Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

2010 yılında yapılacan olan kpss sınavının lisans ve ön lisans sınav tarihi ve başvuru tarihleri yayınlandı.

2010 KPSS SINAV TARİHLERİ
LİSANS:10-11 Temmuz 2010
ÖNLİSANS VE ORTAÖĞRETİM:26 Eylül 2010

2010 KPSS SINAVI BAŞVURU TARİHLERİ
LİSANS:10-21 MAYIS 2010
ÖNLİSANS VE ORTAÖĞRETİM:31 MAYIS-TEMMUZ 2010

Sınav Ücreti Önlisans ve Ortaöğretim mezunları için 35 lira,Lisans mezunları için ise ücretler 35 liradan başlayıp oturum sayısına göre değişmektedir.Dört oturum 95,üç 75 iki oturum 55 lira.Ben bi oturup çıkıcam derseniz 35 lira..

KPSS SINAV SÜRESİ Lisans Sabah Oturumu Genel Kültür ve Genel Yetenek 120 dk.Önlisans Lise 150 dk.Öğleden sonra Eğitim Bilimleri 150 dk.

Daha evvel Doğu’da ve Türkler’de roket silahlarının gelişmesi anlatılmıştı. Once Haçlılar ve sonra İstanbul’un fethi ile birlikte Avrupa, Türkler ile temasa geçti ve ortaçağ’dan ayrılan Avrupa her alanda olduğu gibi gerek barut ve gerekse roketçilikte ilerlemeler kaydetti.

Havai fişekler ve roketler Avrupa savaşlarında da görülmeye başlandı. Fakat geniş uygulaması yine Doğu’dan Hindistan’dan gelecektir.

1780-1784 seneleri arasında Hindistan’da Meysür Sultani Haydar Ah Han’ın kuvvetleri, İngiliz, Fransız ve Hollandalıların işgal hareketlerine karşı roket kullanmaktaydı. Hatta Ah Han’ın ordusunda bir roket sınıfı bulunmaktaydı . Roketler 3 – 6 Kg. ağırlığında, gövdesi demir bir boru olup 3 m. boyunda bir bambu sırığına bağlı idiler. Bu onlara yön veriyordu, menzilleri 2500 m. kadardı.

Bir İngiliz gözlemecisi hatıralarında (Füzeler çok gürültü yapıyorlar ve süvarinin son derece moralini bozuyorlar ve kitle halinde harekat yapan bu kıt’alara etkili oluyor, uzun kollar halinde yürüyen piyadeye etkili olmuyorlar) derken, Bayly isimli bir İngiliz zabiti ise hatıralarında (20.000 düşmanın tüfekleri ve füzeleri aralıksız ateş ediyordu, bu kadar yoğun dolu bile görülmemiştir, mavi ışık yanar yanmaz füze sağanağına tutuluyorduk. Bir kısmı yürüyüş kolunun önünden girip ardına kadar geçiyor,çok sayıda ölü ve yaralı kaybı ile ayrıca bambu sapları da korkunç yırtıklara sebebiyet veriyorlardı) demektedir

1807 yılında İngiliz filosu Congreve’in roketlerini Kopenhag şehrinin bombardımanlarında kullandı. 25.000 roket atarak şehri yaktı.

1812’de Birleşik Amerika kurtuluş savaşında da İngilizler roket kullandılar. 13 – 14 Eylül 1814 gecesi Baltimore şehrindeki Fort Mac Henry kalesinin bombardımanında İngilizler Erebus roket atış gemisinden istifade ettiler

1816’da Cezayir bombardımanında roketler kullanıldı. İngilizler 1818’de bir roket tugayı teşkilatlandırdılar. İngiliz başarıları karşısında Danimarka, Fransa, İtalya,Rusya gibi bazı Avrupa memleketleriyle diğer küçük devletler müstakil roket sınıfları kurmakta gecikmediler. 1828-1829 Türk – Rus savaşında Ruslar, Kafkas bölgesinde kıtalarımıza karşı roket kullanacaklardır. Meksika – Amerika 1846-1848 savaşında bu defa Amerikalılar bu silahı kullandılar. Kırım savaşı esnasında Türk – Fransız – İngiliz müttefik kıt’aları Rus kuvvetlerine karşı bol sayıda roket kullandılar.

Sivastopol savaşının sonunda roketler önemlerini]kaybedeceklerdir. Çünkü saklanmaları güçtür. Denilebilir ki İkinci Dünya Savaşına kadar topçunun gelişimi bilhassa top menzillerinin çok artışı roket silahının bırakılmasına sebep oldu.

KURTULUŞ SAVAŞI

A-HAZIRLIK DÖNEMİ

1-Kuva-yi Milliye Hareketi

İtilaf Devletleri Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanarak Türk topraklarını işgal etmeye,orduyu terhis etmesi için hükümete baskı yapmaya, silah ve cephaneye el koymaya başlamıştı.Bu durum Türk halkının büyük tepkisine yol açmıştı.Hele Yunanlıların İzmir’i işgali ve ardından da Batı Anadolu’nun iç kesimlerine doğru ilerlemesi milli heyecanın iyice artmasına yol açmıştı.Yerli Rumlarla işbirliği halinde hareket eden yunanlılar,Türk köy ve kasabalarına saldırıyor, halkı acımasızca katlediyordu.Bu durum Türk halkının vatan savunması için silaha sarılmasına neden oldu.Çoğu askeri nitelikli kişilerin öncülüğünde efeler ve zeybeklerden milli teşkilatlar kurulmaya başlandı.Eli silah tutan sivil halk,bölgenin işgalini önlemek ve Yunan vahşetine dur demek için bu milli birliklere katıldı.Kuva-yi Milliye (milli kuvetler) adını alan bu silahlı direniş grupları, Batı Anadoluda ilk cephelerin kurulmasını sağladılar.

Temmuz 1919 da Balıkesir, Ağustos 1919 da da Alaşehir kongresi toplandı. Bu kongrelerde alınan karalarda, Kuva-yi Milliye’nin insan, silah ve cephane bakımından desteklenmesi uygun görüldü.

Düzenli ordunun kuruluşuna düşmanın ilerleyişi yer yer durduran ve büyük kayıplar verdiren bu birlikler, Anadolu harekatının teşkilatlanmasın ada zaman kazandırmıştır. Bu teşkilatlanma içinde Ayvalık’dan Denizli’ye kadar uzanan bir cephe oluştu.Başlıca yan cepheleri Ödemiş, Ayvalık, Sema, Akhisar, Salihli ve Aydın cepheleri olan bu geniş cephe sonradan Batı Cephesi adını almıştır. Salihli Cephesi’nde Çerkez Ethem, Aydın Cephesinde Yörük Ali Efe ve Demici Mehmet Efe Kuva-yi Milliyeyi sembolleştiren isimler oldu.

Batı Anadolu’da oluşan bu Kava-yi Milliyenin anlamı Sivas Kongresi ile genişletildi ve kongre kararı ile bölgenin Kuva-yi Milliye genel komutanlığına 20.Kolordu Komutanı olan Ali Fırat Paşa atandı.

Güney illerimicin Fransızlar ve Ermeniler tarafından işgali üzerine bu illerimizde de halk teşkilatlanarak Kuva-yi Milliye birlikleri kurmuştu. Kuva-yi Milliyenin güney cephesindeki ilk savunması 11 Aralık 1919 da Dörtyol’da başlatıldı. Daha sonra Adana, Maraş, Urfa ve Antep’de düşmana karşı direnişe geçen Türk halkı daha çok Kuva-yi Milliye birlikleri ile kendi şehir ve kasabalarını kahramanca savunmuşlar ve düşmanı kovmuşlardır.

Diğer yandan Karadeniz yöresinde Samsun ve Giresun’da Pontusçu Rumlara karşı Trakya’da Yunanlılara karşı oluşturulan Kuva- yi Milliye birlikleri başalrılı mücadele vermişlerdir

Bölgesel direniş hareketi olarak ortaya çıkan ve Türlerin gücünü en zor günlerde düşmana gösteren Kuva-yi Milliye birlikleri,İngiltere gibi dönemin en güçlü devleti tarafından desteklenen düzenli Yunan ordusu karşısında yeterli başarıyı gösteremedi.

Uzun süre düşmanı oyalayıp milli hareketin güçlenmesi için zaman kazandırdı. Ermeni ve Rum çetelerine karşıköy,kasaba ve şehirleri korudular. Baskınlar düzenleyerek İtilaf devletlerinin kontrölündeki depolardan silah ve cephane edindiler.İç ayaklanmaların bastırılmasında önemli hizmetler yaparak milli bilincin ve direniş azminin güçlenmesinde etkili oldular.

Ancak belli bir otoriteden yoksun olan bu birlikler, kendi şeflerinin emrinde hareket ediyorlar, ihtiyaçlarının çoğunu kendileri karşılamay çalıyorlardı. Bu duum zaman zaman halkın şikayetine neden oluyordu. Askeri disiplin ve düzenden uzak olan silah ve cephane yönünden yetersiz olan bu birlikler askerlik tekniğini de bilmiyordu.

Düşmanı ülkeden ssöküp atabilmek için düzenli bir orduya ihtiyaç vardı. Bu nedenle TBMM açılınca düzenli ordunun kuruluşu çalışmalarına hız verildi. TBMM aldığı bir karala Batı Cephesini oluşturmuştu. Tüm Kuva-yi Milliye birliklerinin cephe komutanlığının emrine alınmasına karar verildi. Böylece Kuva-yi Milliye dönemi sona erdi ancak Kuva-yi Milliye ruhu kurtuluş savaşı boyunca Türk milletinin gönlünde yaşamaya devam etti.

2-Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkışı ve Milli Bilincin Uyandırılması

Mondros ateşkes Antlaşması’ndan sonra İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, burada vatanın nasılkurtarılacağı konusunda çalışmalaa başladı. Yetkililerle yaptığı görüşmelerde, onların ümitlerini kaybetmiş olduklarını ve İstanbul Hükümetine güvenilemeyeceği anlaşılmıştır. O, güvenliği arkadaşlarıyla yaptığı görüşmelerde, fiilen işgal altına düşmüş olan İstanbul’da kalmakla vatanın kurtuluşunun mümkün olmadığı kanaatine vardı. Ne pahasına olursa olsun Anadolu’ya geçmek ve halkı bilinçlendirerek Milli Mücadele’yi başlatmak gerekiyordu. Ancak bunu sağlamak için önemli görev ve yetkilerle geçmekte büyük yarar vardı.

Bu sıralarda Samsun ve dolaylarında Pontus Rum çetelerinin saldırıları yoğunlaşmış, Türk halkının da kendilerini savunmal istedikleri bölgede karışıklıkların çıkmasına yol açmıştı. İtilaf devletleri olayın sorumlusu olarak Türkleri görüyorlardı. İngilizlere Osmanlı Hükümetine bölgede asayişin sağlanmasını, aksi halde Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. maddesine dayanarak bölgeyi işgal edeceklerini bildirdi. Aslında bölgedeki düzen 9 Mart 1919 da Samsun’da 200 kişilik ingiliz irliğinin çıkmasından cesaret alan Rumlar tarafından bozulmuştu.

Osmanlı Hükümeti, bölgede asayişin sağlanması için Mustafa Kemal’i göndermeyi uygun buldu. Bunda bazı çevrelerin Mustafa Kemal’i İstanbul’dan uzaklaştırmak istemeleri de etkili oldu. Diğer yandan I.Dünya Savaşı’nın yenilmemiş komutanı Mustafa Kemal’in İttihatçılarının politikalarına karşı olmalarının ve padişahın veliahtlığında onunla tanışmış olması ve ona güvenmesinin de etkisi vardı.

Mustafa Kemal kendisine yapılan teklifi, planlarını gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirdi. 30 Nisan 1919 da geniş yetkillerle merkezi Erzurum’da olan 9.Ordu Müfettişliği görevine atandı.Trabzon, Samsun, Sivas, Erzurum illeriyle Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinin sivil ve askeri tüm yetkilerine emir verebilecekti.O, Anadolu’ya gönderikmesi konusunda şunları söylemiştir. “Bu geniş yetkinin, Beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu’ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir.Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bana bu yetkiyi bilerek ve anlayarak vermediler.Ne pahasına olursa olsun, bana, benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe, amsun dolaylarındaki güvensizlik olaylarını yerinde görüp tedbirr almak üzere , Samsun’a kadar gitmek idi. Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki saibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm.Bunda hiç sakınca görmediler. O tarihte Genelkurmay’da bulunan ve benim maksadımıbir derceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular;yetki konusu ile ilgili talimatı da ben kendim yazdırdım.”

Mustafa Kemal’in görünüşteki görevi, bölgede asayişin sağlanması, silah ve cephanenin depolarda toplanması ve korunması Mondros Ateşkes’inin uygulanması için diğer gerekli önlemlerin alınmasıydı.

16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru’yla 16 kişilik kurmay heyetiyle İstanbul’dan ayrılan Mustafa Kemal, 19 Mayıs’da Samsun’a çıktı. Mustafa Kemal Anadolu’ya geçişinin gerekçesini şu sözleriyle ifade etmiştir. “Dayanılacak gücün doğrudan doğruya millet olacağı düşüncesi bende çok güçlüydü. İstanbul’da olup bitenlerden, yapılan girişimlerden milletin haberi yoktu. İstanbul’da oturup, millete haber ulaştırmanın da imkanı kalmamıştır. Öyleyse yapılacak tek şeyin İstanbul’dan çıkıp milletin içine girmek ve orada çalışmak olduğuna karar verdim.”

Mustafa Kemal Samsun’da bir yandan gerekli önlemleri alırken, diğer yandan kendisine verilen görevin tam tersine bütün yurttaki askeri birliklerle bağlantı kurarak askerlerini dağıtmalarını silah ve cephanelerini teslim etmemelerini istedi. Diğer yandan Müdafaa-I Hukuk Cemiyetleri ile de ilişki kurarak bölgesel direnişlerin güçlendirilmesine ve milli bir direnişe dönüştürülmesine çalıştı.

Okuma parçası Nutuk’ Samsun’a çıkışı

22 Mayıs 1919’da İstanbul Hükümetine gönderdiği raporda, Samsun ve çevresinde Rumlar siyas emellerinden vazgeçerlerse asayişin kendiliğinden sağlanacağı, Türklerin yabancı manda ve kontrolünü tahammülü olmadığına, Yunanlıların İzmir’de hiç bir hakkı olmadığını, milletin egemenliğini ve Türk milletçiliğinini seçtiğini belirtmiştir.

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal sadece Samsun ve çevresinin güvenliği ile değil, ülkenin tüm genel sorunlarıyla da ilgilenmektedir.

Samsun’da çalışmalarını tamamlaya Mustafa Kemal, karagahını daha güvenlikli bir yer olan Havza’ya nakletti. Havza’da vali, kaymakam ve komutanlarla gizli bir emir gönderdi.Havza Genelgesi olarak bilinen bu belgede; işgalleri kınayan mitingler yapılması, gösterileri artırmayı ve bütün memlekete yaymalarını, Osmanlı Hükümetini ve İtilaf devletlerinin temsilcilerine protesto telgrafları gönderilmesi istendi.Başta İstanbul olmak üzere bütün ülkede mitingler yapılarak işgaller kınandı. Kendisi de 30 Mayıs 1919’da Havza’da görkemli bir miting düzenledi.

Bu gelişmeler İtilaf Devletlerini çok kızdırdı. Onları bir yandan İstanbul’ a 67 Türk aydınını Malta Adası’na sürgüne gönderirken diğer yandan Mustafa Kemal’in de İstanbul’a çağırılmasını istediler. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’i 8 Haziran 1919 da geri çağırdı.Ancak Mustafa Kemal bu çağrıya uymayıp halkı uyarmaya devam etmiştir. Samsun ve Merzifon’da İngiliz birlikleri bulunduğundan Havza güvenli değildi. Bu nedenle daha güvenlikli olan Amasya’ya doğru hareket etti.

3-Milli Birlik ve Beraberlik Yönünden Dayanışmanın Önemi

Milli birlik ve beraberlik bir milletin varlığını sürdürebilmesinin temel unsurudur. Milleti meydana getiren fertler arasında dayanışma duygusu…

Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında Anadolu halkı yoksul yorgun ve perişan bir haldeydi. Toplumsal ve ekonomik hayat çökmüştü. Büyük insan kayıplarına yol açan son savaşlar halkı yıldırmış ve karamsarlığa itmişti. Ülkede mal ve can güvenliği kalmamı, devlet otoritesi bitmişti. İtilaf devletlerinin işgalleri, azınlıkların çıkardığı isyanlar ve katliamlar çekilir gibi değildi.Halk işgale uğramış olan bölgeleden göçe başlamıştı.

Türk milleti Tarihinin en kötü günlerini yaşadığı bu dönemde Mustafa Kemal halkı

milli birlik ve beraberlik duygusu içinde birleştirerek bi mucize yaratmıştır. O yayınladığı

genelgelerde, yaptığı toplantılarda halkı milli dayanışmaya çağırmış, ordu ve milletin

bütünleşerek milleti içine düştüğü felaketlerden kurtarmaya çalışmıştır.Mustafa Kemal

biliyordu ki millet ortak amaçlar etrafında birleştirilmeden kurtuluşa ulaşmak zordu. Çünkü Türk milleti tarihinde zaman zaman bunalımlı dönemlere girmiş, ancak, kurtuluş da hep millli birlik ve beraberlik sayesinde sağlanmıştı.

Bu nedenle Mustafa Kemal milli dayanışma ve işbirliğine öncelik vermiştir. O

Amasya’ya vardığında Beldiye binasının balkonundan hala yaptığı konuşmasında;

“Amasyalılar! Padişah ve hükümet İtilaf devletlerinin esiridir.Memleket elden gitmektedir. Bu kötü vaziyete çare bulmak için sizlerle işbirliği yapmaya geldim. Vatanımızı en son kayasına kadar savunacağız.”( Muhüttün Gül T.C. İnkılap tarihi s.99) diyerek dayanışmanın önemine işarete etmişti. O, başka bir konuşmasında da “Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değildir.” (Atatürkçülük I. s. 12) diyerekmilli birlik ve beraberliğin önemini dile getirmiştir.

4- İşgallere Karşı ilk Direniş

Türk vatanının haksız işgallerine karşı ilk direniş hareketleri bölgesel nitelikli Kuva-yi yi Milliye teşkilatları tarafından yapılmıştır. Osmanlı Hükümetinin silahlı direnişe geçmemeleri konusunda komutanlara emirler vermesine rağmen, bu direniş teşkilatları bir çok komutan tarafından da desteklenmiştir.

Düşmana karşı ilk direniş Hatay- Dörtyol’da Fransızlara karşı başlatılmıştır.(19 Aralık 1919). Fransızların Suriye’den getirdikleri Ermenilerle birlikte bölgeyi işgal etmeye kalkışmaları, Türk halkının silahlı direnişine yol açtı.Büyük kayıp vermelerine rağmen Fransızlar Ocak ayı içinde Mersin, Adana ve Osmaniye’yi işgale başladılar.Bu durum karşısında halk Çukurova bölgesinde Kuva-yi Milliye birliklerine katılarak mücadeleyi sürdürdü.

Batı Anadolu’da Yunan işgaline karş ilk silahlı direnişler İzmir’i işgali üzerine başladı. İtilaf devletlerinin desteğiyle İzmir’i işgal eden Yunanlılar Manisa, Aydın ve Ödemiş’i de ele geçirdiler. Ödemiş’i işgali sırasında Hacı İlyas Köyünü karargah haline getiren halk, Yunan ordusu ile kahramanca savaşarak çok sayıda şehit verdi. Bu savaşa İlk Kurşun Savaşı bu köye de İlk kurşun Köyü adı veriliyor.

Ayvalık’da olay komutanı Ali (Çetinkaya) Bey yerli Runların hazırlıklarından, bölgenin işgal edileceğini tahmin etmişti.Ancakelinde yeterli askeri olmadığı için milli kuvvetlerinden bir savunmma cephesi oluşturdu. 28 Mayıs 1919 da bölgeyi işgale başlayan Yunanlılarla şiddetli çarpışmalar oldu.

Akhisar’da ise önce Halit Paşa komutasındaki milli kuvvetler Yunanlılarla mücadeleye girişti. Onun şehit düşmesinden sonra mücadele Albay Kazım Bey ( Özalp) tarafından yürütüldü.Salihli ve Alaşehir halkı da Yunan işgali karşısında silahlanarak Çerkez Ethem komutasında güçlü bir Kuva-yi Milliye oluşturdular. Daha sonra Kuva-yi Seyyane (Gezici kuvvetler) adını alan Çerkez Ethem kuvvetleri bölgede oldukça etkin bir güç haline geldi.

Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Efendi de bir fetva yayınlayarak halkı düşmla mücadeleye çağırdı.

Trakya’da I.Ordu Komutanı Cafet Tayyar Paşanın öncülüğünde oluşturulan Kuva-yi Milliye güçleri Yunanlılara karşı büyük bir direniş gösterdiler.

Doğuda ise ilk direniş Kars’da Ermenilere karşı oluşturulan Kuva-yi milliye birlikleri tarafından başlatıldıysa da İngilizlerin desteği ile şehir Ermeniler tarafından işgal edildi. Bu arada Milli Sina Hükümeti de dağıtılarak üyeleri Malta Adası’na sürgün edildi.

7-Lozan Barış Antlaşması

Musanya Ateşkes Antlaşması’ndan sonra sıra kalıcı barışı sağlamaya ve yeni Türk devletini bütün dünyaya resmen kabul ettirmeye gelmişti. TBMM hükümeti gereken hazırlıklara başladı. Ortada üç soorun vardı. Barış Antlaşması için toplanacak konferansın yeri, Türkiye’yi temsil edecek heyetin seçilmesi, sabunalacak konuların belirlenmesi.

Türkiye konferans için İzmir’i tehlif etmiş ancan İtilaf devletleri tarafsız bir ülke olan

İsviçre Lousanne (Lozan) kentinde yapılmasını kararlaştırdı. Yeni Türk devletinin kaderini çizecek olan konferansta Türkiye’yi temsil edecek heyetin Türkleri isteklerini başarı ile savunabilecek temsilcilere ihtiyaç vardı.Mustafa Kemal Batı Cephesinde büyük başarılar kazanan ve Mudanya Konferası’nda Türkiye’yi başarı ile temsil eden İsmet Paşa’nın gönderilecek heyete başkan olmasına karar verdi. Dışişleri Bakanlığına atanan İsmet Paşa Türk heyetinin başına getirildi. Onu çok ağır sorumluluklar bekliyordu. Kendisine verilen talimatta Misak-ı Milli ilkelerine bağlı kalınması, Türk yurdu üzerinde bir Ermeni devleti kurulmasına asla izin verilmemesi ve kapitülasyonlara izin verilmemesi isteniyordu.

İtilaf devletleri konferansla 27 Ekim 1922 de TBMM Hükümeti’nin yanısıra İstanbuk Hükümetini de davet ettiler. Onlara göre konferans Sevr Antlaşmasının yalnızca bir düzeltmesi olacaktı. Bu nedenle bu yeni antlaşmayı İstanbul Hükümeti’nin deimzalaması gerekiyordu. Onlarınasıl amaçları ise Türk heyetleri arasında görüş ayrılığı yaratarak isteklerini kolayca kabul ettirmekti. Ancak buna fırsat verilmedi. Mustafa Kemal bu bunalımdan kurtulmanın tek yolunun satanatın kaldırılmasında buldu. TBMM 1 Kasım 1922 de aldığı bir kararla saltanat ve hilafeti birbirinden ayırarak saltanatı kaldırdı. Böylece Osmanlı Devleti’nin hukuki varlığı sona erdi. TBMM hükümeti konferansa Türk milletinin tek ve gerçek temsicisi olarak katılma imkanı elde etmiş oldu.

20 Kasım 1922 de çalışmalarına başlayan Lozan Barış Konferansı’na Türkiye’nin karşısında İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya yer alıyordu.Sobyet-Rusya, Gürcistan, Ukrayna ve Bulgaristan da Boğazlarala ilgili toplantılara katıldı. ABD ise konferansa bir gözlemci ile katılmıştı.

Konferansta Türkiye’yi destekleyn bir devlet yoktu.Konferansta sadece bir kaç yıllık sorunlar değil , Osmalı Devleti’nden kalan yüzyıllık hesaplar görüşülecekti.

Türk heyeti, ülkenin geleceğini ilgilendiren çok ağır bir sorumluluk yüklenmişti. Karşısında Avrupa diplomasisinin kurnaz siyasetçileri yer alıyordu. İngilizler savaşta kazanamadıklarını barış masasında elde etmek istiyorlar, Türkleri galip değil yenilen bir millet gözüyle görüyorlardı.Oysaki İsmet Paşa aldığı talimat gereği kapitülasyonlar, azınlıklar, doğu sınırı, Doğu Trakya Sınırı ve Adalar konusunda taviz vermek istemiyordu.Türkiye’nin tam bağımsızlığını korumak da kararlı olduğunu vurguladı. Konuşmasını “Çok acı, ıstırap çektik, çok kan akıttık. Bütün medeni milletler gibi hürriyet ve istiklal istiyoruz.” sözleriyle kapattı.

İtilaf Develetleri ise Türkiye’nin yeni durumu ve kazandığı başarıyı anlamamış görünüyorlardı. Kapitülasyonlardan ve Türk toprakları üzerinde bir Ermeni Develeti kurma düşüncesiden vazgeçmiyorlardı. İngiltere ise özellikle Musul ve Boğazlar konusunda direniyordu. Yunanistanla olan sorunlarda da bir anlaşmaya varılamıyordu.

İtilaf Devletlerininuzlaşmaz tutumları ve kabul edilemezz istekleri nedeniyle görüşmelerden olumlu bir sonuç alınamadı. İngiltere temsillcisi Lord Curzon’un tehtidler savurarak salonu terketmesi ile görüşmeler kesildi.(4 Şubat 1922). Bunun üzerine Türk heyeti de ülkeye döndü.

Ordumuz her ihtimali dikkate alarak yeni bir savaş için hazırlanmaya başladı. Düğer yandan Türk heyetine yünelik eleştiriler ve mecliste tartışmalar yaşandı.Kurtuluş Savaşını başarıyla yöneten I.TBMM artk yıpranmıştı.Mustafa Kemel I.TBMM’nin görevini tamamladığı ve ileride yapacağı inkılapları benimseyecek yeni bir meclis oluşturmaya kara verdi.I. TBMM 16 Nisan 1923 de son toplantısını yaparak seçim kararı aldı.

İtilaf devletlerinin isteği üzerine Lozan Barışı görüşmeleri 23 Nisan 1923 de yeniden başladı.Bu arada İtilaf Devletleri uzlaşmaz tutum sergileyen eski temsilcilerini değiştirmiş, konferansa daha ılımlı diplomatlar göndermişlerdi. Konferansta uzun tartışmaladan sonra genellikle İsmet Paşa’nın istekleri aşama aşama kabul edildi. 24 Temmuz 1923 de Lozan Barış Antlaşması imzalandı.

143 maddeden oluşan Lozan Barış Antlaşması’nın esaslarını şöyle özetleyebiliriz.

· Sınırlar: Türkiye-Yunanistan sınırı, Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirtildiği gibi Meriç Nehri sınır olacak şekilde çizildi.Ancak savaş tazminatına kasrşılık İmraz ve Bozcaada Türkiye’ye, Balkan savaşlarından beri Yunanistan’ın işgalinde bulunan Ege Denizindeki diğerAdalar Yunanistan’da kaldı. Ancak Yunanistan Türkiye’ye yakın olan adaları silahlar durmayacaktı.

· Suriye sınırı: Fransa ile 20 Ekim 1921 de yapılan Anlara Antlaşması’nda olduğu sehliyte kabul edildi.

· Irak Sınırı: Türkiye ile İngiltere mandasında olan Irak sınırının belirlenmesi Musul sorunu nedeniyle çözüme kavuşturulamadı. Türkiye-Irak sınırı 9 ay içinde çözümlenmek üzere Türk-İngiliz görüşmelerine bırakıldı. Bu görüşmelerden de olumlu bir sonuç elde edilemediği durumda konuyu Milletler Cemiyeti çözecekti.

· Kapitülasyonlar tüm sonuçlarıyla birlikte kaldırıldı. Osmanlı Devleti’nden kalan dış borçlar, imparatorluğun parçalanmasıyla ortaya çıkan devletlere paylaştırıldı. Tüerkiye kendi payına düşen miktarı Türk parası veya Fransız Frangı ile taksitlerle ödemeyi kabul etti. Ayrıca Düyan-ı Umumiye İdaresi kaldırılarak borçların ödenmesi konusundaki her türlü yabancı denetimine son verilmiştir.

· Azınlıklar: Türkiye’de kalan tüm azınlıkların Türk vatandaşı olması kararlaştırıldı. İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri dışında Yunanistan’da kalan Türklerle Türkiye ‘de yaşayan Rumlar yer değiştirecekti. Böylece yabancı devletlerin azınlıkları bahane ederek içişlerimize karışmaları önlenmiş oldu.

· Savaş tazminatı: I. Dünya savaşı nedeniyle bizden istenen savaş tazminatı

Reddedilmiş, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların Anadolu’da yaptığı tahribata karşılık savaş tazminatı ödemeleri kararlaştırılmıştır. Yunanistan’ın buna karşılık Karaağaç vee çevresini Türkiye’ye bırakılması kabul edilmiştir.

· Boğazlar:Boğazların her iki yakasında 15 km lik bir bölge askerden arındıralacak. Boğazlar barış zamanında askeri nitelikte olmayan gemilere açık tutulacak. Ancak Türkiye savaşa girerse düşman uçaklarının ve gemilerinin geçişini engelleyebilecek ve Boğazları silahlandırabilecek.Boğazlar başkanlığını Türkiye’nin yapacağı uluslararası bir Boğazlar Komisyonu’nun yönetimine bırakılacak. Karadenizde sınırı olan devletlere bazı kolaylıklar sağlanacak.

· İtilaf Devletleri 6 hafta içinde İstanbul ve Boğazları boşaltacaklar.

Lozan Barış Antlaşması’nın Önemi

23 Ağustos 1923 de TBMM tarafından Lozan Barış Antlaşması ile İtilaf Devletlerinin

işgal kuvvetleri Dolmabahçe önlerine Türk askerini ve Bayrağını selamlayıp Türk vatanın terk etiler.6 Ekim 1923 de Türk kuvvetleri İstanbul’a girdi. Böylece Mustafa Kemal’in 13 Kasım 1918 de boğazdaki düşman kuvvetleri için söylediği “Geldikleri gibi giderler” sözü de gerçekleşmiş, Türk vatanı düşmandan tamamen temizlenmiş olmuştu.

Lozan Barış Antlaşması Osmanlı Devleti’nin sona erdiği, yeni Türk devletinin siyasi ve ekonomik bağımsızlığının dünyaca kabul edildiği bir başarıdır. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti üzerinde yeni,genç, uluslararası alanda eşit haklara sahip bağımsız bir Türk devleti doğmuş oluyordu. Türk devletinin 4 yıldır sürdürdüğü onurlu mücadelesi sonunda kazandığı bu siyasi zafer, bağımsızlık mücadelesi veren bir çok millete ilham kaynağı olmuştur.

Lozan Barış Antlaşması ile Misak-ı Milli büyük ölçüde gerçekleşmiş,Türk devlet, asırlardı ekonomik bakımdan kalkınmasını engelleyen kapitülasyon yükünden kurtulmuştur.

Türk milletinin huzurlu ve uzun ömürlü barış dönemini başlatan bu antlaşma Ortadoğu ve Balkanlarda da barış ve istikrarın habercisi olmuştur. Diğer yandan Anadolu üzerindeki Ermeni ve Rum iddialarının sonsuza kadar tarihe gömülmesini sağlamıştır.

Mustafa Kemal Lozan Barış Antlaşması için şunlar söylemiştir;

“Lozan Antlaşması, Türk milletinin aleyhine yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tammlandığı sanılmış büyük bir süikastın çöküşünü bildiren bir belgedir. Osmanlı Devleti’ne ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir.”

BALKAN ANTANTI

Türkiye Milletler cemiyetine katıldığı zaman Balkan Devletleri arasındada büyük bir yakınlaşma ve işbirliği başlamıştı.Bu gelişme 1934 yılında Balkan Antantı denilen ittifakı ortaya çıkmıştır.Balkanlılar arasındaki yakınlaşmanın esas unsuru ise 1930 Ekiminde’ki Türk-Yunan antlaşmalarının doğurduğu Türk-Yunan yakınlaşmasıdır.Öte yandan Locorno Anlaşmaları-Kellogg Paktı ve Litvinov Protokolu gibi barışçı teşebbüslerle Küçük Antant gibi Statükoyucu İttifakların ortaya çıkmasıda Balkanlaradaki işbirliğinde teşvik edici etkenler olmuştur.Balkan Birliği konusunda ilk adımlar Balkan hükümetleri tarafından değil fakat gayri resmi çabalarla atılmıştır.Dünya Barış Kongresi Derneğinin 1929 Ekimde Atinada yaptığı toplantıda kongre başkanı ve eski Yunan Başkanlarından Aleksandr Papanastasiyu devamlı bir Balkan Antantı kurulması fikrini orataya atmış ve Türkiye dahil Balkanlı delegasyonlar bu fikri kabul ederek 1930 Ekimde Atinada Birinci Balkan Konferansı açılmıştır.Bundan sonra bu konferanslar Atina -İstanbul-Bükreş ve Selanik olamak üzere her yıl tekrarlanarak Balkan Milletleri arasında bir işbirliği kurulmuştur. Bu konferanslar sonunda Balkan Ticaret ve Sanayi Odası-Balkan Denizcilik Bürosu-Balkan Ziraat Odası-Balkan Turist Federasyonu -Balkan Hukukçular Komisyonu -Balkan Tıp Federasyonu gibi teşekküller ortaya çıkmıştır.1932 de yapılan üçüncü Balkan konferansı ise bir Balkan Paktı tasarısı ortaya çıkartmıştır ki bu suretle iş birliği faliyetleri bununla siyasal münasebetler alanına geçirilmiş olmaktaydı.

Bununla beraber siyasal işbirliğinin gerçekleşmesi hemen mümkün olmadı.Balkan Konferanslarında görülmüştü ki özellikle Bulgaristan işbirliğinde çekingen davranmakta dır.Arnavutluk ile Bulgaristan Balkan Konferanslarında revizyonist gayelerini dolaylı bir şekilde belirterek azınlık meselelerinin de tartışmasında ısrar etmişler fakat Türkiye -Yunanistan -Yugaslavya ve Romanya buna engel olmuşlardı.Bununla beraber özellikle Türkiye uzlaştırıcı bir politika izliyerek Bulgaristanın tam işbirliğini sağlamaya çalışmış lakin başarılı olamamıştır.1933 Şubatında Küçük Antantın devamlı bir statü ve teşkilat kurması ve Almanyada Nazi Partisinin iktidara geçmesi Balkanlarıda harekete geçmeye sevk etmiştir.Türkiye ve Yunanistan siyasal alanda Bulgaristanda bir işbirliği kurulmasına ve bu konuda bir paktın imzasına karar verip 1933 Mayısında bu düşüncelerini Bulgaristana bildirdiler.Fakat Bulgaristan teklife yanaşmayınca Türkiye ve Yunanistan 14 Eylül 1933 de bir samimi anlaşma paktı (Pacte d’Entente Cordiale) imzaladılar.

10 yıl için imzalanmış olan bu pakt ile iki devlet sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlardı.Bu hüküm Makedonya üzerindeki emellerinden kurtulamayan Bulgaristanda tepki ve sinirlilik uyandırıyordu.Bulgaristanın bu şüphelerini gidermek ve Bulgaristanıda bu pakta almak için Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ve Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofyaya gittilersede bir sonuç elde edemediler.

