Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

ZARFLAR:

Zarflar (Belirteçler) : Eylemleri, eylemsileri ve zarf türünde olan başka sözcükleri anlam yönünden pekiştiren ya da kısıtlayarak sınırlayan sözcük çeşididir. Örnek :

Adam akıllı davranıyor.
Zarf    Eylem

Adam, akıllı davranarak işini yürütüyor.
Zarf      Eylem

Adam, çok akıllı birine benziyor.
Zarf  Sıfat Zamir (ad)

Adam,  bu işte çok akıllı davrandı.
Zarf Zarf   Eylem

Anlam ve Görevlerine Göre Zarflar :

Zaman Zarfları : Eylemleri ve eylemsileri zaman yönünden gösteren, bunları zaman olarak sınırlayan bir zarf çeşididir. Zaman zarflarını bulabilmek için eylem ve eylemsi tabanlarına “Ne zaman?” sorusu yöneltilir. Örnek :

Demin buradaydı, şimdi yok oldu.

Geç fark ettim, taşın sert olduğunu.

Yıllar önce değil ağaç, bir yeşil ota bile rastlayamazdık.

Kışın giyeceğim diyerek ucuzluktan bir sürü kazak aldı.

Yirmi yaşında evlenip çoluğa çocuğa karışmış.

Zaman Zarfının Özellikleri :

*       Zaman bildiren sözcükler, eyleme, ya da eylemsiye yöneltilen “Ne zaman?” sorusuna yanıt verirlerse, zaman zarfı; zaman kavramını karşılarsa, tür yönünden ad olurlar. Örnek : Erkenden yat, sabah yola çıkacaksın.

Zaman Zarfı

Sabah yeni umutların doğuşudur.

Ad

*     Ad ve sıfat tamlamaları cümle içinde zaman zarfı olarak kullanılabilir. Örnek :

Ertesi gün başladı, gün doğmadan yolculuk.

Sıfat tamlaması

Gece yarısı bir patlama oldu.

Ad tamlaması


Durum Zarfları : Eylemlerin ya da eylemsilerin nasıl olduğunu, ne durumda bulunduğunu gösteren bir zarf çeşididir. Durum zarflarını bulabilmek için eylem ve eylemsilere “Nasıl?” sorusu yöneltilir.

Örnek :
Adam aniden karşıma çıktı.
Sahnedeki sanatçıyı hayranlıkla izliyor.
Beni iyi dinle, sonra pişman olursun.
Çocuklar odalarında sessiz sessiz oynuyor.
Kapıyı çalıp yavaşça girdi.

Durum Zarfının Özellikleri :

*       Bir sözcük, bir adı veya zamiri nitelerse, sıfat; bir eylemi ya da eylemsiyi nitelerse, durum zarfı olur. Örnek :

O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler ve çekip gittiler.
Sıfat     Ad        Sıfat     Ad

İyi düşünüp güzel konuştu.
Zarf  Eylemsi   Zarf   Eylemsi

*    İkileme biçiminde kurulan, pekiştirilmiş olan ve edatla öbekleşen kimi sözcükler eylem ve eylemsiyi etkileyerek zarf görevinde kullanılabilir. Örnek :

Güneş pırıl pırıl parlıyordu.          İkileme
zarf

Deniz masmavi görünüyordu      Pekiştirme
zarf

Çamaşırları sakız gibi yıkamış.   Edat öbeği
Zarf


Yer-yön Zarfları : Eylemlerin ve eylemsilerin gerçekleştiği yeri ve yöneldiği yönü gösteren bir zarf çeşididir. Yer-yön zarflarını bulabilmek için eylem ve eylemsilere “Ne yöne, Ne tarafa?” soruları yöneltilir. Örnek :

Az önce dışarı çıktı.
Adam bir adım geri çekildi.
İleri atılıp sellercesine, göğsünden vurulup tam ercesine.
Bırak bekle, asansör yukarı çıkıyor.

Yer-yön Zarfının Özellikleri :

*       Yer-yön bildiren sözcüklerin yer-yön zarfı olabilmesi için mutlaka bir eylemi ya da eylemsiyi göstermesi gerekir. Aksi halde bunlar başka bir sözcük oluşturur.

**        Bir adın önüne gelerek adı etkilerse sıfat olur. Örnek :

Yukarı mahalle, aşağı kat, ileri adım
Sıfat       Ad        Sıfat  Ad  Sıfat  Ad

**        Ad durum ekleriyle çekimlenirse ad olur. Örnek :

İçeriye bir yabancı girdi.
Ad

Biraz geriye git.
Ad

Dışarıda kar, içeride sımsıcak bir hava vardı.
Ad                Ad

**         Bir yer ve yön adı olarak kullanılırsa, tür yönünden yine ad olur. Örnek :

Dışarısı çok kalabalıktı.
Ad

Aşağısı oldukça sessiz ve sakindi.
Ad

*       Görüldüğü gibi yer ve yön gösteren “içeri, dışarı, aşağı, yukarı, öte, beri, ileri, geri” gibi sözcüklerin yer-yön zarfı olabilmesi için mutlaka ad durum eklerinden birini almamış ve çoğalmamış olarak eylemlerin önünde kullanılmaları gerekir.


Azlık-Çokluk Zarfları : Bir eylemin, eylemsinin, sıfatın veya başka bir zarfın sayısını ve ölçüsünü gösteren, bunları karşılaştırarak dereceleyen bir zarf çeşididir.

Dilimizde sayı, ölçü ve miktar gösteren, karşılaştırma ve derecelendirme yapılabilen başlıca sözcükler şunlardır: daha, pek, çok, en, fazla, oldukça, epey, epeyce, az, biraz, gayet, fevkalade, denli…

Örnek : Çok yedim,   daha fazla yiyemem.
Zarf    Eylem    Zarf    Zarf     Eylem

Olanlara  fevkalade sevindim.
Zarf     Eylem

Çok çalışıp az dinlenirdi.
Zarf   Eylemsi Zarf    Eylem

Bir dahaki sınava   daha iyi hazırlan.
Zarf  Zarf    Eylem

Ondan  daha iyi  bir insana rastlamadım.
Zarf   Sıfat Grubu Ad

Ali   en iyi,   en akıllı öğrenciymiş.
Zarf  Sıfat Zarf  Sıfat

Son günlerde gayet sakin bir çocuk olmuştu.
Zarf  Sıfat Grubu   Ad

Adlar ikileme oluşturarak azlık-çokluk zarfı yaratabilir.

Örnek : Yemeklerden tabak tabak yediler.
Zarf

Donmuş patatesler çuval çuval çöpe atıldı.
Zarf


Soru Zarfları : Soru sözcükleri bir eyleme yönelerek onun nasıl yapıldığını, ne durumda olduğunu, yapılış şeklini ve zamanını buldurmaya yönelik olarak kullanılırsa soru zarfı olur.

Örnek : Parandan ne kadar harcadın?
Soru Zarfı

Neden her şeyden beni sorumlu tutuyor?
Soru Zarfı

Ne diye ağlayıp duruyorsun?
Soru zarfı

Oradan ne zaman gelecekmiş?
Soru zarfı

Yapılarına Göre Zarflar :

*       Basit Zarflar : Yapım eki almamış ya da bileşik bir sözcük durumunda olmayan, kök halinde olan zarflardır. Örnek : çok, pek, dün, yukarı, tek, demin…

*       Türemiş Zarflar : Yapım eki alarak gövde durumuna geçen zarflardır. Örnek :

Er-ken, ön-ce, son-ra, sabah-leyin, kış-ın, saatler-ce

*       Bileşik Zarflar : İki sözcüğün biçimsel olarak birleşmesinden oluşan zarflardır. Örnek :

Bir-az, bu-gün, ilk-önce

*       Öbekleşmiş Zarflar : İki ya da daha çok sözcüğün biçimce ayrı yazılmasına karşın anlamca kaynaşmasından oluşan zarlardır. Örnek : hemen hemen, er geç, bazı bazı, zaman zaman…

Zarflarla İlgili Genel Uyarılar :

*       Dilimizde kesinlik anlamı taşıyan “şüphesiz, elbette, mutlaka, asla, kuşkusuz” gibi sözcükler, bu anlamlarla eylemi pekiştirdiğinde kesinlik zarfı oluşturur. Örnek :

Doğacaktır, elbet sana vadettiği günler Hakk’ın.

Benimle bir daha asla böyle konuşma!

Şüphesiz tüm söylenenleri anlıyor.

*       Eylem ve eylemsilere tekrar anlamı veren, onların yinelendiğini gösteren “tekrar, bir daha, gene, sık sık, çoğu kez, arada bir, bazen, yine” gibi sözcükler yineleme zarfı yaratır. Örnek : Bu konuyu tekrar ele almalıyız.

Kar yine savrula savrula yağıyordu.

