Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

Cümlede Anlam
1. Yargılarına Göre Cümleler
2. Anlatımlarına Göre Cümleler
3. Anlamlarına Göre Cümleler
4. İçeriklerine Göre Cümleler
5. Anlam İlişkilerine Göre Cümleler

I – Yargılarına Göre Cümleler :

Eş Anlamlı (Anlamdaş) Yargılar :
Anlam yönünden birbirine uyan, değişik sözcükler kullanılmasına rağmen aynı düşünceyi, aynı yargıyı aktaran cümlelere eş anlamlı cümleler denir. Eş anlamlı yargı bildiren cümleleri bulabilmek için, her cümleyi ayrı ayrı değerlendirmek ve “Bu cümle okuyucuya ne demek istiyor?” sorusuna cevap aramak gerekir.

Örnek :
* Çağdaş Türk şiiri bizim yurdumuzun, bizim insanımızın sesini yansıtmadığı sürece gelişme gösteremez.
* Duygu ve düşüncelerini birkaç sözcük ile söyleyebilmek, ancak yüksek insanlara düşer.
* Şiirimizin sanatsal yönden gelişebilmesi, her şeyden önce ulusal değerlerimizi yansıtabilmesiyle mümkün olacaktır.
* Az sözle çok şey anlatabilmek ancak yetenekli insanların işidir.

Yakın Anlamlı Yargılar :
Cümlelerin ilettiği yargılar, anlamca birbirinin özdeşi olmasa da yakın anlamlılık özelliği taşıyabilir. Yakın anlamlı cümleleri belirlemek, cümleleri doğru yorumlamaya ve cümleden iletilen mesajı kavramaya bağlıdır.

Örnek :
* Aydın insan, toplumu düşünürken, toplumun peşinden gitmek zorunda olmayan biridir.
* Dalkavukluk, hiçbir zaman yüksek ruhlu kimselerde görülmez.
* Halk için çalışmak demek, onu her zaman onaylamak demek değildir.
* Dalkavukluk, aşağılık ruhlu kimselere özgüdür.

Özel ve Nesnel Yargılı Cümleler :
Öznel Yargılı Cümleler : Öznede, yani söz söyleyen kişide oluşan; nesnelerin gerçeğine değil, kişilerin duygu ve düşüncelerine bağlı olan, bu nedenle de kişiden kişiye değişebilen yargılardır. Öznel anlatımda kişi, cümleye kendi duygularını katar, bir yorum yapar. Bu tür yargılar, “bence, bana göre” anlamı taşır.

Nesnel Yargılı Cümleler : Öznenin, yani söz söyleyen kişinin düşünce ve duygularına değil, nesnenin, varlığın kendi gerçeğine dayanan, dolayısıyla kişilere göre değişmeyen yargılardır. Bu tür yargıların, yorum ve değerlendirme içermeme, kanıtlanabilir özellikte olma, herkes için aynı anlamı taşıma, akla ve mantığa dayalı olma gibi özellikleri vardır.

Örnek Cümleler :

* Dostluğun olmadığı yerde insanca hiçbir değerin gelişebileceğine inanmıyorum.
Oyunda dört kadın, üç erkek oyuncu rol almış.
* Dostluk, insanın ve insanlığın en büyük, ne yüce değerlerinden biridir.
Öykünün yanı sıra birçok şiir yazmış, bunlardan bazıları bestelenmiştir.
* Şairin, sesini daha geniş kitlelere duyurabilmesi için dergilerde daha sık görülmesinde yarar var.
Köyden kente yapılan göçler her yıl biraz daha artmakta, bu nedenle kentlerde konut sorunu ciddi boyutlara ulaşmaktadır.
* En iyi yapılan tatil, ormanda yapılan tatildir.
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u aldığında 21 yaşındaydı.
* İyi bir romancı, şiir yazamaz; ama iyi bir şair, roman yazabilir.
Türkiye Avrupa Topluluğu’na girebilmek için çeşitli girişimlerde bulundu.

Genel ve Özel Anlamlı Cümleler :
Aralarındaki ortak özelliklere göre, daha çok varlığı kapsayan, aynı kavramları topluca düşündüren sözcüklere genel; anlamları sınırlı olan, kavramları teke tek düşündüren sözcüklere özel anlamlı sözcükler denir. Buradan hareketle genel anlamlı sözcüklerin kullanıldığı cümleler, genel, özel anlamlı sözcüklerin kullanıldığı cümleler ise özel anlamlı yargı içerir.

Örnek :
* Geri kalmış ülkelerde spora hiç önem verilmez. (Genel Anlamlı)
* Hindistan, futbola hiç önem vermeyen bir ülkedir. (Özel Anlamlı)
* Dünyada en çok satan kitaplar, romanlardır. (Genel Anlamlı)
* Ülkemizde en çok satan kitap türü, polisiye romanlardır. (Özel Anlamlı)

II – Anlatımlarına Göre Cümleler :
-Doğrudan ve Dolaylı Anlatımlı Cümleler
-Yorumlama Bildiren Cümleler
-Değerlendirme Cümleleri
-Tanım Cümleleri
-Karşıtlık Bildiren Yargılar

Doğrudan ve Dolaylı Anlatımlı Cümleler
Doğrudan (Dolaysız) Anlatım : Söylenenleri biçimsel bir değişikliğe uğratmadan, kişilerin söylediği ya da sözün söylendiği biçimde, olduğu gibi aktaran cümlelerin anlatımına denir.

Dolaylı Anlatım: Bir sözün kişi, zaman, anlatıcı değişiklikleriyle aktarılan biçimidir. Bu anlatım biçimiyle kurulan cümlelere daha çok roman, öykü gibi anlatımsal türlerde, olayların yazar tarafından anlatılmasında rastlanır. Örnek :

* En iyi romanlar, bir bunalım döneminde yazılır, der Dostoyevski. (Doğrudan)
* En iyi romanların bir bunalım döneminde yazılacağını söylüyor Dostoyevski (Dolaylı)
* Turgut Uyar : “Nobel Ödülünü kazanan bu yazarı, en içten dileklerimle kutlarım.” Diyor. (Doğrudan)
* Turgut Uyar, bir yazısında , Nobel Ödülü kazanan bu yazarı en içten dilekleriyle kutladığını belirtiyor. (Dolaylı)

Yorumlama Bildiren Cümleler :
Yorumlama, görülüp duyulanlardan anlatıcının kendince bir anlam çıkarması, açıklama yapmasıdır. Yorumlama, bu özelliğiyle kişisel, öznel bir değerlendirmedir. Örnek :
* Edip Cansever’in şiirleri sürekli bir açılım ve gelişim içinde görülüyor.
* Eğitim bir okul sorunu değildir, o insanın kendisinde taşıdığı bir eylemdir.
* Ne zaman yüzüne baksam gözlerini kaçırıyor, sanki benden bir şeyler saklıyor.

Değerlendirme Cümleleri :
Değerlendirme özelliği taşıyan cümlelerde anlatıcı; bir yapıt , bir sanatçı, bir olayla ilgili olumlu ya da olumsuz belirlemeleri anlatır. Örnek :
* Yazarın bu romanında çok etkileyici bir anlatım var.
* Yazar, sürekli gerilimler yaratarak okurun ilgisini hep canlı tutuyor.
* Son sergideki resimlerinde, yeşil tonları kırmızı tonlardan daha çok kullanmış.

Tanım Cümleleri :
Tanımlama; bir kavramı, bir durumu nitelik ve özellikleriyle belirleme, işlevini gösterme ya da onu benzerlerinden ayıran ayırıcı yönlerini göstermeye denir. Bu amaçla kurulan cümlelere de tanım cümlesi denir. Bir kavramın, bir varlığın anlatıldığı cümleye “Bu nedir?”, “Bu şey nedir?” sorusunu yönelttiğimizde yanıt alabiliyorsak bu cümle bir tanım cümlesidir. Örnek :
* Roman, olmuş ya da olabilecek olayları anlatan uzun bir edebiyat eseridir.
* Sanatsal yaratımın temeli, doğayı taklit etmek değil, yeniden biçimlendirmektir.
* Cahillik ve bilgisizlik bir toplumu içten içe kemiren bir kurttur.

Karşıtlık Bildiren Yargılar :
Bazı cümlelerde birtakım olay ya da olguların karşıt özellikleri verilir. Karşıtlara yer vermek, anlatımı belirgin kılar. Örnek :
* Dışarısı günlük güneşlik, halbuki burada paltolarımız bile bizi ısıtmaya yetmiyor.
* Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.
* Bir vardı, bir yok oldu; böyledir dünyanın hali.

III – Anlamlarına Göre Cümleler
-Olumlu Cümle
-Olumsuz Cümle
-Soru Cümlesi
-Dilek (istek) Cümlesi
-Emir (Buyruk) Cümlesi
-Ünlem Cümlesi

Olumlu Cümle :
Yüklemin bildirdiği anlam, eylemin yapılması doğrultusundaysa bu tür cümlelere olumlu cümle denir. Örnek :
* Ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görürsünüz. (Olumlu eylem cümlesi)
* Özü gerçek yaşam dayalı tiyatro yapıtları, doğrudur ve güzeldir. (Olumlu ad cümlesi)
* Sattığınız malların dökümünü çıkarıp karı hesaplayalım. (Olumlu eylem cümlesi)

Olumlu Cümleler İkiye Ayrılır :
1. Biçimce ve anlamca olumlu cümleler : Bu tür cümlelerde olumsuzluk bildiren hiçbir dil birimi kullanılmaz, yüklemin yansıttığı anlamda olumlu olur. Örnek :
* Ne zamandır gelmenizi bekliyorduk.

2. Biçimce olumsuz, anlamca olumlu cümleler : Bu tür cümlelerde cümlenin kuruluşu olumsuz, anlamıysa olumludur. Örnek :
* Seni sürekli eleştiren ve senin kuyunu kazan bu insanı nasıl bilmezsin? (bilirsin)
* Bu kadar çok döversen hangi çocuk yaramaz olmaz? (yaramaz olur)

Olumsuz Cümle :
Bir eylemin gerçekleşmediğini, gerçekleşmeyeceğini ya da bir şeyin yokluğunu bildiren cümlelerdir. Örnek :
* Aradığınız kişi burada yok. (Olumsuz ad cümlesi)
* Dünkü davranışlarınızı hiç tasvip etmedim. (Olumsuz eylem cümlesi)
* Kimse olayın nedenini bilmiyor. (Olumsuz eylem cümlesi)

Olumsuz Cümleler İkiye Ayrılır :
1. Biçimce ve anlamca olumsuz cümleler : Bu tür cümlelerde yüklem ya olumsuz bir eylemdir ya da yargı bildiren ad soylu bir sözcüktür. Örnek :
* Mutluluğunu herkesle paylaşsan da yalnızlığını paylaşamazsın.
* Başarı, zannedildiği kadar kolay elde edilen bir şey değildir.

2. Biçimce olumlu, anlamca olumsuz cümleler : Bu tür cümlelerde olumsuzluk anlamı taşıyan ek ya da sözcük kullanılmadığı halde cümleler olumsuzluk bildirir. Örnek :
* Kim demiş onu çok sevdiğimi? (sevmiyorum)
* O kadar sinirli ki ona parayı kaybettiğini söyle söyleyebilirsen. (söyleyemezsin.)

Soru Cümlesi :
Bir işin yapılıp yapılmadığını sormak, bir şeyin nedenini öğrenmek, durumla ilgili bilgi edinmek ya da kuşkuyu gidermek… gibi amaçlarla kurulan cümlelere soru cümlesi denir. Örnek :
* Kardeşin eve geldi mi?
* Daha çok hangi kitapları okuyorsunuz?
* Olanları sana kim anlattı?
* Buraya nasıl geldin?

Soru öğeleri kullanılarak soru cümleleri kurulabildiği gibi, bu yolla cümleye değişik anlam özellikleri de katılabilir. Bu açıdan soru cümleleri ikiye ayrılır :

1. Gerçek Soru Cümlesi : Yanıt gerektiren, soruyu soranın yanıt beklediği soru cümleleridir. Gerçek soru cümleleri şu amaçlarla kurulabilir :
– Cümlenin öğelerinden birini ya da birkaçını öğrenmek için, Örnek :
Bu elbiseyi mi aldınız?
Hangi kitabı ne zaman okudunuz?

– Eylemin yapılıp yapılmadığını sormak için, Örnek :
Ismarladığım kitapları alacak mısın?

– Anlaşılmayan bir düşünceyi, bir duyguyu sormak için, (Yineletme amaçlı sorular) Örnek :
Öğretmen gelmeyecek mi dediniz?

– Anlaşılmayan bir soruyu anlamak için, Örnek :
Buraya neden mi geldim?

2. Sözde Soru Cümlesi : Yanıt gerektirmeyen, cümleye şaşma, küçümseme, inanmayış, beklenmezlik, özlem … vb. anlamlar katmak için kurulan soru cümleleridir. Örnek :
* Önüne baksan kör müsün? (Azarlama)
* Bugün öğretmen gelir mi ki? (Olasılık)
* Bu yüksek notu almak sana mı kaldı? (Küçümseme)
* Nerde o günler? (Özlem)
* O zavallı kime kötülük edecek ki? (Onaylatma)

Dilek (istek) Cümlesi :
Bir dileği, bir isteği, bir arzuyu, bir temenniyi bildiren cümlelere, anlamları yönünden dilek veya istek cümlesi denir. Örnek :
* Yarın bizde toplanıp bir güzel yemek yiyelim.
* Çocuk tek kazansın da neresi olursa olsun.
* Umarım işleriniz yolunda gidiyordur.
* Ah şu bahar bir gelse, çocuklar neşe içinde koşup oynasa.
* İnşallah bütün düşlerin bir gün gerçek olur.
* Allah sana uyuz versin de tırnak vermesin.
* Gözün kör olsun.

Emir (Buyruk) Cümlesi :
Emir kipiyle kurulan ya da gelecek zaman kipinin emir anlamıyla kullanıldığı cümlelere, anlamları yönünden emir cümlesi denir. Örnek :
* Sandalyeyi çek, sessizce oturup bekle.
* Öğretmeniniz izinli, gürültü etmeden ders çalışın.
* Herkes ödevlerini önümüzdeki hafta getirecek, not alacak.
* Şuraya da bir halı ser, ortalığı topla.
* Sen de çalış ve para kazan artık.

Ünlem Cümlesi :
Korku, acıma, şaşırma, sevinme, kızma gibi ansızın beliren duyguları anlatmaya yarayan cümlelere, anlamları yönünden ünlem cümlesi denir. Örnek :
* Ah, elim yandı!
* Kapıyı açtım ki bir de ne göreyim!
* Oh, okul bitti, rahat bir nefes alalım!
* O… kimler gelmiş, kimleri görüyorum!
* Elimi cebime attım ki cüzdan yok!

IV – İçeriklerine Göre Cümleler

Varsayım İçeren Cümleler :
Varsayım, gerçekte olup olmadığına, olmayacağına bakılmaksızın bir olay ya da durumu bir süre için var kabul etmektir. Varsayım anlamı taşıyan yargılarda genellikle “tutalım ki, diyelim ki, farz edelim, düşün ki” gibi ifadelere yer verilir. Örnek :
* Büyük ikramiye sana çıktı diyelim, bana ne alırsın?
* Tut ki puanın yetmedi ve üniversiteye giremedin.
* Şu anda kapının çalındığını ve oğlunun geldiğini farz edelim.
* Gözlerini kapa ve sımsıcacık bir odada dışarıda yağan karı seyrederek çay içtiğimizi düşün.

Önyargı Bildiren Cümleler :
Bir eylem henüz sonuçlanmadan, o eylemin nasıl sonuçlanacağı konusunda fikir yürüten cümlelerdir. Örnek :
* Bizi görür görmez yine bağırıp çağıracak.
* Ben zaten onun suçlu olduğunu baştan biliyordum.
* Göreceksiniz, son şiirlerinde de ayrılık ve ölüm üzerine konuşup bizleri hayal kırıklığına uğratacak.
* Bu çocuğun bir baltaya sap olamayacağı baştan belliydi.

Öneri Bildiren Cümleler :
Bir sorunu çözmek, herhangi bir konuda yol gösterip bilgi ve fikir vermek amacıyla, öne sürülen görüşü, düşünceyi ve teklifi içeren cümlelere öneri bildiren cümleler denir. Örnek :
* Kitabın sonuna bir de kaynakça konsa iyi olur.
* Konuyu iyice anlamak istiyorsan, önce tekrar et, sonra da bol bol soru çöz.
* Oyunda günlük yaşamın derinliğine fazlaca girilmeseydi, oyun daha derli toplu olurdu.
* Siyah eteğin üstüne mavi desenli gömleğini giyersen sana daha çok yakışır.

Üslupla ilgili Cümleler :
Bir yazar ya da bir eserin dil ve anlatım özelliklerine üslup denir. Üslubun iki boyutu vardır. Biri yazarın tekniği, kurgusuyla; diğeri dil ve anlatım özellikleriyle ilgilidir. Herhangi bir metne yönelttiğimiz “Nasıl anlatılmış?” sorusuna dil ve anlatımla ilgili bir yanıt alırız ve aldığımız bu yanıt, yazarın üslubunu ortaya koyar. Örnek :
* İlk kitabında Halk edebiyatı söyleyişiyle yazdığı küçük şiirler vardı.
* Tasvir bölümlerinde dili iyice ağırlaşmış; yazar söz oyunlarına sık sık başvurarak sıfatlı, mecazlı ve sanatlı bir anlatım kullanmıştır.
* Kısa ve özlü bir anlatım, devrik cümleler, eserine en belirgin özelliğidir.

Olasılık – Olabilirlilik Cümleleri :
Olasılık, kesinliği olmaksızın bir olay ya da durumun ortaya çıkmasının beklenilmesidir. Bu tür yargılar kesinlik anlamı taşımaz. Örnek :
* Yarın işe biraz geç gelebilirim.
* Şimdi bizim oralara da bahar gelmiştir.
* Sınav zamanı yaklaştı, herhalde düzenli bir çalışma yapıyordur.
* Durumu çok iyi, bu çocuğa küçük bir yardımda bulunur sanıyorum.

Eşitliğin Söz Konusu Olup Olmadığını Bildiren Cümleler :
Kimi cümleler, herhangi bir şeyin ortadan ya da eşit biçimde bölündüğü anlamı taşır. Bu tür yargılarda eşitlik söz konusudur. Ancak kimi cümlelerde herhangi bir şeyin ortadan veya eşit olarak bölünmediği anlamı vardır ya da eşitliğin olduğuna dair herhangi bir ipucu verilmemiştir. Bu tür cümleler de eşitlik söz konusu değildir. Örnek:
* Harçlıklarını kardeş payı yaparak birkaç gün idare ettiler. (Eşitlik Anlamı)
* Bir elmayı yarı yarıya paylaşıp yediler. (Eşitlik Anlamı)
* Kardeşler, mirastan paylarına düşeni alıp, sessizce ayrıldılar. (Eşitlik söz konusu değil)
* Şirketin karını hisseleri oranında paylaştılar. (Eşitlik söz konusu değil)

Gerçekleşmemiş Bir Beklentiyi Dile Getiren Cümleler :
Beklenti, bir olgunun sonunda gerçekleşmesi beklenen sonuç, bireyin, belli şart ve durumların alacağı biçimler veya kendisinden beklenenler konusundaki ön görüşü anlamına gelir. Bu tanımlamaya bağlı olarak kimi cümlelerde bir beklentinin gerçekleşmediği yönünde bir anlam ve yargı görülür. Örnek :
* Ankara’ya geldiğinde beni arar sanmıştım.
* Bizi bu sefer daha sıcak karşılayacağını düşünmüştük.
* Yıl boyunca çalışıp didindiğini görünce iyi bir okula gireceğini zannediyordum.
* Bu işten daha çok para kazanacağımızı ummuştuk.

Gerçekte Var Olmayıp Öyle Sanılma Anlamı Taşıyan Cümleler :
Kimi cümleler, herhangi bir olgu gerçekte var olmadığı halde, kişinin bu olgunun var olduğunu zannetmesi anlamını taşır. Örnek :
* Ben onun kardeşi değil, düşmanıydım sanki.
* Adama bak, sanki para vermiş de karşılığını bekliyor.
* Arkadaşı soruları çözdükçe, kendisi çözüyor gibi seviniyordu.

Hayıflanma – Üzülme Anlamı Taşıyan Cümleler :
Hayıflanma cümleleri bir olay, durum ve kişi karşısında üzülme ya da yerinme anlamlarını taşır. Örnek :
* Kuşlar göç ediyor, ne yazık ki kış geliyor.
* O güzelim kız, birkaç yılda çöküp yaşlandı.
* Yüreğinin acısını, yılların izini taşıyordu yüzündeki derin çizgiler.
* Zavallı adam, çocuklarını yetiştirebilmek için ne acılar çekti.

Sitem – Kızgınlık Anlamı Taşıyan Cümleler :
Sözü ya da hareketleriyle, birinin, bir kimseyi kırdığını, üzdüğünü veya gücendirdiğini öfkelenmeden dile getiren cümleler sitem anlatımlı; sözü söyleyenin bir kişiye kızdığını anlatan cümlelerse kızgınlık anlamlı cümlelerdir. Örnek :
* Her hafta sonu toplanıp kıra gidersiniz de beni çağırmazsınız.
* İnsan, kendisine bunca emeği geçen insanı bir kere de olsa arayıp sorar.
* Dediklerimi yapma da göreyim seni!
* Sen kim oluyorsun da bana karşı böyle konuşuyorsun!

Yapıtın Konusuna Değinen Cümleler :
Bir anlatımda verilmek istenen öz, düşünce ve duygu bütününe içerik adı verilirken kimi cümleler, herhangi bir yapıtın konusuna ya da özün ne olduğuna yani içeriğine değinir. Örnek :
* Cahit Sıtkı’nın şiirlerinde genel olarak ölüm ve yalnızlık teması ele alınıyor.
* Romanda kent insanlarının bireyci yaşamları ve bunun yarattığı bunalımlar anlatılmış.
* Ömer Seyfettin, kimi öykülerinde çocukluk ve askerlik anılarını işliyor.
* Ziya Osman Saba, yalın ve içten bir anlatımla yoksul yaşamlara karşı duyduğu ezikliği anlatır bu şiirinde.

Aşamalı Bir Durumu Bildiren Cümleler :
Aşamalı bir anlam içeren cümlelerde, bir durumun gitgide ilerlemesi anlamı vardır. Örnek :
* Zavallı kadın sürekli zayıflıyor, her geçen gün biraz daha küçülüyordu.
* Uçak önce havalandı, sonra yavaş yavaş bulutların arasında kayboldu.
* Hastamız günden güne iyiye gidiyor.
* Kurşun sırtından girince, asker önce dizlerinin üzerine çöktü, sonra boylu boyunca yere yığıldı.

Beğenme – Takdir Etme Anlamı İçeren Cümleler :
Beğenme, takdir etme anlamı içeren cümleler, herhangi bir şeye yönelik beğeniyi, övgüyü dile getiren cümlelerdir. Örnek :
* Aşkolsun delikanlıya, rakibinin sırtını bir hamlede yere getirdi.
* Her türlü rezaletin yaşandığı bu çevrede dürüst ve tertemiz bir insan olarak yetişti.
* Eserlerinde yapaylığa kaçmadan içten ve yalın bir söyleyişle dile getirir duygularını.
* Bozkırın ortasında açılmış sapsarı bir çiçektir bu şiirler.

V – Anlam İlişkilerine Göre Cümleler :

Bileşik ve sıralı cümlelerde birden çok yargı, önerme bulunur. Genellikle Bu yargılar arasında ya da tek yargılı anlatımlarda değişik amaçlarla değişik anlam ilişkileri kurulabilir. Bağlaçlar, ilgeçler ya da diğer dil birimleriyle kurulan anlam ilişkilerinin başlıcaları şunlardır:

Neden – Sonuç İlişkili Cümleler :
Bir cümlede ifade edilen yargılardan birinin neden, diğerinin sonuç olabilecek biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan cümleler, neden sonuç anlamı taşır. Bir cümlede neden sonuç ilişkisi genellikle “için, ile, den dolayı, den ötürü” ilgeçleriyle kurulabileceği gibi “den / dan” eki ya da kimi bağlaç ve sözcüklerle de kurulabilir. Böyle cümlelerde “neden” bildiren kısım başta ya da sonda olabilir. Örnek :
*Yoğun kar yağışı yüzünden Ankara – İstanbul seferleri iptal edilmiş.
* Elindeki işi bitiremediğinden bir hafta kadar yeni bir iş alamayacağını söyledi.
* Derslere sürekli geç gelmesi ve ödevlerini zamanında yapmaması öğretmenini çok kızdırıyordu.

UYARI :
“-den” ekiyle “dolayı” ve “ötürü” ilgeçlerinin birlikte kullanılması genellikle gereksiz sözcük kullanımından kaynaklanan anlatım bozukluğu yaratır. Ancak anlatım bozukluğu olmayan kullanımları da vardır. Örnek :
* Sizi sevdiğimden dolayı böyle davranıyorum. (“dolayı” ilgeci gereksiz kullanılmış)
* Bundan dolayı akşam size gelemeyiz. (anlatım bozukluğu yok)

Amaç – Sonuç İlişkili Cümleler :
Sonuç bildiren bir yargıyla o sonucun hangi amaçla yapıldığını anlatan bir başka yargıdan oluşan cümlelerdir. Bu ilişki “-mek / -mak için, -mek / -mak üzere” ilgeçleri ya da “-e , -a” ekiyle kurulur. Örnek :
* Biraz hava almak ve dinlenmek için arkadaşlarıyla Pazar günü pikniğe gideceklermiş.
* Onunla bu durumu bütün ayrıntılarıyla değerlendirmek üzere tekrar bir araya geleceğiz.
* Okula onu görmeye gittim.

Açıklama İlişkili Cümleler :
Açıklama, bilinmeyeni bilinir kılmaktır. Bir kavram, durum ya da olguyla ilgili bilgi vermek amacıyla kurulan cümleler, açıklama nitelikli cümlelerdir. Açıklama belirten cümlelerde yargılar arasındaki bağlantı bağlaçlarla kurulur. Örnek :
* Bugün okula gitmeyeceğim; çünkü hastayım.
* Yüzünden düşen bin parça, anlaşılan üzgünsün.

Koşul İlişkili Cümleler :
Bir durumun, yargının oluşmasını, gerçekleşmesini, bir diğer yargı ile, anlatılan koşulun olmasına bağlayan cümlelerdir. Bu ilişki genellikle “-se / -sa” dilek koşul kip ekiyle, “ise” ek-eylemi ya da bağlaçlarla sağlanır. Örnek :
* Annem sana baktıkça gençlik yıllarını anımsadığını söylüyor.
* Sinemaya gideceksin; ancak önce ödevlerini bitir.
* İstediğin her şeyi alırım, yeter ki sınıfını geç.
* Git; ama saat on ikiden önce evde ol.
* Buraya gelirse görüşebiliriz.

Karşılaştırma Cümleleri :
Karşılaştırma, birbirleriyle ilişkili iki varlık, iki kavram ya da herhangi iki şeyi, ortak olan ya da olmayan yönleriyle anlatmaktır. Karşılaştırma cümlelerinde; karşılaştırma ilişkisi “gibi, kadar, daha, en…” gibi bağlaç, ilgeç ve belirteçlerle kurulur. Örnek :
* Haber alma gereksinimini en iyi karşılayan iletişim aracı televizyondur.
* Hiçbirimiz onun kadar duyarlı ve hoşgörülü değildik.
* Kendi yaşıtı insanlardan daha genç ve daha diri bir görünüşü vardı.

Cümle Tamamlama :
Kimi zaman bir yargı bütünlüğünden bir sözcük yada sözcük öbeği çıkarılmış olabilir. Yargının anlamsal ve anlatımsal bütünlüğü göz önünde bulundurularak bu eksik tamamlanır.

Tamamlanacak ve tamamlayacak cümleler ya da sözler arasında;
* Anlamsal ilişki doğru kurulmalıdır.
* Zaman ve kişi yönünden uyum olmalıdır.
* Cümleleri anlamca bağlamak için uygun bağlaçlar kullanılmalıdır.

Örnek : İnsanlar bilerek ya da bilmeyerek doğanın dengesini bozuyorlar, sonra aynı doğayı korumak için sempozyumlar düzenleyip, dernekler kuruyorlar; çünkü…
* Doğanın kendileri için yaşamsal değerini biliyorlar.
* Yanlış yaptıklarının bilincindeler.
* Kendilerini affettirmek istiyorlar.
* Doğayı taklit etmek istiyorlar.

İcra Hukuku

, hukukun varoluş amacı olan “hukuki himaye” kavramını yoğun olarak uygulamaya geçiren bir daldır. İcra hukukunun temel amacı, borçlular karşısında alacaklıların haklarını korumaktır. Bu gayeye uygun olarak işleyen icra prosedüründe, maddi hukuk taleplerinin devlet kuvveti ile gerçekleştirilmesinde, diğer hak sahiplerinin menfaati ihlal edilebilir.

İşte bu sakıncayı önlemek amacıyla menfaatleri tehlikede olan hak sahiplerine, haklarını korumaları için olanaklar sağlayan müesseseler düzenlenmiştir.

İstihkak davaları da bu koruyucu müesseselerden biridir. Sadece İcra ve İflas Kanunumuzda değil Medeni Kanunumuzda da düzenlenen bu dava türü, uygulamada Eşya Hukukunda “adi istihkak davası”, Miras Hukukunda “miras nedeniyle istihkak davası” ve İcra Hukukunda da “haciz ve iflas nedeniyle istihkak davası” olarak isimlendirilerek karışıklığı önleme amacı güdülmüştür.

Bu çalışmamızda, istihkak davaları İcra Hukuku yönünden ele alınacak, hacizden doğan istihkak davalarının üzerinde  ayrıntılı olarak durulacaktır.

Çalışmamızın başında istihkak ve istihkak iddiası kavramları açıklığa kavuşturulduktan sonra istihkak davası prosedürü çeşitli alt başlıklar ve ihtimaller dahilinde incelenecektir.

Ve nihayet çalışmamız genel bir değerlendirmeyle sona erdirilecektir.

MAHCUZ MALA İSTİHKAK DAVASI PROSEDÜRÜ

I- İSTİHKAK KAVRAMI

Sözlük anlamında istihkak; hal istemek, hak ediş, bir şey üzerinde hak iddiasında bulunma demektir. Başka bir deyişle bir şeyin birisi için sabit bir hak olmasının meydana çıkmasıdır.

İstihkak davası ise, taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde mülkiyet veya diğer bir ayni hak iddiasında bulunmayı konu alan dava olarak tanımlanmıştır.

İstihkak davalarının gayesi, mülkiyet hakkını tespit olmayıp bu hakkın muhtevasına uygun fiili bir durum yaratmak yani şeyin malike iadesini temin etmektir.Böylece hem üçüncü kişilerin hakkı korunacak,  hem de kötüniyetli borçlu ve üçüncü kişilerin alacaklının hakkını almasına engel olunacaktır.

II- DAVANIN AÇILMASI İÇİN GEREKLİ OLAN ŞARTLAR

1) Usulüne Uygun Bir Haciz İşlemi

İstihkak davasının açılması için gerekli olan en önemli şart, borçluya ait olduğu düşünülen bir malın haczedilmesidir. Bu haczin kesin haciz, ihtiyati haciz veya geçici bir haciz olması fark doğurmaz.

İİK 85/I’de de belirtildiği üzere, haciz ancak “borçlunun kendi yedinde veya üçüncü şahısta olan menkul mallarıyla gayrimenkulleri,alacak ve hakları” üzerine konabilir. Üçüncü şahısların bunlar üzerinde iddia ettikleri haklar nazara alınmaksızın haciz icra olunur. Burada önemli olan haczin sadece borçlunun malları üzerine konabilmesidir çünkü haciz yoluyla takipte borçlu, bütün malvarlığıyla sorumludur. Malın haciz sırasında borçlunun veya üçüncü şahsın elinde bulunması dahi önemsizdir.

Yine de, İİK 85/II’ye göre “borçlu tarafından başkasına ait olduğunu beyan edilen veya üçüncü şahıs tarafından ihtiyaten haczedilmiş yahut istihkak iddia edilmiş malların haczi en sonraya bırakılır.” Alacaklının üçüncü şahsa aidiyeti aşikar bir malın haczini istemesi hakkın suiistimali olacağından böyle bir talep  nazara alınmamalıdır.

Davanın açılabilmesi için sadece haciz işleminin gerçekleştirilmiş olması değil, bu işlemin aynı zamanda usulüne uygun olması gerekir.

2) İstihkak İddiası

Haczedilen mal üzerinde ayni bir hakkı bulunduğunu ileri süren üçüncü şahsın bu iddiası bir dava ikamesine muadil değildir. Bu iddia ile istihkak davası açılmış olmaz. Üçüncü şahıs, mahcuz mal üzerinde ayni bir hakkı bulunduğunu beyan etmekle, sadece bir istihkak iddiasında bulunmuştur. İstihkak iddiasının bir davaya müncer olabilmesi için, icra dairesince ve taraflarca ifası gereken ihzari bir takım muamelelere ihtiyaç vardır.

İcra ve iflas kanunu, istihkak iddiasının dava safhasına intikalini mal borçlunun elinde iken haczedildiği takdirde, malın üçüncü şahsın zilyetliğinde iken haczedilmesi halinde olduğundan daha fazla geciktirmiştir. Zira eğer mal borçlunun zilyetliğinde ise, istihkak iddiasına itiraz icra dairesine yapılacak beyanla olduğu ve bu beyan işi hemen dava safhasına götürmeye yetmediği halde, mal borçlunun değil de üçüncü şahsın elinde haczedilirse itiraz istihkak iddiasında bulunana doğrudan doğruya dava açmak suretiyle olur.Bu hususa çalışmanın ilerleyen bölümlerinde temas edilecektir.

3) İstihkak İddiasına Konu Olan Haklar

Kanun mahcuz mal üzerinde üçüncü şahsın hangi hakları iddia edebileceği hususuna 96. ve 99. maddelerde değinmiştir. İlk bakışta tahdidi bir sayım olarak kabul edilebilecek olan haklar gerek İsviçre gerekse Türk tatbikatı tarafından genişletilmiştir. Nitekim İsviçre doktrin ve tatbikatında mahcuz mala istihkak davasının bütün ayni hak iddialarına genişletilmesi fikri revaçtadır. Bu görüşe dayanarak kanunun sayımının tahdidi olmadığı söylenebilir. Ancak üçüncü şahısların münhasıran şahsi haklara dayanarak mahcuz mallar hakkındaki iddiaları da nazara alınmaz.

Fakat Türk tatbikatı, başkasının arsası üzerine inşa edilmiş olan bina hakkında aslında levazım sahibinin hakkı ayni olmayıp şahsi bir hak olduğu halde malzeme sahibine mahcuz mala istihkak davası açma imkanı vermiştir. Yine tatbikat, kiraladığı yerdeki mahsulün haczi üzerine, mahsulü yetiştiren kiracının- mülkiyet hakkını haiz olmadığı halde- istihkak davası açmasına imkan vermiştir.

a. Mülkiyet Hakkı

MK. 618. maddeye göre, bir şeye malik olan kimse o şeyle yasa çerçevesinde dilediği gibi tasarruf etmek hakkını taşır. Haksız olarak o şeye el koyan herkese karşı istihkak davası açabilir ve her çeşit müdahalenin önlenmesini isteyebilir.Buna göre, istihkak iddiasında bulunmanın en doğal şekli, o mal üzerinde mülkiyet hakkı ileri sürülmesidir. İleri sürülen mülkiyet hakkı müstakil, müşterek ve iştirak halinde bulunabilir.

MK. 619’a göre bir şeyin tamamlayıcı parçaları asıl şeyden ayrı olarak haczedilemeyeceklerinden ayrı bir istihkak davasına konu edilemezler. Yani malikin dışındaki kişiler tamamlayıcı parçalarda bağımsız olarak malik sayılamaz ve bu kişiler istihkak iddiasında bulunamazlar. Tabii semereler (MK. 620) ve teferruatta ise aksi bir uygulama söz konusudur. MK. 621’e göre teferruat üzerinde, asıl şeyden ayrı olarak mülkiyet hakkı ileri sürülebildiğine göre teferruat için istihkak iddiasında bulunulabilir.

b. Rehin Hakkı

Alacaklar için öngörülen teminat genellikle şahsi ve ayni olmak üzere ikiye ayrılır. Şahsi teminata tipik örnek “kefalet” ve ayni teminata da “rehin”dir.

Rehin konusunu nesneler oluşturur. Ancak Medeni Kanunumuzda, alacaklar ve diğer haklar üzerinde de rehin hakkının oluşturulabileceği öngörülmüştür.

Rehin hakkı konusuna göre taşınmaz ve taşınır rehni diye ikiye ayrılabilir.

Rehin hakkının da istihkak davasına konu olabileceği İİK. 96 ve 97’de açıkça düzenlenmiştir.

Taşınır malın alacaklıya teslimi ile taşınır rehni kurulduğuna göre, borçlunun elinde bulunan bir mal üzerinde kural olarak rehin hakkı kurulamaz. Çünkü hükmen teslim taşınır rehninde kabul edilmemiştir. Ancak teslimsiz rehinlerde, örneğin ticari işletme rehni ile hayvan rehninde üçüncü kişi rehin hakkını ileri sürerek istihkak iddiasında bulunabilir. MK. 864-867’de düzenlenmiş bulunan hapis hakkı da İİK 23 gereğince bir taşınır rehni türü olduğundan, hapis hakkı sahibi alacaklının bu hakkına dayanarak istihkak iddiasında bulunması mümkündür.Zira hapis hakkı sahibinin hakkı, alacaklının hakkından önce gelir.

c. Rehin Hakkı Dışındaki Sınırlı Ayni Haklar

İrtifak hakkı, intifa, sükna hakkı ve taşınmaz mükellefiyetine dayanılarak da haczedilen mala istihkak iddia edilebileceği hukukçular arasında ittifakla kabul edilmiş bulunulmaktadır. Kanunun sınırlı ayni haklardan sadece rehin hakkını zikretmiş olması bir misal hükmündedir.

İstihkak iddiası sınırlı ayni haklara dayanıyorsa, malın haczi bu ayni haklar ihlal edilmemek kaydı ile yapılır. Yani bu mallar üzerlerindeki yükümlülükle birlikte haczedilir.

Kişisel Haklar

Üçüncü kişiler, kural olarak kişisel haklarını ileri sürerek mahcuz mallar üzerinde istihkak iddiasında bulunamazlar. Ancak, hacizden önce oluşan bazı kişisel haklar üzerinde istihkak iddiası ileri sürülebilir:

1.  “Tercih edilmesi gereken kişisel haklar” denilebilecek olan ve niteliği gereği hacizden önce gelmesi gereken kişisel haklar, istihkak davasına dayanak teşkil edebilir. Örneğin: hasılat kiracısının yetiştirdiği ürün üzerinde arazi sahibinin alacaklısına karşı hacizden önceki kira sözleşmesinden doğan kişisel hakka dayanarak istihkak iddiasında bulunması, malik olmayan kimsenin başkasına kiraya verdiği şeyi kiracıdan geri isteme hakkı….vs.

