Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

2010 yılında yapılacan olan kpss sınavının lisans ve ön lisans sınav tarihi ve başvuru tarihleri yayınlandı.

2010 KPSS SINAV TARİHLERİ
LİSANS:10-11 Temmuz 2010
ÖNLİSANS VE ORTAÖĞRETİM:26 Eylül 2010

2010 KPSS SINAVI BAŞVURU TARİHLERİ
LİSANS:10-21 MAYIS 2010
ÖNLİSANS VE ORTAÖĞRETİM:31 MAYIS-TEMMUZ 2010

Sınav Ücreti Önlisans ve Ortaöğretim mezunları için 35 lira,Lisans mezunları için ise ücretler 35 liradan başlayıp oturum sayısına göre değişmektedir.Dört oturum 95,üç 75 iki oturum 55 lira.Ben bi oturup çıkıcam derseniz 35 lira..

KPSS SINAV SÜRESİ Lisans Sabah Oturumu Genel Kültür ve Genel Yetenek 120 dk.Önlisans Lise 150 dk.Öğleden sonra Eğitim Bilimleri 150 dk.

Daha evvel Doğu’da ve Türkler’de roket silahlarının gelişmesi anlatılmıştı. Once Haçlılar ve sonra İstanbul’un fethi ile birlikte Avrupa, Türkler ile temasa geçti ve ortaçağ’dan ayrılan Avrupa her alanda olduğu gibi gerek barut ve gerekse roketçilikte ilerlemeler kaydetti.

Havai fişekler ve roketler Avrupa savaşlarında da görülmeye başlandı. Fakat geniş uygulaması yine Doğu’dan Hindistan’dan gelecektir.

1780-1784 seneleri arasında Hindistan’da Meysür Sultani Haydar Ah Han’ın kuvvetleri, İngiliz, Fransız ve Hollandalıların işgal hareketlerine karşı roket kullanmaktaydı. Hatta Ah Han’ın ordusunda bir roket sınıfı bulunmaktaydı . Roketler 3 – 6 Kg. ağırlığında, gövdesi demir bir boru olup 3 m. boyunda bir bambu sırığına bağlı idiler. Bu onlara yön veriyordu, menzilleri 2500 m. kadardı.

Bir İngiliz gözlemecisi hatıralarında (Füzeler çok gürültü yapıyorlar ve süvarinin son derece moralini bozuyorlar ve kitle halinde harekat yapan bu kıt’alara etkili oluyor, uzun kollar halinde yürüyen piyadeye etkili olmuyorlar) derken, Bayly isimli bir İngiliz zabiti ise hatıralarında (20.000 düşmanın tüfekleri ve füzeleri aralıksız ateş ediyordu, bu kadar yoğun dolu bile görülmemiştir, mavi ışık yanar yanmaz füze sağanağına tutuluyorduk. Bir kısmı yürüyüş kolunun önünden girip ardına kadar geçiyor,çok sayıda ölü ve yaralı kaybı ile ayrıca bambu sapları da korkunç yırtıklara sebebiyet veriyorlardı) demektedir

1807 yılında İngiliz filosu Congreve’in roketlerini Kopenhag şehrinin bombardımanlarında kullandı. 25.000 roket atarak şehri yaktı.

1812’de Birleşik Amerika kurtuluş savaşında da İngilizler roket kullandılar. 13 – 14 Eylül 1814 gecesi Baltimore şehrindeki Fort Mac Henry kalesinin bombardımanında İngilizler Erebus roket atış gemisinden istifade ettiler

1816’da Cezayir bombardımanında roketler kullanıldı. İngilizler 1818’de bir roket tugayı teşkilatlandırdılar. İngiliz başarıları karşısında Danimarka, Fransa, İtalya,Rusya gibi bazı Avrupa memleketleriyle diğer küçük devletler müstakil roket sınıfları kurmakta gecikmediler. 1828-1829 Türk – Rus savaşında Ruslar, Kafkas bölgesinde kıtalarımıza karşı roket kullanacaklardır. Meksika – Amerika 1846-1848 savaşında bu defa Amerikalılar bu silahı kullandılar. Kırım savaşı esnasında Türk – Fransız – İngiliz müttefik kıt’aları Rus kuvvetlerine karşı bol sayıda roket kullandılar.

Sivastopol savaşının sonunda roketler önemlerini]kaybedeceklerdir. Çünkü saklanmaları güçtür. Denilebilir ki İkinci Dünya Savaşına kadar topçunun gelişimi bilhassa top menzillerinin çok artışı roket silahının bırakılmasına sebep oldu.

KURTULUŞ SAVAŞI

A-HAZIRLIK DÖNEMİ

1-Kuva-yi Milliye Hareketi

İtilaf Devletleri Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanarak Türk topraklarını işgal etmeye,orduyu terhis etmesi için hükümete baskı yapmaya, silah ve cephaneye el koymaya başlamıştı.Bu durum Türk halkının büyük tepkisine yol açmıştı.Hele Yunanlıların İzmir’i işgali ve ardından da Batı Anadolu’nun iç kesimlerine doğru ilerlemesi milli heyecanın iyice artmasına yol açmıştı.Yerli Rumlarla işbirliği halinde hareket eden yunanlılar,Türk köy ve kasabalarına saldırıyor, halkı acımasızca katlediyordu.Bu durum Türk halkının vatan savunması için silaha sarılmasına neden oldu.Çoğu askeri nitelikli kişilerin öncülüğünde efeler ve zeybeklerden milli teşkilatlar kurulmaya başlandı.Eli silah tutan sivil halk,bölgenin işgalini önlemek ve Yunan vahşetine dur demek için bu milli birliklere katıldı.Kuva-yi Milliye (milli kuvetler) adını alan bu silahlı direniş grupları, Batı Anadoluda ilk cephelerin kurulmasını sağladılar.

Temmuz 1919 da Balıkesir, Ağustos 1919 da da Alaşehir kongresi toplandı. Bu kongrelerde alınan karalarda, Kuva-yi Milliye’nin insan, silah ve cephane bakımından desteklenmesi uygun görüldü.

Düzenli ordunun kuruluşuna düşmanın ilerleyişi yer yer durduran ve büyük kayıplar verdiren bu birlikler, Anadolu harekatının teşkilatlanmasın ada zaman kazandırmıştır. Bu teşkilatlanma içinde Ayvalık’dan Denizli’ye kadar uzanan bir cephe oluştu.Başlıca yan cepheleri Ödemiş, Ayvalık, Sema, Akhisar, Salihli ve Aydın cepheleri olan bu geniş cephe sonradan Batı Cephesi adını almıştır. Salihli Cephesi’nde Çerkez Ethem, Aydın Cephesinde Yörük Ali Efe ve Demici Mehmet Efe Kuva-yi Milliyeyi sembolleştiren isimler oldu.

Batı Anadolu’da oluşan bu Kava-yi Milliyenin anlamı Sivas Kongresi ile genişletildi ve kongre kararı ile bölgenin Kuva-yi Milliye genel komutanlığına 20.Kolordu Komutanı olan Ali Fırat Paşa atandı.

Güney illerimicin Fransızlar ve Ermeniler tarafından işgali üzerine bu illerimizde de halk teşkilatlanarak Kuva-yi Milliye birlikleri kurmuştu. Kuva-yi Milliyenin güney cephesindeki ilk savunması 11 Aralık 1919 da Dörtyol’da başlatıldı. Daha sonra Adana, Maraş, Urfa ve Antep’de düşmana karşı direnişe geçen Türk halkı daha çok Kuva-yi Milliye birlikleri ile kendi şehir ve kasabalarını kahramanca savunmuşlar ve düşmanı kovmuşlardır.

Diğer yandan Karadeniz yöresinde Samsun ve Giresun’da Pontusçu Rumlara karşı Trakya’da Yunanlılara karşı oluşturulan Kuva- yi Milliye birlikleri başalrılı mücadele vermişlerdir

Bölgesel direniş hareketi olarak ortaya çıkan ve Türlerin gücünü en zor günlerde düşmana gösteren Kuva-yi Milliye birlikleri,İngiltere gibi dönemin en güçlü devleti tarafından desteklenen düzenli Yunan ordusu karşısında yeterli başarıyı gösteremedi.

Uzun süre düşmanı oyalayıp milli hareketin güçlenmesi için zaman kazandırdı. Ermeni ve Rum çetelerine karşıköy,kasaba ve şehirleri korudular. Baskınlar düzenleyerek İtilaf devletlerinin kontrölündeki depolardan silah ve cephane edindiler.İç ayaklanmaların bastırılmasında önemli hizmetler yaparak milli bilincin ve direniş azminin güçlenmesinde etkili oldular.

Ancak belli bir otoriteden yoksun olan bu birlikler, kendi şeflerinin emrinde hareket ediyorlar, ihtiyaçlarının çoğunu kendileri karşılamay çalıyorlardı. Bu duum zaman zaman halkın şikayetine neden oluyordu. Askeri disiplin ve düzenden uzak olan silah ve cephane yönünden yetersiz olan bu birlikler askerlik tekniğini de bilmiyordu.

Düşmanı ülkeden ssöküp atabilmek için düzenli bir orduya ihtiyaç vardı. Bu nedenle TBMM açılınca düzenli ordunun kuruluşu çalışmalarına hız verildi. TBMM aldığı bir karala Batı Cephesini oluşturmuştu. Tüm Kuva-yi Milliye birliklerinin cephe komutanlığının emrine alınmasına karar verildi. Böylece Kuva-yi Milliye dönemi sona erdi ancak Kuva-yi Milliye ruhu kurtuluş savaşı boyunca Türk milletinin gönlünde yaşamaya devam etti.

2-Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkışı ve Milli Bilincin Uyandırılması

Mondros ateşkes Antlaşması’ndan sonra İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, burada vatanın nasılkurtarılacağı konusunda çalışmalaa başladı. Yetkililerle yaptığı görüşmelerde, onların ümitlerini kaybetmiş olduklarını ve İstanbul Hükümetine güvenilemeyeceği anlaşılmıştır. O, güvenliği arkadaşlarıyla yaptığı görüşmelerde, fiilen işgal altına düşmüş olan İstanbul’da kalmakla vatanın kurtuluşunun mümkün olmadığı kanaatine vardı. Ne pahasına olursa olsun Anadolu’ya geçmek ve halkı bilinçlendirerek Milli Mücadele’yi başlatmak gerekiyordu. Ancak bunu sağlamak için önemli görev ve yetkilerle geçmekte büyük yarar vardı.

Bu sıralarda Samsun ve dolaylarında Pontus Rum çetelerinin saldırıları yoğunlaşmış, Türk halkının da kendilerini savunmal istedikleri bölgede karışıklıkların çıkmasına yol açmıştı. İtilaf devletleri olayın sorumlusu olarak Türkleri görüyorlardı. İngilizlere Osmanlı Hükümetine bölgede asayişin sağlanmasını, aksi halde Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. maddesine dayanarak bölgeyi işgal edeceklerini bildirdi. Aslında bölgedeki düzen 9 Mart 1919 da Samsun’da 200 kişilik ingiliz irliğinin çıkmasından cesaret alan Rumlar tarafından bozulmuştu.

Osmanlı Hükümeti, bölgede asayişin sağlanması için Mustafa Kemal’i göndermeyi uygun buldu. Bunda bazı çevrelerin Mustafa Kemal’i İstanbul’dan uzaklaştırmak istemeleri de etkili oldu. Diğer yandan I.Dünya Savaşı’nın yenilmemiş komutanı Mustafa Kemal’in İttihatçılarının politikalarına karşı olmalarının ve padişahın veliahtlığında onunla tanışmış olması ve ona güvenmesinin de etkisi vardı.

Mustafa Kemal kendisine yapılan teklifi, planlarını gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirdi. 30 Nisan 1919 da geniş yetkillerle merkezi Erzurum’da olan 9.Ordu Müfettişliği görevine atandı.Trabzon, Samsun, Sivas, Erzurum illeriyle Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinin sivil ve askeri tüm yetkilerine emir verebilecekti.O, Anadolu’ya gönderikmesi konusunda şunları söylemiştir. “Bu geniş yetkinin, Beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu’ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir.Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bana bu yetkiyi bilerek ve anlayarak vermediler.Ne pahasına olursa olsun, bana, benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe, amsun dolaylarındaki güvensizlik olaylarını yerinde görüp tedbirr almak üzere , Samsun’a kadar gitmek idi. Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki saibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm.Bunda hiç sakınca görmediler. O tarihte Genelkurmay’da bulunan ve benim maksadımıbir derceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular;yetki konusu ile ilgili talimatı da ben kendim yazdırdım.”

Mustafa Kemal’in görünüşteki görevi, bölgede asayişin sağlanması, silah ve cephanenin depolarda toplanması ve korunması Mondros Ateşkes’inin uygulanması için diğer gerekli önlemlerin alınmasıydı.

