Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

Paragrafta Anlam :

Paragrafın Yapısı : Paragraflar genel olarak üç bölümden oluşur:
– Giriş
– Gelişme
– Sonuç

Giriş Bölümü :

Giriş Cümlesinin Özellikleri : Giriş cümlesinde konu ve konuya bakış açısı belirtilir. Giriş cümlesi:

* Kısa ve ilgi çekici bir cümledir.
* Bağlayıcı öğelerle başlanmaz.
* Paragrafta ele alınacak konuyu tanıtır; yazarın konuya nasıl bir yaklaşım getireceğini sezdirir.
* Genelden özele (tümden gelim) yazılmış paragraflarda, paragrafın giriş cümlesi aynı zamanda paragrafın ana düşüncesidir.
* Tanımlama, açıklama, soru cümlesi biçiminde kurulabilir.

Paragraf giriş cümlelerine örnek:
* Herhangi bir halk şiiri antolojisini başından sonuna okumayı hiç denediniz mi?…
* Şiir, ne söylediğinden çok, nasıl söylendiği ile çekiciliğe ulaşır…
* Softalık, bir düşünce, bir bilgi kanseri diye anlatılabilir…


Gelişme Bölümü :

Gelişme Bölümünün Özellikleri :

* Gelişme bölümü; konuyu açıklayan, ana düşüncenin ortaya çıkmasına katkıda bulunan yardımcı düşünceleri içerir.

* Konu, bu bölümde açılır. Bunun için de örneklerden benzerliklerden, karşıtlıklardan, tanık göstermelerden yararlanılır.

* Ayrıntılar, gelişme cümlelerinde birbirini tamamlayarak, birbirine, bağlayıcı öğelerle bağlanarak sıralanır.

* Gelişme bölümündeki cümlelerden her biri, dil ve düşünce yönünden kendisinden önceki ve sonraki cümleye bağlıdır.

* Tüme varım yöntemiyle kurulan paragraflarda an düşünce, gelişme cümlelerinden biri olabilir.

Paragraf gelişme bölümlerine örnek 1:

Yazarken, kitapları bir yana bırakır, aklımdan çıkarırım; kendi gidişimi aksatır diye.

(giriş cümlesi)

Gerçektende iyi yazarlar üstüme fena abanır, yüreksiz ederler beni. Hani bir ressam varmış, kötü horoz resimleri yapar ve uşaklarına, dükkana hiç canlı horoz sokmamalarını sıkı sıkı tembih edermiş, ben de öyle… Hatta çalgıcı Antigenides’in bulduğu çare benim daha çok işime gelirdi Antigenides bir şey çalacağı zaman, kendinden önce ve sonra halka uzun süre kötü şarkılar dinletirmiş…

(gelişme bölümü)

Paragraf gelişme bölümlerine örnek 2:

Tiyatronun görevi yeni kelimeleri tanıtmak ve dile yerleştirmek değildir…           (giriş bölümü)

Bu görev televizyon gibi yayın araçlarına düşer. Özellikle gerçekçi oyunlarda yeni türetilen ve halkın henüz kullanmadığı kelimelerin kullanılmasına karşıyım. Şinasi : Tiyatroda kişilerin, kişiliklerine göre konuşması gerektiğini söylerken en doğru ilkeyi göstermişti. Alışılmamış kelimeler sahnede kullanıldığında halkta tepki yaratıyor. Bugün Türkçe’yi çok iyi kullanan yazarların yanı sıra, aşırı ve öz Türkçe kelimelerle dolu eserlerle de karşılaşıyoruz. Tiyatro eserlerinde bunu yapamazsınız. Tiyatroda rol alan her oyuncu, kahramanın mensup olduğu toplum kesimine uygun biçimde konuşur…

(gelişme bölümü)

Sonuç Bölümü : Sonuç cümlesi, belli bir bakış açısı doğrultusunda geliştirilen konunun açıklandığı, amaçlanan sonuca ulaştırıldığı, konunun bir yargıya bağlandığı cümledir.

Sonuç Cümlesinin Özellikleri :

* Dil ve düşünce yönünden kendinden önceki cümleye bağlıdır.
* Kısa bir biçimde kurulan bu cümle toparlayıcı ve özet niteliğinde olan bağlayıcı öğelerle (kısaca, özetle, denilebilir ki) başlayabilir.
* Tüme varım yöntemiyle yazılmış paragraflarda, ana düşünce cümlesi niteliği taşır.
* Öykü, roman, anı gibi türlerde anlatılan olayın bitiş durumunu içerir.

Sonuç bölümü için örnek :

Bir Kurban bayramı daha… 1930’lar çok çok gerilerde kaldı. O günlerin çocuğu da öldü gitti.

Sanılır ki, kişi bir kez ölür. Öyle değil oysa! Kişi, yaşam boyunca pek çok kez ölür. Bakarım zaman zaman eski resimlere: İşte Phobus Fotoğrafhanesi’nde çekilmiş resimler. Golf pantolonlu, ya da kısa pantolonlu bir çocuk… Ne oldu ona? Öldü gitti. Daha sonra ilkokul, ortaokul, lise sıralarındaki çocuklar, gençler… Hepsi yok oldular. Yok olmak değil mi ölmek? Öyle ise boyuna ölüyoruz, biçimden biçime giriyoruz, bambaşka bir insan oluyoruz zamanla. Altmışındaki kişiyle sekiz, on, on beş yaşların kişisi nasıl olur da aynı insan olur, olabilir? Zamanın bir oyunu bu bize.

Hep ölüyoruz, öle öle büyüyor, değişiyoruz, son ölüme doğru gidiyoruz.


Paragrafta Bağlayıcı Öğeler  : Paragraf öncelikle, onu oluşturan cümlelerin anlamsal bütünlüğüdür. Ancak anlamsal bütünlüğün oluşabilmesi için anlatım bütünlüğünü de sağlamak gerekir. Bunun için de cümlelerin hem anlam, hem de biçim olarak bağlanışlarına dikkat etmek ve bu bağlantı öğelerini doğru olarak saptamak gereklidir.

Paragrafı oluşturan cümleler arasındaki bağlayıcı öğeleri doğru saptayamazsak, ne okuduğumuz parçayı bütün olarak anlayabiliriz ne de paragrafı oluşturan temel ve yardımcı düşüncelerin neler olduğunu tam olarak algılayabiliriz.


Biçimsel Bağlantı Öğeleri : Paragrafı oluşturan cümlelerin anlamca kaynaşmasını sağlamak için kullanılan sözcük, söz öbeği ve cümlelere, biçimsel bağlayıcı öğe denir. “Ama, fakat, çünkü, lakin, gerçi, şayet, zira, meğer, belki, üstelik, hatta, sanki, oysa, yoksa, şöyle ki,  nitekim, kısaca, bununla birlikte, gel gör ki” gibi sözcük ya da söz öbekleri cümle başı  bağlayıcı öğeleri olarak kullanılabilir.

Örnek :

Yabancı dilde yazılmış romanları özgün biçimleriyle okumak istiyordum. Ama yabancı dil bilmiyordum ve öğrenmek içinde gerekli olanaklardan yoksundum. Bu nedenle romanları sözlüklere baka baka okumaya çalıştım. Başlangıçta okuduklarımı anlamadım., bir çok yanlış yaptım ama yılmadım. Sonunda yabancı dille yazılmış bir romanı sözlüksüz okuyabilir duruma geldim.


Anlamsal Bağlantı Öğeleri : Kimi paragraflarda cümleler, biçimsel bağlantı öğeleri kullanılmadan, anlamca birbirlerini bütünleyerek de paragraf oluşturabilir. Bu tür paragraflarda cümleler arasındaki anlam ilişkisi olabildiğince fazladır. Bu cümleler, aralarına herhangi bir biçimsel bağlantı öğesi almadan da birbirlerinin anlamlarını bütünleyici niteliktedir. Biçimsel bağlantı öğesi olmayan paragraflarda anlam bütünlüğü daha belirgindir.  Ana düşünce ile yardımcı düşünceler iç içedir. Oysa biçimsel bağlayıcı öğelerle kurulmuş paragraflarda cümleler arasındaki anlam ilişkisi daha zayıftır.

Örnek:

Karagöz oyunu Osmanlı Türk toplumunun, yüzyıllarca yaşamış sanat dallarından biridir. Tanzimat’tan bu yana, özellikle Cumhuriyet döneminde yerini, Batı’dan gelen sinema ve tiyatroya bırakmıştır. Bu sanat dalı, bugün bize çok uzak ve yabancı gelen İslam uygarlığı döneminde, halkın dilini, inançlarını, geleneklerini, zanaatlarını, siyasal ve toplumsal olaylar karşısındaki düşünsel ve ruhsal durumunu yansıtan zengin bir kaynaktır. Geçmişi tanımak ve öğrenmek isteyenler bu kaynağı değişik açılardan değerlendirebilirler.


Paragrafta Konu  : Bir yazıya temel olan duygu, düşünce, durum,yargı ya da olaya konu denir. Bir paragrafa yöneltilen; “Bu paragrafta ne anlatılmıştır?”  sorusuna alınan yanıt, konuyu verir.

Örnek :

Deneme ve eleştiri, edebiyatın en az değerlendirilen, buna karşın en gerekli alanlarındandır. Sanıldığı kadar kolay olamayan , engin bir bilgi birikiminin yanı sıra; sentez yeteneği, sağduyu ve hatta sezgi gerektiren alanlardır. Hele hele bir eleştiri yazarının cesaretli olması gerekir. Çevresindekilerin ne diyeceklerinden korkmayacak, neye inanıyorsa onu çekinmeden söyleyecek. Bu cesareti kendinde bulamayanlar ise, ne kadar eleştiri yaptığını sanarsa sansın, başkalarına övgüler dizmekten öteye gidemeyeceklerdir.

Örnek 2:

Türk kırsal kesimini ilk kez öyküye, romana sokmuş, masalcılığı atmıştır. Nabizade Nazım, edebiyatımızda Gerçekçilik akımının öncüleri arasındadır. Batı tekniğini ülkemize taşımış, ruhsal analizlere yer vermiş, dildeki kargaşayı gidermek için çaba göstermiş önemli bir yazarımızdır.


Paragrafın Ana Düşüncesi  : Ana düşünce, bir yazının ya da yapıtın oluşturulmasının temel nedeni, amacı ve yazıda ya da yapıtta öne sürülen, savunulan görüştür. Bir konunun belli bir görüş açısından ele alınmasıyla ortaya çıkan genel bir yargı cümlesidir. Paragrafın konusu saptandıktan sonra; “Bu konudan hangi sonuç çıkarılır?” ya da “Bu  parçada hangi düşünce savunulmaktadır?” sorularına alınacak yanıt ana düşünceyi verir.

Örnek :

Ben gönlümce yazabilmek için evime çekiliyorum. Kimsenin bana el uzatamayacağı, benden söz edemeyeceği yabancı bir memlekette oturuyorum. Öyle bir yer ki, tanıdığım hiç kimse okuduğu duanın Latince’sini bilmez, hele Fransızca’sından hiç anlamaz. Başka yerde yazsam daha iyi yazardım, ama yazdığım şey daha az benim olurdu. Oysaki benim yazımda asıl aradığım tam anlamıyla kendimin olmasıdır.

Örnek 2:

Medyanın toplum üzerinde kurduğu egemenlik, günlük hayatı, bireysel yaşantıyı her gün daha derinden etkiliyor. Özel yaşantılara, bireye dönük alanlara dek uzanan medya, yabancılaşmanın ve uzaklaşmanın en önemli nedenini oluşturmakta, kurduğu tek yönlü iletişim ağıyla sağırlaştırıcılığını ve körleştiriciliğini yoğun ve etkin bir biçimde sürdürürken, toplumun bireyleri arasındaki paylaşıcı iletişimi hızla kesmektedir.


Paragrafta Yardımcı Düşünceler  : Her biri ana düşüncenin bir yönünü oluşturan, onu ortaya çıkarıp destekleyen düşüncelere (yargılara) yardımcı düşünce denir.

ÖSS ‘de çok kullanılan sorular olan “Bu paragrafta aşağıdaki yargılardan hangisine değinilmemiştir?” gibi sorular, paragraftaki bütün yardımcı düşüncelerin dikkate alınmasıyla doğru olarak çözülür.

Örnek :

Gelecekte müziğin, her türlü romantik ağlaşmadan ve kendini beğenmişlikten, dizginsiz duygulardan ve gösterişli propagandadan kurtulacağını, dinleyicisinin ne çok heyecanlı ve sinirli ne de duyguca tembel olacağını, etkisinin şaşırtıcı olmaktan çok, düzen getirici bir nitelik taşıyacağını, düşüncelere bulanıklık değil, aydınlık getireceğini umabiliriz.


Paragrafta Tema (Ana Duygu)  : Tema, edebiyat  türlerinden özellikle şiirde; verilmek istenen, geliştirilen, seçilen ve işlenen konuya yüklenen duygu ve anlamdır.

Örnek :

Akan suyu severim ben
Işıldayan karı severim
Bir yeşil yaprak, bir telli böcek
Güneşi görsem sevinç dolar içime


Paragrafta Başlık  : Bir yazıya verilen ada başlık denir. Kitabın adı, bölümün adı, konunun adı, paragrafın adı… birer başlıktır.

Başlık, bir yazının neyi anlattığını, ya da bu yazının yazılma gerekçesini sezdirecek bir özellik gösterir. Kısaca konuyu tanıtan, ana düşünceyi birkaç sözcükle yansıtan sözdür. Başka bir deyişle başlık; konu – ana düşünce uyumunu yansıtan bir özellik gösterir.

“Bu paragrafa en uygun başlık hangisi olabilir? Şeklindeki sorularda, bu açıklamalar dikkate alınarak başlık saptanmalıdır.


Konularına Göre Paragraf Çeşitleri  : Paragraflarda çok değişik konular işlenebilir. Kimilerinde bir olay ya da duygu anlatılabilir. Her yazı türü, konusuna uygun paragraflardan oluşur. Makalede yer alan paragraflar düşünce ağırlıklıyken, anıda yer alan paragraflar, gerçek bir yaşantıdan kaynaklandıkları için duygu ağırlıklı olurlar. Paragraflar, içerdikleri konunun özelliğine göre değişik adlar alabilir.

Düşünce Paragrafı : Belli bir konu üzerinde belli bir bakış açısı olan, bu bakış açısını ortaya koyan, bunu savunan ve tartışan bir paragraf türüdür. Kısaca, bir düşüncenin başkalarına ulaştırılması amacıyla oluşturulan paragraflara düşünce paragrafı denir. Daha çok makale, fıkra, deneme gibi yazı türlerinde düşünce paragrafları kullanılır. Düşünce paragrafları, genellikle açıklayıcı ve tartışmacı anlatım biçimleriyle kurulur. Bu paragraflarda bir ana düşünce ve bu ana düşünceyi destekleyen yardımcı düşünceler yer alır.

Örnek :

Kişisel gözlemlerin öne çıktığı yazıların getirdiğini, bilimsel araştırmalar getiremez. Aydınlar için çok önemli olan bilimsek araştırmalar, yazarlara yetmez; onlar için kişisel saptamalar çok daha önemlidir. İnsanın insandan alabildiğini; deneylerin sayıların alması olanaksızdır.

Olay Paragrafı : Olmuş ya da olabilecek türdeki olayları, kişi, yer ve zaman göstererek anlatan cümlelerden oluşmuş paragraflardır. Bu paragraflarda belli bir olay yer alır. Olay paragraflarına, roman, öykü, masal gibi edebiyat türlerinde rastlanır. Bu paragraflarda temel amaç okuru olay içine çekmek, olay içinde yaşatmaktır. Olay paragrafları genellikle öyküleyici anlatım biçimi kullanılarak kurulur.

Örnek :

İlk dinlediğim konserdi bu. Çalgıcıları yönetenin müzik öğretmenimiz Suat Bey olduğunu görmeyeyim mi? Hem de smokin giymişti. Penguen gibi bir görünüşü vardı. Elindeki şef değneği ile sahnedeki çalgıcıları değil de, sanki dünyayı yönetiyormuş gibiydi. Nasıl oluyor da böyle bir adam, bizim gibi bacaksızlara müzik dersi vermeye geliyor. Biz de onunla alay etmeye kalkıyorduk.

Duygu Paragrafı : Olayı anlatan kişinin iç dünyasının, duygularının öne çıktığı bir paragraf çeşididir. Yazar duygularını, kimi zaman öyküleyici, kimi zaman da betimleyici anlatım biçimlerini kullanarak okura ulaştırır. Bu tip paragraflarda kişinin iç dünyasına yönelik özellikler, tutkular, davranışlar, ağırlık kazanır.

Örnek :

Daha elli yaşına gelmemiştim; zengindim, ünlüydüm; sağlığım yerindeydi, aklı başında çocuklarım vardı. Birdenbire hayatım duruverdi. Soluk alabiliyor, yiyip içiyor, uyuyordum. Ama yaşamak değildi bu. Hiçbir şey istemiyordum artık. İstenecek bir şey olmadığını biliyordum. Hayat, birinin yaptığı saçma bir şaka gibi geliyordu bana. Kırk yıl boyunca çalış didin, ilerle; sonra da ortada hiçbir şey olmadığını gör.

Betimleme Paragrafı : Bir olayı, bir varlığı, durumu, çevreyi ya da bir kavramı göz önünde canlandıracak biçimde anlatan paragraflara betimleme paragrafı denir. Gözlemlenen her varlığın, tasarlanan her kavramın duyu organlarımız ve duygularımız üzerinde bıraktığı iz betimlenebilir. Bu tür paragraflar çoğunlukla roman, öykü, gezi ve anı gibi yazı türlerinde kullanılır.

Örnek :

Akçakavakların, dişbudakların arasından geçerek yeşil çam ormanına giriyorum. Yoğun bir reçine kokusu duyuyorum. Çevrem yeşilin değişik tonlarıyla donanmış. Az ileride kalın gövdeli, yaşlı bir çam ağacı görüyorum. Altına oturuyorum. Kekik kokuları geliyor burnuma.


Anlatımın Temel Nitelikleri  :

Özlülük : Duygunun, düşüncenin ya da gerçeğin en kısa yoldan anlatımına özlülük denir. Kısaca özlülük az sözle geniş bir düşünceyi ifade etmektir. Gereksiz sözcüklerden arınmış, gereksiz ayrıntılara inilmemiş olan paragraflarda özlülük vardır. Söz gelimi; özdeyiş ve atasözleri özlü anlatımın en güzel örneklerini oluştururlar.

Örnek :

Adam başı ile doğruldu. Daha bir saat olmuştu. Bitmek bilmeyen saatler geçecekti. Nasıl geçecekti? Başını cama dayadı. Küçük bir insan istiyordu. Ona yalnızlığını unutturacak bir çocuk. Herkese uygun görülen şans neden ona gülmemişti. Hangi suçun cezasını çekiyordu? Çay bardağını verirken yenisini istedi. Daha kimbilir kaç çay, kaç sigara içecekti?…

Yalınlık : Duygunun, düşüncenin ya da gerçeğin sade, süssüz ve gösterişe kaçmadan iletilmesine yalınlık denir. Roman, öykü gibi sanatsal yazılardan çok, bilimsel öğretici yazılar yalınlığa dayanır. Çünkü bunlarda temel amaç, bir düşünceyi öne sürüp savunmak, bir görüş öne sürmek ya da okura herhangi bir konu üzerinde bilgi vermektir.

Örnek :

Okuma, çok yönlü iletişimsel bir etkinlik, alışkanlığa dayanan bir yetidir. Bu yetinin kazanılması, geliştirilmesi, alışkanlığa dayanan bir davranış biçimine dönüştürülmesi güç bir iştir. Güç olduğu kadar sürekli bir iştir de. Yaşamın belli bir aşamasında başlayıp, belli bir aşamasında biten bir iş değildir. Geothe’nin yaşamının son yıllarında, 1830’larda söylediği bir sözü anımsayalım: “Okumayı öğrenmek sanatların en gücüdür. Hayatımın seksen yılını bu işe, doğru dürüst okumayı öğrenme işine verdim, yine de kendimden memnun olduğumu söyleyemem.”

Akıcılık : Duygunun, düşüncenin ya da gerçeğin anlatımında dildeki pürüzlerin, okumayı ve anlamayı güçleştiren unsurların ortadan kaldırılmasına ve cümlelerin söyleniş ve okunuşundaki kolaylık ve rahatlığına akıcılık denir.

Cümlede seçilen sözcüklerin ses özellikleri ve cümlenin kuruluşundaki özen akıcılığı sağlar. Ayrıca, anlatılan düşünce ve duyguların kolayca sezilebilir türden oluşu, akıcılığa yardımcı olur. Akıcı olmayan paragraflarda anlatılmak istenen düşünce ve duygu belirsizleşir, tam olarak anlaşılamaz.

Örnek :

Her zaman şık ve temiz giyinen, nazik, insanları olduğu gibi kabul etme olgunluğuna sahip bir yazardır. Beyoğlu civarındaki evi, küçük bir müze görünümündedir, birçok sanatçının uğrak yeridir. Sanat dünyasına adım atmaya çabalayan gençlere kapısını ve yüreğini açmaktan kaçınmamış, alçakgönüllü bir beyefendidir. Bu nitelikleri, tükenmekte olan bir neslin başlıca özelliklerini kişiliğinde bir araya getirmiştir.

Doğallık : Duygunun veya  düşüncenin hiçbir yapmacığa kaçmadan içten, sıcak, olduğu gibi anlatılmasına doğallık denir. Doğallıkta sanatsal bir kaygı güdülmez. Kendi kendine oluyormuş gibi sıcak ve içten bir anlatım vardır.

Örnek :

Bugün, sen belki hatırlamazsın ama, senin ölümünden bu yana tam iki yıl geçti. Bu süre içinde ben daha iyi ve akıllı olamadım; bu fırsatı da kullanamadım. Oysa yıllar önce, bazı zamanlar sen olmasaydın birçok şey yapabileceğimi düşünürdüm. Şimdi artık suçun kendimde olduğunu görmek zorundayım.

Evet babacığım, belki hatırlamazsın; ama bugün sen öleli tam iki yıl oluyor. Kimseye asıl amacımı belli etmeden seni yaşatmaya çalışıyorum.

Özgünlük : Duygunun, düşüncenin, kavramın ya da gerçeğin anlatımının, anlatıcıya özgü özellikler taşımasıdır. Özgün yapıtlarda başkalarını taklit etme ve onlardan etkilenme yoktur. Sanatçı bütünüyle kendi yetenekleri, zevkleri ve beğenileri doğrultusunda, başkalarının yapıtlarından farklı ürünler ortaya koyar.

Bir sanatçıyı anlatımındaki biçim, konuya yaklaşım şekli, kullandığı dil ve kurduğu cümleler özgün yapar.

İnandırıcılık : Anlatılanları olmuş ya da olabilir olduğuna okuyucuyu inandırabilen anlatım özelliğine inandırıcılık denir. Bir anlatımın inandırıcı olabilmesi için akla aykırı olmaması, kişisellik ve duygusallıktan sıyrılıp nesnel yargıları içermesi gerekir. Makale gibi öğretici yanı ağır basan türlerde bu anlatım özelliği ön planda tutulur.

Örnek :

İslamiyet’in kabulünden önce Türklerin, başka hiçbir toplumun etkisinde kalmamış bir dilleri ve edebiyatları vardı. Her ilkel edebiyatta da şiirle büyü birlikte yürümekte ve dinsel törenler önemli bir yer tutmaktaydı. Bunun yanı sıra ozan, baksı, şaman gibi adlarla anılan şairlerde olağanüstü güçler bulunduğuna inanılırdı. Çoğu ortak ve sözlü ürünlerden oluşan bu edebiyatın en önemli bölümünü destanlar oluşturmaktaydı.

Anlatım Biçimleri : Bir düşünceyi, bir duyguyu, bir tasarıyı, bir olayı sözle ya da yazıyla ifade etmeye anlatım denir.

Birbirinden farklı konuları, olayları, gözlem ve izlenimleri anlatırken kullanılan yöntemlere ise anlatım biçimi denir.

Açıklayıcı Anlatım : Bu anlatım biçiminde temel amaç, okura herhangi bir konu üzerinde bilgi verme, iyice anlaşılmayan ya da yanlış anlaşılan bir sözü, bir düşünceyi açıklığa kavuşturmaktır. Bu anlatım biçiminde temel amaç bilgi vermek olduğu için belirtilen yargı tartışılmaz; konuyla ilgili karşıt görüşlere yer verilmez. Anlatım oldukça ciddi, kuru ve öğreticidir.

Açıklamanın yapılabilmesi, bir bilginin tam ve eksiksiz olarak verilmesi için tanımlamalardan, örneklemelerden, karşılaştırmalardan ve sayısal verilerden yararlanılır.

Fıkra, makale, deneme, gezi, eleştiri, röportaj gibi yazı türlerinde açıklayıcı anlatım biçimi yoğun olarak görülür.

Örnek :

Çağdaş eğitim, bireyi bilgi ile donatmaktan çok, ona kendi kendine bilgi edinme yollarını öğretmeyi amaçlar. Bireyde, sağlıklı düşünme, doğru anlama, toplum içinde türlü durumlara olumlu uyum sağlayabilme yeteneklerinin geliştirilmesini ister. Sağlıklı düşünme, öncelikle dilin işleyiş düzeninin kavranmasına bağlıdır. Bu sebeple kişinin eğitimi ile ana dili arasında doğrudan bir bağlantı vardır.

Tartışmacı Anlatım : Bu anlatım biçiminde birbirine karşıt düşünceleri, bir konuyla ilgili kanıları değiştirmek, çürütmek ya da onların yerine yenisini koymak amaçlanır.

Tartışmacı anlatımda yazar, inandırıcılığı sağlayabilmek için ciddi ve ağırbaşlı bir anlatım yerine sohbete varan rahat bir anlatım kullanır. Yazarın sık sık sorular sorup bunlara yanıtlar vermesi, bu anlatımın ayırt edici bir başka özelliğidir.

Tartışmacı anlatım, bilimsel inceleme ve araştırmaya dayalı yapıtlar başta olmak üzere eleştiri, fıkra, deneme, makale, röportaj gibi yazı türlerinde de sık sık rastlanan bir anlatım biçimidir.

Örnek :

Gene bir eski özlemdir, gidiyor. Yeniye kötü kötü bakıyorlar, mana yokmuş, güzel değilmiş, düşünmekten, çalışmaktan kaçınan kimselerin ne yaptıklarını bilmeden ortaya attıkları şeylermiş.  Geçmişin büyük eserlerini inceleyip de onlardan örnek almalıymışız. Oysa ki asıl, yeni zordur; yeninin manasını anlamak, güzelliğini duymak zordur. Bunun için alışkanlıklarımızı aşmak, dikkatimizi işletmek gerekir.

Betimleyici Anlatım : Varlıkların kendilerine özgü ayırıcı niteliklerini, bu niteliklerin duyu organlarımız üzerindeki etki ve izlenimlerini görünür kılmaya, onları sözcükler aracılığıyla resimlendirmeye betimleme denir.

Bir anlatımın betimlemelere dayandırılması ve betimlemenin amaç olarak kullanılması ile oluşturulan anlatım biçimine betimleyici anlatım denir.

Betimlemede, görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama duyularına yönelik bir anlatım vardır. Herhangi bir varlığın, nesnenin, olayın veya çevrenin, duyu organlarımız üzerinde bıraktığı izlenimler belirli bir plana göre okura aktarılır.

Betimleyici anlatım biçimi, amacına göre iki çeşittir:

Açıklayıcı Betimleme : Bu tür betimlemelerde amaç bilgi vermektir. Betimlenen varlık yada nesne tanıtıcı ve ayırıcı özellikleriyle nesnel bir tutumla okura aktarılır.

Sanatsal Betimleme : Bu betimlemede temel amaç, izlenim kazandırmaktır. Anlatımda, genel ayrıntılardan, ayırıcı ayrıntılara doğru gidilir. Kısaca gözlemlenen varlık ya da nesnenin anlatıcı üzerinde bıraktığı etki yansıtılır.

Örnek :

Burada müthiş karasinek vardı. Hele kebapçının bulunduğu yerde… Bir dükkanda ve etrafında bu kadar sinek olmasının bir hikmeti vardır, elbette…

Öyküleyici Anlatım : Tasarlanan, gözlemlenen ya da yaşanan bir olayı yer, zaman ve kişi kavramlarına bağlayarak anlatan anlatım biçimine öyküleme denir. O halde öykülemede dört temel kavram bulunur:

*       Öykülemede, konuyu geliştiren olgu ya da olgular vardır ki buna olay denir.

*       Öykülemede, olayın geçtiği çevre ya da yer kavramı bulunur.

*       Olayın akışı içinde aklımızda yarattığımız kavram, zaman öğesini oluşturur.

*       Olayın içinde yer alan veya bu olayı yaratan öğelere kişi adı verilir.

İki farklı öyküleme biçimi vardır:

Açıklayıcı Öyküleme : Birtakım bilgileri zamansal oluşuma (kronolojiye) göre anlatan ve sanatsal bir kaygının güdülmediği bir öyküleme biçimidir. Temel amaç herhangi bir şeyi tarihsel gelişimi içinde okura aktarmak, bu konuda onu bilgilendirmektir.

Sanatsal Öyküleme : Bu öykülemede bilgilendirme amacı yoktur. Temel amaç bir olay anlatıp okuru o olayın içine çekmek, onun içinde yaşatıp okuru duygulandırmaktır. Öykü, roman gibi yazınsal türlerin kullanıldığı öykülemeye sanatsal öyküleme denir.

Örnek :

Hamdi amcamı en son 1960-1961 yıllarında gördüm. Bir iş nedeniyle Ankara’ya gelmişti. Beni görmeden gitmeyi içine sindirememiş, telefon edip geleceğini söylemişti. Tıpkı çocukluğumda babamı beklediğim gibi, camdan cama koşup gelişini bekledim. Uzun yıllar sonra birbirimizi görüp konuşacaktık. Amca yeğen birbirimize sarıldık. Hem sevinçten hem de annemi babamı anımsayıp ağladık. Çocuklarımı kucağına aldı. Onları öpüp öpüp sevdi. Kardeşim Leman Hanım, bunları görseydi, dedi. O gün onu son görüşüm oldu. Öldüğünü duyduğum zaman ne yapacağımı şaşırdım…

Düşünceyi Geliştirme Yolları (Anlatımda Başvurulan Yollar) : Bir düşüncenin, bir konunun, bir açıklamanın tam olarak anlatılabilmesi için yararlanılan yönteme “düşünceyi geliştirme yolu” ya da “anlatımda başvurulan yol” adı verilir. Bir paragrafta düşünceyi geliştirme yollarından yalnız biri kullanılabileceği gibi, bunların birkaçı da kullanılabilir.

Düşünceyi Geliştirme Yolları :

Tanımlama : Bir varlığın, bir nesnenin ya da bir kavramın özel ve değişmez niteliklerini sıralayarak onu tanıtmaktır. Tanımlama, genellikle, paragrafın giriş bölümünde yer alır. Gelişme ve sonuç bölümlerinde tanımlamalara pek rastlanmaz. Tanımlama, daha çok açıklayıcı ve tartışmacı anlatım biçimlerinde kullanılan bir düşünceyi geliştirme yoludur.

Örnek :

Roman, insanların başından geçen ya da geçebilecek türdeki olayları yer ve zaman belirterek anlatan uzun yazı türüdür. Yazarın üstün bilgisi, sağlam gözlemi, duygusu romanın başarılı olmasını sağlayan en önemli etkendir.

Örnekleme : Genellikle soyut bir düşünceyi ya da kavramı somutlamak; onu görünür, bilinir kılmak için bir yapıtı, bir kişiyi, bir olayı paragrafa aktarmaya örnekleme denir. Örnekleme, düşünceyi somut kılacağı için onun hem daha kolay anlaşılmasını, hem de inandırıcılık kazanmasını sağlar. Örnek olarak verilen şey, anlatımı somutlayacak nitelikte genel ve bilinir bir şey olmalıdır. Örnekler, bir paragrafın daha çok gelişme bölümünde yer alır. Çünkü bu bölümde konu açılacak ve ona somutluk ve inandırıcılık kazandırılacaktır.

Örnek :

Kültür, bir toplumun yaşama biçiminde, davranışlarında belirginleşir, giyinişine, yiyip içmesine, çalışmasına, hatta jestlerine yansır. Bir Türk ‘hayır’ anlamında başını yukarı kaldırır. Amerikan kültüründe ise aynı amaç için baş iki yana hareket ettirilir. İki erkeğim kol kola girip gezmesine Anglosakson ülkelerinde rastlayamazsınız.

Karşılaştırma : Nesneler, kavramlar, olay ya da durumlar arasındaki benzerlik veya farklılıkların dile getirilmesidir. Dolayısıyla karşılaştırma, yalnızca iki kavram arasındaki karşıtlıkları gösterme değildir.  Benzerlikleri gösterirken de karşılaştırmalardan yararlanılabilir. Böylece sözü edilen kavram daha görünür, daha somut bir özellik kazanmış olur.

Örnek :

Hayvanların koşullanmaya ve denem yanılma etkinliğine dayanan öğrenmeleri yanında, insan öğrenmesinin ayrı bir niteliği vardır. İnsanın her öğreniş aşaması bedence belirli bir olgunlaşmayı gerektirir. Söz gelimi; konuşmayı öğrenmek yalnız ses çıkarmak değildir.

Benzetme : Bir durumu, bir kavramı açıklarken bilinen ve ondan daha etkin benzerinden yararlanmaya benzetme denir.

Örnek :

Boş bırakılmış topraklar, gübreli ve bereketli ise, yüz bin çeşit otla dolar. Yararlı olabilmeleri için onlara kazma vuruyor, işe yarar tohumlar ekiyoruz. Ruhlar da böyledir. Onları bir fikirle uğraştırıp dizginlerini tutmazsanız, uçsuz bucaksız bir hayal dünyasında başıboş, öteye beriye dolaşıp dururlar. Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu yitirir.

Tanık Gösterme : Anlatma somutluk ve inandırıcılık kazandırmak amacıyla başkalarının düşünce ve sözlerinden yararlanmaya tanık gösterme denir. Ancak tanık gösterilen kişi, bilinen ve kabul gören bir özellikte olmalıdır. Yoksa sıradan bir insanın tanık gösterilmesi, düşünceyi inandırıcı kılmaktan uzak düşer.

Tanık olarak seçilen, kişi değil de bir söz ise bu, tırnak içine alınarak verilmelidir. Ayrıca hem kişi adı kullanılıp hem de onun konuyla ilgili sözleri verilecekse, bu sözler tırnak içine alınmalıdır.

Örnek :

Jan Paul Sartre şöyle der: “İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için yazardır.” Bu görüşe katılmamak mümkün mü? Söz sanatçısı dediğin, herkesin söylemek isteyip de söyleyemediği sözleri, kendine özgü biçimler arasından seçerek söyleyivermeli ve okuyucuya : “Benim söylemek istediğimden daha güzel” dedirtmeli.

İlişki Kurma: Paragrafta ortaya konan düşüncenin açıklanması için, herhangi bir durumun ya da olayın ortaya çıkışını, onun nedenini geçmişte olan bir başka duruma veya olaya dayandırarak açıklamaktır. Bu anlatım yolunda geçmişteki bir olay anımsatılarak asıl anlatılmak istenen daha net ve inandırıcı bir biçimde ortaya konmuş olur.

Örnek :

Ben, hasta ruhları ve sinirli insanları daima yüzlerinin tebessümlü olup olmamasıyla teşhis ederim. Sinirli adamların yüzleri gülmez. Tebessümden mahrum bir çehre gördüğüm zaman, derhal bunun bir sinir hastasına ait olduğunu anlarım. Tebessüm, ruhun sağlamlığı kadar, saadetin de müjdecisidir.

Sayısal Verilerden Yararlanma : Bir düşünceyi aktarabilmek için anlatılmak istenen nesnenin ya da kavramın nicelik özelliklerinden yararlanmadır. Bu düşünceyi geliştirme yolu, daha çok tekniğe ve istatistiğe dayalı bilgilerin anlatımında kullanılır.

Örnek :

Öğrencilerin çalışırken ara verip dinlenmeleri gerektiğini düşünenlerdenim. Mola verilmeden yapılan uzun soluklu bir çalışma, verimi düşürür. Ellişer kişiden oluşan iki ayrı gruba yüz soruluk bir test uygulanır. Grubun biri, testi hiç ara vermeden yanıtlarken, diğer gruba elli sorudan sonra 15 dakikalık dinlenme verilir. Dinlenme almayan grubun başarısı, alan grubun başarısından % 30 düşük çıkar.

ANONİM ŞİRKETLERDE KURULUŞ İŞLEMLRİ

Türk Ticaret kanununun 269. Maddesindeanonimşirketin tanımı yapılmıştır. Buna göre anonim şirket “Bir unvana sahip esas sermayesi muayyen ve paylara bölünmüş olan ve borçlarından dolayı yalnız malvarlığı ile, ortaklarının sorumluluğu, taahhüt etmiş oldukları sermaye payı ile sınırlı bulunan” şirkettir.

T.T.K m. 271’de; kanunen yasak olmayan her türlü iktisadi ve ticari gayanin gerçekleştirilmesi için anonim şirket kurulabileceği;

T.T.K m. 277’de ise; şirkette pay sahibi en az beş kurucu ortağın bulunması koşulu öngörülmüştür.

Bu yasal tanıma göre anonim şirketin öğeleri:

1. iktisadi ve ticari maksat:

Kollektif ve komandit şirketler, bir ticari işletmeyi işletmek amacıyla kurulabilecekleri halde, anonim şirketler kanunen yasak edilmeyen her türlü iktisadi ve ticari konuların gerçekleşmesi amacıyla kurulabilirler. (T.T.K m 271).

Ana sözleşmede, şirket konusunun açıkça gösterilmesi zorunludur.

2. ticaret unvanı:

Bütün ticarety şirketlerinde olduğu gibi, anonim şirketlerde, tüzelkişinin tacir olmasının bir

sonucu olarak, bir ticaret unvanı altında kurulmak ve bu ticaret unvanını ticaret sicilinde tescil ettirmek zorundadır.

Anonim şirket, sermaye şirketi olduğundan, ticaret unvanı “konu ticaret unvanı”dır. Unvanın

çekirdek kısmında, işletme konusunun belirtilmesi  ve şirketin nev’ini gösteren “anonim şirket” ibarelerinin açık veya kısaltılmış “A.Ş.” olarak yazılması gerekir.

İşletme konusuna ilave olarak, gerçek bir kişinin adı ve soyadı ticaret unvanında yer almış ise, bu taktirde, şahıs şirketlerinin ticaret unvanından ayırt edilmek için “anonim şirket” ibaresinin kısaltılmadan yazılması gerekmektedir (T.T.K m. 45).

Ticaret unvanı, sadece tescil edildiği sicil dairesinde değil, Türkiye çapında kullanmak hakkı sağladığından , Türkiye’nin başka bir ticaret siciline daha önce kayıt edilmiş aynı ticaret unvanından ayırdedici  birtakım eklerin kullanılması zorunludur (T.T.K. m. 47/2).

Ortaklarca istenirse, yanıltıcı nitelikte olmamak kaydıyla, ihtiyari ekler de kullanılabilir.

“Türk”, “Türkiye”, “milli”, “cumhuriyet” kelimeleri, ancak Bakanlar Kurulunun izni ile ek olarak kullanılabilir (T.T.K:m. 48/3).

3.Ortak Sayısı:

Anonim şirket, şirkette pay sahibi olan en az beş kurucu ortakla kurulabilir (T.T.K m. 227). Bu zorunlu koşul, şirketin kuruluşundan sona ermesine kadar geçerlidir. Ortak sayısının beşin altına düşmesi, anonim şirketi sona erdiren, kanuni bir sebeptir (T.T.K: m. 434/4).

4.Sermaye:

T.T.K. m. 269’a göre , anonim şirket bir sermaye şirketi olup sözleşmesinde ortaklar tarafından konulması taahhüt edilen sermayenin bütünü, esas sermayeyi oluşturur.

Esas sermayeyi, anonim şirketin malvarlığı ile karıştırmamak gerekir. Çünkü malvarlığı, şirketin tüzel kişiliği sıfatıyla sahip olduğu hak, alacak ve borçların toplamını ifade etmektedir.

Essas sermaye muayyendir, sözleşmede gösterilen miktardır. Malvarlığı ise daima değişebilir.

Anonim şirketlerde esas sermaye muayyen ve paylara bölünmüştür. Anonim şirket en az 500.000 TL’lık sermaye ile kurulabilir ve her bir pay karşılığında çıkarılacak pay senetlerinin itibari değeri birbirine eşit ve en az 500 TL olabilir. İtibari değerinden aşağı  bir bedelle pay senedi çıkarılamaz ise de, esas sözleşmede hüküm bulunması veya genel kurulca karar verilmesi  halinde itibari değerinden yüksek bedelle pay senedi çıkarılması mümkündür (T.T.K m. 286).

Anonim şirketin kuruluşu sırasında, esas sermayeyi karşılayan payların, tamamen taahhüt edilmiş nakdi sermayenin dörtte birinin ödenmiş, aynı sermaye paylarının, T.T.K m. 143 hükmüne göre bilirkişilerce takdir edilmiş değerlerinin ana sözleşmede; tedrici kuruluşta ayrıca izahnamede belirtilmiş olması gerekmektedir (T.T.K m. 285). Nakdi değeri olan ve devredilebilen kıymetler sermaye payı olarak konulabilir. Bu bakımdan şahsi emek, ticari itibar, anonim şirkete sermaye olarak konulamaz.

5. Sorumluluk:

Anonim şirketin borçlarından dolayı, birinci derecedeki şirket kendi malvarlığı ile; ortakları ise ikinci derecede ve taahhüt ettikleri sermaye payları ile sınırlı olarak sınırlı olarak sorumludurlar (T.T.K. m. 269). Bu sorumluluk  şirket için ticaret siciline tescilden, yani tüzel kişiliğin kazanılmasından sonra yapılan işlemler için sözkonusudur. Tescilden önce, şirket adına yapılan işlemlerden, bu işlemleri yapanlar, şahsen ve müteselsilen sorumludurlar. Ancak, bu işlemlerin ileride kurulacak anonim şirketi adına yapıldığı açıkça bildirilmiş ise -şirketin ticaret siciline kaydından sonra üç aylık süre içinde bunların şirketçe kabul edilmesi durumunda – yalnız şirkete ait olur. (T.T. K. M: 301/2).

KURULUŞ

Kurucular:

Hukuksal anlamda kuruluş, anonim şirket ana sözleşmesinin yazılı olarak hazırlanıp kurucular tarafından imzalanması ve imzaların noter tarafından tasdiki ile başlar., ticaret siciline tescil ile sona erer. Şirket tescil ile tüzel kişilik kazanır.

Türk Ticaret Kanununun 277. Maddesinde “Bir anonim şirketin kurulması için, şirkette pay sahibi en az beş kurucunun bulunması” şart koşulmuştur. Beş kişiden az şahıs, anonim şirket kuramayacağı gibi, kurucuların aynı zamanda pay sahibi olmaları da şarttır.

Türk Ticaret Kanunu’nun 278’inci maddesine göre; esas sözleşmeyi tanzim ve imza eden ve muayyen parayı veya paradan başka bir şeyi sermaye olarak koymayı sözleşmede taahhüt eden pay sahipleri “kurucu” sayılırlar.

Kuruluş Şekilleri:

Anonim şirketler ani ve tedrici olmak üzere iki şekilde kuruluşlar:

Ani kuruluşta, sermayenin tamamının kurucu ortaklar tarafından taahhüt edilip nakdi sermayenin dörtte birinin ödenmiş olmasına karşılk, tedrici kuruluşta, sözleşme safhasında sermayenin tatamamı kurucu ortaklarca taahhüt edilmeyip yalnızca onda biri (1/10) temin edilmekte, kalanı için halka başvurulmaktadır.

(Kuruluş İzni Dilekçesi)

SANAYİ VE TİCARET BAKANLIĞI İÇ TİCARET GENEL MÜDÜRLÜĞÜNE

ANKARA

Ticari merkezi ……………………………………’da olan ………….. Türk lirası sermayeli ve Türk Ticaret Kanunu’nun tedrici surette kuruluş hükümleri çerçevesinde bir anonim şirket kurmayı kararlaştırmış bulunuyoruz.

Sözkonusu anonim şirkete ilişkin noterden onaylı altı örnek ana sözleşme ve aşağıda belirtilen belgeler ilişikte sunulmuştur.

Şirketin kuruluşuna gereken izin verilmesini saygı ile arz ederiz.

Kurucu Ortaklar

(Adı, Soyadı ve İmzaları)

Adres…………………

EKLER

(Kuruluş İlanı)

(……………………..) ANONİM ŞİRKETİNDEN DUYURULUR

(……………….) Anonim Şirketinin kurulması kararlaştırılmış olup Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan ……….tarih………. sayı ile kuruluş izni alınmıştır.

……………Anonim şirketinin:

1.Şirketin Amacı

………………………………………………….

………………………………………………….dır.

2.Şirketin Faaliyet Konusu

………………………………………………….

………………………………………………….

………………………………………………….dır.

3.Şirketin Süresi

………………………………………………….dir.

4.Şirketin Sermayesi

…………………. liradır. Beheri ………….. lira nominal değerli (………………) hisseye bölünmüştür.

5. Sağlanan Özel Menfaatler :

Kurucu ortaklar lehine çıkarılacak yeni hisse senetleri almada öncelik hakkı veren intifa senetleri çıkarılacaktır. Çıkarılacak bu intifa senetleri kurucu ortakların sahibi oldukları hisse senetleriyle eşdeğer olup yeni çıkarılacak hisse senetlerinden her kurucu ortak ancak ilk sermayesi oranında satınalmada öncelik hakkına sahip olacaktır. Kurucu ortaklardan başka yönetim kurulu üyelerine veya diğer yönetim kurulu üyelerine veya diğer kimselere özel yararlar sağlanmıştır.

6.Ayın Karşılığı sermaye:

Sermaye olarak ayın konmadığı gibi mevcut bir işletme veya bazı ayınlar dahi devir alınmamıştır.

7. Kuruluş Genel Kurulu:

Eesas sermayenin tamamına iştirak taahhüt edildikten ve payların muayyen bedelleri ödendikten sonra kurucular, 10 gün içinde  T.T.K. hükümleri gereğince kuruluş genel kurulunu toplantıya çağırır.

Kuruluş genel kurulu nakdi sermayenin en az yarısını temsil eden pay sahipleri toplanmadan görüşme yapamaz.

Kuruluş genel kurulu şirketin ………………..’da ……………….’daki merkezinde toplanır.

…../…../19….

KURUCU ORTAKLAR

İştirak Taahhütnamesi Örneği:

Tedrici surette kuruluşu kararlaştırıp Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan kuruluş izni alan ve esas sermayesi ……………. lira nominal değerde …………… hisseye ayrılan ……………… liradan ibaret …………… Anonim Şirketin sermayesine …………….. lira tutarında ………………. adet hisse almak suretiyle katılıyorum.

Söz konusu pay bedellerinden …………… TL’sını nakit olarak ödeyeceğimi taahhütederim. Ancak şirket ………….. tarihine kadar kurulmadığı taktirde işbu taahhüdümün geçersiz sayılacağını, ana sözleşmeyi (ya da izahnameyi ) okuduğumu, içeriğini tümüyle ve aynen kabul ettiğimi beyan ederim.

……/…../19…..

(imza)

Taahhüt edenin Adı Soyadı :…………………….

Adresi                                  :……………………

Şirket Kuruluşu İçin Ticaret Mahkemesine Başvuru Dilekçesi

(……….) ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞINA

………………

Dilekçeyi Verenler (Davacılar): Kuruluş durumundaki ………….. Anonim Şirketin kurucuları;

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

………………..adresinde mukim ……….. uyruklu ……………………….

Vekilleri        : Av ……………….

Adresi           : ……………………

İstemin Konusu: ………. Anonim Şirketinin tedrici surette kurulmasının onaylanması dileğidir.

AÇIKLAMALAR:

1. Yukarıda ve ekli vekaletnamede ad ve soyadları yazılı kurucular tarafından T.T.K.’ nun

tedrici kuruluş hükümlerine göre  …………. Anonim Şirketi unvanlı bir şirket kurulması

için Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan  gerekli izin alınmıştır.

2.      T.T.K.’nun 290. Meddesine göre …………… tarihinde toplanan Kuruluş Genel Kurulu yasal

işlemlerin tamamlandığını, payların kanunen ödenmesi gereken miktarlarının ödendiğini tespit etmiştir.

KANITLAR:

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nca onaylı ana sözleşme, payların kanunen ve sözleşme hükümleri gereğince ödenmesi gereken miktarlarına ait banka dekontu, kuruluş genel kurulunun ……. tarihli tutanağı ve diğer deliller.

Hukuksal Nedenler: T.T.K.’nun 299’uncu maddesi ve diğer ilgili mevzuat.

Sonuç ve İstem:

…………….. Anonim Şirketinin Ticaret Sicil Memurluğuna kaydı için gerekli tasdikin yapılmasını vekaleten aez ve talep ederiz.

……/…../19….

Av. …………….

(imza)

İcra Hukuku

, hukukun varoluş amacı olan “hukuki himaye” kavramını yoğun olarak uygulamaya geçiren bir daldır. İcra hukukunun temel amacı, borçlular karşısında alacaklıların haklarını korumaktır. Bu gayeye uygun olarak işleyen icra prosedüründe, maddi hukuk taleplerinin devlet kuvveti ile gerçekleştirilmesinde, diğer hak sahiplerinin menfaati ihlal edilebilir.

İşte bu sakıncayı önlemek amacıyla menfaatleri tehlikede olan hak sahiplerine, haklarını korumaları için olanaklar sağlayan müesseseler düzenlenmiştir.

İstihkak davaları da bu koruyucu müesseselerden biridir. Sadece İcra ve İflas Kanunumuzda değil Medeni Kanunumuzda da düzenlenen bu dava türü, uygulamada Eşya Hukukunda “adi istihkak davası”, Miras Hukukunda “miras nedeniyle istihkak davası” ve İcra Hukukunda da “haciz ve iflas nedeniyle istihkak davası” olarak isimlendirilerek karışıklığı önleme amacı güdülmüştür.

Bu çalışmamızda, istihkak davaları İcra Hukuku yönünden ele alınacak, hacizden doğan istihkak davalarının üzerinde  ayrıntılı olarak durulacaktır.

Çalışmamızın başında istihkak ve istihkak iddiası kavramları açıklığa kavuşturulduktan sonra istihkak davası prosedürü çeşitli alt başlıklar ve ihtimaller dahilinde incelenecektir.

Ve nihayet çalışmamız genel bir değerlendirmeyle sona erdirilecektir.

MAHCUZ MALA İSTİHKAK DAVASI PROSEDÜRÜ

I- İSTİHKAK KAVRAMI

Sözlük anlamında istihkak; hal istemek, hak ediş, bir şey üzerinde hak iddiasında bulunma demektir. Başka bir deyişle bir şeyin birisi için sabit bir hak olmasının meydana çıkmasıdır.

İstihkak davası ise, taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde mülkiyet veya diğer bir ayni hak iddiasında bulunmayı konu alan dava olarak tanımlanmıştır.

İstihkak davalarının gayesi, mülkiyet hakkını tespit olmayıp bu hakkın muhtevasına uygun fiili bir durum yaratmak yani şeyin malike iadesini temin etmektir.Böylece hem üçüncü kişilerin hakkı korunacak,  hem de kötüniyetli borçlu ve üçüncü kişilerin alacaklının hakkını almasına engel olunacaktır.