Çocuk ikide bir babasından para istiyor.

*       Eyleme olasılık anlamı katan “belli, herhalde..” sözcükleri olasılık zarfı olarak adlandırılır. Örnek : Belki yarın, belki de yarından sonra gelir.

Herhalde toplantıda konuşulanları hiç dinlemedin.

*      Eylemi zaman ve nicelik yönünden sınırlayan “artık, ancak, yalnız” sözcükleri sınırlama zarfı adını alır. Örnek : Artık bu sıkıntıya dayanamıyorum.

Bu işi ancak üç gün sonra bitirebilirim.

Beni yalnız sen anlarsın.

*      Genellikle bir soruya karşılık olarak kullanılan “evet, hayır” sözcükleri onaylama zarfı adını alır. Örnek :

–     Kitap okur musun?
–          Evet.

–          Sen de gittin mi?
–          Hayır.

Ünlemler, insanlığın kullandığı en ilkel sözcüklerdir. Bunların da edat ve bağlaçlar gibi belli bir anlamları yoktur. Öyleyken, tek başlarına kullanıldıklarında bile cümle değeri taşırlar. Ama çoğunlukla, kendilerini açıklayan bir cümlenin başında ya da sonunda yer alarak söz konusu cümleye belli bir duygu anlamı katarlar.

Ünlem türündeki sözcüklerle, genellikle, belli durumlar karşısında gösterdiğimiz anlık tepkilerimizi dile getiririz : “Şaşırma, korkma, uyarı, sevinme, üzülme, istemeye istemeye kabul etme, bıkkınlık, rahatlama, isteklendirme, aşırı beğenme, aşırı beğenmeme, onaylama, sesleniş, ayıplama, alay, küçümseme, özlem, anımsama, acıma, yakınma” yalnızca ünlem kullanarak dile getirebileceğimiz anlamların bazılarıdır.

Ünlemleri ses ve sözcük halinde olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz :

Ses halinde olan ünlemler : Ses halinde olan ünlemlerin başlıcaları şunlardır : A!(aaa!), e!(ee!), O! (Ooo!), Of!(Off…!), Uf!, Ah!, Ha!, Hay!, Tu!, Tü!, Eh!, Ay!, Ya!, Oh!, Tüh!, Üf!…

Örnek :
O!
Nereye böyle? (şaşma, şakınlık)
Ooo! Hoş geldin Ayşeciğim. (Beklenmezlikle birlikte sevinme)
Vah zavallı adam!… (Acıma)
Haa..! Unutmuşum yahu! (Hatırlama)
Ah, şu insanlık! (Kızma, hoş görmeyiş)
Eh, hayırlısı neyse o olsun! (Kabullenme)
Eee…, Fazla uzun ettin! (Bıkkınlık)

Sözcük halinde olan ünlemler : Sözcük halinde olan ünlemlerin başlıcaları şunlardır : Aman!, Aman tanrım!, Eyvah!, Haydi!, Bravo!, Yazık!, Sakın!, Yaşa!, Allah!, Yarabbi!, Hoppala!, Hop!, Yuh!…

Örnek :
Eyvah
, cüzdanım yok! (şaşkınlık, korku)
Aman, bırak gitsin! (Bıkkınlık, usanç)
Bravo! Bravo! Büyük başarı. (Takdir etme, övme)
Hoppala, bir de bu çıktı. (Beklenmezlik)
Sakın o odanın kapısını açmayın! (Uyarı)
Yazık pek de gençmiş! (Üzüntü)
Tanrım, bana yardım et! (Yakarış)

VATANDAŞLIK

HUKUK: Sosyal hayatı düzenleyen maddi müeyyideleri olan kamu kudreti ile desteklenmiş kurallar bütünüdür.
Din, Ahlak ve görgü kuralları manevidir, hukuk kuralları maddi müeyyidelidir.(uyulması zorunludur)

Müsbet Hukuk:Ülkede belli bir zamanda yürürlükte bulunan bütün kurallardır.(pozitif hukuk)
Mevzu Hukuk: Yetkili bir makam tarafından konulmuş olan yürürlükteki tüm kurallardır.
Tabii Hukuk: Olması gereken hukuktur. İnsanların akıl yoluyla erişebilecekleri kurallardır.

KAMU HUKUKUNUN DALLARI
1-Anayasa Hukuku: Devletin şeklini yapısını işleyişini organların görev ve yetkilerini temel hak ve ödevleri düzenler.
2-İdare Hukuku: Kişilerin devletle olan ilişkilerini düzenler. Kamu hizmetlerine bakar.
3-Ceza Hukuku: Suç ve Ceza teşkil eden olaylara bakar
4-Usul (Yargılama)Hukuku: Adalet dağıtılırken takip edilecek yolu belirler. Medeni usul hukuku, ceza usul ve icra-iflas usul hukuku dalları vardır.
5-Devletler Genel Hukuku : Devletlerarası ilişkileri düzenler.
6-İş hukuku: İşçi işveren ilişkilerini düzenler.
7-Vergi Hukuku: Vergi    “       “.

ÖZEL HUKUKUN DALLARI
1-Medeni Hukuk: Toplumda insanın bütün eylem ve davranışlarını ifade eder.
2-Ticaret Hukuku: Şahıslar arasındaki ticari ilişkileri düzenler.
3-Devletler Özel Hukuku: Çeşitli devletlere bağlı bulunan şahısların ilişkilerini düzenler.

HAK:Hukuk düzeni tarafından şahıslara tanınmış olan yetkidir. Her hakkın bir sahibi vardır. Hak sahibi varlıklara Şahıs denir.
TÜRLERİ – Kamu Hakları: Kamu hukukundan doğar. Vatandaşın devlete karşı sahip olduğu haktır.
Özel Hak: Özel hukuktan doğar.
Özel haklardan herkes, Kamu haklarından vatandaşlar yararlanabilir.
Özel haklarda eşitlik var, Kamu da yok.(Ör. Seçme ve seçilme gibi)

ANAYASA: Devlet faaliyetlerini düzenleyen yasa metnidir. Devletin oluşum biçimini, devlet kişi ilişkilerini düzenler.

ANAYASA ÜSTÜNLÜĞÜ KURALI:Diğer hukuk kurallarının anayasaya  uygun olmasıdır.(1982 An.- 11.Mad)

DEVLET
Egemen kamu gücüne sahip,hukuki bir kişiliktir. Bir milletin üzerinde siyasi amaçla örgütlenmesi sonucu ortaya çıkar. Örgütlenmiş bir Ulustur. İktidardır.
VARLIK KOŞULLARI: Topluluk, Ülke, Egemenlik.

DEVLET BİÇİMLERİ
Tekli Devlet: Yetkilerini başka bir devletle paylaşmamasıdır.
Karma Devlet:Birden çok devletten oluşur. A)Kişisel birlik:İki veya daha çok devlet bir kralın kişiliğinde toplanır.
B) Gerçek birlik: Yine kral kişiliğinde bileşilmiştir ama iç işlerinde bağımsızdırlar. dışta tek devlet gibidirler.
C) Konfederasyon: Bağımsız devletler tarafından egemenliklerini koruma  şartı ile ortak çıkarları için üyelerin istedikleri zaman topluluktan çıkma hakkı olan birleşmedir.
D)Federal devlet: Ortak bir anayasa altında birleşmiştir.

DEMOKRASİ: Halkın kendini yönetmesidir. Halk iktidarıdır.
Çoğulcu Demokrasi: Yönetme hakkı çoğunluğu elinde bulunduran iktidarındır. Oy hakkı var, Genel seçim var, Akılcıdır. Özellikleri: Siyasi çoğunluk, Temsil, Seçim, Çoğunluğun yönetme hakkı, Muhalefet etme hakkı, Temel hak ve özgürlükleri korunması, Eşitlik.
Çoğulcu Demokrasinin uygulandığı rejimler:

PARLAMENTER SİSTEM: Parlamentoya dayanır. Kuvvet Ayrılığı var.
Özellikleri: *Yürütme iki başlıdır:  Sorumlu (Bakanlar Kurulu ve Meclise karşı sorumludur) başını Başbakan, sorumsuz (siyasi sorumsuzdur) başını  devlet başkanı oluşturur.
*Meclis çoğunluğuna dayanır, Çoğunluk sağlayan parti başkanı Başbakan olur.
*Hükümet Meclise karşı sorumludur.
*İki veya tek meclisli olabilir. İki meclisli olurda Bakanlar Kurulu  birine sorumludur. İkinci meclise hükümeti düşürme yetkisi tanımaz.
*Yasama ve yürütme işbirliği ve karşılıklı etkileme mekanizmasına dayanır.