16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru’yla 16 kişilik kurmay heyetiyle İstanbul’dan ayrılan Mustafa Kemal, 19 Mayıs’da Samsun’a çıktı. Mustafa Kemal Anadolu’ya geçişinin gerekçesini şu sözleriyle ifade etmiştir. “Dayanılacak gücün doğrudan doğruya millet olacağı düşüncesi bende çok güçlüydü. İstanbul’da olup bitenlerden, yapılan girişimlerden milletin haberi yoktu. İstanbul’da oturup, millete haber ulaştırmanın da imkanı kalmamıştır. Öyleyse yapılacak tek şeyin İstanbul’dan çıkıp milletin içine girmek ve orada çalışmak olduğuna karar verdim.”

Mustafa Kemal Samsun’da bir yandan gerekli önlemleri alırken, diğer yandan kendisine verilen görevin tam tersine bütün yurttaki askeri birliklerle bağlantı kurarak askerlerini dağıtmalarını silah ve cephanelerini teslim etmemelerini istedi. Diğer yandan Müdafaa-I Hukuk Cemiyetleri ile de ilişki kurarak bölgesel direnişlerin güçlendirilmesine ve milli bir direnişe dönüştürülmesine çalıştı.

Okuma parçası Nutuk’ Samsun’a çıkışı

22 Mayıs 1919’da İstanbul Hükümetine gönderdiği raporda, Samsun ve çevresinde Rumlar siyas emellerinden vazgeçerlerse asayişin kendiliğinden sağlanacağı, Türklerin yabancı manda ve kontrolünü tahammülü olmadığına, Yunanlıların İzmir’de hiç bir hakkı olmadığını, milletin egemenliğini ve Türk milletçiliğinini seçtiğini belirtmiştir.

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal sadece Samsun ve çevresinin güvenliği ile değil, ülkenin tüm genel sorunlarıyla da ilgilenmektedir.

Samsun’da çalışmalarını tamamlaya Mustafa Kemal, karagahını daha güvenlikli bir yer olan Havza’ya nakletti. Havza’da vali, kaymakam ve komutanlarla gizli bir emir gönderdi.Havza Genelgesi olarak bilinen bu belgede; işgalleri kınayan mitingler yapılması, gösterileri artırmayı ve bütün memlekete yaymalarını, Osmanlı Hükümetini ve İtilaf devletlerinin temsilcilerine protesto telgrafları gönderilmesi istendi.Başta İstanbul olmak üzere bütün ülkede mitingler yapılarak işgaller kınandı. Kendisi de 30 Mayıs 1919’da Havza’da görkemli bir miting düzenledi.

Bu gelişmeler İtilaf Devletlerini çok kızdırdı. Onları bir yandan İstanbul’ a 67 Türk aydınını Malta Adası’na sürgüne gönderirken diğer yandan Mustafa Kemal’in de İstanbul’a çağırılmasını istediler. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’i 8 Haziran 1919 da geri çağırdı.Ancak Mustafa Kemal bu çağrıya uymayıp halkı uyarmaya devam etmiştir. Samsun ve Merzifon’da İngiliz birlikleri bulunduğundan Havza güvenli değildi. Bu nedenle daha güvenlikli olan Amasya’ya doğru hareket etti.

3-Milli Birlik ve Beraberlik Yönünden Dayanışmanın Önemi

Milli birlik ve beraberlik bir milletin varlığını sürdürebilmesinin temel unsurudur. Milleti meydana getiren fertler arasında dayanışma duygusu…

Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında Anadolu halkı yoksul yorgun ve perişan bir haldeydi. Toplumsal ve ekonomik hayat çökmüştü. Büyük insan kayıplarına yol açan son savaşlar halkı yıldırmış ve karamsarlığa itmişti. Ülkede mal ve can güvenliği kalmamı, devlet otoritesi bitmişti. İtilaf devletlerinin işgalleri, azınlıkların çıkardığı isyanlar ve katliamlar çekilir gibi değildi.Halk işgale uğramış olan bölgeleden göçe başlamıştı.

Türk milleti Tarihinin en kötü günlerini yaşadığı bu dönemde Mustafa Kemal halkı

milli birlik ve beraberlik duygusu içinde birleştirerek bi mucize yaratmıştır. O yayınladığı

genelgelerde, yaptığı toplantılarda halkı milli dayanışmaya çağırmış, ordu ve milletin

bütünleşerek milleti içine düştüğü felaketlerden kurtarmaya çalışmıştır.Mustafa Kemal

biliyordu ki millet ortak amaçlar etrafında birleştirilmeden kurtuluşa ulaşmak zordu. Çünkü Türk milleti tarihinde zaman zaman bunalımlı dönemlere girmiş, ancak, kurtuluş da hep millli birlik ve beraberlik sayesinde sağlanmıştı.

Bu nedenle Mustafa Kemal milli dayanışma ve işbirliğine öncelik vermiştir. O

Amasya’ya vardığında Beldiye binasının balkonundan hala yaptığı konuşmasında;

“Amasyalılar! Padişah ve hükümet İtilaf devletlerinin esiridir.Memleket elden gitmektedir. Bu kötü vaziyete çare bulmak için sizlerle işbirliği yapmaya geldim. Vatanımızı en son kayasına kadar savunacağız.”( Muhüttün Gül T.C. İnkılap tarihi s.99) diyerek dayanışmanın önemine işarete etmişti. O, başka bir konuşmasında da “Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değildir.” (Atatürkçülük I. s. 12) diyerekmilli birlik ve beraberliğin önemini dile getirmiştir.

4- İşgallere Karşı ilk Direniş

Türk vatanının haksız işgallerine karşı ilk direniş hareketleri bölgesel nitelikli Kuva-yi yi Milliye teşkilatları tarafından yapılmıştır. Osmanlı Hükümetinin silahlı direnişe geçmemeleri konusunda komutanlara emirler vermesine rağmen, bu direniş teşkilatları bir çok komutan tarafından da desteklenmiştir.

Düşmana karşı ilk direniş Hatay- Dörtyol’da Fransızlara karşı başlatılmıştır.(19 Aralık 1919). Fransızların Suriye’den getirdikleri Ermenilerle birlikte bölgeyi işgal etmeye kalkışmaları, Türk halkının silahlı direnişine yol açtı.Büyük kayıp vermelerine rağmen Fransızlar Ocak ayı içinde Mersin, Adana ve Osmaniye’yi işgale başladılar.Bu durum karşısında halk Çukurova bölgesinde Kuva-yi Milliye birliklerine katılarak mücadeleyi sürdürdü.

Batı Anadolu’da Yunan işgaline karş ilk silahlı direnişler İzmir’i işgali üzerine başladı. İtilaf devletlerinin desteğiyle İzmir’i işgal eden Yunanlılar Manisa, Aydın ve Ödemiş’i de ele geçirdiler. Ödemiş’i işgali sırasında Hacı İlyas Köyünü karargah haline getiren halk, Yunan ordusu ile kahramanca savaşarak çok sayıda şehit verdi. Bu savaşa İlk Kurşun Savaşı bu köye de İlk kurşun Köyü adı veriliyor.

Ayvalık’da olay komutanı Ali (Çetinkaya) Bey yerli Runların hazırlıklarından, bölgenin işgal edileceğini tahmin etmişti.Ancakelinde yeterli askeri olmadığı için milli kuvvetlerinden bir savunmma cephesi oluşturdu. 28 Mayıs 1919 da bölgeyi işgale başlayan Yunanlılarla şiddetli çarpışmalar oldu.

Akhisar’da ise önce Halit Paşa komutasındaki milli kuvvetler Yunanlılarla mücadeleye girişti. Onun şehit düşmesinden sonra mücadele Albay Kazım Bey ( Özalp) tarafından yürütüldü.Salihli ve Alaşehir halkı da Yunan işgali karşısında silahlanarak Çerkez Ethem komutasında güçlü bir Kuva-yi Milliye oluşturdular. Daha sonra Kuva-yi Seyyane (Gezici kuvvetler) adını alan Çerkez Ethem kuvvetleri bölgede oldukça etkin bir güç haline geldi.

Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Efendi de bir fetva yayınlayarak halkı düşmla mücadeleye çağırdı.

Trakya’da I.Ordu Komutanı Cafet Tayyar Paşanın öncülüğünde oluşturulan Kuva-yi Milliye güçleri Yunanlılara karşı büyük bir direniş gösterdiler.

Doğuda ise ilk direniş Kars’da Ermenilere karşı oluşturulan Kuva-yi milliye birlikleri tarafından başlatıldıysa da İngilizlerin desteği ile şehir Ermeniler tarafından işgal edildi. Bu arada Milli Sina Hükümeti de dağıtılarak üyeleri Malta Adası’na sürgün edildi.

7-Lozan Barış Antlaşması

Musanya Ateşkes Antlaşması’ndan sonra sıra kalıcı barışı sağlamaya ve yeni Türk devletini bütün dünyaya resmen kabul ettirmeye gelmişti. TBMM hükümeti gereken hazırlıklara başladı. Ortada üç soorun vardı. Barış Antlaşması için toplanacak konferansın yeri, Türkiye’yi temsil edecek heyetin seçilmesi, sabunalacak konuların belirlenmesi.

Türkiye konferans için İzmir’i tehlif etmiş ancan İtilaf devletleri tarafsız bir ülke olan

İsviçre Lousanne (Lozan) kentinde yapılmasını kararlaştırdı. Yeni Türk devletinin kaderini çizecek olan konferansta Türkiye’yi temsil edecek heyetin Türkleri isteklerini başarı ile savunabilecek temsilcilere ihtiyaç vardı.Mustafa Kemal Batı Cephesinde büyük başarılar kazanan ve Mudanya Konferası’nda Türkiye’yi başarı ile temsil eden İsmet Paşa’nın gönderilecek heyete başkan olmasına karar verdi. Dışişleri Bakanlığına atanan İsmet Paşa Türk heyetinin başına getirildi. Onu çok ağır sorumluluklar bekliyordu. Kendisine verilen talimatta Misak-ı Milli ilkelerine bağlı kalınması, Türk yurdu üzerinde bir Ermeni devleti kurulmasına asla izin verilmemesi ve kapitülasyonlara izin verilmemesi isteniyordu.

İtilaf devletleri konferansla 27 Ekim 1922 de TBMM Hükümeti’nin yanısıra İstanbuk Hükümetini de davet ettiler. Onlara göre konferans Sevr Antlaşmasının yalnızca bir düzeltmesi olacaktı. Bu nedenle bu yeni antlaşmayı İstanbul Hükümeti’nin deimzalaması gerekiyordu. Onlarınasıl amaçları ise Türk heyetleri arasında görüş ayrılığı yaratarak isteklerini kolayca kabul ettirmekti. Ancak buna fırsat verilmedi. Mustafa Kemal bu bunalımdan kurtulmanın tek yolunun satanatın kaldırılmasında buldu. TBMM 1 Kasım 1922 de aldığı bir kararla saltanat ve hilafeti birbirinden ayırarak saltanatı kaldırdı. Böylece Osmanlı Devleti’nin hukuki varlığı sona erdi. TBMM hükümeti konferansa Türk milletinin tek ve gerçek temsicisi olarak katılma imkanı elde etmiş oldu.

20 Kasım 1922 de çalışmalarına başlayan Lozan Barış Konferansı’na Türkiye’nin karşısında İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya yer alıyordu.Sobyet-Rusya, Gürcistan, Ukrayna ve Bulgaristan da Boğazlarala ilgili toplantılara katıldı. ABD ise konferansa bir gözlemci ile katılmıştı.

Konferansta Türkiye’yi destekleyn bir devlet yoktu.Konferansta sadece bir kaç yıllık sorunlar değil , Osmalı Devleti’nden kalan yüzyıllık hesaplar görüşülecekti.

Türk heyeti, ülkenin geleceğini ilgilendiren çok ağır bir sorumluluk yüklenmişti. Karşısında Avrupa diplomasisinin kurnaz siyasetçileri yer alıyordu. İngilizler savaşta kazanamadıklarını barış masasında elde etmek istiyorlar, Türkleri galip değil yenilen bir millet gözüyle görüyorlardı.Oysaki İsmet Paşa aldığı talimat gereği kapitülasyonlar, azınlıklar, doğu sınırı, Doğu Trakya Sınırı ve Adalar konusunda taviz vermek istemiyordu.Türkiye’nin tam bağımsızlığını korumak da kararlı olduğunu vurguladı. Konuşmasını “Çok acı, ıstırap çektik, çok kan akıttık. Bütün medeni milletler gibi hürriyet ve istiklal istiyoruz.” sözleriyle kapattı.

İtilaf Develetleri ise Türkiye’nin yeni durumu ve kazandığı başarıyı anlamamış görünüyorlardı. Kapitülasyonlardan ve Türk toprakları üzerinde bir Ermeni Develeti kurma düşüncesiden vazgeçmiyorlardı. İngiltere ise özellikle Musul ve Boğazlar konusunda direniyordu. Yunanistanla olan sorunlarda da bir anlaşmaya varılamıyordu.