2.  “Kuvvetlendirilmiş kişisel haklar”, tapuya şerh verilmek suretiyle ayni hak etkisi kazanabilen kişisel haklardır. Şerh ile bu kişisel haklar ayni hak niteliği kazanamaz. Ancak şerh edilmeyen diğer kişisel haklara göre daha kuvvetli bir nitelik gösterebilir.

Bunlara örnek olarak; şufa (MK. 658), vefa ve iştira hakları (MK. 660) gösterilebilir.

Doktrinde bu hakların istihkak iddiasına konu olup olmayacağı tartışmalıdır:

Jaeger ve Uyar, bu hakların istihkak iddiasına konu olabileceği kanaatindeyken Yargıtay ise 1940 tarihli içtihadı birleştirme kararında tapuya şerh verilmiş şufa hakkı sahibinin istihkak iddiasında bulunma hakkını sınırlamıştır.

3.  Hacizden doğan istihkak iddia ve davaları bakımından “mülkiyeti muhafaza kaydıyla yapılan satışlar” dahi (MK. 688) önem arz etmektedir.

Geçerli bir mülkiyeti muhafaza sözleşmesi ile satılmış olan taşınır malların henüz alıcının satış bedelinin tamamını ödeyerek malik durumuna gelmediği dönemde haczedilmesi halinde üç varsayımla karşılaşılır:

  • Malın satıcı tarafından haczi

Satıcı malik, taksidin ödenmemesindeki temerrüdden dolayı akitten rücu ederek malı geriye alabilir ya da ödenmeyen taksitler için cebri icraya girişebilir. Bu durumda takipte, kendisine ait malın haczini bizzat istemesi halinde o şey üzerindeki mülkiyetten vazgeçmiş sayılır.

  • Malın, satıcının alacaklıları tarafından haczi

Alıcı mütemerrit değilse, satıcının alacaklıları garanti altında bulunan taksit alacaklarını haczedebilirler.Malı haczetmeleri durumunda alıcı, istihkak iddiasını ileri sürebilir.

Alıcı mütemerrit ise, alacaklılar bizzat malı haczedebilirler. Bu halde borçlu temerrüt nedeniyle fesih hakkını kullanmazsa haciz koyduran alacaklı İİK. 94 uyarınca bu yetkinin kendisine tanınmasını icra dairesinden isteyebilir.

  • Malın, alıcının alacaklıları tarafından haczi

Alıcı malın taksitlerini ödemede mütemerrit ise, satıcı mukaveleden rücu ile şeyin istihkakına gidebilir.

Alıcı malın taksitlerini ödemede mütemerrit değilse, alıcının alacaklıları mülkiyeti muhafaza kaydıyla satılan malı haczedebilirler. Ancak satıcıya, alıcı aleyhine icra takibine girişen üçüncü şahıslar karşısında bakiye kalan alacağı miktarınca  rüçhan hakkı tanınarak artan kısım için haczin devam ettirilmesi icap eder.

4.  Üçüncü kişi, borçluya ait taşınmazı “satış vaadi sözleşmesi” ile satın almış ve bu sözleşmeyi de tapuda işletmişse, bu şerhten sonra o taşınmaz üzerine konulacak -ipotek, haciz gibi- sınırlamalar kendisini etkilemeyeceğinden, sahip olduğu ve tapuya şerh ettiği hakka dayanarak istihkak iddiasında bulunabilir.

d. İstihkak İddiasının Diğer Konuları

i. Alacaklar Üzerinde İstihkak İddiası

Borçlu, takip alacaklısına borçlu olduğu gibi üçüncü kişilerden de alacaklı olabilir. İşte bu alacak üzerinde başka bir üçüncü kişi, bu alacağın takip borçlusuna değil de kendisine ait olduğunu istihkak iddiası biçiminde ileri sürebilir.

Alacağın kıymetli evraka bağlı olması da istihkak davasını kimlerin açacağı yönünden önem arz etmektedir. Bilindiği üzere kıymetli evrakta hak, yani alacak senette mündemiçtir. Kıymetli evrak kimin elindeyse, hak sahibi odur. Bunun aksini ileri süren kimse, istihkak davasını açmakla yükümlüdür.

ii. Adi Ortaklıkta İstihkak İddiası

1. Ortağın kişisel alacaklılarının ortağı takibi

BK. 534’e göre; adi ortaklıklarda, adi ortaklardan birinin kişisel borcundan dolayı, ortaklık malvarlığına –teknik olarak- haciz konulamaz. Ancak borçlu ortağın tasfiye payına haciz konulabilir. Eğer ortaklık malları haczedilmişse, diğer ortak(lar) istihkak iddiasında bulunarak bu haczi kaldırtabilir.

2. Ortağın kişisel alacaklılarının adi ortaklığı takibi

Adi ortaklığın tüzel kişiliği olmadığı için ortağın kişisel alacaklısı adi ortaklık aleyhine icra takibinde bulunamaz. Hatta, söz konusu olan borç, ortakların borcu olmadığı için, alacaklı her bir ortağa ayrı ayrı icra takibi de yapamaz.

III.İSTİHKAK DAVASI PROSEDÜRÜ

Mahcuz mala istihkak davasında mahcuz mal, borçlunun elinde ise İİK. 97 uyarınca üçüncü şahıs davayı alacaklıya karşı açacaktır. Fakat mal üçüncü şahsın elinde ise, bu halde davayı alacaklının İİK. 99 uyarınca üçüncü şahsa karşı açması gerekir. Buradan da anlaşıldığı gibi, davada taraf rolleri, malın borçlu veya üçüncü şahsın elinde bulunmasına göre değişiklik arz etmektedir.

Prosedürü bu anlamda farklı başlıklarda incelemeden önce kanunda belirtilen “elde bulundurma” kavramı ile anlatılmak istenen şeye kısaca değinelim:

Hacizli malı elde bulundurma, hukuki bir kavram olan zilyetliğin karşıtı olarak kullanılmamıştır. Kastedilen hususun, zilyetliğin maddi ve harici öğesi olan “şey üzerinde egemenlik, fiili tasarruf kudreti” olduğu doktrinde oybirliğiyle kabul edilmiştir.

Taşınırlar için geçerli olan bu kural taşınmazlar için söz konusu değildir. Taşınmaz, tapu sicilinde kimin adına kayıtlı gözüküyorsa onun malı sayılır ve ancak onun borcundan dolayı haczedilebilir. Yani sicil zilyetliğine kim sahip ise onun malı elinde bulundurduğu kabul edilir.

Kıymetli evraka bağlı haklara, bunları fiilen elinde bulunduran kimse zilyet sayılır.

Diğer alacaklarda ise, elinde bulundurma koşulunu, “hak üzerinde fiilen tasarruf edebilmek olanağına sahip olan kimse” gerçekleştirir.

Malı muhtelif şahıslar ellerinde bulunduruyorlarsa; örneğin, borçlu ile istihkak iddiasında bulunan üçüncü kişi haczedilen menkul malı birlikte ellerinde bulunduruyorlarsa, hacizli mal İİK. 97 a’ya göre borçlunun elinde sayılır.

Bunlar dışında, kiralanan yerde bulunan malları, kiracının elinde bulundurduğu kabul edilir. Ancak kiracı kiralanmış olan yerde bilfiil oturmuyorsa, o yerde bulunan şeylerde artık zilyed sayılmaz; zilyed, bu malları fiilen kullanan kimsedir.

a. Malın Borçlunun Elinde Bulunması Hali

b. İstihkak iddiasında bulunulması

İstihkak iddiası haczedilen mal üzerinde üçüncü kişinin mülkiyet veya rehin hakkı iddia etmesi veya borçlu tarafından, haczedilen malın üçüncü kişinin mülkü veya rehni olduğunu ileri sürmesidir.

Sözlü veya yazılı olabilen İstihkak iddiası iki şekilde ileri sürülebilir:

i. Haciz sırasında

Borçlunun elinde bulunan mal haczedilirken, borçlu bu malı başkasının mülkü veya rehni olarak gösterdiği veya borçlunun elinde iken haczedilen mal üzerinde bir üçüncü kişi tarafından mülkiyet veya rehin hakkı iddia edildiği takdirde, haczi yapan memur bu istihkak iddiasını haciz tutanağına geçirir ve iddia ve alacaklı ile borçluya bildirilir.

Haczin öğrenildiği tarihten itibaren yedi gün içinde

Üçüncü şahıs, haciz zamanında işe müdahale edebilecek durumda bulunmuyorsa, İİK. 97/9 uyarınca mahcuz mal ve satışı sonucu elde edilen para (pretium succedit in locum rei) memurun elinde bulunduğu müddetçe istihkak talebinde bulunmak hakkına sahiptir. Ancak paraların paylaştırılmasından sonra bu davanın açılmasına imkan verilmemiştir.

Bu durumda üçüncü kişi ancak haczi öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içerisinde istihkak iddiasında bulunabilir.

Yedi günlük istihkak iddiasında bulunma süresi hak düşürücü süre olup İcra dairesince doğrudan doğruya gözetilir. Yedi gün içinde istihkak iddiasında bulunulmazsa artık o takipte bu iddiayı ileri sürme hakkı kaybedilmiş olur.Borçlunun elinde iken haczedilen bir mal hakkında bir üçüncü kişi icra dairesine gelerek istihkak iddiasında bulunursa, bu istihkak iddiası da haciz tutanağına geçirilir.

Ayrıca İİK 103’e göre yapılacak bu bildirimle, bu iddiaya karşı itirazları olup olmadığını bildirmek üzere alacaklı ve borçluya üç günlük süre verilir. Üç günlük süre verilmeden yapılan tebligatlar geçersizdir.

Haczin Öğrenilmesinin İspatı ve Kanuni Karine

Alacaklı, yedi günlük istihkak süresinin geçirildiğini, müddeinin daha önce haczi öğrendiğini iddia ettiği takdirde bunu kendisi kanıtlamalıdır. Aksi takdirde istihkak müddeisinin bildirdiği tarih haczi öğrenme tarihi sayılır.

Tüzel kişilerde haczi öğrenme tarihi, dava açmaya yetkili makamın öğrenme günüdür.

İştirak halinde bulunan bir mal veya miras payının haczi halinde paydaşlardan en sonuncusunun öğrenme tarihi haczi öğrenme olarak kabul edilir.

Kanuni tarafından düzenlenen bir karineye göre ise, istihkak iddiasının yapıldığı tarihte veya istihkak davasının açıldığı tarihte istihkak müddeisi ile birlikte oturan kimseler veya bu şahısların ortakları, iddianın yapıldığı tarihte veya davanın  açıldığı tarihte malın haczini öğrenmiş sayılırlar.

c. İstihkak İddiasına İtiraz Edilmemesi

İİK. 96/II’ye göre; alacaklı ya da borçlu, icra dairesi tarafından kendilerine tanınan üç günlük süre içinde istihkak iddiasına itiraz etmezlerse, istihkak iddiasını kabul etmiş sayılırlar. Buna göre de, istihkak iddiası olarak ileri sürülen hak mülkiyet hakkı ise, mal üzerindeki haciz kaldırılır; ileri sürülen hak sınırlı ayni hak ise, mal bu sınırlı ayni hak ile kısıtlı olarak haczedilmiş sayılır.

d. İstihkak iddiasına İtiraz Edilmesi

İİK. 97/I’e göre; alacaklı ve borçlu, kendisine verilen üç günlük süre içinde sözlü ya da yazılı olarak üçüncü kişinin istihkak iddiasına itiraz ederse, icra müdürü dosyayı hemen icra tetkik merciine verir.Bunun için itirazda bulunanların bir istemine gerek yoktur.

İcra müdürünün, istihkak iddiası üzerine 97.maddeye göre işlem yapmaması, süresiz şikayet konusu olur.

Tetkik merci, dosyayı inceler ve gerekirse ilgilileri duruşmaya çağırır. Yapacağı araştırma ve inceleme sonunda varacağı kanıya göre takibin devamı veya ertelenmesi hakkında bir karar verir. Tetkik merciinin, istihkak iddiasının esası hakkında karar vermesi isabetsiz ve yasaya aykırı olur.

Tetkik mercii, kural olarak istihkak iddia edilen mal hakkındaki takibin ertelenmesine karar verir; bu halde üçüncü kişiden haksız çıktığı takdirde alacaklının olası zararına karşı İİK. 36’da gösterilen bir teminat alınır. Bu teminatın cins ve tutarı mevcut delillerin niteliğine göre takdir olunur. Fakat merci, istihkak iddiasının doğruluğuna kanaat getirirse davacıyı teminattan muaf tutabilir.

Ancak, istihkak davasının üçüncü kişi tarafından sırf satışı geri bırakmak amacıyla kötüye kullanıldığını kabul etmek için ciddi sebepler bulunduğu takdirde, tetkik merci takibin devamına karar verir.

İİK. 97/V’e göre, takibin devamına ilişkin tetkik merci kararı temyiz edilemez.

Takibin ertelenmesi veya devamı hakkındaki kararın istihkak iddiasında bulunana tebliği üzerine dava aşaması başlar.

e. İstihkak Davası

i. Davanın Açılması

İİK. 97/VI’ya göre; Üçüncü kişi, takibin ertelenmesi veya devamına ilişkin tetkik mercii kararının kendisine tefhim veya tebliğinden itibaren yedi gün içinde istihkak davası açabilir. Aksi takdirde, haciz koydurmuş olan alacaklıya karşı istihkak iddiasından vazgeçmiş sayılır ve alacaklı artık o malın satılmasını isteyebilir.Buradaki feragat ancak derdest takip bakımından hüküm doğurur. Bu sebeple feragatin maddi hukuk münasebetine bir tesiri olmadığı gibi sonraki bir takipte de herhangi bir hükme sahip değildir.

Davanın yedi gün içinde açılması gerekse de, üçüncü kişi bu kararın tebliğini beklemeden de dava açabilir.

Buradaki yedi günlük süre hak düşürücü süre olduğundan, tetkik  mercii tarafından resen göz önünde tutulur.

Ancak kendisine istihkak talebinde bulunmak imkanı verilmemiş üçüncü şahıs, haczi edilen şey hakkında veya satılıp da bedeli henüz alacaklıya verilmemiş ise bedeli hakkında istihkak davası açabilir. Burada da üçüncü şahıs, istihkak iddia ettiği malın haczini öğrendiği tarihten itibaren yedi gün içinde davayı açması gerekir.Bu takdirde merci, takibin talik edilip edilmeyeceği hakkında acele karar verir. Mahcuz mal satılmış ise merci bedelin muhakeme neticesine kadar mevkuf tutulması veya teminatlı veya teminatsız alacaklıya verilmesi hususunda ayrıca karar verir.

ii. Davada Taraflar

Davacı: Haczi yapılan mal veya mallar borçlu elinde ise, istihkak davasını üçüncü kişi açar ve bu suretle davayı açan kimse, davacı sıfatını kazanır.

Mal veya mallar üzerinde müşterek mülkiyet varsa, maliklerden biri sadece kendi payı için dava açabilir. İştirak halinde mülkiyet varsa, davanın bütün malikler tarafından açılması gerekir.

İstihkak davasını borçlu hiçbir zaman açamaz.

Davalı:Davalı, haczi isteyen ve yaptıran ve aynı zamanda istihkak iddiasına karşı itiraz eden alacaklıdır.

Eğer haciz sırasında borçlu da malın kendisine ait olduğunu ileri sürmüşse, açılacak istihkak davasında davalı olarak gösterilir.

iii. Görev-Yetki

Görev: İİK 97/6’ya göre, istihkak davalarına bakmaya icra tetkik mercileri görevlidir.

Her ne kadar HUMK. 512/1’de “mahkeme” den söz edilmekte ise de bunu icra tetkik mercii olarak anlamak gerekir.

İİK. 261/son hükmünden, ihtiyati hacizde de istihkak prosedürünün icrai hacizlerde olduğu gibi yürütüleceği anlaşılmaktadır.

Ayrıca icra hakimliği teşkilatı olan yerlerde istihkak davalarına bu hakimler bakacaktır. İcra hakimliği olmayan yerlerde bu görev asliye hukuk hakimlerine aittir.Ancak asliye hukuk hakimi, davaya icra tetkik merci hakimi sıfatıyla baktığını tutanakta ve kararda göstermelidir.

Yetki: İstihkak davalarında yetkiye ilişkin hükümleri HUMK. düzenlemiştir. HUMK. 512’ye göre, taşınır mallarla ilgili istihkak davalarına eşyanın bulunduğu veya haczin vazolunduğu yer (icra takibinin yapıldığı icra dairesinin bulunduğu yer) mahkemesinde bakılır. Buna göre taşınır mallarla ilgili istihkak davalarına bakmaya yetkili icra tetkik mercileri:

1.        İcra takibinin yapıldığı yer icra dairesince, bu yerdeki mallara haciz konmuşsa istihkak davası burada açılır.

2.        Haczedilecek eşya icra takibinin yapıldığı yerden başka yerdeyse, haciz istinabe yoluyla yapılır. Bu durumda istihkak davası, eşyanın bulunduğu yerde açılabilir.

3.        HUMK. 9’daki  genel kurala göre dava, davalının bulunduğu yerde de açılabilir.

Taşınmaz mallara konulan hacze karşı istihkak davalarında yetkili yer, HUMK 13’e göre bu taşınmazın bulunduğu yer icra tetkik merciidir.

iv. Yargılama Usulü

Uygulanacak usul: İİK 97/XI’e göre, istihkak davasına genel hükümler dairesinde ve basit yargılama usulüne (HUMK. 507-511) göre duruşmalı olarak görülür.

İstihkak davası acele işlerden olduğundan ve bundan başka basit yargılama usulüne tabi bulunduğundan, bu davlara adli tatilde de bakılır(HUMK 176).

İspat: Uyuşmazlık konusu malın borçlunun ya da üçüncü kişinin elinde haczedilmiş olmasına göre ispat yükü yer değiştirir. Borçlunun elinde bulunduğu sırada haczedilen mallar hakkında üçüncü kişi tarafından açılan istihkak davalarında ispat yükü, davacı üçüncü kişiye düşer.

Ancak bazı kötüniyetli borçlular, genellikle borçlarını öderken alacaklılara bazı güçlükler çıkarırlar. Ya mallarını kaçırırlar ya da hileli veya danışıklı işler yaparak mal varlığını azaltırlar. İşte bu gibi hileli işlemlere ve anlaşmalara karşı borçlunun gerçek alacaklılarını korumak için, kanun istihkak davası hakkında bazı karinelerle birlikte son fıkradaki özel ispat koşulları öngörmüştür.

Bu hükümleri içeren İİK. 97/a’yı incelersek bu kanun maddesinin öncelikle karineleri düzenlediğini görürüz:

o         Bir menkul malı elinde bulunduran kimse onun maliki sayılır. Yani borçlunun, menkul bir malın maliki sayılması için asli zilyed olması şart değildir, sadece elinde bulundurmuş olması yeterlidir.

o         Borçlu ile üçüncü kişilerin menkul malı birlikte ellerinde bulundurmaları halinde dahi mal borçlu elinde sayılır.

o         Birlikte oturulan yerdeki mallardan nitelikleri itibariyle kadın, erkek, ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farzolunur.

Yukarıda açıklanan karinelerin aksini iddia eden ispatla yükümlüdür. İİK 97/a’nın son fıkrasında da bazı özel ispat koşulları düzenlenmiştir. Buna göre istihkak davacısı,

o         Malı ne suretle iktisap ettiğini yani hangi hukuki sebebe dayanarak mal üzerinde ileri sürdüğü hakkı kazanmış olduğunu ispat etmelidir.

o         Borçlunun elinde bulundurmasını gerektiren hukuki ve fiili sebep ve hadiseleri göstermek ve bunları ispat etmek zorundadır.

Ayrıca üçüncü kişi sadece malı iktisap ettiğini ispat etmekle yükümlülüğünü yerine getirmiş olmaz; iktisap olanağına da sahip olduğunu yani malın karşılığı olan parayı sağlayabilecek güçte bulunduğunu makul bir şekilde kanıtlamalıdır.

Belirtilmek gerekir ki; buradaki ispat koşulları yalnız üçüncü kişilerin açtıkları istihkak davasında söz konusudur.

Taraflar, iddia ve savunmalarını her türlü delillerle isbat edebilirler. Bu deliller; ikrar, yazılı delil, taraflar tacir ise ticari defterler, tanık, bilirkişi incelemesi, keşif, fatura ve yemin olabilir. Tarafların gösterecekleri bütün bu deliller, tetkik mercii hakimi tarafından serbestçe takdir olunur.

v. Davanın Sonuçları

– Davanın Reddi:

İstihkak davasının amacı, mahcuz mal üzerinde icra takibinin devamına olanak bulunup bulunmadığını saptamaktan ibaret olduğuna göre tetkik mercii, davacı üçüncü kişinin iddiasının haksız olduğu kanısına varırsa ve böylece dava redle sonuçlanırsa, mahcuz malın üzerindeki haczin ve icra takibinin devam edeceği kesinleşmiş olur. Böylece alacaklı, malı paraya çevirttirip alacağını alma hakkını kazanır. Takibin talikine karar alınmış idi ise bu karar da kendiliğinden kalkar.

İstihkak ilamları, İİK 363/7’ye göre kabili temyizdir. Bunun için davacı İİK.97/14 gereğince icra dairesinden mühlet(icranın geri bırakılmasını) ister. Verilen mühlet içinde Yargıtay’dan tehiri icra kararı getirilmezse takibe devam olunur.

Temyizin satışı durduracağına ilişkin İİK. 364. madde burada uygulanmaz. Çünkü bu madde, sadece takip hukukuna ilişkin kararların temyizine münhasır bir hükümdür; istihkak davalarına ilişkin kararları kapsamaz.

İstihkak davasının reddi sonucunda ayrıca davacı, İİK. 97/13 hükmünce tazminatla sorumlu olur. Önceden takibin talikine karar verilmişse, alacaklının bu yüzden tahsili geciken alacak tutarının %15’inden aşağı olmamak üzere davacıdan tazminat alınır. Bu hükme göre tazminata hükmedebilmek için davacının haksız çıkması yeterlidir, ayrıca kötüniyetli olması aranmaz.

Zarar tutarının %15’den fazla olduğu ileri sürülürse alacaklının bunu ispat etmesi gerekir.

-Davanın Kabulü:

Üçüncü kişi istihkak davasını kazandığı takdirde iddia ettiği hakkın niteliğine göre mahcuz mal üzerindeki haciz kalkar veya davacının o mal üzerindeki hakkına halel gelmemek kaydıyla devam eder.

Örneğin: Üçüncü kişinin iddia ettiği hak mülkiyet hakkı ise, mal üzerindeki haciz kalkar ve mal üçüncü kişiye verilir. Üçüncü kişinin hacizli mal üzerinde başka bir ayni hak sahibi olduğuna karar verilirse, mal bu ayni hakka zarar gelmemek şartıyla haczedilmiş olur.

İİK. 97/15’e göre haczolunan mal değerinin asgari %15’i tutarında tazminata hükmedebilmek için alacaklı veya borçlunun üçüncü kişinin istihkak iddiasına kötüniyetle  itiraz etmiş olmaları gerekir. Kötüniyetten maksat, mahcuzun üçüncü kişiye ait olduğunu bile bile istihkak iddiasına karşı koymaktır.

Üçüncü kişinin istihkak iddiasına itiraz yapılmadan doğrudan doğruya mercie dava açılırsa davacı lehine tazminata hükmedilmez.

İtiraz eden alacaklı veya borçludan hangisi kötüniyetli ise tazminat yalnız onun hakkında uygulanır.

İİK. 97. maddesinin 13. fıkrasında tazminat alacak tutarı üzerinden hükmedildiği takdirde 15. fıkrasında mahcuz malın değeri üzerinden hükmedilmektedir.

Tazminata hükmedebilmek için talebe ihtiyaç olup olmadığı ise doktrinde tartışmalıdır.

KAYGANACIOĞLU’na göre, her iki fıkradaki “tazminat alınmasına hükmolunur” sözcüklerinin emredici niteliğinden tazminata hükmedebilmek için  talebe gerek olmadığı anlamı çıkar.

ERİŞ’e göre ise, tazminata hükmedilebilmesi için davacının, davalı alacaklı veya borçlunun kötüniyetli olduğunu ileri sürerek bunu ispat etmesi yanında tazminatı da istemesi de gerekir.

UYAR’a göre de, bu maddede yer alan tazminat hükmü kamu düzeniyle ilgili olmadığı için ayrıca istemde bulunulmaması halinde Tetkik Mercii tazminata hükmedemez.

4)       Malın Üçüncü Şahsın Elinde Bulunması Hali

Alacaklının haciz istemi üzerine icra müdürü, takip konusu alacak için gerek borçlunun iş ve ev adresinde gerekse üçüncü kişilerin elinde bulunan malları haczeder ve haczedilen mallar hakkında borçlunun ve üçüncü kişilerin iddialarını haciz tutanağına yazar. Bunu takiben icra müdürü, üçüncü kişi aleyhine –tetkik merciinde- istihkak davası açmak üzere alacaklıya yedi günlük bir süre verir.

İşte İİK 99’a göre yukarda açıklandığı şekilde başlayan prosedür ile İİK 97’deki prosedür birçok açıdan benzerlikler arz etmektedir. Bu sebeple yukarıda belirtilen aşamaların tekrarı gereksiz olacağından, biz bu çalışmamızda iki düzenleme arasındaki fark ve benzerlikleri bir başlık altında toplayarak incelemeye çalışacağız:

İİK. 97 ve İİK. 99 Arasındaki Fark ve Benzerlikler

i.            İİK. 99’a göre, alacaklıya dava açmak için verilecek yedi günlük süre, icra müdürü tarafından verilecektir; yoksa icra müdürü üçüncü kişinin istihkak iddiasında bulunmasını takiben “istihkak iddiası hakkında karar verilmek üzere” dosyayı Tetkik Merciine gönderemez. Halbuki İİK. 97’ye göre bu süreyi tetkik mercii verecektir.

ii. İİK. 99,   97. maddeye göre daha basit olarak düzenlenmiştir. 99. maddede gerek alacaklıya ve gerekse borçluya istihkak iddiasına karşı itirazları olup olmadığını bildirmek hususunda tebligata gerek bulunmamaktadır.

iii.            İİK. 99’a göre, haciz edilen mal üçüncü kişinin zilyetliğinde olduğu için bu üçüncü kişinin istihkak iddiasını ileri sürmesi ile bir karara gerek olmaksızın icra takibi duracaktır. Halbuki İİK. 97’ye göre, icra takibinin durması bakımından tetkik merciinin karar vermesi gerekir.

iv.            Yedi günlük dava açma süresi, alacaklının haczi öğrendiği tarihten değil icra müdürünün süre verdiğini alacaklıya tefhim veya tebliğ ettiği tarihten itibaren işlemeye başlar.İİK 97’de de kural olarak tefhim ve tebliğ tarihi esas alınmış olunmakla birlikte kendisine istihkak talebinde bulunma imkanı tanınmamış üçüncü şahıslar bedelin alacaklıya verilmemiş olması kaydıyla haczi öğrenme tarihlerinden itibaren bedel üzerinde istihkak davası açabiliyorlardı.

v.            İİK. 99’a göre, istihkak davasını alacaklının açması ve bu davada husumeti üçüncü kişiye yöneltmesi gerekir. Yani İİK 97’ye nazaran davacı ve davalı sıfatları farklılık göstermektedir.

vi.            İİK. 99’da istihkak davasının hangi usule göre inceleneceği ve davada ispat yükünün kime ait olacağı düzenlenmemiş olmakla beraber, İİK. 97/11-12, 99.madde çerçevesinde açılacak davalarda da aynen uygulanır. Ör: Açılan istihkak davasında hacizli malı elinde bulunduran üçüncü kişi mülkiyet karinesinden yararlanacağı için ispat yükü de alacaklıdadır.

vii.       İİK. 99’da İİK.97’de öngörüldüğü gibi bir tazminat düzenlenmemiştir. Doktrinde, yasada açık bir hüküm bulunmadığından, dava sonucunda tazminata hükmedilemeyeceği, buna karşı, mahkemede ayrıca açılabilecek bir davada, eğer koşulları oluşursa tazminat istenebileceği belirtilmiştir.Nitekim ERİŞ ve KURU da bu görüştedir.

YÜKSEK MAHKEME de eski içtihatlarında bu görüşü benimsemişken, sonraki uygulamalarında aksini belirterek yeni bir içtihat oluşturmuştur.

5)       Malı Borçlu ile Üçüncü Şahsın Birlikte Elde Bulundurmaları Hali

Borçlu ile üçüncü kişinin menkul bir malı birlikte elde bulundurmaları halinde dahi, mal borçlunun elinde sayılır. Buna göre, bu halde de istihkak davasını açmak külfeti, borçlu ile birlikte malı elinde bulunduran üçüncü kişiye düşer.

Buna karşın, davayı alacaklı da açmış olabilir. Alacaklının  bu davayı açmış olması halinde, dava sırf bu nedenle reddedilemez. Davayı kim açmış olursa olsun, davada isbat külfeti üçüncü kişiye aittir.

Üçüncü kişi, İİK. 97’ye göre, alacaklıya karşı açacağı istihkak davasında yasal karinenin aksini ispat etmekle yükümlüdür. Bu yüzden de, haciz edilen mala borçlunun malik olmadığını ve kendisinin gerçek malik olduğunu ispat edecektir.

İİK 97/a’da öngörülen karineye karşılık aynı maddenin 3. cümlesinde de üçüncü kişi yararına bir karine getirilmiştir.Yukarıda ispat adı altında işlediğimiz hükme göre, “Birlikte oturulan yerdeki mallardan nitelikleri itibariyle kadın, erkek, ve çocuklara aidiyetleri açıkça anlaşılanlar veya örf ve adet, sanat, meslek veya meşgale icabı olanlar bunların farz olunur”. Bu hüküm, belirtilen  üçüncü kişilerin ispatı açısından kolaylık getirmiştir.

6)       Malın Çalınmış veya Kaybolmuş Bir Mal Olması Hali

İİK. 98’de çalınmış veya zayi olmuş mallar hakkında MK’nın 902, 903 ve 904. maddeleri saklı tutulmuştur. Yani bu şeyler hakkında MK hükümleri uyarınca istihkak davası açılabilir.

MK 902’ye göre, çalınmış veya zayi olmuş malın hakiki sahibi mahcuzun paraya çevrilmesinden ve paraların paylaştırılmasından sonra dahi çalınma ve ziya tarihinden itibaren beş sene içinde istihkak davası açabilir.

Müzayedede bu malı satın almış olan kimsenin iyiniyeti davanın kabulüne engel olmaz. Ancak satın alanın satıcıya ödediği paranın kendisine verilmesi dava açma koşuludur.

Üçüncü şahsın malını borçluya emanet etmiş olduğu durumlarda mal icra dairesi tarafından satıldıktan sonra bedeli üzerinde de alacaklıya verilinceye kadar dava açılabilir.

İİK. 98/2 uyarınca icra dairesi tarafından pazarlık suretiyle yapılan satışı, MK. 902’de öngörülen  “aleni müzayede” yani açık arttırma hükmünde saymak gerekir.

SONUÇ

Günümüzde yaşanılan ekonomik sıkıntılara paralel olarak borçlu ve alacaklı sıfatlarındaki artış, bu kişiler arasındaki problemlerin çözümünde kilit noktası olan İcra Hukukunun öneminin daha iyi kavranmasında araç olmuştur.

Menfaatlerin çatışması şeklinde karşımıza çıkan davaların çözümünde, bu menfaatler arasında bir denge kurmayı amaçlayan hukuk bilimi, bu amacı teker teker kanunlarımızda gerçeklemiş; böylece İcra ve İflas Kanunumuzda da çatışmalardan bağımsız üçüncü kişilerin hakları göz önünde bulundurulmuştur.

Bu açıdan “İstihkak Davaları”nı, “mağdurun hakkını korurken haklının mağduriyetini önleyen” davalar olarak tanımlayabiliriz.

İcra ve İflas Kanunumuzun 96 ve 99. maddeleri arasında düzenlenen bu davayı çalışmamızda ayrıntılarıyla incelemeye çalıştık.

Bu maddelerde, ağırlıklı olarak “malın borçlunun elinde bulunması hali”nin ele alınmıştır. Diğer ihtimaller, ana hatlarıyla düzenlenmiş; böylece ortaya bazı boşluklar çıkmıştır. Bu boşlukların doldurulmasında ise uygulama (yüksek mahkeme) ve doktrin büyük rol oynamıştır.

Örneğin, malın borçlunun elinde bulunması ihtimalinde yargılama usulü ve ispat da dahil olmak üzere bütün prosedür açıkça düzenlenmişken, malın üçüncü kişinin elinde bulunması ihtimalinde bu hususlara değinilmemiştir.

Her ne kadar buradaki boşluğun “bilinçli bir boşluk” olabileceği ve kanun koyucunun bir önceki ihtimalde genel bir düzenleme yaparak,bu düzenlemenin bir sonraki ihtimali de kapsamasının amaçlandığı ileri sürülebilirse de, çatışmaya sebebiyet vermemek amacıyla kanunumuzdaki boşlukların doldurulması hususunda yeni düzenlemelere gidilmelidir


ABD Ankara Barosu Dergisi

AD           Adalet Dergisi

agm adı geçen makale

E. Esas no

HD Hukuk Dairesi

HGK Hukuk Genel Kurulu

İBD İstanbul Barosu Dergisi

İç.Bir.K. İçtihadı Birleştirme Kararı

İİD İcra ve İflas Dairesi

İİK İcra ve İflas Kanunu

İÜHF İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

K. Karar no

RKD Resmi Kararlar Dergisi

vd. ve devamı

YD Yargıtay Dergisi

YKD Yargıtay Kararları Dergisi

AVRUPA SİYASİ TARİHİ

İnsanoğlu’nun yeryüzündeki yaşamını bütün yönleriyle değiştiren ve temelden etkileyen en önemli iki olay tarım ve sanayie dayalı üretim yollarının bulunmasıdır. İnsanoğlu tarıma veya sanayie dayalı uygarlıklar meydana getirmişlerdir. Tarım insan yaşamının başat geçim kaynağı olduğu sürece, uygarlıklar arasındaki etkileşim çok güçlü olamamış ve bu uygarlıklar belirli coğrafyalarla sınırlı veya yerel düzeyde kalmışlardır. Uygarlık, sanayi faaliyetlerinin başlamasıyla birlikte genişlemiş, modern teknolojik icatların ekonomik, politik ve sosyal yaşamda daha çok yer almasıyla birlikte evrensel veya global bir düzeye ulaşmıştır. Bu süreç dahilinde, uygarlık belirli ve sınırlı merkezlerden çevreye doğru yayılmıştır. Böylece, birbirleriyle etkileşimli ve geçici nitelikte olan bağımsız ekonomik ve politik birimler sistemi merkeziyetçiliğe doğru genişlemiştir. Yani, tarihsel süreç dahilinde küçük şehir-devletlerinden merkezileşmiş imparatorlukların veya güçlü merkezi devletlerin olduğu bir sisteme doğru genişleme söz konusudur. Bu düşünce dahilinde, tarihi süreç üç ana döneme ayrılabilir.

1. Ortadoğu Bölgesi’nin Üstünlüğü ve Tarıma Dayalı Uygarlıklar Dönemi (MÖ 5000-MÖ500)

A. Mezopotamya: Sümer, Akad, Babil, Asur, Elam Uygarlıkları

B. Anadolu: Hitit, Lidya, Frigya, Urartu Uygarlıkları

C. Mısır Uygarlığı

2. Uygarlığın Globalleşmeye Başlaması ve İmparatorluklar Dönemi (MÖ500-MS1500)

A. Girit, Miken, Yunan Uygarlıkları

B. Doğu Akdeniz Uygarlıkları: Fenikeliler ve İbraniler

C. Büyük İskender ve Hellenizm

D. Roma Uygarlığı

E. İslamiyet’in Doğuşu ve Yükselişi: Asrı Saadet Devri, Emeviler, Abbasiler.

F. Moğol ve Türk Milletlerinin Egemenliği: Cengizhan, Selçuklular, Osmanlılar

3. Batı Dünyasının Üstünlüğü Ele Geçirmesi (MS 1500)

Hıristiyanlık dininin MS 381 yılında Roma İmparatorluğu tarafından resmi din olarak kabul edilmiş ve Havari Sen Piyer’in Roma şehrindeki temsilcisine Papa adı verilmiştir. Böylece, Hıristiyanlık Avrupa kıtasında ekonomik, politik ve sosyal bir güç merkezi olarak ortaya çıkmıştır. Aforoz etme, Enterdi ilan ederek bütün dinsel faaliyetleri durdurma gibi yetkileri elinde bulunduran Papalık krallar, prensler ve soylular üzerinde etkinlik kazanmışlardır. Bununla birlikte, elde ettikleri toprak ve para bağışlarıyla Papalık ekonomik bakımdan da güçlenmiştir. Bu ayrıcalıkları kaybetmek istemeyen din adamları skolastik düşünce sistemini geliştirmişlerdir. Kilisenin koyduğu esasların tartışmaya kapalı ve değişmez olarak görüldüğü bu mutlak değerler sistemine dogmatizm denilmiştir.

Roma imparatorluğu ikiye bölünüp, Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla, barbar kavimler Avrupa’nın değişik bölgelerinde devletler kurmuşlardır. Bu devletlerin başında bulunan krallar kendi geleneklerini Roma kanunlarıyla birleştirerek yeni düzenlemeler yapmışlar ve topraklarını kontluklara onları da daha küçük birimlere ayırarak başlarına barbar şeflerini getirmişlerdir. Kavimler Göçü ile başlayan karışıklıkların etkisiyle büyük toprak sahipleri ve köylüler hayatlarını devam ettirebilmek için güçlü şahısların koruması altına girmişlerdir. Halkın himayesi altına girdikleri şahıslara süzeren himaye edilen halka da vassal denilmiştir. Soylular bağlılıkları karşılığında maiyetlerinde bulunan toprakların işletme hakkını köylülere vermişlerdir. Feodalite adı verilen ve Ortaçağ boyunca Avrupa’nın ekonomik, politik ve sosyal görüntüsünü belirleyen bu sistemde halk dört değişik sosyal sınıfa ayrılmıştır:

1. Soylular: Krallar, Dükler, Kontlar, Baronlar, Vikontlar, Şövalyeler

2. Din Adamları ve Papalık

3. Ticaret ve Sanayi ile uğraşan şehirli Burjuvalar

4. Köylüler: Hiçbir hakkı olmayan Serfler, Kısmi haklara sahip olan Serbest Köylüler

Haçlı Seferleri (1096-1270): Bu seferlerin neticesinde Avrupa kıtasında ekonomik, politik ve sosyal hayat değişmeye ve gelişmeye başlamıştır. Öte yandan, Doğu büyük zararlar görmüştür. Haçlı Seferleri sırasında binlerce soylunun hayatını kaybetmesi feodal beyliklerin gücünü kaybetmesine ve merkezi krallıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bununla beraber, Roma Kilisesi ve Papaya olan güven sarsılmaya başlamış ve din adamlarının otoritesi ve skolastik düşünce sistemi zayıflamıştır.