Türk-Yunan Paktı Romanyayı harekete geçirdi ve Romanya Dış İşleri Bakanı Titulescunun Ankarayı ziyareti sırasında 17 Ekim 1933 Türkiye ile Romanya arasında dostluk,saldırmazlık,hakem ve uzlaşma anlaşması imzalandı ve Romanyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebeplerden biri Bulgaristanın revizyonist isteklerinden çekinmesi,diğeride kendi deniz ticaretini bogazlarda serbest geçişin bekçisi olan Türkiyeye bağlı bulunması idi.Türkiyenin yaptıgı bu antlaşmalar Bulgarisrtanı sinirlendirdiğinden Bulgar basını Türkiye alehine kampanya açmış ve bu kampanya Türkiye basını tarafından cevapsız bırakıldı.Lakin Bulgaristanın bu tutumu Yugoslavyayı korkuttuğundan Türk Dış İşleri Bakanının Belgradı ziyareti sırasında Türkiye -Yugoslavya arasınde 27 Kasım 1933 de bir dotluk ve saldırmazlık antlaşması imzalandı.Yugoslavyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebep Bulgaristandan duydugu endişe kadar İtalyanın Arnavutltkta kurduğu kontrolun kendisi bakımından yarattığı tehlike idi.Bu antlaşmaların her üçüde aynı gayeyi taşıdığına ve gayelerde bir farklılık olmadığına göre yapılması gereken normal iş 4 devletin tek bir anlaşma ile birbirlerine bağlanmaları idi.İşte bu iş 9 Şubat 1934 tarihinde Balkan Antantının imzası ile gerçekleşti.Balkan Antantı ile taraflar sınırlarını karşılıklı olarak garanti altına alırlar ve birbirlerine danışmadan herhangi bir balkan devleti ile birlikte bir siyasal harekette bulunmayı veya siyasal anlaşma yapmamaya taahhüt ediyorlardı.Balkan Antantının ortaya çıkmasında asıl baş rolü Türkiye oynadıysada bu antantı sonuna kadar sadakat ile bağlana Türkiye oldu.Fakat bu anlaşma dört Balkan devleti arasında amaç edilen sıkı siyasal iş birliği gerçekleştiremedi,ve başlangıçtan itibaren bazı zayıflık unsurlarına sahip oldu.Antant ile birlikte gizli bir protokol de imzalandı.Buna göre taraflardan biri Balkanlı olmayan bir devlet tarafından saldırıya uğrar ve bir Balkan devletide saldırgana yardım ederse diğer taraflar bu Balkanlı saldırgana karşı birlikte savaşa gireceklerdir.Fakat bu protokol üzerine Türkiye bir Rus-Romen savaşında Romanyaya yardım etmeyecegini Rusyaya bildirmiştir.Yunanistanda bu protokole kendisine İtalya ile çatışmaya götürmeyecegi hususunda rezerv koymuştur.Öteyandan Balkan Antantı Batılılar ve Küçük Antantın kurucusu Çekoslavakya tarafında büyük bir hoşnutlukla karşılanmakla beraber 1936 dan itibaren Avrupada burhanların şiddetlenmesi ve Berlin Roma Mihverinin ağır basmaya başlaması Balkan Antantını zayıflamaya doğru götürmüştür.Bu gelişme özellikle 1937 den itibaren belirli bir hal almıştır.1936 da Avrupada Almanyanın üstünlüğü belirlenince Romanya-Bulgaristan ve Macaristandan fazla Almanyada endişe duymuş ve Balkan Antantı ile ilgisini zayıflatmıştır.Yugoslavya ise Berlin Roma mihveri karşısında İtalya ve Bulgaristanla anlaşma yoluna gitmiştir.Bulgaristan ve Yugoslavya arasında 24 Ocak 1937 de bir yıkılmaz barış ve samimi ebedi dostluk antlaşması imzalandı.Bunun arkasında Yugoslavya 25 Mart 1937 İtalya ile bir antlaşma imzaladı.5 yıl için imzalan bu anlaşma bu antlaşmanın tarafların mevcut milletler arası taahhütlerine helal getirmeyecegi belirtiliyor idisede 2 madde ile 2 devlet birbirlerini ilgilendiren ortak meselelerde birbirlerine danışma taahhudünde bulunuyorlardı.Bu ise Yugoslavyayı Balkan iş birliğinde daima İtalyayı hesaba katmak zorunluluğunda bırakıyorduBulgaristan-Yunanistan anlaşmasının imzasından önce Yugoslavya diğer Balkan Antantı ortaklarının muvafaketini almış sada Balkan Antantı birinci planda Bulgaristana yöneldiğine göre Yugoslavya-Bulgaristan antlaşması bu antlaşmanın ruhuna aykırı idi.Nihayet İtalyanın gittikçe kuvvetlenmesi Yunanistanıda İtalyaya karşı yumuşak bir tutuma götürmüştür.Münih konferansı ile Çekoslovakyanın parçalanması Küçük Antanta son verdiği gibi 1939 yılının olaylarıda Balkan Antantını parçalayacaktır.

GİRİŞ

Toplumsal yaşamda birçok fonksiyonu bulunanan devletin en önemli ve tarih boyunca tartışma konusu olan fonksiyonlarından biri ekonomi ile ilgili olanıdır. Varolduğu günden itibaren doğrudan ya da dolaylı olarak ekonomik yaşamda çeşitli fonksiyonlar üstlenen devlet, başlangıçta kurallar koyarak düzenleyicilik rolü üstlenirken, daha sonraları bir işletmeci olarak ekonomik yaşamın içinde doğrudan yer almıştır.

Devletin girişimci olarak ekonomik yaşamda yer alması, kamu iktisadi teşebbüsleri ile olur. Günümüzde KİT’ler yoğun olarak tartışılan konuların başında gelmektedir. Devletin ekonomiye doğrudan müdahale ihtiyacının sonucu olarak ortaya çıkmış olan KİT’ler, bu bağlamda amaç değil, çeşitli makro ekonomik hedefleri gerçekleştirmek için seçilmiş araç görevini üstlenmişlerdir.

1970’li yıllarda yaşanan, genel olarak petrol krizinden kaynaklanan ekonomik durgunluğun sonucunda, mevcut devlet müdahalelerinin bu durgunluğu aşmaya yetmediğini, dolayısıyla devletin doğrudan müdahalelerinin azaltılması ve buna bağlı olarak, sadece düzenleyici rolünü üstlenmesine dayanan görüşler ağırlık kazanmıştır. “Daha az devlet” olarak özetlenebilecek bu görüşler ışığında, devletin ekonomik yaşamda sınırlandırılması ve KİT’lerin özelleştirilmesi politikalarının uygulanmasına geçilmiştir.

Özelleştirme politikalarının savunucuları, devletin ekonomide çok yer kapladığını, kaynakları verimsiz kullandığını, üretim artışını ve sonuç olarak da ekonomik gelişmeyi yeterince sağlayamadığını ileri sürmektedirler. Bu görüşe göre, özelleştirme politikalarının uygulanması sonucunda hem genel ekonomi, hem de özelleştirilen işletmeler üzerinde iyileştirici etkiler oluşacaktır. Özelleştirme sonrası verimli çalışan işletmeler oluşturulacak, bu da ekonominin genel performansını yükseltecektir.

Yapılan bu çalışmanın temel amacı, özelleştirilen işletmelerde verimlilik artışının sağlanıp sağlanmadığının, bu konuyla ilgi Türkiye ve dünyada yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarından da faydalanarak incelenmesidir.

1. VERİMLİLİĞİN TANIMI VE ÖNEMİ

1.1 . Genel Olarak Verimlilik Kavramı

Verimlilik, genelde kesin olmaktan uzak, tanımlanmasında teorik güçlükler ve

ölçülmesinde teknik zorluklar olan bir kavramdır. Günümüzde, verimlilik kavramına büyük değer verilmekte ve bu nedenle çeşitli alanlarda verimliliğin belirlenmesi, ölçülmesi ve değerlendirilmesi konularında yoğun çalışmalar yapılmaktadır.

Bireyler meslek gruplarına ve ilgilendikleri faaliyet konularına göre verimliliğe farklı anlamlar yüklemektedirler. Yatırımcılar açısından daha çok, karlı yeni yatırım imkanları sağlayan verimlilik, işçiler için daha yüksek ücret, daha kısa çalışma süresi, daha çok tatmin duyma demektir. Tüketiciler ve tüm toplum açısından ise verimlilik, daha kaliteli ve ucuz mal veya hizmet, ihtiyaçların daha etkin karşılanması anlamına gelir.

Verimlilik, Latince kökü “prodücure” olan ve günümüzde “prodüktivite” sözcüğü karşılığı olan bir kavramdır. Verimlilik veya prodüktivite sözcüğü her şeyden önce belli bir dönemdeki üretim faaliyeti sonucu gerçekleştirilen çıktı ile bu çıktının elde edilmesi için kullanılan girdi arasındaki ilişkiyi ifade etmekte ve kısaca;

Verimlilik = Çıktı / Girdi

olarak tanımlanmaktadır.

Verimlilik, üretimden elde edilenlerin, üretim sırasında harcanan üretim faktörlerine oranını ifade etmektedir. Buna göre, verimliliği arttırabilmek için ya üretimde kullanılan üretim faktörlerini sabit tutarak üretim miktarını arttırabilmek ya da üretim miktarını sabit tutarak kullanılan üretim faktörleri miktarını azaltabilmek gerekmektedir.

1.2 . Çeşitli Verimlilik Kavramları

Verimlilik kavramı, genellikle verimliliğin ölçülmesi konusunda yapılan

çalışmalarda çeşitli şekillerde ele alınabilmektedir. Bunlardan başlıcaları; toplam faktör verimliliği, kısmi verimlilik, teknik verimlilik ve ekonomik verimliliktir.

1.2.1. Kısmi Verimlilik

Toplam çıktının tüm üretim faktörlerine değil de her bir girdiye ayrı ayrı bölünmesi kısmi verimlilik kavramını ortaya çıkarmakta ve iş gücü verimliliği, sermaye verimliliği, hammadde verimliliği gibi ele alınan girdilerin ismi ile anılmaktadır. Kısmi verimlilik adından da anlaşılacağı gibi tek bir üretim faktörüne bağlı olarak çıktıda meydana gelen değişmeyi belirler. Bu verimlilik katsayısı belli bir zaman dilimi içinde söz konusu faktörden sağlanan tasarrufları göstermesi bakımından uygun bir ölçüdür.

İşgücünün üretimin tek sosyal ve evrensel faktörü olmasına bağlı olarak, bir kısmi verimlilik türü olarak emek verimliliği, günümüzde büyük önem kazanmıştır. Öyle ki, özel olarak belirtilmediği sürece kısmi verimlilik kavramından genel olarak emek verimliliği anlaşılmaktadır.

1.2.2. Toplam Faktör Verimliliği

Toplam faktör verimliliği belli bir üretim faaliyeti sonucunda elde edilen toplam çıktının bunun elde edilmesinde kullanılan üretim faktörlerine oranı şeklinde tanımlanır. Bu verimlilik türünde çıktı üretimde kullanılan tüm faktörlerle karşılaştırmaya tabi tutulur. Bütün üretim faktörlerinin dikkate alınarak performansın tüm olarak değerlendirilmesi bu verimlilik türünün avantajıdır.

Verimlilik artışlarının bir ekonominin üretim potansiyeli üzerindeki etkisi düşünüldüğü zaman, ekonominin tüm etkenliğindeki değişmeyi doğru ve tam olarak tahmin etmeye yardımcı olacak bir araca ihtiyaç doğmaktadır. Üretim üzerinde etkili olan ve nicel hale getirilebilen tüm faktörleri içeren toplam faktör verimliliği analizleri, verimlilik düzeyini ve değişim yönünü saptadığı gibi değişimim nedenlerine ilişkin değerlendirmeler yapılmasına imkan verir. Ancak, şunu da belirtmek gerekir, toplam faktör verimliliği oranında yer alan toplam çıktının ve bu toplam çıktının elde edilmesinde kullanılan toplam üretim faktörünü miktarının ölçülmesi bu konunun en zor yönünü oluşturmaktadır.

1.2.3. Teknik Verimlilik

Belli miktardaki çıktının eskisine oranla daha az zaman ve çaba sonucu elde edilmesi teknik verimlilik kavramıyla ifade edilir. Buna üretilen mamulün yapısı, uygulanan üretim metodu gibi unsurlar etki eder.

1.2.4. Ekonomik Verimlilik

Günümüzde artık verimliliğin ekonomik yönü sosyal yönünden daha fazla önem kazanmıştır. Bu nedenle, özellikle verimlilik dendiği zaman, ekonomi açısından ele alınan ve çeşitli hesaplamalara bağlı olarak elde edilen sonuçlar anlatılmaktadır.

Bir ülkedeki üretim kaynaklarının en verimli olacak şekilde kullanılmasına ekonomik verimlilik denir. Ekonomik verimliliğin ölçülmesinin amacı, ülkedeki üretimin gelişme hızını, gerek dönemler itibariyle gerekse öteki ülkelerle karşılaştırarak bazı sonuçlara ulaşmaktır.

1.3. Verimlilik ve Diğer Performans Göstergeleri İlişkisi

Verimliliğin net bir kavram olarak ortaya çıkmasını sağlayabilmek için

kendisine yakın anlamlar taşıyan bazı terimleri de ortaya koymak gerekmektedir.

1.3.1. Randıman

Verimlilik ile en çok karıştırılabilecek terimlerin başında gelmektedir. Randıman, çıktı açısından ölçü olarak kullanılmakta ve kısa bir süreyi içermektedir. Bu yönüyle daha uzun zaman (ay, yıl, vb) birimi içinde ölçülen verimlilikten farklıdır. Bu bağlamda bir motorun, bir işçinin, bir hammaddenin ya da toprağın randımanından söz edilebilir.

Birçok durumda kullanılacak bir üretim aracının belirli bir süredeki kapasitesi önceden tespit edilir. Fiili miktar ile önceden tespit edilen üretim miktarı karşılaştırılarak randıman tayin edilir. Örneğin, elektrikle çalışan bir motorun randımanın %95 olması bu motorun kullandığı enerjinin %95’ini mekanik kuvvet olarak vermesi anlamına gelir. Verimlilik ise birim girdi başına çıktıyı gösteren bir orandır. Bu anlamda verimlilik, işletme bazında hesaplanabileceği gibi, bir endüstri dalı ya da bir ülkedeki sektörler çapında da hesaplanabilir. Randıman ve verimliliğin anlam olarak yaklaşması daha çok bir üretim faktörünün verimliliğinin ölçülmesi durumunda ortaya çıkmaktadır.

1.3.2. Etkenlik

Belirli bir çıktı miktarı elde edilmesi için kullanılan işçilik, hammadde, malzeme ve dışarıdan sağlanan fayda ve hizmetler gibi kaynakların ne kadar etken kullanıldığını ortaya koymak için kullanılan bir kavramdır. Etkenlik derecesi, standart değerin fiili değere oranlanması yoluyla hesaplanır. Standart değer, teknik imkanlarla elde edilmesi mümkün olan değerdir. Üretimdeki standart değere ulaşılmadığı sürece etkenlik derecesi düşük olacaktır. Bu şartlarda üretimi arttırmak için daha fazla zaman,emek ve materyal harcamak gerekecektir. Görüldüğü gibi etkenlik de verimlilikten farklıdır. Üretimde çıktıların girdilere oranı yerine standart değerler fiili değerlere oranlanmaktadır.

1.4. Verimliliğin Önemi

Son yıllarda dünyada ve ülkemizde verimlilik çok önemli bir kavram haline gelmiştir. Bu kavramın öne çıkmasında bazı gelişmelerin önemli rolü vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Yoğun talep, ölçek ekonomileri, yeni kaynakların yoğun kullanımı gibi 1950 ve 1960’lı yılların uygun ve elverişli koşullarının günümüzde büyük ölçüde devam etmiyor olması.

2) Artan petrol fiyatları (özellikle 1970’ler), artan sermaye maliyeti ve enflasyon sonucunda yatırımlarda ortaya çıkan yavaşlama gibi gerek dünya, gerekse ulusal ekonomilerde beliren rahatsızlık ve karışıklıklar.

3) Bir çok alanda hızlanan teknolojik değişmeye bağlı olarak sermaye ve işgücünden tasarruf sağlayan teknolojik uygulamaların artması, aynı zamanda paradoksal olarak bazı gelişmiş ülkelerin yetişmiş işgücü azlığından dolayı sermaye yoğun teknolojiyi yeğlemesi, buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde sermaye kıtlığı ve büyük oranlardaki işsizlik sorunu nedeniyle, mevcut olan insan kaynaklarının daha etkin kullanımı, geliştirilmesi ve yeni işler yaratılmasının gündeme gelmesi.

Bugün, verimlilik düzeyi ile bir taraftan refah, yaşam düzeyi, gelir bölüşümü gibi makro konular, diğer yandan da ücretler, maliyetler gibi temel değişkenler arasında somut ilişkiler kurulmaktadır. Ülkeler arası karşılaştırmalarda ve işletmelerin başarılarının ortaya konulmasında bir gösterge olan verimliliğin bu bağlamda ulusal ekonomiler, işletmeler, çalışanlar ve tüketiciler açısından önemi ayrı ayrı incelenebilir.

1.4.1. Ulusal Ekonomiler Açısından Verimliliğinin Önemi

Ekonomi biliminde makro açıdan verimlilik tüm faktörlerin en iyi biçimde kullanılması anlamını taşır. Üretim faktörlerinin üretebilme yetenekleri olarak ele alındığında verimlilik, bu faktörlerin kalkınmaya katkılarının bir ölçüsü gibi kullanılabilir.

Kaynakların kısıtlı buna karşılık ülke nüfusunun mevcut kaynaklara göre nisbi olarak fazla ve ihtiyaçların sonsuz olduğu ulusal ekonomilerde, hedeflenen refah düzeyine varılabilmesi kaynakların en iyi şekilde yani verimli olarak kullanılmasına bağlıdır. Bu anlamda, her alanda olduğu gibi, ekonomik kalkınmanın sağlanmasında da verimliliğin hayati bir öneme sahip olduğu söylenebilir. Nicelik ve nitelik itibariyle maddi ve beşeri kaynakları yeterli olmayan gelişmekte olan ülkelerin; emek, sermaye, makine, bilgi, teknoloji gibi üretim için zorunlu olan kaynakları en verimli ve etkin şekilde kullanmaları, içinde bulunulan kısır döngünün kırılması için zorunlu bir yoldur. Düşük düzeydeki verimlilik bu ülkelerin kalkınmasındaki en önemli engellerden birisidir. Bu ülkelerin kalkınmaları çeşitli sektörlerdeki kaynakların verimli kullanılmalarına bağlıdır.

Verimlilik artışlarının ekonomik hayatta oynadığı rol, sadece ekonomik kalkınmayı mümkün kılan önemli bir araç olarak tek yanlı değil, aynı zamanda böyle bir ekonomik kalkınmayı istikrar içinde, enflasyona imkan tanımadan sağlayabileceği için iki yönlüdür. Gelişmekte olan ülkelerde yatırımlar arttıkça enflasyonist eğilimler de ortaya çıkmaktadır. Eğer yatırımlarla birlikte verimlilik düzeyi de arttırılabilirse ekonomiyi bu gibi dengesizliklerden kurtarmak mümkün olacaktır. Çünkü, verimlilik düzeyinde meydana gelen artışlar, reel gelirleri arttırarak, fiyatların sabit kalmasına ve böylece, hem ekonomik kalkınmaya hem de kalkınmanın istikrar içinde sağlanmasına imkan verecektir.

Ulusal düzeyde verimliliğin arttırılması ve buna bağlı olarak ulusal gelirin yükseltilmesi, bunun yanında kişi başına düşen gelirin dengeli bir şekilde arttırılması, ulusal ekonomi politikalarının temel hedefleri arasındadır. Verimliliğin ulusal refahı arttırmadaki önemi bugün herkes tarafından kabul edilmektedir. Örneğin, 1966-1983 yılları arasında Singapur’da kişi başına düşen milli gelir artışının %50’sinden fazlasının emek verimliliğindeki artıştan kaynaklandığı ortaya çıkmıştır.

Bir ekonominin tümünü verimli hale getirmeden küreselleşen dünya ekonomisine uyum sağlamak ve dünya ticaretinden giderek artan oranda pay almak mümkün değildir. Bu bağlamda verimlilik aynı zamanda bir ulusal ekonominin rekabet gücünün de belirleyicisi konumundadır. Verimlilik düzeyi artan bir ekonomi, daha ucuz ve kaliteli mallar üreterek uluslar arası piyasalarda rekabet üstünlüğü elde etme imkanlarına sahip olabilmektedir.

1.4.2. İşletmeler Açısından Verimliliğin Önemi

İşletmelerde verimliliğe, üretim sürecinde kullanılacak hammadde, malzeme, emek, arazi, makine, donatım ve enerji gibi kaynakların ne ölçüde etkin kullanıldığını belirleyen bir gösterge olarak bakılmaktadır. Üretim düzeyi ile tek tek ya da toplu olarak yakın ilişkisi olan bu girdilerin, üretimle ilişkilerini belirleyen kendi verimlilik oranlarının bilinmesi ve bunların değişik koşullar altında eğilimlerinin izlenmesi, gerektiğinde bunlardan bir ya da birkaçının nitelik veya niceliğinin değiştirilip diğerlerinin yerine kullanılarak en iyi girdi bileşiminin ve en yüksek üretim düzeyinin elde edilmesine olanak sağlar.

İşletmelerin başarılarının ölçülmesinde verimliliğin rolü büyüktür. Bir çok durumda işletmeler arası karşılaştırmalar verimlilikleri açısından yapılmakta ve performanslarının değerlendirilmesinde kullanılmaktadır.

İşletmelerde üretimde kullanılan girdi miktarı ne kadar az, elde edilen çıktı ürün miktarı ne kadar çok olursa verimlilik o derece yüksek olacaktır. Verimliliğin yüksek olması durumunda maliyetler düşük ve toplam üretim miktarı yüksek demektir. Bunun sonucunda, işletmenin rekabet gücü artacak, satışları ve toplam karı yükselecek, daha yüksek ücret ödeme imkanı yanında yeni yatırım imkanları da artacaktır.

Bilindiği gibi, tüm üretim faktörlerini tedarik ederek en yüksek kalite ve miktarda üretimi sağlayacak şekilde planlamak, koordine etmek, denetlemek ve yönetmek işletmece yöneticilerinin temel grevlerindendir. Buna göre verimlilik, işletme yöneticilerinin performans ve başarılarının ölçülmesi açısından da ayrı bir önem taşımaktadır. Ayrıca, günümüz işletmelerinde yönetimin ekonomik ve teknik yönlerinin birbirini tamamlayacak şekilde önem kazandığı ve birçok durumda yöneticilerin teknik konular dışında ekonomik konulara yabancı kaldığı düşünülürse, bu noktada verimlilik ve verimlilik ölçümünün yöneticiye gerek teknik, gerekse ekonomik sorunları çözmede yardımcı olacağı da bir gerçektir.

1.4.3. Çalışanlar Açısından Verimliliğin Önemi

Çalışanlar açısından verimlilik, gelir bölüşümü yönünden büyük önem taşımaktadır. Ücret artışlarının sadece tarafların toplu pazarlık güçlerine bağlı olarak belirlenmesi sonucunda, verimlilik artış oranından fazla olan ücret artışları rekabetçi bir ekonomide enflasyona ve işsizliğe neden olabilmektedir. Oysa gelirler ve ücretteki aşınmanın, fiyat endekslerindeki artışların yansıtılması yoluyla önlenmesinin yanı sıra, verimlilik artışlarına bağlı ek düzenlemelerin de yapılması, hem gelir dağılımındaki bozulmayı, hem de işsizlik ve enflasyon arttırıcı etkileri önleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Verimlilik artışı, çalışanların bilgi ve becerilerinin artması, nitelik kazanmaları ve daha çok aranılır hale gelmelerine sebep olacağı gibi, aynı zamanda verimlilik ve ücret artışı ilişkisi de, çalışanlar açısından daha fazla ücret artışı, daha fazla iş güvenliği, daha huzurlu çalışma ortamı demektir.

Verimlilik artışlarının ücret ve gelirlerde bir artış anlamına geldiğinin toplumu oluşturan herkesçe anlaşıldığı ve bunun güvencelerinin sağlandığı bir ortamda, çalışanlar bir taraftan kalkınmadan pay almış olacaklar, diğer yandan da verimlilik artışlarına katkıda bulunmak yönünden teşvik edilmiş olacaklardır.

1.4.4. Tüketiciler Açısından Verimliliğin Önemi

Bilindiği gibi ürünlerin fiyatı, ara girdi maliyetlerine emek ve sermaye gibi temel girdi maliyetlerinin ilave edilmesiyle oluşur. Bu nedenle girdilerin verimliliği ile fiyatları arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucunda verimlilik artışının fiyatlarda gerilemeye ya da istikrara yol açtığı gözlenmiştir. Bu bağlamda, verimlilik düzeyinin yükseltilerek sağlanacak üretim artışlarının, enflasyona karşı yapılacak mücadelede en etkili ve güvenilir yol olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunun da ekonominin bütünü açısından olduğu kadar tüketici açısından da taşıdığı önem açıktır.

Sonuç olarak verimlilik; ücret politikalarının belirlenmesinde, yöneticilerin üretim faktörlerinde meydana gelen dalgalanmaları tespit etme ve gerekli önlemleri almasında, ülke kalkınmasının gerçekleştirilmesi ve hızlandırılmasında, enflasyon oranlarının düşürülmesinde, milli gelirin paylaşımında, işletmelerin akılcı bir şekilde çalışıp çalışmadığının tespitinde, firmalar arası ve ülkeler arası ekonomik karşılaştırmalarda kullanılan ekonomik araçların başında gelmektedir.

2. VERİMLİLİĞİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Verimliliği etkileyen faktörler iç ve dış faktörler olarak ikiye ayrılıp incelenebilir.

2.1. İç (Denetlenebilen) Faktörler

İşletmenin denetimi altında bulunan ve verimlilik üzerinde etkisi olduğu kabul edilen bu faktörlerin bazıları işletmeler tarafından kolayca etkilenebilir (değiştirilebilir) iken, bazılarının ise işletmeler tarafından değiştirilebilmesi ya da etkilenmesi daha zor geçekleşmektedir. Bu iç faktörlerden bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:

2.1.1. İnsan

Bir kuruluşta çalışanların tümü, insan unsuru olarak, verimlilik arttırma çabalarının temel kaynağı ve ana faktörünü oluşturur. Verimlilik amacının gerçekleşmesi büyük ölçüde işletmede çalışanların niteliğine ve kalitesine bağlıdır. İnsan faktörünün kullanımı, verimliliğe katkısı bakımından diğer faktörlere oranla daha fazlasını ortaya koymaktadır. Diğer faktörlere yönelik verimlilik arttırma tekniklerinin sağlayacağı imkanların bir üst sınırı olmasına karşılık, insan faktörü ve buna yönelik verimlilik arttırma tekniklerinin üst sınırı yoktur.

2.1.2. Makine ve Teçhizat

Makine ve teçhizatın verimliliği artışındaki önemi oldukça açıktır. Çünkü, bilindiği gibi verimlilik artışı için insan unsurunun, özellikle de emeğin etkinliğinin artması gerekli ancak yeterli değildir. Üretimde en önemli sermaye unsurunu teşkil eden makine ve teçhizatın da randımanının arttırılması gerekir. Bu nedenle; makine ve teçhizatın optimum süreç koşullarında çalıştırılması, iyi bir bakım onarım sisteminin kurulması, boş zamanların azaltılarak var olan makine teçhizat kapasitesinin daha etkili kullanılması gibi faaliyetler verimliliğin arttırılmasında önemli rol oynayabilir.

2.1.3. Teknoloji

Teknoloji; “malların üretim ve geliştirilmesinde uygulanabilen teknik ve yönetim, bilgi kümesi” veya “mal ya da ürünlerin üretimi ve yeni ürünlerin yaratılmasında bilimin uygulanması” olarak tanımlanabilir. Verimliliği etkileyen faktörlerden birisi de teknolojik yeniliklerdir. Yüksek dereceli, disiplinler arası, bilimsel içerikli ve araştırma yoğunluklu yeni teknolojilerin üretimde kullanılması; kaliteyi yükseltmekte, maliyetleri azaltmakta ve verimliliği arttırmaktadır. Bu bağlamda bilgi yoğun tekniklerle ve en az maliyetle en yüksek verim düzeyine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu nedenle verimliliği arttırmak için üretim ve hizmetlerde yeni teknolojiler kullanmak ve bilgi teknolojisinden her aşamada yararlanmak gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

2.1.4. Yönetim

Bir organizasyonun başında olan veya organizasyonun belli bir birimini yönetmekle sorumlu olan yönetici, işletmede kontrolü altındaki tüm kaynakların etkin ve verimli kullanımından sorumludur. Yani bir işletmenin bütün olarak başarısı ve aynı zamanda verim düzeyi yöneticilerin tutum, politika, strateji ve hepsinden daha önemlisi ortaya koydukları uygulamalara bağlıdır.

2.1.5. Hammadde ve Malzeme

Hammadde ve malzemeler (kimyasallar, yağlar, yakıtlar, yedek parçalar, ambalaj malzemeler) verimliliğin en önemli kaynaklarındandır. Üretimde kullanılan hammadde ve malzemelerin kalitesinin geliştirilmesi ya da hammadde ve malzemenin israf edilmemesi, bakiye ve kaybın azaltılması gerekir. İyi hammadde ve malzeme ile daha az emek ve daha çok makine kullanılarak birim maliyetler düşer ve sonuç olarak verimlilik artabilir.

2.1.6. İş Etüdü

İş etüdü, insan çalışmasını, bütün ilişkilerle birlikte inceleyen ve bu durumu etkileyen bütün etmenleri, gelişme imkanı yaratabilme amacıyla sistematik bir biçimde araştırmaya yönlenen bir tekniktir. İş etüdü, belirli bir faaliyeti yerine getirmede insan ve malzeme kaynaklarından muhtemel olan en çok çıktıyı sağlamak için kullanılan metot etüdü ve iş ölçümü tekniklerini içerir. İş etüdü, belli miktardaki kaynaklardan, belli çok küçük çaptaki işler dışında, daha fazla sermaye yatırımı yapmaksızın elde edilen üretimi arttırmak için kullanıldığında bu yönüyle verimlilikle yakından ilgilidir.

2.1.7. Kalite Kontrolü

Verimliliği etkileyen ve işletme tarafından denetlenebilen faktörlerden birisi de kalite kontrolüdür. Özellikle üretim aşamasında kullanılan girdilerin kalitesi, bitmiş mamullerin kalitesini de etkilemektedir. Bu durum ise işletmenin verim düzeyi ile yakından ilgilidir. Verim arttırıcı bir teknik olarak, özellikle son yıllarda oldukça önemli bir faktör haline gelen kalite kontrolü yönetimi ile zamandan, paradan, girdiden, işgücü ve enerjiden büyük ölçüde tasarruf sağlandığından verim düzeyi de artmaktadır.

2.1.8. Ölçek Büyüklüğü

Ölçek büyüklüğünün küçük olmasına bağlı olarak üretim maliyetleri yüksek olmakta sonuçta verimlilik düşük olabilmektedir. Üretim ölçeğinin büyük ve teknolojik yönden optimum olduğu durumda verimlilik yüksek olmakta ve buna bağlı olarak işletme, gerek fiyat ve maliyet, gerekse kalite yönünden önemli rekabet avantajları sağlayabilmektedir.

2.2. Dış (Denetlenemeyen) Faktörler

Verimliliği etkileyen dış faktörler, hükümet politikalarını ve kurumsal mekanizmaları; siyasi, ekonomik ve sosyal koşulları; iş ortamı, finansman, enerji, su, taşıma, iletişim ve hammadde sağlama olanakları gibi geniş bir alanı kapsamaktadır. İşletmenin verimliliğini etkileyen ancak işletmenin denetimi dışında bulunan temel makro verimlilik faktörlerinden bazıları şunlardır:

2.2.1. Yapısal Değişimler

Genellikle işletme yönetiminden bağımsız olarak ulusal verimlilik düzeyini ve işletme verimliliğini etkileyen yapısal değişimler ekonomik, sosyal ve demografik özelliklere sahiptir.

En önemli ekonomik yapısal değişimler istihdam kalıplarında, sermayenin bileşiminde, teknolojide, ölçekte ve rekabet edebilme olanakları alanlarında söz konusudur. İstihdamda tarımdan imalat sektörüne kaymalar, imalat endüstrilerinden hizmet endüstrilerine geçiş, rekabet yapısının geliştirilmesi, sermayenin bileşimindeki değişimler, ar-ge çalışmaları ve teknoloji kullanımının artması gibi ekonomik yapısal değişmeler makro düzeyde verimlilik artışında önemli olan faktörlerdir.

Doğum ve ölüm oranlarındaki değişmeler, nüfus yoğunluğunun bölgeler arsındaki değişimi, emek gücü içindeki kadın emek gücünün payı, eğitim olanaklarındaki gelişmeler, kültürel değerler ve davranış değişmelerinin tamamı demografik ve sosyal değişimler içinde değerlendirilmekte ve bunların da verimlilik üzerinde önemli etkileri olduğu bilinmektedir.

2.2.2. Doğal Kaynaklar

İnsangücü, arazi, enerji ve hammaddeler bir ülkenin en önemli doğal kaynaklarıdır. Bir ulusun bu kaynakları üretme, harekete geçirme ve kullanma yeteneğinin verimlilik üzerinde çok önemli etkisi vardır.

2.2.3. Hükümet Politikaları

Devlet dairelerindeki uygulamalar, fiyat kontrolleri, gelir ve ücret politikaları ile ilgili yönetmelikler, taşıma ve iletişim kolaylıkları, faiz oranları, tarifeler ve vergilerle ilgili mali önlem ve teşvikler olarak sıralanabilecek hükümet politikaları, strateji ve programları verimliliği büyük ölçüde etkilemektedir.

Daha önce de belirtildiği gibi verimliliği etkileyen iç faktörler tamamen işletme yönetiminin denetimindedir. Ancak verimlilik artışı sağlamak için uygun politika, plan ve programların tasarlanmasında iç faktörler kadar dış faktörler de incelenmeli, bilinmeli ve dikkate alınmalıdır.

3. KİT’LERDEKİ VERİMLİLİK

Bir karşılaştırma anlamı içeren verimlilik, belirli bir büyüklüğe göre ifade edilmezse net olmayan bir anlam taşımaktadır. Bu durumda herhangi bir işletme, sektör ya da ulusal ekonominin verimliliğinden söz edildiğinde bunun neye göre ölçüldüğü önem kazanmaktadır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan verimlilik tanımı ve ölçümü emeğe göre ve sermayeye göre verimlilik şeklinde ifade edilmektedir. Bu açıklamalara bağlı olarak burada KİT’lerdeki verimlilik düzeyi emek ve sermaye verimliliği açısından incelenecektir.

AT ülkeleri karşısında verimlilik düzeyi ve verimlilik artışı bakımından oldukça geri olan Türkiye’de kamu sektörü bazında verimlilik düzeyi ne durumdadır? MPM tarafından yapılan aralarında TÜPRAŞ ve Petkim’in de bulunduğu 20 büyük KİT’in verimlilik, satış karlılığı ve üretim açısından incelendiği bir araştırmada; KİT’lerin özsermaye ve karlılıklarının özellikle 1985 yılından sonra hızlı bir biçimde bozulduğu ve 1990’lı yıllarda kamu kuruluşlarının zararına çalışmaya başladıkları belirtilmektedir. Personel ve faiz giderleri başta olmak üzere girdi maliyetlerinin artması sonucu, KİT’lerin üretim maliyetleri büyük oranda artış gösterirken, buna bağlı olarak pahalı ve teknolojinin yenilenmemesinden kaynaklanan kalitesiz mal üretimi nedeniyle satışlarda bir gerileme ortaya çıkmıştır. KİT’lerin performansındaki bu gerileme eğiliminin verimlilik ve karlılığı olumsuz yönde etkilediği ve son yıllarda bilançoların hep zararla kapatıldığını belirten aynı araştırmada ayrıca, personel giderlerindeki artışın da 1989-1991 yılları arasında %100’ün üzerinde olduğu ifade edilmektedir.

3.1. KİT’lerde Verimliliğin Düşük Olmasının Nedenleri

Her kuruluş ayrı ayrı incelemeye tabi tutulduğunda, KİT’lerin içinde de verimliliği yüksek kuruluşlar çıkabilir. Ancak, yapılan bütün çalışmalar genel olarak KİT’lerdeki verimliliğin nispeten düşük olduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır.

Dikkat edilmesi gereken bir konu, KİT’lerin verimliliğinin “kamu yararı” kavramıyla değerlendirilmesi durumudur. Kamu yararı kavramı ise statik bir kavram olmaktan uzaktır. Değişen sosyo-ekonomik ve politik koşullara bağlı olarak kamu yararı da değişebilmektedir. Konuya bu açıdan bakıldığı takdirde; yerli sanayinin kurulmasına öncülük etmek, ülkede yeterli sermaye birikiminin oluşmasına katkıda bulunmak ve ekonominin gerektirdiği ara ve yatırım mallarının üretilmesi gibi, çeşitli görevler yüklenen KİT’lerin, kamu yararı açısından verimli oldukları söylenebilir.