II- DAVANIN AÇILMASI İÇİN GEREKLİ OLAN ŞARTLAR

1) Usulüne Uygun Bir Haciz İşlemi

İstihkak davasının açılması için gerekli olan en önemli şart, borçluya ait olduğu düşünülen bir malın haczedilmesidir. Bu haczin kesin haciz, ihtiyati haciz veya geçici bir haciz olması fark doğurmaz.

İİK 85/I’de de belirtildiği üzere, haciz ancak “borçlunun kendi yedinde veya üçüncü şahısta olan menkul mallarıyla gayrimenkulleri,alacak ve hakları” üzerine konabilir. Üçüncü şahısların bunlar üzerinde iddia ettikleri haklar nazara alınmaksızın haciz icra olunur. Burada önemli olan haczin sadece borçlunun malları üzerine konabilmesidir çünkü haciz yoluyla takipte borçlu, bütün malvarlığıyla sorumludur. Malın haciz sırasında borçlunun veya üçüncü şahsın elinde bulunması dahi önemsizdir.

Yine de, İİK 85/II’ye göre “borçlu tarafından başkasına ait olduğunu beyan edilen veya üçüncü şahıs tarafından ihtiyaten haczedilmiş yahut istihkak iddia edilmiş malların haczi en sonraya bırakılır.” Alacaklının üçüncü şahsa aidiyeti aşikar bir malın haczini istemesi hakkın suiistimali olacağından böyle bir talep  nazara alınmamalıdır.

Davanın açılabilmesi için sadece haciz işleminin gerçekleştirilmiş olması değil, bu işlemin aynı zamanda usulüne uygun olması gerekir.

2) İstihkak İddiası

Haczedilen mal üzerinde ayni bir hakkı bulunduğunu ileri süren üçüncü şahsın bu iddiası bir dava ikamesine muadil değildir. Bu iddia ile istihkak davası açılmış olmaz. Üçüncü şahıs, mahcuz mal üzerinde ayni bir hakkı bulunduğunu beyan etmekle, sadece bir istihkak iddiasında bulunmuştur. İstihkak iddiasının bir davaya müncer olabilmesi için, icra dairesince ve taraflarca ifası gereken ihzari bir takım muamelelere ihtiyaç vardır.

İcra ve iflas kanunu, istihkak iddiasının dava safhasına intikalini mal borçlunun elinde iken haczedildiği takdirde, malın üçüncü şahsın zilyetliğinde iken haczedilmesi halinde olduğundan daha fazla geciktirmiştir. Zira eğer mal borçlunun zilyetliğinde ise, istihkak iddiasına itiraz icra dairesine yapılacak beyanla olduğu ve bu beyan işi hemen dava safhasına götürmeye yetmediği halde, mal borçlunun değil de üçüncü şahsın elinde haczedilirse itiraz istihkak iddiasında bulunana doğrudan doğruya dava açmak suretiyle olur.Bu hususa çalışmanın ilerleyen bölümlerinde temas edilecektir.

3) İstihkak İddiasına Konu Olan Haklar

Kanun mahcuz mal üzerinde üçüncü şahsın hangi hakları iddia edebileceği hususuna 96. ve 99. maddelerde değinmiştir. İlk bakışta tahdidi bir sayım olarak kabul edilebilecek olan haklar gerek İsviçre gerekse Türk tatbikatı tarafından genişletilmiştir. Nitekim İsviçre doktrin ve tatbikatında mahcuz mala istihkak davasının bütün ayni hak iddialarına genişletilmesi fikri revaçtadır. Bu görüşe dayanarak kanunun sayımının tahdidi olmadığı söylenebilir. Ancak üçüncü şahısların münhasıran şahsi haklara dayanarak mahcuz mallar hakkındaki iddiaları da nazara alınmaz.

Fakat Türk tatbikatı, başkasının arsası üzerine inşa edilmiş olan bina hakkında aslında levazım sahibinin hakkı ayni olmayıp şahsi bir hak olduğu halde malzeme sahibine mahcuz mala istihkak davası açma imkanı vermiştir. Yine tatbikat, kiraladığı yerdeki mahsulün haczi üzerine, mahsulü yetiştiren kiracının- mülkiyet hakkını haiz olmadığı halde- istihkak davası açmasına imkan vermiştir.

a. Mülkiyet Hakkı

MK. 618. maddeye göre, bir şeye malik olan kimse o şeyle yasa çerçevesinde dilediği gibi tasarruf etmek hakkını taşır. Haksız olarak o şeye el koyan herkese karşı istihkak davası açabilir ve her çeşit müdahalenin önlenmesini isteyebilir.Buna göre, istihkak iddiasında bulunmanın en doğal şekli, o mal üzerinde mülkiyet hakkı ileri sürülmesidir. İleri sürülen mülkiyet hakkı müstakil, müşterek ve iştirak halinde bulunabilir.

MK. 619’a göre bir şeyin tamamlayıcı parçaları asıl şeyden ayrı olarak haczedilemeyeceklerinden ayrı bir istihkak davasına konu edilemezler. Yani malikin dışındaki kişiler tamamlayıcı parçalarda bağımsız olarak malik sayılamaz ve bu kişiler istihkak iddiasında bulunamazlar. Tabii semereler (MK. 620) ve teferruatta ise aksi bir uygulama söz konusudur. MK. 621’e göre teferruat üzerinde, asıl şeyden ayrı olarak mülkiyet hakkı ileri sürülebildiğine göre teferruat için istihkak iddiasında bulunulabilir.

b. Rehin Hakkı

Alacaklar için öngörülen teminat genellikle şahsi ve ayni olmak üzere ikiye ayrılır. Şahsi teminata tipik örnek “kefalet” ve ayni teminata da “rehin”dir.

Rehin konusunu nesneler oluşturur. Ancak Medeni Kanunumuzda, alacaklar ve diğer haklar üzerinde de rehin hakkının oluşturulabileceği öngörülmüştür.

Rehin hakkı konusuna göre taşınmaz ve taşınır rehni diye ikiye ayrılabilir.

Rehin hakkının da istihkak davasına konu olabileceği İİK. 96 ve 97’de açıkça düzenlenmiştir.

Taşınır malın alacaklıya teslimi ile taşınır rehni kurulduğuna göre, borçlunun elinde bulunan bir mal üzerinde kural olarak rehin hakkı kurulamaz. Çünkü hükmen teslim taşınır rehninde kabul edilmemiştir. Ancak teslimsiz rehinlerde, örneğin ticari işletme rehni ile hayvan rehninde üçüncü kişi rehin hakkını ileri sürerek istihkak iddiasında bulunabilir. MK. 864-867’de düzenlenmiş bulunan hapis hakkı da İİK 23 gereğince bir taşınır rehni türü olduğundan, hapis hakkı sahibi alacaklının bu hakkına dayanarak istihkak iddiasında bulunması mümkündür.Zira hapis hakkı sahibinin hakkı, alacaklının hakkından önce gelir.

c. Rehin Hakkı Dışındaki Sınırlı Ayni Haklar

İrtifak hakkı, intifa, sükna hakkı ve taşınmaz mükellefiyetine dayanılarak da haczedilen mala istihkak iddia edilebileceği hukukçular arasında ittifakla kabul edilmiş bulunulmaktadır. Kanunun sınırlı ayni haklardan sadece rehin hakkını zikretmiş olması bir misal hükmündedir.

İstihkak iddiası sınırlı ayni haklara dayanıyorsa, malın haczi bu ayni haklar ihlal edilmemek kaydı ile yapılır. Yani bu mallar üzerlerindeki yükümlülükle birlikte haczedilir.

Kişisel Haklar

Üçüncü kişiler, kural olarak kişisel haklarını ileri sürerek mahcuz mallar üzerinde istihkak iddiasında bulunamazlar. Ancak, hacizden önce oluşan bazı kişisel haklar üzerinde istihkak iddiası ileri sürülebilir:

1.  “Tercih edilmesi gereken kişisel haklar” denilebilecek olan ve niteliği gereği hacizden önce gelmesi gereken kişisel haklar, istihkak davasına dayanak teşkil edebilir. Örneğin: hasılat kiracısının yetiştirdiği ürün üzerinde arazi sahibinin alacaklısına karşı hacizden önceki kira sözleşmesinden doğan kişisel hakka dayanarak istihkak iddiasında bulunması, malik olmayan kimsenin başkasına kiraya verdiği şeyi kiracıdan geri isteme hakkı….vs.

2.  “Kuvvetlendirilmiş kişisel haklar”, tapuya şerh verilmek suretiyle ayni hak etkisi kazanabilen kişisel haklardır. Şerh ile bu kişisel haklar ayni hak niteliği kazanamaz. Ancak şerh edilmeyen diğer kişisel haklara göre daha kuvvetli bir nitelik gösterebilir.

Bunlara örnek olarak; şufa (MK. 658), vefa ve iştira hakları (MK. 660) gösterilebilir.

Doktrinde bu hakların istihkak iddiasına konu olup olmayacağı tartışmalıdır:

Jaeger ve Uyar, bu hakların istihkak iddiasına konu olabileceği kanaatindeyken Yargıtay ise 1940 tarihli içtihadı birleştirme kararında tapuya şerh verilmiş şufa hakkı sahibinin istihkak iddiasında bulunma hakkını sınırlamıştır.

3.  Hacizden doğan istihkak iddia ve davaları bakımından “mülkiyeti muhafaza kaydıyla yapılan satışlar” dahi (MK. 688) önem arz etmektedir.

Geçerli bir mülkiyeti muhafaza sözleşmesi ile satılmış olan taşınır malların henüz alıcının satış bedelinin tamamını ödeyerek malik durumuna gelmediği dönemde haczedilmesi halinde üç varsayımla karşılaşılır:

  • Malın satıcı tarafından haczi

Satıcı malik, taksidin ödenmemesindeki temerrüdden dolayı akitten rücu ederek malı geriye alabilir ya da ödenmeyen taksitler için cebri icraya girişebilir. Bu durumda takipte, kendisine ait malın haczini bizzat istemesi halinde o şey üzerindeki mülkiyetten vazgeçmiş sayılır.

  • Malın, satıcının alacaklıları tarafından haczi

Alıcı mütemerrit değilse, satıcının alacaklıları garanti altında bulunan taksit alacaklarını haczedebilirler.Malı haczetmeleri durumunda alıcı, istihkak iddiasını ileri sürebilir.

Alıcı mütemerrit ise, alacaklılar bizzat malı haczedebilirler. Bu halde borçlu temerrüt nedeniyle fesih hakkını kullanmazsa haciz koyduran alacaklı İİK. 94 uyarınca bu yetkinin kendisine tanınmasını icra dairesinden isteyebilir.

  • Malın, alıcının alacaklıları tarafından haczi

Alıcı malın taksitlerini ödemede mütemerrit ise, satıcı mukaveleden rücu ile şeyin istihkakına gidebilir.

Alıcı malın taksitlerini ödemede mütemerrit değilse, alıcının alacaklıları mülkiyeti muhafaza kaydıyla satılan malı haczedebilirler. Ancak satıcıya, alıcı aleyhine icra takibine girişen üçüncü şahıslar karşısında bakiye kalan alacağı miktarınca  rüçhan hakkı tanınarak artan kısım için haczin devam ettirilmesi icap eder.

4.  Üçüncü kişi, borçluya ait taşınmazı “satış vaadi sözleşmesi” ile satın almış ve bu sözleşmeyi de tapuda işletmişse, bu şerhten sonra o taşınmaz üzerine konulacak -ipotek, haciz gibi- sınırlamalar kendisini etkilemeyeceğinden, sahip olduğu ve tapuya şerh ettiği hakka dayanarak istihkak iddiasında bulunabilir.

d. İstihkak İddiasının Diğer Konuları

i. Alacaklar Üzerinde İstihkak İddiası

Borçlu, takip alacaklısına borçlu olduğu gibi üçüncü kişilerden de alacaklı olabilir. İşte bu alacak üzerinde başka bir üçüncü kişi, bu alacağın takip borçlusuna değil de kendisine ait olduğunu istihkak iddiası biçiminde ileri sürebilir.

Alacağın kıymetli evraka bağlı olması da istihkak davasını kimlerin açacağı yönünden önem arz etmektedir. Bilindiği üzere kıymetli evrakta hak, yani alacak senette mündemiçtir. Kıymetli evrak kimin elindeyse, hak sahibi odur. Bunun aksini ileri süren kimse, istihkak davasını açmakla yükümlüdür.

ii. Adi Ortaklıkta İstihkak İddiası

1. Ortağın kişisel alacaklılarının ortağı takibi

BK. 534’e göre; adi ortaklıklarda, adi ortaklardan birinin kişisel borcundan dolayı, ortaklık malvarlığına –teknik olarak- haciz konulamaz. Ancak borçlu ortağın tasfiye payına haciz konulabilir. Eğer ortaklık malları haczedilmişse, diğer ortak(lar) istihkak iddiasında bulunarak bu haczi kaldırtabilir.

2. Ortağın kişisel alacaklılarının adi ortaklığı takibi

Adi ortaklığın tüzel kişiliği olmadığı için ortağın kişisel alacaklısı adi ortaklık aleyhine icra takibinde bulunamaz. Hatta, söz konusu olan borç, ortakların borcu olmadığı için, alacaklı her bir ortağa ayrı ayrı icra takibi de yapamaz.

III.İSTİHKAK DAVASI PROSEDÜRÜ

Mahcuz mala istihkak davasında mahcuz mal, borçlunun elinde ise İİK. 97 uyarınca üçüncü şahıs davayı alacaklıya karşı açacaktır. Fakat mal üçüncü şahsın elinde ise, bu halde davayı alacaklının İİK. 99 uyarınca üçüncü şahsa karşı açması gerekir. Buradan da anlaşıldığı gibi, davada taraf rolleri, malın borçlu veya üçüncü şahsın elinde bulunmasına göre değişiklik arz etmektedir.

Prosedürü bu anlamda farklı başlıklarda incelemeden önce kanunda belirtilen “elde bulundurma” kavramı ile anlatılmak istenen şeye kısaca değinelim:

Hacizli malı elde bulundurma, hukuki bir kavram olan zilyetliğin karşıtı olarak kullanılmamıştır. Kastedilen hususun, zilyetliğin maddi ve harici öğesi olan “şey üzerinde egemenlik, fiili tasarruf kudreti” olduğu doktrinde oybirliğiyle kabul edilmiştir.

Taşınırlar için geçerli olan bu kural taşınmazlar için söz konusu değildir. Taşınmaz, tapu sicilinde kimin adına kayıtlı gözüküyorsa onun malı sayılır ve ancak onun borcundan dolayı haczedilebilir. Yani sicil zilyetliğine kim sahip ise onun malı elinde bulundurduğu kabul edilir.

Kıymetli evraka bağlı haklara, bunları fiilen elinde bulunduran kimse zilyet sayılır.

Diğer alacaklarda ise, elinde bulundurma koşulunu, “hak üzerinde fiilen tasarruf edebilmek olanağına sahip olan kimse” gerçekleştirir.

Malı muhtelif şahıslar ellerinde bulunduruyorlarsa; örneğin, borçlu ile istihkak iddiasında bulunan üçüncü kişi haczedilen menkul malı birlikte ellerinde bulunduruyorlarsa, hacizli mal İİK. 97 a’ya göre borçlunun elinde sayılır.

Bunlar dışında, kiralanan yerde bulunan malları, kiracının elinde bulundurduğu kabul edilir. Ancak kiracı kiralanmış olan yerde bilfiil oturmuyorsa, o yerde bulunan şeylerde artık zilyed sayılmaz; zilyed, bu malları fiilen kullanan kimsedir.

a. Malın Borçlunun Elinde Bulunması Hali

b. İstihkak iddiasında bulunulması

İstihkak iddiası haczedilen mal üzerinde üçüncü kişinin mülkiyet veya rehin hakkı iddia etmesi veya borçlu tarafından, haczedilen malın üçüncü kişinin mülkü veya rehni olduğunu ileri sürmesidir.

Sözlü veya yazılı olabilen İstihkak iddiası iki şekilde ileri sürülebilir:

i. Haciz sırasında

Borçlunun elinde bulunan mal haczedilirken, borçlu bu malı başkasının mülkü veya rehni olarak gösterdiği veya borçlunun elinde iken haczedilen mal üzerinde bir üçüncü kişi tarafından mülkiyet veya rehin hakkı iddia edildiği takdirde, haczi yapan memur bu istihkak iddiasını haciz tutanağına geçirir ve iddia ve alacaklı ile borçluya bildirilir.

Haczin öğrenildiği tarihten itibaren yedi gün içinde

Üçüncü şahıs, haciz zamanında işe müdahale edebilecek durumda bulunmuyorsa, İİK. 97/9 uyarınca mahcuz mal ve satışı sonucu elde edilen para (pretium succedit in locum rei) memurun elinde bulunduğu müddetçe istihkak talebinde bulunmak hakkına sahiptir. Ancak paraların paylaştırılmasından sonra bu davanın açılmasına imkan verilmemiştir.

Bu durumda üçüncü kişi ancak haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içerisinde istihkak iddiasında bulunabilir.

Yedi günlük istihkak iddiasında bulunma süresi hak düşürücü süre olup İcra dairesince doğrudan doğruya gözetilir. Yedi gün içinde istihkak iddiasında bulunulmazsa artık o takipte bu iddiayı ileri sürme hakkı kaybedilmiş olur.Borçlunun elinde iken haczedilen bir mal hakkında bir üçüncü kişi icra dairesine gelerek istihkak iddiasında bulunursa, bu istihkak iddiası da haciz tutanağına geçirilir.

Ayrıca İİK 103’e göre yapılacak bu bildirimle, bu iddiaya karşı itirazları olup olmadığını bildirmek üzere alacaklı ve borçluya üç günlük süre verilir. Üç günlük süre verilmeden yapılan tebligatlar geçersizdir.

Haczin Öğrenilmesinin İspatı ve Kanuni Karine

Alacaklı, yedi günlük istihkak süresinin geçirildiğini, müddeinin daha önce haczi öğrendiğini iddia ettiği takdirde bunu kendisi kanıtlamalıdır. Aksi takdirde istihkak müddeisinin bildirdiği tarih haczi öğrenme tarihi sayılır.

Tüzel kişilerde haczi öğrenme tarihi, dava açmaya yetkili makamın öğrenme günüdür.

İştirak halinde bulunan bir mal veya miras payının haczi halinde paydaşlardan en sonuncusunun öğrenme tarihi haczi öğrenme olarak kabul edilir.

Kanuni tarafından düzenlenen bir karineye göre ise, istihkak iddiasının yapıldığı tarihte veya istihkak davasının açıldığı tarihte istihkak müddeisi ile birlikte oturan kimseler veya bu şahısların ortakları, iddianın yapıldığı tarihte veya davanın  açıldığı tarihte malın haczini öğrenmiş sayılırlar.

c. İstihkak İddiasına İtiraz Edilmemesi

İİK. 96/II’ye göre; alacaklı ya da borçlu, icra dairesi tarafından kendilerine tanınan üç günlük süre içinde istihkak iddiasına itiraz etmezlerse, istihkak iddiasını kabul etmiş sayılırlar. Buna göre de, istihkak iddiası olarak ileri sürülen hak mülkiyet hakkı ise, mal üzerindeki haciz kaldırılır; ileri sürülen hak sınırlı ayni hak ise, mal bu sınırlı ayni hak ile kısıtlı olarak haczedilmiş sayılır.

d. İstihkak iddiasına İtiraz Edilmesi

İİK. 97/I’e göre; alacaklı ve borçlu, kendisine verilen üç günlük süre içinde sözlü ya da yazılı olarak üçüncü kişinin istihkak iddiasına itiraz ederse, icra müdürü dosyayı hemen icra tetkik merciine verir.Bunun için itirazda bulunanların bir istemine gerek yoktur.

İcra müdürünün, istihkak iddiası üzerine 97.maddeye göre işlem yapmaması, süresiz şikayet konusu olur.

Tetkik merci, dosyayı inceler ve gerekirse ilgilileri duruşmaya çağırır. Yapacağı araştırma ve inceleme sonunda varacağı kanıya göre takibin devamı veya ertelenmesi hakkında bir karar verir. Tetkik merciinin, istihkak iddiasının esası hakkında karar vermesi isabetsiz ve yasaya aykırı olur.

Tetkik mercii, kural olarak istihkak iddia edilen mal hakkındaki takibin ertelenmesine karar verir; bu halde üçüncü kişiden haksız çıktığı takdirde alacaklının olası zararına karşı İİK. 36’da gösterilen bir teminat alınır. Bu teminatın cins ve tutarı mevcut delillerin niteliğine göre takdir olunur. Fakat merci, istihkak iddiasının doğruluğuna kanaat getirirse davacıyı teminattan muaf tutabilir.

Ancak, istihkak davasının üçüncü kişi tarafından sırf satışı geri bırakmak amacıyla kötüye kullanıldığını kabul etmek için ciddi sebepler bulunduğu takdirde, tetkik merci takibin devamına karar verir.

İİK. 97/V’e göre, takibin devamına ilişkin tetkik merci kararı temyiz edilemez.

Takibin ertelenmesi veya devamı hakkındaki kararın istihkak iddiasında bulunana tebliği üzerine dava aşaması başlar.

e. İstihkak Davası

i. Davanın Açılması

İİK. 97/VI’ya göre; Üçüncü kişi, takibin ertelenmesi veya devamına ilişkin tetkik mercii kararının kendisine tefhim veya tebliğinden itibaren yedi gün içinde istihkak davası açabilir. Aksi takdirde, haciz koydurmuş olan alacaklıya karşı istihkak iddiasından vazgeçmiş sayılır ve alacaklı artık o malın satılmasını isteyebilir.Buradaki feragat ancak derdest takip bakımından hüküm doğurur. Bu sebeple feragatin maddi hukuk münasebetine bir tesiri olmadığı gibi sonraki bir takipte de herhangi bir hükme sahip değildir.

Davanın yedi gün içinde açılması gerekse de, üçüncü kişi bu kararın tebliğini beklemeden de dava açabilir.

Buradaki yedi günlük süre hak düşürücü süre olduğundan, tetkik  mercii tarafından resen göz önünde tutulur.

Ancak kendisine istihkak talebinde bulunmak imkanı verilmemiş üçüncü şahıs, haczi edilen şey hakkında veya satılıp da bedeli henüz alacaklıya verilmemiş ise bedeli hakkında istihkak davası açabilir. Burada da üçüncü şahıs, istihkak iddia ettiği malın haczini öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde davayı açması gerekir.Bu takdirde merci, takibin talik edilip edilmeyeceği hakkında acele karar verir. Mahcuz mal satılmış ise merci bedelin muhakeme neticesine kadar mevkuf tutulması veya teminatlı veya teminatsız alacaklıya verilmesi hususunda ayrıca karar verir.

ii. Davada Taraflar

Davacı: Haczi yapılan mal veya mallar borçlu elinde ise, istihkak davasını üçüncü kişi açar ve bu suretle davayı açan kimse, davacı sıfatını kazanır.

Mal veya mallar üzerinde müşterek mülkiyet varsa, maliklerden biri sadece kendi payı için dava açabilir. İştirak halinde mülkiyet varsa, davanın bütün malikler tarafından açılması gerekir.

İstihkak davasını borçlu hiçbir zaman açamaz.

Davalı:Davalı, haczi isteyen ve yaptıran ve aynı zamanda istihkak iddiasına karşı itiraz eden alacaklıdır.

Eğer haciz sırasında borçlu da malın kendisine ait olduğunu ileri sürmüşse, açılacak istihkak davasında davalı olarak gösterilir.

iii. Görev-Yetki

Görev: İİK 97/6’ya göre, istihkak davalarına bakmaya icra tetkik mercileri görevlidir.

Her ne kadar HUMK. 512/1’de “mahkeme” den söz edilmekte ise de bunu icra tetkik mercii olarak anlamak gerekir.

İİK. 261/son hükmünden, ihtiyati hacizde de istihkak prosedürünün icrai hacizlerde olduğu gibi yürütüleceği anlaşılmaktadır.

Ayrıca icra hakimliği teşkilatı olan yerlerde istihkak davalarına bu hakimler bakacaktır. İcra hakimliği olmayan yerlerde bu görev asliye hukuk hakimlerine aittir.Ancak asliye hukuk hakimi, davaya icra tetkik merci hakimi sıfatıyla baktığını tutanakta ve kararda göstermelidir.

Yetki: İstihkak davalarında yetkiye ilişkin hükümleri HUMK. düzenlemiştir. HUMK. 512’ye göre, taşınır mallarla ilgili istihkak davalarına eşyanın bulunduğu veya haczin vazolunduğu yer (icra takibinin yapıldığı icra dairesinin bulunduğu yer) mahkemesinde bakılır. Buna göre taşınır mallarla ilgili istihkak davalarına bakmaya yetkili icra tetkik mercileri:

1.        İcra takibinin yapıldığı yer icra dairesince, bu yerdeki mallara haciz konmuşsa istihkak davası burada açılır.

2.        Haczedilecek eşya icra takibinin yapıldığı yerden başka yerdeyse, haciz istinabe yoluyla yapılır. Bu durumda istihkak davası, eşyanın bulunduğu yerde açılabilir.

3.        HUMK. 9’daki  genel kurala göre dava, davalının bulunduğu yerde de açılabilir.

Taşınmaz mallara konulan hacze karşı istihkak davalarında yetkili yer, HUMK 13’e göre bu taşınmazın bulunduğu yer icra tetkik merciidir.

iv. Yargılama Usulü

Uygulanacak usul: İİK 97/XI’e göre, istihkak davasına genel hükümler dairesinde ve basit yargılama usulüne (HUMK. 507-511) göre duruşmalı olarak görülür.

İstihkak davası acele işlerden olduğundan ve bundan başka basit yargılama usulüne tabi bulunduğundan, bu davlara adli tatilde de bakılır(HUMK 176).

İspat: Uyuşmazlık konusu malın borçlunun ya da üçüncü kişinin elinde haczedilmiş olmasına göre ispat yükü yer değiştirir. Borçlunun elinde bulunduğu sırada haczedilen mallar hakkında üçüncü kişi tarafından açılan istihkak davalarında ispat yükü, davacı üçüncü kişiye düşer.

Ancak bazı kötüniyetli borçlular, genellikle borçlarını öderken alacaklılara bazı güçlükler çıkarırlar. Ya mallarını kaçırırlar ya da hileli veya danışıklı işler yaparak mal varlığını azaltırlar. İşte bu gibi hileli işlemlere ve anlaşmalara karşı borçlunun gerçek alacaklılarını korumak için, kanun istihkak davası hakkında bazı karinelerle birlikte son fıkradaki özel ispat koşulları öngörmüştür.

Bu hükümleri içeren İİK. 97/a’yı incelersek bu kanun maddesinin öncelikle karineleri düzenlediğini görürüz:

o         Bir menkul malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır. Yani borçlunun, menkul bir malın maliki sayılması için asli zilyed olması şart değildir, sadece elinde bulundurmuş olması yeterlidir.

o         Borçlu ile üçüncü kişilerin menkul malı birlikte ellerinde bulundurmaları halinde dahi mal borçlu elinde sayılır.

o         Birlikte oturulan yerdeki mallardan nitelikleri itibariyle kadın, erkek, ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farzolunur.

Yukarıda açıklanan karinelerin aksini iddia eden ispatla yükümlüdür. İİK 97/a’nın son fıkrasında da bazı özel ispat koşulları düzenlenmiştir. Buna göre istihkak davacısı,

o         Malı ne suretle iktisap ettiğini yani hangi hukuki sebebe dayanarak mal üzerinde ileri sürdüğü hakkı kazanmış olduğunu ispat etmelidir.

o         Borçlunun elinde bulundurmasını gerektiren hukuki ve fiili sebep ve hadiseleri göstermek ve bunları ispat etmek zorundadır.

Ayrıca üçüncü kişi sadece malı iktisap ettiğini ispat etmekle yükümlülüğünü yerine getirmiş olmaz; iktisap olanağına da sahip olduğunu yani malın karşılığı olan parayı sağlayabilecek güçte bulunduğunu makul bir şekilde kanıtlamalıdır.

Belirtilmek gerekir ki; buradaki ispat koşulları yalnız üçüncü kişilerin açtıkları istihkak davasında söz konusudur.

Taraflar, iddia ve savunmalarını her türlü delillerle isbat edebilirler. Bu deliller; ikrar, yazılı delil, taraflar tacir ise ticari defterler, tanık, bilirkişi incelemesi, keşif, fatura ve yemin olabilir. Tarafların gösterecekleri bütün bu deliller, tetkik mercii hakimi tarafından serbestçe takdir olunur.

v. Davanın Sonuçları

– Davanın Reddi:

İstihkak davasının amacı, mahcuz mal üzerinde icra takibinin devamına olanak bulunup bulunmadığını saptamaktan ibaret olduğuna göre tetkik mercii, davacı üçüncü kişinin iddiasının haksız olduğu kanısına varırsa ve böylece dava redle sonuçlanırsa, mahcuz malın üzerindeki haczin ve icra takibinin devam edeceği kesinleşmiş olur. Böylece alacaklı, malı paraya çevirttirip alacağını alma hakkını kazanır. Takibin talikine karar alınmış idi ise bu karar da kendiliğinden kalkar.

İstihkak ilamları, İİK 363/7’ye göre kabili temyizdir. Bunun için davacı İİK.97/14 gereğince icra dairesinden mühlet(icranın geri bırakılmasını) ister. Verilen mühlet içinde Yargıtay’dan tehiri icra kararı getirilmezse takibe devam olunur.

Temyizin satışı durduracağına ilişkin İİK. 364. madde burada uygulanmaz. Çünkü bu madde, sadece takip hukukuna ilişkin kararların temyizine münhasır bir hükümdür; istihkak davalarına ilişkin kararları kapsamaz.

İstihkak davasının reddi sonucunda ayrıca davacı, İİK. 97/13 hükmünce tazminatla sorumlu olur. Önceden takibin talikine karar verilmişse, alacaklının bu yüzden tahsili geciken alacak tutarının %15’inden aşağı olmamak üzere davacıdan tazminat alınır. Bu hükme göre tazminata hükmedebilmek için davacının haksız çıkması yeterlidir, ayrıca kötüniyetli olması aranmaz.

Zarar tutarının %15’den fazla olduğu ileri sürülürse alacaklının bunu ispat etmesi gerekir.

-Davanın Kabulü:

Üçüncü kişi istihkak davasını kazandığı takdirde iddia ettiği hakkın niteliğine göre mahcuz mal üzerindeki haciz kalkar veya davacının o mal üzerindeki hakkına halel gelmemek kaydıyla devam eder.

Örneğin: Üçüncü kişinin iddia ettiği hak mülkiyet hakkı ise, mal üzerindeki haciz kalkar ve mal üçüncü kişiye verilir. Üçüncü kişinin hacizli mal üzerinde başka bir ayni hak sahibi olduğuna karar verilirse, mal bu ayni hakka zarar gelmemek şartıyla haczedilmiş olur.

İİK. 97/15’e göre haczolunan mal değerinin asgari %15’i tutarında tazminata hükmedebilmek için alacaklı veya borçlunun üçüncü kişinin istihkak iddiasına kötüniyetle  itiraz etmiş olmaları gerekir. Kötüniyetten maksat, mahcuzun üçüncü kişiye ait olduğunu bile bile istihkak iddiasına karşı koymaktır.

Üçüncü kişinin istihkak iddiasına itiraz yapılmadan doğrudan doğruya mercie dava açılırsa davacı lehine tazminata hükmedilmez.

İtiraz eden alacaklı veya borçludan hangisi kötüniyetli ise tazminat yalnız onun hakkında uygulanır.

İİK. 97. maddesinin 13. fıkrasında tazminat alacak tutarı üzerinden hükmedildiği takdirde 15. fıkrasında mahcuz malın değeri üzerinden hükmedilmektedir.

Tazminata hükmedebilmek için talebe ihtiyaç olup olmadığı ise doktrinde tartışmalıdır.

KAYGANACIOĞLU’na göre, her iki fıkradaki “tazminat alınmasına hükmolunur” sözcüklerinin emredici niteliğinden tazminata hükmedebilmek için  talebe gerek olmadığı anlamı çıkar.

ERİŞ’e göre ise, tazminata hükmedilebilmesi için davacının, davalı alacaklı veya borçlunun kötüniyetli olduğunu ileri sürerek bunu ispat etmesi yanında tazminatı da istemesi de gerekir.

UYAR’a göre de, bu maddede yer alan tazminat hükmü kamu düzeniyle ilgili olmadığı için ayrıca istemde bulunulmaması halinde Tetkik Mercii tazminata hükmedemez.

4)       Malın Üçüncü Şahsın Elinde Bulunması Hali

Alacaklının haciz istemi üzerine icra müdürü, takip konusu alacak için gerek borçlunun iş ve ev adresinde gerekse üçüncü kişilerin elinde bulunan malları haczeder ve haczedilen mallar hakkında borçlunun ve üçüncü kişilerin iddialarını haciz tutanağına yazar. Bunu takiben icra müdürü, üçüncü kişi aleyhine –tetkik merciinde- istihkak davası açmak üzere alacaklıya yedi günlük bir süre verir.

İşte İİK 99’a göre yukarda açıklandığı şekilde başlayan prosedür ile İİK 97’deki prosedür birçok açıdan benzerlikler arz etmektedir. Bu sebeple yukarıda belirtilen aşamaların tekrarı gereksiz olacağından, biz bu çalışmamızda iki düzenleme arasındaki fark ve benzerlikleri bir başlık altında toplayarak incelemeye çalışacağız:

İİK. 97 ve İİK. 99 Arasındaki Fark ve Benzerlikler

i.            İİK. 99’a göre, alacaklıya dava açmak için verilecek yedi günlük süre, icra müdürü tarafından verilecektir; yoksa icra müdürü üçüncü kişinin istihkak iddiasında bulunmasını takiben “istihkak iddiası hakkında karar verilmek üzere” dosyayı Tetkik Merciine gönderemez. Halbuki İİK. 97’ye göre bu süreyi tetkik mercii verecektir.

ii. İİK. 99,   97. maddeye göre daha basit olarak düzenlenmiştir. 99. maddede gerek alacaklıya ve gerekse borçluya istihkak iddiasına karşı itirazları olup olmadığını bildirmek hususunda tebligata gerek bulunmamaktadır.

iii.            İİK. 99’a göre, haciz edilen mal üçüncü kişinin zilyetliğinde olduğu için bu üçüncü kişinin istihkak iddiasını ileri sürmesi ile bir karara gerek olmaksızın icra takibi duracaktır. Halbuki İİK. 97’ye göre, icra takibinin durması bakımından tetkik merciinin karar vermesi gerekir.

iv.            Yedi günlük dava açma süresi, alacaklının haczi öğrendiği tarihten değil icra müdürünün süre verdiğini alacaklıya tefhim veya tebliğ ettiği tarihten itibaren işlemeye başlar.İİK 97’de de kural olarak tefhim ve tebliğ tarihi esas alınmış olunmakla birlikte kendisine istihkak talebinde bulunma imkanı tanınmamış üçüncü şahıslar bedelin alacaklıya verilmemiş olması kaydıyla haczi öğrenme tarihlerinden itibaren bedel üzerinde istihkak davası açabiliyorlardı.

v.            İİK. 99’a göre, istihkak davasını alacaklının açması ve bu davada husumeti üçüncü kişiye yöneltmesi gerekir. Yani İİK 97’ye nazaran davacı ve davalı sıfatları farklılık göstermektedir.

vi.            İİK. 99’da istihkak davasının hangi usule göre inceleneceği ve davada ispat yükünün kime ait olacağı düzenlenmemiş olmakla beraber, İİK. 97/11-12, 99.madde çerçevesinde açılacak davalarda da aynen uygulanır. Ör: Açılan istihkak davasında hacizli malı elinde bulunduran üçüncü kişi mülkiyet karinesinden yararlanacağı için ispat yükü de alacaklıdadır.

vii.       İİK. 99’da İİK.97’de öngörüldüğü gibi bir tazminat düzenlenmemiştir. Doktrinde, yasada açık bir hüküm bulunmadığından, dava sonucunda tazminata hükmedilemeyeceği, buna karşı, mahkemede ayrıca açılabilecek bir davada, eğer koşulları oluşursa tazminat istenebileceği belirtilmiştir.Nitekim ERİŞ ve KURU da bu görüştedir.

YÜKSEK MAHKEME de eski içtihatlarında bu görüşü benimsemişken, sonraki uygulamalarında aksini belirterek yeni bir içtihat oluşturmuştur.

5)       Malı Borçlu ile Üçüncü Şahsın Birlikte Elde Bulundurmaları Hali

Borçlu ile üçüncü kişinin menkul bir malı birlikte elde bulundurmaları halinde dahi, mal borçlunun elinde sayılır. Buna göre, bu halde de istihkak davasını açmak külfeti, borçlu ile birlikte malı elinde bulunduran üçüncü kişiye düşer.

Buna karşın, davayı alacaklı da açmış olabilir. Alacaklının  bu davayı açmış olması halinde, dava sırf bu nedenle reddedilemez. Davayı kim açmış olursa olsun, davada isbat külfeti üçüncü kişiye aittir.

Üçüncü kişi, İİK. 97’ye göre, alacaklıya karşı açacağı istihkak davasında yasal karinenin aksini ispat etmekle yükümlüdür. Bu yüzden de, haciz edilen mala borçlunun malik olmadığını ve kendisinin gerçek malik olduğunu ispat edecektir.

İİK 97/a’da öngörülen karineye karşılık aynı maddenin 3. cümlesinde de üçüncü kişi yararına bir karine getirilmiştir.Yukarıda ispat adı altında işlediğimiz hükme göre, “Birlikte oturulan yerdeki mallardan nitelikleri itibariyle kadın, erkek, ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farz olunur”. Bu hüküm, belirtilen  üçüncü kişilerin ispatı açısından kolaylık getirmiştir.

6)       Malın Çalınmış veya Kaybolmuş Bir Mal Olması Hali

İİK. 98’de çalınmış veya zayi olmuş mallar hakkında MK’nın 902, 903 ve 904. maddeleri saklı tutulmuştur. Yani bu şeyler hakkında MK hükümleri uyarınca istihkak davası açılabilir.

MK 902’ye göre, çalınmış veya zayi olmuş malın hakiki sahibi mahcuzun paraya çevrilmesinden ve paraların paylaştırılmasından sonra dahi çalınma ve ziya tarihinden itibaren beş sene içinde istihkak davası açabilir.

Müzayedede bu malı satın almış olan kimsenin iyiniyeti davanın kabulüne engel olmaz. Ancak satın alanın satıcıya ödediği paranın kendisine verilmesi dava açma koşuludur.

Üçüncü şahsın malını borçluya emanet etmiş olduğu durumlarda mal icra dairesi tarafından satıldıktan sonra bedeli üzerinde de alacaklıya verilinceye kadar dava açılabilir.

İİK. 98/2 uyarınca icra dairesi tarafından pazarlık suretiyle yapılan satışı, MK. 902’de öngörülen  “aleni müzayede” yani açık arttırma hükmünde saymak gerekir.

SONUÇ

Günümüzde yaşanılan ekonomik sıkıntılara paralel olarak borçlu ve alacaklı sıfatlarındaki artış, bu kişiler arasındaki problemlerin çözümünde kilit noktası olan İcra Hukukunun öneminin daha iyi kavranmasında araç olmuştur.

Menfaatlerin çatışması şeklinde karşımıza çıkan davaların çözümünde, bu menfaatler arasında bir denge kurmayı amaçlayan hukuk bilimi, bu amacı teker teker kanunlarımızda gerçeklemiş; böylece İcra ve İflas Kanunumuzda da çatışmalardan bağımsız üçüncü kişilerin hakları göz önünde bulundurulmuştur.

Bu açıdan “İstihkak Davaları”nı, “mağdurun hakkını korurken haklının mağduriyetini önleyen” davalar olarak tanımlayabiliriz.

İcra ve İflas Kanunumuzun 96 ve 99. maddeleri arasında düzenlenen bu davayı çalışmamızda ayrıntılarıyla incelemeye çalıştık.

Bu maddelerde, ağırlıklı olarak “malın borçlunun elinde bulunması hali”nin ele alınmıştır. Diğer ihtimaller, ana hatlarıyla düzenlenmiş; böylece ortaya bazı boşluklar çıkmıştır. Bu boşlukların doldurulmasında ise uygulama (yüksek mahkeme) ve doktrin büyük rol oynamıştır.

Örneğin, malın borçlunun elinde bulunması ihtimalinde yargılama usulü ve ispat da dahil olmak üzere bütün prosedür açıkça düzenlenmişken, malın üçüncü kişinin elinde bulunması ihtimalinde bu hususlara değinilmemiştir.

Her ne kadar buradaki boşluğun “bilinçli bir boşluk” olabileceği ve kanun koyucunun bir önceki ihtimalde genel bir düzenleme yaparak,bu düzenlemenin bir sonraki ihtimali de kapsamasının amaçlandığı ileri sürülebilirse de, çatışmaya sebebiyet vermemek amacıyla kanunumuzdaki boşlukların doldurulması hususunda yeni düzenlemelere gidilmelidir


ABD Ankara Barosu Dergisi

AD           Adalet Dergisi

agm adı geçen makale

E. Esas no

HD Hukuk Dairesi

HGK Hukuk Genel Kurulu

İBD İstanbul Barosu Dergisi

İç.Bir.K. İçtihadı Birleştirme Kararı

İİD İcra ve İflas Dairesi

İİK İcra ve İflas Kanunu

İÜHF İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

K. Karar no

RKD Resmi Kararlar Dergisi

vd. ve devamı

YD Yargıtay Dergisi

YKD Yargıtay Kararları Dergisi

İdari fonksiyon yasama yürütme ve yargı dışındakilerdir.Amacı kamu yararıdır.Konusu kamu hizmetleridir. Araçları idari işlemler ve eylemlerdir.İdari fonksiyon kamu gücü kullanılarak yerine getirilir idari fonksiyon süreklidir.Kendiliğinden harekete geçer kişilerle doğrudan ilişki içine girer. İdari fonksiyon kural olarak idare tarafından yerine getirilir
Belli başlı idare hukuku sistemleri
1)Angola Sakson (adli idare) sistemi
hukukun dışında ondan tamamen bağımsız bir idare hukuku sistemi söz konusudur . Ayrı bir idare hukuku sistemi söz konusu değildir Yargı sistemi birliği söz konusudur.
2)Kıta Avrupa Sistemi
İdare uygulanan idare hukuku sistemi vardır.İdari yargı organları denetler.
-İdare denilen bir organ vardır
-bu organa idare hukuku uygulanır
-idari rejimde bir uyuşmazlık mahkemesi vardır
Adli idari ve askeri yargı mercileri arasındaki uyuşmazlıkları giderir
İdare hukuku Fransa da doğmuş gelişmiştir.1790 yılında çıkan kanunla idari ve adli makamların ayrılığı ilkesi benimsenmiş hakimlerin idari yargıya bakması yasaklanmış.1799 yılında Fransız Danıştay’ı kurulmuş bu konsey uyuşmazlığı kendisi çözümlemiyor. Bir tasarıyla devlet başkanına gönderiyor1872 yılında çıkarıla n kanunla uyuşmazlıkları kesin olarak çözümleme yetkisi verilmiş.
1868 Şuray-ı devlet kurulmuş.1922 de kaldırılmış 1924 de tekrar kurulmuş 1927 de faaliyete geçmiş.
Hazine teorisine göre yönetilenlere idarenin eylem ve işlemlerinden zarar görenler varsa bu zararı tazmin 18.yy in 2.yarısında Almanya da ortaya çıkmıştır İslamiyet’teki beytülmale benzer bu teoriyle idarenin sorumluluğu gelişmiştir.
Asıl olarak da hukuk devletinin ortaya çıkmasıyla gelişmiştir
Hukuk Devleti
Almanya da ortaya çıktığı oradan da Fransa’ya geçtiği sanılmaktadır.Yönetilenlere birtakım güvenceler sağlayan devlet demektir.Sadece kural koyan değil koyduğu kurallara bireyler den önce kendisi uyan devlet demektir.
Maddi unsurları
İnsan onuru .Adalet .Eşitlik .Özgürlük
Şekli unsurları
Demokrasi temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması hakimlik teminatı kuvvetler ayrılığı yargı organının bağımsızlığı belirlilik ilkeleri yasama yürütme yargısal denetimi idarenin kanuniliği ilkesi devletin mali sorumluluğu hukuki güvenlik
Demokrasi nin unsurları
Hukukun üstünlüğü özgürlükçü bir rejimin varlığı milli egemenlik ve serbest seçimler
Serbest seçim usulleri ;Gizli oy açık tasnif ilkesi eşit oy ilkesi seçimlerin yargı organının gözetim ve denetimi altında yapılması oy ilkesi
İnsan Hak ve Hürriyetlerinin Tanınması ve Güvence Altına Alınması
Jellinek in sınıflandırması;
·Aktif statü hakları ;kişilerin devlet yönetimine katılması .Oy verme kamu hizmetine girme hakkı askerlik vergi dilekçe
·Negatif statü hakları ; kişileri topluma ve devlete karşı koruyan hak ve hürriyetlerdir
·Pozitif statü hakları ;kişilerin toplumdan ve devletten isteyebileceği haklardır.An. m:65 tir Devlet mali imkanların yeterliliği ölçüsünde sağlar
Temel hak ve hürriyetlerin modern tasnifi
·1.kuşak haklar ;kişisel ve siyasi hakları içerir
·2.kuşak haklar ;sosyal ve ekonomik hakları içerir
·3.kuşak haklar (dayanışma hakları)I.dünya savaşından sonra ortaya çıkmıştır.Çevre hakkı barış hakkı gelişme hakkı insanlığın kültürel mirasına saygı hakkı çocuk hakları hayvan hakları bilgi edinme hakkı kişisel verilerin korunması
28 Eylül 1977 bireyin idari işlemler karşısında korunması tavsiye kararı çıkarılmıştır AP bakanlar komitesi tarafından
1)dinlenilme hakkı
2)bilgi kaynaklarından yararlanma hakkı
3)hukuki yardım ve temsil
4)gerekçe ilkesi
5)Başvuru: yollarının gösterilmesi

1)Dinlenilme Hakkı
haklarını yada özgürlüklerini zedeler nitelikteki her idari işleme karşı ilgili olay ve kanıtlar ileri sürme ve gerektiğinde ispat araçları sunma hakkı vardır.Bunlar idare tarafından göz önünde tutulur ..Uygun durumlarda ilgiliye elverişli bir şekilde ve olaya uygun bir biçimde yukarıdaki hakları bildirilir
bu kararda bildirilen beş tane hak bir tane usul ilkesi vardır
örneğin ;bir yere baraj yapılacağında oradakilerin dinlenmesi ama idare bununla bağlı değildir.
2)Bilgi edinme hakkı
isteği üzerine ilgiliye idari işlem tamamlanmadan önce bu işlemin uygulanmasında kullanılan bütün veriler hakkında verilmesi mümkün her türlü bilgiyi uygun biçimde ilgiliye iletilir.Ülkemizde bilgi edinme kanunu çıkmıştır
Yargı organları emniyet makamları ve diğer kamu kuruluşları ile kamu idari teşebbüsleri ile özel ve kamuya ait bankalar noterler sigorta şirketi ve vakıflar avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadırlar.Kanundaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla bu kurumlar avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri incelemesine sunmakla yükümlüdür.Bu belgeler den örnek alınması vekalet name izasına bağlıdır
3)Hukuki yardım ve temsil
4)İdari işlemin gerekçeli olması
Haklarını ve özgürlüklerini zedeler nitelikteki her idari işleme karşı işlemin dayandığı nedenler üstüne bilgi verilir Gerekçe idari işlemin sebeplerinin yazıya dökülmesidir
Türk hukukunda her idari işlemin gerekçesini belirtme zorunluluğu yoktur
5)Başvuru yollarının gösterilmesi
Yazılı olarak bildirilen idari işlem ilgilinin haklarını yada özgürlüklerini zedeler nitelikte ise olağan başvuru yollarını ve sürelerini gösterir An.m:40/2
Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlandırılması
İdare de kanun dan almış olduğu yetkiyle temel hak ve hürriyetleri sınırlayabilir An.m:13 ve m:43/3
Sınırlamanın sınırları
a.Sınırlama ancak kanunla yapılabilir
b.Sınırlama anayasanın sözüne ve ruhuna aykırı olmamalıdır
c.Sınırlama ancak anayasanın ilgili maddesindeki sebeplere dayanması
d.Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz ve bu sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz
e.Sınırlamalar laik cumhuriyetin gereklerine aykırı olamaz
Kuvvetler ayrılığı ilkesi
Yargı organının bağımsızlığı ve hakimlik teminatı
Belirlilik ilkeleri
Tabi hakim idarenin şeffaflığı idari işlemlerde istikrar ilkesi hukuki güvenlik;
Yasamanın yargısal denetimi
1982 anayasasında 146-153 maddeleri arasında anayasa mahkemesi düzenlenmiştir
Yürütmenin yargısal denetimi
İdare nin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır Adli ve idari yargı yolu . bir idari uyuşmazlığın adli yargıda çözümlenebilmesi için kanunda düzenlenmesi gerekir.genel kural idari yargıda çözümlenmesidir.
Yasama kısıntısı :anayasa ve kanunda bir idari işleme karşı yargı yolunun kapalı olmasıdır örneğin cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemler.
Ayrıla bilebilir işlem kuramı
Aleyhine yargı yoluna gidilemeyen bir idari işlem öncesi için yargı yoluna gidilebilmesidir
İdare nin kanuniliği
Bu ilkenin iki anlamı vardır. Birincisi
Kanuna dayanma boyutu ikincisi kanuna aykırı olmama boyutu idare hem teşkilat hem de faaliyet olarak kanuna dayanmak zorundadır. İstisnası cumhurbaşkanlığı genel sekreterliği
YETKİ GENİŞLİĞİ
Merkezden yönetimin sakıncalarını ortadan kaldırmak amacıyla karşımıza çıkmaktadır anayasa m:126/2 illerin idaresi yetki genişliği esasına dayanır
Merkezi idarenin taşra teşkilatının başında bulunan amirlerin (valilerin) merkeze danışmaksızın bir kısım yetkilerini merkez adına alması ve uygulaması.

YETKİ DEVRİ
Kanunların açıkça öngörmediği en azından yasaklamadığı durumlarda amirin yetkilerin bir kısmını belli bir süre memuruna devretmesidir
§Disiplin cezası verme yetkisi devredilemez
§İdari vesayet denetimi yetkisi devredilemez
Yetki devri yazılı olarak gerçekleşir 3. kişilere duyurulması gerekmez çünkü idarenin iç düzen işlemedir
Özellikler
Yetki devrinde karar alma yetkisi devredilir
Yetki devri devam ettiği müddetçe yetkiyi devreden o yetkiyi kullanamaz
]Kanunda aksi öngörülmedikçe hukuki sorumluluk yetkiyi devreden makama aittir
Cezai sorumluluk ta devredilene aittir
Yetkiyi devredenin yokluğu yetkiyi sona erdirir.