Ekonomik bakımdan, Avrupa kıtasının hayat standartları yükselmeye başlamıştır. Ticaret ile uğraşan şehir halkı zenginleşerek Burjuva sınıfını oluşturmuştur. Bunun yanında papaların ve kralların seferlere mali destek sağlamak amacıyla İtalyan bankerlerine başvurmaları bankacılığı geliştirmiştir. Pusula, barut, kağıt ve matbaanın Avrupa kıtasına götürülmesi bilim ve teknik alanındaki gelişmelerin önünü açmıştır.

Yüz Yıl Savaşları (1337-1453): Valoisler Fransa’sının önce Plantagenetler sonra Lancesterler İngiltere’si ile giriştiği savaşlar dizisi önceleri Fransa tahtı için bir veraset savaşı görünümündeydi ve geçen zaman içinde tarafların hedeflerinin değişmesiyle çok değişik boyutlar kazanmıştır. Bu savaşlar süresince hem İngiltere’de hem de Fransa’da feodalite rejimi zayıflamış ve modern milliyet bilinci oluşmaya başlamıştır. Klasik feodal bir savaş gibi başlayan bu savaşlar, millet ile millet arasında olan bir savaş olarak sona ermiştir. Fransa’da mutlak krallık meydana getirilerek siyasi birlik sağlanmıştır. İngiltere’de ise Yüz Yıl savaşlarının sonunda iç savaş çıkmıştır. Çifte Gül denilen ve otuz yıl süren bu iç savaş neticesinde İngiliz feodal rejimi sarsılmıştır.

Onbeşinci yüzyıldan itibaren Avrupa kıtasında yeni politik anlayışlar ve kurumsal yapılanmalar oluşmaya başlamıştır. Mutlak krallıkların güçlenmesiyle feodalite düşüncesi zayıflamaya başlamıştır. Ayrıca, Papalığın eski itibar ve gücünü kaybetmeye başlaması Avrupa’da birleşik Hıristiyan alemi oluşturma düşüncesinin zayıfladığını göstermektedir. Yeniçağ Avrupa’sını şekillendiren faktörler:

1. Barutun ateşli silahlarda kullanılmaya başlanmasıyla krallıkların güçlenmesi

2. Pusulanın Avrupa kıtasına geçmesiyle gemicilik bilgisinin ilerlemesi

3. Ağır sabanın tarımda kullanılmaya başlanmasıyla, tarım alanlarının genişlemesi ve tarım ürünlerinin bollaşması.

4. Kağıt ve Matbaanın kullanılmasıyla birlikte kültürel hayatın canlanması.

Ayrıca, ticaretle uğraşan şehirli burjuva sınıfının gelişmesi feodalite rejiminin zayıflayıp yok olmasında ve merkeziyetçi krallıkların güçlenmesinde önemli bir faktör olmuştur. Burjuva sınıfının ana hedefi iç gümrüklerin kaldırılarak sıkı dış gümrükler yerleştirilmesini sağlamaktı. Bu da küçük feodal devletçiklerin birleştirilerek daha büyük politik otoriteye yani krallıklara dönüştürülmesiyle mümkündü. Merkantalizm denilen bu ekonomik ve ticari anlayış sonraları sömürgeciliğin gelişmesinde de büyük rol oynamıştır. Bu anlayışa göre, ulusal devletin güçlenmesi değerli madenlerin stoklarının artırılması ile sağlanacağından zengin madenleri ele geçirme yönündeki sömürgecilik zorunlu hale gelmiştir.

Milli monarşilerin kurulmaya başlanmasıyla birlikte, modern Avrupa milletlerinin oluşum süreci başlamıştır. Bunun yanında, bireyin bütün özellikleriyle ön plana çıkmasını sağlayan Hümanizm ve Rönesans hareketleri modern insanı oluşturacak düşünce inkılabını gerçekleştirmiştir. Roma ve Yunan medeniyetlerinin yeniden canlanmasını sağlayan bu sürecin esas yürütücüsü ticaret ile uğraşan şehirli burjuva sınıfı olmuştur. Bunlar elde ettikleri mali zenginliklerini sanat ve sanayi alanlarındaki yeniliklere yatırmışlardır. Rönesans şu temel anlayışlarıyla skolastik düşünce sistemini sarsmaya başlamıştır.

1. Yeryüzü ilgi çekici ve araştırmaya değer bir yerdir.

2. İnsan güçlüdür ve bu gücüyle büyük başarılar elde edebilir.

3. İnsanın faaliyet göstermesi şerefli bir olaydır.

4. Gerçek olan güzeldir ve insan gerçeği araştırmalıdır.

Reform Hareketleri: Krallar ve zengin burjuvalar, kilisenin manevi sınırlandırmalarına ve genel hükümranlığına ve koyduğu vergilere karşı çıkmaya başlamış ve bunun sonucu olarak, krallar dinin lideri olarak Papanın yerini alma eğilimine girmişlerdir. Bunun sonucunda, Bohemya, Kuzey Almanya, İngiltere, İskoçya, Danimarka, Norveç ve İsveç kralları Roma kilisesinden ayrılıp kendilerine ait milli kiliselerini kurmuşlardır. Buna paralel olarak, kilisenin etkisi sade vatandaş üzerinde dahi azalmaya başlamıştır. Kilisenin otoritesine karşı kendi İncillerine sahip çıkmak isteyen halk kendi kiliselerini buna uygun olarak yönetmek eğilimindeydi. Bunun en tipik örneği Almanya’da Martin Luther’in başlatmış olduğu Protestanlık hareketidir.

Roma kilisesinin bünyesinde misyonerlerin ve azizlerin önayak olduğu karşı reform hareketinin amacı Kiliseyi doğru yola çekerek onun gücünü arttırmaktı. Bu hareketin en önemli temsilcilerinden olan İspanyol Loyolalı Aziz İngatius 1538 yılında “İsa’nın Toplumu” denilen ve halk arasında Cizvitler olarak anılan bir tarikat kurdu. Bu harekete mensup din adamları daha çok eğitim kurumları yoluyla misyonerlik faaliyetleriyle uğraşıyorlardı.

Reform hareketlerinin en önemli sonucu skolastik düşünce sisteminin yok olmaya başlaması ve laikliğin kurumsallaşması sürecine girmesi olmuştur. Ayrıca, Reform hareketleri ahilinde, bir grup Protestan şehir-devletleri prensleri bir araya gelerek Katolik Kutsal Roma Germen İmparatoruna karşı 1546 yılında savaş başlatmışlardır. Bu askeri ve politik mücadeleyi sona erdiren 1555 yılında imzalanan Augsburg Barış Antlaşması’na göre:

1. Protestanlık kilisesi ve mezhebi kesin olarak tanınmıştır.

2. Alman prensleri istedikleri mezhebi seçme ve kendi halklarına kabul ettirme konusunda serbest olmuşlardır.

3. Prensler kendi ülkelerinde dinsel işler üzerinde mutlak hakim olarak kabul edilmişlerdir.

4. Prenslerin mezhebini kabul etmeyen Almanların başka yerlere göçüne izin verilmiştir.

5. Katolik olarak kalan memleketlerde yeni mezheplerle mücadele amacıyla Engizisyon mahkemeleri kurulmasına karar verilmiştir.

Coğrafi Keşifler: Önceleri bilimsel ve Hıristiyanlık dinini yaymak gibi dinsel gayelerle başlayan dünyaya yayılma hareketleri onbeşinci yüzyılın ikinci yarısında açık bir şekilde ekonomik amaçlara yönelmiştir. Yeniçağ Avrupa’sında ticaretin gelişmesi ekonomik pazarın esası olan değerli madenlere olan ihtiyacı arttırmıştır. Bu değerli madenlere ulaşabilmek için Avrupalılar Asya ve Afrika kıtalarına seferler düzenlemeye başlamışlardır. İlk keşif seyahatleri Atlantik Okyanusunda ve Afrika sahillerinde onbeşinci yüzyılın başlarında Fransız ve Cenevizli gemiciler tarafından başlatılmıştır. Bu seyahatler sonucunda “Kanarya” ve “Azar” adaları keşfedilmiştir. Portekizli gemici Bartelemeo Diyaz’ın Ümit Burnu’nu keşfetmesinden sonra Vasko dö Gama Ümit Burnunu dolaşarak Hint Okyanusuna ve oradan Hindistan topraklarına ulaşmıştır.

Bu keşiflerin sonucunda, ticaretle uğraşan burjuva sınıfı zenginleşmiş ve mallarını pazarlamak için yeni memleketler bulmuşlardır. Böylece daha sonraki yıllarda gerçekleşecek olan Sanayi İnkılabı için zemin oluşmaya başlamıştır. Coğrafi Keşifler Akdeniz kıyılarındaki limanların önemini 1869 yılında Süveyş Kanalının Fransızlar tarafından açılmasına kadar olan dönemde önemini kaybetmesine neden olmuştur. Böylece, kervan yolları ve limanlar boyunca faaliyet gösteren zanaatkar ve halk ekonomik bakımdan durumları kötüleşmeye ve Osmanlı Devletinin gerilemesine ve dolayısıyla Celali İsyanlarına zemin hazırlamıştır. Osmanlılar Hint ticaret yolunun hakimiyeti için Portekizlilerle, Akdeniz Bölgesinin hakimiyeti için mücadele etmişlerdir. Endonezya’da savunma ve koruma savaşları yapan Osmanlılar Hıristiyan Avrupa karşısında Doğu Kalkanı haline gelmişlerdir.

Otuz Yıl Savaşları: Augsburg Antlaşmasının uygulamada yürümediğini gören Protestanlar haklarını savunmak için aralarında birlik kurup 1618 yılında Bohemya’da ayaklandılar. Katolik Alman devletleri Kutsal Roma-Germen imparatoru II. Ferdinand’ın liderliğinde birleştiler. Protestanlar ise dışardan destek sağlayabilmek amacıyla İngiltere, Hollanda, Fransa nezdinde girişimlerde bulundular. Öte yandan, Katolik Almanlar İspanyanın desteğine güveniyorlardı. Fransa Katolik olmasına karşın Habsburg hanedanıyla mücadele içinde olduğundan dolayı İsveç, Alman ve Hollanda Protestanlarıyla anlaşarak Kutsal Roma-Germen imparatoruna karşı savaş açtılar. Bunun ana nedeni, Fransız Kralı XIV. Louis’in amacının İspanya topraklarına veraset yoluyla sahip olarak Kutsal Roma-Germen topraklarında ilerlemeye devam etmek istemesiydi. Böylece, Fransa Avrupa kıtasına hakim olacak ve Amerika kıtasındaki sömürgelerin yeni efendisi bir deniz gücü olacaktı. Bunun içinde doğal olarak ilk önce Fransa’yı çevrelemiş olan Katolik İspanya ve Kutsal Roma-Germen İmparatorluklarıyla mücadele etmek zorunda olacaktı. Protestanların Katolikleri mağlup etmesiyle birlikte 1648 yılında Westphalia Barış Antlaşması imzalanarak Otuz Yıl Savaşları son bulmuştur. Buna göre:

1. Kutsal Roma-Germen İmparatoru Almanprenslerin dinsel-politik serbestliklerini tanıyacaktı

2. Almanya’da Katolikliğin yanında Protestanlık ve Kalvinizm geçerli mezhepler olacaktı.

3. Flemenk Cumhuriyeti bağımsız hale gelecekti.

Böylece, Uluslararası hukuk bakımından Kutsal Roma Germen imparatorluğunun parçalanmış ve Alman prenslerinin bağımsız hale gelmişlerdir. Böylece Avrupa kıtasında güç dengesi tamamen değişmiş oldu. İspanya Avrupa’daki üstünlüğünü kaybederken, Fransa en güçlü devlet haline gelmiş ve İsveç Baltık Denizi Bölgesinde hakimiyetini kurmuştur. Bununla beraber, daha önceki uluslararası toplantılar dinsel nitelikteyken, Westphalia devlet, savaş ve iktidar sorunlarının tartışıldığı laik bir konferans olmuş ve toplantılar sırasında Papalık temsilcisi dinlenilmediği gibi antlaşma metni Papaya imzalattırılmamıştır. Dolayısıyla, kilisenin politik gücü iyice sınırlandırılmış ve Avrupa kıtasında kendi kanunlarına göre davranan, kendi milli politik ve ekonomik menfaatlerini gözeten, ittifaklar kuran ve bozan modern bağımsız devletler oluşmuştur. Bugünkü anlamda devletlerin oluşturduğu uluslar arası sistem Wstphalia Antlaşmasının sonucudur.

İspanya Vesayet Savaşları: Büyük miras bırakacak olan İspanya Kralı II. Charles vasiyetinde İspanya topraklarının bütün olarak Fransa Kralı XIV. Louis’in torununa kalacağı ama iki tahtın hiçbir zaman birleştirilemeyeceği ve Louis’in kabul etmemesi durumunda aynı koşullar altında Avusturya Habsburg Kralının oğluna sunulacağı belirtilmişti. II. Charles 1700 yılında ölünce, Fransa’nın etkisinin genişleyebileceğini düşünen XIV. Louis bu mirası kabul etti. Fakat, Kutsal Roma-Germen İmparatorluk İngiltere, Hollanda, Portekiz, Savua ve Brandenburg dükalıkları buna itiraz ederek Fransa’ya karşı bir ittifak meydana getirmişlerdir. Bu ittifakla Fransa arasındaki savaşlar Fransa’nın yenilgisiyle son buldu ve 1713 yılında Utrecht Barış Antlaşmasıyla Avrupa kıtasındaki yeni güç dengesi oluşturuldu. Buna göre, Cebelitarık ve Minorka adasını, Amerika kıtasındaki Newfondland ve Nova Scotia kolonilerini alan İngiltere Akdeniz ve Atlantik Okyanusunda bir deniz gücü haline gelmiş, İskoçya ile politik birliğini sağlamlaştırmış ve gelecekte ekonomik zenginliğinin temel kaynaklarından birisini meydana getirecek olan İspanya Amerika’sına köle taşıma ayrıcalığını elde etmiştir. Milano, Napoli, Sicilya ve Belçika Avusturya Habsburglarına bırakılmıştır.

Savua ve Brandenburg yöneticileri galip olan tarafa katıldıkları için kral olarak kabul edilmişler ve Avrupa kıtasının politik ufkunda yükselmeye başlamışlardır. Bu antlaşmadan sonra Savua dükalığı Sardunya (Piyemento) adıyla, Brandenburg ise Prusya adıyla anılmaya başlanmıştır. Bu anlaşmanın sonucunda, üçyüze yakın otonom prensliklerden oluşmaya devam eden Almanya hala bir karmaşa içinde, İtalya parçalanmış vaziyette ve İspanya Fransa’nın etkisi altında kalmışlardır. Bu antlaşmanın konusunun İspanya dünyasının paylaşımı olduğu için politik ve ekonomik nedenlere bağlı olan, dinsel niteliği olmayan bir savaşa son vermiş ilk antlaşma olma özelliğini taşımaktadır.

Yedi Yıl Savaşları: (1756-1763) İngiltere ve Fransa arasında sömürgecilik ve deniz üstünlüğü için çıkmış olan politik mücadeleler sonucunda Avrupa kıtasında yeni saflaşmalar meydana çıkmıştır. 1756 yılında İngiltere ve Prusya arasında ittifak kurulmasına karşı Fransa ve Avusturya-Habsburglar arasında evlilik yoluyla hanedan bağları kurulmuştur. Böylece Almanya toprakları üzerinde Avusturya ve Prusya arasındaki rekabet belirginleşmeye başlamıştır. Bu savaş sonunda imzalanan Paris Barış Antlaşmasıyla, Fransa, Afrika ve Amerika kıtasında ve Hindistan’da bulunan denizaşırı sömürgelerinin hepsini İngiltere’ye bırakmıştır. Böylece hem ekonomik bakımdan hem de politik bakımdan Fransa güç kaybederken, İngiltere denizlerdeki ve sömürgecilik yarışındaki üstünlüğünü sağlamlaştırılmıştır. Öte yandan, Prusya Avusturya karşısına daha etkin bir biçimde Almanya toprakları üzerinde politik bir güç olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır.

İngiltere’de Demokrasi Hareketleri:Avrupa’da mutlakıyetçi kraliyet rejiminden parlementerizme geçiş, İngiltere’de başlamıştır. Kıran kırana geçen siyasi mücadelenin sonucunda İngiliz soylular, Kral Yurtsuz John’a 1215 yılında Magna Charta adı verilen bir fermanı kabul ettirerek, parlemento yönetimini kurdular. Buna göre:

1. Kral halkın onayını almadan vergi toplayamayacaktı.

2. Kanuni dayanağı olmadan kimse tutuklanamayacak, hapis ve sürgün edilemeyecekti.

3. Ülkeye giriş ve çıkış serbest olacak, tam ticaret serbestisi tanınacaktı.

Parlementer sistem bazen işletilerek bazen askıya alınarak, on yedinci yüzyıla gelinmiş olundu. Bu yüzyıl mutlakiyetçilerle özgürlükçü hareketlerin mücadelesine sahne olmuştur.

Kral I. Charles’ın parlementoya danışmadan İspanya ve Fransa’ya savaş ilan etmesi ve bu savaşların maliyetini karşılayabilmek için vergileri arttırması üzerine, İngiliz Parlementosu 1628 yılında Haklar Bildirisi (Petition of Rights) adı verilen belgeyi yayınladı. Bu bildiride, kralın yetkileri sınırlanarak hukuksal süreçten geçmeden kralın kimseyi suçlayamayacağı, cezalandıramayacağı ve orduyu halka karşı kullanamayacağı belirtiliyordu. Kral buna tepki göstererek parlementoyu dağıttı. Ancak, vergi izni alabilmek için 1640 yılında parlementoyu tekrar toplanmaya çağırmak zorunda kaldı.

Aradan geçen kırk yıllık süreç sonunda, 1689 yılında İngiliz Parlementosu’nun Haklar Kanunu (Bill of Rights) yayınlamasıyla, egemenlik parlementonun denetimine geçmiştir. Bu bildiriye göre;

1. Parlemento seçimleri serbestçe yapılabilecektir.

2. Parlemento üyeleri tam bir ifade özgürlüğüne sahip olacaktır.

3. Parlementonun kabul ettiği kanunlar kral dahil herkesi bağlayacaktır.

4. Parlementonun izni alınmadan asker ve vergi toplanamayacaktır.

Bu kanun ile parlementer demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler Avrupa’da ve tüm dünyada ilk önce İngiltere’de uygulanmıştır.

ABD (Amerika Birleşik Devletleri’nin) Kurulması: İngiltere Amerika kıtasındaki topraklarını genişlettikten sonra başta kendi ülkesinden olmak üzere çeşitli ülkelerden göçmenler getirerek koloniler kurdu. Onsekizinci yüzyılın ortalarında sayıları onüçe ulaşan bu kolonilerin başında İngiliz Kralının tayin ettiği bir vali bulunuyordu. 1756 – 1763 yılları arasında İngiltere’nin Fransa-Avusturya-Rusya ittifakına karşı sömürgeler ve dünya egemenliği için savaşmıştı. Tarihe Yedi Yıl Savaşları olarak geçen bu savaşlar sonunda, imzalanan Paris Barış Antlaşması ile İngiltere uluslararası arenada egemen güç haline gelmiştir. Fakat aynı zamanda İngiliz devlet maliyesi bozulmuştur. Bu durumu düzeltmek için İngiltere’nin yeni vergiler koyması Amerika kıtasındaki kolonilerinin tepkisiyle karşılaştı.

1774 yılında toplanan I. Philedelphia Kongresi’nde koloni halkları İngiltere’ye karşı savaş ilan etmişlerdir. Yedi Yıl Savaşlarından yenik çıkan Fransa’nın cömertçe mali ve askeri yardımlarıyla da, bağımsızlık mücadelesi başlamıştır. Daha sonra 1776 yılında II. Phidelphia Kongresi’nde bu koloniler bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bu kongre sırasında Thomas Jefferson tarafından kaleme alınan Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ve İnsanlar Hakları Bildirisi kabul edilerek onaylanmıştır. Birinci bildiride İngiltere’nin Kuzey Amerika’da uyguladığı sömürge politikası kınanmış ve Amerikalıların bağımsız bir devlet kurma hakları savunulmuştur.

George Washington komutasındaki koloni güçleri tarafından yenilgiye uğratılan İngiltere geri çekilmiş ve 1783 yılında imzalanan Versailles Barış Antlaşmasıyla onüç koloninin bağımsızlığını kabul etmiştir. Bağımsızlıklarını ilan eden koloniler dahili işlerinde serbest olmak şartıyla 1787 yılında ABD’yi (Amerika Birleşik Devletleri) kurmuşlardır.

Osman Bey, Osmanlı Devleti’ni ve Osmanoğullarını kuran ve adını devletine ve soyuna vermiş bulunan ilk Osmanlı Sultânıdır. Kendisine Kara Osman, Fahruddin ve Mu’înüddin de denmiştir. Osman Gâzî, hayatının sonuna kadar emîr yani bey olarak anılmıştır; vefâtından sonra Hân ve Sultân denmiştir. Çünkü hayatının sonlarına doğru uc beyi olmuştur.
Osman Bey, 1258 tarihinde Söğüd’de veya Osmancık’da dünyaya geldi. Babası Ertuğrul Gâzî ve annesi Halîme Hâtun’dur. 24 yaşındayken babasının yerine geçti. Osman Gâzî, önce Kastamonu’daki Çobanoğullarına, sonra da Kütahya’daki Germiyanoğullarına bağlı idi. Onlar da Selçuklu Sultânına bağlıydılar. İlk evliliği, 1280 civarında, Sultân Orhan’ın annesi ve Selçuklu vezirlerinden Ömer Abdülaziz Beyin kızı olan Mâl Hâtun iledir. 1289 yılına doğru Şeyh Edebali’nin kızı Rabî’a Bâlâ Hâtun ile evlenince, nüfuzu ve kudreti arttı. Bu hanımından da Şehzâde Alâ’addin dünyaya geldi.
1281 yılında babasının yerine aşiret beyi olan Osman Bey, bir görüşe göre, Selçuklu Sultânı II. Gıyâseddin Mes’ûd’un 1284’de Söğüd ve çevresinin kendisine tahsis edildiğine dair olan fermanı ve yanında hediye ettiği ak sancak, tuğ ve mehterhâne ile uc beyi olmuştur. 1288 veya 1291 tarihinde Karacahisâr’ı fethetmesi ve Dursun Fakih’e kendi adına hutbe okutması, Osman Bey’in yarı istiklâlini kazanması demektir.
Osman Gâzi’nin Bizans sınır şehirlerini birer birer fethetmesi üzerine telâşa düşen Bizanslılar onu ortadan kaldırmak için bir düğün vesilesiyle bir baskın hazırlarlar. Baskına baskınla cevap veren Osman Bey, 1299 yılında Yarhisâr ve Bilecik’i fethetti ve beylik merkezini Bilecik’e nakletti ve fitneye sebep olan Yarhisâr Tekfurunun kızı Nilüfer’i (Holofura’yı) oğlu Orhan ile evlendirdi. Bu tarih, daha önce açıklanan sebeplerle Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılı kabul edildi. 27 Ocak 1300’de Selçuklu Sultânı III. Alâ’addin Keykubad’ın saltanat alâmeti olan tabl, alem ve tuğu Osman Beye bir ferman ile göndermesi ile artık Osman Bey müstakil bir uc beyi olmuştu. 1301 yılında Bursa’ya yakın bir yerde Yenişehir’i kurdu ve saltanat merkezini buraya nakletti. Bu arada bütün bu fetihlerde kendisine yardım edenleri de unutmadı ve kardeşi Gündüz Bey’e Eskişehir’i; oğlu Orhan Bey’e Sultânönü’nü; Hasan Alp’a Yarhisâr’ı; Şeyh Edebalı’ya Bilecik’i ve Turgut Alp’e İnegöl’ü verdi ve Edebalı’nın torunu Alâ’addin’i yanında götürdü. 1308 yılında İlhanlı Hükümdarı Ahmed Gazan tarafından Selçuklu Devletine son verilince Osmanlı Devleti tamamen müstakil hale geldi. 1313’de Harmankaya Hâkimi Köse Mihal Bey’in Müslüman olmasıyla Mekece, Akhisâr ve Gölpazarı Osmanlının eline geçti. 1320 yılından itibaren çevrede fazla görünmeyen Osman Bey, 1324 yılında beyliği oğlu Orhan Bey’e devretti. 1324 yılı Şubat ayında Bursa’nın fethini görmeden 67 yaşında vefat eden Osman Bey, vasiyeti üzerine, geçici olarak gömülü bulunduğu Söğüd’den alınarak 2.5 yıl sonra 1326 yılında Bursa’daki Gümüş Künbed’e defn olunmuştur.
Babasından 4800 km2 olarak aldığı toprakları 16.000 km2’ye çıkaran Osman Bey’in Orhan ve Alâ’addin dışındaki çocukları şunlardır: Fatma Hâtun, Savcı Bey, Melik Bey, Hamîd Bey, Pazarlı Bey ve Çoban Bey. Bugünkü mülkî taksimata göre, Osman Bey zamanında Osmanoğullarının ülkesi, Bilecik, Eskişehir merkez, Sakarya’ya bağlı Geyve, Akyazı ve Hendek, Kütahya-Domaniç ve Bursa ilinin Mudanya, Yenişehir ve İnegöl ilçelerini kapsıyordu.
Osman Bey zamanındaki büyük âlimler ve şeyhlerden bazılarını da hatırlatmakta yarar vardır: Âlimlerden en önemlileri Mevlânâ Şeyh Edebalı, Dursun Fakîh ve Hattâb bin Ebî Kâsım Karahisârî’dir. Maneviyât reislerinden ise, Şeyh Muhlis Baba, Şeyh Âşık Paşa, Şeyh Ulvân Çelebi, Şeyh Hasan Çelebi ve Baba İlyas mutlaka zikredilmelidir. [1]

[1] “İbn-i Kemal” , Tevârih-i Âl-i Osman, I. Defter, sh. 70 vd.; 196-201;  “Lütfi Paşa” , Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 17 vd.; Âlî, Künhü’l-Ahbâr, Ahmed Uğur neşri, sh. 41-67; Mecdî Mehmed Efendi, Hadâik’uş-Şakâık, İstanbul XE “İstanbul”  1989, sh. 20-24; Mehmed Zeki,  “Köse Mihal”  ve Mihal Gâzî aynı adam mıdır”, TTEM, nr. 11(88), sh. 327-335;  “Uzunçarşılı” , Osmanlı Tarihi, c. 1, sh. 102-116; Öztuna, Devletler ve Hânedânlar I-V,  “Ankara”  1996, c. II, 101-102; Gökbilgin, M. Tayyib, “Osman I”, İA; Elizabeth A. Zachariadou, Osmanlı Beyliği, 1300-1389, İstanbul 1997.

Şirketlerde özgüven ortamının yaratılması
Yöneticiler artık ‘masa basinda’ yönetimin modasinin geçtigini görüyor ama yeni modanin gerçegini göremiyorlar. Bunun ellerinde bir anahtar oldugunu yakinda anlayacaklar. Masa basindan kalkmak, her seyden önce bireyleri tanimak ve yeteneklerini saptayarak onlari gelistirmektir. Dahasi, ”duygusal ve manevi boyut” özleminin gerçeklesmesi olarak tanimladigimiz, sirketin bakis açisini ve hedeflerini canli tutmaktir.

Özgüven sahibi bir eleman müsteriyi mutlu eder; biz buna böylece inaniyoruz. Böyle bir iliskinin temelinde ise, ‘Marka Kültürü’ gizlidir. Amaç, markanizin varolan dünyasini daha iyi bir dünya haline getirmektir. Özgüven duygusu gelismis kisiler isini daha iyi yapar. Marka dünyasi içinde isini daha iyi yapmak, müsteri beklentileri açisindan daha verici olmak demektir. Bu da, kisinin isinden daha çok zevk almasini saglar.

Bu yönetim sistemini bir sekilde sirkete aktarmak ve sirketteki herkesin markayi belli bir ‘Marka Kültürü’ çerçevesinde ‘yasamasini ve yasatmasi’ni saglamak, basarinizin anahtari ve ayni zamanda da bu kitabin amacidir. Kurumsal davranis biçimlerinin pazar kosullarina göre gelistigi dogrudur, ancak sirketin düslerine ve hedeflerine bagli kalmayi gerektirir.

Markayi etkin bir sekilde yasatmak için, sirketlerin geleneksel ’emir-komuta ‘ sistemini asarak korkusuz bir çalisma ortami yaratmalari gerekir . Bu yeni yönetim boyutunu ”özgüven ortaminin yaratilmasi” seklinde tanimliyoruz. Bu kisaca, özgüven ortaminda mutlu ve katilimci elemanlar yetistirerek, müsteri beklentilerini asan bir sirket olmanizi saglayacak yöntemdir.

Pek çok insanin süklüm püklüm ise gidip süklüm püklüm döndügü bir dönemdeyiz. Bütün o insanlarin bir anda silkinip baslarini kaldirdiklarini düsünebiliyor musunuz?
Bu yeni yönetim sisteminin anahtari, özgüven ortaminin derecesidir . Yani, çalisanlarin inisiyatif kullanma sinirlarini çok iyi anlamasi ve isvereninin ayni kriterlere bagli kalacagina güven duymasi gerekir. Ayni sekilde, çalisanlarin üretici ya da saticinin vaadini ilettigi müsteri de bu vaadin yerine getirilecegine güvenmelidir. Çalisanlar grubu, is saatleri disinda zengin bir medya ortami içindedir. Kablolu yayinlar ya da uydu araciligiyla izlenen sayisiz TV kanallari, internette ulasabilecekleri sonsuz siteler; her geçen gün teknigi ve kalitesi gelisen filmler, çesitli müzik kanallari ve dergiler bundan on yil önce hayal bile edemeyecegimiz zengin bir medya yaratmistir.

Diger taraftan insanlarin para harcama aliskanliklari artmistir. Bazi eglenceleri evden satin alabilme olanaklari yayginlasirken, disarida yemek yemek ve yabanci ülkelere tatile gitmek gibi günlük hayatimizda önem li etkiler yaratan olgular görülmektedir. Yüksek teknoloji, kültürel olaylar , spor faaliyetlerindeki gelismeler , üçüncü bin yilda gelismis ülke insanlarinin bos zamanlarini degerlendirebilecekleri olaganüstü firsatlar olduguna isaret ediyor.

Bütün bunlar , çalisanlarinizin dikkatini çekecek ve onlari etkileyecek muazzam bir rekabeti simgeler. Bir isverenin çalisanlarina kalorifer, kantin ya da sirket içinde bir berber saglayarak getirdigi kosullar artik günümüzde çok yetersizdir. Disarida çalisanlarini bekleyen yasam biçiminin heyecan ve çekicilikleriyle, bir sirket nasil rekabet edebilir? Üstelik tüm bu yasam biçimi, is saatlerinde çalisanlarin zihnine takiliyorsa?

Kurum düsleri ve kurum senaryosu

Bunun cevabi, bir sirketin kendi düslerini yaratip sahneye koyabilmesinde gizlidir. Üst düzey yönetim bu oyunu sadece kaleme almakla kalmayacak, rejisörlügünü yapacak, sahne dekorunu hazirlayip kuracak, ayni zamanda da, iyi bir anlatici olarak oyunun nasil gelistigine dair yorumlamalar yapacaktir.

Burada üst yönetim, markanin yazaridir. Böylece, çalisanlar da her biri kendi rolünü oynayan oyuncular olacaktir. Bu oynadiklari rol, çalisan için bir TV dizisi kadar vazgeçilmez ve heyecan verici olmak zorundadir. Gerçek tiyatrolarda oldugu gibi, kurumlarda da insanlarin ilgisini çeken ve hayal gücünü çalistiran bu vazgeçilmez senaryoyu yakalamak gerekir. Üst düzeyin senaryoyla özdeslesmesi, kurguladigi bu senaryoyu tek bir itis gücüne odaklayarak bu ana fikri tekrar tekrar çalisanlarinin kafasina sokmasi, çalisanlarini harekete geçirecek mesaji verecektir: Ticari anlamda ölüm kalim savasi!

Basarili oyuncu olmanin sirri, rolünü ve bu rolün diger oyuncularla iliskisini çok iyi anlayabilmektir. Çünkü bu aslinda yasayan, gerçek bir tiyatrodur; bu yüzden de, dört perde için yazilmis hazir bir oyunda rol almaktan oldukça farklidir. Bu gerçek tiyatroda dogaçlamalar sürüp gider.

Önünüze getirilmis hazir bir rolü ezberlemek, çok daha kolaydir. Dolayisiyla, bu dogaçlamalarin özünü olusturacak bir davranis biçimine sahip olmak gerekir ki, burada ‘Marka Kültürü’ önem kazanir.

Sirket üst yöneticisi, beklentilerin de yöneticisi rolündedir diyebiliriz. Hem sirket içinde hem de sirket disinda beklentilerin doruga ulasmasini saglamak onun isidir. Kurum görüsünü benimsemek için istekli olmak kadar, bunu basaracak yetilere de sahip olmak gereklidir. Intemet iletisimine geçilmis bir çagda pratik olmak ve zamana karsi dogru kararlari alabilmek hayati önem tasir. Gerekli hizi ve hiç durmadan hareket edebilme ortamini yakalamak, bu akis içinde ufak tefek yanlislarin üzerinde
zaman kaybetmekten çok daha yararli olacaktir.

Ana prensipler
Müsteri beklentileri artarken, sirketlerin çogu markayla ilgili bu temel beklentileri karsilamakta -hele hele müsteri beklentilerini asmakta- pek yeterli oldugu söylenemez. Bir bakima teknolojik yenilikler müsteriyi mutlu etmekle birlikte, aslinda, satin almanin ödüllendirildigi günler oldukça geride kalmistir. Dahasi, çogu sirket müsterinin tepkilerinden de epeyce uzaklasmistir , çünkü müsteriyle dogrudan temasi artik pazarlama sirketlerine birakmaktadirlar. Bu durumda, müsterinin görüsleri ve hisleriyle ilgili bilgiler sirketin disariyla temasta olan alt grubuna ulassa bile, bu mesajlar üst gruplara, saptirilmis bir sekilde ulasir. Sirketlerin baskan ya da pazarlama müdürlerinin ortalama hizmet süresi de giderek azaldigindan, çogu sirket elindeki müsteri grubunun ya da potansiyelinin ne oldugu ya da nerede oldugu konusunda tam bilgi sahibi bile olamamaktadir. Diger taraftan, sirketin finans bölümlerinde çalisan üst düzey grup pek yerinden kimildamaz!

Marka vaadinin müsteriye iletilmesinin en iyi ölçütü, müsteriyle marka sahibi sirketin iliskisidir. Bu iliskinin kalbi ise, bireysel düzeyde, insanin insanla iliskisidir ve bu iliski dört boyutta toparlanabilir:

1. Iliskinin rasyonel boyutu: ‘Umdugumdan daha iyiydi!’
2. Her iki tarafin da duygulariyla vardigi boyut: ‘Bunu tekrar yapma-
yi isterim! ,
3. ‘Kazanma’ arzusuna dayanan politik boyut: ‘Benim için iyi bir ‘alis-
veris’ oldu mu?’
4. Öz deger kavrami içinde manevi boyut: ‘Bu markayi kullanmakla
kendimi daha iyi hissediyorum, ve umanm dünyadaki bütün insan-
lar bundan yaralaniyordur!’
‘Marka Kültürü’ ile yürütülen bu iletim süreci, müsterinin bu dört boyuta yaklasmaya basladigi noktada büyük önem tasir. Bu boyutlarin herhangi birinde, içinde bulundugunuz kosullara göre, ilerleme kaydedebilirsiniz. Ancak, sonuçta dört boyutun hepsi birden çok daha büyük bir potansiyel olusturdugundan, marka ve marka vaadinin iletilmesi tam olarak bu dört boyutla yaratilir. Isin daha güç olan ve esas önem tasiyan tarafi ise, sirketin bu dört boyut çerçevesinde etkin olabilmesidir.
Pazarlama dünyasinda bu dört boyutun bir arada gelisemedigi örnekler çoktur. Rasyonel boyuttan duygusal boyuta geçisin, bir bakima, önemini kabul edenler vardir aslinda; ama bunun ötesine, politik ve manevi boyutlari anlamak ve bu boyutlara ulasmak farkli bir kafa yapisi ve pazarlama kavramina derinlemesine bir yaklasim gerektirir.

Dolayisiyla, kurum olarak bu dört boyuta ulasamayan örnekler daha da çoktur. Bugün piyasada en iyi is yapan sirketler bile hala ’emir-komuta’ zinciriyle yürütülmektedir. Üst düzeyden alt düzeylere indikçe baski ve risklerin arttigi bu yönetim kültüründe, ‘yetenekli elemani al ve piyasaya sal’ zihniyeti vardir. Eger bu eleman piyasanin derin sularinda bogulacak gibi olursa, ‘onu isten at ve yenisini al’ zihniyeti uygulanir. Burada sirket politikasinin takim anlayisina yanasmadigi görülür; müsteriye hizmet veren eleman isin son asamasinda kullanilan ve harcanan kisidir . Bu tür sirketlerde, çalisanlarin çogu gayretleri yüzünden kisisel bir takdir görmedikleri için islerinden sogurlar, islerine isteksizce giderler. Bunun bir sonucu olarak da, is saatlerini dolduracak % 80 oraninda bir güç ortaya koyarlar. Oysa % 120 oraninda güç potansiyelleri vardir ama bunu kullanmak istemezler.

Pek de cesur bir yönetim anlayisi sayilmayan bu ’emir-komuta ‘ uygulamasini asmak zordur; bunun için ileri görüs, isteklilik ve yetenek sarttir. ‘Özgüven ortaminin yaratildigi’ sirketler sirasinda yer almak için bu yeni yönetim boyutuna ulasmak gerekir. Bireyi, sirketi ve müsteriyi daha iyi bir dünyaya kavusturan, uzun dönemli basari için gerekli marka davranisini saglayabilen yönetim sistemi budur.

Hamish Pringle&William Gordon,

Marka Kültürü ve Markayi Yasatan Bir Sirket Olabilmek,

Scala Yayincilik

1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak’ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.

   İstanbul’un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara’da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun “kurucu” mu yoksa “normal” bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis’in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı. 

   23 Nisan 1920’de BMM’nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920’de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu’nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. “Meclis Hükümeti” denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan “Nisab-ı Müzakere” (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM’nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı “Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluş ve Niteliği” ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi “Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir.”  hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı. 

   Hükümet, 18 Eylül 1920’de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, “Halkçılık Programı” adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti’nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani “Hilafet ve Saltanat’ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması” hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir. 

   Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül’de gerçekleştirdiği gizli oturumunda “Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir … Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır.” sözleriyle yanıt vermişti. 

   Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921’de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adıyla yürürlüğe konuldu. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Kuvvetler Birliği” ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı’nın Kanun-i Esasi’sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır. 

“Temel hükümler” ve “idari teşkilat” olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen “madde-i münferide”si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM’nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi’de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa’ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.

    Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM’de belirir ve toplanır. Türkiye Devleti, BMM’nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır.  BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur. BMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir. BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.  Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.  BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir. BMM Genel Kurulu’nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı’dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve  Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır. Kanun-i Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.