Ancak, günümüzde artık kendi ayakları üzerinde durabilen bir sermaye sınıfının var olduğu ve sermaye birikiminin kurumsallaştığı Türkiye’de, KİT’lerin kamuya yararlı olmalarının ön koşulu olarak, teknik anlamda da verimli ve karlı olmaları gerektiği öne sürülmektedir.

KİT’lerde teknik anlamda verimliliğin düşük olmasının nedenlerinden ilki ve belki de en önemlisi, bu kuruluşların çeşitli politik ve bürokratik müdahalelere maruz kalmalarıdır. KİT’lerle ilgili kanunların ve KHK’lerin (Kanun Hükmünde Kararname) ilk maddelerinde kuruluşların özerk bir tarzda, verimlilik ve karlılık ilkeleri doğrultusunda çalışmaları ön görülmüş olmalarına rağmen, uygulamada özerklik ve verimlilik arsındaki ilişki göz ardı edilerek, ekonomik gerçeklere ters düşen politik müdahaleler devam etmiş, böylece KİT’lerin verimli olmalarının ön koşulu ortadan kalkmıştır.

KİT’lerde verimliliği etkileyen en önemli faktörlerden birisinin çağdaş teknolojiyi uygulamak olduğu dikkate alınmamıştır. Bugün işletmeci KİT’ler olarak isimlendirilen kuruluşlarda kullanılan teknoloji, ilk kuruldukları yılların teknolojisi, nispeten geri ve zamanı dolmuş teknolojilerdir. Bu bağlamda geçmişte kaynak yetersizliği nedeniyle teknoloji konusunda çağın gereklerine ayak uydurulamamış olması, KİT’lerde verimliliğin düşük olmasının önemli nedenlerinden birisidir.

Politik ve bürokratik baskılar, çağdaş teknolojinin uygulanmaması gibi faktörlerin dışında; bu kuruluşların bir istihdam deposu olarak görülmesi ve bu doğrultuda uygulanan dengesiz istihdam politikaları, işletme sermayesi yetersizliği, koruma şartlarında ithal ikamesi düşüncesiyle kurulmuş olmaları; bu nedenle hala rekabetçi bir zihniyetle yönetilmemeleri, maliyetleri yükselten gereksiz büyüklükleri, fiyat-maliyet ilişkisinin kurulamamsı, karar verme süreçlerinde görülen yetersizlik ve koordinasyon eksikliği, personel yetiştirilmesi ve eğitiminde görülen eksiklikler, verimliliğe dayalı bir ücret politikası olmaması gibi etkenler de KİT’lerde verimliliğin düşük seviyelerde olmasının doğrudan ya da dolaylı faktörleri olarak sayılabilir.

Türkiye ekonomisinde sürdürülmekte olan yapısal reformların en önemlisi kamu sektörünün mal ve hizmet üretimindeki yerinin yeniden tanımlanmasıdır. Görünürde sanayiye ucuz hammadde ve ara mal sağlanması avantajının gerisinde, KİT’lerin özel sektöre nazaran yüksek maliyet ve düşük verimlilikle çalışması, genelde Türk ekonomisini ve özellikle Türk sanayisini olumsuz bir yapılanmaya sevk etmektedir.

Dünyada piyasa ekonomisi uygulayan ülkeler yanında, merkezi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi yaşayan ülkelerde de, kamu girişimciliğinin kendini yenileyememesi, KİT’lerin karlı ve verimli çalışan kuruluşlar olamamaları, ekonomik, sosyal ve hukuki açılardan çeşitli problemlerin ortaya çıkması gibi nedenlerle, özellikle 1980’lerin başından itibaren kamunun elindeki işletmelerin özelleştirilmesi bir iktisat politikası aracı olarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda Türkiye’de de yukarıda sayılan verimsizlik nedenlerini değiştirmek ve KİT yönetimlerini pazara dönük organizasyonlar haline çevirmek için özelleştirme etkili bir araç olarak kabul edilmektedir.

4. ÖZELLEŞTİRMENİN TANIMI VE KAPSAMI

Bazı ülkelerde geçmişi çok eski tarihlere dayanmakla birlikte, 1980’li yıllarda birçok ülkede sistemli bir şekilde uygulama alanı bulan ve güncel konulardan biri durumuna gelen özelleştirme, herkesçe benimsenmiş tek ve kesin bir tanımı bulunmayan, çeşitli yaklaşımlarda farklı içerikte tanımlanan bir kavramdır. Her ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısına göre biçimlenen ve yorumlanan bir süreç olarak ortaya çıkan özelleştirme olgusunun anlaşılması için, bu kavrama ilişkin tanımları “dar” ve “geniş” anlamda ikiye ayırmak genel kabul görmektedir.

Dar anlamda özelleştirme; KİT’lerin mülkiyet ve yönetiminin özel kesime devredilmesi ya da kamu mülkiyetindeki işletmelerin kısmen ve ya tamamen özel sektöre satılması olarak tanımlanır. Günümüzde özellikle Türkiye’de özelleştirme bu tanımı ile yorumlanmakta, en azından uygulamaların bu tanıma uygun olarak yapıldığı bilinmektedir. Bununla birlikte dar anlamda özelleştirme tanımında bir görüş birliği olduğu söylenemez. Dar anlamda özelleştirme için bir taraftan mutlak bir mülkiyet devrinin gerekli olduğu ve bunun için KİT sermayesinin en az %51’inin devredilmesi gerektiği ileri sürülürken, diğer yandan bu konuda devredilecek sermaye payının önemli olmadığı, %10 ya da %20 gibi bir sermaye payı devrinin bile özelleştirme olarak kabul edilebileceği belirtilmektedir.

Özelleştirmenin dünya genelinde esas olarak ifade ettiği anlam ise geniş anlamda özelleştirme kavramında kendini bulmaktadır. Geniş anlamda özelleştirme; serbest piyasa ekonomisini güçlendirmek için ulusal ekonomi içinde kamunun ekonomik etkinliğini en aza indirmesi ya da tümüyle ortadan kaldırmasına yönelik düzenleme ve uygulamaların bütünüdür. Bu kavram doğrultusunda özelleştirme; kamunun sahip olduğu ticari ve sınai teşebbüslerin (KİT) mülkiyet, yönetim ve denetimlerinin tamamen ya da kısmen özel kişi ya da kuruluşlara devredilmesi, kamusal ve ya yarı kamusal mal ve hizmetlerin finansmanının ya da üretiminin özelleştirilmesi, kamu hizmetlerinin imtiyaz ve ye ihale gibi yollarla özel kesime yaptırılması, kiralama ve finanssal kiralama, ortak yatırım ve hizmet alımları için yardımlarda bulunulması, piyasa mekanizmasının işleyişine yönelik her türlü yasal ve kurumsal engellemelerinin kaldırılması düzenleme ve uygulamalarını kapsamaktadır.

Konuya geniş anlamda özelleştirme açısından baktığımızda özelleştirmenin araç ve yöntemlerinin sayısı artmaktadır. Bu nedenle geniş anlamda özelleştirmeyi daha iyi ifade edebilmek için özelleştirme yöntemlerine ilişkin kısa açıklamalarda bulunmakta yarar görülmektedir.

4.1. Satış

Kurumsal varlıkların yada kamu iktisadi teşebbüslerinin mülkiyetinin özel kişi ya da kuruluşlara satılmasıdır. Özelleştirme programlarının hayata geçirilmesinde başvurulan en yaygın ve güncel araç olan satış yöntemi ‘doğrudan satış’ ve ‘hisse senedi yoluyla satış’ olarak ikiye ayrılmaktadır. Doğrudan satış yönteminde kamu kuruluşlarının aktifleri kısmen ya da tamamen satışa arz edilebilmektedir. Satış tüm aktifleri içeriyorsa toptan-bütünsel özelleştirme, aktiflerin bir kısmını içeriyorsa kısmi özelleştirmeden söz edilmektedir. Hisse senedi yoluyla satışta ise, kamu kuruluşlarının tüm ve ya bir kısım hissesi bireylere ya da özel kuruluşlara hisse senedi yoluyla aktarılmaktadır. Ayrıca KİT’lerin satışıyla ilgili olarak dış borç karşılığı satış, sabit fiyatla satış, pazarlık usulü satış, sıfır fiyatla satış, çalışanlara satış gibi isimlerle anılan çeşitli yöntemlerin olduğu bilinmektedir.

4.2. Yasak-Kurumsal Serbestleştirme (Deregulation)

Ekonomik faaliyetlerde piyasa mekanizmasına işlerlik kazandırılması ve devletin tekel durumunda olduğu iktisadi faaliyet alanlarında ( fiili ve potansiyel rekabeti önleyen), özel sektöre yönelik giriş engellerinin kaldırılması yönündeki uygulamalar olarak bilinir.

4.3 Ortak Girişim (Joint Venture)

Kamu ve özel sektör teşebbüslerinin ortak faaliyet yürütmelerini amaçlayan ve kamu payının %51’den az olmasını gerektiren bir özelleştirme yöntemidir. Özellikle faaliyet alanının önemi nedeniyle kamu sermayesi ve kamusal denetimin gerekli olduğu alanlarda özel yada yabancı yatırımcılarla ortak girişim yapma yoluna gidilebilir. Ancak bu yöntemde, girişimin faaliyetlerinde gerektiği kadar özerk ve özel hukuk kurallarına tabi olması önem taşımaktadır.

4.4. İmtiyaz Antlaşmaları

Genellikle doğal monopollerin güçlü olduğu faaliyet alanlarında (elektrik, telekomünikasyon, ulaştırma, gaz, su vb.) mal veya hizmetin üretim ya da dağıtımını belirli bölgelerde sözleşmelerle imtiyazlı özel sektöre devredilmesidir.

4.5. Yönetim Devri

Bazı durumlarda kamu teşebbüsleri ve kamu kuruluşlarının mülkiyet haklarının saklı tutularak, yapılan bir sözleşme ile sadece yönetimlerinin devredildiği bir yöntemdir.

4.6. Kiralama

Geniş anlamda özelleştirme yöntemlerinden birisi olan bu uygulamada, özel şirketlere kiralanan kamusal kuruluşlar (KİT’ler) söz konusudur. Devlet sahip olduğu işletmelerin mali yapılarını iyileştirmek ve satışa arz edilir hale getirmek için bunları belirli bir süreliğine kiraya verebilir. Yani mülkiyet devri olmaksızın faaliyetlerin bir bedel karşılığı tamamı ile özel sektör tarafından belirli bir süre yürütülmesidir.

4.7. Yap-İşlet-Devret

Bazı yatırımların tamamen özel ve ya yabancı yatırımcılar tarafından gerçekleştirilerek, bir süre işletilip sonra devlete teslim edilmesidir. Kamusal sermayenin sınırlı olması karşısında,, özel ve yabancı sermayenin kullanımını sağlamak için , özellikle bayındırlık projelerinin uygulanması ve petrol arama istasyonlarının kurulması gibi alanlarda uygulanmaktadır.

4.8. İhale

Devletin ihtiyaç duyduğu mal veya hizmetleri kendisinin üretmesi yerine, bir ihale sözleşmesi aracılığıyla özel sektörden temin etme yoluna gitmesidir. Bu yöntemde devletin; üretimin miktar ve türünü belirlemek, bir yada birkaç özel firma ile anlaşma yapmak gibi çeşitli tercih hakları bulunmaktadır. İhale yöntemi özellikle yerel idare hizmetlerinin giderilmesinde, kamu kuruluşlarının yiyecek ve giyecek alımlarında, taşımacılık hizmetlerinde geniş bir uygulama alanına sahiptir. Türkiye’de 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile genel bütçeli dairelerin, İl Özel İdarelerinin ve belediyelerin her türlü işlerini özel kesime yaptırabilmeleri mümkündür.

4.9. Fiyatlama

Kamusal mal ve hizmetlerden fiyatlanması mümkün olanlarının tüketicileri tarafından bedellerinin ödenmesidir. Yani bu yöntemde kamusal mal ve hizmetlerin, onlardan doğrudan yararlananlar tarafından finanse edilmesi amaçlanmaktadır.

4.10. Özel Kesimin Desteklenmesi

Bu yöntemle, normal koşullarda iktisadi faaliyette bulunmanın özel kesim için bir cazibesinin olmadığı alanlarda devlet tarafından özel kesimin desteklenerek, o alanlardaki mal ve hizmet üretiminin arttırılması amaçlanır. Örneğin; Türkiye’de son yıllarda eğitim, sağlık, haberleşme ve enerji yatırımlarının özel teşvik görmesi bu amaca yöneliktir.

5. ÖZELLEŞTİRMENİN NEDENLERİ VE AMAÇLARI

5.1. Özelleştirmenin Nedenleri

Devletin asli görevleri dışındaki faaliyetlerden ve ekonomiye müdahaleden uzaklaştırılmasını sağlayan, genel ekonomik performansın arttırılması ve istikrarın oluşturulmasını amaçlayan özelleştirme için ileri sürülen nedenler, temelde kamu ekonomik girişimciliğinin başarısızlığına dayanmaktadır. KİT’ler sadece Türkiye’de değil hemen bütün dünyada özel sektör girişimciliğinin gerisinde kalmış, dünya konjonktüründeki dalgalanmalar karşısında özel sektörün gösterdiği dayanıklılığı gösterememiştir.

Daha önce bahsedilen motivasyonlar ışığında dünya ülkelerini özelleştirmeye yönelten başlıca nedenler şu şekilde özetlenebilir:

Piyasa ekonomisi tezinin, devlet içi, sosyal demokrat ve Marksist yaklaşımlarla, devletin ekonomik işlevleri konusunda girdiği tartışmalardan üstün çıktığı inancının kabul görmesi ve yaygınlaşması.

Genel olarak halkın, 2. Dünya savaşı sonrasında desteklediği devletleştirme ve refah devleti anlayışının, enflasyon, aşırı vergi yükü, dış ticaret açıkları ve bütçe sınırlarını zorladığına ikna olmaları.

Sosyal refah devleti+KİT’ler+planlamadan oluşan bir model seçen ülke ekonomilerinin iddia edildiği ve beklendiği gibi bir performans gösterememesi, merkezi planlı ekonomilerde ortaya çıkan genel tıkama ve çöküntü.

Sermaye piyasasının bulunmayışı ya da gelişmemiş olması nedeniyle işletme performansı denetiminin yetersiz kalması, güdeleyici amaçların ve cezaların bulunmaması nedeniyle iş disiplininin zayıflaması sonucu ekonominin genel performansının azalması.

Özelleştirme uygulamaları sonucu ilave birtakım ekonomik faydaların elde edileceğine yönelik görüşlerin yaygınlık kazanması ve bu görüşlere alternatif olabilecek ekonomik politikaların ortaya konulamaması.

Ekonomik ve siyasal gücün aynı elde toplanmasının yaratacağı sakıncaların ancak özelleştirme ile giderilebileceği düşüncesinin güçlenmesi.

Kamunun hakim olduğu ekonomik modellerde, yapısal özelliklerinin bir sonucu olarak, rekabetin gerçekleştirilememesi.

5.2. Özelleştirmenin Amaçları

Dünyada özelleştirmeyi uygulayan ülkelerin kendi özel durumlarına bağlı olarak özelleştirme programlarının yürütülmesinden bekledikleri bazı farklı amaç ve öncelikleri vardır. Bununla birlikte genel olarak aslında bütün ülkelerde özelleştirme ile yapılmak istenen, ekonomide özel sektör ağırlıklı ve liberal piyasa ekonomisinin etkin şekilde işlediği bir yeniden yapılanmanın sağlanmasıdır.

Bu bağlamda devletin ekonomiye müdahalesini, özellikle müteşebbis niteliğini ortadan kaldırmak ve devletin ekonomideki rolünü kısarak klasik fonksiyonlarını daha etkin bir şekilde yerine getirmesini sağlamak, özelleştirme politikalarının temel beklentisidir.

Uygulamada çok çeşitlilik gösteren özelleştirme amaçlarının, genellikle birbirinin içine geçmiş olması tek bir amaç etrafında yoğunlaşmayı güçleştirmektedir. Bununla birlikte özelleştirmede başarılı sonuçlara ulaşılması önceliklerin iyi tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır. Özelleştirme amaçları ekonomik litaretüre genel olarak ekonomik, mali, siyasal ve sosyal amaçlar çerçevesinde girmiş görünmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, amaçların birbirleri ile yakın ilişkisi bu tür sınıflamaların getirdiği sınırları bazen aşmaktadır. Özelleştirmenin genel amaçları şu şekilde sıralanabilir:

Rekabet, kurumsal serbestleştirme veya diğer araçlarla serbest piyasa mekanizmasına işlerlik kazandırmak ve ekonomide etkinliği arttırmak.

Kamu kesimi borçlanma gereksinimini azaltmak.

Hükümetlerin kamu kuruluşlarına yaptıkları müdahalelerin kaldırılması, bu kuruluşların kendi işletme stratejilerini bağımsız olarak geliştirmelerine olanak sağlanması.

Devletin gelir sağlayarak bu gelirle kamunun öncelikli harcamalarını finanse etmek, borçlanma ve vergilendirmeyi azaltmak ya da devlete borçlarını ödeme imkanı sağlamak.

Halkın büyük bir kesiminin tasarruflarını hisse senetlerine yönelterek sermaye mülkiyetinin geniş halk kesimlerine dağılmasını sağlamak.

Ekonomide yaygın bir hisse senedi sahipliği yoluyla sermaye piyasasını geliştirmek.

Ülkeye yabancı sermayenin gelmesini teşvik etmek.

Siyasal ideolojinin özel mülkiyet yönünü kaydırılması ve bu sayede piyasa güçlerinin kuvvetlendirilmesini sağlamak.

Gelir dağılımının iyileştirilmesini sağlamak.

Özelleştirmeden beklenen amaçlar genel olarak bunlar olmakla birlikte uygulamada, özelleştirmenin sayılan amaçlardan sadece birine yönelmediği, çoğu kez birden çok amacın birlikte düşünüldüğü ve amaçlar arasında çeşitli önceliklerin belirlendiği görülmektedir.

Buna göre Türkiye’de özelleştirmenin amaçları sıralamasında; “piyasa güçlerinin ekonomiyi geliştirmesi ve ekonomide etkinliğin arttırılması” en önemli amaç olarak ortaya çıkmış, bunu sırasıyla “üretkenliğin ve verimliliğin arttırılması”, “hisse senedi sahipliğinin yaygınlaştırılması, “sermaye piyasasının geliştirilmesi” ve “KİT’ler üzerindeki devlet desteğinin kaldırılması suretiyle kamu kesimi borçlanma gereksinmesini azaltması” gibi amaçlar izlemiştir.

6. ÖZELLEŞTİRME-VERİMLİLİK İLİŞKİSİ

6.1.Özelleştirme-Verimlilik Tartışmaları

Günümüzde, devletin fonksiyonlarının yeniden tanımlanması büyük bir ihtiyaçtır. Bu aşamada köklü reformlar ve yeniden yapılanmayı amaçlayan uzun dönemli uzun dönemli programlar önem kazanmıştır. Bunlar devletin sınırlandırılması ve verimliliğin arttırılması ihtiyacıdır. Bunun önemli araçlarından biri de özelleştirmedir.

Özelleştirme gerekçelerinin temelinde verimlilik ve karlılıkları bağlamında, KİT’lerin başarısızlıkları bulunmaktadır. Bu doğrultuda, özel işletmelerin verimlilik ve performans açısından, KİT’lere göre daha olumlu sonuçlara ulaştığı görüşünden hareketle, kamunun elinde çeşitli nedenlerle verimli işletilemeyen kuruluşların, özel kesimin dinamizmi ve kara motive olmuş anlayışı içinde, daha verimli çalışacağı kabul edilmektedir. Buna karşılık mülkiyet şekli ile verimlilik arsındaki ilişki konusunda karşıt görüşler de mevcuttur.

Özelleştirmeyi savunanlara göre, bir işletmenin verimliliği büyük ölçüde işletmenin mülkiyetinin kime ait olduğuna bağlıdır. Buna göre, mülkiyetin kamuya ait olması işletmenin verimliliğini olumsuz yönde etkiler. Bunun nedenleri aşağıdaki gibi sıralanmaktadır:

-İşletmenin kar ya da zararda, verim düzeyinin yüksek ya da düşük olması, KİT yöneticileri işletmenin sahibi olmadıklarından, onlar için önemli değildir. Buna karşılık özel işletme yöneticilerinin kar sağlayınca kazançları artar, zarar edince gelir kaybına uğrarlar. Bu durum onları işletmenin verimliliğini arttırmaya yönlendirir.

-KİT’lerin “esnek bütçe” ile çalışmaları, onları mali kaynak kullanımı konusunda özel şirketlerden daha esnek ve daha hesapsız davranmaya yönlendirmektedir. KİT’lerin zarar etmesi durumunda çoğu zaman devletten gelen mali destek bu kuruluşların etkinlik ve verimlilik esaslarına göre işletilmesini engellemektedir.

-Sermaye piyasasında hisse senedi sahiplerinin davranışları özel işletmeleri karlı ve verimli çalışmaya zorlamaktadır. Tasarruf sahiplerinin, karlı çalışmaları dolayısıyla fiyatı yükselen şirketlerin hisse senetlerini almaları, buna karşılık yetersiz karlılıkları nedeniyle fiyatı düşen senetleri elden çıkartmaları, işletme yöneticilerini karlı ve verimli olma konusunda duyarlılığa zorlamaktadır. Oysa, kamu mülkiyetindeki işletmelerde, yurttaşlar mülkiyet hakkını isteğe bağlı olarak elde etmemiştir. Dış paydaş konumundadır. Dolayısıyla mülkiyet hakkını istediği bir zamanda elden çıkartması veya satın alması mümkün değildir. Bu da kamu işletmelerini verimli ve karlı işletmeler olmaktan alı koymaktadır.

Bu görüşlere karşı çıkanlar, işletme verimliliğinin mülkiyet şekli ile fazla bir ilgisinin olmadığını, bu konuda ekonomik koşulların, ülkesel ve sektörel bazı faktörlerin daha önemli olduğunu söylemekte ve genel olarak şu gerekçeleri öne sürmektedirler:

-Çağdaş özel işletmelerde işletme sahipliliği ile yönetim birbirinden ayrılmıştır, yönetim profesyonel yöneticiler tarafından yürütülmektedir. Dolayısıyla bu yöneticilerin işletme sahipleri gibi faaliyet sonuçlarından doğrudan etkilenmesi beklenemez.

-Bir işletmede verimliliği arttıracak yöntemler, politikalar ve araçlar bellidir. Bunların uygulanması sonucu özel işletmelerde olduğu kadar, KİT’lerde de verimlilik arttırılabilir.

-İşletmelerin verimli çalışmasında mülkiyetin kime ait olduğundan daha çok, işletmenin faaliyette bulunduğu piyasa yapısı etkilidir. Rekabetin geçerli olduğu bir piyasa yapısı verimliliği olumlu etkilemektedir. Dolayısıyla KİT’lerin özelleştirilmelerinden ziyade rekabetçi piyasalarda çalışmalarını sağlamak, verimlilik artışı için daha önemlidir.

Kısacası özelleştirme, başlı başına bir verimlilik sağlama aracı olmadığı halde, piyasalarda rekabetin sağlandığı koşullarda ve de kamu kesiminde atıl kapasite yaratmama gerekçeleri ile, maliyet tasarruf sağlama aracı olarak başvurulabilir bir konu olarak görülmektedir.

6.2. Çeşitli Çalışmaların Sonuçları

Konuyla ilgili yapılan çalışmaların büyük bir bölümü, özel işletmeler ile kamu işletmelerinin performans karşılaştırmalarından oluşmaktadır. Bu konuda 1982’de yayımlanan bir çalışmada aynı sektörde faaliyet gösteren, mülkiyet biçimleri farklı olan işletmelerin karşılaştırıldığı, 52 inceleme toplu olarak ortaya konmuştur. Buna göre, 19 farkı sektöre ilişkin yapılan 52 incelemenin 44’ünde özel işletmelerde verimlilik ve performansın daha yüksek olduğu görülmüştür.

Brezilya’da 1980’li yılların sonlarında kapanma aşamasına gelen “Copanhia Siderurgica Nacional” isimli çelik şirketinde, özelleştirilmesinden 5 yıl sonra önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Şirket özel sektöre geçtikten sonra hızla düzelmeye başlamış, ton başına maliyeti 298 Dolar’dan 212 Dolar’a gerilemiş, işgücü verimliliği de iki kat artarak yıllık 320 tona çıkmıştır.

1994 yılında yayımlanan bir çalışmada 18 ülkeden 32 sektörü kapsayan 61 şirkete ait veriler, özelleştirmeden üç yıl öncesi ve üç yıl sonrası ile özelleştirmenin yapıldığı yılı kapsayan 7 yıllık bir dönem için test edilmiştir. Çalışmada verimlilik ölçütü olarak personel başına reel satışlar ve personel başına net kar rakamları kullanılmıştır. Yapılan inceleme sonucunda, bu iki ölçüt açısından da bütün işletmelerde, özelleştirme sonrasında verimlilikte önemli artışlar olduğu ortaya çıkmıştır.

1995’te yayımlanan bir çalışmada, ülkemizde 1989 yılında özelleştirilen beş çimento fabrikasının, özelleştirmenin dört yıl öncesi ve dört yıl sonrası ile özelleştirmenin yapıldığı yılı kapsayan 9 yıllık bir dönem incelenmiştir. Araştırmada, örnek olarak seçilen bu kuruluşlar, Türkiye’deki özelleştirme uygulamalarının ilk örnekleridir. Bu çalışmanın sonucunda, beş çimento fabrikasında, özelleştirme sonrası işgücü verimliliğinde, ilgili dönemde Türk çimento sektörünün genelinde de bir verimlilik artışı ortaya çıkmasına rağmen bu artışın çok üzerinde artışların meydana geldiği ortaya çıkmıştır.

SONUÇ

Bir ekonominin her şeyden önce dinamizminin göstergesi olan verimlilik, ulusal gelirin paylaşımında, enflasyon oranın düşürülmesinde, ücret politikalarının belirlenmesinde, yatırımların planlanmasında, işletmelerin rasyonel işleyişlerinin belirlenmesinde ve uluslar arası karşılaştırmalarda kullanılan ölçütlerden birisidir. Bir işletmedeki verimlilik yönetim yapısı ve kültür tarafından belirlenir. İşletmelerde verimlilik artarsa, maliyetler düşecektir. Maliyetler düşünce, fiyatlar düşecektir. Fiyatlar düşünce talep artacak ve talep artınca da gelir artacaktır. Gelir, bütün sorunları çözen bir araçtır.

Ülkemizdeki KİT’lerin veriminin düşük olduğu bilinmektedir. Çözümün, özelleştirme olduğu iddiası son 20 yılda büyük güç kazanmıştır. Özel işletmelerin verimlilik ve performans bakımından KİT’lere göre daha iyi sonuçlara ulaşacağı görüşünden hareketle, kamunun elinde çeşitli nedenlerle verimli işletilmeyen kuruluşların, özel kesimin dinamizmi ve kara motive olma anlayışı içinde daha verimli çalışacağı, genel olarak kabul görmektedir. Özelleştirme-verimlilik ilişkisinin test edilmesine yönelik çeşitli çalışmaların sonuçları da bu kabulü desteklemektedir.

Özelleştirilen kuruluşlarda sağlanan yüksek verim artışlarının büyük ölçüde, özelleştirme sonrası bu kuruluşlarda işgücü ve yatırımların nitelik ve niceliğinde ve dolayısıyla işletmelerin faktör donanımlarında elde edilen önemli gelişmelerden kaynaklandığı ifade edilebilir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1) “Yönetim ve Girişimcilik” John C. Chicken, Epsilon Yayıncılık, 2002

2) “Türkiye’de Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nde Özelleştirme ve Verimlilik İlişkisi (Çimento Sektörüne İlişkin Bir Uygulama)” Muharrem Afşar, T.C Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yayınları, 1999

3) “Türkiye’de Özelleştirme” Erdoğan Alkin, Arzu İmren, Sadi Uzunoğlu, İsmail Bozkurt, Gazi Erçel, Vedat Akman, Eser Karakaş, Alfa Basım Yayım Dağıtım, 1996

Ren Nehri ile ilgili destanlarin en taninmisi kuskusuz Nibelungen Destani’dir. Destan Ren Nehri kiyisinda , eski Worms sehri civarinda geçer.

Destanin en eski sekli elimize on üçüncü yüzyildan kalma bir el yazmasi ile ulasmistir. Ancak daha önceki dönemlerde söylenen Latince baladlarda içinden bölümlerin oldugu düsünülebilinir.

Pagan inançlari destan içinde sik yer almaktadir. Fakat ayni zamanda , Hristiyan inançlari ve törenleri de destanda bulunmaktadir. Bunun yaninda kral-senyör-vasal iliskisi de destanin Orta Çag’a ait izler tasidigini göstermektedir.

Nibelungen Destani Orta Çag boyunca çok popüler oldugu için , anlaticilarin, destanin içine , anlatildigi dönemin zevkine uygun motifler katmalari büyük olasiliktir.

Destanin bugünkü hali ile , on ikinci yüzyil sonlarinda tamamlandigi düsünülmektedir. Destan içinde bir çok anakronizm barindirmaktadir. Örnegin Dietrich bir antik çag kahramanidir . Bu destanda bulunma nedeni büyük olasilikla kimsenin yenemedigi Hagen’i yenip hapse atmak içindir.

Destanin günümüze ulasmis bir çok versiyonu vardir. Hepsinde konu ayni olmakla birlikte aralarinda farkliliklar da vardir.

Destanin Konusu

Destan , ‘çok eski zamanlarda’ , Niederland’da geçer. O zamanlar güçlü kral Siegmund’un krallik zamanina denk gelmektedir. Kraliçe ise güzel Siegelinde’dir.

Destanin en önemli kahramani Siegmund ve Siegelinde’nin ogullari Siegfried’dir. Siegfried daha genç yaslarinda , maceralara atilmak için , babasinin satosunu terk ederek yollara düser. Kilici olmadigi için elinde bir sopa ile köyleri kentleri dolasir durur.

Siegfried bir gün bir demirciye rastlar ve kiliç sahibi olabilmek için onun yaninda çalismak istedigini söyler. Mimir adindaki demirci bu teklifi kabul ederek ona yatacak yer ve yiyecek verir. Ertesi gün de yeni çiraginin bu isi yapip yapamayacagini sinamak için onu ocagin basina götürür ve eline en agir çekici verir. Siegfried bununla öyle bir vurur ki , örs topraga gömülür, demir parçalari etrafa saçilir. Buna kizan Mimir Siegfried’i kulagindan tutunca , Siegfried dayanamaz ve onu yere firlatir.

Bu yeni çiragindan nasil kurtulacagini bilemeyen Mimir yeni bir yol denemeye karar verir. Siegfried’i çagirir ve ondan, ormanin öteki ucundaki kömürcüden kömür getirmesini ister. Bunu söylerken yolu üzerindeki ejderhanin Siegfried’i öldürecegini ummaktadir.

Siegfried kendine yaptigi kilici alir ve yola koyulur . Tam kayaligin önünden geçerken ejderha saldirir. Siegfried bu saldiridan çevikligi sayesinde kurtulur ve önüne ilk gelen agaci sökerek canavarin kafasina firlatir. Agaci kökleri canavari sarinca , bundan yararlanan Siegfried diger agaçlari da onun üzerine firlatir. Daha sonra bunlari tutusturarak ejderhayi yakar.

Ejderha yanarken bedeninden bir yag akmaya baslar. Bu akan yag derecigine parmagini sokan Siegfried parmaginin ‘boynuz’ gibi sertlestigini görür. Bunun üzerine üstündekileri çikartarak bu yag ile bütün vücudunu yikar. Siegfried bu isi yaparken bir ihlamur agaci altinda durmaktadir ve agaçtan bir yaprak sirtina , iki omzunun arasina düserek oranin bu yag ile yikanmasini engeller. Iste bu yapragin disinda kalan hiç bir yere silah islemeyecektir , fakat Siegfried’in vücudunun da yara alabilecegi tek yer burasi olacaktir.

Kömürcünün yanina varan Siegfried , ona , Mimir ve arkadaslarinin daha önce sözünü ettikleri , agizindan atesler saçan ve üzeri pullarla kapli olan ejderhayi sorar. Kömürcü canavarin nerede oldugunu gösterir.

Artik Siegfried’i baska bir macera beklemektedir. Zorlu bir yolculuktan sonra , Siegfried ejderhanin bulundugu Nibelungen ülkesine varir. Burada Schilbung ve Niblung adinda iki kral hüküm sürmektedir. Bu iki kral ve onlara bagli savasçilar , çok büyük bir hazineyi de beklemektedirler.

Siegfried , sehrin girisine geldiginde ejderha ile karsilasir. Dövüsmeye baslarlar. Ejderha agizindan atesler çikartarak Siegfried’e saldirmaktadir. Sonunda Siegfried canavari öldürmeyi basarir. Canavarin attigi korkunç çigligi duyan Schilbung ve Niblung saklandiklari yerden çikarlar . Korkunç canavari öldüren kahramani tebrik ederler ve ondan , hazineyi aralarinda paylastirmasini isterler. Bunun karsiliginda ona bütün kiliçlarin en iyisi olan Balmung’u vereceklerdir. Bu büyük hazineyi , Siegfried krallar arasinda paylastirir. Fakat hirstan gözü dönmüs krallar bundan memnun olmazlar ve Siegfried’i hile yapmakla suçlarlar. Savasçilari toplayarak Siegfried’e saldirirlar. Yapilan dövüs sonrasi Siegfried iki krali ve bes yüz kadar savasçiyi öldürür. O anda dövüs alanina Tarnkappe ile cüce Alberic gelir. Öldürülen krallarin intikamini almak için Siegfried’e saldiran Alberic onu ugrastirsa da sonunda yenilir ve onun vasali olmak için and içer. Nibelungen ülkesi savasçilari da and içerek Siegfried’in hükmü altina girerler. Bütün Nibelungen hazinesi de onun olmustur. Fakat hazinede gözü olmayan Siegfried bu hazineden sadece tasli bir yüzük alir. Alberic ,bu yüzügün ugursuzluk getirecegini söyleyerek onu engellemeye çalisir. Fakat Siegfried onu dinlemez ve yüzügü parmagina takar . Bunun üzerine Alberic ona tehlikelerden korunmasi için Tarnkappe’yi verir.

Siegfried’in bundan sonra gidecegi yer Kuzey ülkeleridir ve buralarda maceradan maceraya kosar. Bunlardan birinde Danimarka krali ona Grani adinda bir at hediye eder.

Siegfried’in yolu Izlanda’ya kadar düser. Burada, bir dagin tepesinde alevleri gökyüzüne kadar yükselen bir ates görür. Daga çikar ve Grani alevlerin arasindan atlamayi basarir. Alevlerin arasinda bir sato bulunmaktadir. Siegfried satonun içine girdiginde içeride , zirhlar içinde uyumakta olan bir genç kiz ile karsilasir. Zirhlari çikartir ve genç kizi dudaklarindan öper. Bunun üzerine genç kiz uyanir ve kendine geldiginde hikayesini anlatmaya baslar. Adi Brunehild’dir . Wodan’in Walkyri’lerinden biri iken ona karsi geldigi için Wodan onu degnegi ile uyutmus ve bu satoya koymustur. Siegfried onu kurtarana kadar da uyumustur.

Siegfried bir kaç gün satoda kaldiktan sonra Brunehild ile vedalasir ve parmagindaki yüzügü ona birakarak ayrilir.

Siegfried sonunda babasinin satosuna döner. Siegmund ve Siegelinde ogullarinin dönüsünden çok mutlu olmuslardir ve bu Niederland’da ve baskent Xanten’de törenlerle kutlanir. Her yerden gelen sarkicilar Siegfried’in kahramanliklarini sarkilarla anlatirlar.Sarkicilar , bunun yaninda Burgond krali Gunther , güzel kardesi prenses Krimehild ve sadik vasalleri Hagen hakkinda da sarkilar söylerler. Siegfried’in içi bir anda Ren Nehri’nin ötesindeki bu ülkeye gidip bu insanlari tanima arzusu ile dolar. Senliklerin sonunda fikrini ailesine açar. Babasi önce razi olmasa da daha sonra oglunun yanina on iki sövalye alip gitmesi kosulu ile kabul eder. Siegfried ailesi ile vedalasarak ayrilir.

Burgond’larin ülkesinde kral Gunther’in kardesi Krimehild’in güzelligi dillere destandi . Krimehild kral Gunther’in ve ve diger iki erkek kardesi Gernot ve Giselher’in korumasi altinda büyümüstü.