Yetki genişliği ve yetki devri arasındaki farklar

üYetki genişliği ilkesi illerin idaresi gibi geniş bir alanda uygulanır.Yetki devri ise daha dar bir alanda ve sınırlı olarak uygulanır
üYetki genişliği anayasal ve yasal bir dayanağı vardır Yetki devri ise kanunun izin vermesi en azından yasaklamadığı durumlarda uygulanır
üYetki genişliği süreklidir yetki devri ise sürelidir
üYetki genişliğinde yetki bir üst düzey amire verilir yetki devrinde ise olmayabilir
üYetki genişliği anayasa tarafından verildiği için merkezi idare tarafından geri alınamaz .Yetki devri ise yetkiyi devreden makam bu yetkiyi geri alabilir

İMZA DEVRİ

İdari makamların günlük iş yükünü hafifletmek için kullanılır.Açık bir kanuni düzenlemeye ihtiyaç yoktur.Yetki devrinden farkı karar alma yetkisinin devredilmemesidir
Özellikleri
ZKarar alma yetkisi devredilemez
Zİmza devrinde bunu devreden makam bunu istediği zaman kullanabilir(aynı anda da olabilir)
ZSorumluluk yetkiyi devreden makama aittir cezai sorumluluk ise imza yetkisi devredilen makama aittir
Z3. kişilere duyurulması gerekmez
Zimza yetkisini devreden kişinin o makam dan sürekli olarak ayrılması imza devrini sona erdirir

Vekalet etme
Bir makamın uzun süre boş kalmasını önlemek amacıyla bir kamu görevlisinin o makama getirilmesidir.vekalet halinde vekil asilin sahip olduğu bütün yetkilere sahiptir .Ölüm yıllık izin hastalık ayrılma gibi durumlarda.
Vekil asilin şartlarını taşımak zorundadır.Vekalet boş makama asilin atanmasıyla ve göreve başlamasıyla sona erer. Asilin yetkilerini kullanabilmesi için mutlaka göreve başlaması gerekir .Asilin göreve başlaması yazısının yazılmasından önce göreve başlarsa zaman bakımından yetkisizlik söz konosudur.
İdarenin Bütünlüğü İlkesi
Çeşitli kamu görevlerinden oluşan teşkilatın bir bütünlük arz etmesi Bir anayasal ilkedir m.123
Hiyerarşik denetim ve idari vesayet denetimi ile sağlanır
1)Hiyerarşi :Astı üste bağlayan hukuki bağdır. Bir idarenin iç idari denetimi olarak ifade edilmiştir. Örneğin bir bakanlıkta söz konusudur Başbakan bakanlıkların tepesinde yer alan bir amir değildir Yasama ve yargıda hiyerarşi söz konusu değildir Kural olarak merkezi idarede söz konusudur. Yerinden yönetimde kendi içinde söz konusudur. Valinin il özel idaresinde görevli olması ve merkezi idare içinde görev almasına ikili görev denir.
Hiyerarşinin kapsamı ve ilkeleri
Amir memurun memuriyet durumuna ilişkin bir takım işlemler tesis eder.örneğin izin sicil tescili disiplin cezası ödüllendirme tayin işlemi gibi
Amir memuruna direktif verebilir. Memurun her hangi bir itiraz ve dava hakkı söz konusu değildir.
Konusu suç teşkil eden emir uygulanmaz. Emri yerine getiren sorumluluk tan kurtulmaz. Amir aynı zamanda memurun işlemlerini denetleme yetkisine sahiptir. Amirin memuru üstündeki denetime hiyerarşik denetim denir
ÖZELLİKLERİ
Ftek bir tüzel kişilik tek bir idare içinde söz konusudur.
FHiyerarşik amir yetkilerini doğrudan kullanabileceği gibi bazen bir üçüncü kişinin başvurusu üzerine de kullanabilir.

FHiyerarşik denetimde amirin işlemlerine karşı idari ve yargısal denetim yoktur.

FHiyerarşik denetimde işlem yapıldıktan sonra kaldırmak uygulamasını durdurmak ertelemek iptal etmek değiştirmek onamak onamamak düzeltmek gibi amir yetkilere sahiptir. Memurun görev alanına giren konularda onun yerine karar alamaz.

FAmir memurun işlerini hem hukuka uygunluk hem de yerindelik bakımından denetler.

2)İdari vesayet denetimi
Kural olarak merkezi idare de yer alan bir birim yerinden yönetimlerde yer alan bir birimi denetler.Anayasa m:127 İdari vesayet denetimi yerinden yönetimlerin bir istisnasıdır. Kaymakamların muhtarlar üzerindeki denetimi. Barolar birliğinin barolar üzerindeki denetimi gibi…
Özellikleri
Yerinden yönetim kuruluşlarının işlemleri eylemleri organları ve personeli üzerinde söz konusudur.
Hem işlem den önce hem işlemden sonra yetkileri söz konusudur.
Eylemler üzerinde merkezi idare yerinden yönetim kuruluşlarını teftiş eder
]Organları üzerinde denetim örneğin yerinden yönetim kuruluşlarını toplantıya çağırır. Kural olarak fesih etme yetkisi yoktur merkezi idare sadece fesih makamını harekete geçirme yetkisi vardır
]Personel üzerinde denetim kadro tashihi atama yapılması bazen de yerinden yönetim kuruluşlarının görevden uzaklaştırılmasıdır.Anayasa m:127/4

İl genel idaresi vali il şube başkanlıkları il genel meclisinden meydana gelir.

KAMU GÖREVLİLERİ

Kamu görevlileri idarenin insan unsurunu oluşturan gerçek kişiler olarak karşımıza çıkar. Kamu görevlisine kamu ajanı kamu personeli… daha kapsamlı olarak memurlar denir. Bunları düzenleyen 657 sayılı DMK dır. Kamu görevlileri bir teşkilata bağlı olarak görev yaparlar kamu hizmeti ifa ederler. Avukatlar fırıncılar taksiciler de kamu görevi ifa ederler fakat bunlar kamu personeli değildir.
Geniş anlamda kamu görevlisi:hukuki durumuna bakılmaksızın kamu rejiminde görev yapanlara denir. Uyuşmazlıkların bir kısmı idari yargıda bir kısmı adli yargıda çözümlenir. Örneğin Başbakan Cumhurbaşkanı Milletvekilleri Muhtarlar İşçiler..
Dar anlamda kamu görevlisi:Devletin siyasi yapısı dışındakiler ve kamu kesiminde çalışsa bile özel hukuka tabi olan kişiler dışındakiler. Önemli olan husus bu işi bir meslek memurluğu olarak yapmalarıdır. Bundaki uyuşmazlıklar idari yargıda çözümlenir. Dar anlamda kamu görevinin kapsamı anayasa m:128/1
Kamu kurum ve kuruluşlarının yürütmekle görevli oldukları kamu hizmetlerin gerektirdiği asli ve sürekli görev yapan bu kişiler ise memurlar ve diğer kamu görevlileridir. Asli ve sürekli görevden kasıt bir kadroya bağlanmasıdır. Diğer kamu görevlilerinden kasıt memurlar dışında idare ile kamu hizmetlerinin asli elamanı sayılan bir görevde çalışan kişileri kapsadığı söylenebilir. DMK nın 1. maddesinde belirtilen : hakim ve savcılar ile askerler bu kavram içine girerler. Mevzuat gereği asli ve sürekli bir biçimde bir kadroya bağlanan –sözleşmeli personel hariç –dmk nın 4.maddesinde belirtilen sözleşmeli personel geçici personel devletin siyasi teşkilatı için görev yapanlar ve işçiler bu kavramın dışında bırakılmalıdır.
KAMU GÖREVLİLERİNİN TASNİFİ
Beş başlık altında toplanır
1)Hizmete alınmaları yönünden
ÁKendi istekleri ile
ÁZorla göreve alınanlar
İstisna zorla kamu görevine alınmasıdır. Biz bunlara mükellef yükümlü veya ödevli deriz. Mükellefiyet kanunla olur ancak geçicidir. Yerine getirmeyen kişiye cezai müeyyide uygulanır. Her hangi bir maaş ve ücret almazlar. Cüzi bir miktar verilebilir. Örnek olarak askerleri verebiliriz.
2)Ücretleri bakımından tasnif
ÁÜcret karşılığı alınanlar
ÁÜcretsiz çalışanlar

İstisna ücretsiz çalışanlardır. Askerler,belediye encümeninde çalışanlardır. Bunların aldıkları ücrete huzur hakkı denir. Biz bu görevlilere fahri ajan diyoruz.
3)Hizmet süreleri yönünden kamu görevlileri
ÁSüreli
ÁSürekli
Kamu görevlilerin bir kısmı sürekli olarak görev yaparlar yani emekli oluncaya kadar. Süreli olarak görev yapanlar örnek olarak ise cumhurbaşkanı başbakan milletvekilleri örnek gösterilebilir.
4)Hizmetin asli yada yardımcı elamanı olmaları bakımından
ÁAsli unsur olarak görev yapanlar
ÁYardımcı olarak görev yapanlar
5)Uygulanan hukuk kuralları bakımından
ÁKendilerine kamu hukuku kuralları uygulananlar
Á “ özel hukuk kuralları uygulananlar
Kamu görevlilerinin bir kısmına özel hukuk kuralları uygulanır. Örneğin işçiler.

657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNU
DMK nın temel ilkeleri
1) Sınıflandırma : Görev ve personel esas alınarak hizmet birimlerini bir gurupta toplamaktır. Başlıca iki sistem söz konusudur.
a) Kadro sınıflandırması
b)Rütbe veya personel sınıflandırması
kadro sınıflandırmasında göreve ağırlık verilir. Ödev yetki sorumluluk bakımından birbirine benzeyen kadrolar aynı sınıf içinde toplanır. Daha sonra bu personele alınacakların nitelikleri belirlenir. Kişiden ayrı soyut bir statüdür. Amerika ve kanada da uygulandığı söylenir.
Rütbe sınıflandırmasında ise görevliye ağırlık verilir. Kariyer sisteminin kurulmasına ağırlık verir. Hizmete sınıfın üst derecelerinden başlamak ve girmek olanağı yoktur. Kamu personelinin ücretinin belirlenmesinde rütbe en önemli etkendir. Ücret yapılan işe göre değil bireyin niteliklerine göre belirlenir. İngiltere de uygulanır.
Türkiye de dmk nın benimsediği sınıflandırmanın da rütbe sınıflandırması olduğu söylenebilir.
Kitap sayfa 274
Dmk m:45/1

2)Kariyer ilkesi: Uzun yıllar çalışan memurun emeğinin karşılığının verilmesidir. Belirli bir görevi ifa etmesi için istihdam edilir bu da görev ilkesidir.
3)Liyakat ilkesi: İşin ehil kişilere bırakılmasını ifade eder. Memur güvenliğini sağlayan bir ilkedir. Bunun tersi kayırma sistemidir.

DMK YA Göre Kamu Görevlileri (İstihdam Şekilleri)
1)Memurlar
2)Sözleşmeli Personel
3)Geçici Personel
4)İşçiler

1)MEMURLAR
-Asli ve sürekli istihdam biçimi
-Yasama organı tarafından düzenlenir
-Daha önceleri hizmet sözleşmesi şimdi statü ilişkisidir

DMK da ki tanımdan çıkarılacak sonuçlar

a) Devlet yada diğer kamu tüzel kişiliklerinde çalışacak
b)Genel idare esaslarına göre yürütülen kamu hizmetlerini ifa etmesi gerekir
c)Gördüğü hizmetin asli veya sürekli kamu hizmeti niteliğinde olması veya kadroya bağlanmış olması lazım
Not:TCK da kamu görevlisi tanımlanmış

2)SÖZLEŞMELİ PERSONEL
Bu uygulama istisnaidir geçicidir. Uzmanlık ister. Kadro söz konusu değildir. Bu kişi ile idare arasında sözleşme akdedilir. Bu bir “idari hizmet sözleşmesidir”
Uyuşmazlık mahkemesi ilke kararı:
Özelleştirilen veya özelleştirme kapsamında bulunan KİT ler de sözleşmeli veya kapsam dışı personel olarak çalışanların kurumları ile olan ilişkileriyle meydana gelen uyuşmazlıklar idari yargıda çözümlenir.
Kapsam dışı personel : KİT’lerde iş kanununa tabi olup sendikalarla işveren arasında yapılan toplu iş sözleşmelerinden yararlanan kapsam içi,yararlanmayan kapsam dışı personeldir.

3)GEÇİCİ PERSONEL
1 yıldan az süreli veya mevsimlik “idari hizmet sözleşmesi” vardır.

4)İŞÇİLER
İş kanunu hükümlerine tabidir.DMK da tanımı yoktur. İş kanunundaki tanım:Bir iş veya hizmet sözleşmesiyle çalışan kişidir.
Devlet Memurluğu Statüsü
Memurluğa girişte bir takım ilkeler vardır
1)Anayasal ilkeler
ana m:70 a)serbestlik b)eşitlik c)görevin gerektirdiği niteliklerden başka niteliklerin aranması
örneğin yabancı eşle evlilik: İstihbaratta çalışanlar ve hakim savcılar yabancılarla evlenemezler.
2)Kanuni şartlar
DMK m:48
Genel Şartlar
1)Vatandaşlık
2)Yaş
3)Öğrenim
4)Kamu hizmetlerinden yasaklı olmamak
5)Mahkumiyet
6)Askerlik
7)Sağlık
1)Vatandaşlık
ana m:66 Eşi yabancı olabilir. Çifte vatandaş olabilir(Danıştay kararı) Yabancılar kamu kesimindeki bazı işlerde sözleşmeli personel olarak çalışabilir.
Türkiye Adalet Akademisi Kanunu m:22!
2)Yaş
18 yaş şartı aranıyor istisna m:40 15 yaş hemşirelik.DMK da azami yaş sınırı düzenlenmemiştir. Kurumlar özel düzenleme getirebilir. Hakim ve savcılar kaymakamlarda da üst sınır 30 yaştır.
3) Öğrenim
DMK m:41 Genel olarak orta okulu bitirenler memur olabilir.
4) Kamu hizmetlerinden yasaklı bulunmamak
yasaklı olanlar memur olamaz.
5) Mahkumiyet
Taksirli suçlar devlet memurluğuna engel değildir. m:98 sonradan bu şartları kaybederse o kişinin memurluğuna son verilir. 765 sayılı TCK da eksik veya tam teşebbüs aşamasında kalmasının bir önemi yoktur. Suça asli veya feri iştirak etmenin bir ayrımı yoktur. Önemli olan mahkeme kararıdır.
6 aydan az hapiste ayrı suçların içtimasına bakılmaz sadece tek suçun süresi önemlidir. Hafif hapis cezası memuriyete engel teşkil etmez. Ağır hapis veya 6 aydan fazla hapis cezasının para cezasına çevrilmesi memuriyete engel teşkil etmez. Buna rağmen madde de sayılan suçlar engeldir. Madde de geçen yüz kızartıcı suçlar eleştirilmiştir çünkü TCK da böyle bir kavram yoktur. Aynı şekilde maddedeki affa uğramış olsalar bile ifadesi affın mantığına ters düşmektedir.
6)Askerlik
Ya askerlikle bir ilgi bulunmayacak
Ya askerlik çağına gelmemiş olacak
Askerlik çağına gelmiş olanlar ise muvazzaf askerlik görevini erteletmiş yapmış veya yedek sınıfa geçirilmiş olmalıdır.
7)Sağlık
Bir kişinin memur olabilmesi için kural olarak görevini yapmasına engel teşkil edecek beden ve akıl sakatlığının bulunmaması akıl sakatlığı olmamalıdır.
Özel Şartlar
Madde 48/b

MEMURLUĞA GİRİŞ USULÜ
İdarelerin sınav açıp açmama konusunda takdir yetkisi vardır.
DMK m:46 m:47 duyurma m:48 genel özel şartlar m:49 sınavlara katılma m:50 sınav şartı m:51 sınav sonucu m:53 sakatların devlet memurluğuna alınması
Aday olarak atanma: Atanma önce aday olarak olur. Sınavlarda başarılı olanlar önce aday(namzet) memur olarak atanır. Bu bir şart işlemdir. Adaylık süresi 1 yıldan az 2 yıldan fazla olamaz. Bu süre içinde aday memurun başka kurumlara geçmesi olamaz. Aday memurlara asaletleri tasdik oluncaya kadar kademe ilerlemesi uygulanmaz.
Madde 56:Adaylık süresi içinde göreve son verme. Temel eğitimden başarısız olma. Bu süre içinde memurlukla bağdaşmayacak işler yapmak devamsızlık
Madde 57/2 olumlu sicil alamıyorsa asaleten atanmaz. Danıştay:adaylık süresinin sonunda ya asaleten atanır veya görevine son verilir. Asaleti onaylanmamışsa adaylık süresinin sonunda onaylanmış sayılır. Uyarma kınama aylıktan kesme kademe ilerlemesinin durdurulması aday memurları uygulanır. Fakat memurluktan çıkarma disiplin cezası uygulanmaz. Hal ve hareketlerin adaylık süresi içinde olması gerekir.
Madde 57/2 adaylık süresi içinde-sağlık nedenleri hariç-memurlukla ilişkisi kesilen adaylar 3 yıl memurluğa alınmaz.

Asli Memurluğa Atanma
Danıştay asaletleri onanmış memurların asli devlet memurluğu sıfatları kazanılmış haktır. Yani tekrar adaylığa dönmeleri söz konusu değildir. DMK m.58/1 asli memurluğu düzenler.Atamaya yetkili amirler 2451 sayılı kanunda sayılmıştır.
Bunların dışında DMK istisnai memurluğa atanma düzenlenmiştir m.59-61. m.60 Atanacakların şartlarını düzenlenmiştir. Danıştay istisnai memurluğa atananlara aday memurluk statüsü uygulanmayacaktır diyor.
Alt derecelerden atanma(olağan dışı yükselme yöntemi) DMK m.68/b de düzenlenmiştir.
İdari görevlere atanma m.69
Yer değiştirme suretiyle atanma m.72
Karşılıklı olarak yer değiştirme suretiyle atanma(becayiş) m.73
Kurumlar arası atanma m.74
Kurum içi naklen atanma m.76
Vekaleten atanma m.86 Asil de hangi şartlar aranıyorsa vekilde de o şartları taşımak zorundadır.
Memurluktan çekilenlerin yeniden atanması m.92
Emeklilerin yeniden atanması m.93
Atamalarda görev yerine hareket m.62 Başka yerlere atananlar 15 gün içinde görev yerine hareket ederler. Bu 15 günlük süreye mehil müddeti denir. Bu süreye yol süresi dahil değildir. Maddede aynı yer ve farklı yer terimleri belirlenmemiştir uygulamaya bırakılmıştır.
Meram – meram = aynı yer
Meram-Selçuklu=farklı yer
İlk defa veya yeniden göreve atanan memurlar belge ile ispatı mümkün olanlar dışında göreve başlamamışsa iki ay içerisinde göreve başlamamışlarsa 1 yıl süreyle memur olamazlar m.63 Örneğin Ankara ya atandın gitmedin dava açtın dava açmak göreve başlamamak için engel değildir.
DEVLET MEMURLARININ ÖDEV VE YASAKLARI
Ödevleri
Anayasa ve kanunlara sadakat DMK m.6
Tarafsızlık ve devlete bağlılık m.7. Bir memur TC vatandaşlığından ayrılmak istemiş idarede bu ilke gereği memurluktan çıkarmak istemiş Danıştay bozmuş.
Davranış ve işbirliği ödevi m.8,9
Amirin emrine uyma ödevi m.11 Any m.137
Mal bildiriminde bulunma ödevi m.14 Any m.71
3628 sayılı kanun: muhtarlar ve ihtiyar heyeti hariçtir.m.3 hediyeyi düzenlemiş
Madde 3 – Yukarıdaki maddede sayılan kamu görevlileri, milletlerarası protokol, mücadele veya nezaket kaideleri uyarınca veya diğer herhangi bir sebeple, yabancı devletlerden, milletlerarası kuruluşlardan, sair milletlerarası hukuk tüzelkişiliklerinden, Türk uyruğunda olmayan herhangi bir özel veya tüzelkişi veya kuruluştan; aldıkları tarihteki değeri on aylık net asgari ücret toplamını aşan hediye veya hibe niteliğindeki eşyayı aldıkları tarihten itibaren bir ay içinde kendi kurumlarına teslim etmek zorundadırlar. Ancak, yabancı devlet adamları ve milletlerarası kuruluş temsilcileri tarafından verilen imzalı hatıra fotoğraflarının çerçeveleri bu madde hükümlerine dahil değildir.

Hediyelerin bedellerinin tespiti çıkarılacak yönetmeliğe göre Maliye ve Gümrük Bakanlığınca yapılır.
m.4 Haksız mal edinme
m.5 Bildirimlerin konusu
m.7 Bildirimlerin yenilenmesi.m.9 Bildirimlerin gizliliği.Ancak “kamu görevlileri etik kurulu” mal bildirimlerini gerektiğinde inceleme yetkisine sahiptir. Mal bildirimindeki bilgilerlin doğruluğunun kontrolü amacıyla ilgili kişi ve kuruluşlar(bankalar ve özel finans kurumları dahil) talep edilen bilgileri en geç 30 gün içinde kurula vermekle yükümlüdürler.
Bildirime uymayanlara verilen cezalar m.10
m.11 gerçeğe aykırı mal bildiriminde bulunma
m.12 13 14 15 16
Bu kanunda ve bankalar kanununda 4483 sayılı kanun uygulanmaz. Çünkü idare içinde yargılanır izin verilir ceza mahkemesinde yargılanır cumhuriyet savcısı dava açar.
Müsteşar vali kaymakam 4483 sayılı kanun hükümlerine tabidir.
m.18 suçun ihbarı
m.19 soruşturma usulü
m.20 bilgi verme zorunluluğu. Özel kanunlarında aksine hüküm olsa bile. Makul bir süre içinde bilgi vermek zorundadırlar.
m.21 asker kişilerin soruşturulması askeri savcılar soruşturulur.
Resmi belge araç ve gereçleri iade etme ve izin verilen yerler dışına çıkarmama
]Bizzat iş başında bulunma ödevi m.99-101 memurların haftalık çalışma süreleri 40 saattir.m.160 günlük çalışma süreleri
]Kılık kıyafet kurallarına uyma ödevi DMK ek madde 19
]Memuriyet yerinde ikamet etme ödevi ek madde 20 bir ilin içinde farklı yerlerde oturma buna aykırı değildir.
Yasakları
]Dernek kurma ve derneklere üye olma yasağı Any.m.33 dernekler kanunu m.3 fiil ehliyetine sahip gerçek ve tüzel kişiler önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir. Ancak Türk silahlı kuvvetleri mensupları ve kolluk kuvvetleri mensupları ile kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri hakkında özel kanunlarında getirilen kısıtlamalar saklıdır. Vakıflarda üyelik söz konusu olmaz memurların vakıf kurmalarına ilişkin hükümler dernek kurmalarına ilişkin hükümler gibidir.
]Siyasi partilere girme yasağı DMK m.7 Any m.68
]Basına bilgi veya demeç verme yasağı m.15 devlet memurları kamu görevleri hakkında basına bilgi veremezler.
]Toplu hareket yasağı m.26 birden fazla memur tek bir dilekçeyle şikayet yapamaz.
]Grev yasağı m.27
]Ticaret ve diğer kazanç getirici şeylerde bulunmama yasağı komandite:şirket borçlarıyla ilgili sorumlulukları tüm malvarlığıyla olan. Komanditer ortak: şirket borçlarıyla ilgili sorumlulukları şirkete koydukları sermayeyle sınırlı olan ortak. Memurlar adi şirketlere ortak olamazlar. Çünkü adi şirketin ortağı tacir sayılır. Anonim şirkette kurucu, yönetim kurulu üyesi,şirket temsilcisi ve limitet şirkette de müdür olamazlar. Memurlar A.Ş. de ortak,komandit şirkette komanditer ortak olabilirler.
]Hediye alma ve menfaat sağlama yasağı m.29,30 29/2 ek fıkra:Kamu görevlileri etik kurulu hediye kapsamını belirlemeye en az genel müdür veya eşiti seviyedeki üst düzey kamu görevlilerince alınan hediyelerin listesini gerektiğinde her takvim yılının sonunda bu görevlilerden istemeye yetkilidir.
]Gizli bilgileri açılama yasağı m.31 Görev sona erse bile
]2. görev alma yasağı m.87 istisna örneğin bir öğretmen aynı zamanda okul müdürü de olabilir.
]Ayrıldığı kuruma karşı görev alma yasağı 2531 sayılı KAMU GÖREVLERİNDEN AYRILANLARIN YAPAMAYACAĞI İŞLER HAKKINDA KANUN.Bu kanun kapsamına giren yerlerdeki görevlerinden ayrılanların(her ne sebepte olursa olsun) ayrıldığı tarihten önceki 2 yıl içinde hizmetinde bulunduğu kuruma karşı ayrıldığı tarihten başlayarak 3 yıl süreyle kurumdaki görev ve faaliyet alanlarıyla ilgili konularda doğrudan doğruya veya dolaylı olarak görev ve iş alamaz taahhüde giremez komisyonculuk ve temsilcilik yapamazlar. Buna aykırı hareket edenler hapis ve ağır para cezası uygulanır.
Hakları
]Hizmet ve çalışma hakkı Any m.49,70 DMK m.45 Bir memur emekli oluncaya kadar belli bir görevde çalışacak diye bir şey söz konusu değildir. İstisna m.71 Örneğin öğretmen sağlık hizmetleri sınıfına atanamaz.
]Uygulamayı isteme hakkı m.17
]Güvenlik hakkı(hizmet güvenliği hakkı) m.18
]Emeklilik hakkı m.19
]Çekilme hakkı m.20 istifa
]Müracaat şikayet ve dava açma hakkı m.21
]Sendika kurma ve üye olma hakkı m.22 Any m.53/3 memur sendikalarının üyeleri hakkında yargıya başvurma hakları ve idareyle toplu görüşme hakkı vardır. 4688 sayılı KAMU GÖREVLİLERİ SENDİKALARI KANUNU çıkartılmıştır.
]İzin hakkı Any m.50/3 DMK m.23
1)Yıllık izin 2)Sağlık izni 3)Mazeret izni 4)Hastalık izni 5)Aylıksız(ücretsiz) izin
1)Yıllık izin: DMK m.102 En az 1 yıl çalışması gerekiyor.nasıl kullanılacağını m.103
2)Sağlık izni:m.103
3)Mazeret iznioğum evlenme vs. Memura doğum yapmasından önce 8 hafta doğum yaptığı tarihten sonra 8 hafta olmak üzere toplam 16 hafta süreyle aylıklı izin verilir. Çoğul gebelik halinde doğumdan önceki 8 haftalık süreye 2 hafta daha eklenir. Ancak sağlık durumu uygun olduğu takdirde tabibin onayı ile memur isterse doğumdan önceki 3 haftaya kadar işyerinde çalışabilir. Bu durumda memurun çalıştığı süreler doğum sonrası sürelerine eklenir. Yukarıdaki öngörülen süreler memurun sağlık durumuna göre tabip raporunda belirlenecek miktarda uzatılabilir. Memurlara 1 yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam 1,5 saat süt izni verilir. Süt izninin kullanımında annenin saat seçim hakkı vardır.
4)Hastalık izni m.105,106,107
5)Aylıksız izin:m.108 m.4 m.83 m.77
]İspat ve iftiralara karşı korunma hakkı m.25
]Aylık(maaş) hakkı m.146 vd.
DEVLET MEMURLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ VE YÜKSELMESİ
Değerlendirilmesi
Memurlar sicil yoluyla değerlendirilir.m.109 vd Disiplin cezalarında memurların sicilleri dikkate alınır.m.125 vd. idare suçun ağırlığını dikkate alarak bir alt cezayı uygular. Sicil amirleri her yıl aralık ayının ikinci yarısında sicilleri verirler. 60-75 orta 76-89 iyi 90-100 çok iyi. Olumsuz sicil alan memurların bir itiraz hakkı söz konusudur. Danıştay dava açmadan itiraz edilmesini öngörüyor. Olumlu sicilin notunu da düşük bulan adaya da dava açma hakkı tanınmıştır. İki defa üst üste olumsuz sicil alan memur başka bir sicil amirinin emrine verilir eğer ondan da olumsuz sicil alırsa memur emekliye sevk edilir.
Yükselmeleri
]1)Kademe ilerlemesi(Yatay ilerleme)m.64 kademe ilerlemesinin şartları:
·Bulunduğu kademede en az bir yıl çalışmış olmak
·O yıl içinde olumlu sicil almak
·Bulunduğu derecede ilerleyeceği bir kademenin bulunması
Onay mercileri kademe ilerlemesi verme yetkisini devredebilirler
]2)Derece ilerlemesi m.66/1
·Üst derece de boş bir kadronun bulunması
·İçinde bulunduğu derecede en az 3 yıl ve bu derecenin üçüncü kademesinde bir yıl çalışmış olmak
·Yükselinecek kadronun tahsis ettiği görev için öngörülen nitelikleri elde etmiş olması
·Sicil bakımından üst derecelere yükselecek durumda olması
Memurların yetiştirilmesi(Hizmet içi eğitim)m.214 215 216

DEVLET MEMURLARININ DİSİPLİN SORUŞTURMASI
Bir memurun kurum düzenini bozan fiiline disiplin suçu adını veririz. Uygulanacak cezaya da disiplin cezası denir.
İdare kişi hürriyetini kısıtlanması sonucunu doğuran bir ceza uygulayamaz. İdarenin uygulayacağı müeyyideler idari müeyyidelerdir. Memurun kurum düzenini bozan her fiil hakkında sadece idari soruşturma açılmaz mesela memur amirini öldürdü idari soruşturmanın yanında adli soruşturma da yapılır. Ceza kovuşturmasının bağımsızlığı ilkesi m.125/son. Danıştay kararı:Suçun unsurları oluşmamış suçun o kişi tarafından işlenmediği saptanmış ise buradaki beraat kararı idari makamları bağlaması kabul edilmelidir. Kişi delil yetersizliğinden beraat etmişse bu bağlayıcı olmayabilir.
Disiplin Hukukuna hakim olan ilkeler
]Kanunilik.Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi. a)kanunun tekelciliği b)belirlilik ilkesi. disiplin cezaları uygulamada kanun da tüzükte yönetmelikte düzenlenmiştir.DMK da disiplin cezaları için kanunla düzenlenmesi ilkesi geçerlidir. Disiplin suçları içinse bu ilke öngörülmemiştir.
]Resmi gazetede yayımlanma ilkesi:Kanun tüzükler resmi gazetede yayımlanmalıdır. Disipline ilişkin hükümlerde resmi gazetede yayımlanmalıdır. Danıştay yayımlanmamasını ağır şekil sakatlığıyla nitelendirmiştir.
]Geçmişe yürümezlik(etki yasağı):Disiplin cezaları yürürlüğe girdiği tarihten sonraki durumlarda uygulanır.
]Ölçülülük:Danıştay içtihatlarıyla ortaya çıkmıştır. Kast irade dışı eylem dikkate alınmalıdır.
]Aynı fiile birden fazla ceza verilmemesi ilkesi:bir fiilden dolayı yalnız bir ceza ve yargılama yapılabilir. Kanunun birden fazla hükmü ihlal edilmişse en ağır ceza verilir.
]Şüpheden sanık yararlanır ilkesi:Danıştay içtihatarıyla ortaya çıkmıştır.
]Başvuru yollarının gösterilmesi ilkesi:Anayasal bir ilkedir. Memura ne kadar süre içinde nereye dava açacağının gösterilmesidir.
]Gizlilik ilkesi:Disiplin soruşturmasının yürütülmesi sırasında gizlilik esastır.-özel yaşamamın ihlal edilmemesi.-idarenin gizliliği. DMK sadece memurluktan çıkarma konusunda açıklık ilkesini belirlemiştir. Memur savunmasını bizzat kendiside yapabilir vekil vasıtasıyla da yapabilir.
DMK da Öngörülen Disiplin Suç Ve Cezaları
1)Uyarma:Memura görevinde ve davranışlarında.
2)Kınama:Memura görevinde ve davranışlarında kusurlu olduğunun yazı ile bildirilmesidir.
3)Aylıktan kesme:1/30 ile 1/8
4)Kademe ilerlemesinin durdurulması:1-3
5)Devlet memurluğundan çıkarma:Bir daha atanmamak üzere çıkarmaktır.
Farklı disiplin cezaları öngörülebilir. Yönetim görevinden ayırma gibi.m.125/sondan bir önceki Özel kanunların disiplin suçları ve cezalarına ilişkin hükümleri saklıdır. Emniyet mensuplarına verilecek disiplin cezaları 3201 sayılı kanunda ve buna dayanılarak çıkarılan tüzükte gösterilmiştir.
Öğretmen müdür ve müfettiş ise 1701 ve 4357 sayılı kanunda gösterilmiştir.
]DMK da disiplin fiillerine ilişkin kıyas vardır.
Tekerrür Disiplin cezası verilmesine sebep olmuş bir fiil veya halin cezaların sicilden silinmesine ilişkin süre içinde tekerrüründe bir derece ağır ceza uygulanır. Aynı derecede cezayı gerektiren fakat ayrı fiil veya haller nedeniyle verilen disiplin cezalarının üçüncü uygulamasında bir derece ağır ceza verilir.m:125/sondan 6. fıkra Birinci cümle özel tekerrür hali ikinci cümle genel tekerrür hali. Şartı ise disiplin cezalarının sicilden silinmesi süresince işlenmesidir.2001,2003 özel tekerrür.
Farklı fiillerine dayanılarak daha önce iki kez uyarma almış olsun uyarmayı gerektiren farklı nitelikli üçüncü fiili nedeniyle kınama cezası alacaktır.
DİSİPLİN SORUŞTURMASINDA USUL
Önce disiplin soruşturması açılır. Disiplin soruşturması için “disiplin soruşturmasına davet yazısı” vardır. Soruşturma bizzat amir tarafından yapılabileceği gibi soruşturmacı atanarak da yapılabilir. Danıştay kararları farklıdır:amir yapmalıdır der.(vicahilik-yüz yüze-) cezayı verecek olan amirdir soruşturmacı ceza veremez.
Soruşturma veya zaman aşımı süreleri geçirilmemelidir.DMK m.127 (1ay-6ay-2yıl)
Savunma alınır. Anayasal bir haktır. DMK m.130 7gün
Disiplin soruşturmasında en önemli husus sürelerdir.m.127 zaman aşımı başlığını taşır. İşlenildiğinin öğrenildiği tarihten itibarendir. Verilen süreler disiplin cezası verme yetkisini zamanaşımına uğratan sürelerdir.
Savunma:m.130 devlet memuru hakkında savunması alınmadan disiplin cezası verilemez. Savunma alınmadan disiplin cezası verilmesi işlemi şekil bakımından sakat kılar. Danıştay bir kararında süreden önce memur savunmasını verirse işlem bu bakımdan iptal edilemez diyor. Bu yanlış bir karardır. Devlet memurluğundan çıkarılması cezasında memurun bir daha savunmasının alınması öngörülmüştür. m.129
Karar:m.128 Bu madde de verilen süreler idarenin iç düzenine ilişkin sürelerdir. Bunlara riayet edilmemesi bunları şekil bakımından sakatlamaz. Disiplin soruşturması yapan memur ile cezayı veren memur olamaz amir ise olabilir. Soruşturmayı yapan disiplin kuruluna katılamaz.
m.126 disiplin cezası verme yetkisi. Disiplin kurullarının memura belirtilen cezadan başka ceza verme yetkisi yoktur. Amire ve disiplin kuruluna tanınan bu yetki bağıl yetkidir devredilemez. Yetkisiz bir kişi tarafından verilen disiplin cezası yetkili amir tarafından onansa bile işlem geçersizdir. Verilen disiplin cezası af mahkemede iptalle üst kurulla ve aynı makama başvurmayla ancak ortadan kalkar.
m.135 itiraz makamı cezayı ağırlaştıramaz.
m.136 itiraz süresi ve yapılacak işlem. Sadece uyarma ve kınama cezasına itiraz edilebileceğini öngörüyor. Kademe ilerlemesinin durdurulması aylıktan kesme ve dm dan çıkarma cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulabilir.
İYUK m.11 üst makamlara başvuru başlığını taşır. Danıştay bunu kabul etmiyor. Hoca kabul ediyor. Danıştay bir kararında hiç savunma alınmadan bir uyarma veya kınama cezası alınmışsa yargı yolunu açıyor.1702 sayılı kanun da: üniversite öğretim elemanlarına ve öğrencilerine verilen disiplin cezalarına karşı da yargı yolu açıktır.
Emniyet mensuplarına kapalıdır.
m.132 uygulanması
m.133 disiplin cezalarının sicilden silinmesi. Devlet memurluğundan çıkarmada söz konusu değildir. Danıştay disiplin cezasının sicilden silinme yetkisi e devredilemez diyor. Ölüm dışında kişi devlet memurluğundan ayrılsa bile disiplin cezası uygulanır.soruşturma yapılır.
DEVLET MEMURLARININ CEZAİ SORUMLULUKLARI
1)Genel hükümlere göre:Normal bir vatandaş gibi soruşturması yürütülür.
2)3628 sayılı kanuna göre: Bu kanunda sayılan suçları işleyenler hakkında c. Savcıları soruşturma başlatır. İrtikap,rüşvet,basit ve nitelikli zimmet,görev sırasında veya görevinden dolayı kaçakçılık,resmi ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma,devlet sırlarının açıklanması veya açıklanmasına sebebiyet verme suçlarından veya bu suçlara iştirak etmekten sanık olanlar hakkında 4483 sayılı kanun uygulanmaz.
3)4483 sayılı kanuna göre:Anayasa m.129/son izin sistemini getirmiştir. DMK m.24
4483 sayılı kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanuna göre m.2 Görev işlenen bir suç olacak. Fail memur veya diğer kamu görevlisi olacak. Bunların istisnası vardır.
Bu kanunun kapsamı dışında kalan kişi ve suçlar.
1.Özel soruşturma ve koğuşturma usulüne tabi olan kişiler:Cumhurbaşkanı milletvekilleri bakanlar kurulu üyeleri hakim ve savcılar TSK mensupları yüksek öğretim kurumları öğretim üye ve yardımcıları yüksek mahkeme başkan ve üyeleri noterler teşebbüs genel müdürü ve yönetim kurulu üyeleri hariç KİT personeli kadro karşılığı olmaksızın çalıştırılan sözleşmeli personel geçici personel
2.Suçun niteliği yönünden kanunlarda gösterilen soruşturma ve koğuşturma usullerine tabi olan suçlar:4926 sayılı kaçakçılıkla mücadele kanunu.1402 sayılı sıkı yönetim kanunu.5816sayılı Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkında kanun.4758 sayılı iller bankası kanunu.298sayılı seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri hakkında kanun kapsamına giren suçlar. İcra iflas kanununun 357.maddesi. adli görevli suçlar(bilirkişilik görevi). Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali,disiplin suçları.765 sayılı TCK m.243,245CMUK m.154/4 kapsamında yapılacak suçlar.
4483 sayılı kanunun bir olaya uygulanabilmesi için;
1)Ortada işlenmiş bir suçun olması
2)Suç işleyenin memur veya diğer kamu görevlisi olması
3)Suç işleyenin asli ve sürekli görev ifa ediyor olması
4)Suçun görev sebebiyle işlenmiş olması
5)Ortada istisna hükümlerin bulunmaması gerekmektedir.
4483 m.4
1)cumhuriyet savcısının soruşturma izni istemesi üzerine
2)diğer makam ve memurlar ile kamu görevlilerinin durumu bu kişiye bildirmesi üzerine
3)basın ve yayın organlarında çıkan bir haber üzerine
İhbar ve şikayetlerde kişi ve olay belirtilmesi zorunludur. İddiaların ciddi bulgu ve belgelere dayanması ihbar ve şikayet dilekçesinde şikayet sahibinin;ad soyad imzası ile iş veya ikametgah belirtilmesi zorunludur.
m.4/son Ancak iddiaların sıhhati şüpheye mahal vermeyecek belgelerle ortaya konmuş olması halinde ad soyad ve imza ile ikametgah adresinin olması şartı aranmaz. Başsavcılar ve yetkili merciler ihbarcı ve şikayetçinin kimlik bilgilerini gizli tutmak zorundadırlar.
m.3 izin vermeye yetkili merciler
m.14 vekiller de asillerin tabi olduğu usule tabidir.
Görevden uzaklaştırmanın sonuçları
]Görevden uzaklaştırılan memur hakkında 10 iş günü içinde disiplin soruşturmasına başlanmalıdır. Başlanmazsa amirin hukuki mali ve cezai sorumluluğu doğar.
]Memurun memurluk statüsü sona ermez. Memurun memuriyetle ilgili statüsü hukuken devam eder fiilen sona erer.
]Görevden uzaklaştırılan memurlara bu süre içinde aylıklarının tamamı değil 1/3 ü ödenir.
]Memur hakkında kadrosunu ve kadro unvanını değiştiren bir işlem tesis edilemez.
]Memurun bir başka yere geçici görevlendirilmesi yapılamaz.
]Görevden uzaklaştırma disiplin soruşturması nedeniyle alınmış ise en çok 3 ay devam edebilir. Ceza koğuşturması nedeniyle alınmış ise yetkili amir ilgilinin durumunu her iki ay da bir inceleyerek göreve dönüp dönmemesini kararlaştıracaktır.
m.142 m.143
DEVLET MEMURLUĞU STATÜSÜNÜN SONA ERMESİ
Sona erme halleri
1)İstifa veya çekilme:İstifa memurun görevinden kendi isteğiyle yazılı bir dilekçe vererek memurluğunu sona erdirmesidir. İstifa tek yanlı bir irade açılamasıdır. Memur istifadan vazgeçebilir.m.94 te belli koşullara bağlanmıştır. İstifa ile memur görevinden hemen ayrılamaz.m.97. 6 ay geçmeden tekrar devlet memurluğuna alınamaz.m.94 tekine uymayanlar 1 yıl süreyle alınmazlar.m.95 3 yıl süreyle alınmazlar. Memuriyete dönmek isteyenlerde aday memur asli memur ayrımı yoktur.
2)Çekilmiş sayılma:kanunda öngörülen şartların gerçekleşmesi halinde memurun istifa etmiş sayılmasıdır. Çekilmiş sayılma halleri: m.94/1 m.63/2 m.91/2 m.108/2
3)Devlet memurluğundan çıkarma(ihraç):m.98/a çıkarma cezasını gerektiren fiiller m.125/E devlet memurluğundan çıkarma ile kamu görevinden çıkarma aynı şey değildir.
4)Koşullarda eksiklik:en yaygın haldir.m.98/b m.48 deki memuriyete alınmadaki şartları kaybetmesidir.
5)Bağdaşmazlık:
6)Ölüm: m.98/d
7)Emeklilik:m.98/ç T.C. Emekli Sandığı kurulmuştur sosyal bir kamu kuruluşudur. Emekli olan bir kişinin Türk vatandaşlığından çıkması çıkarılması halinde emeklilik hakkı düşer. Emeklilerin tekrar memurluğa alınmaları da mümkündür.m.93
Emekli sandığına göre emeklilik halleri şunlardır.
*Yaş haddiyle emeklilik: 65 yaşın dolduğu tarihtir. Emniyet hizmetlerinde çalışanlarda bu 52-60 arasındadır. 18 yaşın doldurulmasından sonra yapılan yaş tashihleri dikkate alınmaz.
*Malullük nedeniyle emeklilik: Her ne sebepler olursa olsun vücutlarında meydana gelen arızalar veya duçar oldukları tedavisi mümkün olmayan hastalıklar sebebiyle görevlerini yapamayacak duruma gelenlere malül denir. Malullüğü görev nedeniyle doğanlara vazife malullüğü,görev dışı olanlara adi malullük,harp nedeniyle olanlara da harp malullüğü denir.
*Memurun isteği üzerine emeklilik: Cumhurbaşkanı bu görevden ayrılınca, yaş haddi uygulanacak olanlar 65 yaşını doldurunca özürlüler en az 15 yıl fiili hizmet süresini tamamlayınca fiili hizmet süresi 25 yıl olan kadınlar 58 erkek memurlar ise 60 yaşını doldurunca isteği üzerine emekliye ayrılır. Onay tarihinden önce memur emeklilik isteğinden vazgeçebilir.
*İdarenin isteği üzerine(resen)emeklilik: 30 hizmet yılını doldurmuş olan memurları kurumlarınca lüzum üzerine yaş kaydı aranmaksızın idare emekliye sevk edebilir. Kişi 65 yaşını doldurduğu halde emekli olmuyorsa idare tarafından resen emekli edilir.
Memurların idareye verdikleri Zaralar adli yargıda çözümlenir.