İtilaf Devletlerininuzlaşmaz tutumları ve kabul edilemezz istekleri nedeniyle görüşmelerden olumlu bir sonuç alınamadı. İngiltere temsillcisi Lord Curzon’un tehtidler savurarak salonu terketmesi ile görüşmeler kesildi.(4 Şubat 1922). Bunun üzerine Türk heyeti de ülkeye döndü.

Ordumuz her ihtimali dikkate alarak yeni bir savaş için hazırlanmaya başladı. Düğer yandan Türk heyetine yünelik eleştiriler ve mecliste tartışmalar yaşandı.Kurtuluş Savaşını başarıyla yöneten I.TBMM artk yıpranmıştı.Mustafa Kemel I.TBMM’nin görevini tamamladığı ve ileride yapacağı inkılapları benimseyecek yeni bir meclis oluşturmaya kara verdi.I. TBMM 16 Nisan 1923 de son toplantısını yaparak seçim kararı aldı.

İtilaf devletlerinin isteği üzerine Lozan Barışı görüşmeleri 23 Nisan 1923 de yeniden başladı.Bu arada İtilaf Devletleri uzlaşmaz tutum sergileyen eski temsilcilerini değiştirmiş, konferansa daha ılımlı diplomatlar göndermişlerdi. Konferansta uzun tartışmaladan sonra genellikle İsmet Paşa’nın istekleri aşama aşama kabul edildi. 24 Temmuz 1923 de Lozan Barış Antlaşması imzalandı.

143 maddeden oluşan Lozan Barış Antlaşması’nın esaslarını şöyle özetleyebiliriz.

· Sınırlar: Türkiye-Yunanistan sınırı, Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirtildiği gibi Meriç Nehri sınır olacak şekilde çizildi.Ancak savaş tazminatına kasrşılık İmraz ve Bozcaada Türkiye’ye, Balkan savaşlarından beri Yunanistan’ın işgalinde bulunan Ege Denizindeki diğerAdalar Yunanistan’da kaldı. Ancak Yunanistan Türkiye’ye yakın olan adaları silahlar durmayacaktı.

· Suriye sınırı: Fransa ile 20 Ekim 1921 de yapılan Anlara Antlaşması’nda olduğu sehliyte kabul edildi.

· Irak Sınırı: Türkiye ile İngiltere mandasında olan Irak sınırının belirlenmesi Musul sorunu nedeniyle çözüme kavuşturulamadı. Türkiye-Irak sınırı 9 ay içinde çözümlenmek üzere Türk-İngiliz görüşmelerine bırakıldı. Bu görüşmelerden de olumlu bir sonuç elde edilemediği durumda konuyu Milletler Cemiyeti çözecekti.

· Kapitülasyonlar tüm sonuçlarıyla birlikte kaldırıldı. Osmanlı Devleti’nden kalan dış borçlar, imparatorluğun parçalanmasıyla ortaya çıkan devletlere paylaştırıldı. Tüerkiye kendi payına düşen miktarı Türk parası veya Fransız Frangı ile taksitlerle ödemeyi kabul etti. Ayrıca Düyan-ı Umumiye İdaresi kaldırılarak borçların ödenmesi konusundaki her türlü yabancı denetimine son verilmiştir.

· Azınlıklar: Türkiye’de kalan tüm azınlıkların Türk vatandaşı olması kararlaştırıldı. İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri dışında Yunanistan’da kalan Türklerle Türkiye ‘de yaşayan Rumlar yer değiştirecekti. Böylece yabancı devletlerin azınlıkları bahane ederek içişlerimize karışmaları önlenmiş oldu.

· Savaş tazminatı: I. Dünya savaşı nedeniyle bizden istenen savaş tazminatı

Reddedilmiş, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların Anadolu’da yaptığı tahribata karşılık savaş tazminatı ödemeleri kararlaştırılmıştır. Yunanistan’ın buna karşılık Karaağaç vee çevresini Türkiye’ye bırakılması kabul edilmiştir.

· Boğazlar:Boğazların her iki yakasında 15 km lik bir bölge askerden arındıralacak. Boğazlar barış zamanında askeri nitelikte olmayan gemilere açık tutulacak. Ancak Türkiye savaşa girerse düşman uçaklarının ve gemilerinin geçişini engelleyebilecek ve Boğazları silahlandırabilecek.Boğazlar başkanlığını Türkiye’nin yapacağı uluslararası bir Boğazlar Komisyonu’nun yönetimine bırakılacak. Karadenizde sınırı olan devletlere bazı kolaylıklar sağlanacak.

· İtilaf Devletleri 6 hafta içinde İstanbul ve Boğazları boşaltacaklar.

Lozan Barış Antlaşması’nın Önemi

23 Ağustos 1923 de TBMM tarafından Lozan Barış Antlaşması ile İtilaf Devletlerinin

işgal kuvvetleri Dolmabahçe önlerine Türk askerini ve Bayrağını selamlayıp Türk vatanın terk etiler.6 Ekim 1923 de Türk kuvvetleri İstanbul’a girdi. Böylece Mustafa Kemal’in 13 Kasım 1918 de boğazdaki düşman kuvvetleri için söylediği “Geldikleri gibi giderler” sözü de gerçekleşmiş, Türk vatanı düşmandan tamamen temizlenmiş olmuştu.

Lozan Barış Antlaşması Osmanlı Devleti’nin sona erdiği, yeni Türk devletinin siyasi ve ekonomik bağımsızlığının dünyaca kabul edildiği bir başarıdır. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti üzerinde yeni,genç, uluslararası alanda eşit haklara sahip bağımsız bir Türk devleti doğmuş oluyordu. Türk devletinin 4 yıldır sürdürdüğü onurlu mücadelesi sonunda kazandığı bu siyasi zafer, bağımsızlık mücadelesi veren bir çok millete ilham kaynağı olmuştur.

Lozan Barış Antlaşması ile Misak-ı Milli büyük ölçüde gerçekleşmiş,Türk devlet, asırlardı ekonomik bakımdan kalkınmasını engelleyen kapitülasyon yükünden kurtulmuştur.

Türk milletinin huzurlu ve uzun ömürlü barış dönemini başlatan bu antlaşma Ortadoğu ve Balkanlarda da barış ve istikrarın habercisi olmuştur. Diğer yandan Anadolu üzerindeki Ermeni ve Rum iddialarının sonsuza kadar tarihe gömülmesini sağlamıştır.

Mustafa Kemal Lozan Barış Antlaşması için şunlar söylemiştir;

“Lozan Antlaşması, Türk milletinin aleyhine yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tammlandığı sanılmış büyük bir süikastın çöküşünü bildiren bir belgedir. Osmanlı Devleti’ne ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir.”

BALKAN ANTANTI

Türkiye Milletler cemiyetine katıldığı zaman Balkan Devletleri arasındada büyük bir yakınlaşma ve işbirliği başlamıştı.Bu gelişme 1934 yılında Balkan Antantı denilen ittifakı ortaya çıkmıştır.Balkanlılar arasındaki yakınlaşmanın esas unsuru ise 1930 Ekiminde’ki Türk-Yunan antlaşmalarının doğurduğu Türk-Yunan yakınlaşmasıdır.Öte yandan Locorno Anlaşmaları-Kellogg Paktı ve Litvinov Protokolu gibi barışçı teşebbüslerle Küçük Antant gibi Statükoyucu İttifakların ortaya çıkmasıda Balkanlaradaki işbirliğinde teşvik edici etkenler olmuştur.Balkan Birliği konusunda ilk adımlar Balkan hükümetleri tarafından değil fakat gayri resmi çabalarla atılmıştır.Dünya Barış Kongresi Derneğinin 1929 Ekimde Atinada yaptığı toplantıda kongre başkanı ve eski Yunan Başkanlarından Aleksandr Papanastasiyu devamlı bir Balkan Antantı kurulması fikrini orataya atmış ve Türkiye dahil Balkanlı delegasyonlar bu fikri kabul ederek 1930 Ekimde Atinada Birinci Balkan Konferansı açılmıştır.Bundan sonra bu konferanslar Atina -İstanbul-Bükreş ve Selanik olamak üzere her yıl tekrarlanarak Balkan Milletleri arasında bir işbirliği kurulmuştur. Bu konferanslar sonunda Balkan Ticaret ve Sanayi Odası-Balkan Denizcilik Bürosu-Balkan Ziraat Odası-Balkan Turist Federasyonu -Balkan Hukukçular Komisyonu -Balkan Tıp Federasyonu gibi teşekküller ortaya çıkmıştır.1932 de yapılan üçüncü Balkan konferansı ise bir Balkan Paktı tasarısı ortaya çıkartmıştır ki bu suretle iş birliği faliyetleri bununla siyasal münasebetler alanına geçirilmiş olmaktaydı.

Bununla beraber siyasal işbirliğinin gerçekleşmesi hemen mümkün olmadı.Balkan Konferanslarında görülmüştü ki özellikle Bulgaristan işbirliğinde çekingen davranmakta dır.Arnavutluk ile Bulgaristan Balkan Konferanslarında revizyonist gayelerini dolaylı bir şekilde belirterek azınlık meselelerinin de tartışmasında ısrar etmişler fakat Türkiye -Yunanistan -Yugaslavya ve Romanya buna engel olmuşlardı.Bununla beraber özellikle Türkiye uzlaştırıcı bir politika izliyerek Bulgaristanın tam işbirliğini sağlamaya çalışmış lakin başarılı olamamıştır.1933 Şubatında Küçük Antantın devamlı bir statü ve teşkilat kurması ve Almanyada Nazi Partisinin iktidara geçmesi Balkanlarıda harekete geçmeye sevk etmiştir.Türkiye ve Yunanistan siyasal alanda Bulgaristanda bir işbirliği kurulmasına ve bu konuda bir paktın imzasına karar verip 1933 Mayısında bu düşüncelerini Bulgaristana bildirdiler.Fakat Bulgaristan teklife yanaşmayınca Türkiye ve Yunanistan 14 Eylül 1933 de bir samimi anlaşma paktı (Pacte d’Entente Cordiale) imzaladılar.

10 yıl için imzalanmış olan bu pakt ile iki devlet sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlardı.Bu hüküm Makedonya üzerindeki emellerinden kurtulamayan Bulgaristanda tepki ve sinirlilik uyandırıyordu.Bulgaristanın bu şüphelerini gidermek ve Bulgaristanıda bu pakta almak için Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ve Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofyaya gittilersede bir sonuç elde edemediler.