Krimehild bir gece rüyasinda , kendi yetistirdigi sahinlerden birinin iki kartal tarafindan boguldugunu görmüstü . Bu rüyayi annesi Ute’ye açtiginda , annesi rüyasinda gördügü sahinin , en mutlu aninda kaybedecegi kocasi oldugunu söylemisti. Genç kiz da bunun üzerine evlenmemeye karar vermis ve bütün taliplerini geri çevirmisti.

Siegfried on iki sövalye ile birlikte Burgondlar’in ülkesine varir. Onlari gören Gunther , gelenlerin soylu kisiler oldugunu anlayarak hemen karsilanmalarini buyurur. Siegfried’i hiç görmemis olmasina ragmen kahramanliklarini bilen Hagen konuklarini büyük saygi ile karsilar. Siegfried önce dövüsmeyi düsünürse de onlarin bu konuksever davranislari karsisinda dayanamaz ve konuklari olmayi kabul eder .

Siegfried’in konuklugu bir sene sürmüstür. Bu bir sene boyunca Siegfried Krimehild’i hiç görmemistir. Fakat Krimehild gizlice savas oyunlarini seyretmis , Siegfried’i görmüs ve kalbi onun sevgisi ile dolmustu.

Bu arada Saxonlar’in ve Danimarka’nin krallari Burgondlar’a karsi savas açarlar. Siegfried bu savasta Burgondlar’in yaninda savasir ve iki düsman krali da esir etmeyi basarir. Haberciler Siegfried’in basarilarini bildirince Krimehild sevincini gizleyemez ve habercileri mükafatlandirir.

Gunther bu zaferi kutlamak için büyük senlikler düzenler. Iste bu senlikler sirasinda Siegfried sonunda Krimehild’i görür. Krimehild nedimeleri ile birlikte salona girdiginde Siegfried onu karsilar , elini uzatir Siegfried onunla beraberken hiç duymadigi duygulari tadacaktir.

Krimehild’i hiç bir zaman elde edemeyecegini düsünerek umutsuzluga kapilan Siegfried Burgond ülkesini terk etmeye karar verir. Tam gidecekken Giselher tarafindan caydirilarak kalmaya karar verir.

Sölenlerden birinde bir sarkici , bir adada yasayan güzel bir prensesin sarkisini söylemektedir. Ada Izlanda , prenses de Brunehild’dir. Brunehild taliplerini savas oyunlarina davet ediyor, rakip olarak da kendisi karsilarina çikiyordu. Brunehild en cesurlarini dahi yeniyor, oyunlardan kaçanlari öldürüyordu.

Gunther bunlari duyunca Izlanda’ya gidip Brunehild’i Burgondlar ülkesine getirmeye karar verir. Brunehild’i taniyan Siegfried onu vazgeçirmeye çalissa da basaramaz ve Gunther’in ricasi üzerine onunla gitmeye razi olur . Tek kosulu vardir ; Krimehild’i es olarak alacaktir. Gunther kabul eder.

Gunther ve Siegfried yanlarina Hagen’i ve kardesi Dankwart’i alarak yola çikarlar. On ikinci günün sabahi Brunehild’in satosuna varirlar. Brunehild onlari kabul eder.

Savas oyunlari basladiginda ise bir oyun oynarlar ; Siegfried Tarnkappe ile görünmez oluark Gunther’e yardim edip onun kazanmasini saglar. Böylece Gunther Brunehild’i de kazanir.

Gunther ve Siegfried Burgond ülkesine döndüklerinde coskuyla karsilanirlar. Siegfried Gunther’e verdigi sözü hatirlatir. Gunther kizkardesine sorar . Krimehild Gunther ile evlenmeyi kabul eder ve masaya birlikte otururlar. Bu Brunehild’e çok agir gelir ve aglamaya baslar. Gunther’e Siegfried’i Krimehild’e layik görmedigini ve Krimehild’in bir vasal ile evlenmemesi gerektigini söyler. Gunther ise kararlidir.

Gece olunca Gunther ile Brunehild odalarina çekilirler. Brunehild Gunther ile yatmak istemez , hatta onu havaya kaldirarak duvardaki bir kancaya takar. Gunther geceyi böyle geçirir. Sabaha dogru Brunehild aciyarak onu indirir. Gunther’in Brunehild’e sahip olmasi yine Tarnkappe ‘yi takarak görünmez olan Siegfried sayesinde olur. Bu arada Siegfried Brunehild’e verdigi yüzügü de alir ve döndügünde Krimehild’e verir.

Siegfried Krimehild ile evlendikten sonra onunla birlikte babasinin ülkesine döner. Çok mutlu olan kral Siegmund kralligini oglu Siegfried’e birakir.

Siegfried’in hükümdarligi on seneyi tamamlamistir. Krimehilde ona bir erkek çocuk verir ve adini Gunther koyarlar. Ayni sekilde Gunther ve Brunehild de ogullarinin adini Siegfried koyarlar.

Gunther ile Brunehild Worms’da , Siegfried ile Krimehild de Xanten’de mutlu yasamaktadirlar. Fakat Brunehild’in içi içini yemektedir çünkü Krimehild ve Siegfried’i görememektedir. Gunther’e onlari çagirmasini söyler , çünkü Siegfried hala onun vasalidir ve çagirilinca gelmek zorundadir. Gunther buna karsi çikar ve onlari ancak dostlari olarak davet edecegini söyler.

Siegfried bu daveti kabul eder ve bin sövalye ile yola çikarlar. Worms’a vardiklarinda Gunther onlari sevinçle karsilar.

On gün sakin geçer. On birinci gün , savas oyunlari tertip edilir . Iki kraliçe , Brunehild ve Krimehild yanyana otururlar. Her ikisi de kocalarini övmeye baslarlar. Fakat övmeyle baslayan tartisma siddetlenir ve birbirlerine küfür etmeye kadar varir. Dayanamayan Krimehild gerçegi söyler ; her seyi yapan Gunther degil Siegfried’dir. Burnehild inanamaz. O zaman Krimehild kanit olarak yüzügü gösterir. Brunehild yikilmistir. Olayi ögrenen Hagen intikam alacagina yemin eder. Siegfried’in öldürülmesi gerekmektedir. Önceleri buna karsi çikan Gunther sonunda razi olur. Siegfried’e bir oyun oynamaya karar verirler.

Sahte haberciler Saxon ve Danimarka krallarinin saldiriya geçeceklerini bildirir. Siegfried hemen sefere çikmaya karar verir. Hazirliklar tamamlandiginda , Hagen , Krimehild’e giderek nasil yardimci olabilecegini sorar. Krimehild Hagen’den kocasini korumasini ister . Siegfried ancak iki omuzunun arasindan yaralanabilmektedir; eger Hagen dikkat ederse Siegfried yara almadan dönebilecektir. Bunun için Krimehild Siegfried’in elbisesinin üzerine , tam o bölgeye bir haç diker. Hagen amacina ulasmistir.

Tam sefere çikacaklari zaman yine ayni haberciler gelerek baris yapildigini bildirirler. Bunun üzerine savasa gitmek yerine ava gitmeye karar verirler.

Krimehild kocasini engellemeye çalisir. Gece rüyasinda iki yaban domuzunun onu takip ettigini gördügünü ve çiçeklerin de kan kirmizisi oldugunu söyler. Siegfried onu dinlemez ve ava çikar.

Av sirasinda bir kaynagin yanina gelirler. Siegfried Hagen ile yarisarak kaynaga daha önce varir , su içmek için silahlarini çikartir. Gunther su içtikten sonra Siegfried de su içmek için egilir. Iste tam o anda Hagen mizragini alarak Siegfried’in elbisesinin üzerinde isli haçin üstüne , yani Siegfried’e silah isleyebilecek tek yere firlatir.

Bir anda neye ugradigini sasiran Siegfried silahlarini arar fakat bulamaz. Gücü tükenmistir. Hainlere lanet ederek yere yuvarlanir. Herkes onun yanina gelir. Gunther gözyasi dökecekken Siegfried onu engeller ve bu isi yapanin böyle davranmamasi gerektigini söyler. Daha sonra Hagen ve Gunther’e , onu öldürmekle kendi sonlarini hazirladiklarini söyler ve can verir. Etraftaki bütün çiçekler kan kirmizisina boyanmislardir.

Hagen Siegfried’in cesedini , kilise dönüsü bulsun diye Krimehild’in kapisina tasir. Usaklardan biri cesedi görerek , Kirmehild’in kapisinda bir sövalye cesedi oldugunu söyler. Krimehild onun kim oldugunu anlar ve agizindan kanlar akarak yere yigilir. Ayildiginda bu isi kimin yaptigini tahmin etmektedir.

Gunther’in bu isi haydutlarin yaptigini söylemesine ragmen ona inanmaz ve Hagen ile Gunther’den cesedin yanina yaklasarak masumiyetlerini göstermelerini ister. Gunther yaklastiginda bir sey olmaz fakat Hagen yaklastiginda yaralardan kan akmaya baslar.

Krimehilde kocasinin cesedi basinda üç gün üç gece bekler. Siegfried’i gömecekleri gün onu son bir kez daha görmek ister ve tabutu açtirir. Siegfried’in basini kaldirir , dudaklarindan son bir kere öper. Gözlerinden kanli yaslar akmaktadir. Daha sonra da bayilir kalir.

Krimehild , kendisine katedralin yaninda bir yer yaptirir. Her gün kocasinin mezarina aglamaya gitmektedir. Dört yil boyunca Gunther ile tek bir kelime bile konusmaz , Hagen’i görmek bile istememektedir. Hagen ise Nibelungen hazinesini getirmeyi düslemektedir. En sonunda Krimehild’i razi ederek hazineyi getirir. Krimehild , hazine gelince , herkese dagitmaya baslar. Krimehild’in çok fazla yandas kazancagindan korkan Gunther ve Hagen hazineyi Krimehild’in elinden alirlar. Gernot , hazinenin daha fazla bela getirmemesi için Ren nehrine atilmasi gerektigini söyler. Hagen bu görevi yerine getirir. Hazinenin battigi yeri bilen tek kisi oldugu için , bir gün onu yerinden çikarmayi ummaktadir.

Siegfried’in ölümünün üzerinden on üç sene geçmistir.Bu arada Hun krali Etzel’in de karisi ölmüstür. Etzel’e es olarak Krimehild’i almalarini söylerler. Etzel de sadik Rudiger’i elçi olarak Burgond ülkesine gönderir.

Gunther ve kardesleri bu teklifi memnuniyetle karsilarlar. Buna bir tek Hagen karsi çikar çünkü Krimehild’in güçlenmesinden korkmaktadir.

Krimehild önceleri bu teklife karsi çikmasina ragmen , Siegfried’in öcünü alabilmek amaci ile kabul eder ve kendine sadik olan Eckewert , bes yüz sövalyesi ve habercilerle birlikte Hun ülkesine dogru yola çikar.

Dügün Viyana’da olur. Daha sonra da Tuna Nehri’ni geçerek krallik merkezi Etzelbourg’a varirlar.

Aradan yedi yil geçmistir. Krimehild Etzel’e bir de erkek çocuk vermistir. Fakat herseye ragmen Krimehild’in içindeki intikam atesi sönmemistir.

Bir gün kralin yanina gelir ve ailesini görmek istedigini söyler. Krimehild’in oynamak istedigi oyunu anlamayan Etzel bu istegi kabul eder ve habercilerini Worms’a gönderir. Haberciler yola çikarken Krimehild özellikle Hgaen’in de gelmesini istedigini söyler.

Haber Worms’a ulastiginda Hagen tuzagi anlar, fakat Gunther gitmek istemektedir. Gunther ve kardeslerinin kararliliklari karsisinda , Hagen , korkak durumuna düsmemek için , gitmeyi kabul eder. Yanlarina kendilerine bagli binlerce sövalyeyi alarak yola çikarlar.

Haberciler döndügünde Krimehild ise sevinçlidir. Artik intikamini alabilecektir.

Gunther ve beraberindekiler Hun ülkesine vardiklarinda Rudiger tarafindan karsilanirlar. Rudiger ve bes yüz adami onlarin güvenliginden sorumlu olacaklardir. Yolda Hunlar arasinda yasayan Dietrich ile karsilasirlar. Dietrich onlara Krimehild’in yasinin hala sürdügünü söyler ve uyarir. Fakat dönmek için artik çok geçtir.

Etzel’in sarayina vardiklarinda Krimehild konuklarini yapmacik bir sevinç ile karsilar. Hagen’e ise Nibelungen hazinesini sorar. Hagen hazinenin dünyanin sonuna kadar Ren Nehri’nin dibinde kalacagini söyler. Krimehild hiddetlenir. Bütün konuklar tedirgin olurlar ve silahlarini birakmazlar. Hagen suçunu Krimehild’e itiraf eder fakat pisman degildir, o sadece görevini yapmistir. Hagen meydan okur , fakat kimse onunla dövüsmeye cesaret edemez.

Ertesi gün Hagen bütün adamlarina silahlarini yaninda bulundurmalarini çünkü dövüseceklerini söyler.

O gün turnuvalar sirasinda Burgond senyörü Volker bir Hun savasçisini öldürür. Ailesi intikam almak ister. Etzel zorla yatistirir.

Krimehild Burgondlar’i yok etmesi için Etzel’in kardesi Blödlin ile anlasir. Blödlin ilk önce Burgond komutani Dankward’i öldürmek ister. Fakat Dankward ondan önce davranir ve onu öldürür. Artik müthis bir dövüs baslamistir.

Dankwart olanlari Hagen’e haber verir. Hagen Etzel ve Krimehild’in oglunu öldürür ve yoluna çikan Hunlar’i öldürmeye baslar.

Artik olaylar kontrolden çikmaya baslamistir. Saray öldürülen Hunlar’in kanlari ile kirmiziya boyanmistir. Burgondlar’i korumaya çalisan Rudiger’in de öldürülmesi Hunlar’i çileden çikarir. Tecrübeli savasçi Hilderbrand’in da savasa girmesi ile Burgondlar’in sonu gelmistir. Hagen ve Gunther disinda hiç bir burgnd hayatta kalmamistir. Gunther de Dietrich tarafindan öldürülür. Hagen ise hapse atilir.

Krimehild Hagen’i zindanda bulur ve ondan Nibelungen hazinesini ister.Fakat Hagen yerini söylemez. Hazine sonsuza kadar Ren Nehri’nin dibinde kalmalidir. Krimehild Hagen’in yaninda Balmung’u görür. Kilici iki eliyle kavrar ve Hagen’in basini gövdesinden ayirir. Artik intikamini almistir.

Hildebrand bütün bu insanlarin ölümüne dayanamaz ve Krimehild’e saldirir. Kadinin bütün bagirmalarina ragmen onu orada öldürür.

Destan bütün “ölmesi gerekenlerin” ölümü ile son bulur.

Destan hakkinda :

Destan , ilk incelemeden de anlasilacagi gibi , farkli bir çok hikayenin ustaca birlesmesinden meydana gelmistir. Bu yüzden bir versiyonda olan bölün bir digerinde olmayabilir. Örnegin Siegfried’in Brunehild’i kurtarmasi bir çok versiyonda yoktur. Hatta daha sonra inceleyecegimiz Volsunga Saga’ya göre Krimehild’in annesi Siegfried’e Brunehild’i unutmasi için büyülü bir ilaç içirir. Bunun disinda destanda hem pagan ögelerin hem de Hristiyanliga ait motiflerin yer almasi , destanin yazildigi tarihi gösterdigi kadar , destanin farkli parçalardan meydana geldigini de göstermektedir.

Nibelungen Destani’nin kökeni de tartismalidir. Destanin Ren Nehri kiyilarinda dogdugunu söyleyenlerin yaninda , kökeninin daha kuzeyde , Iskandinavya’da oldugunu söyleyenler de vardir. Bize göre , destanin köken olarak kuzeyde dogmasi , sonra da içine Ren Nehri kiyilarina ait ögelerin katilmasi daha olasi gözükmektedir. Bunun en önemli kaniti daha sonra görecegimiz gibi kuzeyde bu destana kaynaklik eden daha eski destanlarin varligidir.

Felsefe Tarihi

İlk çağ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doğmuş olan Helenizm-Roma felsefesini anlayacağız. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçağ kavramı, bilindiği gibi, geniştir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle başlar aşağı yukarı dördüncü bin yıldan İsa’dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doğup gelişmiştir.

Uzakdoğu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde başlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçağ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır. Öyle ise, neden İlkçağ felsefesi derken, yalnız Yunan felsefesi ile bundan türemiş olan felsefeleri anlıyoruz? Neden bin yıllarca sürmüş olan bu çağın, felsefe bakımından başarısını yalnız Yunanlılara ayırıyoruz? İlkçağı bir bütün olarak ele almak doğru olmaz mıydı?

Doğru olmazdı, çünkü, göreceğiz ki, bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçağ ya da Antik Çağ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa’dan önce 8. yüzyılda başlayıp, İsa’dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok. süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, şu sınırladığımız biçimiyle İlkçağ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiş olan Helenizm ve Roma felsefesi anlaşılır. İşte bizim konumuz da bu Antik felsefe olacaktır.

Yunan kültürüyle onun izinde yürüyenlerin dışında kalan kültürlerde, hiç olmazsa felsefeye benzer bir şeyler yok muydu? Elbette vardı. Çünkü, hangi kültür basamağında bulunursa bulunsun, her toplumun, bir yandan birtakım dini tasarımları -mythosları, efsaneleri- öbür yandan da birtakım bilgileri vardır. Bu mythoslar, bilinçsiz olarak çalışan ve yaratan kolektif hayal gücünden doğmadırlar; gelenekle kuşaktan kuşağa geçerler, bunların köklerinin Tanrı’da olduğuna inanılır, onun için bunlara oldukları gibi inanılır. Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kişilerin veya kuşakların görgülerinden, pratik amaçlar bakımından doğa üzerinde durup düşünmelerinden meydana gelmiştir.

Bu pratik bilgiler insana, varlığını ilgilendiren belli birtakım doğa olaylarına az ya da çok egemen olmak olanağını sağlarlar. Şimdi sözü geçen mythoslarda: “Bu evren nereden gelip nereye gidiyor?” “Bu dünyada insanın yeri ve yazgısı nedir?” sorularına, bu en son sorulara bir cevap vardır. Bu cevaplar da oldukları gibi benimsenirler, bunlara hiçbir kuşku duymadan inanılır, bunlar yalnız inanç konusudurlar. Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle bir an gelir ki, bu yanıtlar insanı artık kandıramaz olurlar.

İnsan, son sorular üzerinde artık kendisi de düşünmeye başlar; din ile geleneğin verdiği yanıtlarla yetinmeyip bilmek anlamak istediğine kendi aklı ile, kendi görgüleriyle ulaşmaya çalışır. İşte o zaman, insanın kendi bulduklarıyla dinin, geleneğin sunduğu tasarım arasında bir çatışma başlar; o zaman insan dinin açıklamaları karşısında eleştirici bir duruş alır; bunlara gözü kapalı inanmaz olur, bunların doğrusunu, eğrisini ayırmaya, eleştirmeye koyulur.

Pratik bilgiler bakımından da durum böyledir: Burada da öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in üstünde tlıeoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doğmuştur.

İsa’dan önce 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak isteyen bir tasarım almaya başlamıştı. İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.

Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca philosophia sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia’nın Arapça’da aldığı biçimdir. Türkçe’ye de Arapça üzerinden bu biçimde girmiş. Philosophia bileşik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmuştur: philia ile sophia’dan. İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniş anlamıyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliği sevme demekti. Platon’un öğrencilerinden Herakleites Pontikos’un söylediğine göre, philo-sophia deyimini ilkin Pythagoras kullanmış.

Pythagoras kendine philosophos (filozof) dermiş. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doğru yalnız tanrılara yakışır; insana ise ancak philosophia, yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla ona ulaşmaya çalışmak yaraşır. Herakleides Pontikos’un bu bildirdiğinin doğru olduğuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki, bu karşılaştırma Sokrates ile Platon’un Sofistlerle savaşmalarını pek andırıyor. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerini koyuyorlardı.

Herakleides Pontikos, philosophia deyimini 11km Pythagoras’ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon’da gördüğü bu karşılaştırmanın çok etkisinde kalmışa benziyor. Ama, Herakleides Pontikos’un söyledikleri tarih bakımından doğru olmasa bile, philosophia deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi, doğruyu arama işidir.

Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen şey: doğrudur, hakikattir. Felsefe, doğruya varmak ister, bunun için uğraşır; eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyişiyle yoluna bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır. Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz olarak, elde bulunduğuna inanma var. Bu da, akıl ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen bir inanç ancak. Felsefenin adını olduğu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan’da buluyoruz.

İsa’dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı bugünkü İzmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri plıyseos (Doğa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim, göreceğiz, bu gelişme bizi sonra dosdoğru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır.

İonia’da karşılaştığımız bu gelişmeden önce, hiçbir yerde bu çeşit düşünceler, bu çeşit yazılar bulamıyoruz. Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü Upanişad’ları bile sıkı sıkıya dine bağlıdırlar. Bunlarda da doğa üzerine birtakım görüşler var. Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduğu gibi, doğanın önyargılardan uzak, özgür kalarak bir araştırılması olmayıp, din açısına bağlı kalarak yapılmış yorumlardır. Yunan felsefesini Doğu’dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçağ sonlarında yapıldığını görüyoruz:

Yahudiler, Yeni pythagorasçılar, Yeniplatoncular ile Hıristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün Doğu’da olduğu savını yaymışlardır: Örneğin, 1.8. 2. yüzyılda yaşamış olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı “Platon, Attika diliyle konuşan Musa’dan başka bir şey değildir” demiştir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda Çin, Herakleitos’da Pers, Empedokles’de Mısır, Anaxagros’da Yahudi dininin etkileri olduğu ileri sürülmüştür.

Günümüze kadar sürüp gelmiş olan bu denemeler, bazı bakımlardan haklıdırlar, ama pek çok zorlamalara da kaçmaktadırlar. Çünkü varlıkların özü, yapısı üzerine Özgür bir düşünce olan Yunan felsefesi, Doğu dinlerinden alınma çeşitli tasarımlarla açıklanamaz. Bunu bilgi konusunda açık olarak görebiliriz: İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette Doğu’dan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmişlerdir. Ama, Yunanlıların Doğu’dan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini işleyiş ve değerlendirişlerinde, Yunan düşüncesinin, başka hiçbir yerde bulamadığımız başarısını çok açık olarak görebiliriz.

Mısır geometrisi pratik-teknik gereksemelerden doğmuştu: Ülke için hayati önemi olan Nil’in yıllık taşmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluğu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliştirmişti. Böylece doğan bu geometri, pratiğe bağlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneğin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduğu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek başlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir bağlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaştıkları büyük başarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliştirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuştur.

Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda Doğu’da çok ilerlemiş olan başka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiğin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini-pratik amaçlar içindi.

Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiğin emrindeki dağınık gereçlerden Anaximandros’tan Ptolemaios’a kadar ki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuşlardır. Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlılar, doğruya ve bilgiye, doğrunun ve bilginin kendisi için yönelmiş olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaratıcılarıdır.. öyle bir şeyi de bilgiye, bilginin kendisi için ulaşmak istemeyi Eski Doğu’nun hiçbir yerinde bulamıyoruz.

Eski Doğu kültürü, bilgi ile ya dini bakımdan ya da teknik bakımdan ilgilenir. Mısır ve Babil örneklerinde gör-düğümüz gibi. Yunan felsefesinin köklerini Doğu’da bulmak için uğraşmalar, bir yandan Doğu’nun efsanelik bir bilgeliği olduğu inancına dayanır; öbür yandan da İlkçağ sonlarında Doğu ve Yunan bilgeliklerini geniş bir dini felsefi sinkretizm içinde karıştırıp eritmek eğiliminden ileri gelmiştir denilebilir.

İlkçağda filozof tipini de yalnız Yunanistan’da bulabiliyoruz. Bir yandan ha-yatının en yüksek ereğini bilgide bulan, bilmek için yaşayan; öbür yandan, edindiği bilgileri yaşamasına temel yapmak isteyen filozof denilen bu insan tipi ancak Yunanistan’da var. Bir Thales, bir Protagoras, bir Empedokles, böyle bir insan için tipik örneklerdir. Eski Doğu kültürlerinin hepsinde bulduğu-muz bir kurum, Tanrı ile kul arasında aracılık eden, dolayısıyla gizli, esrarlı birtakım güçlere sahip olduğuna inanılan kapalı rahipler kastı, Yunanistan’da hiçbir zaman olmamıştır. Burada din adamı yerine araştırıcıyı, düşünürü buluyoruz. Bu düşünür tipi de, büyük bir saygının konusudur.

Pythagoras ve başkalarında gördüğümüz gibi, bu düşünürlerin adı, zaman zaman başka ulusların peygamberleri, ermişleri gibi bir efsaneye bürünür. Bu düşünürler, hiç olmazsa başlangıçta, okul ile akademi arasında bir şey olan bir çevrenin ağırlık merkezidirler. Burada, öğretmek ve öğrenmek için, birlikte bilimsel çalışmalar yapmak için birleşilmiştir; bu çevreler, birer bilim derneği, birer bilim tarikatı gibi bir şeydirler. Bu dönemin düşünürleri, siyaset alanında da önder rolünü oynarlar.

Başlangıçlarda bulduğumuz bu filozof tipinden sonra, yavaş yavaş, bir yandan: hayattan çok kendi düşünce dünyasına çevrilmiş olan bir bilgin, bir araştırıcı, bir derleyici tipi – Anaxagoras, Demokritos, en sonra da Aristoteles’de gördüğümüz gibi – öbür yandan da: daha çok hayata yönelmiş bir pratik filozof, bir yaşama sanatçısı, bir eğitici tipi gelişmiştir: Sokrates, bu tipin, bütün İllkçağ için en büyük örneği olacaktır. Yunan felsefesinin ancak son döneminde, Batı’nın bilimi ile Doğu’nun dini kültlerinin karşılaştıkları bu dönemde, daha çok din coşkusu ile dolu, kurtuluşu öğütleyen tipi görüyoruz.

Bu söylenenleri göz önünde tutarsak, yani bugünkü anlamında bilim ve felsefenin beşiğinin eski Yunanistan olduğunu düşünürsek, Yunan felsefesinin büyük önemi kendiliğinden belli olur. Yunan düşüncesi, bilim ve felsefeyi yaratan özelliği ile, sıradan bir tarihi araştırmanın konusu değildir. Avrupa kültürünün, bütün Batı kültür çevresinin kurucu düşüncelerinin, bugüne kadar süregelen başlıca ilkelerinin kaynağı burası olduğu için, üzerinde çok önemle durulmaya değer.

Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de, tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.

Felsefenin eski Yunan’da sözü geçen bu başlangıçları, onun sonraki, bugüne değin süren gelişmesi için başlıca bir ölçü olmuştur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniş olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak işlemek için gerekli kavram kalıplarını araştırıp bulmuş, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koya-bilmiştir. Antik düşüncenin özelliği ile tarihinin öğretici önemi işte buradadır.

Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduğu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoğurulmuştur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan başarıların bir ana kaynağıdır. Yukarıda, Antik felsefe ile Yunan felsefesi deyimlerini, yer yer, eşanlamda kullandık. İlkçağın Yunan ve Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik Çağ denildiğine göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma felsefelerini kapsaması gerekir. Ama Yunan felsefesi yanında başlı başına olan bağımsız olan bir Roma felsefesinin sözü olamaz. Çünkü, göreceğiz, Romalılar felsefeye yeni, özgün denebilecek pek bir şey katamamışlardır; düşünceleri, hemen hemen Yunanlıların çizdiği yolda yürümüştür.

Öbür yandan, İskender’in seferleriyle, Yunan kültürü Akdeniz’in doğusuna, ta Asya’nın içerlerine kadar yayılmıştı. Hellenizm (Doğu Akdeniz çevresinin hellenleşmesi, kültürce Yunanlılaşması) denilen bu süreçte, tabii, Yunan felsefesi de Doğu’ya ulaşmış ve böylece Doğu Akdeniz’de, en önemlisi İskenderiye olan yeni bilim merkezlerinin kurulmasına yol açmıştı. Bu dönemin başlıca düşünürleri, Grekçe yazan Doğululardı. Burada da temel Yunan felsefesidir; ancak, içine, kökleri Doğu’da olan birçok düşüncenin karıştığı bir Yunan felsefesi.

Yunanlıların siyasi tarihinde üç dönem vardır. Bunlara paralel olarak Yunan kültür tarihinde de üç dönem ayırabiliriz: Siyasi hayatlarının ilk döneminde Yunanlılar, ayrı boylar, bağımsız şehirler halinde, aralarında sıkı politik bir bağlılık olmadan yaşamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde gelişmiştir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneğinin ilk temellerini kurmuşlardır. Bu dönemin sonlarına doğru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini şehirden şehire taşıdıklarını görüyoruz.

Pers savaşlarının kazanılması Yunanistan’ın siyasi hayatında ikinci dönemi açmıştır. Bu dönemde Yunanlılar aralarında az-çok siyasi bir birliğe ulaştıkları gibi kültür bakımından da bir birliğe varmışlardır. Atina’nın bulun-duğu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuştur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze değin, yön verici bir etkide bulunmuşlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur.

Aristoteles, İskender’in öğret-meni idi. İskender’in seferleriyle de Yunan siyasi hayatının üçüncü dönemi başlamış (Hellenistik dönem), bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaş yavaş önemini yitirmiştir. Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:

1. İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.

2. Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.

3. Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür. Aristoteles’ten sonraki felsefe, her şeyden önce, doğru yaşayışı gösterecek, gönülleri doyuran bir dünya görüşüne ulaştıracak yolu arayan bir öğretidir. Bu özelliği ile de, az veya çok pratik bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmuştur. Bu gelişme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.

4. Bu son döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır. Bunların arasında Doğu’dan gelenleri de vardır: Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri, bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür. En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona ermiştir. Antik felsefeyi öğrendiğimiz başlıca kaynaklara da bir göz atalım:

a. İlk Yunan fllozoflarının yapıtları ancak fragmentler (parçalar) halinde kalmıştır. Bunları da, sonraları yaşamış olan yazarların yapıtlarında alıntılar (citationlar) olarak buluyoruz.

b. Platon ile Aristoteles’in en önemli yapıtları elimizde bulunmaktadır.

c. Eski Stoacılar, Epikurosçular ile Septiklerden de yine ancak birtakım fragmentler kalmıştır.

ç. Daha sonraki dönemden elimizde bulunanlar şunlardır: Roma Stoa’sından Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius ile Cicero’nun; Septiklerden Sextos Empirikos ile İskenderiyeli Philon’un yapıtları; Yeni pythagorasçı literatürden kalıntılar; Plotinos’un Ennead’ları; Yeniplatoncuların bazı yapıtları – özellikle Proklos’un – Yeni platoncuların ve başkalarının Platon ile Aristoteles’in yapıt-ları üzerindeki yorumları (kommentarlar).

Bu orijinal yapıtlar yanında İlkçağ’da bir de felsefe tarihleri var. Bu konuda ilk denemeyi Aristoteles’in yaptığını görüyoruz: Aristoteles, kendisinden önceki fılozofların görüşlerinden, sırası geldikçe, uzun uzun söz açar. Metafizik’inin başında, kendisinden önceki felsefenin tarihine toplu bir bakış var ki, Sokrates’ten önceki filozofları bilmek bakımından büyük bir önem taşır. Aristoteles’in öğrencilerinden Theophratos da, eski filozofların görüşlerini anlatan bir felsefe tarihi yazmış yalnız bunun, yazık ki, ancak küçük bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Theophrastos, doxograflar literatürü denilen türü başlatmış-tır. Doxograflar, fllozofların problemler bakımından görüşlerini anlatırlar.

Doxografların yanında, bir de, felsefenin tarihini, fılozofların yaşamları bakımından anlatan biografların yapıtları var. Bunlardan kalanlardan en önemlisi, en ünlüsü, İ.Ö. 220 sıralarında yaşamış olan Diogenes Laertios’un kitabıdır. Bu yapıt, bir çeşit derlemedir, çeşitli kaynaklardan derlenmiş, kaynakların eskiliği değişmektedir. Felsefe, varolanlar üzerinde bilinçli, planlı bir düşünmeden doğmuştur.

Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen birtakım sorunlar, bir zaman gelip de eleştiren bir düşünmenin ve gözlemenin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: Varolanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos’un) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları gelir. Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamıştır.

Nitekim bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; öbür yandan da, en eski filozofların “doğa üzerine” adını taşıyan yapıtlarıyla mythoslar ve Tanrı masalları arasında bir ara basamağı buluyoruz: Bu ara basamak da eski ozanların theogonia’ları (Tanrıların doğuşu) ile kosmogonia’larıdır (Evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatır.

Aristoteles, Metafizik’inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu “En eskilerin”, yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, yalnız, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler. “En eskiler”in tipik örneği olarak Hesiodos’u alabiliriz. Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Bu da, felsefi düşüncenin uyanmaya başladığını gösteren ilk belirtidir. Hesiodos’a göre, başlangıçta Khaos vardı.

Khaos, türevi bakımından, “esneyen boşluk” demektir. Bu da bize, hiçliği, boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün varolanların oluşacağı o düzensiz, karmakarışık yığını düşündürüyor. Bu, varolanlardan önce gelmiş olan ve varolanların kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak belirlemek için yapılmış olan ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları vb. karıştırmama eğilimi var; Hesiodos, burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor. Hesiodos, Khaos’un yanına iki güç, iki ilke daha koyuyor:

1. Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke,

2. Eros: Doğurtucu erkek ilke.

Bu iki güç de, kişiliği olan, insanımsı birer varlık ile kişi olmayan, salt kavram arasında bulunan şeylerdir. İşte, bu üçünden – Khaos, Gala ve Eros’tan – sonra tanrılar ve nesnelerin çokluğu meydana gelmiştir: Khaos, kendisinden Erebos – karanlığı, geceyi – ile Aitheros’u – aydınlığı, gündüzü – ortaya çıkarmıştır; Gaia da bağrından göğü, denizleri ve dağları yaratmıştır; gök ile yer de, tanrılar soyunu meydana getiren çifttir.

Sözü geçen dönemde “Kosmos (evren), nereden gelip nasıl oluşmuştur?” sorusu yanında, üzerinde durulup düşünülen ikinci ana soru “İnsanın bu dünyadaki yeri ve ödevi nedir? Doğru olan yaşayış hangisidir?” sorusudur. Başka bir deyişle: Kosmogonia üzerindeki düşünceler yanında, bir de etik üzerinde düşünüldüğünü görüyoruz. Bu düşüncelere de, ilkin, Yedi Bilge’nin özdeyişlerinde, öğütlerinde rastlıyoruz. Yedi Bilge’nin kalan sözlerinden bir iki örnek: Atmak Solon: “İşin sonunu düşün”; Korinthoslu Periandros: “Öfkeni yen”; Lesboslu Pittakos: “Hiçbir şeyde aşırı olma”.

Bunlar, görülüyor ki, doğru, akıllıca yaşamak için birtakım öğütler. Öbür yandan Yedi Bilge’nin düşüncelerinde tanrılar da ahlaki güçler ve hak ile kanunun koruyucuları olarak belirtilir. Ama bu arada eski mythoslar da yinelenir: Tanrılar pek çok insana benzetilir. Yedi Bilge de, Kosmogonia ozanları gibi, bir geçit döneminin tipleridir. Onlarda olduğu gibi bunlarda da, mitolojik fantezi ile bilimsel-bilinçli düşünce yanyana bulunup birbirine karışırlar.

Theogonia-kosmogonia ozanlarının anlattıkları ile Yedi Bilge’nin özdeyişleri felsefi düşünceye bir hazırlıktır. Ama bundan sonra bilimsel düşünce boyuna dini-mitolojik öğelerden sıyrılacak, gittikçe kendi arınmış biçimine yaklaşacaktır. Bugünkü anlamıyla felsefe, nerede ve nasıl başladı? Felsefeye ve düşünce tarihine ilişkin bugünkü bilgilerimiz, felsefenin eski Yunanistan’da başlamış olduğunu söylememizi gerektiriyor.

Gerçekten de, felsefenin cevap vermeye çalıştığı çevrenin kaynağı ve temeli nedir?, sorusu) verilen karşılıklar inanca dayanıyor; inanç, üzerinde temelleniyordu. Başka bir deyişle, mitoslarda, akla dayanan ‘özgür düşüncenin işleyişi görülmüyordu. Üstelik mitoslarda, kavramlar değil imgeler (imailar) ağır basıyordu. Yani sundukları açıklamaların temelinde, kavramlar (genel ve soyut düşünceler) değil, somut varlıklar ve bunların insan zihnindeki yansıları (tasarımları) yer alıyordu. Demek ki mitoslar, insan gibi tasarladıkları (insan suretinde ve kişi olarak kavradıkları) bazı güçleri, yani çeşitli tanrıları işin içine sokarak, evrenin ve insanoğlunun Orta’ya çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı.

