir yaklaşımın ise BSMV açısından aranan nakden ve hesaben alınma şartını içermemesinin yanı sıra bir kişinin kendi kendisi ile işlem yaparak lehe tahsilat yapmasının imkansızlığına bağlı olarak kabulü imkanı da yoktur.

İkinci yönteme. göre ise diğer yorumun sakıncalarını ortadan kaldırmak için VDMK’lerin ihraçcı tarafından vadesinden önce geri alınması bir erken itfa gibi kabul edilip, ilk satış bedeli ile geri satın alma bedeli arasındaki farktan yola çıkılarak

hesaplanacak gelir vergisi stopajı ile fon ödenecek, daha sonraki satışlar ise yine ilk ihraç gibi ele alınacak ve bunların da tekrar geri alınması söz konusu olduğunda tekrar satış ve alış bedelleri arasındaki farktan yola çıkılarak vergi ödemesi yapılacaktır. Bu yöntemde ihraçcı kurum VDMK’ leri vadesinden önce satın aldığında menkul değerler cüzdanı artmak yerine, pasifinde VDMK’ ler hesabı azalış kaydedecektir.

Bu yöntemlerden ikincisi, yani VDMK’lerin vadesinden önce geri alındığı ve tekrar satıldığı durumlarda erken itfa ve ilk ihraç gibi tekrar satış vergi uygulamaları ve muhasebe açısından daha sağlıklıdır.

5.3.4 DAMGA VERGİSİ KANUNU AÇISINDAN VERGİLENDİRME :

VDMK’ ler ile bu menkul kıymetin ihracı ile ilgili olarak düzenlenecek kağıtların bir bölümü damga vergisi ödenmesini gerektirecek niteliktedir.

VDMK’lerin düzenlendiği Seri:III, No:l4 tebliğin 6.maddesinde VDMK’in içermesi gereken zorunlu unsurlar arasında belirli bir meblağın kayıtsız şartsız ödenmesine ilişkin ödeme taahhüdünün yer aldığı görülmektedir. Bir borcun ödenmesine ilişkin olarak düzenlenen bu kağıtların borç senedi oldukları açıktır.

488 sayılı Kanuna bağlı (1) sayılı Tablonun “makbuzlar ve diğer kağıtlar” başlığını taşıyan bölümünün 1/j maddesinde, ödünç alınan paralar için makbuzlar veya bu mahiyetteki senetlerin %4.8 oranında nispi damga vergisine tabi olacağı hüküm altına alınmış bulunmaktadır.

VDMK’ ler bankalar tarafından kendi alacaklarına dayalı olarak ihraç edilirse, VDMK belli bir meblağı kayıtsız şartsız ödeme taahhüdü içerdiği için (Seri:III, No:l4, Tebliği. md.6), 488 sayılı Damga Vergisi Kanununa bağlı 1 sayılı tablonun ilgili fıkrasınca %4.8 damga vergisine tabidir. Diğer taraftan tebliğin 6.maddesinde bankalar haricindeki kuruluşlar tarafından çıkarılacak VDMK’lerin üzerinde, banka garantisinin yer alması zorunluluğu bulunmaktaydı. l4 Haziran 1996 tarihinde tebliğde yapılan değişiklikle Bankalar dışındaki ihraçcılardan garanti istenmesi Kurulun insiyatifine bırakılmıştır. Bilindiği gibi bu tür şerhler de vergilendirmeyi gerektiren bir özelliğe sahip bulunmaktadırlar. Ayrıca verilecek bu garanti şerhinin %6 oranında vergi ödenmesini gerektiren bir niteliktedir. Buna bağlı olarak verilecek garanti şerhinin VDMK üzerinde yer alması ile kağıdın düzenlenmesi anında konulduğu hallerde vergilendirme; Kanunun 6.maddesi uyarınca, bir asıldan doğma ve birbirine bağlı akit ve işlemlerin vergilendirilmesine ilişkin esaslar uyarınca yapılacaktır. Bu maddeye göre; bir kağıtta toplanan akit ve işlemler birbirine bağlı ve bir asıldan doğma oldukları takdirde Damga Vergisi, en yüksek vergi alınmasını gerektiren akit veya işlem üzerinden alınır. Şayet garanti şerhi VDMK’in üzerinde beyan şeklinde ise, ayrı bir kağıdın varlığına bağlı olarak verginin ayrıca ödenmesi gerekir.

Temlik Sözleşmesi: VDMK tebliğinin l4.maddesi uyarınca öngörülen nitelikteki alacakların devri için bir temlik sözleşmesi düzenlenmesi zorunludur. Belli bir tutarın devri amacını taşıyan ve Borçlar Kanununun 16l vd.maddelerindeki hükümlere tabi tutulması gereken bu kağıtlar, Damga Vergisi Kanununa ekli (1) sayılı Tablonun 1/1-a maddesi uyarınca içerdikleri miktar üzerinden %06 oranında nasbi vergiye tabi tutulacaktır. Şayet, devredilen alacakların teminatları, alacaklardan fazlaysa, yüksek olan bu tııtar üzerinden Kanunun 6.maddesi uyarınca vergi kesilecektir,

Vekalet Sözleşmesi : VDMK tebliğinin l5.maddesinde öngörülen hallerde bir vekalet sözleşmesinin yapılması gerekmektedir. Bu sözleşme nedeniyle doğacak ücret %06 oranında nasbi damga vergisine tabi olacaktır.

Saklama Sözleşmesi : VDMK tebliğinin l7.maddesinde belirtilen saklama sözleşmesi ise VDMK’lerin dayanağını oluşturan alacaklar portföyünün muhafazası amacına yönelîk olarak yapılacaktır. Bu sözleşmede de saklama hizmeti karşılığında alınacak bir ücretin belirlenmesi halinde bu tutar üzerinden yine kanuna ekli (1) sayılı tablonun 1/1.a maddesi uyarınca %o6 oranında damga vergisi ödenmesi söz konusu olacak, belli bir meblağın bulunmadığı ya da bir meblağın hesaplanmadığı hallerde ise maktu vergilendirme yapılacaktır. Yine tebliğde yapılan değişiklikle tüketici kredi sözleşmeleri dışarıda tutulmuştur.