BAŞKANLIK SİSTEMİ: Halk tarafında seçilen başkan yürütmeyi tek başına elinde tutar. Güçler ayrımı katı biçimde vardır.
Özellikleri: *Yürütme Başkana, yasama Kongreye aittir.
*Başkan, hem devlet başkanı hem de hükümet başkanıdır.
*Par. Sis. aksine yürütmenin yasamayı, yasamanın da yürütmeyi dağıtma imkanı yok.
*Yasama yürütme dengesini sağlamak için denetim ve denge sistemi var.
*Başkan ve Kongre ayrı ayrı seçilir. Karşılıklı fesih yetkileri yoktur.

MECLİS HÜKÜMETİ SİSTEMİ: Yasama ve Yürütme meclistedir. Güçler birliği vardır.
*Meclis üstündür.
*Yürütmeyi meclis adına meclisin seçtikleri yapar.
*Her bakan meclise karşı sadece kendi faaliyetlerinden sorumludur.
*Meclisle yürütme arasında görüş ayrılığı olursa meclis kararı doğrultusunda devam edilir.
*Devlet Başkanını meclis seçer. Görevi semboliktir.

MARKSİST DEMOKRASİ: Sosyalizmdir. İnsan özgürleşmesi önemlidir.

FAŞİZM: Batı demokrasisine, Marksist düşünceye karşıdır. İnsanların eşitliğini kabul etmez. Devlet yüceltilmiştir.

DEMOKRASİNİN TEMEL İLKELERİ
1-Egemenliğin kullanılması:a)Ulusal egemenlik:Egemenlik ulusundur. Bölünemez ve devredilemez
b) Halk egemenliği: Egemenlik halkın iradesidir. Bölünebilir, devredilemez.

EGEMENLİĞİ KULLANMA BİÇİMLERİ
*Doğrudan demokrasi: Halk egemenliği doğrudan kullanır. Çok küçük topluluklarda görülebilir.
*Temsili demokrasi: Genel seçimlere katılmış temsilcilere verilir.
*Yarı doğrudan demokrasi: İlk ikisinin karışımıdır. Halk oylaması, Halk Vetosu  ve Halk Girişimi şeklinde olur.

HUKUK DEVLETİ: Kanun koyan ve uygulayan devlet şeklidir.
SOSYAL HUKUK DEVLETİ: Kişilerin sosyal durumlarını haklarını iyileştiren devlet anlayışıdır. (Milli geliri artırma, adaletli dağılımını sağlama, sosyal güvenlik…)

MERKEZDEN YÖNETİM İLKESİ
Hizmetleri bir merkezde toplanmıştır, hizmetler merkezde ve taşrada merkez tarafında seçilen görevlice yürütülür, gelir merkezden sağlanır. Devlette birliği  sağlar, düzen sağlar. Kırtasiyeciliği artırır, demokrasiye uygun değildir,

YERİNDEN YÖNETİM İLKESİ
Özerktirler. Mali alanda serbesttirler. Tüzel kişilikleri vardır, Vesayet denetimi altındadırlar. Demokrasiye daha uygundur.

TÜRKİYEDE ANAYASAL GELİMELER
*SENED-İ İTTİFAK
*TANZİMAT FERMANI
*ISLAHAT FERMANI
*1.MEŞRUTİYET (1876 Anayasası (Kanunu Esasi)  Meşruti Monarşi Sistemi (Yasama yürütme yürütmede toplanır.)
*2.    “
*1921 ANAYASASI (Teşkilat – Esasiye Kanunu)       Meclis Hükümet Sistemi (Yasama yürütme yasamada toplanır)
*1924 ANAYASASI                      Karma Sistem
*1961 ANAYASASI                      Parlamenter Sistem (Yasama yürütme yumuşak şekilde ayrılır)
*1982 ANAYASASI                      “            “.
(Başkanlık sisteminde yas-yür. Kesin olarak ayrılır.)
*SENED-İ İTTİFAK :1808 .Osmanlının ilk anayasal gelişmesidir. Anadolu ve Rumeli Ayanları ile padişah arasındadır. Padişahın yetkileri ilk kez sınırlanmıştır. İngilizlerin Magna Cartasına benzer.  Anayasal Monarşiye geçiştir. Padişah Allah adına söz vermiştir. (manevi)

*TANZİMAT FERMANI: 1839 -ABDÜLMECİT- Gülhane-i Hattı Hümayun . Padişah tek taraflı çıkardı. Kendi yetkilerini sınırladı. Hukuka göre hareket edeceğini vaad etti. Tüm uyruklara can ve mal güvenliği tanıdı. Mahkemeler halka açıldı. Askerlik vatan görevi oldu. Mülkiyet hakkı devlet güvencesine alındı.

*ISLAHAT FERMANI: 1856 – Din farkı gözetmeden bütün vatandaşlara tüm haklardan yararlanma verildi. Müslüman olmayanlara küçük düşürücü sözler yasaklandı. Cizye ve İltizam kaldırıldı. Müslüman olmayanlara bedelli askerlik getirildi.

*1.MEŞRUTİYET 1876-II.ABDÜLHAMİT- İlk yazılı Türk anayasasıdır. Yasama hala padişahtadır. Meclis üyeleri padişaha bağlılık yemini eder. İki meclislidir. Osm-Rus savaşı bahane edilerek meclis kapatılmış, anayasayı yürürlükten kaldırılmamış, ancak uygulanmamıştır.

*2..MEŞRUTİYET 1908- II.ABDÜLHAMİT- 31 Mart ayaklanmasıyla 2.Abdülhamit tahttan indirilmiş, 2.meşrutiyet  ilan edilmiştir. Kanun teklifi için padişahtan izin alma kalktı. Meşruti Monarşik yapı oldu. Sansür kaldırıldı, haberleşme serbest oldu, parti kurma ve toplanma hakkı verildi.

T. C. ANAYASALARI
*1921 ANAYASASI: (Teşkilat – Esasiye Kanunu) : 20.01.1921- TBMM kabul etti. 24 maddedir. Yeni Türk devletinin temellerinin atıldığı açıklanmıştır. Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir. (Milli egemenlik) Monarşik yapı son buldu. Meclis Hükümeti sistemi var. TBMM Kurucu iktidar. T.C yi TBMM yönetir. Yasama Yürütme TBMM de. Hükümet meclis üyeleri arasından seçilir.
Başbakan yok. Meclis başkanı bakanlar kurulunun da başkanıdır.
İl ve İlçe Mahalli idareleri kurulması ilkesi getirdi.
Saltanat ve hilafetten hiç bahsetmemiştir.
Seçimler 2 yılda bir yapılır. Seçme yaşı 18 dir.
Anayasalarımız içinde tek yumuşak anayasadır.
Devlet başkanı yoktur. Kuvvetler birliği var.

29 Ekim 1923 deki değişiklikle “T.C nin hükümet şekli Cumhuriyettir.” denildi. Cumhurbaşkanı meclis üyeleri tarafından bir seçim dönemi için seçilir, devletin dini islamdır, dili Türkçe’dir, devlet başkanı Cumhurbaşkanıdır, görev süresi 4 yıldır, seçmen yaşı 22 dir, denildi. Temel hak ve hürriyetlerden bahsedilmedi. Karma hükümet sistemi benimsenmiştir.(meclis hükümet sis ile parlamenter sis. Arasında geçiş sürecidir) Çoğunlukçu demokrasi anlayışı benimsenmiştir.

*1924 ANAYASASI: 20.04.1924 TC Cumhuriyettir, seçimi meclis üyeleri ve Cumhurbaşkanı belirler. Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir, egemenlik TBMM ile kullanılacaktır.(Temsili demokrasiyi benimser), yasama TBMM de, TBMM 4 yılda bir seçimle belirlenir. Cumhurbaşkanı meclis üyeleri tarafından 4 yıl için seçilir, Bakanlar Kurulu Başbakan ve Bakanlardan oluşur. Başbakan meclis üyeleri arasından Cumhurbaşkanınca seçilir. Bakanlar Başbakan tarafından seçilir, Cumhurbaşkanı onayı ile göreve başlar,Cumhurbaşkanın vatana ihanet dışında sorumluluğu yoktur. Kararlarda Başbakan ve bakan imzası gerekir. Yargı bağımsız mahkemelerce yapılır. Her Türk hür doğar, Hürriyet sınırı başkasına zarar verecek çizgiye kadardır, sadece temel haklardan bahsedilmiş, sosyal ve ekonomik haklara değinilmemiştir.

Sert bir anayasadır.
Anayasa değişikliği teklifi meclis üye tam sayısının 1/3 ü ile yapılır, 2/3 ü kabul derse kabul edilir. Devletin şekli değiştirilemez. Hiçbir kanun anayasaya aykırı olamaz. (Ancak henüz Anayasa mahkemesi yok.)

