Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

a.12 Hayvanlı Türk Takvimler

Türklerin kullandığı en eski takvim 12 hayvanlı Türk takvimidir.Türkler tarafından bulunan bu takvimde Güneş temel olarak alınmıştır.Bu takvim 12 yıllık bir süre içerir ve her yıl,bir hayvan adı ile isimlendirilir. Bir yıl 365 gün 5 saat olarak hesaplanmış ve 12 aya ayrılmıştı.

Türkler,12 hayvanlı takvimi güneş yılı hesabına göre düzenlemişlerdi.Bu takvim Hunlar,Uygurlar ve daha sonra diğer bazı Türk devletleri tarafından kullanılmıştır.

b.Hicri Takvim

Türkler, İslamiyeti kabul ettikten sonra hicri takvimi kullanmaya başladılar.Hicri takvimde zaman ölçüsü Ay yılıdır.Buna göre bir yıl,Dünya’nın uydusu olan Ay’ın,Dünya etrafında 12 defa dönmesi için geçen zamandır.Bir yıl 364 gün olup Güneş yılı ile arasında 11 gün fark vardır.Takvim başlangıcı olarak Hz.Muhammed’in Mekke’den Medine’ye göç ettiği (Hicret) 622 yılı kabul edilmiştir.

Ülkemizde 1 Ocak 1926’da yürürlükten kaldırılan hicri takvimden,sadece dini günlerin belirlenmesinde yararlanılmaktadır.Günümüzde İran,Pakistan,Afganistan,Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinde bu takvim kullanılmaktadır.

c.Celali takvim

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah adına düzenlenmiş bir takvimdir.Güneş yılına göre hazırlanmıştır.Melikşah’ın birinci adıdan dolayı bu takvime Celali takvim adı verilmiştir.Melikşah’ın ölümünden sonra terk edilmiştir.

Ç.Rumi Takvim

Osmanlı Devleti’nde hicri takvim kullanılıyordu.Ancak Güneş ve Ay yılları arasındaki on bir günlük bir fark olması devlet işlerinde karışıklıklara neden oluyordu.Vergilerin toplanmasında ve dış ticaretteki zorlukları gidermek düşüncesiyle, hicri takvimde değişiklik yapılması gereksinimi duyuldu.1739 yılında mali işlerde kullanılmak üzere,Güneş yılı esasın dayanan yeni bir takvim yapıldı.Bu takvimde de başlangıç yılı hicret kabul edildi.Yılbaşı ise 1 Mart oldu.Ancak,bu değişiklik de yeterli olmadı.Hicri 1255 yılında,Jülyen takvimine dayanan ve başlangıcı yine hicret olan yeni bir düzenleme yapıldı.Bu takvime Rumi takvim denildi.

d.Miladi Takvim

Diğer bir adı Gregoryen takvimi olan bu takvim,günümüzde hemen hemen tüm dünyada kullanılmaktadır.Bu takvim,1926 yılında Türkiye’de kabul edilmiş ve Miladi takvim adını almıştır.Milat,doğum demektir.Bu takvim,Hz.İsa’nın doğumundan 7 gün sonraki 1 Ocak gününü başlangıç olarak almıştır.Dünya’nın Güneş etrafındaki dönme süresi olan 365 gün 6 saat, bir yıl olarak kabul edilmiştir.Başlangıç tarihinden önceki döneme Milattan Önce (M.Ö.),sonraki döneme de Milattan Sonra (M.S.) denilir.26 Aralık 1925 yılında çıkarılan bir kanunla Türkiye’de de zaman ölçüsü olarak miladi takvim kabul edildi ve 1 Ocak 1926’dan itibaren kullanılmaya başlandı.

HANGİ FİLTRENİN KULLANILACAĞININ SEÇİMİ

Daha önceki konularda , farklı tipteki filtreler ve karakteristikleri hakkında bilgi verilmiştir . Hangi filtre dizaynının hangi uygulamaya en uygun düştüğünün bulunması aşağıda kısaca anlatılmıştır .Genelde , uygun bir filtrenin seçimini etkileyen etkenlerin bazıları , lineer faza ihtiyaç olup olmadığı , küçük genlikli dalgalanmaların izin verilip verilmeyeceği , ve bir dar geçiş bandının gerekip gerekmediğidir . Aşağıdaki akış diyagramı , doğru filtrenin seçimi için anahatlarıyla bilgi verir.Pratikte , son olarak en uygun olanı seçmeden önce birkaç farklı seçenekle deneme yapılmalıdır.

2.1.BİR SİNÜS DALGASINI ELDE ETME

Bu bölümdeki amaç , hem yüksek-frekans gürültüsü hem de bir sinüsoidal işaretten oluşan veri örneklerini filtrelemektir.