Evrenin kaynağında (kökünde) diye sormuyorlardı; diye soruyorlardı. Mitoslar, evreni ve tüm doğa olaylarını, kişi olarak tasarlanan ve inanç konusu akın güçlerle açıklama çabasından başka şey değildi. Örneğin Türk mitolojisi, evrenin yaradılışını şöyle açıklıyordu: Daha gök ve yer yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü; her varlığın başlangıcı ve insanoğlunun atası Tanrı Kara-Han, önce kendisine benzer bir mahluk yarattı ve ismine Kişi dedi.

Kara – Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi rahatça, su üzerinde uçuşuyorlardı. Fakat Kişi bu mesut sükunetten memnun değildi. 0, Kara-Handan daha yükseğe uymak istiyordu. İşte felsefe, Türkistan’da, Çin’de, Hint’te, Mısır’da. eski Yunanistan’da ve başka birçok yerde örneklerine bol bol rastladığımız ‘imgeye dayanan bu mitosçu düşüncenin eleştirilmesinden ve imgelerin ya da tasarımların yerine, inanca değil, akla dayanan felsefesel-bilimsel kavramların ve açıklamaların kanmaya çalışılmasından doğmuştur.

Demek ki felsefe, dinlere kaynaklık etmiş olan ve özü bakımından dinden farklı almayan mitosların aşılmasıyla; evrenin kaynağı ve insan yaşamının anlamı gibi en genel sorunlara, dinsel düşüncenin etkisinden sıyrılarak kavramlarla ve akıl yürütmeyle cevap verme çabasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda belirttiğimiz gibi eski Yunanistan’da rastlıyoruz. Eski Yunan’dan önce felsefesel ve bilimsel düşünce kesinlikle yok muydu? Eski Çin.

Hint ve Iran dinlerinde ve mitoslarında, hem dağa hem de insan yaşamı konusunda derin felsefesel düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de görülüyor. Yani eski Doğu düşüncesinde, diyalektik görüşe benzer ilkel bir düşünüşe rastlandığı bile söylenebilir. Her ne olursa olsun, bura-da dikkatimizi çeken nokta, felsefesel düşünceye oranla din düşünce-sinin ağır basmasıdır.

Başka bir deyişle, eski Doğu düşüncesinde felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiş ve kendini yalnızca akla ve mantığa dayanan özgür bir araştırma olarak ortaya koyamamıştır. Oysa eski Yunan düşünürleri, bazı felsefesel düşünceleri olduğu gibi bazı bilgileri de Doğudan ya da başka yerden aldıkları halde, bambaşka bir biçimde işlemiş, geliştirmiş ve düzenlemişlerdi.

Örneğin eski Mısır’da geometri, Nil Irmağının belli zamanlarda doğurduğu taşkınları önlemek ve bu amaçla kanallar açmak zorunluğundan doğmuştu. Yani, pratik bir amacı göz önünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiçbir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve dedi toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememişti: bölük pörçük kalmıştı. Oysa Yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, yalnızca teknik’ve pratik özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal (teorik) bir bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi başardılar.

Aynı şeyi, Babil’lilerin dinsel amaçları gözetmekten doğan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalı da, eski Yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde, derli toplu, düzenli ve yalnızca pratik amaçlara değil kuramsal amaçlara da yönelen, yani bilmek için bilmek isteğine cevap veren bir bilim durumuna geldi. Yunan düşünürleri. din ve mitoslarda. dağınık ve birbiriyle ilintisiz durumda bulunan; imgelerle ya da simgelerle (sembollerle) dile getirilmiş alan felsefesel düşünceleri de, mantıksal ilintilerle birbirine bağlanmış. amacını kendi içinde taşıyan bağımsız ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye çalıştılar.

Felsefeyi, yalnızca dine ya da pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak değil, doğruluğu (hakikati) salt doğruluk olduğu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba alarak benimsediler. Bundan ötürü “bilgi ve bilgelik sever” düşünür tipine, yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan özgür düşünceli filozofa da. ilk olarak eski Yunanistan’da rastlıyoruz.

Fransız İhtilali(1789-1799)

Fransa’da Ancien Regime’e son veren devrimci hareketlerin tümüne verilen addır.

Fransız devrimi,brujuva sınıfının değişik derecelerde öncülüğüyle Batı ile Amerika’da meydana gelen devrimler zinciri içinde yer alır.

Ancak dünya çapında çok büyük yankı uyandıran Fransız Devrimi’nin kendine özgü nitelikleri vardır.Devletin ve Kilise’nin otoritesine saldıran,aklın kudretini,ilerlemeyi ve insan haklarını savunan filozofların yeni düşünceleri uzun süredir Ancien Regime’in temelini sarsıyordu.Fransızların eskiden beri üç sınıfa ayrılması,adaletsiz vergi dağılımı,köylülerin ezki derebeylik vergileri ödemek zorunda bırakılmaları halkta hoşnutsuzluk yaratıyordu.18. yüzyılda Fransa’nın refah dönemi yaşadığı kesindi,ama 1789’dan önceki yıllarda patlamalara yol açan bir darlık dönemi başlamıştı(ürünün kötü olması,fiyatların yükselmesi,şarap satışlarının düşmesi,işsizlik).Aydınlanma hareketini benimsemiş,büyük ticaret ve sanyi ile zenginleşmiş büyük burjuvazi,ülkenin siyasi yaşamına etkin bir biçimde katılamadığı için kızgındı.16. Louis’in ayrıcalıklıların ve parlementerlerin karşısında zayıf kalması,Turgot ve Necker’in önerdiği reformların başarısızlığa uğrattı.Mali güçlükler bunalımı hızlandırdı.Amerika savaşıhazinede büyük bir açık meydana getirdi.Açık yıldan yıla büyüdü.Çaresiz kalan maliye bakanları Calonne ve Brienne ,vergi yükünü daha adil bir şekilde dağıtma yollarını aradılar,ama eşrafınmuhalefeti ve parlamentonun uzlaşmaz tutumuyla karşılaştılar.Muhalifler etats generaux’nun toplanmasını istediler.Lamoignon’un parlamento direnişini kırmaya yönelik reform tasarısı ,başarısızlıkla sonuçlandı,çeşitli bölgelerde ayaklanmalar patlak verdi.İflastehlikesi karşısında kral boyun eğdi.Necker’i geri çağırdı ve etats generaux’yu 1789 mayısında toplayacağına söz verdi.

Etats generaux’dan Kurucu meclis’e.Etats generaux’da oylama sınıf esasına göre mi yoksa üyelik esas alınarak mı yapılacaktı?Kral görüş bildirmedi ama tiers etat’nın milletvekili sayısını iki katına çıkarılmasına karar verdi.1789’da ocaktan mayısa kadar seçimler yapıldı.Yürürlükteki usule göre,seçmenler şikayet dilekçeleri hazırladılar,istekleri oldukça ölçülüydü.Ama Versailles’teki etats generaux toplantısı tiers etat’yı düş kırıklığına uğrattı;Necker siyasal reformlardan hiç söz etmemişti.Ayrıcalıklıların,yetkilerin denetlenmesi için üçüncü sınıfla birleşme önerisini reddetmeleri tiers etat temsilcilerini kendilerini Ulusal meclis olarak ilan etmeye(17 haziran) ve Jeu de paume andını içerek birleşmeye yöneltti(20 haziran).Kralın da katıldığı 23 haziran tarihli oturumdan milletvekillerinin dağılmayı reddetmesinden sonra,kral eski tutumundan vazgeçerek ayrıcalıklılara tiers etat’ya katılmalarını emretti(27 haziran).Mali adında yasa çıkarmaya başlayan Meclis,Ulusal kurucu mecls adını aldı.

Ulusal kurucu meclis (9 temmuz1789-30 eylül 1791).Devrim “yasal” düzeyde tamamlandığına göre artık halk güçleri sahneye çıkabilirdi.Kral askeri birlikleri Paris çevresine çağırınca,kentte kaygı başladı;kıtlık ve işsizlik de bunalım yaratmıştı.Necker’in görevden alındığı ve yeni bakanların atandığı haberi üzerine Parisliler silaha saldırdı.Bastille’in alınması halkın kralın mutlakiyetçiliğine karşı zaferini simgeliyordu.Kral Necker’i yeniden göreve çağırdı.ve Paris’e gelerek yeni belediye başkanı Bailly’nin elinden üç renkli kokartı almayı kabul etti.İlk mülteciler sınırlardan kaçarken kırsal kesimi saran “büyük korku” köylü ayaklanmalarına yol açtı ve 4 ağustos gecesi Meclis’te ayrıcalıkların kaldırılmasıyla sonuçlandı.İki ay sonra yeni bir halk hareketi kral ailesini Tuileries’te oturmak zorunda bıraktı.Böylece kral Parislilerin tutsağı oldu.Bu arad yeni bir düzen kurmak isteyen milletvekilleri İnsan Hakları Bildirgesini yayımladılar(26 ağustos) ve tek bir yasama meclisiyle bedelli bir seçim sistemine dayalı liberal ve burjuva bir anayasa hazırlamaya,bu arada yönetimi,yargıyı ve maliyeyi yeniden örgütlemeye giriştiler.Bu çalışmalar büyük hatipler(Mirebeau,Mounier,Barnave,Lameth vb.) arasındaki ateşli tartışmalarla yürütüldü.Meclis dışındaki kulüplerin etkisi de arttı.

Bununlşa birlikte kilise mallarının(2 kasım 1789),bunun doğal sonucu olarak asignat’nın,özellikle de papanın karşı çıktığı sivil rahipler teşkilkata kanununun yürürlüğe konması yeni sürtüşmelere yol açtı.Ulusal birliği pekiştiren Federasyon bayramının(14 temmuz 1790) başarısına karşın,bölünmeler arttı.Koalisyonların ve grevlerin yasaklanması işçilerin huzursuzluğuna yol açtı.Dışarıda Alsace prensleri olayı,Aviknon’un ilhakı,hakların kendi kaderlerini kendi belirlemesi ilkesi öbür batılı güçleri kaygılandırırken,mülteciler kışkırtıcı bir rol oynadılar.Bu belirsizlik ortamında kralın Varannes’e kaçması(20 haziran 1791) ve Paris’e zorla geri getirirlmesi cumhuriyetçilerle sınırlı bir monarşi yanlıları arasında kopmaya yol açtı.Kralın kaçırılma masalına inanan meclis anayasayı hızla tamamladı.16.Louis de bu anayasayı kabul etti(14 eylül).Kurucu meclis yerine Yasama Meclisi’ni bırakmak üzere dağıldı.

Yasama meclisi(1 ekim 1791-20 eylül 1792),güç bir toplumsal ortamda toplandı.Sağda,anayasaya bağlı Feuillantlar,solda geleceğin Montagnardlar’ı ilke birlikte Girondiller oturuyorlardı.Kulüplerin büyük etkisi vardı.Direnen rahipler ve özellikle entrikaları Avusturya ile Alman prensleri tarafından desteklenen mülteciler konusunda sert tartışmalar yapılıyordu.Kral martta Girondin bir hükümet kurulmasını kabul etmek zorunda kaldı;Brissot’nun,saray tarafından da gizlice desteklenen saldırgan politikası meclisin Avusturya’ya savaş açmasına neden oldu(20 nisan 1792).Kralın iki kararnameyi veto etmesi ve hükümetin görevden uzaklaştırılması Tuileries sarayının basılmasına yol açtı(20 haziran);ancak vetosunu kaldırmadı.Baldırıçıplaklar kralın tahttan indirilmesini istediler.İlk askeri bozgunlar ve Braunschweig bildirisi halkın öfkesini arttırdı.Federelerin Paris’e gelmesi ve isyancı bir Komün kurulmasından(9 auğstos) sonra Tuileries’nin alınması ve 16. Louis’in ailesi ile birlikte tutuklanması (10 ağustos) monarşinin sonun geldiğini gösteriyordu.Yasama meclisi,güçlü Komün’e boyun eğmek zorunda kaldı;Avusturya-Prusya kuvvetlerinin ilerlediğini haber alan Komün,eylül katliamlarının gerçekleşmesine göz yumdu.Yabancı istilası,Valmy’de durdurulurken (20 eylül) yeni meclis kuruldu:Konvansiyon meclisi.

Ulusal Konvansiyon(21 eylül 1792-26 ekim 1795),toplanır toplanmaz aldığı kararlara 1. Cumhuriyet Yıl tarihini verdi.Daha ilk oturumlardan sonra taşradan seçilen,Paris’in üstünlüğüne karşın olan liberal ve eşitlikçi Girondinler ile halka daha uygun olan,Komün ve Baldırıçıplaklarca desteklenen merkeziyetçilik yanlısı Montagnardlar arasında çekişme başladı.Kimi Girondinlerin halka çağrıda bulunarak önlemeye,kurtarmaya çalışmalarına karşın,kralın yargılanması(11 aralık 1792’de başladı) ve idamı(21 ocak 1793),öte yandan konvansiyonun Ren ve Alpler üzerindeki fetihçi politikası Fransa’ya karşı geniş bir koalisyon oluşmasına yol açtı.Konvansiyon hem yabancı istilasına,hem Vendee ayaklanmasına karşı koymak zorunda kaldı,bu tehlikeler karşısında birçok önlem alındı:Genel Güvenlik komitesinin (ekim 1792),Halk Kuruluş Komitesinin(mart 1793) kurulması,ulusal görevlerin, temsilciler kurulu üyelierinin,gözetim komitelerinin,halk derneklerinin harekete geçirilmesi. İlk bozgunluk ve Girondinler’in dostu Dumouriez’nin ihaneti,Girondinler’in suçlanmasını sağladı.Girondinler’in,müfrezelerin desteği ile tasviyesi(2 haziran) taşrada “Federalist” ayaklanmalara neden oldu.Toulon kenti,limanını İngilizler’e açtı.Bu tehlikeler karşısında Halk Kuruluş Komitesi dış ve iç düşmanları yenmek için ülkeyi diktatörlükle yönetmeye başladı.Teröre başvurdu(şüpheliler yasası 17 eylül),kraliçenin ve Girondinler’in idamı,muhaliflerin Lyon’da taranması,Nantes’ta suda boğulmaları.Assignat’nın sürekli olarak değerden düşmesi ve yiyecek darlığıkarşısında komite güdümlü bir ekonomik politika uygulamaya başlarken,meclis toplumsal içerikli önlemlere yöneldi ve savaşa hazırlık çalışmalarını hızlandırdı.1. yıl demokratik Anayasa’sı oylanır oylanmaz askıya alındı.Aynı zamanda aşırı sol hristiyanlıktan sıyrılma politikası yürüttü.1793’ün sonunda,Vendee ayaklanmasının bastırılması,ferderalistlerin yenilgisi,Toulon’un geri alınması,dış zaferler bir düzelme getirdi.Robespierre,erdem ve teröre dayalı devrimci hükümetin temellerini attı: Saint-Just,mültecileri ve şüphelileri hedef alan vantoz kararnamelerinin oylanmasısnı sağladı.Ama komitelerde ve mecliste anlaşmazlıklar çıktı.Robespierre,önce solda,devrimi daha ileri götürmek isteyen hebertçileri,sonra sağda terör dönemine son verilmesini isteyen dantonduları ezdi(mart-nisan 1794).Üstünlüğü ele geçirince merkezileşmeyi güçlendirdi,Yüce Varlık İnancı’nı kurdu:bu inanç için düzenlenen şenliği yönetti.22 preirial yasası büyük terör dönemini başlattı,ama bu politika ılımlıların yanı sıra,dış tehlikenin kalktığı bir ortamda bile kendi can güvenliğinden kaygılanan “pişman terörleri“ de hoşnutsuzluğa düşürdü.Korkuda doğan bir suikastla 9 thermidorda(27 temmuz 1794) Robespierre ve arkadaşları devrildi.Bu tarihten sonra devrim gerilemeye başladı.Thermidor konvansiyonu “gerici” önlemler aldı:hapishanelerin açılması,büyük komitelerin yetkilerinin kısılması,narhların kaldırılması,Jacobinler Kulübü’nün kapatılması.Sefaletin ve Assignat’nın çöküşünün yol açyığı karışıklıklar bastırıldı.Yeni askeri başarılar,Prusya,İspanya ve Hollanda ile elverişli antlaşmalar yapılmasını sağladı.Kralcılar hareketlenmeye başladılar ama mültecilerin Quiberon’a düzenlediği bir çıkarma(27 haziran-22 temmuz 1795) başarısızlıkla sonuçlandı. Bununla birlikte konvansiyon yandaşları yeni bir ana yasa hazırladılar(Yıl 3 Anayasası).Ayrılmadan önce,Paris’te görev süresi sona eren milletvekillerine kayırıcı nitelikte üçte iki kararnamesinin kaldırılmasını isteyen kralcıların ayaklanma girişimlerini general Bonaparte tarafından bastırılmasını sağladılar(5 ekim).

Directoire(26 ekim 1795-9 kasım 1799).Yeni anayasa ile bedelli seçim sistemine dayalı bir “burjuva cumhuriyeti” kuruldu.Bir diktatörlük tehlikesini uzaklaştırmak için yürütme 5 Directeur,yasama da 2 konseye bırakıldı.Hemen kurulan hükümet aynı sorunlarla başetmek zorunda kaldı:Hazine;Assignat’nın çöküşü,yiyecek bunalımı,ahlak bozukluğu, moral çöküntüsü,sefalet,zenginlik gösterisi.Sırayla sağından ve solundan baskı altında tutulan Directoire,4 yıl boyunca bir denge siyaseti uyguladı:Eşitler komplosunun bastırılması sağa karşı girişilen 18 fructidor(4 eylül 1797) darbesi,arkasından Jocabinler’in ezilmesi(11 mayıs 1798).Bakan Ramel çeşitli önlemler alarak mali durumun düzelmesini sağladı.Dışarıda,fetih savaşı,Bonaparte’ın başarılı İtalya sefri ile yeniden başladı;Bu sefer devrimci düşünceleri yayma ve Fransa’ya dediğini yaptırma olanağını verdi.Ama Bonaparte Mısır seferindeyken(1798-1799),Directoire’in Hollanda,İsveç,Roma ve Napoli’yi istila siyaseti,Fransa’ya karşı 2. koalisyonun kurulmasına yol açtı.Fransa bir dizi yenilgiye uğradı.İçte durum daha da kötüleşti.3 Directeur’e karşı düzenlenen 30 prairial darbesinden sonra Jacobincilerin canlanması,batıda ve güneyde kral yanlısı hareketlerin ortaya çıkması kamuoyunu tedirgin etti;ülkede barış ve güçlü bir rejim isteği yaygınlaştı.Fransa’nın bozgun haberleri üzerine beklemedik bir anda Mısır’dan dönen Bonaparte Sieyes ile anlaşarak 18 ve 19 brumaire(9-10 kasım 1799) darbesiyle Directoire’ı devirdi.Devrim, askeri diktatörlükle sonuçlandı!

Roma İmparatorluğu

Bugünkü İtalya’nın Latium bölgesinde, Tiber Irmağı’na bakan tepelerde kurulmuş birkaç köyden oluşan eski Roma, sonradan dünyanın en büüyk imparatorluklarından birinin merkezi oldu. Romalılar tarihte pek çok ülkenin dilini, edebiyatını, yasalarını, yönetim biçimini ve mimarlığını etkiledi.

Roma Tarihinin Dönemleri

a.Krallık Öncesi Dönem (İ.Ö. 753 öncesi)

b.Krallık Dönemi (İ.Ö. 753 – 509 arası)

c.Cumhuriyet Dönemi (İ.Ö. 509 – 27 arası)

d. İmparatorluk dönemi (İ.Ö. 27– I.S. 476 arası)

Devamını Oku »

HİTİTLER

SİYASAL TARİH

1- TARİH ÖNCESİNDEN TARİHE :

Toplumların henüz kendileriyle ilgili bilgi veren yazılı belgelerinin bulunmadığı,yani bir yazı sistemine geçemedikleri zaman dilimidir.Bu dönemlerde,toplumların oluşturdukları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili bilgilere,arkeologlar tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkan maddi belgeler ışık tutmaktadır.Maddi belgelerden,artık yaşamayan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile,mimarlık ve sanat eserleri anlaşılmaktadır.Bu belgelerin dışında o günkü toplumların fikir ürünleri denilebilecek yazılı belgeler bulunmaktadır.Bunların okunması ile elde dilen bilgiler,insanlığın geçmişi,her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir.Bu aşamaya gelen toplumlar,tarih öncesi çağlardan,tarihsel çağlara geçmiş sayılırlar.Eğer bir toplum henüz kendisiyle ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına gelmemişse,fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi veriyorsa,söz konusu insan topluluğu protohistorik bir çağ yaşıyor demektir.(1)

Anadolu da yaşayan toplumlar tarih çağlarına geçmeden önce,ön Asya adı verilen batıda Ege adalarından başlayarak Anadolu ,Suriye,Filistin,Mısır,Mezopotamya ve İran’ı içine alan coğrafi alanda yaşamış yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir prohistorik çağa ulaşmıştır.

Anadolu,Ön Asya’nın alanları içinde iki bakımdan önemli bir yere sahiptir.birincisi Anadolu’nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktadır.Ege dünyası il Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan Anadolu yarım adasıdır.Anadolu’yu çoğu kez bir köprü olarak ta nitelemek doğru değildir,çünkü köprü daha çok bir geçiş aracıdır;oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir toprak parçası değil,yerleşilen yurt edinilen,yöresindeki bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen,değerli bir yaşam alanıdır.(2)Anadolu’nun ikinci önemli yönü ekonomidir.Anadolu,komşu toplumların yazılı belgelerinden sağlanan bilgilere bakıldığında Ön Asya’nın,özellikle Mezopotamya’nın inşaat ahşabı,bakır ve gümüş gereksinimini karşılayan bir hammadde deposu durumundaydı.Anadolu toplumları henüz büyük bir devlet haline gelmemişken,Mezopotamya da bir imparatorluk kurulmuştu.

2-HİTİTLERİN ORTAYA ÇIKIŞI :

Anadolu’nun tarihsel çağları,çorumun sungurlu ilçesine 5 km. uzaklıkta bulunan ve yapılan kazılarda Hitit imparatorluğu’nun başkenti Hattuşa olduğu anlaşılan Boğazköy de,Yozgat’ın Güneydoğusuna düşen Alişarhöyükte ve kayserinin kuzeyindeki Kültepede bulunan,çivi yazısı ile yazılmış tablet denilen kil levhacıklar ile başlar.Sayıca,Alişar ve Boğazköy de az Kültepede ise on binleri aşan bu tabletlerin yazılmış olduğu dil,Mezopotamya da çok geniş bir zaman kesiti içinde konulmuş olan günümüzdeki Arapça,İbrani’ce ile aynı dil ailesine giren Akadça’nın eski Asur lehçesidir.Bu tabletler İ.Ö. 4000 yılında Mezopotamya da Sümerler tarafından resim yazısı olarak icat edilen ve zamanla gelişerek basitleşip,resimselliğini kaybederek,dış görünüşü bakımından çiviye benzediği için zamanımızda çivi yazısı adı verilen hece işaretlerinden kurulu bir yazı sistemidir.Bu yazı genellikle her bilinmeyen yazı sisteminin çözülmesinde olduğu gibi,aynı yazıtın birden fazla dilde tekrarlandığı çift dilli yada çok dilli denilen yazıtlar yardımıyla,bir Alman lise öğretmeni olan GROTEFOND’in öncü çalışmaları sonucunda,19. yüzyılın başlarında okuna bilmiştir.(3)Anadolu da bu yazı ve Akadça yazılan tabletler bulunduğu sırada çivi yazısının ilk okunuşu üzerinden 80 yıldan fazla bir zaman geçmiştir.Tabletler,ilk önce antikacılar tarafından eski eser piyasasına sürülmüş ve buluntu yeri kesin olarak belirtilmek istenmediği için,bunların nereden çıkarıldığı sorusu,Kültepe’nin de içinde bulunduğu coğrafi yerin Roma dönemindeki adı olan Kapadokya bölgesi gösterilerek geçiştirilmiştir.Bu yüzden çeşitli dünya müzelerince satın alınan Anadolu’nun bu ilk yazılı ürünleri,Kapadokya Tabletleri adıyla tanınmaya başlamıştır.Eski eser tüccarlarının bir sır olarak sakladıkları esas çıkış yerini bulmak için bir çok girişimlerde bulunmuşsa da ,bunlar başarısız kalmıştır.1893-1894 yıllarında E.Chantre bu Tabletlerin Kültepe de bulabileceğini düşünmüş,ancak bu düşünce bir türlü doğrulanamamış ve 1925’e değin her yıl daha çok sayıda tablet eski eser pazarlarına sunulmuştur.Sonunda Çek bilgini B.Hrozny,Kültepe de kazılar yapmaya başladığında,tabletlerin höyükten değil de ,çok yakındaki bir tarladan çıkarıldığını köylülerden öğrenebilmiş ve gerçekten de orada başlattığı kazıda 1000 kadar tablet ele geçirmiştir.Daha sonra Hrozny bu kazıları sürdürememiş ve 2.Dünya Savaşı nedeniyle kazılara ara vermek zorunda kalmıştır.(4)

Gerek Kültepe Höyüğünde ,gerek Asurlu tüccarların oturmuş olduğu anlaşılan ve tabletlerin bulunduğu yerleşmede,1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından sistemli kazılar yapılmıştır.Bu kazılar sonucunda bir Asurlu tüccarlar kolonisi olarak niteleyebileceğimiz yerleşmenin 4 tabakası olduğu saptanmıştır.Bunlardan 3. ve 4. tabakalar en eski yerleşmeler olup,yazılı belgeden yoksundur.1. ve 2. tabakalarında bulunan tabletlerin sayısı ise on bine varmaktadır.

Bilim dünyasının Hititler ile karşılaşması 1887 yılına rastlar.Orta Mısırdaki Tell-Amerna’da yapılan kaçak kazılarda,büyük bir tablet arşivine ait ilk belgeler bu tarihte eski eser pazarlarına sürülmüştür.Belgeler İ.Ö. 14. yüzyıl da Mısır Firavunları 3.Amenofis,4.Amenofis ve Tutankamun’un ,Ön Asyadaki başka devletlerin kralları ile olan diplomatik yazışmalarını içermektedir.çivi yazısı ve Babil lehçesi ile yazılmış olan bu tabletlerin birinde Hitit kralı Suppiluliuma,Firavuna kardeşim diye hitap ediyor,kendisini onunla eşdeğer bir hükümdar olarak kabul ediyordu.

Mısırın yeni İmparatorluk dönemine ait başka mektuplarda da ,Mısır-Hitit çatışmalarından söz edilmekteydi.bunlar Martin Luther’in İncil çevirisinde,İbranca Hittim’in karşılığı olarak kullanılan Hititler yada Hetoğulları’ nın ,İ.Ö. . bin yılda büyük bir siyasal güç olarak Ön Asya’ya kendilerini kabul ettirdiklerini kanıtlamaktaydı.(5)

Burada şunu da belirtmek gerekir ki;İncil’de İ.Ö. 1.bin yılda Filistin de yaşamış oldukları söylenen Hititler ile İ.Ö. 2.bin yılda Anadolu da bir devlet kurmuş olan Hititler aynı topluluklar değildi.Dil ve köken bakımından asıl Hititlerin akrabası ,onların bir bakıma devamıdır.

El-Amerna belgeleri arasında iki mektup daha vardı,bunlar o güne kadar bilinmeyen bir dille ,fakat yine de çivi yazısı ile yazılmıştı.Bu belgeleri 1902 yılında inceleyen Norveçli bilim adamı J.A.Knudizon,bu mektupların dilinin Hint-Avrupa dili olduğunu açıkladı.Knudizon’un bu buluşu,diğer bilim adamları arasında kuşku ile karşılandı ve kendine bir yandaş bulamadı.Aradan 4 yıl geçtikten sonra 1834 yılında C.H.Texeir tarafından bulunan,Ankara’nın 150 km. doğusundaki Boğazköy de H.Winkler tarafından 1906 yılında başlatılan kazılarda,El-Amarna da bulunmuş ve Arzawa kralına gönderildiği anlaşıldığı için,adına Arzawa mektupları denilen bu iki belgenin yazıldığı dilde kaleme alınmış olan başka tabletlerde ortaya çıkmaya başladı.Winkler kazılarını 1913 yılına kadar sürdükten sonra ölünce Alman Şarkiyat Cemiyeti,Çek bilgini B.Hrozny’yi İstanbul’a göndererek,Boğazköy’den çıkan bu tabletleri incelemesini istedi.Bu sırada ortaya çıkan 1.Dünya Savaşı nedeniyle Hozny çlışmalarını kısa kesmek zorunda kalmıştır.Çalışmaları olumlu yönde geçtiği için 24 Kasım 1915 tarihinde Berlin Ön Asya Cemiyetinde verdiği Hitit sorununun çözümü konulu konferansta bu belgelerdeki dilin gerçekten Hint-Avrupa dili olduğu tezini ortaya atmıştır.Yayınlanan bir kitapta Hrozny,Eski Yunanca,Latince ve Eski Hintçe ile yaptığı karşılaştırmalarla bir çok Hititçe sözcüğün anlamını saptamayı ve Hitit dilinin ilk Gramer kurallarını ortaya koymayı başarmıştır.Böylece, bugün Hititoloji olarak tanınan bilim dalının doğuşu gerçekleşmiş oldu.

UYGARLIK

1-KRAL-KRALİÇE VE DEVLET YÖNETİMİ :

Devlet yönetiminin baş sorumlusu kraldır.Hitit tarihinin Asur Ticaret kolonileri çağından başlayarak geçirdiği gelişim evreleri göz önünde bulundurulursa,Hitit kralının diğer doğu devletlerindeki gibi her şeye eğmen bir despot olarak,ortaya çıkmadığı görülür.Anadolu’ya gelerek Hint-Avrupa topluluklarının başı olarak görev yapan yerel prensler,egemenlik alanları genişledikçe büyük prensler,Hitit devleti kurulduktan sonra Tabarna unvanlı büyük krallar ve sonunda majeste ile tanımlanan güneşim unvanlı taşıyan evrenin kralı halini alırlar.Bunların yanı sıra kahraman ve tanrı / tanrıça…..’nın gözdesi gibi sıfatlar da kralların askeri dinsel özelliklerini uygulamaktadır.

Hititlerde krallık veraset yoluyla geçmektedir.Ancak eski devlet döneminde,kralın kendi yerini alacak veliahdı kendisini hayatta iken belirlemektedir.İlk belgelere göre kralın adaylar arasında en yeteneklisini veliahdı olarak seçtiği ve bunu uygun görmezse değiştirebilmektedir.Veliaht seçiminde, bir tür soylular meclisi olan panku’nun da söz sahibi olduğu görülür.Ancak meclisin krala tutumu değişkendir.Kral yeterince güçlüyse soyluların fikrine başvurma gereği duymaz.Kral yerini sağlamlaştırıncaya kadar panku’nun haklarına saygılı olmak zorundadır.Eski devlet zamanında panku yargılama hakkına sahipti.Meclisi oluşturan soylular toplum tabakaları içinde en yüksek seviyedeydi.Bunlar,yüksek askeri ve idari görevlerde bulunan ve genellikle kral ailesinin yakınları olan kişilerdir.Saray muhafızlarının başı,sarayların başı,içki sunucuların başı,haznedarların başı,asa taşıyıcılarının başı,din başı gibi unvanlara sahip soylulardan sonra toplum erkanından oluşan panku’nun soyundan olanlar oluşturmaktadır.Bu tabakalanmanın dışında toplum,Hitit yasalarına göre,hür insanlar ve köleler olmak üzere ikiye ayrılmıştır.Tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olmalarına karşın,Hitit kralları hiçbir şekilde hayattayken tanrısallaştırılmamaktadır.Ancak öldüklerinde tanrı olan kralların heykelleri tanrıymışlar gibi kutsanmakta ve kurbanlar sunulmaktadır.Tanrılar gibi kutsanmalarına rağmen öldükten sonrada krallar,dünyadaki adlarıyla anılmaya devam edilmekte,önem bakımından ise ölen tanrı olan krallarla gerçek tanrılar hiçbir zaman eşit tutulmamakta ve tanrılar topluluğu içine sokulmamaktadır.(6)

Kral,en yüksek mevkide bulunan rahip olduğu için dinsel bakımdan temiz kalması son derece önemlidir ve bunun için titizlik gösterilmektedir.Kralın temizliğinin,tanrılara gösterilen saygıyı belirttiği kadar,ona yapılacak herhangi bir büyüden korumayı amaçladığı da düşünülebilir.Saray mutfağında görevli kişiler her ay krala temiz su vereceklerine dair ant içmek zorundadırlar.Yıkanma suyu içinde çıkacak bir saç,görevlinin ölüm cezasına çarptırılması için yeterlidir.saraydaki ayakkabıcılar ve diğer deri işçileri sadece saray tarafından üretilen deriyi kullanmak zorundadır.eyer istemede bir yanlışlık yapılmışsa bu krala önceden bildirilirse ancak o zaman affedilmesi söz konusu olmaktadır.“Eyer yanlışlıkla başka deri aldınızsa bunu zamanında krala söylerseniz bu sizin suçunuz sayılmaz.Ben kral,o zaman onu (yani yapılan eşyayı) bir yabancıya yollarım yada hizmetkara veririm.Fakat eyer yaptıklarımı gizlerse ve kral bizi görmez derlerse yanılırlar;kralın tanrıları onları çoktan görmüştür ve onları dağlara kovalarlar.” (7).

Hititlerde kraliçeler önemli yere sahiptir.Bulunan yazılı belgelerde kraliçenin sarayı sözü belirtilmiştir.Bundan anlaşılabileceği gibi hükümdar sarayında ayrı kraliçenin bir yapının olduğu anlaşılır.Kraliçeler eşlerinin ölümünden sonra kendi saraylarına çekilmekte yada kraliçenin sarayı diye söz edilen kral sarayı içindeki bir bölüm anlatılmaktadır.Kraliçenin önemli bir yer tutmasına karşın Hitit krallarının doğu tarzında bir hareme sahip olmaları çelişkili bir durum yaratır.Haremde iki çeşit kadın bulunmaktadır.Birinciler,kraliçenin erkek çocuk sahibi olmadığı zaman tahta çıkmaya hak kazanan çocuklar doğurabilen hür kadınlardır.İkinciler ise kadın köledir.Bunlar ve çocukları,ön-

ki kralın soyundan olanlarla birlikte büyük kral ailesini oluşturmaktadır.Erkek çocuklar rahip,ordu komutanı ve imparatorluk toprakları üzerine belirli kent yada bölgelerde kral olabiliyorlardı.kız çocu-

larda devletin dış siyasetine katkıda bulunmakta,başka ülkelere gelin olarak yollanmakta ve devletler arası ilişkiler kurmakta ve aileler arası bağları güçlendirmektedir.

Hitit devlet yönetiminin temeli eski devlet zamanından bu yana daima feodal tımar sistemi oluşturmaktadır.İlk zamanlarda devlet toprakları daha büyümüşken,savaşlarla yeni kazanılan kentlerin yönetimi,prenslere verilmektedir.Ele geçen belgelerde Zalpa ve Trappaşan da,kentlerin prenslerin yönetiminde olduğu bilinmektedir.Hititlerin bazı döneminde başkent olan dattaşaya sonra-

dan bir kral atanmıştır.Bu krallar kendilerine verilen topraklara karşılık merkezi hükümete karşı bir takım hükümlükler altına girmekteydi.Bunlar içinde en önemlisi iç ve dış askeri faaliyetler için belir-

li miktarda yaya ve arabalı savaşçıyı hazır tutmaktı.Hitit kralının dikte ettirdiği anlaşılan antlaşmalarla,Hatti ülkesinin çıkarları doğrultusunda bir tutum ve davranış içine sokulan vasat krallık

larada bir çeşit tımar gözüyle bakılmaktadır.Hititlerin bazı dönemlerde Amurnu ve Ugarit krallarının

Hitit kralına vergi verdikleri Hattinin düşmanlarına düşman,dostları ile de dost olmak zorunda bırakı-

ldıkları,kralın soyunu korumakla yükümlü tutuldukları ve krala ihanete kalkışıp,ülkelerine sığınanla-

rı geri vermek zorunda oldukları,egemenlik haklarını korumayı üstlenmektedir.Doğal olarak herhangi bir yasal krallığa yönelecek düşmanın Hatti tarafından bertaraf edileceği biliniyordu.Bu eşit devlet arasındaki bir savunma anlaşmasından farklıdır;yasal krallığın elden gitmesi,doğrudan doğruya Hitit

devletinin çıkarlarının azalması anlamına gelmektedir.Diğer kişilere toprak dağıttıkları ele geçen arazi bağış belgelerinden anlaşılmaktadır.Kralın mührü ile damgalanmış bu belgeler ile sarayın mülkiyetindeki tarla,otlak,orman ve bahçeler, adları yazılı kişilere armağan edilmiştir.Bu toprakların,

bağışı yapılan kişinin ölümünden sonra da oğullarına ve torunlarına geçmesi de sağlanmaktadır.Top-

rak bağışları karşılığında,devletin bazı istemlerde bulunmuş olması doğaldır.İ.Ö. 13. yy’da bağışlanan toprakların sahipleri üzerinden tımar hizmetleri ve vergilerin kaldırıldığına ilişkin belgeler bunu kanıtlamaktadır.