5.4 VDMK İHRACI İLE FONLAMA MALİYETLERİ :

Bu bölümde kaynak yaratmada özellikle bankalar tarafından sıklıkla kullanılan bir yöntem olan VDMK ihracının, gerek Bankalar ile Tüketici Finansmanı şirketleri açısından, gerekse bu kurumların diğer kaynak yaratma yöntemleri açısından bir kıyaslaması yapılmıştır.

5.4.1 BANKALAR İÇİN MFVDUAT MALİYETİ İLE VDMK MALİYETİ KIYASLAMASI

Bilindiği üzere bankaların kaynak yaratmada esas olarak başvurdukları yöntemlerin başında mevduat toplamak gelir. Ancak bankalar topladıkları mevduat üzerinden bazı yasal yükümlülüklere tabidirler.

a) Mevduat Munzam Karşılıkları

1211 sayılı TCMB Kanunu’nun 40-11-a maddesi uyarınca 20.03.I985 tarih, 18700 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Mevduat Munzam Karşılıkları Hakkındaki 85/1 sayılı Tebliğin 94/3 ve 94/4 sayılı Tebliğlerle değişik, 3.maddesinin l.fıkrası uyarınca, 27.01.1995 tarih, 22184 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 95/1 sayılı Mevduat Munzam Karşılıkları Hakkında Tebliğde belirlenen Türk Lirası ve yabancı para mevduatlarından yurtiçi bankalar mevduatını düştükten sonra kalan mevduat tutarlarını sabit kabul ederek bu tutarlar üzerinden aşağıda belirtilen mevduat munzam karşılık oranları esas alınarak TCMB nezdinde açılacak hususi birer bloke hesapta nakden munzam karşılık tesis etmekle mükelleftirler :

Türk Lirası ;

– Vadesiz ve 1 ay vadeli mevduatta %17.00

– 3 aydan 1 yıla kadar vadeli mevduatta % 8.50

(3 ay ve 1 yıl dahil)

– 2 ve 3 yıl vadeli değişken faizli mevduatta % 7.00

– 4 ve 5 yıl vadeli değişken faizli mevduatta % 3.00

b) Umumi Disponsibilite

03.01.1996 tarih, 22512 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Umumi Disponibilite Hakkında Tebliğ, 1211 sayılı TCMB Kanunu’nun 40-II-a maddesine istinaden, bankaların taahhütleri ve bu taahhütler karşılığında bulundurmak zorunda oldukları disponsibl değerlere ilişkin esas ve şartları belirler. Buna göre sadece Türk Lirası mevduat ve mevduat dışı Türk lirasına ilişkin taahhütler aşağıda verilmiştir:

ba) Türk Lirası mevduata ilişkin taahhütler :

-31.03.1994 tarihindeki Türk Lirası mevduat için, bankaların bulunduracakları toplam disponibilite oranı; asgari %2’si TCMB nezdindeki vadesiz serbest tevdiat, kalanı TCMB nezdinde açılan hesaplarda serbest olarak bulundurulan, mülkiyeti bankalara ait DİE’ce açıklanan TEFE ve/veya Dövize Endeksli DİBS olmak üzere %32’dir.

-31.03.1994 tarihinden sonra artan Türk Lirası mevduata ilişkin taahhütler için disponibilite oranı, tamam, bankaların TCMH nezdinde açılan hesaplarda serbest olarak bulundurdukları mülkiyeti bankalara ait DİE’ce açıklanan TEFE ve/veya Dövize Endeksli DIBS olmak üzere asgari %3’dür.

bb) Mevduat dışı Türk Lirası’na ilişkin taahhütler :

-31.03.1994 tarihinden sonra artan mevduat dışı Türk Lirası’na ilişkin taahhütlerle ilgili olarak bankaların bulunduracakları disponibilite oranı; %9’u TCMB nezdinde Türk Lirası vadesiz serbest tevdiat, %3’ü ise TCMB nezdinde serbest olarak bulundurdukları mülkiyeti bankalara ait DİE’ce açıklanan TEFE ve/veya Dövize Endeksli DİBS olmak üzere toplam %12’dir.

Yukarıda açıklanan mevduat munzam karşılığı ve umumi disponibiliteden dolayı bankaların mevduat toplama yoluyla yarattıkları kaynağın maliyeti bir hayli yüksektir. Mevduat yoluyla topladıkları her 100 TL kaynağın umumi disponibilite tebliğine göre 2TL’sini serbest tevdiat ve 30TL’sini de DIBS olmak üzere toplam 32 TL’ sini, mevduat munzam karşılıkları tebliğine göre ise iradesizden 1 ay vadeli mevduata kadar 17 TL’ sini, 3 aydan 1 yı1 vadeli mevduata kadar 8.5 TL’ sini ayırmak zorunda oldukları için plase edebilecekleri miktar 49 TL’ ye kadar düşebilmektedir. Her ne kadar TCMB nezdindeki depolarda tutmak zorunda oldukları %30 oranındaki DİBS, TEFE ve/veya Dövize Endeksli bir getiri sağlasa da bankaların bunu alternatif yollardan daha fazla getirilerle değerlendirebilecekleri düşünülürse yine maliyeti artıran bir unsur olarak dikkate alınabilir.

Bankaların VDMK ihraçları ise ilk başlarda umumi disponibilite tebliği kapsamına girmezken daha sonra yapılan yasal düzenlemelerle bu kapsama alınmıştır. Yukarıda bu tebliğin mevduat dışı Türk Lirası’na ilişkin taahhütler kısmında açıklandığı üzere VDMK ihracı yoluyla kaynak yaratan bankalar her 100 TL ihraç tutarı karşılığında 9 TL’ si TCMB nezdinde Türk Lirası vadesiz serbest tevdiat, 3 TL’ si ise DİE’ce açıklanan TEFE ve/veya Dövize Endeksli DİBS olmak üzere toplam 12 TL ayırmak zorundadırlar.