Türk-Yunan Paktı Romanyayı harekete geçirdi ve Romanya Dış İşleri Bakanı Titulescunun Ankarayı ziyareti sırasında 17 Ekim 1933 Türkiye ile Romanya arasında dostluk,saldırmazlık,hakem ve uzlaşma anlaşması imzalandı ve Romanyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebeplerden biri Bulgaristanın revizyonist isteklerinden çekinmesi,diğeride kendi deniz ticaretini bogazlarda serbest geçişin bekçisi olan Türkiyeye bağlı bulunması idi.Türkiyenin yaptıgı bu antlaşmalar Bulgarisrtanı sinirlendirdiğinden Bulgar basını Türkiye alehine kampanya açmış ve bu kampanya Türkiye basını tarafından cevapsız bırakıldı.Lakin Bulgaristanın bu tutumu Yugoslavyayı korkuttuğundan Türk Dış İşleri Bakanının Belgradı ziyareti sırasında Türkiye -Yugoslavya arasınde 27 Kasım 1933 de bir dotluk ve saldırmazlık antlaşması imzalandı.Yugoslavyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebep Bulgaristandan duydugu endişe kadar İtalyanın Arnavutltkta kurduğu kontrolun kendisi bakımından yarattığı tehlike idi.Bu antlaşmaların her üçüde aynı gayeyi taşıdığına ve gayelerde bir farklılık olmadığına göre yapılması gereken normal iş 4 devletin tek bir anlaşma ile birbirlerine bağlanmaları idi.İşte bu iş 9 Şubat 1934 tarihinde Balkan Antantının imzası ile gerçekleşti.Balkan Antantı ile taraflar sınırlarını karşılıklı olarak garanti altına alırlar ve birbirlerine danışmadan herhangi bir balkan devleti ile birlikte bir siyasal harekette bulunmayı veya siyasal anlaşma yapmamaya taahhüt ediyorlardı.Balkan Antantının ortaya çıkmasında asıl baş rolü Türkiye oynadıysada bu antantı sonuna kadar sadakat ile bağlana Türkiye oldu.Fakat bu anlaşma dört Balkan devleti arasında amaç edilen sıkı siyasal iş birliği gerçekleştiremedi,ve başlangıçtan itibaren bazı zayıflık unsurlarına sahip oldu.Antant ile birlikte gizli bir protokol de imzalandı.Buna göre taraflardan biri Balkanlı olmayan bir devlet tarafından saldırıya uğrar ve bir Balkan devletide saldırgana yardım ederse diğer taraflar bu Balkanlı saldırgana karşı birlikte savaşa gireceklerdir.Fakat bu protokol üzerine Türkiye bir Rus-Romen savaşında Romanyaya yardım etmeyecegini Rusyaya bildirmiştir.Yunanistanda bu protokole kendisine İtalya ile çatışmaya götürmeyecegi hususunda rezerv koymuştur.Öteyandan Balkan Antantı Batılılar ve Küçük Antantın kurucusu Çekoslavakya tarafında büyük bir hoşnutlukla karşılanmakla beraber 1936 dan itibaren Avrupada burhanların şiddetlenmesi ve Berlin Roma Mihverinin ağır basmaya başlaması Balkan Antantını zayıflamaya doğru götürmüştür.Bu gelişme özellikle 1937 den itibaren belirli bir hal almıştır.1936 da Avrupada Almanyanın üstünlüğü belirlenince Romanya-Bulgaristan ve Macaristandan fazla Almanyada endişe duymuş ve Balkan Antantı ile ilgisini zayıflatmıştır.Yugoslavya ise Berlin Roma mihveri karşısında İtalya ve Bulgaristanla anlaşma yoluna gitmiştir.Bulgaristan ve Yugoslavya arasında 24 Ocak 1937 de bir yıkılmaz barış ve samimi ebedi dostluk antlaşması imzalandı.Bunun arkasında Yugoslavya 25 Mart 1937 İtalya ile bir antlaşma imzaladı.5 yıl için imzalan bu anlaşma bu antlaşmanın tarafların mevcut milletler arası taahhütlerine helal getirmeyecegi belirtiliyor idisede 2 madde ile 2 devlet birbirlerini ilgilendiren ortak meselelerde birbirlerine danışma taahhudünde bulunuyorlardı.Bu ise Yugoslavyayı Balkan iş birliğinde daima İtalyayı hesaba katmak zorunluluğunda bırakıyorduBulgaristan-Yunanistan anlaşmasının imzasından önce Yugoslavya diğer Balkan Antantı ortaklarının muvafaketini almış sada Balkan Antantı birinci planda Bulgaristana yöneldiğine göre Yugoslavya-Bulgaristan antlaşması bu antlaşmanın ruhuna aykırı idi.Nihayet İtalyanın gittikçe kuvvetlenmesi Yunanistanıda İtalyaya karşı yumuşak bir tutuma götürmüştür.Münih konferansı ile Çekoslovakyanın parçalanması Küçük Antanta son verdiği gibi 1939 yılının olaylarıda Balkan Antantını parçalayacaktır.

GİRİŞ

Toplumsal yaşamda birçok fonksiyonu bulunanan devletin en önemli ve tarih boyunca tartışma konusu olan fonksiyonlarından biri ekonomi ile ilgili olanıdır. Varolduğu günden itibaren doğrudan ya da dolaylı olarak ekonomik yaşamda çeşitli fonksiyonlar üstlenen devlet, başlangıçta kurallar koyarak düzenleyicilik rolü üstlenirken, daha sonraları bir işletmeci olarak ekonomik yaşamın içinde doğrudan yer almıştır.

Devletin girişimci olarak ekonomik yaşamda yer alması, kamu iktisadi teşebbüsleri ile olur. Günümüzde KİT’ler yoğun olarak tartışılan konuların başında gelmektedir. Devletin ekonomiye doğrudan müdahale ihtiyacının sonucu olarak ortaya çıkmış olan KİT’ler, bu bağlamda amaç değil, çeşitli makro ekonomik hedefleri gerçekleştirmek için seçilmiş araç görevini üstlenmişlerdir.

1970’li yıllarda yaşanan, genel olarak petrol krizinden kaynaklanan ekonomik durgunluğun sonucunda, mevcut devlet müdahalelerinin bu durgunluğu aşmaya yetmediğini, dolayısıyla devletin doğrudan müdahalelerinin azaltılması ve buna bağlı olarak, sadece düzenleyici rolünü üstlenmesine dayanan görüşler ağırlık kazanmıştır. “Daha az devlet” olarak özetlenebilecek bu görüşler ışığında, devletin ekonomik yaşamda sınırlandırılması ve KİT’lerin özelleştirilmesi politikalarının uygulanmasına geçilmiştir.

Özelleştirme politikalarının savunucuları, devletin ekonomide çok yer kapladığını, kaynakları verimsiz kullandığını, üretim artışını ve sonuç olarak da ekonomik gelişmeyi yeterince sağlayamadığını ileri sürmektedirler. Bu görüşe göre, özelleştirme politikalarının uygulanması sonucunda hem genel ekonomi, hem de özelleştirilen işletmeler üzerinde iyileştirici etkiler oluşacaktır. Özelleştirme sonrası verimli çalışan işletmeler oluşturulacak, bu da ekonominin genel performansını yükseltecektir.

Yapılan bu çalışmanın temel amacı, özelleştirilen işletmelerde verimlilik artışının sağlanıp sağlanmadığının, bu konuyla ilgi Türkiye ve dünyada yapılan çeşitli araştırmaların sonuçlarından da faydalanarak incelenmesidir.

1. VERİMLİLİĞİN TANIMI VE ÖNEMİ

1.1 . Genel Olarak Verimlilik Kavramı

Verimlilik, genelde kesin olmaktan uzak, tanımlanmasında teorik güçlükler ve

ölçülmesinde teknik zorluklar olan bir kavramdır. Günümüzde, verimlilik kavramına büyük değer verilmekte ve bu nedenle çeşitli alanlarda verimliliğin belirlenmesi, ölçülmesi ve değerlendirilmesi konularında yoğun çalışmalar yapılmaktadır.

Bireyler meslek gruplarına ve ilgilendikleri faaliyet konularına göre verimliliğe farklı anlamlar yüklemektedirler. Yatırımcılar açısından daha çok, karlı yeni yatırım imkanları sağlayan verimlilik, işçiler için daha yüksek ücret, daha kısa çalışma süresi, daha çok tatmin duyma demektir. Tüketiciler ve tüm toplum açısından ise verimlilik, daha kaliteli ve ucuz mal veya hizmet, ihtiyaçların daha etkin karşılanması anlamına gelir.

Verimlilik, Latince kökü “prodücure” olan ve günümüzde “prodüktivite” sözcüğü karşılığı olan bir kavramdır. Verimlilik veya prodüktivite sözcüğü her şeyden önce belli bir dönemdeki üretim faaliyeti sonucu gerçekleştirilen çıktı ile bu çıktının elde edilmesi için kullanılan girdi arasındaki ilişkiyi ifade etmekte ve kısaca;

Verimlilik = Çıktı / Girdi

olarak tanımlanmaktadır.

Verimlilik, üretimden elde edilenlerin, üretim sırasında harcanan üretim faktörlerine oranını ifade etmektedir. Buna göre, verimliliği arttırabilmek için ya üretimde kullanılan üretim faktörlerini sabit tutarak üretim miktarını arttırabilmek ya da üretim miktarını sabit tutarak kullanılan üretim faktörleri miktarını azaltabilmek gerekmektedir.

1.2 . Çeşitli Verimlilik Kavramları

Verimlilik kavramı, genellikle verimliliğin ölçülmesi konusunda yapılan

çalışmalarda çeşitli şekillerde ele alınabilmektedir. Bunlardan başlıcaları; toplam faktör verimliliği, kısmi verimlilik, teknik verimlilik ve ekonomik verimliliktir.

1.2.1. Kısmi Verimlilik

Toplam çıktının tüm üretim faktörlerine değil de her bir girdiye ayrı ayrı bölünmesi kısmi verimlilik kavramını ortaya çıkarmakta ve iş gücü verimliliği, sermaye verimliliği, hammadde verimliliği gibi ele alınan girdilerin ismi ile anılmaktadır. Kısmi verimlilik adından da anlaşılacağı gibi tek bir üretim faktörüne bağlı olarak çıktıda meydana gelen değişmeyi belirler. Bu verimlilik katsayısı belli bir zaman dilimi içinde söz konusu faktörden sağlanan tasarrufları göstermesi bakımından uygun bir ölçüdür.

İşgücünün üretimin tek sosyal ve evrensel faktörü olmasına bağlı olarak, bir kısmi verimlilik türü olarak emek verimliliği, günümüzde büyük önem kazanmıştır. Öyle ki, özel olarak belirtilmediği sürece kısmi verimlilik kavramından genel olarak emek verimliliği anlaşılmaktadır.

1.2.2. Toplam Faktör Verimliliği

Toplam faktör verimliliği belli bir üretim faaliyeti sonucunda elde edilen toplam çıktının bunun elde edilmesinde kullanılan üretim faktörlerine oranı şeklinde tanımlanır. Bu verimlilik türünde çıktı üretimde kullanılan tüm faktörlerle karşılaştırmaya tabi tutulur. Bütün üretim faktörlerinin dikkate alınarak performansın tüm olarak değerlendirilmesi bu verimlilik türünün avantajıdır.

Verimlilik artışlarının bir ekonominin üretim potansiyeli üzerindeki etkisi düşünüldüğü zaman, ekonominin tüm etkenliğindeki değişmeyi doğru ve tam olarak tahmin etmeye yardımcı olacak bir araca ihtiyaç doğmaktadır. Üretim üzerinde etkili olan ve nicel hale getirilebilen tüm faktörleri içeren toplam faktör verimliliği analizleri, verimlilik düzeyini ve değişim yönünü saptadığı gibi değişimim nedenlerine ilişkin değerlendirmeler yapılmasına imkan verir. Ancak, şunu da belirtmek gerekir, toplam faktör verimliliği oranında yer alan toplam çıktının ve bu toplam çıktının elde edilmesinde kullanılan toplam üretim faktörünü miktarının ölçülmesi bu konunun en zor yönünü oluşturmaktadır.

1.2.3. Teknik Verimlilik

Belli miktardaki çıktının eskisine oranla daha az zaman ve çaba sonucu elde edilmesi teknik verimlilik kavramıyla ifade edilir. Buna üretilen mamulün yapısı, uygulanan üretim metodu gibi unsurlar etki eder.

1.2.4. Ekonomik Verimlilik

Günümüzde artık verimliliğin ekonomik yönü sosyal yönünden daha fazla önem kazanmıştır. Bu nedenle, özellikle verimlilik dendiği zaman, ekonomi açısından ele alınan ve çeşitli hesaplamalara bağlı olarak elde edilen sonuçlar anlatılmaktadır.

Bir ülkedeki üretim kaynaklarının en verimli olacak şekilde kullanılmasına ekonomik verimlilik denir. Ekonomik verimliliğin ölçülmesinin amacı, ülkedeki üretimin gelişme hızını, gerek dönemler itibariyle gerekse öteki ülkelerle karşılaştırarak bazı sonuçlara ulaşmaktır.

1.3. Verimlilik ve Diğer Performans Göstergeleri İlişkisi

Verimliliğin net bir kavram olarak ortaya çıkmasını sağlayabilmek için

kendisine yakın anlamlar taşıyan bazı terimleri de ortaya koymak gerekmektedir.

1.3.1. Randıman

Verimlilik ile en çok karıştırılabilecek terimlerin başında gelmektedir. Randıman, çıktı açısından ölçü olarak kullanılmakta ve kısa bir süreyi içermektedir. Bu yönüyle daha uzun zaman (ay, yıl, vb) birimi içinde ölçülen verimlilikten farklıdır. Bu bağlamda bir motorun, bir işçinin, bir hammaddenin ya da toprağın randımanından söz edilebilir.

Birçok durumda kullanılacak bir üretim aracının belirli bir süredeki kapasitesi önceden tespit edilir. Fiili miktar ile önceden tespit edilen üretim miktarı karşılaştırılarak randıman tayin edilir. Örneğin, elektrikle çalışan bir motorun randımanın %95 olması bu motorun kullandığı enerjinin %95’ini mekanik kuvvet olarak vermesi anlamına gelir. Verimlilik ise birim girdi başına çıktıyı gösteren bir orandır. Bu anlamda verimlilik, işletme bazında hesaplanabileceği gibi, bir endüstri dalı ya da bir ülkedeki sektörler çapında da hesaplanabilir. Randıman ve verimliliğin anlam olarak yaklaşması daha çok bir üretim faktörünün verimliliğinin ölçülmesi durumunda ortaya çıkmaktadır.

1.3.2. Etkenlik

Belirli bir çıktı miktarı elde edilmesi için kullanılan işçilik, hammadde, malzeme ve dışarıdan sağlanan fayda ve hizmetler gibi kaynakların ne kadar etken kullanıldığını ortaya koymak için kullanılan bir kavramdır. Etkenlik derecesi, standart değerin fiili değere oranlanması yoluyla hesaplanır. Standart değer, teknik imkanlarla elde edilmesi mümkün olan değerdir. Üretimdeki standart değere ulaşılmadığı sürece etkenlik derecesi düşük olacaktır. Bu şartlarda üretimi arttırmak için daha fazla zaman,emek ve materyal harcamak gerekecektir. Görüldüğü gibi etkenlik de verimlilikten farklıdır. Üretimde çıktıların girdilere oranı yerine standart değerler fiili değerlere oranlanmaktadır.