Bu bölümde , yüksek frekans gürültülü Sinüs Model VI tarafından üretilen bir sinüs dalgası birleştirilir.Birleştirilmiş işaret , sinüs dalgasını elde etmek için başka bir Butterworth filtresi tarafından alçak geçiren filtrelenmiştir.

Ön Panel

1.Yeni bir VI açın ve aşağıda gösterildiği gibi ön paneli ayarlayın .

a. Numeric»Controls paletinden bir dijital kontrol seçin ve onu frekans olarak adlandırın.

b. Numeric»Controls paletinden dikey kayma seçin ve onu kesim frekansı olarak adlandırın.

c. Numeric»Controls paletinden başka bir dikey kayma seçin ve onu filtre derecesi olarak adlandırın.

d. Numeric»Graph paletinden gürültülü işareti görüntülemek için bir dalga şekli grafiği seçin ve orijinal işareti görüntülemek için başka bir dalga şekli grafiği seçin.

Blok Diyagramı

2.Blok diyagramı aşağıdaki gibi ayarlayın.

Sinüs Model VI’si ,(Functions»Analysis»Signal Generation paleti) istenilen frekansların sinüs dalgasını üretir.

Üniform Beyaz Gürültü VI’si ,(Functions»Analysis»Signal Generation paleti) sinüsoidal işarete eklenen uniform beyaz gürültüyü üretir.

Butterworth Filtre VI’si , (Functions»Analysis»Filters paleti) gürültüyü yüksek geçiren filtre eder.

Sinüs dalgasının 10 devrini ürettiğimizi ve 1000 örnek olduğunu gözönüne alın . Ayrıca , sağ taraftaki Butterworth Filtre VI’si örnekleme frekansı 1000 Hz olarak belirtilmiştir. Böylece , aslında , 10 Hz’lik bir işaret üretiyorsunuz.

3. VI’yi Extract the Sine Wave.vi olarak LabVIEW /Activity klasörüne kaydedin.

4.Ön panele geri dönün .10Hz’lik bir frekans ve 25Hz’lik kesim frekansı ve 5 olarak filtre derecesini seçin.VI’yi çalıştırın.

5.Filtre derecesini 4,3 ve 2 olarak azaltın ve filtrelenmiş işaretteki farkı gözlemleyin.Filtre derecesini azaltmakla ne olduğunu açıklayın.

6.Bitirdiğinizde , VI’yi Extract the Sine Wave.vi olarak Dig.filt.llb.’ye kaydedin

7.VI’yi kapatın.

Özet

Frekans cevap karakteristiklerinden , pratik filtrelerin ideal filtrelerden farklı olduğu görülür . Pratikteki filtreler için , bant geçirendeki kazanç her zaman 1 olmayabilir , bant durdurandaki zayıflama her zaman -¥ olmayabilir ve sonlu genişlikte bir geçiş bölgesi vardır . Geçiş bölgesinin genişliği filtre sırasına bağlıdır ve geçik derecenin artmasıyla azalır.

Ayrıca hem FIR hem de IIR digital filtreler hakkında da bilgi verilmiştir . FIR filtrelerin çıkışı ,sadece mevcut ve geçmiş giriş değerlerine bağlıdır.Oysa , IIR filtrelerin çıkışları şu anki ve geçmiş giriş değerlerine ve de geçmiş çıkış değerlerine bağlıdır . IIR filtrelerin farklı dizaynlarının frekans cevabı hakkında ve bant geçiren ve/veya bant durdurandaki küçük genlikli dalgalanmaların varlığına bağlı olarak onların sınıflandırılması hakkında bilgi verilmiştir . Çıkışının geçmiş çıkışlarına bağımlılığından dolayı , bir geçici hal , VI her çağırıldığında bir IIR filtrenin çıkışında ortaya çıkar . Bu geçici hal , VI’nın ilk çağrıldığından sonra , init/cont kontrolünü TRUE olarak ayarlanmasıyla ortadan kaldırılabilir.

KITABIN ÖZETI :

1939-1945 2nci dünya savasi Türk Disislerini degerlendirmek için önce dönemin politikasini yönlendiren kadroyu anlamak gerekir.Bu kadro 1nci Dünya savasi, Kurtulus savasi ve Cumhuriyetin kurulus dönemi gibi yakin tarihin en önemli evrelerini yasamis, savaslarin zorluklarini ve hizmetlerini çok iyi hatirlamakta olan bir kadroydu. Bu sebeple onlar için birinci derecede önemli husus Türkiye’nin bu savasin disinda tutulmasiydi. Fakat, Türkiye’nin konumu onun “güçlü dostlari” için hayati bir önem arz etmekteydi, ama bu “dostlar” fazla baskici olmaya basladiklari zaman karsitlariyla da diyaloga girerek durum dengelenebilirdi. 2nci Dünya Savasi var olan güçler dengesini tümüyle yok edip yerine bir yenisini getirebilirdi. Bu durumda herhangi bir tarafin öbürünü tümüyle ezerek dünya egemenligini kurmasi Türkiye gibi stratejik önemi olan küçük bir ülkenin isine gelmeyecekti.