VDMK’lerin doğal olarak mevduat munzam karşılığından muaf olması ve disponibilite oranlarının mevduata kıyasla toplamda düşük olması (serbest tevdiat oranı, mevduat karşılığı bulundurulması gereken serbest tevdiat oranından yüksek olmakla beraber) bankalar açısından VDMK ihracını mevduattan daha cazip kılar.

5.4.2 TÜKETİCİ FİNANSMANI ŞİRKETLERİ İÇİN KREDİ MALİYETİ İLE VDMK MALİYETİ KIYASLAMASI

Tüketici Finansmanı Şirketlerinin fon kaynakları 1. bölümde kısaca incelenmişti. Bu kaynaklar içerisinde bankalardan kredi kullanmak suretiyle fon temini halen mevcut mevzuata göre %10 KKDF ve %5 BSMV olmak üzere %15 ek bir maliyet getirmektedir.

Grup ve Holdîng içi firmalardan sağlanan fonlar ise %15 KDV’ne tabi tutulduğundan bu alandan fon sağlanması da banka kredileri ile eşdeğer bir finansman yükü getirmektedir.

Gerek banka kredisi gerekse grup içi firmalardan sağlanan fonlar ancak uygun faiz oranları yakalandığı takdirde anlamlı olabilmektedir. Aksi takdirde çok yüksek maliyetler içerdiğinden fiili kullanımı çok dar kalmaya mahkum bulunmaktadır. Bu durumda finansman şirketleri kredilerin fonlamasını önemli ölçüde VDMK satışları ile sağlayacaklardır. Ancak Tüketici Finansmanı Şirketleri’nin VDMK ihraçlan gerek SPK mevzuatı gerekse vergi mevzuatı açısından önemli bir maliyet yükü içerebilmektedir. Bu maliyetler aşağıda Tüketici Finansmanı Şirketleri ile Bankaların VDMK ihraç maliyetlerini inceleyen bölümde açıklanmıştır.

5.4.3 TÜKETİCİ FİNANSMANI ŞİRKETLERİ ILE BANKALARIN VDMK İHRAÇ MALİYETİ KIYASLAMASI

Tüketici Finansmanı Şirketleri’nin VDMK ihraçlan, bankaların VDMK ihraçlarına kıyasla disponibiliteden muaf tutulması avantajı dışında birtakım dezavantajlara sahiptir.

VDMK’ ler finansman şirketleri açısından çok fazla önem arz etmekle birlikte vergi dezavantajı nedeniyle pazarlanması zor bir ürün olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçek kişiler açısından VDMK’ lerden elde edilen gelirler %10 oranında gelir vergisi ile bu tutarın % 10’u kadar Fon kesintisine tabidir. Tam mükellef tüzel kişiler için de aynı tevkifat oranlarının geçerli olması yanında, bu gelirlerin Devlet İç Borçlanma Senetlerinde olduğu gibi Kurumlar Vergisi matrahından da indirilemez oluşu nedenleriyle, bu enstrümanın gerçek ve tüzel kişilere vergisiz net getiri sağlayan Hazine Bonosu ve Devlet tahvili karşısında maliyeti bu ölçüde yüksek olduğu da diğer bir gerçektir.

VDMK’ ler ihraç maliyeti konusunda da SPK mevzuatı açısından çok yüksek maliyetli bir ürün olarak karşımıza çıkmaktaydı. Ancak SPK 14 Haziran 1996 tarih, 22666 sayılı resmi gazetede, VDMK’lerin Kurul Kaydına Alınmasına ve Genel Finans Ortaklıklarının Kuruluş ve Faaliyet İlkelerine Dair Esaslar Tebliği’nde değişiklik yapılmasına ilişkin bir tebliğ yayınlayarak maliyeti arttıran bazı konularda esneklik getirmiştir.

VDMK’lerin Kurul Kaydına Alınmasına ve Genel Finans Ortaklıklarının Kuruluş ve Faaliyet İlkelerine Dair Esaslar Tebliği’nin 16’ncı maddesinde; ” Bankalar tarafından ihraç edilenler dışında ödenmesi banka garantisine dayanmayan varlığa dayalı menkul kıymet ihraç edilemez” hükmü yer almaktaydı. Yapılan değişiklikle bu madde “Bankalar dışındaki ihraçcılar tarafından ihraç edilen VDMK’ lerde, Kurulca gerekli görülmesi halinde banka garantisi sağlanması şarttır.” şeklinde düzenlenmiştir. Bu durumda Kurulca banka dışındaki ihraçcının kredibilitesi değerlendirilerek yine yatırımcının lehine olmak üzere garantinin gerekli olup olmadığına karar verilecektir. Bu kararları objektif olarak verebilmek için Kurulun belli standartlar geliştirmesi gereği açıktır.

Menkul kıymet ihraçlarında katlanılması gereken mutad ihraç maliyetlerinin yanı sıra, bankalar dışında VDMK ihraç edecek kurumlardan banka garantisi istenmesi finansman şirketlerine önemli bir yük getirmekteydi. Mevduat toplama dışında bankalardan pek de farklı bir yapıya sahip olmayıp, ihtisas konusu bankacılık Fonksiyonlarından tüketici finansmanı olan ve bir kredi kurumu hüviyetiyle gerek Hazine Müsteşarlığı’nın, gerekse Sermaye Piyasası Kurulunun denetim ve kontrolü altında bulunan finansman şirketlerinden VDMK ihracı içi ayrıca banka garantisi istenmesi, bu şirketleri önemli bir finansman kaynağından yoksun bırakmaktaydı.

İhraç tutarlarının yüksek olması sebebiyle, Finansman Şirketleri bir taraftan bu büyük tutarlara kefalet verecek banka bulmakta zorlanırken, diğer taraftan oldukça yüksek komisyon talepleriyle karşılaşmaktaydı. Bankaların limitlerinin dolu olması veya ihraç edilecek yüksek tutarlardaki VDMK’lere garanti vererek gayrinakdi kredi limitlerini kısa zamanda doldurmak istememeleri, bazı bankaların ise finansman şirketlerini kendilerine rakip olarak görmeleri sebebiyle garanti vermekten kaçınmaları, zaman içerisinde bu konuda bir tıkanıklığa yol açacaktı. Yeni düzenlemenin uygulamada karşılaşılan tüm bu olumsuzlukların giderilmesi için atılmış son derece olumlu bir adım olduğu açıktır.