   Kanun-i Esasi’nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM’ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise “İslami-monarşik” Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası’nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası’nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir. 

   1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak “BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası’nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.

HİTİTLER

SİYASAL TARİH

1- TARİH ÖNCESİNDEN TARİHE :

Toplumların henüz kendileriyle ilgili bilgi veren yazılı belgelerinin bulunmadığı,yani bir yazı sistemine geçemedikleri zaman dilimidir.Bu dönemlerde,toplumların oluşturdukları uygarlıkların düzeyi ve yaşam biçimleriyle ilgili bilgilere,arkeologlar tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkan maddi belgeler ışık tutmaktadır.Maddi belgelerden,artık yaşamayan insan topluluklarından kalan her türlü eşya ile,mimarlık ve sanat eserleri anlaşılmaktadır.Bu belgelerin dışında o günkü toplumların fikir ürünleri denilebilecek yazılı belgeler bulunmaktadır.Bunların okunması ile elde dilen bilgiler,insanlığın geçmişi,her yönüyle anlaşılabilir bir duruma gelir.Bu aşamaya gelen toplumlar,tarih öncesi çağlardan,tarihsel çağlara geçmiş sayılırlar.Eğer bir toplum henüz kendisiyle ilgili dolaysız bilgi sağlayan belge yaratma aşamasına gelmemişse,fakat çevresinde bulunan ve yazıyı kullanmasını bilen başka toplumların belgeleri o toplumla ilgili bilgi veriyorsa,söz konusu insan topluluğu protohistorik bir çağ yaşıyor demektir.(1)

Anadolu da yaşayan toplumlar tarih çağlarına geçmeden önce,ön Asya adı verilen batıda Ege adalarından başlayarak Anadolu ,Suriye,Filistin,Mısır,Mezopotamya ve İran’ı içine alan coğrafi alanda yaşamış yazıyı kullanmaya Anadolulu insanlardan çok önce başlamış toplumların bıraktıkları yazılı belgeler yardımıyla böyle bir prohistorik çağa ulaşmıştır.

Anadolu,Ön Asya’nın alanları içinde iki bakımdan önemli bir yere sahiptir.birincisi Anadolu’nun coğrafi konumundan kaynaklanmaktadır.Ege dünyası il Doğu dünyası arasında ilişkiyi sağlayan Anadolu yarım adasıdır.Anadolu’yu çoğu kez bir köprü olarak ta nitelemek doğru değildir,çünkü köprü daha çok bir geçiş aracıdır;oysa Anadolu sadece bir yerden bir yere geçilen bir toprak parçası değil,yerleşilen yurt edinilen,yöresindeki bütün kültürlerden etkilenen ve onları etkileyen,değerli bir yaşam alanıdır.(2)Anadolu’nun ikinci önemli yönü ekonomidir.Anadolu,komşu toplumların yazılı belgelerinden sağlanan bilgilere bakıldığında Ön Asya’nın,özellikle Mezopotamya’nın inşaat ahşabı,bakır ve gümüş gereksinimini karşılayan bir hammadde deposu durumundaydı.Anadolu toplumları henüz büyük bir devlet haline gelmemişken,Mezopotamya da bir imparatorluk kurulmuştu.

2-HİTİTLERİN ORTAYA ÇIKIŞI :

Anadolu’nun tarihsel çağları,çorumun sungurlu ilçesine 5 km. uzaklıkta bulunan ve yapılan kazılarda Hitit imparatorluğu’nun başkenti Hattuşa olduğu anlaşılan Boğazköy de,Yozgat’ın Güneydoğusuna düşen Alişarhöyükte ve kayserinin kuzeyindeki Kültepede bulunan,çivi yazısı ile yazılmış tablet denilen kil levhacıklar ile başlar.Sayıca,Alişar ve Boğazköy de az Kültepede ise on binleri aşan bu tabletlerin yazılmış olduğu dil,Mezopotamya da çok geniş bir zaman kesiti içinde konulmuş olan günümüzdeki Arapça,İbrani’ce ile aynı dil ailesine giren Akadça’nın eski Asur lehçesidir.Bu tabletler İ.Ö. 4000 yılında Mezopotamya da Sümerler tarafından resim yazısı olarak icat edilen ve zamanla gelişerek basitleşip,resimselliğini kaybederek,dış görünüşü bakımından çiviye benzediği için zamanımızda çivi yazısı adı verilen hece işaretlerinden kurulu bir yazı sistemidir.Bu yazı genellikle her bilinmeyen yazı sisteminin çözülmesinde olduğu gibi,aynı yazıtın birden fazla dilde tekrarlandığı çift dilli yada çok dilli denilen yazıtlar yardımıyla,bir Alman lise öğretmeni olan GROTEFOND’in öncü çalışmaları sonucunda,19. yüzyılın başlarında okuna bilmiştir.(3)Anadolu da bu yazı ve Akadça yazılan tabletler bulunduğu sırada çivi yazısının ilk okunuşu üzerinden 80 yıldan fazla bir zaman geçmiştir.Tabletler,ilk önce antikacılar tarafından eski eser piyasasına sürülmüş ve buluntu yeri kesin olarak belirtilmek istenmediği için,bunların nereden çıkarıldığı sorusu,Kültepe’nin de içinde bulunduğu coğrafi yerin Roma dönemindeki adı olan Kapadokya bölgesi gösterilerek geçiştirilmiştir.Bu yüzden çeşitli dünya müzelerince satın alınan Anadolu’nun bu ilk yazılı ürünleri,Kapadokya Tabletleri adıyla tanınmaya başlamıştır.Eski eser tüccarlarının bir sır olarak sakladıkları esas çıkış yerini bulmak için bir çok girişimlerde bulunmuşsa da ,bunlar başarısız kalmıştır.1893-1894 yıllarında E.Chantre bu Tabletlerin Kültepe de bulabileceğini düşünmüş,ancak bu düşünce bir türlü doğrulanamamış ve 1925’e değin her yıl daha çok sayıda tablet eski eser pazarlarına sunulmuştur.Sonunda Çek bilgini B.Hrozny,Kültepe de kazılar yapmaya başladığında,tabletlerin höyükten değil de ,çok yakındaki bir tarladan çıkarıldığını köylülerden öğrenebilmiş ve gerçekten de orada başlattığı kazıda 1000 kadar tablet ele geçirmiştir.Daha sonra Hrozny bu kazıları sürdürememiş ve 2.Dünya Savaşı nedeniyle kazılara ara vermek zorunda kalmıştır.(4)

Gerek Kültepe Höyüğünde ,gerek Asurlu tüccarların oturmuş olduğu anlaşılan ve tabletlerin bulunduğu yerleşmede,1948 yılından beri Türk Tarih Kurumu adına Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından sistemli kazılar yapılmıştır.Bu kazılar sonucunda bir Asurlu tüccarlar kolonisi olarak niteleyebileceğimiz yerleşmenin 4 tabakası olduğu saptanmıştır.Bunlardan 3. ve 4. tabakalar en eski yerleşmeler olup,yazılı belgeden yoksundur.1. ve 2. tabakalarında bulunan tabletlerin sayısı ise on bine varmaktadır.

Bilim dünyasının Hititler ile karşılaşması 1887 yılına rastlar.Orta Mısırdaki Tell-Amerna’da yapılan kaçak kazılarda,büyük bir tablet arşivine ait ilk belgeler bu tarihte eski eser pazarlarına sürülmüştür.Belgeler İ.Ö. 14. yüzyıl da Mısır Firavunları 3.Amenofis,4.Amenofis ve Tutankamun’un ,Ön Asyadaki başka devletlerin kralları ile olan diplomatik yazışmalarını içermektedir.çivi yazısı ve Babil lehçesi ile yazılmış olan bu tabletlerin birinde Hitit kralı Suppiluliuma,Firavuna kardeşim diye hitap ediyor,kendisini onunla eşdeğer bir hükümdar olarak kabul ediyordu.

Mısırın yeni İmparatorluk dönemine ait başka mektuplarda da ,Mısır-Hitit çatışmalarından söz edilmekteydi.bunlar Martin Luther’in İncil çevirisinde,İbranca Hittim’in karşılığı olarak kullanılan Hititler yada Hetoğulları’ nın ,İ.Ö. . bin yılda büyük bir siyasal güç olarak Ön Asya’ya kendilerini kabul ettirdiklerini kanıtlamaktaydı.(5)

Burada şunu da belirtmek gerekir ki;İncil’de İ.Ö. 1.bin yılda Filistin de yaşamış oldukları söylenen Hititler ile İ.Ö. 2.bin yılda Anadolu da bir devlet kurmuş olan Hititler aynı topluluklar değildi.Dil ve köken bakımından asıl Hititlerin akrabası ,onların bir bakıma devamıdır.

El-Amerna belgeleri arasında iki mektup daha vardı,bunlar o güne kadar bilinmeyen bir dille ,fakat yine de çivi yazısı ile yazılmıştı.Bu belgeleri 1902 yılında inceleyen Norveçli bilim adamı J.A.Knudizon,bu mektupların dilinin Hint-Avrupa dili olduğunu açıkladı.Knudizon’un bu buluşu,diğer bilim adamları arasında kuşku ile karşılandı ve kendine bir yandaş bulamadı.Aradan 4 yıl geçtikten sonra 1834 yılında C.H.Texeir tarafından bulunan,Ankara’nın 150 km. doğusundaki Boğazköy de H.Winkler tarafından 1906 yılında başlatılan kazılarda,El-Amarna da bulunmuş ve Arzawa kralına gönderildiği anlaşıldığı için,adına Arzawa mektupları denilen bu iki belgenin yazıldığı dilde kaleme alınmış olan başka tabletlerde ortaya çıkmaya başladı.Winkler kazılarını 1913 yılına kadar sürdükten sonra ölünce Alman Şarkiyat Cemiyeti,Çek bilgini B.Hrozny’yi İstanbul’a göndererek,Boğazköy’den çıkan bu tabletleri incelemesini istedi.Bu sırada ortaya çıkan 1.Dünya Savaşı nedeniyle Hozny çlışmalarını kısa kesmek zorunda kalmıştır.Çalışmaları olumlu yönde geçtiği için 24 Kasım 1915 tarihinde Berlin Ön Asya Cemiyetinde verdiği Hitit sorununun çözümü konulu konferansta bu belgelerdeki dilin gerçekten Hint-Avrupa dili olduğu tezini ortaya atmıştır.Yayınlanan bir kitapta Hrozny,Eski Yunanca,Latince ve Eski Hintçe ile yaptığı karşılaştırmalarla bir çok Hititçe sözcüğün anlamını saptamayı ve Hitit dilinin ilk Gramer kurallarını ortaya koymayı başarmıştır.Böylece, bugün Hititoloji olarak tanınan bilim dalının doğuşu gerçekleşmiş oldu.

UYGARLIK

1-KRAL-KRALİÇE VE DEVLET YÖNETİMİ :

Devlet yönetiminin baş sorumlusu kraldır.Hitit tarihinin Asur Ticaret kolonileri çağından başlayarak geçirdiği gelişim evreleri göz önünde bulundurulursa,Hitit kralının diğer doğu devletlerindeki gibi her şeye eğmen bir despot olarak,ortaya çıkmadığı görülür.Anadolu’ya gelerek Hint-Avrupa topluluklarının başı olarak görev yapan yerel prensler,egemenlik alanları genişledikçe büyük prensler,Hitit devleti kurulduktan sonra Tabarna unvanlı büyük krallar ve sonunda majeste ile tanımlanan güneşim unvanlı taşıyan evrenin kralı halini alırlar.Bunların yanı sıra kahraman ve tanrı / tanrıça…..’nın gözdesi gibi sıfatlar da kralların askeri dinsel özelliklerini uygulamaktadır.

Hititlerde krallık veraset yoluyla geçmektedir.Ancak eski devlet döneminde,kralın kendi yerini alacak veliahdı kendisini hayatta iken belirlemektedir.İlk belgelere göre kralın adaylar arasında en yeteneklisini veliahdı olarak seçtiği ve bunu uygun görmezse değiştirebilmektedir.Veliaht seçiminde, bir tür soylular meclisi olan panku’nun da söz sahibi olduğu görülür.Ancak meclisin krala tutumu değişkendir.Kral yeterince güçlüyse soyluların fikrine başvurma gereği duymaz.Kral yerini sağlamlaştırıncaya kadar panku’nun haklarına saygılı olmak zorundadır.Eski devlet zamanında panku yargılama hakkına sahipti.Meclisi oluşturan soylular toplum tabakaları içinde en yüksek seviyedeydi.Bunlar,yüksek askeri ve idari görevlerde bulunan ve genellikle kral ailesinin yakınları olan kişilerdir.Saray muhafızlarının başı,sarayların başı,içki sunucuların başı,haznedarların başı,asa taşıyıcılarının başı,din başı gibi unvanlara sahip soylulardan sonra toplum erkanından oluşan panku’nun soyundan olanlar oluşturmaktadır.Bu tabakalanmanın dışında toplum,Hitit yasalarına göre,hür insanlar ve köleler olmak üzere ikiye ayrılmıştır.Tanrıların yeryüzündeki temsilcileri olmalarına karşın,Hitit kralları hiçbir şekilde hayattayken tanrısallaştırılmamaktadır.Ancak öldüklerinde tanrı olan kralların heykelleri tanrıymışlar gibi kutsanmakta ve kurbanlar sunulmaktadır.Tanrılar gibi kutsanmalarına rağmen öldükten sonrada krallar,dünyadaki adlarıyla anılmaya devam edilmekte,önem bakımından ise ölen tanrı olan krallarla gerçek tanrılar hiçbir zaman eşit tutulmamakta ve tanrılar topluluğu içine sokulmamaktadır.(6)

Kral,en yüksek mevkide bulunan rahip olduğu için dinsel bakımdan temiz kalması son derece önemlidir ve bunun için titizlik gösterilmektedir.Kralın temizliğinin,tanrılara gösterilen saygıyı belirttiği kadar,ona yapılacak herhangi bir büyüden korumayı amaçladığı da düşünülebilir.Saray mutfağında görevli kişiler her ay krala temiz su vereceklerine dair ant içmek zorundadırlar.Yıkanma suyu içinde çıkacak bir saç,görevlinin ölüm cezasına çarptırılması için yeterlidir.saraydaki ayakkabıcılar ve diğer deri işçileri sadece saray tarafından üretilen deriyi kullanmak zorundadır.eyer istemede bir yanlışlık yapılmışsa bu krala önceden bildirilirse ancak o zaman affedilmesi söz konusu olmaktadır.“Eyer yanlışlıkla başka deri aldınızsa bunu zamanında krala söylerseniz bu sizin suçunuz sayılmaz.Ben kral,o zaman onu (yani yapılan eşyayı) bir yabancıya yollarım yada hizmetkara veririm.Fakat eyer yaptıklarımı gizlerse ve kral bizi görmez derlerse yanılırlar;kralın tanrıları onları çoktan görmüştür ve onları dağlara kovalarlar.” (7).

Hititlerde kraliçeler önemli yere sahiptir.Bulunan yazılı belgelerde kraliçenin sarayı sözü belirtilmiştir.Bundan anlaşılabileceği gibi hükümdar sarayında ayrı kraliçenin bir yapının olduğu anlaşılır.Kraliçeler eşlerinin ölümünden sonra kendi saraylarına çekilmekte yada kraliçenin sarayı diye söz edilen kral sarayı içindeki bir bölüm anlatılmaktadır.Kraliçenin önemli bir yer tutmasına karşın Hitit krallarının doğu tarzında bir hareme sahip olmaları çelişkili bir durum yaratır.Haremde iki çeşit kadın bulunmaktadır.Birinciler,kraliçenin erkek çocuk sahibi olmadığı zaman tahta çıkmaya hak kazanan çocuklar doğurabilen hür kadınlardır.İkinciler ise kadın köledir.Bunlar ve çocukları,ön-

ki kralın soyundan olanlarla birlikte büyük kral ailesini oluşturmaktadır.Erkek çocuklar rahip,ordu komutanı ve imparatorluk toprakları üzerine belirli kent yada bölgelerde kral olabiliyorlardı.kız çocu-

larda devletin dış siyasetine katkıda bulunmakta,başka ülkelere gelin olarak yollanmakta ve devletler arası ilişkiler kurmakta ve aileler arası bağları güçlendirmektedir.

Hitit devlet yönetiminin temeli eski devlet zamanından bu yana daima feodal tımar sistemi oluşturmaktadır.İlk zamanlarda devlet toprakları daha büyümüşken,savaşlarla yeni kazanılan kentlerin yönetimi,prenslere verilmektedir.Ele geçen belgelerde Zalpa ve Trappaşan da,kentlerin prenslerin yönetiminde olduğu bilinmektedir.Hititlerin bazı döneminde başkent olan dattaşaya sonra-

dan bir kral atanmıştır.Bu krallar kendilerine verilen topraklara karşılık merkezi hükümete karşı bir takım hükümlükler altına girmekteydi.Bunlar içinde en önemlisi iç ve dış askeri faaliyetler için belir-

li miktarda yaya ve arabalı savaşçıyı hazır tutmaktı.Hitit kralının dikte ettirdiği anlaşılan antlaşmalarla,Hatti ülkesinin çıkarları doğrultusunda bir tutum ve davranış içine sokulan vasat krallık

larada bir çeşit tımar gözüyle bakılmaktadır.Hititlerin bazı dönemlerde Amurnu ve Ugarit krallarının

Hitit kralına vergi verdikleri Hattinin düşmanlarına düşman,dostları ile de dost olmak zorunda bırakı-

ldıkları,kralın soyunu korumakla yükümlü tutuldukları ve krala ihanete kalkışıp,ülkelerine sığınanla-

rı geri vermek zorunda oldukları,egemenlik haklarını korumayı üstlenmektedir.Doğal olarak herhangi bir yasal krallığa yönelecek düşmanın Hatti tarafından bertaraf edileceği biliniyordu.Bu eşit devlet arasındaki bir savunma anlaşmasından farklıdır;yasal krallığın elden gitmesi,doğrudan doğruya Hitit

devletinin çıkarlarının azalması anlamına gelmektedir.Diğer kişilere toprak dağıttıkları ele geçen arazi bağış belgelerinden anlaşılmaktadır.Kralın mührü ile damgalanmış bu belgeler ile sarayın mülkiyetindeki tarla,otlak,orman ve bahçeler, adları yazılı kişilere armağan edilmiştir.Bu toprakların,

bağışı yapılan kişinin ölümünden sonra da oğullarına ve torunlarına geçmesi de sağlanmaktadır.Top-

rak bağışları karşılığında,devletin bazı istemlerde bulunmuş olması doğaldır.İ.Ö. 13. yy’da bağışlanan toprakların sahipleri üzerinden tımar hizmetleri ve vergilerin kaldırıldığına ilişkin belgeler bunu kanıtlamaktadır.

2-HALK :

Hititler de halkın çoğunluğunu hür insanlar oluşturmaktaydı.Bu özgürlük yönetime katılma şeklinde değildir.Özgür insanları köylüler,sanatçılar ve tüccarlarla aşağı kademelerdeki görevliler oluşturmaktadır.Bunların içinden özellikle kırsal kesimlerde yaşayan,tarım ve hayvancılıkla geçimlerini sağlayan sağlayanları özgür olarak nitelemek zordur.O günkü ekonomik yaşam içinden önemli yeri,kırsal alanlarda yaşayan halkın üretimi,tuttuğu için en fazla haracı veren ve angaryaya koşulan toprakla uğraşanlar oluyordu.Buna karşın üretim araçları olan arazi ve hayvan varlığı ile evler için özel mülkiyet hakkı tanınmaktadır.Sanatçıların,tarım kesimine göre kentli sayılması gerekmektedir.Bunların bir bölümü ürettiklerini kendileri satmaktadır,fakat ele geçen belgelerde tapınaklar etrafında yoğunlaşan ekonomik faaliyetler içinde sanatçılarında bulunması,bazılarının tapınak adına çalıştığı şeklinde yorumlanmaktadır.

Köleler sosyal tabakalaşmanın en aşağı gurubunu oluşturmaktadır. Bunlar alınıp satılabilmekte,

kiralanmakta yada taşınamaz mallar gibi veraset yoluyla başkalarına geçebilmekte ve paylaşılabilm

ektedir.Fakat özgür insanlar nasıl günümüzdeki anlamda özgür değillerse kölelerde tam anlamıyla köle değildi.Çünkü hakları da yasalarla korunmaktaydı.Ama bir kölenin değeri yasalara göre özgür bir insanınkinin yarısı olarak kabul edilmekteydi.Kölelere verilen cezalarda özgürkişilere verilenin yarısıkadardır.Diğeryandan,kölelere vücutorganlarının sakatlanması cezaları da verilmekteydi.Kölelik açısından ilgi çekici ve kölelik kavramıyla çelişen başka bir konuda bunların mülkiyet haklarının bulunmasıdır.Kölelerin hür kadınlarla evlenebilecekleri de yasalarda belirtilmiştir.bunun için konulan tek koşul kölenin başlık parasını ödeyecek maddi güce sahip olmasıdır.Bütün bunlar göstermektedir ki,Hititlere de tam bir kölelik kurumu yoktur;bu statüye sahip kişileri bu bakımdan uşak,hizmetçi olarak nitelemek daha doğru olacaktır.(8)

Hitit kökenli olmayan ve sümerce NAM-RA olarak nitelenen bir insan gurubu daha vardır.Bunlar,silahlı gücü ile yenilmiş bir ülkeden sürülüp çıkarılan ve Hitit ülkesine yollanan kişilerden oluşmaktadır.Bu insanlar,savaş ganimetlerinin bir parçasıdırlar ve genellikle ucuz işgücü çalıştırılmak üzere,yeni kurulan köylere yada bir zamanlar düşman orduları yada doğa güçleri tarafından yıkıma uğratılmış bölgelere yerleştiriliyorlardı.NAM-RA’larınherhangi bir hareket özgürlükleri yoktu.Çalıştıkları tarlalardan,tapınaklardan ayrılmaları yasaklanmıştı.Eyer başka bir ülkeye kaçacak olurlarsa,diplomatik yollardan geri verilmeleri için baskı yapılıyordu.

Hititlerin getirdikleri bu NAM-RA’lar,belli bir kesit değillerdir;toplum içindeki statülerini değiştirmeleri için kendilerine şans tanınmaktadır.Sürülen kişilerin içinde,herhangi bir sanatı becerebilenler varsa,ustalıklarından yararlanılmak üzere belirli bir yere veriliyor ve böylece toplumsal tabakalaşma içinde bir üst kademeye yükselebilmekteydiler.Hitit yasalarında NAM-Ra’lar

köle ve özgür insanlar gibi sınıflardan sayılmıyordu.Hitit toplum yaşamının en küçük birimi ailedir.Ailenin başı erkektir.Hitit öncesi Anadolu toplumlarında,verimlilik ve doğurganlığı simgelediği için kadının daha saygın yeri olmasına,buna paralel olarak,toplumda anaerkil eğilim görülmesine karşılık,gelişkin Hitit toplumunda,yayılımcı bir dış siyaset izlenmesinin de etkileriyle olacak,babanın egemenliği artmış,eli silah tutanların önemi artarak,ataerkil düzenin özellikleri belirginleşmiştir.

Halkın oturduğu evler,kazılarda ortaya çıkanlara göre,Hitit sivil mimarlığı değişmez ve katı planlara sahip değildir.Evler genellikle bağımsızdır ve yer darlığından sıkışık bir düzende yapılmaları gerekse bile,evlerin dış duvarları ayrıdır.Evlere bir avlu bulunması isteniyorsa bu genellikle evlerin dışında bulunuyor.Evlerin iç bölümlerinde de kesin bir plana bağlı kalınmaz.Evlerin büyüklüğü gibi,

İç mekanlarında sayısı ve boyutları gereksinimlerine göre değişiyordu.Evlerin çoğunluğu tek katlıdır.Evlerdeki yapı malzemesi,temellerde taş,duvarlarda ise kerpiç kullanılmıştır.Damlar düz ve toprakla kaplanmıştır.Eyer evlerin üst katları varsa,alt katın samanlık,ahır ve işlik olarak kullanılmakta,üst katın ise asıl yaşanan yer için ayrılmıştır.

3-ASKERLİK :

Hitit devleti,gerek Anadolu içinde,gerek ülke dışında,sürekli savaş halinde bulunmuştur.Bu savaşların başarılı yürütülebilmesi için,insanların savaşçı nitelikler taşımasının yanı sıra iyi örgütlenmiş bir askeri yönetime gerek vardı.

Hititler de askeri seferler genellikle yaz aylarında yapılmaktadır.Krallar,kış ayları yaklaştığında,yılın azaldığını belirterek,baharda yeniden harekete geçmek ve kışlalaşmak üzere başkentte yada seçtikleri bir başka kente gidiyorlardı.Her baharda yeniden ordu kurmak ve her kış başında askerleri terhis edip,orduya dağıtmak gerek pratik,gerekse stratejik açıdan devletin belirli sayıda bir orduyu sürekli beslemek zorunda kalmaktadır.Bir kısım askerler kış mevsiminde savaşa hazır durumda silah altında tutuluyor ve yeni savaşlara hazır bir şekilde kışlalarda barındırılıyorlardı.

Eyer ilk baharlarla birlikte,sefere çıkılacaksa,belirli bir toplanma yerinde kral ve ordusu buluşuyor ve

kral orada askerlerini denetliyordu.Bu arada birlikleri yeteri sayıya ulaşacak askerler orduya katılmış oluyordu.Kışlalarda beslenen ve ordunun temel çekirdeğini oluşturan sürekli kuvvetlerle birlikte kralın özel muhafız birliği de bulunuyordu.Diğer yandan vasat kralların korunması için Hitit birlikleri ayrılmaktaydı.Yapılacak savaşın büyüklüğüne göre vasat krallarda beslemek zorunda oldukları askerleri,Hitit kralının isteği üzerine yardıma yolluyorlardı.Bu askerlere genellikle vasat kralın kendisi komuta etmekteydi.Hitit ordularının baş komutanı kralın kendisiydi.Fakat askeri operasyonun önemine göre bazı durumlarda kuvvetlerin başına prensler yada general denilen yüksek rütbeli subaylar geçiyordu.Bunlar kralın sonsuz güvenini kazanan kişilerdir.Tanınan birkaç askeri rütbe olmakla birlikte,bunları derecelerine göre sıralanmamaktadır.Sümerce olarak GAL.GETŞİN biçiminde Hitit metinlerinde yazılan ve kelime anlamı şarap büyüğü olan askeri unvan,yüksek rütbeye eşittir.

Savaştan kaçmak ağır bir suçtur ve doğrudan doğruya kral tarafından cezalandırılırdı;birlik komutanları ceza vermeye yetkili değildir.Askerlere,krala,kraliçeye ve prenslere sadık kalacaklarına ve Hatti ülkesine ihanette bulunmayacaklarına dair ant içiliyor ve antlarını bozmaları halinde lanetlemelere uğratılıyorlardı.

Hitit ordusunun temel gücü yaya askerlerden oluşmaktaydı.Bunların büyük çoğunluğu ülke halkından sağlanıyor,bir bölümü de vasat krallıklardan yardım olarak gelmekteydi.Yaya askerlerin yanında,hızlı hareket edebilen ve vurucu güç bakımından daha etkili olan birlikler ise,arabalı savaşçılardan oluşmaktaydı.Bu iki sınıfın sayısal büyüklüklerinin,devletin gelişmesi ve topraklarını genişlemesi ile orantılı olduğu yazılı belgelerden anlaşılmaktadır.

Arabalarını hızla ve bir anda hareketlerini sağlamak,atların manevra yeteneklerini yükseltmek,uzun mesafeleri yorulmadan alabilmelerini ve gece yürüyüşlerine dayanıklılıklarını arttırmak,doğal olarak proğramlı ve sürekli bir eğitimi gerektirmektedir.Bunu yapabilmek üzere at yetiştirme yönetmelikleri vardı.Kikkirli adlı ve Hurri kökenlibiri tarafından yazılmış,bir sıra böyle yönetmelik bulunmaktadır.Bu metinlerin içinde geçen teknik terimlerin ise,indo-ari (=kabaca:Hint) kökenine bağlanması ayrıca ilgi çeken bir konudur.(9)

Hitit savunma siteminin en iyi örneği başkent Hattuşa’da görülür.bütün kent,arazinin sağladığı olanaklardan yararlanmak suretiyle,surlarla çevrilidir.Surlar süreklidir ve ancak engebelerin savunma için çok önemli ve anlaşılmayacak engeller yarattığı yerlerde kesintiye uğrar.Kentin iç alanı da bir kent suru ile,kuzeyde aşağı kent güneyde ise yukarı kent olarak ikiye ayrılır.Hitit tarihine bakılırsa,Hitit imparatorluğunun gerek Anadolu içinde,gerekse dışında her an düşman olmaya hazır toplumlarla çevrili olduğu ve bunlara karşı sürekli alarm durumunda bulunmaya zorunlu kaldığı anlaşılır.(10)Bu nedenle sınırların savunması ve denetimi işine büyük önem verildiği,arkeolojik ve filolojik veriler tarafından kanıtlanmaktadır.

4-EKONOMİ :

Hititler de toprak önce tanrıların,sonra kralındır ve kral istediklerine arazi bağışlayabilir ve karşılığında onu bazı hükümlülükler altına sokabilmektedir.Buna karşılık özel mülkiyetlerde vardır.Fakat bu gibi bağımsız çiftçilerin sayısı fazla değildir ve buna tam bağımsızlık denilemez.Ele geçen belgelere göre,herkes için zorunlu çalışma,yani bir tür angarya uygulanıyordu.Bir belgeye göre;Bağımsız çiftçiler dört gün kendileri için,dört gün ise kendi tarlalarının yanında bulunana bir tımar arazisi için çalışacaklardı.En büyük toprak sahipleri olan saray ve tapınak arazilerinde sürekli çalışacak tarım işçileri de vardı.(11)

Hatti ülkesinin ekonomisi tarım ve hayvancılık üzerine kurulmuştur.Tahıl türleri artsında ilk sırayı arpa ve buğday tutmaktadır.Pek çok ekmek çeşidi yapıldığı gibi,ekşitme yoluyla da bira gibi içkiler üretiyorlardı.Yaygın olarak görülen kültür bitkilerinden biri de üzümdür ve bundan da şarap üretilmekteydi.Ana besin maddelerini ekmek,bira ve şarap olarak sıralayabiliriz.Bunun yanında kısıtlı bölgelerde de olsa zeytin yetiştirilmiştir.Diğer yandan fasulye,nohut ve bezelye türünden baklagillerin üretimi de yapılmıştır.Hitit dönemi Anadolusunda yetiştirilen başlıca meyveler;elma,kayısı ve incirdi.

Tarım yanında ikinci bir iş olarak hayvancılık yapılardı.Hayvancılı tarım alanına yardımcı olduğu gibi süt,et,deri ve yün üretimi içinde gerekliydi.Hayvan varlığının çokluğu ülke için zenginlik kaynağıydı.Hititler döneminde,daha önceki Asur ticaret kolonileri çağında da olduğu gibi,bakır ve tunç en çok kullanılan madenlerdi.Demir ise günlük yaşamda kullanılmıyor ve değerli sayılıyordu.(12)

Anadolu’da demir filizi çok olmasına karşın,bunları eritebilecek yüksek derecede ısı ve arıtma tekniği yaygınlaşmamış bir teknoloji olmadığı için demirin değeri yüksekti.Yazılı belgeler de demir kılıç,demir tablet ve hatta demirden yapılmış tanrı ve hayvan heykellerine değinilmesine karşın çeşitli yerlerde yapılan kazılarda bu tür büyük eşyalar bulunmamıştır.Bunların,Hitit devleti’nin yıkılışından sonra gelen istilacı güçler tarafından eritildiği ve yeniden kullanıldığı düşünülmektedir.Madenler yeniden kullanıma uygun maddeler olduğundan,bir devleti yıkan yada ele bir kenti ele geçirenler,yeniden maden arama ve işleme yerine,ganimet olarak ele geçirdikleri eşyaları eriterek,kendi zevk ve gereksinimlerine göre,yeni şeyler yapmayı kuşkusuz daha kolay bir yol olarak benimsiyorlardı.Bu yüzden bir kazıda herhangi bir döneme ait bir yerleşme yerinde az maden bulunması,o çağda az maden kullanıldığını göstermez.Madeni eşya her zaman yeni gelenlerin ele geçirmeye çalıştığı,oradan oraya götürülen ve sürekli biçim değiştiren ganimet türüydü.

Asur ticaret kolonileri çağında yoğun olduğu anlaşılan ve uluslar arası bir nitelik taşıyan ticaret ve kara taşımacılığı,Anadolu da ki etnik ve siyasal durumun değişmesi sonucu,Hitit devletinin ortaya çıkışı ile birlikte merkezi bir otoritenin kurulması,eski ticaret örgütlenmesinin kent beylerine bağlı çıkar ilişkilerini değiştirmiştir.Hitit kralları kendi topraklarında yabancıların kazanç sağlamalarına izin vermemişlerdir.diğer yandan merkezi otoriteye bağlı olarak,devletin kendi gereksinimlerini kendi karşılaması gereği ortaya çıkınca,ülkede çıkarılan yada üretilen hammaddelerin,Hitit sanatçıları tarafından işlenmiş mallar haline dönüştürülmesini sağlamış,böylece dışarıya bağımlılığın azalmasıyla Asur ve diğer ülkelerle ticaret ilişkileri zayıflamıştır.

Hitit devletinde ve bütün Ön Asya’da o dönemde kullanılan değişim aracı,para yerine gümüştü.Gümüş,çubuk yada halka biçiminde ve belirli ağırlıklarda olmakta ve alış-verişlerde geçerli sayılırdı.Ağırlık birimleri ise Babil kökenli şekel ve mina idi.Bunların oranı,ülkelere ve zamana göre değişmektedir.Babil de 60 şekel bir mina ederken,Hatti ülkesinde 40 şekel bir mina etmekteydi.Bunların gerçek ağırlıkları bilinmemektedir.Kazılarda ortaya çıkan bulgular bunların oval ve hematit taşından yapıldığını gösteriyor.

5-YASALAR VE MAHKEMELER :

Hititlerde yazılı yasaların varlığı,Boğazköy e bulunan yazılı belgeler arasında yasa maddelerini içeren 2 tablet ve bu tabletlerin kopyaları yapılarak çoğaltılmış paralel metinlerin ortaya çıkarılması sonucu anlaşılmıştır.

Hititlerin hukuka bakış açısı,bütünüyle dinseldi.Onlara göre tanrılar,bütün varlıkların hakkını koruyan,adil ve dürüst efendilerdi.(13)

Devlet öncelikle toplum düzeninin sağlanması ile yükümlü olduğu için,bireysel öcün en aza indirilmesini yada tamamen ortadan kalkmasını ister.Bu bakımdan,yasalarda rastlana talion ilkesi,yani göz göze diş dişe hükümleri zarara uğrayanın suçluya kendisine gelenden daha çok zarar vermesini önlemek için,beklide öç duygularının aratarak ilerlemesini engellemek yolunda atılmış bir adım olarak kabul edilir.Yasa koruyucu,cezanın anlamının,aynı zarara başkasının da uğraması değil,hak sahibinin uğradığı zararın giderilmesi olduğunu anlarsa,talion ilkesi yerine eski durumuna getirme ve yerine koyma ilkelerini benimser.Talion hükümleri korkutucu veya caydırıcıdır.

Hitit devletinin eski dönemlerinde ölüm cezasının yaygın olmasına karşılık,hukuk reformundan sonra sınırlandırılmıştır.Ancak yasa maddeleri arasında yer almayan bazı suçlara,kralın bizzat bu cezayı verme hakkı saklı tutulur.Yasalarda ölüm cezası,ırza geçme,hayvanlarla cinsel ilişkide bulunma ve devlet otoritesine karşı gelme suçlarına verilmekteydi.Eyer suçlu bir köleyse efendisinin emirlerine uymaması yada kara büyü yapması halinde öldürülüyordu.Bedeni sakatlama cezaları da yalnız kölelere uygulanıyordu.

Mülkiyetin korunması ile ilgili yasa maddelerinde saptanan cezalar,genellikle yıkıma uğrayan kaybolan yada kullanılmaz duruma gelen malın yerine yenisinin konması ve değerinin tazmin ettirilmesi ilkesine dayanmaktaydı.Mülkiyete taşınamaz mallar,ekinler,hayvanlar ve kölelerde alınmıştır.Tazminat miktarının belirlenirken yanlışlık yapılmaması için,kaybolan yada çalınan malın değeri,özellikleri sayılarak saptanıyordu.(14)

Hitit aile hukukuna ait bazı maddeler de yasalarda yer almaktadır.Ancak bunlar daha çok özel durumları kapsamaktadır.Evlilik ve boşanma ile ilgili bazı konularda yasa maddeleri vardı.Ailenin ataerkil bir düzen taşıdığı görülür.

Hititlerde yaşlıların,bazı yüksek dereceli subayların ve kralın yargıcılığında mahkemeler yapılıyordu.Arşivler ve bulunan belgelerde,mahkemelerin nasıl yapıldığına ilişkin bilgiler bulunmaktadır.Mahkeme tutanakları suçluların,şahitlerin ve müdahil olarak davaya katılanların ifadeleri ayrıntılı bir şekilde ve baş tarafında ise davaya konu olan iddialar yazmaktadır.

6-DİN :

Hitit dini pek çok değişik kökenli öğenin birleşmesinden oluşmuş,karışık bir yapı göstermektedir.Anadolu’ya sonradan gelen Hint-Avrupalılar,kendilerine özgü kültür öğelerini,orada yaşayan halka zorla kabul ettirme yoluna gitmemiştir.Aksine,bünyelerine uygun gördükleri her şeyi almışlardır.Böylece dinsel görüşleri de,ilkelden başlayarak gittikçe karmaşıklaşmıştır.Eski Hitit dönemine ait metinlerde geçen,birkaç tanrıdan oluşan tanrılar topluluğu,imparatorluk döneminde sayı olarak arttığı gibi,tanrıların türleri ve etnik kökenleri çok çeşitli bir durum almıştır.Boğazköy arşivlerinde adı geçen binlerce tablet yardımıyla adarlını ve bazılarının tanımları öğrenilen bazı heykelcikler ve özellikle Boğazköy yakınındaki yazılı kayaya kutsal alanındaki kabartmalarda betimleri görülen tanrılar,Hitit devletinin resmi tanrılar topluluğunu yansıtmaktadır.Yine resmi nitelikteki Boğazköy arşivinde bulunana bayramlar,dualar,sihir metinleri,fal ve kehanet metinleri çeşitli unsurların kültür birleşiminden oluşmuş devlet dini hakkında bilgi verir.Çok sayıdaki bu tanrılardan bazıları panteon içinde özel bir yerdeydi ve kutsanmalarına özen gösterilirdi.Bunların başında fırtına tanrısı ve bunun değişik bölgelerdeki türü gelir.Bunun yanında Arima kentinin güneş tanrıçası olan eşi yer alır.Fırtına tanrısının Hattice adı Taru,güneş tanrısının adı ise Wuruşemu dur.Bunlarla birlikte birde gökyüzü cismi olan Ay da tanrılaştırılmıştır.(15)

Bütün eski ön Asya dinlerinde olduğu gibi,Hititlerde de tanrılar insan biçimi karakterinde düşünülmüştür.bunların yeryüzünde yaşadıkları ve kutsandıkları yapılarının olması doğaldır.Bunların özel bir odasında tanrı heykeli bulunur.Bu heykel,her gün belirli bir törenle temizlenir,yıkanır ve önüne kurbanlar konulurdu.Heykelin bulunduğu en kutsal mekanın bitişiğindeki odada tanrının yatağı yer alır;burada geceleri kandil yakılırdı.Tapınaklar,tek tanrılı dinlerde olduğu gibi insanların gelip tapındıkları yerler değildi.(16)Tanrı heykeli yalnız bazı dinsel bayramlarda tapınak dışına çıkarılır ve onu daha fazla kişinin görmesi sağlanır.Diğer zamanlarda belirli rahipler ve kral-kraliçeden başkası,tapınağın en kutsal odasına giremezlerdi;tapınak bu bakımdan halka açık bir barınma yeri değil,tam anlamıyla tanrının eviydi.