1928 değişikliği ile devletin dini ibaresi anayasadan çıkarıldı
1937 değişikliği ile laiklik resmen anayasa kuralı oldu.
1930 yılında kadınlara belediye seçimlerine katılma hakkı, 1934 yılında milletvekili seçilme hakkı tanıdı.
1945 de öztürkçeleştirildi, 1952 de eski dile döndü.
1946 da çok partili siyasal hayata geçildi. Çok dereceli seçim sistemi benimsenmiştir.
1949 da İstiklal mahkemeleri kaldırıldı.
27 Mayıs 1960 da ordu yönetime el koydu. 38 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi MBK, TBMM yi kapattı.

*1961 ANAYASASI: TC, insan haklarına dayanan, milli demokratik, laik sosyal bir devlettir. Bu anayasa hazırlanırken, Fransa, İtalya ve Almanya anayasalarından yararlanıldı. Çoğulcu demokrasi anlayışı var. Parlamenter sistem var. Sosyal devlet ilkesini benimser. Anayasanın üstünlüğü ilkesini getirmiştir. (Anayasa mah. Kurulmuştur.)

1924 anayasası milliyetçi devletten bahsederken 1961 anayasası Türk milliyetçiliğinden bahseder.
T. Cumhuriyettir ilkesi aynen var. Egemenlik milletindir var. Egemenlik kanunlarla yetkili organlarca kullanılır der. Buna göre yasama TBMM ve Cum Senatosuna, yürütme Cum ve Bakanlar Kuruluna, yargı  mahkemelere verildi.
1924 anayasasında seçmen yaşı var, 1961 de yok. 1961 anayasasında seçimler eşit, gizli, tek dereceli oy sisteminde olur der.
1924 anayasasında açıkça belirtilmeyen hukuk devleti, bu anayasada açıkça belirtilmiştir.
1961 anayasası yasaların uygunluğunu denetleme yetkisini Anayasa Mahkemesine vermiştir.
1961  “        ile sosyal devlet ilkesi anayasamıza girmiştir. Temel hak ve özgürlükler en geniş   bu anayasada yer alır.
1961    “    1924 den farklı olarak güçler ayrılığını net biçimde ortaya koyar.
1961    “    1924 den farklı olarak iki meclisli parlamento kabul eder. TBMM ve Cumhuriyet Senatosu.
1961    “    sendika, grev, toplu sözleşme,dernek kurma hakkı vermiştir.
1961    “    ile Yüksek Hakimler Kurulu, Yargıtay, Danıştay,Askeri Yüksek İdare Mahkemesi düzenlenmiştir.

1971-1973 arasında Bakanlar kuruluna KHK çıkarma yetkisi verilmiştir.
Üniversiteleri özerkliği zayıflatılmış, TRT nin özerkliği kaldırılmıştır. Tüm haklara sınırlamalar getirilmiştir., Devlet memurlarının sendika kurma yetkisi kaldırılmıştır, yargısal denetim sınırlandırılmış, anayasa mahkemelerine dava açabileceklerin sayısı azaltılmış, Askeri yüksek İdare mahkemesi ve DGMler kurulmuştur.

*1982 ANAYASASI: 07.11.1982
*Kazuistik bir anayasadır, ayrıntıya önem verilmemiştir. En sert anayasadır. Yürütme organı güçlendirilmiştir.
*Cum na TBMM seçimlerini yenileme yetkisi verir
*Cum 4.turda seçilemezse seçimleri yenileme yetkisi verir
*toplantı yeter sayısı üye tam sayısının 1/3 ü kadar, karar yeter sayısı katılanların salt çoğunluğu der.
*siyasi parti grupları en az 20 kişiden oluşur der.

I.KISIM (Genel Esaslar)
1.Madde,  Devletin şekli Cumhuriyettir.
2.madde,  Milli dayanışma Atatürk milliyetçiliği, insan haklarına saygı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinden bahseder.
3.madde, TC. bölünmez bir bütündür, bayrağı milli marşı ve başkentinden bahseder.
4.madde, ilk üç madde değiştirilemez.
5.madde, devletin temel amaç ve görevleri sayılmış,
6.madde, egemenlik kayıtsız şartsız milletin der.
7.madde, yasama yetkisi TBMM de der.
8.madde, yürütme yetkisi Cum ve Bakanlar kur. der.
9.madde, yargı, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerde der.
10.madde, herkes, kanun önünde eşittir der.
11.madde, anayasa hükümleri bağlayıcıdır der.
II.KISIM (Temel haklar ödevler)
12.madde, Temel hak ve hürriyetleri niteliği. Herkes kişiliğine bağlı dokunulamaz, devredilemez haklara sahiptir.
13.madde, temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması. Ancak kanunlarla olur.
14.madde, temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması.
15.madde, temel hak ve hürriyetlerin durdurulması.
16.madde, yabancıların emel hak ve hürriyetleri

1982 anayasası hakları 3 gurupta toplar
-Kişinin hak ve ödevleri-Temel hak ve ödevler- negatif statü.
-Sosyal hak ve ödevler- pozitif statü hakları
-Siyasi hak ve ödevler- katılma hakları

Negatif Statü Hakları (Temel haklar)
-Kişinin dokunulmazlığı, maddi manevi varlığı
-zorla çalıştırılma yasağı
-Kişi hürriyeti ve güvenliği
-özel hayatın gizliliği
-konut dokunulmazlığı
-haberleşme hürriyeti
-yerleşme ve seyahat hür.
-din ve vicdan hür.
-düşünce ve kanaat hür.
-bilim ve sanat hür.
-basın hür.
-düzeltme ve cevap hakkı
-dernek kurma, toplantı, mülkiyet hakkı, hak arama hür.
-İspat hakkı

38.madde, Kimse işlemediği bir suçtan cezalandırılamaz. Suçu ispatlanana kadar kimse suçlu değildir.

Pozitif Statü hakları (Sosyal ve Ekonomik Haklar)
-ailenin korunması
-eğitim ve öğretim hakkı
-kamu yararı
-kıyılardan yararlanma, toprak mülkiyeti, tarım…. çalışanların korunması, kamulaştırma, özelleştirme.
-çalışma ve sözleşme hür.
-çalışma hakkı ve ödevi,
-sendika kurma hakkı
-Gençliğin korunması, spor hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı.,çevre hakkı…

51.madde, sendika kurma hakkından bahsede.
53.madde, toplu iş sözleşmesi hakkı.
54.madde, grev ve lokavt hakkı.

Katılma Hakları (Siyasi haklar)
-Türk vatandaşlığı (madde 66)
-Seçme seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı (madde 67)
-Parti kurma hakkı ( madde 68)
-Kamu hizmetine girme hakkı (madde 70) her Türk kamu hizmetine girme hakkına sahiptir.
-Mal bildirimi (madde 71)
-Vatan hizmeti
-Vergi ödevi  (madde 73)
-Dilekçe hakkı (madde 74).

III.KISIM (Cumhuriyetin Temel Organları)
-TBMM kuruluşu (madde 75) 550 milletvekilinden oluşur.
-Milletvekili seçilme yeterliliği (madde 76 ) 30 yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.
-TBMM seçim dönemi (madde 77) seçimler 5 yılda bir yapılır.
-Yasama sorumsuzluğu-Mutlak dokunulmazlık- Milletvekillerinin meclisteki düşüncelerinden sorumlu olmamasıdır.
Yasama Dokunulmazlığı – Nispi dokunulmazlık- “    seçim öncesi yada sonrası işlediği suçlardan meclis kararı olmadıkça
sorgulanamamasıdır. (madde 83)
-Milletvekilliğinin düşmesi (madde 84) istifa sonucu veya kesin hüküm giyme ya da kısıtlanma sonucu olur. Genel kurul gizli oyla karar verir. Milletvekili 7 gün içinde Anayasa mahkemesine iptal davası açabilir . An. Mah.15 gün içinde cevap verir.

Bakanlar Kurulunun kanun önerisine Kanun Tasarısı,
Milletvekillerinin     “    “   Kanun teklifi denir. (medde 88.de düzenlenmiştir.) TBMM nin reddettiği tasarı ya da teklifler 1 yasama yılı geçmeden tekrar sunulamaz.
-TBMM de kabul edilen kanunları, Cumhurbaşkanı 15 gün içinde yayımlar. (madde 89). Bütçe kanunları hariç tekrar görüşülmek üzere meclise gönderebilir. Meclis aynen kabul ederse Cum. yayımlar.
-KHK Çıkarma yetkisi. İlk olarak 1961 anayasasına 1971 değişikliği ile Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Olağanüstü hallede KHK çıkarma yetkisi Cum. Ve Bakanlar Kur. aittir. KHK ler anayasaya tabidir. Olağanüstü KHK ler tabi değildir. Değiştirme ve iptal davası açılamaz. Temel hak ve ödevler KHK ile düzenlenemez.
KHK resmi gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girer. İleri bir tarih de verilebilir. Kararnameler yayımlandığı gün TBMM ye sunulur. Sunulmazsa yürürlükten kalkar. TBMM kabul etmezse yine resmi gazetede yayımlanarak kalkar.