Lozan Antlasmasi’ndan 19 Ekim 1939 imzalanan Türk-Ingiliz-Fransiz Antlasmasina kadar geçen süre içinde, Türkiye çok yanli bir dis politika izlemekle birlikte “güçlü dostlarin” gerekliligini de kabul etmek zorunda kaldi. Lozan’dan hemen sonraki dönemde Sovyetler Birligi ile yakin iliskiler kurulmus, bu ülke Türkiye’nin baslica dostu olmustur. Ancak, Fasist Italya’nin Türkiye için yarattigi tehlike, duruma yeni bir boyut kazandiriyordu. Sovyetler Birligi bir kara devletiydi ve denizlerde önemli bir mevcudiyeti yoktu. Oysa Fasist Italya’nin Akdeniz’in dogusundaki emelleri etkin bir deniz gücünü elinde tutan bir müttefik gerektiriyordu. Bu da Ingiltere’yi gündeme getirdi. Ingiltere ve Fransa ile yapilan antlasma geregi; Türkiye herhangi bir Avrupa devletinin saldirisina ugrarsa Ingiltere ve Fransa ona her türlü aktif destegi saglayacakti. Ancak Ingiltere ve Fransa saldiriya ugrarsa Türkiye sadece müsamahakar bir tarafsizlik (Benevolent neutrality) uygulayacakti. Türkiye Sovyetler Birligi ile savasa meydan verebilecek her durumda antlasmayi vurgulamaktan muaf tutuluyordu. Ingiltere ve Fransa Türkiye’ye 25 milyon sterlinlik savas malzemesi, 16 milyon degerinde külçe altin ve 3,5 milyon sterlinlik bir kredi transferi saglayacaklardi.

1941 baharinin son günlerinde balkanlarda iyice yerlesen Alman Kuvvetleri bir Türk-Alman antlasmasi talebinde bulundu. Alman disisleri bakani Ribentrop asker ve teçhizat transit geçisi konusunda Almanya’ya genis haklar taniyan bir antlasma istiyordu. Karsilik olarak Türkiye-Bulgaristan sinirinin Türkiye lehine degistirilmesi ve “Ege Denizi’ndeki adalardan birinin Türkiye’ye verilmesini öneriyordu. Benzer öneriler Ingilizler tarafindan da yapilmistir. Yunanistan’da Ingiliz direnisinin sonu yaklastigi siralarda Ingiltere Türkiye’nin Sakiz, Midilli ve Sisam adalarini isgal etmesini istemis ancak Türkiye böyle bir girisimin Almanya ile savasa neden olabileceginin ve Yunanistan’la arasini açacaginin bilincindeydi.Türk tarafi Almanya’ya ancak Ingiltere ile yapilan antlasma ile çelismeyecek konularda görüsmeye hazir oldugunu belirtti. Türk- alman saldirmazlik antlasmasi da bu sartlarda imzalandi.Bu anlasmadan sonradir ki güney kanadini emniyete alan Almanya Sovyetler Birligi’ne saldiriya geçti. Ayni anda Ingiltere Sovyetlere kayitsiz sartsiz destegini bildirdi.Kisa süre sonrada Sovyetlere yardim ulastirilabilmesi için Iran, Ingiliz-Sovyet ortak saldirisiyla isgal edildi.