Hattuşa da şimdiye kadar yapılan arkeolojik çalışmalarda 5 büyük tapınak ortaya çıkmıştır.Bunlardan en büyüğü 1 no’lu tapınak olarak adlandırılan fırtına tanrısının tapınağıdır.Bu 160 m. uzunluğunda,135 m2 genişliğinde bir alanda kurulu yapı kompleksidir.Esas kutsal yapı 64,42 m. boyutlarında olup,etrafı 80’den fazla dar ve uzun odadan oluşan depo ve atölye binalarıyla çevrilidir.Tapınakların,gerek sahip olduğu büyük tarım arazisi,gerekse çeşitli işlerde kullanılan işçi ve sanatkarlar,tanrılara sunulan armağan ve kurbanlar yüzünden,büyük bir ekenomik güce sahipti.Etrafındaki çok sayıda mekanı ekonomik faaliyetlere ayrılmış olan 1no’lu tapınak,buna en iyi örnektir.Asıl tapınağa depo yapılarını geçtikten sonra varılır.Bu depoların bazılarında çok sayıda tablet bulunmuştur.Mekanlardan bir bölümüne yönetim işlerinde kullanılan büro yada arşiv izlenimi verilmiştir.Temellerinin çok kalın ve sağlam yapıda olması,depo odaları kompleksinin çok katlı olduğuna işaret eder.

Tapınağın tüm dış duvarları yassı poyelerle süslüdür.Buradan tapınağın ortasında yer alan avluya ulaşılır.Tapınak odaları bu avlunun etrafına sıralanmıştır.Odaların hepsi dışa açılan pencerelerle donatılmıştır.Girişin sol tarafında bulunan ve altı odadan oluşan grubun,kralın özel törenleri için hazırlandığı sanılmaktadır.Avluda,girişin karşısında bağımsız ve granitten yapılmış küçük yapının,kralın,tanrı heykelin bulunduğu hücreye girmeden önce,yıkandığı yer olup olmadığı henüz çözülememiştir.

Büyük tapınak ya da 1 no’lu tapınak olarak anılan bu yapıda iki adet kutsal oda bulunmaktadır.Bunlar avlunun en arka kısmında yer alır ve doğrudan doğruya avluya değilde bazı küçük odalara bağlanır.Kült heykelinin bulunduğu bu hücreler,tapınağın arka yüzünden biraz taşkın olarak inşa edildiklerinden,hem yan hem de arka duvardaki pencerelerden ışık alırlar.Tanrı heykellerinin ışık alan odada olması,diğer eski Asya dinlerinin anlayışından bir farklılık olduğunun işaretidir.(17)Tapınağın en kutsal yeri olan bu hücrelerden biri çok haraptır;diğerinde ise tanrı heykelinin içine sokulduğu tek parça taştan kaide yerinde durmaktadır.Başkentin bu en büyük tapınağının iki hücreli kutsal bir mekana sahip oluşu,bunlardan birinde Hatti’nin fırtına tanrısı,diğerinde ise Arinna’nın-güneş tanrıçası-heykellerinin kutsandığı varsıyımıyla açıklanmaktadır.

Hattuşa da yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmış 4 tapınakta da hangi tanrıların kutsandığı bilinmemektedir.Genel çizgileriyle bunların hepsinin ortak noktaları;ortada avlu,yan odaları bulunan anıtsal bir giriş,tanrı heykellerinin bulunduğu hücrenin ulaşılamayan ve yan odalara bağlanan bir konumda bulunması ve pencere varlığı gibi yapısal özellikler olmasıdır.Tapınakların kullanım amaçlarına uygun ana öğelerinin,standartlaştırılmış bir plana göre yapıldığını görmekteyiz.

7-SANAT :

Hititoloji’nin başlangıcında,Hitit imparatorluğunun yıkılışından sonra,İ.Ö 9. ve 8. yüzyıllarda kurulmuş kent devletlerinde yapılmış hiyeroglifli kabartmalar henüz Hitit tarihinin akışı ve gelişmesi tam bilinemediği için,gerçek Hitit sanatını yansıtan imparatorluk döneminden ayrı tutulmuyor,hepsine birden aynı ulusun sanat eserleri gibi bakılıyor.Gerçekte de bunlar geleneksel Hitit sanatının bazı özelliklerini sürdürüyordu.Fakat imparatorluğun çöküşünün de nedenlerinden biri olan göçler ve kurulan yeni dengelerle ortaya çıkan güçler,geleneksel Hitit sanatının anlayışını da etkisi altına almış,böylece yeni üsluplar oluşarak,sanat eserlerindeki Hitit karakteri kaybolmaya yüz tutmuştur.

Geç Hitit dönemi,kent devletleri zamanının sanatının Asur ve Aramı sanatı ile karışmıştır.Bu imparatorluk dönemi Hitit sanatının sadece Hititlere özgü,sat bir sanat olduğu anlamına gelmez.(18)Hitit kültürü,çeşitli etkenlerin bileşiminden oluşmuştur;sanat da bu kültürün bir parçası olduğuna göre,onun da aynı bileşimin özelliklerini yansıtması doğaldır.Hitit sanatı,örneğin Mısır sanatı gibi tek bir halkın yada tek bir ırkın ürünü değildir;henüz hepsi ayrı ayrı açıklanması gereken çeşitli etnik zümrelerin katkılarıyla oluşmuş bir biçimdedir.

Tarih öncesi çağlardan olan ve kabaca,İ.Ö. 3000-2000 arası eski Tunç Çağının ikinci yarısında,İç Anadolu’nun kuzey kemsin de,özellikle Alacahöhük ve Horoztepe de bulunmuş kral mezarlarındaki buluntularda kendini belli eden ,yüksek nitelikli bir sanat ortaya çıkmıştır.Mezarlara konulmuş armağanlar olan bu buluntular,silahlar süs eşyaları,madeni kaplar yanında,gelişkin bir heykel sanatını kalıntıları olan madeni heykelciklerde ele geçmiştir.Tam plastik olarak tasarlanmış insan figürleri ve altlarında kaideye tespit için yapılmış olan hayvan betimleri çok değişik ve ilginçtir.Genellikle güneş kursları olarak bilinen,bazıları yine hayvan figürleriyle süslü,bir bölümü daire bir bölümü de dörtgen biçiminde olan,bir sapa geçirilerek törenlerde taşındığı sanılan standartlar bu buluntular arasındadır.Hepside üstün bir maden işçiliğinin belirtileri olan bu eserler,Kafkasya Bölgesindeki araştırmalarda ortaya çıkarılmış aynı tür eserlerle büyük ölçüde benzerlik göstermektedir;özellikle hayvan betimlerindeki benzerlik çok dikkat çekicidir.Bu mezarlara gömülmüş olan krallar,prensler yada geniş anlamıyla soyluların hangi etnik zümreye ait oldukları saptanamamıştır.Anadolu yüksek yaylasının güneyinde bulunan Kayseri yakınlarındaki Karahöyükte kazılarda bulunan saraylar,oradaki yerel beylerin İ.Ö. 2. bin yılın başlarında,Asurlu tüccarların arcılığı ile gelişen,Mezopotamya ilişkilerinden esinlenerek etkileyici mimari eserler yaptıkları kanıtlanmaktadır.Özellikle Kültepe,kent uygarlığının,o döneme ait iyi bir örneğini sergilemektedir;burası,Suriye ve Kuzey Mezopotamya’daki başkentlerle karşılaştırılabilecek bir düzeydedir.(19)

Asur ticaret kolonileri çağında,sanatın başka alanlarında da Eski Babil ve Eski Suriye’den etkilenildiği,mühürcülükteki çeşitli üsluplardan anlaşılmaktadır.Mühürlerde görülen değişik üslupların,Anadolu’nun çeşitli kentlerine yerleşmiş değişik kökenli mühür kazıyıcılarının,geldikleri ülkenin mühürcülük geleneğini sürdürmeleri nedeniyle ortaya çıktığı sanılmaktadır.Yabancı mühür kazıyıcıların yanı sıra,Kaneşte yerli sanatçılarda yetişmiş,bunlarda,Kuzey Suriye ve Mezopotamya üsluplarıyla birlikte kendi görüşlerini birleştirerek yeni bir tür kompozisyon oluşturmuşlardır.Mühürlerin üzerindeki kompozisyondan başka,Anadolu mühürcülüğünü Mezopotamya mühürcülüğünden ayıran bir başka farkta,Anadolu da silindir mühür denilen ve belgeler üzerinde yuvarlanmak suretiyle basılan mühürler yanında,damga mühürlerinde kullanılmasıdır.

Bazı kap biçimlerinde görünen keskin çizgiler,bunların madeni kaplardan esinlenerek yapılmış olabileceği düşüncesini desteklemektedir.Bunlardan başka birde geometrik bezemeli ve çok renkli keramikler vardır.Gerek tek renklilerde,gerekse bu boyayla süslenmiş çok renkli keramik türündeki en ilgi çekici biçimler,kuşkusuz,çömlekçilikten çok,adeta birer yontuculuk eseri diyebileceğimiz,san-

atçının bütün yaratıcılığını gösterdiği,hayvan biçimli kaplardır.Aslan,antilop,kuş ve hatta sümüklü böcek gibi çeşitli hayvan türlerini yansıtan bu kaplar,biçimsel özellikleri açısından ,mühürler üzerindeki doğadan soyutlanmış hayvan figürlerini hatırlatmaktadır.

Sığır,koyun ve kuş başları biçimindeki bu kaplar,tüm hayvan vücutlu kaplara göre,özellikle karum çağının daha yer evresinde,doğaya daha uygun olarak yapılmıştır.Diğer yandan kapların kulpları ve emzikleri de,plastik biçminde tasarlanmıştır.Hayvan yada hayvan başlarının yanı sıra ,insan yüzleri ve figürleri de işlenmiştir.Kile biçim verme,bu dönemin plastik sanat dalları arasında en gelişkin ve yaygın olanıdır.

Sanat eserleri arasında keramik de önemli yer tutmaktadır.Genellikle kırmızı renkli,güzel perdahlı olan ve Eski Tunç çağının biçim geleneklerini sürdüren karmu çağı keremiği,formların çeşitliliği ve oranlarındaki güzellikle çok ilginçtir.(20)

Eski Hitit döneminin kralları başkent Hattuşa da fazla eser bırakmamışlardır.Özellikle bu dönemin mimarlığı hakkındaki kalıntılar yok denecek kadar azdır.Bunun nedeni,Eski Hitit devletinin bir imparatorluk halini almasından sonra,Hattuşa’da girişilen yapım faaliyetleri arasındaki eski yapıların yıkılarak,yerine yenilerinin inşa edilmiş olmasıdır.

PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ. MUHAMMED (s.a.v.) ‘İN HAYATI

DOĞUMU, AİLESİ, ÇOCUKLUĞU ve GENÇLİĞİ

Peygamberimiz (s.a.v.) ‘in doğumu rivayetlere göre Fil Olayı’ndan 50 gün sonrasına rastlar. Yani Peygamber Efendimiz 20 Nisan 571 Pazartesi günü, kameri aylardan Rebiyülevvel ’in on ikisi.

Peygamber efendimizin doğduğu gece çeşitli olaylar gerçekleşmiştir. Bunlar; Kisra sarayının 14 sütununun yıkılması, Mecusi İranlıların bin yıllık sönmeyen ateşlerinin sönmesi, Semave deresinin taşması ve Sâve Gölü’nün kurumasıdır. Bu olaylar tüm dünya üzerindeki küfrün yok olacağı anlamına gelmektedir.

Peygamber Efendimizin doğumundan sonra ismi konulurken annesi Amine Hatun “Muhammed” ismini istemiştir. Çünkü daha önce gördüğü bir rüyada bu ismin konulması hatırlatılmıştır.

O dönemde Mekke ‘de kuraklık olduğu için yeni doğan çocuklar verimli köylerden gelen süt annelere verilirdi. Bunun sebebi çocuğun temiz, havası iyi bir yerde büyümesi ve Arapça’yı daha iyi öğrenerek konuşmasıydı. Peygamber Efendimiz de doğduktan sonra Halime adlı bir süt anneye verilmiştir. O zamanlar kurak bir dönem geçiren Halime ’nin yaşadığı köyün aksine Halime’ nin kendi evi bereketliydi.

Peygamberimiz, kendi annesi Amine Hatun’a verilmesinden sonra altı yaşına kadar Onunla yaşadı. Peygamberimiz altı yaşına bastığında annesi Medine’ye dayılarını ziyarete gitmiş fakat dönüş yolunda hastalanarak vefat etmiştir. Bundan sonra Peygamberimiz dedesi Abdülmuttalib ‘in yanında sekiz yaşına kadar kalmıştır. Annesinin ölümünden sonra dedesini de kaybeden Muhammed amcası Ebu Talib’in yanında kalmaya başlamıştır.

Peygamberimiz on iki yaşına bastığında ticaret yapma gayesiyle Suriye’ye giden bir kervana katılan amcasının yanında gitti. Uzun bir yolculuktan sonra kervan Bizans’a bağlı Busra ‘ya vardı. Kervan o zamanlar sağlam bir Hıristiyanlık yaşayan rahip Bahira ’nın bulunduğu bir manastırda mola verdi. Kervanlara pek yardımda bulunmayan Bahira bu kervanda bir fevkaladelik sezmiş ve hemen yemek hazırlatmıştır. Çünkü Bahira kervan gelirken uzaktan bulutların kervanı gölgelediğini ve ağaçların bu kervanda bulunan birisi için eğilip kalktığını görmüştü. Yemek sırasında Muhammed’e çeşitli sorular soran Bahira çok şaşırmıştı. Çünkü aldığı cevaplar kutsal kitaplarda yazan Peygamberin bu çocuk olması gerektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine rahip hemen Ebu Talib’e yeğenini memleketine geri götürmesini yoksa Yahudilerin bu çocuğa kötülük yapabileceklerin söyledi.

EVLENMESİ

Tüm Kureyşliler gibi Hz. Hatice de ticaretle uğraşıyordu. Daha önce iki kere evlenmiş fakat kocaları vefat etmişti.

Artık yirmi beş yaşına ulaşan Hz. Peygamber çeşitli şekillerde çalışarak amcasının aile bütçesine katkıda bulunuyordu. Sekiz yaşından beri çeşitli kervanlara katılıp ticaret hakkında tecrübe sahibi olmuş ve bir kervan yönetebilecek bilgiye sahip olmuştu. Hz. Hatice’nin sahip olduğu bir kervanı Şam’a götürme işini almıştı. Kervanı Şam’a götürüp malları satabilmişti. Mekke’ye dönen kervanın mallarını Mekke’de kolayca satmış ve iyi bir kâr elde etmişti. Daha önce böyle bir kâr edinememiş olan Hz. Hatice Hz. Peygamber’e bir ilgi duymuştu. Çeşitli kişilerden Hz. Muhammed’in temiz, doğru birisi olduğunu öğrenen Hatice O nunla evlenmek istemişti. Sonunda evlenen yeğenini gören Ebu Tâlib çok sevinmişti. Sekiz yaşından beri baktığı yeğeni artık müstakil bir hayata geçmişti.

PEYGAMBER OLUŞU ve MEKKE HAYATI

Hz. Peygamber çocukluğundan beri duyduğu hak, hakikat sevgisini kırk yaşına doğru çıkıp inzivaya çekildiği Hira dağındaki mağarada düşünüyordu. Her sene yaptığı gibi Hira dağındaki mağarasına çekilmişti. Birden Cebrail Aleyhisselam’ın “İkra: Oku” nidasını duydu. “Okuma bilmem” cevabını veren Peygamber Cebrail tarafından tâkâti kalmayacak şekilde sıkıp tekrar “İkra:Oku” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Okuma bilmiyorum, ne okuyayım?” cevabını verdi. Buna müteakip Kur’an-ı Kerim ’deki Alak Sûresi indi. Olaydan sonra hemen dağdan aşağı inen Resûl-i Ekrem Efendimiz doğru eve gitmişti. Üşüyen Peygamber örtülmesini istemişti. Hz. Muhammed başından geçen olayı eşine anlattığında Hz. Hatice hemen O’nu İncil’i bilen amcasının oğlu Varaka’ya götürmüştü. Olayı dinleyen Varaka Hz. Muhammed ’in son Peygamber olduğunu söylemiştir.

Peygamberlik vazifesi geldikten sonra ilk iman eden Hz. Hatice ile namaz kılmaya başlayan Hz. Muhammed ‘i yeğeni Ali namaz kılarken görmüş ve ne yaptıklarını sormuştur. Gerektiği üzere Ali’yi davet etmiş ve çocuklardan ilk Müslüman Hz. Ali olmuştur. Bundan sonra Hz. Ebubekir ve azatlı köle Zeyd bin Harise ilk Müslümanlar olmuşlardır.

Üç yıl kadar islamı sadece çok emin olduğu kişilere gizlice anlatmış, açık şekilde davete başlamamıştı. Müslüman olanların namaz kıldığını gören müşrikler kavgaya başlamış ve açık daveti bildiren ayet-i kerime nazil olmuştur.

Açık davet başladıktan sonra bir kısım Mekkeli, Müslüman olmuştur. Ayrıca herkesi eşit sayan İslam, köleler tarafından da benimsenmiştir. Kölelerin sahipleri onları islamiyetten döndürmeye çalışmış fakat köleler işkence gördükleri halde dinlerine bağlı kalmışlardır. Bunlardan birisi de Bilal-ı Habeşi’dir.

Yeğeninin dinine bağlı olanlara işkence edenlere en büyük tepki Resulullah’ın amcası Hz. Hamza’dan gelmiştir. Fakat müşrikler Müslümanların çoğalmasını ve dinlerini yaşamalarını görünce Hz. Peygamber’i amcası Ebu Talib’e şikayet etmişlerdir. Ebu Talib Müslüman olmadığı halde yeğenine sahip çıkmış ve onun yanında olmuştur.

MEDİNE’YE HİCRET

Müslümanlar hor görüldükleri Mekke’den ayrılarak İslamı daha rahat yaymayı istiyorlardı. Bu yüzden bir grup müslüman, hıristiyan bir kral tarafından yönetilen Habeşistan’a gitmişlerdir. Kral onları sevgiyle karşılamıştır. Ancak bütün müslümanların Habeşistan’a gitmesi mümkün olmadığı için Medine hicreti söz konusu olmuştur. Medine’ye hicret için bazı görüşmeler olmuştur. Bunlar I. ve II. Akabe Beyatlarıdır. Beyatlardan sonra Medine’ye hicret için bekleme başlamıştı.

Hicret izni çıkınca Müslümanlar gruplar halinde büyük bir fedakârlıkla evlerini ve mallarını bırakarak yola koyulmuşlardır.

Hz. Peygamber’e suikast hazırlayan müşrikler yola çıkılacağı gece kapı önünde pusu kurmuşlardı. Cebrail (a.s.)’dan haberi alan Hz. Peygamber yatağına Hz. Ali’yi yatırmıştı. Gece geldikten sonra Resulullah kapıya çıkmış ve yerden bir avuç toz alarak müşriklerin gözlerine doğru atmıştı. Ne olduğunu anlayamayan Mekkelilerin önünden rahatça geçen Resulullah önceden seçilmiş yol arkadaşı Hz. Ebubekir ’le yola koyuldu.

Medine’ye doğru yola çıkan Hz. Peygamber ve yol arkadaşı yorgunluk giderip biraz dinlenmek için bir mağaraya girdiler. Mağarada zararlı hayvan olabileceğinden dolayı Hz. Ebubekir bulduğu delikleri elbisesinden yırttığı parçalarla kapatmış ve açık kalan bir deliği de ayağıyla örtmüştür. Hz. Peygamber uykuya dalmıştı. Nöbet tutan Hz. Ebubekir ’in ayağı halen deliği tıkamaktaydı. Bir acı hisseden Ebubekir ayağıyla kapatmış olduğu deliğin bir yılan yuvası olduğunu ve yılanın ayağını soktuğunu fark etti. Acıyla gözlerinden gelen yaşların yüzüne düşmesiyle uyanan Resulullah durumu fark etti. Mübarek tükürüğünden alıp yaranın üzerine sürdü ve yara hemen iyileşiverdi.

Yine Medine yolundayken izlendiklerini fark eden Resulullah ve Hz. Ebubekir bir mağaraya girdiler. Allah’ın emriyle bir örümcek mağara girişine hemen ağını ördü ve iki güvercin yuva yaptı. Yanlarında en iyi iz sürücülerden bulunan müşrikler mağaranın önüne geldiler. Mağaranın girişindeki bozulmamış ağı ve güvercin yuvasını gören müşrikler içeriye kimsenin bu şekilde girmeyeceğini anladılar ve oradan uzaklaştılar.

Büyük zorluklar sonucu en sonunda Medine’ye ulaşan Hz. Peygamber ve yol arkadaşı büyük sevinç gösterileri ile karşılandılar.

MEDİNE DÖNEMİ HAYATI

Medine’ye vardıktan sonra bütün Medineliler Hz. Peygamber’i evlerinde ağırlamak istediler. Fakat kargaşa çıkacağı anlaşılınca Peygamber Efendimizin kalacağı yerin belirlenmesi için devesinin salınmasına ve duracağı yerde konaklamasına karar verildi. Deve salındıktan sonra herkesin heyecan dolu bakışları içerisinde ensardan Hz. Ebu Eyyûb el-Ensari‘nin evi önünde durdu. Bundan sonra bir mescid ve Peygamber’imiz için bir yer yapılıncaya kadar Hz. Eyyûb’un yanında kalacaktı.

Peygamberimizin kalacağı ve mescid olacak olan Mescid-i Nebevi’nin inşaatına başlandı. Temeli taştan atılan ve kerpiçle duvarları örülen, direkleri hurma ağacından olan mescidin üzeri güneşi engellemek amacıyla hurma dallarıyla örtülmüştü. Kıble yönü ilk önce Kudüs’e doğru olan mescidin mihrabı kıblenin Kâbe olduğu bildirilen ayet indikten sonra Kabe’ye çevrildi.

Müslümanların beş namaza vaktinde çağırılması gerekiyordu. Bunun için bir toplantı kuruldu ve çeşitli fikirler ortaya kondu. Çan çalınması fikri hıristiyanlığa mahsus, borazan çalınmasının yahudiliğe mahsus, ateş yakılmasının mecûsiliğe mahsus olduğu söylendi. Bir fikre varılamayınca dağılan cemaatten Abdullah bin Zeyd’e rüyasında ezan öğretildi. Hemen bunu Hz. Peygamber’e söyledi ve Peygamber Bilal Habeşi’ye ezanı okumasını buyurdu. Böylece ilk ezan okunmuş oldu.

SAVAŞLAR

Bedir Savaşı

Müslümanların gittikçe çoğalarak bir gün mutlaka onların elinden Mekke’yi alacağından korkan müşrikler daha Müslümanlığın ne demek olduğunu bile bilmeyen kabileleri de kandırıp bir güç haline getirmişlerdir. Müslümanlara saldırmak için silah lâzım olduğundan bütün müşrikler ortak bir kervan kurup silah almak için gönderilmiştir. Bu kervanın dönüşü sırasında kervanda silah yüklü olduğunu haber alan Müslümanlar hemen Hz. Peygamber’i haberdar etmişlerdir. Derhal bir İslam ordusu kurulmaya karar verilmiş ve 305 kişi, 70 deve ve 2 attan oluşan bir ordu kurulmuştur.

İslam ordusunun yola koyulduğu sırada Bedir Kuyuları yakınında bulunan kervan hemen Mekke’ye haber göndermiş ve ordu toplanmasını istemiştir. Müslümanlara göre çok fazla sayıda olan müşrikler ordusu önceden gelip savaş alanına yerleştiği için Bedir Kuyularını ellerinde bulunduruyorlardı. Fakat Müslümanlar bir taktikle kendilerine yetecek kadar suyu bir yerde toplamışlar ve kalan kuyuları da çer çöple kapatmışlardır.

Çetin geçen savaşta Cenab-ı Hak meleklerini göndererek Müslümanlara yardım etmiştir. Savaş sonunda Müslümanların 14 şehidi varken müşriklere 70 kayıp vermişlerdi.

Savaş sonunda elde edilen 70 esire Peygamber Efendimiz iyi davranılmasını istemiştir. Esirlerin bazıları karşılıksız salınmıştır. Bazıları fidye karşılığında, bazıları ise on Müslüman’a okuma yazma şartı ile azad edilmiştir.

Uhud Savaşı

Bedir’deki yenilgilerinin acısını çıkarmak isteyen müşrikler Uhud Savaşı’na hazırlanıyorlardı. Bu savaşta Müslümanlar 700 kişi iken müşrikler 3000 kişi kadarlardı. Bu savaş kesin olmamakla birlikte Müslümanların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Çünkü Uhud tepesine dikilen bir grup savaşın kendileri tarafından kazanıldığını zannederek yerlerini terk ederek ganimet toplamaya gitmişlerdir. Fakat müşriklerin komutanlarından Halid bin Velid emrindeki savaşçıları geri çevirerek Müslümanları kırdırmıştır.

Ayrıca bu savaşta Hz. Hamza sonradan Müslüman olan “Vahşi” tarafından şehit edilmiştir.

Hendek Savaşı

Bedir’de ve daha sonra Uhud’da yenilen müşriklerin asıl istekleri Müslümanları ve Müslümanlığı tamamen imha edip ortadan kaldırmaktı. Bu yüzden İslamiyet’in şehri olan Medine’yi dağıtmak gerektiğine inanıyorlardı. Böylece çok büyük bir hazırlığa giriştiler.

Müşriklerin deve ve atlılarla dolu, silah yönünden diğer ordulara göre daha üstün bir ordu hazırladıklarını duyan Hz. Peygamber hemen istişare yaptı ve savunma politikası uygulanmasına karar verildi. Medine’nin etrafına derin hendekler açılacaktı. Büyük seferberliklerle açlık ve susuzluk çekerek 14 günde Medine etrafına derin hendekler kazılmıştı.

Hendek tamamlandığı sırada yaklaşık 10.000 kişiden oluşan müşrik ordusu Medine’yi kuşatmıştı. 27 gün Medine’yi kuşatan müşrikler artık yılmak üzereydiler. Fakat hırslarından geri çekilmek de istemiyorlardı.

Peygamber Efendimiz’in duası ile Allah Müslümanlara yardım etmişti. Büyük bir fırtına çıkmıştı. Müşriklerin çadırları yerlerinden sökülüyordu. Düşman artık paniğe kapılmıştı. Bu yüzden pek çok savaş araç-gerecini savaş alanında bırakıp kaçmışlardı. Böylece Hendek Savaşı Müslümanlarım galibiyetiyle sonuçlandı.

MEKKE’NİN FETHİ

Mekke’nin fethi islam ve insanlık açısından çok önemlidir. Müslümanlığın gelişmesinde büyük bir engel olan Hayber’in bertaraf edilmesinden sonra Kureyş tehlikesi de ortadan kalkmış oluyordu. Sıra artık Kâbe’nin içinde olduğu Mekke’nin fethine gelmişti. Bu fethin en büyük sebeplerinden birisi de Kâbe’yi putlardan arındırıp Allah’ın adını Mescid-i Haram ’da yüceltmektir.

Ordusunu hazırlayan Peygamber Efendimiz, on bin kişilik kuvvetleriyle Mekke’ye ulaşmıştı. Peygamberimiz ordusuna gereken talimatı verdi. Sancak Hacun’a dikilecekti. İslam ordusun dört bölük halinde: Resulullah Mekke’nin alt kısmından, Halid bin Velid yüksek kısmından, bir takım kabileler sağ taraftan, Ebu Ubeyde bin el-Cerrah hazretleri ise piyadelerle sol taraftan girecekti. Hz. Peygamber fethi kan dökülmeden yapmak istiyordu.

Bütün birlikler şehre girdiği halde Halid bin Velid’in kuvetleri hala şehre girememişti. Çünkü Kureyş’ten Süheyl bin Amr, Safvan bin Ümeyye ve İkrime bir Ebi Cehil tarafından hazırlanan çetelerle tuzağa düşürülmüştü. Halid bin Velid Resulullah’ın kan dökmeme erine yerine getirmek istemiş fakat müşriklerin ok yağdırmasıyla bir seferde hücum etmişti. Halid’in bu tek hücumla 13 kişiyi birden öldürmesiyle müşrikler dağılıp kaçtılar.

Artık Mekke müslümanların elindeydi. Hz. Peygamber Kâbe’nin kapıcısına kapıyı açtırdı ve içeri girerek bütün putların dışarı çıkartılmasını buyurdu. Artık Kâbe’de ezan sesleri duyuluyordu.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN VEFATI

Hz. Peygamber (s.a.v.) 632 yılının Sefer ayının 19. Çarşamba günü hastalanmıştı. Mescid’e sahabenin yardımıyla gidebiliyordu. Hastalığa yakalandığından 5 gün sonra hastalığı ağırlaştı ve namaz kıldırma görevini Hz. Ebubekir’e verdi. Bir gün sabah namazında iyileşir gibi oldu ve mescide giderek Ebubekir’in arkasında namaza durdu. Namazdan sonra odasına çekildi. Enes bin Malik Hz.Peygamber’in işte bu Pazartesi sabahı vefat ettiğini söyler.

VEDA HUTBESİ

Ey İnsanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım! Muhakkak Rabb’inize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunan bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse, daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib ‘in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

Ashabım! Dikkat esiniz! Cahilliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliyede güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu İyas bin Rabia ’nın kan davasıdır.

Ey İnsanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmakta tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız: yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça eve almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırsa, Allah, size onları yatakta yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyecek temin etmenizdir.

Ey Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğuyla vermişse o başkadır.

Ey İnsanlar! Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyetler vardır. Babasından başkasına soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

Ey İnsanlar! Rabb’iniz birdir. Babanız da birdir. Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın arap olmayana, arap olmayanın da arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.

Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz itaat ediniz.

Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.

İnsanlar! La ilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’tır.

İnsanlar!

Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

“Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler:”

Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz,bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz diye şahadet ederiz.

Bunun üzerine Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şehadet parağını kaldırdı, sonra cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

Şahid ol, Ya Rabb! Şahid ol, Ya Rabb! Şahid ol, Ya Rabb!

BANKACILIK SEKTÖRÜNDE PAZARLAMA SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

1- Bankacılık Sektörünün Genel Değerlendirilmesi ve Banka Sistemimiz

Bankalar, ekonomilerde fon arz edenlerle fon talep edenler arasında aracılık eden kurumlardır. Çeşitli tür ve vadelerdeki fonları ihtiyaçlara göre trasformasyona tabi tutarak ekonominin emrine vermektedirler. Bu nedenle ekonomilerin istikrar içinde çalışması ve gelişmesi banka sistemlerinin etkin çalışmasına bağlıdır. Bankacılık sektörü, ekonomimizin 1980 sonrasında gerçekleştirdiği dönüşümün öncülüğünü yapan sektörlerden biridir. Bu dönüşüm içinde, kullandığı yüksek teknolojiyi yetiştirdiği üstün nitelikli insan kaynağı ile donatan bankacılık sektörümüz, sunduğu hizmetlerin çeşitliliği ve kalitesi itibariyle gelişmiş ülkeler düzeyini yakaladığını ifade etmek gerekir.

Dünyada yaşanan globalizasyon süreci bir ülkeden bir diğerine sıçrayan ekonomik mali krizlerden en fazla Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, özellikle de bu ülkelerin mali sektörü içinde en büyük paya sahip olan bankacılık sektörü etkilenmektedir.

Bu durum hiç şüphesiz birçok ekonomik nedenin yanı sıra, bu ülkelerin mali piyasalarının yeterli olmayışından ve bankacılık sektörünün mevcut yapısal sorunlarından kaynaklanmaktadır.

Türkiye’de en büyük en önemli mali sektör bankacılık sektörü olmasına karşın göreceli olarak küçük kaldığı, sektörün konsolide bilanço büyüklüğünün GSMH’ya oranının OECD ortalamalarının altında olduğu görülmektedir.

Ülkemizde uzun yılar süren yüksek enflasyon ortamı ve değişken enflasyon beklentileri; bir taraftan tasarrufların küçük kalmasına, diğer taraftan kamunun artan finansman açığını mali piyasalardan karşılaması özel sektörün fon temininde güçlük çekmesine, yani kamu borçlanmasının özel sektörü fon piyasalarından dışlamasına (crowding-out etkisi) neden olmuş, böylece genelde mali sektör özel olarak da bankacılı sektörü yeterince gelişememiştir.

Ekonomimizin uygulanmakta olan makro politikalar sonucu istikrara ulaşması ve işletmelerimizin dünya kalite ve standartlarında mal-hizmet üretebilecek finansman imkanına kavuşması, bankacılık sektöründeki dönüşümün bir an önce gerçekleşmesi ve sağlıklı olması ile mümkündür. Hedef; daha ahlaklı, daha şeffaf, daha güçlü ve daha etkin kontrol altında ana işlevini gören, kredibilitesi yüksek bir bankacılık sistemi yaratmak olmalıdır.

2- Türk Bankacılık Sektörünün Genel Sorunları

Türk bankacılık sektörü her ne kadar güzel gelişimler gösterse de sorunları yoktur, sektör tamamen sorunsuz işlemektedir, her istediğini yapmakta ve sonucunu almaktadır demek ilk aşamada yanlış ya da eksik olur. Çoğu banka gerçekten gelişmiş ülkeler düzeyini yakalamış olsa da, bununla beraber bankacılığımızın bazı yapısal sorunlarının var olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Bu sorunları şöyle sıralayabiliriz:

2.1- Bankacılık Sistemine Verilen Önem

1980 sonrasında, globalleşme sürecinin bir sonucu olarak para ve sermaye piyasalarımızda önemli gelişmeler olmuştur. Özellikle serbest piyasa ekonomisine geçilmesiyle sektörde liberalizasyon ve bağımsızlaştırıcı düzenlemeler olmuştur. Bununla beraber banka sistemimizin mali sistem içindeki tartışılmaz ağırlığı ve önemi değişmemiştir. Mali sistemle özdeşliğini sürdüren banka sistemi ekonominin ağırlığını tek başına taşır durumdadır.

2.2- Bankaların Yeterli Büyüklük ve Derinliğe Kavuşmaması

Mali sistemimizin, ekonomimizin ihtiyacı olan büyüklük ve derinliğe kavuştuğunu söylemek de ne yazık ki pek mümkün değildir.

Son on yıl içindeki gelişmeler sistemin büyümekte olduğunu göstermekte ise de, ulaşılan sonuçlar yeterli değildir. 1990’da yüzde 43 civarında olan banka sistemi toplam aktiflerinin milli gelire oranı Eylül 2000 tarihi itibariyle yaklaşık yüzde 90 dır. Sistemin büyüklüğünü TL cinsinden ölçtüğümüzde, vadesiz, vadeli mevduat ile reponun (M2) milli gelire oranı 1990’da yüzde 17 iken, 1999’da yüzde 35 dir. Bu oranın 2000 yılı sonunda yüzde 30 olduğu görülmektedir. Sistemin büyüklüğü yabancı para cinsinden mevduat da dahil edildiğinde 1990 sonunda yüzde 22 iken, 1999 sonunda yüzde 55’e ulaşmıştır. Bu oran 2000 yılı sonunda yüzde 50 düzeyindedir. Bu durum, tasarruf hacminin yetersizliği yanında tasarrufların önemli bir bölümünün hala mali sisteme gelmemesinin, sisteme giren yabancı fon hacminin yetersiz olmasının sonucudur.

2.3- Bankaların Mali Bünyelerinin Bozulması

Yeterli büyüklük ve derinliğe sahip olmaması dolayısıyla sistemde zamanla piyasa için değil, öz tüketim için bankacılığa dönük bazı yapılanmalar oluşmuş, bankacılığın temeli olan likidite, solvabilite ve rantabilite ilkeleri yerine sermayedar gruplarının öz yararlarının yoğunlaşmalarına sebep olmuştur. Bu durum banka kaynaklarının irrasyonel kullanıma yol açtığı gibi bankaların mali bünyelerinin bozulmasına yol açmıştır. Bugün bazı bankaların TMSF bünyesine alınmış olmasının altında, bu tür oluşumların yarattığı mali bünye bozuklukları yatmaktadır.

Bir bankanın mali bünyesinin zayıflaması durumunda denetim otoritesinin hareket kabiliyeti arttırılmış, mali bünyenin güçlendirilmesini sağlayacak ya da bankanın faaliyeti ile ilgili olarak alınacak tedbirlere ilişkin kararlar daha objektif kriterlere dayandırılmış ve karar sürecini hızlandıran değişiklikler getirilmiştir. Ortakların ve yöneticilerin şahsi sorumlulukları arttırılmıştır. Mevzuata aykırı davranışlar nedeniyle ilk kez idari ceza sistemi getirilmiş, adli cezalar ise önemli ölçüde arttırılmıştır.

2.4- Sektörde Kamu Banklarının Ağırlığı ve Görev Zararları

Sektörün yaklaşık yüzde 40’ını oluşturan kamu bankalarının, son 10 yıl içinde çığ gibi büyüyen görev zararları, bir yandan kredi hacminin daralmasında önemli bir ağırlığa sahip olurken, diğer yandan piyasaların yarattığı likidite baskısı ile, gerek nominal, gerekse reel faizlerin yükselmesine yol açmıştır.

Türkiye’de Faaliyet Gösteren Bankalar

 

1995

1999

2000

       
Ticaret bankaları

55

62

61

Kamusal sermayeli

5

4

4

Özel sermayeli

32

31

28

Fon’daki bankalar

 

8

11

Yabancı sermayeli

18

19

18

Kalkınma ve yatırım bankaları

13

19

18

Kamusal sermayeli

3

3

3

Özel sermayeli

7

13

12

Yabancı sermayeli

3

3

3

Toplam

68

81

79

Bankacılık sistemi 2000 yılını 4 milyar dolar zararla kapatmıştır. Bu durum büyük ölçüde Fon’daki bankaların zararlarından kaynaklanmıştır. Zarar açıklayan bankaların cari dönem zararları 7 milyar dolar olmuştur. Sadece kar eden bankalar dikkate alındığında net kar yüzde 30 oranında azalarak 2,9 milyar dolara gerilemiştir.