VDMK ihracı uygulama teknik ve mevzuatında halen ülkemizde uygulanmakta olan yöntem, alacak portföyünün satışı olmayıp, bu portföyün yatırımcılara teminat gösterilerek alacakların nakde çevrilmesidir (Paythrough). Esasen alacak portföyünün % 90’ı kadar VDMK ihraç edilebileceği düşünüldüğünde, kredilerin geri dönmeme riskine karşı bir emniyet marjı da bırakılmış olmaktadır. Bu anlamda VDMK’ların aşırı teminatlandırılması (overcollateralizaton), banka garantisine ihtiyaç bırakmamaktadır. Bununla beraber yatırımcıyı korumak bakımından Kurul’a banka garantisi isteme konusunda esneklik tanınmıştır. Ayrıca bu amaçla tebliğe aşağıdaki madde de eklenmiştir:

Fon Oluşturulması

“Madde 17/A– Kurul, bankalar dışındaki ihraçcılar tarafından ihraç edilen ve ödenmesi banka garantisine dayanmayan varlığa dayalı menkul kıymetlerde, ihraç edilecek varlığa dayalı menkul kıymetlerin nominal değerleri toplamının yüzde 10’unun ihraçcı tarafından bir bankada açılacak özel bir fon hesabına avans olarak yatırılmasını, varlığa dayalı menkul kıymetlerin vadesi boyunca bu menkul kıymetlerin dayanağını oluşturan alacaklardan elde edilen faizin yatırımcılara yapılacak ödemeleri aşan kısmının da bu fon hesabında toplanmasını zorunlu tutabilir. Fon hesabı varlığa dayalı menkul kıymetler itfa edilene kadar başka bir amaçla kullanılamaz.”

Finansman Şirketlerinin VDMK ihracında maliyeti yükselten diğer bir unsur ise bir bankada saklama zorunluluğuydu: Seri III , No:14 Sayılı Tebliğin 17’nci maddesinde “Finansman şirketleri ve finansal kiralamaya yetkili kuruluşlar tarafından VDMK’lerin halka arzı halinde ise, bu kuruluşlar ile bunların belirleyeceği bir banka arasında, imzalanacak saklama sözleşmesinde belirtilen esaslar dahilinde bir bankada saklamada tutulması zorunludur. İhraçcının bir banka olması halinde ise, saklama hizmeti bu banka tarafından yerine getirilir.” …. denilmek suretiyle bankalar uygulama dışında bırakılırken, finansman şirketleri için VDMK’lere konu alacak portföyü için bir bankada saklama zorunluluğu getirilmekteydi. Mezkur tebliğin 2’nci maddesinde; “VDMK’lere dayanak teşkil eden alacakları temsil eden kambiyo senetleri, sözleşmeler ve diğer belgeler” Alacaklar Portföyü olarak tanımlanmıştır.

Kredi sözleşmelerinin kambiyo senedi niteliğinde olmaması nedeniyle ciro yoluyla piyasalarda tedavül edemeyeceği, kambiyo senetleri gibi fiziki temliki yoluyla bankalar ve diğer kurumlardan kredi temine edilemeyeceği bir gerçektir. Burada Borçlar Kanunu hükümlerince alacağın temliki suretiyle kredi temin edilebileceği düşünülebilirse de, bu da; taraflar arasında özel bir sözleşme yapılmasını gerektirmekte ve sözleşmenin fiziki, tesliminin önemi bulunmadığı gibi, ihraç sırasında SPK’na karşı verilen taahhüt ve beyanlara aykırı bulunmaktadır. Bu nedenle, kredi sözleşmelerinin bir bankada saklanması zorunluluğu ihraç maliyetlerini arttıran ve operasyonel güçlük yaratan bir düzenleme olmaktaydı. 14 Haziran 1996 tarihli yeni düzenlemede tebliğin “Saklama Sözleşmesi” başlıklı l7.maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir :

“Finansman şirketleri ve finansal kiralamaya yetkili kuruluşlar tarafından varlığa dayalı menkul kıymetlerin halka arzı halinde ise, bu kuruluşlar ile bunların belirleyeceği bir banka arasında, imzalanacak saklama sözleşmesinde belirtilen esaslar dahilinde bir bankada saklamada tutulması zorunludur. Tüketici kredi sözleşmeleri bu hükmün dışındadır. İhraçcının bir banka olması halinde ise, saklama hizmeti bu banka tarafından yerine getirilir.”

Aşağıda öncelikle eski düzenlemeye göre Bankalarla Finansman Şirketlerinin VDMK ihraç maliyetleri karşılaştırılmış, daha sonra Finansman Şirketlerinin eski ve yeni düzenlemeye göre VDMK ihraç maliyetleri karşılaştırılmış olup, son olarak da Finansman Şirketlerinin yeni düzenlemeye göre durumları ile Bankalar kıyaslanmıştır.

Tablo9: 1Trilyon T.L.’lik VDMK İhracında Banka ve Finansman Şirketi VDMK İhraç Maliyeti Karşılaştırması

Bir trilyon liralık varlığa dayalı menkul kıymetin bankalara ve finansman şirketlerine faiz hariç ihraç maliyetleri karşılaştırmalı olarak tabloda gösterilmiş olup , bu maliyet bankalara nazaran finansman şirketlerine 2.84 kat fazlasıyla yansımaktadır.

Tabloda görüleceği üzere VDMK’in bankalar için %4.8 olan Damga Vergi oranı , finansman şirketleri için bankanın verdiği garanti şerhinden dolayı %6’ya çıkmaktadır. VDMK ihracında finansman şirketleri açısından Damga Vergisi farkı , garanti komisyonu , ait BSMV ve bu sözleşmeye istisnaden garanti veren banka tarafından açılan gayrinakdi kredi sebebiyle talep edilen Genel Kredi Sözleşmesinin toplam maliyeti 12.450.000.000 T.L.’ye ulaşmakta , bu da toplam ihraç maliyeti içinde %59.8’lik pay tutmaktadır. Bu haliyle sadece banka garantisi nedeniyle üstlenilen maliyet, bankaların aynı ihraç için katlanacakları toplam maliyetin 1.7 katıdır. Saklama sözleşmesinden kaynaklanan maliyetlerle beraber Bankalara göre maliyetlerdeki fark 13.500.000.000 T.L.’ye ulaşmakta , bu da toplam ihraç maliyeti içinde %64.84’lik pay tutmaktadır.