2-HALK :

Hititler de halkın çoğunluğunu hür insanlar oluşturmaktaydı.Bu özgürlük yönetime katılma şeklinde değildir.Özgür insanları köylüler,sanatçılar ve tüccarlarla aşağı kademelerdeki görevliler oluşturmaktadır.Bunların içinden özellikle kırsal kesimlerde yaşayan,tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlayan sağlayanları özgür olarak nitelemek zordur.O günkü ekonomik yaşam içinden önemli yeri,kırsal alanlarda yaşayan halkın üretimi,tuttuğu için en fazla haracı veren ve angaryaya koşulan toprakla uğraşanlar oluyordu.Buna karşın üretim araçları olan arazi ve hayvan varlığı ile evler için özel mülkiyet hakkı tanınmaktadır.Sanatçıların,tarım kesimine göre kentli sayılması gerekmektedir.Bunların bir bölümü ürettiklerini kendileri satmaktadır,fakat ele geçen belgelerde tapınaklar etrafında yoğunlaşan ekonomik faaliyetler içinde sanatçılarında bulunması,bazılarının tapınak adına çalıştığı şeklinde yorumlanmaktadır.

Köleler sosyal tabakalaşmanın en aşağı gurubunu oluşturmaktadır. Bunlar alınıp satılabilmekte,

kiralanmakta yada taşınamaz mallar gibi veraset yoluyla başkalarına geçebilmekte ve paylaşılabilm

ektedir.Fakat özgür insanlar nasıl günümüzdeki anlamda özgür değillerse kölelerde tam anlamıyla köle değildi.Çünkü hakları da yasalarla korunmaktaydı.Ama bir kölenin değeri yasalara göre özgür bir insanınkinin yarısı olarak kabul edilmekteydi.Kölelere verilen cezalarda özgürkişilere verilenin yarısıkadardır.Diğeryandan,kölelere vücutorganlarının sakatlanması cezaları da verilmekteydi.Kölelik açısından ilgi çekici ve kölelik kavramıyla çelişen başka bir konuda bunların mülkiyet haklarının bulunmasıdır.Kölelerin hür kadınlarla evlenebilecekleri de yasalarda belirtilmiştir.bunun için konulan tek koşul kölenin başlık parasını ödeyecek maddi güce sahip olmasıdır.Bütün bunlar göstermektedir ki,Hititlere de tam bir kölelik kurumu yoktur;bu statüye sahip kişileri bu bakımdan uşak,hizmetçi olarak nitelemek daha doğru olacaktır.(8)

Hitit kökenli olmayan ve sümerce NAM-RA olarak nitelenen bir insan gurubu daha vardır.Bunlar,silahlı gücü ile yenilmiş bir ülkeden sürülüp çıkarılan ve Hitit ülkesine yollanan kişilerden oluşmaktadır.Bu insanlar,savaş ganimetlerinin bir parçasıdırlar ve genellikle ucuz işgücü çalıştırılmak üzere,yeni kurulan köylere yada bir zamanlar düşman orduları yada doğa güçleri tarafından yıkıma uğratılmış bölgelere yerleştiriliyorlardı.NAM-RA’larınherhangi bir hareket özgürlükleri yoktu.Çalıştıkları tarlalardan,tapınaklardan ayrılmaları yasaklanmıştı.Eyer başka bir ülkeye kaçacak olurlarsa,diplomatik yollardan geri verilmeleri için baskı yapılıyordu.

Hititlerin getirdikleri bu NAM-RA’lar,belli bir kesit değillerdir;toplum içindeki statülerini değiştirmeleri için kendilerine şans tanınmaktadır.Sürülen kişilerin içinde,herhangi bir sanatı becerebilenler varsa,ustalıklarından yararlanılmak üzere belirli bir yere veriliyor ve böylece toplumsal tabakalaşma içinde bir üst kademeye yükselebilmekteydiler.Hitit yasalarında NAM-Ra’lar

köle ve özgür insanlar gibi sınıflardan sayılmıyordu.Hitit toplum yaşamının en küçük birimi ailedir.Ailenin başı erkektir.Hitit öncesi Anadolu toplumlarında,verimlilik ve doğurganlığı simgelediği için kadının daha saygın yeri olmasına,buna paralel olarak,toplumda anaerkil eğilim görülmesine karşılık,gelişkin Hitit toplumunda,yayılımcı bir dış siyaset izlenmesinin de etkileriyle olacak,babanın egemenliği artmış,eli silah tutanların önemi artarak,ataerkil düzenin özellikleri belirginleşmiştir.

Halkın oturduğu evler,kazılarda ortaya çıkanlara göre,Hitit sivil mimarlığı değişmez ve katı planlara sahip değildir.Evler genellikle bağımsızdır ve yer darlığından sıkışık bir düzende yapılmaları gerekse bile,evlerin dış duvarları ayrıdır.Evlere bir avlu bulunması isteniyorsa bu genellikle evlerin dışında bulunuyor.Evlerin iç bölümlerinde de kesin bir plana bağlı kalınmaz.Evlerin büyüklüğü gibi,

İç mekanlarında sayısı ve boyutları gereksinimlerine göre değişiyordu.Evlerin çoğunluğu tek katlıdır.Evlerdeki yapı malzemesi,temellerde taş,duvarlarda ise kerpiç kullanılmıştır.Damlar düz ve toprakla kaplanmıştır.Eyer evlerin üst katları varsa,alt katın samanlık,ahır ve işlik olarak kullanılmakta,üst katın ise asıl yaşanan yer için ayrılmıştır.

3-ASKERLİK :

Hitit devleti,gerek Anadolu içinde,gerek ülke dışında,sürekli savaş halinde bulunmuştur.Bu savaşların başarılı yürütülebilmesi için,insanların savaşçı nitelikler taşımasının yanı sıra iyi örgütlenmiş bir askeri yönetime gerek vardı.

Hititler de askeri seferler genellikle yaz aylarında yapılmaktadır.Krallar,kış ayları yaklaştığında,yılın azaldığını belirterek,baharda yeniden harekete geçmek ve kışlalaşmak üzere başkentte yada seçtikleri bir başka kente gidiyorlardı.Her baharda yeniden ordu kurmak ve her kış başında askerleri terhis edip,orduya dağıtmak gerek pratik,gerekse stratejik açıdan devletin belirli sayıda bir orduyu sürekli beslemek zorunda kalmaktadır.Bir kısım askerler kış mevsiminde savaşa hazır durumda silah altında tutuluyor ve yeni savaşlara hazır bir şekilde kışlalarda barındırılıyorlardı.

Eyer ilk baharlarla birlikte,sefere çıkılacaksa,belirli bir toplanma yerinde kral ve ordusu buluşuyor ve

kral orada askerlerini denetliyordu.Bu arada birlikleri yeteri sayıya ulaşacak askerler orduya katılmış oluyordu.Kışlalarda beslenen ve ordunun temel çekirdeğini oluşturan sürekli kuvvetlerle birlikte kralın özel muhafız birliği de bulunuyordu.Diğer yandan vasat kralların korunması için Hitit birlikleri ayrılmaktaydı.Yapılacak savaşın büyüklüğüne göre vasat krallarda beslemek zorunda oldukları askerleri,Hitit kralının isteği üzerine yardıma yolluyorlardı.Bu askerlere genellikle vasat kralın kendisi komuta etmekteydi.Hitit ordularının baş komutanı kralın kendisiydi.Fakat askeri operasyonun önemine göre bazı durumlarda kuvvetlerin başına prensler yada general denilen yüksek rütbeli subaylar geçiyordu.Bunlar kralın sonsuz güvenini kazanan kişilerdir.Tanınan birkaç askeri rütbe olmakla birlikte,bunları derecelerine göre sıralanmamaktadır.Sümerce olarak GAL.GETŞİN biçiminde Hitit metinlerinde yazılan ve kelime anlamı şarap büyüğü olan askeri unvan,yüksek rütbeye eşittir.

Savaştan kaçmak ağır bir suçtur ve doğrudan doğruya kral tarafından cezalandırılırdı;birlik komutanları ceza vermeye yetkili değildir.Askerlere,krala,kraliçeye ve prenslere sadık kalacaklarına ve Hatti ülkesine ihanette bulunmayacaklarına dair ant içiliyor ve antlarını bozmaları halinde lanetlemelere uğratılıyorlardı.

Hitit ordusunun temel gücü yaya askerlerden oluşmaktaydı.Bunların büyük çoğunluğu ülke halkından sağlanıyor,bir bölümü de vasat krallıklardan yardım olarak gelmekteydi.Yaya askerlerin yanında,hızlı hareket edebilen ve vurucu güç bakımından daha etkili olan birlikler ise,arabalı savaşçılardan oluşmaktaydı.Bu iki sınıfın sayısal büyüklüklerinin,devletin gelişmesi ve topraklarını genişlemesi ile orantılı olduğu yazılı belgelerden anlaşılmaktadır.

Arabalarını hızla ve bir anda hareketlerini sağlamak,atların manevra yeteneklerini yükseltmek,uzun mesafeleri yorulmadan alabilmelerini ve gece yürüyüşlerine dayanıklılıklarını arttırmak,doğal olarak proğramlı ve sürekli bir eğitimi gerektirmektedir.Bunu yapabilmek üzere at yetiştirme yönetmelikleri vardı.Kikkirli adlı ve Hurri kökenlibiri tarafından yazılmış,bir sıra böyle yönetmelik bulunmaktadır.Bu metinlerin içinde geçen teknik terimlerin ise,indo-ari (=kabaca:Hint) kökenine bağlanması ayrıca ilgi çeken bir konudur.(9)

Hitit savunma siteminin en iyi örneği başkent Hattuşa’da görülür.bütün kent,arazinin sağladığı olanaklardan yararlanmak suretiyle,surlarla çevrilidir.Surlar süreklidir ve ancak engebelerin savunma için çok önemli ve anlaşılmayacak engeller yarattığı yerlerde kesintiye uğrar.Kentin iç alanı da bir kent suru ile,kuzeyde aşağı kent güneyde ise yukarı kent olarak ikiye ayrılır.Hitit tarihine bakılırsa,Hitit imparatorluğunun gerek Anadolu içinde,gerekse dışında her an düşman olmaya hazır toplumlarla çevrili olduğu ve bunlara karşı sürekli alarm durumunda bulunmaya zorunlu kaldığı anlaşılır.(10)Bu nedenle sınırların savunması ve denetimi işine büyük önem verildiği,arkeolojik ve filolojik veriler tarafından kanıtlanmaktadır.

4-EKONOMİ :

Hititler de toprak önce tanrıların,sonra kralındır ve kral istediklerine arazi bağışlayabilir ve karşılığında onu bazı hükümlülükler altına sokabilmektedir.Buna karşılık özel mülkiyetlerde vardır.Fakat bu gibi bağımsız çiftçilerin sayısı fazla değildir ve buna tam bağımsızlık denilemez.Ele geçen belgelere göre,herkes için zorunlu çalışma,yani bir tür angarya uygulanıyordu.Bir belgeye göre;Bağımsız çiftçiler dört gün kendileri için,dört gün ise kendi tarlalarının yanında bulunana bir tımar arazisi için çalışacaklardı.En büyük toprak sahipleri olan saray ve tapınak arazilerinde sürekli çalışacak tarım işçileri de vardı.(11)

Hatti ülkesinin ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerine kurulmuştur.Tahıl türleri artsında ilk sırayı arpa ve buğday tutmaktadır.Pek çok ekmek çeşidi yapıldığı gibi,ekşitme yoluyla da bira gibi içkiler üretiyorlardı.Yaygın olarak görülen kültür bitkilerinden biri de üzümdür ve bundan da şarap üretilmekteydi.Ana besin maddelerini ekmek,bira ve şarap olarak sıralayabiliriz.Bunun yanında kısıtlı bölgelerde de olsa zeytin yetiştirilmiştir.Diğer yandan fasulye,nohut ve bezelye türünden baklagillerin üretimi de yapılmıştır.Hitit dönemi Anadolusunda yetiştirilen başlıca meyveler;elma,kayısı ve incirdi.

Tarım yanında ikinci bir iş olarak hayvancılık yapılardı.Hayvancılı tarım alanına yardımcı olduğu gibi süt,et,deri ve yün üretimi içinde gerekliydi.Hayvan varlığının çokluğu ülke için zenginlik kaynağıydı.Hititler döneminde,daha önceki Asur ticaret kolonileri çağında da olduğu gibi,bakır ve tunç en çok kullanılan madenlerdi.Demir ise günlük yaşamda kullanılmıyor ve değerli sayılıyordu.(12)

Anadolu’da demir filizi çok olmasına karşın,bunları eritebilecek yüksek derecede ısı ve arıtma tekniği yaygınlaşmamış bir teknoloji olmadığı için demirin değeri yüksekti.Yazılı belgeler de demir kılıç,demir tablet ve hatta demirden yapılmış tanrı ve hayvan heykellerine değinilmesine karşın çeşitli yerlerde yapılan kazılarda bu tür büyük eşyalar bulunmamıştır.Bunların,Hitit devleti’nin yıkılışından sonra gelen istilacı güçler tarafından eritildiği ve yeniden kullanıldığı düşünülmektedir.Madenler yeniden kullanıma uygun maddeler olduğundan,bir devleti yıkan yada ele bir kenti ele geçirenler,yeniden maden arama ve işleme yerine,ganimet olarak ele geçirdikleri eşyaları eriterek,kendi zevk ve gereksinimlerine göre,yeni şeyler yapmayı kuşkusuz daha kolay bir yol olarak benimsiyorlardı.Bu yüzden bir kazıda herhangi bir döneme ait bir yerleşme yerinde az maden bulunması,o çağda az maden kullanıldığını göstermez.Madeni eşya her zaman yeni gelenlerin ele geçirmeye çalıştığı,oradan oraya götürülen ve sürekli biçim değiştiren ganimet türüydü.

Asur ticaret kolonileri çağında yoğun olduğu anlaşılan ve uluslar arası bir nitelik taşıyan ticaret ve kara taşımacılığı,Anadolu da ki etnik ve siyasal durumun değişmesi sonucu,Hitit devletinin ortaya çıkışı ile birlikte merkezi bir otoritenin kurulması,eski ticaret örgütlenmesinin kent beylerine bağlı çıkar ilişkilerini değiştirmiştir.Hitit kralları kendi topraklarında yabancıların kazanç sağlamalarına izin vermemişlerdir.diğer yandan merkezi otoriteye bağlı olarak,devletin kendi gereksinimlerini kendi karşılaması gereği ortaya çıkınca,ülkede çıkarılan yada üretilen hammaddelerin,Hitit sanatçıları tarafından işlenmiş mallar haline dönüştürülmesini sağlamış,böylece dışarıya bağımlılığın azalmasıyla Asur ve diğer ülkelerle ticaret ilişkileri zayıflamıştır.

Hitit devletinde ve bütün Ön Asya’da o dönemde kullanılan değişim aracı,para yerine gümüştü.Gümüş,çubuk yada halka biçiminde ve belirli ağırlıklarda olmakta ve alış-verişlerde geçerli sayılırdı.Ağırlık birimleri ise Babil kökenli şekel ve mina idi.Bunların oranı,ülkelere ve zamana göre değişmektedir.Babil de 60 şekel bir mina ederken,Hatti ülkesinde 40 şekel bir mina etmekteydi.Bunların gerçek ağırlıkları bilinmemektedir.Kazılarda ortaya çıkan bulgular bunların oval ve hematit taşından yapıldığını gösteriyor.

5-YASALAR VE MAHKEMELER :

Hititlerde yazılı yasaların varlığı,Boğazköy e bulunan yazılı belgeler arasında yasa maddelerini içeren 2 tablet ve bu tabletlerin kopyaları yapılarak çoğaltılmış paralel metinlerin ortaya çıkarılması sonucu anlaşılmıştır.

Hititlerin hukuka bakış açısı,bütünüyle dinseldi.Onlara göre tanrılar,bütün varlıkların hakkını koruyan,adil ve dürüst efendilerdi.(13)

Devlet öncelikle toplum düzeninin sağlanması ile yükümlü olduğu için,bireysel öcün en aza indirilmesini yada tamamen ortadan kalkmasını ister.Bu bakımdan,yasalarda rastlana talion ilkesi,yani göz göze diş dişe hükümleri zarara uğrayanın suçluya kendisine gelenden daha çok zarar vermesini önlemek için,beklide öç duygularının aratarak ilerlemesini engellemek yolunda atılmış bir adım olarak kabul edilir.Yasa koruyucu,cezanın anlamının,aynı zarara başkasının da uğraması değil,hak sahibinin uğradığı zararın giderilmesi olduğunu anlarsa,talion ilkesi yerine eski durumuna getirme ve yerine koyma ilkelerini benimser.Talion hükümleri korkutucu veya caydırıcıdır.

Hitit devletinin eski dönemlerinde ölüm cezasının yaygın olmasına karşılık,hukuk reformundan sonra sınırlandırılmıştır.Ancak yasa maddeleri arasında yer almayan bazı suçlara,kralın bizzat bu cezayı verme hakkı saklı tutulur.Yasalarda ölüm cezası,ırza geçme,hayvanlarla cinsel ilişkide bulunma ve devlet otoritesine karşı gelme suçlarına verilmekteydi.Eyer suçlu bir köleyse efendisinin emirlerine uymaması yada kara büyü yapması halinde öldürülüyordu.Bedeni sakatlama cezaları da yalnız kölelere uygulanıyordu.

Mülkiyetin korunması ile ilgili yasa maddelerinde saptanan cezalar,genellikle yıkıma uğrayan kaybolan yada kullanılmaz duruma gelen malın yerine yenisinin konması ve değerinin tazmin ettirilmesi ilkesine dayanmaktaydı.Mülkiyete taşınamaz mallar,ekinler,hayvanlar ve kölelerde alınmıştır.Tazminat miktarının belirlenirken yanlışlık yapılmaması için,kaybolan yada çalınan malın değeri,özellikleri sayılarak saptanıyordu.(14)

Hitit aile hukukuna ait bazı maddeler de yasalarda yer almaktadır.Ancak bunlar daha çok özel durumları kapsamaktadır.Evlilik ve boşanma ile ilgili bazı konularda yasa maddeleri vardı.Ailenin ataerkil bir düzen taşıdığı görülür.

Hititlerde yaşlıların,bazı yüksek dereceli subayların ve kralın yargıcılığında mahkemeler yapılıyordu.Arşivler ve bulunan belgelerde,mahkemelerin nasıl yapıldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır.Mahkeme tutanakları suçluların,şahitlerin ve müdahil olarak davaya katılanların ifadeleri ayrıntılı bir şekilde ve baş tarafında ise davaya konu olan iddialar yazmaktadır.

6-DİN :

Hitit dini pek çok değişik kökenli öğenin birleşmesinden oluşmuş,karışık bir yapı göstermektedir.Anadolu’ya sonradan gelen Hint-Avrupalılar,kendilerine özgü kültür öğelerini,orada yaşayan halka zorla kabul ettirme yoluna gitmemiştir.Aksine,bünyelerine uygun gördükleri her şeyi almışlardır.Böylece dinsel görüşleri de,ilkelden başlayarak gittikçe karmaşıklaşmıştır.Eski Hitit dönemine ait metinlerde geçen,birkaç tanrıdan oluşan tanrılar topluluğu,imparatorluk döneminde sayı olarak arttığı gibi,tanrıların türleri ve etnik kökenleri çok çeşitli bir durum almıştır.Boğazköy arşivlerinde adı geçen binlerce tablet yardımıyla adarlını ve bazılarının tanımları öğrenilen bazı heykelcikler ve özellikle Boğazköy yakınındaki yazılı kayaya kutsal alanındaki kabartmalarda betimleri görülen tanrılar,Hitit devletinin resmi tanrılar topluluğunu yansıtmaktadır.Yine resmi nitelikteki Boğazköy arşivinde bulunana bayramlar,dualar,sihir metinleri,fal ve kehanet metinleri çeşitli unsurların kültür birleşiminden oluşmuş devlet dini hakkında bilgi verir.Çok sayıdaki bu tanrılardan bazıları panteon içinde özel bir yerdeydi ve kutsanmalarına özen gösterilirdi.Bunların başında fırtına tanrısı ve bunun değişik bölgelerdeki türü gelir.Bunun yanında Arima kentinin güneş tanrıçası olan eşi yer alır.Fırtına tanrısının Hattice adı Taru,güneş tanrısının adı ise Wuruşemu dur.Bunlarla birlikte birde gökyüzü cismi olan Ay da tanrılaştırılmıştır.(15)

Bütün eski ön Asya dinlerinde olduğu gibi,Hititlerde de tanrılar insan biçimi karakterinde düşünülmüştür.bunların yeryüzünde yaşadıkları ve kutsandıkları yapılarının olması doğaldır.Bunların özel bir odasında tanrı heykeli bulunur.Bu heykel,her gün belirli bir törenle temizlenir,yıkanır ve önüne kurbanlar konulurdu.Heykelin bulunduğu en kutsal mekanın bitişiğindeki odada tanrının yatağı yer alır;burada geceleri kandil yakılırdı.Tapınaklar,tek tanrılı dinlerde olduğu gibi insanların gelip tapındıkları yerler değildi.(16)Tanrı heykeli yalnız bazı dinsel bayramlarda tapınak dışına çıkarılır ve onu daha fazla kişinin görmesi sağlanır.Diğer zamanlarda belirli rahipler ve kral-kraliçeden başkası,tapınağın en kutsal odasına giremezlerdi;tapınak bu bakımdan halka açık bir barınma yeri değil,tam anlamıyla tanrının eviydi.

Hattuşa da şimdiye kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda 5 büyük tapınak ortaya çıkmıştır.Bunlardan en büyüğü 1 no’lu tapınak olarak adlandırılan fırtına tanrısının tapınağıdır.Bu 160 m. uzunluğunda,135 m2 genişliğinde bir alanda kurulu yapı kompleksidir.Esas kutsal yapı 64,42 m. boyutlarında olup,etrafı 80’den fazla dar ve uzun odadan oluşan depo ve atölye binalarıyla çevrilidir.Tapınakların,gerek sahip olduğu büyük tarım arazisi,gerekse çeşitli işlerde kullanılan işçi ve sanatkarlar,tanrılara sunulan armağan ve kurbanlar yüzünden,büyük bir ekenomik güce sahipti.Etrafındaki çok sayıda mekanı ekonomik faaliyetlere ayrılmış olan 1no’lu tapınak,buna en iyi örnektir.Asıl tapınağa depo yapılarını geçtikten sonra varılır.Bu depoların bazılarında çok sayıda tablet bulunmuştur.Mekanlardan bir bölümüne yönetim işlerinde kullanılan büro yada arşiv izlenimi verilmiştir.Temellerinin çok kalın ve sağlam yapıda olması,depo odaları kompleksinin çok katlı olduğuna işaret eder.

Tapınağın tüm dış duvarları yassı poyelerle süslüdür.Buradan tapınağın ortasında yer alan avluya ulaşılır.Tapınak odaları bu avlunun etrafına sıralanmıştır.Odaların hepsi dışa açılan pencerelerle donatılmıştır.Girişin sol tarafında bulunan ve altı odadan oluşan grubun,kralın özel törenleri için hazırlandığı sanılmaktadır.Avluda,girişin karşısında bağımsız ve granitten yapılmış küçük yapının,kralın,tanrı heykelin bulunduğu hücreye girmeden önce,yıkandığı yer olup olmadığı henüz çözülememiştir.

Büyük tapınak ya da 1 no’lu tapınak olarak anılan bu yapıda iki adet kutsal oda bulunmaktadır.Bunlar avlunun en arka kısmında yer alır ve doğrudan doğruya avluya değilde bazı küçük odalara bağlanır.Kült heykelinin bulunduğu bu hücreler,tapınağın arka yüzünden biraz taşkın olarak inşa edildiklerinden,hem yan hem de arka duvardaki pencerelerden ışık alırlar.Tanrı heykellerinin ışık alan odada olması,diğer eski Asya dinlerinin anlayışından bir farklılık olduğunun işaretidir.(17)Tapınağın en kutsal yeri olan bu hücrelerden biri çok haraptır;diğerinde ise tanrı heykelinin içine sokulduğu tek parça taştan kaide yerinde durmaktadır.Başkentin bu en büyük tapınağının iki hücreli kutsal bir mekana sahip oluşu,bunlardan birinde Hatti’nin fırtına tanrısı,diğerinde ise Arinna’nın-güneş tanrıçası-heykellerinin kutsandığı varsıyımıyla açıklanmaktadır.

Hattuşa da yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmış 4 tapınakta da hangi tanrıların kutsandığı bilinmemektedir.Genel çizgileriyle bunların hepsinin ortak noktaları;ortada avlu,yan odaları bulunan anıtsal bir giriş,tanrı heykellerinin bulunduğu hücrenin ulaşılamayan ve yan odalara bağlanan bir konumda bulunması ve pencere varlığı gibi yapısal özellikler olmasıdır.Tapınakların kullanım amaçlarına uygun ana öğelerinin,standartlaştırılmış bir plana göre yapıldığını görmekteyiz.

7-SANAT :

Hititoloji’nin başlangıcında,Hitit imparatorluğunun yıkılışından sonra,İ.Ö 9. ve 8. yüzyıllarda kurulmuş kent devletlerinde yapılmış hiyeroglifli kabartmalar henüz Hitit tarihinin akışı ve gelişmesi tam bilinemediği için,gerçek Hitit sanatını yansıtan imparatorluk döneminden ayrı tutulmuyor,hepsine birden aynı ulusun sanat eserleri gibi bakılıyor.Gerçekte de bunlar geleneksel Hitit sanatının bazı özelliklerini sürdürüyordu.Fakat imparatorluğun çöküşünün de nedenlerinden biri olan göçler ve kurulan yeni dengelerle ortaya çıkan güçler,geleneksel Hitit sanatının anlayışını da etkisi altına almış,böylece yeni üsluplar oluşarak,sanat eserlerindeki Hitit karakteri kaybolmaya yüz tutmuştur.

Geç Hitit dönemi,kent devletleri zamanının sanatının Asur ve Aramı sanatı ile karışmıştır.Bu imparatorluk dönemi Hitit sanatının sadece Hititlere özgü,sat bir sanat olduğu anlamına gelmez.(18)Hitit kültürü,çeşitli etkenlerin bileşiminden oluşmuştur;sanat da bu kültürün bir parçası olduğuna göre,onun da aynı bileşimin özelliklerini yansıtması doğaldır.Hitit sanatı,örneğin Mısır sanatı gibi tek bir halkın yada tek bir ırkın ürünü değildir;henüz hepsi ayrı ayrı açıklanması gereken çeşitli etnik zümrelerin katkılarıyla oluşmuş bir biçimdedir.

Tarih öncesi çağlardan olan ve kabaca,İ.Ö. 3000-2000 arası eski Tunç Çağının ikinci yarısında,İç Anadolu’nun kuzey kemsin de,özellikle Alacahöhük ve Horoztepe de bulunmuş kral mezarlarındaki buluntularda kendini belli eden ,yüksek nitelikli bir sanat ortaya çıkmıştır.Mezarlara konulmuş armağanlar olan bu buluntular,silahlar süs eşyaları,madeni kaplar yanında,gelişkin bir heykel sanatını kalıntıları olan madeni heykelciklerde ele geçmiştir.Tam plastik olarak tasarlanmış insan figürleri ve altlarında kaideye tespit için yapılmış olan hayvan betimleri çok değişik ve ilginçtir.Genellikle güneş kursları olarak bilinen,bazıları yine hayvan figürleriyle süslü,bir bölümü daire bir bölümü de dörtgen biçiminde olan,bir sapa geçirilerek törenlerde taşındığı sanılan standartlar bu buluntular arasındadır.Hepside üstün bir maden işçiliğinin belirtileri olan bu eserler,Kafkasya Bölgesindeki araştırmalarda ortaya çıkarılmış aynı tür eserlerle büyük ölçüde benzerlik göstermektedir;özellikle hayvan betimlerindeki benzerlik çok dikkat çekicidir.Bu mezarlara gömülmüş olan krallar,prensler yada geniş anlamıyla soyluların hangi etnik zümreye ait oldukları saptanamamıştır.Anadolu yüksek yaylasının güneyinde bulunan Kayseri yakınlarındaki Karahöyükte kazılarda bulunan saraylar,oradaki yerel beylerin İ.Ö. 2. bin yılın başlarında,Asurlu tüccarların arcılığı ile gelişen,Mezopotamya ilişkilerinden esinlenerek etkileyici mimari eserler yaptıkları kanıtlanmaktadır.Özellikle Kültepe,kent uygarlığının,o döneme ait iyi bir örneğini sergilemektedir;burası,Suriye ve Kuzey Mezopotamya’daki başkentlerle karşılaştırılabilecek bir düzeydedir.(19)

Asur ticaret kolonileri çağında,sanatın başka alanlarında da Eski Babil ve Eski Suriye’den etkilenildiği,mühürcülükteki çeşitli üsluplardan anlaşılmaktadır.Mühürlerde görülen değişik üslupların,Anadolu’nun çeşitli kentlerine yerleşmiş değişik kökenli mühür kazıyıcılarının,geldikleri ülkenin mühürcülük geleneğini sürdürmeleri nedeniyle ortaya çıktığı sanılmaktadır.Yabancı mühür kazıyıcıların yanı sıra,Kaneşte yerli sanatçılarda yetişmiş,bunlarda,Kuzey Suriye ve Mezopotamya üsluplarıyla birlikte kendi görüşlerini birleştirerek yeni bir tür kompozisyon oluşturmuşlardır.Mühürlerin üzerindeki kompozisyondan başka,Anadolu mühürcülüğünü Mezopotamya mühürcülüğünden ayıran bir başka farkta,Anadolu da silindir mühür denilen ve belgeler üzerinde yuvarlanmak suretiyle basılan mühürler yanında,damga mühürlerinde kullanılmasıdır.

Bazı kap biçimlerinde görünen keskin çizgiler,bunların madeni kaplardan esinlenerek yapılmış olabileceği düşüncesini desteklemektedir.Bunlardan başka birde geometrik bezemeli ve çok renkli keramikler vardır.Gerek tek renklilerde,gerekse bu boyayla süslenmiş çok renkli keramik türündeki en ilgi çekici biçimler,kuşkusuz,çömlekçilikten çok,adeta birer yontuculuk eseri diyebileceğimiz,san-

atçının bütün yaratıcılığını gösterdiği,hayvan biçimli kaplardır.Aslan,antilop,kuş ve hatta sümüklü böcek gibi çeşitli hayvan türlerini yansıtan bu kaplar,biçimsel özellikleri açısından ,mühürler üzerindeki doğadan soyutlanmış hayvan figürlerini hatırlatmaktadır.

Sığır,koyun ve kuş başları biçimindeki bu kaplar,tüm hayvan vücutlu kaplara göre,özellikle karum çağının daha yer evresinde,doğaya daha uygun olarak yapılmıştır.Diğer yandan kapların kulpları ve emzikleri de,plastik biçminde tasarlanmıştır.Hayvan yada hayvan başlarının yanı sıra ,insan yüzleri ve figürleri de işlenmiştir.Kile biçim verme,bu dönemin plastik sanat dalları arasında en gelişkin ve yaygın olanıdır.

Sanat eserleri arasında keramik de önemli yer tutmaktadır.Genellikle kırmızı renkli,güzel perdahlı olan ve Eski Tunç çağının biçim geleneklerini sürdüren karmu çağı keremiği,formların çeşitliliği ve oranlarındaki güzellikle çok ilginçtir.(20)

Eski Hitit döneminin kralları başkent Hattuşa da fazla eser bırakmamışlardır.Özellikle bu dönemin mimarlığı hakkındaki kalıntılar yok denecek kadar azdır.Bunun nedeni,Eski Hitit devletinin bir imparatorluk halini almasından sonra,Hattuşa’da girişilen yapım faaliyetleri arasındaki eski yapıların yıkılarak,yerine yenilerinin inşa edilmiş olmasıdır.

TÜRK DESTANLARI

Prof. Dr. Umay Günay

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde “destan” terimi birden fazla nazım

şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, Anonim edebiyatta

ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla

aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve

nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında “epope” terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde “destan” adı ile

anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük

yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve

geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler. Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde nakletmezler.

Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti ,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski hatıralarla

birleştirilerek tarihî gerçekmiş gibi anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve yanlışları

da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma , acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma,

yardımcı olma Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin

doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi de içinde

barındırır. ilk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze

gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır.

Türk tarihine anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman

terkedilmemiştir. Türk halkları ilk anayurt olan Orta Asya’dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi Türk cumhuriyetinde,

pek çok özerk toplulukda ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak

çeşitlenmiş farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeble

Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, anahatlarıyla kültür

dâirelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyâsî birliklere göre şöyle sınıflandırılmaktadırlar:

İlk Türk Destanları

1.Altay – Yakut

Yaradılış Destanı

2.Sakalar Dönemi

a.Alp Er Tunga Destanı

b.şu Destanı

3.Hun Dönemi

Oğuz Kağan Destanı

4.Köktürk Dönemi

a.Bozkurt Destanı

b.Ergenekon Destanı

5.Uygur Dönemi

a. Türeyiş Destanı

b. Göç Destanı

İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları :

1.Karahanlı Dönemi

Satuk Buğra Han Destanı

2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi

Manas

3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi

Cengiz-name

4.Tatar-Kırım

Timur ve Edige Destanları

5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri

a. Seyid Battal Gazi Destanı

b. Danişmend Gazi Destanı

c.Köroğlu Destanı

Türk Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:

Altaylardan Verbitskiy’in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu

uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer

bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi :

Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım

Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım

Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayımş

Su içinde yaşayan Ak Ana,su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen’e şöyle dedi :

Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren :

De ki hep,” yaptım oldu ” başka bir şey söyleme.

Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme.

Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi . insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı : ” Dinleyin ey insanlar, varı

yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.” Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar

verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde

sabit olmuş.Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandı şire’ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı

yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeğen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.Dünya altı günde yaratılmışdı, yedinci

günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmışdı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşden başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer

yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü” insanoğlu bu olsun, insana olsun baba.” dedi ve

toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana “Erlik” adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik’in yüreği kıskançlık ve hırsla

doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.

Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik’in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire

adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi.Tanrı Ülgen insanları idare etmek

üzere May-Tere’yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut’lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın

varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl’da derlenen bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir.

Alp Er Tunga

Sakalar dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir

Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya’daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye

ve Mısır’ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga’nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği iranlı Medlerin hükümdarı

Keyhusrev ‘in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem

iranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla

anılmaktadır.

Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan

“Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga’nın kanlı resmi bulunmaktadır. “Divan ü Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig”

yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” iran destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır. Divan ü Lûgat-it Türk’de

Turan hükümdarlığının merkezi olarak “Kaşgar” şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin “Efrasyap”

sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu

yazmaktadır. şecere-i Terakime’ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğıinin

dağılmasından sonra iletişim kurmak imkânı bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir.

Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden

araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir.Tarihçi Mesudî de M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının “Efrasyab” soyundan

olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle “Tunga Alp” le ilgili efsanelerin Kök Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler

arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir.Alp Er Tunga destanının

metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu

(ağıt) tesbit edilmiştir:

Alp Er Tunga Öldü mü

Dünya sahipsiz kaldı mı

Korkak öcünü aldı mı

şimdi yürek yırtılır

Felek yarar gözetti

Gizli tuzak uzattı

Beğlerbeyini kaptı

Kaçsa nasıl kurtulur

Erler kurt gibi uludular

Hıçkırıp yaka yırttılar

Acı seslerle bağırdılar

Ağlamaktan gözleri kapandı

Beğler atlarını yordular

Kaygı onları durdurdu

Benizleri yüzleri sarardı

Safran sürülmüş gibi oldular

Kutadgu Bilig’de “Alp Er Tunga” hakkında şu bilgi verilmektedir: ” Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk

beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten

âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. iranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu

idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. iranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim tanırdı.” Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er

Tunga ile ilgili en geniş bilgi iran destanı şehname’de tesbit edilmiştir. şehname’nin başlıca konularından biri iran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en

büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap’tır.şehname’deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir:

“Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine iran’a harp açtı. iki ordu Dihistan’da karşılaştılar.Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar

kuvvetli olan Efrasyap, iranlı’ları yendi. iran padişahı Efrasyap’a esir düştü. iran’ın ilk intikamını o zaman iran’a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal

başarılı olmasına rağmen iran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab iran’ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. iran’ın yetiştirdiği en büyük

kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab’ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. iran tahtında bulunan

Keykâvus, hem oğlu Siyavuş’u hem de Zal oğlu Rüstem’i darılttı. Siyavuş Efrasyap’a sığındı . Siyavuş’un Turan’da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi

Piran’ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev’in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar Turan’da hükümdarlık etti. iran’lılar Siyavuş’un oğlu

Keyhusrev’i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu Rüstem’le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca

savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev’in adamları tarafından öldürüldü. şehname’de Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er

Tunga’nın iran hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında iran hükümdarları sürekli değişmiş ı4o yıl yaşadığı

rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap’ın başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu takdirde

bu destanla ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir görüşündeyim.

Şu Destanı :

Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran’ı ve Türkistan’ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka

hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin iskender’le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla

anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk’de iskender’den Zülkarneyn

olarak bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan’da

hükümdar şu isminde bir gençti. iskender’in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu.Bu sebeble de iskender’le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun

bulmuştu. iskender’in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri

için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp

tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: “Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç” dediler. Bekle , eğlen, dur

anlamına gelen “Kalaç” bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk’e benziyor

anlamında ” Türk maned ” dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender’in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler,

Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak iskender’in

öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun’a dönerek bugün

şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın

etkisi hâlâ sürmektedir.

Bu destana göre iskender Türkistan’a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış bu

sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler iskender’in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.

Hun – Oğuz Destanı :

Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk

destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır. Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI

yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında

yazıldığı bilinen Reşîdeddîn’in Câmiüt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî varyantların ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan

Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan

faydalanarak yazılmıştır.

Oğuz Kağan Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu.

Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli,

omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir

orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir

adamdı. Günlerden bir gün bu gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı

ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca

bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz’un

kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti.

Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşden ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında

kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu.Oğuz bu

kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda

ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız

oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra

Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.

Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı.Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler.Toydan sonra

Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:

Ben sizlere kağan oldum

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran

Av yerinde yürüsün kulan

Dana deniz, daha müren

Güneş bayrak gök kurıkan

Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:” Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı

olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu

düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm”. Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan’a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar

hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı

dinlemezdi. Oğuz Kağan’ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü.Kırk

gün sonra Buz Dağ’ın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi.O ışıktan gök

tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: ” Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim.”dedi. Bunun

üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın

eteğinde durdu. Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını

aldı.Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan’ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek

için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz’un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey’e “Kıpçak” adını verdi. Gök tüylü gök yeleli

kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan’ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman

beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok

sevindi. Atını getiren bu beye: ” Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun.” dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli

erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet

Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde

Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü. Günlerden bir gün

Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç

gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu.Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.

Köktürk Destanı

Köktürklerle ilgili tesbit edilen destanın iki farklı rivayeti bulunmaktadır. Çin kaynaklarında tesbit edilen varyant “Bozkurt”, Ebü’l-Gâzi Bahadır Han

tarafından tesbit edilen varyant şecere-i Türk’te ise “Ergenekon” adıyla verilmiştir.

Ergenekon Destanı

Moğol ilinde Oğuz Han soyundan il Han’ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han Moğol ülkesine savaş açtı. ilhan’ın idaresindeki

orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. ilhanın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız il Han’ınn küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni

Nüküz ile eşi kaçıp kurtulmayı başardılar.Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeğe karar verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek

yüksek bir dağıda dar bir geçite vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akar sular,pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyva ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir

yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere dağ kemeri anlamında “Ergene” kelimesiyle “dik” anlamındaki

“Kon” kelimesini birleştirerek “Ergenekon” adını verdiler. Kıyan ve Nüküz’ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılarki

Ergenekon’a sığamadılar.Atalarının buraya geldiği geçitin yeri unutulmuştu.Ergenekon’un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir

kısmı eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş

körükle hep birden körüklediler.Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı.ilhan’ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına

döndüler, atalarının intikamını aldılar. Egenekondan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar,

demir kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döğerler. Bugün hem yeniden özgür hem de bahar bayramı olarak hala

kutlanmaktadır.

Uygur Destanları

Uygurlara âit Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tesbit edilmiştir.Türeyiş parçası Çin kaynaklarından Göç ise hem Çin hem iran kaynaklarında

bulunmaktadır.

Türeyiş Destanı

Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeble ülkesinin kuzey tarafında

yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle

kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.

Göç Destanı

Uygurların yurdunda “Hulin” isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir

ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu.

Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke

zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigini bir

Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali

Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı

arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin

öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.

Buraya kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç

destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya geçirildiği

kabul edilen “Dede Korkut Hikâyeleri” nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut

Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı

gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün

batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler

içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde

yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu’da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek

yaşatılmaktadır.

İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir.

islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla

doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir :

Satuk Buğra Han Destanı

Hz. Muhammed kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği “Mirâc Gecesinde” gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında

birini tanıyamaz ve Cebrail’e bunun kim olduğunu sorar.

Cebrail :

” Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan’da sizin dininizi yayacak olan bu ruh ” Abdülkerim

Satuk Buğra Han” adını alacaktır.” Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti. Hz.

Muhammed’in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra

Han ve arkadaşları selâm verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın

doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler , çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını

söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Hanı, annesi : ” Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.” diyerek ölümden kurtarır.

Satuk Buğra Han ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken

arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk Buğra Han’ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi

ona müslüman olmasını öğütler ve islâmiyeti anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından islâmiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı,

müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han’ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk

ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkabelere göre Satuk

Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış

bu sebeble Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.

Manas Destanı

Kırgız Türkleri arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk kültür dâiresi içinde bugün de bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu destanın XI ile XII.

yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir. Destanın kahramanı Manas da, Oğuz Kağan destanının islâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi

islâmiyeti yaymak için mücadele eden bir kahramandır. Böyle olmakla beraber Manas destanında islâmiyet öncesi Türk kültür , inanç ve kabullerinin

tamamını görmek mümkündür. Bazı varyantları 4oo.ooo mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dâiresinin kültür belgeseli

niteliğindedir.

Cengiz-nâme

Ortaasya’da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiznâme Moğol hükümdarı Cengiz’in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili

olarak Cengiz’in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya’da yaşayan Türkler özellikle de Başkurd, Kazak ve

Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-nâme’de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve

hikâye Türk tarihi gibi anlatılmaktadır. Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı’nın çocuğu olarak doğar.

Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin

değerli yazarı Ebü’l Gâzi Bahadır Han, “şecere-i Türk” adlı eserinde “Cengiz-Nâme”nin ı7 varyantını tesbit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın,

Orta Asya’daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri, Cengiz’i islâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık

atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap tarihçilerinin, bu hükümdarı islâm düşmanı olarak göstermeleri ve tarihî olaylar

onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadoluya saldırgan biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları, Bağdat’ın önce Hülâgu daha sonra Timurlenk

tarafından yakılıp yıkılması, Timurlenk’in Yıldırım Beyazıd’la sebebsiz savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz’in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine sebeb

olmuştur. Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türkler’in hafıza ve gönüllerinde yer almamıştır. “Cengiz-Nâme”nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da “

Dâstân-ı Nesl-i Cengiz Han”dır.

Edige

Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın

adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır’a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır’ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı

büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820’yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız,

Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivâyeti tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz Kağan gibi

ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği

içinde yer almamış pek çok başka destan örneği bulunmaktadır. Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara türler olarak da nitelendirilen çok

tanınmış ve bir çok Türk topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha sınırlı alanlarda tesbit edilen Danişmendname , Battalname gibi ilgi çekici

örnekler de bulunmaktadır.

Battal-Nâme

Bu destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gâzi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşcısıdır. Asıl destan, VIII. yüzyılda, Emevî’lerin hırıstıyanlarla

yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça kahraman demektir, Battal Gâzi, Arap

kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi destan tipi Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla zenginleştirilmiş ve

anlatım geleneği içine alınmıştır. XII ve XIII yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi yazıya geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların repertuarlarında da yer

almıştır.Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar ve cömertdir. Müslümünlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların

yanında büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. ” Aşkar Devzâde” isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve Türklerin X-XX.

yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak islâm kültür dâiresinin ürünlerinden biri olmakla beraber Orta Asya’da yaşayan Türk guruplar arasına da yayılarak

Türk kabul ve değerleriyle kaynaşmıştır.

Dânişmendnâme

Anadolunun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, X11. yüzyılda sözlü olarak şekillenen X111. yüzyılda yazıya geçirilen islâmî Türk

destanlarındandır. Danişmendnâme’de hikâye edilen olayların tarihi gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu

coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir. Köroğlu metni destan adıyla anılmakla ve bazı destanî

niteliklere de sahib olmakla birlikte XX. yüzyılda Anadolu’dan derlenen örnekleri daha çok halk hikâyesi geleneğine yakındır. Anadolu’da hikâyeci âşıklar

tarafından 24 kol halinde anlatılan hikâyesinin özeti kısaca şöyledir :

Köroğlu Destanı

Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf’a : ” Çok hünerli ve değerli bir at bul .” emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at

arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis

Yusuf’un gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali’ye verdiği

talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü

bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve

onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik,

şâirlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel’e yerleşir, çevresine yiğitler

toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu demiş

kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı siyâsî birlikler sahip Türk gurubları arasında tesbit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu

kadardır. Bu destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı Oğuz Kağan destanının izleri bulunduğu görülür. Bu destan parçaları Türk

dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî ürünler olarak da önem ve değer taşırlar. Bir gün bu parçalardan hareketle Fin destanı

Kalavala gibi değerli mükemmel bir Türk destanını yazılabilirse çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan malzeme daha anlamlı hale gelebilir

kanaatindeyim.

Kaynaklar

1. Banarlı Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1971.

2. Bang W. – R.R. Arat, Die Legende von Oghuz-Kaghan, Berlin ı932. Türkçe çevirisi, Oğuz Kağan Destanı,

Istanbul 1936.

3. Ebulgâzi Bahadır Han, şecere-i Terakime, fotokopi, Istanbul ı937.

4. Gökyay Orhan şâik, ” Han-nâme” Necati Lugal Armağanı, Ankara ı968.

5. inan Abdulkâdir, Tarihte ve bugün şamanizm, Ankara ı945.

6. Köprülü Mehmet Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1928. ikinci baskı Istanbul 1982.

7. Moğolların Gizli Tarihi, çeviren Ahmet Temir, Ankara ı948.

8. Orkun H.N., Oğuzlara Dâir, Ankara ı935.

9. Ögel Bahaeddin, “Uygurların Menşe Efsanesi”, A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi , Ankara 1947.

10. Ögel Bahaeddin , Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.

11. Türk Mitolojisi, Ankara 1971.

12. Sümer Faruk, Oğuzlar , Ankara 1967.

13. Togan Zeki Velidi, Umumî Türk Tarihine Giriş, Istanbul 1946.

Prof. Dr. Umay Günay

FETRET DEVRI

Osmanli tarihinde, kardeslerin saltanat mücadelisi verdikleri ve 1413 yilina kadar devam eden karisikliklar dönemi diyebilecegimiz “Fetret Devri”, Timur’un uyguladigi bir siyasetin sonucu olarak ortaya çikmistir.

Yildirim Bâyezid, Ankara Savasi’nda Timur’a esir düstügü zaman en büyükleri Süleyman olmak üzere Isa, Mehmed, Musa, Mustafa ve Kasim adlarinda alti erkek çocuga sahipti. Bunlardan besi babalari ile birlikte Ankara Savasi’na katilmislardi. Kasim ise çok küçük oldugundan Bursa’da kalmisti.

Süleyman Çelebi, muharebenin kayb edildigini görünce babasinin emri üzerine Vezir-i Azam Çandarlizâde Ali Pasa, Murad Pasa, Yeniçeri agasi Hasan Aga ve Subasi Eyne Bey ile birlikte yanindaki kuvvetlerle Bursa’ya gelmis, buradan da küçük sehzade Kasim’i alarak büyük zorluklarla Rumeli’ye geçebilmisti. Isa Çelebi, muharebe meydanini terk ettikten sonra Balikesir taraflarinda saklanmis, Mehmet Çelebi Amasya’ya çekilmis, Musa ve Mustafa ise babalari ile birlikte esir düsmüslerdi.

Asil gayesi, güçlü bir Osmanli Devleti yerine, kendisine bagli ve onun yüksek hâkimiyetini taniyan parçalanmis birkaç Osmanli Beyligi meydana getirmek olan Timur, baslangiçta bu gayesine ulasmis görünmekteydi. Ayrica o, Yildirim Bâyezid tarafindan kurulmaya çalisilan Anadolu birligini de parçalamak istiyordu. Bu sebeple Anadolu beylerine ait yerleri Osmanlilardan atip tekrar eski sahiplerine verdi. Geriye kalan Osmanli ülkesini de Bâyezid’in dört oglu arasinda paylastirmisti Edirne’de bulunan Emir Süleyman’a Rumeli’deki yerleri verip kendisine tabi oldugunu ifade eden hükümdarlik alâmeti olarak kemer, külah ve hil’at göndermistir. Diger sehzadelerden Isa Çelebi Balikesir ve Bursa’da, Mehmed Çelebi Amasya’da, Musa Çelebi ise Isa’yi Bursa’dan çekilmeye mecbur ederek Bursa’da Timur’un al damgasiyla hükümdar olmuslardi.

Ankara Savasi’ndan sonra Anadolu’da sekiz ay kadar kalan Timur, uyguladigi siyasetin meyvelerini verdigini gördükten sonra Doguya dönüp Çin seferine çikarken arkasinda biraktigi Anadolu’nun politik yapisi Sultan I. Murad’in hükümdarligi sonundaki durumu andiriyordu. Timur, Bâyezid’in ele geçirdigi topraklari geri almisti. Böylece Sultan Murad’in Ankara’dan Akdeniz’e açtigi Osmanli koridoru kapanmis oluyordu.

Karamanoglu Mehmed Bey, Anadolu’nun üçte birini kaplayan ve içlerinde Hamidogullari ve Germiyanogullari’nin topraklarinin dogu bölgeleri ile Kayseri, Isparta, Antalya ve Alaiyye gibi kentler bulunan büyük bir devletin basina getirilmisti. Timur, Anadolu’da Osmanlilara karsi koyabilecek bir güç meydana getirmek için böyle yapmisti. Mehmet Bey, Osmanlilar da dahil olmak üzere bütün beyliklerin emiri olarak ilân edilmisti.

Timur’un, Anadolu’da uyguladigi bu parçalama politikasi sonucunda Osmanli ülkesi sehzadeler arasinda taksim edilmis, on bir sene süren ve tarihlerde Osmanli Devleti’nin parçalanmasindan dolayi “Saltanatta Ara” denilen ve kanli hadiselerle dolu bir devrin açilmasina, fetihlerin durmasina, Istanbul Imparatoru’nun türlü entrikalarla bu durumu körüklemesine sebep olmustu. Hatta bazi Avrupalilar, yeni bir Haçli Seferi düzenledikleri takdirde Osmanlilar’i Avrupa’dan atabileceklerini düsünür olmuslardi.

Ankara Savasi ve bunun sonucunda bir daha kalkinamamasi plâni ile Osmanli Devleti’nin parçalanmasi bu devlet için mühim ve büyük bir darbe olmakla birlikte çeyrek asirda kendisini sür’atle toplamaya muvaffak olmasi bu devletin teskilât ve müesseselerinin saglamligini göstermektedir. Buna karsilik Hindistan, Iran, Azerbaycan, Irak, Suriye ve Ege Denizine kadar genis topraklar üzerinde fetihlerde bulunmus olan Timur’un, ölümünden kisa bir müddet sonra devletinin ortadan kalkmasi, onun sadece tedhise dayali bir devlet kurdugunu göstermektedir.

Kaynak: Osmanli tarihi

SEHZADELERIN HAKIMIYET MÜCADELESI

Ankara bozgunu, yüz sene zarfinda Anadolu’nun hemen hemen tamamina yakin bir kismi ile Rumeli’nin Tuna boylarina kadar en mühim yerlerini zapt eden Osmanli Devleti için büyük bir felaket olmustu. Ankara hezimeti ile bassiz duruma düsen Osmanli Devleti’nin Rumeli’deki topraklari Hiristiyan devletlerle çevrili olmasina ragmen bu devletin yikilip ortadan kalkmayisi, onun ne kadar saglam temeller ve müesseseler üzerine kuruldugunu göstermektedir. Böyle tehlikeli bir dönemde Balkanlar’da, Osmanli Devleti’ne karsi ayrilma veya isyan etme seklinde bir hareketin görülmemesi, Osmanlilarin, buralarda yasayan Hiristiyan halka gösterdikleri âdilâne muameleden kaynaklanmaktadir. Müslüman Türkler, Balkanlar’daki Ortodoks halki, Katoliklerin baskisindan kurtarmak, onlarin dinî inançlarina kimseyi karistirmamakla din ve vicdan hürriyetine sayginin en güzel örneklerini vermislerdi. Gerçekten de hiç bir devletin idare tarzi, Osmanlilarin idaresi kadar iyi olamazdi. Balkan halklari bu gerçegi çok aci tecrübeler sonunda anlamislardi.

Öyle anlasiliyor ki, Osmanli sehzadeleri arasindaki çekisme, Timur henüz sahnede iken ortaya çikmisti. Bu da Bursa’yi elde etme yüzünden olmustu. Nitekim Mehmet Çelebi, ailesinin Bursa’daki topraklarini istemeye kalkismis, fakat Timur’un Musa Çelebi’yi tutmasi yüzünden bundan vaz geçmisti. Babasi Yildirim Bâyezid ile birlikte Timur’a esir düsen ve onun yaninda bulunan Musa Çelebi, Timur’un destek ve yakinligini kazanarak, Bursa ve Karesi bölgesine hâkim olan kardesi Isa Çelebi ile çatismaya girer. Bu mücadeleden basarili çikan Musa Çelebi, Bursa’ya hâkim olur. Fakat, Timur’un Anadolu’yu terk etmesinden sonra kuvvetlenen Isa Çelebi, eski payitaht olan Bursa’yi tekrar ele geçirir. Maglup olan Musa Çelebi ise Kütahya’daki dayisi Germiyanoglu’nun yaninda kalmaya mecbur olur. Muhtemelen oradan da Karamanoglu’nun yanina gitmisti.

Amasya’da bulunan sehzade Mehmed, Amasya, Canik, Tokat, Niksar ve Sivas taraflarinda bulunan yerli beylerden Kara Devletsah Kubadoglu, Gözleroglu, Köpekoglu, Kadi Burhaneddin Ahmed’in damadi Mezid Bey’le miicadele edip o havaliyi tamamen kendi nüfuz ve hükmü altina almisti. Subasi Eyne Bey’in tavsiyesi ile Bursa taraflarinda bulunan biraderi Isa Çelebi’ye müracaatla Anadolu’yu aralarinda taksim etme teklifinde bulundu ise de Isa Çelebi’nin kendisinin büyük kardes oldugunu söyleyip teklifi red etmesi üzerine Ulubat’ta baslayan muharebede (1404) Isa Çelebi, maglub olarak önce Yalova’ya, oradan da Istanbul’a gitti. Edirne’de bulunan Emir Süleyman’in, Imparator’dan Isa’yi istemesi üzerine, antlasma geregi olarak Isa Edirne’ye gönderildi.

Ulubat savasinda, Yildirim Bâyezid’in meshur komutanlarindan olup Mehmed Çelebi’nin maiyetine giren Subasi Eyne Bey ile Isa Çelebi’nin yaninda yer alan Sari Timurtas Pasa maktul düsmüslerdi. Savasi müteakip Bursa’ya giren Mehmed Çelebi, hükümdarligim ilân etmesine ragmen, bir ihtiyat tedbiri olarak Timur’un adinin da bulundugu para bastirarak zekice bir siyaset takip etmistir. “Sikke-i müstereke” adi ile anilan bu paranin Bursa’da hicrî 806 tarihinde basildigi anlasilmaktadir. Mehmet Çelebi, daha sonra Germiyanoglu Yakub Bey’in yaninda bulunan babasinin cesedini getirterek camiinin yanina gömdürmüstür.

Anadolu’daki bu mücadeleler devam ederken, en büyük sehzade olan Süleyman Çelebi (Emir Süleyman), Edirne’de Hiristiyan unsurlarin destegiyle güvenlik içindeydi. Bu esnada Sirbistan’da Lazar’in yerine geçen oglu Stefan (Istefan) hüküm sürüyordu. Georg Brankoviç de güney Sirbistan’da gücünü yaymaya çalisiyordu. Emir Süleyman, bu iki Sirp prensin çatismalarindan istifade etmeyi basardi. O, babasinin Anadolu topraklarini ele geçirmek ve kardeslerini ortadan kaldirarak Osmanli Devleti’ni yeniden eski durumuna getirmek istiyordu. Bu gayesini gerçeklestirebilmek için Selanik, Makedonya’nin bir bölümü, Mora, Trakya kiyilari, Marmara ve Karadeniz’de Istanbul’a en yakin kiyi kasabalari verilmek suretiyle Bizans’tan para ve askerî yardim saglandi. Bizans’in daha önce Osmanlilara ödemek zorunda oldugu vergi de kaldirildi. Böylece Emir Süleyman, kendi kardeslerine karsi yardim saglamak için agir bir bedel ödemis oluyordu. Kendisine en büyük rakip olarak Mehmed Çelebi’yi gören Emir Süleyman, kuvvetli bir ordunun basinda Isa Çelebi’yi Bursa üzerine gönderir. Mehmed Çelebi’ye bagli kalan Bursa’lilarin mukavemeti üzerine muvaffak olamayan Isa Çelebi, Bursa’yi atese verip yaktiktan sonra, Kastamonu’da bulunan Isfendiyar Bey’in yanina çekilir. Onunla ittifak halinde bulunan Aydinoglu Cüneyd, Saruhanoglu Hizirsah Bey ve Menteseoglu Ilyas Beylerle Mehmed Çelebi üzerine varip onunla savasmak istemisti. Fakat bu son tesebbüsünde de muvaffak olamayinca Karaman iline siginmak ister. Fakat bu arzusunu gerçeklestiremeden Eskisehir yakinlarinda yakalanarak öldürülür. Cesedi, Bursa’da Murad Hüdavendigâr türbesi yanina gömülür. Isa Çelebi’nin öldürülmesi üzerine onunla ittifak halinde bulunan ve yukarida adi geçen Ege beylikleri, Mehmed Çelebi’nin hükümdarligini tanimak zorunda kalirlar. Böylece Mehmed ve Süleyman Çelebiler, devletin Anadolu ve Avrupa bölümlerinin hükümdarlari oldular.

Bununla beraber Emir Süleyman, devletin tamamini istiyordu. Bu yüzden ordusu ile kardesinin üzerine varip önce Bursa, sonra da Ankara’yi zapt etmisti. Bu kayiplardan sonra Amasya’ya çekilmek zorunda kalan Mehmed Çelebi, mücadeleden vaz geçme niyetinde degildi. Nitekim 1406 yilinda Yenisehir ovasinda kardesi Emir Süleyman ile savasmis, fakat maglub olarak tekrar Amasya’ya çekilmis ise de onu Rumeli’ye dönmek zorunda birakmak için çareler aramaya baslamisti. Anadolu’da dört yil kadar kalan Emir Süleyman’in, Sivrihisar yüzünden Karamanlilar’la arasinin açilmasini firsat bilen Mehmed Çelebi, yeni bir taktik deneyerek Karaman’da bulunan kardesi Musa Çelebi’yi kendisine bagli kalmak sartiyla Rumeli’ne göndermeye karar verir. Bu maksatla Karamanlilar’la Kirsehir’in Malya ovasinda bulunan Cemale kalesinde bulusan Mehmed Çelebi, Candaroglu Isfendiyar Bey ve Eflak voyvodasi Mirçe ile de müzakerelerde bulunmustu. Onlarin da muvafakati üzerine Candar iline gelen Musa Çelebi, Temmuz 1409’da Sinop’tan gemilerle Eflâk’a geçer. Gerçi Emir Süleyman’in giiçlenip kendi bagimsizligini tehdid etmesinden korkan Eflâk’in ve Sirp krali Stefan’in da destekleri saglanmisti. Musa Çelebi, Eflâk’ta prensin kizi ile evlendi. Böylece Türkler, Ulahlar, Sirplar ve Bulgarlar’dan olusan bir ordu toplamayi basaran Musa Çelebi, Edirne üzerine yürür.

Musa Çelebi, Istanbul’a kaçmak üzere yola çikan Emir Süleyman’in yakalanip öldürülmesi ve bütün timarli sipahiler gibi sancak beylerinin de kendisine bagliliklarini bildirmeleri üzerine Rumeli’deki Osmanli eyaletlerinin yegane hâkimi olarak Edirne’de tahta geçer. Böylece Emir Süleyman’in devleti, daha yetenekli ve enerjik Musa Çelebi’ye kalmisti. Gerçekten, cesur, gözü pek, faal bir kimse olan Musa Çelebi, Çelebi Mehmed’e olan bagliligini red ve inkâr ederek hükümranligini ilân eder. Subat 1411 yilinda gerçeklesen hükümdarlik ilânindan sonra adina para bastiran Musa Çelebi, gerçek bir hükümdar gibi davranmaya baslar. Saray protokol ve merasimlerinde eski Osmanli saray geleneklerini kurmaya yeniden tesis etmeye çalisir.

Musa Çelebi, Emir Süleyman’a yardim eden Sirp despotu Stephan Lazaroviç üzerine yürüyerek önemli bir maden sehri olan Novo Brodo’yu zapt eder. Pravati ve köprü kalelerini de ele geçirmek suretiyle, karisiklik döneminde Osmanlilar’in Balkanlar’da kayb ettikleri topraklan geri alir. Bu esnada Emir Süleyman’in Rumeli’ye geçisi esnasinda Bizans’a biraktigi yerlerin çogunu geri alan Musa Çelebi, böylece Bizans’i da cezalandirmaya çalisiyordu. Istanbul’u karadan ve denizden kusatma altina alan Musa Çelebi, 1411 yilinda Silivri’ye gelmis ve Istanbul’u açlikla teslime zorlamak istemisti. Çagdas kaynaklarin ifadesine göre Musa Çelebi’nin tutumundan çekinen Manuel, Venedikliler’in de yardim etmemeleri üzerine sehri teslim etmeye karar verir. Ancak daha önce Musa Çelebi tarafindan Bizans’a gönderilen ve bilahare Manuel ile is birligi yapan Candaroglu Ibrahim Pasa’nin tavsiyesi ile hareket eden Manuel, Çelebi Mehmed’i Rumeli’ye geçirmek suretiyle Istanbul kusatmasini kaldirmak tesebbüsünde bulunur. Nitekim, Gebze kadisi Fazlullah’i Manuel’e göndererek onunla anlasan Çelebi Mehmed, önce Istanbul’a gelmis, 1412 senesinin Ekim ayinda da Çatalca yakininda bulunan Incegiz’de Musa Çelebi ile savasa girmistir.

Kardesler arasindaki mücadele esnasinda sik sik taraf degistirmekle dikkat çeken bir sahsiyet vardir. Aydinoglu Cüneyd Bey adini tasiyan bu zat, Aydin ilindeki mevkiini saglamlastirmak için bir dizi faaliyetlerde bulunmustu. Fakat sonunda Çelebi Mehmet duruma hâkim olup eski birligi saglayinca onu Nigbolu muhafizligina getirmek zorunda kalmistir. Bununla beraber ona güvenemeyen Çeîebi Mehmet, onu bölgesinden alip uzaklastirmak ihtiyacini duymustu.

Baslangiçta gayet halim selim görünen Musa Çelebi’nin, sonralari sert bir tavir takinarak gerek beylerinin gerekse askerlerinin kendisine olan bagliligini kayb etmesi, yenilmesinde büyük bir rol oynamistir. O, Sofya’nin güneyinde bulunan Samakov kasabasi civarindaki Çamurlu sahrasindaki savasta ordusunun maglub olmasi üzerine yarali olarak Eflâk’a dogru kaçmak isterken yakalanip 10 Temmuz 1413’te öldürülür. Musa Çelebi’nin ölüm haberi, büyük bir üzüntüye sebep olmustu. Nasinin Bursa’ya gelmesi üzerine sehri muhasara eden Karamanoglu Mehmed Bey, sür’atle geri çekilmek zorunda kaldi.

Musa Çelebi’nin vefati üzerine Osmanli hanedaninin bölünmesi sona ermis oluyordu. Çelebi Sultan Mehmed, babasinin topraklarini yeniden toparlamaya gayret ediyordu. Onbir yil süren bu karisiklik döneminden sonra Osmanli Devleti, Güneydogu Avrupa’daki bütün stratejik noktalari, Edirne, Sofya ve Üsküp’ü; Dogu Balkanlar’da da eski sehir ve yerlesim bölgelerini tekrar elde etmis oldu. Bunun sadece bir istisnasi vardi o da Çelebi Sultan Mehmed’e yardim karsiliginda Sirbistan’a birakilmis olan Nis’ti.

Kaynak: Osmanli tarihi

1908 yılına gelindiğinde cemiyet epeyce güçlenmiş durumdaydı. Fakat ortada bir ihtilal havası yoktu. Abdülhamit’in hafiye teşkilatı cemiyete yönelik çalışmalar içindeydi. Cemiyet bundan dolayı panik içerisindeydi. Cemiyetin geleceği için bu hafiyelerin öldürülmesine karar verildi. İlk olarak da Albay Nazım seçildi ve 11 Haziranda vuruldu, fakat ölmedi.1 Yine aynı gün Rus Çarı ve İngiltere kralı Makedonya’nın geleceği için Reval’de buluştular. Bu cemiyette büyük bir etki yaptı. Çünkü cemiyetteki subaylar ülkeye dışardan bir müdahale yapılmasına karşı idiler. İlk olarak 3 Temmuz günü Niyazi bey; asker, sivil ve başıbozuklardan oluşan 200 kişilik bir kuvvetle garnizonlardaki silah ve cephaneyi alarak dağa çıktı. Cemiyet başlangıçta temkinli davrandı ve isyana katılmadı. Niyazi bey yanına sivilleri de almıştı. Daha sonra bu sivilleri kendi yönetimini oluşturmak ve vergi toplamak için kullanmıştır. Bu da onun isyanı uzun süre devam ettirmeye niyetli olduğunu göstermektedir. İsyanın başladığı gün Ohri makamlarına isyanın nedenlerini anlatan bildiriler gönderildi. Halktan da verginin devlete verilmemesini, kendilerine verilmesini istemişlerdir. Rene civarındaki Bulgarlara da çağrıda bulunarak isyan genişletilmiştir. Niyazi bey bunların dışında Manastır’daki Avrupa konsolosluklarına isyanın nedenlerini anlatan Fransızca bildiriler göndermiştir.2

Bütün bu olanlar karşısında Abdülhamit, isyanın Sırplar tarafından çıkarıldığı, cemiyetin müslüman düşmanı olduğu propagandasını yapıyordu. Önlem olarak Manastır’a gönderdiği Şemsi Paşa’yı cemiyet Manastır’da öldürdü. Bu olay isyanın başarıya ulaşmasında önemli bir yere sahiptir. Abdülhamit, Şemsi Paşa’nın öldürülmesi üzerine yerine Münşür Osman Paşa’yı görevlendirdi. Fakat askerler silah arkadaşlarına ateş açmadıkları için M.Osman Paşa etkisiz kalmıştır. Abdülhamit bu durumu ortadan kaldırmak için Anadoludan 1800 kişilik bir birlik gönderdi. Fakat bu birlik de işe yaramadı.

İsyan yayılmaya başladı. Manastır Müslümanları meşrutiyet isteriz diye ayaklandılar. Bundan sonrada Firzovik olayı patlak verdi. Bu olayın gelişimi de çok ilginçtir. Şöyle ki; olay Avusturya-Alman Demiryolları okulunun doğal güzellikleriyle ünlü saray içi köyüne yapmaya hazırlandığı bir gezintiyi protesto amacıyla girişilen bir gösteri olarak başlamıştı. Kır gezisinin yapılacağı alanı hazırlamak için önden gönderilen işçilere karşı yapılan gösteriler, Osmanlı İdarecilerine karşı bir harekete dönüşünce Kosova Valisi Mahmut Şevket Paşa cemiyet üyesi olduğunu bildiği Jandarma Komutanı Ali Galip beyi bilgi almak için buraya yollamıştır.3 Ali Galip bu olayı cemiyete bildirmiş ve meşrutiyet için bundan faydalanılmasını söylemiştir. Ayaklanma içindeki cemiyet üyesi Hacı Şaban efendi de düzensiz olan protestoyu meşrutiyet lehine çevirmiştir.4

Bu olayla Makedonya’daki kontrolü iyice kaybeden Abdülhamit, kendisi ilan etmezse, Makedonya’da meşrutiyetin ilan edileceğini ve bunun bütün imparatorluğa yayılacağını anladığından 23/24 Temmuz gecesi sessiz sedasız meşrutiyeti ilan etmiştir.

Abdülhamit böyle düşünmekte son derece haklı idi. Zira kendisi meşrutiyeti ilan edilmeden önce Serez, Presova, Üsküp ve Köprülü’de meşrutiyet ilan edilmişti. İhtilalin merkezi olan Selanik’te de bu yönde hazırlık var idi.

Meşrutiyetin ilan edilmesiyle cemiyet yönetimde etkin olmaya başladı. Harbiye ve Bahriye nazırlarının kim tarafından seçileceği konusunda cemiyet yönetimle karşı karşıya geldi. Anayasaya göre bu hak sadrazama verilmişti. Bu da padişahın onayından geçiyordu. Cemiyet etkin davranarak kendi istediği kişileri bu makamlara getirdi. Bunun üzerine Sait Paşa hükümeti istifa etti ve Kamil Paşa devreye girerek yeni bir kabine kurdu.

Kamil Paşa’nın yeni kabineyi kurmasıyla işler düzelmeye başladı, fakat bu uzun sürmedi. İlk kötü haber 5 Ekim de Bulgaristan’dan geldi. Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Bir gün sonra da Avusturya-Macaristan Bosna Hersek’i topraklarına kattığını duyurdu. Bu karışık durumdan faydalanmak isteyen Girit de Yunanistan’a bağlandığını açıklamıştır. Fakat büyük devletlerin karşı olması sebebiyle Girit Yunanistan’a bağlanamamıştır.5

Bu olaylar ülke de deprem etkisi yarattı ve Avusturya malları boykot edildi. Fesler Avusturya’dan geldiğinden Milliyetçiler feslerini atıp beyaz keçe külah giydiler ve Selanikli tüccarlar da fes fabrikası kurmak için harekete geçtiler.6 7 Ekim tarihinde de kör Ali isminde bir şahsın liderliğini yaptığı meşrutiyet aleyhtarı bir gösteri yapıldı. Fakat gösteri örgütsüz olduğu için başarılı olamamıştır.

Bır müddet sonra olaylar durulunca Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan tazminat vererek bu olayı kapatmışlardır. Bundan sonrada cemiyet ile Kamil Paşa’nın arası açıldığı için Kamil Paşa görevinden alındı ve Hilmi Paşa kabinesi kuruldu. Bu değişiklikten sonra gazetelerde cemiyet aleyhinde kampanyalar başladı. İngiliz basını da buna destek verdi. Böylece 31 Mart’a giden süreç başladı.