1941 sonunda Japonya’nin Pearl Harbour’a saldirisi ABD’nin de fiilen savasa katilmasina neden olurken Uzakdogu’da Japonya ‘nin zaferleri birbirini izliyordu. Ayni günlerde Alman kuvvetleri Rus steplerinin derinliklerine dalmislar böylece savas bütün dünyayi saran bir yangin görünüsünü almisti.Türkiye bu dönemde kesin tarafsizliga daha da yaklasirken savasan iki tarafa da bunun onlarin çikarina oldugunu söylemekteydi. 1942 yilinin sonlarina dogru savasin kaderi müttefiklerin lehine dönme belirtileri gösterince Türkiye tarafsizligini korurken müttefiklere egilimli bir tavir içine giriyordu.Türk-Ingiliz antlasmasi ve Türk-Alman Dostluk Antlasmasi üzerine kurulu olan politika Türkiye’ye dogrudan bir saldiri gelmedikçe Türkiye’nin savasin disinda tutulmasini ana hedef almaya devam etmekteydi.Özellikle antlasmanin bu son maddesini Türkiye bütün savas boyunca çok iyi degerlendirmis, müttefikleri için verilmesi çok zor olan bu miktarlari ve askeri yetersizligini öne sürerek, Ingiltere ve Fransa’nin yaninda savasa katilmaktan uzak durabilmistir.Savasin baslamasi ile birlikte Mihver Devletleri’nin daha hazirlikli oldugunun anlasilmasi da gecikmedi. Polonya, Hollanda ve Belçika, Alman Birlikleri tarafindan kisa sürede isgal edildi. Kita Avrupa’sinin en güçlü ordusu kabul edilen ve ünlü Maginot Hatti ile çevrili Fransiz ordusu 23 günde paramparça oldu.Yunanistan 28 Ekim 1940’da Italya tarafindan isgal edildi. Müttefikleri çok sayida askeri olan ve dogrudan tehdit altinda olmayan Türkiye’ye Yunanistan’i koruma görevini, Italya’ya savas açip Oniki adalari derhal isgal etmesini teklif ettiler. Ancak, Türkiye bütün Avrupa’yi saran ve kapilarina varan tehlikeye karsi, Ingiltere’nin Yunanistan’i koruma da acz içerisinde kalisini da göz önünde bulundurarak ,savunmada kalmayi tercih etti.Bununla birlikte, Bulgaristan’a bir nota vererek Yunanistan’a saldirdigi takdirde Türkiye’nin savas ilan edecegini bildirmekten de geri kalmadi.Ayni günlerde Almanya’nin Sovyetler Birligine saldiri planlari olgunlasiyordu. Hitler ve askeri danismanlari Sovyetler’e yönelecek bir saldiriyla Türkiye’ye yürümek arasinda seçim yapmalari gerektiginin bilincindeydiler.Zira; Türkiye’ye yürümeye karar verilirse Rusya ile ilgili olanaklar ortadan kalkmaktaydi. Kafkas petrollerine ulasildigi takdirde Almanlar inisiyatifin tamamen kendilerine geçecegini biliyorlardi. Bogazlar bir sonraki hedef olmaliydi ve Türkiye projesi Sovyetler Birligi tamamen bertaraf edilene kadar ertelendi. Hitler Bogazlar’in hesabini ancak Rusya yenildikten sonra görebiliriz demistir.

El-Amein’de Ingiliz karsi saldirisinin Rommel’i Kuzey Afrika’dan sökmesi ve Misir’in böylelikle kurtarilisi, öbür yandan Stalingard’da Sovyetlerin zaferi, Türkiye üzerindeki baskiyi artiracakti. Türkiye’nin bu konjonktür içinde savasi kisaltan bir araç olarak konumu, eskisinden daha geçerliydi. Ayrica tüm cephelerde Mihver gerilemeye basladigindan Türkiye’nin Ortadogu’yu Mihvere kapayan bir kale oldugu savi da geçerliligini yitiriyordu. Bu durumda Ingiliz baskisina karsi yeni bir formül bulunmaliydi.Türk devlet adamlarinin bu asamadan sonra basvurduklari çare, Türkiye’nin hala askeri araç gereç bakimindan zayif oldugunu sürekli savunmak ve Almanya’nin Ingiltere’yi zedeleyebilecek taktik bir zafer aradigini öne sürmekti. Türkiye bu bakimdan ideal bir hedefti.1943, 2nci Dünya Savasi’nin Türkiye için en kritik yilidir. Savasta üstünlük müttefiklere geçmis ve onlarda Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmesi için baskiyi arttirmislardi. Öte yandan Mihver kuvvetleri savunmaya geçmis olmakla birlikte halen Türkiye’ye zarar verebilecek mesafedeydiler.Bu asamadan sonra Ingiltere Türkiye’ye bir tür “manevi santaj” uygulamaya basladi. Türkiye savastan sonra belirecek “Rus tehlikesine” karsi ancak müttefik davasina somut katkilarda bulunarak Batinin destegine hak kazanacakti.