-Savaş ilanı (madde92). TSK nın kullanılması kararı TBMM ye aittir.

-TBMM başkanı seçme (madde 94) Başkan adayları , meclis içinden, 5 gün içinde bildirilir. Gizli oyla seçim yapılır, İlk iki oylamada üye tam sayısının 2/3 ü, üçüncü oylamada salt çoğunluk aranır. Sağlanamazsa en çok oy alan iki aday arasınsa 4.tur seçim yapılır. en çok oy alan başkan olur. Aday göstermeden itibaren 5 günde tamamlanır. Başkan ve vekili oy kullanamaz.

-Toplantı ve karar yeter sayısı (madde 96 ) Üye sayısının en az 1/3 ü ile toplanabilir, salt çoğunluk  ile karar alabilir, karar yeter sayısı hiçbir zaman ¼ den az olamaz. Bir bakan en çok iki oy kullanabilir.

TBMM nin BİLGİ EDİNME VE DENETİM YOLLARI
-TBMM, soru, meclis araştırması, gensoru, genel görüşme, meclis soruşturması yollarıyla denetim yapar.
SORU : Bakanlar Kur adına sözlü veya yazılı Başbakana veya Bakanlara sorulur.
Meclis Araştırması: En az 20 milletvekili isteyebilir. Belli konuda araştırma yapılmasıdır.
Genel Görüşme: Toplumu ilgilendiren bir konunun Genel kurulda görüşülmesidir. En az 10 milletvekili yazılı önerge verir.
Gensoru (madde 99) : Siyasi parti gurubu adına ya da en az 20 milletvekili verebilir. Verilişinden sonra 3 gün içinde öneri üyelere dağıtılır, 10 gün içinde gündeme alınmasına karar verilir, günü belli edilir, karar alındıktan sonra 2-7 gün içinde görüşülür.
Bakanlar Kurulunun veya Bakanın düşmesi Salt çoğunlukla olur.
Meclis Soruşturması :Başbakan veya Bakanlar hakkında cezai sorumluluklarının araştırılmasıdır. üye sayısının en az 1/10 nun vereceği önerge ile istenebilir. En geç 1 ay içinde gizli oyla karar bağlanır. 15 kişilik komisyon soruşturmayı yürütür.

YÜRÜTME
CUMHURBAŞKANI : (madde 101) TBMM ce 40 yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış, kendi üyeleri yada dışarıdan 7 yıl için seçilir. Dışarıdan üye göstermek için üye sayısının 1/5 i gerekir.
2.kez Cum seçilemez. Parti ile ilişiği kesilir. TBMM üyeliği sona erer.(kuvvetler ayrılığı ile ilgilidir)
*1924 anayasasında dışarıdan birinin Cum seçilmesi yok, diğerlerinde var.
Üye sayısının 2/3 ü ile ve gizli oyla seçilir. Seçime başlandıktan sonra 30 gün içinde sonuçlanır.10 gün aday bildirme 20 gün seçimdir.
Üçer gün ara ile oylamalar yapılır. 3.turda salt çoğunluk sağlayan Cum  olur. Salt  çoğunluk olmazsa 4.tur yapılır. Burada da olmazsa TBMM seçimleri yenilenir.(Bu 1982 anayasasında var)

Görevleri: (madde 104) TBMM de açılış konuşması yapmak, TBMM yi gerektiğinde toplantıya çağırmak, Kanun yayımlamak, tekrar görüşmek üzere meclise göndermek, anayasa değişiklilerini halkoyuna sunmak, kanunların aykırılığına Anayasa Mah. İptal davası açmak, TBMM seçimlerinin yenilenmesine karar vermek, Başbakanı atamak, istifasını kabul etmek, Başbakanın teklifi üzerine Bakanları atamak, Gerekli hallerde Bakanlar Kur başkanlık etmek, Yabancı temsilcileri karşılamak, Milletlerarası anlaşmaları onaylamak yayımlamak, TSK nın kullanılmasına karar vermek, TSK yı temsil etmek, MGK yı toplantıya çağırmak, başkanlık etmek, Bak. Kur. ile birlikte Sıkıyönetim ilan etmek olağanüstü hal ilan etmek KHK çıkarmak, Kararname imzalamak, ceza hafifletme ya da kaldırma, Devlet Denetleme Kur üyelerini atama, YÖK üyelerini seçme, Rektör seçmek, Anayasa Mah üyelerini, Danıştay üyelerinin ¼ ünü, Yargıtay Cum Başsavcısını ve vekilini, Askeri Yargıtay Üyelerini, Askeri Yüksek İdare Mah. Üyelerini, Hakimler ve Savcılar Yük. Kur. üyelerini seçer.

*Sadece, Vatana ihanetten üye sayısının 1/3 ünün teklifi üzerine ¾ ünün vereceği kararla yargılanabilir.
TBMM başkanı vekalet eder.
*Cumhurbaşkanın tek başına yapacağı işler ve YAŞ kararları yargı denetimi dışındadır.

DEVLET DENETLEME KURULU (Cum Genel Sekreterliği)
Cumhurbaşkanına bağlıdır. Silahlı kuv. ve yargı organlarını denetleyemez.

BAKANLAR KURULU
Başbakan ve Bakanlardan oluşur. Bakanlar üyelerden ya da dışarıdan olabilir. Başbakan önerir, Cum atar. Bakanlar Kur. listesi bir hafta içinde mecliste okunur ve güven oylamasına sunulur. Okunduktan 2 gün sonra görüşmeler başlar, bittikten bir gün sonra oylama yapılır. 45 gün içinde kurulamazsa Cum. TBMM başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesini isteyebilir.

Bakana diğer bir bakan vekalet eder.
TBMM kararı ile Yüce Divana verile Bakan, Bakanlıktan düşer. Başbakan Yüce Divana sevk edilirse Hükümet düşer.(istifa etmiş sayılır)
Boşalan Bakanlığa 15 gün içinde atama yapılır.

TBMM genel seçimlerinden önce Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanları görevden çekilir. Geçici Bakanlar Kurulu kurulur.

TÜZÜKLER
Kanunların uygulanmasını göstermek ve emrettiği işleri belirlemek amacıyla çıkarılır. Bakanlar kur. Danıştayın onayından geçerek çıkarabilir. Cum imzalar, kanun gibi yayımlanır. Şekil şartı Danıştay incelemesinden geçmesidir.

YÖNETMELİKLER
Başbakan, Bakanlıklar ve Kamu kurum ve kuruluşları kendi iç yapılarını çalışma sistemlerini belirlemek amacıyla çıkarırlar.

MİLLİ SAVUNMA
Başkomutanlık ve Genel Kur. Baş.: Başkomutanı Cum temsil eder.
Milli Güvenliğin sağlanmasından Bakanlar Kur. sorumludur.
Genel Kurmay Başkanı, TSK nın komutanıdır, savaşta Cum adına Başkomutan olur. Başkanı, Bakanlar Kurulu önerir, Cum atar. Başbakana sorumludur.
2-MGK :Cum. Başkanlığında, Başbakan, GK Başkanı, Baş. Yardımcıları, Adalet, Milli Sav, İçişleri, Dışişleri Bakanları, Hava Kara Deniz Kuv. Komutanlarından oluşur. Karalarını Bak. Kur. sunar, Gündemi ,Başbakanın GK Başkanının görüşlerine göre Cum belirler.,Cum yoksa Başbakan başkanlık eder.

OLAĞANÜSTÜ HALLER
*Tabii afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle. Cum Bakanlar Kur. önerisiyle en fazla 6 ay için ilan edebilir. (madde 119)
*Şiddetin yaygınlaşması kamu düzenini bozulması sebebiyle. Cum  başkanlığında toplanan Bak-Kur, MGK nın görüşü alınarak en fazla 6 ay için ilan edebilir (madde 120)
Olağanüstü hal kararı Resmi Gazetede yayımlanır ve TBMM ye sunulur. TBMM derhal toplantıya çağrılır. Meclis her defasında 4 ayı geçmemek üzere süreyi uzatabilir. KHK çıkarılabilir.

SIKIYÖNETİM, SEFERBERLİK, SAVAŞ HALİ
122.madde, Olağanüstü hallerden daha vahim olaylar olması durumunda (ayaklanma gibi), Cum  başkanlığında toplanan Bak. kur, MGK nın görüşü alınarak en fazla 6 ay için ilan edebilir . Resmi gaz de yayımlanır ve TBMM ye sunulur.  TBMM derhal toplantıya çağrılır. Meclis süreyi uzatıp, kısaltabilir. KHK çıkarılabilir.

Savaş halinde uzatmadaki 4 aylık süre aranmaz.