2000 yılı sonunda 15 katrilyon TL dolayında bulunan görev zararlarının fonlaması için ekonomiden sağlanan kaynakların kredi olarak tahsis edilmiş olması halinde banka sisteminin kredi hacminin yaklaşık yüzde 50 daha büyük olması mümkün olabilirdi. Ya da kredi hacminin sabit kaldığı varsayımıyla faizlerin düşük olması gerekirdi.

2.5- Kronik Yüksek Enflasyon ve Ekonomik Durum

Kronik yüksek enflasyon ve kamu borçlanması, esasen yeterli büyüklük ve derinliğe sahip olmayan banka sistemimizin temel işlevini yerine getirmesini güçleştirmiştir.

Özellikle son 10 yılda yaşana kronik yüksek enflasyon ve büyük kamu açıklarının sebep olduğu yüksek ve dalgalı nominal ve reel faizler, bir yandan sermayenin reel yatırımlar yerine mali yatırımlara yönelmesine, diğer yandan mali kurumların işleyişini bozarak, reel sektör yerine kamuya fon aktarılmasına sebep olmuştur. Bugün repo hacmi de dikkate alındığında DİBS stokunun yüzde 90’ı bankalarca finanse edilmektedir. Kamunun borçlanma gereği düştükçe özel kesime daha fazla kaynak aktarmak mümkün olacaktır. Nitekim 2000 hem kredi arzı artmış, hem de kriz dönemi bir yana bırakılırsa fonlama maliyetlerinin düşmesine paralel olarak kredi faizleri önemli bir düşüş kaydetmiştir. Sistemin kredi hacmi 2000 yılı Eylül sonu itibariyle 31.8 katrilyon TL. dir. Önceki yılın aynı dönemine göre kredi hacmindeki artış yüzde 68’dir. Banka kredilerinin aktif içindeki ağırlığı bu dönemde 2 puan artarak yüzde 33’e yükselmiştir.

2.6- Bankacılık Sektörünün Heterojenliği

Bankacılık sektörümüz çok heterojen bir yapıya sahiptir. Bu yapı rekabet şartlarını bozmakta kaynakların irrasyonel kullanımına yol açmaktadır.

Bugün sektörde 7772 şubesi ile 80 banka faaliyet göstermektedir. Kalkınma ve yatırım bankası olarak çalışan ve sistem içinde büyüklüğü yüzde 4 civarında olan 19 banka dışında kalan 61 mevduat bankasının 4’ü kamusal sermayeli, 28’i özel sermayeli, 18’i yabancı sermayeli bankalardır. Kalan 11 banka 11 mali bünye sorunları sebebiyle TMSF’ye intikal etmiştir. 4 kamu bankası sistemin aktiflerinin yüzde 35’ine mevduatının yüzde 38’ine ve kredilerinin yüzde 26’sına sahiptir. Banka sisteminde giderek artan bir yoğunlaşma yaşanmaktadır. Hukuki ve mali yapıları, büyüklükleri, insan kaynakları ve teknolojileri itibariyle aralarında büyük farklar bulunan bu bankaların eşit şartlarda yarışmadıkları ortadadır. Rekabetin ve saydamlığın yeterli olmaması, kaynak maliyetlerini ve kredi faizlerini yükseltirken, rasyonaliteleri itibariyle bankalar arası da pozitif ve negatif rantlar yaratmaktadır. Bu nedenle sistemin istenmeyen haksız rekabetin tohumlarını kendi bünyesinde taşıdığını söylemek yanlış olmayacaktır.

2.7- Sistemin Üzerindeki Ağır Vergi ve Mali Yükümlülükler

Para politikası araçlarının sistem üzerindeki dolaylı vergileme etkisi ve mali işler üzerindeki vergi ve benzeri yükümlülükler ile son yıllarda sisteme getirilen çeşitli vergi yükleri sistemin mali yapısının güçlenmesine engel olduğu gibi kaynak maliyetleri ile kredi faizlerinin yükselmesine de yol açmaktadır.

Uygulamadaki MMK ve disponibilite yükümlülükleri banka sisteminin kaynak maliyetleri üzerine büyük bir yük getirmektedir. Günümüzde para politikası aracı olarak kullanılmayan, kullanıldıkları ülkelerde de yüzde 1-2 gibi çok düşük oranlarda uygulanan bu yükümlülükler ülkemizde dolaylı vergileme aracı haline gelmiştir. Banka sistemi yüksek maliyetlerle topladığı kaynakları, sıfır getiri ile TCMB’na vermektedir. Bunun sisteme maliyetinin 2000 yılında en az 1 katrilyon TL olduğu tahmin edilmektedir.

Bankacılık işlemleri üzerinden alınmakta olan BSMV, KKDF ve kambiyo gider vergileri reel sektörün fon maliyetlerini arttırdığı gibi bu yükümlülüklerden kaçınmalar mali sistemde onarılmaz deformasyonlara yol açmaktadır. Bankalar en karlı ve en kolay vergilendirilebilen kurumalar olarak görülmektedir. Ancak uluslar arası rekabete açık olan sistemin öz kaynak yaratma kapasitelerinin yeterli olmadığı göz önünde tutulduğunda sisteme bu gibi yükümlülükler getirilmesinin doğru olmadığı görülmektedir.

3- Bankacılık Sektörünün Pazarlama Sorunları

Günümüzde bankacılık sektörü, pazarlama sorunlarını ekonomik sorunlarla birlikte eş zamanlı olarak yaşamaktadır. Bankaların kendi hizmetlerini sunmada, kendi ürünlerini müşterilerine kullandırmakta yaşadığı sorunların birçoğunda temelden gelen veya bankanın kendi iç bünyesinden gelen değil de ya ekonominin kendisinden, mevcut yasal zorluklardan ya da devletin izlediği politikalardan kaynaklanmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki bankaların pazarlama sorunları yerine hizmet sunma zorlukları demek daha doğru olacaktır. Şimdi bu zorluk ve sorunlara bakalım.

3.1- Likit Kullanımlarındaki Olumsuzluk

Bankaların en büyük sorunlarından biri de elde ettikleri nakitleri tam anlamıyla kullanamamalarıdır. Devletin belirlediği, karşılılıklar ve disponibilite oranlarındaki yükseklik nedeniyle bankaların elde ettikleri nakitler kendilerine yüksek maliyete neden olmakta, bu maliyeti karşılamak ve azda olsa kar sağlamak amacıyla kredi kullandırma esnasında uygulanan faizler mecburen yüksek olmaktadır. Bu yüksek kredi faiz oranları haliyle hizmet sunmada ve müşteri portföyünü genişletip elde tutmada ve hatta krediyi vermiş olsa bile tekrar tahsilde zorlanmaya neden olmaktadır. Sonuçta bankalar likitlerini tam anlamıyla olumlu yönlendirememekte ve müşteri kaybetmektedir. Aynı zamanda karlılığı da düşmektedir.

3.2- Bankacılıkta CAMEL Kuralının İyi İşletilmemesi

Bankacılıkta, CAMEL iyi bir bankanın sahip olması gereken unsurları belirler. CAMEL deve demektir.

C harfi…………… (capital adequancy) sermaye yeterliliği,

A harfi…………… (asset quality) aktif kalitesi,

M harfi………….. (management) Banka yönetimi,

E harfi…………… (earnings) kazançları, karlılığı,

L harfi…………… (liquidity) likiditeyi temsil eder.

Devenin yürüyebilmesi, koşabilmesi için arka ayaklarının güçlü olması gerekir. Ayrıca ön ayaklar, karlılık ve likidite, arka ayaklara uyum sağlayacak ölçüde güçlü olmalıdır. Eğer yönetici daha önce dürüst, bilgili, namuslu değilse ve bankanın yeterli sermayesi, kaliteli aktifleri yoksa, karlılığa devam etmiyorsa , iflas riski kaçınılmaz düzeye erişir.

Türkiye’de birçok banka, ne net sermaye yeterliliği bakımından, ne de net aktiflerinin büyüklüğü bakımından uluslar arası standartlara uygun değillerdir. Türkiye’de bu durum uzun süredir devam etmektedir. Tabiri caizse, uluslar arası standartlara göre, Türkiye’deki bankaların önemli bir kısmı köşe başındaki bakkal durumundadır. Bu bankalar; şimdiye kadar denetim yetersizliğinden yararlanarak şimdiye kadar gelebilmişlerdir. Böyle bankaların varlığı müşteriye hizmet sunma ve onu kendi şubesine çekme bakımından bankaların tamamıyla dezavantajı veya eksikliğidir. Bu durumda olan bankaların hizmet pazarlamasında ön sıralarda olması beklenemez. Ayrıca müşteri veya hizmetlere muhatap kişilerin böyle bankalara talebini çekmek çok zordur.

3.3- Kısa Vade Sorunu

Bilindiği gibi Türkiye ağır bir ekonomik krizin yanında siyasi, politik krizler de yaşamaktadır. Siyasiler arasında çıkan bir tartışma Türkiye’yi hemen kriz veya tartışma ortamına itebilmekte ve gündemi anında değiştirebilmektedir. Bu nedenle küçük tasarruf sahibi kişiler tasarruflarını uzun vadeli bir işlem gereğince bankaya yatırmaya pek sıcak bakmamaktadırlar.

Yurtiçi Tasarruflar ve Tasarruf Dengesi (GSMH’ye oranı, yüzde)

 

1997

1998

1999

2000

         

Yurtiçi tasarruflar

21,3

23,1

19,8

18,2

Kamu

0,8

-1,9

-6,4

-5,2

Özel

20,5

25,0

26,2

23,4

Tasarruf dengesi

-3,8

-0,8

-2,8

-6,4

Kamu

-5,5

-8,5

-12,6

-11,9

Özel

1,7

7,7

9,8

5,5

Dış kaynak

3,8

0,8

2,8

6,4

Kaynak: Devlet Planlama Teşkilatı

Yukarıdaki rakamlardan görüldüğü gibi tasarrufların seyri pek olumlu değildir. Ek vergiler, faiz oranlarındaki düşüş ve tüketimdeki artışa bağlı olarak özel kesim tasarruflarının milli gelire oranı yüzde 26,2’den yüzde 23,4’e gerilemiştir. Toplam tasarruf açığının milli gelire oranı yüzde 2,8’den yüzde 6,4’e yükselmiştir. Kamu kesiminde tasarruf açığı hemen hemen aynı kalırken özel kesim tasarruf fazlasının milli gelire oranı yüzde 9,8’den yüzde 5,5’e gerilemiştir.

Böyle zamanlarda bankaların sıkıntıya düşmesi kaçınılmazdır. Kendilerince haklı olan kişilerin tasarruflarını bankaya çekmek apayrı bir sorun ve gerektiğinde bankalara artı maliyetler getiren olaylar dizisidir. Müşteriyi bankaya çekmek amacıyla farklı bankacılık ürünleri sunulması, güven verici veya arttırıcı reklam, kampanya vb. çalışmaların yapılması gerçekten bankaları zorlamaktadır.

Bu noktada bazen nakit sıkıntısına düşen bankaların kısa vadeye evet demesine rağmen bile piyasadan para elde edemediği ve işlemlerini tam olarak yerine getiremediği görülmektedir. Böyle bir sorunu aşmak anacak devlet ve sektörün işbirliği sonucunda verilecek mevduat garantileri ile olacaktır. Böyle bir teşvikin bu soruna bir noktada tam olmasa da çözüm getirileceğine inanılmaktadır.

Toplam mevduatın vade bileşimi (Yüzde)

1999

Aralık

Mart

2000

Haziran Eylül

Aralık

Toplam

100

100

100

100

100

Vadesiz ve 7 gün ihbarlı

18

18

19

19

19

1 ay

18

21

24

24

29

3 ay

35

41

37

36

36

6 ay

19

11

12

14

9

12 ay+

10

9

7

7

6

Ortalama (ay)

3,5

3,1

2,9

2,9

2,6

Yukarıdaki yüzde rakamlara bakıldığında, TL mevduatın vade yapısında da dikkati çeken bir hareketlilik olduğu açıktır. İlk üç aylık dönemde altı aylık mevduattan üç aylık mevduata hızlı bir geçiş yaşanmış, vadesiz mevduatın ve bir ay vadeli mevduatın toplam içindeki payı ise yaklaşık olarak aynı kalmıştır. İkinci üç aylık dönemde üç ay vadeli mevduattan daha çok bir ay vadeliye geçiş olmuştur. Üçüncü üç aylık dönemde genel olarak altı aylık vadeye geçiş olurken, son üç aylık dönemde vadesiz, yedi gün ihbarlı ve 1 ay vadeli mevduata hızlı bir geçiş yaşanmıştır. TL mevduatın ortalama vadesi 1999 yılında 3,6 aydan 2000 yılında 2,2 aya gerilemiştir. Yabancı para mevduatın vade dağılımında ise altı ay vadeli mevduattan bir ay vadeli mevduata geçiş olmuştur. Yabancı para mevduatın ortalama vadesi 3,5 aydan 2,6 aya gerilemiştir. Bu gelişmeler sonrasında, toplam mevduatın vadesi 3,5 aydan, 2,6 aya gerilemiştir. Geçen yıl sonuna göre, 12 ay vadeli ve büyük oranda da altı ay vadeli mevduattan bir ay vadeli mevduata hızlı geçiş olmuş, üç ay vadeli mevduatın payı ise yaklaşık olarak aynı kalmıştır.

3.4- Kaynak Maliyetlerinin Yüksekliği

Bankaların uzun vadeli fon temininde yaşadığı zorluk hem bankanın kendi maliyetlerini, hem de reel kesim açısından, özellikle uzun vadeli fon arzındaki kısıtlılığın yanı sıra finansman maliyetlerinin yüksekliği ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Ekonomik istikrarsızlık ve belirsizliğin yarattığı yüksek risk priminin bankaların fonlama maliyetini artırması, kamusal yüklerin de fon aktarma maliyetlerini artırması fon kullanıcıları için önemli yük oluşturmaktadır. Bu durum özel sektör fon talebini azaltmakta ve bankacılık işlemlerine engel çıkarmaktadır.

Bu sorunun aşılmasında da ekonomik dengelerin ve kamu maliyesinin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması temel faktör olarak görülmektedir. Zira yoğunlaşan rekabet ortamı bankaları daha verimli ve daralan kâr marjlarında çalışmaya zorlamakta, dolayısıyla fon aktarma maliyetlerini düşürmede yapacağı katkının çok sınırlı olduğu düşünülmektedir.

Reel kesimdeki işletmelerin önemli bir bölümünü KOBİ’ler oluşturmaktadır. Ayrıca, içinde bulunduğumuz bilgi çağında yaratıcılık, teknoloji ve proje geliştirme büyük önem kazanmıştır. Bu itibarla söz konusu girişimlerin ihtiyacı olan finansman imkânlarının sağlanması ve desteklenmesi üzerinde önemle durulması gereken bir husus olarak görülmektedir.

3.5- Ekonominin Durumuna Bağlı Güven Sorunu

Şu anda Türkiye’de yıllardır süregelen kronik enflasyonu aşmak için bir dezenflasyon programı uygulanmaktadır. Türk bankacılık sektörünün de, dezenflasyon programıyla gündeme gelen ve ekonomik-sosyal davranış kalıplarının değişmesini öngören bir süreçte kimi sıkıntılar yaşaması şaşırtıcı sayılmamalıdır. Özellikle bu davranış kalıplarından etkilenen türü güven bunalımı olarak bilinen yönüdür.

Ülkemizde son dönemde yaşanan banka başarısızlıklarının ardında, mevduata uygulanan devlet güvencesinin bazı bankalarca istismarı ile risk yönetim prensipleriyle bağdaşmayan spekülatif pozisyonlar yatmaktadır. Ancak, Türk bankacılık sektörü genel olarak dezenflasyon sürecinin getirdiği güçlükleri aşabilecek ve bu süreç sonunda ortaya çıkacak fırsatları değerlendirmek için gerekli yeniden yapılanma çabalarını sonuçlandırabilecek yetenek ve güçtedir. Bu süreçte gerileyen kâr marjlarına paralel olarak maliyetlerin kontrolü amacıyla birçok mekanizmanın hayata geçirileceği düşünülmektedir. Ancak bu noktada piyasadaki tasarruf sahibine güven vermek ve birikiminin güvende olduğu hissettirmek kolay değildir. Bu sorunu aşmak için bankaların yapacakları tek işlem piyasada güven attırıcı reklam ve çalışmalara yer vermeleri ve insanları bankaya çekebilecek çeşitli alternatifler sunmalarıdır.

3.6- Vadesiz Mevduata Verilen Düşük Faiz Oranı

Bankacılık sisteminde bilindiği gibi iki tür mevduat vardır: Vadeli ve vadesiz mevduat. Genelde her banka vadeli mevduat için kendi yapısına uygun olarak çeşitli vade uzunluklarına göre belli bir faiz oranı tespit etmektedir. Aylık, üç aylık, altı aylık ve yıllık vadelere uygulanan çeşitli düzeylerdeki faiz oranları her zaman vadesiz mevduat faiz oranlarından yüksek olmaktadır.

Genelde reel sektör, bankacılık sisteminde parasını tutarken veya işlemlerini yaparken günlük bazda yapmakta, herhangi bir vadeli işleme gerek duymamakta veya yapmamaktadır. Çünkü reel sektör sürekli likit düzeyde kaynaklara ihtiyaç duyduğundan bunu istememektedir. Bu durumda banka nezdinde bulunan para vadesiz işlem görmekte ve bunlara % 2-5 arası çok cüzi bir faiz oranı uygulanmaktadır. Üstüne üstlük bu oran genelde yıllık bazda olmaktadır. Böyle bir durumda reel sektör firmalarının paralarını bankada tutmak yerine kasalarında tutmak istemeleri kaçınılmazdır. Bu oranın düşüklüğü bankanın müşteri elde etmede zorlanmasına ve faaliyetlerini yapamamasına neden olmaktadır. Artık bu sorunun aşılmasında oranın yükseltilmesi veya gerçekten bu durumu aşacak bir işlemin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.

3.7- Bankacılıkta Tam Anlamıyla Bir Sigorta Sisteminin Olmaması

Şu anda bankacılık sisteminde en büyük problem insanlara güven vermek ve onları bankaya çekmektir. Çünkü insanların tasarruflarına verilen 50 milyarlık sigorta rakamı (devlet güvencesi) insanlar için yeterli görülmemektedir.

2000 yılının Kasım ayında, mali sektörde çok ciddi bir çalkantı yaşanmıştır. Önce para piyasalarında hissedilen sıkıntılar daha sonra sermaye piyasasını da etkilemiştir. Mali piyasalar Kasım ayının 20’sinden itibaren, likidite sıkışıklığı nedeniyle, çok sıkıntılı bir ortama girmiştir. Yaşanan sıkıntının birden çok boyutu olduğu düşünülmektedir. Bankacılık sisteminde geçmişten gelen birikmiş sorunlar, bankaların Fon’a alınmasıyla birlikte daha açık görülmeye başlanmıştır. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun faaliyete başlamasındaki gecikmeler, programın bankaların davranışları üzerine etkisi, bankaların kurumsal ve bireysel kredilere yönelmeleri, kamu kağıtlarına olan kurumsal talebin deprem vergisinden sonra sadece bankalardan gelmesi, beyanname nedeniyle de gerçek kişilerden kamu kağıtlarına talep olmaması, Ağustos ayından itibaren programın özellikle özelleştirme hedeflerinde ortaya çıkan sapmalar, cari işlemler açığındaki büyüme, yabancı ve yerleşiklerin yıl sonu itibariyle bilançolarındaki yabancı para risklerini azaltma eğilimi, para politikası tercihlerine bağlı olarak likidite yönetiminde Merkez Bankası’nın rolünün sınırlandırılması nedeniyle kriz sırasında Merkez Bankası’nın davranışı krizin ortaya çıkmasında ve derinleşmesinde etkili olmuştur.

Bunun sonucunda insanların çoğu bankalara hücum ederek tasarrufları çekmek istemişlerdir. Böyle bir ortamda tam bir devlet garantisinin sağlanamamış olması insanları böyle bir yola itmiştir. Sonuçta yine olan bankacılık kesimine olmuş, müşterilerini, müşterilerinin güvenlerini ve onlardan gelen tasarrufları kaybetmişlerdir. Bu bankacılık kesimine bir pazarlama sorunu olarak yansımıştır. Bankalar bir noktada kendi Pazar paylarında bir azalmayla karşılaşmışlardır.

3.8- Bankacılık Sektöründe Azalan Şeffaflık

Bankacılık sistemi, mevduat sahiplerinin bankalara duydukları güven ile ayakta durur. Şeffaf olmayan ve mali yapısında sorunlar bulunan bankacılık sektöründe, mevduat sahiplerinin haklarının korunması sorumluluğu düzenleyici ve denetleyici otoritedir. Etkin denetim ile sektöre çeki düzen verildikten ve şeffaflık sağlandıktan sonra mevduat sahiplerinin doğru banka seçme sorumluluğu doğar.

Şeffaflaşma, bankacılık sektöründe temel şart olmalıdır. Türk bankacılık sektörünün doğru analiz edilebilmesi ve kredibiletesinin yükselmesi için değil, başta mevduat sahipleri olmak üzere sisteme kaynak yaratan tüm yurtiçi ve yurtdışı birimler için gereklidir. Reformist bir yeniden yapılama sürecinin başlatılarak mali yapıları zayıflamış bankalar için çözümlerin üretilmesi ve böylece Türk bankacılığına mali güç ve kredibilite kazandırılması, sadece mali sektörün değil tüm ekonominin en önemli en acil ihtiyacıdır. Bu ihtiyacın bir an önce giderilmesi ve gerekenlerin en iyi noktada yapılması mevduat sahiplerinin bankacılığa olan bakış açısını farklı kılacaktır.

Şeffaflığını kaybetmiş bir bankanın talep toplamsı ve bankacılık pazarında ürünlerini arz edip işletmesi gerçekten zordur.

3.9- Genel Ekonomik Bozukluk ve Talep Yetersizliği

Türkiye’de 2000 yılının başından itibaren uygulanmaya başlayan enflasyonu ortadan kaldırıcı program paketi ve izlenen politikalar sonucunda zaman zaman mali piyasada krizler baş göstermiştir. Özellikle mali kesimde bankacılık sistemini etkileyen krizler nedeniyle program uygulamasının makro ekonomik büyüklükler üzerindeki genel etkisinin daha iyi görülmeye başlandığı bu dönemde ekonomik faaliyetin hedeflenenden daha hızlı büyüdüğü, talep genişlemesi nedeniyle enflasyon üzerindeki baskının arttığı, cari işlemler dengesinin ise rekor düzeyde açığa doğru gittiği tespit edilmiştir.

Faiz oranları (bileşik, aylık ortalama), Kurlar ve Enflasyon (12 aylık)

1999

2000

Aralık

Mart

Haziran

Eylül

Aralık

Yüzde

Faiz oranı (yıllık, bileşik)

O/n

103*

48

50

60

626

Kamu kağıtları

104*

40

44

34

50

Kurlar

TL/(dolar+0,77 euro)

63

51

43

34

20

TL/dolar

72

60

47

45

24

Enflasyon (Tefe)

63

66

57

44

33

* Yıllık ortalama

Programda yer alan yapısal reformların geciktiği ve özelleştirme gelirlerinde hedefin oldukça gerisinde kalındığı bu dönemde iç talepteki büyümenin sınırlandırılması tartışılmış, ancak gerekli tedbirler alınmamıştır. Bu arada, dış borçlanma imkanları artan Hazine’nin iç borç itfasının yaz aylarında göreli olarak düşük düzeylerde olması nedeniyle piyasalardaki baskı gerçekçi olarak tespit edilememiştir. Bu arada, uluslararası piyasalarda doların Euro karşısında değer kazanması nedeniyle TL’nin dolar karşısındaki değer kaybının yüksek kalması portföy tercihi nedeniyle döviz talebinin sürmesine neden olmuştur.

Bunun sonucunda da beklene kaçınılmaz olay, insanların tasarruflarını bankalardan çekmesine ve banka işlemleri ve ürünlerine talep etmemesine neden olmuştur. Özellikle dövize artan talep bu etkinin başlıca nedenidir. Sonuçta bankalar kendi pazarlama alanlarında talep yetersizliği ile karşı karşıya kalmışlardır.

3.10- Müşteri Memnuniyetinin Sağlanması

Şu anda büyük değişimlerin yaşandığı Türk bankacılık sektöründe bankacılığa uzun vadeli bakanlar yani perakende, kurumsal ve bireysel bankacılık alanlarında belirli bir piyasa payına sahip olan ve bu konuda geçmişte gerekli alt yapı ve teknoloji yatırımlarını tamamlamış bankaların daha istikrarlı gelişme kaydetmesini bekliyoruz. Yeni ortamda müşteri memnuniyeti büyük önem kazanacaktır. Düşen enflasyon döneminde doğru müşteri grubuna, müşterilerin ihtiyacını iyi anlayıp doğru ürünleri doğru fiyatla pazarlamak ve bu ürünleri müşteriye hızlı bir şekilde bütün dağıtım kanalları aracılığıyla iletmek gerekmektedir. Bankaların yaratıcı ürünlerle ve dağıtım kanallarıyla müşteriye yakınlığını arttırması güçlü rekabet ortamında farklılaşma sağlayacaktır.

Düşen enflasyon ortamında bankaların müşteri tabanlarına bankacılık dışı finansal ürünler sunarak komisyon gelirlerini arttırmaları da mümkün olacaktır. Önümüzdeki dönemlerde derinleşmesi beklenen mali piyasalar ortamında yatırım fonları, özel emeklilik fonları ve sigortacılık büyük önem kazanacaktır. Bankalar bu ürünlerini kendi dağıtım kanalları yoluyla müşterilerine sunarak, bankacılık ürünleri ile çapraz satış imkanları da yaratabilirler. Bankalarımız açısından internet bankacılığı çağrı merkezi, mobil bankacılık (WAP) gibi teknoloji ağırlıklı dağıtım kanallarının önemi ve gerekliliği yadsınamaz. Ancak, bireysel bankacılık ürünlerinin geniş kullanıcı kitlesine dağıtımında şube ve acente gibi fiziki dağıtım kanallarının da yaygınlaşması, sektörün piyasa penetrasyonu açısından bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır.

4- Alınması Gereken Önlemler ve Çözüm Önerileri

4.1.- Bankalar Yasasındaki Düzenlemeler

Bankalar Yasası’nda yapılan son değişiklerle bankalarla ilgili tüm faaliyetleri siyasi iradeden tümüyle bağımsız bir şekilde yürütülmesi öngörülmüş ve bankalarla ilgili olarak kuruluştan tasfiyeye kadar olan süreçte alınması gereken kararların tümü Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun yetkisine bırakılmıştır. Bankalar Yasası’nda son yapılan değişikliklerle dolaylı kredi sınırının yüzde 25’e indirilmesi, iştiraklerin kredi tanımı içinde yer alması, konsolide denetim ilkelerinin daha kapsamlı olarak düzenlenmesi ile bankacılık mevzuatı AB ile uyumlu hale getirilmiştir. Bankacılık yasasında yapılan yeni düzenlemeler ile kronik sorunları bulunan bankacılık sisteminin sorunlarının çözümünde ve uluslararası rekabete açılmasında çok önemli adımlar atılmıştır. Bundan sonraki her durumda sektör ile ilgi her türlü yasa geciktirilmeden eksiksiz olarak çıkarılmalıdır. Böyle bir ortam insanların bankalara olan güvenini arttıracak ve kanuni boşlukları dolduracaktır.

4.2- Maliyetlerin Kontrol Altına Alınma Zorunluluğu

Reel faiz marjlarının yüzde 12’lerden yüzde 6-7’lere gerilediği bir dönemde bankaların karlılıklarını koruyabilmek için faiz dışı gelir yaratmanın yanı sıra operasyonel giderlerini de kontrol altına almaları gerekmektedir. Çünkü bankalar açısından, piyasa faiz oranları kontrol edemedikleri bir değişkendir. Oysa maliyetler tamamıyla kontrol edilebilir bir değişkendir. Bankalar böyle bir ortamda bazı operasyonlarını birlikte yaparak da maliyet azalması sağlayabilirler. Şu ana kadar bazı grup bankalarında görülen bu uygulama bankaların verimlilik artırımı açısından büyük bir fayda sağlayacaktır. Maliyet kontrolünün önem kazandığı bu dönemde alternatif dağıtım kanallarına gerekli yatırım yapmış bankalar verimlilik açısından büyük avantajlar sağlayacaktır.

4.3- Müşteri Memnuniyetinin Sağlanması

Şu anda büyük değişimlerin yaşandığı Türk bankacılık sektöründe bankacılığa uzun vadeli bakanlar yani perakende, kurumsal ve bireysel bankacılık alanlarında belirli bir piyasa payına sahip olan ve bu konuda geçmişte gerekli alt yapı ve teknoloji yatırımlarını tamamlamış bankaların daha istikrarlı gelişme kaydetmesini bekliyoruz. Yeni ortamda müşteri memnuniyeti büyük önem kazanacaktır.

Bankaların müşteri memnuniyetini sağlamaları ve onların isteklerine göre her işlemi gerçekleştirmeleri veya onlara birden fazla alternatif ürün sunmaları pazarlama konusunda problemlerini ortadan fazlasıyla kaldıracaktır.

4.4- Bireysel Bankacılık Alanında Büyüme Potansiyeli

Finansal ürünlerdeki düşük penetrasyon oranları beklenen düşük enflasyon ortamında bankalar için mükemmel büyüme potansiyeli yaratacaktır. Kredilere, yatırım fonlarına, sigorta ve sermaye piyasası aracılık servislerine olan talep artacaktır. Hayat standardının yükselmesi ile birlikte bireysel bankacılık ürünlerine talep artacaktır. Nominal ve reel faiz oranlarında yaşanan büyük düşüş paralelinde bireysel kredilerde 2000 yılının ilk 6 ayında büyük bir talep patlaması yaşanmıştır. 1999 sonunda 1.8 milyar dolar olan bireysel krediler Haziran 2000’de 5 milyar dolara ulaşmıştır. Talepteki bu artışın önümüzdeki günlerde de devam etmesi beklenmesine rağmen yaşanan kriz engel olmuştur. Türkiye’de yok denecek kadar düşük seviyededir. Konut kredilerine olan talebin artması ile birlikte 600 milyon dolar olan toplam konut kredi pazarının önümüzdeki birkaç yıl içinde 5 milyar dolar seviyesine ulaşmasını bekliyoruz.

Sonuçta bu talep artışı ve işlemlerin fazlalığı büyümeyi sağlayacaktır. Zaten aktif yapısı küçük olan bankalar iyi hizmet ve pazarlama için büyümek zorundadırlar.

4.5- Bankacılık Dışı Finansal Ürünler Sunarak Faiz Dışı Gelirleri Arttırma

Daha önce de belirttiğimiz gibi faiz marjlarının hızla gerilediği ortamda faiz dışı gelirlerin bankalar için önemi artacaktır. Düşen enflasyon ortamında bankaların müşteri tabanlarına bankacılık dışı finansal ürünler sunarak komisyon gelirlerini arttırmaları da mümkün olacaktır. Önümüzdeki dönemlerde derinleşmesi beklenen mali piyasalar ortamında yatırım fonları, özel emeklilik fonları ve sigortacılık büyük önem kazanacaktır. Bankalar bu ürünlerini kendi dağıtım kanalları yoluyla müşterilerine sunarak, bankacılık ürünleri ile çapraz satış imkanları da yaratabilirler.

Bankalarımız açısından internet bankacılığı çağrı merkezi, mobil bankacılık (WAP) gibi teknoloji ağırlıklı dağıtım kanallarının önemi ve gerekliliği yadsınamaz. Ancak, bireysel bankacılık ürünlerinin geniş kullanıcı kitlesine dağıtımında şube ve acenta gibi fiziki dağıtım kanallarının da yaygınlaşması, sektörün piyasa penetrasyonu açısından bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada 4700 şube ve 10.000’in üstünde irtibat acentasına sahip PTT’nin önderliğinde post-bank oluşumunu elzem görmekteyiz. Gelişmiş ülkelerdeki örneklerine benzer şekilde, ülkemizde de isteyen bankanın bireysel bankacılık ürünlerini en fazla sayıda müşterisine ulaştıracağı post-bank dağıtım kanalını kullanmasının, sektörün eksikliklerinden birini telafi edecektir.

4.6- Mevduatta Vadelerin Uzatımının Yapılması

Yukarıda sorunlar bölümünde vade problemi açıklanmıştır. Bankalarımızın plasman politikalarını etkileyen ve kaynaklarının en büyük bölümünü oluşturan mevduatta 1-3 aya sıkışan vadelerin uzatılması için yeni bankacılık argümanları geliştirilmesine yönelik yasal düzenlemeler yapılmalı, bankalar kendi iç bünyelerinde bu konu ile ilgili çalışmalar yapmalıdır.

4.7- Diğer Önlem ve Öneriler

Yukarıda sayılan önlemler-öneriler dışında aşağıdakiler yapılabilir:

· Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu, Türkiye’de faaliyete bulunan bankaları daha yakın gözetim ve denetim almalı, sektördeki gelişmeler konusunda banka üst düzey yönetimleriyle sık sık genel görüşmeler yapmalıdır. Bu güven için lazımdır.

· Kamu bankalarının özelleştirilmeleri veya özel sektör bankalarıyla haksız rekabete sebebiyet vermeyecek şekilde yeniden düzenlemeleri yapılmalıdır. Bu sektöre yeni argümanlar ve Pazar derinliği kazandırmak açısından gereklidir.

· Merkez Bankasınca belirlenen karşılık oranları daha makul bir düzeye indirilmelidir.

· Bankaların risklilik derecesine göre, değişen miktarlarda prim ödemek suretiyle oluşturdukları gerçek bir sigorta sistemi kurulmalıdır.

· Müşterilere gün geçtikçe bankacılık ürünleri fazla çeşitte sunulmalı ve herkesin bu ürünlerden gerçekten tam anlamıyla yararlanabilmesi için çalışmalar yapılmalıdır.

Özetlemek gerekirse; bu kriz gibi geçiş sürecinde; bankacılık yapma tarzımızı, iş yapış stilimizi geleneksel bankacılık anlayışından arındırıp, yeni bankacılık tanımına uygun çerçevede değiştirmek zorundayız yani, pazar payı yerine müşteriden alınan pay, aktif satış yerine interaktif satış önem kazanmalıdır. Bu da bankacılığın bu yeni döneminde pasif yönetimi yerine aktif yönetiminin dolayısıyla risk yönetiminin daha öncelik kazandığı bir dönemin başladığının habercisi olmaktadır. Bu yeni dönemin başarılı bankaları; etkin maliyet yönetimi yapan, yeni piyasa koşullarına uygun ürün ve hizmetleri tasarlayan, verimlilik ve hizmet kalitesini arttıran ve en önemlisi bankacılık anlayışının odak noktasına müşteri kavramını oturtan bankalar olacaktır.

ŞARKİYATÇLIK Felsefe Ödevi

Ocak 22, 2010 at 23:27 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

ŞARKİYATÇLIK

Şarkiyatçılık, bir bilim dalı, bir söylem tarzı (discourse), bir siyasi ideoloji ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilebilir. Ama en geniş tanımıyla, şarkiyatçılığın temeli “biz-onlar” dualizmine dayanır. Şarkiyatçılık, kendini Batı (occident) denilen bir siyasi-kültürel oluşuma ait hisseden birinin Doğu (orient) olarak betimlediği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşmasıdır. Bu bağlamda şark nosyonunun, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren geliştirilen söylemden üretilen bir yapı (construct) olduğu vurgulanmaktadır.

Böyle bir dualizmin kökeninde, maddi bir koşul olarak Avrupa’nın siyaseten ancak Doğu ile çelişki düzleminde, yani Doğu’nun antagonizması olarak gelişebildiği gerçeğini aramak gerekir. Antik çağdaki Grek veya Helen gücünün Perslerle savaşında kendi kimliğini oluşturduğunu varsaymasak bile -ki o zaman Grekler açısından Avrupa veya Batı diye bir fikir yoktu. Antik çağın sonunda farklı barbar boyları ile boğuşan Batı Roma bile yani başkenti Bizans’la sürekli rekabet içerisinde Hıristiyanlığın merkezi olma gayretindeydi. Böyle olmakla birlikte Avrupa, Ortadoğu uygarlığının değişik uzantılarıyla çatışarak kendini şekillendirdi. Şarkiyatçılık tartışmalarında bu siyasi paradigmasal gerçeklik hep akılda tutulmalıdır. Çünkü bu, fikirsel bir oluşumun maddi temelini teşkil ediyor.

Barbar tehlikesi konusundaki neredeyse mitolojik denilebilecek korku, elbette şarkiyatçı bakış açısının merkezi bir boyutu, mesela Hegel’in tarih felsefesini anlamak için bir mihenk taşıdır. Ama ilginç olan, bu korku Avrupa’nın üstünlük kazandığı kapitalist döneme ait olan bir olgu olarak, yani korkulacak bir şeyin olmadığı, Doğu’nun gerilediği 18. ve 19. yüzyılda oluşmasıdır. Bu, Batı egemenliğinin pekiştirmeyi amaçlayan bir rivayettir. Yoksa bahsedilen süreç için her uygarlığın başka bir güç tarafından istila edilme korkusunu kayda değer ölçüde aşan bir algılayış söz konusu değildir.

Doğu ve Batı’nın hangi anlamlara geldiklerini açıklamak şarkiyatçılık tartışmalarını açık bir şekilde ortaya koyabilmek açısından gereklidir. Günümüz yapılanmasına bakıldığı zaman Japonya, Amerika, ve Kanada gibi ülkeler Batı kavramı içerisine girmekteyken, Doğu Avrupa veya Latin Amerika’da yer alan ülkeler Batılı olmayan (Batılı olmaya çalışan) bir mekânı ifade etmektedir. Coğrafi olarak bakıldığında, belirtilen ülkelerin neyin batısı veya neyin doğusu olarak ifade edildiği kafa karıştırıcı hale gelmektedir. Bu durum, bu kavramların açıklanmasında coğrafi referansın yeterli olamayacağını göstermektedir.

Yukarıda yer alan tespit bizi Doğu ve Batı’nın coğrafi mekânının dışında bir kurgu olarak simgeleştirildiği sonucuna ulaştırmaktadır. Edward Said’in Şarkiyatçılık’ı (1978) bu nokta üzerinde durmaktadır. Said, bu kurgunun Batı düşünce tarzından kaynaklanmakta olduğunu, dil ve söylemin kullanımda bulunduğu mekanizmalar aracılığıyla Batı’nın bu işlevi yerine getirdiğini söylemektedir. Bu mekanizmalar aracılığıyla toplumlar çeşitli nitelemelere tâbi tutulmakta değişik kategoriler altında toplanmaktadır (Kahraman ve Keyman, 1998:68). Bunun sonucunda Batılı ve Doğulu nosyonlar hem akademik dilde hem de günlük dilde kullanılmaya başlanmaktadır. Artık; çalışkan, rasyonel ve modern Batılı karşısında durağan, tarihsiz, pasif, despot Doğulu imajı vardır.

