Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

a.12 Hayvanlı Türk Takvimler

Türklerin kullandığı en eski takvim 12 hayvanlı Türk takvimidir.Türkler tarafından bulunan bu takvimde Güneş temel olarak alınmıştır.Bu takvim 12 yıllık bir süre içerir ve her yıl,bir hayvan adı ile isimlendirilir. Bir yıl 365 gün 5 saat olarak hesaplanmış ve 12 aya ayrılmıştı.

Türkler,12 hayvanlı takvimi güneş yılı hesabına göre düzenlemişlerdi.Bu takvim Hunlar,Uygurlar ve daha sonra diğer bazı Türk devletleri tarafından kullanılmıştır.

b.Hicri Takvim

Türkler, İslamiyeti kabul ettikten sonra hicri takvimi kullanmaya başladılar.Hicri takvimde zaman ölçüsü Ay yılıdır.Buna göre bir yıl,Dünya’nın uydusu olan Ay’ın,Dünya etrafında 12 defa dönmesi için geçen zamandır.Bir yıl 364 gün olup Güneş yılı ile arasında 11 gün fark vardır.Takvim başlangıcı olarak Hz.Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği (Hicret) 622 yılı kabul edilmiştir.

Ülkemizde 1 Ocak 1926’da yürürlükten kaldırılan hicri takvimden,sadece dini günlerin belirlenmesinde yararlanılmaktadır.Günümüzde İran,Pakistan,Afganistan,Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinde bu takvim kullanılmaktadır.

c.Celali takvim

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah adına düzenlenmiş bir takvimdir.Güneş yılına göre hazırlanmıştır.Melikşah’ın birinci adıdan dolayı bu takvime Celali takvim adı verilmiştir.Melikşah’ın ölümünden sonra terk edilmiştir.

Ç.Rumi Takvim

Osmanlı Devleti’nde hicri takvim kullanılıyordu.Ancak Güneş ve Ay yılları arasındaki on bir günlük bir fark olması devlet işlerinde karışıklıklara neden oluyordu.Vergilerin toplanmasında ve dış ticaretteki zorlukları gidermek düşüncesiyle, hicri takvimde değişiklik yapılması gereksinimi duyuldu.1739 yılında mali işlerde kullanılmak üzere,Güneş yılı esasın dayanan yeni bir takvim yapıldı.Bu takvimde de başlangıç yılı hicret kabul edildi.Yılbaşı ise 1 Mart oldu.Ancak,bu değişiklik de yeterli olmadı.Hicri 1255 yılında,Jülyen takvimine dayanan ve başlangıcı yine hicret olan yeni bir düzenleme yapıldı.Bu takvime Rumi takvim denildi.

d.Miladi Takvim

Diğer bir adı Gregoryen takvimi olan bu takvim,günümüzde hemen hemen tüm dünyada kullanılmaktadır.Bu takvim,1926 yılında Türkiye’de kabul edilmiş ve Miladi takvim adını almıştır.Milat,doğum demektir.Bu takvim,Hz.İsa’nın doğumundan 7 gün sonraki 1 Ocak gününü başlangıç olarak almıştır.Dünya’nın Güneş etrafındaki dönme süresi olan 365 gün 6 saat, bir yıl olarak kabul edilmiştir.Başlangıç tarihinden önceki döneme Milattan Önce (M.Ö.),sonraki döneme de Milattan Sonra (M.S.) denilir.26 Aralık 1925 yılında çıkarılan bir kanunla Türkiye’de de zaman ölçüsü olarak miladi takvim kabul edildi ve 1 Ocak 1926’dan itibaren kullanılmaya başlandı.

HANGİ FİLTRENİN KULLANILACAĞININ SEÇİMİ

Daha önceki konularda , farklı tipteki filtreler ve karakteristikleri hakkında bilgi verilmiştir . Hangi filtre dizaynının hangi uygulamaya en uygun düştüğünün bulunması aşağıda kısaca anlatılmıştır .Genelde , uygun bir filtrenin seçimini etkileyen etkenlerin bazıları , lineer faza ihtiyaç olup olmadığı , küçük genlikli dalgalanmaların izin verilip verilmeyeceği , ve bir dar geçiş bandının gerekip gerekmediğidir . Aşağıdaki akış diyagramı , doğru filtrenin seçimi için anahatlarıyla bilgi verir.Pratikte , son olarak en uygun olanı seçmeden önce birkaç farklı seçenekle deneme yapılmalıdır.

2.1.BİR SİNÜS DALGASINI ELDE ETME

Bu bölümdeki amaç , hem yüksek-frekans gürültüsü hem de bir sinüsoidal işaretten oluşan veri örneklerini filtrelemektir.

Bu bölümde , yüksek frekans gürültülü Sinüs Model VI tarafından üretilen bir sinüs dalgası birleştirilir.Birleştirilmiş işaret , sinüs dalgasını elde etmek için başka bir Butterworth filtresi tarafından alçak geçiren filtrelenmiştir.

Ön Panel

1.Yeni bir VI açın ve aşağıda gösterildiği gibi ön paneli ayarlayın .

a. Numeric»Controls paletinden bir dijital kontrol seçin ve onu frekans olarak adlandırın.

b. Numeric»Controls paletinden dikey kayma seçin ve onu kesim frekansı olarak adlandırın.

c. Numeric»Controls paletinden başka bir dikey kayma seçin ve onu filtre derecesi olarak adlandırın.

d. Numeric»Graph paletinden gürültülü işareti görüntülemek için bir dalga şekli grafiği seçin ve orijinal işareti görüntülemek için başka bir dalga şekli grafiği seçin.

Blok Diyagramı

2.Blok diyagramı aşağıdaki gibi ayarlayın.

Sinüs Model VI’si ,(Functions»Analysis»Signal Generation paleti) istenilen frekansların sinüs dalgasını üretir.

Üniform Beyaz Gürültü VI’si ,(Functions»Analysis»Signal Generation paleti) sinüsoidal işarete eklenen uniform beyaz gürültüyü üretir.

Butterworth Filtre VI’si , (Functions»Analysis»Filters paleti) gürültüyü yüksek geçiren filtre eder.

Sinüs dalgasının 10 devrini ürettiğimizi ve 1000 örnek olduğunu gözönüne alın . Ayrıca , sağ taraftaki Butterworth Filtre VI’si örnekleme frekansı 1000 Hz olarak belirtilmiştir. Böylece , aslında , 10 Hz’lik bir işaret üretiyorsunuz.

3. VI’yi Extract the Sine Wave.vi olarak LabVIEW /Activity klasörüne kaydedin.

4.Ön panele geri dönün .10Hz’lik bir frekans ve 25Hz’lik kesim frekansı ve 5 olarak filtre derecesini seçin.VI’yi çalıştırın.

5.Filtre derecesini 4,3 ve 2 olarak azaltın ve filtrelenmiş işaretteki farkı gözlemleyin.Filtre derecesini azaltmakla ne olduğunu açıklayın.

6.Bitirdiğinizde , VI’yi Extract the Sine Wave.vi olarak Dig.filt.llb.’ye kaydedin

7.VI’yi kapatın.

Özet

Frekans cevap karakteristiklerinden , pratik filtrelerin ideal filtrelerden farklı olduğu görülür . Pratikteki filtreler için , bant geçirendeki kazanç her zaman 1 olmayabilir , bant durdurandaki zayıflama her zaman -¥ olmayabilir ve sonlu genişlikte bir geçiş bölgesi vardır . Geçiş bölgesinin genişliği filtre sırasına bağlıdır ve geçik derecenin artmasıyla azalır.

Ayrıca hem FIR hem de IIR digital filtreler hakkında da bilgi verilmiştir . FIR filtrelerin çıkışı ,sadece mevcut ve geçmiş giriş değerlerine bağlıdır.Oysa , IIR filtrelerin çıkışları şu anki ve geçmiş giriş değerlerine ve de geçmiş çıkış değerlerine bağlıdır . IIR filtrelerin farklı dizaynlarının frekans cevabı hakkında ve bant geçiren ve/veya bant durdurandaki küçük genlikli dalgalanmaların varlığına bağlı olarak onların sınıflandırılması hakkında bilgi verilmiştir . Çıkışının geçmiş çıkışlarına bağımlılığından dolayı , bir geçici hal , VI her çağırıldığında bir IIR filtrenin çıkışında ortaya çıkar . Bu geçici hal , VI’nın ilk çağrıldığından sonra , init/cont kontrolünü TRUE olarak ayarlanmasıyla ortadan kaldırılabilir.

KITABIN ÖZETI :

1939-1945 2nci dünya savasi Türk Disislerini degerlendirmek için önce dönemin politikasini yönlendiren kadroyu anlamak gerekir.Bu kadro 1nci Dünya savasi, Kurtulus savasi ve Cumhuriyetin kurulus dönemi gibi yakin tarihin en önemli evrelerini yasamis, savaslarin zorluklarini ve hizmetlerini çok iyi hatirlamakta olan bir kadroydu. Bu sebeple onlar için birinci derecede önemli husus Türkiye’nin bu savasin disinda tutulmasiydi. Fakat, Türkiye’nin konumu onun “güçlü dostlari” için hayati bir önem arz etmekteydi, ama bu “dostlar” fazla baskici olmaya basladiklari zaman karsitlariyla da diyaloga girerek durum dengelenebilirdi. 2nci Dünya Savasi var olan güçler dengesini tümüyle yok edip yerine bir yenisini getirebilirdi. Bu durumda herhangi bir tarafin öbürünü tümüyle ezerek dünya egemenligini kurmasi Türkiye gibi stratejik önemi olan küçük bir ülkenin isine gelmeyecekti.

Lozan Antlasmasi’ndan 19 Ekim 1939 imzalanan Türk-Ingiliz-Fransiz Antlasmasina kadar geçen süre içinde, Türkiye çok yanli bir dis politika izlemekle birlikte “güçlü dostlarin” gerekliligini de kabul etmek zorunda kaldi. Lozan’dan hemen sonraki dönemde Sovyetler Birligi ile yakin iliskiler kurulmus, bu ülke Türkiye’nin baslica dostu olmustur. Ancak, Fasist Italya’nin Türkiye için yarattigi tehlike, duruma yeni bir boyut kazandiriyordu. Sovyetler Birligi bir kara devletiydi ve denizlerde önemli bir mevcudiyeti yoktu. Oysa Fasist Italya’nin Akdeniz’in dogusundaki emelleri etkin bir deniz gücünü elinde tutan bir müttefik gerektiriyordu. Bu da Ingiltere’yi gündeme getirdi. Ingiltere ve Fransa ile yapilan antlasma geregi; Türkiye herhangi bir Avrupa devletinin saldirisina ugrarsa Ingiltere ve Fransa ona her türlü aktif destegi saglayacakti. Ancak Ingiltere ve Fransa saldiriya ugrarsa Türkiye sadece müsamahakar bir tarafsizlik (Benevolent neutrality) uygulayacakti. Türkiye Sovyetler Birligi ile savasa meydan verebilecek her durumda antlasmayi vurgulamaktan muaf tutuluyordu. Ingiltere ve Fransa Türkiye’ye 25 milyon sterlinlik savas malzemesi, 16 milyon degerinde külçe altin ve 3,5 milyon sterlinlik bir kredi transferi saglayacaklardi.

1941 baharinin son günlerinde balkanlarda iyice yerlesen Alman Kuvvetleri bir Türk-Alman antlasmasi talebinde bulundu. Alman disisleri bakani Ribentrop asker ve teçhizat transit geçisi konusunda Almanya’ya genis haklar taniyan bir antlasma istiyordu. Karsilik olarak Türkiye-Bulgaristan sinirinin Türkiye lehine degistirilmesi ve “Ege Denizi’ndeki adalardan birinin Türkiye’ye verilmesini öneriyordu. Benzer öneriler Ingilizler tarafindan da yapilmistir. Yunanistan’da Ingiliz direnisinin sonu yaklastigi siralarda Ingiltere Türkiye’nin Sakiz, Midilli ve Sisam adalarini isgal etmesini istemis ancak Türkiye böyle bir girisimin Almanya ile savasa neden olabileceginin ve Yunanistan’la arasini açacaginin bilincindeydi.Türk tarafi Almanya’ya ancak Ingiltere ile yapilan antlasma ile çelismeyecek konularda görüsmeye hazir oldugunu belirtti. Türk- alman saldirmazlik antlasmasi da bu sartlarda imzalandi.Bu anlasmadan sonradir ki güney kanadini emniyete alan Almanya Sovyetler Birligi’ne saldiriya geçti. Ayni anda Ingiltere Sovyetlere kayitsiz sartsiz destegini bildirdi.Kisa süre sonrada Sovyetlere yardim ulastirilabilmesi için Iran, Ingiliz-Sovyet ortak saldirisiyla isgal edildi.

1941 sonunda Japonya’nin Pearl Harbour’a saldirisi ABD’nin de fiilen savasa katilmasina neden olurken Uzakdogu’da Japonya ‘nin zaferleri birbirini izliyordu. Ayni günlerde Alman kuvvetleri Rus steplerinin derinliklerine dalmislar böylece savas bütün dünyayi saran bir yangin görünüsünü almisti.Türkiye bu dönemde kesin tarafsizliga daha da yaklasirken savasan iki tarafa da bunun onlarin çikarina oldugunu söylemekteydi. 1942 yilinin sonlarina dogru savasin kaderi müttefiklerin lehine dönme belirtileri gösterince Türkiye tarafsizligini korurken müttefiklere egilimli bir tavir içine giriyordu.Türk-Ingiliz antlasmasi ve Türk-Alman Dostluk Antlasmasi üzerine kurulu olan politika Türkiye’ye dogrudan bir saldiri gelmedikçe Türkiye’nin savasin disinda tutulmasini ana hedef almaya devam etmekteydi.Özellikle antlasmanin bu son maddesini Türkiye bütün savas boyunca çok iyi degerlendirmis, müttefikleri için verilmesi çok zor olan bu miktarlari ve askeri yetersizligini öne sürerek, Ingiltere ve Fransa’nin yaninda savasa katilmaktan uzak durabilmistir.Savasin baslamasi ile birlikte Mihver Devletleri’nin daha hazirlikli oldugunun anlasilmasi da gecikmedi. Polonya, Hollanda ve Belçika, Alman Birlikleri tarafindan kisa sürede isgal edildi. Kita Avrupa’sinin en güçlü ordusu kabul edilen ve ünlü Maginot Hatti ile çevrili Fransiz ordusu 23 günde paramparça oldu.Yunanistan 28 Ekim 1940’da Italya tarafindan isgal edildi. Müttefikleri çok sayida askeri olan ve dogrudan tehdit altinda olmayan Türkiye’ye Yunanistan’i koruma görevini, Italya’ya savas açip Oniki adalari derhal isgal etmesini teklif ettiler. Ancak, Türkiye bütün Avrupa’yi saran ve kapilarina varan tehlikeye karsi, Ingiltere’nin Yunanistan’i koruma da acz içerisinde kalisini da göz önünde bulundurarak ,savunmada kalmayi tercih etti.Bununla birlikte, Bulgaristan’a bir nota vererek Yunanistan’a saldirdigi takdirde Türkiye’nin savas ilan edecegini bildirmekten de geri kalmadi.Ayni günlerde Almanya’nin Sovyetler Birligine saldiri planlari olgunlasiyordu. Hitler ve askeri danismanlari Sovyetler’e yönelecek bir saldiriyla Türkiye’ye yürümek arasinda seçim yapmalari gerektiginin bilincindeydiler.Zira; Türkiye’ye yürümeye karar verilirse Rusya ile ilgili olanaklar ortadan kalkmaktaydi. Kafkas petrollerine ulasildigi takdirde Almanlar inisiyatifin tamamen kendilerine geçecegini biliyorlardi. Bogazlar bir sonraki hedef olmaliydi ve Türkiye projesi Sovyetler Birligi tamamen bertaraf edilene kadar ertelendi. Hitler Bogazlar’in hesabini ancak Rusya yenildikten sonra görebiliriz demistir.

El-Amein’de Ingiliz karsi saldirisinin Rommel’i Kuzey Afrika’dan sökmesi ve Misir’in böylelikle kurtarilisi, öbür yandan Stalingard’da Sovyetlerin zaferi, Türkiye üzerindeki baskiyi artiracakti. Türkiye’nin bu konjonktür içinde savasi kisaltan bir araç olarak konumu, eskisinden daha geçerliydi. Ayrica tüm cephelerde Mihver gerilemeye basladigindan Türkiye’nin Ortadogu’yu Mihvere kapayan bir kale oldugu savi da geçerliligini yitiriyordu. Bu durumda Ingiliz baskisina karsi yeni bir formül bulunmaliydi.Türk devlet adamlarinin bu asamadan sonra basvurduklari çare, Türkiye’nin hala askeri araç gereç bakimindan zayif oldugunu sürekli savunmak ve Almanya’nin Ingiltere’yi zedeleyebilecek taktik bir zafer aradigini öne sürmekti. Türkiye bu bakimdan ideal bir hedefti.1943, 2nci Dünya Savasi’nin Türkiye için en kritik yilidir. Savasta üstünlük müttefiklere geçmis ve onlarda Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmesi için baskiyi arttirmislardi. Öte yandan Mihver kuvvetleri savunmaya geçmis olmakla birlikte halen Türkiye’ye zarar verebilecek mesafedeydiler.Bu asamadan sonra Ingiltere Türkiye’ye bir tür “manevi santaj” uygulamaya basladi. Türkiye savastan sonra belirecek “Rus tehlikesine” karsi ancak müttefik davasina somut katkilarda bulunarak Batinin destegine hak kazanacakti.

Artan baski sonucu Türkiye savasa girmeyi ilke olarak kabul etti. Bundan sonra Türkiye askeri hazirliklarinin yetersizligi üzerinde durmaliydi. Bu diplomatik savunma hatti da çatlamaya basladigi zaman Türk dis politikasini yönetenler Balkanlar da açilacak yeni bir cepheye somut katkilari olabilecegini öne sürmeye basladilar. Bu tasari her ne kadar Churchill tarafindan hararetle savunulsa da Türk tarafi Amerika ve Sovyetlerin “ikinci cephenin” Balkanlarda açilmasina kesinlikle karsi çiktiklarini biliyordu. Bu Balkan cephesi fikrinin gerçeklesme olasiliginin çok düsük oldugunu bilen Türk devlet adamlari bu harekata katilmaya hazir olduklarini defalarca tekrar edecek böylece bir yandan iyi niyetlerini vurgularken öte yandan da zaman kazanmis olacaklardi. Müttefiklerin savas planlari açisindan optimal yarar saglayacagi kritik dönem böylece atlatilmis olacakti.Kazablanka’da toplanan müttefik zirve toplantisinda Almanya için “kosulsuz teslimiyet” ilkesi benimsendi ki bu ilke Avrupa’da tek ve en güçlü devlet olarak Sovyetler’in yerlesmesini getirecek ve Türkiye için önemli bir denge unsuru ortadan kalkacakti.

Adana konferansinda Churchill ile Inönü Türkiye’nin savasa katilmasi konusunda mutabakata vardilar. Ancak Türkiye’ye savasa katilmasi için yapilacak yardimlari müzakerelerle sonuçlandiracaklardi ki buda Türkiye’ye önemli bir zaman kazandiracakti.2 Agustos 1944’te Türkiye Almanya ile diplomatik iliskilerini kesti. Bu hareket gerek batili müttefiklere gerekse Sovyetlere Türkiye’nin ittifak yükümlülüklerine sadakatinin kaniti olarak sunuldu.20 Subat 1945’te ise Ingiliz Büyükelçisi Peterson Disisleri Bakani Hasan Kaya’ya Türkiye’nin BM konferansina katilabilmesi için en geç 1 Mart tarihine kadar Almanya ve Japonya’ya savas ilan etmesi gerektigini bildirdi. Bunun sonucu olarak 23 Subat 1945’te Türkiye bu iki ülkeye savas ilan etti.

Ahilik felsefesi, temelleri 12.yüzyılda Kırşehir’de atılmış, daha sonra tüm Anadolu’ya yayılmış, izleri bugüne kadar süregelmiş kültürel, sosyal ve ekonomik bir oluşumdur. Ahilik kurumu bir tarikat olmaktan ziyade sosyal ve ekonomik yönden işleyen ve siyasal, askeri ve kültürel yönleri de bulunan bir dünya düzenidir.

Ahilik, aynı zamanda sosyal hayat kadar ekonomik hayatı da yönlendiren günümüzde hala geçerliliğini koruyan, bugünün şartlarında bile bir çok ülkede sağlanamamış adaletli, verimli ve son derece güzel bir sistemi Türk toplumuna kazandırmış bir kültürdür.

Ahi kelimesi de Arapça’dır ve “kardeşim” demektir. Ancak bazı yazarlar Ahi sözcüğünün Türkçe’de cömert, eliaçık, yiğit anlamına gelen “akı” sözcüğünden geldiğini ileri sürmektedirler. Anadolu’da Türk kurum ve terimlerinin fazlalaştığı bir dönemde “akı”nın Arapça “kardeşim” anlamına gelen “ahi”ye dönüştürüldüğü düşünülmektedir.

Ahilik, tarihi ve sosyo-ekonomik zorunlulukların ortaya çıkardığı mesleki, dini, ahlaki bir Türk esnaf birliği kuruluşudur. Ahi kuruluşları çevresel ve toplumsal karakterini korumuş, üretici ve tüketici ilişki ve bağlarını en iyi biçimde düzenlemeyi kendilerine amaç edinmişlerdi. Konu üzerinde araştırma yapmış olan batılı tarihçiler Ahiliğin kökenlerini, Doğu’da özellikle Araplar arasında gelişmiş olan Fütüvvet Teşkilatına dayarlar. Ancak yine de Ahiliğin Fütüvvetten bir hayli değişik, Anadolu Türklerine özgü bir kurum olduğunda birleşirler.

Eldeki kaynaklardan edinilen bilgilere göre Anadolu’daki Ahilik doğudaki fütüvvetçiliğe benzer bir kurum olarak görülmektedir. Bir başka deyişle, fütüvvetçilik Anadolu’da birtakım değişikliklere uğramış, yeni bir takım nitelikler kazanmış ve Ahilik olarak anılmaya başlanmıştır. Kaynaklarda değişik yorumlara raslanmakla beraber Ahiliğin fütüvvetçilikten etkilendiği, bazı temel kurallarını fütüvvetçilikten aldığı konusunda hemen herkes hemfikirdir.

İslamın ilk fütüvvet örgütleri, Ahilerden farklı olarak, bir meslek örgütü değildir. İçlerinde birçok zenaatçı bulunsa bile, birlikte yiyip içmek, eğlenmek, dans etmek, spor yapmak amacı güden gençlik örgütleridir. Örgüt üyelerinin meslekleri ile ilgilenilmez. Mesleki örgütlenme varsa bile, çok gevşektir.

Anadolu’nun Türklerin ikinci anayurdu haline gelişi 11. yüzyılın ikinci yarısı başlarındadır. Asya’dan göç eden sanatkar ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkarlar karşısında tutunabilmeleri ve yaşayabilmeleri, aralarında bir örgüt kurmalarını gerektirmiştir. Ayrıca Türkler bu örgüt yardımıyla, sağlam, dayanıklı ve standard mal yapabileceklerini düşünmüşlerdi. İşte bu zorunluluk esnaf ve sanatkarlar dayanışma ve kontrol örgütünün, yani Ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur. Öte yandan, deri işçilerinin ve Ahiliğin piri olan Ahi Evran’ın Anadolu’ya gelişi de bu tarihlere raslamaktadır.

Ahi Evran’ın hayatı ve kişiliği üzerinde araştırmacıların farklı görüşleri vardır. Ahi Evran’ın deri işçiliği ve teşkilatında çok başarılı bir kişi olduğu, belgelerden anlaşılmaktadır. Ahi Evran, yüzyıllardır savaşçılık ve dini, ahlaki bilgiler vermekte büyük ve önemli görevler yerine getirmiş olan fütüvvet teşkilatından yararlanarak, ahi teşkilatını kurmuştur. Ahi Evran ahlakla sanatın ahenkli birleşimi olan ahiliği çok itibarlı bir duruma getirmiştir. Böylece, ahilik yüzyıllarca bütün esnaf ve sanatkarlara yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiş, yeniçeri teşkilatının kuruluşunda, önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi şeref saymışlardır. Ahi Evran, halkın ekonomik durumunu iyileştirmek, meslek sahibi olmasını ve din sömürüsünden kurtarmak için çalışmıştır. İşe ayakkabıcı ve saraç esnafını teşkilatlandırmakla başlamıştır. Kısa zamanda üstün becerisi, ahlaki sağlamlığı ve hakseverliği ile büyük bir ün ve saygı toplamıştır. Kurduğu teşkilatın başkanı, Ahi Babası olmuştur.

Bu kuruluşların temelleri başlangıçtan beri o denli sağlam atılmış, kuralları zamanın ve toplumun gereklerine ve gerçeklerine o denli uyum sağlamıştı ki, bu kurallar sonradan, kent ve kasabaların belediye hizmetleri ve bu hizmetlerin kontrolleri için örnek alınmış, narh nizamnameleri ya da kanunnameleri şeklinde resmileştirilmiştir. Ahiler, sanat ya da meslekleri için gerekli hammadde tedarikinden onun işlenişine ve satışına dek, her aşamayı inceden inceye kurallara bağlamışlardı. Bu durum hem meslek erbabı, hem de üretici-tüketici arasındaici ilişkilerde rekabet, haset ve kavga gibi sürtüşmeleri ortadan kaldırmıştı. Ahi örgütüne giren esnaf ve sanatkârlar, mesleki, dini ve ahlaki, eğitimden ayrı olarak askeri talim, terbiye de görüyorlar, gerektiğinde ordu ile savaşlara katılarak düşmanla yiğitçe çarpışıyorlardı. Standartlara uymayan, düşük kaliteli mal ve hizmet üreten esnafa çeşitli cezalar veriliyordu

Anadolu’da Ahilik örgütünün ortaya çıkışını hazırlayan etkenleri özetleyecek olursak bunları şöyle sıralayabiliriz. Doğudan Asya’daki büyük ve uygar Türk kentlerinden gelen çok sayıdaki sanatkârlara kolayca iş bulmak, yerli Bizans sanatkârları ile rekabet edebilmek, tutunabilmek için yaptıkları malların kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre ayarlamak, sanatkârlarda sanat ahlakını yerleştirmek, Türk halkını ekonomik yönden bağımsız hale getirmek, ihtiyaç sahibi olanlara her alanda yardım etmek, ülkeye yapılacak yabancı saldırılarında devlet silahlı kuvvetleri yanında savaşrıiak, Türklük şuurunu, sanatta, dilde, edebiyatta, müzikte, gelenek ve göreneklerde milli heyecanı yaratıp ayakta tutmak.

Ahilik, Türke özgü milli bir kuruluş olarak ortaya çıkmış, tüketicilerin korunması dahil, Türklerin Anadolu’da kök salması ve tutunmasında önemli bir rol oynamıştır. Ahiler Birliğinin Müslümanlara özgü yapısı 17. yüzyıla kadar sürmüştür. Osmanlı Devletinin müslüman olmayan egemenlik alanı genişledikçe, çeşitli dindeki kişiler arasında çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu şekilde din ayrımı yapılmadan kurulan, eski niteliğinden birşey kaybetmeyen yeni organizasyona gedik denilmiştir. Gedik kelimesi Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz anlamına gelir. Resmi terim olarak gedik kelimesine 1927 yılında raslanır. Ama gediğin tekelci karakteri çok daha eskilere uzanmaktadır.

Bu şekilde esnaf ve sanatkarlık, 1860 yılına kadar sürmüştür. O zamanlar, bir kişi çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip te açık bulunan bir ustalık makamına geçmedikçe, yani gedik sahibi olmadıkça, dükkan açarak sanat ve ticaret yapamazdı. Ancak, ellerinde imtiyaz fermanları olan kişiler, sanat ve ticaret yapabilirdi. Bu fermanlar, esnafın sayılarının artırılıp eksiltilmesi, mülk sahiplerinin eski kiralarını artırmaması, gediği olmayanların sanat ve ticaret yapamaması, açık olan gediklerin esnafın çırak ve kalfalarına verilmesi, dışardan esnaflığa kimsenin kabul edilmemesi gibi hükümleri kapsıyordu.

Gedikler, sabit veya seyyar olmak üzere iki türlüdür. Seyyar veya havzi gedikler, kişiye özgü olup, sahibi istediği yerde sanatını ve ticaretini yapmasını sağlıyordu. Sabitgedikler ise dükkan, mağaza, atölye gibi yerlere ait olduğundan, sahipleri başka bir yerde sanat ve ticaret yapamazlardı. Gedik sahibi, başka bir yere göç edecek olursa gediğini de resmen nakletmek ve senedini değiştirmek zorundadır. Bu durumda değiştirmede ya da yeniden gedik senedi verilmesinde olduğu gibi, resmi araştırma ve soruşturma yapılırdı. Gedikler, toplumun ihtiyaçları, nakil ve değiştirmeler yüzünden çoğaltılıp azaltılabilirdi.

Tanzimatın ilanından ve yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılmaya başlandıktan sonra, öteden beri sürüp gelen tekelcilik kuralının sanatla ticaretin gelişmesinde zararlı olduğu anlaşılmış, ticaret ve sanayiinin gelişmesi gerektiğinden ve istendiğinden, artık gedik ve tekelcilik kuralının sürdürülmesinde hükümetçe yarar görülmemiş, kaldırılmıştır.

18. yüzyıla kadar esnaf ve sanatkarlık Osmanlı döneminde altın çağını yaşamıştır. Ahilik gelenekleri ve daha sonra kurulan lonca teşkilatları bu sınıfı gerek nicelik ve gerekse nitelik yönünden geliştirmiştir. Bu gelişmeye devlet de katkı sağlamış, derbendci denilen memurlar vasıtasıyla ticaret yollarının bakım ve güvenliğini temin etmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden Ahilikte payına düşeni almış git gide yozlaşmıştır. Sonuçta giderek loncalar bozulmuş, töreye göre değil, iltimasa göre atamalar yapılmaya başlanmıştır. Esnaf ürettiği malı satamaz olmuştur.

Bu dönem Devlet tam bir çöküş yaşamıştır. Nihayet 1912 yılında loncalar tamamen ortadan kaldırılmıştır. Böylece 700 yıl boyunca yaşamış ve Anadolu halkının ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamında belirleyici rol oynamış olan Ahilik sistemi tarihe karışmıştır.

İttihat ve Terakki döneminde esnaf ve sanatkarların yaşadığı bu çöküş çarkını tersine çalıştıracak çözümler arandı. Bu kesimin devlet tarafından teşvik edilmesi, çıraklık mekanizmasının iyi işletilmesi gibi formüller üzerinde duruldu. Ancak bir sonuç alınamadı. Osmanlı İmparatorluğu gibi Ahilik sistemi de çöktü.

Her yıl Ahilik Kültürü Haftası Kutlamaları Yönetmeliği kapsamında bulunan illerimizde büyük bir coşku ile Ahilik Kutlamaları yapılmaktadır. Ahilik Haftası aynı zamanda tüm ülke genelinde Esnaf Bayramı olarak da kutlanmaktadır. Her iki kutlama programları çerçevesinde illerimizde Ahilikle ilgili panel ve konferanslar düzenlenmekte, şenlikler yapılmakta, iller tarafından seçilen mesleğinde başarılı ve mesleğinin gerektirdiği ahlaki ilkelere sahip en genç-en yaşlı ve kadın esnaf ve sanatkarlarımıza belge ve hediyeler verilmekte, sergiler-fuarlar açılmaktadır.

Esnaf ve sanatkarlar kesiminin tarihinde önemli bir yer tutan Ahilik gerek ruh ve gerekse kurumları ile bugün halen yaşamaktadır. Bugün esnaf-sanatkarlar kesimi açısından öneme sahip olan, Halk Bankası, Kefalet Kooperatifleri, Bağ-Kur gibi kuruluşların kökeni Ahilik Teşkilatına dayanmaktadır. Bu nedenle esnaf ve sanatkarlar kesiminde ve teşkilatlarında 34 yıldan beri “Esnaf Bayramı” kutlamaları büyük bir şevkle yapılmaktadır.

I. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

Sebepleri

1. Yunanlıları bursa üzerinden Eskişehir yönelerek demiryollarının kontrolünü ele geçirmek istemeleri

2. Eskişehir batı cephesi ile Ankara’yı birbirine bağlayan demiryolu üzerinde stratejik bir noktada bulunmakta idi.

3. bu sırada Çerkez Ethem’in düzenli orduya katılmamak için isyan etmesinden yunanlıların faydalanmak istemeleri.

4. yunanlıların güçlerini göstermek ve itilaf devletlerinin, daha çok desteğini kazanmak istemesi.

5. Türk ordusunun kuvvetlenmesine fırsat vermemek için yunanlılar bursa üzerinden Eskişehir, uşak üzerinden afyon istikametine saldırıya geçtiler. ( 6 Ocak 1921 ) 9 Ocakta İnönü mevzilerinin önüne geldiler. İnönü mevzilerimiz önünde yapılan savaşta Türk ordusu yunan ordusunu bozguna uğrattı. Yunanlılar bursa istikametinde geri çekildiler.

Sonuçları

1. Yunanlıların ilerleyişi durduruldu.

2. Daha iyi hazırlanmak için, zaman kazanıldı.

3. Milli duyguları coşan Türk halkının kurtuluş ümidi daha da arttı.

4. Düzenli orduya olan güven ve katılım arttı.

5. Kuva-yi milliye dönemi son buldu.

6. cephe komutanı İsmet bey generalliğe yükseldi.

7. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin isyanı bastırıldı.

8. TBMM ile ilişkilerde çekingen davranan Sovyet Rusya, TBMM ile ilişkilerine önem verdi. Moskova antlaşması imzalandı. (16 Mart 1921 )

9. Sevr’in Türk milletine kolayca kabul ettirilemeyeceği gösterildi.

10. İtilaf devletleri arasında görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı.

11. İtilaf devletleri Sevr antlaşması şartlarının yeniden gözden geçirilmesini görüşmek için TBMM hükümetini Londra da topladıkları konferansa davet ettiler.

12. Yeni bir devletin kurulduğunu göstermek ve yaptığı işleri hukuki zemine oturtmak için TBMM ilk anayasasını kabul etti. ( 20 Ocak 1921 )

1921 Anayasası

1921 Anayasası, Mustafa Kemal’in değişik tarihlerde TBMM’ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

Bu anayasa olağan üstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır. (23 Maddelik)

Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

Bu Anayasaya Göre;

1. Hakimiyet kayıtsız, şartsız millete aittir.

2. Kanun yapmak, yürütmek ve uygulamak yetkileri TBMM’dedir.

3. Devlet yönetiminin tek organda topladığı ve kuvvetler birliği ilkesinin kabul ettiği anlaşılmaktadır.

4. Milletvekili seçimleri iki yılda bir yapılır.

5. Şer’i hükümlerin uygulama yetkisi TBMM’ye aittir.

6. Şer’i hükümlerin uygulanması yetkisi TBMM’ye ait olması Şeriat esaslarının kabul edilmediğini ve din istismarının önlemek istendiğini göstermektedir.

Bu madde 1921 Anayasasının laik bir laik bir anayasa olmadığını gösterir.

1921, bir devlet için gerekli kurum ve organların oluşturulduğu yıl olmuştur. TBMM Hükümeti 1921 yılı başında bir taraftan 6 Ocak’ta başlayan Yunan saldırısına cevap verirken diğer taraftan da isyan eden milis kuvvetlerini tasfiye ederek devlet otoritesini etkin kılmak, düzenli orduyu oluşturmak, anayasa yapmak ve ilk bütçeyi hazırlamak gibi yeni devletin kuruluşuna yönelik önemli sorunlarla da uğraşmıştır.

   İstanbul’un işgali ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın itilaf kuvvetlerince basılıp çalışamaz hale gelmesi üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca Ankara’da bir meclisin toplanması kararlaştırıldığında, bunun “kurucu” mu yoksa “normal” bir meclis mi olacağı tartışmaları gündeme gelmişti. Mustafa Kemal, kurucu niteliklere sahip bir meclis, yani anayasa da yapacak bir meclis olmasını istemişti. Ancak böyle bir ifadenin bazı kafalarda, yeni bir devlet kuruluşunu çağrıştırıp seçimlerin engelleneceği anlaşıldığından, Meclis’in olağanüstü yetkilere sahip (selahiyet-i fevkaladeye sahip) bir meclis olarak toplanması kararlaştırılmıştı. 

   23 Nisan 1920’de BMM’nin açılışı ile ulus egemenliğine dayalı yeni bir devletin temeli atılmış ve 2 Mayıs 1920’de kabul edilen bir yasa ile Bakanlar Kurulu’nun nasıl belirleneceği saptanmıştı. “Meclis Hükümeti” denilen sistemi getiren bu yasa, Bakanlar Kurulu üyelerinin belirlenmesini tek kişi keyfiliğine bırakmıyor, bakanların meclis üyelerinin oylarıyla işbaşına gelmesini sağlıyordu. Meclis, yürütmeyi çıkardığı bu kanun ile yasal temele oturttuktan sonra, çıkaracağı diğer yasaların hangi sayısal temele dayanması gerektiği üzerinde çalışmalara başlamıştır. 5 Eylül 1920 tarihinde çıkarılan “Nisab-ı Müzakere” (yeterli çoğunluk) yasası ile değişken milletvekili tablosu karşısında salt çoğunluk, TBMM’nin işleyişi, amacı ve süresi konusunda belirlemelerde bulunulmuştur. Bunlarla yetinmeyen BMM temel haklar komisyonu oluşturmuş ve bu komisyonun hazırladığı “Büyük Millet Meclisi’nin Kuruluş ve Niteliği” ile ilgili yasa taslağını görüşmeye başlamıştır. Bu taslağın 1. maddesi “Büyük Millet Meclisi yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplar ve devleti bağımsız olarak yönetir.”  hükmü tutucu milletvekillerince tepkiyle karşılanmıştı. 

   Hükümet, 18 Eylül 1920’de de meclise bir anayasa tasarısı ve bu tasarıya gerekçe özellikleri taşıyan halkçılık programı getirmiştir. Özel bir komisyona havale olunan program ve taslaktan, program bildiri şekline sokulduktan sonra meclisçe de kabul edilerek, “Halkçılık Programı” adıyla yayınlanmıştır. Anayasa taslağı ise yine tutucuların tepkisine neden olmuştur. Bunlar, BMM Hükümeti’nin geçici bir hükümet olmasını ve Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesinde vurgulanan amacın elde edilişine kadar, yani “Hilafet ve Saltanat’ın ve vatanın istiklali ve milletin kurtuluşuna kadar çalışması” hükmünün konmasını istiyorlardı. Tutucular, Hilafet ve Saltanat düzenini garanti altına almak için anayasanın geçici olmasını istemişlerdir. 

   Ulusun egemenliğine dayalı varolan düzeni hukukileştirmek amacında olan Mustafa Kemal, tutuculara meclisin 25 Eylül’de gerçekleştirdiği gizli oturumunda “Bugün koyacağımız yasa ilkeleri varlığımızı ve bağımsızlığımızı kurtaracak olan Millet Meclisi’ni ve Ulusal Hükümetimizi güçlendirecek anlam ve yetkiyi kapsamalı ve dile getirmelidir … Eğer amaç bugünkü halife ve padişaha olan bağlılığı bir daha söyleyip belirtmekse, bu kişi haindir. Düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşadır.” sözleriyle yanıt vermişti. 

   Meclis anayasa konusundaki çalışmalarını, 20 Ocak 1921’de sonuçlandırdı. Kabul edilen anayasa “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” adıyla yürürlüğe konuldu. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “Kuvvetler Birliği” ilkelerine dayanan bu anayasa klasik anayasa tekniğine uygun değildir. Bir anayasada bulunması gereken birçok konuya yer vermemiştir. Bu tür durumlarda Osmanlı’nın Kanun-i Esasi’sine başvurulduğundan iki anayasalı bir dönemi başlatmıştır. 

“Temel hükümler” ve “idari teşkilat” olmak üzere iki bölüm ve 23 maddeden oluşan bu anayasanın, bir de sayı verilmeyen “madde-i münferide”si (ek madde) vardı. Anayasanın ilk 9 maddesi yasam ve yürütmeyi düzenemekte, BMM’nin oluşumunu ve yetkilerini belirlemekte, diğer maddeleri ise vilayet, kaza, nahiye yönetimleri ile genel müfettişlik konularına yer vermekteydi. Teşkilat-ı Esasi’de devlet başkanlığı kurumuna değinilmemiş, olağanüstü koşullar içinde bulunulduğunda kamu hakları konusuna yer verilmemiştir. Mustafa Kemal tarafından Sadrazam Tevfik Paşa’ya da 30 ocak 1921 tarihinde bildirilen anayasanın temel maddeleri şunlardı.

    Egemenlik kayıtsız ve şartsız ulusundur. Yönetim usulü halkın kendi mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Yürütme gücü ve yasama yetkisi, ulusun tek ve gerçek temsilcisi olan BMM’de belirir ve toplanır. Türkiye Devleti, BMM’nce yönetilir ve hükümeti TBMM Hükümeti adını alır.  BMM, iller halkınca seçilen üyelerden kurulur. BMM’nin seçimi iki yılda bir yapılır seçilen üyelerin üyelik süresi iki yıldır ve bunlar yeniden seçilebilirler. Eski meclisin görevi, yeni meclis toplanıncaya kadar sürer. Yeni bir seçimin yapılmasına imkan olmadığı takdirde, toplantı dönemi yanlız bir yıl uzatılabilir. BMM üyelerinin her biri kendini seçen ilin ayrıca vekili olmayıp bütün ulusun vekilidir. BMM Genel Kurulu, Kasım başında çağrısız toplanır.  Din buyruklarının (ahkam-ı şerriye) yerine getirilmesi, bütün yasaların konulması, değiştirilmesi, kaldırılması, anlaşma ve barış yapılması ve savaş kararı verilmesi gibi temel haklar, BMM’nindir. Yasalar ve tüzükler düzenlenirken, halkın işine en uygun ve zamanın gereklerine en elverişli din ve hukuk hükümleriyle töreler ve önceki işlemler temel olarak alınır. Bakanlar Kurulu’nun görev ve sorumluluğu özel yasayla belirtilir.  BMM, çeşitli bakanlıkla özel yasasına göre seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir. Meclis yürütme illeri için bakanlara yön verir ve gerektiğinde bunları değiştirir. BMM Genel Kurulu’nca seçilen başkan, bir seçim süresince BMM Başkanı’dır. Bu kimlikle meclis adına imza atmaya ve  Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri içlerinden birini kendilerine başkan seçerler. Ancak BMM Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanıdır. Kanun-i Esasi’nin işbu maddelerle çelişmeyen hükümleri, eskiden olduğu gibi yürürlüktedir.