Tablo10 : 1Trilyon T.L.’lık VDMK ihracında Finansman Şirketi Açısından Tebliğin Yeni Şekli ile Eski Şeklinin Maliyet Karşılaştırılması

Tablo 11 : 1 Trilyon T.L.’lık VDMK İhracında Tebliğin Yeni Şekli ile Banka ve Finansman Şirketi Maliyet Karşılaştırması

Banka ile Maliyet Farkı : 1.050.000.000 T.L.

Mevzuatın eski şekline göre VDMK ihracının teorik olarak mümkün olmakla birlikte , yaygın kullanımın mümkün olmadığı açıktır. VDMK’ler ile ilgili ilk yasal düzenleme yapılırken “Finansman Şirketleri” hakkında yasal düzenlemenin henüz yapılmamış olması , finansman şirketlerinin maliyet ve işlevlerinin gözardı edilmesine sebep olmuştur. Finansman şirketlerinin de münhasıran kredi işlemi yapmak üzere kurulmuş birer “kredi kurumu” oldukları dikkate alınarak , düzenlemelerin yapılması uygun olmuştur. Hatta eski uygulamada , bankaların sadece VDMK’leri mevduat alternatifi olarak kullanarak , disponibilite ve mevduat munzam karşılık maliyetlerinden kurtulmak amacıyla bu aracı kullandıkları dikkate alınırsa , VDMK’lerin piyasaların gereği doğrultusunda gerçek amacına uygun bir şekilde kullanılan bir enstrüman haline getirilmesi için yapılan yeni düzenlemenin sermaye piyasalarına sağlayacağı katkı gözardı edilemez.

Tebliğin ikinci el piyasa işlemlerini düzenleyen 25’nci maddesi “Varlığa Dayalı Menkul Kıymetlerin ikinci el piyasada alım satımı serbesttir.” Hükmünü içermektedir. Bilindiği üzere varlığa dayalı menkul kıymetler , bugüne kadar ülkemizde sadece bankalar tarafından ihraç edilmiş , böyle olunca da alım-satım ve repo işlemleri yapma konusunda yetki problemi olmayan bankalar için varlığa dayalı menkul kıymet ikinci el alım-satım işlemleri de sorun yaratmamıştır.

Oysa tebliğin anılan maddesine göre ; VDMK alım-satım serbestisi finansman şirketleri için de geçerli olmakla birlikte , uygulamanın ne şekilde yapılacağına bir açıklık getirmemektedir. Zira piyasada VDMK’lerin ikinci el alım-satım uygulamasına baktığımızda ;alacak portföyünün vade yapısından kaynaklanan bir yıla kadar uzayan vadelere karşın , para piyasalarında yaşanan son gelişmeler, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık sebepleriyle yatırımcı kısa vadeyi tercih etmekte ve uzun vadeli işlemlere girmekten kaçınmaktadır. Hal böyle olunca bankalar bu sorunu ihraç ettikleri uzun vadeli VDMK’leri bir iki ay vadelerle repo yapmak suretiyle aşmakta , böylelikle satışlarında tıkanıklık yaşanmamaktadır. Bu durum karşısında , finansman şirketlerince ihraç edilen VDMK’lerin de piyasalarda fiilen işlem gören bir sermaye piyasası aracı niteliğini kazanabilmesi için , finansman şirketlerine de repo yapma yetkisi verilerek varlığa dayalı menkul kıymetlere ikincil piyasada alım-satım imkanı sağlanması uygun olacaktır.

BİLGİ TÜRLERİ KONU TESTİ: 3.B

1. Bilginin meydana gelmesinde obje ile bağ kuran sujede, obje ile objeyi bilmek istemesi gibi bir ilgi vardır. Suje bilgi sahibi olmakla başka bir duruma girerken, bilinmek, objede herhangi bir değişikliğe neden olmamaktadır.

Açıklamalara göre aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

A) İnsan varlığın bilgisine ulaştıkça değişime uğrar.

B) İnsan bilinen varlıklar olmadan yaşamını sürdüremez.

C) Objeler dünyası bilinmese de varlığını sürdürebilir.

D) Var olabilmek için suje ile obje birbirlerine muhtaçtırlar.

E) Bilindikçe obje yapı bakımından değişikliğe uğrar.

    Bilimsel yollardan edinilen bilgiler insanoğluna doğal çevresini denetim altına alma olanağını sağlamış, doğa olanaklarını kendi yaşamını kolaylaştırma, daha rahat, daha güvenilir ve daha uzun yaşama yolunda kullanma yeteneğini vermiştir. 300 yıl önce F. Bacon “Bilgi güç kaynağıdır.” demişti. Bilginin çok yönlü tükenmez bir güç kaynağı olduğu insanoğlunun uzaya açılan teknik başarılarıyla günümüzde iyice ortaya çıkmıştır.

Bilginin kullanımı ile ilgili yukarıdaki açıklamalardan hareketle aşağıdaki genellemelerden hangisine ulaşılabilir?

A) Bilmek uzun uğraşılar sonucu meydana gelmiş bir birikim değildir.

B) Bilmek doğayı insanlığın kullanımına sunarak ona egemen olmaktır.

C) Bilgiyi her toplum insanların daha rahat yaşamlarına imkan sağlayacak şekilde kullanılır.

D) Bilim her toplumda insanların ortak çabası sonucu ortaya çıkmıştır.

E) Bilimsel sonuçlar toplumdan topluma değişmediği için evrenseldir.

    Sadece suje ile ilişkili olan ve yaşamla oluşup, sırf suje açısından geçerli sayılan, suje ile oluşan, sujeye bağlı olup suje tarafından kanıtlanan, sujenin duyarlılığını bu açıdan dile getiren ve bunun için sujeyi, düşünce, yorum ve yargının özü olarak tanımamız öznel yargı olarak nitelendirilmektedir.