******************İDARİ YARGI********************

İdare, mahkeme kararlarını en geç 30 gün içinde uygulamak zorundadır.
İdari yargılama usulü kanunu: Kişinin bu işlemden istediği bir amacı sağlayamazsa yargıya başvurur. Bu kanunun gösterdiği usule göre dava görülür.
İdari usul kanunu: İdarenin bir takım işlemler tesis ederken izleyeceği usulü düzenler ve kişiye başvuru yollarını gösterir.
İlke olarak idari uyuşmazlıklar idari yargıda çözümlenir. Bu konuda anayasal bir engel yoktur. İdare ister kamu görevlisi olsun ister olmasın herkes hakkında işlem tesis edebilir. Yabancı veya TC vatandaşı olması da fark etmez.
Dava açma süresi Danıştay da 60 gündür.
Vergi de 30 gündür. Dava açma süresi hak düşürücü bir süredir. 60 eşit değildir iki aya. Dava açma süresi adli tatile denk gelirse(1 Ağustos 5 Eylül) dava açma süresi 7 gün daha uzar.(yani son dava açma süresi 12 Eylüldür.) İYUK m.8
Dilekçelerde başkanlık ithamının bulunması gerekir. Örneğin “İdare Mahkemesi Başkanlığına”
-davacının ismi adresi vekili
-idari işlemin tebliğ tarihi
-hukuki nedenler
-imza
-ekler söz konusuysa imzanın yanına ekler yazılır( vekaletname vs). dilekçe mahkemeye verilir iki nüsha halinde mahkeme gerekli harcı ve posta ücretini alır bunu karşı tarafa gönderir.
Mahkemeàİdareye cevabınıàMahkemeyeàDavacıya davacı cevabınıàMahkemeyeàİdareye idarede son olarak cevabınıàMahkemeye gönderir.Cevap süresi 30 gündür.
Bütün illerde idare mahkemesi yoktur örneğin Aksaray da idare mahkemesi yoktur Aksaray da ki dava açmak isteyen bir kişi Konya ya gelmek zorunda değildir. Vermek istediği dava dilekçesini bulunduğu yerin Asliye Hukuk Mahkemesine verebilir.”Konya İdare Mahkemesine gönderilmek üzere Aksaray Asliye Hukuk Mahkemesine” diye yazılır örneğin. Yurtdışında dava açmak isteyen kişi dilekçeyi konsolosluğa verebilir.
İcrailik: İdarenin bir takım işlemleri İcrailik niteliğine sahip değildir. Bunlara karşı dava açılması şart değildir. Her idari işlem kişiler hukukunu etkilemez.
İhtiyati müracaat: Bazı durumlarda kanunun öngördüğü başvurudur. (idareye başvurulur ifadesiyle). Zorunlu müracaat söz konusuysa ve süre geçtikten sonra dava açılmışsa dava reddedilir. İdareye başvuru süresinde başvurulursa mahkemeye başvurma süresi kesilir.
İdare 60 gün içinde cevap vermezse idarenin bu başvuruyu zımmen reddettiği anlaşılır. Zımmen ret süresi sonundan itibaren 30+2 lik bir dava açma süresi vardır.
Mesela kişi idareye başvurmaksızın 5. gün de dava açtı. Yürütmenin durdurulması(YD istemli davalar denir.) bu davalar öncelikle görülür İYUK m.27 Bu istem davaların çabuk görülmesini sağlar.
Kişi 15 gün içinde işe başlayacak YD istemli bir dava açtı kişi Konya dan Erzurum a tayin edildi. Kişi Erzurum da işe başladı 3 ay geçtikten sonra mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı çıktı bu karara idare itiraz edebilir. Eğer mahkeme YD istemini reddetseydi bu sefer kişi itiraz edecekti bu itiraz süresi 7 gün içinde olur. 7 gün içinde de itiraz makamı cevabını verir. Bu itiraz kanun yolu anlamı anlamında bir itiraz değil özel itirazdır.
Mahkeme dava dilekçesini ilk olarak şekil bakımından inceler. Dilekçenin kanundaki hususlara uygun olup olmadığını bakacaktır. Şekil bakımından sakatlık yoksa esas incelemeye geçilecektir. Bu da; konu,maksat,yetki,şekil,sebep tir.
Mahkemeler hukuka uygunluk denetimi yapabilirler yerindelik denetimi yapamazlar. İdari işlemler kanunilik karinesinden istifade ederler. Mahkeme işlemi kabul eder veya reddeder. İşlem reddedilirse yine müracaat vardır. Kanun yollarına müracaat söz konusudur. Mahkeme kararı aleyhine olan taraf kanun yoluna müracaat eder.
Bütün mahkeme kararlarına mahkeme uymak zorundadır.
İYUK m.52 mahkeme kararlarının yürütmesinin durdurulması istemi.
Temyiz mercii yerel mahkemenin kararını bozabilir veya kabul edebilir. Yerel mahkemede bu karara ya uyar veya uymaz direnme kararı verir Direnme kararı da temyizen başka bir yere gelir.
Tazminat davalarının prosedürü de böyledir. Ancak dilekçede tazminat miktarı istemi de belirtilir.
İdari Yargının Türkiye de ve Fransa da Doğuşu
Fransa da 1790 yılında Fransız ihtilali ile çıkan kanun ile idari yargı yolu oluşmuştur.1872 yılında Danıştay gerçek bir yargı yeri haline geldi.1953 te il idare kurulları ilk derece mahkemelerine dönüşmüştür. 1987 de istinaf mahkemeleri kurulmuştur. Fransa da ki idari yargının gelişimi:İlk derece mahkemeleriàİstinaf mahkemeleriàDanıştay
Türkiye de ise 1868 de Fransız Danıştay ı örnek alınarak Şuray-ı Devlet kuruldu ve idari yargı doğdu. İlk başkanı Mithat Paşadır. Tutuk adalet anlayışı var mahkeme bir karar aldığında sadrazamın uygun bulması ve padişahın onayından geçmesi geçerli olurdu.
1876 Kanuni Esasi ile birlikte Danıştay sadece kamu görevlilerinin yargılanmasına baktı.
1 Kasım 1922 Şuray-ı Devlet kalktı. Ancak 1924 anayasasında Şuray-ı devlet vardır.
1925 te Şuray-ı Devlet kanunu çıkarıldı fakat 1927 de göreve başladı.1961 ve 1982 anayasasında da vardır.1982 de 2575 sayılı Danıştay kanunu çıkarılmış ve günümüze kadar gelmiştir. 2576 sayılı BİM,İDARE VE VERGİ MAHKEMELERİ KANUNU çıkarılmıştır.
Bu tarihe kadar komisyonlar, gümrük hakem heyetleri,il ve ilçe idari kurulları idari uyuşmazlıklara bakmıştır.
İDARİ SİSTEMLER
1)Anglo sakson sistem(yargı birliği sistemi)
2)İdari rejim sistemi(yargı ayrılığı sistemi)
1)kuruluş bakımından
a)Danıştay tipi:Bir ülkenin idari yargı alanında yer alan en yüksek mahkeme Danıştay dır. Hem uyuşmazlıkları çözer hem de idareyle ilişkileri vardır(Türkiye deki sistem)
b)Mahkeme tipi:Bir ülkenin en tepesinde bulunan yargı yerinin görevi uyuşmazlıkları çözmektir.(Almanya sistemi)
2)görev bakımından Bazı ülkelerde idari yargı alanı geniş bazılarında dardır. Ülkemizde geniştir. Kanunlarda aksi öngörülmedikçe idari uyuşmazlıklar idari yargı da çözümlenir.
Türkiye de ki İdari Yargının Özellikleri
ØDayanağını Anayasadan alır.(idari yargı)
Øİdari yargının görev alanı geniş tutulmuştur.
ØDanıştay tipi idari yargı sistemi vardır.
ØBu alanda Danıştay BİM AYİM İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemeleri görev yapar.
Øİdari yargı sisteminde genel görev ilkesi uygulanır.
Øİdari yargı alanındaki mahkemelerde genel ve özel görev esas geçerlidir. Genel görevli mahkeme: İdare Mahkemeleri. Özel görevli mahkeme: Kanunda görevleri sayılan idari uyuşmazlıklara bakar.
Danıştay kanununun m.2/2 ààAnayasa m.125/4 ün detaylı düzenlenmiş şeklidir.
Tüm işlemlere karşı yargı yolu açık değildir.
*Mahkemelerin kendi kendini kısıtlamasına yargı kısıntısı denir. Hükümet tasarrufu kara Avrupasında. 1961 anayasasında sonra yargı kısıntısı kaldırılmıştır.1930 u yıllarda vardı bunlar;yabancıların TR den sınır dışı edilme işlemlerine karşı açılan davalar,karşılılık ilkesi kapsamında ki kararlar,vatandaşlıktan çıkarılmaya ilişkin işlemler,iskan işleriyle ilgili kararlar.
*Yasama kısıntısı:Anayasal bir tanımdır bunlar;YAŞ kararları ve cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler yargı denetimi dışındadır.An. m.125. kurul kararlarına karşı yargı yerlerine başvurulamaz. An.m.159. uyarma ve kınama kararlarına karşı yargı yolu kapalıdır.DMK. Cumhurbaşkanı YAŞ in tasarrufları ve sıkıyönetim komutanının yazılı işlemlerine karşı ve askeri disiplin cezalarına karşı yargı denetimi yapılamaz.AYİM m.21/3
MAHKEMELER
-BÖLGE İDARE MAHKEMELERİ
2576 sayılı kanunda düzenlenmiştir. Genel görevli bağımsız mahkemelerdir. Bir başkan ve iki üyeden oluşur.m.8 BİM in görevlerini düzenliyor. Uyuşmazlık miktarı 2005 yılında 5390 YTL olarak değiştirilmiştir. İptal ve tam yargı davaları tek hakimli olarak görülür. Aynı miktarda sınırla olarak vergi mahkemeleri de görev yapar. Tek hakimle bakılan bu davalara kanun yolu anlamında itiraz yoluyla BİM de bakılır. İtiraz süresi 30 gündür.
Bölge İdare Mahkemeleri aynı yargı çevresindeki idare ve vergi mahkemeleri arasındaki uyuşmazlıklara bakar. Farklı yargı çevresindeki uyuşmazlıkları Danıştay çözer. İdare- idare. İdare-vergi. Vergi-vergi.
BİM diğer kanunlarla kendisine verilen görevleri de yerine getirir.
BİM bugün için bir uyuşmazlığa ilk derece mahkemesi olarak bakmaz. O halde bu hükmün anlamı şudur:İYUK m.27/6 ya göre YD istemli kararlara özel itiraz düzenlenmiştir.
İYUK m.27/6 da geçen BİM kararlarına karşı en yakın BİM e gidilmesinin anlamı yoktur.
İYUK m.45 itiraz düzenler. Bu madde Danıştay ın görevlerini azaltmıştır. BİM e tek hakimli davalara itirazlar gelir. Bu madde söz konusu 5 durum varsa BİM e gider Danıştay a gitmez. Kurul halinde bakılsa bile.
Bölge idare mahkemesinin kararları kesindir temyiz yoluna başvurulamaz.
-İDARE MAHKEMELERİ
2576 sayılı kanunla düzenlenmiştir. Bir başkan ve yeteri kadar üyeden oluşur fakat karar verme sayısı 3 tür. Kanunun 5. madde si idare mahkemelerinin görevlerini düzenler. Genel görevli mahkemedir. Vergi mahkemesi ve Danıştay ın ilk derece mahkemesi olarak görev yaptığı davalar dışında ki davalara (iptal ve tam yargı davaları) bakar.
-VERGİ MAHKEMELERİ
2576 sayılı kanun m.4 kuruluşunu düzenler. Görevlerini madde 6 düzenler. Özel görevli mahkemedir.
m.7 tek hakimle çözülecek davalar.
Uyuşmazlık miktarı 5390 YTL yi aşmayan söz konusu davalar vergi mahkemesinde tek hakimli olarak çözülür.
m.10 başkanın görevlerini düzenler.
m.11 üyelerin görevlerini düzenler.
-DANIŞTAY
Bir yüksek mahkemedir. Anayasa madde 155 te düzenlenmiştir. 1868 de Fransız Danıştay ı örnek alınarak oluşturulmuştur. 1982 anayasasında da yer almıştır.
Danıştay ın yargısal görevleri:Birinci fıkrada düzenlenmiştir. Bazı davaları ilk ve son derece mahkemesi, bazı davaları ise temyiz merci olarak görür.
Danıştay ın idari görevleri:İkinci fıkradadır. Örneğin tüzüklerin incelemesinde. Danıştay ın idari yargı görevleri idare hukukunun konusudur. Anayasa dan başka 2575 sayılı Danıştay Kanunu vardır. Bu kanununun m.5 danıştay ın karar organlarını düzenler. İdari Davalar Daireleri Genel Kurulu,İdari Dava Daireleri Kurulu olmuştur. Danıştay;Başkan. Genel sekreter. Üyeler. Tetkik Hakimler. Başsavcı. Savcılar. Daire başkanları. Başkan vekilinden oluşur. Ayrıca idari işleri yapan kişiler de vardır.
m.9 üyelerin seçimini düzenler.
m.13 Danıştay dairelerini düzenler. Her dairede 1 başkan + en az 4 üye. Görüşme sayısı 5 tir(idare ve vergi mahkemelerinde 3 tür.). Kararlar oy birliğiyle değil oy çokluğuyla alınır.
Eğer hakimlerden birisi karara muhalif ise karşı(ayrışık) oy yazısı yazar. Muhalif üyenin imza hanesine(x) işareti konur.
Dairelerde yeteri kadar tetkik hakimi bulunur. Bunlar gelen davaları inceleyip bir kanaate sahip olur ve Danıştay kurullarında bu hakimler üyelere görüşünü bildirerek bilgilendirme yaparlar.
m.61 de savcıların görevleri belirtilmiştir. İdari yargı da pek savcılığa rastlanmaz ancak Danıştay da başsavcı ve savcılar bulunur.
m.62 de tetkik hakimlerin görevleri belirtilmiştir.
Danıştay ın daireleri
D1D İdari daire idari işlere bakar
D2D
D3D Vergi davalarına bakar
D4D Vergi davalarına bakar
D5D
D7D Vergi davalarına bakar
D8D
D9D Vergi davalarına bakar
D10D
D11D
D12D
D13D
Madde 26 vd dava dairelerini düzenler.
m.37 bir kısım işlerin diğer dairelere verilmesini düzenler. Böyle bir karar verildiğinde resmi gazetede yayımlanır. Bu durum, dairelerin işleri arasında orantısızlık olduğunda uygulanır.
m.52/c 37 ve 44. maddelere göre daireler arası iş dağılımını başkanlık kurulu yapar.
İdari işleri görmede görevli organlar 1) Danıştay 1. dairenin görevleri madde 42 de sayılmıştır. 2) İdari işler kuruludur.m.16 da düzenlenmiştir.
m.52/d Danıştay Başkanlık Kurulu Danıştay daireleri arasında çıkan görev uyuşmazlıklarını inceler.
Örneğin pasaport kanunu m.22 de bir kısım sebeplerle kişinin yurt dışına çıkmasının yasaklanması söz konusudur. Bir kişi vergi borcu nedeniyle yurt dışına çıkamamaktadır. İki daireye başvurmuş vergi ve idare. Bu daireler arasında uyuşmazlık çıkmış başkanlar kurulu bu 4. dairenin(vergi) görev alanına girmez. 10. dairenin görevine girer denmiş. Her ne kadar vergi borcu dese de genel olara bu seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasıdır.
m.17 Kurulların oluşumu
m.38 İdari ve vergi dava daire kurullarının görevleri idare ve vergi dava dairelerinden verilen kararları temyizen inceler ve ilk derece mahkemelerinin verilen ısrar kararlarını temyizen inceler.
Örneğin Konya idare mahkemesi bir karar verdi ve bu karar temyize gitti(30 gün içinde) Danıştay 8. dairesine Danıştay mahkemenin kararını iptal etti mahkeme ise direnme kararı aldı ve aldığı karardan vazgeçmedi dava tekrar Danıştay gitti artık bu temyize karşı 8. daire ilgilenmez İdari Dava Daireleri Genel Kurulları inceler.
Danıştay bazı davalara ilk derece mahkemesi olarak bakabilir. Danıştay 2-13 arasındaki dairelerinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla dava açılabilir.
Bir diğer görevi yürütmeyi durdurmaya itiraz mercileridir. İçtihadı Birleştirme Kurullarıdır m.18
m.30,40 İçtihadı Birleştirme Kurullarının görevleri
m.23 Danıştay ın görevleri
]Danıştay ın temyiz görevi
]İlk derece mahkemesi olma görevi
]Görüş bildirme görevi(idari görev)
]Tüzük tasarılarını inceleme
]Düşünce bildirme(idari görev)
]Cumhurbaşkanına görüş bildirme(idari görev)
]Diğer görevleri yapar(idari+adli)
m.34/C değişiklik
m.24 Danıştay ın ilk derece mahkemesi olarak bakacağı davaları düzenler.
m.24/2 Danıştay ın kendine özgü bir denetimidir.D8D dairesine bakıldığında yargısal denetimde idari vesayet denetimi de yoktur. İYUK ek madde 2 de bununla bağlantılıdır. Danıştay, belediyeler ile il özel idarelerinin seçimle gelen organlarının organlık sıfatlarını kaybetmeleri hakkındaki istemleri inceler ve karara bağlar.
m.24/1 son paragraf Tahkim yolu öngörülmeyen kamu hizmeti ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmesi ilgili davalara da Danıştay bakar.
Anayasa tahkimle ilgili genel bir kural koymuştur.m.125. Tahkim hukukumuzda mümkündür. (özel hukuk kavramlıdır=hakem yoludur.) idari yargının konusunu oluşturamaz. İstisna:Yabancılık unsuru bakımından milli ve milletlerarası imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerine tahkim uygulanabilir. Hatta tahkim yolunun esasları ayrı bir kanun ile düzenlenmiştir. Tahkim varsa hakem çözer Danıştay bakamaz.
!Aynı yargı çevresindeki idare ve vergi mahkemelerindeki uyuşmazlıkları Bölge İdare Mahkemeleri çözer. Farklı yargı çevrelerindeki görev ve yetki uyuşmazlıklarını Danıştay çözer.
Vergi – Vergi D3D
İdare – İdare D10D
İdare – Vergi Danıştay başkanlar kurulu çözer. Danıştay ın kendi daireleri arasındaki uyuşmazlıkları da Danıştay başkanlar kurulu çözer.
İmtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri bakımından Danıştay ın hem inceleme hem yargılama görevi vardır.m.42/c(1.daire) m.46/b(idari işler kurulu)
Danıştay Kanunu m.24 ile BİM m.5 arasındaki fark;tahkim yolu varsa uyuşmazlık idari yargıya konu olamaz. Danıştay ın ilk derece mahkemesi olarak görev alanına girer(imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri.)
-ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ
1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Kanunu ile düzenlenmiştir.Anayasa m. 157 ye göre bir yüksek mahkemedir. AYİM in görev alanı önemli!
m.5 AYİM in organları
m.7 üyeleri
m.14 AYİM in daireleri. İki daireden oluşur 1. ve 2. daire. Hakim olmayan subaylar hakim gibi karar verir.
m.22 Birinci dairenin görevlerini düzenlemiştir.
m.23 İkinci dairenin görevlerini düzenlemiştir(1. dairenin görev alanına girmeyen uyuşmazlıklara da bakar. Yargılanmanın yenilenmesi. Kararın düzeltilmesi. Kanunu yolları. Yürütmeyi durdurma.
m.21 madde 20 de düzenlenen ve asker kişileri ilgilendiren durumlarda açılan iptal davaları + tam yargı davaları doğrudan doğruya ilk derece mahkemesi olarak AYİM in görev alanına girer.
m.21/II yerindelik denetimi yasağı
m.21/III yasama kısıntısı.
Disiplin amiri tarafından verilen disiplin cezaları yargı denetimi dışındadır.
m.20 AYİM in görev alanını belirler. İdari işlem askeri makamlarca tesis edilmese( bu bakanlar kurulu olabilir milli savunma bakanlığı olabilir.) bile askeri hizmeti ve asker kişileri ilgilendiren uyuşmazlıklara bakar.
Asker kişi tanımı m.20/2 de yapılmıştır.
*Askeri hizmete ilişkin olma *Asker kişi olma uyuşmazlığın AYİM in görev alanına girmesi için gerekli şartlardır.
Örneğin:Askeriye ait bir uçak havalanmış kötü hava şartları nedeniyle Diyarbakır yakınlarında düşmüş 2 asker şehit olmuş ve bir normal vatandaş da hayatını kaybetmiştir.
!Asker kişilerin yakınları nerede dava açar? Burada her iki şart da olduğundan ( asker kişi + askeri hizmet şartı) AYİM m.20 ye göre AYİM de açılır. Davayı mirasçıları açar. Mirasçıların asker olup olmaması önemli değildir.
!Ölen vatandaşın yakınları nerede dava açar? Ölen kişi asker kişi değildir. Ama askeri hizmet vardır. Dolayısıyla genel idari yargıda idare mahkemesinde dava açar. Ölen vatandaşın yakınlarının asker olup olmaması önemli değildir. İdari yargı da dava açılır.
Örnek2:14 yaşında bir öğrenci babası astsubay askeri liseler sınavına giriyor. Sınavı kazanıyor. Ancak gelen evrakta hakkında yürütülen güvenlik soruşturmasında bir akrabasının örgüt üyesi ve sabıkalı olduğu belirtilerek hakkı kayboluyor. Ancak gerçekte bir yanlış anlaşılma(isim benzerliği örneğin) var. Nerede dava açarlar
!Öğrencilik statüsü kayıtla kazanılacağından askeri hizmet vardır(sınav yapılması) ancak asker kişi şartı yoktur. Dolayısıyla çocuk 18 yaşından küçük olduğu için babası idari yargıda iptal davası açar.
Örnek3:Ahmet S.Ü. Hukuk fakültesini bitiriyor ardından hs sınavlarına hazırlanıyor. Ahmet bir posta alıyor ve Pazar günü Ankara da yapılacak bir sınav olduğunu bu sınav sonucu çıkan yere asker olarak gideceğini öğrenir. Okulunu yeni bitirdiği ve mezuniyetten 1 yıl sonraya kadar askere çağırma olmadığı halde bu mektubu almaması gereken Ahmet bu işlemin hukuka aykırı olduğunu söylüyor nerede dava açar?
! Ahmet (askeri hizmet var ancak askeri yükümlülükten doğan bir uyuşmazlık olduğundan) AYİM de dava açar.
Örnek4:Askerler aldıkları bir istihbaratta terörist grubun geçeneği yer ve zamanı öğreniyor. Ve söz konusu mevkide pusu kuruyorlar. Pusu kurdukları yerde askerin birinin silahı ateş alıyor ve yanındaki arkadaşı yaralanıyor. Yaralı askerin ayağı sakat kalıyor ve doğan zarar nedeniyle kendisini yaralayan askere karşı tam yargı davası açıyor. Yaralı asker nerede dava açabilir?
! idari yargı da kişilere karşı dava açılamamaktadır. Dolayısıyla askeri hizmet ve asker kişi vardır ancak adli yargıda tam yargı davası açılır. Yaralanan asker askeriyeye karşı dava açsaydı AYİM de dava açardı.
Örnek5:Askeri bir lojmana hırsız girer ve binbaşının karısına tecavüz eder ve onu öldürür. Binbaşı nerede dava açar Milli Savunma Bakanlığına karşı?
!Burada ölen kişi asker olmadığından idareye karşı idare mahkemesine dava açar. (güvenlik açısından askeri hizmet kusuru var ve idarenin kusuru var.)
Örnek6:Jandarma bir köyde kız kaçırıldığına ilişkin ihbar aldı ve aşağı köyün muhtarının evinde olduğu ihbarı üzerine muhtarın evini ararlar. Kızı kaçıran delikanlı odaya ilk giren askeri vuruyor. Vurulan askerin yakınları nerede dava açar.
!Burada jandarmanın kolluk görevi söz konusu olduğundan vurulan jandarmanın yakınları idare mahkemesinde dava açar.
Örnek7:Jandarma nöbetteyken futbol magandalarının açtığı ateş sonucu yaralanırsa
!Açılacak dava AYİM de dir.
Jandarma kolluk görevi ifa ederken zarar görürse dava idare mahkemesinde açılır.
Ancak askeri görev ifa ederken zarar görürse dava AYİM de görülür.
NOT:Jandarma ister kolluk görevi isterse askeri görev yaparken oluşan zararla ilgili dava açılırsa bu husumet İçişleri Bakanlığına yöneltilir.
-UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ
2247 sayılı kanunla düzenlenmiştir. Kuruluşunu m.2 düzenler. UMK sinde ki ayrım;ceza bölümü ve hukuk bölümü.
Bir başkan ve altı üyeden oluşur. Bölümler arası uyuşmazlıkları genel kurul çözer.
Uyuşmazlık Mahkemesinin görevleri:
1)Görev uyuşmazlığı
a)Olumlu görev uyuşmazlığı
b)Olumsuz görev uyuşmazlığı UMK m.10 vd düzenlenmiştir.
2)Hüküm uyuşmazlığı
1)Görev Uyuşmazlığı
UMK m.17 olumlu görev uyuşmazlığını tanımlar ve çözüm yolunu ortaya koyar. İstisnai bir durumdur. Her iki mahkemede uyuşmazlıkta kendini görevli sayar.
Olumlu görev uyuşmazlığının şartları
1)Ayrı yargı yerlerinde açılmış bir dava bulunmalıdır.
2)Davalı tarafından görevsizlik itirazı olmalıdır.
3)Davalı bu itirazı hukuk mahkemesinde en geç 1. oturumda; ceza mahkemesinde delillerin ikamesine başlanmadan önce; idari mahkemede dilekçe ve savunma evresi tamamlanmadan önce görevsizlik itirazında bulunmalı.
4)Mahkeme görevsizlik itirazını reddeder.
5)Bu karar bir ara karardır. Tek başına kanun yoluna konu olmamaktadır.
6)Esas hakkında karar verilmemiş olmalıdır.(yargılamanın özüne inilmemiş olmamalıdır.)
Olumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması m.12 düzenlenmiştir.m.13 de bu prosedür devam eder.
Uyuşmazlık mahkemesini kararlarını bekleme ve sürelerin durdurulması.m.18 süre 6 ay. İtiraz yoluyla anayasa mahkemesine gidilmesi gibi bir yol izlenir süre 5 ay.
UMK m.14 olumsuz görev uyuşmazlığını düzenler. Burada amaç bir davanın görülmesinin ortada kalmasını önlemektir.
Olumsuz görev uyuşmazlığının şartları
1)Ortada iki tane görevsizlik kararı olmalıdır.
2)Görevsizlik kararı ayrı yargı yerleri içinde yer alan yargı yerlerince verilmelidir.
3)Görevsizlik kararı bir mahkemenin diğerinin görevli olduğu gerekçesiyle verilmeli(karşılıklı olarak mahkemelerin birbirini görevli görmesidir.
4)Bu kararlar kesinleşmiş olmalıdır. Mahkeme kararları nasıl kesinleşir? 1)Mahkeme kararına karşı kanun yolu süresi geçerse (itiraz/temyiz süresi 30 gün) 2) Kanun yoluna başvuru süresi içinde bu yola başvurulur ve kanun yoluna bakacak yargı yeri karar verir ve bu karar kesinleşir.
5)İki ayrı yargı yerince görevsizlik kararı verilen davanın tarafları konusu sebebi aynı olmalıdır.
m.15 istemde bulunacak kişi davacıdır.
En erken kararın kesinleştiği tarihten itibaren başlar. En geç ise hüküm yoktur ancak doktrinde genel zamanaşımı süresi 10 yıl ve 60 günlük hak düşürücü süredir. Hukuk davaları 10 yıl. İdari davalar 60 gün.
Uyuşmazlığın çıktığı mahkemelerin biri başka bir mahkemeyi görevli sayar. Uyuşmazlık mahkemesinin verdiği kararlar kesindir herhangi bir yargı yerine müracaat edilemez.
Davaya devam etmek için mahkemenin tekrar görevsizlik kararı almasına gerek yoktur.
m.16 olumsuz görev uyuşmazlığı
m.19 olumsuz görev uyuşmazlığı olduğunda mahkemelerin uyuşmazlık mahkemesine başvurulabilmesini düzenler.
m.20 aynı usulü temyiz merciini yapan uyuşmazlık mahkemesine başvurması için düzenler.
2)Hüküm Uyuşmazlığı
Ayrı yargı yerlerine ait iki mahkeme arasındaki hükümlerde oluşan uyuşmazlığı ifade eder istisnaidir.m.24
Hüküm uyuşmazlığının şartları
1.Kararlar iki ayrı yargı düzeninde verilmelidir.(adli/askeri)
2.Kararlar esasa ilişkin ve kesin olmalıdır.
3.Aynı konuya/sebebe ilişkin olmalıdır.
4.Kararlar hakkın yerine getirilmesini engeller/imkansız kılar.
Taraflar ilgili makam uyuşmazlık mahkemesine başvurur;ilk ve son derece mahkemesi olarak uyuşmazlık mahkemesine karara bağlar ve kararları kesindir.
Hüküm uyuşmazlığı ile ilgili kararlar kesindir ve herkesi bağlar. Bu karara karşı her hangi bir yargı yoluna başvurulamaz.
Genel kurulun ilke kararları vardır. (içtihadı birleştirme kararları gibi etkilidir UMK m.30 da düzenlenir. Bu kararlar uyuşmazlık mahkemesindeki hükümleri arasındaki uyuşmazlıkları çözer.
m.29 ilke kararları ve başkan uygun görürse bölüm kararları resmi gazete de yayınlanır.

İDARİ YARGILAMA USULÜ
Danıştay BİM İdare ve Vergi Mahkemelerinde uygulanan usul 2577 sayılı İYUK tarafından belirlenmiştir. AYİM de uygulanacak usul ise AYİM Kanunu ile düzenlenmiştir.
m.1/II idari yargıda esas yazılı yargılama usulü olup üzerinden dava görülür ve karar verilir. İstisnaen de olsa duruşma usulü uygulanır.
m.17,18,19 duruşmayı düzenler.
m.20 Resen araştırma(inceleme) ilkesi düzenlenmiştir.
İşlemden menfaati zedelenenler ister gerçek kişi ister tüzel kişi olabilir.
İdari yargı davaları
İptal davası:İdarenin işlemlerinin iptalini amaçlar.(yetki şekil sebep konu amaç bakımından.)
Tam yargı davası:İdarenin işleminden/eyleminden zarar gören kimselerin zararının tazminini amaçlar. Burada şart bir hak ihlalinin olmasıdır.(yargı kısıntısı nedeniyle her işleme karşı dava açılamaz.)
Not:Aynı hiyerarşi içinde bulunan makamlar birbirinin işlemlerine karşı dava açamaz. Danıştay a göre. Örneğin vali kaymakamın işlemine karşı dava açamaz.
İdari Dava Açılması
Örneğin bir üniversite öğrencisi hakkında yürütülen soruşturma sonucu okuldan ilişiğinin kesildiğine dair bir belge tebellüğ etti. Bu kimsenin yapacağı ilk şey bir dava dilekçesi hazırlamaktır. İşlemin yapılması halinde dönülmesi güç zararlar meydana gelecekse YD (yürütmeyi durdurma istemli açılır dava)

Dava Dilekçesi Örneği
YD(YÜRÜTMEYİ DURDURMA) TALEPLİDİR.

DAVACI:Ali Hamarat
Sancak mah. Uyum sok. İlham sitesi No:24/12 KONYA

DAVALI:Selçuk Üniversitesi Rektörlüğü… KONYA
(ADRES)

VEKİLİ:Av. Hatice Solmaz

DAVANIN KONUSU:………..sayılı……..tarihli işlemin iptali istemi

DAVANIN TÜRÜ: İptal davası(+tam yargı davası)

İDARİ İŞLEMİN TEBLİĞ TARİHİ:15.03.2005

(Tam yargı davası açılacaksa)UYUŞMAZLIK KONUSU MİKTAR:……YTL maddi ve …..YTL manevi zararımın idare tarafından karşılanması
Olayın Gelişimi: 1……….
2………
3………
2.sayfa
İPTAL NEDENLERİ:
YETKİ BAKIMINDAN:Yetkisiz makam tarafından işlem tesis edildiği
ŞEKİL BAKIMINDAN:Savunma yapılmadığı (yapılma fırsatı verilmediği)
AMAÇ BAKIMINDAN:İdeolojik baskı
DAYANILAN KURALLAR:A.Y.M m… İYUK m… ve ilgili mevzuat

SONUÇ VE İSTEM:Yukarıda açıklanan gerekçelerle Selçuk Üniversitesinin tesis ettiği ……… işlemi ve tüm yargı giderlerimin ödenmesini…………
Arz ederim. 22.03.2005
imza
(EKLER)1……
2……
3……
]İYUK m.3 Dava dilekçesinin nasıl ve nereye hitaben yazılacağını düzenler. Dilekçeler imzalı olmalıdır.
İdareden istenen tazminat ile mahkeme bağlı olup mahkeme bunun üstüne çıkamaz fakat altına inebilir.
Ayrıca tazminat miktarı kadar harç istenir davacıdan.
YD ve duruşma talepleri dilekçenin başına görülebilecek şekilde yazılır.
Danıştay ın tam yargı davasına ilişkin içtihadı birleştirme kararı şu şekildedir: Kamu görevlilerine ait mevzuattan doğan uyuşmazlıklarda idari işlemin zarar olduğu zararın miktar olarak tespitinin mümkün olmadığı hallerde dava dilekçesinde uyuşmazlık konusu miktar gösterilmeden tam yargı davası açılabilir.
İYUK m.3/son Dava dilekçesi karşı tarafın sayısı + 1 kadar nüsha olmalıdır.
Eklerin ayrıca noterden tasdiki gerekmez.(vekil aracılığı varsa uygulamada avukat kaşe basar)
m.4 te dava dilekçesinin nereye verileceği düzenlenmiştir.
AYİM deki fark AYİM m.37. Amirlikler BİM ler Vergi Mahkemeleri Danıştay dilekçeyi almaya yetkilidir.
¤ idare mahkemesi olmayan yerlerde dilekçe Asliye Hukuk Mahkemesine verilir. Ve dilekçenin başlığı değişir. Örneğin:” Konya İdare Mahkemesine Başkanlığa Gönderilmek Üzere Asliye Hukuk Mahkemesine
KONYA” gibi
¤Eğer mahkeme işlemi hukuka uygun bulup iptal istemini retderse temyize gidilir. Dilekçenin başlığı ise şöyle değişir.” Danıştay Başkanlığına sunulmak, Konya 2.İdare Mahkemesi Başkanlığına Gönderilmek Üzere Asliye Hukuk Hakimliğine
KARAMAN” gibi
m.5 Aynı dilekçeyle dava açılabilecek halleri düzenler.
Kural:Her idari işlem aleyhine ayrı ayrı dava açılır.m.5/1
İstisna:Ancak kanunda bağlılık bulunan birden fazla işleme karşı kişi aynı dilekçeyle dava açabilir.m.5/2
Örneğin 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre kişiye ceza kesilmiş(1.işlem) ve arabası bağlanmış(2.işlem) kişi her iki işleme karşı tek dilekçeyle dava açabilir.
¤Birden fazla kişinin tek dilekçeyle dava açabilmesi için yine bağlılık ilkesi geçerlidir. Örneğin mirasçıların açacağı davalar gibi
m.6 Dava dilekçesinin geçeceği aşamaların neler olduğunu ifade eder.
Harç alınması: Deftere kaydedilmesià(deftere kayıt tarihi davanın açıldığı tarih sayılır.) kayıt no verilir.
Davacıya ispat aracı olarak pulsuz bir “alındı kağıdı ”verilir.
★★(Dava açılmış) Her hangi bir sebeple harç veya posta ücreti verilmez/eksik verilirse 30 gün içinde bunların ödenmesi tebliğ edilir. Tebliğlere rağmen ödeme yapılmazsa davanın açılmamış sayılmasına karar verilir.
m.14/3
1)YETKİAynı tür ve derecedeki mahkemelerden belli bir coğrafi alan içindeki davaya hangisinin bakma hakkına sahip olduğunu ifade eder. Görev konusunda yapılan açıklamalar burada da geçerlidir.
m.32 vd Genel yetki m.32 de düzenlenmiştir.
m.33-37 arası yetki özel yetki düzenlenmiştir. İdari Yargı da özel yetki genel yetki kurallarını ortadan kaldırır.
Özel yetki kuralları
-Kamu görevlileri ile ilgili davalarda yetki m.33 de düzenlenmiştir. Görevden çekilme hali düzenlenmemiştir.m.33/II de düzenlenmiştir. Örneğin bir kişi Rize den kayseri ye tayin olmuş ve yollukla ilgili dava açmak istemiştir. Kayseri de dava açar.
-Taşınmaz mallarla ilgili m.34 te düzenlenmiş. Taşınmazın idari taksimat yapıldığı yerdir.
-Taşınır mallarla ilgili davalarda m.35 te düzenlenmiştir. Danıştay;taşınır mallarla ilgili davalarda dava devam ederken malın yer değiştirmesi yetki kuralını değiştirmez der.
-m.36 tam yargı davalarında yetkiyi düzenler. İdari eylemden doğan tam yargı davası söz konusu ise eylemin yapıldığı yer mahkemesidir.
-Vergi uyuşmazlıklarında yetki m.37 düzenlenmiştir.
Örnek:AYİM de açılması gereken bir dava idare mahkemesinde açılmışsa bu durumda dava görev bakımından reddedilir.
Örnek:İdari yargının görevli olduğu konularda başka yerlere açmışsa mesela İstanbul da açılması gereken bir dava Konya da açılmışsa dava reddedilir ve dosya ilgili mahkemeye gönderilir.
Örnek:Okuldan atıldık ve asliye ceza da dava açtık. Yetki ve görev bakımından iptal edilir. Not:kanun yoluna gidilmişse Yargıtay ın tebliğ tarihinden itibaren.
2)İDARİ MERCİ TECAVÜZÜ Kişilerin bir idari dava açmadan önce idareye müracaat etmesi ihtiyari de olabilir. Zorunlu da olabilir. Bu ilgili kanundaki hükümden anlaşılır.
Danıştay başvurabilir hükmü geçiyorsa bile kişinin başvurmak zorunda olduğunu benimsiyor hoca kabul etmiyor.
Doğrudan doğruya bir idari eylemden doğan bir zarar söz konusu ise dava açmak zorunludur.m.13

İYUK m.11 de bir isteğe bağlı müracaat vardır.
Ortada zorunlu bir idari başvuru söz konusu ise ve buna uyulmamışsa biz başvuru hakkımızı ve dava açma hakkımızı kaybederiz.
Başvuru süresi söz konusu ve süre geçtikten sonra başvuru yapılmışsa davanın reddine karar verilir. Dava açma hakkı ortadan kalkar.
İdari mahsus süresi dolduktan sonra bizim idareye başvurmamız halinde idare bu istemi reddeder.
m.13/2 görevsiz yargı yerine başvurulması halinde mahkeme görevsizlik kararı vermişse daha sonrasında idari mahkeme de dava açıldığında idari mahkeme idareye başvurulması gerekiyor diyemez.
3)EHLİYET Dava da taraf olma yeteneğini medeni haklardan yararlanma yeteneğini ifade eder. Tüzel kişiliği olmayan kamu kuruluşları da tüzel kişiliğe haizmiş gibi değerlendirilir.
Dava açabilme ehliyeti Tam ehliyetliler sınırlı ehliyetliler gibi… özel hukuk tüzel kişilerinde de kanunda hangi yetkili organ yetkili ise davalı veya davacı olabilir. Kamu hukuku kişilerinde de bunlarda özel hukuk tüzel kişileri gibi dava açma ve davalı olma yeteneğine sahiptir. Yabancıların Türk mahkemelerinde herhangi bir şart aranmaksızın dava açma ehliyetleri vardır. davacı ve davalı olmaya objektif ehliyet denir. Sübjektif ehliyet idari yargıda şu anlama gelir. İptal davaları için aranan şart ortada bir menfaat ihlali tam yargı davalarında hakkın ihlalidir.
İptal davaları için aranan menfaat şartı maddi açıdan dokunan bir menfaat olabilir manevi açıdan da bir manevi menfaat olabilir. Menfaat meşru bir menfaat olmalıdır. Menfaatin meşru olabilmesi için bir hukuksal durumdan dolayı ortaya çıkması söz konusu olabilir.
Menfaat ihlali kişisel olmalıdır.
Örnekler 1:İstanbul üniversitesi tarafından Turgut Özal a onursal doktora unvanı verilmiştir. Bir vatandaş da bu işleme karşı dava açmıştır. Danıştay bunu ehliyet noktasından reddetmiştir.
2:Bakanlar kurulu bir kişinin TC vatandaşlığından çıkarılmasına karar vermiş ve bu kişinin eşi de dava açmıştır. Danıştay da bunu çıkarma kararları şahsidir ilgilinin eşi ve çocuklarına tesir etmez diyerek ehliyet noktasında davayı reddetmiştir.
3:Evi yıktırılan kiracının dava açabilmesini Fransız Danıştay ı uygun bulmaktadır.
4:Bir yerde bir berber dükkanı var yetkili idare o yerde ikinci bir berber açılmasına karar vermiş. Önceki berberde dava açmıştır. Danıştay da iktisadi menfaat söz konusuysa ehliyet şartının gerçekleştiğini söylüyor.
Çalışanları ilgilendiren idari işlemlere karşı çalışanların dava açması çalışanların mesleğini ilgilendiren durumlara karşı dava açılabilir. Hizmetin işleyişi ve örgütlenmesine karşı çalışanların kural olarak dava açma hakkı yoktur.
Salt kamu görevlisi olma bir başka kamu görevlisi hakkında tesis edilen bir işlemin iptalini isteme hakkı vermez.
Milletvekilleri de kendi kişisel ehliyetin ihlali durumunda dava açabilir.
Vatandaşlık tek başına kişiye iptal davası açma hakkı vermez.
5:Devlete ait olan kamuya mal edilmiş tarihi değeri bulunan örneğin savorona yatıyla ilgili her türlü işleme karşı TC uyrukluğunda bulunan her kişiyi ilgilendirdiği gerekçesiyle bir vatandaşın dava açması kabul edilmiştir.
6:Natonun Türkiye de asker konuşlandırmasına ilişkin bakanlar kurulu kararına karşı açılan dava da her Türk vatandaşının dava açabileceğine karar vermiştir.
Kişisel menfaatin saptanmasında kişinin vergi yükümlüsü olması da önemlidir.
Mahalle ve köy halkından olma hemşerili olma ve belde sakini olma halinde de ihlal edilen bir durumda dava açılabilir.
Menfaat Kümeleri
Dernekler sendikalar dava açma hakkına sahiptir. Dernekler ve sendikalar tüm üyelerine yönelik haksızlıkta dava açabilirler. Menfaatin güncel ve aktüel olması gerekir.Doğmamış bir menfaate dayanılarak dava açılmaz. Örneğin kardeşimiz hukuk fakültesini kazanmadı hukuk yönetmeliğinde yaşılan değişikliği dava edemez. Menfaat dava açıldığında ve karara bağlandığı ana kadar devam eder.
İdari işlemin kaldırılması veya geri alınmasının iptal davasına etkisi nedir? Geri alma geçmişe etkili olarak hüküm ve sonuç doğurur. Yani işlemin tesis edildiği ana kadar geriye gider. Kaldırılma ise geleceğe yönelik hüküm doğurur.
Dava açılmadan işlem geri alınmış biz de dava açtık bu durumda ortada bir idari işlem olmadığı için dava iptal edilir. Dava açan yargı masraflarına katlanır. Dava açıldıktan sonra işlem geri alınırsa bu durumda masraflara idare katlanır. İdarenin menfaatini etkileyen işleme karşı dava açabilmesi bu konuda 3533 sayılı idareler arası özel uyuşmazlıkların çözümü hakkında kanun var. İki idare arasında ki uyuşmazlığın nasıl çözümleneceğini belirtir. İki idare arasındaki uyuşmazlıkta idari yola başvurulur. Örneğin bir idarenin aracına bir idare ihtiyaç duymuş. Önce idareler kendi aralarında anlaşır anlaşmazlarsa Danıştay 1. dairesi tarafından çözümlenir. Vesayet makamına karşı yerinden yönetim kuruluşları iptal davası açabilir. Vesayet makamının yerinden yönetim kuruluşlarının açtığı davadan çıkan kararın iptali için kanun vesayet makamına yetki vermişse iptal eder. Vermemişse dava açar. Bakanlar da birbirlerine karşı dava açabilir. Aynı hiyerarşi içindeki makamların birbirlerine karşı dava açmaları mümkün değildir.
4)İDARİ DAVAYA KONU OLACAK KESİN VE YÜRÜTÜLMESİ GEREKLİ BİR İŞLEM OLUP OLMADIĞI
İptale konu olmayan işlemler
·İç düzen işlemleri : Bir idarenin çalışmasına işleyişine ilişkin yer yön yöntem sağlayan işlemlerdir. Hiyerarşik güç kullanılır
·Hazırlık (yardımcı) işlemler:Nihai işlem ortaya çıkmadan yapılan işlemlere karşı iptal davası açılmaz. Örneğin bir disiplin soruşturmasında öğrencinin savunma yapması için soruşturmaya davet yazısı yazılır. Buna karşı hemen dava açılmaz.
·Bilgi verici ve açıklayıcı işlemleryaptırım içeren bilgi verici işlemler hariç) İdarenin bir duruma ilişkin bilgi ve açıklayıcı işlemleri iptal davasına konu olmaz. İstisnası yaptırım içeren bilgi ve açılayıcı işlemlerdir. Örneğin avukatın barodan istifa etmediği takdirde disiplin kuruluna havale edileceğine dair işlem.
·Uygulamaya ilişkin işlemler:İdare bir işlem tesis etti süresi içinde yapılmazsa istifa edilmiş olur. Örneğin kişi süresi içinde yurtdışındaki doktorasını tamamlayamamışsa kişi istifa etmiş sayılır. Ardından üniversite ile ilişiği kesilir. Kendisine tebligat yapılır.
·İdarenin yersiz işlemleri:Yetkili makam tarafından tapılmış ama yapılmasına gerek olmayan işlemler. Örneğin kamu malı olmayan bir taşınmazın kamu malından çıkarılması zaten.kamu malı değil ki çıkarılsın.
5)SÜRE AŞIMI Süre konusu davanın her aşamasında incelenir. Niçin böyle bir süre öngörülmüş çünkü idarenin istikrarı içindir. Yani idari işlemlerin her zaman iptal tahdidinde olmaması içindir. Türk hukukunda dava açma süresi hak düşürücü süredir.İYUK m.7 de süreler yazılmıştır. Dava açma süresi, özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştayda ve idare mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür.
İstisnası özel kanunlarında ayrı süre gösterilmeyen hallerde örneğin petrol kanununda 20 gündür.İYUK m.7/2 de sürenin ne zaman başlayacağı düzenlenir. Aynı hüküm anayasa da m.125/3 te de vardır. dolayısıyla anayasal bir hükümdür. Bu sebepten kişiler haber aldıktan sonra değil tebligat aldıktan sonra dava açarlar. Aksi anayasa ya aykırı düşer.
m.7/3 adres belli değilse! Tebligat kanunun da yeni bir düzenleme getirildi yurtdışında bulunan kişilere yönelik.
Tebligat Kanunu m.25/A:Yabancı ülkede kendisine tebliğ yapılacak kimse TC vatandaşı olduğu takdirde Türkiye büyükelçiliği veya konsolosluğu aracılığıyla yapılabilir.
Bu halde bildirimin Türkiye büyükelçilği veya konsolosluğu veya bunların görevlendireceği bir memur yapar.
Tebliğin konusu ile hangi merci tarafından çıkarıldığı bilgilerin yeraldığı ve 30 gün içinde başvurulmadığı takdirde tebliğin yapılmış sayılacağı ihtarını bildiren o ülkenin mevzuatının izin verdiği yöntemle gönderilir.
O ülkenin mevzuatına göre muhataba tebliğ edildiği belgelendiğinde tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde Türkiye büyükelçiliği veya konsolosluğuna başvurulmadığı takdirde tebligat 30.günün bitiminde yapılmış sayılır.
İYUK m.101. Ilgililer, haklarinda idari davaya konu olabilecek bir islem veya eylemin yapilmasi icin idari makamlara basvurabilirler.
2. Altmis gun icinde bir cevap verilmezse istek reddedilmis sayilir. ilgililer altmis gunun bittigi tarihten itibaren dava acma suresi icinde, konusuna gore Danistaya, idare ve vergi mahkemelerine dava acabilirler.

-Altmis gunluk sure icinde idarece verilen cevap kesin degilse ilgili bu cevabi, isteminin reddi sayarak dava acabilecegi gibi, kesin cevabi da bekleyebilir. Bu takdirde dava acma suresi islemez. Ancak, bekleme suresi basvuru tarihinden itibaren 6 ayi gecemez.
– Dava acilmamasi veya davanin sureden reddi hallerinde, 60 gunluk surenin bitmesinden sonra yetkili idari makamlarca cevap verilirse, cevabin tebliginden itibaren 60 gun icinde dava acabilirler.
İkinci fıkrada ki muğlak ifade de eğer idarenin kesin cevabını beklemek zorunda değilse eğer 60 veya 30 günlük süre içinde dava açabilir. Eğer kesin cevap beklenecekse bu bekleme süresi 6 ayi geçemez. 6 ay için de hala bir cevap verilmemişse 6 ayın sonunda dava açmak zorundayız. Bu altı aylık sürenin bitimi adli tatile denk gelmişse adli tatili bittiği gün izleyen bir 7 günlük dava açma süresi hakkı verilir.
Eğer biz idarenin cevap vermek istemediği bu zımni red süresinde dava açarsak ne olur? İdare cevap vermeden veya zımni red oluşmadan dava açılırsa mahkeme ortada kesin yürütülebilir bir işlem olmadığı gerekçesiyle işlemi iptal eder. Eğer mahkeme incelemeyi bu zımni red süresinin sonunda yapmışsa önceki açılan davaya bakmak zorundadır.
İYUK m.111. Ilgililer tarafindan idari dava acilmadan once, idari islemin kaldirilmasi, geri alinmasi, degistirilmesi veya yeni bir islem yapilmasi ust makamdan, ust makam yoksa islemi yapmis olan makamdan, idari dava acma suresi icinde istenebilir. Bu basvurma, islemeye baslamis olan idari dava acma suresini durdurur.
2. Altmis gun icinde bir cevap verilmezse istek reddedilmis sayilir.
3. Istegin reddedilmesi veya reddedilmis sayilmasi halinde dava acma suresi yeniden islemeye baslar ve basvurma tarihine kadar gecmis sure de hesaba katilir.