   Kanun-i Esasi’nin tümünü değil temel hükümlerini kaldıran bu anayasanın 7. maddesi, padişahın kutsal hakları arasında sayılan yetkileri, BMM’ye ait haklar olarak tanımıştır. 1 ve 2. maddeler ise “İslami-monarşik” Osmanlı anayasasını tüm olarak anlamsız hale getiren Cumhuri bir içerik taşımaktadır. Hatta bu anayasa, 7. maddesinde şerri hükümler ve fıkıhtan söz etmesine rağmen Osmanlı Anayasası’nın 2. maddesi ve 1924 Anayasası’nın 2. maddesi gibi (Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır- 1921 Anayasası 2. madde) açık bir hüküm getirmemekle laik bir anayasa sayılabilir. 

   1921 Anayasası, cumhuriyetçi ve laik bir anlam taşıdığı halde, Saltanat ve Hilafet müessesini anayasa düzeninden kesinlikle söküp atmamıştır. Münferit maddede, 5 Eylül 1921 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun 1. maddesine atıf yapılarak “BMM; Hilafet ve Saltanatın vatan ve milletin istihlas ve istiklaninden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye dairesinde müstemirren inikat eder.” düştüğü çelişmeyi daha çok arttırmıştır. Tutucular, Nisab-ı Müzakere kanunun atıf yapan münferit maddeyi kabul ettirmekle, Anayasası’nın geçiciliğini kabul ettirmiş olduklarına inanıyorlardı. İhtilalci grup ise bu tavizi verirken, saltanat kurumunu bir anayasa organı olarak tanımamış, padişahın yetkilerini de ele geçirmiş bulunuyordu.

REALİZM

Realizm, 19. yüzyilin ikinci yarisinda romantizme tepki olarak dogmustur. Gerçekçilik anlamina gelir. Deneye dayali bilimlerin gelismesi ve pozitivizm felsefesi bu akimin dogmasina yol açmistir.

Realizim , felsefede , insan bilincinden bağımsız ve nesnel olduğunu öne süren görüş , oldukça yeni bir terim olmakla birlikte , Eski Yunan ve Ortaçağ Felsefesinin belirli yönlerini de kapsayacak biçimde kullanılır. Bilgi kuramı açısından nesneyi özneye , bilineni bilinene bağlı kılan idealizmin ; kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliğini adlarla sınırlayan adcılığın ve ortaçağın sonlarına doğru adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki tür Realizimden söz edilebilir.bunlardan biri şeylerin yapısına , öbürü ise şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız bir özün varlığı , ikincisinde ise zihinden bağımsız somut , görülmediğinde bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir. Birinci gruba bir şeyin özünden o şeyin pay aldığı İdea’nın anlaşıldığı Platoncu Realizim , bir şeyin ne olduğunun anlaşıldığı Aristotelesçi Realizim , bir şeyin mutlak , özgün ya da kendi cinsine özgü yapısının anlaşıldığı ortaçağ Realizmi ya da Tümeller Realizmi ve son olarak ta bilimsel gözlemlerden elde edilen yasalar ya da kuramsal modeller girer. İkinci gruba , dünyanın dışsallığını bir veri olarak kabul eden sağduyu Realizmi , nesnenin kendisinin , dışsal da olsa zihnin önünde duran ve algılanmayı bekleyen tek birim olduğunu kabul eden yeni – Realizim ve zihnin, nesnenin kendisi yerine kopyasını kavramaya yöneldiği eleştirel Realizim girer.

Sokrates öncesi düşünce sistemlerinde , Realizmi Bir’e indirgeyen Parmenides’in sisteminde bile , bilgi nesnelerinin gerçekliği görüşü egemendi . Platon’un ayrı ve bağımsız yapıları ya da İdea’ları , İS 1. yüzyılda İskenderiyeli Philon tarafından tanrısal zihnin çerçevesine oturtuldu . 5. yüzyılın başlarında yaşayan Hippolu Aziz Augustinus da bu görüşü sürdürdü . öte yandan 6. yüzyıl filozofu Boethius , Aristoteles mantığını Batı’ya aktarma süreci içinde , Aristotelesçi bakışın farklı olduğunu belirterek , temel kavramları Platoncu Realizim içinde sundu .

Ortaçağ düşünürleri Tümaller sorununa mantık açısından yaklaştılar . ama bu sorun adı geçmeden metafizik araştırmaların kapsamına girdi . nesnelerin yapıları ya da ortak özleri , duyulur nesnelerde var olmaları açısından , zihinde var olmaları açısından ve kendi içlerinde var olmaları açısından olmak üzere üçlü bir bakışla ele alınmaya başlandı . bu farklı yaklaşımlar içinde , şeylerin yapısı ya da özü , yalnızca zihinde var olan Tümeller anlayışının gelişmesi için gerekli zemini hazırladı . bu yaklaşımı benimseyen görüşler ılımlı Realizim olarak nitelendirilir.

Descartes , “Düşünüyorum öyleyse varım” , yöntemli düşünmenin düşüncenin kendisinden kaynaklandığını göstererek , düşüncenin dışındaki maddi bir dünya ya felsefi olarak nasıl ulaşılabileceği sorununu gündeme getirdi . böylece Descartes ve yarım yüzyıl sonra John Locke , duyumların dışsal bir kaynağı olduğunu kabul ettiler.

Bu açıdan Locke’un felsefesi bir Sağduyu Realizmi olarak görülebilir. Locke’un çağdaşı Descartes’çi Nicolas Malebranche , dış dünyanın varlığını dinsel inanca bağladı . Cambridge Platoncuları ise duyulur nesnelerin dışsal varlığını kabul etmekle birlikte , yeni Platoncu bir anlayışla bilgi nesnelrine daha fazla ağırlık verdiler . 18. yüzyılda Berkeley bilginin dışında duyulur bir dünyanın var olamıyacağını ileri sürerken , Dvaid Hume’la bilen özne de ortadan kalktı.

20. yüzyıl başlarında filozoflar , gerçekçiliği kendi düşünce sistemleri çerçevesinde Kant’çı öznelciliğin ve genel olarak İdealizmin karşıtı olarak kullandılar . yeni gerçekçilik ile bilinebilir nesnelerin bağımsızlığı savunulurken , bilme edimi içinde , monist bir yaklaşımla bilginin içeriğinin bilinen nesne ile sayısal açıdan özdeş olduğu ileri sürüldü .

Diger taraftan yandan tarihte gerçekçilik çizgisinin dışında sayılan bazı felsefe sistemleri , günümüzde bu görüş içerisine sokulmuştur. Şeylerin gerçekliğini , özleriyle açıklayan Aristotelesçilik , kendi içlerinde var olmalarıyla açıklayan Tommasoculuk , ortak olarak sahip olunan bir yapının metafizik önceliğiyle açıklayan Scotusçuluk ve 20. yüzyılda dil kuramıyla açıklayan John Austin’in görüşü bu tür Realizim görüşlerindendir. Bilgi ile kurulan temel bağlantıyı vurgulamamakla birlikte , John Dewey ve Alfred North Whitehead’in süreç felsefeleri , mantıkçı ve pragmatist Charles Sanders Peirce’ın felsefi görüşleride gerçekçilik başlığı altında toplanabilir. Çünkü bu düşünürlerin ortak özelliği , şeylerin bilginin dışında ve ondan bağımsız bir varlığı olduğunu kabul etmeleridir.

Realizim , çağdaş düşüncede , bilgi kuramı açısından önemini yitirmekle birlikte , şeylerin yapılarına ilişkin tartışmalarda canlılığını korumaktadır.

FELSEFE VE REALİZM

Felsefi realizm ise gerçeğin bilgisinin gerçeğin kendisini oluşturduğunu ve bu bilginin tek gerçeklik olduğunu, ya da onun yanında bilginin nesnesini oluşturan başka bir gerçeklik bulunduğunu öne süren bir öğreti olarak karşımıza çıkmıştır.

Felsefede varlığın insan bilincinden bağımsız ve nesnel olduğunu öne süren görüştür. Oldukça yeni bir terim olmakla birlikte, Eski Yunan ve ortaçağ felsefesinin belirli yönlerini de kapsayacak şekilde kullanilir. Bilgi kuramı açısından nesneyi özneye, bilineni bilene bağlı kılan İdealizmin; kavram açısından da şeylerin yapısının gerçekliliğini adlanlar sınırlayan Adcılığın ve ortaçağın sonlarına doğru Adcılığın yerini alan kavramcılığın karşıtıdır.

Felsefi anlamda iki gerçeklilikten bashedilebilir. Bunlardan biri şeyin yapisina digeri de şeylere ilişkindir. Birincisinde zihinden bağımsız somut, tikel ve görülmediğine bile temel özelliklerini koruyan deney nesnelerinin varlığı kabul edilir. Birinci gruba, bir şeyin özündan o şeyin pay aldigi idea’nın anlaşıldığı Platoncu Gerçeklilik , bir şeyin ne olduğunun anlaşıldığı Aristotelesçi Gerçekililk, bir şeyin mutlak, özgün ya da kendi cinsine özgün ya da kendi cinsine özgü yapısının anlaşıldığı orataçağ Gerçekliliği ya da tümeller Gerçekçiliği ve son yasalar y da kuramsal modeller girer. İkinci gruba, dünyanın dışsallığını bir veri olarak kabul eden sağduyu Gerçekliliği, nesenenin kendisinin, dışsal da olsa zihnin önünde duran ve algılamayı bekleyen tek birim olduğunu kabul eden yeni Gerçeklilik ve zihnin, nesnenin kendisi yerine kopyasını kavramaya yöneldiği eleştirel Gerçeklilik girer.

Platon’ da sınıflama kuramı olarak gerçekçilik, idealar kuramına dayanır. İdealar madde bilimi karşısında tek fiili gerçeklik larak tanımlarlar. Madde dünyası ise idealar dünyasının yansımasından başka birşey değildir dolayısıyla hiç bir gerçekliği yoktur. Daha sonraları gerçekçilik , gerçeği çözümlememizi sağlayan ve içinde göründükleri varlıklardan ya da şeylerden bağımsız olan birtakım kavramların varlığını önesüren öğretilere verilen ad oldu. Ortaçağdaki ‘ Tümeller Tartışması ‘,bu kavramların doğasıyla ilgiliydi. Doğa bilimlerinin gelişmesi ve Descartes’ in felsefe üzerindeki etkileri gerçekçilik anlayışını değiştirdi ve ağır bir değişime uğramasına neden oldu ancak Descartes yine düşüncelerimizin ürünleri olan genel fikirler olarak tümelleri kabul etmekten geri kalmıyordu. Maddenin fiili yani onu düşünen zihnin dışında bir gerçekliğe sahip olduğunu kesin olarak kabul eden ilk düşünür Kant oldu.

Ancak Kant bilgi sürecinde düşüncenin önceliğini hiç bir zaman tartışma konusu yapmadı. Kant şöyle diyordu : ‘ Mekanda ya da zamanda sezgiyle algılanan herşey, yani bizim için mümkün bir deneye sahip olabilecek tüm nesneler, birtakım görgülerden yani düşüncelerimizin dışında, kendinde bir varoluşa sahip olmayan basit tasarımlardan başka birşey değildir. Ben bu sisteme Transsendental İdealizm adını veriyorum. Transsendeltal anlamda gerçekçilik, duyarlığımızdaki bu değişmeleri kendi kendine var olan şeyler haline getirir ve dolayısıyla basit tasarımları kendinde şeyler haline sokar. Mekanın kendine özgü gerçekliğini kabul etmekle birlikte, mekanda var olan uzamlı varlıkların varoluşunu yadsıyan, deneyci idealizme bağlandığımızı söyleyen biri çıkarsa bize haksızlık etmiş olur. İç duyumun zaman içindeki görgülerine gelince , bunların gerçek şeyler olarak kabul edilmesinde hiç bir güçlük yoktur.’.

EDEBİYAT VE GERÇEKÇİLİK

Realizm bir okul sayılmayı reddederek, yeteneklerin tam anlamıyla geliştirilmesini önerir. Ama gerçekçilik asıl ölmek bilmeyen bir romantizme tepki olarak, en gelişmiş anlamıyla edebiyatın ve bilimsel kaygıların yüzyıla egemen olduğu bir dönemde, bilimler arasındaki kesin bölmeleri kaldırmak ister. Güzel gerçektedir ve edebiyat ile sanatı düşselliğin aldatmacalarından kurtarmak gerekir. Duranty açıkça şöyle der: ‘ Gerçekçilik yaşanan dönemin, toplumsal ortamın içten, tam, doğru olarak yansıtılmasından yanadır, çünkü incalamalardeki bu doğrultu, sağduyuya, düşünsel gereksinimlere ve halkın ilgisine uygun düşer, her türlü yalandan aldatmacadan uzaktır.

Öncelikle bunun kanıtlanması gerekiyordu. böylece gerçekçilik basit bir ruh hali olmaktan öte, edebiyatın yazıyı göz ardı etmeden kesin bilimler arasınagirmesini sağlayacak, gerçek bir yöntembilimdir. Ünlü yazarlar arasında Champfleury ve Duranty kandilerini tam anlamıyla gerçekçi kabul ederler.Zola ‘nın gerçekçiliğinde ise 1880’ lerde önem kazanmak itibariyle doğalcılık yönünde gerçekleşti.

Türk Edebiyatında realizm Tanzimat Edebiyatı Dönemi ile başladı.Divan edebiyatında şiir dışında kalan tarih, seyahatname, sefahatname v.b. türlerinde o türlerin yapısı gereği gözlemlerden yararlanmıştı.

Tanzimat Edebiyatında Samipaşazade Sezai (1860-1936), Batı’daki gerçekçilik akımını beimseyen ilk yazar olarak karşımıza çıkmaktadır. Konaklardaki esir kadınların yaşamı üzerine kurulmuş ve bir gözlem sonucu yazılmış olan Sergüzeşt (1889) , romanı bütünüyle romantizm etkisinden kurtulmuş değilse de yer yer gerçek izleri taşımaktadır. Buna karşılık birkaç hikayesi ( ‘Kediler’, ‘Hiç’ ) tam gerçekçi bir yöntemle yazılmıştır.’ Kediler’ hikayesinin altında ,Büyükada’ da geçmiştir diye bir not bulunmaktadır.Samipaşazade’ den önce Ahmet Mitat’ da ‘ Henüz Onyedi Yaşında’ adlı romanının önsözünde de ‘ Bu romanın en büyük meziyeti her vakanın kat’i doğruluğudur.’ diye yazılmıştır.Bu dönemde Nabizade Nazım’ın gerçekçilik yolunda yazılmış bir roman olarak tanımladığı ‘ Kara Bibik ‘ adlı uzun hikayesi ile, Recaizade Mahmut Ekrem’ in ‘ İnsanlık vakalarının ve hallerinin aynası olmak ‘ üzere kaleme aldığı Araba Sevdası ( 1889 ) adlı romanı, bu akımın ilk başarılı örnekleridir. Tanzimat Döneminde Beşir Fuat, Batı’daki gerçekçilik ve naturalizm akımlarını bilimsel yöntemlerle tanıtıp uygulayan olgucu bir yazar olarak bilinmektedir. Böyle bir hazırlıktan sonra gelişen Edebiyatı Cedide hikaye ve romancılarından Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve Hüseyin Cahit Yalçın yakından izledikleri Balzac, Stendhal, Flaubert, Zola, Dauet, Mauppasant, Goncourt Kardeşler vb. gerçekçi yazarlar yolunda, akımın bütün kural yöntemlerini benimseyip uygulamışlardır.Halit Ziya Uşaklıgil ,aile çevresi ve yörede tanıdığı kişilerden birtakım hikayeler(‘Ferhunde Kalfa’,’Mahalleye merkuf ‘,Raife Molla’,Dilhoş Dadı’ vb.)çıkardığını Kırık hayatlar(1924)adlı romanında ‘memleketin gerçek yaşamından bir levha’ göstermek istediğini,Aşk-ı memnu’daki (1900)kişlerin ‘birçok kişiden alınmış çeşitli parçaların bir araya toplanmasından doğan birleşik varlıklar’olduğunu bildirir.Edebiyatı cedide topluluğu dışında kalan Hüseyin Rahmi Gürpınar(1864-1965),yerli gelenek ve görenekleri gerçekçi yöntemle yansıtan töre romanları yazmıştır.Gürpınar’ın,dikkate değer şeyleri bulup not derfterine yazıp sonradan bunları yapıtlarında malzeme olarak kullanıldığı biliniyor; yazar ‘Bir sanatçı ,doğayı ne kadar açık ve doğru kopya edebilirse,yapıtına o kadar ruh vermiş olur;yaratmadan hiçbir imgelem ,doğa kadar zengin ve renkli olamaz ‘ der.Milli edebiyat döneminde Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974)Refik Halit Karay (1888-1965),Ömer Seyfettin (1884-1920), fransız hikayecisi Maupassant yolunda, ‘gerçek vakalara dayanan’ hikayeler yazmışlardır.Refik Halit’in hikaye kitabının (Memleket Hikayeleri)adı dahi,bunların birer gözlem ürünü olduğunu göstermeye yeter. Bu dönemde gerçekçilik akımını benimsenip .yaygınlaşmasında Halide Edip Adıvar (1884-1964),Reşat Nuri Güntekin (1889-1956), F.Celalettin (1895-1975) vb.yazarların katkıları olmuştur.Söz konusu akın Cumhuriyet döneminde de, Bekir Sıtkı Kunt, Sabahattin Ali, Sait Faik, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Haldun Taner, Nezihe Meriç, Fakir Baykurt vb. sanatçıların katkılarıyla süregitmiştir.

İkinci Dünya Savaşı’ ndan sonra gelişen ve gerçeğin anlatılmasına psikolojik nedenlerin çözümlenmesini katan alman edebiyat akımı olarak ortaya çıkmıştır. Başlıca temsilcileri H. Kasack ve E. Langösser’dir.Gustave Flaubert, Balzac, Stendhal, Daniel Defoe, Dostoyevski, Tolstoy, Charles Dickens, bu akimin önemli temsilcileridir.

Türk edebiyatinda Samipasazade Sezai, Recaizade Mahmut Ekrem, Mehmet Akif Ersoy, Halit Ziya Usakligil, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay bu akimdan etkilenmislerdir.

SOSYALİST GERÇEKÇİLİK

‘Sosyalist gerçekçilik’ kavramı ,RAPP’ın (Rosiskaya Asotsiyatsiya Proletarskih Pisateley )(Proteler RusYazarı Derneği) ‘diyalektik maddeci’ bir estetik kurmak amacıyla, Gorki’nin yapıtını ve Marx, Engels, Plehanov ve Lenin ‘in (Organisation du parti et literature de parti)(parti örgütü ve parti edebiyatı-1905) çalışmalarına dayanarak 1932’deortaya çıktı. 1934 Kongresi’nde Jdanov’un etkisiyle, sosyalist gerçekçilik,Sovyet yazarlar birliği’nin resmi öğretisi oldu.Anlatım biçimlerini yazara bırakmakla birlikte, devrimci gelişimi içinde kavranan toplumsal gerçeğin, aslına bağlı bir betimlemesini ve kitlelerin uyanışına katkıda bulunmayı istiyordu. Böylece yazarın emekçi sınıfının (partiynost) yanında yer alması, anlaşılır ve ulusal düşünüşe (narodnost) uygun yapıtlar vermesi gerekiyordu. Yeni bir edebiyatın oluşmasını teşvik etmiş olan (destansı roman, yeni bir kahraman tipi, toplumsal değişimin romantizmi vb.) sosyalist gerçekçilik, 1954’e kadar domatik bir biçimde yorumlanarak (gerçeği karamsar biçimde betmlemeyi [doğalcılık], deneyi [biçimcilik], dış etkileri [kozmopolitik] reddetme) genellikle verimli olamadı. 1954’te ,Yazarlar kongresi ,sosyalist gerçekliğin onaylanarak, estetik alana yaygınlaştırılmasını (ulusal kimliğin vurgulanmasına ve kişisel araştırmalara hoşgörü gösterilmesi) kabul etti:bundan sonra ‘açık’ bir nitelik kazanan sosyalist gerçekçilik, pek çok yapıta temel oluşturdu.

FREKANS VE İMPALS CEVABININ HESABI

Bu bölümdeki amaç, bir sistemin impals cevabı ve frekans cevabını hesaplamak ve uyumluluk (coherence function) fonksiyonunu hesaplamak ve frekans cevabı ölçümlerinin geçerli kılınması için nasıl kullanılıdığını anlamaktır.

Ön Panel

1.Yeni bir ön panel açın ve aşağıdaki şekilde gösterildiği gibi nesneleri ekleyin.Bu ön panel bir bant geçiren filtre için frekans cevap büyüklüğü ve impals cevap fonksiyonunu gösterir.Uyumluluk fonksiyonu frekans cevap büyüklüğü gibi , aynı ölçekte gösterilmiştir çünkü o da bir spektral ölçümdür.

Blok Diyagramı

2.Blok diyagramı açın ve aşağıda gösterildiği gibi değiştirin.Burada , sistem uyarımı olarak beyaz gürültü geçirerek ve sistem cevabı olarak filtre çıkışını toplayarak bir bant geçiren filtrenin (Butterworth Filtre VI) sistem cevabını ölçeceğiz.Hem uyarım hem de cevap , Hannig Window (Ölçekli Zaman Domen Penceresi VI ) tarafından pencerelenmiştir ve bütün sistem birkaç çerçeve veya ortalama ile izlenir.Uyarım ve cevap verisi , daha sonra , sistem frekans cevabına bağlı olan bütün gerçek hesapların yapıldığı (Network Functions VI) Devre Fonksiyonları (avg) VI’na gönderilir.

Devre Fonksiyonları (avg) VI , frekans cevabı (büyüklük ve faz ) ,karşılıklı güç spektrumu (büyüklük ve faz),uyumluluk fonksiyonu ve impals cevabını hesaplar.Giriş ve çıkış verilerinin çerçeve sayısını arttırarak (ön paneldeki ortalamaları arttırarak), sistem cevap fonksiyonları tahmini geliştirilir.Bu diyagramda , sadece frekans cevap büyüklüğü , uyumluluk ve impals cevabı gösterilmiştir.

Uyumluluk fonksiyonu , çıkış işaretinin giriş işaretiyle ne kadar ilişkili olduğunu ölçer ve böylece , frekans cevabı tahmininin geçerliliğini gösterir.Eklenen gürültü ve belirli frekanslardaki nonlineer sistem davranışı , uyumluluk fonksiyonunun bu frekanslarda birin altına düşmesine neden olur. Sistem gürültüleri için , daha fazla ortalama alınırsa , uyumluluk fonksiyonu bire daha çok yaklaşır , ve daha iyi bir frekans cevap tahmini olur . Uyumluluk fonksiyonunun bir özelliği de , sadece , giriş ve çıkış verilerinin bir çerçeveden daha fazlasının ortalaması alındığında tanımlı olmasıdır.Sadece bir ortalama için , bütün frekanslarda uyumluluk 1 olacaktır, bu olay , hatta frekans cevap tahminleri zayıf olsa bile geçerlidir.

Harmonik Bozulumu

İdeal bir amplifikatörün girişine uygulanan sinüsoidal işaret , bozulmadan çıkışa ulaşır . Gerçekte böyle bir amplifikatör bulmak mümkün olmadığı için , çıkış işaretinde bir bozulma , bir distorsiyon meydana gelir.Bu bozulma , devre içindeki elemanların lineer olmayan karakteristiklerine bağlıdır. Bunlar ; bipolar ve alan etkili transistörler ile pasif devre elemanlarının lineer olmayan karakteristikleridir.

Amplifikatörlerin lineer çalışmamaları halinde , oluşan distorsiyon genlik veya harmonik distorsiyonu (bozulumu) adını alır. Genliği bozulmuş bir sinüsoidal işaret , sonsuz sayıdaki harmoniklerin toplamı toplamından meydana gelir.

Distorsiyonun fazla olması halinde , sinüsoidal işaretteki bozulmanın sayısal değerlendirilmesi , distorsiyon analizörleri ile yapılır.

Belli bir frekansın (mesela ,f1) bir işareti x(t) ,bir nonlineer sistemden geçirildiğinde , sistem çıkışı sadece giriş frekansı (f1)’den oluşmaz ,ayrıca (f2=2*f1, f3=3*f1 , f4=4*f1 vb.) gibi harmonikleri de vardır.Üretilen harmonik sayısı ve benzeri genlikler ,sistemin nonlineerlik derecesine bağlıdır. Genelde , daha fazla nonlineerlik , daha fazla harmoniklerdir ya da daha fazla lineerlik ,daha az harmonik anlamına gelir.

Nonlineer bir sisteme örnek , y(t) çıkışı giriş işareti x(t)’nin kübü olan bir sistemdir.

Harmonik Bozulumu

Böylece,eğer giriş

x(t)=cos(wt) ise ,

çıkış

 

Bu yüzden , çıkış sadece ,giriş ana frekansı w’i içermez ,ayrıca 3 .harmonik 3w‘i de içerir.

Toplam Harmonik Bozulumu

Bir sistemin sunduğu nonlineer bozulma miktarını belirlemek için , ana frekansın genliği ile göreli olan sistem tarafından sunulan harmoniklerin genliklerinin ölçülmesi gerekir.Harmonik bozulma , ana frekans genliğiyle karşılaştırıldığında harmonik genliklerinin göreli bir ölçümüdür.Ana dalga genliği A1 ,ve harmoniklerin genlikleri A2 (2.harmonik), A3 (3.harmonik) , A4 (4.harmonik) , ….., An (n.harmonik) ise , toplam harmonik bozulma (THD) ;

ile verilir ve yüzde THD ise ;

%

Bir sonraki konuda , bir sinüs dalgası üretecek ve onu bir nonlineer sistemden geçireceksiniz.Nonlineer sistemin blok diyagramı aşağıda gösterilmiştir:

Eğer giriş , x(t) = cos (wt) ise, çıkış ,

y(t) = cos(wt) + 0,5.cos2(wt) +0,1.n(t)

= cos(wt) + [1 + cos(2wt) ]/4 + 0,1.n(t)

= 0,25 + cos(wt) + 0,25.cos(2wt) +0,1.n(t)

olduğunu blok diyagramından doğrulayın.

Bu nedenle , bu nonlineer sistem , ana dalganın 2. harmoniği kadar , bir de ek bir DC bileşen üretir.

Harmonik Analizör VI’nın Kullanımı

Nonlineer sistemin çıkışındaki işarette bulunan %THD’yi hesaplamak için Harmonik Analizör VI’yi kullanırız.Girişine uygulanmış güç spektrumundaki harmonik bileşenleri (onların genlik ve benzeri frekansları) ve ana dalgayı bulur.Ayrıca toplam harmonik yüzdesini ve toplam harmonik bozulması artı gürültü yüzdesini (%THD + Gürültü ) hesaplar. Harmonik Analizör VI’ye yapılan bağlantılar aşağıda gösterilmiştir.

Örnek olarak , aşağıdaki bağlantıları inceleyiniz :

Ölçekli Zaman Domeni Penceresi VI , nonlineer sistemin (sizin sisteminiz) çıkışı y(t) ‘ ye bir pencere uygular. Bu da , y(t)’nin güç spektrumunu Harmonik Analizör VI ‘ya gönderen (Auto Power Spektrum) Oto Güç Spektrumundan geçirilir. Harmonik Analizör VI de , harmoniklerin genlik ve frekanslarını , THD ve %THD ‘yi hesaplar.

VI’nin “#harmonics” kontrolünde bulmasını istediğiniz harmoniklerin sayısını belirtebilirsiniz.Bu harmoniklerin genlik ve benzer frekansları “Harmonik Genlikleri” (“Harmonic Amplitudes”) ve “Harmonik Frekansları” (“Harmonic Frequencies”) düzenleme göstergelerinde geri verilir.

Not : #harmonics kontrolünde belirtilen sayı , ana frekansı içerir.Böylece , #harmonics kontrolünde 2 değerini girersek bu da ,ana frekansı (frekans f1) ve 2.harmoniği (f2=2*f1 frekansı) bulmak anlamına gelir.Eğer bir N değeri girilirse ,VI ,ana frekansı ve benzeri (N-1) harmoniklerini bulur.

Aşağıda diğer kontrollerin bazılarının açıklamaları verilmiştir:

Ana Frekans Temel bileşenin frekansının tahminidir.Sıfır olarak (varsayılan değer) bırakılırsa , VI , temel frekans olarak en büyük genlikli non-DC bileşenin frekansını kullanır.

Pencere Orijinal zaman işaretine uygulanan pencere tipidir. Ölçekli zaman domen Penceresi VI’da seçilen penceredir. THD’nin doğru bir tahmini için , bir pencere fonksiyonu seçilmesi önerilir.Varsayılan değer ,üniform penceredir.

Örnekleme Oranı Hz cinsinden giriş örnekleme frekansıdır.

%THD + Gürültü çıkışı ,daha fazla açıklamayı gerektirir. %THD + Gürültü hesapları , %THD için yapılan hesaplarla hemen hemen aynıdır.Farkı ise , harmoniklere bir de gürültü gücünün eklenmiş olmasıdır.Aşağıdaki bağıntıyla verilir:

Burada , sum(APS) ,Oto Güç Spektrumu (Auto Power Spektrum) elemanları , eksi (-) DC yakınlarındaki ve temel frekans indeksi yakınlarındaki elemanların toplamıdır

T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük

III. Selim Devri Islahatları (1789-1807)

Açık düşünceli ileri görüşlü ve yenilik taraftarı bir insan olan III.Selim yapılan savaşlarda yeniçerilerin yetersizliğini anlamıştır.

a-III.Selim yaptığı bütün ıslahatlara Nizam-ı Cedit (Yeni düzen) denir. Nizam-ı Cedit aynı zamanda kurulan ocağında adıdır.

b-Bu ocağın masraflarını karşılamak üzere İrad-ı Cedit adında bir hazine kuruldu.

c-Ocağın eğitimi için Fransa’dan subaylar getirildi. Selimiye kışlası kuruldu.

d-Dış siyasete önem verildi. Sürekli büyükelçilikler açıldı.

e-Yabancı dil öğrenimine ve kültür hareketlerine önem verildi.

ü Islahatları bazı çevrelerce iyi karşılanmayan III.Selim, Kabakçı Mustafa İsyanı sonunda tahttan indirildi. (1807) IV. Mustafa padişah oldu.

Islahat Hareketleri

II.Mahmut Devri Islahatları

Alemdar Mustafa Paşa, Anadolu ve Rumeli’de devlet aleyhine güç ve saygınlık kazanan Ayanları İstanbul’a çağırarak 1808’te Senedi İttifak sözleşmesini imzalamıştır. Bu senet uygulanamamıştır.

Asker alanda Nizam-ı Cedit yerine Sekban-ı Cedit ordusunu kurdu.

II.Mahmut Eşkinci Ocağını kurdu. Yine yeniçeriler isyan edince halkın ve ulema sınıfının da desteğiyle yayınlanan bir hattı hümayunla tüm ülkede Yeniçeri Ocağını kaldırdı (1926).

Dönemin ıslahatları:

1-Asakir-i Mansure-i Muhammediye adında yeni bir ordu kurdu.

2-Sadece Deniz Mühendishanesi mezunlarının kaptan olması kararlaştırıldı.

3-Divan örgütü kaldırılarak bakanlıklar kuruldu.

4-Müsadere sistemi kaldırıldı.

5-Posta ve karantina örgütü kuruldu.

6-Askeri amaçlı ilk nüfus sayımı yapıldı.

7-Memurlar için kıyafet zorunluluğu getirildi.

8-Padişah portreleri devlet dairelerine asılmaya başlandı.

9-Medreselerin yanında çağdaş eğitim veren okullar açıldı. İlköğretim zorunlu oldu. Rüştüye (ortaokul) gibi orta dereceli okullar açıldı.

10-Memur yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Maarif-i Adliye, Harp okulu, Tıp okulu gibi okullar açıldı.

11-1821’de Tercüme odası adı ile ilk yabancı dil okulu açıldı.

12-Eğitim amacıyla Avrupa’ya ilk kez öğrenci gönderildi.

13-İlk resmi gazete Takvim-i Vakayi çıkarıldı.

14-Çuha fabrikası kurulmaya çalışıldı.

15-II.Mahmut ülkeyi tanımak amacıyla yurt gezisine çıkan ilk padişahtır.

Tanzimat Devri (1839-1876)

a-Tanzimat Fermanı 1839: II.Mahmut’un yerine geçen Abdülmecit de reform yanlısı idi bu nedenle devleti kurtarmak, batı desteğini sağlamak amacıyla Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan reform programını kabul etti. Fermana göre:

1-Müslüman ve Hristiyan tüm Osmanlı halkının ırz, namus, can, mal özgürlüğüne kavuşması

2-Vergilerin herkesin gelirine göre alınması

3-Mahkemelerin açık olması

4-Rüşvet ve iltimasın kaldırılması

5-Askerlik işlerinin bir düzene konulması ve askere alma, bırakılmanın sağlam bir esasa alınması

6-Herkesin mal ve mülk sahibi olabilmesi ve mirasçılarına bırakabilmesi

Önemi:

1-Kişi ve devlet hakları karşılıklı olarak düzenlenmiştir.

2-İlk kez padişah gücü üzerinde kanun gücü egemen olmuş, padişahın yetkiler sınırlandırılmıştır.

Not: Bu özelliklerle ferman anayasal nitelik kazanmıştır.

3-Azınlıklar hukuksal olarak müslüman halka eşit hale getirilmiştir.

4-Azınlıkların askere alınması öngörülmüş askerlik bir vatan görevi haline getirilmiştir.

b-Islahat Fermanı 1856:

ü Tanzimat Fermanından farklı yönü yalnızca azınlıklar için bazı haklar öngörmesidir. Tanzimat fermanını tamamlayan bir fermandır.

1-Azınlıkları küçük düşürücü sözcüklerin kullanılmaması

2-Yabancı uyrukluların mal ve mülk sahibi olabilmeleri (Vergilerini ödemek koşuluyla)

3-Azınlıkların da devlet memuru olabilmeleri ve her çeşit okula girebilmeleri

4-Mahkemelerin açık olması herkesin kendi dininde yemin edebilmesi

5-Askerlik için bedel sisteminin kabul edilmesi

6-İşkence, dayak ve angaryanın yasaklanması

7-Hristiyanlar il meclisine üye olabilecekler

8-Herkes şirket ve ticari nitelikli kurum kurabilecekti.

Meşrutiyet Dönemleri

Abdülaziz, Jön Türkler (Genç Osmanlılar) tarafından 1876’da tahttan indirildi. Yerine V.Murat padişah oldu. Meşrutiyetin ilanıyla Genç Osmanlılar;

ü Osmanlı Devletinin parçalanmaktan kurtulacağını,

ü Avrupa devletlerinin iç işlerimize karışmalarını sona ereceğini,

ü Azınlık isyanlarının sona ereceğine inanıyorlardı.

V:Murat kısa sürede tahttan indirildi yerine II. Abdülhamit tahta çıktı. 1876’da Kanun-i Esasi yayınlandı. Böylece; İlk kez yönetim sisteminde değişiklik oldu.

XX.Yüzyılın Başında Osmanlı İmparatorluğu

Birinci Dünya Savaşı öncesinde devletlerin iç ve dış politikalarına yön veren iki etken olmuştur. Bunlar, Endüstri (Sanayi) Devrimi ve Fransız İhtilalidir.

Endüstri inkılabı ile;

ü Aletin yerini makine almış, nüfus da artmıştır.

ü Yeni birçok buluş ortaya çıkmıştır.

ü Üretim artmaya başlamış ve insanların üretim için harcadıkları çaba azalmıştır.

ü Üretimde makinenin kullanımı eşya fiyatlarını ucuzlatmış, fazla üretim geliri artmıştır.

ü Büyük fabrikaların kurulması işçi sınıfının ortaya çıkmasına, işverenlerle işçiler arasında yeni sosyal ilişkilerin kurulmasına yol açmıştır.

ü Kentler, endüstri ve ticaret merkezleri haline gelmiştir.

Her milletin kendi devletini kurup kendi kendini yönetmesini öngören milliyetçilik akımı, imparatorlukların yıkılmasına sebep oldu.

Dünyanın sayılı devletlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu, 18. yüzyıldan itibaren üstünlüğünü kaybetmeye başladı. Bunun nedenlerini şöyle özetleyebiliriz:

ü Avrupa devletleri, bilim ve teknikteki gelişmelerden yararlanıp askeri, ekonomik ve ticari alanlarda güç kazanırken Osmanlı Devleti bu yeniliklere yabancı kaldı.

ü Fransız ihtilali ile ortaya çıkan milliyetçilik hareketi, Osmanlı İmparatorluğu içindeki uluslar arasında hızla yayıldı.

ü Kapitülasyonlar, Osmanlı Devletinin denetiminden çıkınca, Avrupa Devletleri Osmanlı ülkesini açık pazar haline getirdiler.

ü Ekonomik durumu düzeltmek için Avrupa’dan borç para alındı. Gelir yaratıcı yatırımların olmaması faizlerin ödenememesine sebep oldu. Alacaklı devletler Duyun-u Umumiye (Genel Borçlar) yönetimini kurdular. İmparatorluğun en sağlam gelirleri olan tuz, tütün, içki, pul vb. gibi gelirlere el konuldu.

ü

Not: Borçların ödenmesi I.Dünya Savaşına kadar düzenli olarak sürdü. Birinci Dünya Savaşına girince ödemeler durduruldu. 1920’de TBMM Duyun-u Umumiye gelirlerine el koymak zorunda kaldı. Konu 1923’te Lozan’da ele alındı. 1928’de Duyun-u Umumiye idaresi kaldırıldı. Borçlarla ilgili işlerin yönetimi Türkiye’ye bırakıldı. 1954’te borçların tamamı ödendi.

Osmanlı Devletinin hem askeri hem de ekonomik alanda çöküşünü önlemek için askerlik ve toplum hayatında ıslahat hareketlerine girişildi. II.Mahmut döneminde de bu çabalar Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla devam etti. İstenilen sonuç alınamadı.

II.Meşrutiyet

Tanzimat ve Islahat fermanlarının getirdiği yenilikleri yeterli bulmayan Türk aydınlarının çabaları ile 1876’da I.Meşrutiyet ilan edildi. Meclis-i Mebusan toplandı. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından tarihimizin ilk Anayasası (Kanuni Esasi) hazırlandı. Böylece, mutlak hükümdarlıktan Meşrutiyete doğru bir aşama görmekteyiz.

ü Bu Anayasa padişaha geniş yetkiler tanımış, denetim mekanizması oluşturulamamıştır.

ü Meclis üyesi ancak padişahın onayı ile yasa önerisinde bulunabilir.

ü Meclisçe çıkarılan yasa ancak padişahın onayı ile yürürlüğe girebilir.

ü Halka çok az demokratik haklar sağlamasına rağmen halk yönetimde az da olsa sesini duyurabilmiştir.

14 Şubat 1878’ padişah parlamentoyu dağıtmıştır. Böylece, monarşik-teokratik idare yeniden gündeme geldi. 1908 yılına kadar sürecek olan II.Abdülhamit’in baskı (istibdat) yönetimi başlamıştır.

II.Abdülhamit’in baskı dönemine son vererek meşrutiyet yönetimini yeniden kurmak amacıyla kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yoğun çalışmaları başladı. Cemiyetin ileri gelenlerinden Niyazi Bey ve Enver Paşa ayaklanarak yönetimi tehdit ettiler. Ayaklanmaların ülke çapına yayılmasından çekinen II.Abdülhamit, Meclisi yeniden açarak Kanun-i Esasiye’yi yürürlüğe koydu. (23 Temmuz 1908)

II.Meşrutiyet, I.Dünya Savaşının sonuna kadar on yıl devam etmiştir. İttihat ve Terakki partisi Osmanlıcık düşüncesini terkederek Türkçülük akımını benimsemiştir.

Not: I.Meşrutiyet döneminde savunulan ve uygulamaya konmaya çalışılan düşünce akımı “Osmanlıcılık” tır.

Hükümdarın parlamenter düzenlerde görülmeyen yetkileri kaldırılmış, Hükümet Meclisi Mebusana karşı sorumlu hale getirilmiştir. Dış siyasette; Alman taraftarlığı izlenmiş ve Osmanlı İmparatorluğu’nu İngiltere, Fransa ve Rusya’ya karşı korumaktadır. Kaybedilen toprakları geri alma politikası güdülmüştür. İttihat ve Terakki Partisi’nin bu politikası Osmanlı Devletini 20.yy başlarında üç büyük savaşa sürüklemiştir.

31 Mart Olayı (13 Nisan 1909)

Osmanlı Devletinde mevcut yönetimi ve anayasal düzeni yıkmaya yönelik ilk isyan hareketidir.

Meşrutiyet yönetimine karşı olanlar teşkilatlanıyorlardı. Bunların başında gelen Ahrar Örgütünün liderinin İstanbul’da öldürülmesi üzerine Derviş Vahdet adında bir gazeteci meşrutiyet yönetimini yıkmaya yönelik bir ayaklanma başlattı. Yönetim eleştirildi. İttihat ve Terakki yöneticileri yönetime tam egemen olamamışlar, mecliste karışıklar başlamıştır. Tarihimizde bu gericilik olayına “31 Mart Vakası” denir. Selanik ve Edirne’de bulunan kuvvetlerden “Hareket Ordusu” adında bir ordu oluşturuldu. Mahmut Şevket Paşa komutasındaki bu ordunun Kurmaybaşkanı Mustafa Kemal idi. Ordu İstanbul’a gelerek ayaklanmayı bastırdı.