Bu parçada öznel yargı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?

A) Yargı, sujeye bağlıdır.

B) En büyük kanıt sujedir.

C) Geçerlilik suje açısındandır.

D) Yansıttığı duyarlılık sujeye aittir.

E) Sujenin olgusallığını belirler.

    Protogoros’a göre tüm bilgilerimiz duyumlarımızdan gelir ve insandan insana değişir. Bir şey bana nasıl görünürse benim için öyledir. Üşüyen için rüzgar soğuk, üşümeyen için de soğuk değildir.

Buna göre aşağıdakilerden hangisi Protogoros’ın düşüncesi ile bağdaşır?

A) Deneyden gelen hiçbir bilgi yoktur.

B) Mutlak bir bilgi duyumlardan gelir.

C) Bilginin doğruluğundan şüphe etmemiz gerekir.

D) Bilginin doğruluğunda asıl ölçüt insandır.

E) Doğru bilgiye ulaşmak, bilginin eleştirisini yapmakla olur.

    Bilgi teknolojilerinin getirdiği yenilikler ve kolaylıklar her ne kadar hoşumuza gitse de, kafamızda birçok sorun ve korkuların oluşmasına da yol açmıştır. Dünyanın ileride bilgisayar ve robotların denetimine geçeceği ya da sanal kıyamet senaryoları sık sık gündemi işgal etmektedir.

Yukarıdaki paragrafta bilginin hangi özelliği vurgulanmaktadır?

A) Bilginin kaynağı

B) Bilginin değeri

C) Bilginin uygulanabilirliği

D) Bilginin deşebilirliği

E) Bilginin ahlaklılığı

    Bilgi kuram ya da diğer adıyla epistomoloji felsefenin en önemli dallarındandır. Felsefe doğrunun ve gerçeğin aranmasıysa, ilk önce doğruyu nasıl elde ettiğimizi ve inançlarımızı nasıl değerlendirdiğimizi bilmemiz gerekir.

Buna göre aşağıdakilerden hangisi bilgi felsefesine ait bir soru olamaz?

A) Bilgiyi temellendirici unsurlar nelerdir?

B) Bilginin bir sınırı vardır?

C) Neyi ne kadar bilebiliriz?

D) Bilimsel veriler her zaman doğru mudur?

E) Bilginin kaynağı nedir?

    Arkesilaos’a göre bir düşüncenin, bir yargının, bir tasarımın, doğru mu, yanlış mı olduğunu bilemeyiz. Çünkü bunların varolan bir şeyle mi, varolmayan bir şeyle mi ilgili olduğunu gösterecek bir doğruluk ölçütü yoktur.

Bu görüşler bilgiyle ilgili aşağıdakilerden hangisine bir yanıt niteliğindedir?

A) Doğru bilginin imkanına

B) Doğru bilginin ölçütüne

C) Bilginin imkansızlığına

D) Bilginin kaynağına

E) Bilginin değerine

    Fenomolojiyi;

Scheler; ahlâka ve değerler teorisine

Geiger; estetiğe

Hering ise; din felsefesine uyguladı.

Bu belirlemeden çıkacak sonuç aşağıdakilerden hangisidir?

A) Felsefeciler benzer sorunlara benzer çözümler üretebilirler.

B) Aynı yöntemlerle varlıklar farklı bir cümlede temellendirilebilir.

C) Farklı bilgi alanlarına aynı yöntemler kolaylıkla uygulanabilir.

D) Farklı yöntemlerin aynı alanlara uygulanması doğaldır.

E) Benzer yöntemler aynı konuda farklı sonuçlarla ortaya çıkabilir.

    Bazı insanlardan felsefeyle ilgili şu sözleri duymak mümkündür: “felsefe karışık bir alandır. Onu anlamıyorum. Beni aşıyor. Bu, uzmanların işidir. Benim bu alanda bilgim yok, bu yüzden felsefe beni ilgilendirmez.” Aslında bu sözler şunu anlatmak istemektedir: “Yaşamın temel sorunları karşısında pek düşünmeye gerek yoktur. İnsan düşünmeden de, belli sorular sormadan da başarılı olabilir, kendi görüşleriyle mutlu olabilir.” Dolayısıyla kimi insanların felsefeye karşı tutumları, bir hastanın doktorunun verdiği ilacı reddetmesine benzer.

Bu parçada felsefeyle ilgili olarak aşağıdaki durumların hangisi eleştirilmektedir?

A) Felsefedeki konuların yetersizliği.

B) Felsefenin günümüzde insanların ihtiyaçlarını gideremeyişi.

C) Felsefenin öneminin bazı insanlarca anlaşılamaması.

D) Felsefenin diğer alanlarla yeterince ilişki kuramaması.

E) Felsefi bir konuda ortak bir görüş ortaya konulamaması.

    Pyrrhon ne varlığı araştırır, ne “bu iyidir bu kötüdür” diyerek bir seçim yapar, ne de bir hüküm verir. Ne bir şey ekler, ne bir şey ümit eder, ne de bir şeye inanır.

Bu parçada Prrhon, bilgi felsefesi ile ilgili aşağıdaki sorulardan hangisine yanıt vermektedir?

A) Bilgi gerçeği verebilir mi?

B) Hakikat var mıdır?

C) Bilgi nasıl oluşur?

D) Genel geçer doğru bilgi mümkün müdür?

E) Bilgi çeşitleri nelerdir?

    Merakla soru sormaya başlayan insan artık düşünmeye ve bilmeye başlamıştır. Fakat felsefi düşünme sadece sorgulananı tek taraflı olarak düşünme değildir. Aynı zamanda sorgulamanın kendisini ve sorgulama sonucu ortaya çıkan ürünleri de sorgulamaktır. Bu nedenle sadece bir problemle karşılaşmak felsefi davranışın olmasına yetmez. Problem, zihinde tasarımlanmalı, düşünülmeli ve çözüm için çaba harcanmalıdır.

Buradan hareketle felsefe hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenemez?

A) Eleştirel bir düşünme gerektirdiği.

B) Zihinsel bir etkinlik olduğu.