1.4. Verimliliğin Önemi

Son yıllarda dünyada ve ülkemizde verimlilik çok önemli bir kavram haline gelmiştir. Bu kavramın öne çıkmasında bazı gelişmelerin önemli rolü vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Yoğun talep, ölçek ekonomileri, yeni kaynakların yoğun kullanımı gibi 1950 ve 1960’lı yılların uygun ve elverişli koşullarının günümüzde büyük ölçüde devam etmiyor olması.

2) Artan petrol fiyatları (özellikle 1970’ler), artan sermaye maliyeti ve enflasyon sonucunda yatırımlarda ortaya çıkan yavaşlama gibi gerek dünya, gerekse ulusal ekonomilerde beliren rahatsızlık ve karışıklıklar.

3) Bir çok alanda hızlanan teknolojik değişmeye bağlı olarak sermaye ve işgücünden tasarruf sağlayan teknolojik uygulamaların artması, aynı zamanda paradoksal olarak bazı gelişmiş ülkelerin yetişmiş işgücü azlığından dolayı sermaye yoğun teknolojiyi yeğlemesi, buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde sermaye kıtlığı ve büyük oranlardaki işsizlik sorunu nedeniyle, mevcut olan insan kaynaklarının daha etkin kullanımı, geliştirilmesi ve yeni işler yaratılmasının gündeme gelmesi.

Bugün, verimlilik düzeyi ile bir taraftan refah, yaşam düzeyi, gelir bölüşümü gibi makro konular, diğer yandan da ücretler, maliyetler gibi temel değişkenler arasında somut ilişkiler kurulmaktadır. Ülkeler arası karşılaştırmalarda ve işletmelerin başarılarının ortaya konulmasında bir gösterge olan verimliliğin bu bağlamda ulusal ekonomiler, işletmeler, çalışanlar ve tüketiciler açısından önemi ayrı ayrı incelenebilir.

1.4.1. Ulusal Ekonomiler Açısından Verimliliğinin Önemi

Ekonomi biliminde makro açıdan verimlilik tüm faktörlerin en iyi biçimde kullanılması anlamını taşır. Üretim faktörlerinin üretebilme yetenekleri olarak ele alındığında verimlilik, bu faktörlerin kalkınmaya katkılarının bir ölçüsü gibi kullanılabilir.

Kaynakların kısıtlı buna karşılık ülke nüfusunun mevcut kaynaklara göre nisbi olarak fazla ve ihtiyaçların sonsuz olduğu ulusal ekonomilerde, hedeflenen refah düzeyine varılabilmesi kaynakların en iyi şekilde yani verimli olarak kullanılmasına bağlıdır. Bu anlamda, her alanda olduğu gibi, ekonomik kalkınmanın sağlanmasında da verimliliğin hayati bir öneme sahip olduğu söylenebilir. Nicelik ve nitelik itibariyle maddi ve beşeri kaynakları yeterli olmayan gelişmekte olan ülkelerin; emek, sermaye, makine, bilgi, teknoloji gibi üretim için zorunlu olan kaynakları en verimli ve etkin şekilde kullanmaları, içinde bulunulan kısır döngünün kırılması için zorunlu bir yoldur. Düşük düzeydeki verimlilik bu ülkelerin kalkınmasındaki en önemli engellerden birisidir. Bu ülkelerin kalkınmaları çeşitli sektörlerdeki kaynakların verimli kullanılmalarına bağlıdır.

Verimlilik artışlarının ekonomik hayatta oynadığı rol, sadece ekonomik kalkınmayı mümkün kılan önemli bir araç olarak tek yanlı değil, aynı zamanda böyle bir ekonomik kalkınmayı istikrar içinde, enflasyona imkan tanımadan sağlayabileceği için iki yönlüdür. Gelişmekte olan ülkelerde yatırımlar arttıkça enflasyonist eğilimler de ortaya çıkmaktadır. Eğer yatırımlarla birlikte verimlilik düzeyi de arttırılabilirse ekonomiyi bu gibi dengesizliklerden kurtarmak mümkün olacaktır. Çünkü, verimlilik düzeyinde meydana gelen artışlar, reel gelirleri arttırarak, fiyatların sabit kalmasına ve böylece, hem ekonomik kalkınmaya hem de kalkınmanın istikrar içinde sağlanmasına imkan verecektir.

Ulusal düzeyde verimliliğin arttırılması ve buna bağlı olarak ulusal gelirin yükseltilmesi, bunun yanında kişi başına düşen gelirin dengeli bir şekilde arttırılması, ulusal ekonomi politikalarının temel hedefleri arasındadır. Verimliliğin ulusal refahı arttırmadaki önemi bugün herkes tarafından kabul edilmektedir. Örneğin, 1966-1983 yılları arasında Singapur’da kişi başına düşen milli gelir artışının %50’sinden fazlasının emek verimliliğindeki artıştan kaynaklandığı ortaya çıkmıştır.

Bir ekonominin tümünü verimli hale getirmeden küreselleşen dünya ekonomisine uyum sağlamak ve dünya ticaretinden giderek artan oranda pay almak mümkün değildir. Bu bağlamda verimlilik aynı zamanda bir ulusal ekonominin rekabet gücünün de belirleyicisi konumundadır. Verimlilik düzeyi artan bir ekonomi, daha ucuz ve kaliteli mallar üreterek uluslar arası piyasalarda rekabet üstünlüğü elde etme imkanlarına sahip olabilmektedir.

1.4.2. İşletmeler Açısından Verimliliğin Önemi

İşletmelerde verimliliğe, üretim sürecinde kullanılacak hammadde, malzeme, emek, arazi, makine, donatım ve enerji gibi kaynakların ne ölçüde etkin kullanıldığını belirleyen bir gösterge olarak bakılmaktadır. Üretim düzeyi ile tek tek ya da toplu olarak yakın ilişkisi olan bu girdilerin, üretimle ilişkilerini belirleyen kendi verimlilik oranlarının bilinmesi ve bunların değişik koşullar altında eğilimlerinin izlenmesi, gerektiğinde bunlardan bir ya da birkaçının nitelik veya niceliğinin değiştirilip diğerlerinin yerine kullanılarak en iyi girdi bileşiminin ve en yüksek üretim düzeyinin elde edilmesine olanak sağlar.

İşletmelerin başarılarının ölçülmesinde verimliliğin rolü büyüktür. Bir çok durumda işletmeler arası karşılaştırmalar verimlilikleri açısından yapılmakta ve performanslarının değerlendirilmesinde kullanılmaktadır.

İşletmelerde üretimde kullanılan girdi miktarı ne kadar az, elde edilen çıktı ürün miktarı ne kadar çok olursa verimlilik o derece yüksek olacaktır. Verimliliğin yüksek olması durumunda maliyetler düşük ve toplam üretim miktarı yüksek demektir. Bunun sonucunda, işletmenin rekabet gücü artacak, satışları ve toplam karı yükselecek, daha yüksek ücret ödeme imkanı yanında yeni yatırım imkanları da artacaktır.

Bilindiği gibi, tüm üretim faktörlerini tedarik ederek en yüksek kalite ve miktarda üretimi sağlayacak şekilde planlamak, koordine etmek, denetlemek ve yönetmek işletmece yöneticilerinin temel grevlerindendir. Buna göre verimlilik, işletme yöneticilerinin performans ve başarılarının ölçülmesi açısından da ayrı bir önem taşımaktadır. Ayrıca, günümüz işletmelerinde yönetimin ekonomik ve teknik yönlerinin birbirini tamamlayacak şekilde önem kazandığı ve birçok durumda yöneticilerin teknik konular dışında ekonomik konulara yabancı kaldığı düşünülürse, bu noktada verimlilik ve verimlilik ölçümünün yöneticiye gerek teknik, gerekse ekonomik sorunları çözmede yardımcı olacağı da bir gerçektir.

1.4.3. Çalışanlar Açısından Verimliliğin Önemi

Çalışanlar açısından verimlilik, gelir bölüşümü yönünden büyük önem taşımaktadır. Ücret artışlarının sadece tarafların toplu pazarlık güçlerine bağlı olarak belirlenmesi sonucunda, verimlilik artış oranından fazla olan ücret artışları rekabetçi bir ekonomide enflasyona ve işsizliğe neden olabilmektedir. Oysa gelirler ve ücretteki aşınmanın, fiyat endekslerindeki artışların yansıtılması yoluyla önlenmesinin yanı sıra, verimlilik artışlarına bağlı ek düzenlemelerin de yapılması, hem gelir dağılımındaki bozulmayı, hem de işsizlik ve enflasyon arttırıcı etkileri önleyici bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Verimlilik artışı, çalışanların bilgi ve becerilerinin artması, nitelik kazanmaları ve daha çok aranılır hale gelmelerine sebep olacağı gibi, aynı zamanda verimlilik ve ücret artışı ilişkisi de, çalışanlar açısından daha fazla ücret artışı, daha fazla iş güvenliği, daha huzurlu çalışma ortamı demektir.

Verimlilik artışlarının ücret ve gelirlerde bir artış anlamına geldiğinin toplumu oluşturan herkesçe anlaşıldığı ve bunun güvencelerinin sağlandığı bir ortamda, çalışanlar bir taraftan kalkınmadan pay almış olacaklar, diğer yandan da verimlilik artışlarına katkıda bulunmak yönünden teşvik edilmiş olacaklardır.

1.4.4. Tüketiciler Açısından Verimliliğin Önemi

Bilindiği gibi ürünlerin fiyatı, ara girdi maliyetlerine emek ve sermaye gibi temel girdi maliyetlerinin ilave edilmesiyle oluşur. Bu nedenle girdilerin verimliliği ile fiyatları arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucunda verimlilik artışının fiyatlarda gerilemeye ya da istikrara yol açtığı gözlenmiştir. Bu bağlamda, verimlilik düzeyinin yükseltilerek sağlanacak üretim artışlarının, enflasyona karşı yapılacak mücadelede en etkili ve güvenilir yol olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunun da ekonominin bütünü açısından olduğu kadar tüketici açısından da taşıdığı önem açıktır.

Sonuç olarak verimlilik; ücret politikalarının belirlenmesinde, yöneticilerin üretim faktörlerinde meydana gelen dalgalanmaları tespit etme ve gerekli önlemleri almasında, ülke kalkınmasının gerçekleştirilmesi ve hızlandırılmasında, enflasyon oranlarının düşürülmesinde, milli gelirin paylaşımında, işletmelerin akılcı bir şekilde çalışıp çalışmadığının tespitinde, firmalar arası ve ülkeler arası ekonomik karşılaştırmalarda kullanılan ekonomik araçların başında gelmektedir.

2. VERİMLİLİĞİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER

Verimliliği etkileyen faktörler iç ve dış faktörler olarak ikiye ayrılıp incelenebilir.

2.1. İç (Denetlenebilen) Faktörler

İşletmenin denetimi altında bulunan ve verimlilik üzerinde etkisi olduğu kabul edilen bu faktörlerin bazıları işletmeler tarafından kolayca etkilenebilir (değiştirilebilir) iken, bazılarının ise işletmeler tarafından değiştirilebilmesi ya da etkilenmesi daha zor geçekleşmektedir. Bu iç faktörlerden bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:

2.1.1. İnsan

Bir kuruluşta çalışanların tümü, insan unsuru olarak, verimlilik arttırma çabalarının temel kaynağı ve ana faktörünü oluşturur. Verimlilik amacının gerçekleşmesi büyük ölçüde işletmede çalışanların niteliğine ve kalitesine bağlıdır. İnsan faktörünün kullanımı, verimliliğe katkısı bakımından diğer faktörlere oranla daha fazlasını ortaya koymaktadır. Diğer faktörlere yönelik verimlilik arttırma tekniklerinin sağlayacağı imkanların bir üst sınırı olmasına karşılık, insan faktörü ve buna yönelik verimlilik arttırma tekniklerinin üst sınırı yoktur.

2.1.2. Makine ve Teçhizat

Makine ve teçhizatın verimliliği artışındaki önemi oldukça açıktır. Çünkü, bilindiği gibi verimlilik artışı için insan unsurunun, özellikle de emeğin etkinliğinin artması gerekli ancak yeterli değildir. Üretimde en önemli sermaye unsurunu teşkil eden makine ve teçhizatın da randımanının arttırılması gerekir. Bu nedenle; makine ve teçhizatın optimum süreç koşullarında çalıştırılması, iyi bir bakım onarım sisteminin kurulması, boş zamanların azaltılarak var olan makine teçhizat kapasitesinin daha etkili kullanılması gibi faaliyetler verimliliğin arttırılmasında önemli rol oynayabilir.