*Önemli:Sıkıyönetimde Kolluk görev ve yetkileri askeri makamlara geçer, temel hak ve özgürlükler kısıtlanabilir veya durdurulabilir, bazı suçlular sıkıyönetim askeri mahkemelerince  yargılanır.

Merkezi İdare
TC illere, iller de bölümlere ayrılır. İllerin idaresinde yetki genişliği esası  var. Kanunla düzenlenir.

Mahalli İdareler
Mahalli idare seçimleri 5 yılda bir yapılır.

YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMLARI
Üniversiteler devlet tarafından kanunla kurulur.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu; Atatürk Araştırma Merkezi, TTK, TDK dan oluşur.

Hakim ve savcılar azlolunamaz (hakimlik teminatı), anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz, haklardan mahrum bırakılamaz. (madde 139)

DGM 2004 yılında mülga kanun oldu.

YÜKSEK MAHKEMELER
Anayasa Mahkemesi : 11 asıl 4 yedek üyeden oluşur, Cum 2 asıl 2 yedek üye seçer, 40 yaşını doldurmuş ,kamuda 15 yıl çalışmış olmak gerekir. gizli oyla üye sayısının salt çoğunluğuyla seçilir.4 yıl için seçilirler. Yeniden seçilebilirler. 65 yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar. Kanunların uygunluğunu denetler. Yüce divan sıfatıyla Cum, Başbakan, Bakanlar , Yargıtay…. başkan ve üyelerini yargılar. Kararı kesindir.

Anayasa değişikliği ve siyasi parti kapatmaya üye sayısının 3/5 ile karar verir. Anayasa Mah. Kararlarını 5 ay içinde alır. İptal kararı geriye yürümez.

Yargıtay: Adliye mahkemelerinin kararlarının son inceleme merciidir.  Hakimler ve Sav. Yük. Kur. tarafından salt çoğunluk ve gizli oyla seçilir. Başkan ve vekilini Cum 4 yıl için seçer.

DANIŞTAY
İdari ve vergi mahkemelerin kararlarının son inceleme merciidir. Başbakan ve Bakanlar Kur. ca gönderilen kanun tasarıları, kamu anlaşmaları, sözleşmeleri iki ay içinde inceleyip bildirir, tüzük tasarılarını incelemek, idari uyuşmazlıkları çözmek, görevleridir.
¾ ü Hakimler Savcılar Yük. Kurulu, 1/4 ü Cum tarafından seçilir.
Üyeleri kendi içinden gizli oyla Başkan seçer. (4 yıl için)
Bağımsızdır, en yüksek idari mahkeme ve devletin en yüksek danışma organıdır. 12 daireden oluşur.

ASKERİ YARGITAY
Askeri mahkeme kararlarının son inceleme merciidir. Üyelerini Cum seçer. Başkan ve vekili rütbe kıdeme göre sırayla belirlenir.

ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ
Askerleri ilgilendiren işlemlere bakar. Üyelerini Genelkurmay Başkanlığı seçer. Her boş yer için Genelkurmayın göstereceği 3 aday arasından Cum seçer. 4 yıl için. Başkan ve vekili rütbe kıdeme göre sırayla belirlenir

UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ
Adli ,idari ve askeri yargı merci arasındaki görev uyuşmazlıklarını çözer. Başkanlığını Anayasa Mahkemesini görevlendireceği üye yapar.

HAKİMLER SAVCILAR YÜKSEK KURULU
Mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimler teminatına göre görev yapar. Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanı Müsteşarı tabii üyesidir. Hakim ve savcıları mesleğe kabul etme, atama, nakletme, yükseltme, kadro dağıtma, disiplin cezası verme işlerini yapar. Kurul kararı kesindir, yargı merciine başvurulamaz.

SAYIŞTAY
Daireleri gelir ve giderini , mallarını TBMM adına denetlemek, incelemek, hükme bağlamakla görevlidir .Kararları hakkında 15 gün içerisinde bir kereye mahsusu düzeltme istenebilir. Danıştay ve Sayıştay uyuşmazlığında Danıştay esas alınır. Mali bir denetim organıdır. Vize, Uygunluk belgesi, tescil, görüş bildirme görevleri vardır. Genel uygunluk bildirimini 75 gün içinde TBMM ye sunar

BÜTÇE
Devlet harcamaları yıllık bütçelerle yapılır. Bütçe kanunlarına bütçe dışında hüküm konulamaz.  Bakanlar Kur, bütçe tasarılarını mali yıl başından en az 25 gün önce TBMM ye sunar. 40 üyeli komisyonda incelenir. 55 gün içinde kabul edeceği metni, TBMM de görüşür., karara bağlar.

İNKILAP KANUNLARININ KORUNMASI (5.KISIM – madde 174)
1.Tevhidi tedrisat kanunu
2.Şapka kanunu
3.Tekke ve zaviye kanunu
4.Medeni nikah
5.Beynelminel Erkamın kabulü
6.Türk harflerinin kabulü
7.Efendi, bey gibi lakapların kalkması
8.Bazı kisvelerin giyilemeyeceği kanunu.

*Genel Seçim sonunda YSK nın ilanın takiben 10. gün TBMM Ankara da saat 15 de en yaşlı milletvekili başkanlığında toplanır.

*Anayasanın değiştirilmesi, üye tam sayısının  1/3 ünün yazılı önerisi ile teklif edilebilir .genel kuruda iki defa görüşülür. Teklifin kabulü 3/5 çoğunluğunun gizli oyuyla yapılır. Cum TBMM ye geri gönderebilir. Kanun mecliste 2/3 kabul edilirse Cum kanunu halk oyuna sunabilir.
Geri göndermeden halk oyuna sunarsa Resmi Gazetede yayımlanır. Halkoylamasında yarısından çoğu kabul olmalıdır.1982  Anayasası bu güne kadar 10 kez değişikliğe uğramıştır. 69 madde değişmiştir.

GENEL İDARE
Genel yönetimin merkez örgütü: Cum, Başbakan, Bak. Kur., Bakanları kapsar.
“    “    taşra    “       : İl, İlçe ve bucak yönetiminden oluşur.

Yerel Yönetim Kuruluşları. İl özel yönetimi, belediyeler ve köylerdir.

Hizmetsel Yönetim Kuruluşları: TRT, SSK, KİT gibi.

Denetleme Kuruluşları: DDK, DPK, MGK.

Özel Hukuk Yapılı Kurumlar: Merkez Bankası …

YÖNETİM HUKUKU: (İDARE HUKUKU)  Yeni (Genç), dağınık (tedvin edilmemiş), içtihatlara dayanan, kamu yararına dayanan, taraflar arası eşitsizlik olan, anlaşmazlıkları idari yargının çözdüğü hukuktur.

İdare hukukunun kaynakları: Anayasa- Kanun-KHK-Tüzük-Yönetmelik-Yargı içtihatları-Teamül ve tatbikat-Öğreti.

İDARİ İŞLEMLER
Tek yanlı işlemler:a)Bireysel: Atama gibi  b)Düzenleyici işlemler: Tüzük, Yönetmelik gibi. (ilgilinin rızası ve onayı yoktur)
İki yanlı işlemler :a)İdari sözleşmeler   b)Özel hukuk kurallarına bağlı sözleşmeler.

YARGISAL DENETİME TABİ OLMAYAN İŞLEMLER
*Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler
*YAŞ kararları
*Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu kararları
*Silahlı kuvvetler  mensuplarının disiplin cezaları
*Uyarı ve kınama cezaları.

İDARİ SÖZLEŞMELER
A)mali iltizam sözleşmesi: Mültezim adı verilen kişinin karşı tarafa hizmet götürmesidir.
B)Kamu istikraz Sözleşmesi: tahvil, bono vb. aracılığıyla halktan borç alınmasıdır.
C)Kamu hizmeti imtiyaz sözleşmesi: Kamu hizmetini özel bir kişi kurup işletirse, bunu öngören sözleşmedir.
D)Yer altı ve yerüstü servetlere ilişkin sözleşmeler
E)Orman işletmesi sözleşmesi
F)idari hizmet sözleşmesi.

İDARİ SÖZLEŞME İLKELERİ
Açıklık, serbest rekabet, en uygun bedelin bulunması, sözleşme yapacak kişide belli yeteneğin aranması ilkeleri.
Kapalı teklif, açık artırma ve eksiltme, pazarlık, yarışma usulleriyle yapılır.  İhale kararı alamaya ihale komisyonu yetkilidir. Harcama sözleşmeleri 3 gün içinde sayıştaya gönderilir. Sayıştay 15 gün içinde cevap verir.