İsyanın ortaya çıkmasındaki en büyük neden ordudaki hareketliliktir. Ordudan bir takım subayların tasfiye edilmesi, askerlerin çok sıkı bir eğitimden geçmesi (disiplin, çalışma fazlalığı), küçük rütbeli subayların orduda etkin olması bunun da hiyerarşik düzeni bozması, erlikten yetişip, subay olan alaylı subayların ordudan çıkarılması orduda huzursuzluğa neden oluyordu.7 Bu dönemde cemiyet aleyhtarı yazılar yayınlayan Serbesti gazetesi başyazarı Hüseyin Fehmi’nin öldürülmesi de bütün bu sebepleri daha etkin kılmıştır. Muhalefetin bundan yararlanmak istemesi üzerine isyan patlak vermiştir. Fakat muhalefetin isyanı kontrol edememiş, büyüyen isyan daha sonra Abdülhamitçi bir havaya bürünmüş, bunun üzerine Prens Sabahattin Abdülhamit’i tahttan indirmek için donanmayı kullanmak istemiştir. Fakat bunu başaramamıştır.

İsyan sebebiyle İstanbul’dan silinen cemiyet Selanik’te hala güçlü idi. Üçüncü ordu komutanı Mahmut Şevket Paşa Hareket Ordusu adında bir ordu kurarak İstanbul’a yöneldi. Hareket ordusu bir iç savaş çıkmaması için Yeşilköy’de kalarak İstanbul’a girmedi. Abdülhamit direnemeyeceğini anladığı için tahtta kalabilmek amacı ile Hareket Ordusu’ndan taraf gözüktü. Hareket Ordusu da Abdülhamite karşı tavırlarda bulunmayacını söylüyordu.

Abdülhamit Askerlere direnmemelerini söyledi. Fakat Askerler başlarına gelecekten korktukları için Hareket Ordusu İstanbul’a girdiğinde direnmeyi seçtiler ve Beyoğlu gibi hakim oldukları kışlalarda çatışmalar çıktı.

Hareket Ordusunun İstanbula girmesinden beş gün sonra Meclis Abdülhamit’i tahttan indirip 5. Mehmet Reşat’ı tahta geçirdi.

31 Mart olayının bastırılması sonrası cemiyet meclise, İstanbul’a ve ülkeye hakim oldu. Asıl itibariyle askerler ön plana çıktılar. Bu da ileriki yıllarda cemiyet için ve ülke için sakıncalı sonuçlar doğurdu.

Hareket ordusunun İstanbul’a hakim olmasından sonra Kamil Paşa görevinden alınmıştır. Kabine H.Hilmi Paşa tarafından kurulmuştur. Bununla birlikte M.Şevket Paşa kabineye hakim olmuş ve ilk üç orduyu birleştirip başına geçmiştir. 31 Mart vakasından sonra yapılan en önemil hareket Padişahın yetkilerinin kısıtlanmasıdır. Meşrutiyetin ilanından sonra cemiyet önemli makamlara adamlarını getiremiyordu. Bunun ortadan kaldırmak için 31 Mart olayının etkisini de kullanarak bir kanun değişikliği yapılmıştır. Padişahın yetkilerinin kısıtlanması ilk zamanlarda cemiyetin işine yaramıştır, fakat ilerleyen yıllarda bundan zarar görmeye başladığı için cemiyet padişahın yetkilerini arttırmıştır. H.Hilmi Paşa kabinesinin dağılması üzerine Hakkı Paşa kabinesi kurulmuştur. Bu kabine sayesinde cemiyet iktidara biraz daha yaklaşmıştır. Zira bu kabinede ittihatçı sayısı epey artmıştır.

31 Mart’tan sonra egemenliğini güçlendiren cemiyet bir takım ıslahatlar yapmak istemiştir:

* 1908 Temmuzundan beri meydana gelen siyasal değişiklikleri anayasaya geçirmek

* Osmanlı İmparatorluğunu ve idari mekanizmasını çağdaş bir devlet haline getirmek, imparatorluk içinde birlik sağlamak.

* İkincisi gerçekleştikten sonra gereksiz hale gelen kapitülasyonları kaldırmak.

Bunun yanında askere alınma ile ilgili, cemiyetlerle ilgili, grevlerle ilgili vb. alanlarda birtakım kanunlar yapılmıştır ve 31 Mart’ı izleyen zamanda Meclisi Mebusan iyice etkin olmuştur.

Bu dönemde devletin ekonomik bir krizine çözüm olarak borç alabilmek için Avrupa devletlerine başvuruldu. İlk olarak Fransa’dan borç istendi. Çeşitli şartlarda borç bulundu. Fransa’dan sonra İngiltere’den de borç istendi, fakat İngiltere borç vermeye yanaşmadı. Almanya Osmanlının bu durumundan faydalanmak için kendi isteği ile uygun şartlarda borç vermek istemiştir. Bu borç kabul edilmiştir. Almanya böylece Osmanlı devleti üzerinde etkin olmuştur, fakat bu uzun sürmemiştir. Almanya’nın müttefiki İtalya, Osmanlı Devletinin Kuzey Afrika’daki son toprak parçasını işgal ederek bu olumlu gelişmeyi (Almanya açısından) ortadan kaldırmıştır.

İtalya birliğini geç tamamlayan bir ülke olduğu için kendine sömürgeler oluşturamamıştı. Bu amaçla kendine en yakın hakimiyet altına alınmamış Trablusgarp’a göz dikmişti. 1887’den itibaren buraya ekonomik olarak sızmaya başlamış ve İtalyan uyrukluları yerleştirmişti. İtalya 23 Eylül 1911 günü Osmanlı Devletine Trablus’un kendisine verilmesi için 24 saatte cevap vermek üzere bir nota gönderdi. Osmanlı Devleti ters etki yaratacağından korkarak Trablus’u vermeye yanaşmamıştır, fakat uzlaşabileceğini söylemiştir. İtalya bu cevap üzerine Trablusgarp’ı işgal etmeye başlamıştır. Üçlü ittifak’ın üyesi olmakla birlikte itilaf devletleriyle flört eden italyanın gönlünü kazanmak için büyük devletler işgali olumlu karşıladılar. Osmanlı devletinin bu bölge ile kara bağlantısı yoktu. Donanması da zayıf olduğundan buraya müdahale edemiyordu. Mustafa Kemal, Enver bey gibi, askerler gizli yollarla bu bölgeye gitmişler ve halkı örgütleyerek İtalyanların iç bölgelere girmesini engellemişlerdir. Trablusgarp’ta İtalyanlar başarı kazanamayınca Beyrut, İzmir Limanlarını ve Çanakkale’yi bombalamışlardır. Ancak bu yöntem büyük devletlerin hoşuna gitmemiştir. Bu dönemde Balkan devletleri Osmanlıya karşı birleştiği için Osmanlı Devleti İtalyanlar’la anlaşmak zorunda kalmıştır.

Trablusgarp savaşının başladığı dönemde mecliste Hizib-i Cedid adını taşıyan Muhalefet etkisini kaybetmiştir. Fakat savaş kötü gitmeye başlayınca muhalefet Hürriyet ve İtilaf adı altında birleşmiştir. Bu muhalefet ileriki yıllarda imparatorluğun geleceğine de olumsuz etkilerde bulunmuştur.

Yapılan seçimlerde muhalefet cemiyetle aynı oranda milletvekili çıkarmıştır. Bunun üzerine cemiyet meclisin yetkilerini kısıtlayıp padişahın yetkilerini arttırma yoluna gitmiştir. Böylece meclisin önünü biraz kesebilmişlerdir.

Bu dönemde Ordu’da gruplar oluşmaya başlamıştır. Haziran-Mayıs 1912’de İstanbul’da bir grup subay Halaskar Zebitan grubunu kurdular.8 Bu grup Makedonya’da isyan eden birliklerle, Hürriyet ve İtilaf fırkası ile iletişim halinde idi. M.Şevket paşa bu gruba karşı baskı politikası izlemiş fakat başarılı olamayıp istifa etmek zorunda kalmıştır.

Sait Paşa hükümeti dağılınca kabine kuracak kimse bulunamadı. en sonunda ise Gazi Ahmet Muhtar Paşa kabineyi kurdu. Kamil Paşa da bu kabineye girdi. Halaskar’an Zabitan grubununda baskısıyla bu dönemde Meclisi Mebusan kapatıldı.

G.Ahmet Muhtar Paşa hükümeti, ilk olarak Arnavut İsyanı ile uğraştı. Bir genelge yayınlayarak Arnavutları bastırma harekatına son verdiğini ve şikayetleri dinlemek üzere bir heyet göndereceğini açıklamıştır. Münsir İbrahim Paşayı da İriştineye gönderip Arnavutların 14 maddeden oluşan isteklerini öğrenmiştir. Bu ondört maddenin bazıları kısmen bazılarıda yumuşatılarak kabul edilmiştir. Fakat Arnavutlar bundan memnun olmayıp isyana devam ettiler. Bunun üzerine devlet sert yüzünü gösterdi. Daha sonra da Rumeli’de af ilan edildi ve isyancılar dağıldılar.

A.M.Paşa hükümetinin uğraştığı ikinci mesele de Asker ve memurların siyasetle uğraşmamalarını sağlamaktır. 8 Ağustos’ta bir genelge ile bütün memurlardan fırkalarla hiçbir ilişkileri olmadığına dair belge istendi. 10 Ağustos’ta başka bir genelgeyle Askerler sadakat ve itaat yemininde bulunduruldu. Fakat bu fazla bir etki yapmadı.

A.M.Paşa döneminin en önemli olayı I. Balkan savaşıdır. Osmanlı devletinin Trablusgarp’ta savaş halinde olduğu bir esnada ve iç işlerinin de karışık olduğu bir zamanda büyük devletlerinde desteği ile Balkan devletleri kendi aralarında birleştiler. Bu esnada Osmanlı devletinin askerlik süreleri dolmuş olan 75 bin tecrübeli askeri terhis etmesinden faydalanmak isteyen Balkan devletleri ortalığı kızıştırmak için çeşitli yerlerde bombalama faaliyetlerine başladılar.

Bununla beraber Osmanlı Devleti İtalya ile savaş halinde olduğu için Balkan Savaşı’na hazırlanamadı. Balkanlar’daki Osmanlı ordusu çok kötü durumdaydı. Harbiye Nazırı Nazım Paşa olası bir Balkan savaşına karşı bir plan yapmamıştı. Mahmut Şevket Paşa’nın yaptığı planları da göz ardı etmiştir. Bunun da etkisiyle Balkan Devletleri’nin saldırdığı Osmanlı Ordusu ağır bir yenilgiye uğradı ve Çatalca’ya kadar çekilmek zorunda kaldı. Balkan devletleri ancak Çatalca’da durdurulabildi. Bu yenilginin en büyük sorumlusu Harbiye Nazırı Nazım Bey ve onun bağlı olduğu A:Muhtar Paşa ile Kamil Paşadır.

Bu yenilgi üzerine A.Muhtar Paşa görevinden istifa etti. Yerine Kamil Paşa kabinesi kuruldu. Kamil Paşa İttihat ve Terakki cemiyeti ile uğraşmayı sürdürdü. Öyle ki Kamil Paşa Selanik’in kaybedilmesinden memnundu, böylece Cemiyetin merkezinden ve gücünden kurtulacağını düşünüyordu. Cemiyetin gücünü daha çok kırmak için bazı cemiyet üyelerini hapse attı. Bazılarını Anadolu’ya sürgüne gönderdi. Bazı cemiyet üyeleri de bu tehlikeler karşısında Avrupa’ya kaçtı.

3 Aralık’ta Bulgarlarla Osmanlılar arasında ateşkes ilan edildi. 16 Aralıkta’da Londra’da Balkan Barış Konferansı toplandı. Görüşmeler Ege adaları ve Edirne üstünde kilitlendi. Kamil Paşa kabinesi buraları vermek istemiyordu. Şayet buraları verirlirse ülkede çok büyük olaylar çıkabilir ve Kamil Paşa iktidarını kaybedebilirdi. Konferanstan karar çıkmaması üzerine büyük devletler ortak bir nota ile Osmanlı devletine ya Edirne ve Ege adalarını vermesini ya da savaşın yeniden başlayacağını bildirdiler. Verilecek zorunlu kararın sorumluluğunu yaymak isteyen Şeyhülislam Cemalettin Efendi deletin ileri gelenlerinden oluşan bir kurul kurdu. M.Şevket Paşa ve Prens Sabahattin bu kurula katılmadılar. Kurul da ezici çoğunlukla barış kararı verdi. Ertesi gün bunu kamuoyuna açıklamak için toplanıldı. İttihat ve Terakki cemiyeti, Edirne’nin verileceğini anlamış hem bu kararın açıklanmasını engellemek hemde bu esnada toplumda oluşan vatansever düşünceleri kullanarak iktidara gelebilmek için, 23 Ocak 1913’te bir baskınla iktidarı ele geçirmiştir.

Tarihe Bab-ı Âli baskını adıyla geçen bu baskından sonra Kamil Paşa hükümeti düştü. Yerine Mahmut Şevket Paşa kabinesi kuruldu. Yeni kabine kendisinden önceki hükümetten farklı olarak muhaliflere karşı bir misilleme yapmadı. 11 Şubat 1913’te genel bir af ilan etti.

Yeni hükümetin en önemli sorunu Edirne idi. ateşkesin müddeti doluyordu. Büyük devletlerin verdiği notaya cevap verilmesi gerekiyordu. Şayet Edirne verilir ise ülkede çok büyük bir bunalım yaşanabilirdi. Bu nedenle notaya olumsuz cevap verildi. Bunun üzerine Bulgarlar savaşı yeniden başlattılar. Enver ve arkadaşları savaş taraftarıydı. M.Şevket Paşa ordunun böyle bir şey yapacak gücünün olmadığını düşünüyordu. Fakat Enver ve arkadaşlarının isteği gerçekleşti. Bolayır tarafından bir harekat yapıldı, fakat başarılı olunamadı. Bunun üzerine Edirne’nin verilebileceği büyük devletlere gizlice bildirildi. Ancak buna gerek kalmadan 26 Mart’ta Bulgarlar Edirne’yi savaş yolu ile elegeçirdiler. Bu sayede cemiyet ve M.Şevket Paşa konumlarını koruyabildiler.

Mahmut Şevket Paşa hükümeti bu badireyi atlattıktan sonra Almanya ile kurmayı düşündüğü ilişkiyi dengeleyebilmek için İngiltere’ye yaklaşmıştır. Lynch olayında İngiltere aleyhine alınan kararı değiştirmek suretiyle ilişkilerini yumuşatma yoluna girmiştir.

Şevket Paşa hükümetinin uzlaşmacı tavrına rağmen muhalefet darbe yapmak için bir takım çalışmalar içine girmişti. Fakat bu hazırlıklar farkedildi. Bunun üzerine darbeciler yeni bir plan yaptılar. Bu plana göre Mahmut Şevket Paşa, Cemal Paşa, Talat Paşa, Azmi Bey, Emanuel Karasa ve Nesim Ruso öldürülecek, böylece darbe yapılacaktı. Plan gereği ilk olarak 11 Haziran 1913 günü M.Şevket Paşa öldürüldü. Cemal bey bu olay üzerine 200’ü aşkın muhalifi topladı ve Sinop’a sürgüne gönderdi.

M.Şevket Paşanın öldürülmesi üzerine yeni kabine Sait Halim Paşa tarafından kurulmuştur. Bu kabine döneminin en önemli olayı Edirne’nin geri alınmasıdır. Osmanlı devletleriyle Balkan devletlerinin kendi aralarında savaşmasından faydalanarak 15 Temmuz’da Midye-Enez çizgisini işgal etti. 19 Temmuz’da da Meriç’e kadar ilerledi. Avrupa devletleri aralarında uzlaşamadığı için Edirne’nin Osmanlı’nın elinde kalması kolaylaştı. Sait Halim Paşa hükümeti ile cemiyet denetleme iktidarı olmaktan çıkıp gerçek iktidar olma yoluna girmiştir. Bundan sonra cemiyet üyeleri arka plandan ön plana çıktılar ve 14 Mayıs 1914’te yapılan seçimlerle de tek başına iktidar oldular.9

Balkan savaşları sonucu oluşan hava sebebiyle cemiyette Osmanlı Devletinin tarafsız olsa da olmasa da büyük devletler tarafından paylaşılacağı fikri hakim idi. Bu sebeble Almanya tarafından önerilen ittifak teklifi kabul edilmiştir. Bu ittifaka dahil olunması sonucu I. Dünya Savaşına bu ittifakla girildi. Fakat ittifak savaşı kaybedince Osmanlı Devleti de yokoluşa sürüklendi.

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN DEVLETÇİ POLİTİKASININ İLKELERİ

ATATÜRK VE İKTİSADIN ÖNEMİ

I. Dünya savaşında tam bir yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğu parçalanmış, yenilgiye uğramış olarak sahneden çekilirken, Türk halkı Atatürk’ün önderliğinde yeniden bağımsızlığına kavuşmak için ölüm – kalım savaşına başlamıştı. Dört yıl süren İstiklal savaşının doruk noktasında bulunduğu dönemlerde savaşın bütün sorumluluğunu başkomutan olarak üstlenmiş Atatürk’ün, savaş sonrası bağımsız Yeni Türk Devleti’nde uygulanması gereken iktisat politikasının hazırlanması için bir kurul kurması son derece ilginçtir. Enver Benhan, Ziya Gökalp’in bu kurulun başkanı olduğunu , çalışmalarını Ankara garında bir vagon içinde yürüttüğünü yazar. Bu kurulda iki egemen düşünce oluşur. Biri devletin iktisadi hayata karışmaması anlamına gelen liberalizm, diğeri de iktisadi hayatı bütünüyle devletin oluşturduğu sosyalizmdir. Başkan Ziya Gökalp her iki sistemi karıştırarak karma ekonomik modeli oluşturmuştur. Atatürk’ünde olurunu alan kurulun kararları daha sonra uygulamaya geçirilmiştir. Atatürk daha Lozan imzalanmadan ve Cumhuriyet ilan edilmeden önce, 17 şubat 1923’te düzenlediği İzmir İktisat Kongresi’nin açılışında ekonominin önemi ile ilgili olarak şunları söylemiştir.”Bir ulusun doğrudan doğruya hayatıyla ilgili olan o ulusun iktisadıdır. Türk tarihi incelenirse yükseliş ve çöküş nedenlerinin iktisat sorunlarından başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır. Hiçbir uygar devlet yoktur ki ordu ve donanmasından önce iktisadını düşünmüş olmasın. Bağımsızlığında temelinde iktisat yatar .Muhakkak tam bağımsızlığını sağlayabilmek için yegâne hakiki kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyettir.”

ATATÜRK”ÜN DEVLETÇİLİK POLİTİKASI

Atatürk güçlü bir devletin ancak güçlü bir ekonomiyle mümkün olabileceğini görmüştür. Milli alanda, ana amaç ülkenin iktisadi kalkınmasını gerçekleştirmektir. Bütün çabalar bu ana amaca yönelik olacaktır. Bu anlayış içinde devletin ekonomik hayata yatırımcı, üretici, dağıtıcı, denetleyici, teşvik ve yardım edici olarak çeşitli şekillerde müdahale etmesi güçlü ve çağdaş bir ekonomiye ulaşmak için zorunludur. Özellikle Türkiye’nin 1920-1930 yılları arasındaki şartları içinde ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesini çok zayıf olan özel teşebbüsten beklemek imkansızdı. Devletçilik ilkesinin Türkiye şartlarından ve ihtiyaçlarından doğmuş bir politika olduğunu Atatürk şöyle açıklamaktadır:”Cumhuriyetimiz henüz çok gençtir. Maziden kendine miras kalan bütün hayati işler, zamanın mecburiyetlerini tatmin edecek derecede değildir. Siyasi ve fikri hayatta olduğu gibi iktisadi işlerde de fertlerin teşebbüsleri neticesini beklemek doğru olmaz. Mühim ve büyük işleri, ancak milletin toplam servetine ve devletin bütün teşkilat ve kuvvetine dayanarak milli egemenliğin uygulanmasını ve yürütülmesini düzenlemekle görevli olan hükümetin mümkün olduğu kadar üzerine alıp başarması tercih olunmalıdır. Diğer bazı devletlerin ikinci derece görebileceği ve fertlerin teşebbüslerine bırakılmasında beis olmayan işlerden bir çoğu bizim için hayatidir. Ve birinci derecede mühim devlet vazifeleri arasında sayılmalıdır. Türkiye Cumhuriyetini idare edenlerin demokrasi esasından ayrılmamakla beraber devletçilik prensibine uygun yürümeleri bugün içinde bulunduğumuz hallere, şartlara ve mecburiyetlere uygun olur.” Gene Atatürk’e göre devletçilik özel teşebbüs hürriyetinin ve piyasa ekonomisinin reddi demek değildir. “ Memlekette her çeşit üretimin artması için, ferdi teşebbüsün devletçe elzem olduğunu önemle belirttikten sonra , beyan etmeliyiz ki, devlet ve fert birbirine karşı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Bizim tatbikini uygun gördüğümüz(mutedil) devletçilik prensibi, bütün üretim ve dağıtım araçlarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden ve hususi ve ferdi iktisadi teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine dayanan kollektivizm, kominizm gibi bir sistem değildir. Hulasa, bizim takip ettiğimiz devletçilik , ferdi çalışma ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi bayındırlığa eriştirmek içim milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde – özellikle iktisadi sahada- devleti fiilen ilgili kılmaktır. Bu son cümledeki tanım 1931 kongresinde kabul edilmiş olan Cumhuriyet Halk Fırkası Programında da aynen yer almıştır.

Atatürkçü devletçilik, güçlü ve çağdaş bir devlet meydana getirme temel amacının bir aracı olduğu kadar, halkçılık ilkesinin de zorunlu bir tamamlayıcısıdır. Gerçekten halkçılık ilkesinin gereği olarak sınıf mücadelesinin önlenmesi, sosyal barışın sürdürülmesi, sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilmesi, devletin sosyal ve ekonomik hayattaki rolünü asgariye indiren bir anlayışla mümkün değildir. Bu hedeflerin gerçekleşmesi, devletin ekonomi alanında azından düzenleyici ve denetleyici rol oynamasını gerektirir.

DEVLETÇİ POLİTİKA İLKELERİNİN UYGULANIŞI

İktisadi kalkınma bir bütündür. Karmaşık bir yapıya sahip olan ekonominin, etki-tepki örgüsü içinde sorunlarını bir bütün olarak görmek ve bir bütün olarak ele almak zorunluluğu açıktır. Çeşitli kesimlerden oluşan ekonominin gelişmesini sağlamak için bu kesimlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin iyi bilinmesi gerekir. Gelişmeleri birlikte ele alınması gereken kesimler nelerdir? Sırasıyla inceleyelim.

TARIM KESİMİ

Yeni Türkiye Cumhuriyeti az gelişmişliğin tipik özelliklerine sahipti. Halkın% 80’i tarım kesiminde çalışıyordu. Ekonomi tamamen tarıma dayalıydı ve son derece ilkeldi. Köylerde elektrik, su, yol yoktu ve uzun bir sürede olmayacaktı. Ziraat sabanla yapılıyor ve gübre, ilaç gibi girdi kullanılmıyordu. Tarım kesiminin vergi yükü de ağırdı. İlk bütçenin 1/5’i aşardan geliyordu. 1925’te aşar vergisi kaldırılırken yol ve hayvan vergisi 1950’lere kadar varlığını korudu. 1 Kasım1937’de TBMM’de yaptığı konuşmada Atatürk şöyle diyordu:”Ulusal ekonominin dayanağı tarımdadır. Bunun içindir ki tarımda kalkınmaya büyük önem vermekteyiz. Köylere kadar yayılacak programlı ve pratik çalışmalar bu amaca erişmeyi kolaylaştıracaktır. Fakat bu hayati işi yerinde bir şekilde amaca ulaştırmak için, ilk önce sağlam araştırmalara dayalı bir tarım politikası oluşturmak ve onun içinde her köylünün ve bütün vatandaşların kolayca kavrayabileceği ve severek uygulayabileceği bir tarım düzeni kurmak gerekir.”

Bu politikada yer alabilecek önlemleri sıralarken, iş araçlarını arttırmak, ülkeyi iklim,su ve toprak bakımından bölgelere ayırmak ve bu bölgelerin her birinde devletin yönettiği örnek tarım merkezleri kurma yanın da özellikle bir noktayı vurgulamıştır:”İlk önce ülkede topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha da önemlisi bir çiftçi ailesini geçindiren toprağın biç bir neden ve suretle, bölünemez bir nitelik taşımasıdır. 8 Kasım 1937 tarihli Celal Bayar hükümetinin programında Atatürk’ün bu uyarı ve düşünceleri ele alınmış ve dört ana grupta toplanmıştır.

-Topraksız çiftçi bırakmamak

-İş araçlarını arttırmak, iyileştirmek

-Tarım bölgelerine göre özel önlemler almak

-Çok iyi ve çok ucuz ürün elde etmek

Genç Türkiye Cumhuriyetinin devletçi politikasının ilkeleri tarım kesiminde bu şekilde uygulama alanı buluyordu.

SANAYİ KESİMİ

Cumhuriyetin ilk yıllarında tarım kesimine verilen büyük öneme rağmen ülke kalkınmasının sanayileşmeye bağlı olduğu düşüncesi hakimdir. Ülkenin kullanabileceği tek potansiyel kaynak olan tarımı geliştirmek ve böylece iktisadi kalkınmaya ilk hareket olanaklarını sağlamak hedeftir. Devletin sanayi tesisleri kurması, hammaddelerin devlet eliyle kurulan işletmeler olan kamu iktisadi kurumlarınca işlenmesi ve sanayileşmenin planlı bir şekilde gerçekleştirilmesi için beş yıllık sanayi planları hazırlanması gerçekleştirilmelidir. Devletçilik ilkesinin ekonomik içeriğini planlı sanayileşme ve kamu iktisadi girişimleri oluşturur. Atatürk’ün sanayileşmenin zorunlu olduğunu belirten sözleri gerçekten önemlidir:”Sanayileşmek en büyük ulusal davalarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için iktisadi elemanları ülkemizde mevcut olan büyük küçük her çeşit sanayiyi kurup işleteceğiz. En başta vatan savunması olmak üzere ürünlerimizi değerlendirmek ve en kısa yoldan en ileri ve gelişmiş Türkiye ülküsüne ulaşabilmek için bir zorunluluktur.”

Gözden kaçmaması gereken önemli bir konuda ekonomide kamu kesimi ile özel kesimin beraberliğinin daima söz konusu olacağıdır. Öte yandan serbest rekabet ile ilgili olarak Atatürk’ün şu sözleri ilginçtir:”Kişiler şirketler , devlet teşkilatlarına oranla zayıftırlar. Serbest rekabetin toplumsal sakıncaları da vardır. Zayıflarla güçlüleri yarışta karşı karşıya bırakmak gibi…ve nihayet kişiler bazı büyük ortak çıkarları tatmine muktedir olamazlar.”

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DEVLETÇİ POLİTİKASININ İLKELERİ

İzmir İktisat Kongresinden sonra İktisat Bakanı Mahmut Esat Liberalizm için şöyle bir değerlendirme yapar:”Yaşlı liberal iktisat sistemi Tanzimat ve Meşrutiyet de dahil olmak üzere Türkiye ulusal ekonomisi için öldürmeci felâket oldu. Aslında bu sistem çıktığı ülkelerde bile bugün varlığını kaybedecek duruma geldi. Bu sistem ile donatılan ulusal ekonomimiz Tanzimat’tan sonra soluk alamayarak yıkıldı. Bu doğaldı. Çünkü Türkiye ekonomisi cılızdı .Liberal iktisat sistemi ile kapitülasyonlarda gözetilirse yabancı ekonomi karşısında eşit olmayan koşullarda yenildi. Ekonomimiz bocaladı, eridi.” Böylece Yeni Türkiye için seçilen ekonomik modelin hangi gerçeklerden esinlendiği anlaşılmaktadır. Bu modelin temel ilkelerini söyle sıralayabiliriz.

Müdahalecidir: Az gelişmiş bir ülkenin iktisadi kalkınmasını gerçekleştirmesinde devlet müdahalesi bir zorunluluktur. Ancak bu müdahale gelişigüzel yapılmamalıdır. Bu nedenle;

Plancıdır : Bütün çabalar etkin biçimde koordine edilmeli, kısıtlı kaynaklar savurganlığa uğramamalıdır.

Gerçekçidir:Eldeki olanaklar göz önünde tutulmalı, enflasyonun toplumu ve kişiyi aldatan ortamından uzak durulmalıdır.

Seçmecidir:Kamu ve özel kesim kalkınmada birlikte yer almalıdır.

Eşitlikçidir:Ulusal servetin dağılımında daha mükemmel bir adalet ve emek harcayanların daha yüksek refahı ulusal birliğin korunmasında koşul sayılmalıdır.

Bağımsızlıkçıdır:Ulusal bağımsızlığın korunması için ulusal bilinç duyarlı ve uyanık tutulmalıdır.

Açık rejimcidir:Özgürlükçü ve demokratik ilkelerin yer aldığı siyasal içerik alternatifsizdir.

Hümanisttir:İnsan sevgisi esas alınmalı, insan yüceltilmelidir.

İç’te ve dış’ta sömürgeye karşıdır: Sınıf ve ulus emperyalizme karşı çıkılmalı, emeğin üstünlüğü benimsenmelidir. Bununla beraber;

Uluslar arası işbirliği ve dayanışmadan kaçmamalı, dünyaya uyum sağlanmalıdır.

ATATÜRK İLKELERİ VE İNKILAP TARİHİ YÖK YAYINLARI YAYIN NO:5 ANKARA 1992

Osmanlı devleti kurulduğunda çevresinde ülkelerde kapitülasyon kurumu toplumsal bir gelenek olarak varlığını sürdürüyordu. Bizans Selçuklular Akdeniz kıyısındaki Arap ülkeleriyabancılara çeşitli imtiyazlar tanımışlardı. I. Beyazıt döneminde Venediklilere Anadolu ve Rumelide kara ve deniz yolu ile ticaret yapmaları için izin verdi. 1384’te Venedik diplomatik yollardan osmanlı topraklarından tahıl almak için bu amaçla tercihen Üsküdarda bir iskele kurmak için girişimde bulundu. Ankara savaşını izleyen iç savaş sırasında (1402) Süleyman Çelebi, Venedik, Ceneviz, B,zans ve Rodos Şövalyelerine önemli imtiyazlar verdi. Bu imtiyazlar 1411! Musa Çelebi tarafından da yenilendi. İstanbul’u fetheden Fatif bu imtiyazları küçük kısıtlamalarla aynen kabul etti. 1479 ‘daki anlaşmayla venedik Kefe ve Trabzonda ticaret yapma iznini elde etti. İmtiyazları genişleten1503 tarihli Türk- Venedik antlaşması I. Selim(1513) ve I. Süleyman(1521) tarafından yenilendi. Osmanlıların Mısır ve Suriyeyi ele geçirmelerinden sonra kapitülasyon daha da önem kazandı. I.Selim Memluk sultanları tarafından Katalonya ve Fransız konsolosluklarına verilken imtiyazları yeniledi. 1570-1572 Türk- Venedik savaşı fransızlara doğu pazarına girme şansı verdi. Fransızlara ilk kapitülasyonlar 1569’ da II. Selim tarafından bir ahitname ile verilmiştir. Bu ahitname daha önce Venediklilere verilen kapitülasyonlar örnek alınarak hazırlanmıştı. 1569 kapitülasyonları ile Fransa adli, ticari, mali imtiyazlar elde ettiği gibi doğu limanlarına ticaret malları götüren bütün gemilerin fransız bayrağı çekme zorunluluğuda getirildi. Bu imtiyazlar sonucu fransanın doğu ticareyti büyük gelişmeler gösterdi.Fransa 1569’dan başlıyarak 1581, 1597, 1604, 1673, 1740’ ta olmak üzere altı kez kapitülasyon hakkı elde etti. Fransadan başka Venedik Cumhuriyetine 1575, 1595, 1605, 1618, 1624, 1641,1670’de genişletilerek imtiyazlar verildi. Ayrıca 1665’ te Cenevizlilere, 1580,1593,1603,1606,1622,1624, 1641, 1662,1675 tarihlerinde İngiltere’ye kapitülasyon imtiyazları verildi. Hollanda, Toscana,Avusturya,polonya, isveç ve rusya’ya da kapitülasyon imtiyazları verilmiştir. Fakat bu ülkeler içinde en çok imtiyaza sahip ülke olduğu için 1569-1740 arası ndaki döneme”Fransız kapitülasyonları dönemi” denilebilir. Bu dönemde verilen kapitülasyonimtiyazlarının büyük bölümü %87 padişah fermanları ile verilmiş imtiyazlardı. Padişah hayatta kaldığı sürece yürürlükte kalır, istenilgiği an kaldırılabilirdi. Bu yüzden her padişah değiştiğinde imtiyazlarında değiştirilmesi zorunluluğu vardı. 1740’ta I. Mahmut ile Fransa kralı15. Lui arasında imzalanan kapitülasyon anlaşması, kapitülasyonkavramına yeni bir nitelik kazandırdı. Karşılıklı bağlayıcılığı olan bir ticaret antlaşması biçimini aldı. Bu anlaşmadan sonra Avusturya, Danimarka, Prusya, İspanya, Rusya, Portekiz ile de çeşitli kapitülasyon antlaşmaları yapıldı.1838’de İngiltere ile imzalanan ticaret antlaşması kapitülasyonlar tarihinde bir dönüm noktasını oluşturur.

Daha evvel Doğu’da ve Türkler’de roket silahlarının gelişmesi anlatılmıştı. Once Haçlılar ve sonra İstanbul’un fethi ile birlikte Avrupa, Türkler ile temasa geçti ve ortaçağ’dan ayrılan Avrupa her alanda olduğu gibi gerek barut ve gerekse roketçilikte ilerlemeler kaydetti.

Havai fişekler ve roketler Avrupa savaşlarında da görülmeye başlandı. Fakat geniş uygulaması yine Doğu’dan Hindistan’dan gelecektir.

1780-1784 seneleri arasında Hindistan’da Meysür Sultani Haydar Ah Han’ın kuvvetleri, İngiliz, Fransız ve Hollandalıların işgal hareketlerine karşı roket kullanmaktaydı. Hatta Ah Han’ın ordusunda bir roket sınıfı bulunmaktaydı . Roketler 3 – 6 Kg. ağırlığında, gövdesi demir bir boru olup 3 m. boyunda bir bambu sırığına bağlı idiler. Bu onlara yön veriyordu, menzilleri 2500 m. kadardı.

Bir İngiliz gözlemecisi hatıralarında (Füzeler çok gürültü yapıyorlar ve süvarinin son derece moralini bozuyorlar ve kitle halinde harekat yapan bu kıt’alara etkili oluyor, uzun kollar halinde yürüyen piyadeye etkili olmuyorlar) derken, Bayly isimli bir İngiliz zabiti ise hatıralarında (20.000 düşmanın tüfekleri ve füzeleri aralıksız ateş ediyordu, bu kadar yoğun dolu bile görülmemiştir, mavi ışık yanar yanmaz füze sağanağına tutuluyorduk. Bir kısmı yürüyüş kolunun önünden girip ardına kadar geçiyor,çok sayıda ölü ve yaralı kaybı ile ayrıca bambu sapları da korkunç yırtıklara sebebiyet veriyorlardı) demektedir

1807 yılında İngiliz filosu Congreve’in roketlerini Kopenhag şehrinin bombardımanlarında kullandı. 25.000 roket atarak şehri yaktı.

1812’de Birleşik Amerika kurtuluş savaşında da İngilizler roket kullandılar. 13 – 14 Eylül 1814 gecesi Baltimore şehrindeki Fort Mac Henry kalesinin bombardımanında İngilizler Erebus roket atış gemisinden istifade ettiler

1816’da Cezayir bombardımanında roketler kullanıldı. İngilizler 1818’de bir roket tugayı teşkilatlandırdılar. İngiliz başarıları karşısında Danimarka, Fransa, İtalya,Rusya gibi bazı Avrupa memleketleriyle diğer küçük devletler müstakil roket sınıfları kurmakta gecikmediler. 1828-1829 Türk – Rus savaşında Ruslar, Kafkas bölgesinde kıtalarımıza karşı roket kullanacaklardır. Meksika – Amerika 1846-1848 savaşında bu defa Amerikalılar bu silahı kullandılar. Kırım savaşı esnasında Türk – Fransız – İngiliz müttefik kıt’aları Rus kuvvetlerine karşı bol sayıda roket kullandılar.

Sivastopol savaşının sonunda roketler önemlerini]kaybedeceklerdir. Çünkü saklanmaları güçtür. Denilebilir ki İkinci Dünya Savaşına kadar topçunun gelişimi bilhassa top menzillerinin çok artışı roket silahının bırakılmasına sebep oldu.


Bedava İlan Verme