Artan baski sonucu Türkiye savasa girmeyi ilke olarak kabul etti. Bundan sonra Türkiye askeri hazirliklarinin yetersizligi üzerinde durmaliydi. Bu diplomatik savunma hatti da çatlamaya basladigi zaman Türk dis politikasini yönetenler Balkanlar da açilacak yeni bir cepheye somut katkilari olabilecegini öne sürmeye basladilar. Bu tasari her ne kadar Churchill tarafindan hararetle savunulsa da Türk tarafi Amerika ve Sovyetlerin “ikinci cephenin” Balkanlarda açilmasina kesinlikle karsi çiktiklarini biliyordu. Bu Balkan cephesi fikrinin gerçeklesme olasiliginin çok düsük oldugunu bilen Türk devlet adamlari bu harekata katilmaya hazir olduklarini defalarca tekrar edecek böylece bir yandan iyi niyetlerini vurgularken öte yandan da zaman kazanmis olacaklardi. Müttefiklerin savas planlari açisindan optimal yarar saglayacagi kritik dönem böylece atlatilmis olacakti.Kazablanka’da toplanan müttefik zirve toplantisinda Almanya için “kosulsuz teslimiyet” ilkesi benimsendi ki bu ilke Avrupa’da tek ve en güçlü devlet olarak Sovyetler’in yerlesmesini getirecek ve Türkiye için önemli bir denge unsuru ortadan kalkacakti.

Adana konferansinda Churchill ile Inönü Türkiye’nin savasa katilmasi konusunda mutabakata vardilar. Ancak Türkiye’ye savasa katilmasi için yapilacak yardimlari müzakerelerle sonuçlandiracaklardi ki buda Türkiye’ye önemli bir zaman kazandiracakti.2 Agustos 1944’te Türkiye Almanya ile diplomatik iliskilerini kesti. Bu hareket gerek batili müttefiklere gerekse Sovyetlere Türkiye’nin ittifak yükümlülüklerine sadakatinin kaniti olarak sunuldu.20 Subat 1945’te ise Ingiliz Büyükelçisi Peterson Disisleri Bakani Hasan Kaya’ya Türkiye’nin BM konferansina katilabilmesi için en geç 1 Mart tarihine kadar Almanya ve Japonya’ya savas ilan etmesi gerektigini bildirdi. Bunun sonucu olarak 23 Subat 1945’te Türkiye bu iki ülkeye savas ilan etti.

Ahilik felsefesi, temelleri 12.yüzyılda Kırşehir’de atılmış, daha sonra tüm Anadolu’ya yayılmış, izleri bugüne kadar süregelmiş kültürel, sosyal ve ekonomik bir oluşumdur. Ahilik kurumu bir tarikat olmaktan ziyade sosyal ve ekonomik yönden işleyen ve siyasal, askeri ve kültürel yönleri de bulunan bir dünya düzenidir.

Ahilik, aynı zamanda sosyal hayat kadar ekonomik hayatı da yönlendiren günümüzde hala geçerliliğini koruyan, bugünün şartlarında bile bir çok ülkede sağlanamamış adaletli, verimli ve son derece güzel bir sistemi Türk toplumuna kazandırmış bir kültürdür.

Ahi kelimesi de Arapça’dır ve “kardeşim” demektir. Ancak bazı yazarlar Ahi sözcüğünün Türkçe’de cömert, eliaçık, yiğit anlamına gelen “akı” sözcüğünden geldiğini ileri sürmektedirler. Anadolu’da Türk kurum ve terimlerinin fazlalaştığı bir dönemde “akı”nın Arapça “kardeşim” anlamına gelen “ahi”ye dönüştürüldüğü düşünülmektedir.

Ahilik, tarihi ve sosyo-ekonomik zorunlulukların ortaya çıkardığı mesleki, dini, ahlaki bir Türk esnaf birliği kuruluşudur. Ahi kuruluşları çevresel ve toplumsal karakterini korumuş, üretici ve tüketici ilişki ve bağlarını en iyi biçimde düzenlemeyi kendilerine amaç edinmişlerdi. Konu üzerinde araştırma yapmış olan batılı tarihçiler Ahiliğin kökenlerini, Doğu’da özellikle Araplar arasında gelişmiş olan Fütüvvet Teşkilatına dayarlar. Ancak yine de Ahiliğin Fütüvvetten bir hayli değişik, Anadolu Türklerine özgü bir kurum olduğunda birleşirler.

Eldeki kaynaklardan edinilen bilgilere göre Anadolu’daki Ahilik doğudaki fütüvvetçiliğe benzer bir kurum olarak görülmektedir. Bir başka deyişle, fütüvvetçilik Anadolu’da birtakım değişikliklere uğramış, yeni bir takım nitelikler kazanmış ve Ahilik olarak anılmaya başlanmıştır. Kaynaklarda değişik yorumlara raslanmakla beraber Ahiliğin fütüvvetçilikten etkilendiği, bazı temel kurallarını fütüvvetçilikten aldığı konusunda hemen herkes hemfikirdir.