2.1.3. Teknoloji

Teknoloji; “malların üretim ve geliştirilmesinde uygulanabilen teknik ve yönetim, bilgi kümesi” veya “mal ya da ürünlerin üretimi ve yeni ürünlerin yaratılmasında bilimin uygulanması” olarak tanımlanabilir. Verimliliği etkileyen faktörlerden birisi de teknolojik yeniliklerdir. Yüksek dereceli, disiplinler arası, bilimsel içerikli ve araştırma yoğunluklu yeni teknolojilerin üretimde kullanılması; kaliteyi yükseltmekte, maliyetleri azaltmakta ve verimliliği arttırmaktadır. Bu bağlamda bilgi yoğun tekniklerle ve en az maliyetle en yüksek verim düzeyine ulaşmak mümkün olmaktadır. Bu nedenle verimliliği arttırmak için üretim ve hizmetlerde yeni teknolojiler kullanmak ve bilgi teknolojisinden her aşamada yararlanmak gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

2.1.4. Yönetim

Bir organizasyonun başında olan veya organizasyonun belli bir birimini yönetmekle sorumlu olan yönetici, işletmede kontrolü altındaki tüm kaynakların etkin ve verimli kullanımından sorumludur. Yani bir işletmenin bütün olarak başarısı ve aynı zamanda verim düzeyi yöneticilerin tutum, politika, strateji ve hepsinden daha önemlisi ortaya koydukları uygulamalara bağlıdır.

2.1.5. Hammadde ve Malzeme

Hammadde ve malzemeler (kimyasallar, yağlar, yakıtlar, yedek parçalar, ambalaj malzemeler) verimliliğin en önemli kaynaklarındandır. Üretimde kullanılan hammadde ve malzemelerin kalitesinin geliştirilmesi ya da hammadde ve malzemenin israf edilmemesi, bakiye ve kaybın azaltılması gerekir. İyi hammadde ve malzeme ile daha az emek ve daha çok makine kullanılarak birim maliyetler düşer ve sonuç olarak verimlilik artabilir.

2.1.6. İş Etüdü

İş etüdü, insan çalışmasını, bütün ilişkilerle birlikte inceleyen ve bu durumu etkileyen bütün etmenleri, gelişme imkanı yaratabilme amacıyla sistematik bir biçimde araştırmaya yönlenen bir tekniktir. İş etüdü, belirli bir faaliyeti yerine getirmede insan ve malzeme kaynaklarından muhtemel olan en çok çıktıyı sağlamak için kullanılan metot etüdü ve iş ölçümü tekniklerini içerir. İş etüdü, belli miktardaki kaynaklardan, belli çok küçük çaptaki işler dışında, daha fazla sermaye yatırımı yapmaksızın elde edilen üretimi arttırmak için kullanıldığında bu yönüyle verimlilikle yakından ilgilidir.

2.1.7. Kalite Kontrolü

Verimliliği etkileyen ve işletme tarafından denetlenebilen faktörlerden birisi de kalite kontrolüdür. Özellikle üretim aşamasında kullanılan girdilerin kalitesi, bitmiş mamullerin kalitesini de etkilemektedir. Bu durum ise işletmenin verim düzeyi ile yakından ilgilidir. Verim arttırıcı bir teknik olarak, özellikle son yıllarda oldukça önemli bir faktör haline gelen kalite kontrolü yönetimi ile zamandan, paradan, girdiden, işgücü ve enerjiden büyük ölçüde tasarruf sağlandığından verim düzeyi de artmaktadır.

2.1.8. Ölçek Büyüklüğü

Ölçek büyüklüğünün küçük olmasına bağlı olarak üretim maliyetleri yüksek olmakta sonuçta verimlilik düşük olabilmektedir. Üretim ölçeğinin büyük ve teknolojik yönden optimum olduğu durumda verimlilik yüksek olmakta ve buna bağlı olarak işletme, gerek fiyat ve maliyet, gerekse kalite yönünden önemli rekabet avantajları sağlayabilmektedir.

2.2. Dış (Denetlenemeyen) Faktörler

Verimliliği etkileyen dış faktörler, hükümet politikalarını ve kurumsal mekanizmaları; siyasi, ekonomik ve sosyal koşulları; iş ortamı, finansman, enerji, su, taşıma, iletişim ve hammadde sağlama olanakları gibi geniş bir alanı kapsamaktadır. İşletmenin verimliliğini etkileyen ancak işletmenin denetimi dışında bulunan temel makro verimlilik faktörlerinden bazıları şunlardır:

2.2.1. Yapısal Değişimler

Genellikle işletme yönetiminden bağımsız olarak ulusal verimlilik düzeyini ve işletme verimliliğini etkileyen yapısal değişimler ekonomik, sosyal ve demografik özelliklere sahiptir.

En önemli ekonomik yapısal değişimler istihdam kalıplarında, sermayenin bileşiminde, teknolojide, ölçekte ve rekabet edebilme olanakları alanlarında söz konusudur. İstihdamda tarımdan imalat sektörüne kaymalar, imalat endüstrilerinden hizmet endüstrilerine geçiş, rekabet yapısının geliştirilmesi, sermayenin bileşimindeki değişimler, ar-ge çalışmaları ve teknoloji kullanımının artması gibi ekonomik yapısal değişmeler makro düzeyde verimlilik artışında önemli olan faktörlerdir.

Doğum ve ölüm oranlarındaki değişmeler, nüfus yoğunluğunun bölgeler arsındaki değişimi, emek gücü içindeki kadın emek gücünün payı, eğitim olanaklarındaki gelişmeler, kültürel değerler ve davranış değişmelerinin tamamı demografik ve sosyal değişimler içinde değerlendirilmekte ve bunların da verimlilik üzerinde önemli etkileri olduğu bilinmektedir.

2.2.2. Doğal Kaynaklar

İnsangücü, arazi, enerji ve hammaddeler bir ülkenin en önemli doğal kaynaklarıdır. Bir ulusun bu kaynakları üretme, harekete geçirme ve kullanma yeteneğinin verimlilik üzerinde çok önemli etkisi vardır.

2.2.3. Hükümet Politikaları

Devlet dairelerindeki uygulamalar, fiyat kontrolleri, gelir ve ücret politikaları ile ilgili yönetmelikler, taşıma ve iletişim kolaylıkları, faiz oranları, tarifeler ve vergilerle ilgili mali önlem ve teşvikler olarak sıralanabilecek hükümet politikaları, strateji ve programları verimliliği büyük ölçüde etkilemektedir.

Daha önce de belirtildiği gibi verimliliği etkileyen iç faktörler tamamen işletme yönetiminin denetimindedir. Ancak verimlilik artışı sağlamak için uygun politika, plan ve programların tasarlanmasında iç faktörler kadar dış faktörler de incelenmeli, bilinmeli ve dikkate alınmalıdır.

3. KİT’LERDEKİ VERİMLİLİK

Bir karşılaştırma anlamı içeren verimlilik, belirli bir büyüklüğe göre ifade edilmezse net olmayan bir anlam taşımaktadır. Bu durumda herhangi bir işletme, sektör ya da ulusal ekonominin verimliliğinden söz edildiğinde bunun neye göre ölçüldüğü önem kazanmaktadır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan verimlilik tanımı ve ölçümü emeğe göre ve sermayeye göre verimlilik şeklinde ifade edilmektedir. Bu açıklamalara bağlı olarak burada KİT’lerdeki verimlilik düzeyi emek ve sermaye verimliliği açısından incelenecektir.

AT ülkeleri karşısında verimlilik düzeyi ve verimlilik artışı bakımından oldukça geri olan Türkiye’de kamu sektörü bazında verimlilik düzeyi ne durumdadır? MPM tarafından yapılan aralarında TÜPRAŞ ve Petkim’in de bulunduğu 20 büyük KİT’in verimlilik, satış karlılığı ve üretim açısından incelendiği bir araştırmada; KİT’lerin özsermaye ve karlılıklarının özellikle 1985 yılından sonra hızlı bir biçimde bozulduğu ve 1990’lı yıllarda kamu kuruluşlarının zararına çalışmaya başladıkları belirtilmektedir. Personel ve faiz giderleri başta olmak üzere girdi maliyetlerinin artması sonucu, KİT’lerin üretim maliyetleri büyük oranda artış gösterirken, buna bağlı olarak pahalı ve teknolojinin yenilenmemesinden kaynaklanan kalitesiz mal üretimi nedeniyle satışlarda bir gerileme ortaya çıkmıştır. KİT’lerin performansındaki bu gerileme eğiliminin verimlilik ve karlılığı olumsuz yönde etkilediği ve son yıllarda bilançoların hep zararla kapatıldığını belirten aynı araştırmada ayrıca, personel giderlerindeki artışın da 1989-1991 yılları arasında %100’ün üzerinde olduğu ifade edilmektedir.

3.1. KİT’lerde Verimliliğin Düşük Olmasının Nedenleri

Her kuruluş ayrı ayrı incelemeye tabi tutulduğunda, KİT’lerin içinde de verimliliği yüksek kuruluşlar çıkabilir. Ancak, yapılan bütün çalışmalar genel olarak KİT’lerdeki verimliliğin nispeten düşük olduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır.

Dikkat edilmesi gereken bir konu, KİT’lerin verimliliğinin “kamu yararı” kavramıyla değerlendirilmesi durumudur. Kamu yararı kavramı ise statik bir kavram olmaktan uzaktır. Değişen sosyo-ekonomik ve politik koşullara bağlı olarak kamu yararı da değişebilmektedir. Konuya bu açıdan bakıldığı takdirde; yerli sanayinin kurulmasına öncülük etmek, ülkede yeterli sermaye birikiminin oluşmasına katkıda bulunmak ve ekonominin gerektirdiği ara ve yatırım mallarının üretilmesi gibi, çeşitli görevler yüklenen KİT’lerin, kamu yararı açısından verimli oldukları söylenebilir.

Ancak, günümüzde artık kendi ayakları üzerinde durabilen bir sermaye sınıfının var olduğu ve sermaye birikiminin kurumsallaştığı Türkiye’de, KİT’lerin kamuya yararlı olmalarının ön koşulu olarak, teknik anlamda da verimli ve karlı olmaları gerektiği öne sürülmektedir.

KİT’lerde teknik anlamda verimliliğin düşük olmasının nedenlerinden ilki ve belki de en önemlisi, bu kuruluşların çeşitli politik ve bürokratik müdahalelere maruz kalmalarıdır. KİT’lerle ilgili kanunların ve KHK’lerin (Kanun Hükmünde Kararname) ilk maddelerinde kuruluşların özerk bir tarzda, verimlilik ve karlılık ilkeleri doğrultusunda çalışmaları ön görülmüş olmalarına rağmen, uygulamada özerklik ve verimlilik arsındaki ilişki göz ardı edilerek, ekonomik gerçeklere ters düşen politik müdahaleler devam etmiş, böylece KİT’lerin verimli olmalarının ön koşulu ortadan kalkmıştır.

KİT’lerde verimliliği etkileyen en önemli faktörlerden birisinin çağdaş teknolojiyi uygulamak olduğu dikkate alınmamıştır. Bugün işletmeci KİT’ler olarak isimlendirilen kuruluşlarda kullanılan teknoloji, ilk kuruldukları yılların teknolojisi, nispeten geri ve zamanı dolmuş teknolojilerdir. Bu bağlamda geçmişte kaynak yetersizliği nedeniyle teknoloji konusunda çağın gereklerine ayak uydurulamamış olması, KİT’lerde verimliliğin düşük olmasının önemli nedenlerinden birisidir.

Politik ve bürokratik baskılar, çağdaş teknolojinin uygulanmaması gibi faktörlerin dışında; bu kuruluşların bir istihdam deposu olarak görülmesi ve bu doğrultuda uygulanan dengesiz istihdam politikaları, işletme sermayesi yetersizliği, koruma şartlarında ithal ikamesi düşüncesiyle kurulmuş olmaları; bu nedenle hala rekabetçi bir zihniyetle yönetilmemeleri, maliyetleri yükselten gereksiz büyüklükleri, fiyat-maliyet ilişkisinin kurulamamsı, karar verme süreçlerinde görülen yetersizlik ve koordinasyon eksikliği, personel yetiştirilmesi ve eğitiminde görülen eksiklikler, verimliliğe dayalı bir ücret politikası olmaması gibi etkenler de KİT’lerde verimliliğin düşük seviyelerde olmasının doğrudan ya da dolaylı faktörleri olarak sayılabilir.

Türkiye ekonomisinde sürdürülmekte olan yapısal reformların en önemlisi kamu sektörünün mal ve hizmet üretimindeki yerinin yeniden tanımlanmasıdır. Görünürde sanayiye ucuz hammadde ve ara mal sağlanması avantajının gerisinde, KİT’lerin özel sektöre nazaran yüksek maliyet ve düşük verimlilikle çalışması, genelde Türk ekonomisini ve özellikle Türk sanayisini olumsuz bir yapılanmaya sevk etmektedir.