Said’in de belirttiği gibi bu kurgu içerisinde Batı; kültür, edebiyat, siyaset, mantık ve bilimi ile doğu mistizminin “saçmalıkları” arasında ayrım oluşmakta, Batı düşüncesinden uzaklaşmak yanlış ölçümler, yanlış kafalar, kötü tasarımlar, özensiz gözlemlerden oluşan Doğu düşüncesine sebep olmaktadır (Alatlı, 1998:85). Bu tasnif, sadece imaj düzeyinde kalmaz, bilgi ile iktidarın birlikte işlediği bir oluşuma işaret eder. Kahraman ve Keyman (1998:66), bu noktadan hareketle global tarihin Batı modernitesinin dünya üzerindeki farklı kimlikleri ötekileştirerek kurduğu hegemonyanın tarihi olduğunu ifade etmektedirler.

Doğulu mu Batılı mıyız? Biz kimiz ve neyiz sorusu, ilk bakışta dorudan bir kimlik sorusu olarak çıkar karşımıza. Ama bunun yanı sıra, başka bir özelliği daha vardır: Birbirini besleyen iki kendiliğin birbirlerinden hareketle benzerliklerini ve farklılıklarını aradıklarını ifade eder; bir şeye benzer ya da o şeyden farklı olmayı, temel bir sorunsal olarak gündeme getirir. Bu nedenle Batılılıktan söz etmeden Doğululuktan ya da Doğululuktan söz etmeden Batılılıktan söz etmek imkansızmış gibi görünür.

Said’in kitabı varlığını böyle bir imkânsızlığa borçlu gibi. Doğu’nun ve Batı’nın söylemsel iç içe geçmişliğini Doğu’ya ayrı bir bütünlük olarak varolma imkânı tanımamasının yarattığı “çıkmazla” boğuşan Edward Said, çareyi adlandırmakta bulur. İmkânsızlığın adını şarkiyatçılık koyar, böylece bir düşünme tarzının isim babası haline gelir.

Edward Said’in Orientalism adlı eseri 1978 yılında basıldığından beri bir çok akademik alanda yeni araştırmalara ve yeni bakış açılarına ilham verdi. Antropoloji, sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, edebiyat gibi alanlarda son 20 yılda “doğu” üzerine yapılan araştırmalarda Said’in katkısı oldukça belirgindir. Özellikle Avrupalı olmayan sosyal bilimciler ve edebiyatçılar için oldukça kışkırtıcı ve teşvik edici bir iddiası olan bu eser toplumlar arası veya kültürler arası ilişkilere bakışımıza yeni bir soluk getirmiştir. Örneğin 1970’lerde doğu-batı ilişkisini gelişme, az gelişmişlik, emperyalizm ve kolonyalizm gibi sosyo-ekonomik kavramlarla irdeleyen birçok sosyal bilimci aslında doğu-batı ilişkisinin kültürel bir hegemonya ile de şekillendiğini ve emperyalizm, kolonyalizm gibi süreçleri önceleyen Oryantalisyt söylemin, yani batının doğuyu Avrupa-merkezci bir şekilde algılamasının bu süreçler üzerinde bugün göz ardı edilemez etkilerinin olduğunu kabul edip, bu kitabın etkisi altında konuyu yeniden incelemeye yönelmişlerdir. Bu nedenle son 20 yıldır çağdaş toplumsal ve siyasal düşüncede diğer kültürleri ve yaşam biçimlerini nasıl algıladığımız üzerine artan bir ilgi görülmektedir.

Said’in kalkış noktası felsefi veya sosyo-psikolojik bir sorundan yani ötekini algılama ve anlama sonsalından kaynaklanmakla beraber, sonuç itibariyle Said düşünce tarihine yönelik ciddi bir iddiada bulunmaktadır: Said’e göre çağlar boyunca batılıların doğulular hakkında her türlü bilgisi ve bu bilginin temsili çarpık, eksik ve yanlış algılamalara dayanır. Ötekini algılama ve anlama sorunsalına özellikle bir tarihçi olarak yaklaşıldığında Said’in önermesi inandırıcı olamayacak kadar kapsamlı ve iddialı bir genellemedir. Dahası Said’e göre, batının doğu fikri her zaman batıyı yücelten ve batının üstünlüğünü yineleyen bir söylemdir. Bu söylem değişen çağlar ve metinler boyunca devam eden, hem düşünsel hem de eylemsel düzeyde ortaya çıkan egemen bir konuma yaslanmaktadır. Batının doğuyla her karşılaşmasında bu iktidar ilişkisi, yani oryantalizm söylemi kendini yeniden üretir. Bu nedenle Said’in anlayışına göre batıda doğuyu yansıtan ve temsil eden her düşünce aslında yanlıştır ve doğru olma imkanı da yoktur. Böylece Said yaptığı büyük genellemeyi bir indirgeme ile irdelemek ister gibidir. Şöyle ki batının (çarpık, yanlış veya eksik) doğu tasarımları ışığında yürüttüğü eylemler Said’e göre kaçınılmaz bir şekilde batının doğuya hakimiyetini pekiştirmeye yöneliktir.[1] Öncelikle Said Oryantalizm söylemini tekdüze, tutarlı ve bütüncül olarak yansıtır. İkinci olarak Oryantalizm tarih-aşırı bir söylemsel bütünlük olarak tanımlanır. Üçüncü olarak Said batının egemen ve üstünlük iddiasını böyle bir pozisyonun olmadığı dönemler için de varsayar.

1978 yılında Said Orientalism’i yayınladıktan sonra artık pek çok şey eskisi gibi olmayacaktı ve olmadı da. Aslında kitaba adını veren Orientalism kelimesi, yıllardır vardı biliniyordu ve kullanılıyordu. Said’in de ayrıntılı biçimde temellendirdiği ve belgelediği şekliyle bu kelime, batı dünyasının, yani Avrupa’nin, Haçlı Seferleri’nden bu yana Şark dünyasını, özellikle İslami Şark’ı, tasvir etmede, var etmede ve temsil etmede kullandığı bir kavramdı. Kitabın alt başlığından da anlaşılacağı üzere yazarın temel amacı, Batı dünyasının Şark’a nasıl baktığını, onu nasıl algıladığını ve yorumlayıp yeniden “dolaşıma soktuğunu” ele almaktır. Yüzyıllar öncesine dayanan Doğu Batı ayrımı Said’e göre sadece coğrafi bir farklılığın çok ötesine geçmiş Batı kültürünün ürünleri vasıtasıyla imgesel bir farklılığa dönüşmüştü. Doğu, Batı için farklı bir mekan, medeniyet ya da kültür değil, farklı bir “nesne” olagelmişti. Said’in yaptığı iş, 20.yüzyılın sonuna doğru bu nesneleştirme sürecinin hangi sahnede, hangi aktörlerle ve nasıl bir mizansenle tasavvur edilip sahnelendiğini izleyerek senaryoyu kağıda dökmek olarak özetlenebilir: Üründen yola çıkarak hammaddeye doğru bir köküne iniştir. Yüzlerce yıllık kültürel bir birikimin yarattığı akıntılara karşı bu derin nehirde yüzebilme ayrıcalığı iki farklı dünyanın keyfiyetini birden zihninde yaşayan bir usta yüzücüye ait olabilirdi ancak. Bu tam da Lübnan doğumlu Protestan bir ailenin Mısır’da okumuş, A.B.D’de akademisyen olmuş oğluna, Edward W. Said’e göre bir işti. Şarklılık bilincini Batılı tarzda eğitim almış olmasına karşın kaybetmeyen Said, kitabının giriş kısmında şöyle der: bu çalışmadaki kişisel yönelimlerin çoğu, iki İngiliz sömürgesinde geçmiş çocukluğumdan kalma bir “Şarklılık” bilincinden gelir. Bu sömürgelerde (Filistin ve Mısır) ve A.B.D’de gördüğüm eğitim, baştan sona Batı usulü bir eğitimdi, ama derinde yatan o ilk bilinç varlığını hep korudu.[2]

Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşur. Yazarın genel olarak kavramlara açıklık getirdiği amacını ve yöntemini izah ettiği ve gelecek sayfalarda okuyucuyu bekleyen çetrefil problemlere hazırladığı bir hazırlık sınıfı olan Giriş’in ardından, Şarkiyatçılığın kökenini ve uygulama alanlarını ayrıntılı olarak belgeleyen ilk bölüm gelir. İkinci bölüm 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başına gelindiğinde Avrupa’nın siyasi, kültürel ve akademik olarak Şark’a bakışını, ilişkilerini, bilimsel yeniliklerini ve bunların kurumsal yapılanmasını masa üstüne yatırır ve haritasını çıkarır. Üçüncü bölüm ise 20. yüzyılın sonuna doğru Şarkiyatçılığın bugünkü duruşuna ve geldiği noktaya ayrılmıştır.

Giriş bölümünde Said, öncelikle Şark kavramını çözümlemeyi amaçlar. Coğrafi bir bölgeden çok imgesel bir anlam taşıyan Şark, Avrupa’nın karşıt ve öteki imgesi, aynı zamanda da maddi uygarlığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Bundan dolayı Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmelidir. Ancak ondan sonra Avrupa’nın onu nasıl ele alıp yeniden ürettiğini anlayabiliriz. Bu haliyle Şarkiyatçılık sistemli bir disiplin, yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünü olarak karşımıza çıkar. Ancak bu sistemli disiplin, Avrupa’nın görece üstünlüğünü koruyarak Şark’la kurulabilecek makul ve gerektiğinde mesafeli bir ilişkinin varlığını benimser. Bu nedenle Şark araştırmaları, yani Şark üzerinde yazan, araştırma yapan herkesin ortaya koyduğu üretim, iki farklı kültür ve medeniyetin bir araya gelip birbirlerini tanımaya ve anlamaya çalıştıkları masum bir karşılaşmanın, bugünkü popüler deyişle, bir uygarlıklar buluşması yada diyalogunun meşru zemini olamayacaktır, Şarkiyatçılığın tabiatı ve mizacı buna aykırıdır. Bu durum, şarkiyat araştırmalarının ve Avrupa’nın Şark’a yaklaşımının temeline, kaçınılmaz olarak Batı’nın lehine bir egemenlik ve üstünlük konumu oturtur. Böylece Şark’ın ve Şark insanının “biz Avrupalılar” tarafından hazırlanan, gerçekleştirilen, her defasından pekiştirilen kimliği kesinleşir: Şark, ötekidir.

18. yüzyıldan itibaren bu kimlik, Avrupa’nın elinde ve zihninde defalarca yoğrulacak, biçimlendirilecek, yeniden üretilecek ve, Said’in deyişiyle, tekrar dolaşıma sokulacaktır. İki taraf arsında kurulan her ilişki türü, Avrupa’nın üstünlüğünü yitirmemesi önkoşulu ile gerçekleşir. Muhtemel bir ilişkiyi kabul edilebilir kılan tek gerçek budur, bu almalıdır. Said, Rönesanstan bu yana Batılı insanın hiçbir direniş görmeksizin Şark’ta bulunma veya Şark’ı düşünme imkanına sahip olduğu için Şark’ta bulunduklarını, Şark’ı düşündüklerini söyler. Bu “imkan”, 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde kendini farklı bir ortamda yaşatma fırsatı bulacaktır. Bilimsel gelişmeler ve hızlı kurumsallaşma süreci içinde yerini almakta zorlanmayan Şarkiyatçılık, artık üniversitede araştırılan, müzede sergilenen, sömürge yönetimince yeniden yapılandırılan, antropoloji, biyoloji, dil bilim, ırk ve tarih tezleri içinde açıklanan bir Şark’ın ortaya çıkmasını sağlar. Bu gerçek bizi nereye götürür? Said’e göre kültür-bilim-siyaset arasında göz ardı edilemeyecek bir bağın, bağlılığın mevcudiyeti, teorik olarak hepimizin benimseyip düstur edindiği “bilimsel tarafsızlığı” etkileyip lekelemektedir.

Tarihi ve coğrafi kimliğin ötesinde bir başka gerçeklik vardır bu ikiliğin ardında. Çünkü Şark karşısında Batılı, neredeye Homeros’tan beri Şark’a müdahale etmeden duramayan bir medeniyetin temsilcisi ve üyesidir. Bundan dolayıdır ki Doğu’ya olan ilgi siyasi olmakla beraber, bu ilginin altında yatan güç kültürüdür. Şarkiyatçılık ise salt bir siyasi hesaplar yığını ya da emperyalizmin kaba maşası değil, Şark’ı yeniden üretme niyetinin, yönetiminin ve sonucunun ta kendisidir. Bu haliyle de Doğu’dan ziyade batı dünyası ile ilgilidir ve siyasi, düşünsel, kültürel ve hatta ahlaki alt ve üst yapıların iç içe geçtiği bir yumak halindedir.

Said için Şark’la uğraşan herhangi bir yazarın, araştırmacının sorunu, Şark karşısında kendini bir yere konumlandırma zorunluluğundan gelmektedir. Yazar, Şark’ı çerçeveleme, onu temsil etme veya onun adına konuşma biçimini seçerken muhakkak bir dayanak bulmaktadır kendisine. Bu da, daha önce yapılmış çalışmalarla, izleyicilerle, kurumlarla kurduğu bağda ortaya çıkar. Eski Şark’a gönderme yapmak Homeros’ta bile vardır. Öyleyse Şark araştırmaları, temel anlamda “Şark’ın seslendirilmesi, betimlenmesi, gizemlerinin Batı için anlaşılır kılınması” dır. Şark’ın gerçekte nasıl olduğuyla değil, nasıl temsil edildiğiyle ilgilidir. Şark’ın varlığı, onu çeşitli şekillerde temsil etme tekniklerinin kullanılıp Batı tarafından anlamlandırılmasından sonra tasdik edilmekte ve bir kavram halini almaktadır. Böylece elde edilen sonuç, kurumlara, geleneklere, ve üzerinde fikir birliğine varılmış şifrelere dayanan bir Şark’tır.

Said, Şarkiyatçılığın tarihçesini iki döneme ayırır. 18. yüzyılın sonlarına doğru yaşanan dönüm noktası, eski Şarkiyatçılığın sona erdiğine ve yazarın modern Şarkiyatçılık diye adlandırdığı ikinci dönemin başlangıcına işaret eder. Bu dönüm noktası, Napoleon’un 1798 Mısır seferidir. Batı her zamankinden daha bilimsel ve incelikli bir Şark bilgisi üretmeye, daha disiplinli teknikler kullanmaya başlamıştır. İbranicenin kutsiyetine halel getiren ve onu tahtından indiren filoloji çalışmaları, Goethe, Byron, Hugo gibi Şark’ı sanatlarıyla yeniden yapılandıran, hakiki Şark ile, temsili, hayali Şark arasında bir yer edinen sanatçılar, Şark’ı Avrupa’nın iktidar mücadelelerinin sahnesi kılan siyasetçiler, modern Şarkiyatçılığın temellerini atmış oldular.

Said Şark karşısında Batı’nın kendi üstünlüğünü kurma arzusuna dayandırdığı bakış açısının temelinde kökleri Bacon’a kadar uzanan bir temanın izlerini bulur. Bilgi-güç ilişkisidir bu tema. Bundan dolayı Alfred James Balfour’un 1910 yılında Avam Kamarası’nda Mısır ile ilgili olarak yaptığı konuşma Said’in Şarkiyatçılık söylemini kültür-siyaset ilişkisine dayandırarak çözümleme yolunu haklı çıkarır niteliktedir. “Çünkü onu (Mısır’ı) biliriz,” der Said, “o, bir bakıma biz onu nasıl biliyorsak öyle var olur. Bir tarafın kendisini yönetebilme becerisi ve tecrübesi, diğer tarafın ise bu beceriden mahrum olması, bilgi-iktidar prensibine aşikâr bir gönderme içermektedir. Çünkü bilgi, yönetebilme becerisini, bu beceri de “öteki” karşısında doğal bir üstünlüğü getiri kuşkusuz. Said bu saptamayı, “İngiltere Mısır’ı biliyor; Mısır, İngiltere’nin bildiği şey; İngiltere Mısır’ın kendi kendini yönetemediğini biliyor; bunu Mısır’ı işgal ederek kesinliyor,” formülüyle sıraya koyar ve okuyucuya sunar. Şark’ın ötekiliği ve ötekileştirilmesi süreci, bilginin getirdiği gücün verdiği enerjiyle meydana gelmiştir. Said’e göre, bir “bilgi nesnesi” olarak Şark, bu tür irdelemeler karşısında “savunmasızdır.

Şark’ın nesneleştirilmesi ve katlanarak büyütülen bilgisi yoluyla “Şarklaştırılması”, yani tek tip haline indirgenmesi, Şarkiyatçılığın ana düşüncesini oluşturur. Bir yandan nesneleştirilen, bir yandan basmakalıp haline getirilen Şark, kendi hakikatinden koparılarak “temsili” birikimliğe büründürülür, Batı’nın ürettiği bir “bilgi” kıvamına getirilir, sonuç olarak her defasında bu mevcut bilgiye dayanarak, yeni nesiller yeni “bilgiler” üretir. Ancak hammaddenin özü değişmez, sadece ortaya çıkan ürün çeşitlenir. Bu tür bir üretim tarzı, Avrupalı insanın kafasında yıllarca var ettiği, beslediği, kimi zaman korktuğu, kimi zaman nefret ettiği, küçük gördüğü, meraklandığı bu imge, dolaylı olarak otoritede ve devlet aygıtında da kendisini gösterir. Şark’a ilişkin en değişmez ve beylik ifadelerden birisinin, bu yoldan geçerek İngiliz yönetici zihniyetinde kendini nasıl gösterdiğini Said, şöyle örneklendirir:1882 ve 1907 yılları arasında İngiltere’nin Mısır’daki temsilcisi olan Cromer Lordu Evelyn Baring, Batılı zihniyet ile şarklı zihniyet arasında, tecrübelerine dayanarak yaptığı karşılaştırmada, Avrupalı insanın sağlam akıl yürütmesi, belirsizlikten kaçınması, doğuştan mantıkçılığı, doğası gereği kuşkuculuğu, bir önermenin doğruluğunu kabul etmek için önce kanıt istemesi gibi saygın özelliklerine karşın, kesinlikten nefret eden zihniyeti, pitoresk sokaklara benzeyen simetri yoksunu aklı, fena halde zayıf mantık yetisi, bıktırıcı ve muğlak ifadeleriyle bir Şarklının ne kadar farklı olduğunu “bilimsel” bir biçimde ortaya koyar. Öyle anlaşılıyor ki Cromer’a göre, o güne kadar bir Descartes çıkartamamış olan Şark, üstelik Avrupa’nın çıkardığı Descartes’tan da bi-haber olmakla, kartezyen düşünmenin nimetlerinden yoksun olmanın bedelini, Mısır’ın İngiltere tarafından yöneltilmesi gerektiği gerçeğini sineye çekerek ödemeliydi ve ödemekteydi.

Avrupa’nın Şark’a ilişkin bu kavrayışının oluşumu uzun bir dönemi kapsar. Said, Cromer’da bir örneğini gördüğümüz zihniyetin, sık sık bu “güvenilir bilgi dağarına” baş vurulmasının, yerleşik Şarkiyatçı görüşün sürekli olarak nesilden nesile aktarımının altında, insanın kendisi gibi olmayanı daima farklı görme ve “ötekileştirme” tavrının yattığını söyler. Sınırlar bir kere çizildikten sonra geri dönüş artık çok zordur. Ancak bu farklılığın bir şekilde beslenmesi ve gelişmesi gerekir. Bu da 18. yüzyılın ortalarından itibaren Şark’a ilişkin bilginin düzenli olarak artmasıyla gerçekleşti. Bu bilgi yığınağına devamlı olarak ebedi bir üretim de ekleniyordu. Öte yandan Batı’nın son iki yüzyılda “ çok daha güçlü” olması kaçınılmaz sonu kesinleştiren en önemli etken oldu. Batı hem bilgi hem de güç sahibiydi. Avrupa’nın elindeki bilgi ve güç, Şark’ı “akıl dışı” ve “farklı” yaparken, Avrupa’yı da “normal” ve “aklı başında” kılmaktaydı.

İşte tam bu noktada, Said’in en can alıcı iddiası gün yüzüne çıkıyor. Bilgi-güç ikilisinin birbirini doğal olarak besleyen ortaklığının doğurduğu sonuç, aslında bir yeniden yaratış sürecidir. Batı’nın Şark’a ilişkin ürettiği bilgiler yığınını anlamlı ve düzenli bir sınıflandırmaya tabi tutması, “disipline etmesi”, Said’in değişiyle bir kültürel güç uygulanmasıdır. Bu şekilde Batı Şark’ı, Şarklıyı, ve o dünyayı yaratmaktadır. Böylece Batı’nın ıslah etmesi gereken bilgilerden oluşan bir çalışma alanı, yani Şarkiyatçılık ortaya çıkar. Doğu, insani değil, bilimsel nedenlerle incelenmeyi hak eden bir araştırma alanıdır. Bu gerçeğin en dikkat çekici tezahürü, Şarkiyatçılığın hem kurumsal bakımdan hem de içerik bakımından hızla geliştiği dönemin, Avrupa’nın Afrika ve Asya’daki hızlı yayılma dönemiyle çakışıyor olmasıdır. “Böylece paylaşılan sadece toprak olmadı”, der Said. Aynı zamanda onun Şarkiyatçılık adını verdiği “düşünsel bir güç” de paylaşılmıştır.

Bu iki yönlü paylaşımın zihinsel bir proje olmaktan çıkıp da tarihte vücut bulduğu zaman Napoleon’un 1798 Mısır istilasıdır. Siyaset ile kültürün birbirini işler kıldığı ve desteklediği bu sistem, hem kuruları hem de aktörleri bakımından Said’in, “gerçekliğin siyasi tasavvuru” olarak tanımladığı Şarkiyatçılığın eliyle, “biz” olan Avrupa ile, “onlar” olan Doğu arasındaki maddi ve insani farkları daha da keskinleştirmek amacına hizmet etti. Ancak buradaki mesele ilk bakışta görünenden daha derinlere inerek Doğu-Batı ayrımının daha soyut daha kapsamlı ve tamamen öze ilişkin bir sorunun parçası olarak değerlendirerek, asıl büyük sorunun tartışılacağı zemine geçiş sağlıyor. Said tarafından “temel düşünsel mesele” olarak ilan edilen bu tez, dünyadaki toplumların tarihsel, kültürel, geleneksel, ve hatta en ciddi ayrımlardan biri olarak- ırksal farklılıklarıyla bölünebilmesini onaylamaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Diyelim ki makul ve olabildiğince masum bir bölümlemenin yapılabileceğine inandık ve razı olduk, o halde bunun ardından doğabilecek problemlere, Said’in deyişiyle “insanca göğüs germek” mümkün olabilecek midir? Bu tür bölümlemelerin yaratacağı kutuplaşmalar, Şarklılığın daha Şarklı, Batılının daha Batılı olmasına hizmet ederken, öte yandan bir tarafın diğerine olan üstünlüğü bilimsel bir hakikatmişçesine zihinlerde yer etmeye başlar. Bu “tarihselleştirme-bilimselleştirme” çabasına Said’in verdiği ilginç modern bir örnek, Amerikalı ünlü siyasetçi Henry Kessinger’dır. Kessinger, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler diye ikiye ayırdığı dünyanın, bu ayrıma gitmesindeki temel neden olarak Newton’u gösterir. “Newton’cu düşüncenin ilk etkisinden kaçan kültürler” ampirik gerçeklik denen kavrama yabancı kaldıklarından uluslar arası düzende, ampirik gerçekliği iliklerine kadar özümsemiş olan Batı’nın denetimi altında olmaları gerekmektedir. İşte böylece Descartes’tan sonra Newton’un da eksikliği, Şark’ın içler acısı halini bizim için daha anlaşılır kılmaktadır.

Şarkiyatçılığın işleyişindeki en önemli mekanizmalarından birisi olan bu genelleştirme yöntemi, Şark’ın nesneleştirme ve sınıflandırma sürecinin olmazsa olmazıdır. Daha sonraki aşamada Batı’dan çıkıp yayılan bu kurgu, genelleştirme zihniyetine dayalı Şark incelemelerinin çoğuna ruhunu veren formülleri birer atasözü gibi gündelik hayatın içine sokar: “Şark kurnazlığı, Şark geriliği, Şark zorbalığı, Şark zihniyeti” gibi coğrafi bir nitelemeden ziyade, muğlak bir genellemeyi tasvir eden, yine de tam olarak nereyi/ney/kimi kastettiği pek bilinmeyen, anacak Batılı insanın kendisinden olmayanı, -ve ne ilginçtir ki aynı zamanda “kendisinde” olmayanı –tanımlamada, özetlemede ve aşırı basitleştirmede birer kimyasal formül gibi başvurduğu bir kısa tanımlar dağarıdır bu. Üstelik günümüzde Şark’ı tanımlamak için hala en gözde ve yaygın tavırdır. Genelleştirmeler ve basitleştirmelerle yeniden örülen Şark’ın 20. yüzyıla geldiğinde Batı karşısında fazla bir söz hakkı olmadı. Çünkü o zamana kadar Şarkiyatçılığın kurumları ve kuralları çoktan yerleşmiş ve sağlamlaşmıştı. Bundan dolayı Said’in haklı olarak sorduğu soru hayati bir anlam kazanır: 20. yüzyılda Şark’ın, Batılı devlet adamları tarafından hala aynı ölçütlerle, aynı bakış açısıyla devam etmektedir. Neden ve nasıl?

Şarkiyatçılık’ta Edward Said’in cevaplandırmaya çalıştığı bu soru, kitabının yazılışından bu yana yaklaşık 25 yıl geçmiş olmasına karşın hala sorulmaya devam ediyor. Hem Doğu’da hem Batı’da tartışılıyor. Said’in bakış açısını, kitabındaki ana fikri ve yöntemi eleştiren pek çok akademisyen olduğu gibi, öncelikle yazanın düşüncelerini değil tavrını dikkatte alan ve baştan Said’in notunu verenler de var. Ancak genel olarak baktığımızda kitabın zayıf noktasıyla ilgili en yaygın eleştiri, Said’in sıkça yakındığı Şarkiyatçılık çalışmalarında görülen genelleştirme-özdeşleştirme-tektipleştirme (essentialism) tavrının, Said tarafından da şarkiyatçılara ve Şarkiyatçılığa uygulandığı; çeşitliliğe, farklı çalışmalara ve değişimlere hemen hiç yer verilmediği düşüncesine dayanır.[3]

Öze ya da biçime ilişkin pek çok eleştiri yapıldı bugüne kadar. Ancak genel olarak kabul gören bir gerçek var ki, kitabın kültür-siyaset ilişkisine dayalı Batı-Doğu algılamalarına göz ardı edilemez bir vurgu yaptığı ve beşeri bilimler için temel sayılabilecek bir tartışmayı -kimilerine göre eksik ve hatalı yönlerine karşın- başlatma cesaretini gösterdiğidir.


[1] Doğu Batı Dergisi, Oryantalizm-I, s.182.

[2] Doğu Batı Dergisi, Oryantalizm-I, s. 212.

[3] Doğu Batı Dergisi, Oryantalizm-I, s. 220.

EMPATİ NEDİR? ÖDEVİ

Ocak 22, 2010 at 03:19 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

EMPATİ NEDİR?

En basit anlamıyla bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Basit bir sözcük gibi görünen ’empati’ aslında arkasında birçok kuramsal öğe barındıran bir kavram. Empatinin gerçekleşmesi için üç temel aşama gerçekleşmeli:

İlk olarak, empati kuracak kişinin karşısındaki insanın fenemolojik alanına girmeyi başarabilmesi gerekiyor. Bu yabancı sözcük ürkütmesin sizi; girmemiz gereken ‘fenemolojik alan’, bir insanın dünyaya bakış tarzından başka bir şey değil. En yalın anlatımıyla, dünyaya bir başkasının gözünden baktığınızda, kendinizi o kişinin yerine koyduğunuzda fenemolojik alanına da girmiş oluyorsunuz. Burada dikkat edilmesi gereken, o kişinin rolünde bir süre kaldıktan sonra kendi rolümüze geri dönebilmemiz. Yani o kişiye benzemek, onunla özdeşleşmek, ona sempati duymak ya da ona hak vermek durumunda değiliz; aslında özdeşim kurmaktan kaçınmamız bile gerekiyor.

Empati kurduğumuzda ise karşımızdaki kişiye hak vermemiz gerekmiyor. Önemli olan kendimizi onun yerine koyup onun düşünce, algılama ve duygu dünyasını keşfetmemiz…
Sonrasında ister hak verin, ister hak vermeyin onu anlamış olacaksınız.

Konunun uzmanları empatik tepki çeşitlerine dair üçlü bir sınıflandırma yapıyor: Onlar basamağı, ben basamağı ve sen basamağı.

Bir arkadaşınızın size bir derdini anlattığını düşünün ve bu örnek üzerinden empati sınıflandırmalarını açıklayalım.

Eğer arkadaşınızın sorunu üzerine düşünmek yerine, onu dinledikten sonra toplumun yargılarından yola çıkarak bir tepki veriyorsanız ‘Onlar Basamağı’na dahil bir empati kurmuş oluyorsunuz. Bu basamakta tepki verenler genel geçer kurallardan söz eder ve kalıp ifadeler kullanır. “İğneyi başkasına, çuvaldızı kendine batır”, “Dere geçilirken at değiştirilmez”… İki tarafın duygularına da yer yoktur bu tepkide.

Onlar basamağı, adı üzerinden ‘onlar’ın yargılarından yola çıkar.

Aynı arkadaşınızın derdini dinledikten sonra “Sorma ya, ben de aynı sorunla boğuşuyorum” diyerek arkadaşınızı kendi sorunuyla baş başa bırakıp kendinizi anlatmaya başlıyorsanız ‘Ben Basamağı’nda empati kuruyorsunuz demektir. Onlar basamağına göre sorunu olan kişiye yardımcı olsa da yeterli olmayacaktır kurulan empati.

Son olarak, ‘Sen Basamağı’nı ele alırsak… Kendinizi aynı arkadaşınızın yerine koyduğunuzu düşünün. “Ben asla böyle bir şey yapmazdım” diyor olsanız bile, bir an için olsun o arkadaşınız gibi düşünmeye çalışın.

Kendi görüşleriniz ya da toplumun yargılarını bir kenara bırakıp onu anlamaya çalışın. Onun geçmişte yaşadığı deneyimleri de göz önüne alarak kendinizi onun yerine koyun.

İşte şimdi ‘sen basamağı’nda empati kurdunuz ve onu anlamaya başladınız. Ona hak vermiyor, onu hatalı buluyor olabilirsiniz ama artık gönül rahatlığıyla onu ‘anladığınızı’ söyleyebilirsiniz. Onu anladığınızı arkadaşınıza da iletebilirseniz hem ona yardımcı olmuş olacaksınız, hem de dostluğunuz eğer bu fırtınayı atlatabilirse çok daha keyifli sulara yelken açacak.

Eşler arasındaki anlaşmazlıklar, çocukların anne babalarıyla ortak bir dil tutturamaması, iş arkadaşlarının yaşadığı gerginlikler… Hemen hepsinin çözümü ‘sen basamağı’nda empati kurmaktan geçmiyor mu?

Bilgiyi iş ortamında en etkin şekilde kullanabilmek için iş dünyasında bulunmak ve teorik bilgiyi pratik tecrübeye dönüştürmek gerekmektedir. Teknolojinin ilerlemesi ve dünya pazarlarının genişlemesiyle birlikte iş dünyası hızlı bir değişim ve gelişim sürecine girdi Rekabet eskisinden daha acımasız bir hal aldı. Rekabeti yönlendirebilmek için eğitim ve tecrübeye gereken ihtiyaç arttı.

 

Kariyerinizi yükselterek iş başvurularında aranan insan konumuna gelebilmek elbette ki çok güzel bir hadisedir. Yurtdışında yabancı öğrencilere farklı sektörlerde ve farklı seçeneklerde staj imkanları sunulmaktadır. Öğrenciler yurtdışında katıldıkları staj programlarıyla, iyi bir iş deneyimi ve dil pratiği elde etmiş olacaklardır.

Staj programı akademik destekli eğitimin yanı sıra iş ortamında pratik uygulamaları kapsamaktadır. Staj programlarındaki genel konuların bazıları reklamcılık, pazarlama, halkla ilişkiler,Pazar araştırmaları, ithalat ihracat, grafik dizayn, finansal hizmetler, bankacılık, Uluslararası ticaret, sağlık ve telekomünikasyon vb.. dir.

STAJ ÇEŞİTLERİ

Maaşsız Staj

1. Öğrenciler yurtdışında dil eğitimlerinden sonra kendi branşlarıyla ilgili bir dalda staj yapma imkanına sahiptirler. Bu şekildeki bir staj programına başvurabilmeniz için İngilizce dil seviyenizin en az upper intermediate olması gerekmektedir. Bu staj şeklinde öğrenciler staj görülen firmadan herhangi bir ücret talep edememektedirler.

2. Öğrenciler yurtdışında katıldıkları bir sertifika programı sonrasında, eğitim aldıkları branşla alakalı süresi 4 aya varan staj imkanına kavuşabilmektedirler. Bu staj şeklinde öğrenciler staj görülen firmadan herhangi bir ücret talep edememektedirler.

Maaşlı Staj

Stajyerlerin yurtdışında herhangi bir programı bitirmiş olmaları gerekmez. Bu stajı diğer staj türlerinden ayıran en önemli özellik, maaşlı staj yapmak için başvuran öğrencilerden, genellikle minimum 550 (213) puan almalarının istenmesidir. Bu seçenekte, stajyerler firmaya uygunluklarına göre staj programına kabul edilir ve gerçek anlamda bir iş tecrübesi edinirler. Bu staj şeklinde öğrenciler staj görülen firmadan ücret talep edebilmektedir.

MAAŞLI STAJ

Internship USA, yeni mezun yabancı öğrencilerin, Amerika Birleşik Devletleri’nde, öğrenim gördükleri alanlarla ilgili işlerde çalışmalarına ve Amerikan yaşam tarzını yakından tanıyabilmelerine olanak sağlayan bir programdır. Bu program sayesinde en düşük maliyetle en büyük özgürlüğü elde edebilirsiniz. Internship USA, daha önceden onaylanmış bir işte, 1 yıldan 18 aya kadar staj yapmanıza olanak tanır. Council Exchange 1969 yılından beri, A.B.D devleti tarafından J-1 vizesi işlemlerini yöneten merci olarak gösterilmektedir.

Sponsor Şirket Neler Sağlıyor?

Council Exchanges, program sponsorunuz olarak, bir işyerinde çalışmanız için gereken bütün belgeleri sağlamanın yanı sıra, program süresince sizlere danışmanlık ve acil durum hizmeti de verecektir.

Council Exchanges’in Amerika’daki staj programı, Amerikan devleti tarafından “Staj Değişim Programı” olarak gösterilir.Council Exchanges’in Amerika’daki staj programı üniversiteden yeni mezun olanların veya mezuniyetinin üzerinden 2 yıldan fazla süre geçmemiş kişilerin, Amerika’da, üniversite öğrenimlerini gördükleri sahayla ilgili bir işte, 1 yıldan 18 aya kadar çalışabilmelerine olanak tanır.

Internship USA vasıtası ile, yeni mezun öğrenciler, öğrenim gördükleri alanlarla ilgili işlerde, belirli bir süre çalışarak, gelecekteki iş yaşantıları için tecrübe edinme şansı yakalarlar. Council Exchanges’in Internship USA programı vasıtası ile bulacağınız iş, ücretli veya ücretsiz olabilir ve 1 sene ile 18 ay arasında sürebilir. Bu program sizlere oldukça cazip fırsatlar sunmaktadır. Amerikan firmaları yabancı çalışanlara oldukça ilgi duymaktadırlar. Çünkü yabancı öğrenciler, çalıştıkları işyerlerine beraberlerinde, yeni fikirler, farklı bir bakış açısı ve çalışma şevki getirirler.

İş Aramasındaki Aşamalar Nedir?

Size iş aranırken izlenen 3 temel aşama vardır:

1. CV ve Cover Letter hazırlanması,

2. İşverenlerin aranıp, onlarla irtibata geçilmesi,

3. İşverenle anlaşmaya varıldıktan sonra, Council Exchanges’in J-1 vizesi alabilmeniz için gerekli evrakları hazırlaması.

Programın Size Sağlayacağı Faydalar

Katılım Şartları

Staj programına katılabilmeniz için:

Internship Türleri

Internship aracılığıyla bulunan işler, doğrudan öğrencinin öğrenim gördüğü branş ile ilgili olmalıdır. Bu branşlara örnek olarak şunlar gösterilebilir: Bilgisayar, İşletme, Finans, Pazarlama, Uluslararası Ticaret İletişim Sosyal Bilimler Turizm Hukuk Mimarlık Sanat. Internship aracılığıyla bulunan işler, pozisyondan pozisyona değişiklik gösterecektir. Böylelikle, programa katılan kişiler bütün birimlerde görev alabilir. Çalışma süresinin bitiminde çalışanın Amerika’ ya yerleşmesine izin vermez (Internship çalışanları, sabit bir çalışanın yerini alamazlar).

Yasaklar

· Çocuk bakıcılığı, ev temizliği, hizmetçilik veya dadılık gibi evde yapılan işler,

· Yaz kampları işleri,

· Tıbbi işler, insanlar veya hayvanlarla ilgili, psikolojik veya fiziksel tedavi, tıbbi danışmanlık veya tanı koymakla ilgili herhangi bir iş,

· Pilotluk, kaptanlık veya gemilerde ve uçaklardaki diğer personel işleri,

· Eğitmen veya öğretim görevlisi olarak,

· Geçici işlerde

Kurallar ve Düzenlemeler

Uzatmalar

Bir Internship USA katılımcısı olarak, aşağıdaki koşulları yerine getirdiğiniz sürece Internship programınızı uzatabilirsiniz.

EMPATİ YETENEĞİ

 

Sözlük tanımına göre üç çeşit empati var.

1- Kendini başkaları gözüyle görebilme..

2- Başkalarını başkaları gözüyle görebilme..

3- Başkalarını başkasının kendi gözüyle görebilme..

Kişi, empati (duygusal zeka) yeteneğini geliştirirse yukarıdaki üç derin görüşü de başarabilecek düzeye erişir. Gelişmiş bir empati yeteneği ise iletişim konusunda başarılı olmayı sağlar.

Emapati yeteneğini geliştirmiş kişiler, kendilerini başkaları gözüyle seyredebildikleri için olumsuz yanlarını düzeltme, olumlu yanlarını daha da geliştirme şansı yakalayabilir. Veya başkalarını başkalarının gözüyle görebilmesinden dolayı kişisel bakış açılarından kurtulur, geniş açılı bakabilir, toplumun nabzını tutabilir ve hatta yön verebilir. Yada başkalarını başkasının kendi gözüyle görebildikleri için bireylerle kolay iletişim kurabilir. Bu sayede hem karşısındaki kişilere daha faydalı olup, hem de o kişilerden daha çok verim alabilir.
Empati yeteneği gelişmiş bireylerden oluşan bir toplum, üstün bir toplumdur. İnsanlığın kemale ermesinde empati yeteneğiyle kurulan sağlıklı iletişimin önemli bir yeri vardır.