II.Abdülhamit tahttan indirilip V.Mehmet Reşat padişah ilan edildi. Ülkedeki iç karışıklıklardan diğer devletler yararlandılar.

ü Avusturya-Macaristan, Bosna-Hersek’i topraklarına kattı. (1908)

ü Bulgarlar bağımsızlıklarını ilan ederek Osmanlı Devletinden ayrıldılar. Bulgaristan Krallığını kurdular. (1908)

ü Girit Rumları ayaklandılar. (1908)

Trablusgarp Savaşı (1911-1912)

Osmanlı Devletinin Kuzey Afrika’da bulunan Cezayir ve Tunus vilayetleri Fransa tarafından işgal edilmişti. Mısır İngiltere’nin kontrolündeydi. Milliyetçilik hareketlerinin etkisiyle 1870’de birliğini tamamlayan İtalya sömürgeleşmeye yöneldi. Gelişen sanayisi için hammadde ve pazar kaynağı aramaya başladı. Habeşistan’a karşı yaptığı savaşta başarısız oldu. Başarısızlığını kapatmak için İtalya’ya yakın olan Trablusgarp’ı ele geçirmek istedi. Osmanlı yönetimi zayıf ve ekonomik durumu bozuktu. İtalya hiçbir gerekçe göstermeden Trablusgarp ve Bingazi’yi istemiştir; istekleri kabul edilmeyince Trablusgarp’ı işgale başlamışlardır.

Trablusgarp halkını örgütlemek ve direnişi artırmak amacıyla Mustafa Kemal ve Enver Paşa’nın da içinde bulunduğu bazı subaylar bölgeye gönderilmiştir. Mustafa Kemal, Derne ve Tobruk’ta ilk askeri başarılarını elde etmiş, İtalyanların bölgeyi işgalini engellemiştir. İtalyanlar işgali çabuklaştırmak için Oniki adayı işgal etmişler Çanakkale Boğazını ablukaya almışlardır.

Balkan Savaşlarının başlaması ve Osmanlı Devletinin barış istemesi üzerine, İtalyanlarla Uşi Antlaşması yapıldı. (1912)

ü Kuzey Afrika’daki son toprağımız olan Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya bırakıldı.

ü Oniki Ada; Balkan Savaşlarının sonuna kadar geçici kaydıyla İtalyanlara bırakılmıştır. Balkan savaşlarından sonran Oniki adayı terketmeyen İtalyanlar, II.Dünya Savaşını yitirdikleri için bu adaları Yunanistan’a verdiler. (1947)

Not: Oniki adanın kaybedilmesi ile Ege’deki Türk egemenliği sarsılmaya başladı. Avrupa ve Balkan devletlerince Osmanlı Devletinin ne kadar güçsüz olduğu anlaşılmıştır.

Mustafa Kemal Trablusgarp’taki başarılarından dolayı Binbaşı rütbesini aldı.

Balkan Savaşları (1912-1913)

Osmanlı topraklarında başlayan milliyetçilik hareketlerini Rusya’nın desteklemesi Slavcılık ve Ortodoksları koruma politikası Balkan uluslarını kışkırtması

Almanya’nın 1871’de birliğini sağlayarak Osmanlı Devletine yaklaşmasından rahatsız olan İngiltere’nin Rusya ile yakınlaşma politikası. İngiltere, Rusya ile Tallin (Reval-1908) de gizli bir anlaşma yaparak Rusya’yı İstanbul ve Boğazlar üzerinde serbest bıraktı.

Osmanlı Devletinin Balkanlardaki varlığına son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Rusya’nın aracılığıyla aralarında anlaşarak Türkleri Balkanlardan atmak istediler. Trablusgarp savaşı da onları cesaretlendirdi. Balkan ulusları Osmanlı Devletinden Makedonya’da ıslahat yapmasını istediler. Bu istekleri reddedilince savaş ilan ettiler.

I.Balkan Savaşı (1912)

Deneyimli subay ve askerlerin terhis edilmesi, parti çekişmeleri nedeniyle komutanlar arasındaki anlaşmazlıklar, silah, yiyecek, araç-gereç gibi konularda eksikliklerin olması Osmanlı ordusunun cephelerde yenilmesine neden oldu.

Bulgarlar Çatalca’ya kadar gelerek İstanbul’u tehdit etmeye başladılar. Sırp, Karadağ ve Yunanlılar Makedonya’yı tamamen işgal ettiler. Durumdan yararlanan Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti. Yunanlılar İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki adaları işgal etti.

Aralık 1912’de Balkan Yarımadasının yeni siyasal haritası belirlenmek üzere Londra konferansı toplandı. Konferans sonunda Balkan devletleriyle Osmanlı Devleti arasında Londra Antlaşması imzalandı.

Midye-Enez çizgisinin batısındaki bütün Balkan toprakları kaybedildi. Midye-Enez çizgisi Osmanlı Devletiyle Bulgaristan arasında sınır kabul edildi.

İmroz ve Bozcaada dışında kalan tüm Ege adaları Yunanistan’a verildi.

Not: Londra konferansı sürerken İstanbul’da İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri tarafından bir hükümet darbesi düzenlendi. Bab-ı Ali Baskını verilen bu olayda Kamil Paşa hükümeti düşürülerek Mahmut Şevket Paşanın hükümet kurması sağlandı.

I.Balkan Savaşı Avrupa ve Ege’deki Osmanlı varlığını tamamen sona erdirmiştir.

II.Balkan Savaşı (1913)

Bulgaristan’ın daha fazla toprak almasını kabul etmeyen Yunanistan, Karadağ, Sırbistan ve I.Balkan Savaşına katılmayan Romanya birleşerek Bulgaristan’a karşı savaş açtılar. Bulgarların üst üste yenilmesi, Doğu Trakyadaki birliklerini batıya kaydırmasından faydalanan Osmanlı Ordusu Midye-Enez çizgisini aşarak Edirne ve Kırklareli’ni geri aldı. Bulgarların barış istemesi üzerine 1913’te İstanbul Antlaşması yapıldı.

ü Edirne, Kırklareli, Dimetoka Osmanlı Devletine geri verildi. Batı Trakya ve Dedeağaç Bulgaristan’da kaldı.

ü Yunanistan’la Atina Antlaşması yapıldı. (1913)

ü Girit ve Ege adaları Yunanistan’a verildi. Yunanistan’da kalan Türklerin durumu da düzenlendi.

Not: Balkan Devletleri Bükreş Antlaşması (1913) ile Bulgaristan’dan aldıkları toprakları paylaşmışlardır.

Sırbistan ve Karadağ’ın Osmanlı Devletiyle sınırı kalmadığı için antlaşma imzalanmamıştır.

Batı Trakya, tüm Makedonya, Arnavutluk, Ege adaları kaybedilmiş Osmanlı Devletinin Avrupa’daki varlığı Doğu Trakya ile sınırlandırılmıştır.

İttihat ve Terakki yöneticileri birçok alanda yeniliklere girişmiş, orduya yeni bir düzen verilmiş, ordu gençleştirilmiştir. Orduyu modernize etmek için Almanlarla işbirliğine girişilmiş bu yakınlaşma Osmanlı Devletinin I.Dünya savaşına girmesine neden olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı (1914-1918)

1-Birinci Dünya Savaşının Sebepleri ve Savaşın Gelişmesi

19.yy içinde Avrupa’da sanayileşme hız kazandı. Bunun sonucu olarak gelişen, genişleyen sömürgecilik anlayışı diğer kıtaları da etkisi altına aldı. Devletlerin çıkar çatışmaları, karşılıklı ekonomik rekabete dönüştü.

Siyasi birliklerini tamamlayan Almanya ve İtalya, 19.yüzyılın sonlarına doğru kuvvetli birer devlet haline geldiler. Almanya sanayide hızla gelişti. Hammadde ihtiyacını karşılamak için sömürgeciliğe önem verdi, dünya pazarlarının bir bölümünü ele geçirdi. Almanya’nın deniz ticaret filosu önem kazandı. Deniz ticaret filosunu korumak ve sömürgelerini elde tutmak için deniz kuvvetlerini güçlendirdi. Bu durum İngiltere’yi telaşlandırdı. İngiltere ve Almanya arasında rekabet doğdu.

Çıkar çatışmaları, Avrupa devletlerinin kendi aralarında bloklaşmalarına sebep oldu. 1883’te Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu, İtalya “üçlü ittifak” devletlerini oluşturdular. 1907’de buna karşılık İngiltere, Rusya, Fransa “üçlü itilaf” devletlerini oluşturdular.

1914 Haziran ayı sonlarında Saraybosna’yı ziyaret eden Avusturya-Macaristan veliahdı bir Sırp milliyetçi tarafından öldürüldü. Bu olay savaşın başlamasına bahane oldu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Sırbistan’a savaş ilan etti. Böylece Birinci Dünya Savaşı başlamış oldu.

Rusya, Sırbistan’ın yanında yeraldı. Fransa Rusya’yı destekledi. Almanlar Fransa ve Rusya’ya savaş açtı. İngiltere de imzaladığı anlaşma gereğince Fransa ve Rusya’nın yanında savaşa katıldı. Bir süre tarafsız kalan İtalya, batı ve güney Anadolu kıyılarının kendisine verileceği vaadedildiği için İtilaf Devletleri yanında yeraldı.

Savaşın Avrupa’da başlaması uzak doğuya olan ilgiyi azalttı. Japonya Almanya’nın sömürgelerine saldırınca o da savaşa girmiş oldu. Savaş devam ederken değişik zamanlarda Romanya, Yunanistan, Portekiz, Brezilya, ABD de itilaf (anlaşma) devletleri yanında savaşa katıldılar.

I. Dünya Savaşına Katılan Devletler

Avusturya, Sırbistan: 28 Temmuz 1914

Almanya, Rusya: 1 Ağustos 1914

Fransa, Belçika: 3 Ağustos 1914

İngiltere: 5 Ağustos 1914

Karadağ: Sırbistan’la birlikte savaşa girdiği kabul edilir.

Japonya: 23 Ağustos 1914

Osmanlı İmparatorluğu: 11 Kasım 1914

İtalya: 24 Mayıs 1915

Bulgaristan: 14 Ekim 1915

Romanya: 28 Ağustos 1916

ABD: 6 Nisan 1917

Yunanistan: 26 Haziran 1917

Bunun yanı sıra İsviçre, İsveç, Norveç, Danimarka ve İspanya gibi Avrupa Devletleri I.Dünya savaşında tarafsız kaldılar.

Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşına Girmesi

Trablusgarp ve Balkan savaşlarından yeni çıkan Osmanlı Devleti başlangıçta tarafsız kaldı, savaşa katılmadı. Ekonomi zayıf, halk yorgun idi. Bazı devlet adamlarına göre savaşa girmeyip tarafsız kalmak en güvenilir yoldu.

İtilaf (anlaşma) devletleri, Osmanlı Devletinin tarafsız kalmasını istiyordu. Nedeni;

Osmanlı Devleti savaşa katılmasa İngiltere’nin uzak doğuya giden yolu güvenlik altında olacak ve yeni cepheler açılmayacaktı. İtilaf devletleri Osmanlı Devletine kapitülasyonları kaldırabileceklerini söylediler.

Almanya ise Osmanlı Devletinin kendi yanında savaşa girmesini istiyordu. Çünkü Osmanlı Devleti;

Rusya’yı üzerine çekerek Doğu Avrupa cephelerinin ferahlamasına yardım edecekti.

Süveyş kanalının denetimini ele geçirirse, İngiltere sömürgelerine giden yol kapanmış olacaktı.

Anlaşma (itilaf) devletlerini İran ve Irak petrollerinden yoksun bırakacaktı.

Halifelik nüfuzundan yararlanarak İngiliz sömürgelerindeki müslümanları da etkileyecekti.

İktidarda bulunan İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa Alman taraftarı idi. Almanya savaşı kazanacak Osmanlı Devleti de son zamanlarda kaybettiği toprakları geri alabilecekti. Enver Paşa ve arkadaşları bu düşüncelerle Almanya ile bir antlaşma yaptılar. Akdeniz’de İngiliz donanmasından kaçan Goben ve Breslav isimli Alman savaş gemileri Osmanlı Devletine sığındılar. Osmanlı Devleti tarafından savaş gemilerine Yavuz ve Midilli adı verildi. Gemiler Karadeniz’e çıkıp Rus limanlarını topa tuttular. Bunun üzerine İtilaf devletleri Osmanlı Devletine savaş açtı. Osmanlı Devleti, I.Dünya savaşına girmiş oldu. (1914)

Osmanlı Devletinin Savaştığı Cepheler

1-Kafkas Cephesi:

Nedeni:

Almanya, Bakü petrollerini ele geçirmek amacıyla Osmanlıları yönlendirmiştir. Enver Paşa ise; Panturanizm düşüncesinin etkisiyle Orta Asya’daki Türkleri Rusya etkisinden kurtarıp Osmanlı Devletinin çatısı altında toplamak istemiştir.

Ruslar, Erzurum, Muş, Bitlis, Trabzon ve Erzincan illerini ele geçirdiler. Çanakkale savaşlarından sonra bu cephe komutanlığına atanan Mustafa Kemal, Muş ve Bitlis’i Ruslardan geri almıştır.

Not: Birinci Dünya Savaşı sonlarında Çarlık rejiminin yıkılması sonucu Rusya, Osmanlı Devleti ile Brest Litowsk Barışı’nı imzalayarak 1878 Berlin Antlaşmasıyla almış olduğu Kars, Ardahan, Batum’u geri vermiştir. Kafkas cephesi savaşları sırasında ele geçirdiği toprakları da geri vermiştir.

2-Çanakkale Cephesi:

Nedenleri:

İtilaf devletleri tarafından;

ü Sosyal ve ekonomik bunalıma düşen Avrupa’nın doğusunda Almanlara karşı zor anlar yaşayan Ruslara yardım etmek

ü İstanbul ve boğazları ele geçirerek Osmanlı Devletini savaş dışı bırakmak

ü Savaşa henüz girmemiş olan Balkan Devletlerini kendi yanlarında savaşa sokarak, Bulgaristan ve Avusturya-Macaristan’a karşı yeni bir cephe açmak

ü Doğu Akdeniz’deki egemenliklerini sağlamlaştırmak amaçları doğrultusunda, açılmıştır.

Sonuçları:

ü İtilaf Devletlerinin boğazları ve İstanbul’u almaları önlenmiştir.

ü Rusya’ya gerekli yardım gönderilememiştir.

ü Doğu cephesinde Almanya’ya üstünlük sağlanamadığı için savaş uzamıştır.

ü İngiliz ve Fransız gemileri büyük kayıplara uğramıştır.

ü Yarım milyona yakın insanın ölmesine neden olmuştur.

ü Mustafa Kemal büyük bir üne kavuşmuş, ulusal mücadelenin önderi olarak kabul edilmesinde önemli bir etken olmuştur.

Not: İtilaf Devletleri Bulgaristan’ın savaşa girmesini önlemek için, Makedonya’nın bir kısmını Bulgaristan’a vermek istemişler Yunanistan ile Sırbistan bu duruma razı olmamışlardır.

Osmanlı Devleti, Bulgaristan’ın kendi yanlarında savaşa girmesi için İstanbul antlaşmasıyla aldığı Dimetoka’yı Bulgaristan’a vermiştir. Böylece İstanbul-Berlin hattı ulaşımı sağlanmıştır.

3-Kanal Cephesi

Nedenleri:

1-Mısır’ı İngilizlerden geri almak

2-Süveyş kanalını ele geçirerek

Bu cephe, Almanya’nın planlaması ve desteği ile İngiltere’ye karşı Osmanlı Devleti tarafından açılmıştır.

Sonuçları:

Osmanlı Devleti bu cephede,

1-Arapların İngilizlerle işbirliği yapması

2-Almanya’nın söz verdiği yardımı göndermemesi

3-İklim koşullarının elverişsizliği, İngilizlerin sayı-malzeme bakımından üstün olması ve cepheyi iyi savunmaları sonucunda başarısız olmuştur.

4-Irak Cephesi

Nedeni;

İngiltere’nin, Türk kuvvetlerinin İran’a ve Hindistan’a girmesini önlemek, kuzeye çıkıp karayolu ile Ruslarla birleşme amacını gerçekleştirmek istemesi.

Sonucu:

İngilizler, Güney Irak’a ve Aden’e asker çıkardılar. Kütül-Amare’de Türk kuvvetleri tarafından esir edildiler. Bu başarı uzun sürmedi. Basra’ya yeniden kuvvet çıkaran İngilizler, Bağdat’a kadar ilerlediler.

5-Suriye-Filistin Cephesi

Nedeni:

İngilizler, Süveyş ve Irak cephelerinde yenilerek, Suriye’ye geri çekilen Osmanlı Ordularını tamamen bu bölgeden çıkarmak, Arapları kışkırtarak onların çoğunlukta oldukları bölgeleri nüfuzları altına almak için saldırıya geçtiler.

Sonucu:

Mustafa Kemal komutasındaki Osmanlı Ordusu (7.Ordu) büyük başarılar elde etti. Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalanması ve Mustafa Kemal’in İstanbul’a geri çağrılması sonucunda İngilizler Suriye’yi ele geçirmişlerdir.

6-Diğer Cepheler

Osmanlı Devleti müttefiklerine yardım amacıyla Makedonya ve Galiçya cephelerine de asker göndermiştir. Ancak bu cephelerde de yenilgiler alınmış ve başarı sağlanamamıştır.

Birinci Dünya Savaşının Sonuçları

3 Mart 19182de Rusya Brest-Litowsk antlaşmasını imzalayarak savaştan çekildi. Kafkas cephesi kapandı. Rusya’nın savaştan çekilmesiyle İttifak devletleri İtilaf devletlerine üstünlük sağladı. ABD’nin savaşa girmesi bu üstünlüğü sona erdirdi. Savaşın sonucu belirlendi.

Savaş ittifak(bağlaşma) devletlerinin yenilgisiyle sonuçlandı. Milyonlarca insan ölmüş, şehirler yakılıp yıkılmıştır.

Avrupa’nın haritası yeniden çizildi, imparatorluklar yıkıldı ve yerlerine yeni devletler kuruldu. Devletlerin yönetim şekillerinde köklü değişiklikler meydana geldi.

Savaşın getirdiği maddi ve manevi zararlar, devletleri barış ve güvenliği sağlamak, devletler arasında çıkabilecek anlaşmazlıklara çözüm bulmak amacıyla Milletler Cemiyeti kuruldu.

Bu savaş sonunda imzalanan ateşkes antlaşmaları şunlardır:

1-Bulgaristan, Selanik Ateşkes Antlaşması

2-Avusturya-Macaristan, Villaguiste Ateşkes Antlaşması

3-Osmanlı Devleti, Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918)

4-Almanya, Rethandes Ateşkes Antlaşması

Ateşkes antlaşmalarından sonra barış görüşmelerine başlandı.

Birinci Dünya Savaşını Bitiren Barış Antlaşmaları

1-Versay Barış Antlaşması (28 Haziran 1919)

İtilaf devletleri ile Almanya arasında imzalanmıştır.

2-Sen Germen Barış Antlaşması (10 Eylül 1919)

İtilaf devletleri ile Avusturya arasında imzalanmıştır.

3-Nöyyı Barış Antlaşması (27 Kasım 1919)

İtilaf devletleri ile Bulgaristan arasında imzalanmıştır.

4-Triyanon Barış Antlaşması (4 Haziran 1920)

İtilaf devletleri ile yeni kurulan Macaristan Krallığı arasında imzalanmıştır.

5-Sevr Barış Antlaşması (10 Ağustos 1920)

İtilaf devletleri ile Osmanlı Devleti arasında imzalanmıştır. Fakat TBMM ile Türk halkının kabul etmemesi ve bağımsızlık savaşının başarılı olması sonucunda yürürlüğe girmemiştir.

Birinci Dünya Savaşı Sonunda Osmanlı İmparatorluğunun Durumu

Mondros Ateşkes Antlaşması (30 Ekim 1918)

Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu devletler topluluğu, Birinci Dünya Savaşında yenilince Osmanlı Devleti de savaştan çekildi. İttihat ve Terakki Partisi üyeleri gizlice yurdu terkettiler. Talat Paşanın istifası üzerine iktidara geçen Ahmet İzzet Paşa hükümeti, İngilizler aracılığıyla Anlaşma (itilaf) devletlerinden barış istedi. Bahriye Nazırı Rauf Beyin başkanlığındaki Osmanlı kurulu ile Anlaşma devletleri adına İngiliz Amirali Caltrop , Limni Adasının Mondros limanında yapılan Mondros Ateşkes Antlaşması Mebusan Meclisi tarafından oybirliği ile kabul edilmiştir. İmzalanma nedenleri:

ü Almanya’nın yenilmesi, Alman desteği olmadan Osmanlı Devletinin savaşı sürdürecek gücünün olmaması

ü Wilson İlkelerinin yayınlanması

ü İngilizlerin hoşgörüsüyle daha sonra kârlı bir barış antlaşmasının imzalanacağının sanılması

ü Padişahın, İngilizlerin yardımıyla saltanatı ve halifeliği korumak istemesi

Not: Padişah V.Mehmet Reşat Birinci Dünya Savaşının son yılında ölmüş, yerine VI.Mehmet Vahdettin geçmiştir.

Mondros Ateşkesinin koşulları:

1-İstanbul ve Çanakkale Boğazları açılacak ve bu yerlerdeki askeri üsler İtilaf devletlerince işgal edilecektir.

2-Ordu terhis edilecek, orduya ait silahlar, taşıtlar, cephane ve donatım İtilaf devletlerine teslim edilecektir.

3-Donanma İtilaf devletlerinin gösterecekleri limanlarda göz altında tutulacaklardır.

4-Osmanlı Devleti müttefikleriyle olan bütün ilişkilerini kesecektir.

5-Toros tünelleri, İtilaf devletleri tarafından işgal edilecektir.

6-Bütün haberleşme, ulaşım araç ve gereçleri İtilaf devletlerinin denetimi altında bulundurulacaktır.

7-İtilaf devletleri, kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecektir. (7.madde)

8-Anlaşma imzalandığında, Anadolu dışında bulunan Türk askerleri en yakın İtilaf devleti askeri birliklerine teslim olacaktır.

9-Vilayet-i Sitte denilen Doğu Anadolu’daki altı ilde (Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis) karışıklık çıktığı takdirde İtilaf devletleri bu illerin herhangi bir bölümünü işgal edebileceklerdir.

Antlaşmanın Önemi:

ü Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti fiilen sona ermiştir.

ü Kayıtsız şartsız teslim belgesi özelliği taşıyan bu antlaşma, Osmanlı ülkesinin bütünüyle işgal edilmesine elverişli ortam hazırlamaktaydı.

ü Boğazların işgali ile Anadolu ve Rumeli bağlantısı kesilecek İstanbul’un güvenliği de tehlikeye düşecekti. Osmanlı Devletinin boğazlar üzerindeki egemenliği sona ermiş olacaktır.

ü Ordunun büyük bir bölümü terhis edilip silahlarına el konulacaktı. Bu uygulama ile Osmanlı Devleti, savunma gücünden yoksun bırakılacaktı.

ü 7.maddenin uygulanmasıyla, Wilson ilkelerine göre Türklerin denetiminde kalması gereken Anadolu toprakları da İtilaf devletleri tarafından işgal edilmiştir.

ü 24.maddenin uygulanmaya çalışılması sonucunda doğudaki Ermeniler bağımsız bir devlet kurmak amacıyla ayaklanmışlardır.

ü Toros tünellerinin işgali, telgraf, telefon ve telsizin denetim altında tutulması ülkenin tümüne yönelik işgalin ilk işaretleridir.

Mondros Ateşkes Antlaşmasının Uygulanması

Kısa bir süre sonra;

İngilizler: Musul, Antep, Urfa, Maraş, Batum, Kars’ı işgal etmişler, Samsun ve Merzifon’a asker göndermişlerdir.

Fransızlar: Dörtyol, Mersin ve Adana yöreleri ile Afyon’u işgal ettiler.

İtalyanlar: Antalya, Bodrum, Kuşadası, Marmaris, Konya çevresine asker çıkarmışlardır.

13 Kasım 1918’de İtilaf devletleri gemileri İstanbul limanına demir attı. İstanbul fiilen işgal edildi.

Not: İşgaller karşısında padişah VI.Mehmet Vahdettin Kanun-i Esasiye’nin maddesine dayanarak “zorunlu siyası sebeplerden dolayı” Meclis-i Mebusan’ı feshetmiş, böylece meşruti idare süresiz olarak kaldırılmıştır.(21 Aralık 1918)

Osmanlı İmparatorluğunun Paylaşılması Tasarıları

Anlaşma (itilaf) Devletleri Birinci Dünya Savaşı sırasında yaptıkları gizli antlaşmalarla Osmanlı İmparatorluğunu kağıt üzerinde paylaşmışlardır. Bundan dolayı Mondros Ateşkes antlaşmasının çok ağır koşullar taşıması bir rastlantı değildir.

İngiltere; Fransa ve Rusya aralarında Sykes Pykot Antlaşmasını imzalamışlardır. (1916) Antlaşmaya göre

İngiltere’ye; Ürdün ve Irak,

Fransa’ya Suriye, Kuzey Irak ve Mersin’den Mardin’e kadar uzanan iç bölgeler,

Rusya’ya; Boğazlar ve Doğu Anadolu verildi.

Not: Bu paylaşma planında Rusya’nın Birinci Dünya Savaşından çekilmesiyle değişiklik olmuştur. İtilaf Devletleri Boğazlarda uluslararası bir komisyon kurmayı, Doğu Anadolu’da ise kendilerine bağlı uydu bir Ermeni devleti yaşatmayı planlamışlardır.

Paris Barış Konferansı (18 Ocak 1919)

Toplanma amacı: İtilaf Devletleri, I.Dünya Savaşından yenik ayrılan devletlerle yapacakları antlaşmaların esaslarını saptamak amacıyla toplanmışlardır. 32 devletin temsilcileri katılmıştır. Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan’la imzalanacak barış antlaşmaları hazırlanmıştır.

Konferans sürerken İngiltere, Batı Anadolu’daki müslümanların, hristiyanları katletmek üzere olduklarını ileri sürmüş ve Rumların sayıca fazla olduklarını bahane ederek Amerikan delegelerini etkilemiş Anadolu’nun paylaşılmasına Yunanistan’ı da ortak etmiştir. Bunun nedenler:

1-İngiltere’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını sürdürmek istemesi

2-Batı Anadolu’da çıkarları bulunan İngilizlerin İtalya’ya güvenememesi, İtalya gibi güçlü bir devlet yerine kukla Yunanistan’ı tercih etmesi

3-Yunanlıların, Ege bölgesinin kendilerine ait olduğu ve bu bölgede nüfus yoğunluğuna sahip oldukları şeklinde propaganda yapmaları

Yukarıda sıralanan nedenler İtalya’nın İtilaf Devletleri’nden kopma sürecini başlattı.

Azınlıkların Çalışmaları

Anlaşma Devletleri’nin işgalleri Rum ve Ermeni azınlıkları da harekete geçirdi. Anlaşma Devletleri kendi işgallerini nasıl Mondros Ateşkes Antlaşmasına dayandırıyorlarsa; Rum ve Ermeni azınlıklar da Türk yurdundan pay istemek için Wilson ilkelerini kendilerine dayanak aldılar.

Wilson İlkeleri:

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson, savaşa girerken bir bildiri yayınlamıştı. Bu bildiri ile İttifak (Bağdaşma) devletlerine güvenceler vererek savaşın bir an önce bitmesi için bazı temel ilkeler belirleniyordu. Bu ilkelere göre;

1-Savaş sonunda, yenenler yenilenlerden toprak almayacaklar.

2-Yenenler yenilenlerden savaş tazminatı istemeyecekler

3-Anlaşmazlıkları barış yoluyla çözümlemek için uluslararası bir örgüt oluşturulacak

4-Devletler arasında gizli antlaşmalar yapılmayacak

5-Osmanlı Devleti ile ilgili maddesine göre;

Ø Osmanlı İmparatorluğunun Türk bölgelerine kesin egemenlik tanınmalıdır. Ancak, Türk egemenliğinde yaşayan başka uluslara da kendi kendini yönetme hakkı verilmelidir.

Ø Boğazlar her devlete açık olmalıdır.

Wilson ilkeleri, Osmanlı Devletinin durumunu belirlemek için nüfus ölçüsünü ortaya atmıştır. İşte Rum ve Ermeni azınlıklar bu ölçüyü kendi çıkarlarına yorumlayarak çalışmalara giriştiler. Hiçbir ilde Rumlar ve Ermeniler çoğunluk oluşturmadıkları halde belli bölgelerde “çoğunluktayız” savlarıyla ortaya çıktılar.

İzmir’in İşgali (15 Mayıs 1919)

Paris Barış Konferansında, İngilizlerin isteğiyle Anadolu’nun paylaşılmasına ortak edilen Yunanistan konferansta alınan kararlar gereği İzmir’e asker çıkarıp, işgal etmiş ve binlerce Türkün öldürülmesine neden olmuştur.

Padişah ve İstanbul Hükümetinin işgaller karşısında kayıtsız kalmaları üzerine tüm yurtta işgalleri kınayan miting ve gösteriler yapılmıştır. Yunan ordusunun işgali iç bölgelere kaydırması sonucunda Kuva-i Milliye oluşmaya başlamıştır.

İzmir’in işgali; Türkler arasında birleştirici bir etki yapmış, ulusal bilincin uyanmasına ve hızla yayılmasına neden olmuştur.

Osmanlı Devletinde Siyasi Gelişmeler ve Cemiyetler

Osmanlı Devletinin I.Dünya Savaşından çekilmesinden sonra, ülkeyi savaşa sokan İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri yurdu terketmişlerdir. Sadrazamlığa Ahmet İzzet Paşa getirilmiştir. Sadrazam padişahla itilaf devletlerine karşı izlenecek politikada anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Ahmet İzzet Paşa görevden çekilmiş, yerine atanan Tevfik Paşa hükümeti kurmuştur. Bir süre sonra o da görevden ayrılmış ve yerine padişahla aynı görüşleri paylaşan Damat Ferit Paşa gelmiştir. Yeni sadrazam padişah gibi düşünüyor İngiltere’nin koruyuculuğunu sağlamaktan başka çıkar yol olmadığını açıkça söylüyordu. Damat Ferit Paşa hükümetinin bu tutumu Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya Genelgesindeki “Hükümet görevlerinin gereklerini yerine getiremiyor. Bu durum ulusumuzu yok tanıtıyor.” yargısının gerekçesini oluşturacaktır.

Ulusal Varlığa Zararlı Cemiyetler

1-Azınlıkların kurduğu zararlı cemiyetler

a-Mavi Mira Derneği:

Rum kilisesinin desteğindeki bu derneğin amacı İstanbul, Bursa, Bandırma, Tekirdağ, Kırklareli yörelerindeki Rum azınlığı, örgütlemek, silahlandırmak, çeteler kurmak, Yunanistan yararına kamuoyu yaratmak ve Türk halkına karşı çete savaşını sürdürmektir. Göçmenler komisyonu, Rum okullarının izcilik kolları, Yunan Kızılhaç örgütü, bazı yabancı okullar Anadolu’daki Rum kiliseleri bu derneğin direktifleri ile çalışmaktadır.

b-Pontus Rum Derneği:

Yeniden canlandırılan Etnik-i Eterya derneği ile birlikte, Doğu Karadeniz illerindeki çalışmalarını yoğunlaştırıyordu. Bu bölgede ayrı bir Rum devleti kurmak istemiştir.

c-Ermenilerin Kurduğu Cemiyetler

Ermeni patriği Zevan efendi Rum dernekleri ile beraber çalışarak bir Rum-Ermeni birliği komitesi oluşturmuştur. Ermeni örgütleri Doğu Anadolu’da geniş bir bölgeyi içine alacak bir Ermeni devleti amaçlıyordu. Özellikle ABD ve Fransa’dan destek görüyordu. (Hınçak ve Taşnak Cemiyetleri)

2-Türklerin Kurduğu Zararlı Cemiyetler

a-Sulh ve Selameti Osmaniye Fırkası:

Vatanın kurtuluşunun, padişahın ve halifenin buyruklarına sıkı sıkıya uymakla mümkün olacağına inanan bir cemiyettir. İngilizlerden maddi destek görmüştür.

b-Kürt Teali Cemiyeti:

Amacı Wilson ilkelerinden faydalanarak bağımsız Kürdistan devletini kurmaktır. Dernek ulusal kurtuluş hareketine karşı çıkmıştır.

c-Teali İslam Cemiyeti:

Halifenin buyruklarına ve şeriat kurallarına uymakla Osmanlı Devletinin kurtulacağını savunur. İstanbul’da medrese öğrencileri tarafından kurulmuştur. Konya’da da şubeler açmıştır.

d-Wilson İlkeleri Cemiyeti:

Bu cemiyetin kurucuları Amerikan mandasına taraftardırlar.

e-Hürriyet ve İtilaf Fırkası:

1911 yılında İttihat ve Terakki Cemiyetine karşı kurulan bu parti, Mondros Ateşkes antlaşmasından sonra ulusal mücadeleye karşı olan cemiyetleri bünyesinde toplamıştır.

f-İngiliz Muhipler (Sevenler) Cemiyeti:

İngiliz gizli servisince yönlendirilen dernek, İngiltere’nin doğu siyasetini destekler. Merkezi İstanbul’du. İngiltere ile Osmanlı saltanatı arasındaki ilişkileri kuvvetlendirmek amacıyla kuruldu. Çalışmaları Hürriyet ve İtilaf fırkasınca desteklendi. Asıl amacı, ulusal direniş girişimlerini yok etmektir.

Ulusal Cemiyetler

Ortak özellikleri

1-Bölgesel amaçlarla kurulmuşlardır.

2-Yayın yoluyla bulundukları bölgelerde, Türklerin çoğunlukta olduklarını dünya kamuoyuna duyurarak işgallerin haksızlığını savunmuşlardır.

3-İşgalleri ve azınlık faaliyetleri engellemek amacıyla kurulmuşlardır.

4-Birbirlerinden kopuk ve bağımsız hareket etmişlerdir.

5-Gerekirse silahlı mücadele başvurma kararı almışlardır.

6-Ulusal bilincin gelişmesine, yayılmasına, canlı tutulmasına kaynak olmuşlardır.

7-Sivas kongresinde (7 Eylül 1919) Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleşerek ulusal nitelik kazanmışlardır.

a-Trakya Paşaeli Cemiyeti:

Edirne merkezidir. Trakya ve Marmara’nın Yunanistan’a verilmesini önlemeye ve bölgedeki azınlıkların yıkıcı faaliyetlerini engellemeye çalışmışlardır. Silahlı direniş hazırlıkları yapmıştır.

b-İzmir Müdafaa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti:

İşgalden önce İzmir’de kurulan bu cemiyet, İzmir’in ve Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesini engellemeye çalışmış, düşman işgaline silahla karşı koymayı ilke olarak kabul etmiştir. Bölgesel direnme kuruluşlarına silah, cephane sağlamakta yardımcı olmuştur.

Cemiyet ismini İzmir’in işgal edileceği haberinin alınması üzerine “İzmir Reddi İlhak Cemiyeti” olarak değiştirmiştir.

c-Kilikyalılar Cemiyeti:

İstanbul’da kuruldu. Amacı, Adana ve çevresindeki düşman işgallerine karşı, direniş hareketlerini teşkilatlandırmaktır.

d-Trabzon Muhafaza-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti:

Trabzon ve çevresinin Rumlara verilmesini ve Pontus Rum devletinin kurulmasını önlemek için kuruldu.

e-Şark İlleri Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti:

Genel merkezi İstanbul’da olan bu cemiyet Erzurum ve Elazığ’da şubeler açmıştır.

Doğu illerimizin Ermenilere verilmesini engellemek amacıyla kuruldu.

Ermeniler lehine yapılan propagandaları engellemek için çalışmıştır.

Hiçbir şekilde göç edilmemesini, Doğu Anadolu’nun tarihi ve kültürü ile Türk yurdunun ayrılmaz bir parçası olduğunu savunuyordu.

Daha sonra Erzurum Kongresinin toplanmasını sağlamıştır.

Ulusal Varlığa Zararlı Cemiyetler

Ulusal Cemiyetler

1-Azınlıkların kurduğu zararlı cemiyetler

a-Mavi Mira derneği

b-Pontus-Rum derneği

c-Ermenilerin kurduğu cemiyetler

(Hınçak ve Taşnak cemiyetleri)

a-Trakya Paşaeli Cemiyeti

b-İzmir Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti

(İzmir Reddi İlhak Cemiyeti)

c-Kilikyalılar Cemiyeti

d-Trabzon Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti

e-Şark İlleri Müdafaa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti

2-Türklerin kurdukları zararlı cemiyetler

a-Sulh ve Selameti Osmaniye Fırkası

b-Kürt Teali Cemiyeti

c-Teali İslam Cemiyeti

d-Wilson Prensipleri Cemiyeti

e-İngiliz Muhipler (sevenler) Cemiyeti

Kurtuluş Savaşı

Kurtuluş Savaşı

Nutuk 15-20 Ekim 1927’de Cumhuriyet Halk Fırkasının Ankara’daki ikinci kongresinde okunmuştur.

A-Hazırlık Dönemi

1-Kuvayi Milliye Hareketi

a-Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşından yenik ayrılmıştır.

b-Mondros Ateşkes antlaşmasını imzalamıştır.

c-Ordunun büyük bir kısmı terhis edilmiş, elinden silahları alınmış, vatan savunma gücünden yoksun bırakılmıştır.

d-Osmanlı Hükümeti, bu olumsuz gelişmeler karşısında kayıtsız kalmış, işgal devletleriyle işbirliğine gitmiştir.

Bu sebepler milletin tepkisine yol açmış Kuvayi Milliye’nin (Ulusal Kuvvetlerin) oluşmasına neden olmuştur.

Vatanı koruma ve bağımsız yaşama duygusunu harekete geçirdi. Ulusal derneklerin miting ve yayın yoluyla, mahalli kurtuluş birliklerinin silahlı, işgal kuvvetlerine karşı başlattıkları direnme hareketlerine Kuvayi Milliye Hareketi denir. Bu hareketin özel amacı sadece belli bir bölgenin kurtarılmasına yöneliktir.

Kuvayi Milliye Birlikleri

a-Düzenli bir ordu niteliğine sahip değildi. Eli silah tutan herkesin katıldığı küçük silahlı gruplardı.

b-Düşman ordusunu yıpratarak ilerleyişlerini yavaşlatmışlardır.

c-İçinde önceden dağıtılmış ordu mensupları ve her kesimden halk vardı.

d-Düzenli ordu kurulması aşamasına kadar askeri boşluğu doldurmuşlardır.

e-TBMM’ye karşı çıkan ayaklanmaların bastırılmasında etkin rol oynamışlardır.

f-Ulusal bilincin uyandırılmasını sağlamışlardır. Ortak düşünce, vatan topraklarını savunmak ve Türk ulusunu onuruyla yaşatmaktı.

Not: Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalanmasından sonra 1918’de Trakya’nın yunanlılarca işgaline karşı koymak amacıyla “Trakya Paşaeli Cemiyeti” kuruldu. Bu dernek, düşman hareketlerine karşı kurulan ilk hareketi oluşturmuştur. İzmir’in işgalinden sonra ise bu tür dernekler ve silahlı direnişçilerin sayıları artmış, bunların tümüne “Kuvayi Milliye” denilmiştir.

2-Batı Cephesinin Kurulması

Yunanlılar İzmir’i işgal ettikten sonra; Yunan birlikleri Menemen, Manisa ve Turgutlu’ya girdiler. Milli kuvvetlerin direnmesiyle karşılaştıkalrı için daha fazla ileriye gidemediler.

Güneye doğru ilerleyen düşman kuvvetleri Aydın ve Nazilli’ye girmişlerdir.

Bir yandan da denizden çıkardıkları kuvvetlerle Ayvalık’ı işgal etmişlerdir.

Menemen üzerinden hareket eden düşman birlikleri Bergama’yı işgal etti.

Düşmana karşı direnmenin giderek artması, bazı bölgelerde zafer sayılabilecek başarıların kazanılması, ulusal bilincin güçlenmesine yardımcı olmuştur. 1919 yılı Temmuz ve Ağustos aylarında Balıkesir ve Alaşehir ‘de toplanan Milli kongrelerle Batı Anadolu’daki Kuvayi Milliye birliklerinin insan ve malzeme açısından desteklenmesine ve ortak bir cephe oluşturulmasına çalışılmıştır.

Bu çalışmalar sonucunda Yunanlılar karşısında Ayvalık kıyılarından başlayıp Soma, Akhisar, Salihli, Nazilli kasabalarının batısından geçen bir hat üzerinde ulusal bir cephe (Batı Cephesi) oluşturulmuştur.

Sivas Kongresinde alınan karar sonucu 9 Eylül 1919’da Ali Fuat (Cebesoy) Paşa Batı Anadolu’daki Kuvayi Milliye birliklerine komutan olarak atanmıştır.

3-Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkışı (19 Mayıs 1919)

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından TBMM’nin açılışına kadar geçen süre ulusal mücadelenin hazırlık dönemini oluşturur ve kongreler dönemi olarak adlandırılır.

Mustafa Kemal; İstanbul’un resmen olmasa da işgal altında bulunmasından dolayı kurtuluşun ancak Anadolu’da gerçekleştirileceğine inanıyordu.

30 Nisan 1919’da 9.Ordu müfettişliğine atanan Mustafa Kemal’in padişahça bu göreve getirilmesinin nedenleri şunlardır.

1-Birinci Dünya Savaşına Osmanlı Devletinin girmesine neden olan İttihatçı asker kadro ile ters düşmesi ve bu kadroyu eleştirmesi

2-İstanbul’a geldikten sonra padişah ve çevresinde güven verici bir izlenim bırakması, o dönemin ünlü komutanlarından biri olması

3-İstanbul hükümetinin, Doğu Karadeniz’de Pontuscu rumlara karşı sivil direnişçilerle birleşen askerler üzerinde Mustafa Kemal’in caydırıcı bir etki yapacağını düşünmesi

Mustafa Kemal’in gerçekleştirmek istediği temel amaç nedir?