10.madde de geçen idarenin muğlak ifade vermesi durumunda ki prosedür burada da geçerlidir. Şu dört işlem için dava açma süresi kesilir.İşlemin: kaldırılması,geri alınması,değiştirilmesi,yeni bir işlem yapılması.
Danıştay süre kaybı nedeniyle anayasal bir hakkın kullanılmasını ortadan kaldıracak bir durumu kabul etmemektedir. Örneğin pasaport talep ediyoruz. 60 günlük zımni red süresi bitiyor. Ve ondan sonra olan 60 günlük dava açma süresi de doluyor. Bu süreler dolduğu için kişi bir daha hiçbir zaman pasaport alamaz diye bir kural yoktur. Burada Danıştay ın dediği gibi seyahat etme özgürlüğü anayasal bir hak olduğu için kişi tekrar idareye müracaat edebilir. İdareye yapılan her müracaat yeni müracaat olarak değerlendirilir.
11.maddenin işleyebilmesi için önce üst makama başvurulmalıdır. Örneğin Dekanlık içinàRektörlük içinàYÖK,YÖK için yine YÖK. Örneğin Selçuklu Belediyesi için yine Selçuklu Belediyesine başvuruda bulunulur Büyükşehir belediyesine değil!
6)HUSUMET Hasım mevkiinde bulunacak olan idareyi temsil etmektedir. Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma hasım mevkiinde bulunmaz bunların yerine içişleri bakanlığı bulunur. Askeriye yerine de milli savunma bakanlığı bulunur. Bakanlar kurulunda da hasım mevkiinde başbakan bulunur. Dekanlık işlem tesis etti hasım mevkiinde rektörlük bulunur.
Bir işlemi birden fazla idare tesis etmişse hepsi hasım mevkiinde bulunur. Tüzel kişiliği bulunmayan bir idare kesin ve yürütülebilir bir idari işlem tesis edilmişse hasım mevkiinde bulunabilir.
Husumet konusunda bir yanlışlık olursa işlem iptal edilir.m.15/c mahkeme hasımı resen belirleyecektir.
7)3 VE 5. MADDELERE UYGUN OLUP OLMADIKLARI Örneğin imza atmayı unuttuk 3. maddeye aykırılık var bu İYUK m.15/1 in d sinde düzenlenmiştir. 30 günlük süre içerisinde dilekçenin düzeltilmesi için dilekçe reddedilir. Aynı yanlışlık tekrar yapılırsa dava reddedilir.
İlk inceleme burada bitmiştir. Bundan sonra esasa geçilir.
duruşmayı düzenliyor. Duruşma talebinin cevap ve savunmalarda yani sonradan yapılması da mümkündür. Duruşma yapıldıktan en geç 15 gün içinde karar verilir.
ESAS İNCELEMESİ
Yetki,şekil,sebep,konu,maksat.
1)Yetki unsuru:Hiçbir kamu personeli mevzuatın kendisine vermediği yetkiyi kullanamaz. Yetkide paralellik:Yetki hangi makam tarafından tesis edilmişse o makam tarafından kaldırılır.
Kanundaki prosedüre uyulmazsa yetki bakımından bu durumda yetkide sakatlık çıkar. yetki kamu düzenine ilişkin bir husustur. Davanın her aşamasında ileri sürülebilir. Hakimde resen dikkate alır. Yetkisiz makam tarafından alırsa karar artık geçerli olmaz.
]Yer bakımından yetkisizlik: İdarenin yetkileri yer bakımından sınırlandırılmıştır. Bazı idare yetkilerinin görevi ülke çapındadır(bakanlar gibi) bazıları da sınırlı coğrafi yapıdadır.
]Zaman bakımından yetkisizlik: Yetkiler belirli bir süre ile sınırlıdır. Örneğin Yetki Kanununda belirli bir süre öngörülmüştür. Bazen idarenin yetkisi kendisine bu yetkiyi veren kanunun zımmen veya açıkça ilgası ile de sone erebilir. Dolayısıyla idare bu yetkiyi kullanamaz. Daha önceki zamanda yetkilidir. Örneğin il idaresi kanunu madde 17/3 DMK da yürürlüğe girince bu madde ilga edilmiştir. Bazen kamu görevlisi için kararının geçerliliği için göreve başlaması ve atanmış olması gerekir. İzinli olduğu dönemde yetkiyi kullanamaz. Kamu görevlisinin emekli olmasıyla kamu görevi yetkisini kullanamaz.
]Konu bakımından yetkisizlik: Bir idarenin yetkisi dışında aldığı karar. Yasama organı hariç diğer bir organın görevine giren konuda idarenin karar alması konu bakımından yetkisizliktir. Bir idarenin kendisini yetkisiz görerek karar almadan kaçınması olumsuz yetki aşımı, bir idarenin kendi yetkisi dışına çıkan bir konu da karar alması olumlu yetki aşımı diye nitelendirilmiştir.
]Kişi bakımından yetkisizlik: buna doktrinde yetki gaspı da denir. İdare adına karar alma yetkisi olmayan bir kişinin aldığı karar kişi bakımından yetkisizlik sonucunu doğurur. Bunun müeyyidesi yokluktur. Görev(fonksiyon) gaspı ise idarenin hiçbir idari kuruluşun görev alanına girmeyen konuda karar almasıdır. Örneğin yargı organının veya yasama organının görev alanına giren konuda idarece karar alınmasıdır. Diğer bir örnek ise kanunla düzenlenmesi gereken bir konunun yönetmelikle düzenlenmesi gibi. Yetki tecavüzü:Buna da bir kişi idare adına açıklamaya yetkili ama başka bir idarenin görevine giren bir konuda idare açıklıyor. Müeyyidesi iptaldir. Ağır ve bariz yetki tecavüzü: İdari esaslarına açıkça aykırı bir şekilde alınan kararlardır. Örneğin sağlık bakanlığında çalışan memurun tarım bakanlığı tarafından emekliye sevk edilmesi. Bunun müeyyidesi de yokluktur. Fiili memur: Belli şartlar altında yetkisiz bir kişinin aldığı kararların geçerli sayılmasına ilişkin bir kuraldır. Fransa da ortaya çıktı ikiye ayrılır. Görünüşte memur;atama işlemindeki sakatlıktan dolayı bir memur fiili memur konumuna düşebilir. Bu durumda bu memur tarafından alınan karar geçerli memur hukuken geçerli olmayarak atanmıştır. Fakat bunu o memur bilmemektedir. Örneğin kişinin sicili iyi olmalı ama sicili kötü çıktı ve müdür yardımcısı olmuş görevden alınıyor fakat o ana kadar yaptığı işlemler geçerlidir.
2) Şekil Unsuru: Özel hukuk alanında şekil istisnadır fakat idarede ise şekil asildir. Çünkü idarede yol gösterilir.
Şekil vatandaşa güven verir. İdari işlemlerde şekil iki anlama gelir. Birincisi idarenin işlemlerinin dış dünyaya yansımasını ifade eder. Yazılı sözlü resmi vs. ikincisi ise bir idari işlemin yapılmasında izlenecek prosedürü ifade eder. Bu anlamda idare usulünü ifade eder. Bir idari işlem nasıl ortaya çıkmışsa o şekilde ortadan kalkar buna şekilde ve usulde paralellik denir. Örneğin resmi gazetede yayımlanmışsa resmi gazetede yayımlanarak ortadan kalkar. Müeyyidesi ise önemli olmayacak işlemlerin iptali istenmez. İdarenin yararına konulmuş şekil kurallarına uymamak işlemin iptalini gerektirmez. İdare edilenler içinse iptal olunur. Eğer şekil sakatlığı kararın sonucunu etkiliyorsa ortada asli bir şekil sakatlığı vardır. iptal edilir. kararın sonucunu etkilemiyorsa tali şekil sakatlığı vardır ve iptal gerekmez. Örneğin Danıştay incelemesinden geçmeyen tüzük yok hükmündedir. Eğer dava açarsak mahkeme sadece tespit eder. Kişi kararı imzalamış ancak adı unvanı yok bu durumda sonucu etkilemez. Dolayısıyla iptal gerekmez(tali). İl idaresi kanunu m.6 bir vali başka bir göreve atanmak için görevden alınırsa iptal edilir.(asli). Mevzuatta bir idari işlemin gerekçeli olması öngörülmüşse fakat işlem yapılırken gerekçe yoksa iptal edilir.(asli). Asistan olmak için üç kişilik jüri öngörülmüş ama beş jüri oluşturulmuş iptal olunur(asli). Disiplin soruşturmalarında savunma alınmazsa işlem iptal edilir.(asli).
3) Sebep-Neden Unsuru:İşlemin bir tür gerekçesidir. Ama gerekçe sayılmaz. İdari işleme sevk eden sebep hukuki işlem veya maddi olaylar olabilir. Örnek eğer bir yerde kumar oynanıyorsa kapatılır. (maddi olay)
Sebebi açıkça belli işlemler: Bazen mevzuatta idari işlemin sebebi açıkça belirlenir. Bu sebep gerçekleşirse işlem tesis edilir. örneğin bir memur görevine geç gelirse disiplin cezası verilir.
Sebep unsuru var ama belirsiz kavramlar kullanılmıştır mevzuatta: belirsiz olması milli güvenlik genel sağlık kamu menfaati için olabilir.
Sebep unsuru mevzuatta hiç gösterilmemiş: kanun bir konuda idareye hiçbir sebep belirtmeksizin yetki verirse idare sebebi kendisi belirleyebilir. Örneğin DMK m.76 bir memurun bir yerden başka bir yere atanması nakledilmesi.
Kişi dava açsa mahkeme idareden sebep ister. Sebep hukuka uygun olmalı. Sebep gerçeğe uygun olmalı. O işlemin tesisi için yeterli bir sebep olmalı. Örneğin İYUK m.20/3.fıkranın son cümlesi davacının lehinedir.
4)Konu Unsuru:Konu idari işlemin hukuki sonucudur. Örneğin memurun atanmasının konusu kişiyi memur statüsüne sokmaktır. İdari işlemin sebep ve konusu birbiriyle çok ilişkilidir. Bu yakın ilişki Danıştay kanununda “esas” deyimi olarak kullanılır. İdari işlemin konusu imkansız veya meşru değilse konu bakımından sakatlık vardır. işlem açıkça hukuka aykırı ise sakatlık olur. Örneğin kınama cezası gerekiyor ama aylıktan kesme cezası veriliyor. Mevzuatın açıkça yasakladığı konularda karar alınıyor. Örneğin bir idareye ait taşınmaz başka idarece kamulaştırılıyor. Yükümlülük getirme kanunun dayanağı olmaksızın kişiye yükümlülük getiriliyor. Örneğin buz imalatı yapan bir işletmeye belediyenin belirli bir miktarı stok etmesine yönelik sınır getirmesi. Uygulama alanını genişletme: Belli bir statüde bulunan kişilere uygulanmak üzere çıkarılan kanunların başka kişilere uygulanmasını . örneğin askeri öğrencilere uygulamak için çıkarılan yönetmeliğin askeri öğrenciden çıkan kişilere uygulanması.
İdari işlemin geri alınması ve iptal kararı doğrultusunda işlem yapma dışında geçmişe etkili hüküm ve sonuç doğuran kararların alınması konu unsuru bakımından hukuka aykırılık doğurur. Örneğin kişiye disiplin cezası veriliyor. Ardından idare değişiyor ve o kişinin tanıdığı idareye geliyor ve geçmişe etkili olarak disiplini kaldırıyor.
5)Amaç Unsuru:Kanun koyucunun bir idari işlemde ulaşmak istediği nihai sonuçtur. Genel ve özel amaç vardır. Genel amaç: Kanunda öngörülen amaçtır. Özel amaç: Kamu yararını gerçekleştirmek için konulan amaç. Örneğin hakim ve savcıların görev yaptıkları mahalde belli bir süre avukatlık yapması yasaklanmıştır.
Genel amaç bakımından hukuka aykırılık
-Kişisel bir amaç güdülmüş olabilir. Örneğin kişiye zarar vermek için malını kamulaştırılması. İspatı çok zor.
-3.bir kişiyi korumak amacıyla bir işlem tesis edilebilir. Bir kişiyi kadrodan başka bir yere atamak ve tanıdığı kişiyi o kadroya almak
-Siyasi amaç güdülmüş olabilir. Örneğin bir kimseyi siyasi düşünceleri sebebiyle görevine son verme.
Özel amaç bakımından hukuka aykırılık
İdareye özel bir amaç için yeki verilebilir. İdare bu amacı aşarsa hukuka aykırı olur. Örneğin benzin istasyonunun kurulması ve işletilmesini belediye valiye bağlamış ama vali vergi kaçakçılığını önlemek için izin vermiyor.
Usul (yöntem) saptırması: Amaç unsuru konusunda idare belli bir işlem için konulmuş olan yöntemi başka bir işlem için uyguluyor. Doktrinde bu şekil bakımından değildir. Örneğin idare taşınmazı satın alması gerekirken kamulaştırma yoluyla alıyor. Örneğin taşınmazı idare kamulaştırması gerekirken idare daha ucuz olduğu için taşınmaz üzerinde irtifak hakkı kullanıyor.
YÜRÜTMENİN DURDURULMASI
İYUK m.27 de düzenlenmiştir. Bir idari işlemin yürütülmesinin durdurulmasıdır. AYİM m.62 ile İYUK m.27 arasında fark vardır. İdari işlemin yürütülmesi durdurulabilir. İdari eylemin durdurulması söz konusu değildir.m.27/4 istem olmalı yazılı olmalıdır. Hakim resen işlemin yürütülmesini durduramaz. Yürütmenin durdurulabilmesi için 2 şartın gerçekleşmesi gerekir.m.27/2. Hakim eğer açıkça idari işlemi hukuka aykırı bulmuşsa zaten iptal eder.
NOT:Kural olarak hakim dilekçeyi aldığı anda yürütmeyi durduramaz. İstisnası çok acil durumlardır. Örneğin binanın yıkılmasının durdurulmasıdır.
İçtihatlarla gelişen bir husus:Mahkeme yürütmeyi durdurması; mahkeme dilekçeyi inceler ve idareye 30 gün izin verir(savunmasını istemek için) bu savunmadan sonra yürütmeyi durdurur. Bazen savunmadan sonra ek bilgiler ister. Bu bilgilerden sonra yürütmeyi durdurabilir.
m.27/4 pek uygulanmıyor. (sürelerin kısaltılması)
m.27/5 teminat şartı öngörmüş
m.27/6 yürütmenin durdurulması konusundaki itirazları düzenler.
Yürütmenin durdurulması konusunda ilk derece mahkemesinin verdiği karar “ara karardır.” Bu yüzden kanun yoluna gidilmez.
Yürütmenin durdurulmasına karşı özel itiraz söz konusu ve itiraz makamının verdiği karar kesindir. Buna karşı temyiz veya itiraza gidilmez.
m.27/7 ye göre yürütmenin durdurulması kararı(dosyası) öncelikle incelenir.
Yürütmenin durdurulması kararı bir iptal kararı gibi hüküm ve sonuç doğurur. Fakat yürütmenin durdurulması bir dava değildir. iptal bir davadır.
m.28/ gereği mahkeme kararı en geç 30 gün içinde uygulanır.(Yürütmenin durdurulması kararı da mahkeme kararı olduğu için 30 gün için de uygulanır.)
Daha çok olumlu işlemler için yürütme durdurulur. Örneğin fırın açmak için ruhsat talep edildi idare reddetti (olumsuz işlem)
Olumsuz işlemler de yürütmenin durdurulması için kişinin hali hazırda var olan hukuki veya maddi durumuna etki etmesi gerekir.
Yürütmeyi durdurma kararı verildiği zaman sonuçları Örneğin kişinin işten atılması: idare bunu uygular. acaba idare kişinin zararını tazmin eder mi? İYUK m.12 gereği zarar tam yargı davası ile tazmin edilir. Yürütmenin durdurulması ile istenmesi m.12 ye aykırı olur. Bu açıdan tazmin m.12 ye göre istenir(doktrine göre) hoca da buna katılıyor. Danıştay 4 ve 5. dairesi yürütmenin durdurulmasından sonra istenir demiştir.
İYUK m.52 mahkeme esas bakımından denetleme yapıyor ve iptal ediyor(ilk derece mahkemesi). Buna karşı idare yürütmenin durdurulmasını talep eder. Madde 27nin tersi.
İPTAL DAVASININ SONUÇLARI
Mahkeme bir işlemi tesis redderse yerine geçecek bir işlem tesis edemez.
İPTAL DAVASININ REDDEDİLMESİNİN SONUÇLARI
1)İşlem bakımından:Mahkeme reddederse var olan hukuki durum devam eder. Yürütmeyi durdurmuşsa kendiliğinden kalkar.
2)Taraflar yönünden:Davanın reddine ilişkin karar yalnız davanın taraflarını etkiler. Bir dava esastan reddedilirse bu işlemin hukuka uygun olduğu anlamına gelmez. İptal davasının reddedilmesi 3. kişilerin durumunu etkilemez.
İptal davasının kabulü veya sonuçları
İşlem bakımından:Mahkeme bakımından iptal edilmişse idari işlem kesin olarak ortadan kalkar. İdare artık hukuka uygunluk karinesinden yararlanamaz. Birel işleme dayanarak işlem tesis edilmişse ve bu Birel işlem mahkeme tarafından iptal edilmişse o işlem ortadan kalkar.
Düzenleyici işlem tesis edilmiş ve o düzenleyici işleme dayanılarak tesis edilen işlem kural olarak ortadan kalkmaz. İptal işlemin tesis edildiği tarihe kadar geriye yürür. İptal kendiliğinden idarenin hiçbir şey yapmasına gerek olmaksızın hüküm ve sonuç doğurur. Taraflar bakımından iptal kararı verilmesi davanın taraflarını etkiler. İptal kararı mahkeme kararı olduğu için idareyi ve devletin diğer taraflarını bağlar.
İptal kararının 3. kişilere etkisi
3.kişiler bakımından kural olarak bağlamaz. Ancak iptal edilen işlem düzenleyici işlemse dava açmayan 3. kişilerde bundan etkilenir. Buna rağmen dava 3. kişi tarafından açılırsa mahkeme tekrar işlemi iptal etmez. Zaten iptal edilmiştir. 3. kişi daha önceki iptalden yararlanır.
İptal kararlarının yerine getirilmesi
Bir anayasal zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. İptal kararıyla işlemin hukuk dünyasında meydana getirmiş olduğu sonuç ortadan kaldırılır.
1)İdareye birtakım yükümlülükler düşer bazen de düşmez. Bir kısım iptal kararları kendiliğinden sonuç doğurur. Uyarma ve kınama disiplin cezaları için bu böyledir. Fakat kademe ilerlemesinin durdurulması aylıktan kesme gibi mahkeme kararları idarenin bir işlem tesis etmesi gerekir.
2)Bazı durumlarda işlem iptal edilmiştir. Bu idarenin aynı işlemi en baştan tesis etmesine engel teşkil etmez. Yetki ve şekilde genelde karşımıza çıkar. örneğin valinin alacağı kararı kaymakamın alması gibi.
3)Tersine işlem yapılmasını gerektiren mahkeme kararları. Daha çok olumsuz nitelikte ki idari işlemlerde kaşımıza çıkar. örneğin kişi ruhsat talebinde bulunmuş idare reddetmiş mahkemenin işlemi iptal etmiş olması idari işlem yerine geçmez. Bu durumlarda idareye düşen yükümlülük olumlu bir işlem tesis etmektir.
4)Hukuki durumlarda değişiklik yapılmasını gerektiren iptal kararları. Uygulamada en zor yerine getirilen iptal kararıdır. Örneğin bir memuru emekliye sevk ediyorsunuz. Memur dava ediyor ve davayı kazanıyor. İdareye düşen bu kişiyi eski görevine başlatmaktır. Sıkıntı yüksek rütbeli kamu görevlileri bakımından işlem tesis edildiği takdirde yaşanmaktadır. Görevden alınan kişi aynı göreve atanamamıyorsa eşdeğer bir göreve atanır.
5)Yerine getirilmesi olanaksız olan iptal kararları. Örneğin kişiyi emekliye sevk ediyorsunuz. Fakat emeklilik yaşı dolmamış ama dava bitiminde kişi emeklilik yaşını dolduruyor.
İptal kararlarını yerine getirme zorunluluğu
Hem anayasa hem de İYUK m.28 de güvence altına alınmıştır.
m.28 iptal kararlarının yerine getirilmesi veya eksik yerine getirilmesi durumunda ki idarenin sorumluluğunu da düzenlemiştir. Mahkeme kararları hem davacıya hem de davalıya tebliğ edilir.
kişiler başvurmasa da idare mahkeme kararlarını kendiliğinden yerine getirmelidir.
Mahkeme kararlarını yerine getirmemek veya eksik yerine getirmek idarenin mali sorumluluğuna yol açar. Mahkeme kararlarını yerine getirmeyen idareye karşı maddi ve/veya manevi tazminat davası açılmasına neden olabilir.
Kişi isterse idare aleyhine idari yargıda tazminat davası açar. İsterse adli yargıda mahkeme kararını bilerek yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhinde tazminat davası açar.
Mahkeme kararlarını yerine getirmemek veya eksik yerine getirmek cezai sorumluluğa da yol açar. Kamu görevlisi açısından görevi ihmal görevi kötüye kullanma görevi savsaklama suçlarına da yol açabilir.
İdarenin tazminat ödemesi mahkeme kararını yerine getirmemesi sonucunu doğurmaz.
Mahkeme kararlarının yerine getirilmemesi idarenin ağır hizmet kusuru olarak geçer.
Mesela idare kararı uygulamadı(30 günlük süre geçti) Bu durumda kişiler 10 yıl içinde bu kararın uygulanmasını isteyebilir.
TAM YARGI DAVALARI
İdari yargılama usulünde iki tane dava vardır. birisi iptal davası biriside tam yargı davasıdır. İYUK m.2/1-b
İptal davası ile tam yargı davası açısından bir takım farklar vardır.

MİNTZBERG’E GÖRE ÖRGÜT YAPISI VE ÖRGÜT TASARIMININ TEMEL İKLELERİ

Yönetimin ne olduğu ve ne iş yaptığı uygulamalı araştırmalara da konu olmuş ve bunların genel olarak vardığı sonuç, ustabaşından genel müdüre ve devlet yöneticilerine kadar yapılan işin “esasının aynı olduğu” yalnızca roller ve kapsamın değiştiği, yöneticinin işinin “programlanmış” olmadığı, sözlü haberleşme ile sezgilerin çok önemli rol oynadığı ve yöneticinin diğer kişilerden aldığı ve onlara verdiği bilgi oranında güçlü bulunduğu olmuştur.

Yönetici, bir profesyonel kişi olarak kendisinin başarısı, işletmeyi amaçlarına ulaştırması ile ölçülecektir. Veya örgütün daha alt kademelerinde ise, başarısı, başında bulunduğu bu örgüt birimlerini amaca ulaştırması ile ölçülecektir. Bunu başarabilmek içinde devamlı değişen çevre koşulları karşısında kendisini yenilemek zorundadır. Çünkü kendisi tüm organizasyonun veya kendi biriminin başarısından sorumludur. Kendisi için yeterli başarı seviyesi yoktur ve yaptığı iş bir çeşit “açık – uçlu” (open ended) iştir.

Yöneticiler ne iş yapar veya ne işi yapmalı sorularına değişik açılardan farklı cevaplar verilebilir. İkinci soru, yani ne iş yapmalı sorusu ilke koyucu bir niteliğe sahiptir ve literatürde yazılmış pek çok kaynağa sahiptir. Birinci soru olan ne iş yapar sorusu ise tanımlayıcı ve açıklayıcı bir niteliğe sahiptir. Bu konuda Mintzberg, düşünülenlerin aksine, yöneticilerin organizasyonlarda çok değişik işler yaptıklarını ve roller oynadıklarını göstermiştir. Buna göre yöneticiler, kişiler arası ilişkiler, bilgi toplama ve dağıtma ve karar verme olmak üzere üç ana grupta toplanabilecek roller oynamaktadır.

MİNTZBERG’E GÖRE ÖRGÜT YAPISI VE ÖRGÜT TASARIMININ TEMEL İKLELERİ

Yönetimin ne olduğu ve ne iş yaptığı uygulamalı araştırmalara da konu olmuş ve bunların genel olarak vardığı sonuç, ustabaşından genel müdüre ve devlet yöneticilerine kadar yapılan işin “esasının aynı olduğu” yalnızca roller ve kapsamın değiştiği, yöneticinin işinin “programlanmış” olmadığı, sözlü haberleşme ile sezgilerin çok önemli rol oynadığı ve yöneticinin diğer kişilerden aldığı ve onlara verdiği bilgi oranında güçlü bulunduğu olmuştur.

Yönetici, bir profesyonel kişi olarak kendisinin başarısı, işletmeyi amaçlarına ulaştırması ile ölçülecektir. Veya örgütün daha alt kademelerinde ise, başarısı, başında bulunduğu bu örgüt birimlerini amaca ulaştırması ile ölçülecektir. Bunu başarabilmek içinde devamlı değişen çevre koşulları karşısında kendisini yenilemek zorundadır. Çünkü kendisi tüm organizasyonun veya kendi biriminin başarısından sorumludur. Kendisi için yeterli başarı seviyesi yoktur ve yaptığı iş bir çeşit “açık – uçlu” (open ended) iştir.

Yöneticiler ne iş yapar veya ne işi yapmalı sorularına değişik açılardan farklı cevaplar verilebilir. İkinci soru, yani ne iş yapmalı sorusu ilke koyucu bir niteliğe sahiptir ve literatürde yazılmış pek çok kaynağa sahiptir. Birinci soru olan ne iş yapar sorusu ise tanımlayıcı ve açıklayıcı bir niteliğe sahiptir. Bu konuda Mintzberg, düşünülenlerin aksine, yöneticilerin organizasyonlarda çok değişik işler yaptıklarını ve roller oynadıklarını göstermiştir. Buna göre yöneticiler, kişiler arası ilişkiler, bilgi toplama ve dağıtma ve karar verme olmak üzere üç ana grupta toplanabilecek roller oynamaktadır.

I. DÜNYA SAVAŞI

A. I. Dünya Savaşı Öncesi Dünyayı Etkileyen Önemli Olaylar

1) Sanayi İnkılabı

2) Fransız İhtilali

B. I. Dünya Savaşı Öncesi Osmanlı İmparatorluğunun Durumu

C. I. Dünya Savaşı’nın Sebepleri ve Savaşın Gelişimi

1) Sebepleri

a) Genel Sebep

b) Özel Sebepler

c)Savaşın Gelişimi

2)Osmanlı İmparatorluğunun Savaşa Girişi

Savaşın Seyri (Savaşa Katılan Devletler, Kuvvet ve Kayıplar)

D. Savaşın Bitişi ve Yapılan Antlaşmalar

A – Dünya Savaşı Öncesi Dünyayı Etkileyen Önemli Olaylar

19. Yüzyılda Avrupa da; bilim, teknik, sosyal ve kültürel alanlarda bir çok gelişmeler oldu. Bu gelişmeler sonunda ortaya çıkan yeni buluşlar, insanlığın hizmetinde kullanılmaya başlandı.

19. Yüzyılda Dünyayı ve devletler arası ilişkileri derinden etkileyen olaylar Sanayi İnkılabı ve Fransız İhtilaliydi.

1) Sanayi İnkılabı 1815 Yılında ilk kez İngiltere de ortaya çıktı. Zamanla Avrupa’nın diğer ülkelerine de yayıldı. Fransa, Belçika, Hollanda, Portekiz gibi ülkelerde de etkisini gösterdi. Sanayi İnkılabını kısaca kol gücünün yerini makinelerin alması seklinde özetlenebilir. Özellikle buhar gücünden yararlanılması üretimi artırdı, ulaşımı kolaylaştırdı, ticareti geliştirdi.

Sanayi İnkılabı, büyük fabrikaların kurulmasına sebep oldu. Bu durum üretim de büyük artışlar sağladı. Böylece mallar ucuz ve seri üretildi. Ülkeler, iç piyasada tüketemedikleri malların satışını sağlamak için, yeni pazarlar bulma çabasına girdiler. Böylece, hammadde sağlamak ve ürettikleri malları pazarlamak için henüz sanayileşmemiş ülkeler yöneldiler. Bu durum sömürgecilik anlayışını meydana getirdi.

Sömürgecilik anlayışı uyarınca, sanayileşen devletler, Güney Amerika, Afrika ve Asya’nın belirli bölgelerin de sömürgeler elde ettiler.

Bu konu da başı çeken İngiltere, büyük bir sömürge imparatorluğu kurdu. İngiltere sömürgelerini elde tutabilmek için daha çok denizciliğe önem verdi. Hindistan’a ve diğer sömürgelerine giden yollarına giden yolları kontrol altında tutmaya çalıştı. İngiltere’yi, Hollanda, Belçika ve Fransa takip etti.

Almanya ve İtalya ise, siyasi birliğini 19.yüzyılın ikinci yarısında tamamladılar. Kuvvetli birer devlet haline geldiler. Gelişen sanayileri sebebiyle onlar da sömürgecilik siyaseti izlemeye başladılar.

Rus Çarlığı da ekonomik gelişmesini hızlandırmak istiyordu. Ancak çok topraklara sahip olmasına rağmen, sıcak denizlerle bağlantısı yoktu. Bu denizlere açılan denizlerin bir bölümü, Osmanlı İmparatorluğun elindeydi.

Osmanlı İmparatorluğundan ayrılıp bağımsız devletlerini kuran Balkan milletleri ise, tam bir huzura kavuşmuş değillerdi.

Bu arada, sanayileşmesini hızlandıran Japonya da Avrupa devletleri ile rekabete başladı. Amerika ise, 18. Yüzyılın sonlarında, İngiltere’ye karşı, General Washington önderliğinde giriştiği mücadele sonucunda, bağımsızlığını elde etmişti

2) Fransız İhtilali :19. Yüzyılda, toplumlar arası ilişkileri belirleyen bir diğer önemli olay da Fransız İhtilali ile ortaya çıkan hürriyet fikri ve milliyetçilik akimidir. Özellikle milliyetçilik düşüncesi, bağımsızlık duygularının güçlenmesine sebep oldu. Bu düşünce dalga dalga bütün dünya ya yayıldı. Bu düşünceler büyük imparatorlukların yıkılıp, milli devletlerin kurulmasına sebep olmuştur.

B – I. Dünya Savaşı Öncesi Osmanlı İmparatorluğunun DurumuDünyanın sayılı devletlerinden olan Osmanlı İmparatorluğu, 18. Yüzyıldan itibaren bu üstünlüğünü kaybetmeye başladı

Avrupa devletleri, Bilim ve teknolojiden yararlanıp askeri, ekonomik ve ticari alanlarda güç kazanırken Osmanlı İmparatorluğu bu yeniliklere yabancı kaldı. Avrupalıların Dünya ticaretine açılacak yeni zengin ülkeler bulmaları, Osmanlı İmparatorluğunun ekonomik durumunu da zayıflattı. Gittikçe güçlenen batili ülkeler, Osmanlı İmparatorluğunun topraklarına göz diktiler.

Fransız İhtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik hareketi, Osmanlı İmparatorluğu içindeki devletler arasında hızla yayıldı. Bazı devletler, destek ve yardımıyla bu devletler birbirleri ardına Osmanlı İmparatorluğuna karşı ayaklandılar. Bu milletlerin ayaklanmalarını daha çok Rusya destekliyordu. Amacı Slav ırkından olan devletleri kendi çatışı altında toplamaktı. Böylelikle Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması çabuklaşacak ve Rusya’nın, yüzyıllardır istediği boğazlara hakim olma ve sıcak denizlere açılabilme ümidi gerçekleşmiş olacaktı.

Bu uğurda ilk ayaklanan devletler Sırplar ve Yunanlılar oldu. 1829 yılında Yunanlılar bağımsızlıklarına kavuştular.

Osmanlı, 18. yüzyılda yaptığı savaşlarda hep basarisiz sonuçlar alınca ekonomik durumunu düzeltmek için, Avrupalı devletlerde borç para alımına gitti. Alınan bu paralarla gelir getirici yatırımlar yapılmadı. Bu yüzden, borç paraların faizini bile ödeyemez duruma geldi. Bunun üzerine Osmanlı Devletine borç para veren devletler, Düyun-i Umumiye (Genel Borçlar) yönetimini kurarak paralarını tahsil etme yoluna gittiler. Böylece Osmanlı Devletinin maliyesine el konulmuş oldu.

Osmanlı Devleti, hem askeri hem de ekonomik alanda çöküşünü önlemek için çeşitli çabalar harcadı. Devlet yönetiminde, askerlikte ve toplum hayatında ıslahat hareketlerine girişildi. II. Mahmut döneminden başlayarak süren bu çalışmalar, Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla devam etti. Bazı basarılar elde edildiyse de istenilen sonuç alınamadı.

Tanzimat ve Islahat Fermanlarını yeterli bulmayan Türk aydınları, 1876 yılında II. Abdülhamit’e I. Mesrutiyet’i ilan ettirdiler. Böylelikle Osmanlı Devletinin ilk anayasası olan Kanun-i Esasi yürürlüğe girdi. Fakat 1878-1879 Osmanlı Rus Harbini (93 Harbi) bahane ederek Meclis-i Mebusan’ı süresiz kapattı ve anayasayı da uygulamadan kaldırdı.

İttihat ve Terakki Cemiyetinin çabaları sonucunda, 1908 yılında II. Meşrutiyet yönetimi yeniden kuruldu. Bu seferde meşrutiyet yönetimini istemeyenler İstanbul’da 31Mart Vakası’nı (13 Nisan 1909) çıkmasına sebep oldular. Selanik’ten gelen Hareket Ordusunun Kurmay Başkanı Mustafa Kemal ayaklanmayı kısa sürede bastırdı.

Osmanlı Devletinde ki bu iç karışıklıkları, fırsat bilen devletler, hemen harekete geçti. Avusturya, Bosna – Hersek’i topraklarına kattı. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. İtalyanlar Trablusgarp’ı işgale başladılar. Ordumuzun güçsüz ve düzensiz durumunu gören Balkan Devletleri, Rusya’nın da kışkırtmasıyla aralarında gizlice anlaşıp Osmanlıyı Balkanlardan atmak için harekete geçtiler. Bu her iki savaşta da Osmanlı Devleti büyük kayıplara uğradı.

Bu şartlar altında Osmanlı İmparatorluğu kendisini I. Dünya Savaşının eşiğinde bulacaktır.

C – I. Dünya Savaşı’nın Nedenleri ve Savaşın Gelişimi

1) Sebepleri

a-Genel Sebepler: Kısaca Fransız İhtilali ve sanayi inkılabıdır. Fransız inkılabının ortaya koyduğu yeni bir dünya anlayışı, devlet ve toplum hayatında değişikliklere yol açmıştır. Özellikle milliyetçilik fikri, 19. ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde ilişkilerin temelini teşkil etmiştir. Milliyetçilik fikri bütün dünyada milli toplumların yalnız cankurtaran simidi değil, ideallerin gerçekleşmesine imkan veren akim olmuştur.

Fransız İnkılabının bir diğer etkisi de, siyasi anlamda değerlendirilen özgürlük (liberalizm) hareketinin, devlet sınırlarını da asarak, milletler arası diplomatik ilişkilere konu olması ile belirmiştir. Tarihin genel akışına da uyarak liberalizm insan mutluluğunun temel yapısını teşkil etmiştir.

Sanayi inkılabının da getirmiş olduğu hammadde ve pazar sorunu ülkeleri birbirlerinin sömürgelerine göz dikmesine sebep olmuştur. Büyük devletlerin çıkar çatışmaları, karşılıklı siyasi rekabete ve uyuşmazlıklara sebep olacaktır.

b-Özel Sebepler:

19. yy.ın ikinci yarısında İtalya ve Almanya siyasal birliklerini kurmaları Avrupa dengesini bozmakla kalmadı, özellikle Balkan uluslarının ulusalcılık ve bağımsızlık hareketlerini kamçıladı. Avrupa’daki ekonomik, politik, askeri gelişmeler Alman-Avusturya-İtalyan yakınlaşmasına, Üçlü İttifakın kurulmasına yol açtı. Buna karşılık İngiliz-Fransız-Rus yakınlaşması da Üçlü İtilafı oluşturdu.

1871’de Alman birliğinin kurulmasından sonra, Başbakan Bismark, Almanya’yı Fransız-Rus birleşmesi karsısında bırakmamak, Fransa’nın Alsas-Loren’i geri almak için bir intikam savaşı çıkarmasına fırsat vermemek amacıyla barışçı bir politika izledi. Slavcılık tehlikesi karşısında,1879 yılında Avusturya ile bir Rus saldırısı tehlikesine karşı anlaştı. 1881’de Fransa’nın Tunus’u işgal etmesi, burada gözü olan İtalya’yı Almanya’nın yanına itti. 1882’de Üçlü İttifak oluştu. Bu antlaşma 1892, 1907, 1912 yıllarında üç kez yenilendi. Fakat İtalya 1902 yılında Fransa ile gizli bir antlaşma yapmıştı. Bismark’ın politikası 1890’a kadar sürdü. Yeni Alman İmparatoru II. Wilhelm, Bismark’ın politikasını beğenmediği için onu görevden uzaklaştırdı ve böylece Almanya’nın da politikası değişmiş oldu.

Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü kara devleti olusu, endüstrisinin her geçen gün dünya piyasalarında, İngiliz mallarına üstün gelmesi ve özellikle Alman savaş donanmasının denizlerde İngiltere’ye rakip olması, Kirim Savası’ndan beri Avrupa sorunlarıyla ilgilenmeyen İngiltere’yi uyandırdı. Üçlü İttifaka dayanarak Avrupa’da üstünlük kurmaya çalışan Almanya, 1894’ten sonra, Fransız-Rus, Fransız-İngiliz ve en son 1907 yılında İngiliz-Rus Antlaşmalarıyla oluşan Üçlü İtilaf bloğuyla karsılaştı. Bismark’ın korkulu rüyası gerçekleşmiş oldu ve Almanya böylece Avrupa’da çember içine alınmış oldu.

Güçlenen Almanya, ekonomisi için kendisine “hayat alanı” olarak Osmanlı İmparatorluğu’nu seçmişti. Bu nedenle Osmanlı Devleti ile yakın ilişkiler kurup, İngiltere’nin Hindistan yolu için büyük tehlike olan, “Bağdat Demiryolu” projesini kabul ettirmişti. Böylece Üçlü İttifakla, Üçlü İtilafın çatıştığı önemli bir alan da Osmanlı İmparatorluğu oluyordu. 1905 yılından itibaren Almanya’nın her olayda karşı tarafla arası açıldı. Fas Buhranları’nda bir şey elde edemeyen Almanya, Balkan Savaşları’nın çıkmasına da engel olamadı. Oysa, Balkan Savaşı Almanya’ya ekonomik açıdan büyük zarar vermişti. Ayrıca Bağdat-Berlin Demiryolu’nun gerçekleşmesi de, Almanya ile Bulgaristan’ın dost olup olmamalarına bağlı idi.

1914 yılına gelindiğinde blokların çatışmasının temel sorunları olan ekonomik çıkar, Alsas-Loren sorunu, üstünlük kurma, deniz silahlanması, Fas Buhranları, Bağdat Demiryolu sorunu, Balkanlar’da Avusturya-Rusya çatışması, Balkan Savaşı gibi nedenlerden dolayı savaşın çıkması yalnızca bir bahaneye bakıyordu.

c) Savaşın Gelişmesi

Savaşın yakın nedeni de hazırdı. Avusturya’nın Sırbistan üzerindeki üstünlüğünü sürdürmek ve kendi sınırları içindeki Sırpların yaşadığı şehirleri kaybetmemek için her fırsatta Sırbistan üzerine baskı yapıyordu. Bu sürtüşmeler, 28 Haziran’da Avusturya-Macaristan Veliahdı Franz Ferdinant ve eşinin bir Sırplı tarafından öldürülmesi nedeniyle dünyayı 4 yıl kana bulayacak bir savaşa dönüştü.

Sırp sorununu kökünden çözmek isteyen Avusturya, Almanya’nın da ayni görüşte olduğunu öğrenince Sırbistan’a 23 Temmuz’da sert bir nota verdi. İçişlerine karışma hükümleri taşıyan bu nota, Rusya’nın Sırbistan’ı yalnız bırakırsa, Balkanlar ve Boğazlar üzerinde Almanya-Avusturya egemenliği kurulacağı endişesiyle Sırbistan’ı desteklemesi üzerine reddedildi. Rus desteğini sağlayan Sırbistan seferberlik ilan edince de, Avusturya Sırbistan’a 28 Temmuz’da savaş ilan etti. Almanya’nın uyarılarına rağmen Rusya’nın 30 Temmuz’da seferberlik ilan etmesi üzerine, Almanya 1 Ağustos’ta Rusya’ya savan ilan etti. Ayni tarihlerde Fransa da seferberlik ilan etmişti. Fransa’ya Belçika üzerinden saldırmayı planlayan Almanya Belçika’ya bir nota vererek, bütün zararlarının ödeneceğini ve toprak bütünlüğüne dokunulmayacağı konusunda güvence vererek, topraklarından geçiş izni istedi. Belçika bunu reddedince de 3 Ağustos’ta Belçika’ya sildirdi. Bunun üzerine İngiltere 4 Ağustos’ta Almanya’ya bir nota vererek Belçika’yı boşaltmasını istedi. Almanya bu isteği reddedince, İngiltere ayni gece Almanya’ya savaş ilan etti. Böylece Avrupa Savaşı çıkmış oldu.

Başlangıçta hemen herkes bu savaşın 19. yy.daki gibi cephe savaşları olacağını, en çok 1-1,5 yıl süreceğini sanıyorlardı. 1871’den beri Avrupa uzun bir barış dönemi geçirmişti. Bu arada ekonomik ilişkiler, teknik buluşlar savaş sanayiinin gelişmesi ile yeni savaş silahlarının tahrip gücü artmış, savaş yöntemleri değişmişti. Bu savaş yalnız Avrupa topraklarında kalsaydı belki bu tahminler doğru çıkabilirdi. Fakat savaşın gerek yer, gerekse zaman bakımından sınırlarını büyüten bir olay oldu. Osmanlı İmparatorluğu kısa bir süre sonra savaşa katildi. Bu yüzden savaş bir Dünya Savaşı niteliği kazandı

2) Osmanlı İmparatorluğunun Savaşa Girişi

19. yüzyılda yeni bir denge arayan Osmanlı İmparatorluğu için Almanya bir umut idi. Fakat Bismark “Doğu Sorunu” ile ilgilenmiyordu. Bismark’ın çekilmesi ve Almanya’nın 1890’dan sonra politikasını değiştirip, Osmanlı İmparatorluğu’nu kendisine hayat alanı olarak seçmesi ile Almanya yeni bir denge olarak belirdi. Doğal olarak bu ilişkiler Osmanlı İmparatorluğu’nu Alman nüfusu altına soktu. Almanya’nın ekonomik yayılması ve özellikle Bağdat Demiryolu Projesi en çok İngiltere’yi ve sırasıyla Fransa ve Rusya’yı etkiledi, onların Osmanlı Devleti’ne daha fazla düşman olmalarına yol açtı. İngiliz politikası Osmanlı aydınlarında ve özellikle II. Abdülhamit üzerinde olumsuz bir etki yaptı. İngilizlerin Arabistan’ı yutmak ve işgalleri altındaki Mısır Hıdivi’ni Halife yapıp, İslam Dünyası’nı kendi çıkarlarına göre yönlendirmek, Rusya’ya karşı koymak için büyük Bulgaristan’ı gerçekleştirmek istediğini arzusu içerisindeydi. Ermenileri desteklediğini düşünen II. Abdülhamit İngiltere’yi suçluyordu. Bu da Osmanlı İmparatorluğu’nu Almanya’ya daha çok yaklaştırdı. Almanya kültür ve ticaret yatırımlarını hızla arttırdı. Almanya ve Kayzer Wilhelm yeni bir kurtarıcı olarak görülmeye başlandı. Hatta İttihat ve Terakki 29 Nisan 1898’de İmparator Wilhelm’e başvurarak, II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi için destek olunmasını istedi.

Osmanlı-Alman yakınlaşmasının gelişmesini en çok Alman uzmanların etkisi olmuştur. II. Abdülhamit, gümrük, maliye ve en önemlisi polis örgütünde ve orduda yapacağı düzenlemeler için Alman uzmanlar getirtti. Bunların yani sıra tip eğitimini düzenlemek için de Almanya’dan profesörler getirildi. Bu ilişkilerin daha da güçlenmesi için, II. Wilhelm 1889’da ve 1898’de iki kez İstanbul’u ziyaret etti. Diğer yandan Osmanlı Ordusu’nun düzeltilmesi için 1882’denitibaren Almanya’dan subay getirilmesi başladı. Bunlar içinde en önemli kişi, uzun yıllar Türkiye’de kalan ve Türk subayları üzerinde etkili olan Colman von der Goltz oldu. Türk subayları da Almanya’ya gönderildiler. 1913 Kasım’ın da General Liman Von Sanders İstanbul’da 1. Ordu Komutanlığı’na atandı. Beraberinde gelen subaylar da emrinde görev aldılar. Burası Türk subaylarının eğitim yeri olarak düşünüldü.Artık yalnızca ordu üzerinde değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun her yerinde Alman nüfusu çoğaldı.

Osmanlı İmparatorluğu üzerinde bu derece nüfus sahibi olan Almanya’nın bu ilişkideki en büyük çıkarı, Osmanlı İmparatorluğu’nda ekonomik üstünlüğü ele geçirmesiydi. Osmanlı topraklarını kendisine hayat alanı olarak seçmiş olan Alman İmparatoru II. Wilhelm 1898’de Ekim-Kasım aylarında İstanbul, Suriye ve Filistin’i ziyaret etmiş ve bu sırada “Anadolu  Demiryolu” ve “Haydarpaşa Rıhtımı”nın yapım hakki Almanya’ya verilmişti. 1899’da Bağdat bölgesinde de demiryolu yapım hakkini elde etti. Bağdat Demiryolu’nun geçeceği bölge dünyanın en önemli stratejik yerlerinden birisi idi. Alman uzmanların 1902’de Mezopotamya’da zengin petrol yataklarını bulmaları bölgenin önemini bir kat daha arttırdı. Hem petrol, hem de Almanya’nın Basra Körfezi ve Hindistan için doğurduğu tehlike, bölge üzerinde İngiliz-Alman çıkar çatışmasını hızlandırdı. Projenin gerçekleşmesi için Deutche Bank Osmanlı İmparatorluğu’na 43 milyon Mark borç verdi. Osmanlı Bankası İngiliz-Fransız çıkarlarının, Deutche Bank da Alman çıkarlarının temsilcileri olarak rekabete giriyorlardı. Almanya’ya bu kadar geniş ayrıcalıklar tanınmasına rağmen Osmanlı İmparatorluğu Trablusgarp ve Balkan Savaşları’nda Alman desteğini sağlayamadı. Buna karşılık, Osmanlı İmparatorluğu toprakları emperyalist devletlerin çıkar çatışması alanı olurken, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın düşmanlığını kazandı. Böylece Bağdat Demiryolu Projesi ve Almanya’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ekonomik-politik-askeri nüfusu Osmanlı İmparatorluğu’nu da bu çatışmanın içine çekiyordu.19. yy.da hep savunma antlaşmaları yapan Osmanlı İmparatorluğu, İttihat ve Terakkinin iktidara el koymasından sonra aktif bir politika izlemeye başladı. Almanya ile yakın ilişkilere rağmen 1911’de İngiltere ile ittifak girişiminde bulundu, fakat İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’nun sorumluluklarını yüklenmek istemediği ve Rusya’yı karşısına almamak için bu isteği kabul etmedi. Fransa ile de ayni şekilde ittifak girişimi yapıldı fakat ayni nedenden dolayı kabul edilmedi. Hatta Mayıs 1914’te Rus Çarı Kırım’daki yazlığına geldiği sırada Talat Pasa kendisini ziyaret ederek ittifak önerisinde bulundu. Çar iyi niyet göstermekle beraber, Alman askeri kurulunun Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunmasından duyduğu hoşnutsuzluğu dile getirdi ve bu girişim de sonuçsuz kaldı. Osmanlı İmparatorluğu Yunanistan ve Bulgaristan ile de anlaşma için girişimde bulunduysa da basarili olamadı.

Büyük devletler Osmanlı Devleti’ni, özellikle Balkan Savaşı bozgunundan sonra askeri bir güç olarak görmüyorlar ve sorumluluğunu yüklenmek istemiyorlardı. Hatta Almanya bile, savaş çıkana kadar Osmanlı Devleti ile bir ittifak yapmaya yanaşmadı. İngiliz politikası Osmanlı Devleti’ni Almanya’nın yanına itecek şekilde oluşuyordu. İngiltere için Almanya, Rusya’dan büyük bir tehlike idi. 1913’ten sonra bir savaş çıkacağı anlaşılmıştı. Almanya’nın karşısında Rusya’nın insan kaynaklarından yararlanmak ve Almanya’yı iki ateş arasına almak isteyen İngiltere, Rusya’yı Almanya’ya karşı tutabilmek için, Rusya’nın Boğazlar ve Anadolu üzerindeki ihtiraslarını kışkırtıyordu.

İngiltere, Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya iştah kabartıcı bir lokma gibi sunarak, kendi tarafında kalmasını sağlıyor ve olası bir Rus-Alman yakınlaşmasını engelliyordu. Osmanlı Devleti’ni de bu nedenle Almanya’nın yanına itiyordu. Eğer İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti ile ittifak yapmayı kabul etseler Rusya’yı karsılarına alırlar ve Rus-Alman yakınlaşması gerçekleşebilirdi. Görülüyor ki Almanya ile bir savaş çıkarsa, Rusya’yı savaşa çekmek için Osmanlı Devleti üzerindeki Rus istekleri tatmin edilmeliydi. Savaş içindeki antlaşmalarla da zaten bu sağlanacaktır.Diğer yandan, 1907’de Reval’de Anglo-Rus yakınlaşması Genç Türkleri kamçıladı. 1913’ten sonra ise İttihat ve Terakki Osmanlı Devleti’ni kurtarmak ve tüm Türkleri birleştirmek için Rusya’yı Alman yardımıyla yenmek istiyordu. 1914’te ülke yönetimini elinde bulunduran Enver Pasa, olası bir savaşta Almanya’nın Rusya’yı çok kısa bir sürede yeneceğine, Rusya’da devrim çıkacağına inanıyordu. Böylece Osmanlı Devleti bir süre Rus tehdidinden kurtulacak Kafkasya’da toprak elde edebilecekti. İttihat ve Terakkinin savaşa girilmesindeki acelesinin bir nedeni de buydu. Eğer savaşa girilmede gecikilirse, nimetlerinden de yararlanılamayacağını düşünen Enver Pasa savaştan galip çıkarak, Balkan Savaşı’nın kayıplarının giderileceği, Ege’de üstünlük kurularak Yunan “Megalo Idea” sinin engelleneceği kanısında idi. Kaldı ki Rusya’nın Boğazlara yapacağı bir saldırı İngiltere ve Fransa’yı ilgilendirmiyordu.

İttihat ve Terakkinin Almanya’nın yanında yer almasını hazırlayan bir başka neden de “Kapitülasyonlar ” ve “Duyun-u Umumiye” idi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti özellikle Fransa ve İngiltere’nin ekonomik boyunduruğu altında ezilmekteydi. Eğer savaşa Üçlü İtilaf yanında girilirse savaş sonrası hiçbir şey kazanılamazdı. Oysa Almanya ile birlikte olunursa, Almanya savaşı kazanacağına göre Osmanlı Devleti İngiliz-Fransız ekonomik baskısı ve kapitülasyonlardan kurtulacak, Rusya’da yasayan Türkler de kurtulacaktı. Rusya’nın ve Balkan Devletleri’nin ihtirasları yani sıra, 1914’te Osmanlı Devleti Yemen, Hicaz, Filistin, Suriye, Musul ve Irak’taki Arapların kinleri de buna eklenmişti. Ermeni sorunu da pusuda idi.

Osmanlı yöneticileri ve halkı yeni bir savaşa hazır değillerdi. Almanlara ittifak teklifi Osmanlılardan geldi ve 2 Ağustos 1914 tarihinde bir ittifak imzalandı. Bu ittifak o kadar gizli tutuldu ki, sadece olaya vakıf olan Enver Pasa, Sadrazam Sait Halim Pasa , Dahiliye vekili Talat Pasa, ve Meclis Başkanı Halil Bey’in bilgisi vardır. İttifak imzalandıktan sonra meclisin bundan haberi olmuştur. İttifak metni su şekildedir.

a.İki devlet, Avusturya ile Sırbistan arasında çıkan bir anlaşmazlıkta tam bir tarafsızlık göstereceklerdir.

b.Rusya’nın aldığı tedbirler sonunda, Avusturya ile Rusya savaşa tutuşur ve Almanya da Avusturya’nın yardımına gitmek zorunda kalırsa, Osmanlı Devleti de savaşa katılacaktır.

   c.Osmanlı devleti tehdit altında kalırsa, Almanya Osmanlı Devletini silahla savunacaktır.

d. İttifak 1918 yılı sonuna kadar devam edecek ve taraflardan biri feshetmezse beş yıl için yeniden yürürlükte olacaktır.

Bu antlaşmaya imza atanlar Osmanlının Savaşa girme nedenlerini söyle sıralıyorlardı. a. a- İtilaf grubundaki devletlerin 19.yüzyıldan beri Osmanlılara karşı izlediği politikalar,

b- Son savaşlarda kaybedilen Osmanlı topraklarının geri alınması,

c- Türk-Alman Dostluğu,

d- Almanya’nın savaştan galip geleceği düşüncesi,

e- Turan İmparatorluğu kurma düşüncesi olarak sıralanıyordu.

İtilaf Devletleri de Osmanlı Devletinin tarafsız kalmasını istiyordu. Osmanlı Devleti savaşa girerse İngiltere’nin uzak doğuya giden yolu güvenlik altında olacak ve yeni cepheler açılmayacaktı. İtilaf Devletleri, bunu gerçekleştirmek için yardıma hazır olduklarını ve hatta kapitülâsyonları kaldırabileceklerini söylediler. Fakat buna itibar edilmedi ilk tepki de zaten Almanya’dan gelmişti.

Osmanlı hükümeti Almanya ile ittifak anlaşmasının imzalandığı gün genel seferberlik ilan edilmişti.(2 Agustos1914) Bu karardan iki gün sonrada Osmanlı Devleti tarafsızlığını ilan etmişti. Almanya Osmanlıyı bu tarafsızlıktan ayırmak ve bir fiil Almanya safında savaşa katılmaya zorlamıştır. Çünkü Osmanlı savaşa girerse yeni cepheler açılacaktı. Böylece Almanya kendi yükünü hafifletmiş olacaktı. İtilaf devletleri kuvvetlerinin bir kısmını bu cephelere kaydıracaktı. Böylece Almanya kendi yükünü hafifletmiş olacaktı. Ayrıca Osmanlı Devleti. Süveyş Kanalı’nın denetimini ele geçirirse, İngiltere sömürgelerine giden yol kapatılmış olacaktı. Diğer taraftan Almanya, Osmanlı padişahının halifelik nüfusundan yararlanarak İngiliz sömürgelerindeki Müslümanları da etkilemeyi düşünüyordu. Boğazların denetiminin Osmanlının denetimi altında olmasıyla da Rusya ya gidebilecek yardim engellenecek ve Rusya saf dışı bırakılacaktı. Bu düşüncelere sahip olan Almanya bir fırsatını bulup Osmanlıyı savaşa sokmak için elinden geleni yapacaktır.

Bu sırada Akdeniz de İngilizlerden kaçan iki Alman savaş gemisi ( Goeben-Breslav), Çanakkale’yi geçerek Osmanlılara sığındı.(10 Ağustos 1914) İngiltere bu gemilerin teslim edilmesini istedi. Aslında Osmanlı Devleti tarafsızlığını koruması için, bu iki gemiyi elinde tutarak mürettebatını göz altına alması gerekirdi. Daha önceki yıllarda İngilizlere ısmarlanan “Sultan Osman ve Reşadiye” harp gemilerinin taksitinin ödendiği halde, Osmanlıya verilmemesi üzerine donanmamızın yükünü hafifletmek için, bu iki Alman gemisinin “Yavuz ve Midilli” adi verilerek satın alındığı söylendi.

Bunu tanımayan İngilizlerin Çanakkale Boğazına Abluka koyması, karakol görevi yapmak için dışarı çıkan savaş gemimize ateş açması yüzünden boğaz kapatıldı.(27 Eylül 1914)

Kabine üyelerinin büyük bir bölümünün harp taraftarı olmadığı halde, Alman Amirali Souchon, Harbiye Bakanı ve Başkomutan Enver Paşanın uygun görmesiyle, Türk Donanması Karadeniz’e çıkarıldı. Donanma Rus gemilerini batırma ve Rus limanlarını (Odesa, Sivastopol) topa tutmaya başlayınca , Rusya Osmanlıya karşı 2 Kasım 1914 ‘de savaş ilan etti. 5 Kasım 1914‘te İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti’ne harp ilan ettiler. Osmanlı devletinin buna 14 Kasım 1914 de “cihad” (din uğruna savaş) ilan etmekle cevap verdi.

Savaşın Seyri (Savaşa Katılan Devletler Kuvvet ve Kayıplar)

Daha savaş başladığı zaman kuvvetler dengesi İtilaf Devletleri’nin tarafına ağır basıyordu. Almanya, Avusturya-Macaristan’ın toplam nüfusu 120 milyon kadardı ve savaş için tüm kaynakları Avrupa’da sahip oldukları topraklarda idi. Halbuki İngiltere, Fransa ve Rusya’nın oluşturduğu İtilaf Devletleri’nin yalnızca Avrupa topraklarındaki nüfusları 238 milyon idi. Ayrıca sömürgelerde sinirsiz hammadde ve insan kaynakları bulunduğu gibi savaşın ilk üç yılında A.B.D. de kendilerine büyük ekonomik destek sağladı. Almanya’nın kara ordusu güçlü olmakla beraber, Rusya’nın da zengin insan kaynakları bulunuyordu. Denizlerde ise tek başına İngiltere bile üstün durumdaydı. Savaş başladıktan sonra İngiltere denizlerde üstünlüğü sağladı. Savaşı kim daha zengin kaynaklara sahipse onun kazanacağı daha Marn Savaşı’nda anlaşılmıştı.

BOGAZLARIN RUSYA’YA VERiLMESi : Savaş çıktıktan sonra Çar’ın yaptığı açıklama ile, Rusya’nın bu savaşta en büyük kazancının Boğazlar olacağı anlaşılmıştı. Yaklaşık 120 yıldan beri Boğazları koruyan İngiltere ve Napolyon’un “Boğazlar tek başına bir ülke eder” sözü ve Akdeniz sınırlarının ve güvenliğinin Boğazlarda başladığını belirten Fransa, Rusya’nın Boğazları ele geçirmesini engellemek için 120 yıldır Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı korumuşlardı. Hatta Kirim Savaşı’na fiilen katılmışlardı. Fakat simdi Alman tehlikesi karşısında, her ikisi de Rusya’yı kendi yanlarına almak için her şeye razı oluyorlardı. Çar, İngiltere ve Fransa’nın bu durumundan yararlanarak, Boğazların mutlaka Rusya’ya ait olacağını kabul ettirdi.

Çanakkale Savaşı’nın başlamasından sonra Rusya endişeye düştü. Eğer İngiltere ve Fransa Boğazları ve İstanbul’u ele geçirirse, onları oradan bir daha çıkarmak mümkün olamazdı. Hele İngiltere’nin ve Fransa’nın Yunanistan’ı da Çanakkale Savaşı’na katmak için baskı yapmaları, İngiltere Ege ve Boğazları Yunanistan’a vereceği endişesini doğurdu ve Rusya’nın tepkisine yol açtı. 4 Mart 1915’de İngiltere ve Fransa’ya verdiği notalarla, İstanbul ve Marmara Denizi Rusya’ya katılacak, İmroz ve Bozcaada için ise Rusya’nın oyuolmadan karar alınmayacaktı. İngiltere ve Fransa bu Rus notasından hoşlanmamakla beraber, Alman tehlikesi karşısında, 12 Mart 1915’de İngiltere ve 10 Nisan’da da Fransa Rus isteklerini kabul ettiklerini bildirdiler. Buna karşılık da Rusya, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğudaki çıkarlarını kabul ediyordu.