C) Düşünme üzerine düşünmeyi içerdiği.

D) Problem çözücü bir çaba olduğu.

E) Günümüzde önemini kaybettiği.

    Felsefe, sürekli ve kesintisiz bir araştırma etkinliği olduğu için onda olmuş bitmişlik yoktur. Felsefe, hiçbir konuda son sözü söylemez. Bundan dolayı felsefede sistemler ve farklı görüşler yan yana bulunur ve ilkçağ filozofunu uğraştıran sorun, günümüz filozoflarını da uğraştırabilir. Bu da o konuda sürekli düşünülmesi ve araştırma yapılması olup bunun sorunun olmadığı anlamına gelir.

Yukarıdaki paragrafa göre felsefi bilginin hangi temel özelliği belirtilmiştir?

A) Felsefe bilgisinde kesinlik yoktur.

B) Felsefi bilgi yığılan bir bilgidir.

C) Felsefi bilgi evrensel bir bilgidir.

D) Sistemli ve düzenli bir bilgidir.

E) Felsefi bilgide mutlak doğrulara ulaşmak mümkündür.

GERÇEKLİK TERAPİSİ

Bu terapi William Glasser adında bir psikiyatrist tarafından ortaya atılmıştır. Glasser gerçeklik terapisini şöyle tanımlar:

Bireyin kendi davranışının sorumluluğunu bireye yükleme. Bu da ruh sağlığına eşittir. Terapi danışanların amaçlarına ulaşmada başarılı olabilmeleri için onların daha gerçekçi ve daha sorumlu olabilecekleri şekilde eğitim vermektir.

Gerçeklik Terapisi:

Ø Kimlik kazanmaya çalışan insanlar,

Ø Duygusal problemleri olan insanlar,

Ø Davranışsal problemleri olan insanlar ile ilgilenir.

Glasser geleneksel yaklaşımlar ve gerçeklik terapisi arasındaki farkları şu şekilde belirtmiştir:

Ø G. Terapisinde danışana hasta gözüyle bakılmaz ve danışan geçmişte olanlara rağmen o andaki davranış ve tutumlarını değiştiren kişi olarak algılamaya güdülenir. Gerilimle baş edebilmek için danışanın kendi yeteneği güçlendirilmeye çalışılır.

Ø G. Terapisinde danışman danışanın hayatında önemli bir varlık haline geldiği kişisel yakın ilişki üzerinde durur. Bu tip ilgi terapi için gereklidir.

Ø G Terapisinde bilinçaltı güdülenmenin varlığı yadsınmaz ancak davranışların nedeninin araştırılmasının değişme getirmeyeceği vurgulanır.

Ø G. Terapisinde terapi toplumun ahlak kurallarına dayanır. Danışan yaşamındaki önemli kişilerin uyarıları olmadan kendi davranışını ahlak açısından değerlendiremez ve değişemez.

Terapist öğretmen rolümdedir ve danışanın daha iyi davranması için yollar önerir ve onunla gerçekten derin bir ilgiyle ilgilendiğini belli eder.

TEMEL KAVRAMLAR:

Ø Kimlik: Bu terapiye göre tüm insanların tek bir temel gereksinimi vardır: kimlik gereksinimi. Kimlik dünyadaki diğer varlıklardan farklı ve ayrı olduğumuzu hissetme gereksinimidir. Başarılı kimlik gereksinimi sağlıklılık ve gelişme gücü olarak ele alınır ve insanın doğasının sosyalliğe dayandığı üzerinde durulur.

Ø Katılım: Katılım gereksinimi insanın sinir sistemine yerleşmiştir. Sinir sisteminde insanın başkalarına katılması için onu cesaretlendiren bir acı söz konusudur. Bu acı insanları katılmaya yöneltir. İlkel toplumlardaki atalarımızdan bize gelen katılım gereksinimi günümüzde dostlarıyla birlikte olma gereksinimine dönüşmüştür.

Ø Sevgi ve değerli olma: Glasser iki temel gereksinimden bahseder, bunlar: Sevme ve sevilme gereksinimi, kendimizin ve başkalarının değerli olduğunu hissetme gereksinimidir. İnsanlar kendilerini değerli hissetmek için buna katkıda bulunacak bir iş yapmak ve başkalarının da bunu yapmasına yardımcı olmak durumundadırlar. Bu yolda başarısızlığa uğramanın sonucu yalnızlık, acı ve başarısız kimliktir.

Ø Sorumluluk: Sorumluluk, bir kimsenin kendi gereksinimlerini başkalarını da kendi gereksinimlerini karşılama yeteneğinden mahrum bırakmayacak şekilde karşılama yeteneğidir. Sorumluluk bir araya geldiklerinde başarılı kimliği oluşturan sevgi ve değere sahip olmaktır. Glasser, semptomların kişinin geçmişinden dolayı değil şu andaki yalnızlık ve başarısızlığından dolayı ortaya çıktığına inanmaktadır. Sorumlu bir davranışla gereksinimler başarılı bir şekilde karşılandığında semptomların ortadan kalkacağı düşünülür.

Ø Gerçeklik: Gerçeklik terapisinin amacı yalnızca insanları gerçeklerle yüz yüze getirmeye çalışmak değil, aynı zamanda bu çerçeve içinde gereksinimlerini karşılayabilecek hale gelmelerine yardım etmektir.

Glasser’in gerçeklik terapisinde yer alan dörtlü zinciri:

Gerçekle yüz yüze gelmek®sorumlu davranış®sevgi ve değer(katılım)®başarılı kimlik.

Gerçeği inkar etmek®sorumsuz davranış®yalnızlık ve acı(katılımın yokluğu)®başarısız.

kimlik.

Zincirin ilk halkasındaki gerçekle yüz yüze gelmek veya gerçeği inkar etmek başarılı veya başarısız kimliğin oluşmasındaki en kritik basamaktır.

Ø Kazanım: Kişiliğin oluşumu ve sorumluluğun gelişimi.

Ø Kimliğin kaynağı: Kişinin kim olduğunu aydınlığa kavuşturacak kaynaklar şunlardır:

ü Kişi sevdiği kişilerle ilişki kurmaya ve onlarla bir arada olmaya eğilimlidir. Hoşlanmadığı insanları reddeder.