Türk halkını, tehlikelere karşı uyarıp halkı örgütlemek ve bağımsızlık mücadelesini başlatarak kayıtsız şartsız ulus egemenliğine dayanan bağımsız bir Türk Devleti kurmaktır.

Bölgedeki tüm askeri ve sivil makamlara emir verme yetkisi olan Mustafa Kemal Samsun’da;

a-Bütün yurttaki orduların ve silahların anlaşma devletlerine teslimini engellemeye çalıştı.

b-Müdafaa-i Hukuk gruplarıyla ilişki kurarak “bölgesel kurtuluş” görüşünü ulusal bir niteliğe ve birliğe yükseltmeye çalıştı.

19 Mayıs-25 Mayıs 1919 tarihleri arasında Samsun’da kalan Mustafa Kemal, İngilizlerin denetimindeki bir şehirde istediklerini yapamayacağı için 25 Mayıs’ta Havza’ya geçti. Burada;

1-Anadolu’da dağınık bulunan birliklerin komutanlarını kendisine bağladı.

2-Ateşkes hükümlerine göre askerlerin terhislerini önlemeye çalıştı.

3-Yurdun her köşesinde mitingler düzenlettirme yolunda buyruklar verdi.

4-Yapılacak mitinglerde azınlıklara kötü davranılmamasını istedi.

Mustafa Kemal Paşa, hem ordunun hem de ulusun savaşa hazır hale getirilebilmesi amacıyla çeşitli komutanlarla (Erzurum-Kazım Karabekir, Sivas-Rıfat Bele, Ankara-Ali Fuat Cebesoy) görüş birliğine varmıştır.

4-İşgallere Karşı İlk Direniş

İşgal kuvvetlerine karşı ilk direniş Güney cephesinde Dörtyol’da başladı. 19 Aralık 1918 halk, Fransızlara silahla karşı koydu.

5-Amasya Genelgesi – 22 Haziran 1919

12 Haziran 1919’da Amasya’ya geçen Mustafa Kemal, burada hazırladığı genelgeyi tüm valiliklere ve ordu komutanlıklarına göndermiştir. Genelgenin halk üzerindeki etkisini artırmak amacıyla Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy’a da imzalatmıştır.

Mustafa Kemal bu genelge ile, ülkenin içinde bulunduğu durumu, İstanbul hükümetinin tutumunu, bu durumdan nasıl kurtulabileceğimizi ve yapılacak işleri şöyle belirlemiştir:

1-Vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı tehlikededir.

2-İstanbul’daki hükümet üstlendiği sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi göstermektedir.

3-Ulusun bağımsızlığını yine ulusun dayanma gücü ve kararlığı kurtaracaktır.

4-Ulusun durumunu gözden geçirmek ve hak isteyen sesini dünyaya duyurmak için her türlü etki ve denetimden uzak bir ulusal kurulun varlığı gereklidir.

5-Anadolu’nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas’ta ulusal bir kongrenin toplanması kararlaştırılmıştır.

6-Bunun için tüm illerin her bölgesinden ulusun güvenini kazanmış üç delegenin seçilerek olabildiğince hızla yetişmek üzere, hemen yola çıkarılması gerekmektedir. Her olasılığa karşı, durumun ulusal bir sır olarak saklanması gereklidir.

7-Ulusal kongreye katılacak delegelerin seçimini Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak dernekleri ile belediyeler yapacaklardır.

8-Askeri ve ulusal birlikler hiçbir biçimde dağıtılmıyacaklardır.

Önemi:

1-Kurtuluş Savaşının amacını, gerekçesini ve yöntemini açıklamıştır.

Amacı: Yurdu kurtarmak

Gerekçe ve yöntemi: İstanbul hükümetinin görev yapmaması nedeniyle ulusun kendi kendini kurtarmak zorunda olması

2-Kurtuluş savaşı için atılmış ilk önemli adım olup, Türk ulusu ilk kez hem Anlaşma devletlerine hem de Osmanlı hükümetine karşı ayaklanmaya davet edilmiştir. Bir “ihtilal beyannamesi” niteliğindedir.

3-Türk halkına, ulusal egemenliğine kavuşması için yapılan bir çağrıdır. İlk kez ulusal egemenlik ilkesinden söz edilmiştir.

4-Kurtuluş çalışmaları için ulusal kurulun gerektiği, kongreler yoluyla örgütlenme kararlaştırılmıştır. Çözümler önerilmiştir.

İngilizlerin baskısı sonucunda 23 Haziran’a Mustafa Kemal 9. Ordu müfettişliğinden alınmış ve kendisiyle hiçbir ilişkiye girilmemesi, sözünün dinlenmemesi bütün ülkeye duyurulmuştur.

Mustafa Kemal 8-9 Temmuz 1919’da askerlik mesleğinden ayrıldığını İstanbul’a bildirmiştir.

6-Erzurum Kongresi (23 Temmuz-7 Ağustos 1919)

Mondros Ateşkes Antlaşmasının bir maddesine göre, Doğu Anadolu’daki altı ilde karışıklıklar çıktığı takdirde bu yerler işgal edilebilecekti. Bu maddede asıl amaç, Doğu Anadolu’da Ermenilere yurt sağlamaktı.

Doğu illerinin haklarının savunulması gerekiyordu. Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bu amaçla kuruldu. Cemiyet oluşacak tehlikelere karşı mücadelenin yöntem ve hedeflerini belirlemek için bir kongre toplamaya karar verdi.

Bitlis, Erzurum, Sivas ve Trabzon delegelerinin katılmasıyla toplanmıştır. 23 Temmuz 1919’da toplanan kongre Mustafa Kemal’i Kongre başkanlığına seçti. 14 gün süren kongrede bir “tüzük” ile bir “bildiri” hazırlandı. Alınan kararlar:

1-Ulusal sınırlar için vatan bir bütündür, bölünemez.

2-Ne türlü olursa olsun, yabancıların topraklarımıza girmesine ve işlerimize karışmasına karşıyız. Ve Osmanlı hükümetinin dağılması halinde , ulus birlikte direnecek ve yurdu savunacaktır.

3-Yurdun ve bağımsızlığının korunmasına ve güvenliğin sağlanmasına İstanbul hükümetinin gücü yetmezse, amacı gerçekleştirmek için, geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri ulusal kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa bu seçimi Temsilciler kurulu yapacaktır.

4-Ulusal gücü etken ve ulusal iradeyi egemen kılmak temel ilkedir.

5-Hıristiyan azınlıklara siyasal egemenliğimizi ve toplumsal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.

6-Yabancı devletlerin koruyuculuğu ve güdümü kabul edilemez.

7 Ağustos 1919’da kongre Mustafa Kemal başkanlığında, dokuz kişilik bir temsil heyetini seçerek çalışmalarına başladı.

Önemi:

1-Ulusal sınırlar içinde vatanın bir bütün olduğu ve milli güçlerle ulusal egemenliğin sağlanması gerektiği ilk defa Erzurum kongresinde kararlaştırılmıştır.

2-Amacı, toplanış şekli, niteliği bakımından bölgesel olmakla beraber işgallere karşı, yurdun her yanında mücadele edilmesi gerektiği kararlaştırılmıştır. Bu nedenle, ulusal nitelikli, ulusal egemenliğin gerçekleştirilmesini esas alan ilk kongredir.

3-İlk kez yeni bir devletin kurulması düşüncesi belirtilmiştir.

4-İlk kez manda ve himaye fikri reddedilmiş, ilk kez yabancı ve azınlıklara ayrıcalıklar verilmeyeceği açıklanmıştır.

5-Sivas kongresine ışık tutmuş, ana ilkeleri saptayarak yaygınlaştırmış, Misak-ı milli kararlarına öncülük etmiştir.

7-Balıkesir Kongresi (26-30 Temmuz)

Toplanış amacı ve aldığı kararlar bakımından bölgesel bir kongredir. Yunanlılara karşı mücadele etmek amacıyla toplanmıştır. Ege Bölgesindeki direnişin örgütlenmesinde etkili olmuş, padişaha bağlılık bildirilmiştir. Amasya genelgesini onaylamıştır.

8-Alaşehir Kongresi (15-25 Ağustos 1919)

Balıkesir ve Erzurum kongresi sonuçlarını görüşmek için toplanmıştır. Bölgesel nitelikte bir kongredir.

1-Amasya Genelgesi kararlarına uyulması onaylanmıştır.

2-Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı direnilecek, silahlanma, askere alınma gibi her türlü işlem yapılacaktı.

3-Gerekirse anlaşma devletlerinden de yardım istenecekti.

4-Sivas kongresi katılma konusunda kongre üyeleri pek olumlu düşünmemiştir.

9-Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919)

Amasya Genelgesinde alınan karar doğrultusunda Eylül’de çalışmalarına başladı.

Sivas kongresinde;

1-Vatanın bütünlüğü ve bağımsızlığının sağlanması konusunda, Erzurum kongresinde alınmış olan kararlar aynen kabul edildi.

2-Türk vatanının parçalanmasını önlemek için Anadolu ve Rumeli’de etkin olan direniş örgütleri “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirilmiştir.

3-Kongre Mustafa Kemal’in başkanlığında bir Temsil Heyeti seçerek çalışmalarını tamamladı. Temsil Heyeti’ne, kongre adına görev yapma yetkisi verildi.

4-Yayın yoluyla propaganda için İrade-i Milliye Gazetesinin çıkarılması kararlaştırılmıştır.

5-Padişah tarafından kapatılan Osmanlı Mebuslar Meclisinin toplanmasına çalışılacağı belirtilmiştir.

6-Batı Anadolu’da Kuvayi Milliye komutanlığına Ali Fuat Paşa getirilmiştir.

Önemi:

1-Ulusal derneklerin birleştirilmesiyle kuvvetlerin bir merkezden aynı amaç doğrultusunda yönlendirilmesi sağlandı.

2-Bağımsızlık için manda gibi isteklerden vazgeçilmiştir.

3-İstanbul’daki hükümetin tutumuna karşı kesinlikle cephe alınmış ve padişaha Meclis-i Mebusan’ı toplaması için baskıda bulunulmuştu.

4-Sivas Kongresi amacı, toplanış biçimi ve aldığı kararlarla ulusal bir kongredir.

5-Temsil Heyetini oluşturarak TBMM açılana kadar, Anadolu hareketini yürütme görevini üstlenmiştir.

6-Ali Fuat Paşanın atanmasıyla ilk kez yürütme gücünü kullanmıştır.

7-Taşıdığı özellikleriyle milli egemenliğin gerçekleştirilmesinde önemli bir adım atmıştır.

8-Sivas Kongresinde Temsil Heyetinin sayısı 16 kişiye çıkarılarak “Heyet-i Temsiliye vatanın Heyet-i Umumiyesini temsil eder.” kararı alındı.

10-Osmanlı Hükümetleri ve Temsil Heyeti

Mustafa Kemal İstanbul’da yasal bir hükümet kuruluncaya kadar Anadolu ile İstanbul’un resmi haberleşmesinin kesilmesini emretti. Hükümetle ilgili yazışmaların Sivas’taki Temsil Heyeti ile yapılmasını ilgililere bildirdi. Bunun üzerine fazla direnemeyen Damat Ferit Paşa, istifa etmek zorunda kaldı. 4 Ekim 1919’da yerine Ali Rıza Paşa atandı. Böylece Sivas Kongresinde öngörülen hedeflerden biri gerçekleşmiş oluyordu.

11-Amasya Görüşmesi (20-22 Ekim 1919)

Amasya Görüşmeleri İstanbul Hükümetinin temsilcileriyle Anadolu arasında geçmiştir. Şu konularda anlaşmaya varıldı.

1-Türk vatanının bağımsızlığı ve bütünlüğü korunacaktır.

2-Müslüman olmayan topluluklara siyasi egemenlik ve sosyal dengemizi bozacak nitelikteki haklar verilmeyecektir.

3-Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin hukuki varlığını İstanbul hükümeti tanıyacaktır.

4-Mebuslar Meclisi, Anadolu’da İstanbul hükümetinin uygun göreceği güvenilir bir yerde toplanacaktır. Milletvekili seçimi serbest ve müdahalesiz yapılacaktır.

Önemi:

1-İstanbul hükümetinin, Anadolu hareketini tanıdığını gösteriyor.

2-Mustafa Kemal, Temsil Heyeti’ni yeni bir devletin hükümetiymiş gibi Osmanlı Hükümetinin karşısında oturtmuş ve isteklerinin çoğunluğunu kabul ettirmiştir. Temsil Heyetinin hem nüfuzunu hem de güvenilirliğini artırmıştır.

3-O dönem kadar Anadolu’ya katılmakta tereddüt edenlerin kesin karar vererek, Anadolu hareketlerine katılmaları hızlanmıştır.

Belirtilen kararları İstanbul Hükümeti kabul etmedi.

12-Temsil Kurulunun Ankara’ya Gelmesi (27 Aralık 1919)

Meclise katılacak mebuslarla görüşmek üzere Ankara’ya giden Atatürk, bu arada Temsilciler Kurulu’nun Sivas’tan Ankara’ya taşınmasına karar verdi.

Ankara’nın merkez seçilme nedenleri:

1-Anadolu’nun her yeriyle haberleşme ve ulaşımın yeterli olması

2-İstanbul’a yakın olması, hükümet çalışmalarının kolayca izlenebileceği

3-Cephelere yakın olması, Kuvayi Milliye ile iletişim sağlayabilecek konumda olması

4-Ankara henüz işgale uğramamış güvenli bir konumdaydı.

Ankara ulusal mücadelenin merkezi oldu. Burada alınan kararlar yurdun her tarafında yankılanmaya, bağımsızlık savaşı da adım adım amacına ulaşmaya başladı.

13-Meclisi-i Mebusan’ın Açılması

Seçimler yapılıyordu. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin adayları her yerde kazanıyordu. Mustafa Kemal Erzurum milletvekili seçilmiştir.

Mustafa Kemal, Meclis-i Mebusan’dan Müdafaa-i Hukuk grubunun oluşmasını ve İstanbul’a gitmemesine rağmen kendisinin meclis başkanı seçilmesini istemiştir. Böylece Anadolu’daki ulusal hareketin Meclisi Mebusana egemen olduğu anlatılmış olacak ve Müdafaa-i Hukuk grubunun öncülüğünde yurdun kurtarılması için kararlar alınacaktı.

Meclis 12 Ocak 1920’de toplandı.

Mustafa Kemal başına getirilmemiş, Müdafaa-i Hukuk grubu yerine “Felah-ı Vatan” (Vatanın Kurtuluşu) grubu oluşmuştur. Reşat Hikmet Bey de meclis başkanlığına seçildi.

28 Ocak 1920’de “Misak-ı Milli” (Ulusal And) kabul edildi.

Not: Misak-ı Milli, Amasya Genelgesinden beri yapılan hazırlıkların, oluşan bilincin son Osmanlı Parlamentosu’nda benimsenmesidir.

Misak-ı Milli’nin kapsamı:

1-30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi imzalandığı andaki sınırlar esas alınarak kabul edilecektir. Düşman kuvvetlerinin işgali altında bulunan, çoğunluğu Arap olan yerlerin kaderi, ora halkının serbestçe vereceği karara bağlı kalacaktır.

2-Halkın oyu ile Anavatana katılan Kars, Ardahan, Artvin için gerekirse tekrar oylama yapılacaktır.

3-Batı Trakya’nın hukuki durumu, ora halkının serbestlikle beyan edeceği oya uygun olacaktır.

4-İstanbul ve Marmara her türlü tehlikeden uzak tutulursa, boğazların dünya ticaretine açılması mümkün olacaktır.

5-Azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki müslüman halkın haklarının korunması koşuluyla kabul edilecektir.

6-Milli ve ekonomik gelişmemizi sağlamak amacıyla, tam bir bağımsızlık sağlanması gerekir. Kapitülasyonlar kaldırılmalıdır. Bunlar kabul edilmezse barış yapmak imkansızdır.

Önemi:

1-Milli ve bölünmez bir Türk ülkesinin sınırları belirlenmiştir.

2-Kongrelerde belirlenen ulusal isteklerin Osmanlı Parlamentosuna yansımasıdır. Bu bakımdan Anadolu hareketinin ilk büyük siyasal zaferidir.

3-Kars, Ardahan, Artvin, Batı Trakya ve Arap topraklarında halk oylamasının yapılması önerilerek, tartışma konusu olan topraklarda, sorunların barışçı yollarla çözümünden yana olunduğu gösterilmiştir.

Misak-ı Milli’nin sonuçları:

1-Alınan kararlar, Anlaşma Devletlerini kızdırdı. İstanbul hükümetine karşı baskılarını artırdılar.

2-Ali Rıza Paşa hükümeti görevden ayrıldı, yerine Salih Paşa hükümet kurdu.

3-Kararın geri alınması için milletvekillerine baskı yaptılar. Milletvekillerini tutukladılar.

4-16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal ettiler.

14-İstanbul’un İşgali (16 Mart 1920)

Sonuçları:

1-İstanbul’dan kaçan milletvekilleri, asker, yazar ve memur Ankara’ya gelerek ulusal mücadeleye güç kattılar. TBMM’nin toplanması için haklı bir neden ve ortam hazırlandı.

2-Salih Paşa görevinden çekildi, yerine Damat Ferit Paşa tekrar atandı.

3-Osmanlı Mebuslar Meclisi padişah tarafından 11 Nisan 1920’de kapatıldı.

4-Kuvayi Milliye hareketine karşı Kuvayi İnzibatiye (Halifelik Ordusu) oluşturuldu.

5-Saltanat ve halifelik yanlıları bu kurumları kurtarabilmek için ulusal mücadeleyi desteklemeye başladılar.

6-Ulusal mücadeleye karşı bir fetva yayınlandı. (4 Mayıs 1920)

7-Bu işgalle beraber Osmanlı Devleti tarihe karıştı. Bu durum Lozan’da tüm devletlerce kabul edildi.

Not: Mustafa Kemal, İstanbul’un işgali üzerine ilk önlem olarak, bütün illere ve komutanlara gönderdiği telgraflarla, Hıristiyan halka karşı bir tepki olmamasını sağladı. İşgali İstanbul’daki elçilikler nezdinde protesto etti. İşgalci güçlerin yayınladığı bildirilerin de telgrafhanelerden geri çevrilmesini sağladı.

TBMM’nin Açılması (23 Nisan 1920)

TBMM 23 Nisan 1920’de Ankara’da kurulmuştur.

Bu meclisin temeli Erzurum kongresinde atılmış, Sivas kongresinde de Milli Meclis kurulması yolunda karar alınmıştır.

ü Meclisin açılmasıyla Temsil Kurulunun görevi sona ermiştir.

ü Kapatılan Meclis-i Mebusan’ın üyelerinden bir kısmı da yeni meclise üye olarak kabul edilmişlerdir.

ü Meclis başkanlığına Mustafa Kemal seçilmiş, onun teklifiyle Meclis aşağıdaki kararları almıştır.

1-Hükümet kurmak gereklidir.

2-Geçici bir hükümet başkanı tanımak ya da padişah vekili atamak doğru değildir.

3-Mecliste beliren milli iradenin yurdun alın yazısına doğrudan doğruya el koymasını kabul etmek temel ilkedir. TBMM’nin üzerinde bir kuvvet yoktur.

4-Yasama ve yürütme görevleri TBMM’ye aittir.

5-Meclis içerisinden seçilecek olan bir kurul, hükümet görevi görür. Meclis Başkanı da hükümet başkanıdır.

6-Padişah ve halife, baskı ve zordan kurtarıldığı zaman, meclisin koyacağı yasal kurallar uyarınca durumunu alır.

Kararların önemi:

1-“Hükümet kurmak gereklidir. maddesi ile Meclis kuruculuk niteliğinin bulunduğunu göstermiştir.

2-İkinci madde ile devamlılığını belirtmiştir.

3-“TBMM üstünde bir kuvvet yoktur. maddesi ile İstanbul hükümetinin hukuken yık saymış, millet iradesi hakim kılınmıştır.

4-TBMM önce yasama ve yürütme sonra da “gaflet, hıyanet” içinde bulunanlara karşı çıkarılan Hıyaneti-i Vataniye Kanunu ile yargı gücünü aldı. Buna “Güçler Birliği” ilkesi denir.

5-Bir ihtilal meclisidir. Millet iradesine dayandığı ve milli egemenlik ilkesini esas aldığı için demokratik karakterde ve yapıdadır.

6-İlk zamanlarda, ulusal birliğin bozulmasını önlemek, padişah ve halife yanlılarını da mücadeleye çekmek amacıyla TBMM bu kurumların durumlarını askıya almış ve her türlü tartışmanın dışında tutmuştur.

7-23 Nisan 1920’de açılıp, 1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine kadar görev yapan meclise I.TBMM denir.Hem millet egemenliğini geliştirmiş hem de Kurtuluş savaşını yönetmiştir.

ü I.Meclis inkılap olarak sadece saltanatı kaldırmıştır.

TBMM ile İstanbul Hükümeti Arasındaki Mücadele

TBMM ve Anadolu’da kurulan düzeni yıkmak isteyen Damat Ferit, amacına ulaşmak için her türlü yola başvurmuştur. Bunlardan birincisi halkı ayaklandırarak TBMM’yi güçsüz ve yetkisiz bir duruma düşürmek ve etkisiz kılmaktı. İkincisi ise, işgalci devletlerle hemen bir antlaşma yapmaktı. Böylece savaş hali sona ermiş sayılacak, halk yeni bir savaş için uğraşan Mustafa Kemal’i Takip etmeyecek ve çabaları boşa gidecekti.

TBMM’ye Karşı Ayaklanmalar

Doğrudan İstanbul Hükümetince Yürütülen Ayaklanmalar

ð Anzavur ayaklanması

ð Kuvayi İnzibatiye ayaklanması

İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletlerinin Kışkırtmasıyla Çıkan Ayaklanmalar

ð Bolu, Düzce, Hendek; Adapazarı ayaklanmaları

ð Yozgat ayaklanması

ð Afyon ayaklanması

ð Konya ayaklanması

ð Milli Aşireti ayaklanması

ð Azınlıkların çıkardığı ayaklanmalar

ð Kuvayi Milliye yanlısı olup saha sonra ayaklananlar

ð TBMM’nin Ayaklanmalara Karşı Aldığı Tedbirler

TBMM’nin Ayaklanmalara Karşı Aldığı Tedbirler

TBMM varlığını tehdit eden bu ayaklanmaların İstanbul hükümeti ve işgal devletleri tarafından çıkarıldığını biliyordu. Bu nedenle de önlemleri de bunlara yönelik almıştır.

a-İstanbul ile her türlü resmi ilişkilerin ve haberleşmenin kesilmesi

b-İstanbul hükümetinin tüm işlemlerin yok sayılması

c-Şeyhülislamın halkı kışkırtıcı nitelikteki fetvalarına karşılık, Ankara müftüsü (Rıfat Börükçü) nün gerçek vatan hainlerinin İstanbul hükümetinin başında bulunanlar olduğuna ilişkin fetvalarının yayınlanması

d-TBMM ayaklanmaları önlemek ve gücünü artırmak için 29 Nisan 1920’de Hıyanet-, Vataniye kanununu çıkarmıştır.

> TBMM, ulusu temsil üstün bir güç olduğundan, ona karşı ayaklananlar sözle bile olsa varlığını inkar edenler vatan haini sayılacak ve cezalandırılacaktı.

> İstanbul’dan gelen hiçbir evrak kabul edilmeyecek ve geri gönderilecektir. Buna uymayanlar vatan haini sayılacak ve cezalandırılacaktır.

Bütün bunlar, yeni bir devlet düzeninin kurulduğunun işaretleri olduğu gibi, İstanbul’un Ankara üzerindeki yıkıcı etkilerini silmeye yönelik tedbirlerdir.

> Ayaklananları yargılayıp cezalandırabilmek amacıyla TBMM milletvekilleri arasında seçilecek kişilerin oluşturduğu İstiklal Mahkemeleri kurulmuştur.

Ayaklanmaların bastırılmasında önemli rol oynayan İstiklal Mahkemeleri düzenli ordunun kurulmasında etkili olmuş, Meclis otoritesini sağlanmış, Cumhuriyet ilkelerinin yerleştirilmesinde de çok önemli rol oynamıştır.

Sevr Barış Antlaşması (10 Ağustos 1920)

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde yenen devletler, yenilen devletlere ağır koşullarda antlaşmalar imzalatırken, Osmanlı Devleti ile ateşkes antlaşması imzalamakla yetinmişlerdir. Ancak 10 Ağustos 1920’de Sevr Barış Antlaşması imzalanmıştır.

İtilaf devletlerinin aralarında anlaşmazlıklar olmasına rağmen bu antlaşmanın imzalanma nedenleri:

1-TBMM’nin açılması. Yeni Türk Devletinin kuruluşunun 30 Nisan 1920’de dünyaya duyurulması

2-Anadolu hareketinin güçlenmesi karşısında İstanbul hükümetinin varlığını sürdürebilmek amacıyla anlaşma devletleriyle hemen bir barış anlaşması imzalayarak Anadolu Hareketine son vermek istemesi

3-Anlaşma devletlerinin Anadolu hareketinin güçlenmesi üzerine kendi anlaşmazlıklarının bir kenara bırakmaları

4-İngiltere’nin desteklediği Yunan kuvvetlerinin 22 Haziran 1920’de Bursa-Uşak çizgisini aşarak Batı Anadolu’da işgallere başlaması, Trakya’yı işgal etmeleri üzerine Osmanlı yöneticilerinin telaşa düşmesi

Barış imzalanırsa; savaş sona erecek, halk rahat edecek, Mustafa Kemal de yalnız kalacaktı.

Osmanlı tarihinin kara lekesi olan Sevr Barış Antlaşması 10 Ağustos 1920’de Damat Ferit Paşa tarafından imzalandı.

Anlaşmanın koşulları

1-Boğazlar bütün devletlere daima açık olacak, Türklerin bulunmadığı bir komisyon tarafından yönetilecekti.

2-Ege Bölgesinin büyük bir bölümü ile Doğu Trakya Yunanlılara verilecekti.

3-Doğu Anadolu’da Bağımsız Ermenistan ve Kürdistan isimli iki devlet kurulacaktı.

4-Antalya ve Konya dahil İç Batı Anadolu İtalya’ya verilecekti.

5-Adana’dan Sivas’a kadar İç Anadolu Fransızlara ait olacaktı.

6-Osmanlı İmparatorluğuna bağlı Suriye, Irak, Arabistan Fransızlarla İngilizler arasında paylaşılacaktı.

7-İç güvenliği sağlamak için 50.000-70.000 kişilik ordu bulundurulabilecek ancak ağır silahlar olmayacaktı.

8-Ekonomik, adli ve mali kapitülasyonlar galip devletlerin çıkarına yeniden düzenlenecek, azınlıklara geniş haklar verilecekti.

9-Osmanlı Devleti anlaşmaya uymazsa, İstanbul elinden alınacaktı.

Özellikleri

ü Osmanlı Devletini fiilen sona erdirmiştir.

ü Osmanlı Devletinin imzaladığı son antlaşmadır.

ü Osmanlı parlamentosunun onayından geçmediği için Kanun-i Esasiye ters düşmüştür. Osmanlı Parlamentosu yurdunun parçalanmasına razı olmayarak Misak-ı Milliyi kabul etmişti. Padişah anlaşmayı imzalayarak milli iradeye de karşı geliyordu.

ü TBMM ve Türk halkı tarafından kabul edilmediği için yürürlüğe girmemiştir.

Sevr’e Karşı Tepkiler

Sevr Barışına TBMM’nin tepkisi çok daha büyük olmuştur.

1-TBMM, 19 Ağustos 1920’de yaptığı toplantıda, Sevr Barışını imzalayanları ve onaylayanları vatan haini ilan etmiştir.

2-Sevr Barışını kesinlikle tanımadığını tüm ilgili devletlere bildirmiştir.

3-Padişah ve Osmanlı yöneticilerinin vatan haini olduklarının anlaşılması halkın direnme gücünü kamçılamış ve ulusal mücadeleye katılım hız kazanmıştır.

İstiklal Mahkemelerinin Kurulması

Olağanüstü yetkiler taşıyan İstiklal Mahkemeleri Hıyaneti Vataniye Kanunu ile 18 Eylül 1920’de kurulmuştur.

1949’da İstiklal Mahkemelerinin kuruluşunu oluşturan kanun kaldırılmıştır.

Düzenli Ordunun Kurulması

Osmanlı İmparatorluğunda ordu gerilemiştir. Modern esaslara dayanan ordu II.Mahmut tarafından kuruldu. Kurulan bu ordu XIX. Yüzyıldaki yenilik hareketlerine öncülük etti. II.Meşrutiyet ordunun eseridir.

8 Kasım 1920’de TBMM ile kurulan devletin buyruğunda Ordu, tekrar örgütlendirilmiştir. Gücünü ulusal egemenlikten alan ordu Kurtuluş Savaşını başarıyla tamamlayacaktır.

Düzenli ordu kurulmasının sebepleri

1-Kuvayi Milliye birliklerinin askerlik yeteneğinden yoksun olması otorite altına alınamaması

2-Olumsuz çalışmaları sonucunda halkın, Kuvayi Milliye birliklerine güven duygusunun azalması

3-Yunan ilerleyişini durdurulamaması Batı Anadolu’nun büyük bir kısmının Yunanlıların eline geçmesi

Mustafa Kemal Paşanın TBMM’de yaptığı konuşmalar sonuç verdi. Batı cephesi yeni ordunun ihtiyaçlarına göre Çerkez Ethem birlikleri dışında yeni baştan düzenlendi. Güneyde Kuvayi Milliye birlikleri Fransızlara karşı başarılıydı. Buradaki birlikler düzen ve disiplin altına alındı.

Doğu Cephesi Ermeni Sorunu

1878 Berlin antlaşmasından sonra İngiltere ve Rusya’nın çıkarları doğrultusunda Ermeni ayaklanmaları başladı. Birinci Dünya Savaşı başlayınca Ruslar ülkelerinden getirdikleri Ermeni birliklerini Doğu Anadolu’da kullandılar. Osmanlı ülkesinde yaşayan Ermeniler de Rusların yanında yer almıştır. Doğu Anadolu’nun savunmasını zorlaştırdıkları için hükümet orada yaşayan Ermenileri bir başka yere göç ettirdi. (1915 Tehcir Yasası) Ermeniler Suriye ve Lübnan’a yerleştiler. Göç ettirilen Ermenilerin bir bölümü savaş hali, salgın hastalık ve asayişsizlik nedeniyle yaşamını yitirmiştir. Bu olay Ermeniler tarafından günümüze kadar kullanılmıştır.

Wilson ilkelerinden hareketle batılı devletler ABD’nin mandasında Doğu Anadolu’da bir Ermenistan devletinin kurulmasını kararlaştırmışlardı. Amerikan senatosunun Ermenilerin Doğu Anadolu’da çoğunlukta bulunup bulunmadığını incelemek üzere gönderdiği General Harbord’un araştırması sonucunda Ermenilerin azınlıkta olduğu ortaya çıktı.

Not: Birinci Dünya Savaşı sırasında yayınlanan Wilson ilkeleriyle ilk defa bağımsız bir Ermeni devletinden söz ediliyordu.

Sevr antlaşmasında Doğu Anadolu’da Ermeni devleti kurulması maddesi yer almıştır.

Ermenistan ile Savaş

TBMM açılmadan önce Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir, Ermeni saldırısını önlemek için gerekli tedbirleri alıyordu. TBMM açıldıktan Ermenistan saldırıları arttı. 1920 Haziranında TBMM Doğu cephesini kurdu. Komutanlığına da Kazım Karabekir getirildi.

1-Ermeniler durdurularak Doğu Anadolu’dan atıldı.

2-Batı Kuvayi Milliye birlikler Yunanlıların önünden çekiliyordu.

3-Ermeniler 1920 Kasım ayı sonunda TBMM’ye barış için başvurdular.

4-2-3 Aralık 1920’de Ermenilerle Gümrü Barışı imzalanmıştır. Barışa göre;

a-Ermenistan bugünkü Doğu Anadolu sınırlarımızı tanıdı. Kars ve çevresi Türklere verildi.

b-Ermenistan Cumhuriyeti Sevr Barışını geçersiz saydığını belirtiyordu.

c-TBMM Doğu Anadolu’da yaşayıp da oradan geç eden Ermenilerin diledikleri takdirde 3 yıl içinde geri gelip eski yerlerine yerleşebileceklerini kabul ediyordu.

d-Ermeniler Türkiye’ye karşı düşmanca davranamayacaklardı.

e-Buna karşılık TBMM Hükümeti Ermenistan’a diledikleri takdirde askeri ve siyasal yardım yapacaktı.

Önemi: TBMM’nin hem askeri hem de siyasal ilk başarısıdır.

Sonuçları:

1-TBMM Hükümeti Doğuda savaşı yürütmüş ve kazanmıştır. TBMM’nin varlığını kabul etmeyen Ermenistan bu tutumunu değiştirmiştir.

2-Sevr barışını tanımadıklarını belirten Ermeniler kendilerine verilmek istenen Türk toprakları iddialarında vazgeçmişlerdir.

3-TBMM içte ve dışta büyük saygınlık ve güç kazanmış, Doğu cephesi kapanmış buradaki güçler Batı cephesine kaydırılmıştır.

4-TBMM Gümrü Barışı ile uluslararası varlığını ilk kez kanıtlamakta, TBMM ile kurulan devletin varlığını daha da pekiştirmektedir.

5-Anlaşma metninde “Osmanlı Devleti” adı hiç geçmemekte TBMM’nin kurduğu devlet “Türkiye” adıyla belirtilmektedir.

6-Doğu cephesinin kapanması İç Anadolu’da ayaklanmalarla, Batı Anadolu’da Yunanlılarla, Güneyde Fransızlarla çarpışan birlikleri rahatlatmıştır.

Gümrü Barışından sonra Gürcistan ile de antlaşma yapıldı. Gürcistan’ın Mondros’tan sonra işgal ettiği Ardahan ve Artvin geri alındı. (23 Şubat 1921) Birkaç hafta sonra Batum’da bize geçti.

Not:Batum sonradan Rusya’ya bırakılacaktır.

Güney Cephesi

Mondros’tan sonra Adana, Antep, Maraş ve Urfa bölgelerine İngilizler girmiş daha sonra buraları Fransızlara bırakmışlardır. İşgaller üzerine Türk halkının direniş başlayınca buraları kendi güçleriyle tutamayacaklarını anlayan Fransızlar Mısır ve Suriye’den Ermenileri getirerek onları teşkilatlandırıp Ermeni intikam alayları ve polis örgütü kurmuşlardır.

Temsil Kurulu bölgedeki direnişi arttırmak ve halkı örgütlemek amacıyla bölgeye subaylar göndererek güneyde direniş cephesinin oluşmasını sağlamıştır.

Not: Düzenli ordu güneyde görev almamıştır. Yöre halkı bölgesel güçleriyle Fransız ve Ermenilere karşı koymuşlardır. Maraş’ta Kuvayi Milliye’nin oluşmasında Sütçü İmamın Antep’te ise, Şahin Bey’in rolü olmuştur.

Halkın yoğun direnişi sonucunda Maraş 2 Şubat 1920’de Urfa 10 Nisan 1920’de Fransız işgalinden kurtulmuştur. Antep on aylık bir savunmadan sonra teslim olmuştur.

Sakarya Savaşından sonra Ankara antlaşmasını imzalayan Fransa Hatay ve İskenderun dışında bölgeyi terketmiştir.

Batı Cephesinde Savaşlar ve Sonuçları

Batı cephesinde Yunanlılara karşı mücadele verilmiştir. Düzenli orduların kullanıldığı bu cephede kazanılan başarılar Kurtuluş Savaşının bitimine kadar etkili olmuştur.

Doğuda kazanılan başarılar, Güneyde Fransız ilerleyişinin yavaşlatılması ve pek çok kesimlerde durdurulması üzerine Kurtuluş Savaşı mücadelesi Batı cephesinde Türk-Yunan savaşına dönüştü.

Batı cephesi komutanlığına İsmet Paşa getirildi. Batı cephesinin güney kesimlerinde de Rafet Paşa görevlendirildi.

Yunanlılar, Ege Bölgesindeki rahat ilerleyişleri dolayısıyla Sevr Barışı ile kendilerine bırakılan yerlerle yetinmek istemiyorlardı. 1920 yılı sonlarında Yunanistan’da hem kral hem de hükümet değişmişti. Yeni kral “Megola İdea”yı gerçekleştirmek istiyor, bu nedenle Anadolu’da daha büyük parçayı almak istiyordu. Sevr’i mutlaka uygulatmak isteyen İngilizler de TBMM’ye gerekli baskıyı yapabilmek içim Yunanlıları yeni bir saldırıya kışkırtıyorlardı.

I.İnönü Zaferi: 6-10 Ocak 1921

Çerkez Ethem olayı:

Düzenli ordu birliklerinin batı cephesinde başlattıkları ilk askeri etkinlik Yunanlılara karşı değil Çerkez Ethem’e karşı oldu.

Ulusal ordu kurulmaya başlayınca Çerkez Ethem bundan hoşlanmadı. Ona göre kendisininki hareketli oynak birlikler geniş yetkilere sahip olmalı hem savaşmalı hem de bulundukları yöreleri yönetmeliydi. Kardeşleriyle beraber TBMM Hükümetini kötülemeye, yurdun kurtarılamayacağını açıkça belirtmeye başladı. Üzerindeki komutanları dinlemiyor, başına buyruk hareket ediyordu.

27 Aralık 1920’de Çerkez Ethem Kütahya yöresinde TBMM hükümetine karşı ayaklandı. Ordu Ethem kuvvetlerinin üzerine yürüyerek 29 Aralık günü Kütahya’ya girdi. Gediz’e çekilen Ethem ve kardeşleri 5 Ocak 1921’de Yunanlılara sığındı.

Yunanlılar I.İnönü Savaşıyla

1-TBMM Hükümeti ordusunun güçlenmesini ortadan kaldırmak

2-Eskişehir’i ele geçirip karargah olarak kullanmak

3-Çerkez Ethem’e yardım etmek

4-Yunan ordusun gücünü İtilaf devletlerine göstererek yardımlarını sağlamak

istiyorlardı.

Batı cephesi komutanı İsmet Paşa emrindeki Türk kuvvetleri İnönü’de yapılan savunma savaşı sonucunda başarılı oldu. Yunanlılar geri çekildi.

Sonuçları:

1-Düzenli ordunun Batı cephesindeki ilk başarısıdır.

2-Bu savaş, ulusal kurtuluş heyecanını kamçılamış ulusun tek amaç etrafında birleşmesine yardımcı olmuştur.

3-Düzenli orduya duyulan güveni artırmış, orduya katılım hızlanmıştır.

4-Yenilen Yunan ordusu Eskişehir’den çekilmek zorunda kalmıştır.

5-Anlaşma devletleri arasındaki anlaşmazlık su yüzüne çıkmıştır.

Siyasal sonuçları:

6-Londra konferansı toplanmıştır. Konferansa Osmanlı hükümeti ile TBMM Hükümeti de çağırıldı. Anlaşma devletleri, iki hükümet arasında rekabet yaratmak, bölücülük yapmak istiyorlardı.

Konferansta sunulan ortak öneri, Sevr Barışının biraz değiştirilmiş biçimiydi, kabul edilemezdi.

Sevr Barışının bazı hükümlerinin tartışma konusu yapılabilmesi ve şimdiye kadar Anadolu’yu tanımayan batılı devletlerin barış kurulumuzu kabul etmeye razı olmaları önemlidir.

7-Doğu cephesinde kazanılan zafer Moskova Antlaşması görüşmelerine yol açmıştır. I.İnönü başarısı Rusların o güne kadar izledikleri ihtiyatlı siyasetten vazgeçerek 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşmasını imzalamasına neden oldu.

Moskova antlaşmasına göre:

> Rusya Sevr Barışını tanımıyor

> TBMM hükümetine her türlü yardım ve destek sağlamayı yükümleniyordu.

Not: I.İnönü zaferi, TBMM’nin dünyaya açılmasını sağlamıştır.

Yeni Devletin İlk Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye)

1920 yılı sonlarında hazırlanmaya başlanan Anayasa I.İnönü zaferinden sonra tamamlanarak 20 Ocak 1921’de yürürlüğe girdi.

1-Ulusal egemenliği pekiştirmektedir.

2-Yönetim esasını güçlerbirliği ilkesinde bulunmaktadır. Yürütme, yasama ve yargı yetkisi TBMM’de toplanmıştır.

3-Yeni bir devletin kuruluşunu hukuki ve siyasi yönden belgelemiştir. Bir geçiş dönemi ve uyum anayasasıdır.

4-Başkansız bir Cumhuriyet yönetiminin kurulmasını sağlamış, ulusal birliği bozmamak ve kamuoyunun hazır olmaması nedeniyle devletin yönetim biçimini belirtmemiştir. Demokratik ve ihtilalci bir karaktere sahiptir.

5-Devletin resmi dinini belirmemiştir.

Not: Birinci TBMM’nin dayandığı ulusal egemenlik ilkesiyle Kanun-i Esasi çeliştiği için, Birinci TBMM’nin varlığını yasal hale getirmek ve yeni devletin dayandığı temel ilkeleri belirlemek amacıyla Teşkilat-ı Esasi ilan edilmiştir.

Afganistan Antlaşması (1 Mart 1921)

Bir dostluk antlaşmasıdır.

Londra Konferansı (23 Şubat-12 Mart 1921)

Toplanma nedeni: I.İnönü Savaşından sonra aralarında anlaşmazlıklar başlayan İtilaf devletlerinin Fransa ve İtalya’nın baskısıyla Londra’da biraraya gelerek Sevr Barışının koşullarını biraz hafifleterek Türk halkına kabul ettirmek

TBMM’nin konferansa katılma nedenleri:

1-Anlaşma devletlerince yapılan “Türkler barış görüşmelerine katılmayarak savaşı sürdürüyorlar” propagandasını çürütmek

2-TBMM’nin ve Türk ulusunun haklı davasını Dünya kamuoyuna duyurmak ve Türk ulusunun yasal temsilcisinin TBMM olduğunu göstererek, hukuksal varlığını kanıtlamak

Önemi:

Türk ulusunun haklı davası dünya kamuoyuna duyurulmuş, İtilaf devletleri TBMM’nin varlığını ilk kez tanımışlardır.