Dünyada piyasa ekonomisi uygulayan ülkeler yanında, merkezi planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçişi yaşayan ülkelerde de, kamu girişimciliğinin kendini yenileyememesi, KİT’lerin karlı ve verimli çalışan kuruluşlar olamamaları, ekonomik, sosyal ve hukuki açılardan çeşitli problemlerin ortaya çıkması gibi nedenlerle, özellikle 1980’lerin başından itibaren kamunun elindeki işletmelerin özelleştirilmesi bir iktisat politikası aracı olarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda Türkiye’de de yukarıda sayılan verimsizlik nedenlerini değiştirmek ve KİT yönetimlerini pazara dönük organizasyonlar haline çevirmek için özelleştirme etkili bir araç olarak kabul edilmektedir.

4. ÖZELLEŞTİRMENİN TANIMI VE KAPSAMI

Bazı ülkelerde geçmişi çok eski tarihlere dayanmakla birlikte, 1980’li yıllarda birçok ülkede sistemli bir şekilde uygulama alanı bulan ve güncel konulardan biri durumuna gelen özelleştirme, herkesçe benimsenmiş tek ve kesin bir tanımı bulunmayan, çeşitli yaklaşımlarda farklı içerikte tanımlanan bir kavramdır. Her ülkenin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısına göre biçimlenen ve yorumlanan bir süreç olarak ortaya çıkan özelleştirme olgusunun anlaşılması için, bu kavrama ilişkin tanımları “dar” ve “geniş” anlamda ikiye ayırmak genel kabul görmektedir.

Dar anlamda özelleştirme; KİT’lerin mülkiyet ve yönetiminin özel kesime devredilmesi ya da kamu mülkiyetindeki işletmelerin kısmen ve ya tamamen özel sektöre satılması olarak tanımlanır. Günümüzde özellikle Türkiye’de özelleştirme bu tanımı ile yorumlanmakta, en azından uygulamaların bu tanıma uygun olarak yapıldığı bilinmektedir. Bununla birlikte dar anlamda özelleştirme tanımında bir görüş birliği olduğu söylenemez. Dar anlamda özelleştirme için bir taraftan mutlak bir mülkiyet devrinin gerekli olduğu ve bunun için KİT sermayesinin en az %51’inin devredilmesi gerektiği ileri sürülürken, diğer yandan bu konuda devredilecek sermaye payının önemli olmadığı, %10 ya da %20 gibi bir sermaye payı devrinin bile özelleştirme olarak kabul edilebileceği belirtilmektedir.

Özelleştirmenin dünya genelinde esas olarak ifade ettiği anlam ise geniş anlamda özelleştirme kavramında kendini bulmaktadır. Geniş anlamda özelleştirme; serbest piyasa ekonomisini güçlendirmek için ulusal ekonomi içinde kamunun ekonomik etkinliğini en aza indirmesi ya da tümüyle ortadan kaldırmasına yönelik düzenleme ve uygulamaların bütünüdür. Bu kavram doğrultusunda özelleştirme; kamunun sahip olduğu ticari ve sınai teşebbüslerin (KİT) mülkiyet, yönetim ve denetimlerinin tamamen ya da kısmen özel kişi ya da kuruluşlara devredilmesi, kamusal ve ya yarı kamusal mal ve hizmetlerin finansmanının ya da üretiminin özelleştirilmesi, kamu hizmetlerinin imtiyaz ve ye ihale gibi yollarla özel kesime yaptırılması, kiralama ve finanssal kiralama, ortak yatırım ve hizmet alımları için yardımlarda bulunulması, piyasa mekanizmasının işleyişine yönelik her türlü yasal ve kurumsal engellemelerinin kaldırılması düzenleme ve uygulamalarını kapsamaktadır.

Konuya geniş anlamda özelleştirme açısından baktığımızda özelleştirmenin araç ve yöntemlerinin sayısı artmaktadır. Bu nedenle geniş anlamda özelleştirmeyi daha iyi ifade edebilmek için özelleştirme yöntemlerine ilişkin kısa açıklamalarda bulunmakta yarar görülmektedir.

4.1. Satış

Kurumsal varlıkların yada kamu iktisadi teşebbüslerinin mülkiyetinin özel kişi ya da kuruluşlara satılmasıdır. Özelleştirme programlarının hayata geçirilmesinde başvurulan en yaygın ve güncel araç olan satış yöntemi ‘doğrudan satış’ ve ‘hisse senedi yoluyla satış’ olarak ikiye ayrılmaktadır. Doğrudan satış yönteminde kamu kuruluşlarının aktifleri kısmen ya da tamamen satışa arz edilebilmektedir. Satış tüm aktifleri içeriyorsa toptan-bütünsel özelleştirme, aktiflerin bir kısmını içeriyorsa kısmi özelleştirmeden söz edilmektedir. Hisse senedi yoluyla satışta ise, kamu kuruluşlarının tüm ve ya bir kısım hissesi bireylere ya da özel kuruluşlara hisse senedi yoluyla aktarılmaktadır. Ayrıca KİT’lerin satışıyla ilgili olarak dış borç karşılığı satış, sabit fiyatla satış, pazarlık usulü satış, sıfır fiyatla satış, çalışanlara satış gibi isimlerle anılan çeşitli yöntemlerin olduğu bilinmektedir.

4.2. Yasak-Kurumsal Serbestleştirme (Deregulation)

Ekonomik faaliyetlerde piyasa mekanizmasına işlerlik kazandırılması ve devletin tekel durumunda olduğu iktisadi faaliyet alanlarında ( fiili ve potansiyel rekabeti önleyen), özel sektöre yönelik giriş engellerinin kaldırılması yönündeki uygulamalar olarak bilinir.

4.3 Ortak Girişim (Joint Venture)

Kamu ve özel sektör teşebbüslerinin ortak faaliyet yürütmelerini amaçlayan ve kamu payının %51’den az olmasını gerektiren bir özelleştirme yöntemidir. Özellikle faaliyet alanının önemi nedeniyle kamu sermayesi ve kamusal denetimin gerekli olduğu alanlarda özel yada yabancı yatırımcılarla ortak girişim yapma yoluna gidilebilir. Ancak bu yöntemde, girişimin faaliyetlerinde gerektiği kadar özerk ve özel hukuk kurallarına tabi olması önem taşımaktadır.

4.4. İmtiyaz Antlaşmaları

Genellikle doğal monopollerin güçlü olduğu faaliyet alanlarında (elektrik, telekomünikasyon, ulaştırma, gaz, su vb.) mal veya hizmetin üretim ya da dağıtımını belirli bölgelerde sözleşmelerle imtiyazlı özel sektöre devredilmesidir.

4.5. Yönetim Devri

Bazı durumlarda kamu teşebbüsleri ve kamu kuruluşlarının mülkiyet haklarının saklı tutularak, yapılan bir sözleşme ile sadece yönetimlerinin devredildiği bir yöntemdir.

4.6. Kiralama

Geniş anlamda özelleştirme yöntemlerinden birisi olan bu uygulamada, özel şirketlere kiralanan kamusal kuruluşlar (KİT’ler) söz konusudur. Devlet sahip olduğu işletmelerin mali yapılarını iyileştirmek ve satışa arz edilir hale getirmek için bunları belirli bir süreliğine kiraya verebilir. Yani mülkiyet devri olmaksızın faaliyetlerin bir bedel karşılığı tamamı ile özel sektör tarafından belirli bir süre yürütülmesidir.

4.7. Yap-İşlet-Devret

Bazı yatırımların tamamen özel ve ya yabancı yatırımcılar tarafından gerçekleştirilerek, bir süre işletilip sonra devlete teslim edilmesidir. Kamusal sermayenin sınırlı olması karşısında,, özel ve yabancı sermayenin kullanımını sağlamak için , özellikle bayındırlık projelerinin uygulanması ve petrol arama istasyonlarının kurulması gibi alanlarda uygulanmaktadır.

4.8. İhale

Devletin ihtiyaç duyduğu mal veya hizmetleri kendisinin üretmesi yerine, bir ihale sözleşmesi aracılığıyla özel sektörden temin etme yoluna gitmesidir. Bu yöntemde devletin; üretimin miktar ve türünü belirlemek, bir yada birkaç özel firma ile anlaşma yapmak gibi çeşitli tercih hakları bulunmaktadır. İhale yöntemi özellikle yerel idare hizmetlerinin giderilmesinde, kamu kuruluşlarının yiyecek ve giyecek alımlarında, taşımacılık hizmetlerinde geniş bir uygulama alanına sahiptir. Türkiye’de 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu ile genel bütçeli dairelerin, İl Özel İdarelerinin ve belediyelerin her türlü işlerini özel kesime yaptırabilmeleri mümkündür.

4.9. Fiyatlama

Kamusal mal ve hizmetlerden fiyatlanması mümkün olanlarının tüketicileri tarafından bedellerinin ödenmesidir. Yani bu yöntemde kamusal mal ve hizmetlerin, onlardan doğrudan yararlananlar tarafından finanse edilmesi amaçlanmaktadır.

4.10. Özel Kesimin Desteklenmesi

Bu yöntemle, normal koşullarda iktisadi faaliyette bulunmanın özel kesim için bir cazibesinin olmadığı alanlarda devlet tarafından özel kesimin desteklenerek, o alanlardaki mal ve hizmet üretiminin arttırılması amaçlanır. Örneğin; Türkiye’de son yıllarda eğitim, sağlık, haberleşme ve enerji yatırımlarının özel teşvik görmesi bu amaca yöneliktir.

5. ÖZELLEŞTİRMENİN NEDENLERİ VE AMAÇLARI

5.1. Özelleştirmenin Nedenleri

Devletin asli görevleri dışındaki faaliyetlerden ve ekonomiye müdahaleden uzaklaştırılmasını sağlayan, genel ekonomik performansın arttırılması ve istikrarın oluşturulmasını amaçlayan özelleştirme için ileri sürülen nedenler, temelde kamu ekonomik girişimciliğinin başarısızlığına dayanmaktadır. KİT’ler sadece Türkiye’de değil hemen bütün dünyada özel sektör girişimciliğinin gerisinde kalmış, dünya konjonktüründeki dalgalanmalar karşısında özel sektörün gösterdiği dayanıklılığı gösterememiştir.

Daha önce bahsedilen motivasyonlar ışığında dünya ülkelerini özelleştirmeye yönelten başlıca nedenler şu şekilde özetlenebilir:

Piyasa ekonomisi tezinin, devlet içi, sosyal demokrat ve Marksist yaklaşımlarla, devletin ekonomik işlevleri konusunda girdiği tartışmalardan üstün çıktığı inancının kabul görmesi ve yaygınlaşması.

Genel olarak halkın, 2. Dünya savaşı sonrasında desteklediği devletleştirme ve refah devleti anlayışının, enflasyon, aşırı vergi yükü, dış ticaret açıkları ve bütçe sınırlarını zorladığına ikna olmaları.

Sosyal refah devleti+KİT’ler+planlamadan oluşan bir model seçen ülke ekonomilerinin iddia edildiği ve beklendiği gibi bir performans gösterememesi, merkezi planlı ekonomilerde ortaya çıkan genel tıkama ve çöküntü.

Sermaye piyasasının bulunmayışı ya da gelişmemiş olması nedeniyle işletme performansı denetiminin yetersiz kalması, güdeleyici amaçların ve cezaların bulunmaması nedeniyle iş disiplininin zayıflaması sonucu ekonominin genel performansının azalması.

Özelleştirme uygulamaları sonucu ilave birtakım ekonomik faydaların elde edileceğine yönelik görüşlerin yaygınlık kazanması ve bu görüşlere alternatif olabilecek ekonomik politikaların ortaya konulamaması.

Ekonomik ve siyasal gücün aynı elde toplanmasının yaratacağı sakıncaların ancak özelleştirme ile giderilebileceği düşüncesinin güçlenmesi.

Kamunun hakim olduğu ekonomik modellerde, yapısal özelliklerinin bir sonucu olarak, rekabetin gerçekleştirilememesi.

5.2. Özelleştirmenin Amaçları

Dünyada özelleştirmeyi uygulayan ülkelerin kendi özel durumlarına bağlı olarak özelleştirme programlarının yürütülmesinden bekledikleri bazı farklı amaç ve öncelikleri vardır. Bununla birlikte genel olarak aslında bütün ülkelerde özelleştirme ile yapılmak istenen, ekonomide özel sektör ağırlıklı ve liberal piyasa ekonomisinin etkin şekilde işlediği bir yeniden yapılanmanın sağlanmasıdır.

Bu bağlamda devletin ekonomiye müdahalesini, özellikle müteşebbis niteliğini ortadan kaldırmak ve devletin ekonomideki rolünü kısarak klasik fonksiyonlarını daha etkin bir şekilde yerine getirmesini sağlamak, özelleştirme politikalarının temel beklentisidir.