İTALYA’NIN SAVAŞA KATILMASI :Avusturya, 28 Temmuz 1914’te Sırbistan’a nota verirken İtalya’ya haber vermemişti. Almanya, İtalya ile iyi geçinmesi için Avusturya’yı uyarmasına ve İtalya’ya ödün vererek desteğini sağlamasını istemesine rağmen Avusturya bu uyarıyı dikkate almamış ve İtalya’ya danışmadan Sırbistan’a savaş ilan etmişti. Almanya ve Avusturya, İtilaf Devletleri’ne savaş ilan edince, İtalya 3 Ağustos’ta tarafsızlığını ilan etti. Avusturya’nın İtalya’ya hiç ödün vermemesi İtalya’nın tarafsız kalması için yeterli değildi. İtalya’nın içte huzuru yoktu. Ülkü yanlısı olanlar, savaşın nimetlerinden yararlanmak için mutlaka savaşa girilmesini savunuyorlardı. İtalya 3 Ağustos tarihli tarafsızlık kararını açıklarken, İtilaf Devletleri’ne, iyi bir öneri yapılırsa İtalya’nın, onların yanında savaşa katılabileceğini de hissettirmişti. 4 Ağustos’tan itibaren de Petersburg ile ilişki kurdu. İtalya’nın amacı, kim daha çok çıkar sağlarsa onun yanında savaşa katılmaktı. Kaldı ki Alman-Avusturya tarafının savaşı kazanması durumunda İtalya’nın çıkarı bulunmuyordu. Çünkü İtalyan çıkarları ile Avusturya çıkarları çakışıyordu. İngiltere, Fransa ve Rusya İtalya’ya 12 Ağustos’ta Trentino, Trieste ve Vallona’yi önerdiler, fakat bunu yazılı sekle dönüştürmek istemiyorlardı. Ayrıca Fransa’nınve İtalya’nın askeri yardim istemesi üzerine görüşmeler kesildi. Bu sefer Avusturya ile görüşmelere başlayan İtalya, İtilaf Devletleri’nin endişeye düşürüp daha fazla pay almak istiyordu. Rusya’nın Adriyatik’teki İtalyan çıkarlarına karşı çıkması da İtilaf Devletleri ile İtalya’nın anlaşmasını geciktiriyordu. İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’ye saldırması ve Boğazların Rusya’ya verildiğinin anlaşılmasından sonra İtalya, İngiltere, Fransa ve Rusya ile yeniden görüşmelere başladı ve 26 Nisan 1915’te Londra’da yapılan antlaşma ile Adriyatik’te istediği çıkarları İtalya elde etti. Ege’deki 12 ada veriliyor ve Anadolu’nun paylaşılmasında ise Antalya bölgesi İtalya’ya kalıyordu. Yine bu antlaşmaya göre İtalya, sömürgesi olan Trablusgarp ve Eritre’de topraklarını genişletebilecekti. İtalya buna karşılık bir ay içinde savaşa katılacaktı. İtalya bu antlaşmadan bir ay sonra, 20 Mayıs’ta Avusturya’ya savaş ilan etti. Ağustos ayında bile Almanya ve Osmanlı Devleti ile savaş durumuna girdi. Görülüyor ki; İtalya’nın savaşa katılması için Anadolu topraklarından çok önemli bir bölüm savaş nimeti olarak kendisine verilecekti. İtalya’nın Anadolu üzerindeki isteklerini ise Almanya kabul edemezdi. Nasıl ki, Rusya’yı kendi yanına çekmek isteyen İngiltere ve Fransa, Rusya’ya Boğazları ve Doğu Anadolu’yu veriyorsalar, İtalya’yı da kendi yanlarına çekmek için yine Türk topraklarını vaat ediyorlardı.

BULGARİSTAN’IN SAVAŞA GİRİŞİ Bulgaristan bu savaşa, Balkan Savaşı’nda Yunanistan, Sırbistan ve Romanya’ya kaptırdığı toprakları geri almak ve Ege Denizi’ne inmek için katılmak istiyordu. Onun bu isteklerini ise ancak İttifak Devletleri gerçekleştirebilirdi. İtalya’nın çıkarları nasıl İtilaf Devletleri yanında ise, Bulgaristan’ınki de İttifak Devletleri’nin yanındaydı. Savaşın başında duraksayan Bulgaristan, İtilaf Devletleri’nin Çanakkale’de hem de Almanya’dan yeterli silah ve malzeme almamış olan Osmanlı Devleti’ne yenilmeleri üzerine kararını verdi. İsteklerinin İttifak Devletleri tarafından kabul edilmesi üzerine Bulgaristan, Ayastefanos Antlaşması ile gerçekleştiğini gördüğü “Büyük Bulgaristan” ni yaratmak amacıyla 6 Eylül 1915’te İttifak Devletleri’yle antlaşma imzaladı ve 12 Ekim’de Sırbistan’a savaş ilan etti. Böylece Berlin’den Bağdat’a uzanan zincirin halkaları birbirine bağlanmış oldu.

ROMANYA’NIN SAVAŞA GİRİŞİ :1915’den itibaren Rus baskısı altında bulunan Romanya kim kendisine daha çok ödün verirse onun yanında savaşa katılmak isteğinde idi. Fakat bir yandan Alman-Avusturya, diğer yandan Rus tehdidi altında bulunuyordu. Avusturya’nın ödün vermek yerine Sırbistan işgalini örnek gösterip Romanya’yı tehdit etmesi Romanya’nın İtilaf Devletleri’ne kaymasına yol açtı. 17 Ağustos 1916’da Romanya İtilaf Devletleri’yle anlaştı. Ağustos sonunda da savaşa katildi. Rusya’da ihtilal çıkmasından sonra yalnız kalan Romanya’yı İtilaf Devletleri’nin galibiyeti kurtardı.

RUSYA’DA DEVRİM :1917 yılının en önemli olaylarından birisi Rusya’da devrim çıkması oldu. Birinci Dünya Savaşı Rusya’da büyük bir yokluk ve sefalete yol açtı. Boğazların kapalı olusu yüzünden dış yardim alamıyordu. 1916-1917 kışı ise çok sert geçmiş, açlık ve yakacak, giyecek bulunamaması bütün Rusya’yı etkilemişti. 8 Mart 1917’de Petersburg’da gösteriler başladı. Grevler yaygınlaştı. 12 Mart’ta “İsçilerin ve Askerlerin Sovyet’i” kuruldu. Komutanlar da Çar’a tahttan ayrılmasını öneriyorlardı. 15-16 Mart’ta Çar tahttan ayrıldı. Devrimci Hükümet kuruldu. Nisan’da Petersburg’a gelen Lenin “Ekmek, barış, özgürlük” sloganıyla geniş kitlelerin desteğini sağladı.

Devrimci Sosyalistlerden Harbiye Bakanı Kerensky’nin Temmuz’da Alman cephesinde taarruzu başarısızlıkla sonuçlanınca yeni ayaklanmalar patlak verdi. Bolşeviklerin lideri Lenin kaçtı ve Trotsky tutuklandı. Hükümet düştü, Kerensky Başbakan oldu ve 14 Eylül 1917’de de Cumhuriyet ilan edildi. Artık ülkenin iç durumu iyice karışmıştı. Hükümet hala savaştan vazgeçmemekle en büyük hatasını yaptı. Köylülerin ayaklanması ile tüm Rusya karıştı. Bundan yararlanan Bolşevikler (aşırıcılar) ordunun da devrime karışmasından yararlanarak, “Askeri Devrim Komiteleri” kurdular. 7 Kasım 1917’de Hükümet darbesi ile Bolşevikler iktidarı ele geçirdiler ve 8 Kasım’da Lenin Petersburg’a geldi

A.B.D.’NİN SAVAŞA GİRİŞİ : 1917 Devrimi dolayısıyla Rusya’nın savaşın dışında kalması Almanya ve Osmanlı Devleti’ne umut verdi. Fakat bu uzun sürmedi. Almanya’nın başlattığı denizaltı savaşı dolayısıyla birçok A.B.D. gemisinin batırılması Almanya ile A.B.D.’nin arasını iyice açtı. Diğer yandan 1917 yılında Almanya, Meksika’yı A.B.D. ye karşı savaşa kışkırttı ve Almanya Japonya arasında ittifak önerisinde bulundu. Ancak bu yazışmaları ele geçiren İngiltere, durumu A.B.D. ye bildirince, denizaltı savaşı yüzünden zarar gören A.B.D. 2 Nisan 1917’de Almanya’ya savaş ilan etti.

YUNANİSTAN’IN SAVAŞA GİRİŞİ : 1917’nin Türkiye’yi ilgilendiren yeni bir gelişmesi, Yunanistan’ın savaşa katılması oldu. Savaşın başından beri dışta kalmayı başaran Yunanistan’da Venizelos savaş yanlışı idi. Fakat Kral Konstantin Alman İmparatoru’nun eniştesi idi. Almanya’ya sempatisi vardı. Akdeniz’de İtilaf Devletleri güçlü olduğu için Kral yansız bir politika izledi. Venizelos ise savaşa katılmak istiyordu. İngiltere ve Fransa Yunanistan’a Anadolu’da toprak vaat ediyorlardı. Çanakkale Savaşları’na katılması için daha 1915 yılında Yunanistan’a İzmir vaat edilmişti. Bulgaristan’ın savaşa katılması üzerine, İngiltere ve Fransa Selanik’e asker çıkarınca Başbakan Venizelos itiraz etmedi. Fakat Kral kendisini görevden aldı. O da Selanik’e giderek ayaklanma çıkardı ve ayrı bir hükümet kurdu. 1917 Haziran’ın da İngiliz-Fransız askerleri Atina’ya girince Kral Konstantin oğlu Aleksandr adına tahttan çekildi. Venizelos yeni hükümeti kurdu ve 26 Ekim 1917’de Yunanistan savaşa katildi.

Savaş, bütün şiddetiyle Avrupa da ve Yakındoğu da hüküm sürüyordu. Almanların asil planı Belçika üzerinden Fransa ya yürümek, Fransa’yı mağlup edip Rusya ya bütün gücü ile saldırmaktı. Almanların bati cephesi savaş planları, İngiliz, Belçikalı ve özellikle Fransızların ısrarlı direnmeleri sonucu, başarısızlığa uğramıştır. Doğuda Hindenburg ise Rusları Tannenberg’de büyük bir yenilgiye uğratmıştır. Ancak kesin sonuç alınamadığından karşılıklı mücadele bir siper ve yıpratma savaşı halini almıştır.

D- Savaşın Bitişi ve Yapılan Antlaşmalar

Rusya’nın Savaştan Çekilmesi :Rus İhtilali’nden sonra Bolşevikler Almanya ile barışa hazır olduklarını daha 21 Kasım 1917’de bildirmişlerdi. Diğer yandan, Çarlık Rusya’nın yaptığı tüm gizli anlaşmaları açıklayarak onun emperyalist isteklerini taşımadıklarını göstermek istediler. Rusya’da kurdukları yeni düzeni yerleştirmek için barışa gereksinim duyan Bolşevikler, özellikle Lenin’in baskısı ile 3 Mart 1918’de Almanya, Avusturya ve Devleti ile Brest-Litowsk Antlaşması’nı imzaladı. Avrupa’da Polonya, Kurtlan, Litvanya, Estonya üzerindeki tüm egemenlik haklarından vazgeçen Rusya, Almanya’nın bütün iktisadi isteklerini kabul ediyor ve 1878 yılında ele geçirdiği Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı İmparatorluğu’na geri veriyordu. Bu barışla büyük bir bozguna uğradıklarını kabul eden Lenin “Uluslararasıproletaryanın ayaklanmasını bekleyeceklerini” belirterek yandaşlarını umutlandırıyordu. Romanya’nın Savaştan Çekilmesi: 1916 Ağustosun da savaşa katıldıktan kısa bir süre sonra, birkaç ay içinde pes peşe yenilgilere uğramış ve memleketin büyük bir kısmı İttifak Devletleri’nin işgali altına girmişti. Ancak arkasını Rusya’ya vererek Sereth hattında bir savunma kurabilmişti. Lakin, Rusya da ihtilalin çıkması, Alman kuvvetlerinin Ukrayna’ya girmesi ve Bolşeviklerin Aralık 1917 de İttifak Devletleriyle mütareke yapmaları Romanya’yı çok güç duruma soktu. Müttefiklerle de bağlantısı kesildiğinden, onlardan herhangi bir yardim almasına da imkan kalmamıştı. Bu sebeplerle İttifak Devletleriyle 1918 Martında mütarekeyi kabul etti. 7 Mayıs 1918’de Bükreş’te barış anlaşması yapıldı.

Bulgaristan’ın Savaştan Çekilmesi: 1918 yılına gelindiğinde, bütün memleketlerde olduğu gibi Bulgaristan’da da savaşa karşı bıkkınlık başlamıştı. Bulgaristan savaşa katıldıktan sonra, Almanya’dan hem mali hem de askeri yardim alıyordu. Fakat Almanya 1918 Ocak ayında mali yardımı, ve Martta da cephane yardımını kesmek zorunda kaldı. Bu güçlüklerin üstüne 1917 Haziranın da Yunanistan’ın savaşa katılması, durumun kötülüğünü daha da arttırdı. 1918 yazı sonralarına doğru müttefiklerin bütün cephelerde taarruza geçmesi, Bulgaristan’la beraber İttifak Devletleri’nin de sonunu getirdi. İngiliz, Fransız ve Sırp kuvvetleri de 14 Eylül 1918 de Vardar Bölgesinde Bulgarlara karşı genel bir taarruza geçince , Bulgaristan çözülüverdi. 29 Eylül1918 tarihli mütarekesiyle savaştan çekilmek zorunda kaldı.

Osmanlı Devleti’nin Savaştan Çekilmesi: Osmanlı Devleti Brest- Litovsk antlaşması ile doğuda ki topraklarını istiladan kurtardığı gibi, Kafkasya’da Ermenilerin, Gürcülerin ve Azerbaycan Türkleri’nin Bolşevik Rejimi tanımayarak bağımsızlıklarını ilan etmeleri üzerine bu durumdan faydalanarak Bakû Petrollerini ele geçirmek üzere hareket etti. Ayni amaçla İngiltere de Kafkasya ya asker göndermişti. Osmanlı Devleti Kafkas cephesinde ilerlerken, Filistin ve Irak Cephelerinde durumu kötüleşmekteydi. Filistin Cephesinde İngilizler 1918 Nişanın da Amman’ı ele geçirmek için harekete geçtilerse de bir şey yapamadılar. Bunun üzerine iyice hazırlandıktan sonra Eylül de tekrar taarruza başladılar. İngilizlerin 40 bin kişilik Türk kuvvetine karşı, 200 kistlik bir kuvvetle yaptıkları taarruzlar sonunda Eylül ve Ekim aylarında Amman, Beyrut ve Sam düştü. Yıldırım Orduları Komutanlığına getirilmiş bulunan M. Kemal Pasa, Anadolu’yu savunmak için kuvvetlerini Toroslara çekmeye başladı. Filistin Cephesindeki başarılar üzerine Irak Cephesinde bulunan 447 bin kişilik İngiliz kuvvetleri de Musul’u almak üzere harekete geçti ve İngilizler Mondros Mütarekesinden 6 gün sonra 5 Kasım 1918 de Musul a girdiler.Osmanlı Devleti’nin Mütarekeyi kabul etmesinde Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi büyük rol oynadı. Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi ve Filistin ve Irak cephelerindeki yenilgiler üzerine, 1918 Şubatın da sadarete gelmiş bulunan Talat Pasa Kabinesi Ekim ayında istifa etti. İttihat ve Terakkinin on yıllık iktidarı böylece sona erdi. Yeni kabineyi İzzet Pasa kurdu.

Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi üzerine İngiliz ve Fransızlar Trakya’da 7 tümenlik bir kuvvet kurup, İstanbul ve boğazlar üzerine harekete hazırlanıyorlardı. Bu sebeple İzzet Pasa hemen mütareke aradı. Ve mütareke 30 Ekim 1918 de Mondros da imzalandı.

Avusturya-Macaristan’ın Savaştan Çekilmesi ve İmparatorluğun Dağılması: Avusturya daha 1919-1917 yıllarında barış aramaya başlamıştı. Almanya’nın yardımı ve barış teşebbüsünün basarisiz olması yüzünden savaşa devam etmek zorunda kalmıştı. Fakat, 1918 yılında Avusturya’nın durumu daha da kötüleşmişti. İçerideki ekonomik sıkıntıların üstüne, 1918 yazında Çeklerin, Sırp-Hırvat-Slovenlerin bağımsızlık hareketleri başladı. İmparator Karl 18 Ekim de milli azınlıkların muhtariyetini kabul ile federal bir sistem kuracağını ilan ettiyse de durumu kurtaramadı. 19 Ekim’ de Paris’teki geçici Çek Hükümeti Çekoslovakya’nın bağımsızlığını ilan etti. Arkasından 24 Ekim’de Macarlarda ayrı bir devlet kurduklarını ilan ettiler. İmparatorluk dağılıyordu.

Bu şartlar altında İtalyanların Ekim sonun da taarruza geçmeleri üzerine Avusturya cephesi yarıldı. Asker silahını bırakıp kaçıyordu. Mütarekeden başka çare göremeyen İmparator Karl, 3 Kasım 1918’ de İtalyanlarla Padua civarında Villa Gusti’ de mütareke imzaladılar.

Mütareke İmparatorluğun parçalanmasını hızlandırdı. 29 Ekim’de Prag’da Çekoslovakya Devletinin, yine 29 Ekim Zagreb’de Sırp-Hırvat-Sloven (Yugoslavya) Devletinin kurulduğu ilan edildi. Bunun üzerine Avusturya Almanları da 30 Ekim’de Avusturya Cumhuriyetini kurdular. Kasım ayı ortalarında da Macarlar Cumhuriyet ilan edince İmparator Karl, tahtsız kaldığından, 18 Kasım’da devlet islerinden çekildiğini bildirdi.

Almanya’nın Savaştan Çekilmesi: Almanya’nın bati cephesindeki durumu Eylül ayına kadar iyi gitti. 1918 Martından itibaren Alman kuvvetleri bu cephede taarruza geçti ve bu taarruzlar Temmuz ortalarına kadar devam ederek bazı başarılar elde ettiler. Fakat bu başarılar sonucu etkileyecek nitelikte değildi. Buna karşılık Eylül ayından itibaren Müttefiklerin ağır taarruzları karşısında Almanya 3 Ekim’den itibaren, yani Osmanlı devletinden çok önce, İsviçre vasıtasıyla müttefikler nezrinde barış teşebbüslerinde bulundu. Bu teşebbüsler hemen sonuç vermedi ve bu arada Almanya’nın iç durumu karıştı. Sosyalistler memleketin bir çok yerinde ayaklanmalar çıkardılar.3 Kasım’da Kiel’de donanma askerleri sosyalistlerin kışkırtması ile ayaklanarak “Bahriyeliler Konseyi”’ni kurdular. 7-8 Kasım gecesi de Münich’de “İşçi ve Askerler Konseyi” kuruldu. 9 Kasım sabahı Berlin’de bir sosyalist ayaklanması çıktı. Yine 9 Kasım günü, Başbakan Max de Bade, İmparatora danışmadan, II. Wilhelm’in tahttan çekildiğini ilan etti ve başbakanlığı sosyalistlerden Ebert’e bıraktı. Ayni gün aksamı Ebert, Reichstag’da Alman Cumhuriyetini ilan etti. Böylelikle II. Richard’in da tarihi bu şekilde kapanıyordu.

11 Kasım 1918’de Almanya Rethondes’da mütarekeyi kabul ve imza etti. Böylelikle Birinci Dünya Savaşı sona ermiştir.

 

1) Bugün bir ortaokul öğrencisi, fizikte Newton’ dan daha fazla şey bilmektedir.

Buna göre bilimsel bir bilgi için aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

A) Bilimsel bilgi birikimli olarak ilerler.

B) Bilim adamı araştırmalarda yansızdır.

C) Bilimsel bilgiler herkese açıktır.

D) Felsefe düşünüş içinde yaşanılan çağın aynasıdır.

E) Bilimsel bilgiler birbirleriyle tutarlıdır.

2) Varolanla, varolmayan arasındaki bir yerlerde bulunan sanatsal süreç, bu iki alanı bir araya getirmeye çalışır.

Bu açıklama sanat ve sanat eseri ile ilgili aşağıdaki özelliklerden hangisini vurgulamaktadır?

A) Hayal gücü ve gerçekçiliğe dayanmasıdır.

B) Tek ve biricik olması

C) Subjektif olması

D) Ürünlerin somut olması

E) Taklite dayalı olması

3) Felsefe bir düşünme ve eleştirmedir; bir yapma, meydana getirme (sanat) değildir.

Buna göre aşağıdakilerden hangisi felsefenin doğrudan sonucu değildir?

A) Yöntem

B) Eleştirel yaklaşım

C) Bilgi

D) Teknoloji

E) Özgür düşünce

4) Bilim adamının önyargılarından, çoşkularından, tutkularından sıyrılarak doğaya açık kafalılık ve tarafsızlık yaklaşması gerekir.

Buna göre, olaylara yaklaşımında bilim adamında bulunmaması gereken nitelik aşağıdakilerden hangisidir?

A) Tarafsızlık

B) Özgür düşünce

C) Dogmatiklik

D) Nesnellik

E) Eleştirel yaklaşım

5) Felsefe bir ağacın gövdesi ise bilimler bu ağacın dallarıdır.

Burada anlatılan temel düşünce aşağıdakilerden hangisi olabilir?

A) Felsefe ile bilim arasında herhangi bir ilişki olmadığı

B) Felsefenin bilimlerin kullandığı yöntemleri kullandığı

C) Felsefenin eleştiriye ve şüpheciliğe dayandığı

D) Felsefenin tüm bilim dallarının dayandığı temel olduğu

E) Felsefenin bilim sonuçlarına dayandığına

6) Aşağıdakilerden hangisi felsefenin konusu olamaz?

A) Varlık problemi

B) Davranışların neden ve sonuçları

C) Ahlak eyleminin amacı

D) Ruhun varlığı

E) Bilginin hakikatı

FELSEFENİN KONUSU VE BİLGİ TÜRLERİ KONU TESTİ: 2.A

7) Bilgisiz felsefe yapmaya çalışmak gece ışıksız bir yoldaki yolcunun yolunu bulmaya çalışmasına benzer.

Bu paragrafta ulaşılabilecek en iyi sonuç aşağıdakilerden hangisi olabilir?

A) Felsefe toplumların varlığının nedenidir.

B) Felsefe bilginin ortaya çıkmasını sağlamıştır.

C) Bilgiler arasında felsefenin önemli bir yeri vardır.

D) Felsefesiz bilimlerin ilerlemesi imkansızdır.

E) Bilgisiz felsefe yapmak mümkün değildir.

8) Felsefe, herşeyi öğrenme iddiasında değildir. Herhangi bir bilgiye sahip olmaktansa onu aramak esastır. Bu nedenle felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir.

Aşağıdaki düşüncelerden hangisi bu açıklamaya dayanmaktadır?

A) Düşüncenin dışında bir gerçeklik yoktur.

B) Felsefe sürekli bir çabanın içinde olmalıdır.

C) İnsan her şeyin ölçüsüdür.

D) Herşey sürekli değişmektedir.

E) Felsefede esas olan doğa olaylarının kontrol etmektir.

9) Sen civarda olup bitenleri görüp “neden” diye soruyorsun. Ben ise, asla olmamış şeyleri hayal ederek “neden olmasın” diyorum.

Bu düşünceler için söylenebilecek en iyi açıklama aşağıdakilerden hangisidir?

A) Gözlem ve eleştiri isteği

B) Davranış ve düşünce ayrılmazlığı

C) Eylem ve teori birlikteliği

D) Tanıma ve düşünme çabası

E) Merak ve sorgulama arzusu

10) Bilim birbiriyle çelişen iki önermenin ayrı şekilde doğru olacağını kabul etmez. Ortaya çıkan sonuçların her türlü çelişkiden uzak ve kendi içinde tutarlı olmasını ister.

Bu durum bilimsel bilgilerin hangi özelliğine bir örnek olabilir?

A) Evrensel konulara yönelmesine

B) Akla ve mantığa uygun olmasına

C) Bilimsel yöntemlere dayanmasına

D) Birikimli olarak ilerlemesine

E) Gözlenebilen olgulara dayanmasına

BİLGİ TÜRLERİ KONU TESTİ: 3.A

1. Hiçbir millet bilime kendi başına sahip çıkamaz. Bilim tarihi, XX. yüzyılda insanlığın kazandığı bilgi birikiminin çeşitli din, dil, kültüre sahip milletlerin kollektif çabalarının bir ürünü olduğunu belirlemiştir.

Bu parçada anlatılan durum bilimsel bilginin hangi özelliğine örnek olarak gösterilebilir?

A) Genellenebilir olma

B) Akla dayalı olma

C) Objektif olma

D) Evrensel olma

E) Kesin bilgi olma

2. I. En genel bilgiyi kapsar ve varlığı bütün olarak inceler

II. İnsana fayda sağlayan ve günlük yaşamını kolaylaştıran bilgidir.

III. Kaynağı ilahî olan ve vahye dayanan bilgidir.

Yukarıda özellikleri verilen bilgi türleri sırasıyla hangisinde doğru olarak verilmiştir?

I II III

A) Bilimsel bilgi Teknik bilgi Dini bilgi

B) Felsefi bilgi Teknik bilgi Bilimsel bilgi

C) Gündelik bilgi Bilimsel bilgi Teknik bilgi

D) Sanatsal bilgi Teknik bilgi Gündelik bilgi

E) Felsefi bilgi Teknik bilgi Dini bilgi

    Anadolu’da yaşayan bazı insanlar özellikle yaşlı dedelerimiz ve ninelerimiz;

q Sarımsağın tansiyonu düşürdüğünü

q Balın mideye iyi geldiğini

q Diş macununun yaraları iyileştirdiğini

q Kar çok yağınca verimin artacağını söylerler.

Yukarıda örnekleri verilen bilgi türü aşağıdakilerden hangisidir?

A) Felsefi bilgi B) Teknik bilgi

C) Gündelik bilgi D) Bilimsel bilgi

E) Dini bilgi

    Hazerfen Ahmet Çelebi’nin kollarına kanat takarak Galata Kulesi’nden Üsküdar’a kadar uçması, Wright kardeşlerin çalışmaları, uçak yapımı ve uçak sanayiinin ilerlemesine temel teşkil etmiş ve günümüze kadar büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Günümüz uçak sanayisi konumunu bu çalışmalara borçludur.

Yukarıda anlatılan durum bilimsel bilginin hangi özelliğini ifade eder?

A) Genellenebilir olma B) Objektif olma

C) Kesin bir bilgi olma D) Birikimli ilerleme

E) Evrensel olma

    Edison elektriği keşfetmeden önce en az onun kadar inceleme ve araştırmalar yapmıştır. Ona sadece uzunca bir hikayeyi sonuçlandırmak düşmüştü, belki de…

Yukarıdaki parçada bilimsel bilginin hangi özelliği vurgulanmıştır?

A) Evrensel olması

B) Birikimli olarak ilerlemesi

C) Olgu ve olayları farklı yönleriyle incelemesi

D) Bilgide metodun da önemli olduğu

E) Bir olayın çok sayıda nedeni olabileceği

    Bilimler deney ve gözlem teknikleri kullanarak varlığı parçalara bölüp incelemek isterler. Vardıkları sonuçlar kesin doğru kabul edilir ve bunları yasalar olarak ortaya koyarlar. Yasalardan ve ortaya konulan bu bilgilerden herkes faydalandığı gibi felsefe de faydalanır. Varlık hakkındaki bu bilgileri varlığı bir bütün halinde incelemek iddiasında bulunduğu için birleştirerek evreni tanır ve kavrar.

Yukarıdaki açıklamalarda felsefî bilginin hangi özelliği üzerinde durulmuştur?

A) Akla dayanması

B) Yığılan bir bilgi olması

C) Eleştirilere açık olması

D) Kişisel yaratıcı olması

E) Birleştirici ve bütünleştirici olması

    Bir bilginin neden- sonuç ilişkisini deney ve gözleme dayalı olarak ortaya koyması aşağıdaki bilgi türlerinden hangisini oluşturur?

A) Bilimsel bilgi B) Gündelik bilgi

C) Dini bilgi D) Sanat bilgisi

E) Felsefi bilgi

    Filozoflar yaşadıkları çağın bilgilerine dayanarak, o bilgileri birleştirerek bazı açıklamalar yaparlar. Bu onların dünya görüşünü belirler. Devrin bilgileri aynı olmakla beraber bu bilgileri birleştiren, kendi akıl ve mantık ilkeleriyle yorumlayan filozofların dünya görüşleri birbirinden farklıdır.

Burada felsefi bilginin en fazla hangi özelliği üzerinde durulmuştur?

A) Felsefi bilginin birleştirici olduğu

B) Felsefi bilginin düzenli ve sistemli olduğu

C) Felsefi bilginin kişisel olduğu

D) Felsefi bilginin ilerleme özelliğine sahip olduğu

E) Felsefede deney ve gözlem yönteminin önemli olduğu

    Bilimsel düşünme belli bir kafa disiplini gerektirir. Bu disiplini kazanmış bir kişi her şeyden önce gerçeğe dönüktür. Yargılarında tutarlı ve ihtiyatlı olmasını bilir; olgulara dayanamayan ulu orta genellemelerden kaçınır. Akla ya da ortak duyuya ne kadar yakın görünürse görünsün hiçbir konuda ön yargılara, dogmatik inançlara bağlanmaz.

Bilimsel düşünmeyle ilgili yukarıdaki açıklamalarda bilimsel bilginin hangi özelliği vurgulanmaktadır?

A) Varlığın parçalara bölünmüş bilgisidir.

B) Akla ve aklın ilkelerine uygundur.

C) Eleştiriye açıktır.

D) Birikimli olarak ilerleme özelliğine sahiptir.

E) Nesnel (objektif) dir.

    Felsefe tarihi sürekli farklı görüşle ortaya koyan Ruhçuluk-Deneycilik gibi birbirine tamamen zıt olan fikirler ortaya konulmuştur. Felsefe tarihi boyunca her filozof bir taraftan yana kartlarını oynarken karşı tarafın eksik yanlarını, tutarsızlıklarını bulmaya çalışmıştır. Bununla birlikte eleştirilmekten ve sistemin çökertilmesinden kaçınmak için de mantık ilkelerini sonuna kadar kullanmıştır.

Yukarıdaki açıklamalarda felsefi bilginin hangi özelliği vurgulanmaktadır?

A) Akla dayalıdır.

B) Evrenseldir.

C) Birleştirici ve bütünleştiricidir.

D) Yığılan bir bilgidir.

E) Sonuçları varsayımlıdır.

    Herkesin elde edemeyeceği bir bilgi türü vardır; sanat bilgisi. Derin bir kavrayış ve yaratıcı bir hayal gücüne sahip olan sanatçılar, bu tür bilgiye ulaşabilir. Yalnız anlaşılan bilgileri yorumlama ve değerlendirme, ortaya koyma insana özgü bir nitelik taşır. Örneğin varlığı, ressam boya ile ifade ederken heykeltıraş taş ve bronzla ifade eder.

Yukarıdaki açıklamalardan hareketle sanat bilgisiyle ilgili aşağıdakilerden hangisi söylenemez?

A) Kişiye özgü olduğu

B) Belli bir yöntemle elde edildiği

C) Herkesin bu bilgiye sahip olamayacağı

D) Benzer duygularını yaşayan herkesin benzer bilgiler ortaya koyduğu

E) Sezgisel ve hayal gücüne bağlı olduğu

    Bilim ve felsefenin verileri genellikle başka bilgi dalları aracılığıyla kitleleri etkiler. Teknik bilimin uygulama aracıdır. Örneğin tıp ve mühendislik büyük kitleler üzerinde bilimsel bilginin etkisini sağlar. Felsefi fikirler ise genellikle sanat, edebiyat ve politika aracılığıyla kitlelerin malı olur. Resimle, şiirle, romanla felsefi fikirler telkin edilir.

Parçaya göre felsefi bilgi ile bilimsel bilginin ortak özelliği aşağıdakilerden hangisidir?

A) Her ikisinin de teknolojiyle ifade edilmesi

B) Her ikisinin de kitleleri dini bilgiden daha fazla etkilemesi

C) Her ikisinin de kitleleri dolaylı yollarla etkilemesi

D) Tıp ve mühendislikteki ilerlemelerin bilim ve felsefeye bağlı olması

E) Her ikisinin de resim ve şiirle ifade edilmesi

    Bilimsel yollardan edinilen bilgiler insanoğluna doğal çevresini denetim altına alma imkanı sağlamış, doğa olanaklarını kendi yaşamını kolaylaştırma, daha rahat, daha güvenilir ve daha uzun yaşama yolunda kullanma yeteneğini vermiştir. Telefon, tren, uçak, araba, elektronik hesap makineleri ve bilgisayar gibi teknik araçlar olmadan yaşamın çekilmez olması içten bile değil.

Yukarıdaki açıklamalarda teknik bilginin hangi özelliği vurgulanmaktadır?

A) Herkesin aynı ölçüde faydalanamayacağı.

B) Zamanla ve toplumdan topluma değişeceği.

C) Gerçekleri bulma güdüsüne tatmin ettiği.

D) İnsan hayatını kolaylaştırarak fayda sağladığı.

E) Suje-obje bağını tüm insanların kurabileceği.

    Genel bir ele alışla insan, evren ve değerleri anlamak amacıyla sürdürülen en geniş bir araştırma, birleştirici ve bütünleştirici bir açıklama gayretidir. Bütün olup bitenlerin esasını bilme, varlığım özünü kavrama çabasıdır.

Yukarıdaki parçada sözü edilen bilgi türü aşağıdakilerden hangisidir?

A) Dini bilgi B) Felsefi bilgi

C) Teknik bilgi D) Bilimsel bilgi

E) Gündelik bilgi

MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN BİR TÜRÜ OLARAK VDMK TÜRKİYE’DEKİ GELİŞİMİ VE UYGULAMALARI

5.1 MENKULKIYMETLEŞTİRMENİN BİR TÜRÜ OLARAK VDMK VE TÜRKİYE’DEKİ GELİŞİMİ

Varlığa dayalı menkul kıymet ihracı , daha geniş kapsamlı olan menkul kıymetleştirmenin bir türüdür ve·Türkiye’de menkulkıymetleştirme VDMK ihracı şeklinde gelişmiştir.

VDMKlerle ilgili ilk yasal düzenleme; 31.07.1992 tarih 21301 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Sermaye Piyasası Kurulunun VDMKlerin Kurul Kaydına Alınmasına ve Genel Finans Ortaklıklarının Kuruluş ve Faaliyet İlkelerine Dair Esaslar Tebliğidir.

Bu tebliğe göre VDMKIer, doğrudan veya atacakların temellükü suretiyle dolaylı olarak ihraç edilebilir. VDMK ihraç etmeye genel finans ortaklıkları, bankalar, finansman ;şirketleri ve finansal kiralama şirketleri yetkilidir.

VDMK’lerin ihracında işleme konu olabilecek alacak türleri şunlardır :

a) Tüketici kredileri : Bankaların gerçek kişilere, ticari amaçla kullanılmamak kaydıyla, mal ve hizmet alımları dolayısıyla açmış oldukları bireysel krediler ile finansman şirketlerinin kendi mevzuatları çerçevesinde gerçek ve tüzel kişilere açmış oldukları krediler.

Ancak Seri: III, No:l8 sayılı Tebliğ ile eklenen “Geçici Madde 1” ile Tebliğin 4’üncü maddesinin a bendi uyarınca bankaların tüketici kredileri karşılığında varlığa dayalı menkul kıymet ihraçlarının Kurul kaydına alınması, bu tebliğin yayınlandığı tarihten itibaren Kurulun öngöreceği bir tarihe kadar durdurulmuştur.

b) Konut Kredileri : Bankaların, 2985 sayılı Kanun ve bu Kanuna dayalı mevzuat çerçevesinde, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı ile yapılan anlaşma hükümlerine göre kendi kaynaklarından hazır konut alan kişilere açtıkları bireysel krediler, bankaların verdikleri ipoteğe dayalı bireysel konut kredileri ile konut sektörünü kredilendirmeye yetkili Kamu İktisadi Teşebbüsü statüsündeki bankaların kendi mevzuatları çerçevesinde açtıkları krediler.

c) Finansal Kiralama Sözleşmelerinden Doğan Alacaklar : 3226 sayılı Finansal Kiralama Kanunu ve ilgili mevzuat çerçevesinde finansal kiralamaya yetkili kuruluşların yaptıkları finansal kiralama sözleşmelerinden doğan alacakları.

d) İhracat İşlemlerinden Doğan Alacaklar :Bankalar ve özel finans kurumlarının açmış oldukları ve fiilen ihracatta kullandırdıkları krediler ile faktoring işlemi yapan anonim ortaklıklarca temellük edilen ihracat karşılığındaki belgeye dayalı alacaklar.

e) Diğer Alacaklar : Bankalar dışındaki, mal ve hizmet üretimi faaliyetlerinde bulunan anonim ortaklıklar ile mevzuata göre özelleştirme kapsamına alınanlar dahil Kamu İktisadi Teşebbüslerinin müşterilerine yaptıkları taksitli satışlardan doğan, senede bağlanmış alacaklar.

f) Tarım Kredi Kooperatifleri aracılığıyla verilen bireysel kredilere ilişkin olarak T.C. Ziraat Bankası’nın senede bağlanmış alacakları.

g) Halk Bankası’nca esnaf ve sanatkarlarla küçük işletmelere açılan ihtisas kredileri

İhraç limiti : ihraç edilecek VDMK lerin nominal değerleri toplamı, herbir tertip için, bu tertibin dayalı olduğu alacaklar portföyünde yaralan alacakların ihraç tarihindeki toplam tutarının %90’ını aşamamaktadır.

Satış esasları : VDMKler iskonto esasına göre satılabileceği gibi, dönemsel ve değişken faiz ödemeli olarak da ihraç edilebilmektedir. VDMK lerde iskonto veya faiz oranı ve ödeme planı, ihraca dayanak teşkil eden alacakların vade yapısı ve getirileri dikkate alınmak ve vade uyumunu sağlamak kaydıyla, ihraçcı tarafından serbestçe belirlenebilir.

Alacakların temliki : Alacakların temliki alacaklarını .devreden kuruluş ile genel finans ortaklığı veya banka arasında yapılacak bir temlik sözleşmesi ile gerçekleştirilmektedir.

Vekalet Sözleşmesi : Alacaklar portföyü nedeniyle yapılacak ihtar, ihbar, protesto, takibat, tahsilat ve ilgili diğer hizmetler ile VDMK lerin vadelerinde ödenmelerini kapsayan bir vekalet sözleşmesi yapılması zorunludur.

Bu sözleşme ;

– Bankalar tarafından alacakların devredilmesi halinde, genel finans ortaklığı ile alacakları devreden banka arasında,

– Bankalar dışındaki kuruluşlar tarafından alacakların devri halinde, genel finans ortaklığı ile alacaklarını devreden kuruluşun belirlediği bir banka arasında,

– Finansal kiralamaya yetkili kuruluşlar tarafından VDMK lerin halka arzı halinde, bu şirketler ile bunların belirleyeceği bir banka arasında yapılmaktadır.

İhraçcının bir banka olması halinde ise yukarıda belirtilen hizmetler aynı banka tarafından yerine getirilir.

Garanti : Bankalar tarafından ihraç edilenler dışında ödenmesi banka garantisine dayanmayan VDMK ihraç edilemez.

Saklama Sözleşmesi : Halka arz edilecek VDMK lere dayanak teşkil eden alacaklar portföyünün, VDMK lerin vadelerinin bitimine kadar;

– Bankalar tarafından alacakların temliki halinde genel finans ortaklığı ile alacak temlik eden banka arasında,

– Bankalar dışındaki kuruluşlar tarafından alacakların temliki halinde genel finans ortaklığı ile alacaklarını temlik eden kuruluşun belirlediği bir banka arasında,

-Finansman şirketleri ile finansal kiralamaya yetkili kuruluşlar tarafından VDMK lerin halka arzı halinde ise, bu kuruluşlar ile bunların belirleyeceği bir banka arasında, imzalanacak saklama sözleşmesinde belirtilen esaslar dahilinde bir bankada saklamada tutulması zorunludur. İhraçcının bir banka olması halinde ise, saklama hizmeti bu banka tarafından yerine getirilir.

-14 Haziran 1996 tarihinde yayınlanarak yürürlüğe giren VDMK lerle ilgili tebliğde Bu maddeye tüketici kredi sözleşmeleri bu hükmün dışındadır ifadesi eklenerek, zaten uygulanabilirliği olmayan bu zorunluluk ortadan kaldırılmıştır.

5.2 TÜRKİYE’DE VDMK UYGULAMALARI

Türkiye’de VDMK ihracı ile ilgili yasal düzenlemeler yapıldığından beri, bankalar kaynak yaratmada sıklıkla bu yönteme başvurmaktadırlar. Tüketici finansmanı şirketleri ile ilgili yasal düzenlemeler yapılarak, Türkiye’deki ilk tüketici finansmanı şirketi oları Koçfinans’ın kurulmasından beri de VDMK’lerin banka harici kurumlarca kaynak. yaratmada kullanılmasını izlemekteyiz. Aşağıda öncelikle Türkiye sermaye Piyasası’nda menkul kıymet ihraçları içerisinde VDMK’lerin yeri incelenecek, daha sonra da bir Tüketici Finansmanı Şirketinin VDMK ihracı örnek olarak sunulacaktır.

5.2.1 TÜRKIYE SERMAYE PİYASASI MENKUL KIYMET İHRAÇLARI İÇİNDE VDMK’LERİN YERİ VE ÖNEMİ :

1995 yılı 1994’te yaşanan ekonomik krizin olumsuz etkilerinin yavaş yavaş ortadan kalktığı, negatif büyümeden pozitif büyümeye geçildiği ve dolayısıyla bu iyileşmenin sermaye piyasalarına da yansıdığı bir yıl olmuştur. Özellikle ikinci el piyasalarda önemli nicel gelişmeler kaydedilmiştir. 1995 yılının son üç aylık döneminde ise seçimin de etkisiyle faizlerin ve döviz kurlarının yükselişe geçmesi, ikinci el piyasalarda olumsuz gelişmelere yol açmıştır.

Ülkemizde menkul kıymet stoku I,5 katrilyon TL düzeyine, ikinci el piyasa işlem hacmi 21 katrilyon TL’ ye, İMKB’nin toplam işlem hacmi 2,4 katrilyon TL’ ye ve özel sektör menkul kıymet ihraçları 174,5 trilyon TL’ ye ulaşmıştır.

1994 yılında ekonomideki belirsizlik ve azalan güven ortamı, mali kesimin borçlanma amaçlı menkul kıymet ihraçlarında durgunluğa sebebiyet vermişti. Böyle bir ortamda öz kaynak finansmanına yönelen şirketlerin hisse senedi ihraçları %292,3’lük büyük bir artış kaydetmişti. 1995 yılında ise bir önceki yıla göre %36,7’lik bir artış yaşanmıştır. 1994 yılının bu olumsuz şartlarının ortadan kalkmasıyla, 1995 yılında, şirketlerin hisse senedi ihraçları düşük oranda artmış; finansman ihtiyaçlarını hisse senedi dışındaki borçlanma araçları ile karşılamaları beklenirken; özel sektör tahvili ve finansman bonosu gibi borçlanma araçlarına ilgileri de sınırlı düzeyde kalmıştır. Tahvil ve finansman bonosu ihraçlarının toplam menkul kıymet ihraçları içerisindeki payı 1994 yılında % 0,8 iken 1995 yılında %2,0 düzeyinde gerçekleşmiştir. Ancak bankacılık kesimi geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yılda da yoğun olarak borçlanma araçlarından VDMK ihraçlarına başvurmuşlardır. 1995 yılında bir önceki yıla göre borçlanma amaçlı menkul kıymet ihraçlarında %16l,l oranında bir artış kaydedilmiştir. Bu artışta, %169,3’lük bir yükseliş kaydeden VDMK ihraçları etkin olmuştur. 1994 yılında %17,8’lik bir oranda artan özel sektör menkul kıymet ihraçları, 1995 yılında yaşanan ekonomik canlanma sonucunda %106,0’lık bir artış oranına ulaşmıştır. 1995 yılında özel sektör menkul kıymet ihraçları 174.526,2 milyar TL seviyesine ulaşmıştır.

1995 yılında özel sektör menkul kıymet ihracı içinde en önemli payı VDMK ihraçları oluşturmuştur. 1994 yılında yaşanan kriz ve bu nedenle alınan tedbirler sonucunda VDMK ihracıyla toplanan fonların disponibiliteye tabi tutulması yüzünden %19,8 oranında azalan VDMK ihraçları, disponibilite koşullarında bir değişiklik olmamasına rağmen, 1995 yılındaki canlanma sonucunda %169,3 oranında artmıştır. Bu artış neticesinde 1995 yılında VDMK ihraçlarının toplam özel sektör menkul kıymet ihraçları içinde payı %49,9’dan %65,3’e yükselmiştir.

1995 yılı içinde VDMK ihraçlarının 113.928,5 milyar TL’lik bir hacime ulaşmasında ihracat işlemlerinden doğan alacaklar ile Tarım Kredi Kooperatiflerinden olan alacaklara dayalı olarak çıkarılan VDMK’ ler etkin olmuştur,

Aşağıda sunulan tabloda menkul kıymet ihraçları içerisinde VDMK’lerin önemini görmek mümkündür. 1992 yılında VDMK’ lerle ilgili yasal düzenleme yapılır yapılmaz yüklü miktarda banka VDMK ihraçları başlamıştır. 1992 yılında VDMK’lerin toplam ihraç tutarının toplam menkul kıymet ihraç tutarları içinde %64.28 gibi bir orana sahip olduğu görülmektedir. Bu oran 1993 yılında %73.28’e yükselmiştir”

Tablo8: “Yıllar itibariyle Menkul Kıymet İhraçları”

5.2.2 VDMK İhracına İlişkin Bir Tüketici Finansman Şirketi Uygulaması : KOÇFİNANS A.Ş.

I-Ortaklık Hakkında Bilgiler:

A-Tanıtıcı Bilgiler:

1. Ticaret Ünvanı: Koç Tüketici Finansmanı A.Ş.

2. Merkez Adresi : Emirhan Caddesi, Barbaros Plaza 145/C Beşiktaş/İst.

3. Tescil tarihi, sicil numarası ve ticaret sicil memurluğu :03.01.1995 , 323299/270881 İstanbul Ticaret Sicil Memurluğu

4. Süresi : Süresiz

5. Bilinen Ortak Sayısı: 5 adet

B-Sermaye ile ilgili bilgiler:

1.Ödenmiş Sermayesi: 1.000.000.000.000. T.L.

2.Ödenmiş Sermayenin ortaklar arasında dağılımı:

Ortağın Ticaret Ünvanı

Sermaye Payı (bin T.L.)

(%)

Koç Holding A.Ş.

840.000.000

84

Temel Tic. Ve Yatırım A.Ş.

100.000.000

10

Zer Madencilik ve Dayanıklı Mallar Yatırım ve Paz. A.Ş.

5.000.000

0.5

Nazar Dayanıklı ve Dayanıksız Sınai Mallar Paz. A.Ş.

5.000.000

0.5

Koç Yatırım veSanayi Mamülleri Paz. A.Ş.

50.000.000

5

C. Kar ile İlgili Bilgiler:

30.09.1995 (bin T.L.)

Ticari Kar

271.295.266

Kanunen Kabul Edilmeyen Giderler

638.953

Zarar Mahsubu

Yatırım İndirimi

İştirak Kazançları İstisnası

İhracat Geliri İndirimi

Devlet Tahvili Vb. Faizleri

78.675.559

Diğer İstisnalar

MALİ KAR (ZARAR)

193.258.660

Daha Önceki Yıllardan Devreden Zarar Yoktur.

II-Varlığa Dayalı Menkul Kıymetlere İlişkin Bilgiler:

1.Varlığa Dayalı Menkul Kıymetlerin ihracına ilişkin yönetim kurulu kararının tarih ve numarası:29.11.1995/9

2. Çıkarılacak varlığa dayalı menkul kıymetlerin :

a)Nominal Değerleri Tutarı : 900.000.000.000. T.L.

b)Tertibi ve Serisi : 1.Tertip, VI Seri

c)Kupürler itibariyle dağılımı:

Serisi

Kupür Değeri

Adedi

Toplam Tutarı

I

500.000.000

402

201.000.000.000

II

500.000.000

336

168.000.000.000

III

500.000.000

338

169.000.000.000

IV

500.000.000

296

148.000.000.000

V

500.000.000

240

120.000.000.000

VI

500.000.000

188

94.000.000.000

Toplam:

900.000.000.000

d) Satış Süresi: 9 işgünü

Baş. Tarihi: 23.01.1996

Bit. Tarihi: 02.02.1996

e) Satış Yeri: Finansbank A.Ş. Merkez Şubesi

f) Satış Şekli : Varlığa dayalı menkul kıymetler satış süresi içinde her gün iskonto edilerek bulunacak değerleri üzerinden satılacaktır.

Seri

Vadeli Tarihi

Nominal Değer

Satış Süresinin ilk Gününden Vadeye kalan Gün Sayısı

Yıllık Brüt Basit Faiz Oranı

1.000.000 T.L. Nominal Değer VDMK’in 1. Gün S.F

I

31.07.1996

201.000.000.000

190

105

646.589

II

31.08.1996

168.000.000.000

221

110

600.230

III

30.09.1996

169.000.000.000

251

116

556.266

IV

31.10.1996

148.000.000.000

282

122

514.780

V

30.11.1996

120.000.000.000

312

128

477.523

VI

31.12.1996

94.000.000.000

343

134

442.628

g) Hamiline veya nama yazılı olduğu : Kıymetlerin tamamı hamiline yazılıdır.

h) Anapara ve faizlerin vadelerinde ödenmesini taahhüt eden banka : Kıymetlerin I, V ve VI’ncı serileri toplamı 415.000.000.000 T.L.’ye T. Garanti Bankası A.Ş. , II, III ve IV’ncü serileri toplamı 485.000.000.000 T.L.’ye Finansbank A.Ş. garanti vermektedir.

k) İtfa planı :

Serisi

Ödeme Tarihi

Faiz (Bin T.L.)

Anapara (Bin T.L.)