Moskova Antlaşması (16 Mart 1921)

Önemi:

1-Osmanlı Devleti ve Çarlık Rusya’sının sona erdiği belgelenmiştir.

2-Misak-ı Milli sınırlarımız Sovyet Rusya tarafından kabul edilmiştir.

3-İlk büyük bir devlet TBMM’yi ve onun kurduğu düzeni tanımıştır.

4-TBMM ile Sovyet Rusya ilk siyasi ilişkilerini kurmuş ve İtilaf devletlerine karşı güç birliği sağlanmıştır.

Not: 12 Mart 1921’de İstiklal Marşı kabul edilmiştir.

II.İnönü Zaferi (31 Mart-1 Nisan 1921)

23 Mart’ta eskisinden daha güçlü Yunan birlikleri İnönü-Afyon yörelerine saldırıya geçtiler. Kanlı çarpışmalar sonucunda Yunanlılar gene ilerleyemediler.

Sonuçları:

1-Batı cephesi komutanı İsmet Paşa komutasındaki Türk ordusu karşısındaki Yunan ordusu yenilerek Afyon Bozöyük çizgisinin gerisine çekildi.

2-Türk ordusunun morali yükseldi.

3-İsmet Paşa generalliğe getirildi.

4-İtalya kuvvetlerini Anadolu’dan çekme kararı aldı.

Not: Türk ordusu geriye çekilen Yunanlıları dağıtabilmek için 15 Nisan’a kadar, özellikle Aslıhanlar ve Dumlupınar yörelerinde çarpıştılarsa da I. ve II. İnönü savaşlarında güçsüz düştüğü için amacına ulaşamadı.

Kütahya-Eskişehir Savaşları (10-24 Temmuz 1924)

Yunanlılar, İnönü’den Afyon dolaylarına kadar uzanan geniş bir cepheden saldırıya başladılar. Türk ordusu ufak çarpışmalarla geriye çekilmeyi uygun buldu. 24 Temmuz’a kadar geri çekilme tamamlandı. Eskişehir, Afyon, Kütahya Yunanlıların eline geçti. Türk ordusu Sakarya ırmağının doğusuna çekildi.

Sonuçları:

1-Afyon, Kütahya ve Eskişehir kaybedildi, Yunanlılar Ankara’yı tehdit etmeye başladılar.

2-İnönü zaferlerinin doğurduğu iyimserlik ortadan kalktı.

3-Mustafa Kemal TBMM’den yetkileri üç aylığına kendisine vermesini istemiş ve 5 Ağustos 1921’de Başkomutanlık kanunuyla isteği yerine getirildi.

Erzurum Kongresi öncesi askerlik görevinden istifa eden Mustafa Kemal, görevine yeniden dönmüştür.

4-Mustafa Kemal Başkomutanlık kanununun kendisine verdiği yetkiyle ordunun ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla Tekalif-i Milliye emirlerini (Ulusal yükümlülük buyruklarını) yayınlamıştır. (7-8 Ağustos 1921)

Sakarya Meydan Savaşı (23 Ağustos-12 Eylül 1921)

Ankara’yı ele geçirmeyi planlayan Yunanlılar, 14 Ağustos 1921’de yeniden ilerlediler. 23 Ağustos’ta Sakarya ırmağına geldiler. Irmağın doğusunu geçip, Polatlı, Haymana ve Çaldağı yörelerinde asıl çarpışmalar oldu.

Hazırlıklarını tamamlayan Mustafa Kemal, kurmaylarıyla görüştükten sonra orduya “Savunma bir çizgi üzerinde değil bir yüzey üzerinde yapılacaktır. O yüzeyde bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı yurttaş kanı ile sulanmadıkça bırakılamaz. Küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana cephe kurarak savaşa devam eder. Yanlarındaki birliklerin çekilmek zorunda olduğunu gören birlikler, onlara bağlı olmaz. Bulunduğu yerde sonuna kadar direnmeye mecburdur.” buyruğunu verdi.

> Mustafa Kemal bu buyruğu ile savaşın planını açıklamıştır. Savunmaya yönelik bir plandır.

> Sakarya savaşında Genelkurmay başkanı Fevzi paşa ile Batı cephesi komutanı İsmet paşa de görev aldı.

Düşmanının ileri hareketi durduruldu. 13 Eylül’de düşman Sakarya’nın doğusundan temizlendi.

Sonuçları:

İç siyasetteki sonuçları:

1-Yunan ordularının saldırı gücü kırılmış, savunma yapmak zorunda bırakılmıştır.

2-Düşman II.Viyana bozgunundan bu yana ilk defa geri püskürtülmüş, Türk orduları saldırı gücüne ulaşmıştır.

3-TBMM Mustafa Kemal’e gazilik ünvanını ve mareşallik rütbesini vermiştir. (19 Eylül 1921)

4-Devlet Anadolu’da kesin egemenlik kurmuştur.

Dış siyasetteki sonuçları

1-Anlaşma devletleri arasında sürdürülen dayanışma sona erdi. Fransa ile İtalya İngiltere’den iyice koptu.

2-İtalya, kuvvetlerini Anadolu’dan çekti, işgal ettiği toprakları boşalttı.

3-İtilaf devletleri TBMM’ye ateşkes ve barış önerileri sundular.

4-Sovyet Rusya’nın egemenliği altına giren Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan Cumhuriyetleri adına Sovyet Rusya 13 Ekim 1921’de TBMM hükümeti ile Kars Antlaşmasını imzaladı.

Böylece doğu sınırı kesin güvenlik altına alındı. Ermeni sorunu kesin çözüldü. Sovyet Rusya ile imzalanan son ve kesin sınır belirlemesidir.

5-TBMM ile Fransa arasında Ankara Antlaşması imzalandı. (20 Ekim 1921) Bu antlaşmayla

a-Türkiye ile Fransa arasında savaş sona ermiş, Hatay-İskenderun dışında bugünkü Suriye sınırı belirlenmiştir.

b-İskenderun bölgesi (Hatay) Fransızlarda kalacak, fakat çoğunluğu Türk olan yöre halkı kültür alanında serbestliğini koruyacak, Türkçe resmi dil olacaktır.

c-İki ay içinde Fransa Anadolu’daki askerlerini geri çekecektir.

d-9.maddeye göre, Süleyman Şah’ın türbesinin bulunduğu “Caber Kalesi” Türk toprağı sayılmış, burada asker bulundurmak, bayrak çekmek hakkı Türkiye’ye verilmiştir.

Önemi:

1-Fransa TBMM’nin kurduğu devleti ve Misak-ı Milliyi tanımıştır.

2-Irak’a kadar olan güney sınırımız güvenceye alınmıştır.

3-Anlaşma devletleri arasında birlik çözülmüştür.

4-Güney cephesindeki birlikler batı cephesine kaydırılmıştır.

5-Hatay’da özel bir yönetimin uygulanması, burasının Türk toprakları olduğunun Fransa tarafından kabul edildiğini gösterir.

6-Yunanların savunduğu Megalo İdea düşüncesi sona ermiştir.

Not: Kurtuluş Savaşı içinde son savunma savaşıdır. Anadolu’nun Türk yurdu olduğu bir kez daha belgelenmiştir. İngilizler Yunanlılardan desteğini çekmişlerdir. Kurtuluş savaşı artık salt bir Türk-Yunan mücadelesi durumunu almıştır.

Büyük Taarruz (26 Ağustos-18 Eylül 1922)

Mustafa Kemal bütün ordu birliklerine saldırı emri vermiştir. Saldırı planı, Yunan birliklerini bir baskınla çevirme ve yok etmedir. Saldırı 26 Ağustos 1922’de Türk topçularının atışlarıyla başlatılmıştır.

30 Ağustos günü doğrudan doğruya başkomutan tarafından yönetilen bir meydan savaşı sonucunda, kuşatılan Yunan ordusunun asıl büyük kuvvetleri yokedildi. Kaçan Yunan askerleri takip edilerek 2 Eylül’de Uşak, 9 Eylül’de İzmir, 11 Eylül’de Bursa düşman işgalinden kurtarılmış, 18 Eylül’de tüm Batı Anadolu düşmandan tamamen temizlenmiştir.

Sonuç:

Büyük Taarruzun başlayıp gelişmesinden sonra, 18 Eylül gününe kadar süren izleme hareketleriyle Anadolu’daki Yunan varlığı yok olmuş, TBMM orduları onurlu, görkemli bir zafer kazanmışlardır. Sıra şimdi İstanbul’un, Boğazların ve Doğu Trakya’nın kurtarılmasına gelmiştir.

Çünkü;

s Doğu Trakya’da Yunanlılar vardı.

s İzmir ve Çanakkale bölgesinde boğazları koruyan İngiliz birlikleri vardı.

s İstanbul Anlaşma devletlerince işgal altında tutuluyordu.

Mudanya Ateşkes Antlaşması (1 Ekim 1922)

1-Türk ve Yunan orduları arasındaki çarpışmalar durdurulmuş, ateşkes sağlanmıştır.

2-Doğu Trakya’yı Yunanlılar 15 gün içinde boşaltacak.

3-Yunanlıların Doğu Trakya’dan çekilmeleri sırasında, boşaltılan yerler ilk önce Anlaşma devletleri temsilcilerine, sonra da Türk memurlarına bırakılacak, bu işler en geç 30 gün içinde bitirilecektir.

4-Kesin boşalma olunca, Doğu Trakya’dan yabancı kurullar uzaklaşacak, sadece Meriç’in batısında güvenlik için bir miktar Anlaşma devletleri birlikleri, barış imzalanıncaya kadar bulunacaklardır.

5-Türk ordusu barış antlaşması imzalanıncaya kadar Çanakkale ve Kocaeli yarımadasında belirtilen çizgide duracak, Doğu Trakya’ya asker geçirmeyecektir.

6-Barışa kadar TBMM hükümeti 8000 jandarma erini Doğu Trakya’da tutabilecektir.

7-İstanbul’da ve Boğazlarda Anlaşma devletlerinin birlikleri barış imzalanıncaya kadar varlıklarını sürdüreceklerdir. (İçinde Yunanlılar yoktur.)

Ateşkes antlaşması 15 Ekim de yürürlüğe girdi ve uygulanmaya başlandı.

Önemi:

1-Ateşkes görüşmelerinin ağırlık noktası Doğu Trakya’nın boşaltılması, ilke ise, bu vatan parçasının TBMM hükümetine teslimidir.

2-Türk yurdu Yunanlılardan temizlenmiştir.

3-İtilaf devletleri bu antlaşmayı imzalamakla yeni Türk devletinin varlığını resmen kabul etmişlerdir.

4-Türk Kurtuluş Savaşı bütün dünyada kabul edilmiştir.

Not: Mudanya Ateşkes antlaşması geçici bir düzenlemedir. Barış sağlanıncaya kadar silahların bırakılmasını ister. Boğazlar ve İstanbul henüz Anlaşma devletlerinin denetimindedir.Doğu Trakya’da askeri varlığımız sınırlıdır.

Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)

Nedenleri:

1-TBMM’nin kazandığı başarıdan pay isteyen İstanbul hükümetinin haksızlığının vurgulanmış, bir ülkede iki ayrı hükümetin yaşayamayacağı gerçeği anlaşılmıştır.

2-23 Nisan 1920’de kurulan TBMM’nin ulusal egemenlik ilkesine dayanması, saltanatın da ulusal egemenlik ilkesine ters düşmesi

3-Padişah ve İstanbul hükümetinin Kurtuluş savaşı boyunca ulusal hareketi bölmeye çalışması

4-İtilaf devletlerine karşı kesin zaferin kazanılması

5-27 Ekim 1922’de Anlaşma devletleri, İsviçre’nin Lozan kentinde bir barış konferansı düzenlediklerini bildirerek, TBMM hükümetiyle beraber İstanbul hükümetini de konferansa çağırmışlardır.

Sorunun kökten çözülmesi için TBMM’nin kararıyla 1 Kasım 1922 tarihinde saltanat ve halifeliği birbirinden ayıran ve saltanatı kaldıran kanun kabul edilmiştir.

Önemi:

1-Saltanatın kaldırılmasıyla millet egemenliğinin önündeki engel kaldırıldı. Osmanlı saltanatı sona erdi. Cumhuriyet yönetimine geçiş süreci hızlandı.

2-Halifeliğin devlet başkanı özelliği ve siyasi gücü elinden alınmış, halife sembol durumuna düşürülmüştür.

3-Anadolu’daki hükümet İstanbul’a tamamen hakim olmuştur.

Lozan Barış Antlaşması (24 Temmuz 1923)

İsmet Paşa başkanlığındaki Türk heyetinin amacı; Misak-ı Milli sınırları içinde bağımsız bir Türk devletinin kurulacağını göstermek ve ulusal egemenliğimizi sınırlayıcı koşulları ortadan kaldırmaktır.

Lozan görüşmeleri, Osmanlı borçları, Türk-Yunan sınırı, boğazlar, kapitülasyonlar, azınlıklar ve savaş tazminatı konularında anlaşma sağlanamadığı için kesilmiş, 4 Şubat 1923’de Türk heyeti Ankara’ya dönmüştür. Savaşı sürdürme ihtimaline karşılık hazırlık yapıldı. İtilaf devletlerinin isteği üzerine, 23 Nisan 1923’te görüşmelere yeniden başlandı. 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış antlaşması imzalandı.

Sınırlar:

1-Suriye sınırı: Fransa’yla imzalanan Ankara antlaşmasıyla belirlenen sınır kabul edildi.

2-Irak sınırı: Musul üzerinde anlaşmaya varılamadı. Çözümü 9 ay içinde İngiltere ve Türkiye arasında dostça olacak

3-Batı sınırı: Mudanya Ateşkes antlaşmasıyla belirlenen şekilde kabul edildi. Bozcaada ve Gökçeada Türkiye’ye verildi. Balkan savaşları sonunda kaybedilmiş adalardan Türk sınırına yakın olanlarda asker bulundurulmayacaktır. (Midilli, Sakız, Nekarya, Sisam)

Kapitülasyonlar, tüm sonuçlarıyla birlikte kaldırılmıştır.

Azınlıklar:

1-Bütün azınlıklar Türk uyrukludur.

2-Doğu Trakya ile Anadolu’daki Rumlarla, Yunanistan’daki Türkler değiştirilecektir.

3-İstanbul’un yerlisi Rumlarla Batı Trakya’daki Türkler bu değişimin dışındadır.

Devlet borçları, Osmanlı Devletinden ayrılan diğer devletlerle Türkiye arasında paylaştırılmış, Türkiye’ye düşen bölümü kağıt para esasına göre düzenli taksitlere bağlanmıştır.

Boğazlar:

1-Boğazlar Türkiye’ye geri verilmiştir.

2-Boğazların her iki yakası askerden arındırılmıştır.

3-Boğazların yönetimi Milletler cemiyetinin denetiminde başkanı Türk olan bir uluslararası komisyona bırakılmıştır.

Savaş tazminatı: Yunanistan’dan Karaağaç ve yöresi alınmıştır.

Lozan Antlaşmasının Önemi:

1-Lozan barışı ile Osmanlı devletinin hukuken sona erdiği resmen kabul edilerek, yeni Türk Devletinin varlığını bütün dünyaya kabul ettirmiştir.

2-Ermeni iddiaları tarihe gömülmüştür.

3-Yeni Türk Devleti gerçekleştirmeyi düşündüğü düzenleme ve inkılaplar için barış ortamına kavuşmuştur.

4-Bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi sınırlandıran bütün pürüzler ortadan kaldırılmıştır.

Lozan antlaşması Birinci Dünya Savaşını sona erdiren son barış antlaşmasıdır.

İzmir İktisat Kongresi (18 Şubat 1923)

Ekonomik kalkınma için ortak amaçlar belirlemek ve bu amaçları gerçekleştirecek yöntemleri araştırmak ve saptamak amacıyla İzmir’de toplanmıştır.

Temel fikri ekonomik bağımsızlık olan Misak-ı İktisadi (Ekonomik and) kabul edildi. “Devletçilik” ilkesinin uygulanması ön plana çıkmış, milli ekonomi ilkesi kabul edilmiştir.

Cumhuriyet Dönemi

23 Nisan 1920’de kurulan Birinci TBMM, zafer kazanılıncaya kadar dağılmama kararı almıştı.

1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar verildi.

Mustafa Kemal planladığı İnkılapları gerçekleştirecek bir siyasal örgüt kurma gereği duyuyordu. 9 Ağustos 1923’te ilk siyasal parti Halk Fırkası adı altında kuruldu. Parti Cumhuriyetin ilanından sonra Cumhuriyet Halk Partisi adını aldı.

Halk partinin kurulmasıyla Mustafa Kemal seçimlere yeni bir kadro ile girdi. 11 Ağustos 1923’te II.TBMM açıldı. Belli başlı inkılap hareketlerinin yasaları bu mecliste çıkarılmıştır, siyasal bunalımlar bu meclis tarafından giderilmiştir. 24 Temmuz 1923’te imzalan Lozan Barışı, 23 Ağustos 1923 tarihinde onaylanarak yürürlüğe girdi. İstanbul’un kurtuluşu 2 Ekim 1923, Ankara’nın başkent oluşu 13 Ekim 1923 bu devrededir.

II.TBMM 1 Ekim 1927 yılına kadar çalışmıştır. İkinci dönem meclise İnkılap Meclisi denir.

Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)

29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı seçildi. İlk cumhuriyet hükümetini kurma görevi Cumhurbaşkanı tarafından İsmet Paşaya verildi. TBMM başkanlığına Fethi Okyar seçildi.

Cumhuriyetin ilanıyla, Atatürk ilkelerinden Cumhuriyetçilik ilkesi uygulama alanına geçer. Demokratikleşme yolunda önemli bir adım atıldı.

Halifeliğin Kaldırılması ( 3 Mart 1924 )

1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılmasıyla, halifelik makamına TBMM Abdülmecid Efendiyi getirmişti.

3 Mart 1924’te çıkarılan bir yasa ile halifelik kaldırıldı. Aynı kanunla Osmanlı ailesi üyelerinin de yurt dışına çıkarılmaları, ileride saltanat ve halifelik iddiasında bulunmamaları için kabul edildi.

Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin birleştirilmesi) Kanunu kabul edildi.

Laik ve çağdaş bir toplum yaratılmasında siyası alanda yapılan bir temel inkılaptır.

1924 Anayasası ( 20 Nisan 1924)

Özellikleri:

1-“Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletine aittir.” maddesi ile milli egemenlik kesinleşmiştir. Ulusal egemenliğin bölünmez ilkesi kabul edilmiştir.

2-“Yürütme görevini” hükümete bırakmakla 1924 Anayasası 1921 Anayasasından ayrılmaktadır.

3-Birinci maddeye göre “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Bu madde ile yönetimin adı Anayasada yer almıştır.

4-İkinci maddede, “Türk Devletinin dini İslam, dili Türkçe, başkenti Ankara olduğu belirtilmiştir.

***1937’de Laiklik ilkesi Atatürk’ün diğer ilkeleriyle birlikte Anayasaya alınmıştır.

Partiler ve Çok Partili Döneme Geçiş

1-Halk Fırkası ( 9 Ağustos 1923 )

2-Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ( 17 Kasım 1924 )

Şeyh Sait İsyanı ( 13 Şubat 1925 )

13 Şubat 1925’de Diyarbakır, Elazığ, Bingöl yörelerinde ayaklanma başlamış ve kısa sürede yayılmıştır. Fethi Okyar hükümeti ayaklanmayı bastıramayınca görevinden ayılmıştır. İsmet Paşa (İnönü) yeni hükümeti kurarak önlemler almıştır.

Sonuçları:

1-Diyarbakır, Elazığ ve Bingöl yörelerinde kısmi seferberlik ilan edilmiştir.

2-İhanet-i Vataniye kanununa ek olarak, Takrir-i Sükun yasası çıkarılmış, kurulan İstiklal mahkemelerinde suçlular yargılanmıştır.

3-Terakkiperver partisi isyanda parmağı olduğu gerekçesiyle kapatılmıştır.

4-Türkiye Musul’daki haklarından bir süre vazgeçmek zorunda kalmıştır.

1926 yılında yapılan antlaşma ile Musul İngiliz mandası altında Irak’a verilmiştir.

Not: Ayaklanma, çok partili düzenin henüz uygulanamayacağını gösterdiği gibi Musul’un kaybedilmesine neden olur. Yeniden tek partili düzene geçilerek 1925-1930 yılları arasında önemli inkılaplar gerçekleştirilmiştir. Laik düzeni yıkmak isteyen ilk büyük ayaklanmadır.

Mustafa Kemal’e Suikast Girişimi ( 18 Haziran 1926 )

Serbest Cumhuriyet Fırkası ( 12 Ağustos 1930 )

Menemen Olayı (23 Aralık 1930 )

Menemen’de halk ayaklandırıldı. Ayaklanmayı bastırmak isteyen yedek subay Kubilay öldürüldü. Ordu duruma el koydu.

Laik Cumhuriyet yönetimini yıkmaya çalışan ikinci büyük isyan hareketidir.

İnkılapların Gelişimi-Devlet ve Toplum Kurumlarının Laikleşmesi

Din-Devlet İlişkilerinin Aşamaları

(Hukukta Laikliğe Geçiş)

1-Saltanatın kaldırılması (1 Kasım 1922)

2-Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924)

3-Şer’iye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılması (3 Mart 1924)

4-Tevhid-i Tedrisat kanununun kabulü (3 Mart 1924)

5-Tekke ve zaviyelerin kapatılması (30 Kasım 1925)

6-Kılık kıyafetin düzenlenmesi (25 Kasım 1925)

7-Türk Medeni kanununun kabulü (1926)

8-Kadınlara siyasal hakların verilmesi (1934)

9-1928’de Anayasada laiklikle bağdaşmayan hükümler kaldırıldı.

Medeni kanun 17 Şubat 1926’da kabul edilerek, 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girdi.

Türk kadınları 1930’da Belediye seçimlerine katılma, 1934’te milletvekili seçme ve seçilme haklarını elde etti.

Cumhuriyet Döneminde Eğitim Alanındaki Gelişmeler

1-Tevhid-i Tedrisat kanunu kabul edildi.(3Mart 1924)

2-Yeni Türk Harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)

3- 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu.

Eğitim Politikası ve Eğitimde Uygulanacak İlkeler

Eğitimde belirlenen hedeflere ulaşmak için izlenen yol eğitim politikasını oluşturur. Atatürk’e göre, eğitim ve öğretim ulusal ve çağdaş olmalıdır. Milli Eğitim politikası belirlenirken, Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel ilkeler göz önünde bulundurulur. Eğitimde uygulanacak ilkeler:

a-Cumhuriyetçilik: Cumhuriyetin en iyi yönetim biçimi olduğu öğretilip benimsetilmeden, onun korunması ve geliştirilmesi sağlanamaz.

b-Milliyetçilik: Türk ulusunu sevmeyi, vatanı ve ulusu her şeyin üzerinde tutmayı, aynı tarihten geldiğimizi öğretir.

c-Halkçılık: Eğitimin yaygınlaştırılmasına ve fırsat eşitliğine yer verir.

d-Laiklik: Fikri hür vicdanı hür gençler yetiştirilmesi

e-Devletçilik: Milli Eğitim etkinliklerinin planlanmasını, yönlendirilmesini ve denetlenmesini devlet hizmetleri arasında sayar.

f-İnkılapçılık: Eğitim sisteminin, devamlı olarak toplumun ihtiyaçları ve çağın gereklerine göre geliştirilmesi

Toplumsal Yaşayışın Düzenlenmesi

ü 30 Kasım 1925’te çıkarılan bir kanunla, tekke, türbe ve zaviyeler kapatıldı.

ü 25 Kasım 1925’te Şapka giyilmesi hakkındaki kanun kabul edildi. Kıyafette değişiklik şapka konusunda yapıldı.

ü 26 aralık 1925’te Miladi takvim kabul edildi.

ü 1 Nisan 1931’te ölçü birimleri değiştirildi.

ü 21 Haziran 1934’te Soyadı kanunu kabul edildi.

Ekonomik Alanda Gelişme

ü 17 Şubat 1925 Aşar vergisi kaldırıldı.

ü 1926’da Kabotaj kanunu kabul edildi.

ü 1926’da Teşvik-i Sanayi kanunu çıkarıldı.

ü 1933’de I.Beş Yıllık plan hazırlandı.

Türkiye Cumhuriyetinin Dış Siyaseti

Milletler Cemiyetine girişimiz (18 Temmuz 1932)

Balkan Antantı (9 Şubat 1934)

Montrö Sözleşmesi (20 Temmuz 1936)

Sadabat Paktı (9 Temmuz 1937)

Hatay’ın Anavatan katılması (29 Haziran 1939)

Atatürk İlkeleri

Atatürkçü dünya görüşünün temelini oluşturan altı ilke 5 Şubat 1937’de “Türkiye Devleti Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçı”dır ifadesiyle Anayasaya girdi.

a-Temel İlkeler

1-Cumhuriyetçilik:

Doğrudan doğruya ulus egemenliğine dayanan, yöneticileri halkın oyu ile belli bir süre için seçilen devlet biçimine cumhuriyet denir.

ü Cumhuriyetçilik ilkesi temel ilkelerin başında gelir. Atatürk’ün ödün vermediği temel iki ilkeden birisidir. (Cumhuriyetçilik-Laiklik)

ü Devletimizin temel yapısını ve biçimini belirleyen ilkedir.

ü Cumhuriyette son söz ulusça seçilmiş meclisindir.

ü Ulusun yönetimi, belirli sınıfların, ailelerin ve toplumsal grupların eline bırakılamaz.

ü Cumhuriyet, demokrasi içinde işleyen en ideal rejimdir.

ü Cumhuriyetin korunması gelecek kuşaklara emanet edilmiştir.

2-Milliyetçilik (Ulusçuluk):

ü Bu ilke Atatürkçü anlamda İmparatorluk, Osmanlılık, ümmetçilik anlayışlarına karşı belirlenmiş ve önerilmiştir.

ü Atatürk; Misak-ı Millinin temellerini oluşturan fikirleri 1907’de ortaya atmış, imparatorluğun dağılacağını, temeli Türk olan devletin kurulmasının ve çizilecek sınırlar içinde korunmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyordu.

ü Kurtuluş Savaşı, bütün kurumlarıyla bir önceki devletten farklı, milliyetçi bir Türk devleti kurmak için yapılmıştır.

ü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk dili konuşan, Türk kültürü ile yetişen ve Türk fikrini benimseyen her bireyi Türk olarak kabul etmektedir.

ü Çağdaş olmayı kabul eden bu ilke, ulusu din ve mezhep farklılıkları ile bölmek isteyen her davranışın karşısındadır.

ü Ülkenin öz kaynakları, sanayi ve ticaretiyle kalkınmasını öngörür.

ü Atatürk’ün milliyetçilik ilkesi birleştirici ve bütünleştiricidir.

ü Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı vatanın bütünlüğünü ve ulusun bağımsızlığını her şeyin üstünde tutar.

ü İnsana ve insanlığa değer verir. Barışçıdır, insancıldır, ırkçılığı reddeder.

Atatürk milliyetçiliğinde, milli birlik ve beraberliği güçlendiren unsurlar:

a-Milli Eğitim

b-Misak-ı Milli

c-Dil, tarih, kültür ve amaç birliği

d-Milli Kültür

e-Türklük şuur ve manevi değerler

3-Halkçılık:

Bir ulusu oluşturan çeşitli mesleklerin ve grupların içinde yer alan insanlara halk denir.

Halkçılık ilkesi cumhuriyetçilik ve milliyetçilik (ulusçuluk) ilkelerinin doğal ve zorunlu bir sonucudur.

Bu ilkeye göre, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa ayrıcalık tanınamaz. Ulusun bütün bireyleri kanun önünde eşittir.

Ulus egemenliğini esas alır, demokrasiyi öngörür.

Bu ilkeye göre, Türk toplumunda sınıflaşma yoktur. Meslek ve çalışma grupları vardır.

Devletin vatandaşa, vatandaşın da devlete karşı hak ve sorumluluklarını çağdaş bir şekilde düzenler.

4-Devletçilik:

ü Ekonomik kalkınmada, özel girişimcilik reddedilemez.

ü Ancak, toplumun yararı gözetilerek devleti, düzenleyici, planlayıcı, işletmeci kabul etmek gerekir.

Amaç: Türk toplumunun, çağdaş uygarlık ve refah düzeyine yükseltilmesidir.

5-İnkılapçılık:

Amaç: Her yönüyle çağdaş bir toplum haline gelmektir.

ü Atatürk inkılaplarının korunmasını ve geliştirilmesini öngörür.

ü Atatürk ilkelerine canlılık ve süreklilik kazandırır.

ü Atatürk’ün çizdiği yolda durmadan ilerlememizi sağlar.

ü Bu ilke Atatürk inkılaplarını, Osmanlı Devleti yenileşme çabalarından ayıran temel farkı gösterir.

6-Laiklik:

Laiklik: Devlet düzeninin, hukuk kurallarının dine değil, insan aklının ürünü olan bilime dayandırılmasıdır.

ü Kişiler dinsel inançlarında özgürdür.

ü Devlet dini inançlarından ötürü kişilere ayrıcalık tanımaz.

ü Laiklik anlayışında din, devlet işlerine ve politikaya karıştırılmaz.

ü Hoşgörü, inanç ve vicdan hürriyeti esastır.

b-Bütünleyici İlkeler

1-Ulusal Egemenlik

2-Ulusal birlik ve beraberlik, ülke bütünlüğü

3-Yurtta sulh cihanda sulh

4-Özgürlük ve bağımsızlık

5-Akılcılık ve bilimsellik

6-Çağdaşlık ve batılılaşma

7-İnsan ve insanlık sevgisi

Not:

ü 1924-1928 yılları arasında laiklik ilkesi doğrultusundaki inkılaplar tamamlanmıştır.

ü 1920-1923 yılları arasında Cumhuriyetçilik ilkesi doğrultusundaki inkılaplar tamamlanmıştır.

ü Bütünleyici ilkeler yorumla ortaya çıkmışlardır.

BÜYÜK TAARUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI

Ocak 23, 2010 at 08:03 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

BÜYÜK TAARUZ VE BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI

· Sakarya zaferinin ardından TBMM hükümeti orduyu taarruz için hazırlamaya başladı.

Sonuçları

Yap-İşlet-Devret Modelinin Tanımı ve Genel Özellikleri

Ocak 23, 2010 at 03:19 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

1. Yap-İşlet-Devret Modelinin Tanımı ve Genel Özellikleri

1.1. YİD Modelinin Tanımı

YİD Modeli, İngilizce’den dilimize çevrilen “Build- Operate- Transfer”

(BOT) kavramının karşılığı olarak ifade edilmektedir. Libya’da bu kavram “Turnkey Contracts” olarak, Kanada’da ise her iki tarzda da gerek kısmi gerekse bütün olarak kullanılmaktadır. Anahtar teslimi tesis projeleri de kısmen bu modele atıfta bulunmaktadır.

Büyük enerji, altyapı ve bayındırlık işlerinin bir bölümünün yerli veya yabancı özel sektör ortaklığı ile gerçekleştirilen Ortak Girişim Şirketleri (OGŞ) tarafından yapılmasını, belirli bir müddet işletilmesini ve sonra da işler bir şekilde ilgili idareye devredilmesini öngören modelin adı Yap-İşlet-Devret (YİD)’dir.

YİD bir finansman, ileri teknoloji, veya yüksek finansman ihtiyacı sebebiyle yatırım programlarına alınmamış önemli altyapı projelerinin ilgili kamu kuruluşu ve yabancı sermaye katılımı ile gerçekleştirilmesine yönelik bir modeldir.

Genel olarak kamu kurumlarınca üretilen bir malın yada hizmetin ilgili kamu kuruluşunca verilecek satın alma garantisi kapsamında, özel sektörce üretilmesi ve kamu kuruluşuna veya doğrudan tüketiciye satılması amacına yöneliktir. Modelde kurulan bir OGŞ’nin finansmanını da kendi sağlayarak tüm yatırımı yapması, işletme ve bakım giderlerini üstlenmesi, varsa aldığı kredileri geri ödemesi, belirli bir program çerçevesinde sermayesini geri alması ve önceden anlaşılmış olan işletme süresi sonunda yatırımı bedelsiz olarak ilgili kamu kuruluşuna devretmesi esastır[1].

Yap-İşlet-Devret Modeli, bir ülkenin temel altyapı yatırımlarının gerçekleştirilmesinde, dış finansman sağlamayı ve özel kesime açılmayı amaçlayan oldukça yeni bir uygulamadır[2].

1.2. Modeli Doğuran Nedenler

YİD Modeline ihtiyacı doğuran nedenler başlıca iki temel unsur olarak tarif edilebilir.

a. Kamu Kaynaklarının artık Ülke Yatırım İhtiyaçlarını Karşılayamaz Halde Olması

Bu konuda çarpıcı bir örnek verilecek olursa, ülkemizde “1960’lı ve 1970’li yıllarda, yatırım harcamaları konsolide bütçe harcamaları içinde önem sıralamasında cari harcamaların, arkasından ikinci sırada yer almaktaydı. Ancak 1980’li yıllarda, harcamaların birleşiminde çok esaslı değişiklikler ortaya çıkmış, transfer harcamaları, faiz ödemeleri dolayısıyla hızla artmış ve bazı yıllar cari harcamaları bile geride bırakmıştır. Bu gelişmede en büyük zararı yatırım harcamaları görmüştür. 1980-1984 döneminde yatırım harcamalarının konsolide bütçe harcamalarına oranı %19 civarında iken, bu oran 1989-1983 döneminde 6 puan daha gerileyerek %12.9’a düşmüştür.”[3].

Bunlara karşın, artan nüfus ve sanayileşme ile hızla artan şehirleşme ve hizmette kalitenin ön plana çıkmış olması, büyük ölçekli kaynak ve finansmanı gerekli kılmıştır. İşte birbirine ters böyle bir ortam YİD Modellerinin gelişmesine zemin hazırlamıştır[4].

b. Büyük Yatırım Projelerinin Finansmanının Büyük Ölçüde Dış Kredilerle Karşılayan Hükümetlerin, Dış Kredi Temininde Zorlanmaları

Kamu kesimi açıklarını kapatmada dahi dış borçlanmanın kullanıldığı görülürse, özellikle 1989 yılından sonra dış borçlanmadaki azalma dikkat çekicidir.

70 Milyar dolar civarındaki dış borç stoku ile devletimizin dış borçlanması büyük önem arz etmektedir. Ayrıca, 1.2 Katrilyon TL.’nın üzerindeki iç borç stoku ise ülke nakit açıklarını karşılayamaz bir durum yaratmıştır. Böyle bir durumda alternatif bir yatırım aracı olarak YİD modeli, vazgeçilmez bir gündem maddesi olmaktadır.

1.3. Üretilecek Mal ve Hizmetlerin Yapısı

YİD modeliyle üretilen mal ve hizmet, birçok faktör tarafından etkilendiği için serbest bir yapı göstermez. Dolayısıyla üretilen bu mal veya hizmetin fiyatlandırması da serbest değildir. Üretilen mal veya hizmetin başlıca alıcısı halk yada toplumdur. Bu tür proje uygulamaları genellikle ulaşım, enerji, madencilik, tabii kaynaklar, çevre, su v.s. gibi çok kişinin tüketici olduğu alanlarda olduğu gibi çok kişinin tüketici olduğu alanlarda yapıldığından hemen hemen herkesi ilgilendirir. Dolayısıyla mal yada hizmetin fiyatının tespiti aşamasında yalnızca piyasa şartları değil, aynı zamanda ilgili kanun ve sözleşme şartları, tüketicinin satın alma gücündeki değişiklikler gibi diğer bazı faktörler de önemli bir rol oynayacaktır.

YİD modeli hem kamu yararı gözeten amaçları ile kamu sektörüne, hem de o mal veya hizmeti üretecek organizasyonun birçok departmanının işleyişi açısından da özel sektöre benzer bir yapı göstermektedir. Yani model çok amaçlı fonksiyonel bir yapıya sahiptir.

1.4. Modelin Amaçları

YİD modelinin amacı bir tek olmayıp, çok çeşitli başlıklar halinde özetlenebilir.

a) Önemli altyapı projelerinin genel bütçeye yük getirmeden gerçekleştirilerek verimli bir şekilde işletilmesi ve özel sektör yatırımlarının teşviki

b) Projenin gecikmesinin yada gerçekleşmemesinin ekonomiye maliyetinin sıfırlanması

c) Yabancı sermaye girişi sağlanması

d) Gelişmiş teknoloji ile yönetim ve etkin işletme tekniklerinin yurda getirilmesi[5].

1.5. Modelin Genel Özellikleri

Yap-İşlet-Devret Modelinin uygulanabilmesi için aşağıda belirtilen unsurların mutlaka bulunması gerekmektedir.

a) Ortak Girişim Şirketi (OGŞ – Joint Venture Company)

Projeye taraf olacak bir yerli veya yabancı sermaye şirketi bulunmalıdır. Bu şirket genellikle Ortak Girişim Şirketi (OGŞ) olarak görülmektedir. Proje büyüklüğüne göre bu şirket, uluslararası yatırım bankaları ve diğer finanssal kuruluşların iştirakiyle bir “konsorsiyum”a dönüşebilir. Veya mevcut bir konsorsiyum ile ortak girişim şirketi kurulabilir[6].

b) Görev Alanı İstisnası

Yapılacak yatırım sonucunda üretilecek mal veya hizmetlerin OGŞ tarafından üretilip, pazarlanması, yetkiyi elinde bulunduran kamu kurum ve kuruluşları için istisna teşkil etmektedir. Yetki ilgili kurum ve kuruluşlardan alınmadığı gibi, OGŞ için de genel bir yetki devrini oluşturmaz. Buna göre yetki sürtüşmesinin doğmamasına dikkat edilmelidir.

c) Yapılacak Sözleşme

Projenin, yatırım konusuna göre özel hukuk hükümlerine tabi ve imtiyaz teşkil etmeyen bir sözleşme olması söz konusudur. Sözleşme OGŞ ile yetkisini kısmen devreden kamu kuruluşu arasında akdedilir. Bu tür bir sözleşmenin mutlaka bulunması gereklidir. Bu sözleşme özel hukuk hükümlerine tabidir.

d) Sözleşme Süresi

OGŞ üstleneceği yatırım bedeli ve kredilerin geri ödeme süresi, projenin önemi, sermayenin miktarı ve işletme esasları dikkate alınarak 49 yıldan fazla olamaz.

e) Üretilecek Mal ve Hizmetlerin Bedellerinin (Ücretlerinin) Tespiti

OGŞ tarafından üretilecek mal ve hizmetlerin bedelleri Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenecek esaslar uyarınca gerekli görülen hallerde idarenin bağlı bulunduğu bakan tarafından belirlenebilir.

f) Tesisin Devri

OGŞ tarafından yapılan yatırım ve hizmetler sözleşmenin sona ermesi ile birlikte, borçsuz ve taahhütsüz olarak, bakımlı çalışır ve kullanabilir durumda bedelsiz olarak kendiliğinden idareye geçer.

f) Garanti

OGŞ’ ye mal ve hizmet bedellerine ilişkin olarak idare adına ödeme garantisi vermeye, köprü krediler sağlamaya, bulunacak krediler için geri ödeme garantisi vermeye, garanti şartlarını belirlemeye Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakan yetkili kılınmıştır.

2. Modelin Uygulama Alanları

2.1. Enerji Yatırımları ve YİD

Denilebilir ki YİD modeli Türkiye’de en çok enerji sektöründe kullanılmaktadır. Bunun sebebi Türkiye’nin hızla sanayileşen ve hızla kentleşen dinamik yapısıdır. Bütün bu elektrik enerjisi talebine rağmen, Türkiye halen, su kaynaklarının ancak üçte birin kullanabilmektedir. Kalan kısmının kullanabilmesi için ilave yatırımlara ve finansal kaynaklara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu nedenlerle, ülkemiz öncelikli yatırım alanlarının başına enerji sektörü alınmıştır. Türkiye enerji sektöründe hem model olarak, YİD modelini uygularken, hem de bu yolla çeşitli enerji dallarında teknoloji ve bilgi transferini gerçekleştirmek istemektedir. YİD modelinin enerji sektörüne uygulanmasında dikkat edilecek nokta, şirketlerden gelen tekliflere göre strateji belirlenmemesidir. Ülkenin kısa ve uzun vadeli ihtiyaçlarına göre yatırım alanları belirlenmelidir. Ve özellikle sanayide girdi maliyetlerini arttıracak, rekabet gücünü düşürecek, eski teknoloji uygulamalarına izin verilmemelidir[7].

2.2. Bayındırlık ve Ulaşım Yatırımları ve YİD

YİD modeli ile yapımına başlanan veya başlanacak, bayındırlık ve ulaşım alanındaki projeler incelendiğinde daha çok hava limanı ve otoyol inşaatları ile Boğaz geçişleri ve liman kapasitelerini ile serbest bölgeleri içerdiği görülmektedir. Ancak önümüzdeki yıllarda özelleştirme çabalarının yoğunlaşacağı göz önüne alınırsa YİD modelinin birçok uygulama alanı bulacağı düşünülebilir. Ancak Demiryollarımız tam bir yatırım çıkmazı içersindedir. Uzun yıllardır bu alan ihmal edilmektedir. Öncelikle, özelleştirme yolu ile birlikte YİD uygulamaları da demiryolu ulaşımında uygulamaya sokulmalıdır. Özellikle Avrupa ile Gümrük Birliğine giren ülkemizin bayındırlık ve ulaşım yatırımlarına hız vermesi gerekmektedir. Bu alanda proje düzeyinde doğabilecek kredi ihtiyaçlarının karşılanması ve ortak girişimlerin teşvik edilmesi en önemli husustur. Bayındırlık ve ulaşım yatırımlarına özellikle uluslar arası ticarette yeni halkalar eklenebilir. Bunlar Orta Asya petrol ve doğal gaz rezervlerinin yerli ve yabancı kuruluşların oluşturacağı OGŞ’ ler eli ile işletilmesini ve tüketici ülkelere boru hatları ile nakledilmesini kapsayabilir. Bu konuda Asya-Avrupa ekseni ile beraber, Rusya Federasyonu-Ortadoğu ekseni de birlikte düşünülmelidir. YİD ile yapılacak yatırımlar arasında ülkemizin içme suyu kaynaklarının Ortadoğu ülkelerine boru hatları ile satışı da söz konusudur. Petrol ve doğal gaz ile birlikte, su faktörü de önümüzdeki yılların en önemli yatırım alanları olacaktır[8].