YÖNETİMİ ETKİLEYEN ANAYASAL İLKELER
1.Hukuk devleti
2.Sosyal Hukuk Devleti.
3.Laiklik
4.Merkezden ve yerinden yönetim
5.Yönetim bütünlüğü

HUKUK DEVLETİ İLKESİNİN GEREKLERİ
Temel haklar güvenliği (koruyucu haklar, isteme hakları, katılma hakları), yasal yönetim, yasaları anayasayla denetimi, yönetimin yasalarla denetimi, erkler ayrılığı, demokratik rejim.

SOSYAL DEVLET AMAÇLARI
Milli geliri artırmak, adaletli dağılımı sağlamak, özgürlükler için maddi imkan yaratmak, sosyal güvenlik.

YETKİ GENİŞLİĞİ
Genel yönetimin taşrada bulunan üst yöneticilerine belli konularda, merkeze danışmadan karar alma ve uygulama hakkı vermesidir . Yetki genişliği sadece illerde vali tarafından kullanılır.

İDARİ VESAYET
İdarenin bütünlüğü için Merkezi İdareye yerinden yönetim kuruluşlarını belli ölçüde denetleme yetkisi verilmesidir.

*Başbakanlık her yıl bir “Düstur” yayımlar. İçinde o yıl içinde çıkan yasa, tüzük, yönetmelik … yer alır.

*Bir geleneğin hukuk kuralı olabilmesi için süreklilik, genel inanç, devlet desteği gerekir.

*İçtihadı birleştirme kararı resmi gazetede yayımlanır.

*Doktrin (öğreti):Hukukla uğraşanların görüşleridir.

MERKEZDE YARDIMCI KURULUŞLAR
MGK-DPT-Danıştay-Sayıştay-DDK

MGK, ayda bir toplanır, görüşmeler gizlidir, gerektiğinde kamuoyuna bilgi verilir.

DPT, 30 Eylül 1960 da yasa ile kurulmuştur. 1982 anayasasının 166. maddesi kalkınmanın planlı olmasından bahseder. Başbakana ve bir bakana bağlıdır. Yıllık plan hazırlar.

DDK- 1981 yılında kurulmuş, 1982 anayasasında Cum bağlandığı benimsenmiştir. Araştırma ve denetleme kuruludur. Soruşturma yapmaz. 9 üyeden oluşur. Cum atar. Başkanının Cum seçer. TSK ve yargı organları görev alanı dışındadır. Kararları gizlidir. Rapor Cum.na sunulur.

TAŞRA ÖRGÜTÜ
İL YÖNETİMİ- Vali- İl Yönetim Başkanları- Yönetim Kurulu.
VALİ- İller yasa ile kurulur. Vali ilde, devletin, hükümetin ve bakanların temsilcisidir. Vali istisnai memurluktur İçişleri bakanın önerisi, Bakanlar Kurulunun kararı ve Cum onayı ile atanır. İlde genel emirler çıkarır. Kamu düzenini, güvenliği sağlar, kolluk güçlerinden ve olağanüstü durumlarda askeriyeden yararlanır. İlde genel gözetim yapar. Savcıdan kamu davası açmasını isteyebilir. cezaevlerini korur, gözetir. Konsoloslar ile ilişki kurar, vesayet yetkisi vardır.
Merkez ilçeden sorumludur. Vali merkez ilçenin kaymakamıdır.

İl yönetim Başkanları: Valiye bağlıdırlar. Defterdar, Jandarma Komutanı, Emniyet müdürü, kültür müdürü… merkezle yazışmaları vali aracılığıyla yaparlar.

İl Yön Kur.: Vali başkanlığında, Hukuk işleri müdürü, defterdar, milli eğitim müdürü, bayındırlık müdürü, sağlık müdürü, …oluşan kuruldur. Mahalle kurulması, köy kurulması… kararları alırlar.

İL ÖZEL İDARESİ
A)İLGENEL MECLİSİ: İl genel bütçesini kabul eder, yıllık program yapar, istikraz sözleşmesi yapar.
B)İL DAİMİ ENCÜMENİ: İl bütçe tasarılarını inceler, ihale kararı alır, kamulaştırma kararı alır.
İl genel meclisi İl özel idaresinin en yüksek görüşme ve karar organıdır.
İLÇE YÖNETİMİ
KAYMAKAM: İlçe yönetiminin başıdır. Valinin gözetim ve denetimindedir. Kararname ile atanır. Olağanüstü durumlarda askerden yardım isteme yetkisi yoktur.

İlçe yönetim Başkanları: Yazı işleri müdürü, mal müdürü, emniyet amiri, jandarma komutanı…

BUCAK YÖNETİMİ
Kasaba ve köylerden meydana gelir. İçişleri bakanı kararı ve Cum onayı ile bucak kurulur. Bucak müdürü bakar. İçişleri bakanı atar. Vali emrindedir.  Lise mezunu olmak gerekir.

KÖY İDARESİ
yılında çıkan köy kanunu  ile kurulmuştur. A)Köy derneği: Köy İhtiyar meclisi ile muhtarı seçmek, isteğe bağlı işerin zorunlu hale gelmesini sağlamak, belirlenememesi halinde köy imamını seçmek.
B)Köy ihtiyar meclisi: Köy işlerini sıraya koymak, kamulaştırma yapmak.
C) Muhtar: Mevzuat ilan etmek, güvenliği sağlamak, adli işlemleri takip etmek, sağlığı korumak, salgın ve bulaşıcı hastalığı hükümete bildirmek, asker ve vergilerde hükümete yardımcı olmak.

KÖY GELİRLERİ: Salma, İmece, Diğer gelirler.

KAMU MALLARI
Özel mallar- Sahipsiz mallar- Orta malları- Hizmet malları.
Kamu malları satılamaz, kamulaştırılamaz. İpotek yapılamaz, haczedilemez, zamanaşımı ile sahip olunamaz, vergiden muaftır, sınırlı bir kısmı tapu kütüğüne yazılır.

YÖNETİMİN MAL EDİNME YÖNTEMLERİ
KAMULAŞTIRMA (İstimlak)- Konusu taşınmaz mallardır.
TAŞINIR MAL KAMULAŞTIRMASI (İstimval) Olağanüstü dönemlerde yapılır.
Kamulaştırma bedel davalarına Asliye Hukuk Mahkemeleri bakar. Geçici işgali İl İdare Kurulu yapar.

İDARİ KOLLUK
Güvenlik, Esenlik, Sağlık, Genel ahlakın korunması uğraş alanlarıdır.

KOLLUK GÜÇLERİ
Genel             Özel
Jandarma        Köy kolluğu
Polis            Belediye kolluğu
Gümrük     “
Orman       “
Diğerleri

KOLLUK YETKİSİNİ KULLANAN YERLER
Bakanlar Kurulu
İçişleri Bakanlığı
Vali, Kaymakam, Bucak müdürleri
Özel kolluk yerleri

TBMM ‘NİN GÖREVLERİ
*Kanun koymak, değiştirmek
*Bakanlar kuruluna KHK çıkarma yetkisi vermek (Yetki Kanunu ile verir- Olağanüstü dönemlerde yetki kanununa gerek yok)
*Bütçe tasarılarını görüşmek, kabul etmek
*Bakanlar Kurulunu denetlemek
*Ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek
*Milletler arası anlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak
*Para basılmasına karar vermek
*savaş ilanına karar vermek
*genel ve özel af ilanına karar vermek
*Savaş hali ilanı ve silahlı kuvvetlerin kullanılmasına karar vermek.

NOTLAR
Önemli: TBMM bir yasama yılında en fazla 3 kez tatil yapabilir. Ekim ayının ilk  günü Cum açılış konuşması ile çalışmalarına başlar, TBMM Bütçe komisyonu 40 kişiden oluşur, 25 iktidar, 15 muhalefet üyesi. Cumhurbaşkanın tek veto edemediği kanun BÜTÇE kanunudur. Milletlerarası anlaşmalar kanun niteliğindedir. İtiraz edilemez.

*TBMM toplantı yeter sayısı: üye tam sayısının 1/3 ü (184 kişi)
*TBMM karar yeter sayısı: toplantıya katılanların salt çoğunluğudur. Üye sayısının ¼ ünden az olamaz.
*TBMM üyelerinin %5 i boşalırsa ara seçimlere gidilir.(3 ay içinde karar verilir) Ara seçim her seçim döneminde 1 kez yapılır. Genel seçimsen 30 ay geçmedikçe, genel seçime 1  yıl kala ara seçim yapılmaz.

*Kanun teklif etmeye Bakanlar kurulu ve milletvekilleri yetkilidir.
*Bakanlar Kurulu- Kanun Tasarısı (kanun projesi),  Milletvekilleri- Kanun teklifi verir.

*KHK olağan dönemlerde Bakanlar Kur. tarafından, Olağanüstü dönemde Cum başkanlığında toplanan Bak. Kur. tarafından çıkarılır.
*KHK ile kişi hakları ve ödevleri düzenlenemez. KHK ler  başka tarih belirtilmemişse Resmi Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girer.