ü Kişi zamanını ve enerjisini bazı konuları düşünmeye ve değerlendirmeye çalışarak kimlik kazanmaya çalışır.

ü Kriz durumlarındaki davranışlar kişi hakkında bilgi verir.

ü Kişi kimliğine ilişkin geribildirimlerden ve yansıtmalardan bilgi edinir ve öğrenir.

ü İnançlar ve değerler, felsefe kimliğe katkıda bulunur.

ü Başkalarına göre sosyo-ekonomik statü de belirleyicidir.

ü Fiziksel yapı ve imaj da kimlik oluşumuna yardımcı olur.

Birey 4-5 yaşlarında iken geliştirdiği becerilerine bakarak başarısız kimlik geliştirmeye başlayabilir. Ancak pek çok çocuk bu yaştan önce kendini başarılı hisseder. Ve bir kez kendini başarılı veya başarısız olarak tanımladıktan sonra benzer kimliklerle birleşmeye başlarlar ve böylece oluşan gruplar giderek kutuplaşır.

Ø Ebeveynlerin katılımı: Glasser’e göre sorumluluğun öğretilmesi en önemli görevdir. Burada önemli olan çocukların sevgi, destek, sıcak ilişkiler kurma gereksinimlerinin ebeveynlerce doğru şekilde karşılanması gerekliliğidir. Ebeveyn çocuğa model olabilmeli ve tutarlı bir disiplin anlayışıyla yaklaşmalıdır. Çocukla konuşmak için zaman ayırmalı, tartışmalı ve dinlemeli, sosyal katılımlara girebilmesi için çocuğa destek vermelidir. Glasser’e göre aile gerçek yaşamdaki gereksinimlerin nasıl karşılanacağının öğrenildiği yerdir.

Ø Okulun katılımı: Okula başlamış pek çok çocuk başarısız kimlik oluşturmaya başlamış olabilir. Bazıları da başarılı kimliğini sürdürmek için çaba sarf ediyor olabilir. Burada öğretmenin tutumu çok önemli bir konumdadır. 10 yaşına kadar olan dönemde okulda başarısızlık yaşayan bir çocuk güvenini yitirecektir.

Glasser ilkokullarda yapılacak bazı işlerin çocukların sorumluluk almalarına yardımcı olacağını savunur:

ü Hatırlama yerine; düşünme ve problem çözmeye odaklaşmak,

ü Çocukların okulda öğrendikleri ve dışarıda yaşadıklarının birbiriyle ilgili olması,

ü Çocuğun karar vermeyi ve plan yapmayı öğrenmesi,

ü Okuma-yazma ve konuşma gibi iletişim becerilerine birincil derecede önem verilmesi,

ü Çocukların yalnızca yaş bakımından gruplandırıldığı homojen grupların oluşturulması,

ü Etiketleme ya da puan sistemi kullanma yerine çocukların nerede yardıma ihtiyaç duyduklarını anlamak ve çalışmalarını sağlamak,

ü Öğretmen liderliğinde çocuklar için neyin iyi ve önemli olduğu konusunda yargılayıcı olmayan tartışmalar düzenlemek.

Glasser’in okulla ilgili düşünceleri kişisel sorumluluk kavramına dayanır. Uygun olmayan ev koşulları, düşük sosyo-ekonomik konum gibi olumsuz faktörlerin etkilerinin okulda azaltılabileceğine inanır.

Başarısız Kimliğin Sürdürülmesi: Glasser, kimliklerinin başarılı ve başarısız oluşuna göre iki tip toplum tanımlar. Bunlardan birincisi kendini başarısız olarak belirleyen, katılıma yönelik olmayan yollarla acısını hafifletmeye çalışan toplumdur. Diğeri ise kendini başarılı olarak belirleyen ve katılmaktan zevk alan başarılı toplumdur. Glasser. Psikolojik veya psikosomatik tüm semptomların, düşmanca, saldırgan, mantıksız davranışların hepsinin kişisel başarısızlığın ve yalnızlığın ürünü olduğunu düşünür. Sorumsuz birey gerçeği reddederek dünyayı içinde rahat edeceği hale getirir ve başarısız kimliğini sürdürür.

Başarısız Kimliğin Değişmesi: Gerçeklik terapisinin amacı; danışanın gerçekçi olarak ve sorumlu davranarak sevgi ve değer gereksinimlerini karşılayabilmesine dayalı başarılı bir kimlik kazanmasıdır. Buna göre terapi de bir eğitim ve yetiştirme durumudur.

Başarılı bir gerçeklik terapisti olmak için:

ü Terapistin kendisi oldukça sorumlu bir insan olmalıdır ve gerçeklik bağlamı içinde kendi ihtiyaçlarını karşılayabiliyor olmalıdır.

ü Danışanların kendi sorumsuzluklarına terapisti katmak için yapacakları davranışlara karşı durabilecek güçlü ve tutarlı bir insan olmalıdır.

ü Danışanların acı ve yalnızlık duygularını anlamalı ve onları kabullenmelidir.

ü Danışanları ve onların sorumsuz davranışlarını hissedebilme kapasitesine sahip olmalıdır.

GERÇEKLİK TERAPİSİNİN İLKELERİ

Ø Katılım,

Ø Şu andaki davranışa odaklanma,

Ø Davranışı değerlendirme,

Ø Sorumlu davranışı planlama,

Ø Kendini adama,

Ø Bahane bulmama,

Ø Cezalandırmama.

Başarılı Bir Kimliği Kazanmanın Unsurları:

ü Yaşadığı dünyanın gerçeğini inkar ya da göz ardı etmemek,

ü Kendi davranışının sorumluluğunu kabul etmek,

ü Plan yapmak ve gerçekleştirmede sorumlu davranmak,

ü Başkalarını sevmek ve onlara katılmak, kendini başkalarına vermek ve karşılığında sevilmek,

ü Kendine ve başkalarına yararlı etkinliklere katılmak,

ü Standartlara uygun etik davranışlar içeren bir şekilde yaşamak.


Bedava İlan Verme