2.3. Mahalli İdare Yatırımları ve YİD

Kamu finansman açığı nedeniyle devletin mahalli idarelere sağladığı kaynaklar son derece yetersiz kalmaktadır. Bu durumda mahalli idarelerin önemli altyapı ve çevre projelerini karşılayacak yeni finansal kaynaklara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç YİD modeli ile büyük ölçülerde karşılanabilir. Üstelik kurulacak OGŞ’ ler ile mahalli idarelere etkili yönetim ve işletme teknikleri de kazandırılabilir. YİD modeli ile sağlanacak kaynaklar aynı zamanda yatırımları da hızlandıracaktır. Bu durum finansal kaynakların verimli kullanılması anlamına gelmektedir.

YİD modeli, mahalli idareler arasında büyük yer tutan belediyelerin bir çok sorununun çözümü olabilir. Bu sorunların çoğu ise konut, ulaşım, çevre kirliliği ve sağlıkla ilgilidir. Çözümün geciktirilmesi uzun vadede siyasi sakınca teşkil edebilir. Bu yüzden YİD modelinin mahalli idarelerde uygulanması teşvik edilmelidir.

Çıkarılan 3996 sayılı YİD Kanunu ile Anadolu’daki irili ufaklı birçok belediye finansal kaynak sıkıntıları sebebiyle YİD modeliyle bir çok projeyi yapmaya başlamışlardır. Bunlar ekmek fabrikalarından, şehir trafiğinde kullanılan parkmetre saatlerinin yapımına kadar uzanan bir hizmetler zinciridir. Bu durum belediyelerin günümüz finansal sıkıntıları için, özellikle belediyelere ait fonların hükümetler tarafından başka nedenlerle kesilmeleri karşısında bir çıkış yolu olma özelliğindedir. YİD modeli ile yapılan yatırımların belediyelerimize önemli ölçüde bir finansal rahatlama sağlayabileceği ortadadır.

2.4. YİD Modeliyle Yapılmış Yatırımlardan Örnekler

I. Enerji Sektöründen Örnekler

Aksu-Çayköy Hidroelektrik Santrali: Kurulu gücü 15 MW, 36 Milyon KWh, Aksu A.Ş. tarafından Isparta’da 6.000.000 USD yatırım yapılarak inşa edildi. Kasım 1989 tarihinde işletmeye açıldı.

Hasanlar Hidroelektrik Santrali: Kurulu gücü 9.35 MW, 42 Milyon KWh, Altek A.Ş. tarafından Bolu’da 8.854.000 USD yatırım yapılarak inşa edildi. Mayıs 1991 tarihinde işletmeye açıldı.

Kısık Hidroelektrik Santrali: Kurulu gücü 9.6 MW, 32 Milyon KWh, Ayen A.Ş. tarafından Kahramanmaraş’ta 5.670.000 USD yatırım yapılarak inşa edildi. Ocak 1994 tarihinde işletmeye açıldı.

II. Bayındırlık ve Ulaşım Sektöründen Örnekler
Projenin Adı

Yatırım Tutarı

Yüklenici Firma

Son Durum

Atatürk Hava Limanı

Dünya Ticaret Merk.

750 milyon $

Lockheed Air

Terminal İnc.(A.B.D)

Proje Aşamasında

Derince Limanı

160 milyon $

Proje Aşamasında

Yumurtalık Limanı

200 milyon $

Seapac (Avst.)

Proje Aşamasında

Ankara-İstanbul

Sürat Demiryolu

3.400 milyon $

Proje Aşamasında

İstanbul Boğazı Tüp Geçidi

1.200 milyon $

Proje Aşamasında

3. Boğaz Köprüsü ve Çevre Yolu

350 milyon $

Proje Aşamasında

İzmit Körfez Köprüsü

800 milyon $

Proje Aşamasında

Serbest Bölgeler (Yumurtalık-Aliağa)

250 milyon $

Faaliyette

G.Antep-Ş.Urfa Otoyolu

779 milyon $

Faaliyette

III. Mahalli İdarelerin YİD ile Gerçekleştirdiği Projelerden Örnekler

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Katlı Otopark ve Otel İnşaatı: İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Taksim’de 15.000.000 $ yatırım tutarı ve 40 yıl işletme süresi ile Net Holding A.Ş.’ ye yaptırılmıştır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Burunbahçe Turistik Tesisleri : İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Beykoz’da 1.000.000 $ yatırım tutarı ve 13 yıl işletme süresi ile Metro Turizm İşletmeciliği A.Ş.’ ye yaptırılmıştır.

Ankara Büyükşehir Belediyesi Atakule Projesi: Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından Çankaya’da 17.000.000 $ yatırım tutarı ve 49 yıl işletme süresi ile Anıtsal Yapılar Ticaret ve Turizm A.Ş.’ ye yaptırılmıştır.

Ankara Büyükşehir Belediyesi Atakule Metrosu: Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından Kızılay-Batıkent güzergahında 400.000.000 $ yatırım tutarı ve 25 yıl işletme süresi ile ARTAŞ A.Ş. (OGŞ)’ ye yaptırılmıştır[9].

3. Sonuç

“Yap-İşlet-Devret Modelinin, devletin hantallığının ülkemiz ekonomisi tarafından kaldırılamadığı bu dönemde, işe yararlığı tartışılmazdır. Stratejik olmayan bazı konulardaki uygulamalarda modelin, yap-işlet şeklinde de uygulanabilmektedir. Tabii ki bu modelin de bazı olumsuz yanları bulunmaktadır. Bu olumsuz yanların en önemlisi rantçılığa maruz bırakılabilecek olmasıdır. Uygulamasına devlet kadrolarındaki üst düzey bürokratların karar verdiği bu model ile yapılacak projelerin, çıkar peşinde koşanlar tarafından istismar edilmemesi için çok derin ve detaylı teftişlerden geçmesi gerekmektedir. Model, ancak yerinde ve verimlilik sağlayacak alanlarda uygulanırsa başarı sağlanabilir”[10].


[1] S. Rıdvan Karluk, Türkiye Ekonomisi, s.333.

[2] Halil Seyidoğlu, Uluslar arası Finans, s.246.

[3] Hüseyin Şahin, Türkiye Ekonomisi, s.397.

[4] Türkmen Derdiyok, Yap-İşlet-Devret Modeli Yaklaşımı, s.95.

[5] S. Rıdvan Karluk, a.g.e., s.334.

[6] Halil Seyidoğlu, a.g.e., s.306

[7] Erkal Etçioğlu, Bütçe Dışı Finans Tekniği, ss.38-39.

[8] Erkal Etçioğlu, a.g.e., ss.57-58.

[9] Erkal Etçioğlu, a.g.e., ss.61-64.

[10] Muhammed Oğuz Olgun.

KANT, Immanuel

Ocak 22, 2010 at 21:06 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

KANT, Immanuel1724-1804 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu. Temel eserleri: Kritik der Reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi), Kritik der Pratischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi) ve Kritik der Urteilkraft (Yargı Gücünün Eleştirisi).

Temeller: Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak epistemolojiyi ön plana çıkartmış olan Kant, öncelikle Hume’dan etkilenmiştir. Kendi deyişiyle Hume onu dogmatik uykusundan uyandıran, spekülatif felsefe alanındaki araştırmalarına yeni bir yön veren filozof olmuştur. Öte yandan, o Descartes’in akılcılığının da birtakım olumlu yönler içerdiğini saptamış ve zihnimizin, matematikle uğraştığı zamanki işleyiş tarzı karşısında adeta büyülenmiştir. Kant, bundan başka asıl, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda göz kamaştırıcı gelişmeler kaydeden bilimden, özellikle de fizikten etkilenmiştir. Kant’ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bir bilim adamı, Kant’a göre, bir yandan kendisinden önceki bilim adamlarının ulaştığı sonuçları kabul eder; yine, bir bilim adamı kabul ettiği bu sonuçlara ek olarak, yeni araştırmalara giriştiği zaman, deneysel yöntemler kullanır. Bilim yansızdır ve nesneldir.

Öte yandan bilimin, özellikle de Newton tarafından geliştirilen modern fiziğin çok başarılı sonuçlar doğurmuş olan yöntemi, Kant’a göre, rasyonalizmi de empirizmi de aşarak gelişmiştir. Başka bir deyişle, fizik bilimi, rasyonalizmin ulaştığı sonuçları da, empirizmin ulaştığı sonuçları da yanlışlayarak gelişimini sürdürmektedir. Buna göre, kendisine en sağlam bilgi modeli olarak düşünülen matematiği örnek alan rasyonalizm, şeylerin bizatihi kendilerine yönelmeden, şeylerin kendileriyle bir temas kurmadan, yalnızca düşünceleri birbirlerine bağlamakla yetinip, şeylerin kendileriyle ilgili olarak apriori sonuçlara ulaşır. Oysa fizik, matematiği de kullanarak şeylerin bizatihi kendilerine yönelmekte, şeylerin kendileriyle, rasyonalizm tarafından kurulamayan teması, başarılı bir biçimde kurmaktadır.

Kant’a göre, İngiliz filozofu Hume’un empirizmi, belirli bir nedenden daima aynı sonucun çıkacağını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğimizi savunmak suretiyle, nedensellikle ilgili olarak kuşkucu bir tavrı benimsemiştir. Oysa, çok başarılı sonuçlar elde etmiş olan fizik bilimi hemen tümüyle nedensellik ilkesine dayanmaktadır. Kant bu bağlamda, kendisine düşen işin, rasyonalizm tarafından da, empirizm tarafından da açıklanıp temellendirilemeyen bilimi, özellikle de fizik bilimini temellendirmek, bilimsel bir biçimde düşündüğü zaman, insan zihninin nasıl işlediğini bulmak olduğunu düşünmüştür.

Başka bir deyişle, o felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır. Bununla birlikte, bu hiç de kolay bir iş değildir, çünkü bilim ve din yüzyıllardır birbirlerine karşı amansız bir mücadele içinde olmuşlar ve bilim, dinin otoritesi karşısında mutlak bir zafer kazanma yoluna girmiştir. Bu zafer, Kant’a göre, bilimin bakış açısından iyi ve olumlu olmakla birlikte, ahlak ve dinin bakış açısından tam bir felakettir.

Bilimin dinin müdahaleleri karşısında özerkliğini kazanması hiç kuşku yok ki iyi bir şeydir, fakat bu, bilimsel olmayan tüm inançların, din ve ahlakın temelsizleşmesi ve anlamsızlaşması anlamına geliyorsa, bilimin zaferi, insanlık açısından, dinin bakış açısından gerçek bir felakettir. Kant, öyleyse, yalnızca din, bilim ve ahlakı temellendirmek durumunda kalmamış, fakat rasyonel bir varlık olmanın ne anlama geldiğini gösterme durumunda kalmıştır. O, işte bu amacı gerçekleştirebilmek için, hem Descartes’in rasyonalizminden ve hem de Hume’un empirizminden önemli gördüğü öğeleri alarak, transendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabası vermiştir.

Bilgi Görüşleri: Düşüncesinde rasyonalist felsefeyle empirist felsefenin bir sentezini yapan Immanuel Kant, bilgide hem deneyimin ve hem de aklın katkısının kaçınılmaz olduğunu öne sürmüştür. O, ilk olarak en basit bir deneyimin, duyu izlenimlerinin bile apriori bir öğeyi, deneyden türemeyen, fakat deneyi yaratan ve mümkün kılan bir öğeyi içerdiğini göstermiştir. Söz konusu apriori öğelere karşılık gelen zaman ve mekana, deneyin transendental koşulları adını veren Kant, böylelikle Hume’un matematiksel bilimlerin tümüyle analitik bir yapıda olduğu görüşüne karşı, matematiğin mekan ve sayıyla ilgili yargılarının sentetik doğasını ortaya koyabilme imkanı bulabilmiştir.

Başka bir deyişle, zihnin bilgideki temel, ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen ham ve işlenmemiş malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleştirip, ona bir birlik kazan9dırmak olarak tanımlayan Kant’a göre, zihin söz konusu sentezi, her şeyden önce, çeşitli tecrübelerimizi sezginin belirli kalıpları içine yerleştirerek gerçekleştirir. Sezginin söz konusu kalıpları ise zaman ve mekandır. Buna göre, biz şeyleri zorunlulukla zaman ve mekan içinde olan şeyler olarak algılarız. Bununla birlikte, zaman ve mekan duyu-deneyinden türetilmiş ideler, izlenimler ya da kavramlar değildirler. Zaman ve mekanla, Kant’a göre, doğrudan ve aracısız olarak sezgide karşılaşılır. Bunlar sezginin apriori, yani her türlü deneyimden önce gelen ve her tür deneyin onsuz olunamaz koşulları olan kalıplarıdırlar. Yani, bunlar duyu-deneyindeki nesneleri her zaman kendileri aracılığıyla algılamakta olduğumuz gözlüklerdir. O zaman ve mekanla ilgili bu öğretisine transendental estetik adını verdikten sonra, transendental analitiğe, kategoriler öğretisine geçmiş ve tıpkı, duyarlık ya da deneyimin apriori algı formları içermesi gibi, doğaya ilişkin araştırma ve bilginin de bağıntı, töz ve nedensellik türünden apriori ilkeleri içerdiğini göstermiştir.

En sıradan düşüncede bile, sistematik olmayan bir tarzda varolan bu kategoriler, matematiksel-mekanik bir doğa biliminin temel öğeleri olarak ortaya çıkar ve rasyonel bir doğa kavrayışını mümkün hale getirir. Başka bir deyişle, düşüncenin ya da insan zihninin duyu-deneyinden gelen malzemeye bir birlik kazandırması veya söz konusu malzemeyi bir sentezden geçirmesiyle ilgili olan belirli kategorilerin bulunduğunu ifade eden Kant’a göre, zihin söz konusu sentez ya da birleştirme faaliyetini çeşitli yargılar ortaya koymak suretiyle gerçekleştirir, öyle ki bu yargılar bizim dünyaya ilişkin yorumumuzun temel bileşenlerini meydana getirir. Deneyimde söz konusu olan çokluk, Kant’a göre, bizim tarafımızdan nicelik, nitelik, bağıntı, töz gibi belirli değişmez formlar ya da kavramlar aracılığıyla değerlendirilir ya da yargılanır. Örneğin, nicelikle ilgili bir yargı söz konusu olduğunda, zihnimizde bir ya da çok olan vardır. Nitelikle ilgili bir yargı öne sürdüğümüz zaman, ya olumlu ya da olumsuz bir önerme ortaya koyarız. Bağıntıyla ilgili bir yargıda bulunduğumuz zaman ise, ya neden ile sonucu ya da özne ile yüklem bağıntısını düşünürüz.

Bütün bu düşünme tarzları, Kant’a göre, zihnin duyu-deneyinden gelen malzemeyi birleştirme, bu malzemeyi sentezden geçirme ya da söz konusu malzemeye bir birlik kazandırma faaliyetinin temel bileşenleridir. Ve biz bu sentez faaliyetiyle de duyu izlenimlerinin çokluğundan, yani sonsuz sayıdaki darmadağınık izlenimden, tek bir tutarlı dünya resmi elde ederiz.

Kant’a göre, duyu deneyinin kapsamı içine giren her nesne, bu kategorilerden birine ya da diğerine uymak durumundadır. Zira anlama yetisi, insan zihni bu kategorilere uymayan bir şeyi hiçbir şekilde konu alamaz, alsa bile anlayamaz. Görünüşlerin, fenomenlerin bir şekilde anlaşılabilmeleri için, onlara anlama yetisinin kategorileri aracılığıyla bir yapı kazandırılması gerekmektedir. Anlama yetisinin kategorilerine uymayan bir şey insan zihni tarafından bilinemez. Kant’a göre, duyu- deneyimiz belirli bir yapı ve bir birlik sergilemektedir. İşte duyu-deneyinin sergilediği bu yapı ve birlik, ancak ve ancak görünüşleri kendi kategorilerine göre düzenleyen anlama yetisinin faaliyetiyle açıklanabilir.

Bununla birlikte, kategoriler düşüncenin ya da bilginin öznel koşulları olduklarından, burada bunların nasıl olup da nesnel bir geçerliliğe sahip olabildiği, yani nesnelere ilişkin bilgimizi mümkün kılan koşulları sağlayabildikleri sorusu ortaya çıkar. Kant’a göre, apriori kavramlar olarak kategorilerin nesnel geçerliliği, insanın nesnelere ilişkin duyu-deneyinin yalnızca bu kategoriler sayesinde mümkün olabilmesi olgusuna dayanır. Duyu-deneyinin bir nesnesi, yalnızca bu kategorilerle düşünülebilir. Bir nesneyle ilgili bir düşünce, onunla ilgili tüm yargılar ve dolayısıyla ona ilişkin bilgi, yalnızca kategorilerin sağladığı kavramsal çerçeve içinde olanaklıdır.

İnsan zihninin yalnızca, kategorileri aracılığıyla kendilerine bir yapı kazandırdığı fenomenleri bilebileceğini, bunun ötesine giderek şeylerin bizatihi kendilerini bilemeyeceğini, duyu deneyindeki nesnelerin insan zihninin işleyişine uyduğu için bilinebildiklerini söyleyen ve tüm empirik yasaları insan zihninin yasalarına indirgeyen Kant’ın bu bilgi anlayışının en önemli sonuçları, mutlak bir determinizm, bilginin sınırlılığı ve metafiziğin imkansızlığıyla ilgili sonuçlardır. Bilgimiz iki bakımdan sınırlıdır. Bilgi, her şeyden önce duyu-deneyinin dünyasıyla sınırlanmıştır. Bilgimiz ikinci olarak, algılama ve düşünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini işleme ve düzenleme tarzlarıyla sınırlanmıştır. Kant elbette ki, bize görünen dünyanın nihai ve en yüksek gerçeklik olmadığından kuşku duymaz. Nitekim, o fenomenal gerçeklikle, yani duyusal olmayan ve akılla anlaşılabilir olan dünya arasında bir ayrım yapmıştır. Bir şey algılanmadığı zaman nedir? Şeyin bizatihi kendisi ne anlama gelir?

Metafiziği: biz algılamadığımız şeyleri elbette ki bilemeyiz. Bizim bildiğimiz şeyler numenler, şeylerin kendileri değil de, fenomenlerdir, şeylerin görünüşleridir. Bizim bildiğimiz nesneler duyular aracılığıyla algılanan nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanın bizim zihnimiz tarafından yaratılmadığını biliyoruz. Zihin, bu dünyayı yaratmak yerine, şeylerin kendilerinden türetilmiş olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bağımsız olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnızca bize göründüğü ve bizim tarafımızdan düzenlendiği şekliyle bilebildiğimiz bir dış gerçekliğin varolduğu anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttırmaz, fakat bize bilgimizin sınırlarını gösterir.

Immanuel Kant bu öğretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek, Newton fiziğini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın varoluşu, ruhu ölümsüzlügü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği olanaksız hale getirir. Çünkü, metafizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından sağlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel ögesinden biri olan deney, tecrübe ögesi metafizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse, metafizik alanında bilimsel bilgi olanaklı değildir.

Ahlakı: Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayırımını insan varlığına uygulayarak, ahlak imkanını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri akılla anlaşılabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir ögesidir.

Buna karşin, insan kendisini hayvandan ayıran aklıyla, fenomenler dünyasının üstüne yükselir, aklı sayesinde, nedenselliğin, doğal zorunluluğun hüküm sürdüğü dünyanın ötesine geçip özgür olur. Başka bir deyişle, metafiziğin ancak pratik akıl alanında, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabileceğini savunan ve deneyimdeki apriori öğeyi çıkarsama yöntemini, ahlak alanında ahlaki yargılara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargıları psikolojik bir açıdan değerlendirmiş ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak koşulsuz olma özelliğiyle, ahlak alanında apriori öğeyi yakalamıştır.

Ona göre, kategorik buyruğun, yani insandan insan olduğu için belli şeyleri yapması isteyen ahlak yasasının, iyi iradenin tanınması, insanın yüceliğini, gerçek kişiliğini ve insan varlıklarını kişiler olarak birbirlerine bağlayan halkayı oluşturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde gelişen bir metafizik öne süren Kant’ın felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaşılabilir dünyası olarak ortaya çıkar. Akılla anlaşılabilir özgürlük dünyasının fiziki ve doğal dünyayla olan ilişkisinin ne olduğu sorusu ise, Kant’ı her iki dünyayı da uyumlu kılan bir tanrısal düzen postülasıyla, ölümsüzlük postülasına götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır.

TÜRKLERİN KULLANDIKLARI TAKVİMLER ÖDEVİ

Ocak 22, 2010 at 09:24 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

a.12 Hayvanlı Türk Takvimler

Türklerin kullandığı en eski takvim 12 hayvanlı Türk takvimidir.Türkler tarafından bulunan bu takvimde Güneş temel olarak alınmıştır.Bu takvim 12 yıllık bir süre içerir ve her yıl,bir hayvan adı ile isimlendirilir. Bir yıl 365 gün 5 saat olarak hesaplanmış ve 12 aya ayrılmıştı.

Türkler,12 hayvanlı takvimi güneş yılı hesabına göre düzenlemişlerdi.Bu takvim Hunlar,Uygurlar ve daha sonra diğer bazı Türk devletleri tarafından kullanılmıştır.

b.Hicri Takvim

Türkler, İslamiyeti kabul ettikten sonra hicri takvimi kullanmaya başladılar.Hicri takvimde zaman ölçüsü Ay yılıdır.Buna göre bir yıl,Dünya’nın uydusu olan Ay’ın,Dünya etrafında 12 defa dönmesi için geçen zamandır.Bir yıl 364 gün olup Güneş yılı ile arasında 11 gün fark vardır.Takvim başlangıcı olarak Hz.Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği (Hicret) 622 yılı kabul edilmiştir.

Ülkemizde 1 Ocak 1926’da yürürlükten kaldırılan hicri takvimden,sadece dini günlerin belirlenmesinde yararlanılmaktadır.Günümüzde İran,Pakistan,Afganistan,Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinde bu takvim kullanılmaktadır.

c.Celali takvim

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah adına düzenlenmiş bir takvimdir.Güneş yılına göre hazırlanmıştır.Melikşah’ın birinci adıdan dolayı bu takvime Celali takvim adı verilmiştir.Melikşah’ın ölümünden sonra terk edilmiştir.

Ç.Rumi Takvim

Osmanlı Devleti’nde hicri takvim kullanılıyordu.Ancak Güneş ve Ay yılları arasındaki on bir günlük bir fark olması devlet işlerinde karışıklıklara neden oluyordu.Vergilerin toplanmasında ve dış ticaretteki zorlukları gidermek düşüncesiyle, hicri takvimde değişiklik yapılması gereksinimi duyuldu.1739 yılında mali işlerde kullanılmak üzere,Güneş yılı esasın dayanan yeni bir takvim yapıldı.Bu takvimde de başlangıç yılı hicret kabul edildi.Yılbaşı ise 1 Mart oldu.Ancak,bu değişiklik de yeterli olmadı.Hicri 1255 yılında,Jülyen takvimine dayanan ve başlangıcı yine hicret olan yeni bir düzenleme yapıldı.Bu takvime Rumi takvim denildi.

d.Miladi Takvim

Diğer bir adı Gregoryen takvimi olan bu takvim,günümüzde hemen hemen tüm dünyada kullanılmaktadır.Bu takvim,1926 yılında Türkiye’de kabul edilmiş ve Miladi takvim adını almıştır.Milat,doğum demektir.Bu takvim,Hz.İsa’nın doğumundan 7 gün sonraki 1 Ocak gününü başlangıç olarak almıştır.Dünya’nın Güneş etrafındaki dönme süresi olan 365 gün 6 saat, bir yıl olarak kabul edilmiştir.Başlangıç tarihinden önceki döneme Milattan Önce (M.Ö.),sonraki döneme de Milattan Sonra (M.S.) denilir.26 Aralık 1925 yılında çıkarılan bir kanunla Türkiye’de de zaman ölçüsü olarak miladi takvim kabul edildi ve 1 Ocak 1926’dan itibaren kullanılmaya başlandı.

Kavram Olarak Küreselleşme

Ocak 21, 2010 at 08:59 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

“Küresel köy diye bir şey var. Bunu ister sevelim ister sevmeyelim her hangi bir yerden başka her hangi bir yere anında iletişim kurabilen bir çağda yaşıyoruz.” M. Johnson

1990’lı yıllar, yeni bir dünya düzeninin hızlı biçimde oluşmaya başladığı ve insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olan yıllardır. Aslında 1990’lı yılları, panik yılları olarak değerlendirmek mümkündür. Herkes, her şeyin değiştiğini gözlemlemekte ve herkes, her şeydeki bu çok yönlü belirsizlik dolu değişimlere uyum sağlamak için her yolu denemektedir.

Sınırların ortadan kalktığı, kültürel farklılıkların engelleyici olmaktan çıktığı, bilginin tek geçer akçe haline gelmeye başladığı günümüzde, işletmelerin de işlevleri, stratejileri, yapıları ve misyonları içerik ve nitelik değiştirmektedir. Küreselleşen bu dünyada bütün ülkeler kendilerine uygun bir yer aramak mecburiyetindedir.

1- Kavram Olarak Küreselleşme

21. yüzyıla girerken, dünya ekonomisine damgasını vuran olgulardan birisi olarak kabul edilen “küreselleşme”yi, işgücünün, sermayenin teknolojinin ve mal piyasalarının uluslararası nitelik kazanması şeklinde tarif etmek mümkündür. Bugüne kadar ekonomik boyutu ön plana çıkan küreselleşmenin gelecek yüzyılda siyasi, sosyal ve değer yargıları boyutları da gündeme gelecek ve tüm dünya için geçerli normların oluşturulması ile küreselleşme nihai hedefine ulaşacaktır.

Kavram olarak küreselleşme, hem dünyanın küçülmesine hem de bir bütün olarak dünya bilincinin güçlenmesine gönderme yapar. “Küreselleşme” sözcüğünün kullanımı çok yakınlarda yaygınlaşmıştır. Daha önceki dağınık ve sürekli olmayan kullanımına karşın, küreselleşme terimi 1980’lerin başına, hatta ortalarına kadar akademik çevreler tarafından kesinlikle önemli bir kavram olarak kabul görmedi. Fakat bu terimin kullanımı 1980’lerin ikinci yarısına doğru öyle bir artış göstermiştir ki, terimin dünyanın farklı yerlerindeki çok sayıdaki çağdaş yaşam alanına girişinin izini sürmek neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bugünkü anlamı ile küreselleşme terimi, anlamının çok uzağında kullanılsa bile, terimin kendisi, “küresel bilincin bir parçası”, “küresel” terimi çerçevesinde toplanan terimlerin dikkate değer bir görünümü haline geldi. Küresel kelimesi, uzun bir süredir kullanımda olmasına rağmen, aslında küreselleşmeye günümüzde gösterilen ilginin uzantısı olup çıkmıştır. Küresel sözcüğünün “dolaşımda bulunan ağız”daki anlamı üzerinde odaklanan Oxford Dictionary of New Words bile küreseli yeni bir sözcük olarak tanımlar. Sözlük, “küresel bilinci”de, bir kültürün diğer kültürleri genelde “dünyanın toplumsal-ekonomik ve ekolojik sorunlarının değerlendirilmesinin bir parçası olarak anlaması” olarak tanımlamaktadır. Sözlük, bu kullanımın Marshall McLuhan’ın “Explorations in Communication” kitabında ortaya attığı “küresel köy” düşüncesinden etkilendiğini ileri sürer.

           Globalleşme, esasen Batı dışı toplumları etkileyen bir sürece atıfta bulunmaktadır. Bu sürecin tek boyutlu ve yönlü olmadığını ise, Ulrich Beck’i izleyerek globalleşme teriminin ayrıntılandırılmasına bakarak anlamamız mümkündür.

Beck, Globalizm, Globalite ve Globalleşme gibi üç terim ayırt eder. Globalizm, neo-liberalizmin yön verdiği ideolojik bir kavramlaştırmayı ifade eder. Bu kavramsallaştırmaya göre, globalleşme ekonomiye indirgenmiş tek boyutlu ve düz çizgisel bir durum olarak anlaşılır: Globalleşmenin ekoloji, kültür, politika, sivil toplum gibi oluşumları globalism kavramıyla dünya Pazar ekonomisinin hakimiyeti altına yerleştirilir.

Globalite, bir dünya toplumu anlayışı doğrultusunda ülkelerin birbirine çok boyutlu ilişkiler ağı içinde bağlı hale gelmelerini anlatır. Bu bağlamda dünya toplumundan kastedilen, ulusal devletlerin politik hayatınca belirlenemeyen veya bütünleştirilmeyen sosyal ilişkilerin bütünüdür. Söz konusu sosyal ilişkiler dünya toplumunu birliksiz bir çokluk olarak inşa eder; hayat tarzlarından, global krizlere ve savaşlara kadar birçok olgu bu süreç içinde öne çıkar. Globalleşme ise bir süreçtir. Bu süreç ekoloji, kültür, ekonomi, politika ve sivil toplum alanlarındaki oluşumlar yan yana, fakat birbirlerine indirgenmeyen varoluşu içerir ve artık egemen ulusal devletlerin değil, uluslararası aktörlerin bu varoluşumu yönlendirmeye başladığını ifade eder. Bir başka deyişle, globalleşme çok boyutlu bir uluslararası sürecin adıdır. Küreselleşme bir trend değil, uluslar arası bir sistemdir. Soğuk savaştan sonra ortaya çıkan bir sistemdir. Soğuk savaşın sembolleri bölünme ve Berlin Duvarı, küreselleşmenin sembolleri ise entegrasyon ve internettir.

İngilizce’den dilimize “Küreselleşme” olarak çevrilen “Globalization” kavramı anlam olarak karşılığını bulmuş mudur? “Globe” kelimesi, bir şekli belirlemesinin ötesinde kendi içindeki bir bütünselliği de yansıtmaktadır. Bu bütünsellik bir süreç olarak da algılanabilir. Yani farklı boyutları bulunan ve bu boyutları arasında karşılıklı etkileşimin var olduğu düzenli bir işleyiş. Fakat “küreselleşme” kavramı bu bütünsel işleyişi yansıtmaktan uzak anlam taşımaktadır. Meydan Larousse’un tarifine göre global “tümüyle ele alınmış olan” anlamındadır. Batı dillerinde de “global” kelimesine yüklenen anlam budur. Bunun ötesinde, bu kavram Fransızca’da “homojenlik” anlamını da içermektedir. Yani bu terim için hem “bütünsellik” hem de “homojenlik” olguları yüklenmiştir.

Tanımların gösterdiği gibi, globalleşmeden söz ettiğimizde, sadece ulusal devletlerin rolünü arka plana iten uluslararası aktörlerin yön verdiği bir süreci tanımlamıyoruz. Aynı zamanda bir politik-ideolojik eğilimi (globalism) ve toplumların karşılıklı bağlılık ağlarının vücut verdiği dünya toplumu gibi sosyolojik oluşumu (globalite) da resmetmiş oluyoruz. Bununla beraber, Giddens’in belirttiği gibi, globalleşme tarafsız bir şekilde gelişen ve tamamen olumlu sonuçlar içeren bir olgu da sayılamaz. Özellikle Batı dışı toplumlar açısından rahatsız edici derecede Batılılaşma veya global düzende ABD’nin tek hakim güç olduğu göz önüne alındığında Amerikalaşma da sayılmaktadır.

Globalleşme ilişkisel olarak bakıldığında, her şeyden önce sadece dünya toplumuna doğru bir yönelimi değil, yerelleşmenin de önem kazanmasını ifade eder. Nitekim, globalleşeme olgusunun başta gelen teorisyenlerinden Ronald Robertson, bu anlamda, yani globalleşme ile yerelin mevcut etkileşimini göz önüne alan yeni bir terim üretir: Glokalizasyon. O kadar ki, Robertson, yerel olmadan globalin, global olmadan da yerelin olamayacağını iddia etmektedir. Çünkü Robertson’a göre globalleşme ancak yerel kültürlerin çatışması bağlamında yeniden tanımlanabilir bir olgudur. Bu da ancak globalleşmenin ekonomik boyutunun dışında, özellikle kültürel bir boyutunun varlığını terk etmekle yapılabilir.

            Kültürel globalleşme, yerel kültürlerin ortak bir hal almasına işaret eder. Bu durumu anlatmak üzere kullanılan terim “McDonaldlaştırma”dır. Bu terim çağrıştırdığı üzere, yalnızca restoran sanayiini değil, eğitim, iş, sağlık, seyahat, zevk, rejim, politika, aile ve toplumun tüm diğer özelliklerini de etkilemektedir. McDonaldlaştırma, dünyanın etkilere kapalı görünen kurum ve kısımlarına değiştirilemez bir süreç olmanın her türlü belirtisini göstermiştir. Bu, hayat tarzlarını, kültürel sembollerin ve davranış biçimlerinin aynılaşması anlamına gelmektedir. Örneğin insanlar, Almanya’dan Hindistan’a, Singapur’dan Brezilya’ya kadar dünyanın dört bir yanında aynı TV dizilerini (Dallas gibi) seyretmekte, aynı marka pantolon giymekte (Levi’s) ve aynı marka sigara (Marlboro) içmektedir. Şüphesiz, bu aynılaşma, yerel kültürlerin global olana tamamıyla tabi olduklarını göstermez. Yerel kültürlerin globali yorumlama, son tahlilde kendi otantik özellikleri açısından yeniden tanıma olanakları mevcuttur. Arjun Appadurai, bu durumu global kültürün görece özerkliği olarak tanımlamaktadır.

Küreselleşme kavramının bugün kullandığımız anlamda ilk olarak ifade edilmesinde değişik görüşler vardır. Buna göre, günümüzde verilen anlam olarak küresel (global) sözcüğünün kökeni, 400 yıl öncesine gitse bile, ilk olarak 1963 yılında Kanadalı sosyoloji Profesörü Marshall McLuhan “global köy” kavramını kullandı. McLuhan’a göre dünyanın belli bir bölümü global köy haline dönüşmektedir. Bazı iddialara göre ise, “küreselleşme” kavramı ilk kez 1980’lerde Harvard, Stanford ve Columbia gibi prestijli Amerikan okullarında kullanılmaya başlanmış ve yine bu çevrelerce popüler hale getirilmiştir. Küreselleşme, 1980’lerin sonları gibi çok yakın bir zamanda bile çok ender olarak ve akademik yayınlar veya gündelik dilde kullanılan bir terimdi. Fakat son yıllarda, bu kavrama değinmeyen hiçbir siyasal konuşma tam olmuyor. Demek ki, bu kadar kısa sürede, hiçbir yerde görülmezken hemen her yere sızan bir yayılma ile karşı karşıyıyız.

             Kavramın doğuşu üzerinde yapılabilecek tartışmalar bir yana, işaret ettiği sürecin unsurlarından yola çıkarak bir tanıma varma gayreti daha anlamlı olabilir. Çünkü, son yıllarda yoğun bir biçimde kullanılmakta olan küreselleşme kavramına, değişik bakış açılarına göre bir takım farklı değerler yüklenmektedir. Bazılarına göre küreselleşme, ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin ulusal sınırlar dışına taşarak dünya genelinde yayılmasıdır. Bu bakış açısına göre, küreselleşme ülkeler arasında fiziksel ve ekonomik engellemelerin törpülenmesi anlamı taşır. Bu anlamıyla küreselleşme farklı toplumsal ve inançların daha yakından tanınması, ülkeler arasındaki her türlü ilişkinin yaygınlaşması ve yoğunlaşması, ideolojik ayrımlara dayalı kutupların ortadan kalkması sonucunu doğuran kaçınılmaz bir süreçtir. Küreselleşme, yaşamımızı sürdürdüğümüz usulleri yeniden yapılandırmak demektir.

Bazılarına göre ise, küreselleşme, soğuk savaş dönemimden sonra, Batı’nın zaferini yeni bir açılımla dünya geneline yaymasıdır. Uluslar arası sermayenin egemenliği kayıtsız şartsız hale gelmekte ve dünya ölçeğinde tekelleşmektedir. Dolayısıyla bu yaklaşımları savunanlara göre küreselleşmeyi emperyalizmin yeni yüzü olarak tasvir etmek mümkündür.

2- Küreselleşmenin Tarihi Gelişimi:

1990’lı yıllar, yeni bir dünya düzeninin oluştuğu yıllardır. Bu yeni dünya düzeni, dünya ekonomisini tek bir dünya olmaya yönelten iktisadi bir süreçtir. Sermaye hareketleri, üretim ve hizmet faaliyetleri, ticari ve teknolojik gelişmeler, uluslararası bir nitelik kazanmaktadır. Bu çerçevede, işletmelerin karşı karşıya kaldıkları rekabetin de kaçınılmaz olarak boyutları ve etki alanı değişmekte, işletmeler çok uluslu nitelik kazanmakta, üretim ve hizmet faaliyetleri, ülkeler arası yatay entegrasyonu artırmaktadır. Çok uluslu işletmeler ve doğrudan yabancı sermaye yatırımları, ulusal ekonomilerin işleyişinde giderek daha etkili olmaya başlamaktadır.

Globalleşme olgusunun getirdiği yeni dünya düzeninde, ulusal ekonomiler, dış ticarete dönük yeni bir yapılanma sürecine girmektedir. Bu yapılanma sürecinde amaç, gerekli teknolojik ve yapısal değişiklikleri yaparak serbestleşen dünya pazarlarında rekabet edebilme potansiyelini geliştirmektir.

1980’lerde, uluslar arası sermayenin öncülüğünde ve bir Yeni Dünya Düzeni kurma girişimi olarak, bugün herkesin küreselleşme olarak adlandırdığı bir süreç başladı. 1960’larda, küreselleşmenin kahini olarak isimlendirilen Raymond Vernun’un “çokuluslu şirketler”le ilgili analizlerinden yola çıkan ve onları radikalleştiren belli bir akım ve Reagan ve Thatcher ile Anglo-Sakson dünyasında iktidara gelen neoliberal politika bu sürecin motor gücünü oluşturdular. Kabaca şu söyleniyordu: Artık ulusal sınırlar ortadan kalkıyor veya en azından eski katılığını kaybediyor ve dünya iktisadi, siyasi ve kültürel bir bütünlüğe doğru gidiyordu. İletişim devriminin, adeta beyin yıkarcasına, çok geniş kitlelere yayıldığı bu görüşte büyüleyici bir taraf olduğu yadsınamaz. Çok büyük bir kısmı fakirlik ve sefalet içinde yaşayan bir dünyada insanların daha üst bir düzeyde bütünleşmesine kim karşı çıkabilirdi? Gerçekten de öyle oldu. O kadar ki, yirmi yıl sonra bu ideolojinin bütün yapaylığı ve gerçeklere meydan okuyan niteliği rakamlarla gözler önüne serildiği halde, küreselleşme formülü büyüsünü sürdürüyor.

2.1- Üç Küreselleşme: 1490, 1890 Ve 1990 Modelleri

Küreselleşmeyi, en kısa ve doğru biçimde “Batı’nın gerek altyapısal gerekse üstyapısal etkisini bütün dünyaya yayması” biçiminde tanımlayabiliriz. Günümüz dünyasında buradaki altyapının karşılığı kapitalizmdir, üstyapının anlamı da akılcılık (rasyonalizm), laiklik ve demokrasi olarak belirtilebilir. Batı’nın yayılarak kendi verileri içinde dünyayı yeniden örgütlemesi ve sonunda bir dünya sistemi durumuna yükselmesi olgusu bugüne kadar üç ayrı tarihte üç ayrı kez ortaya çıkmıştır: 1490, 1890 ve 1990.

Birinci Küreselleşme (1490): Bu tarih Batı’nın denizler ötesi keşiflere girişimlerini simgeler. Ulusal devleti güçlendirecek olan kolonilerin kurulması, yani Batı’nın o zamana kadar ulaşmadığı deniz aşırı ülkelere siyasal, askeri ve ticari etkisini yaydı. Bu bölgelerde sömürge imparatorlukları kuruldu. Bu sömürge imparatorluklarında egemen olan Batılı yöneticiler 18. yüzyıl sonunda Kuzey Amerika’da, 19. yüzyılda Latin Amerika’da, 20. yüzyılda da Güney Afrika’da sömürgeci ülkelerden bağımsızlıklarını alacaklar fakat bu ülkelerin yerli halkının durumu değişmeyecektir.

İkinci Küreselleşme (1890): Batı’nın ikinci yayılması 1870’den sonra başladı ve 1890’larda kurumsallaştı. Yararlanılan teknoloji, Batı ile dünyanın bölgeleri arasında çok büyük oransızlık doğurmuş bulunan devriminin yarattığı muazzam teknolojik imkanlardı. Yani, bu yayılmanın ardında sanayi devrimi bulunuyordu.

Yöntem, misyonerlerin ardından ticaret şirketlerinin, onların ardından da Batılı devletlerin giderek bu toprakları askeri işgale uğratması biçiminde oldu. Bu ikinci yayılmayı doğuran gereksinmeler de sanayi devriminin sonuçlarından çıktı ve dolayısıyla da birincisindekine oranla çok daha çeşitli, belirgin ve önemliydi. 1980’lerde Avrupa’da banka sermayesinin endüstri sermayesine egemen olup tekellerin kurulmasıyla sistem çok gelişmiş, fakat bir takım yapısal sıkıntılar ortaya çıkmıştı. Bunlar:

1)       Metropol sanayilerine ucuz ve sürekli hammadde akışı sağlamak,

2)       Beliren fazla üretimi satacak yeni pazarlar bulmak,

3)       Sermayenin marjinal verimliliğinin metropollerde çok azalışı nedeniyle ihraç etmek,

4)       Fazla nüfusu akıtmak.