ASYA HUNLARI

Ocak 22, 2010 at 02:48 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

ASYA HUNLARI

Ana vatan coğrafyası içerisinde kurulan ilk büyük Türk Devleti Hun Devletidir. Çin kaynaklarında Hiung-nu diye adlandırılan Hunlar ile ilgili ilk bilgiler M.Ö. I. bin yıllarına kadar çıkmaktadır. Ancak Çin kaynaklarındaki bilgiler, Hunların güçlenmeleriyle birlikte M.Ö. IV. yüzyılın sonlarına doğru artmaktadır. Bu tarihlerde Hunlar, Ötügen merkez olmak üzere Orhun bölgesi ve Altay dağları civarında oturuyorlardı. M. Ö. III. yüzyılın ikinci yarısına doğru Hiung-nu yani Hun boylarının Çin üzerindeki baskıları iyice artırmıştır. Çinliler, kuzeyden gelen saldırılara karşı, çok eski devirlerden itibaren kuzey sınırı boyunca savunma duvarları yapmaya başlamışlardı. Nihayet artan Hun saldırılarına karşı, sınırdaki bu duvarların birleştirilmesi M.Ö. 214 yılında tamamlanmış ve meşhur Çin Seddi ortaya çıkmıştır.Hunların bilinen ilk hükümdarı, Şanyü ûnvanını taşıyan, Tuman (Teoman)dır. Hunlar, Tuman zamanında güçlü bir siyasî birlik olarak ortaya çıkmışlardır. Tuman, oğlu Mete ile giriştiği siyasî mücadele neticesinde ortadan kaldırılmıştır (M.Ö. 209). Çin kaynaklarının Mete (Mao-tu) adını verdikleri bu büyük hakanın adının Türkçe karşılığının, Bagatur veya Bahadır gibi bir ad olduğu sanılmaktadır. Mete, Hun tahtının meşru varisi olmasına rağmen, üvey annesinin kışkırtmasıyla, babası tarafından Hunların düşmanı olan Yüeçilere rehin olarak verilmişti. Buradan kaçmayı başaran Mete, babasına karşı mücadeleye girişti. Demir bir disiplin altında yetiştirdiği ordusuyla babasını yenerek ortadan kaldırmıştır. Böylece M.Ö.209 yılında Hun çağının en parlak devri olan Mete devri de başlamış oluyordu. Bu tarihî olay “Oğuz Kağan Destanı”nda, Oğuz Kağanın babasıyla yaptığı mücadeleye ilham olmuştur.Devleti yeniden eşkilâtlandıran Mete, doğudaki Moğol-Tunguz kabileleri birliği Tung-hular’ın ısrarlı toprak taleplerine savaş ile karşılık verip onları perişan ettikten sonra, güney-batıya dönerek, İpek Yolu’na hâkim durumdaki Yüeçiler üzerine yürüdü. Yüeçileri daha batıya sürdü. Ardından Çin topraklarına giren Mete, Çin İmparatoru Kao-ti’nin 320 binlik tamamı piyadelerden oluşan ordusunu, Turan taktiği ile çember içine aldı. İmparator, ancak Hunların bütün şartlarını kabul ederek kendisini ve ordusunu kurtarabilmiştir(M.Ö.201) Yapılan anlaşmaya göre Çin İmparatoru, Hunların yaşadığı bütün toprakları Hun devletine bırakmayı, yıllık vergi yanında yiyecek ve ipek vermeyi kabul etmek zorunda kalmıştır. Bir süre sonra Mete, Isık göl etrafında oturan Vusunları hâkimiyeti altına aldı. Böylece devletin sınırları, doğuda Mançurya’dan batıda Aral gölüne, kuzeyde Sibirya’nın içlerinden güneyde Çin Seddi ve Tibet’e kadar uzanmış oluyordu. Mete bu sınırlar içinde yaşayan bütün konargöçer kavimleri bir bayrak altında toplamış ve M.Ö. 177’de Çin hükümdarına yazdığı mektupta “Eli ok ve yay tutan herkes Hun oldu” diyerek millet olma şuuruna güzel bir örnek vermiştir. Büyük Hun Hakanı Mete’nin yönetim ve askerlik alanında yaptığı düzenlemeler, Türk devlet geleneğinde önemli bir başlangıçtır. Sonradan kurulacak Türk devletleri de, bu gelenek üzerinde yeşereceklerdir. Mete M.Ö. 174’te ölünce yerine oğlu Kiyük geçti. Kiyük, Tanrı dağları civarını ellerinde tutan Yüeçiler’i, kesin olarak mağlûp ederek, batıya sürmüş, Yüeçilerin batıya göçü ise Batı Türkistan, Afganistan ve Hindistan için önemli sonuçlar doğuracak olan bir kavimler hareketine sebep olmuştur. Mete’nin Çin ile yaptığı anlaşma, onun döneminde de devam etmiş ancak M.Ö.166 yılında Çin’e bir sefer düzenlemiştir. Kiyük’un ölümünden sonra (M.Ö.160) Çin, politikasını değiştirerek, Hunlara üstünlük sağlamak için büyük reformlara girişmiş ve ordusunu Hunları örnek alarak yeniden tanzim etmiştir. Ayrıca Hun siyasî birliğini içten parçalamak maksadıyla iç mücadeleleri ve bazı kavimleri kışkırtmıştır. Bu faaliyetlerinin sonuçlarını almakta gecikmeyen Çin, Kiyuk’un oğlu Kun-şin (M.Ö.160-126) devrinden itibaren inisiyatifi ele geçirir. Bu dönemden sonra gerileme dönemine giren Hun akınları kuzeyde durdurulurken, Çin’in karşı saldırıları ile İpek Yolu üzerindeki memleketler de birer birer elden çıkmaya başlamıştır. İpek Yolu’nun kontrolünün Çinlilerin eline geçmesi Hunlar için tam bir yıkım olmuş, iktisadî ve siyasî bakımdan yaşanan zorluklar Hunların ikiye bölünmesiyle neticelenmiştir. M.Ö. 58 yılında tahta çıkan Ho-han Ye’nin sıkıntıları aşmak için Çin’e tâbi olunması gerektiği fikrini savunması ve bunu şerefsizlik sayan kardeşi Çi-çi’nin ona karşı çıkması üzerine Hunlar ikiye bölündüler. Ho-han-ye Çin himayesini kabul edip, halkının bir kısmını Çin’in kuzey sınırındaki Ordos’a gönderirken, Çin’e bağlanmayı kabul etmeyen Çi-çi, kendine bağlı boylarla batıya çekildi (M.Ö.54 ) ve Çu-Talas boylarında bağımsızlığını ilân etti. Çi-çinin kurduğu Batı Hun Devleti fazla ömürlü olamadı. Çi-çi, Talas ırmağı boylarında kurduğu şehirde kalabalık Çin ordularının muhasarasına maruz kaldı. Meydan savaşına alışkın olan Hun ordusu, kale savunmasında başarılı olamayarak, Çinliler tarafından imha edildi (M .Ö. 38) ve böylece batıdaki Hun devleti yıkılmış oldu. Çin’e bağlanan Hunlar da kısa bir süre için güçlenmişlerse de M.S.48 yılında bu devlet de kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölünmüştür. Kuzey Hunları, batıdaki Hunlarla birleşirken, Güney Hunları Çin sınırına yerleşmiş ve M.S.216 yılına kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Çin hâkimiyetindeki 5 bölgede 19 boy hâlinde teşkilâtlanan Hunlar, gittikçe çoğalarak siyasî bir güç oluşturmuşlar ve nihayet 4.yy’dan itibaren, Çin’deki iç savaşlardan da yararlanarak, Kuzey Çin’de dört devlet kurmuşlardır: 1-Kuzey Çin merkezli, Han ve Ön Chao devleti (304-329) 2-Kuzey-doğu Çin merkezli, Arka Chao devleti (319-351) 3-Kansu’da, Kuzey Liang devleti (401-439) 4-Ordos’ta, Hsia (407-431) Bu Hun devletlerinin ortak özelliği, hâkimiyetlerini Çin’in tamamında meşru kılmak maksadına sahip olmaları ve bu nedenle de Çin isimlerini seçmeleridir.Nitekim devlet anlayışı ve yaşayış bakımından bu devletler Hun karakterini muhafaza etmişlerdir.

İPLİK BÜKÜM TAYİNİ TEST RAPORU

Ocak 21, 2010 at 22:44 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

İPLİK BÜKÜM TAYİNİ TEST RAPORU

AMAÇ: İpliklere yapılan fiziksel testlerden birisi olan bu deneyin amacı büküm miktarını büküm kısalması yöntemi ile tespit etmektir.

GENEL BİLGİLER: Büküm, liflerin ve ipliklerin tutunması için bir ipliğe verilen spiral dönmelerin ölçüsüdür. Büküm ipliğe bütünlük ve mukavemet kazandırmak için gereklidir ve iplikler 5 ya da 7 bükümlü o6larak üretilmektedirler. Tekstilde iplikler kullanım yerine göre değişik büküm miktarlarında üretilmektedir.

İpliğe verilen büküm miktarını tespit etmek için değişik yöntemler geliştirilmiştir. Bunlar:

– Düzeltilmiş Lif Metoduyla Büküm Tespiti

– Büküm Kısalması (Twlot Contraction Method)

– Kopuş Büküm Metodu (Twlot to Break)

– Mikroskop Yardımıyla Büküm Ölçümü

Büküm kısalması yönteminde büküm indirekt yoldan ölçülmektedir. Örneğin 5 bükümlü ipliğimiz var. Bükümün tamamı açılıncaya dek döner çene çevrilir. Sonra numune uzunluğu ilk uzunluğuna gelene dek 7 yönünde büküm verilir (yani orijinal numune uzunluğuna çevrilir). Sonuçta, ipliğin bükümü sayaçta okunan / kaydedilen değerin yarısıdır.

Kops veya bobinden alınan iplikler ya da kumaş halinde gelen numunelerde kumaştan çıkartılan iplikler için büküm tespiti yapılmaktadır.

KULLANILAN CİHAZ: Bütün ölçme cihazı, temelde biri hareketli diğeri sabit olmak üzere iki adet iplik sıkıştırma çenesinden meydana gelmektedir. Hareketli çene her iki yönde de dönebilmektedir ve bunun üzerine bir sayaç monte edilmiştir. Çeneler arası mesafe numune uzunluğuna bağlı olarak değiştirilebilmektedir.

Bizim laboratuvarda kullandığımız test cihazı Brustio Antonis Marka büküm cihazıdır.

NUMUNE HAZIRLAMA: İplik boyunca belirli aralıklardan alınan numuneler üzerinde ölçüm yapılmaktadır. Eğer kumaştan çıkartılan iplik test edilecekse kumaşın beş farklı yerinden kesilen kumaş parçalarından çıkartılan iplikler numune olarak kullanılmaktadır.

Kops veya bobinden alınan her iplik için genellikle 10 test numunesi ve 50 cm test uzunluğu yeterli olmaktadır.

Kumaştan çıkartılan iplikler için, iplik cinsine göre test sayısı ve test uzunluğu Tablo 1’de verildiği gibi olmalıdır. Test numunesi çıkartılacak kumaş parçasının uzunluğu Tablo 1’de verilen değerlerden en az 7-8 cm daha uzun olmalıdır.

Tablo 1. Test sayısı ve uzunluğu

İplik Tipi

Test Sayısı (en az)

Test Uzunluğu (Cm)

Katlı ve kablo iplikler

20

20

Ek kat kesiksiz lifli iplikler

20

20

Tek kat eğrilmiş iplikler 1), 2)

50

215

1) Uzun oak liflerinden eğrilmiş tek kat ham iplik deneye tabi tutulduğunda, test sayısı 20 ve test uzunluğu 20 cm olabilir.

2) Bazı pamuk ipliklerinde en az test uzunluğu 1 cm istenebilir.

Ayrıca iplik numuneleri, standart atmosfer şartlarında TS 240’a göre en az 16 saat kondisyonlanmalıdır.

Numunelerin Gerdirilmesi: Tex cinsinden iplik numarasının yarısı kadar ağırlık (tex/2 gram) takılarak elde edilen gerginlik miktarı standart olarak kullanılmaktadır.

TESTİN YAPILIŞI: Biz adet 3 yaptık. Bunlar:

– Tek Kat Ring İpliğinin Büküm miktarının Tespiti

– OE-rotar İpliğinin Büküm Miktarının Tespiti

– Kumaştan Çıkarılan İpliğin Büküm Miktarının Tespiti

1) Tek Kat Ring İpliğinin Büküm Miktarının Tespiti

En az 10 cm uzunluğunda bir iplik alınır, bir ucundan tutularak düzey konuma getirilir ve 5 büküme mi, 7 büküme mi sahip olduğu tespit edilir. Bizim numunemiz 7 büküme sahipti.

Daha sonra iplik numarasının (tex cinsinden) yarısı kadar ağırlık takılır.

Bizim numunemizin numarası Nc 30’du.

Nc 30 @ 19 tex

15/2= 9,5 gram ağırlık takıyoruz.

Daha sonra çeneler arası mesafe 50 cm test uzunluğuna göre ayarlanır. İplik bobini yerleştirildikten sonra iplik ucu büküm kaybı olmayacak şekilde tutulur ve klavuzlardan geçirilerek döner çeneye yetişecek kadar uzunlukta çekilir ve ibre sıfırı gösterecek (zero lambası kırmızı olacak) şekilde döner çeneye sonra sabit çeneye sıkıştırılır. Daha sonra monitör sıfırlanır. Önce bir deneme testi yapılır. Buradaki amaç; bütün bükümlerin açıldığı anda ipliğin koptuğu noktayı belirlemek ve asıl testte bu noktaya gelmeden testi yapabilmektir. Bu deneme testini yapmazsak tüm bükümler açıldığı anda lifler birbirlerinden ayrılıp uzaklaşacaklardır. Bu da bizim testimizin sonucunu olumsuz etkileyecek çünkü çeneler arası mesafe ayarı bozulacaktır.

Deneme testinden sonra esas teste geçilir. Ring iplik olduğu için Auto seçilir ve Start tuşuna basılır. Test sonuçlandığında değer; cihaza kaydedilir ve printerden çıktısı alınır.

Ring iplik olduğu için cihaz iplik bükümünü bir kez açıp kapar ve sonuç (T/m) cinsindendir.

2) OE – Rotar İpliğinin Büküm Miktarının Tespiti

Yapılan işlem aynıdır. Yalnız burada cihaz testi yaparken OE-rotar iplik olduğu için iplik bükümünü 3 kez açıp kapar ve ortalamasını bize verir. Bunun sebebi OE-rotar ipliğin yapısındaki kemer lifleri ile alakalıdır. İplik numarası 102 tex, takılan ağırlık 50 gramdır.

3) Kumaştan Çıkarılan İpliğin Büküm Miktarının Tespiti

Bizim kumaşımız döşemelik bir kumaştı ve çift kat zânil iplikten dokunmuştu. Numune uzunluğunu 20 cm aldık. İpliğin ucunu bir miktar kumaştan çıkarıp çeneye sıkıştırdık. Ancak ipliğin geri kalan kısmını kumaştan sökerken büküm değeri bozulmasın diye elimizle dokunmadık. Daha sonra diğer ucu diğer çeneye sıkıştırdık ve teste başladık. Ne zaman ki bükümler tamamen açılmaya başladı ve iplik katları panelleşti o zaman devri düşürdük ve döner çenenin hareketine son verdik. Ardından bir toplu iğne yardımıyla bükümün tamamen açılıp açılmadığını kontrol ettik.

Bükümün tamamen açılmadığını tespit ettik, çeneyi elimizle manuel olarak döndürerek bükümlerin tamamen açılmasını sağladık. Bükümlerin tamamen açıldığından emin olunca, stop butonu vasıtasıyla testi bitirdik ve kaydedip çıktı aldık. Burada iplik numarası 200 tex, takılan ağırlık 66 gramdır.

SONUÇLAR

1) Tek Kat Ring İplik

İPLİK BÜKÜM TEST SONUÇLARI

Tek katlı iplik
Büküm Yönü
Büküm Miktarı
T/m

T/inç

823

20,9

800

20,24

817

20,75

800

20,24

844

21,43

Ortalama

816,8

20,71

Standart Sapma

18,32

0,498

% CV

2,24

2,4

¶e

3,78

¶m

114,7

¶tex

3560,34

YORUM

¶E = 3,78’dir. Bu büküme sahip bir iplik sert bir örme için ya da çok mukavemet istenmeyen bir dokumada kullanılabilir.

2) Tek Kat OE – Rotar İplik

İPLİK BÜKÜM TEST SONUÇLARI
Tek katlı iplik
Büküm Yönü
Büküm Miktarı
T/m

T/inç

404

10,26

412

10,46

411

10,43

412

10,46

426

10,82

427

10,84

Ortalama

415,3

10,54

Standart Sapma

9,15

0,23

% CV

2,205

2,204

¶e

4,38

¶m

132,68

¶tex

4194,3

YORUM

¶e = 4,38’dir. İplik dokuma bükümlüdür.

3) Kumaştan Çıkarılan İplik

İPLİK BÜKÜM TEST SONUÇLARI
Çift katlı iplik
Büküm Yönü
Büküm Miktarı
T/m

T/inç

900

22,86

930

23,62

895

22,73

895

22,73

920

23,36

945

24,00

880

23,35

Ortalama

909,2

23,09

Standart Sapma

22,99

0,58

% CV

2,52

2,51

¶e

13,50

¶m

407,71

¶tex

12858,02

YORUM

¶e = 13,5’tur. İplik çok kalın olduğu için çok büküm verilmiştir.

KURTULUŞ SAVAŞI HAZIRLIK DÖNEMİ

Ocak 20, 2010 at 19:25 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

KURTULUŞ SAVAŞI HAZIRLIK DÖNEMİ

Balıkesir Kongresi ( 26 – 30 Temmuz 1919 )

Alaşehir Kongresi ( 16 – 25 Ağustos 1919 )

! Balıkesir ve Alaşehir kongreleri sonucunda Batı Cephesi açılmıştır.

Sivas Kongresi ( 4 – 11 Eylül 1919 )

Kongre başlangıcında iki sorun ortaya çıkmıştır.

1. Başbakanlık Sorunu: Mustafa Kemal’in kongre başkanı seçilmesiyle çözümlenmiştir.

2. Manda Sorunu: Amerikan mandacılığı uzun tartışmalardan sonra reddedilmiştir.

! Mustafa Kemal bütün vatanın tamamına emir verecek bir konuma gelmiştir.

! Temsil heyetinin hükümet gibi çalıştığının yani yürütme gücünü kullandığının kanıtıdır.

!İstanbul Hükümetinin karşı çıkmasına rağmen, Sivas kongresi başarıyla tamamlandı. Padişahın Anadolu hareketi ile iyi ilişkiler kurmak durumunda kalması sonucu Damat Ferit istifa etti. Yerine Kuva yi Milliye yanlısı Ali Rıza paşa hükümeti kuruldu.

!itilaf devletlerinin Erzurum ve Sivas kongrelerine karşı ciddi önlemler almaması, Anadolu hareketinin önemini anlamadıklarını gösterir.

Amasya Mülakatı (görüşmesi=protokolü) ( 20 – 22 Ekim 1919 )

    İstanbul Hükümeti Sivas kongresi kararlarını kabul edecek. Seçimler yapılıp meclisi mebusan kurulacak mebusan meclisinin İstanbul da toplanması uygun değildir. İstanbul Hükümeti itilaf devletleri ile yapacağı barış görüşmelerinde temsil heyetinin de görüşünü soracaktır.

! Görüşmeden sonra İstanbul hükümeti sadece bu karar uymuş ve mebusan meclisinin İstanbul’da toplanmasını kabul etmiştir.

! İstanbul Hükümeti bu görüşmeler ile temsil heyetini resmen tanımış oldu. Böylece Anadolu İstanbul bağlı olmaktan çıkıp İstanbul Anadolu’ya bağlı hale geldi. Böylece Anadolu ihtilali hukuki bir zemine kavuştu.

Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya Gelmesi ( 27 Aralık 1919 )

Meclisi mebus anın toplanması için yapılan seçimleri büyük bir çoğunlukla müdafaa-i hukukular kazandı. Meclisin İstanbul’da toplanması kesinleşince heyeti temsiliye meclis çalışmalarını yakından izleyebilmek için Ankara’yı kendine merkez seçti çünkü Ankara’nın şu avantajları vardı.

1. ulaşım ve haberleşme olanakları elverişlidir.

2. batı Anadolu cephesine yakındır

3. Anadolu’nun ortalarında bir yerdedir.

Anakaraya yerleşen Mustafa Kemal müdafaa-i hukukçu milletvekillerini Ankara’ya çağırarak meclisi mebusan da yapılacak çalışmalar için şu direktifleri verir.

a. kendisinin meclis başkanlığına seçilmesi

b. mecliste bir müdafaa hukuk grubunun oluşturulması ve bu grubun meclisteki tüm çalışmalar ağırlığını koyması

c. tüm kişi ve kurumları bağlayacak kararların alınması

d. Misak-ı milli kararlarının meclise kabul ettirilmesi

Bu arada yapılan seçimlerin galibi müdafaa hukuk Cemiyeti’nin adaylarıydı. Mustafa Kemal de Erzurum’dan milletvekili seçilmiştir.

! Bununla Anadolu’da ki milli hareketin meclisi Mebusan’a egemen olduğu herkese, en çarpıcı biçimde anlatılmış olacaktı.

!Mustafa Kemal Erzurum milletvekilidir. Ancak heyeti Temsiliye’nin aldığı karar gereği İstanbul gitmeyecektir.

Gerçekte İstanbul hükümetinin asıl endişesi mebusan meclisinin tümden heyeti Temsiliye’nin etkisi altına girebileceğiydi.

Son Osmanlı Mebusan Meclisi ve Misak-ı Milli Kararları

Meclis-i mebusan 12 Ocak 1920 de İstanbul’da toplanır. Ancak Mustafa Kemal başkan seçilmediği gibi müdafaam hukuk grubu da kurulmaz. Bu grubun yerine felah-ı vatan grubu kurulur.

Tüm bu olumsuzluklara rağmen meclis-i mebusan 28 Ocak 1920 de misak-ı milli kararlarını alır. Bu kararlar:

1. 20 Ekim 1918 günü yani Mondros ateşkesinin imzalandığı gün işgal edilmiş topraklar milli sınırlarımızdır.

2. bir zamanlar Osmanlı egemenliğinde olan ancak şu anda işgal altında bulunan Müslüman Arapların yaşadığı toprakların geleceği, orada yaşanların kararları ile belirlenmelidir.

3. Batı Trakya ile Kars, Ardahan ve batum için gerekirse halk oyuna gidilebilir.

4. Azınlıklara, çevre ülkelerde Müslüman azınlıklara tanınan haklar kadar haklar tanınacaktır.

5. İstanbul’un ve Marmara denizinin güvenliği sağlandığında, boğazlar dünya ticaretine açılacaktır.

6. kapitülasyonlar ve duyun-ı umumiye kaldırılmalıdır.

Misak-ı Milli Kararlarının Önemi

    Milli kurtuluş savaşının hedefleri belirtilmiştir. Milli sınırlara belirginlik getirilmiştir. ( 1. Madde )Batı Trakya ile Kars Ardahan ve batum için halk oylaması önerilmesi sorunlara öncelikle barışçıl çözüm arandığının bir kanıtıdır. Bu bölgelerdeki Türk nüfusunun çokluğu da halk oylaması istenmesinin bir diğer sebebidir. Bu belge kurtuluş savaşının diplomatik dayanağı olmuştur. Misak-ı Milli kararları ile Mustafa Kemal’in bağımsızlıkla ilgili görüşleri Osmanlı parlamentosu tarafından yasallaştırılmıştır.

!Kurtuluş savaşının gerekçesi Amasya genelgesiyle hedefleriyse Misak-ı Milli kararlarıyla belirlenmiştir.

İstanbul’un Resmen İşgali ( 16 Mart 1921 )

Misak-ı Milli kararlarının alınmasından sonra, anlaşma devletlerinin İstanbul hükümeti ve meclisi mebusan üzerindeki baskısı artmıştır. Bu baskı üzerine ali rıza paşa sadrazamlıktan istifa ederek yerine Salih paşa yeni hükümeti kurmuştur. Anlaşma devletleri, misakı milli kararlarını geri aldıramayınca da 16 Mart 1920 de İstanbul’u işgal ettiler. Meclisi mebus anı bastılar. Kendileri için tehlikeli gördükleri önemli şahsiyetleri malta adasına sürgün ettiler. İşgalin ardından Salih paşa istifa ederek sadrazamlığa yeniden Damat Ferit paşa getirildi. Ardından da 11 Nisan 1920 de padişah Osmanlı meclisi mebus anı kapattı.

İşgale Tepkiler

Temsil Heyeti şu kararları aldı.

    İstanbul ile haberleşme yasaklandı. Anadolu’daki bazı İngiliz birliklerinin silahlarının alınması kararlaştırıldı. İstanbul’daki tutuklamalar karşı Anadolu’daki subaylar tutuklanacaktı. vergilere el kondu.

İşgalin Sonuçları

! Bu durum Ankara’da TBMM’nin açılmasına ortam hazırlamıştır. İtilaf devletlerinin bu tutumu doğrudan milli iradeyi yok etmeye yöneliktir.

TBMM’nin Açılışı ( 23 Nisan 1920 )

İstanbul’un itilaf devletleri tarafından işgal edilmesi ve meclisi mebus anın kapatılması üzerine Mustafa Kemal heyeti temsiliye adına bir genelge yayımladı. 19 Mart 1920 tarihli bu genelge ile, yeni meclisin Ankara’da toplanacağını her sancaktan 5 kişinin seçilmesini istedi. Ayrıca Osmanlı mebusan meclisi üyelerinden İstanbul’dan kaçıp Ankara’ya gelebilenlerinde TBMM’ye kabul edilecekleri bildirildi. ( bunlar 27 Ekim 1920 tarihine kadar TBMM’ye kabul edilmişlerdir.)

!Böylece milli iradeye saygılı olunduğu, milli birlikten yana olunduğu ve Ankara’nın otoritesinin güçlendirilmek istendiği anlaşılmıştır.

Kuruluş Amacı

– Bir hükümet kurulmalıdır.

– Geçici olarak bir hükümet başkanı ya da padişah vekili ortaya çıkarmak uygun değildir.

– TBMM yasama ve yürütme yetkilerine sahiptir.

– Mecliste seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurul, hükümet işlerine bakacaktır. Meclis başkanı bu kurulunda başkanı olacaktır.

– Padişah ve halifenin bulunduğu baskıdan kurtulduğu zaman, meclisin belirleyeceği esaslar içinde durumu belli olacaktır.

Meclis Hükümet Sisteminin Özellikleri

I.TBMM’nin Özellikleri

· TBMM yeni seçilen üyeler ve Osmanlı meclisi mebus anından gelen üyelerden oluşmuştur.

İstiklal Mahkemeleri

· TBMM’nin otoritesini sağlamak amacıyla kuruldu.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun Çıkarılmasındaki Amaçlar

TBMM ilk hükümeti 2 Mayıs 1920’de kurdu.

İstanbul Hükümetinin TBMM Hükümetine Karşı Tutumu

TBMM’nin Aldığı Tedbirler

TBMM’ye Karşı Ayaklanmalar

Sebepleri

Bu nedenle çıkan ayaklanmalar dört grupta toplanır

A) Doğrudan İstanbul Hükümeti Tarafından Çıkartılan Ayaklanmalar

1. Aznavur Ayaklanması İngilizlerin teşviki ile güney Marmara, Manyas, ululat, Balıkesir ve Gönen’de çıkartılmıştır. Ayaklanma Çerkez ethem ve kuvvetleri ile bastırılmıştır.

2.Kuva-yi inzibatiye Ayaklanması Bu ordu İngilizlerin teşviki ve yardımı ile Osmanlı saltanatına bağlı olarak kurulmuştur. Ayaklanma İstanbul ve Anadolu arasında önemli bir geçit olan Geyve boğazının kuva-yi milliyecilerin eline geçmesini önlemek için çıkartılmıştır. Geyve boğazındaki kuva-yi milliye birliklerine saldıran hilafet ordusunun er kadrosunun ali Fuat paşa komutasındaki kuva-yi milliye birliklerine katılmasıyla ayaklanma bastırıldı.

B) İstanbul Hükümeti ve İşgalcilerin Kışkırtmaları Sonucu Çıkan Ayaklanmalar Anadolu’daki milli direnişi en çok bu ayaklanmalar uğraştırmıştır.

1. Bolu, Düzce, Hendek, Adapazarı ayaklanmaları

İngilizler boğazları elde tutmak için İstanbul hükümeti ile işbirliği yaptılar. Bölgedeki halk kışkırtıldı. Geyve’deki birliklerimiz pusuya düşürüldü. Ayaklanma Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa tarafından bastırıldı.

2. Yozgat Ayaklanması

Yozgat, Boğazlayan, Yeni han ve çevresinde Çapanoğlu, Aynacı oğlu gibi bölgenin ileri gelenleri, padişah ve halifeye bağlılık iddiasıyla ayaklandılar. Çünkü bu kişiler, meclisin açılışı ve yeni bir devletin kuruluşu ile otoritelerinin yok olacağından endişe etmekte idiler. Bu ayaklanmayı batı cephesinden çağrılan Çerkez Ethem ve birlikleri bastırmışlardır.

3. Konya – Bozkır Ayaklanması Delibaş Mehmet tarafından bozkırda başlayan ayaklanma Konya ve çevresine yayıldı. Ayaklanmayı Refet paşa bastırdı. Delibaş Fransızlara sığındı.

4. Afyon’da Çopur Musa Ayaklanması Halifelik elden gidiyor diye başlatılan ayaklama, aslında yunan ajanlarının kışkırtması ile başlatıldı. Ayaklanma bastırılınca Çopur Musa yunanlılara sığındı. Yunanlılar böylece Batı Anadolu’da daha rahat ilerleyeceklerini düşünüyorlardı.

5. Milli Aşireti Ayaklanması

Daha önce kuva-yi milliye tarafları olan bu aşiret, Fransızların kışkırtması ile Urfa ve civarında ayaklandı.

6. Koçkiri Ayaklanması

Erzincan, Sivas ve dolaylarında çıkartılmıştır. Ayaklanma, Amasya’da bulunan merkez ordusu tarafından bastırılmıştır.

7. Cemil Çeto Ayaklanması

Bahtiyar aşireti reisi olan Cemil Çeto, Garzan ve yöresinde ayaklanma çıkarmıştır. Bu ayaklanmalardan başka Ali Batı ve Şeyh Eşref ayaklanmaları da çıkmıştır.

C) Önceden Kuva-yi Milliye Yanlısı Olup Sonradan Ayaklananlar

Düzenli ordunun kurulması ile bu ordunun emrine girmek istemeyen bazı kuva yi milliye komutanları isyan etti.

Bunların Başlıcalar

1. Demirci Mehmet Efe Ayaklanması: Refet Paşa tarafından bastırıldı

2. Çerkez Ethem Ayaklanması : I. İnönü savaşı sonrası İsmet paşa tarafından bastırıldı.

D) Azınlıkların Çıkardıkları Ayaklanmalar

Ermeni ve Rumların yoğun olarak yaşadıkları yerlerde çıkardıkları ayaklanmalardır.

Başlıcalar Şunlardır:

1. Pontus Rum Ayaklanmaları:

Yunanlılarla işbirliği yapılarak ve itilaf devletlerinin desteği alınarak Karadeniz bölgesinde çıkarılmıştır. Rumların bölgede bağımsız bir Rum devleti kurmak için çıkarttığı bu ayaklanmalar ancak milli mücadelenin kazanılmasından sonra tamamen söndürülebilirdi.

2. Trakya ve Batı Anadolu’daki Rum Ayaklanmaları:

Yunan işgallerinin başlaması ile çıkartılmıştır.

3. Ermeni Ayaklanmaları:

Çukurova ve doğu Anadolu’da ermeni devletleri kurmak için Ermenilerce çıkarılmıştır.

Ayaklanmaların Sonuçları

SEVR ANTLAŞMASI ( 10 AĞUSTOS 1920 )

İtilaf devletleri, I. Dünya savaşında yenilen diğer devletlerle barış antlaşmaları yaptıkları halde Osmanlı devleti ile barış anlaşması yapmamışlardı.

Sevr antlaşmasının taslağı San Remo Konferansında hazırlandı. İtilaf devletleri Sevr antlaşmasını kabul ettirebilmek için yunan ordusunun saldırıya geçmesine izin verdiler. Bunun üzerine saldırıya geçen yunanlılar Akhisar, Soma, Salihli, Alaşehir, Nazilli, 8 Temmuzda Bursa, Balıkesir ve Bandırmayı işgal ederek Anadolu’nun iç kısımlarına doğru ilerlediler.

Bu arada yunanlılar doğu Trakya’da da saldırıya geçtiler. Edirne, Tekirdağ ve çorlu yunanlılar tarafından işgal edildi.

İngilizlerde güney Marmara’da Karamürsel ve Mudanya’yı işgal ettiler.

Sevr taslağı padişahın başkanlığında toplanan “saltanat şurası”nda kabul edildi.Sevr antlaşması Osmanlı temsilcileri tarafından 10 Ağustos 1920 de imzalandı.

Sevr’in Önemli Hükümleri

· Osmanlı devleti İstanbul ve çevresi ile Anadolu’da küçük bir toprak parçası ile sınırlandırılacak

· Boğazlar bütün gemilere açık tutulacak ve bir Avrupa komisyonu tarafından yönetilecek.

· İzmir ve çevresi ile Midye Büyük Çekmece hattının doğusu Yunanistan verilecek

· Doğu Anadolu’da Ermenistan ve kürdistan adında iki devlet kurulacak

· Antalya ve Konya dahil Güneybatı Anadolu İtalya’ya bırakılacak

· Adana, Sivas ve Malatya hattını birleştiren bölge Fransa’ya bırakılacak.

· Mısır, Suriye ve Filistin İngilizler ve Fransızlar arasında paylaşılacak

· Hicaz, bağımsız bir devlet olacak

· Kapitülasyonlardan itilaf devletleri ve dostları faydalanacaklar.

· Türkiye’nin ekonomisinin kontrolü itilaf devletlerine bırakılacak

Sevr antlaşması ile ortaya çıkan yoğun tepkiler üzerine Damat Ferit paşa hükümeti istifa ederek Tevfik paşa hükümeti kurulmuştur.yeni hükümet Mustafa Kemal ile anlaşma yolları arayacaktır.

Düzenli Ordunun Kurulması

Kuruluş Nedenleri

· Kuva-yi Milliye nin düzenli yunan orduları karşısında başarısız olması

· Kuva-yi Milliyecilerin yetkilerini aşarak bir çok kişiyi cezalandırmaları

· Bazı bölgelerde halktan zorla para ve yiyecek toplamaları

· Kuva yi milliye nin belli bir otoriteye bağlı olmaması askerlik tekniğini yeteri kadar bilmemeleri

· Milli bağımsızlığa ulaşmak için düzenli bir ordunun gerekli olması

Gediz muharebelerinde Türk kuvvetlerinin yaptığı taarruzun başarısızlıkla sonuçlanması üzerine TBMM Kuva-yi Milliye birliklerinin batı cephesi komutanı emrinde toplanmasını kararlaştırdı.buna göre Adapazarı’ndan Denizli’ye kadar olan batı cephesi ikiye ayrıldı.Batı kısma (asıl kesim) Albay İsmet bey, Güney kısma refet bey getirildi. Batı cephesi milli savunma bakanlığına bağlandı. ( 12 Kasım 1920)

Sonuç

· Hızla milli ordunun kurulmasına geçildi. Askere alma işlemlerine hız verildi. Batıdaki kuva yi milliye birlikleri düzenli ordu içine alındı.

· Doğuda zaten düzenli ordu birlikleri vardı

· Çerkez Ethem ve Demirci Mehmet Efe gibi kuva yi milliye önderleri otoritelerine engel olan bu tutuma karşı gelerek ayaklandılar.

Talep Ödevi

Ocak 20, 2010 at 16:56 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

Talep :

Tüketicinin geliri, zevkleri ve satın alabileceği diğer malların fiyatları sabit kabul edilerek bir malın için, belli bir zaman süresi içinde oluşan satın alma isteğinin, satın alma gücü ile desteklenmesine talep denir.

Talebi Değiştiren Faktörler :

1. Tüketicinin zevki, (Z)

2. Tüketicinin geliri, (Y)

3. İkame ve tamamlayıcı malların fiyatları, (Pi) (i=1,2,….n)

4. Gelecekte beklenen fiyat, (Fp)

5. Nüfus (L)

6. Gelir Dağılımı, (D)

Bu bağlam içersinde bir malın piyasa talep fonksiyonunun

Qd = Qd ( P1 , P2 ,…, Pn , Y , L, D, Z, Fp )

olduğunu varsayabiliriz.Analiz sırasında talep fonksiyonunda bu kadar değişkenin bulunması işlerimizi çok karıştıracağından ilgimizi yalnızca bir malın piyasa talebi ve o malın fiyatı arasındaki ilişkiye yöneltmek durumundayız. Yani piyasa talep fonksiyonunun aşağıdaki basit formda olduğunu varsayacağız :

Qd = f ( P ) = ά + βP ( ά > 0 β < 0 )

Buradaki talep eğrisinin negatif eğimli olmasının iktisadi açıdan iki sebebe bağlıyabiliriz:

· Azalan marjinal fayda kanunu : Azalan marjinal fayda kanunu

bir malın tüketilen her ilave biriminin sağlayacağı ek faydanın bir önceki birimin sağladığından daha az olacağını ifade eder. Bu durumda tüketicilerin her yeni mal talebinde ödemeyi arzu edecekleri fiyatın daha az olacağı yönündedir

· Gelir ve ikame etkileri : Bir malın fiyatı yükseldiğinde tüketicinin reel geliri reel geliri azalacaktır. Tüketici veri geliri ile daha az mal satın alacaktır. Yine bir malın fiyatının yükselmesi bu malın ikamesinin de dahil olduğu diğer malların fiyatlarının nispi olarak ucuzlaması anlamına gelir. Refahını korumaya çalışan tüketici fiyatı artan maldan tüketimini azaltarak ikame mallara yönelecektir.

İktisadi bekleyişlerimiz içersinde talep eğrisinin negatif eğimli olmasını öngörürüz fakat talep eğrisinin pozitif olabileceği istisna durumlarda vardır.Bu durumda malın fiyatı artarken talep edilen miktarının artması, malın fiyatı düşerkende talep miktarının azalmasıdır.İktisat teorisi içersinde buna Giffen Paradoksu denir.Her düşük malda Giffen Paradoksu ortaya çıkmaz.Bunun için ayrıca o mal için gelir etkisinin ikame etkisinden büyük olması gerekir.19. yüzyılda fakir İrlandalıların başlıca yiyeceği olan patates örnek olarak verilebilir. Gelir o kadar düşüktür ki asgari bir gıda seviyesi ancak patates yenilerek sağlanabilir.Yani gelir sadece patates almaya yetecek kadar azdır.Patates fiyatı düştüğünde tüketici patates tüketimini kısar ve artan gelirini başka yere harcar.

Talep Eğrisi : Bir malın tüm alıcılarının, malın değişik fiyat seviyelerinin her birimde o maldan zaman birimi başına satın almaya hazır oldukları toplam miktarları gösteren eğriye talep eğrisi denir..


Bedava İlan Verme