I

31.07.1996

71.035.611

129.964.389

II

31.08.1996

67.161.360

100.838.640

III

30.09.1996

74.991.046

94.008.954

IV

31.10.1996

71.812.560

76.187.440

V

30.11.1996

62.697.240

57.302.760

VI

31.12.1996

52.392.968

41.607.032

l) Anapara ve faizlerin ödeme yeri/ yerleri : Finansbank A.Ş. Merkez Şubesi

3. Varlığa dayalı menkul kıymete dayanarak teşkil eden alacak portföyüne ilişkin bilgiler:

a) Alacak portföyünü oluşturan senetler:

Seri

Kapsadığı Dönemler

Tüketici Kredi Tutarı

Vade Tarihi

I

01.07.1996-31.07.1996

224.013.670.211

31.07.1996

II

01.08.1996-31.08.1996

87.235.382.651

31.08.1996

III

01.09.1996-30.09.1996

187.881.602.867

30.09.1996

IV

01.10.1996-31.10.1996

165.499.973.548

31.10.1996

V

01.11.1996-30.11.1996

134.082.005.308

30.11.1996

VI

01.12.1996-31.12.1996

104.819.408.818

31.12.1996

b) Varlığa dayalı menkul kıymetlere dayanak teşkil eden alacak portföyünün saklanmasına ilişkin esaslar: Alacak portföyünü oluşturan senetler Koç bank Yatırım Bankacılığı’nın menkul kıymet kasalarında Bankanın müşterek muhafaza esaslarına göre saklanacaktır.

c) Alacak portföyü nedeniyle yapılacak ihtar, ihbar, protesto, takibat, tahsilat ve ilgili diğer hizmetlere ilişkin esaslar: Alacak portföyündeki bir alacağa ait herhangi iki taksidin peş peşe veya ayrı ayrı vadelerinde ödenmemesi halinde tüketici kefil veya kefillere herhangi bir ihtara gerek kalmaksızın ödenmeyen ikinci taksidin vadesinde, borcun tamamı muaccel olur ve muaccel olan borca sözleşmede belirlenen temerrüt faizi uygulanır. Temerrüde düşen alacak önce idari takibe alınacaktır. İdari takip yoluyla kısmen veya tamamen tahsil edilemeyen alacak kanuni takibe intikal ettirilecektir. İdari takip yoluyla tahsil edilemeyeceğine karar verilen alacaklar doğrudan kanuni takibe aktarılabilecektir.

d) Portföydeki alacakların erken ödenmesi halinde oluşacak fonun ve varlığa dayalı menkul kıymetlere ilişkin ödemeler yapıldıktan sonra vekil banka nezdindeki müvekkil kuruluş veya banka hesabında kalan paranın kullanım esasları: Portföyündeki alacakların erken ödenmesinden sağlanan nakit, açılacak olan özel bir hesaba, Varlığa Dayalı Menkul Kıymetlerin vadelerinde ödenmesinde kullanılmak üzere aktarılacaktır.

4. Varlığa dayalı menkul kıymetlerin ihracıyla saklanacak fonun kullanım yerleri: Kıymetlerin satışından elde edilecek nakit, tüketici kredisi olarak kullandırılacaktır.

5. Daha önce varlığa dayalı menkul kıymet ihraç edilmemiştir.

5.3 VDMK İHRACINDA VERGİ FAKTÖRÜ VE YASAL, DÜZENLEMELER:

Bu bölümde, VDMK’lerin Türkiye’deki vergi ile ilgili yasal düzenlemeleri incelenmiştir.

5.3.1 VDMK’LERİN SAĞLADIĞI GELİRİN NİTELİĞİ :

“VDMK’ lere ilişkin olarak düzenleme getiren SPK’nun 13/A maddesinde, bu menkul kıymetlerin niteliklerinin Kurul tarafından belirleneceği hüküm altına alınmıştır. SPK’nun 3/b maddesinde, “ortaklık veya alacaklılık sağlayan, belli bir meblağı temsil eden, yatırım aracı olarak kullanılan, dönemsel gelir getiren, misli nitelikte, seri halinde çıkarılan, ibareleri aynı olan ve şartları Kurulca belirlenen kıymetli evrak” olarak tanımlanan menkul kıymet kavramı içerisinde yer atan bu kağıtların içermek zorunda oldukları unsurlar tebliğin 3.maddesinde sayılmış ve tebliğde hüküm bulunmayan hallerde de TTK’nun kıymetli evraka ilişkin hükümleri ile genel hükümlerin uygulanacağı belirtilmiştir. Diğer taraftan TTK’nun 557.maddesinde kıymetli evrak, “kıymetli evrak öyle senetlerdir ki, bunlarda mündemiç olan hak senetten ayrı olarak dermeyen edilemeyeceği gibi, başkalarına da devrolunamaz.” ifadesiyle tanımlanmış bulunmaktadır.

TTK’nun kıymetli evrak ile ilgili olarak getirdiği bu tanımdaki “senet” deyimi, bütün senetleri kapsamamakta sadece borç senetlerini ifade etmek amacı ile kullanılmış bulunmaktadır. Bu düzenlemeler dikkate alındığında, VDMK’ in, SPK’nun 3/b .maddesindeki menkul kıymet tanımı ile TTK’nun 557.maddesinde yer alan ve borç senetlerini düzenleyen hükmü kapsamında yer aldığı gözlenmektedir.

Bu düzenlemelerden hareketle VDMK’lerin öncelikle tahvil ya da borç senedi niteliğinin bulunup bulunmadığı hususunun saptanması gerekmektedir. VDMK’lerin niteliğinin belirlenmesi buna bağlı olarak elde edilecek gelirin vergilendirilmesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. VDMK’lerin sağlayacakları gelirin, faiz geliri olduğu ve bu gelirin iskonto esasında ya da dönemsel veya değişken faiz ödemeli olarak saptanabileceği tebliğin 24.maddesinde belirtilmiş bulunmaktadır. Bu noktada, menkul kıymetin gelirinin faiz niteliğinde olması, GVK’nun 75.maddesi anlamında bir menkul sermaye iradının bulunduğunu da ortaya koymaktadır.

Gelirin niteliğinin menkul sermaye iradı olarak saptanmasından sonra, bu geliri sağlayan menkul kıymetin niteliğinin ve dolayısıyla sağlanan gelirin GVK’nun 75.maddesinin hangi bendi kapsamında ele alınması gerektiği hususunun açıklığa kavuşturulması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

GVK’nun 75.maddesinin konuyu kapsamına alabilecek nitelikte 5. ve 6.bentlerinde düzenlemeler içerdiği gözlenmektedir.

Kanunun 75/5.maddesinde her nevi tahvil faizlerinin menkul sermaye iradı sayılacağı belirtilmiş bulunmaktadır.

75/6.maddede ise adi, imtiyazlı, rehinli, senetli alacaklarla, cari hesap alacaklarından doğan faizler ve kamu tözel kişilerince borçlanılan ve senede bağlanmış meblağlar için ödenen faizler dahil olmak üzere her nevi alacak faizlerinin menkul sermaye iradı olduğu hüküm altına alınmıştır.

VDMK’ lerden menkul sermaye iradı niteliğinde faiz geliri elde edecek kişi ve kuruluşların, bu gelirler nedeniyle vergilendirilmeleri gelirin tahvil ya da alacak faizi olarak değerlendirilmesine göre farklılık göstermektedir.

Tahviller de menkul kıymet ve kıymetli evrak olma özelliğine sahiptirler. Bununla beraber tahvillere ilişkin düzenleme, diğer borçlanmalara bağlı olarak çıkarılan menkul kıymetlere ilişkin kurallardan farklı esas ve yapıya sahip bulunmaktadır. Bu farklılık özellikle, SPK’nun tahvillere ilişkin olarak yayınladığı tebliğ ile getirilen düzenlemede de görülebilmektedir. Tebliğde, tahvillerin Kurut kaydına alınmasına ilişkin olarak saptanan esaslar arasında; vade (2 yıldan az olamaz), anapara ve faiz ödemeleri (faizler ancak 3 ayda bir, 6 ayda ya da yılda bir defada) kuponlara bağlı olarak yapılabilir gibi hükümler bulunmaktadır. Tebliğde ayrıca erken itfa gibi VDMK uygulamasında söz konusu olmayan hususlara yer verildiği görülmektedir.”

Ancak finansman bonolarıyla ilgili olarak Maliye ve Gümrük Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğünün GVK/1-2126-4-1587 sayılı muktezasında bunların, tahvillerin (devlet tahvilleri hariç) tabi olduğu vergileme rejimine tabi olacağı, başka bir söyleyişle, finansman bonolarının gelir açısından tahviller gibi nitelendirilmesi gerektiği belirtilmiştir.

VDMK’ ler hukuki niteliği, sermaye piyasası uygulamaları bakımından finansman bonoları ile banka bonosu ve banka garantili bonolarla aynıdır. Bu bakımdan VDMK’lerin GVK/75.maddesinin 5.bendi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

5.3.2 VDMK’LERE YATIRIM YAPAN GERÇEK VF TÜZEL KİŞİLER AÇISINDAN VERGİ

a) Ticari kazancı olmayan gerçek kişiler: VDMK’lerin ticari kazancı olmayan kişilerce, diğer bir ifade ile küçük tasarruf sahiplerince alındığı hallerde elde edilecek faiz gelirleri için GVK’nun 85.maddesine göre beyanname verilmeyeceği gibi diğer gelirler nedeniyle beyanname verilse bile bu gelirlerin beyannameye dahil edilmeyeceği hükme bağlanmıştır. VDMK faizleri tasarruf sahibine ödenirken GVK’nun 94.maddesi 7-e numaralı bendine göre %10 oranında tevkifat yapılır. Gelir vergisi üzerinden de (01.01.1993’den beri) %10 oranında fon kesintisi yapılır.

VDMK’lerin elden çıkarılması sonucunda elde edilecek ve gelir vergisi uygulaması açısından değer artış kazancı olarak kabul edilen kazançların vergilendirilmesinde ise elde edilen kazancın beyanı ve vergisinin ödenmesi kural olarak gerekli bulunmaktadır. Bununla birlikte GVK’nun Geçici 27.maddesi uyarınca bu menkul kıymetlerin bankalar ya da aracı kuruluşlar vasıtasıyla elden çıkarılması halinde elde edilecek kazançlar 31.12.1999 tarihine kadar gelir vergisinden muaf tutulmuştur.

b) Ticari kazanç sahibi gerçek kişiler : Ticari faaliyette bulunan ve VDMK’leri ticari işletmelerinin aktifinde kayıtlı olan gerçek kişilerin vergilendirilmesi, ticari kazanca ilişkin hükümler çerçevesinde gerçekleştirilmektedir. GVK uyarınca %10 gelir vergisi ve bunun da %10’u tutarında fon kesintisi yapılacak, Söz konusu kesinti daha sonra beyana dayalı olarak tahakkuk ettirilecek gelir vergisinden mahsup edilecektir. Değer artış kazancı ise, ticari kazanca dahil edilip vergilendirilecektir. GVK’nun geçici 27.maddesindeki muafiyet burada geçerli değildir.

c) Tam mükellef kurumlar : Tam mükellef olarak kurumlar vergisi ödeyen kurum ve kuruluşların VDMK edinmeleri ve bu menkul kıymetlerden faiz geliri elde etmeleri halinde yapılacak vergilendirmenin, ticari kazanç sahibi gerçek kişiler ile aynı esaslara tabi olduğu görülmektedir. Tam mükellef kurumların VDMK’ lerden elde ettikleri gelirler, bu gelirleri ödeyenlerce %10 gelir vergisi stopajı ve bunun da %10’u oranında fon kesintisine tabi tutulacak, daha sonra mükellef ödeyeceği kurumlar vergisinden bu kesinti tutarlarını mahsup edecektir. Bu kurumlar için değer artış kazançları ise, kurum kazancı içerisinde vergiye tabi olacaktır. Buna karşılık kurumlar vergisi mükellefiyeti bulunmayan kurum ve kuruluşlara yapılacak faiz ödemeleri sırasında ise bir kesinti yapılmasına gerek olmamaktadır.

5.3.3 VDMK’LERI İHRAÇ EDEN KURULUŞ AÇISINDAN VERGİ :

SPK’nun VDMK’ lerle ilgili tebliğinin 25.maddesinde, VDMK’lerin 2.e1 piyasada alım satımının serbest olduğu hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla VDMK ihraç eden bir kuruluş kendi menkul kıymetlerini geri satın alabilecek ve bunları tekrar satabilecektir.

İhracın tamamlanmasından sonra ihraçcının ihraç ettiği VDMK’ lerle ilgili olarak ikinci piyasada işlem yapması, bu kağıtların ihraç edenden bağımsız olarak ele alınması halinde farklı, erken itfa olarak ele alınmasında ise farklı vergi yaklaşımları doğuracaktır.

İhraçcı kuruluş iskonto esasına göre sattığı VDMK’i vadesinde nominal bedeli üzerinden itfa ettiğinde; nominal bedeli ile müşteriden satışta tahsil edilen bedel arasındaki fark müşterinin net geliri olduğundan bu net gelir brüte çevrilerek %10 gelir vergisi ve bunun da %10’u fon hesaplanarak vergi ödenecektir.

İhraçcının VDMK’i vadesinden önce geri alması ve vadesine kadar tekrar alım satım yapmaması halinde, geri alma tarihi itibariyle ödenen fiili faiz tutan üzerinden yapılacak hesaplama ile gelir vergisi stopajı ve fon ödenecek, diğer şartların bulunması kaydıyla kurumlar vergisinin ödenmesi sırasında bu kazanca isabet eden vergiden mahsup edilecektir.

VDMK’in ihraçcı tarafından alım satım konusu yapıldığı bir durumda ise iki ayrı yöntemle karşılaşmaktayız.

Birincisinde ihraçcı kurum vadesinden önce geri aldığı kıymetleri menkul değerler cüzdanına alır. İleride bir tarihte bu kıymetleri tekrar satarken menkul değerler cüzdanından çıkarır ve alım satım bedelleri arasındaki fark üzerinden kar veya zarar kaydeder. Kar kaydedilmesi durumunda ise Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi yükümlülüğü ortaya çıkmaktadır. Bu durumda ihraçcı ilk satış bedeli ile nominal bedel arasındaki farkı gider gösterecek ve bu farktan yola çıkarak yapılacak brüt gelir hesaplamasına göre gelir vergisi stopajı ve fon ödeyecek, hem de arada yapılan alım satımlarda kar kaydedilmişse bununu üzerinden BSMV ödeyecektir.

Bu yönteme göre ihraçcının VDMK’in kendisinde kaldığı süre içinde kaydettiği gelir fiktiftir ve borçlunun kendi kendisine faiz ödemesi gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Aslında ihraçcı toplamda ödeyeceği ancak kağıdan kendi elinde bulunması nedeniyle eksik ödediği tutan kazanç gibi değerlendirmektedir. Böyle bir yaklaşımın ise BSMV açısından aranan nakden ve hesaben alınma şartını içermemesinin yanı sıra bir kişinin kendi kendisi ile işlem yaparak lehe tahsilat yapmasının imkansızlığına bağlı olarak kabulü imkanı da yoktur.

İkinci yönteme. göre ise diğer yorumun sakıncalarını ortadan kaldırmak için VDMK’lerin ihraçcı tarafından vadesinden önce geri alınması bir erken itfa gibi kabul edilip, ilk satış bedeli ile geri satın alma bedeli arasındaki farktan yola çıkılarak

hesaplanacak gelir vergisi stopajı ile fon ödenecek, daha sonraki satışlar ise yine ilk ihraç gibi ele alınacak ve bunların da tekrar geri alınması söz konusu olduğunda tekrar satış ve alış bedelleri arasındaki farktan yola çıkılarak vergi ödemesi yapılacaktır. Bu yöntemde ihraçcı kurum VDMK’ leri vadesinden önce satın aldığında menkul değerler cüzdanı artmak yerine, pasifinde VDMK’ ler hesabı azalış kaydedecektir.

Bu yöntemlerden ikincisi, yani VDMK’lerin vadesinden önce geri alındığı ve tekrar satıldığı durumlarda erken itfa ve ilk ihraç gibi tekrar satış vergi uygulamaları ve muhasebe açısından daha sağlıklıdır.

5.3.4 DAMGA VERGİSİ KANUNU AÇISINDAN VERGİLENDİRME :

VDMK’ ler ile bu menkul kıymetin ihracı ile ilgili olarak düzenlenecek kağıtların bir bölümü damga vergisi ödenmesini gerektirecek niteliktedir.

VDMK’lerin düzenlendiği Seri:III, No:l4 tebliğin 6.maddesinde VDMK’in içermesi gereken zorunlu unsurlar arasında belirli bir meblağın kayıtsız şartsız ödenmesine ilişkin ödeme taahhüdünün yer aldığı görülmektedir. Bir borcun ödenmesine ilişkin olarak düzenlenen bu kağıtların borç senedi oldukları açıktır.

488 sayılı Kanuna bağlı (1) sayılı Tablonun “makbuzlar ve diğer kağıtlar” başlığını taşıyan bölümünün 1/j maddesinde, ödünç alınan paralar için makbuzlar veya bu mahiyetteki senetlerin %4.8 oranında nispi damga vergisine tabi olacağı hüküm altına alınmış bulunmaktadır.

VDMK’ ler bankalar tarafından kendi alacaklarına dayalı olarak ihraç edilirse, VDMK belli bir meblağı kayıtsız şartsız ödeme taahhüdü içerdiği için (Seri:III, No:l4, Tebliği. md.6), 488 sayılı Damga Vergisi Kanununa bağlı 1 sayılı tablonun ilgili fıkrasınca %4.8 damga vergisine tabidir. Diğer taraftan tebliğin 6.maddesinde bankalar haricindeki kuruluşlar tarafından çıkarılacak VDMK’lerin üzerinde, banka garantisinin yer alması zorunluluğu bulunmaktaydı. l4 Haziran 1996 tarihinde tebliğde yapılan değişiklikle Bankalar dışındaki ihraçcılardan garanti istenmesi Kurulun insiyatifine bırakılmıştır. Bilindiği gibi bu tür şerhler de vergilendirmeyi gerektiren bir özelliğe sahip bulunmaktadırlar. Ayrıca verilecek bu garanti şerhinin %6 oranında vergi ödenmesini gerektiren bir niteliktedir. Buna bağlı olarak verilecek garanti şerhinin VDMK üzerinde yer alması ile kağıdın düzenlenmesi anında konulduğu hallerde vergilendirme; Kanunun 6.maddesi uyarınca, bir asıldan doğma ve birbirine bağlı akit ve işlemlerin vergilendirilmesine ilişkin esaslar uyarınca yapılacaktır. Bu maddeye göre; bir kağıtta toplanan akit ve işlemler birbirine bağlı ve bir asıldan doğma oldukları takdirde Damga Vergisi, en yüksek vergi alınmasını gerektiren akit veya işlem üzerinden alınır. Şayet garanti şerhi VDMK’in üzerinde beyan şeklinde ise, ayrı bir kağıdın varlığına bağlı olarak verginin ayrıca ödenmesi gerekir.

Temlik Sözleşmesi: VDMK tebliğinin l4.maddesi uyarınca öngörülen nitelikteki alacakların devri için bir temlik sözleşmesi düzenlenmesi zorunludur. Belli bir tutarın devri amacını taşıyan ve Borçlar Kanununun 16l vd.maddelerindeki hükümlere tabi tutulması gereken bu kağıtlar, Damga Vergisi Kanununa ekli (1) sayılı Tablonun 1/1-a maddesi uyarınca içerdikleri miktar üzerinden %06 oranında nasbi vergiye tabi tutulacaktır. Şayet, devredilen alacakların teminatları, alacaklardan fazlaysa, yüksek olan bu tııtar üzerinden Kanunun 6.maddesi uyarınca vergi kesilecektir,

Vekalet Sözleşmesi : VDMK tebliğinin l5.maddesinde öngörülen hallerde bir vekalet sözleşmesinin yapılması gerekmektedir. Bu sözleşme nedeniyle doğacak ücret %06 oranında nasbi damga vergisine tabi olacaktır.

Saklama Sözleşmesi : VDMK tebliğinin l7.maddesinde belirtilen saklama sözleşmesi ise VDMK’lerin dayanağını oluşturan alacaklar portföyünün muhafazası amacına yönelîk olarak yapılacaktır. Bu sözleşmede de saklama hizmeti karşılığında alınacak bir ücretin belirlenmesi halinde bu tutar üzerinden yine kanuna ekli (1) sayılı tablonun 1/1.a maddesi uyarınca %o6 oranında damga vergisi ödenmesi söz konusu olacak, belli bir meblağın bulunmadığı ya da bir meblağın hesaplanmadığı hallerde ise maktu vergilendirme yapılacaktır. Yine tebliğde yapılan değişiklikle tüketici kredi sözleşmeleri dışarıda tutulmuştur.

5.4 VDMK İHRACI İLE FONLAMA MALİYETLERİ :

Bu bölümde kaynak yaratmada özellikle bankalar tarafından sıklıkla kullanılan bir yöntem olan VDMK ihracının, gerek Bankalar ile Tüketici Finansmanı şirketleri açısından, gerekse bu kurumların diğer kaynak yaratma yöntemleri açısından bir kıyaslaması yapılmıştır.

5.4.1 BANKALAR İÇİN MFVDUAT MALİYETİ İLE VDMK MALİYETİ KIYASLAMASI

Bilindiği üzere bankaların kaynak yaratmada esas olarak başvurdukları yöntemlerin başında mevduat toplamak gelir. Ancak bankalar topladıkları mevduat üzerinden bazı yasal yükümlülüklere tabidirler.

a) Mevduat Munzam Karşılıkları

1211 sayılı TCMB Kanunu’nun 40-11-a maddesi uyarınca 20.03.I985 tarih, 18700 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Mevduat Munzam Karşılıkları Hakkındaki 85/1 sayılı Tebliğin 94/3 ve 94/4 sayılı Tebliğlerle değişik, 3.maddesinin l.fıkrası uyarınca, 27.01.1995 tarih, 22184 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 95/1 sayılı Mevduat Munzam Karşılıkları Hakkında Tebliğde belirlenen Türk Lirası ve yabancı para mevduatlarından yurtiçi bankalar mevduatını düştükten sonra kalan mevduat tutarlarını sabit kabul ederek bu tutarlar üzerinden aşağıda belirtilen mevduat munzam karşılık oranları esas alınarak TCMB nezdinde açılacak hususi birer bloke hesapta nakden munzam karşılık tesis etmekle mükelleftirler :

Türk Lirası ;

– Vadesiz ve 1 ay vadeli mevduatta %17.00

– 3 aydan 1 yıla kadar vadeli mevduatta % 8.50

(3 ay ve 1 yıl dahil)

– 2 ve 3 yıl vadeli değişken faizli mevduatta % 7.00

– 4 ve 5 yıl vadeli değişken faizli mevduatta % 3.00

b) Umumi Disponsibilite

03.01.1996 tarih, 22512 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Umumi Disponibilite Hakkında Tebliğ, 1211 sayılı TCMB Kanunu’nun 40-II-a maddesine istinaden, bankaların taahhütleri ve bu taahhütler karşılığında bulundurmak zorunda oldukları disponsibl değerlere ilişkin esas ve şartları belirler. Buna göre sadece Türk Lirası mevduat ve mevduat dışı Türk lirasına ilişkin taahhütler aşağıda verilmiştir:

ba) Türk Lirası mevduata ilişkin taahhütler :

-31.03.1994 tarihindeki Türk Lirası mevduat için, bankaların bulunduracakları toplam disponibilite oranı; asgari %2’si TCMB nezdindeki vadesiz serbest tevdiat, kalanı TCMB nezdinde açılan hesaplarda serbest olarak bulundurulan, mülkiyeti bankalara ait DİE’ce açıklanan TEFE ve/veya Dövize Endeksli DİBS olmak üzere %32’dir.

-31.03.1994 tarihinden sonra artan Türk Lirası mevduata ilişkin taahhütler için disponibilite oranı, tamam, bankaların TCMH nezdinde açılan hesaplarda serbest olarak bulundurdukları mülkiyeti bankalara ait DİE’ce açıklanan TEFE ve/veya Dövize Endeksli DIBS olmak üzere asgari %3’dür.

bb) Mevduat dışı Türk Lirası’na ilişkin taahhütler :

-31.03.1994 tarihinden sonra artan mevduat dışı Türk Lirası’na ilişkin taahhütlerle ilgili olarak bankaların bulunduracakları disponibilite oranı; %9’u TCMB nezdinde Türk Lirası vadesiz serbest tevdiat, %3’ü ise TCMB nezdinde serbest olarak bulundurdukları mülkiyeti bankalara ait DİE’ce açıklanan TEFE ve/veya Dövize Endeksli DİBS olmak üzere toplam %12’dir.

Yukarıda açıklanan mevduat munzam karşılığı ve umumi disponibiliteden dolayı bankaların mevduat toplama yoluyla yarattıkları kaynağın maliyeti bir hayli yüksektir. Mevduat yoluyla topladıkları her 100 TL kaynağın umumi disponibilite tebliğine göre 2TL’sini serbest tevdiat ve 30TL’sini de DIBS olmak üzere toplam 32 TL’ sini, mevduat munzam karşılıkları tebliğine göre ise iradesizden 1 ay vadeli mevduata kadar 17 TL’ sini, 3 aydan 1 yı1 vadeli mevduata kadar 8.5 TL’ sini ayırmak zorunda oldukları için plase edebilecekleri miktar 49 TL’ ye kadar düşebilmektedir. Her ne kadar TCMB nezdindeki depolarda tutmak zorunda oldukları %30 oranındaki DİBS, TEFE ve/veya Dövize Endeksli bir getiri sağlasa da bankaların bunu alternatif yollardan daha fazla getirilerle değerlendirebilecekleri düşünülürse yine maliyeti artıran bir unsur olarak dikkate alınabilir.

Bankaların VDMK ihraçları ise ilk başlarda umumi disponibilite tebliği kapsamına girmezken daha sonra yapılan yasal düzenlemelerle bu kapsama alınmıştır. Yukarıda bu tebliğin mevduat dışı Türk Lirası’na ilişkin taahhütler kısmında açıklandığı üzere VDMK ihracı yoluyla kaynak yaratan bankalar her 100 TL ihraç tutarı karşılığında 9 TL’ si TCMB nezdinde Türk Lirası vadesiz serbest tevdiat, 3 TL’ si ise DİE’ce açıklanan TEFE ve/veya Dövize Endeksli DİBS olmak üzere toplam 12 TL ayırmak zorundadırlar.

VDMK’lerin doğal olarak mevduat munzam karşılığından muaf olması ve disponibilite oranlarının mevduata kıyasla toplamda düşük olması (serbest tevdiat oranı, mevduat karşılığı bulundurulması gereken serbest tevdiat oranından yüksek olmakla beraber) bankalar açısından VDMK ihracını mevduattan daha cazip kılar.

5.4.2 TÜKETİCİ FİNANSMANI ŞİRKETLERİ İÇİN KREDİ MALİYETİ İLE VDMK MALİYETİ KIYASLAMASI

Tüketici Finansmanı Şirketlerinin fon kaynakları 1. bölümde kısaca incelenmişti. Bu kaynaklar içerisinde bankalardan kredi kullanmak suretiyle fon temini halen mevcut mevzuata göre %10 KKDF ve %5 BSMV olmak üzere %15 ek bir maliyet getirmektedir.

Grup ve Holdîng içi firmalardan sağlanan fonlar ise %15 KDV’ne tabi tutulduğundan bu alandan fon sağlanması da banka kredileri ile eşdeğer bir finansman yükü getirmektedir.

Gerek banka kredisi gerekse grup içi firmalardan sağlanan fonlar ancak uygun faiz oranları yakalandığı takdirde anlamlı olabilmektedir. Aksi takdirde çok yüksek maliyetler içerdiğinden fiili kullanımı çok dar kalmaya mahkum bulunmaktadır. Bu durumda finansman şirketleri kredilerin fonlamasını önemli ölçüde VDMK satışları ile sağlayacaklardır. Ancak Tüketici Finansmanı Şirketleri’nin VDMK ihraçlan gerek SPK mevzuatı gerekse vergi mevzuatı açısından önemli bir maliyet yükü içerebilmektedir. Bu maliyetler aşağıda Tüketici Finansmanı Şirketleri ile Bankaların VDMK ihraç maliyetlerini inceleyen bölümde açıklanmıştır.

5.4.3 TÜKETİCİ FİNANSMANI ŞİRKETLERİ ILE BANKALARIN VDMK İHRAÇ MALİYETİ KIYASLAMASI

Tüketici Finansmanı Şirketleri’nin VDMK ihraçlan, bankaların VDMK ihraçlarına kıyasla disponibiliteden muaf tutulması avantajı dışında birtakım dezavantajlara sahiptir.

VDMK’ ler finansman şirketleri açısından çok fazla önem arz etmekle birlikte vergi dezavantajı nedeniyle pazarlanması zor bir ürün olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerçek kişiler açısından VDMK’ lerden elde edilen gelirler %10 oranında gelir vergisi ile bu tutarın % 10’u kadar Fon kesintisine tabidir. Tam mükellef tüzel kişiler için de aynı tevkifat oranlarının geçerli olması yanında, bu gelirlerin Devlet İç Borçlanma Senetlerinde olduğu gibi Kurumlar Vergisi matrahından da indirilemez oluşu nedenleriyle, bu enstrümanın gerçek ve tüzel kişilere vergisiz net getiri sağlayan Hazine Bonosu ve Devlet tahvili karşısında maliyeti bu ölçüde yüksek olduğu da diğer bir gerçektir.

VDMK’ ler ihraç maliyeti konusunda da SPK mevzuatı açısından çok yüksek maliyetli bir ürün olarak karşımıza çıkmaktaydı. Ancak SPK 14 Haziran 1996 tarih, 22666 sayılı resmi gazetede, VDMK’lerin Kurul Kaydına Alınmasına ve Genel Finans Ortaklıklarının Kuruluş ve Faaliyet İlkelerine Dair Esaslar Tebliği’nde değişiklik yapılmasına ilişkin bir tebliğ yayınlayarak maliyeti arttıran bazı konularda esneklik getirmiştir.

VDMK’lerin Kurul Kaydına Alınmasına ve Genel Finans Ortaklıklarının Kuruluş ve Faaliyet İlkelerine Dair Esaslar Tebliği’nin 16’ncı maddesinde; ” Bankalar tarafından ihraç edilenler dışında ödenmesi banka garantisine dayanmayan varlığa dayalı menkul kıymet ihraç edilemez” hükmü yer almaktaydı. Yapılan değişiklikle bu madde “Bankalar dışındaki ihraçcılar tarafından ihraç edilen VDMK’ lerde, Kurulca gerekli görülmesi halinde banka garantisi sağlanması şarttır.” şeklinde düzenlenmiştir. Bu durumda Kurulca banka dışındaki ihraçcının kredibilitesi değerlendirilerek yine yatırımcının lehine olmak üzere garantinin gerekli olup olmadığına karar verilecektir. Bu kararları objektif olarak verebilmek için Kurulun belli standartlar geliştirmesi gereği açıktır.

Menkul kıymet ihraçlarında katlanılması gereken mutad ihraç maliyetlerinin yanı sıra, bankalar dışında VDMK ihraç edecek kurumlardan banka garantisi istenmesi finansman şirketlerine önemli bir yük getirmekteydi. Mevduat toplama dışında bankalardan pek de farklı bir yapıya sahip olmayıp, ihtisas konusu bankacılık Fonksiyonlarından tüketici finansmanı olan ve bir kredi kurumu hüviyetiyle gerek Hazine Müsteşarlığı’nın, gerekse Sermaye Piyasası Kurulunun denetim ve kontrolü altında bulunan finansman şirketlerinden VDMK ihracı içi ayrıca banka garantisi istenmesi, bu şirketleri önemli bir finansman kaynağından yoksun bırakmaktaydı.

İhraç tutarlarının yüksek olması sebebiyle, Finansman Şirketleri bir taraftan bu büyük tutarlara kefalet verecek banka bulmakta zorlanırken, diğer taraftan oldukça yüksek komisyon talepleriyle karşılaşmaktaydı. Bankaların limitlerinin dolu olması veya ihraç edilecek yüksek tutarlardaki VDMK’lere garanti vererek gayrinakdi kredi limitlerini kısa zamanda doldurmak istememeleri, bazı bankaların ise finansman şirketlerini kendilerine rakip olarak görmeleri sebebiyle garanti vermekten kaçınmaları, zaman içerisinde bu konuda bir tıkanıklığa yol açacaktı. Yeni düzenlemenin uygulamada karşılaşılan tüm bu olumsuzlukların giderilmesi için atılmış son derece olumlu bir adım olduğu açıktır.

VDMK ihracı uygulama teknik ve mevzuatında halen ülkemizde uygulanmakta olan yöntem, alacak portföyünün satışı olmayıp, bu portföyün yatırımcılara teminat gösterilerek alacakların nakde çevrilmesidir (Paythrough). Esasen alacak portföyünün % 90’ı kadar VDMK ihraç edilebileceği düşünüldüğünde, kredilerin geri dönmeme riskine karşı bir emniyet marjı da bırakılmış olmaktadır. Bu anlamda VDMK’ların aşırı teminatlandırılması (overcollateralizaton), banka garantisine ihtiyaç bırakmamaktadır. Bununla beraber yatırımcıyı korumak bakımından Kurul’a banka garantisi isteme konusunda esneklik tanınmıştır. Ayrıca bu amaçla tebliğe aşağıdaki madde de eklenmiştir:

Fon Oluşturulması

“Madde 17/A– Kurul, bankalar dışındaki ihraçcılar tarafından ihraç edilen ve ödenmesi banka garantisine dayanmayan varlığa dayalı menkul kıymetlerde, ihraç edilecek varlığa dayalı menkul kıymetlerin nominal değerleri toplamının yüzde 10’unun ihraçcı tarafından bir bankada açılacak özel bir fon hesabına avans olarak yatırılmasını, varlığa dayalı menkul kıymetlerin vadesi boyunca bu menkul kıymetlerin dayanağını oluşturan alacaklardan elde edilen faizin yatırımcılara yapılacak ödemeleri aşan kısmının da bu fon hesabında toplanmasını zorunlu tutabilir. Fon hesabı varlığa dayalı menkul kıymetler itfa edilene kadar başka bir amaçla kullanılamaz.”

Finansman Şirketlerinin VDMK ihracında maliyeti yükselten diğer bir unsur ise bir bankada saklama zorunluluğuydu: Seri III , No:14 Sayılı Tebliğin 17’nci maddesinde “Finansman şirketleri ve finansal kiralamaya yetkili kuruluşlar tarafından VDMK’lerin halka arzı halinde ise, bu kuruluşlar ile bunların belirleyeceği bir banka arasında, imzalanacak saklama sözleşmesinde belirtilen esaslar dahilinde bir bankada saklamada tutulması zorunludur. İhraçcının bir banka olması halinde ise, saklama hizmeti bu banka tarafından yerine getirilir.” …. denilmek suretiyle bankalar uygulama dışında bırakılırken, finansman şirketleri için VDMK’lere konu alacak portföyü için bir bankada saklama zorunluluğu getirilmekteydi. Mezkur tebliğin 2’nci maddesinde; “VDMK’lere dayanak teşkil eden alacakları temsil eden kambiyo senetleri, sözleşmeler ve diğer belgeler” Alacaklar Portföyü olarak tanımlanmıştır.

Kredi sözleşmelerinin kambiyo senedi niteliğinde olmaması nedeniyle ciro yoluyla piyasalarda tedavül edemeyeceği, kambiyo senetleri gibi fiziki temliki yoluyla bankalar ve diğer kurumlardan kredi temine edilemeyeceği bir gerçektir. Burada Borçlar Kanunu hükümlerince alacağın temliki suretiyle kredi temin edilebileceği düşünülebilirse de, bu da; taraflar arasında özel bir sözleşme yapılmasını gerektirmekte ve sözleşmenin fiziki, tesliminin önemi bulunmadığı gibi, ihraç sırasında SPK’na karşı verilen taahhüt ve beyanlara aykırı bulunmaktadır. Bu nedenle, kredi sözleşmelerinin bir bankada saklanması zorunluluğu ihraç maliyetlerini arttıran ve operasyonel güçlük yaratan bir düzenleme olmaktaydı. 14 Haziran 1996 tarihli yeni düzenlemede tebliğin “Saklama Sözleşmesi” başlıklı l7.maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir :

“Finansman şirketleri ve finansal kiralamaya yetkili kuruluşlar tarafından varlığa dayalı menkul kıymetlerin halka arzı halinde ise, bu kuruluşlar ile bunların belirleyeceği bir banka arasında, imzalanacak saklama sözleşmesinde belirtilen esaslar dahilinde bir bankada saklamada tutulması zorunludur. Tüketici kredi sözleşmeleri bu hükmün dışındadır. İhraçcının bir banka olması halinde ise, saklama hizmeti bu banka tarafından yerine getirilir.”

Aşağıda öncelikle eski düzenlemeye göre Bankalarla Finansman Şirketlerinin VDMK ihraç maliyetleri karşılaştırılmış, daha sonra Finansman Şirketlerinin eski ve yeni düzenlemeye göre VDMK ihraç maliyetleri karşılaştırılmış olup, son olarak da Finansman Şirketlerinin yeni düzenlemeye göre durumları ile Bankalar kıyaslanmıştır.

Tablo9: 1Trilyon T.L.’lik VDMK İhracında Banka ve Finansman Şirketi VDMK İhraç Maliyeti Karşılaştırması

Bir trilyon liralık varlığa dayalı menkul kıymetin bankalara ve finansman şirketlerine faiz hariç ihraç maliyetleri karşılaştırmalı olarak tabloda gösterilmiş olup , bu maliyet bankalara nazaran finansman şirketlerine 2.84 kat fazlasıyla yansımaktadır.

Tabloda görüleceği üzere VDMK’in bankalar için %4.8 olan Damga Vergi oranı , finansman şirketleri için bankanın verdiği garanti şerhinden dolayı %6’ya çıkmaktadır. VDMK ihracında finansman şirketleri açısından Damga Vergisi farkı , garanti komisyonu , ait BSMV ve bu sözleşmeye istisnaden garanti veren banka tarafından açılan gayrinakdi kredi sebebiyle talep edilen Genel Kredi Sözleşmesinin toplam maliyeti 12.450.000.000 T.L.’ye ulaşmakta , bu da toplam ihraç maliyeti içinde %59.8’lik pay tutmaktadır. Bu haliyle sadece banka garantisi nedeniyle üstlenilen maliyet, bankaların aynı ihraç için katlanacakları toplam maliyetin 1.7 katıdır. Saklama sözleşmesinden kaynaklanan maliyetlerle beraber Bankalara göre maliyetlerdeki fark 13.500.000.000 T.L.’ye ulaşmakta , bu da toplam ihraç maliyeti içinde %64.84’lik pay tutmaktadır.

Tablo10 : 1Trilyon T.L.’lık VDMK ihracında Finansman Şirketi Açısından Tebliğin Yeni Şekli ile Eski Şeklinin Maliyet Karşılaştırılması

Tablo 11 : 1 Trilyon T.L.’lık VDMK İhracında Tebliğin Yeni Şekli ile Banka ve Finansman Şirketi Maliyet Karşılaştırması

Banka ile Maliyet Farkı : 1.050.000.000 T.L.

Mevzuatın eski şekline göre VDMK ihracının teorik olarak mümkün olmakla birlikte , yaygın kullanımın mümkün olmadığı açıktır. VDMK’ler ile ilgili ilk yasal düzenleme yapılırken “Finansman Şirketleri” hakkında yasal düzenlemenin henüz yapılmamış olması , finansman şirketlerinin maliyet ve işlevlerinin gözardı edilmesine sebep olmuştur. Finansman şirketlerinin de münhasıran kredi işlemi yapmak üzere kurulmuş birer “kredi kurumu” oldukları dikkate alınarak , düzenlemelerin yapılması uygun olmuştur. Hatta eski uygulamada , bankaların sadece VDMK’leri mevduat alternatifi olarak kullanarak , disponibilite ve mevduat munzam karşılık maliyetlerinden kurtulmak amacıyla bu aracı kullandıkları dikkate alınırsa , VDMK’lerin piyasaların gereği doğrultusunda gerçek amacına uygun bir şekilde kullanılan bir enstrüman haline getirilmesi için yapılan yeni düzenlemenin sermaye piyasalarına sağlayacağı katkı gözardı edilemez.

Tebliğin ikinci el piyasa işlemlerini düzenleyen 25’nci maddesi “Varlığa Dayalı Menkul Kıymetlerin ikinci el piyasada alım satımı serbesttir.” Hükmünü içermektedir. Bilindiği üzere varlığa dayalı menkul kıymetler , bugüne kadar ülkemizde sadece bankalar tarafından ihraç edilmiş , böyle olunca da alım-satım ve repo işlemleri yapma konusunda yetki problemi olmayan bankalar için varlığa dayalı menkul kıymet ikinci el alım-satım işlemleri de sorun yaratmamıştır.

Oysa tebliğin anılan maddesine göre ; VDMK alım-satım serbestisi finansman şirketleri için de geçerli olmakla birlikte , uygulamanın ne şekilde yapılacağına bir açıklık getirmemektedir. Zira piyasada VDMK’lerin ikinci el alım-satım uygulamasına baktığımızda ;alacak portföyünün vade yapısından kaynaklanan bir yıla kadar uzayan vadelere karşın , para piyasalarında yaşanan son gelişmeler, siyasi ve ekonomik istikrarsızlık sebepleriyle yatırımcı kısa vadeyi tercih etmekte ve uzun vadeli işlemlere girmekten kaçınmaktadır. Hal böyle olunca bankalar bu sorunu ihraç ettikleri uzun vadeli VDMK’leri bir iki ay vadelerle repo yapmak suretiyle aşmakta , böylelikle satışlarında tıkanıklık yaşanmamaktadır. Bu durum karşısında , finansman şirketlerince ihraç edilen VDMK’lerin de piyasalarda fiilen işlem gören bir sermaye piyasası aracı niteliğini kazanabilmesi için , finansman şirketlerine de repo yapma yetkisi verilerek varlığa dayalı menkul kıymetlere ikincil piyasada alım-satım imkanı sağlanması uygun olacaktır.

BİLGİ TÜRLERİ KONU TESTİ: 3.B

1. Bilginin meydana gelmesinde obje ile bağ kuran sujede, obje ile objeyi bilmek istemesi gibi bir ilgi vardır. Suje bilgi sahibi olmakla başka bir duruma girerken, bilinmek, objede herhangi bir değişikliğe neden olmamaktadır.

Açıklamalara göre aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

A) İnsan varlığın bilgisine ulaştıkça değişime uğrar.

B) İnsan bilinen varlıklar olmadan yaşamını sürdüremez.

C) Objeler dünyası bilinmese de varlığını sürdürebilir.

D) Var olabilmek için suje ile obje birbirlerine muhtaçtırlar.

E) Bilindikçe obje yapı bakımından değişikliğe uğrar.

    Bilimsel yollardan edinilen bilgiler insanoğluna doğal çevresini denetim altına alma olanağını sağlamış, doğa olanaklarını kendi yaşamını kolaylaştırma, daha rahat, daha güvenilir ve daha uzun yaşama yolunda kullanma yeteneğini vermiştir. 300 yıl önce F. Bacon “Bilgi güç kaynağıdır.” demişti. Bilginin çok yönlü tükenmez bir güç kaynağı olduğu insanoğlunun uzaya açılan teknik başarılarıyla günümüzde iyice ortaya çıkmıştır.

Bilginin kullanımı ile ilgili yukarıdaki açıklamalardan hareketle aşağıdaki genellemelerden hangisine ulaşılabilir?

A) Bilmek uzun uğraşılar sonucu meydana gelmiş bir birikim değildir.

B) Bilmek doğayı insanlığın kullanımına sunarak ona egemen olmaktır.

C) Bilgiyi her toplum insanların daha rahat yaşamlarına imkan sağlayacak şekilde kullanılır.

D) Bilim her toplumda insanların ortak çabası sonucu ortaya çıkmıştır.

E) Bilimsel sonuçlar toplumdan topluma değişmediği için evrenseldir.

    Sadece suje ile ilişkili olan ve yaşamla oluşup, sırf suje açısından geçerli sayılan, suje ile oluşan, sujeye bağlı olup suje tarafından kanıtlanan, sujenin duyarlılığını bu açıdan dile getiren ve bunun için sujeyi, düşünce, yorum ve yargının özü olarak tanımamız öznel yargı olarak nitelendirilmektedir.

Bu parçada öznel yargı ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisine değinilmemiştir?

A) Yargı, sujeye bağlıdır.

B) En büyük kanıt sujedir.

C) Geçerlilik suje açısındandır.

D) Yansıttığı duyarlılık sujeye aittir.

E) Sujenin olgusallığını belirler.

    Protogoros’a göre tüm bilgilerimiz duyumlarımızdan gelir ve insandan insana değişir. Bir şey bana nasıl görünürse benim için öyledir. Üşüyen için rüzgar soğuk, üşümeyen için de soğuk değildir.

Buna göre aşağıdakilerden hangisi Protogoros’ın düşüncesi ile bağdaşır?

A) Deneyden gelen hiçbir bilgi yoktur.

B) Mutlak bir bilgi duyumlardan gelir.

C) Bilginin doğruluğundan şüphe etmemiz gerekir.

D) Bilginin doğruluğunda asıl ölçüt insandır.

E) Doğru bilgiye ulaşmak, bilginin eleştirisini yapmakla olur.

    Bilgi teknolojilerinin getirdiği yenilikler ve kolaylıklar her ne kadar hoşumuza gitse de, kafamızda birçok sorun ve korkuların oluşmasına da yol açmıştır. Dünyanın ileride bilgisayar ve robotların denetimine geçeceği ya da sanal kıyamet senaryoları sık sık gündemi işgal etmektedir.

Yukarıdaki paragrafta bilginin hangi özelliği vurgulanmaktadır?

A) Bilginin kaynağı

B) Bilginin değeri

C) Bilginin uygulanabilirliği

D) Bilginin deşebilirliği

E) Bilginin ahlaklılığı

    Bilgi kuram ya da diğer adıyla epistomoloji felsefenin en önemli dallarındandır. Felsefe doğrunun ve gerçeğin aranmasıysa, ilk önce doğruyu nasıl elde ettiğimizi ve inançlarımızı nasıl değerlendirdiğimizi bilmemiz gerekir.

Buna göre aşağıdakilerden hangisi bilgi felsefesine ait bir soru olamaz?

A) Bilgiyi temellendirici unsurlar nelerdir?

B) Bilginin bir sınırı vardır?

C) Neyi ne kadar bilebiliriz?

D) Bilimsel veriler her zaman doğru mudur?

E) Bilginin kaynağı nedir?

    Arkesilaos’a göre bir düşüncenin, bir yargının, bir tasarımın, doğru mu, yanlış mı olduğunu bilemeyiz. Çünkü bunların varolan bir şeyle mi, varolmayan bir şeyle mi ilgili olduğunu gösterecek bir doğruluk ölçütü yoktur.

Bu görüşler bilgiyle ilgili aşağıdakilerden hangisine bir yanıt niteliğindedir?

A) Doğru bilginin imkanına

B) Doğru bilginin ölçütüne

C) Bilginin imkansızlığına

D) Bilginin kaynağına

E) Bilginin değerine

    Fenomolojiyi;

Scheler; ahlâka ve değerler teorisine

Geiger; estetiğe

Hering ise; din felsefesine uyguladı.

Bu belirlemeden çıkacak sonuç aşağıdakilerden hangisidir?

A) Felsefeciler benzer sorunlara benzer çözümler üretebilirler.

B) Aynı yöntemlerle varlıklar farklı bir cümlede temellendirilebilir.

C) Farklı bilgi alanlarına aynı yöntemler kolaylıkla uygulanabilir.

D) Farklı yöntemlerin aynı alanlara uygulanması doğaldır.

E) Benzer yöntemler aynı konuda farklı sonuçlarla ortaya çıkabilir.

    Bazı insanlardan felsefeyle ilgili şu sözleri duymak mümkündür: “felsefe karışık bir alandır. Onu anlamıyorum. Beni aşıyor. Bu, uzmanların işidir. Benim bu alanda bilgim yok, bu yüzden felsefe beni ilgilendirmez.” Aslında bu sözler şunu anlatmak istemektedir: “Yaşamın temel sorunları karşısında pek düşünmeye gerek yoktur. İnsan düşünmeden de, belli sorular sormadan da başarılı olabilir, kendi görüşleriyle mutlu olabilir.” Dolayısıyla kimi insanların felsefeye karşı tutumları, bir hastanın doktorunun verdiği ilacı reddetmesine benzer.

Bu parçada felsefeyle ilgili olarak aşağıdaki durumların hangisi eleştirilmektedir?

A) Felsefedeki konuların yetersizliği.

B) Felsefenin günümüzde insanların ihtiyaçlarını gideremeyişi.

C) Felsefenin öneminin bazı insanlarca anlaşılamaması.

D) Felsefenin diğer alanlarla yeterince ilişki kuramaması.

E) Felsefi bir konuda ortak bir görüş ortaya konulamaması.

    Pyrrhon ne varlığı araştırır, ne “bu iyidir bu kötüdür” diyerek bir seçim yapar, ne de bir hüküm verir. Ne bir şey ekler, ne bir şey ümit eder, ne de bir şeye inanır.

Bu parçada Prrhon, bilgi felsefesi ile ilgili aşağıdaki sorulardan hangisine yanıt vermektedir?

A) Bilgi gerçeği verebilir mi?

B) Hakikat var mıdır?

C) Bilgi nasıl oluşur?

D) Genel geçer doğru bilgi mümkün müdür?

E) Bilgi çeşitleri nelerdir?

    Merakla soru sormaya başlayan insan artık düşünmeye ve bilmeye başlamıştır. Fakat felsefi düşünme sadece sorgulananı tek taraflı olarak düşünme değildir. Aynı zamanda sorgulamanın kendisini ve sorgulama sonucu ortaya çıkan ürünleri de sorgulamaktır. Bu nedenle sadece bir problemle karşılaşmak felsefi davranışın olmasına yetmez. Problem, zihinde tasarımlanmalı, düşünülmeli ve çözüm için çaba harcanmalıdır.

Buradan hareketle felsefe hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenemez?

A) Eleştirel bir düşünme gerektirdiği.

B) Zihinsel bir etkinlik olduğu.

C) Düşünme üzerine düşünmeyi içerdiği.

D) Problem çözücü bir çaba olduğu.

E) Günümüzde önemini kaybettiği.

    Felsefe, sürekli ve kesintisiz bir araştırma etkinliği olduğu için onda olmuş bitmişlik yoktur. Felsefe, hiçbir konuda son sözü söylemez. Bundan dolayı felsefede sistemler ve farklı görüşler yan yana bulunur ve ilkçağ filozofunu uğraştıran sorun, günümüz filozoflarını da uğraştırabilir. Bu da o konuda sürekli düşünülmesi ve araştırma yapılması olup bunun sorunun olmadığı anlamına gelir.

Yukarıdaki paragrafa göre felsefi bilginin hangi temel özelliği belirtilmiştir?

A) Felsefe bilgisinde kesinlik yoktur.

B) Felsefi bilgi yığılan bir bilgidir.

C) Felsefi bilgi evrensel bir bilgidir.

D) Sistemli ve düzenli bir bilgidir.

E) Felsefi bilgide mutlak doğrulara ulaşmak mümkündür.

Sanat ve Felsefe

Sanat, bir duygunun, tasarının, ya da güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı, veya, bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık olarak tanımlanır. Yada sanat; insanların nesnel gerçekliği, estetiksel biçimde yeniden yaratması ve bunu yapabilme yeteneğidir. Kısaca sanat, insanla, nesnel gerçekçilik arasındaki estetik ilişkidir.

Tarihsel süreçte sanatın ne olduğu üzerine pek çok kurgular oluşturulmuşsa da bunların en önemlisi, Platon-Aristotales’in güzellik felsefelerine dayanan “öykünmeli sanat”dır. Sanat, bir öykünme (taklit)dir. Aristoteles’e göre sanat, gerçeğin öykünmesidir ve üç etkisi vardır: eğlendirir, eğitir, arıtır. Bu anlayış, 18.yy’da Rousseau ile “anlatımlı sanat”a dönüşür.Bu anlayışta önemli olan güzellik değil, duygusal taşkınlıktır. Daha sonraları anlatımlı sanat da yerini “biçimsel sanat” a bırakır. Bu anlayışa göre de sanat, bir biçimdir. Günümüzde ise sanatı, bilinçaltı duygu ve düşüncelerinin ürünü olarak gören akımlar türemiştir.