Böylece kıyasıya bir rekabet başladı. Bu, kar marjlarını düşürdü. Bunun çözümü ise, dünyanın o zamana kadar uluslararası siyasal ve ekonomik alanlarını bulmaktı. Bu başlangıçta problem olmadı. Çünkü dünyada bu durumda olan bir çok yer vardır. Fakat bu boş topraklar bittiğinde işin içine her şirketin kendi devleti girdi ve çatışma başladı. Bu çatışma sonucunda 1. Dünya Savaşı meydana gelmiştir.

20. yüzyılın başlarında meydana gelen Birinci ve bundan 21 yıl sonra gerçekleşen İkinci Dünya Savaşlarından sonra dünya pek çok yönü ile değişmiştir. Alışılmış dengelerin hemen hemen tümü çökmüş ve dünyada yeni bir oluşum başlamıştır. Çöken ve değişen dengelerin başında eski ekonomik güçler ve bunlara bağlı olan siyasi otoriteler gelmiştir. İmparatorluk ve krallıklar ile bunların güç kaynağı olan ve çeşitli kıtalara yayılan sömürgeleri tek tek bağımsızlık alarak dağılmıştır. Ekonomik ve siyasi dengeler değişirken buna paralel olarak sosyal ve kültürel değer ve dengelerde yok olmuş, ortaya çıkan boşlukları yeni dengeler doldurmuştur. Bunlardan birisi Amerika Birleşik Devletleri diğeri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’dir. Böylelikle dünyada iki kutup ve iki yeni blok oluşmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında çok büyük değişiklikler oldu. Avrupa’nın büyük bir kısmı harap durumdayken ABD’de endüstriyel ekonomi çok büyük bir büyüme gösterdi. 1940’lı yıllar gösteriyor ki, Amerika, savaştan tüm cephelerde muazzam ölçülerde bir dünya egemenliği ile çıkacaktı. Dünya refahının yüzde ellisine, dünya sanayii üretiminin çoğuna, askeri hakimiyete, güvenliğe ve her iki okyanusun kontrolüne sahipti.

2.2- 1990 Küreselleşmesi Ve Diğer Küreselleşmelerle Karşılaştırılması

İlk iki küreselleşmede bir kararsız dengeler ortaya çıkmıştı. Bağımsız ülke sayısı çok artmıştı. Çatışmalar çoğalmış ve hızlanmıştı. Azgelişmiş ülkelerde ise kimlik çatışması doruğa varmıştı. İlk iki küreselleşme, Avrupa pazarı kendine yetmeyen tek güç Batı’nın yaşamaya devam etmek için yeniden yapılanmak istemesinin ve bunun için de ekonomik pazarını genişletmesinden, bu arada da yepyeni kültür kalıplarını azgelişmiş ülkelere taşımasından kaynaklanıyordu.

Altyapı açısından alırsak, yeni Batı’nın ulusal pazarları Batı pazarları yetmiyor, pazarın bütün küreyi içine alacak kadar genişletilmesi isteniyor. Üstyapı açısından, Batı kültürü bütün dünyayı sardı. Artık bu kültür 2. Küreselleşmenin aksine yalnızca Batıcı okullarda değil, televizyonda, eğlence programı seyrederken ve internette gezinirken damardan alınıyor. Olaya uluslar arası sistem açısından bakarsak, 1490 ve 1890’ın uluslar arası rakibi yoktu; Sovyet Bloğu 1948’den sonra oluşmuştu. Bağlantısızlar ise 1955’ten sonra doğup ancak 1970’lerde seslerini duyurabilmişlerdi. 1990’ın rakibi yoktu. Çünkü bu 3. küreselleşme hem Sovyet Bloğu’nun yıkılmasına yol açan etken oldu, hem de bu yıkılma sonucu dünyayı fethetmede tek başına kaldı.

3. küreselleşme diğer ikisinden daha güçlüdür. Bunun nedeni de:

1) 70’lerden başlayarak, Çok Uluslu Şirketlerin dünya ekonomisine egemen olması,

2) 80’lerde Batı’nın optik kablo, haberleşme uyduları, bilgisayarlar, internet gibi teknolojik buluşları devreye sokarak yarattığı İletişim Devrimi.

3) 90’larda SSCB’nin dağılması sonucu güç dengesinin ortadan kalkması ve Batı’nın yeniden tek güç odağı haline gelmesi.

Bu üç küreselleşmeyi karşılaştıracak olursak;

Birinci küreselleşme

İkinci küreselleşme

Üçüncü küreselleşme

İtici güç

Denizcilikteki gelişmeler

Sanayileşme ve doğurduğu gereksinmeler

1970’lerde Çokuluslu şirketler, 1980’lerde İletişim devrimi, 1990’larda Batının rakibinin kalmaması

Yöntem

Önce kar, sonra askeri işgal

Önce misyonerler, sonra kaşifler, sonra ticari şirketler, en sonra işgal

Kültürel-ideolojik etki, böylece ülkenin her yanı kendiliğinden etkileniyor

Haklı gösteriş

Putperestlere Allah’ın dinini götürme

Beyaz adamın yükü, uygarlaştırıcı görev, ırkçı teoriler

En yüksek uygarlık düzeyi, uluslar arası topluluğun iradesi, piyasanın gizli eli, küreselleşme herkesin ortak çıkarınadır

Sonuç

Sömürgecilik

Emperyalizm

Küreselleşme

II. Dünya Savaşı sonrası yapılan barış anlaşmalarına rağmen dünya Soğuk Savaş süreci içerisine girmişti. Bütün dünyayı etkileyen bu çekişmenin temelinde Kapitalizm ve Komünizm gibi birbirinin zıttı olan ekonomik yapılar yer almıştı. Bu bloklar içerisinde yer almak istemeyen devletler bile bu yapıdan etkilenmişler ve çıkar ilişkileri içerisinde her iki kutuba da yakın olmuşlardır.

Gerek kapitalist sistem gerekse komünist sistem söz verdikleri idareler ve hedeflerden çok farklı yönlerde gelişmişlerdir. Kapitalizm maddi başarıyı ve serveti her şeyin ölçüsü ve insanın maddi tatminini esas tema olarak kabul ederek gelişmiştir. Sonuçta başarılı olmuş ama bu başarıyı istenilen ölçüde kitlelere yayamamıştır. Neticede, kurtarılmak istenen birey daha da ezilmiş ve yalnızlığa itilmiştir. Bunun ezikliğini yaşayan birey de yeni arayışlar içine girmiştir. Diğer taraftan, devleti esas alan ve devletin her şeyi ile toplumdan sorumlu olduğu anlayışı ile eşitliği her kesime ulaştırmaya çalışan merkantilist devlet anlayışı ise bireyi hiçe saymıştır. Devlet gücü altında ezilen ve vaat edilen cennetlere bir türlü ulaşamayan kitleler sonunda komünizmin hem idelinden hem de işlerliğinden ümidi kesmiştir. Dolayısı ile yarım yüzyıllık devre içinde her iki ekonomik anlayış ve buna bağlı olan politik sistemler, değişme ihtiyacını kaçınılmaz olarak duymaya başlamıştır.

Küreselleşmenin gerçekleşmesi özellikle 1945’lerden sonra başlamış ve 1990’lardan sonra kendi içinde bir hareketlenme ve dolayısı ile etki sahasında hızlı be belirgin bir gelişme olmuştur. Bunda bilgisayar ve iletişimdeki hızlı gelişmeler çok büyük roller oynamıştır. Küreselleşmenin daha belirgin hale gelmesi ve etkileşme temposunun artması ile bunun milli devletlerin dış politikalarındaki etkisi de artmaya başlamıştır. Dünyanın her yerinde bu etkilenişim ve gelişim hissedilmeye başlanmıştır. Küreselleşme hareketinin temposunun artışında ve etki sahasının genişlemesinde katkısı olan belli faktörler vardır. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:

1)    Dünyadaki siyasi gelişmeleri etkisi ve mümkünse kontrolü altında tutmaya çalışan dev Uluslar arası Örgütler; Birleşmiş Milletler gibi,

2)    Transnasyonal paktlar yani birçok devleti içeren geniş kapsamlı anlaşmalar; NATO gibi,

3)    Yine geniş kapsamlı ve çok ülkeyi kapsayan Transnasyonal Ekonomik Birlikler; Avrupa Birliği, Kuzey Amerika Birliği, Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi,

4)    Birden fazla ülkede faaliyette bulunan, iş, imalat ve ticaret merkezleri olan Çok Uluslu Şirketler, Bankalar ve Ortaklıklar. Bunlar kuruldukları ülkelerin dışında birçok diğer ülkenin ekonomisine hakim olmaya ve etki yapmaya başlamışlardır. Bir noktada küreselleşmenin ekonomi alanında başladığı bile iddia edilebilir.

5)    Uluslararası Trendler denilen ve dünya üstünde hemen hemen bütün kıtaları ve sayısız ülkeleri etkisi altına alan, kitleleri çok derinden etkileyen beli sosyo-politik akımlar. Özellikle Kissinger, Schlesinger, Huntington gibi yazarların tehlikeli eğilimler ve gelişmeler olarak vurguladıkları akımlar. Etnik Milliyetçilik, Fundamentalizm, Feminizm, Ekolojik akımları saymak gerekir.

Küreselleşmeye Bakış Biçimleri:

           Günümüzde küreselleşme konusunda, çok geniş bir literatür oluşmuştur; ancak sosyal bilimlerin bir çok alanında görüldüğü şekilde, küreselleşmeye ilişkin birbirinden tümüyle farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bir diğer ifade ile kürselleşeme konusunda, gerek teorisyenler, gerekse uygulamacılar arsında uzlaşmadan bahsetmek mümkün değildir. Küreselleşmenin siyasal kültürel ve ekonomik sonuçları yaygınlık kazandıkça, taraftarları kadar karşı çıkanların sayılarında da artışa tanık olunmaktadır. Çünkü kürselleşmeden kazanlar olduğu kadar, kaybedenler de mevcuttur .

Küreselleşme teriminin birden popülerleşmesine bakarak, bu nosyonun anlamının her zaman açık olmaması veya ona karşı entelektüel bir tepkinin olması şaşırtıcı değildir. Küreselleşme, hepimizin tek bir dünyada yaşadığımız teziyle ilişkili bir şeydir. Küreselleşeme konusunda son birkaç yılda alevlenen tartışmalarda farklı düşünceye sahip insanlar tamamen birbirine zıt fikirler ortaya atmışlardır. Bunlardan bazıları olayı tamamen tartışmalı buluyorlar. Bunlar “şüpheciler” kısmıdır. Şüphecilere göre, küreselleşme konusunda edilen lafların hepsi kuru gürültüden ibarettir. Küresel ekonomi, sağladığı yararlar, kazandırdığı deneyimler ve getirdiği musibetler ne olursa olsun, önceki dönemlerde varolan ekonomiden özellikle farklı bir şey değildir.

“Şüpheciler”, çoğu ülkenin gelirlerinin ancak küçük bir miktarını dış ticaretten elde ettiğini ileri sürüyorlar. Ekonomik alışverişlerin önemli bir kısmı, gerçekten dünya çapında olmaktan ziyade yakın bölgeler arasında gerçekleşiyor. Sözgelimi Avrupa Birliği ülkeleri çoğunlukla kendi aralarında ticaret yapıyorlar. Aynı durum, Asya-Pasifik veya Kuzey Amerika bölgeleri gibi belli başlı ticaret blokları için de geçerlidir. Başkaları ise olaya çok farklı açıdan yaklaşmaktadırlar. Bunlara da “radikaller” denilebilir. Radikaller, küreselleşmenin tamamen gerçek olduğunu iddia etmekle yetinmiyor, sonuçlarının istinasız her yerde hissedileceğini de söylüyorlar. Global çarşı 1960’lı ve 1970’li yıllara kıyasla bile çok daha gelişkin durumda ve ulusal sınırları yıkıp geçiyor. Uluslar eskiden sahip oldukları egemenliğin, siyasetçiler de olayları etkileme yeteneklerinin önemli bir kısmını yitirdiler. İş ve işletme konularında yazan Japon Kenichi Ohmae’nin belirttiği gibi, uluslar artık basit birer kurgu düzeyinde kaldı. Ohmae gibi yazarlar, 1998 Asya krizinin ekonomik sıkıntılarının, küreselleşme gerçeğini tüm çıplaklığıyla ortaya serdiğini düşünüyorlar. Avrupa ülkelerinin tek bir çatı altında toplanması, teknolojinin dünyanın birbirlerine en uzak ülkelerinin iletişimini anında sağlayacak bir hızla ilerlemesi, sınırların ortadan kalkıyor gibi görünmesi toplumları milliyetçiliği tartışma noktasına getirdi.

Şüpheciler daha çok siyasal solda, özellikle eski solda toplanıyorlar. Hükümetler ekonomik yaşamı hala denetimleri altında tutabiliyorlar ve refah devleti varlığını sürdürüyor. Şüphecilere göre, küreselleşme nosyonu, refah sistemlerini ortadan kaldırmak ve devlet harcamalarında kısıntı yapmak isteyen serbest piyasacılarının ortaya attığı bir ideolojidir. Görülenler ise olsa olsa yüz yıl önceki dünyanın bir tekrarından ibaret. Para ticareti dahil olmak üzere yoğun ticaretin yapıldığı, açık bir küresel ekonomi on dokuzuncu yüzyılın sonunda sona erdi.

Küreselleşmenim Çelişkileri:

Oran, Zincirkıran ve Rodrik’e göre küreselleşmenin ortaya çıkardığı bir takım çelişkiler mevcuttur. Bunlar:

1) Küreselleşme, Batı etkisinin her tarafa yayılması demek olduğu için, bir tekdüzeleşme sağlıyor.

2) İnsan haklarının üzerinde duruyor. Aynı zamanda bunun antitezi olan güçlü iktidar özlemlerini getiriyor.

3) Bireyi yüceltiyor ama bireyin üzerinde hakim olan aşiret, etnik köken gibi kavramları güçlendiriyor.

4) Yerel dillerin kaybolmaması için çaba sarf ediyor. Fakat aynı zamanda İngilizce’nin dünya dili olması için uğraşıyor.

5) Ulusal devletleri zayıflatıyor. Diğer yandan uluslar arası sermayenin yatırımının korunması için bu devletlerin güvenlik kuvvetlerini güçlendiriyor.

6) Küreselleşme ile birlikte gelişmiş ülkelerde de, az gelişmiş ülkelerde de işsizlik ve bununla beraber geleceğe yönelik olarak umutsuzluk ve güvensizlik artmıştır.

7) Geleceğe güvensizlik ve belirsizlik, kişiler için bir sığınma işlevi gören ve aidiyet duygusu sağlayan fundemantalist ve milliyetçi akımların güç kazanmasını da getirmektedir.

8) Çok tartışılan bir boyut da; ulusal hükümetlerin, küresel sermaye ve çok uluslu şirketler karşısında politika oluşturma ve egemenliğini kabul ettirtmede yetersiz kalmasıdır.

9) Ticaretin ve yatırımın önündeki engellerin kaldırılması, uluslararası sınırları aşabilen gruplarla aşamayan gruplar arasındaki asimetriyi keskinleştirmektedir.

10) Globalleşme hem ülkelerin kendi içinde, hem de ülkeler arasında yeni bir çatışma ortaya çıkarmaktadır.

11) Globalleşme, hükümetlerin sosyal güvenlik sağlamasını gittikçe zorlaştırmaktadır.

Küreselleşmenin Anayasası: MAİ

MAİ (Multilateral Agreement on Investment-Yatırımlar Hakkında Çok Taraflı Anlaşma), tek bir küresel ekonomi için ortak anayasadır. MAİ, uluslar arası hukukun, uluslararası kapitalizmin yeni biçimine uyumlu hale getirilmesidir. Fakat MAİ’den daha önce Türkiye tarafından 1988 yılında MIGA (Çok Taraflı Yatırım Garanti Kuruluşu Sözleşmesi)’yı imzalamıştı. Bu sözleşme ile Türkiye, çok uluslu şirketlerin ülkedeki yatırımları ile bağlantılı olarak karşılaşabilecekleri gayri ticari risklerin karşılanması taahhüdünde bulunuyordu.

MAİ’nin önemli maddelerini şöyle özetlemek mümkündür:

1) Hükümet politikalarındaki değişiklikler Çok Uluslu Şirketleri (ÇUŞ) zarara uğratırsa, devlet zararı tazmin edecek.

2) Devlet, MAİ’ye aykırı yasa çıkartamayacak; mevcut yasaları da bununla uyumlu hale getirecek.

3) Yatırımcıların sermayelerini ve üretimlerini bir ülkeden diğerine taşımaları kolaylaşacak.

4) Ülkelerin tüm sektörleri ÇUŞ’lara açılacak.

5) Yabancı yatırımcılara hiçbir biçimde yerli yatırımcıdan daha az imkan sağlanmayacak.

6) ÇUŞ, ulusal devlet aleyhine Uluslar arası Tahkim Komisyonuna başvurabilecek. (Ulusal yargı devreden çıkıyor)

7) MAİ’ye girenler 5 yıl çıkamayacaklar. Çıkmak isteyenler, anlaşmayı 15 yıl daha uygulamak zorunda kalacaklar. (Deli Dumrul örneği)

Sosyoloji ve Küreselleşme

Appadurai, ilişkiler ve etkileşim ağıyla hem ulusların kendi içinde hem de uluslar arasında politik değişime yol açan sosyo-kültürel globalleşmeyi yaratan mekanları ve özelliklerini şu noktalarda toplamaktadır:

1) Etno-mekan= İçinde yaşadığımız dünyayı değiştiren insanların (turistler, göçmenler, mülteciler, sürgünler, misafir işçiler ve hareket halindeki diğer insan grupları) oluşturduğu mekan.

2) Tekno-mekan= Yüksek ve düşük, mekanik ve enformatik teknolojinin kapalı sınırları bile aşacak yaygınlıkta ve hızda akışının yarattığı mekan.

3) Finans-mekan= Uluslararasında bugüne kadar görülmemiş çapta ve hızda para akışının ve bu akışın kışkırttığı piyasa işlemlerinin (uluslar arası borsa ve spekülasyon işlemleri) görüldüğü mekan.

4) Medya-mekan= Gazete, dergiler, televizyon istasyonları, film stüdyoları gibi enformasyon araçlarının elektronik olarak üretildiği ve yayıldığı mekan.

5) Fikri-mekan= İdeolojilerin ve fikirlerin (özellikle aydınlanmada kökenlenen) içerdiği kavramların (özgürlük, refah seviyesi, haklar, egemenlik, temsil ve demokrasi gibi) yayıldığı mekan.

Appadurai’nin resmettiği mekanların etkileşimi, son tahlilde topraksızlaşmayı beraberinde getirerek hem eylemin ve fikrin kendisini rahatça ifade edebileceği, hatta meşrulaştırabileceği bir ortam bulmasını da sağlamaktadır. Bu durumun bir adım ötesi, global sanallaşma olup, toplulukların siber alanda ilişkiye girmeleridir. Bütün bunlar, globalleşmenin nimetlerinden yararlananlar ile külfetlerine katlananlar arasında bir eşitsizlik de doğurmuştur. Nitekim, Zygmunt Bauman, globalleşmeyi ve yerelleşmeyi bir madalyonun iki yüzü olmasının, aynı zamanda globalleşmenin zenginler ile yerelleşmiş fakirler arasında bir tabakalaşmayı doğurduğu ve kutuplaşmayı yarattığı anlamına da geldiğini söylemektedir. Buraya kadar anlatılanlar, globalleşmenin çelişkili bir mahiyet içerdiği, hem hakim kültürlerin hem de yerel tepkilerin (olumlu veya olumsuz) çektiği yönde ilerlemekte olduğunu göstermektedir. Fakat, her hal ve şartta, fikirlerimizi ve sembollerimizi tanımlamada ve anlamada globalleşme bir çerçeve olarak kendini hissettirmektedir.

Comte, Saint-Simon ve Marx gibi 19. yüzyıl kuramcıları bu günlerde birçoğumuzun küreselleşme olarak adlandırdığımız şeyi analitik çalışmalarına merkez almışlardır. Temelde ulus devlet aygıtının sertleşip genleşmesine bağlı olarak ulusçuluğun güçlenmesinden dolayı, bu durum klasik sosyolojinin son dönemi boyunca sosyoloji cephesinde özellikle karmaşıklaştı. Emile Durkheim, Max Weber, Georg Simmel ve çağdaşlarının yazılarında gerek küreselleşmeye gerekse onun dallanıp budaklanmasına belirli bir ilgi gösterilmesine rağmen, onlar daha çok toplumsallık sorunları üzerinde yoğunlaşmışlardır.

Albrow içinde bulunduğumuz, ama zorunlu olarak sonucu olmayan evreyi ele alırken sosyolojinin küreselleşmesi üzerinde durdu. Albrow’a bakılırsa, küreselleşme doğrudan “ulusalcılık” ile uluslararasıcılığın karşılıklı etkileşiminin, dolaylı olarak da geride kalan bütün evrelerin bir sonucudur. Küreselleşme ilkesi, “birey sosyologlarının kürenin herhangi bir yerindeki diğer bireylerle birlikte çalışmak, gerek katıldıkları gerekse üzeride çalıştıkları süreçleri değerlendirmek zorunda olmaları özgürlüğünden kaynaklanmaktadır”. Albrow, “farklı bölge ve kültürlerden gelen bir dolu farklı konuşmacı aracılığıyla evrensel bir söylemin doğduğunu” ileri sürer. Küreselleşmenin sadece sosyologların açıkça iletişimde bulunabilmelerini değil, birinci olarak “sosyolojik diyalektiklerin ve özel görülerin… tüm çeşitliği ile karşı karşıya gelmelerini”, ikinci olarak da küreselleşmenin üzerine “toplumsal gerçekliğin yeni bir düzeyindeki süreçmiş gibi” odaklanmaya mecbur edilmelerini ifade ettiğini söyler. Albrow, sonuçta bütün bu söylediklerinin, bu yeni gerçekliğin en iyi “küresel toplum” terimiyle betimlendiğini ekler.

İnsanlık tarihi, dünyanın fiziksel yapısı, coğrafyası, evren içindeki konumu, ruhani ve/veya dünyevi önemiyle ilgili düşüncelerle ağzına kadar dolduruldu. Son iki bin yıldır aralıklarla dünyayı bir bütün olarak modelleştirmeye ve birleştirmeye çalışan hareketler ve örgütler ortaya çıkmakla kalmadığı gibi, evrensel ile tikel arasındaki ilişkilere dair düşünceler uygarlıkların giderek merkezine yerleşmekteler. Hatta günümüzde “küresel-yerel bağlantısı” diye adlandırılan şeyin bir benzeri, Polybius’un Roma İmparatorluğu’nun yükselişi üzerine M.Ö. ikinci yüzyıl gibi uzun bir süre önce yazdığı “Evrensel Tarih”te temalaştırılmıştı.”Eskiden, dünyada meydana gelen şeylerin kendi aralarında hiçbir bağlantıları yoktu…. ama artık bütün olaylar ortak bir bohçada derlenip toplanmaktadır. Yine de “insanlık fiziksel olarak tek bir toplum haline geliyor” gibi önemli düşünceler, yakın zamana gelinene kadar gerçekçi biçimde dile getirilmiyordu ve yerkürenin çeşitli bölgelerinde yaşayan insanlar, tartışmalarında ve eylemlerinde güneş merkezli dünyanın tümünün, örgütlenmesi sorununa da doğrudan göndermede bulunmuyorlardı. Yoğun biçimde tartışılan dünyanın somut biçimde modelleştirilmesi ile somut dünya bilinci sorunları konusunda küreselleşme kavramı ve söylemine daha ağırlıklı bir rol vermeye çalışılmaktadır.

Kuramsal düzeyde, bir bütün olarak dünya hali hazırda fiilen geçerli olanlardan başka biçimler ve yörüngelerde de bir gerçeklik kazanabilirdi. Dünya tek bir sistem haline, ilke olarak tek bir ulusun emperyal hegemonyası veya iki veya daha fazla hanedan ya da ulus arasındaki bir büyük ittifak; evrensel proletaryanın zaferi, örgütlü bir dinin tek bir biçiminin küresel üstünlüğü, dünya ruhunun billurlaşması, milliyetçiliğin serbest ticaret idealine yol vermesi, fedaralist bir dünya hareketinin başarısı, ticari bir şirketin dünya çapındaki zaferi veya başka biçimler aracılığıyla getirilebilirdi. Bunlardan bazıları, dünya tarihinin belli anlarında gerçekten de etkili oldular. Aslında günümüz ortamını analitik açıdan anlamaya çalışırken böylesi ihtimallerin, deyimin herhangi bir anlamıyla dünya tarihi kadar eski olduklarını, yirminci yüzyıl sonlarının küreselleşmiş dünyasının ortaya çıkışına da oldukça büyük katkılarda bulunduklarını kabul etmemiz gerekir. Dahası, dünya tarihinin büyük bir bölümü işe yarar bir şekilde küçük küreselleşme dizileri olarak düşünülebilir. Örneğin tarihi imparatorlukların oluşumu daha önceleri birbirinden yalıtılmış toprakların ve toplumsal oluşumların birleştirilmesini gerektirmiştir. Kuşkusuz, ortaçağ Avrupa’sının parçalanması gibi karşıt yönde değişmeler de söz konusuydu.

Yeni Global Dünya Düzeni

L. Thurow, kapitalizmin geleceğinde küresel ekonomiyi önemli ve kaçınılmaz bir katman olarak tanımlamaktadır. Buna göre, “insanlık tarihinde ilk defa, her şey her yerde üretilebiliyor ve satılabiliyor… her bir faaliyet ve her bir parça, dünya üzerinde en ucuza mal olduğu yerlerde yapılırken, üretilen ürünler ile hizmetler, fiyatlarını ve karların en yüksek olduğu yerlerde satılıyor”.

21. yüzyılın başında dünyanın geçirdiği evrimi ve oluşmaya başlayan yeni global dünya düzenini en somut biçimde ifade edenlerden biri, Japon yazar Kenichi Ohmae’dir. Ohmae’ye göre, yeni dünya düzeninin temelindeki küresel ekonomik sistemin oluşumu, başlıca dört faktörden kaynaklanmaktadır. Bunlar;

a) Birinci faktör, yatırımların coğrafik sınırları aşan nitelik kazanmasıdır. Para artık, eğer çekici bir durum ise, herhangi bir engelle karşılaşmadan, dünyanın herhangi bir bölgesine gitmekte ve orada yatırım yapılabilmektedir. Bu para, ağırlıklı olarak özel sermaye niteliği taşımakta, kamu otoritelerinin müdahalesi ikinci plana itilmekte, yatırımın kalitesi öncelik taşımaktadır.

b) İkincisi, sanayiinin küresel gelişimidir. Artık firmaların, hükümetlerin desteğiyle ve ikili anlaşmalar çerçevesinde stratejiler geliştirme ve uluslararasılaşma politikaları geçmişte kalmıştır. Bugün önem kazanan, çok uluslu şirketlerin, pazar önceliğine ve çekiciliğine göre istedikleri bölgelere gitmeleri ve yatırım yapmalarıdır. Global rekabet artık, devlet destekli teşviklerin aşıldığı, serbestçe, isteyen firmanın istediği ülkede işletme kurduğu bir düzen getirmiştir.

c) Bilgi teknolojilerinde sağlanan baş döndürücü gelişmeler, küresel ekonomik sistemin gelişmesinin temel faktörlerinden üçüncüsüdür. Bilgi teknolojileri, zaman ve coğrafi uzaklık farkını ortadan kaldırarak, kontrol ve takip işlemlerini kolaylaştırmış, dolayısıyla sanayilerin ve yatırımların hareket serbestliği desteklenmiştir.

d) İnsan faktörü globalleşmenin temel itici faktörlerinden dördüncüsüdür. Günümüzde insanlar, küresel düşünen ve küresel ölçekte tatmin bekleyen tüketici zihniyetini kazanmaktadır. Dünyanın diğer bölgelerindeki yaşam koşulları hakkında, daha çabuk ve geniş bilgi sahibi olmaya başlayan insanlar, kendi ulusal kimliklerini sorgulamadan ve yerli malı kullanma kaygılarını bir kenara bırakarak, daha çok yabancı mal ve hizmet talebinde bulunmaktadırlar. Burada önemli olan, nereden gelirse gelsin, en iyi ve en ucuz mal ve hizmeti elde etmektir.

Bir ülkenin kapitalist dünya piramidindeki konumu, ürünlerinin dünya pazarındaki rekabetçi düzeyi tarafından belirlenir. Söz konusu rekabet yeteneği, gerçek dünyada etkili, ekonomik, sosyal ve siyasal belirleyicilerin bir sonucudur. Fakat bu mücadele eşit olmayan güçleri karşı karşıya getirmektedir. Merkez kapitalist ülkelerin etkililiğini sağlayan, bir bütün olarak sosyal teoriyi sorgulayan ve beş tekel olarak tanımlanan durumlardır. Söz konusu beş tekel:

1) Çağdaş merkezlerin teknoloji alanında sahip oldukları tekel. Söz konusu teknoloji tekeli devasa harcama gerektirmektedir. Bunu da ancak büyük ve zengin ülkeler gerçekleştirebilir. Böyle bir devlet desteği olmadan bu alandaki birçok tekeli sürdürmek imkansızdır.

2) Dünya ölçeğinde önemli finansal akımları denetleyen tekeller. Dünya ölçeğinde faaliyet gösteren büyük finans kurumlarının hareketini ve yerleşmesini kolaylaştıran liberalleşme, söz konusu tekellerin etkililiğini iyice artırdı. Yakın zamana kadar bu ülkelerin tasarruflarının en büyük kısmı, ancak ulusal sınırlar içinde hareket edebiliyordu ve ulusal finans kurumları tarafından yönetilebiliyordu. Bugün ise, faaliyet alanı tüm dünya olan finans kurumları tarafından merkezileştirilmiş durumdadır. Bu, finans sermayesidir ve sermayenin en çok küreselleşmiş kesimini oluşturmaktadır. Bu ayrıcalık siyasi mantığa dayanıyor ki, finansal küreselleşmeyi kabullendiriyor. Küreselleşmiş finans sermayesinin serbest hareketi de, evrensel para sayılan dolara göre belirleniyor.

3) Gezegenin doğal kaynaklarına ulaşmayı sağlayan tekeler. Kaynakların akıl almaz bir hoyratlıkla kullanılması artık gezegeni tehlikeye atıyor. Kısa vadede kar güdüsüyle hareket eden kapitalizm, mevcut durumu tersine çevirmek bir yana, gelişmiş ülkelerin bu alandaki tekelini daha da kuvvetlendiriyor ve sadece aynı savurganlığın diğerleri tarafından da yapılmasını engelliyor.

4) Kitle iletişimi ve medya alanında faaliyet gösteren tekeller. Bunlar aşağı yukarı doğru dünya kültürünü aynılaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda siyasi manipülasyona uygun yeni imkanlar da meydana getiriyor. Modern medya pazarının genişlemesi, Batı’da da daha şimdiden bir kavram ve pratik demokrasinin aşınmasının unsurlarından biri haline geliyor.

5) Kitle imha silahları alanında faaliyet gösteren tekeller. Savaş sonrasında, iki kutupluluk tarafından sınırlanan bu tekel, 1945’te olduğu gibi, yeniden ABD diplomasisinin mutlak silahı haline geliyor. Silahsızlanmayı sağlayacak, dünya ölçeğinde demokratik bir denetimin yokluğunda, silahlanmanın hızlanması çok büyük riskler taşımakla birlikte, mevcut tekelle mücadele etmenin başkaca bir yolu da yoktur (Amin:2000;42).

Bir bütün olarak alındığında bu beş tekel, küreselleşmiş değer yasasının nasıl bir çerçevede işlerlik kazandığını gösterir. Zira, değer yasası, sosyal ve politik çerçeveden koparılmış, saf bir ekonomik rasyonalizmin sonucu olmaktan çok, tüm bu koşullandırmaların yoğunlaşmış tezahürüdür. Bu koşullandırmalar, çevrenin sanayileşme çabalarının içini boşaltıp, üretilen mallarda içerilmiş emeği değersizleştiriyor. Buna karşılık, yeni tekellerin faaliyet gösterdiği üretim alanlarındaki sözde katma değeri, merkez ülkeler lehine aşırı değerli duruma getiriyor. Dünya ölçeğinde hiçbir zaman olmadığı ölçüde gelir dağılımı eşitsizliğini ve hiyerarşisini derinleştiriyor. Bu yeni durumda çevre ülke sanayileri bir çeşit taşeron konumuna indirgeniyor ve önemsizleşiyor. Ve kutuplaşma gelecekte alacağı yeni biçimlere doğru gidiyor.

Küreselleşmenin ortaya çıkmasında en önemli rolü olan üç faktör şunlardır: Finans, teknoloji ve enformasyonun demokratikleşmesi. Dünyanın şu ana kadar yaşadığı bu büyük gelişmelerin merkezinde, teknolojinin var olan bilgiyi bütün dünyaya iletebilmesi, böylece bilginin evrenselleşmesi yatmaktadır.

Yeni Bilgi Dünyası

Dijital teknoloji dünyada yaklaşık 205 ülkeyi ve milyonlarca insanı birbirine bağlamayı başarmıştır. Artık dünyanın herhangi bir yerinde olan bitenler, dünyanın diğer bölgelerinde olan herkesi çok yakından ilgilendirmeye başlamıştır. Tek bir dünya pazarı süratle oluşmakta ve hepimiz bu pazarda birer dünya vatandaşı haline gelmekteyiz. Dünya hiçbir dönemde 1990’lı yıllardaki kadar hızla büyümemiştir. Bu büyüme çerçevesinde, ülkeler ve kültürler arası farklılıkların ötesinde, global düzeyde herkesi ilgilendiren bir bilgi ağı oluşmaktadır.

1990’lı yıllar üçüncü bin yılın arifesinde online şeffaf bir dünyanın oluşmaya başladığı dönemdir. İnternet ve benzeri bilgi ağları, herkesi 24 saat dünyanın her yerine bağlayan ve hatta kalmaya zorlayan bir yeni yaşam biçimi getirmiştir. Bilgi, günümüzde işletmelerin ekonomik başarısında giderek hayati önem kazanan ayrıcalıklı bir kaynak haline gelmektedir. Endüstri ötesi toplumlarda dikkatler, üretim ve hizmet süreçlerinin nasıl daha etkin düzenlenebileceğinden, bilgiye dayalı etkin karar verme sistemlerinin nasıl kurulabileceğine yönelmeye başlamıştır. Bu eğilim, yönetim anlayışlarında stratejik yaklaşımların bilgiye ve bilgiyi etkin kullanmaya doğru değişimini, hatta yeniden tanımlanmasını gerekli kılmaktadır. 2000’li yılların global bilgi ekonomisi, bilgiye dayalı rekabetçi avantajı yakalayan ve sürdürebilen, yani bilgi birikimini ve paylaşımını sermaye haline getiren toplumlar ve kurumlardan oluşacaktır.

P. Drucker’e göre, “bilgi kavramının anlamında 250 yıl önce başlayan değişiklik, toplumu da ekonomiyi de değiştirmiştir. .. günümüzde bilgi, anlamlı tek kaynaktır”. Buna göre, doğal kaynaklar, emek ve sermayenin önemi ikinci plana düşmüş ve gerekli bilgi olduğu taktirde, kolaylıkla elde edilir hale gelmiştir. P. Drucker’in vurguladığı bilginin yeni anlamı, “işe yarayan, sosyal ve ekonomik sonuçlar getirebilen bilgidir”. 1990’lı yılları bilgi toplumuna geçiş dönemi haline getiren bilgi, dinamik bir kavramdır. “Bilginin kaynaklarından biri olmaktan çıkıp tek kaynak haline gelmesi, toplumu kapitalist ötesi yapan şeydir. Toplumun yapısını temelden değiştirmektir. Yeni sosyal dinamikler yaratmaktır. Yeni politikalar yaratmaktır.

Değişimi Destekleyen Güçler

Değişimi Engelleyen Güçler

Dünyanın bilincine varmak

Değişimin nasıl başarılacağına ilişkin bilgisizlik

Toplumun değişim beklentisi

Gelenekler

Artan değişim hızı

Korku

Bilgi ve beceri gereği

Konfor düzeyi, yeni beceri gerekleri

Global bilgi ve beceriler

Liderlik ve süreç hataları

Bağımsız düşünme

Ortak odak yoksunluk

Başarı için işbirliği gereksinmesi

Kaynak yetersizliği

Düşen başarısızlık oranları

Tüm öğrencileri kabul etmek

Teknolojideki olağanüstü ilerleme

Zaman yetersizliği

Hak eşitliği

 

Özel eğitim

 

İhtiyaçlar karşılanamıyor

 

Düşük kalite

 

Yaşam kalitesi

 

Okulların kıyaslanması

 

Öğrencilerin kıyaslanması

 

Özel gerekler

 

Bilgi Ekonomisine Geçiş

Globalleşme eğilimi, aynı zamanda bir bilgi devrimini beraberinde getirmiştir veya tam tersi de söylenebilir. Günümüzde yaşadığımız bilgi devrimi, bilginin eskiden geçerli olan “az bulunurluk” varsayımını yok etmiştir. Bilgi, paylaşıldıkça çoğalan bir nitelik ve dinamik kazanmaktadır, zira satılan bilgi, aynı şekilde sahibinde kalmaya devam etmektedir. Buna göre bilgi, kültür, dil, ırk, coğrafi konum farkından doğan engelleri ortadan kaldırmakta ve dolaştıkça artan, değer kazanan, pozitif sinerji yaratan, tek global kaynak haline gelmektedir.

            H. Toffler’e göre bilgi, süratle her şeyi ikame ediyor ve tarihteki dönüm noktalarından birinde bulunuyoruz. “Değişimle birlikte insan bilgisinin bütün yapısı bir kere daha sarsılıyor eski dayanakları çöküyor. Yalnızca daha çok veri topluyor değiliz. İşletmeleri ve ekonomileri yeniden yapılandırdığımız gibi, bilginin ve onu iletmekte kullanılan sembollerin üretim ve dağıtımını da bütünüyle yeniden örgütlüyoruz.” Bu yeniden yapılanma çerçevesinde toplanan veriler, çok yönlü olarak birbiriyle ilişkilendirilip “enformasyon” haline gelerek zenginlik yaratmak için en gerekli kaynak niteliğini kazanıyor. Böylece, “hammadde, emek, zaman, bilgi, her şeyi ikame etmekte, ileri bir ekonominin merkezi kaynağı haline gelmekte ve bu gerçekleştikçe de değeri hızla artmaktadır”.

Bilgi ekonomisi, sınırı olmayan, açık uçlu ve sonsuz seçeneğe sahip bir dinamizm taşımaktadır: Bilgi süper yolları geliştikçe, bu yollarda yer almak isteyenlerin sayısı atmakta, bu sayı attıkça da bilgi ağları gelişmektedir. Bu çerçevede internet, zaman ve mekan farkını ortadan kaldırmakta, bireyleri ve kurumları, gerçek yaşamın önüne geçmeye başlayan, sanal bir evrende birbirine yakınlaştırmaktadır. İnternet, “küresel kenetlenme” sağlamaktadır: Şimdiye kadar birbiriyle haberleşme zorluğu çeken her türlü araştırma-geliştirme birimini, birbirini izleyen, paylaşan ve bilgiden bilgi yaratan bir küresel ağ haline getirmektedir.

1990’lı yıllarda, yaygın biçimde kullanılmaya başlayan bilgi teknolojileri şunlardır:

1.  Mikro-bilgisayar ağları

2.  Grup çalışması yazılımları

3.  İlişkilendirilmiş veri tabanları

4.  Taşınabilir kişisel bilgisayarlar

5.   Kablosuz iletişim

6.   Uydu haberleşmesi

7.   Multi-medya (cd-room, laser disc…)

8.   Bilgisayar destekli üretim-tasarım

9.   Telekonferans sistemleri

10.   Elektronik tanıma ve arşiv yönetimi

11.   Elektronik posta

12.   Elektronik veri alışverişi

13.   İnternet ve benzeri bilgi ağları

Bilgi teknolojilerinin kendi özelliklerinden kaynaklanan ve kurumlara getirdikleri avantajlar açısından, niteliklerini, aşağıdaki gibi gruplandırmak mümkündür:

1. Her türlü verinin ve bilginin, yaratıldığı anda, kullanıcılara, elektronik hafıza transferiyle   sunulması imkanı. Böylece, beşeri her hangi bir müdahaleye gerek kalmadan, fer türlü faaliyetin,  tamamen elektronik ortamda takibi mümkün olmaktadır.

1. Bilgi işleme hafızalarının olağan üstü geniş kapasitelere ulaşması

2. İhtiyaç halinde, her türlü programın veya bilginin, çok düşük maliyetle, bir başka kullanıcının hizmetine sunulmak amacıyla, elektronik ortamda kopyalanabilmesi

3. Karar verme ve problem çözmede, mevcut olabilecek bütün olasılık ve yöntemlerin ulaşılabilir hale gelmesi

4. Bugün mevcut bilgi işleme sistemlerinin, kendi kendine öğrenebilme potansiyeli taşımaya yönelik olarak geliştirilmesi çalışmalarının hızlanması ve bu konuda sonuç alınmaya başlanması.

Sonuç olarak, bilgi teknolojilerindeki sınır tanımayan bu gelişmeler, 21. yüzyıl işletmelerini, “akıllı makinelerden” ve “bilgi işçilerinden” oluşan ve “bilgi süper otoyollarında” faaliyet gösteren “iş istasyonları” haline getirmektedir.

Bilgi teknolojileri, işletmelere başlıca üç alanda radikal değişim getirmektedir:

1) Stratejilerin yeniden düşünülmesi: Bilgi teknolojileri sayesinde işletme, satış yöntemlerini, satış sonrası hizmetlerini, tasarım sürelerini ve pazarlama fonksiyonunu, rekabet avantajı yaratacak şekilde yeniden düzenleyebilmektedir.

2) Üretim yöntemlerinin yeniden düşünülmesi: Daha akıllı teçhizat ve makinelerin kullanıldığı entegre oluşturmak ve sürekli izleme-kontrol faaliyetleri geliştirmek mümkün olmaktadır.