İslamın ilk fütüvvet örgütleri, Ahilerden farklı olarak, bir meslek örgütü değildir. İçlerinde birçok zenaatçı bulunsa bile, birlikte yiyip içmek, eğlenmek, dans etmek, spor yapmak amacı güden gençlik örgütleridir. Örgüt üyelerinin meslekleri ile ilgilenilmez. Mesleki örgütlenme varsa bile, çok gevşektir.

Anadolu’nun Türklerin ikinci anayurdu haline gelişi 11. yüzyılın ikinci yarısı başlarındadır. Asya’dan göç eden sanatkar ve tüccar Türklerin yerli tüccar ve sanatkarlar karşısında tutunabilmeleri ve yaşayabilmeleri, aralarında bir örgüt kurmalarını gerektirmiştir. Ayrıca Türkler bu örgüt yardımıyla, sağlam, dayanıklı ve standard mal yapabileceklerini düşünmüşlerdi. İşte bu zorunluluk esnaf ve sanatkarlar dayanışma ve kontrol örgütünün, yani Ahiliğin kurulması sonucunu doğurmuştur. Öte yandan, deri işçilerinin ve Ahiliğin piri olan Ahi Evran’ın Anadolu’ya gelişi de bu tarihlere raslamaktadır.

Ahi Evran’ın hayatı ve kişiliği üzerinde araştırmacıların farklı görüşleri vardır. Ahi Evran’ın deri işçiliği ve teşkilatında çok başarılı bir kişi olduğu, belgelerden anlaşılmaktadır. Ahi Evran, yüzyıllardır savaşçılık ve dini, ahlaki bilgiler vermekte büyük ve önemli görevler yerine getirmiş olan fütüvvet teşkilatından yararlanarak, ahi teşkilatını kurmuştur. Ahi Evran ahlakla sanatın ahenkli birleşimi olan ahiliği çok itibarlı bir duruma getirmiştir. Böylece, ahilik yüzyıllarca bütün esnaf ve sanatkarlara yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiş, yeniçeri teşkilatının kuruluşunda, önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi şeref saymışlardır. Ahi Evran, halkın ekonomik durumunu iyileştirmek, meslek sahibi olmasını ve din sömürüsünden kurtarmak için çalışmıştır. İşe ayakkabıcı ve saraç esnafını teşkilatlandırmakla başlamıştır. Kısa zamanda üstün becerisi, ahlaki sağlamlığı ve hakseverliği ile büyük bir ün ve saygı toplamıştır. Kurduğu teşkilatın başkanı, Ahi Babası olmuştur.

Bu kuruluşların temelleri başlangıçtan beri o denli sağlam atılmış, kuralları zamanın ve toplumun gereklerine ve gerçeklerine o denli uyum sağlamıştı ki, bu kurallar sonradan, kent ve kasabaların belediye hizmetleri ve bu hizmetlerin kontrolleri için örnek alınmış, narh nizamnameleri ya da kanunnameleri şeklinde resmileştirilmiştir. Ahiler, sanat ya da meslekleri için gerekli hammadde tedarikinden onun işlenişine ve satışına dek, her aşamayı inceden inceye kurallara bağlamışlardı. Bu durum hem meslek erbabı, hem de üretici-tüketici arasındaici ilişkilerde rekabet, haset ve kavga gibi sürtüşmeleri ortadan kaldırmıştı. Ahi örgütüne giren esnaf ve sanatkârlar, mesleki, dini ve ahlaki, eğitimden ayrı olarak askeri talim, terbiye de görüyorlar, gerektiğinde ordu ile savaşlara katılarak düşmanla yiğitçe çarpışıyorlardı. Standartlara uymayan, düşük kaliteli mal ve hizmet üreten esnafa çeşitli cezalar veriliyordu

Anadolu’da Ahilik örgütünün ortaya çıkışını hazırlayan etkenleri özetleyecek olursak bunları şöyle sıralayabiliriz. Doğudan Asya’daki büyük ve uygar Türk kentlerinden gelen çok sayıdaki sanatkârlara kolayca iş bulmak, yerli Bizans sanatkârları ile rekabet edebilmek, tutunabilmek için yaptıkları malların kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre ayarlamak, sanatkârlarda sanat ahlakını yerleştirmek, Türk halkını ekonomik yönden bağımsız hale getirmek, ihtiyaç sahibi olanlara her alanda yardım etmek, ülkeye yapılacak yabancı saldırılarında devlet silahlı kuvvetleri yanında savaşrıiak, Türklük şuurunu, sanatta, dilde, edebiyatta, müzikte, gelenek ve göreneklerde milli heyecanı yaratıp ayakta tutmak.