Uygulamada çok çeşitlilik gösteren özelleştirme amaçlarının, genellikle birbirinin içine geçmiş olması tek bir amaç etrafında yoğunlaşmayı güçleştirmektedir. Bununla birlikte özelleştirmede başarılı sonuçlara ulaşılması önceliklerin iyi tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır. Özelleştirme amaçları ekonomik litaretüre genel olarak ekonomik, mali, siyasal ve sosyal amaçlar çerçevesinde girmiş görünmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, amaçların birbirleri ile yakın ilişkisi bu tür sınıflamaların getirdiği sınırları bazen aşmaktadır. Özelleştirmenin genel amaçları şu şekilde sıralanabilir:

Rekabet, kurumsal serbestleştirme veya diğer araçlarla serbest piyasa mekanizmasına işlerlik kazandırmak ve ekonomide etkinliği arttırmak.

Kamu kesimi borçlanma gereksinimini azaltmak.

Hükümetlerin kamu kuruluşlarına yaptıkları müdahalelerin kaldırılması, bu kuruluşların kendi işletme stratejilerini bağımsız olarak geliştirmelerine olanak sağlanması.

Devletin gelir sağlayarak bu gelirle kamunun öncelikli harcamalarını finanse etmek, borçlanma ve vergilendirmeyi azaltmak ya da devlete borçlarını ödeme imkanı sağlamak.

Halkın büyük bir kesiminin tasarruflarını hisse senetlerine yönelterek sermaye mülkiyetinin geniş halk kesimlerine dağılmasını sağlamak.

Ekonomide yaygın bir hisse senedi sahipliği yoluyla sermaye piyasasını geliştirmek.

Ülkeye yabancı sermayenin gelmesini teşvik etmek.

Siyasal ideolojinin özel mülkiyet yönünü kaydırılması ve bu sayede piyasa güçlerinin kuvvetlendirilmesini sağlamak.

Gelir dağılımının iyileştirilmesini sağlamak.

Özelleştirmeden beklenen amaçlar genel olarak bunlar olmakla birlikte uygulamada, özelleştirmenin sayılan amaçlardan sadece birine yönelmediği, çoğu kez birden çok amacın birlikte düşünüldüğü ve amaçlar arasında çeşitli önceliklerin belirlendiği görülmektedir.

Buna göre Türkiye’de özelleştirmenin amaçları sıralamasında; “piyasa güçlerinin ekonomiyi geliştirmesi ve ekonomide etkinliğin arttırılması” en önemli amaç olarak ortaya çıkmış, bunu sırasıyla “üretkenliğin ve verimliliğin arttırılması”, “hisse senedi sahipliğinin yaygınlaştırılması, “sermaye piyasasının geliştirilmesi” ve “KİT’ler üzerindeki devlet desteğinin kaldırılması suretiyle kamu kesimi borçlanma gereksinmesini azaltması” gibi amaçlar izlemiştir.

6. ÖZELLEŞTİRME-VERİMLİLİK İLİŞKİSİ

6.1.Özelleştirme-Verimlilik Tartışmaları

Günümüzde, devletin fonksiyonlarının yeniden tanımlanması büyük bir ihtiyaçtır. Bu aşamada köklü reformlar ve yeniden yapılanmayı amaçlayan uzun dönemli uzun dönemli programlar önem kazanmıştır. Bunlar devletin sınırlandırılması ve verimliliğin arttırılması ihtiyacıdır. Bunun önemli araçlarından biri de özelleştirmedir.

Özelleştirme gerekçelerinin temelinde verimlilik ve karlılıkları bağlamında, KİT’lerin başarısızlıkları bulunmaktadır. Bu doğrultuda, özel işletmelerin verimlilik ve performans açısından, KİT’lere göre daha olumlu sonuçlara ulaştığı görüşünden hareketle, kamunun elinde çeşitli nedenlerle verimli işletilemeyen kuruluşların, özel kesimin dinamizmi ve kara motive olmuş anlayışı içinde, daha verimli çalışacağı kabul edilmektedir. Buna karşılık mülkiyet şekli ile verimlilik arsındaki ilişki konusunda karşıt görüşler de mevcuttur.

Özelleştirmeyi savunanlara göre, bir işletmenin verimliliği büyük ölçüde işletmenin mülkiyetinin kime ait olduğuna bağlıdır. Buna göre, mülkiyetin kamuya ait olması işletmenin verimliliğini olumsuz yönde etkiler. Bunun nedenleri aşağıdaki gibi sıralanmaktadır:

-İşletmenin kar ya da zararda, verim düzeyinin yüksek ya da düşük olması, KİT yöneticileri işletmenin sahibi olmadıklarından, onlar için önemli değildir. Buna karşılık özel işletme yöneticilerinin kar sağlayınca kazançları artar, zarar edince gelir kaybına uğrarlar. Bu durum onları işletmenin verimliliğini arttırmaya yönlendirir.

-KİT’lerin “esnek bütçe” ile çalışmaları, onları mali kaynak kullanımı konusunda özel şirketlerden daha esnek ve daha hesapsız davranmaya yönlendirmektedir. KİT’lerin zarar etmesi durumunda çoğu zaman devletten gelen mali destek bu kuruluşların etkinlik ve verimlilik esaslarına göre işletilmesini engellemektedir.

-Sermaye piyasasında hisse senedi sahiplerinin davranışları özel işletmeleri karlı ve verimli çalışmaya zorlamaktadır. Tasarruf sahiplerinin, karlı çalışmaları dolayısıyla fiyatı yükselen şirketlerin hisse senetlerini almaları, buna karşılık yetersiz karlılıkları nedeniyle fiyatı düşen senetleri elden çıkartmaları, işletme yöneticilerini karlı ve verimli olma konusunda duyarlılığa zorlamaktadır. Oysa, kamu mülkiyetindeki işletmelerde, yurttaşlar mülkiyet hakkını isteğe bağlı olarak elde etmemiştir. Dış paydaş konumundadır. Dolayısıyla mülkiyet hakkını istediği bir zamanda elden çıkartması veya satın alması mümkün değildir. Bu da kamu işletmelerini verimli ve karlı işletmeler olmaktan alı koymaktadır.

Bu görüşlere karşı çıkanlar, işletme verimliliğinin mülkiyet şekli ile fazla bir ilgisinin olmadığını, bu konuda ekonomik koşulların, ülkesel ve sektörel bazı faktörlerin daha önemli olduğunu söylemekte ve genel olarak şu gerekçeleri öne sürmektedirler:

-Çağdaş özel işletmelerde işletme sahipliliği ile yönetim birbirinden ayrılmıştır, yönetim profesyonel yöneticiler tarafından yürütülmektedir. Dolayısıyla bu yöneticilerin işletme sahipleri gibi faaliyet sonuçlarından doğrudan etkilenmesi beklenemez.

-Bir işletmede verimliliği arttıracak yöntemler, politikalar ve araçlar bellidir. Bunların uygulanması sonucu özel işletmelerde olduğu kadar, KİT’lerde de verimlilik arttırılabilir.

-İşletmelerin verimli çalışmasında mülkiyetin kime ait olduğundan daha çok, işletmenin faaliyette bulunduğu piyasa yapısı etkilidir. Rekabetin geçerli olduğu bir piyasa yapısı verimliliği olumlu etkilemektedir. Dolayısıyla KİT’lerin özelleştirilmelerinden ziyade rekabetçi piyasalarda çalışmalarını sağlamak, verimlilik artışı için daha önemlidir.

Kısacası özelleştirme, başlı başına bir verimlilik sağlama aracı olmadığı halde, piyasalarda rekabetin sağlandığı koşullarda ve de kamu kesiminde atıl kapasite yaratmama gerekçeleri ile, maliyet tasarruf sağlama aracı olarak başvurulabilir bir konu olarak görülmektedir.

6.2. Çeşitli Çalışmaların Sonuçları

Konuyla ilgili yapılan çalışmaların büyük bir bölümü, özel işletmeler ile kamu işletmelerinin performans karşılaştırmalarından oluşmaktadır. Bu konuda 1982’de yayımlanan bir çalışmada aynı sektörde faaliyet gösteren, mülkiyet biçimleri farklı olan işletmelerin karşılaştırıldığı, 52 inceleme toplu olarak ortaya konmuştur. Buna göre, 19 farkı sektöre ilişkin yapılan 52 incelemenin 44’ünde özel işletmelerde verimlilik ve performansın daha yüksek olduğu görülmüştür.

Brezilya’da 1980’li yılların sonlarında kapanma aşamasına gelen “Copanhia Siderurgica Nacional” isimli çelik şirketinde, özelleştirilmesinden 5 yıl sonra önemli gelişmeler meydana gelmiştir. Şirket özel sektöre geçtikten sonra hızla düzelmeye başlamış, ton başına maliyeti 298 Dolar’dan 212 Dolar’a gerilemiş, işgücü verimliliği de iki kat artarak yıllık 320 tona çıkmıştır.

1994 yılında yayımlanan bir çalışmada 18 ülkeden 32 sektörü kapsayan 61 şirkete ait veriler, özelleştirmeden üç yıl öncesi ve üç yıl sonrası ile özelleştirmenin yapıldığı yılı kapsayan 7 yıllık bir dönem için test edilmiştir. Çalışmada verimlilik ölçütü olarak personel başına reel satışlar ve personel başına net kar rakamları kullanılmıştır. Yapılan inceleme sonucunda, bu iki ölçüt açısından da bütün işletmelerde, özelleştirme sonrasında verimlilikte önemli artışlar olduğu ortaya çıkmıştır.

1995’te yayımlanan bir çalışmada, ülkemizde 1989 yılında özelleştirilen beş çimento fabrikasının, özelleştirmenin dört yıl öncesi ve dört yıl sonrası ile özelleştirmenin yapıldığı yılı kapsayan 9 yıllık bir dönem incelenmiştir. Araştırmada, örnek olarak seçilen bu kuruluşlar, Türkiye’deki özelleştirme uygulamalarının ilk örnekleridir. Bu çalışmanın sonucunda, beş çimento fabrikasında, özelleştirme sonrası işgücü verimliliğinde, ilgili dönemde Türk çimento sektörünün genelinde de bir verimlilik artışı ortaya çıkmasına rağmen bu artışın çok üzerinde artışların meydana geldiği ortaya çıkmıştır.

SONUÇ

Bir ekonominin her şeyden önce dinamizminin göstergesi olan verimlilik, ulusal gelirin paylaşımında, enflasyon oranın düşürülmesinde, ücret politikalarının belirlenmesinde, yatırımların planlanmasında, işletmelerin rasyonel işleyişlerinin belirlenmesinde ve uluslar arası karşılaştırmalarda kullanılan ölçütlerden birisidir. Bir işletmedeki verimlilik yönetim yapısı ve kültür tarafından belirlenir. İşletmelerde verimlilik artarsa, maliyetler düşecektir. Maliyetler düşünce, fiyatlar düşecektir. Fiyatlar düşünce talep artacak ve talep artınca da gelir artacaktır. Gelir, bütün sorunları çözen bir araçtır.

Ülkemizdeki KİT’lerin veriminin düşük olduğu bilinmektedir. Çözümün, özelleştirme olduğu iddiası son 20 yılda büyük güç kazanmıştır. Özel işletmelerin verimlilik ve performans bakımından KİT’lere göre daha iyi sonuçlara ulaşacağı görüşünden hareketle, kamunun elinde çeşitli nedenlerle verimli işletilmeyen kuruluşların, özel kesimin dinamizmi ve kara motive olma anlayışı içinde daha verimli çalışacağı, genel olarak kabul görmektedir. Özelleştirme-verimlilik ilişkisinin test edilmesine yönelik çeşitli çalışmaların sonuçları da bu kabulü desteklemektedir.

Özelleştirilen kuruluşlarda sağlanan yüksek verim artışlarının büyük ölçüde, özelleştirme sonrası bu kuruluşlarda işgücü ve yatırımların nitelik ve niceliğinde ve dolayısıyla işletmelerin faktör donanımlarında elde edilen önemli gelişmelerden kaynaklandığı ifade edilebilir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1) “Yönetim ve Girişimcilik” John C. Chicken, Epsilon Yayıncılık, 2002

2) “Türkiye’de Kamu İktisadi Teşebbüsleri’nde Özelleştirme ve Verimlilik İlişkisi (Çimento Sektörüne İlişkin Bir Uygulama)” Muharrem Afşar, T.C Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yayınları, 1999

3) “Türkiye’de Özelleştirme” Erdoğan Alkin, Arzu İmren, Sadi Uzunoğlu, İsmail Bozkurt, Gazi Erçel, Vedat Akman, Eser Karakaş, Alfa Basım Yayım Dağıtım, 1996


bursa evden eve nakliyat
Bedava İlan Verme