3) Örgüt yapısının ve görev tanımlarının yeniden düşünülmesi: Bütün iş tanımları yeniden yapılmakta ve yeni bilgi iletişim kanalları etrafında odaklanmış süreçlerden oluşan yapısal düzenlemelere gidilmektedir.

Bugünün ve geleceğin işletmelerinin özellikleri konusunda bir tablo sunmak gerekirse;

Özellikler

Günümüz İşletmesi

21. Yüzyıl Prototipi

Organizasyon

Hiyerarşik

Şebeke

Yapı

Kendine yeten

Birbirine bağımlı

Çalışanların beklentileri

Güvenlik

Bireysel gelişim

Liderlik

Otokratik

Paylaşmacı

İşgücü

Homojen

Kültürel açıdan farklılaşmış

İş yapma yöntemi

Bireysel

Ekip çalışması

Pazar

İç pazar

Global Pazar

Avantaj

Maliyetle

Süratlilikle

Odaklılık

Kar

Müşteri

Kaynak

Sermaye

Bilgi

Otorite

Yönetim komiteleri

Ortaklık anlayışı

Kalite

İmkan verdiği ölçüde

Sınırsız arayış

Eğitim, Üniversiteler Ve Küreselleşme

           Bugün, yüksek eğitim, geleneksel kampus temelli üniversite tipinden, internet temelli ve zaman–mekan bakımından, her yerde var olan, sürekli ve uzun süreli olan “gerçek” üniversite tipine dönüşmektedir. Mevcut bulunan yüksek öğretim, sadece sınırlı zaman, sınırlı piyasa, yeni bilgi teknolojilerinden değil zaman ve mekan gibi kavramları da içeren globalleşmenin radikal süreçlerinden etkilenmektedir.

Bütün dünyada, liberal ekonomi ve bilgi teknolojisindeki gelişmeler, küreselleşme olgusu içerisine girmenin mümkün hatta zorunlu olmasına yol açmıştır. Küreselleşmenin arkasında iki tane ana teknolojik sebep vardır. Bunlar:

a)    İletim (nakliye) maliyetinin düşmesi,

b)     Bilgisayar gücünün çok önemli olması.

1980’lerin ortalarında yapılan çalışmalarda, endüstriyel toplumundan bilgi toplumuna bir geçiş olduğu farz ediliyordu. Bu çalışmalarda, küçülme eğilimi ve bilgi teknolojisinin her yerde bulunmasının sürekliliği ile mevcut bilginin kablolar, uydu gibi araçlarla her yerde, her zaman ve herkes için ulaşılabilir olacağı farz ediliyordu. Daha sonra WWW (World Wide Web) ve İnternetin keşfi ile bu süreç daha da hızlanmıştır.

Bazı kimseler, kampus temelli üniversite modelinin ve ulusal enstitülerin devam edip etmeyeceğini sorgulamaya başlamışlardır. Gerçek üniversite ancak, “sanal-gerçek” üniversite içerisinde gelişebilirdi. Teknolojideki gelişimin, modası geçmiş özel bağlantılarla mümkün olmadığı uyarısı yapıldı. Küreselleşme ve internetin yeni ve önemli bir eğitim alanı meydana getirdiği konusunda hiç şüphe yoktur. Küresel eğitimin tanımladığı şey, birçok farklı ülkedeki öğrencilere, uluslar arası alana katılma imkanı, zihinsel olarak sınır ötesi dünyayı düşünme, kurumsal ve teknolojik olarak global öğrenci meydana getirmektir.

        “Sanal” üniversitedeki yeni teknoloji, şu şekilde tanımlanabilir; doğrudan e-mail yolu ile, eşzamanlı-eş zamansız yöntemle ve uzaktan eğitim yardımı ile grup konferanslarıyla ve Web yardımı ile çok farklı bölgelerdeki öğrenciler, sanal seminerler, iş birlikli tartışmalar, eski bilgilere ulaşabilme, veritabanlı araştırmalar ve kütüphanelere giriş imkanlarıyla online eğitime katılma imkanı elde etmeleridir.

Yüksek eğitimde globalleşme ve sanal aleme giriş için, hiç şüphe yok ki, çok dikkatli araştırmalara, gözlemlere ve değerlendirmelere ihtiyaç vardır. Yapılan çalışmalardaki temel amaç, Asya, Afrika ve Batı toplumlarında yüksek öğretimin, ortaya çıkan yüksek eğitimdeki “sanal” gelişmeler ve şu andaki globalleşme sürecine girmenin ve belirlenmesinin nasıl yapılacağının incelenmesidir (sorguya çekilmesidir). Üzerinde durulan noktalar, farklı dil ve kültürlerdeki insanların nasıl globalleşme ve sanal eğitim süreci içerisinde yer alacaklarıdır. İnternet üzerinden etkileşim ve iletişim için;

ü      Yüksek eğitimde “globalleşme” kavramını tanımlamak,

ü      “Sanal Üniversite” değerini ve anlamını tanımlamak,

ü      Yirmi birinci yüzyılda “küresel yüksek eğitim”den kaynaklanacak temel değişikliklere ilişkin tahminlerde bulunmak gerekmektedir.

Afrika ve Asya’daki büyük kültür ve dillerle eğitim yapan 20 kadar önemli üniversitede çalışmalar yapılmaktadır. Seçilen her üniversitedeki 10 fakültede ve eğitimciler arasından anket ile seçim yapılmaktadır. Uygulanan anketteki bilgiler, e-mail ve diğer internet kanallarıyla bir araya getirilmektedir.

Massachussetts Teknolojik Araştırmalar Enstitüsü’nden Epistemoloji ve Öğretim Grubu direktörü olan Seymour Papert geleceğin okulları ile ilgili belirli okullara yatırım yapmak istemiştir. Papert’e göre dünyadaki iletişimde, sağlıkta, taşımacılık ve eğlencede “mega değişiklik” olduğu halde, okul ortamında yüzyılın başından beri pek az değişiklik yapılmış olmaktadır. Eğitimciler, on dokuzuncu yüzyılın başından beri süregelen eğitici felsefeler geliştirmiş görünüyorlar. Papert’e göre, veliler birey olarak bulundukları bu sistemde değişiklik yapamamışlardır. Bu metotlar içerisinde en mantıklısı, çocukları için evde özel ders almak veya alternatif okullarda ders aldırmaktır. Öğretmenler kendi sınıflarında öğrenme merkezleri oluşturmak için yollar bulmuşlar ve kendi buldukları bu sistemin içerisinde okul ortamını pek yaratmamışlardır. Bu yaklaşımlar bir şeylerin başladığını belirtmektedir. Temel olarak tüm okul sistemini değiştirecek değillerdir. Bununla birlikte okulun amacını yani öğrenmeyi geliştirmeyi desteklerler.

Papert okulda reformu değerlendirirken, kendi gelecek planını paylaştığı kişilere eğitimin şimdiki sistemini kaldırmayı ve kendi “küçük okulları”’nı oluşturmayı öğütler. Bu küçük okullar, halkın “kişisel gerçek inançlarından” oluşuyordu. Bu alternatif, çoğu kişiye etkileyici gelse de halk okullarının pek gelişemeyeceğini içeren ortak görüşleri açıklar ve okulda öğrencilerin ihtiyaçlarına yönelik daha küçük sistemleri oluşturmak için duyulan ümidi dile getirir.

Böyle küçük okulların her birini kendi amacını güden, öğrenim kavramının kendi içinde izole olmuş birimleri diye değerlendirebiliriz. Bu görüş parçalanma anlamına gelmez. Her birinin kendi görüşünü yansıttığı küçük okul birimlerinde dahi, daha geniş bir sisteme ulaşma fikri bu birimleri güçlendirir ve işlerlik kazandırarak topluma bağlılıklarını artırır. Müşteriyi anlayarak, bu terimdeki anlamı fark ederek tüm okulların aynı müşteriye yanıt vermesini öngörür. Gelecek kuşaktakiler gibi bu öğrenciler günümüz okul ortamında liderlik için gelişirler ve hayatta kalmak için problem çözebilme becerileri geliştirirler.

Geleceğin okulu (iş ortamı ve evi) teknolojiye önem vermelidir. Aynı şekilde 1930’ların okulları öğrenci öğretimi üzerindeki radyo ve televizyon yayınlarının etkilerini fark edememiş, hatta bu konuyu hiç tartışmamışlardır. Bizim okullarımız yirmi birinci yüzyılın ortasında oldukları halde, hala eksiksiz olarak teknolojik gelişmeleri sağlayamamış hatta bunu beklentisi içinde bile olmamışlardır. Pek çoğu geçerli olan teknolojiyi bile uygulamıyorlar. Öğrencilerimizi yaşamları boyunca hangi teknoloji geçerli olacaksa, o yönde eğitmek çabası içerisinde olmalıyız.

Bu karanlık bir tünelde yürümeye benziyor. Fakat öğrencileri, öğrenmeye ve düşünmeye hazırlamaya devam edersek, eğitim sistemleri her şeye hazır mezunlar sunacaktır. Belirli bir amaca hedeflenmiş iyi öğrenciler gibi okula giden diğer öğrenciler de kendi bulundukları rahat ortamların dışında kaldıklarında, neler yapabileceklerini bilecek kadar iyi eğitim almak zorundadırlar. İşte böyle ideal bir okul onları bu dünyaya hazırlayacaktır.

Küreselleşme sürecinin gerçek niteliğini açıklamak için Timur tarafından yapılan çalışmada, sadece sermaye ve onun da en parazit kesimi olan spekülatif sermaye için geçerli sayılabilecek bu süreç, yirmi yıl içinde, tüm kalkınmakta olan ülkeleri kriz içine sokmuş ve kapitalist dünya da dahil, her yerde zengini daha zengin fakiri daha da fakir yapmıştır.

Bu küreselleşme sürecinin, dünya üniversiteleri ve yüksek öğretim kurumlarındaki etkileri ne oldu? Bu etkileri ideolojik ve örgütsel planda ele almak gerekmektedir. Bunun başlangıcı olarak, küreselleşme olgusunun başını çeken lider ülke ABD’den söze başlamak gerekmektedir.

ABD: “Kampus Savaşı”:

ABD üniversitelerinde yeni dönemde üniversitenin toplumsal işlevi sorunu, 1960’ların çalkantılı akışı içinde başlamıştı. Klasik öğretimle mesleki eğitim seçenekleri arasında tercih kavgasına dönüşen bu tartışmalar, genel anlamda bir eğitim felsefesi arayışıydı. Bununla birlikte sorunun başka bir boyutu daha bulunuyordu ve o da şuydu: 1960’ların hızlı devrimci öğrencilerinin bir kesimi, 1980’lerde, öğretim üyesi olarak üniversiteye girmiş, üstelik devrimcilikten de vazgeçmemişti.

Gerçektende son yirmi yıl içinde Amerikan üniversiteleri bünyesinde, bu kurumların genel muhafazakar yapısına meydan okuyan grup Amerika’yı da aşan boyutlar içinde bir tartışma yaratmıştır. Allan Bloom, 1987’de Amerika ve Fransa’da yayımlanan bir eserinde üniversiteyi manen işgal eden yeni radikalleri eleştiriyordu. Kitabın adı, içeriğini yeteri kadar açıklamaktadır: Amerikan Zihninin Kapanışı. Amerikalı kapitalistlerin bu düşünceye ulaşmasında, buradaki üniversitelerdeki eğitim seviyesinin düşeceği korkusu ağır basıyordu. Harvard Üniversitesi’nin geçmişte dekanlığını yağmış olan Rosovsky şöyle diyordu: “Dünyanın en iyi üniversitelerini belirlemek için yapışan araştırmalara göre, gerek özel gerek devlete bağlı Amerikan üniversitelerinin tepedeki okullara arasında çoğunlukta olduğunu kastediyorum. Asyalı bilim adamları tarafından yapılan bir değerlendirmede okullar şu şekilde sıralanmıştı: 1) Harvard; 2) Cambridge, Oxford 3) Stanford, 4) University of California….” (Rosovsky:2000;21)

Amerikan liberallerine göre günümüzde Amerikan üniversitesini tehdit eden başlıca şey, 1960’ların Marksist düşüncesinin, bu kez kılık değiştirmiş olarak, yeniden üniversitelere sızmış olmasıdır. Amerikan liberallerinin özlemini çektikleri üniversite modelini bilmek gerekmektedir. Amerikan toplum bilimleri anti-marksist bir gelenek üzerine kurulmuştur. Aslında Amerikan liberalleri ABD’nin dünyaya egemen konumuna, ekonomik alanda olduğu gibi, felsefe ve toplum bilim alanında da “apolitik” bir toplumsal kılıf geçirme uğraşı içerisindedirler. Sovyet sisteminin çökmesi ile liberalizm nihai zaferi kazanmış ve tarih bitmişti. Bu konuda Amerika’da Bloom’un öğrencisi tez dahi hazırlamıştı. Artık Amerikan çağı yaşanıyordu ve özgürlüğün de, felsefenin de yazgısı ABD’nin ellerindeydi. Bloom şöyle diyordu: Bize (Amerikalılara) düşen misyon gerçekten ağır”.

Derrida, Felsefe ve Fransız Üniversitesi:

Derrida sadece bir filozof olarak değil aynı zamanda post-modern akımlara damgasını toplumsal araştırmaları da çok etkilemiş bir Fransız düşünürüdür. Derrida’nın asıl etkilerini Amerikan üniversitelerinde yaptığı bilinmektedir. Fransa’da da 1960’lı yılları çok yoğun yaşayan üniversitelerde önemli katkıları olmuştur.

1979 yılında Fransa’da üniversiteyi ilgilendiren iki önemli girişim olmuştur. Birincisi modern üniversitelerin kuruluş yıllarında Alman filozoflar arasında yapılan felsefi tartışmaları yayımlamak ve yeniden gündeme getirmek olmuştu. İkincisi ve daha önemli olan gelişme ise, aynı yıl Paris’te bir felsefe toplantısı olmuştu. 16-17 Haziran 1979’da toplanan Felsefe Kurultayı’nda sunuş konuşması yapan Derrida o günün koşullarında sorunun nasıl şekillendiğini kendi açısından anlatmıştır. Fransız filozof, giriş konuşmasında, her şeyden önce, toplantıya katılan 1200’den fazla filozof ve felsefecinin de hislerine tercüman olur biçimde, o yılların Fransa’sına egemen ve “çelişik olmasa bile ters yönde gelişen (birbiriyle konsantre olmuş)” iki akıma dikkat çekmiştir. Birincisi, toplumun her kesiminde felsefeye karşı artan ve profesyonel felsefecilerden çok daha geniş bir kitleyi kapsayan bir ilgi dalgası idi. Filozof bu konuda, düşündürücü bir tablo çizmiştir. İkinci ve ters yöndeki akım ise siyasal iktidarın felsefeyi-ders programlarında kısıtlayarak- adeta yok etmek istercesine hazırladığı reform tasarısında ifadesini buluyordu. Derrida bu iki akımın, karşıt yönde olmalarına rağmen birbirini tamamlayıcı bir taraf da içerdikleri kanısındadır.

Derrida 1983 yılında Cornell Üniversitesi’nde verdiği bir konferansta üniversite anlayışını, ortak bir girişimin kısıtlayıcı baskısından uzak bir ortamda, daha berrak ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koymuştur. Derrida bu konferansta: “Kesin bir şekilde yeni bir üniversite ışıklarından yanayım; hatta bu olguyu Aristo ile biraz daha uzağa götürmek riskini alıyorum” demişti. Yine Derrida “Bir devlet veya temsil ettiği güçler, özellikle batıda, artık söylemleri sansür etmek, araştırmaları yasaklamak zorunda değil. Üretim, dağıtım ve nakil araçlarını sınırlamak yeterlidir. Bu anlamıyla sansür her yerde var ve iki yüzyıl öncesinden daha kompleks bir yapı arz ediyor. Hatta bir üniversitede bile, görünüşte üniversite dışı kuvvetler (basın, vakıflar vb) hep gitgide artan bir etki yapıyorlar” görüşünü savunmuştur.

Küreselleşme ve Yüksek Öğretimim Yeniden Yapılandırılması

1998 Ekim ayında Paris’te toplanan Dünya Yüksek Öğretim Konferansı’nda dünyada yüksek öğrenim gören öğrenci sayısının, 1970’de 13 milyon iken, 1998’de 80 milyonun üstüne çıktığı belirtiliyordu. Bu baş döndürücü büyüme yepyeni sorunların doğması veya eski sorunların nitelik değiştirmeleri için yeterli olmuştur.

Neoliberal iktisat politikasının yeni adı olan küreselleşme olgusunun yüksek öğretime en büyük etkisi, ilk planda, artan eğitim harcamalarına devletlerin yeni ortaklar araması şeklinde somutlaştı. Kızışan kapitalist rekabet ve teknolojideki baş döndürücü gelişmeler bir yandan yeni bir öğrenci profilini gündeme getiriyor, öte yandan da mali külfeti öğrencilere yükleme yönünde baskı yapıyordu. Aynı etkiler üniversiteleri kapitalizmle bütünleşme yönünde yeni örgütlenme arayışlarına yol açıyordu. ABD’nin elit üniversiteleri bu sistemi zaten çoktandır uyguluyorlardı. Hepsi de özel bir şirket gibi işliyor; kar-zarar hesaplarına öncelik veriyor, fonlarını borsada değerlendiriyorlardı. Avrupa’da bu konuda ilk radikal adımlar 1979 yılında İngiltere’de Thatcher’in başbakan olması ile başladı.

Avrupa üniversitelerindeki ortak eğilimler Avrupa Birliği’ni oluşturan ülkelerde bir Avrupa Üniversitesi projesine teorik olarak yol açmıştır. Fakat somut anlamda anlamlı adımları atılmamıştır. Örneğin, lisansüstü programlarda, araştırmayı çağdaş kapitalizmin gereklerine uydurmak için batılı ülkeler sorumluları ortak raporla hazırlamakta, ortak toplantılar yapmaktadırlar. Ancak bu gibi çalışmalar henüz Avrupa Birliği’ni oluşturan mevzuatta ifadesini bulamamıştır.

Kalkınmakta Olan Ülkelerde Yüksek Öğretim ve Üniversiteler

Kalkınmakta olan ülkelerin büyük çoğunluğu yakın zamanlara kadar sömürge veya yarı sömürge olmuş ülkelerdi. Bunların yüksek öğretim kurumlarının çoğunluğu sömürgeci ülkeler tarafından kurulmuştur. İkinci dünya savaşından sonra bağımsızlığını kazanan ülkelerde sorun yeni terimlerle, yeni ve özgür bir üniversite özlemiyle ortaya çıkmıştır. Her alanda olduğu gibi kültürel ve bilimsel alanda da bağımsızlık kaygıları doğmuştur. Fakat böyle bir üniversite kurmak mümkün müdür? Örneğin bir Afrika Üniversitesi kurulabilir mi? Bu gibi ülkelerde yüksek öğretimin batılı ülkelerdekinden çok daha pahalı olması bir yana bırakılsa bile bilim, bir birikim, kitlelere mal olmuş rasyonel bir zihniyet istemektedir.

KONFÜÇYÜSÇÜLÜK Felsefe Ödevi

Ocak 21, 2010 at 05:58 | Kategorilenmemiş
- Yazar: admin | Yorum Yapılmamış

KONFÜÇYÜSÇÜLÜK:
Konfüçyüsçülük,Çin’in büyük bilginlerinden ve filozoflarından olan Konfüçyüs’ün fikirlerinden oluşmuştur.Konfüçyüs,geçmişteki sosyal yaşantı ve törenlerle ilgili bilgileri biraraya getirerek ahlak ve geleneklerin yaşatılmasını sağlamak amacıyla bütün eski Çin yazılarını incelemiştir.O,böylelikle,atalar kültürüne dayalı köklü bir Çin medeniyeti meydana getirmek istemiştir.Yetiştirdiği öğrencilerine de bunun gerekliliğini anlatmıştır.Onun ölümünden sonra öğrencileri ona bağlılıklarını sürdürmüş ve onun sözlerini kitap haline getirmişlerdir.Bu kitaplar Konfüçyüsçülüğün kutsal kitapları olmuştur.(Beş Klasik ve Dört Kitap)
Konfüçyüsçülük bir dinden çok,bir ahlak sistemine benzemektedir.Bu sistemin amacı,milleti siyasi bir eğitimle mutluluğa kavuşturmaktır.Bunun için; iyilik,doğruluk,edeplilik,akıllılık ve güvenilirlikten oluşan beş erdemin yaygınlaştırılmasını öngörür.
Konfüçyüs,yeni bir din kurmamış,Çin’in eski dini anlayışını yaşatmaya çalışmıştır.Bu nedenle o,yüce bir varlık olarak ,Tao’yu kabul etmekle birlikte,eskilerin hayat,ölüm,huzur,şeref gibi erdemlerin kaynağı olarak gördükleri ve “Şang-ti” diye adlandırdıkları “Tien”’i benimsemiştir.
Konfüçyüsçülük,Çin’de bilginler,yazarlar,yüksek memurlar,prensler ve imparatorluk ailesi tarafından din olarak kabul edilmiştir.M.Ö. 140 yılından başlayarak 1912 yılına kadar devlet dini olarak tanınmıştır.Şu anda da Çin’de Budizm ve Taoizmle birlikte resmi niteliğe sahip bir dindir.
TAOİZM:Çin’in resmi ve milli dinlerinden ikincisidir.Kurucusu LAO-TSE’dur.Bir Çin filozofu olan Laot-zu’nun hayatı hakkında,kaynaklarda fazla bir bilgi yoktur.Konfüçyüs ile çağdaş olduğu ve onunla karşılaştığı bilinir.Laotzu’nun asıl adı Li-Tan’dır.İhtiyar bilgin anlamına gelen Laotzu ise onun lakabıdır.
Laotzu,dinini “Tao” felsefesi üzerine kurduğu için,bu dine “Taoizm” denir.Tao,alemden önce yaratıcı prensip olup görülemez,duyulamaz ve kavranılamaz niteliklere sahiptir.Taoizme göre Tao başlangıcı ve sonu olmayan ve her şeyin temeli olan bir varlıktır.Evreni o yaratmıştır ve besleyen de odur.
Taoizmin kutsal kitabı “Tao te king”dir.Laotzu bu kitabı bir öğrencisinin önerisi üzerine yazmıştır.Tao,yaratıcı prensibi,te insanın üstünlüğü,king ise,kitap anlamına gelir.Bu kitap mistik düşüncelerinin çokluğu nedeniyle anlaşılması çok zordur ve Çin’in en eski klasikleri arasındadır.Taoizmin din görevlileri;büyücüler,rahipler ve dini şeflerdir.İlkbaharın gelişi Taoizmde bayram olarak kutlanır.
Taoizme göre,insanın yücelmesi ve mutlu olması için,bazı ahlaki değerlere sahip olması gerekir.Buna göre örnek bir insan;merhametli,sadık,dürüst,alçak gönüllü,iyi ve fedakar olmalıdır.Kibirli ve bencil olmamalıdır.Asla kendiyle övünmemeli ve aşırı hırslanmamalıdır.Çünkü ihtiraslarının esiri olanlar,büyük bir yanılgıya düşerler ve hiçbir zaman başarılı olamazlar.Bu yüzden insan,tabiattaki düzeni takip etmeli ve kanaatkar olmalıdır.
Ancak bu şekilde iç huzuruna kavuşur ve mutlu olur.
HİNDUİZM:
Bu dinin başlangıç tarihi bilinmemektedir.Ama M.Ö.2000’li yıllarda ortaya çıktığı sanılmaktadır.Milli nitelikli bir dindir.Doğu Anadolu’dan gelen “Ari”ler Hindistan’a yerleşmişlerdir.Onların inançlarıyla,yerli halkın inancı karışmış ve ortaya hinduizm çıkmıştır.
Hinduizmin belli bir kurucusu,kitabı,ibadet yeri ve inanç sistemi yoktur.Herkes dilediği şekilde ibadet eder.Tapınakları vardır;ibadetler topluca yapılmaz.Hinduizimin ibadet şekillerinde olduğu gibi tanrı anlayışında da değişiklikler vardır.Her kişi veya topluluk, tanrıyı kendi kişiliğine göre tanımlar.Çok tanrılılığa,üçlemeye ve tek tanrılılığa da inananlar vardır.Bunların hepsinin aynı sonuca ulaştığı kabul edilir.Bu yüzden Hinduizm, hiçbir tanrı anlayışını yadırgamaz.Hinduizmin kutsal kitapları da çok çeşitlidir.Bunları vahye dayanan ve destan şeklinde olanlar olmak üzere iki grupta toplıyabiliriz.
Vedalar,Brahmanalar,Upanişadlar ve Aranyakalar, vahye dayanan kitaplardandır.Bunların hepsinin temeli Vedalar’dır.Vedalarda ilahiler,dualar,yaşantı kuralları,büyü ve tılsım gibi kurallar yeralır.Destan şeklinde olanalr ise Ramayana ve Mahabarata destanlarıdır.Bunların en önemlisi Mahabarata iki yüz kırk bin cümleden oluşan bu destan,dünyanın en uzun destanıdır.
Hindular,ruhun ölmezliğine,bir bedenden diğer bir bedene geçerek sürekli yaşadığına inanırlar.Bu geçişte bir önceki hayatında yaptığı iyilik ve kötülükler etkili olur.Dolayısıyla insan,geçmişte ne yapmışşa gelecekte onun karşılığını görür.
Hinduizmde,bütün canlıların saygınlığı vardır.İnsan,hayvan ve bitkilerden birini öldürmek katillik olarak nitelendirilir.Hinduizm,böylelikle tabiattaki doğal dengenin korunmasını amaçlamıştır.Hinduizmde,canlılar içerisinde ineğin ayrı bir değeri vardır.İnek kutsaldır.Bu yüzden inek eti yenmez.İnek yer ve gök aleminin anası sayılır.Hindistan’da bir inek öldürmek üst düzey bir insanı öldürmekle eşit tutulmuştur.Hindular,ruhun bir başka bedenle tekrar doğacağına inandıkları için ölülerini gömmezler.Ölenlerin cesetlerini yakarak GANJ nehrine dökerler.Bu nedenle Ganj nehri de,Hindularca kutsal sayılır.
BUDİZM:Hindistan’da M.Ö.6.yüzyılda kurulmuştur.Kurucusu Sidarta Gotama’dır.Evrensel bir dindir.Bu din adını kurucusun lakabı olan BUDA ‘dan almıştır.Buda;ilhama kavuşmuş,aydınlamış anlamına gelir.Budizmin bir kurucusu,kutsal kitabı,doktrini,cemaati,emir ve yasakları olmasına rağmen bir din olduğu tartışılmaktadır.Hindistan’da bulunan hükümdarlardan birinin oğlu olan Gotama,arada sırada babasına haber vermeden saraydan çıkar ve hastalık,açlık gibi durumlara şahit olmuştur.29 yaşında saraydan ayrılmış ve bir ormanda 6 yıl yaşar.Bir gün düşünceğe daldığı sırada aydınlanmış ve Buda olmuştur.Onun aydınlandğı bu yer budistler için kutsal sayılır.
Buda,dünyadan tamamen uzaklaşılarak veya bağlanılarakgeçirilen hayatı aşırılık olarak görmüş ve bu iki aşırılık arasında bir orta yol telkin etmiştir.Aşırı yollarda acı ve ıstırap,orta yolda ise huzur ve mutluluk olduğunu bildirmiştir.Orta yolun amacı kişiyi “NİRVANA”’ya ulaştırmaktır.Nirvana insanın bütün arzu ve hırslarının yok olduğu, ıstıraplarının bittiği durgun,lekesiz ve ölümsüz bir durumu belirtir.Kişi ıstırabı ve ıstırabın giderilmesi ile ilgili gerçekleri öğrenip iyi bir budist olarak yaşarsa “nirvana”’ya ulaşabilir.
Budizimin ahlak sistemini oluşturan bir takım emir ve yasaklar vardır.Emirlerden bazıları
a)Acılara sabırla katlanmak.b)Merhametli olmak.c)İyilik yapmak.d)İnsanların acılarını dindirmeye çalışmak ve ruhen olsa bile başkalarının acılarını paylaşmak.
Yasaklardan bazıları ise;
a)Cana kıymak.b)Zina etmek.c)Hırsızlık etmek.d)Yalan söylemek. e)Sarhoşluk veren içkileri içmek.
Budizimin kutsal kitabı M.Ö.1 yüzyılda yazılmış olan “Kutsal Pali Metni”’dir.Kutsal kitabında tanrı inancı hakkında net bir görüş belirtilmemiştir.Buda,puta tapmaya karşı çıkmıssa da daha sonra budistler onun heykellerini yaparak evlere ve tapınaklara koymuşlardır ve tapmışlardır.Bu gelenek halen sürdürülmektedir.
MANİHEİZM(MANİCİLİK):
M.S.3.yüzyılda Mani tarafından ortaya atılan düşüncelerin sonradan bir din niteliği kazanarak Maniheizm ortaya çıktı.Maniciliğe göre evren,iyilikle kötülüğün savaş alanıdır.Bu savaş alanlarından biri de evrenle eş yapıda olan insandır.Gerek evrenin gerekse insanın yapısını kuran, bu iki karşıt güçtür.İyilik her zaman ışık,aydınlık ve ruh olarak,kötülük ise karanlık,beden,şeytan ve madde olarak görünüş alanına çıkar.İyilikle kötülük arasında süregelen bu çatışma birliğe ulaşınca,mutluluğu sağlayan durgunluk başlar.Bu iki güçten hangisi üstün olursa insan o nitelikleri kazanır.İyi veya kötü,insanın kötüyü yenmesi kendi elindedir.İnsanın derin bir özlem duyulan mutluluğu birlik(iyilikle kötülüğün kaynaşması) sağlar.Birlik’e yalnız bilgi ve duyuşla ulaşılır.Yalandan,arabozuculuktan,gösterişten sakınan kimse birlik yolundadır.Birlik’e götüren irfan,akıl üstü derin bir güç olan sevgi ile kazanılır.Sevgi insanlar arasında eşitliğin,kardeşliğin kaynağıdır.Bu yüzden iyiyi,güzeli sevmek mutluluğu dilemektir.Mani ortaya attığı düşüncelerin bazılarını Erjenk adlı kitabındaki resimlerle yansıtır.Sonrada Manicilikte hristiyan,islam ve buda inançları birbiri içinde eridi.Bazı araştırmacılara göre Manicilikte sınırlı bir mal ortaklığı da vardır.Sinoplu gnostik filozof Markion’un(85-160) Manicilik üstünde etkili olduğunu ileri sürenler de vardır.
MOĞOLLAR:Asya’da İ.S 3.yüzyılda bir etnik topluluk olarak beliren Sien-pilerin parçalanmasından sonra Çinghay bölgesinde Tuyughunlar,Lea-ho’da Kitanlar,Amur’da da Şı-veyler ortaya çıktı.Bunlardan Kitanların bir bölümü Çin ile ilişki kurarak kentleştiler.Bir bölümü ise “Kara Kitan” adıyla Aral’dan Hani’ye kadar olan bozkırlar üzerinde egemenlik kurdular.Şı-veylerin önderleri Yesügey Bahadır Moğol birliğini kurmaya çalıştı ama,ölünce bu çabalar sonuçsuz kaldı.Yesügey ölünce yerine 12 yaşındaki oğlu Timuçin geçti.Babasının başaramadığı Moğol birliğini kurmaya girişti.Merkitleri yenen Timuçin Kerayitlerde Timuçin’in yanında yer aldı ve öteki kabilelerde Moğollara katıldı.Harzemşahları yenen Timuçin,kurultayda han ilan edildi ve Cengiz sanını aldı.Orduyu güçlendirdikten sonra Tangutları yendi.Kuzey Çin’i işgal etti.Pekin’i kuşattı.(1211)Kin devleti,Çin’de yerleşmiş Kitanları kovarak kurulmuş bir devletti.Kin hükümdarı Çinli bir prensesi Cengiz Han’a vererek barış istedi.Ama barış sürekli olmadı.Cengiz Han 90 Çin kentini yerle bir ederek 1215’te Pekin’i aldı.Cengiz Han’ın Çin’i ele geçirmesi üzerine Harzemşahlar elçi göndererek dostluk gösterdi.Ancak bir Moğol kervanının Otrar’da saldırıya uğraması sonucu Cengiz Han Otrar’ın teslimini istedi.Harzemşahlar kabul etmeyince,1220’de Otrar’ı ele geçirdi.Oğulları Ogeday ve Çağatay’ı kentin yönetimiyle görevlendirdi.Buhara ve Semerkand’ı aldıktan sonra,bütün Harzem’i,Horasan’ı,doğudaki öteki İslam topraklarını ve Güney Rusya’yı aldı.Hindistan’dan Hazar denizine kadar olan bu bölgeyi fethetti.Cengiz Han ölmeden önce geleneğe uyarak toprakları oğulları arasında paylaştırdı.Veliaht olarak Ogeday’ı seçmişti .Ülke 4’e bölünerek Ogeday’ın önderliğinde Çağatay,Tuli,Batu ve Togay Timur tarafından yönetildi.
ÇİN-MOĞOL İMPARATORLUĞU:Moğol hükümdarı Mengü’nün kardeşi Kubilay Çin’de Ho-nan eyaletine egemendi ve Çinlileri vergiye bağlamıştı.Moğolistan’a dönerek 1260’ta han ilan edildi.Ogeday’ın torunu Kaydu’nun ayaklanmasını bastırıp,tahta tek başına egemen oldu.Hanbalık’ı ülkenin merkezi yaptı.1276’da bütün Çin’i ele geçirdi ve burada Yuen adıyla yeni bir sülale kurdu.1274-1292 yılları arasında Japonya,Cava,Birmanya ve Annam’a seferler düzenledi.Kubilay’dan sonra gelen hanlar başarısızlardı ve Moğolların görevlerini kısıtlayarak Çinlilere resmi görevler verdiler.1368’de Hung-Vu kendini imparator ilan ederek Ming sülalesini kurdu ve Moğolları egemenlik altına aldı.Dış Moğolistan 1921’de Çin’den ayrıldı ve 1925’te Moğolistan Halk Cumhuriyeti adını aldı.1945’te Çin,Moğolistan’ı tanıdı.İç Moğolistan ise Çin’in özerk bir ili oldu.
HİNDİSTAN:İndus havzasına ilk yerleşen Dravidlerdir.M.Ö 2000 ortalarında gelen Ariler onları güneye püskürttüler.Ari uygarlığıyla ve yerel uygarlıkların kaynaşmasıyla ilgili bilgiler VEDA adlı kitapta yer alır.Brahmanların dinsel egemenliği,Ataerkil yaşam biçimi,belli sınıfların egemenliği o dönemki Hint toplumunun özelliklerini oluşturur.M.Ö.7.yüzyılda bu uygarlıkların doğuya yayılarak geliştiği görüldü;Sulama yapılmaya başlandı,dört kasta bölünmüş kent yaşamı çeşitli uğraşların belirginleşmesiyle ortaya çıktı.Halk diniyle kendini dine verenlerin inanışları arasında büyük bir uçurum açıldı.M.Ö.7.yüzyıl ortalarından başlayarak art arda gelen yabancı istilaları nedeniyle siyasi karşıklıklar çıkmasına karşın,uygarlığın gelişmesi sürdü.Bu istilaların başlıcaları Önce Keyhüsrev,Dera sonraları Kserkses ile Perslerin ülkeye sokulması oldu.Batı ile ilişkiler gelişti.Büyük İskender’in seferi sonrası Yunan dünyasıyla ilişki kuruldu. Yabancı etkisine tepki olarak Maurya ve oğlu Aşoka Maurya İmparatorluğunu kurdular.M.Ö. 2.yüzyıl başlarında Hindistan birçok kez istila edildi.(İskitler,Kuşanlar)Yine yabancı etkisine tepki olarak M.S.5-7.yüzyıllar arasında Gupta imparatorluğu kuruldu.Bu dönem de birçok gelişme oldu.Kültür,sanat alanalrında ve kentlerde büyük gelişmeler yaşandı.Ama yine yabancı akınları yüzünden kargaşalar çıkmıştır.Bu arada Müslümanlıkta yayılmaya başlamıştı.
MÜSLÜMAN HİNDİSTAN VE MOĞOL İMPARATORLUĞU:12ve 13.yüzyıllarda Araplar tarafından başlanılan ama Abbasilerin devrilmesiyle duraksayan Müslüman fethini Gazneli Mahmud yeniden başlattı.Ama Pencap’tan ileri gidemedi.Daha sonra İranli Muhammed,Bihar ve Bengal’e kadar ilerliyerek fethettiği toprakları Müslümanlaştırmaya çalıştı.Ama bu ülkeler yabancı boyunduruğuna girdikleri zaman bile dillerini,geleneklerini ve dinlerini korudular.14.yüzyılda Timurlenk istilasıyla Hindistan yine siyasi açıdan parçalandılar.Müslüman valiler,sultanı dinlememeye başladılar.Bu çağ Hindistan için bir kalkınma ve refah dönemi oldu.Dış alışverişler arttı.Düşünce,bilim ve sanatta İslam dünyasıyla ilişkilerin yararlı etkisi görüldü.
Babür(Timur’un torunu) 16.yüzyılın başında Moğol imparatorluğunu kurdu.Ama imparatorluk altın çağını Ekber Şah zamanında yaşadı.Ekber kadar dindar olmakla beraber gene de hoşgörülü olan Evrengzib son büyük Moğol imparatoru oldu.Yaptığı savaşlar sonucunda ülke zayıfladı.Üçe ayrıldı ve Batılılar,Hindistan’ı sömürge haline getirdiler.1948’te İngiltere’den bağımsız hale geldi.
JAPONYA:Japonya’nın kuruluş tarihi ile bilgiler,ilk imparatorun M.Ö 7.yüzyılda yaşadığını gösteren efsanelerden çıkarılır.Çin’le ilk ilişki M.S 1.yüzyılda kuruldu,3.yüzyılda sıklaştı.Kore ile ise 7.yüzyılda barışçıl bir dönem geçirilmiştir.Japon öğrenciler,eğitim için Çin’e gittiler.Çin yazısı,sanatı ve tarım sistemi benimsendi.Japonya klanlardan oluşuyorduve bu yüzden Çin hükümet sistemi kabul görmedi.8.yüzyılda imparator,manevi ve cismani önderdi.Şinto(din sorunlarıyla ilgili),devlet konseyi imparatora bağlıydı.Önemli görevler soyluların erkek çocuklarına bırakılmıştır.Halk vergiyle ezilir ve en az 3 yıl askerlik yapmak zorundaydı.Bu arada Şintoizimle beraber Budacılıkta Japonya’da yayıldı.İmparator,yurtluklarını tam anlamıyla bağımsız askeri tımarlar haline getiren vergiden bağışık tuttuğu eski klanlarla işbirliği yaptı.Şoenler Japon feodalitesinin temelini oluşturdu.8.yüzyılda Japonya,güçlü bir iktisadi ve toplumsal çatıya kavuştu.1160-1185 iç savaşının sonunda merkezi iktidar güçlendirildi ve şogunluk sistemi kuruldu.Eyaletlerde daimyo adı verilen ve çok geçmeden sivil güçleri de kendinde toplayan askeri bir vali tarafından temsil edilen şogun, imparatoru himayesi altına aldı.Başkent Kamukura idi.13.yüzyılda Moğolların fetih girişimleri sonuçsuz kaldı.Hoco şogunları yönetimin başındaydılar.2.Daigo imparatorluğu eski gücüne getirmeye çalıştı ama başaramadı.İç karışıklıklar başladı.Bu dönem bir tür askeri başbakan olan Bakufu’nun yetkiyi ele geçirmesiyle son buldu.Askeri rütbe sıralamasında en altta bulunan ve köylüleride aralına alan samuraylar vergi toplamak zorundaydılar.Aşikaga Yoşima döneminde yayılmalar başladı.Avrupalılar,Japonya’ya geldi ve Japon korsanlar Kore ve Çin kıyılarında görülmeye başlandı.
16.yüzyılda 3 şogun Japonya’nın birliğini sağladılar ve imparatorun yetkilerini kendi üzerlerine aldılar.Nobunaga(1534-1582),budacı derebeyleri ve rahiplerle savaştı.Hideyoşhi onun girişimlerini daha geniş alanlara yaydı.Ardından şogunluk Tokugavalara geçti.Bu devrim imparatoru yalnızca ruhani yetkilerle yetinmek zorunda bıraktı ve Bakufu bürokrasisinin egemenliğini onaylamış oldu.Sanat alanında gelişmeler oldu.Japon yayılmacılığı başladı ve Japonya kendi içine kapandı.Kapısını Dejima adasında ticaret yapan Hollandalılar haricince tüm yabancılara kapadı.Cizvitlerin ülkeden sürülmesi sonucu hristiyanlık yayılamadı.Şogunluk zamanla bir askeri diktatörlük olmaktan çıktı.Yoşimune(1716-1746) ile birlikte,yönetim ve bürokrasi hükümet mekanizmasının temeli haline geldi.Ülke refah içindeydi.Sanat,Çin etkilerinden sıyrılarak gelişti.Bu dönem estamplar dönemi oldu.Japonya’nın kendini yalıtma isteği Ruslarla anlaşmazlıklar,A.B.D.’nin sızma girişimleri,İngiliz,Fransız ve Hollanda girişimleri gibi sorunlarla karşılaştı.(1844 ve 1846)
1850’lerden 1920-25’li yıllara kadar Japonya çok gelişti,Avrupalılaştı.Şogunluk kaldırıldı.Yerine Avrupadakilere benzer bir mutlak hükümdarlık getirildi.1926’da Hirohito imparator oldu.O dönemde çok büyük bir sanayi devleti haline gelen Japonya şiddetli toplumsal sorunlarla(grevler,işçiler,yoksulluk) karşı karşıyaydı.Japonya dışa karşı yayılmacı bir siyaset izledi.Bu siyaset yüzünden 2.Dünya Harbine girdi.Pearl Harbor’a ani bir bombalama yaparak tarihe geçtiler.Ama Hiroşima ve Nagazaki ‘ye atılan iki atom bombası sonrası barış istedi ve savaştan çekildi.

Bedava İlan Verme