Sanat-yaşam ayırımı yapılamaz. Sanatçının yaptığı şey, durumları belli sınırlar içinde göstermek; sayısız olaylar, ya da olabilecek olaylar arasından en önemlilerini çekip çıkararak, onlara yeni boyutlar kazandırarak değerlerini belirtmek; başka insanların da onlaran anlamlarını görebilmesini sağlamaktır. Sanat, bakış açınıza ve iç dünyanızın sorunsuzluğuna göre yaşamın ta kendisidir. İnsanı ve yaşamını konu alan heçbir olgu ve kavram, felsefenin sınırları dışında kalamadığına göre, sanat ve felsefenin içiçeliği bir gerçektir ve sonuç olarak felsefe “düşünebilmek sanatı” dır. Düşünmek, her olgunun, her bilginin, her varoluşun temelindeki tek gerçektir. İnsanı insan yapan, düşünebilmesidir. İnsanın düşünsel yaşamındaki her evre, sanata bir adım mesafede yer alır. Düşünsel gözlemcilik, bireylerin, genlerinde taşıdıkları yaşamsal pozitif enerjinin etkisi ve çevresel etkenlerin katkısıyla oluşturdukları soyut kavramları irdeleme yetileriyle düşünmeleri ve sonuçlarını nesnel bir biçimde diğer insanlara sunabilmeleridir. Çünkü düşünsel gözlemciliğin sonunda nesnel bir sonuç elde etme ve ortaya koyma beklenir. Bu, ortaya nesnel bir sonuç koyabilme edimi ise, işte o, sanata bir adımlık mesafenin somut sonucudur.

Düşünceyi, düşüncenin üç büyük formunu, sanat, bilim ve felsefeyi tanımlayan şey, her zaman kaosla kapışmak, bir düzlem çizmek, kaosun üzerine bir düzlem çekmektir. Ama felsefe, farklıdır: kavramsal kişiliklerin edimiyle, olayları ya da tutarlı kavramları sonsuza taşıyacak bir düzlem çizer. Sanat ise, sonsuzu yeniden veren sonluyu yaratmak ister: estetik figürlerin edimiyle, bileşik duyumları taşıyan bir kompozisyon düzlemi çizer. Felsefe kavramlarıyla olaylar çıkartır, sanat duyumlarıyla anıtlar diker, bilim de fonksiyonlarıyla şeylerin durumlarını kurar ve düzenler. Franz Kafka, “sanatçı anlatış, iç dünyanın dışa nesnelleşmesidir, bu ise görünmez evreni görünür kılmaktır” derken, sanatı, felsefenin temellerinden düşünsel boyut irdelemesiyle bireyin soyutu somutlaştırma çabalarının nesnel sonucu olarak alır. Bireyin içsel değer ve algılanımlarını dışa vurabilme  yetisi, sanatın oluşumunda temel bir gerekliliktir.

Bir sanat yapıtının felsefi evresi, sanatçının düşünsel değerlerinin zenginliği ölçüsünde yapıtın değerine de yansıyarak oluşacak olan bu pozitif etkileşim, yapıtın bir “sanat yapıtı”, bir “değer” olmasına olanak sağlayacaktır.

FELSEFENİN ALANI KONU TESTİ: 1.A

1) Bilgi, varlığın doğru bilgisi midir? Bilgi gerçeği verebilir mi? Hakikat var mıdır? Varsa bunu bilmek mümkün müdür? Bilgimiz kesin bir bilgi midir? Bilgimiz doğruysa, bunu ölçütü nedir?

Bu sorular bilgi felsefesinin hangi konusu ile ilgilidir?

A) Bilginin kaynağı B) Bilginin değeri

C) Bilginin faydası D) Bilginin önemi

E) Bilgin fonksiyonu

2) Duyular noksan ve yanıltıcı bilgiler verir, akıl ise bütün gerçekleri kavrayamaz. Bu sebeple, kesin olarak hiçbir şey bilemeyiz. Bilsek bile bunu başkalarına aktaramayız.

Gorgias, bu sözleriyle septisizmin hangi görüşünü ortaya koyar?

A) Hiçbir konuda kesin hüküm verilmemelidir.

B) Hakikatin ölçüsü insandır.

C) Sosyal normlar değişebilir.

D) Erdem, bireyin kendisini yönetmesidir.

E) Bilgi değişkendir.

3) Aşağıdakilerden hangisi felsefenin konularından değildir?

A) Varlığın özünü araştırma.

B) Bilginin kaynağını araştırma.

C) İnsan hayatını sorgulama.

D) İnsan davranışlarını inceleme.

E) Gerçek bilginin imkânını sorgulama.

4) Duyularımızın bize sağladığı bilgi karmaşık ve aldatıcıdır. Bu yüzden kesin yargılara varılamaz. Yanıltmaktansa yargıda bulunmamak huzura erişmek için daha uygun bir yoldur. Kısaca, gerçeğin nesnel bilgisini elde etme olanağı yoktur.

Bu parçadaki görüşler aşağıdaki felsefi sistemlerden hangisine aittir?

A) Şüphecilik B) Dogmatizm

C) Olguculuk D) Akılcılık

E) Fikircilik

5

5) Felsefi bilgi ile bilimsel bilgi arasında amaç bakımından bir paralellik vardır. Filozof ve bilim adamları kendinden önce gelen bütün doktrin ve akımları tenkitçi bir tutumla ele alarak kendi doğrularına ulaşırlar.

Bu parçada düşünürlerin hangi özelliği vurgulanmıştır?

A) Evrendeki düzenin sebep ve kanunlarına uymaları

B) Mantık ilkelerine dayanmaları

C) Eleştirici olmaları

D) Hayal gücüne dayanmaları

E) Dogmatik olmaları

6) J. Locke’a göre zihin doğuştan boş bir levha (Tabula Rasa) gibidir. Bu levha, sonraları gözlem ve deney yoluyla doldurulur.

Bu açıklamaya göre aşağıdaki genellemelerden hangisine ulaşılabilir?

A) Alınan veriler doğuştan sahip olunan kategorilerde yargı haline gelir.

B) Mutlak bilgi yoktur.

C) Bilgiler sonradan kazanılır.

D) Yargıların doğruluğundan şüphe duyulmalıdır.

E) Bilgiler sezgiyle elde edilir.

7) “Bilgimizin biricik ve tek kaynağı deneydir.”

diyen bir filozof aşağıdaki yargılardan hangisini kabul etmez?

A) Bilgilerimiz deneye dayanmaktadır.

B) Deney, insanı duyu organları aracılığıyla, olanın bilgisine ulaştırır.

C) Eğer deney ve duyu organları olmazsa insan hiçbir bilgi elde edemez.

D) Gerçek bilgi doğuştan gelen bilgidir.

E) İnsanın bilgi kaynağı deney yapabildiği alanlardır.

8) W. James’e göre, “Hakikatler keşfedilmez, icat edilir.” Keşfetmek, varolan bir şeyi ortaya çıkarmak demektir. Herkes için genel-geçer hakikatler yoktur. Hakikatler, hayat dediğimiz olgular bütünüyle bizim işimize yarayan, bize faydalı olan her şeydir.

Bu parçada hangi düşünce sisteminden bahsedilmektedir?

A) Faydacılık B) Dogmatizm

C) Olguculuk D) Sezgicilik

E ) Varoluşçuluk

9) Kaybetmeyi, ahlaksız bir kazanca tercih et. Birincinin acısı bir an, diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olmak bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.

Eskiçağ düşünürlerinden Sentinus’a ait bu düşünce felsefenin alt dallarından hangisi ile ilgilidir?

A) Bilgi Felsefesi

B) Bilim Felsefesi

C) Ahlâk Felsefesi

D) Sanat Felsefesi

E) Varlık Felsefesi

10) “Varlık Nedir?” sorusuna

Herakleitos : “Varlık oluştur.”

Platon : “Varlık ideadır.”

Demokritos : “Varlık atomdur.” şeklinde cevap verir.

Bu parçada sözü edilen durum felsefenin hangi niteliğine bir örnektir?

A) Her türlü durumu sorgulamasına.

B) Soruların önemli görülmesine.

C) Soruları cevaplamada farklı bakış açılarının bulunmasına.

D) Ele alınan konunun felsefenin ilk konusu olmasına.

E) Olaylara nesnel yaklaşmalarına.

11). H. Bergson’a göre gerçek ne akıl ne de duyularla bilinebilir. Sezgi ile doğrudan doğruya ve bütün halinde varlığın özüne inilerek bilinebilir.

Buna göre aşağıdakilerden hangisi sezgicilik akımı için söylenebilir?

A) Gerçeğin bilinmesi ince bir duyguya bağlıdır.

B) Geçek bilgi insana yaralı olan bilgidir.

C) Bilgilerin kaynağında tecrübeler vardır.

D) Bütün bilgilerin kökeni duyu organlarıdır.

E) İnsanda doğuştan bilgiler yoktur.

12) Felsefi bir görüş, bu görüşü ortaya atan kişinin varlığına bağlıdır. Bilimde ise bilimsel yöntem kullanılarak elde edilen sonuca, aynı yöntemi kullanan herkes ulaşabilir. Bunun için Kant olmasaydı Salt Aklın Eleştirisi, Descartes olmasaydı Metodik Şüphe olamazdı. Ama Newton olmasa da serbest düşme olacaktı.

Bu parçada felsefî düşünce hangi yönden bilimsel düşünceyle karşılaştırılmıştır?

A) Kişisel olması B) Tarihsel olması

C) Genellenebilir olması D) Toplumsal olması

E) Birikimli olması

13) Bilimler varlığı incelerken kendilerini ilgilendiren yanlarıyla incelerler. Örneğin, fizik maddenin yapısını ve ilişkilerini, tıp hastalıkların tedavisini, astronomi gök olaylarını, biyoloji organizmaların yapılarını inceler. Oysa felsefe varlığı bir bütün olarak ele alır, sorgular ve irdeler.

Bu parçada bilimi felsefeden ayıran hangi yöntem vurgulanmaktadır?

A) Varlığı belli bir sıra dahilinde incelemesi

B) Varlığı parçalı olarak incelemesi

C) Varlığı genel olarak incelemesi

D) Varlığı bir bütün olarak her yönüyle incelemesi

E) Varlığı nedensellik ilkesiyle incelemesi

14) H. Bergson, gerçeğin bilinebileceğini ileri sürerek dogmatizmi dirilten bir filozoftur. Ancak ona göre gerçek ne akıl ne de duyularla bilinebilir. Gerçeği bilmek için bir alete ihtiyaç vardır. O da “sezgi” dir.

Bu parçadan hareketle H. Bergson’un aşağıdaki düşüncelerden hangisini benimsediği söylenebilir?

A) Bergson’a göre gerçek akılla bilinebilir.

B) Bergson gerçeği ancak filozofların bilebileceğini savunmuştur.

C) Gerçeğin tek kaynağı duyumdur.

D) Gerçeğe ancak sezgi ile ulaşılabilir.

E) Bergson dogmatizmi eleştirmiştir.

15) V. Yüzyılın ortalarında demokrasiye geçen Atina’da yetişmiş insan sıkıntısı vardı. Bu dönemde başarılı yurttaş yetiştirmek için şehir şehir dolaşan filozoflar ortaya çıktı.

Bu durum aşağıdaki görüşlerden hangisini desteklemektedir?

A) Bu çağdaki olaylar, o çağın filozoflarını etkiler.

B) Felsefenin gelişmesi için başarılı yurttaşlara ihtiyaç vardır.

C) Her filozof kendinden sonraki filozofları etkiler.

D) İleri toplumlar felsefenin gelişmesine katkıda bulunur.

E) Filozof düşünceleri ile toplumu etkileyen kişidir.

16) Her filozof varlık, bilgi, insan, değer gibi problemlere kendine özgü cevaplar verir. Filozoflar kendisinden önce gelen bütün görüşleri sorgulayarak işe başlarlar. Parmanides Herakleitos’u, Sokrates Sofistleri sorgulamıştır. Kısaca felsefede uzlaşma yoktur.

Bu parçada felsefeyle ilgili olarak üzerinde durulan yargı aşağıdakilerden hangisidir?

A) Bulundukları çağın yaşam koşullarından etkilenmeleri.

B) Felsefede problemlerin çokluğu

C) Felsefede aklın önemli görülmesi

D) Ortak bilgiye ulaşma çabaları

E) Felsefede farklı bakış açılarının bulunması

Varoluşçu Düşünürlerde Ölüm Problemi Veya Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre’da Ölüm Problemleri

İnsanlık tarihine baktığımızda ölüm, insanın varoluşundan itibaren en önemli fenomenleri arasında yer almış ve yer almakta alan fenomenlerden biridir. Bunun en belirgin örneğini “Felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir”[1] diyen İlkçağın en büyük düşünürlerinden biri olan Platon’da görmekteyiz. Ölümün varoluşçu düşünürlerde konumuna geçmeden önce onunla ilgili soruların bazılarını ortaya koymak gerekiyor: Ölüm nedir? Ölüm gerçekten yok oluş mu? Yoksa yeni bir hayatın başlangıcı mı?[2] Ölüm korkusu nedir ve bizi niçin etkiler? Daha açık bir ifadeyle teorik olduğu kadar pratik bir vakıa olan ölüm materyalistlere ve spiritualistlere göre nedir? Varoluşçu düşünürlerin ölüm hakkında düşünceleri nelerdir? Ölümü nasıl açıklamaktadırlar?… işte tüm bu soruları ve benzerlerini Martin Heidegger ve Jean-Paul Sartre felsefesinde ele alacağız.

Konumuzu geniş açıdan ele almadan kimine göre bir yok oluş, kimine göre ölümsüz bir hayata başlamak 2 olan ölüm; başta materyalist ve ateist varoluşçularda insanı tamamen yok eden bir olgudur. Diğer bir ifadeyle ilkçağ ve 17. ve 18. yüzyıl materyalistlerine göre ruh gözle görülemeyen çok küçük ve birbirinden tamamen ayrı atomlardan oluşmuştu.[3] Bu düşünürler duyguları, aklı, iradeyi ve şuurun varlığını atomların faaliyetlerine ve uyumlarına bağlamışlardır. Onlara göre şuur materyalizmin daha ileri seviyesinde beynin bir fonksiyonu olarak algılanır. Kısaca onlara göre ölüm insan varlığının tamamen ve mutlak olarak yok oluşudur.

Bunların karşısında yer alan ve bu konu hakkında daha spesifik düşünenler ruhu; şuurlu, ölümden önce olduğu gibi sonra da yaşayan, faaliyetlerine devam eden bir varlık kabul etmektedirler. Daha açık bir ifadeyle, gerek idealistler gerek spiritüalistler şuurla ruhu bir ve aynı kabul edip, şuurun daha önceki aktivitelerini ve belleklerini koruyarak ölümden sonra da varlığına devam ettiğini savunurlar. Buna ferdin veya benliğin devamını içerdiğinden şahsın ölümsüzlüğü doktrini denilir. Daha çok Platon, Saint Thomas, Leibniz, G. Berkeley ile diğer spiritualist ve idealistler tarafından savunulmuştur.[4]

20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan La Lebensphilosophie ( )[5] pek çok yeni düşünce akımlarının da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu felsefi ekolün ele aldığı en önemli fenomenlerden biri olan ölüm varoluşçu düşünürlerin de önemle üzerinde durdukları bir konudur. Gerek Hıristiyan gerek ateist varoluşçuların en ateşli şekilde ele aldıkları ölüm fenomenini önce Martin Heidegger düşüncesinde göreceğiz.

1. Ölüm İçin Varlık ve Varlığın Anlamı Sorunu :

Martin Heidegger’in ölümle ilgili düşüncelerini varlık felsefesi kapsamında görmekteyiz. Diğer bir ifadeyle onun ölümle ilgili görüşleri varlık düşüncesiyle iç içedir. Çünkü varlık onun felsefesinin en temel ve en önemli öğeleri arasında yer almaktadır.[6]

Onun ölüm hakkında görüşlerine açıklık getirmek için öncelikle temel kavramları açıklamamız gerekmektedir. Bu bağlamda ele alacağımız ilk kavram varolmak ‘tır. Bu, Heidegger’in düşüncesinde bir taraftan şuura diğer taraftan varlığa dayanmaktadır. Yine buradan hareketle dünya kavramını anlamamız da kendimizi anlamamıza bağlıdır. Bu bağlamda varolmanın özellikleri nelerdir sorusuyla karşılaşmamız mümkündür? Bu soruya verilecek ilk cevap onun herkes için özel olduğudur. Diğer bir anlatımla varolmanın kişisel ve ferdi olduğudur. Nasıl J.P. Sartre’a göre varoluş özden önce geliyorsa[7], Heidegger’e göre varoluşun özü kendinde saklıdır.[8] Fakat buna rağmen o basit olarak ne burada ne de başkasındadır. Buradan uzak, kendi varlığında varolmak varlıkla bağlantılı olarak bulunmaktadır.

Buna paralel Heidegger’in anladığı anlamda dünya tabiatla aynı anlamı içermemektedir. Ona göre tabiat dünyada bir olandır ve oluştur. Bu ise değişik boyutları ve konumları olan olgudur. Yine bu bağlamda tabiat dünyanın içinde yer almakta varoluş ise dünyada varlık gibi burada bulunmaktadır.[9] Kısaca Heidegger’in dünya kavramından anladığı yaşadığımız bu ortak ve zorunlu dünyadır. Çünkü Heidegger aynı zamanda varlığı, obje (das Zeug), olabilirlilik (zuhandenheit) ve burada –varlık (Vartandensein)[10] olarak kabul etmektedir.

Bu açıklamalara paralel olarak ölüm-için-varlık konusunu şimdi daha geniş şekilde ele alabiliriz.

Heidegger’e göre ölüm, varlığın en belirgin özelliği olduğundan varlığın kendisine doğru yönelişini durdurur ve bunları birbirinden ayırır. Dolayısıyla ölüm, kendisinden ayrılmayan bir özelliği içerdiğinden ve kendisinin etkinliği ve önceliği olduğundan buradaki varlığı diğer bir ifadeyle insanı, bir bütün ve tam olarak ele alır. İnsanın diğer tüm özellikleri bundan sonra gelir. Diğer bir ifadeyle Heidegger’e göre ölüm ve zaman; varlık gibi varlığın modaliteleri olarak düşüncedirler. Bizzat konumuz ölüm olduğundan onun Heidegger felsefesinde dünyada – varlığın sonu olduğunun altını bir kez daha çizmemiz gerekmektedir. Bu durum aynı zamanda ölümü korku olarak da tanıtmaktadır. Kısmen ölüm buradaki varlığın yıkımından başka şey değildir.[11] Daha açık ifadeyle Heidegger’e göre ölüm ortaya koyma veya realizasyon olmayıp aksine tüm realitenin yokluğudur. Yine ölümün varlığa bağlılığından başka herhangi bir ilişkisi yoktur. Yukarıda asıl vurgulanmak istenen ölümün bir hiç ve olumsuzluk olduğu ve özellikle diğer varlıklar gibi bir obje olmadığının belirtilmesidir.[12]

Diğer taraftan ölüm olayının Heidegger felsefesinde başka bir boyutunu da görmemiz mümkündür. Ona göre varoluşun tüm imkanları kapsamında olan ölüm, bu imkanın yaşamasını sınırlandırır ve önüne bir engel koyar. Bu bağlamda ölüm yukarıda vurguladığımız gibi varoluşun basit olumsuzluğundan başkası değildir. Dolayısıyla Martin Heidegger ölü bir insanın hayatını bir bütün olarak kavrayabilmek, anlamak için insanın ölümünün veya ölmüş olmasının ontolojik anlamını kavramamız gerektiğini vurgular.[13] Çünkü burada söz konusu olan insanın diğer bir ifadeyle Dasein’in yaşamının bütünlüğü ve tümlüğüdür.

2. Heidegger’de Ölüm ve Ölümsüzlük

Martin Heidegger’in “L’Etre et Le Temes” adlı yapıtta ele aldığı en önemli konulardan biri hiç şüphesiz ölüm fenomenidir. Ona göre ölüm insan varlığının en belirgin bir özelliği olduğu gibi aynı zamanda Dasein’in varoluşunun sonunu hazırlayan ve bitiren bir olgudur. Bir başka ifadeyle hiçbir Dasein bizzat kendi ölümünü deneyimleme olanağına sahip olmadığından bir bütün olarak da kendi varoluşunu kavrayamayacağının altını çizmemiz gerekiyor. J. Charon’un[14] belirttiği gibi Heidegger’de kelimenin geniş anlamıyla ölüm, canlı bir olgudur. Bu bağlamda Dasein’in hayatının sonu olan ölüm hiçbir durumda ortadan kaldırılamaz ve yok edilemez. Çünkü o Dasein’in ayrılmaz bir parçasıdır.

Ölümün canlı bir olgu olması, bir hayvanın ölümle olan ilişkisiyle bir insanın yani Dasein’in ölümle olan ilişkisi arasındaki fark gibi hayvanın varoluşuyla insanın varoluşu arasındaki fark kadar büyük ve farklıdır.[15] O bu ayrımıyla hayvanın ölmesine telef olma derken Dasein’inkine vefat etti der. Çünkü Dasein’in vefatı yani ölümü insanın dışındaki canlıların ölümünden farklıdır. Dolayısıyla Dasein, biyolojik yapısını ve çok daha önemlisi şuura sahip olma özelliğiyle kendi varlığını varoluşsal özelliklerle biçimlendirir ve şekillendirir. Bu bağlamda Heidegger’e göre ölümü anlamak; varoluşsal boyutta Dasein’in ölümle olan ilişkisini yaşanan, bilinen ve idrak edilen bir ilişki olarak anlamak demektir. Diğer bir anlatımla Dasein için ölüm bir oluş biçimidir. O bir olay olmayıp olanaksızlığın olanağıdır. Kısaca Dasein’in burada olmamasıdır.[16]

Diğer taraftan yine Heidegger’e göre Dasein’in veya diğer canlıların ölümlü olması, sounda ölüm bulunan sınırlı bir hayat sürecine sahip olması demek değildir. Bu hiçbir durumun, hayat tarzının ölüm olasılığını ortadan kaldırmaz. Çünkü biz ne kadar özenli ve dikkatli olursak olalım ölümü hayatımızdan çıkarıp atamayız. Dasein içinde bulunduğu her anın son olması olasılığı içine fırlatılmış ve atılmış bir varlıktır.[17] Bu bağlamda Dasein’in varlık’ı ölüme-doğru-oluş’tur. Dünyaya-atılmış-varlık olmanın diğer bir anlamı ölümlü-varlık diğer bir ifadeyle ölüm-için-varlık demektir. Ölüm-için-varlığın diğer anlamı kaygıdır. Ölüm, varoluşun varlığı olarak nitelenen kaygı üzerine kurulmuştur. Bundan dolayı ölüm-için-varlık, varoluştan ayrılamayan bir parça ve öğedir.[18] Ölümün varoluş bakımından yorumlanması Dasein’in gerek isteyerek gerek bilerek boyun eğmesini sağlar. Bunun diğer bir anlamı ise gerçek sıkıntının ölüm-için-özgürlük’e dönüşmesidir.

Heidegger’in düşüncesinde kaygı olarak vurgulanmak istenen, varlığın-yanında-olduğu gibi –bir- dünyada-daha-önceden-varlığın-içinde-kendinde-olmaktır.[19] Diğer bir ifadeyle Dasein’in düşüşü ve kaygılı olmasıdır. Ölüm korkusu diğer adıyla ölüm kaygısı Dasein’de vefat korkusunu kapsamak zorunda da değildir. Bu Dasein’in zayıflığının veya acizliğinin de bir yansıması değildir. Bu diğer ifadeyle kaygı, varoluşun temeli ve en önemli öğesidir. Kendinden-önce-olmak olanaklara atılmak ve dünyada olmaktır. Kaygının genel olarak anlamı acı, korku, şüphe ifade etmesine karşın Heidegger’de çok daha özel anlam ifade ettiğini unutmamak gerekir.[20] Dasein’in varlığının tamlığını ölüm ve olanaklar açısından ele aldığımızda kaygının önemi daha da artmaktadır.

Martin Heidegger’e göre ölüm-için-varlık düşüncesi bizi bilinçlendirmekte, yönlendirmekte bunun ötesinde yeni bir hayata itmektedir. Çünkü ölümlü-varlık-düşüncesi veya ölümle yüzleşme düşüncesi, kaygısı Dasein’in dünya-içinde-varlık olmasını sağlar. Varoluşsal imkanlar bakımından ölüm kaygıda kendini bulur ve temellenir. Kendisi aşılamaz bir fenomen olan ölümün kendisiyle tüm olanaklar biter. Dolayısıyla Dasein’in burada oluşunun her anı her dakikası ölümle biçimlenir ve şekillenir. Çünkü ölüm yaşamı birlik ve bütünlük haline getirmekle, yaşama anlam vererek etkinliğini ve önemini daha da ortaya koymaktadır. Dasein, ölüm korkusunu günlük işler ve projeleriyle uzaklaştırmak istese de ondan uzaklaşamayacaktır.[21] Bu insanın sadece kendi ölümü karşısında korkması ve kaçmasıdır. Ölümlü-varlık bilinciyle kendi varoluşuna ulaşır.

Heidegger felsefesinde ölümlü olma veya, ölümlülüğün pür fenomeni karşısına bizi yerleştirme düşüncesi hayata bir sınır koymaktan diğer bir ifadeyle Dasein’in bizzat kendi ölümünü anlamasından başka şey değildir. Çünkü Dasein kendi ölümünü düşünen ve ölümle iç içe olan bir varlıktır. Daha önce de vurguladığımız gibi kişinin ölümü konusunda Heidegger’e göre her Dasein sürekli, zorunlu olarak kendi kendini kuşatır. Ölüm bizzat kendisi içindir. Ona göre Dasein’in veya varlığın genel özü olmadığından ölümün de genel özü yoktur. Bir başka ifadeyle ölümün ve varoluşun başkasına geçmeyen, aktarılamayan, yansıtılamayan deneyimi vardır.

Heidegger’e göre konumuzu bir başka boyuttan ele aldığımızda varoluşun ölüm fenomeni dış etkenler sebebiyle kesintiye uğradığı gibi etkileşime uğradığını görürüz.

Ona göre varoluş olarak adlandırılan bu ilişki ve bağıntı herhangi birisinin ölümünü gözlemekten başka bir durum olmadığı gibi kendi ölüm korkusundan başkası da olamaz.[22] Burada vurgulanmak istenen bu bağlantının ve ilişkinin saptanmasıdır. Ben’lik başkasının ölümünden ayrı hissedilen bir olgu olarak fertten başka şey de değilse bizzat kendindedir ve zorunlu bir ilişki içinde varlık ölmektir.

Heidegger’e göre aynı zamanda ölüm yaşamın bir kısmını oluşturan geniş anlamlı bir fenomendir. Örneğin Dasein biyoloji bilimlerinin objesi olarak bir canlı gibi de incelenebilir. Çünkü ölüm üzerine bu perspektifte gelişen ve yapılan araştırmalar mevcuttur. Dolayısıyla ölüm konusunda çalışan herhangi bir araştırmacının verilerinin tamamı bu perspektiften başka ortaya koyulamaz. Diğer bir ifadeyle bu, Dasein’in ölümsüzlüğünü kendi kendine bilip dünyada bir yere sahip olan objektif bir hakikatin önemini kavramaktır. Heidegger’e göre Dasein’in ölümü, başkasının ölümü gibi dünyanın bir hakikatidir. Hayatın dışına çıkma olan bu olay dostlardan ayrılma manasına vefat etmektir. Sona ulaşmayı bilmede herhangi bir canlı için söylenen Dasein için söz konusu olamaz. Zira bu Dasein’in vefat etmesine karşın tamamen saf ve doğal olmayan kendi ölümünü ortaya koymak ve incelemekten başka şey değildir. Yani kendi ölümüne bağlı ve ölümlü varlık olarak hayatın dışına çıkmaktır. Burada Heidegger, kendi ölümüyle birlikte bulunan Dasein tarafından var olma sebebini açıklayan düşünce gibi ölümü tarife çalışır. Bu anlamda ölmek insan hayatının bitişidir. Daha spesifik anlamda ölümü veya ölümde-varolmayı bilmektir. Kısaca insanlar ölümlüdür. Çünkü sadece bizler bu bağlantıyı kurar ve kendimizi ölümlü bir varlık olarak biliriz.

Burada Heidegger’in ölümden amacı, Dasein’e ait olan özelliği ve olanağı belirtmiş olmasıdır. Dasein’i kuşatan, yok etmekle tehdit eden ölüm aynı zamanda varoluşu da ortaya koyar. Bu bağlantı ve çok yakın ilişki sebebiyle varoluş Dasein için önemli konuma gelmektedir.[23] Ölüm fenomeni yalnız kişiyi değil diğerlerini de ilgilendirir. Ölüm kişinin diğerleriyle olan tüm bağlantılarını ve ilişkilerini ortadan kaldırır. Dasein’i ölümden, ölümü de Dasein’den uzaklaştırmak mümkün değildir.

Martin Heidegger’in felsefesinin temel ve sihirli kavramı olan Dasein’in bazı özelliklerini konumuzla bağlantılı olarak ortaya koymamız gerekiyor. Bunlardan birincisi Dasein’in olay özelliği[24] olarak karşımıza çıkmakta bu daha önce de belirttiğimiz gibi insanın atılmışlığını terkedilmişliğini, yalnızlığını Gabriel Marcel’in de belirttiği gibi dünyaya indirilmişliği[25] ifade eder. Çünkü Dasein kendisine sorulmadan ve görüşü alınmadan buraya atılmış olduğundan dünyada-varlık’tır. Dasein, zaman kavramıyla kendisinin daha önceden dünya-içinde-varlık[26] olduğunu fark eder.

Dasein’in ontolojik boyutta ikinci özelliği varoluşçu yapıya[27] sahip olmasıdır. Yani insan yaptıklarından, ortaya koyduklarından başkası olmadığı gibi aynı zamanda olabileceğidir. Sorumluluk, özgürlük, kaygı, salt sübjektivite ….vs.[28] misyonu olan bir varlık olan insan bunlarla kendi varoluşunu oluşturur. Aynı zamanda bunlar varoluşçu özelliğin yapı taşları ve temel unsurlarıdırlar.

Dasein’in diğer bir özelliği eksikmedir.[29] Eksilme geleceğin ferdi olanaklarından insanın kendini uzaklaştırıp soğutarak günlük hayatın ilgileri içinde kaybolmasıdır. Eksik insan insan geçmişinden ve geleceğinden koparak sadece bugünü yaşayan ve aynı zamanda benliğinin dışına çıkmış insandır.

İşte yukarıda özelliklere sahip olan Dasein, dünya içinde-varlık olarak ölümle kendi hayatına bir düzen ve sorumluluk getirmek zorundadır. Ölüme-doğru-varlık düşüncesiyle Heidegger, Dasein’in, sübjektifliğiyle iç içe bulunan ölüm denemesini ifade eder.

3. Ölüme – Doğru – Oluş

Ölüm olayı Martin Heidegger’in düşüncesinde görüldüğü gibi Dasein’in kendisiyle birlikte bulunmasına bağlıdır. Diğer bir ifadeyle ölüm, Dasein’in kendine bağlı olan bir mümkün varlık olduğu gibi buna paralel olarak da Dasein ölümle kendine en fazla ait olan özellik olarak yüz yüze gelmektir. Ölüme-doğru-oluşun diğer bir anlamı Dasein’in, kendi ölümlülüğünün bilincinde olarak varlık-oluşsal bir olasılık üzerine tüm olanaklarını seferber etmesi ve ortaya koymasıdır. Bir başka ifadeyle bunun anlamı ölümlü-bir-varlık olduğu bilincine varıp aynı zamanda bir tedirginliği de üzerinde taşımaktır. Bu tedirginlikle birlikte Dasein, kendi varlığından istemeyerek ve arzu etmeyerek ortaya çıkıp kendi varoluşunun hiçliği karşısında varlık-oluşsal tercihlerini yapmasıdır. Ölüme-doğru-varlık’ın diğer bir anlamı ölümlülüğü kabul etmek ve Dasein’in kendi varoluşunu bizzat kabullenmesi demektir.

Dasein, ölüm gibi hiçbir şeyin denemediği ölümlü-bir-varlık veya ölüme-doğru-bir varlık olma özelliğini koruyacaktır. Bu durum ancak başkalarına ait olan ilgimizden ve ilişkilerimizden dolayı ortaya çıkmış bir anlatımı ifade eder. Bu bağlamda ölüm başkalarının arasında bulunan imkan, kişinin en doğal özelliği ve başkalarına intikal etmeyen en açık bir vasfıdır. Heidegger’e göre ölüm, var olmayan varlığın olasılığı gibi mümkün olan her şeyin de yokluğunun olasılığıdır. Yani ölüm Dasein’in basit ve saf olanaksızlığının sonucudur.[30]

Heidegger’in ölüm hakkında görüşlerini burada bitirmeden önce şunu bir kez daha vurgulamamız gerekiyor. Heidegger, Dasein’i ölümü yaratan bir varlık olarak[31] kabul edip ölüme bağlı olma onun üzerinde bir geçiştir. Bu aynı zamanda aşkınlığın diğer bir versiyonudur. Aşkınlık, Dasein’in kendini geçebilmeyi ve var olmayı ifade eder. Kendi kendinin varlığı içinde en önde olmak ölümü ortaya koyan olasılığın bu özelliğini vurgulayan varolmayı anlamaktır.

Ölüm konusunda keskin görüş ve düşünceleriyle bu alanda kendini kanıtlamış bir diğer düşünür J.P. Sartre’dir.[32] Onu bu sahada varoluşçuluğun en önde gelen ve kurucularından biri olarak görmekteyiz. Ele aldığı en önemli konulardan biri de ölümdür. Bunu kendine özgü ve spesifik bir boyutta ortaya koymaktadır.

(1) Platon, Phédon, trad. E. Chambry, GF – Flammorion, Paris, 1965 ve Michel de Mostaigne, Essais (Denemeler), I. 20.

(2) Yakıt, Ismail, Batı Düşüncesi ve Mevlâna, İstanbul : Ötüken Yayını, 1993, s. 84.

(3) Brehier, Emile, Histoire de la Philosophie (Felsefe Tarihi), P. U. F., 8. Baskı, I, Paris, 1997, s.a. 68-71 ve II, s.a. 381-401.

(4) Brehier Emile, a. g. e., I, s.a. 90-91 ve 590-592, II, s.a. 216-222 ve 300-301.

(5) Choron, Jacques, Le Mort et la pensée occidental (Ölüm ve Batı Düşüncesi), Payot, Paris, 1969, s. 193.

(6) Heidegger, Martin, L’Etre et Le Temps (Varlık ve Zaman), Eds. Gallimard, Paris, 1996, s. 25.

(7) Heidegger, Martin, a. g. e., s. 2.

(8) Sartre, Jean–Paul, L’existentialisme est un humanisme (Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir) Eds, Nagel, Paris, 1946, s. 17.

ÖRGÜTLERDE BÖLÜMLERE AYIRMA ÖZELLİKLERİ

Bölüm işletmenin belli bir kesimini veya işletme ile ilgili faaliyetlerinin içine alan bir çevre ve bölgeyi adlandırmak için kullanılan bir terimdir.[1] Organizasyonu bir bütün olarak düşünürsek bu bütünü oluşturan her bir birim bölüm olarak adlandırılabilir. Bölümlere ayırma işlemlerinde faaliyetlerin nitelik ve nicelik olarak özelliklerine bakılır. Önemli olan nokta, çeşitli iş ve faaliyetleri bazı ölçü ve esasları dikkate alarak bir araya getirmektir. Bu da her işletmenin yapısına göre değişiklik arz eder. Fakat genel itibariyle bölümlere ayırmada dikkate edilecek ilkeler vardır. Şimdi bu konu üzerinde duralım.

3.1. BÖLÜMLERE AYIRMADA İLKELER

Bu konuda üzerinde ittifak edilmiş tam bir görüş yoktur. Biz burada en çok kullanılan beş ilkeden bahsedeceğiz.

a-) Faaliyetlerin Benzerliği İlkesi:Aynı amaca erişmek için yapılan faaliyetlerin, yani türden olanların bir araya getirilerek gruplandırılması işlemidir. Örneğin, aynı üretim hattında çalışanlar, benzer makine ve aleti kullananlar aynı bölümde toplanacaktır. Böylece faaliyetler daha etkin bir şekilde yürütülmüş olur. Bu ilke daha çok uzmanlaşmanın gerektiği alanlarda ve özellikle organizasyonun alt kademelerinde uygulama alanı bulur. [2]

b-)Uzmanlaşmadan Yararlanma İlkesi: Faaliyetleri bölümlere ayırıp gruplarken, personelin optimal bir ölçüde uzmanlaşmasını göz önünde bulundurmak gerekir. Aynı uzmanlaşma dalına ait fonksiyonları veya bunların alt ayrımlarına ait aynı türden işleri ortak bir bölümde toplamak, verimin artırılmasında büyük rol oynayan bir etken olacaktır. Bu nedenle bölümlere ayırmada uzmanlaşmadan yararlanma önemli bir ilke olarak dikkati çekmelidir.

c-)Denetimi Kolaylaştırma İlkesi: Bölümlendirmede en geçerli denetim sisteminin kurulmasıyla faaliyetler etkin olarak yürütülebilir. Bu açıdan bölümlendirmeye önem verip denetimi kolaylaştırmak gerekir. Bölümlere ayırma işletmenin maddi ve insan kaynaklarının denetimini kolaylaştırıcı olmalıdır. Denetimi kolaylaştırmak için önce birbirini denetleyecek bireyleri belirlemek ve birbirinden ayırmak gerekir. Ayrıca karşılaştırmayı kolaylaştırmak için aynı özelliklere sahip bölümleri oluşturup bu bölümlerde sorumluluğun saptanmasına özen göstermek gerekir. Öte yandan gözetimin daha kolay olmasını sağlayan faaliyetleri fiziksel yakınlıklara göre gruplandırmak uygun olur.

d-)Koordinasyonu Kolaylaştırma İlkesi:Koordinasyonu sağlamak tüm örgüt birimleri ile ilgili bir faaliyettir. İşletmelerde çeşitli fonksiyonlar arsında bir işbirliği sağlamak ve sorunları halletmek için koordinasyona önem vermek gerekir. Bu açıdan işletmedeki faaliyetlerin ve fiziki imkanların bölümlere uygun olarak dağıtılması koordinasyona yardımcı olacaktır. Burada aynı hedef ve amaca sahip işlerin göz önünde bulundurulması gerekir. Benzer faaliyetlerin aynı bölümde toplanması kendi içinde bir koordinasyon sağladığı gibi uygun bir bölümlendirme sonucu bölümler arasında da koordinasyon kolaylaştırılmış olur.

e-)Giderleri Azaltma İlkesi: Örgüt yapısının kurulması aşamasında çeşitli birimlerin kurulması işletmeye yeni maliyetler getirecektir. Bölümlerin oluşturulmasında gerçek ihtiyaçlar göz önünde bulundurulmalıdır. Bu noktada personel politikasının önemli bir rol oynayacağı açıktır. Oluşturulan her yeni birim personel açısından ek ihtiyaçlar doğuracağı için bu noktada yöneticilerin en rasyonel yolu seçmeleri gerekmektedir.

3.2. BÖLÜMLERE AYIRMA TÜRLERİ

Bölümlere ayırmanın birçok türü vardır. İşletmeler bölümlendirme türünü belirlerken öncelikle içinde bulundukları faaliyetlerin konusunu dikkate almalıdır. Bazı amaçlara ulaşmak için yapılacak faaliyetlerin belirlenmesi ve faaliyet sonucu en iyi verimi sağlayacak türden bölümlemeye gitmek gerekir.

3.2.1. Fonksiyonlara(İşlevlere) Göre Bölümlendirme

Fonksiyonlara göre bölümlere ayırma uygulamada en çok görülen bölümleme türüdür. Burada işler üretim, mali işler, pazarlama, personel, endüstri ilişkileri, ar-ge gibi işletme fonksiyonlarına göre bölümlere ayrılır. Her bölüm yöneticisi ilgili faaliyetlerden sorumlu olur. Dolayısı ile her bölüm yöneticisi sorunlara kendi faaliyetleri açısından bakar. Bu açıdan faaliyetler arsında koordinasyonu sağlamak tepe yöneticisinin görevidir. Çünkü sadece tepe yöneticisi faaliyetlerin tümünü görme imkanına sahiptir. Fonksiyonlara göre bölümlere ayırma yönetim hiyerarşisinin çeşitli düzeylerinde uygulanabildiği gibi yaklaşık olarak her organizasyon yapısında görülebilir.

Bu tür bölümlere ayırmanın yararı doğal, akıcı ve çok denenmiş oluşu, mesleki uzmanlaşmaya olanak sağlaması, üst düzey yöneticilerin koruduğu temel faaliyetlerin işletme içindeki yeri ve önemini daha kuvvetlendirmiş olmasıdır.

Bu bölümlendirme türünün üstünlüklerine rağmen bazı zayıf yanları da vardır. Uzmanlaşmaya dayandığı dolayısı ile yöneticilerin dikkatlerinin belli işlevlere yönlendirdiği için işletmenin tümüne ilişkin amaçların gözden uzak tutulma riski vardır. Öte yandan bölümler arası gereksiz çatışma ve rekabet ortamı oluşabilir. Özellikle yetki sınırlarının tam olarak belirtilmemesi çatışmalara yol açabilir. Bölümler yöneticilerin bilgi sınırlarını aşan bir takım işleri de kapsıyorsa verimin düşmesine neden olabilir.

İşletmenin içinde bulunduğu çevreye ilişkin koşullar değişmemekte yada az sayıda mal veya hizmet üretilmekte ve sınırlı bir pazara sunulmakta ise fonksiyonel yapı geçerli ve başarılı bir yapı olarak dikkati çeker. Faaliyet alanının genişlemesi çok sayıda mal ve hizmetin farklı koşullarda dinamik bir pazarda satılası halinde fonksiyonel yapı geçerliliğini ve etkinliğini yitirecektir. Fonksiyonel Bölümlendirmeye ait bir örnek aşağıda verilmiştir.

Şekil 2.1.Fonksiyonel Bölümlendirme

3.2.2. Mal ve Hizmet Temeline Göre Bölümlendirme

Üretilen mal ve hizmetler bir çok işletmede bölümlere ayırma biçimi olarak kullanılmakta ve bir mal veya hizmet ile doğrudan doğruya ilgili faaliyetler bir araya toplanmaktadır. Bu bölümlendirme birden çok mal üreten işletmelerde geçerli olmaktadır. Organizasyon yapısı kurulurken bu mallar esas alınmaktadır. Fonksiyonlara göre bölümlendirmenin tersine iş ve görevler niteliklerine göre değil ilgili oldukları mal ve cinslerine göre gruplanır. Böylece işçilerin bilgilerinden ve uzmanlıklarından en yüksek düzeyde yararlanıldığı gibi, belirli bir tür iş yapan makine ve donanımın kullanılması kolaylaşmış olacaktır. Bu bölümlemede bölümlerden her birinin yöneticisi mamule ilişkin tüm eylemlerden sorumlu olacaktır. Ayrıca her bir bölüm ayrı ayrı tüm fonksiyonların yerine getirilmesinden de sorumlu olur. Böyle bir bölümlendirmeyi şekil üzerinde şöyle görebiliriz.

Şekil 2.2.Mal Tipi Bölümlendirme

Bu bölümlendirme işletmeyi daha esnek yönetim birimlerine böler. Bu bölümler küçük fonksiyonel örgütlerin üstünlüklerinden yararlanır. Bu bölümlendirmenin bir diğer yararı da koordinasyonu kolaylaştırmasıdır. Bölüm yöneticisi sadece bir malın üretiminden pazarlamasına kadar tüm işlemlerden sorumlu olduğu için küçük bir işletme yöneticisi gibi işlev sahibidir.

Ancak bu tür gruplamanın da belirli sakıncaları olacaktır. Muhasebe, finansman, pazarlama gibi temel faaliyetlerin çeşitli mal ve hizmet bölümlerinde ayrı, ayrı uzman kimseler tarafından yapılması gereği kendini gösterecek ve böylece uzmanlaşma üretim dalında sağlanırken, muhasebe, finansman ve pazarlama gibi faaliyetlerde sağlanamayacaktır. Ayrıca bu tür faaliyetler her bölümde tekrarlanmış olacak ve kaynak israfı oluşacaktır. Başka bir sakınca da bölüm müdürlerinin tüm faaliyetleri bünyelerinde toplamasından dolayı sanki genel müdüre rakipmiş gibi bir durum yaratabilecektir. Bu nedenle fonksiyonlara ve mal veya hizmete göre bölümlere ayırma beraberce uygulanmakta ve ilk kademelerde fonksiyonlara, ikinci kademelerde ise mal veya hizmet temeline göre bölümlere ayırma daha yararlı olacaktır.[3]

3.2.3. Bölge Temeline Göre Bölümlendirme

Bu bölümlendirme türü de mal tipi bölümlendirmeye benzemektedir. Özellikle işletme ülke sınırlarını aşıp, uluslar arası düzeyde alıcılara hizmet etmeyi amaç edinmiş ise , işletmenin belirli bölgelerdeki faaliyetlerinden o bölgenin yöneticisi sorumlu olacaktır. Böylece işletmenin faaliyetleri çok yaygın ve dağınık olduğu halde yerinde yönetimi saplayacak böyle bir bölümleme türünü uygulamak yararlı olacaktır. Bu bölümlendirme türü şekil üzerinde şöyle gösterilebilir.

Şekil 2.3.Bölge Temeline Göre Bölümlendirme

Bölge temeline göre bölümlendirmeye genellikle sigorta, petrol, telefon ve demiryolu işletmelerinde rastlanmaktadır.[4]Bu bölümlendirme türünün bazı yararlarını şöyle saymak mümkündür. Ani karar verme ve haberleşmeyi olumlu yönde etkilediği için tercih edilir. Bölgenin coğrafi, kültürel, iklimsel özelliklerine göre hareket etmeyi sağlar. Bölgeler itibariyle yönetim seçildiği için yetki devri kolaylaşır. Pazarlama ve satış elemanları belli bir bölge içinde çalışarak tüketici isteklerini daha iyi karşılarlar.

Bu bölümlemenin yararları yanında bazı sakıncaları da vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir. Bölgeler ve merkez arasında merkezden yürütülen bazı işlerde koordinasyon sorunu çıkabilir. Çok çeşitli bölgeler söz konusu olunca genel yönetici niteliğine sahip birçok yönetici ihtiyacı ortaya çıkar.

3.2.4. Müşteri Temeline Göre Bölümlendirme

Üretilen mal veya hizmetleri müşterilere daha iyi sunabilme gayesi çok önemli ise, müşteri temeline dayalı bir bölümlendirmeye gidilmelidir. Bu bölümleme daha çok satış bölümlerinde görüldüğü gibi tüm örgüte de yaygın hale getirilebilir. Konfeksiyon sanayiinde ürünlerin kadın, erkek, çocuk olarak bölümlenmesi bu bölümlemenin tipik örneğidir. Buradan da anlaşılacağı üzere müşteri ile doğrudan doğruya karşılaşmayı gerektiren alanlarda ve özellikle satış faaliyetlerinde bu tür bölümlendirmeye gidilecektir. Müşteri temeline göre bölümlendirme şekil üzerinde şöyle gösterilebilir.

Şekil 2.4.Müşteri Temeline Göre Bölümlendirme

Müşterilerle olan koordinasyonu artırması, müşteriye daha özenli hizmet sunması ve ayrıntılı bilgilerden yararlanma olanağı sunması bu bölümlemenin en belirgin yararlarındandır.

Bölümler arası rekabet sonucu müşteriler arasında ayrıcalık gözetme ihtimali olması ve ilgili bölümlerde bulunan araç ve uzmanlaşmış işgücünün tek bir iş yapması sonucu kapasitelerinin altında kullanılmaları sakıncaları arasında sayılabilir.

3.2.5. Zaman ve Sayı Temeline Göre Bölümlendirme

Fazla talebi karşılamak için aralıksız çalışan örgütlerde benzer faaliyetler değişik zaman aralıklarında tekrarlanmaktadır. Buna vardiya usulü çalışma adı verilmekte ve 24 saatlik gün 8 saatlik normal çalışma süresine dayanılarak 3 eşit parçaya bölünmektedir. Bir işletmede iki veya daha fazla vardiya varsa bu bölümleme geçerli olmaktadır. Bu bölümlemede her vardiyanın ayrı bir amiri vardır ve normal zamanlı çalışan uzman amirlerle bunlar arasında nasıl ilişkiler kurulacağı önem taşımaktadır. Ayrıca değişik vardiyalar arasında kıskançlık ve rekabeti önlemek amacıyla gündüz vardiyası şefinin diğer vardiyaların yöneticilerinin amiri olarak atanması sorunu çözmeye yönelik bir girişimdir.

Sayı temeline göre bölümlendirme ise işgücünün önem kazandığı durumlarda söz konusudur. [5] Birbirinden farksız belli sayıda insan organizasyonu biriminin oluşumunda esas kabul edilir. Otomasyondaki gelişmeler nedeniyle önemi giderek kaybolmuştur.

3.2.6. Süreç ve Araca Göre Bölümlere Ayırma

Bu bölümlendirmenin temelinde işletmenin faaliyetlerinin izlenen süreçlere ve belli makinelere göre ayrılması vardır. Daha çok üretim işletmelerinin alt kademelerinde rastlanan bu bölümleme makinelerin kullanılmasında çok özel ustalık isteyen ve yeteneğin gerekli olduğu durumlarda faaliyetlerin bir işlem çerçevesinde toplama ve gruplamanın maliyeti düşürmesi açısından yararlı olacaktır. Bu bölümlendirmede işbölümü ve uzmanlaşmadan en iyi şekilde yararlanılır. Bu bölümlemenin sakıncası ise birbirini takip eden süreçlerde süreçler arsı koordinasyonun zorluğudur. Süreç ve araca göre bölümlere ayırma şekil üzerinde şöyle gösterilir.

Şekil 2.5.Süreç ve Araca Göre Bölümleme

3.3. KLASİK BÖLÜMLERE AYIRMA BİÇİMLERİNİN UYGULANMASI

Önceki bölümde anlattığımız bölümlere ayırma şekilleri ile bir örgütün tümünde organizasyon problemini çözmek mümkün değildir. Bundan dolayı örgütün en alt kademesinden en üst kademesine kadar değişik bölümlere ayırma türleri uygulanır.

Bir organizasyonu üst orta ve alt olmak üzere üç değişik kademeye bölmek mümkündür. Bu kademelerin her birinde değişik bölümlere ayırma türleri uygulanmaktadır. Üst düzey olarak adlandırdığımız genel müdürün hemen altında olan birimler genellikle fonksiyonlara göre bölümlenirler. Burada genellikle mali işler, teknik işler,personel,pazarlama ve üretim gibi müdürler bulunur. Bu müdürlerin bir alt düzeyi olan orta kademede ise çok değişik bölümlere ayırma yöntemleri uygulanabilir. Örneğin pazarlama için bölge temeline göre bölümlemeye gidilebilirken, üretimde süreç ve araca göre veya zaman ve sayı temeline göre bölümleme yapılabilir. Bu gruplamanın tümünün kullanılması halinde ise karma bölümlere ayırmaya gidilmiş olur.[6] Uygulamada sanayii işletmelerinin birçoğunda karma organizasyon yapıları görülmektedir. Karma organizasyona ait bir örnek aşağıdaki şekilde verilmiştir.


[1] EFİL, a.g.e., ,s.201

[2] ÜLGEN, a.g.e., s.67

[3] ÜLGEN, a.g.e, s.71

[4] EFİL, a.g.e.,s.205

[5] EFİL, a.g.e., s.207

[6] ÜLGEN, a.g.e., s.74


Bedava İlan Verme