Ahilik, Türke özgü milli bir kuruluş olarak ortaya çıkmış, tüketicilerin korunması dahil, Türklerin Anadolu’da kök salması ve tutunmasında önemli bir rol oynamıştır. Ahiler Birliğinin Müslümanlara özgü yapısı 17. yüzyıla kadar sürmüştür. Osmanlı Devletinin müslüman olmayan egemenlik alanı genişledikçe, çeşitli dindeki kişiler arasında çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu şekilde din ayrımı yapılmadan kurulan, eski niteliğinden birşey kaybetmeyen yeni organizasyona gedik denilmiştir. Gedik kelimesi Türkçe’dir. Tekel ve imtiyaz anlamına gelir. Resmi terim olarak gedik kelimesine 1927 yılında raslanır. Ama gediğin tekelci karakteri çok daha eskilere uzanmaktadır.

Bu şekilde esnaf ve sanatkarlık, 1860 yılına kadar sürmüştür. O zamanlar, bir kişi çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip te açık bulunan bir ustalık makamına geçmedikçe, yani gedik sahibi olmadıkça, dükkan açarak sanat ve ticaret yapamazdı. Ancak, ellerinde imtiyaz fermanları olan kişiler, sanat ve ticaret yapabilirdi. Bu fermanlar, esnafın sayılarının artırılıp eksiltilmesi, mülk sahiplerinin eski kiralarını artırmaması, gediği olmayanların sanat ve ticaret yapamaması, açık olan gediklerin esnafın çırak ve kalfalarına verilmesi, dışardan esnaflığa kimsenin kabul edilmemesi gibi hükümleri kapsıyordu.

Gedikler, sabit veya seyyar olmak üzere iki türlüdür. Seyyar veya havzi gedikler, kişiye özgü olup, sahibi istediği yerde sanatını ve ticaretini yapmasını sağlıyordu. Sabitgedikler ise dükkan, mağaza, atölye gibi yerlere ait olduğundan, sahipleri başka bir yerde sanat ve ticaret yapamazlardı. Gedik sahibi, başka bir yere göç edecek olursa gediğini de resmen nakletmek ve senedini değiştirmek zorundadır. Bu durumda değiştirmede ya da yeniden gedik senedi verilmesinde olduğu gibi, resmi araştırma ve soruşturma yapılırdı. Gedikler, toplumun ihtiyaçları, nakil ve değiştirmeler yüzünden çoğaltılıp azaltılabilirdi.

Tanzimatın ilanından ve yabancı devletlerle ticaret anlaşmaları yapılmaya başlandıktan sonra, öteden beri sürüp gelen tekelcilik kuralının sanatla ticaretin gelişmesinde zararlı olduğu anlaşılmış, ticaret ve sanayiinin gelişmesi gerektiğinden ve istendiğinden, artık gedik ve tekelcilik kuralının sürdürülmesinde hükümetçe yarar görülmemiş, kaldırılmıştır.

18. yüzyıla kadar esnaf ve sanatkarlık Osmanlı döneminde altın çağını yaşamıştır. Ahilik gelenekleri ve daha sonra kurulan lonca teşkilatları bu sınıfı gerek nicelik ve gerekse nitelik yönünden geliştirmiştir. Bu gelişmeye devlet de katkı sağlamış, derbendci denilen memurlar vasıtasıyla ticaret yollarının bakım ve güvenliğini temin etmiştir. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden Ahilikte payına düşeni almış git gide yozlaşmıştır. Sonuçta giderek loncalar bozulmuş, töreye göre değil, iltimasa göre atamalar yapılmaya başlanmıştır. Esnaf ürettiği malı satamaz olmuştur.

Bu dönem Devlet tam bir çöküş yaşamıştır. Nihayet 1912 yılında loncalar tamamen ortadan kaldırılmıştır. Böylece 700 yıl boyunca yaşamış ve Anadolu halkının ekonomik, sosyal ve kültürel yaşamında belirleyici rol oynamış olan Ahilik sistemi tarihe karışmıştır.

İttihat ve Terakki döneminde esnaf ve sanatkarların yaşadığı bu çöküş çarkını tersine çalıştıracak çözümler arandı. Bu kesimin devlet tarafından teşvik edilmesi, çıraklık mekanizmasının iyi işletilmesi gibi formüller üzerinde duruldu. Ancak bir sonuç alınamadı. Osmanlı İmparatorluğu gibi Ahilik sistemi de çöktü.

Her yıl Ahilik Kültürü Haftası Kutlamaları Yönetmeliği kapsamında bulunan illerimizde büyük bir coşku ile Ahilik Kutlamaları yapılmaktadır. Ahilik Haftası aynı zamanda tüm ülke genelinde Esnaf Bayramı olarak da kutlanmaktadır. Her iki kutlama programları çerçevesinde illerimizde Ahilikle ilgili panel ve konferanslar düzenlenmekte, şenlikler yapılmakta, iller tarafından seçilen mesleğinde başarılı ve mesleğinin gerektirdiği ahlaki ilkelere sahip en genç-en yaşlı ve kadın esnaf ve sanatkarlarımıza belge ve hediyeler verilmekte, sergiler-fuarlar açılmaktadır.

Esnaf ve sanatkarlar kesiminin tarihinde önemli bir yer tutan Ahilik gerek ruh ve gerekse kurumları ile bugün halen yaşamaktadır. Bugün esnaf-sanatkarlar kesimi açısından öneme sahip olan, Halk Bankası, Kefalet Kooperatifleri, Bağ-Kur gibi kuruluşların kökeni Ahilik Teşkilatına dayanmaktadır. Bu nedenle esnaf ve sanatkarlar kesiminde ve teşkilatlarında 34 yıldan beri “Esnaf Bayramı” kutlamaları büyük bir şevkle yapılmaktadır.

I. İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

Sebepleri

1. Yunanlıları bursa üzerinden Eskişehir yönelerek demiryollarının kontrolünü ele geçirmek istemeleri

2. Eskişehir batı cephesi ile Ankara’yı birbirine bağlayan demiryolu üzerinde stratejik bir noktada bulunmakta idi.

3. bu sırada Çerkez Ethem’in düzenli orduya katılmamak için isyan etmesinden yunanlıların faydalanmak istemeleri.

4. yunanlıların güçlerini göstermek ve itilaf devletlerinin, daha çok desteğini kazanmak istemesi.

5. Türk ordusunun kuvvetlenmesine fırsat vermemek için yunanlılar bursa üzerinden Eskişehir, uşak üzerinden afyon istikametine saldırıya geçtiler. ( 6 Ocak 1921 ) 9 Ocakta İnönü mevzilerinin önüne geldiler. İnönü mevzilerimiz önünde yapılan savaşta Türk ordusu yunan ordusunu bozguna uğrattı. Yunanlılar bursa istikametinde geri çekildiler.

Sonuçları

1. Yunanlıların ilerleyişi durduruldu.

2. Daha iyi hazırlanmak için, zaman kazanıldı.

3. Milli duyguları coşan Türk halkının kurtuluş ümidi daha da arttı.

4. Düzenli orduya olan güven ve katılım arttı.

5. Kuva-yi milliye dönemi son buldu.

6. cephe komutanı İsmet bey generalliğe yükseldi.

7. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin isyanı bastırıldı.

8. TBMM ile ilişkilerde çekingen davranan Sovyet Rusya, TBMM ile ilişkilerine önem verdi. Moskova antlaşması imzalandı. (16 Mart 1921 )

9. Sevr’in Türk milletine kolayca kabul ettirilemeyeceği gösterildi.

10. İtilaf devletleri arasında görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı.

11. İtilaf devletleri Sevr antlaşması şartlarının yeniden gözden geçirilmesini görüşmek için TBMM hükümetini Londra da topladıkları konferansa davet ettiler.

12. Yeni bir devletin kurulduğunu göstermek ve yaptığı işleri hukuki zemine oturtmak için TBMM ilk anayasasını kabul etti. ( 20 Ocak 1921 )

1921 Anayasası

1921 Anayasası, Mustafa Kemal’in değişik tarihlerde TBMM’ye verdiği önergelerden oluşmuştur.

Bu anayasa olağan üstü durum için hazırlanmış kısa ve öz bir anayasadır. (23 Maddelik)

Bu sebeple temel hak ve hürriyetler yer almamıştır.

Bu Anayasaya Göre;

1. Hakimiyet kayıtsız, şartsız millete aittir.

2. Kanun yapmak, yürütmek ve uygulamak yetkileri TBMM’dedir.

3. Devlet yönetiminin tek organda topladığı ve kuvvetler birliği ilkesinin kabul ettiği anlaşılmaktadır.

4. Milletvekili seçimleri iki yılda bir yapılır.

5. Şer’i hükümlerin uygulama yetkisi TBMM’ye aittir.

6. Şer’i hükümlerin uygulanması yetkisi TBMM’ye ait olması Şeriat esaslarının kabul edilmediğini ve din istismarının önlemek istendiğini göstermektedir.

Bu madde 1921 Anayasasının laik bir laik bir anayasa olmadığını gösterir.


bursa evden eve nakliyat
Bedava İlan Verme