*Başbakanın Yüce Divana sevki halinde Hükümet düşmüş sayılır.

*Osmanlının yönetim biçimi mutlak monarşidir.

*1961 ve 1982 ortak özellileri: anayasalar askeri müdahaleler sonucu oluştu.(bir kanadı sivil, diğer,i askeridir.) halk oyuna sunularak kesinleşti (1961 %61 evet, 1982 %91 evet) . Sivil kanadın Bakanlar Kur. kurma ve düşürme yetkisi yoktur.

*1961 ve 1982 farkları:Danışma meclisi, temsilciler meclisine göre daha fazla bürokrasi ağırlıklı,1982 anayasası daha kazuistik, daha sert, temel hak ve özgürlükler daha fazla kısıtlanmış, otorite ağırlığı var.

*Parlamenter sistem yarı doğrudan demokrasilerde görülür. Aracı referandumdur. Referandum, Anayasal değişikliğin halk oylamasına sunulmasıdır.

*1982 anayasasında seçimlerin genel oy, eşit oy, gizli, açık sayım , yargı ve denetim organlarının denetiminde yapılması var.
Genel oy, herkesin oy hakkına sahip olasıdır. Eşit oy, sadece bir oy hakkına sahip olmasıdır.

*Kanuni Hakim güvencesi: Hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka mahkemeye çıkarılamaz.

*Sosyal devlet ilkesi ilk kez 1961 anayasasında benimsenmiştir. DPT 1961 anayasasıyla  kurulmuştur.

*Jandarma devlet: devletin görevi savunmadır der.

*Polis devlet: Hukuk unsuru yoktur. Vatandaşlara hukuki güvence verilmemiştir.17.18 yy.da Almanya’da görülmüştür.

*Hangi durumda olursa olsun, yaşama hakkına, kişinin maddi manevi bütünlüğüne dokunulamaz, din vicdan düşünce açıklamasına zorlanamaz, suç ve cezalar geçmişe yürütülemez, karar verilmedikçe kimse suçlu sayılmaz.

*1982 anayasasında hak ve hürriyetler:
A-Kişi Hak ve Hürriyetleri
-Kişi hürriyeti
-Kişinin dokunulmazlığı
-zorla çalıştırılma yasağı
-özel hayatın gizliliği
-din ve vicdan hürriyeti
-düşünceyi açıklama hürriyeti
-basın hürriyeti

B-Sosyal ve ekonomik haklar
-Eğitim ve öğretim hakkı
-Ailenin korunması hakkı
-Özelleştirme
-Çalışma hakkı
-grev ve sendika hakkı
-sosyal güvenlik hakkı

C-Siyasi haklar
-Vatan hizmeti
-Vergi hakkı
-Dilekçe hakkı
-Türk vatandaşlığı hakkı
-seçme ve seçilme hakkı
-kamu hizmetine girme hakkı

*Cumhurbaşkanı Yargıtay üyesi seçemez.

*KARŞI İZMA: Cum. Bakanlar kurulu ile  birlikte yaptığı işlemlerden Başbakan ve Bakanlar sorumludur.

*Cum Genel Sekreterliği (Devlet denetleme kurulu) 1982 anayasası ile Cum kararnamesi ile düzenlenmiştir.

*TBMM genel seçimlerinden önce Adalet, Ulaştırma ve İçişleri bakanları çekilr.

*Olağanüstü Hal İlan etme yetkisi Cum başkanlığında toplanan Bak.Kur.aittir.

*Savaş halinde sıkı yönetim ilan edilir. Diğer olaylarda olağanüstü hal ilan edilir.

*Sayıştay ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu, anayasada sayılmış Yüksek mahkemeler arasında yer almaz, fakat yüksek mahkeme statüsündedirler.

*Devletin şekli, Cumhuriyetin nitelikleri, İstiklal marşı, Türk bayrağı ve Başkent Ankara anayasanın değiştirilemeyecek hükümleri arasındadır.

*Laiklik 1924 anayasasına 1937 de yapılan değişiklikle girmiştir.

*Yerel yönetim merkezi yönetime karşı daha demokratiktir, ama ülke bütünlüğü sarsılabilir,Partizanca uygulamalara yol açabilir, mali denetimde güçlükler olabilir.

*Hiyerarşik amirler
Merkez İdarenin başkent teşkilatı    –    Bakan
İl özel idaresi    –   Vali
Belediye idaresi   –    Belediye Başkanı
Köy idaresi   – Muhtar.

*Jandarma kolluk yetki ve görevleri yönünden İçişleri Bakanına bağlı, Eğitim ve öğretim yönünden Genel Kurmay Başkanlığına bağlıdır, Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde örgütlenmiştir.

*Köy korucuları Köy ihtiyar meclisi tarafından tutulur, Kaymakam emri ile işe başlar.

*Sağlık eğitim hizmetleri İdari kamu hizmetlerine, SSK, BAĞKUR, İŞKUR  sosyal kamu hizmetlerine girer.

*Devlet adına imtiyaz verme yetkisi Bakanlar Kuruluna aittir.

*İlk bölgesel kalkınma planı GAP tır.

*Belediye başkanı mazeretsiz kesintisiz 20 gün işe gelmezse Belediye başkanlığı düşer. Belediye Meclisi Belediye başkanı hakkında yetersizlik kararı verirse Belediye başkanı İçişleri Bakanı önerisi ve Danıştay incelemesi sonucu düşebilir.

EKLER

7.5.2004-5170/1 madde kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. devlet bunu yaşama geçirmekle yükümlüdür.
2001-47069-23 Türk ana veya Türk babanın çocuğu Türk’tür.
2001- Vatandaşlar dilekçe verebilir- karşılığı kendilerine yazılı olarak gecikmeden yapılır.
2005-5370/1 RTÜK Kanunu Radyo ve TV istasyonu kurmak, kanunla düzenlenecek şartlarla serbesttir. RTÜK 9 üyeden oluşur.

07.05.2004 tarihinde anayasada yapılan değişiklikler:
1.Kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, devletin bunu yaşama geçirmekle sorumlu olduğu. Madde 10
2.Savaş dışında kişinin yaşama hakkına, maddi manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz. Ölüm cezalarının infazının önü kapandı. Madde 15
3.Mahkemece verilen ölüm cezaları nedeniyle kişinin maddi manevi varlığına dokunabilme kaldırıldı. madde 17
4.Kanuna uygun basımevleri hizmetten alıkonulamaz. Madde 30
5. Savaş, terör vb nedenlerle ölüm ve müsadere (mala el koyma) cezası verilemez.
6.Mahkemece verilen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar verme TBMM nin görevleri arasından çıkarılmıştır.
7.Genek Kurmay Başkanının YÖK e üye seçme yetkisi  kaldırılmıştır. YÖK üyelerini Üniversiteler, Bakanlar Kurulu, Cum seçer. Atama yetkisi Cum nındır.
8.DGM yi düzenleyen 143. madde kaldırılmıştır.
9.Sayıştayın Silahlı kuvvetler elinde bulunan malları denetleme yetkisi genişletilmiştir.

ULUSLAR ARASI KURULUŞLAR

AVRUPA BİRLİĞİ
18 Nisan 1951 de altı Avrupa Devleti (Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Lüksemburg) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu adı altında kuruldu.1957 de Roma’da atılan imza ile Avrupa Ekonomik Topluluğu adını aldı.1958 de yürürlüğe girdi.
Üye sayısı bugün 25 dir.

Sonradan katılanlar:
İNGİLTERE 1973, İRLANDA 1973, DANİMARKA 1973 de
YUNANİSTAN 1981, İSPANYA 1986, PORTEKİZ 1986 da,
AVUSTURYA 1995, İSVEÇ 1995İ FİNLANDİYA 1995 de,
*POLONYA, MACARİSTAN, LİTVANYA, LETONYA, ESTONYA, SLOVAKYA, ÇEK CUM, SLOVENYA, MALTA, KIBRIS RUM KESİMİ Mayıs 2004 de üye oldular. 10 ülke.

TÜRK- AB İLİŞKİLERİ
1959 Ortaklık anlaşması için AET ye başvurma
1963 Ankara Anlaşması imzalandı
1964  “        “     yürürlüğe girdi
1973 Katma protokol yürürlüğe girdi, geçiş dönemi başladı.
1987 Tam üyelik başvurusunda bulunuldu.
1996 GÜMRÜK BİRLİĞİ kuruldu.

AB   ORGANLARI
Avrupa Zirvesi
Avrupa Parlamentosu (Birliğin tek demokratik organıdır)
Avrupa komisyonu
Bakanlar Konseyi
Adalet Divanı

AB FİNANSMAN KURULUŞLARI
Avrupa Yatırım Bankası
AB Bütçesi
Avrupa Parasal İşbirliği Fonu
Avrupa Garanti ve yönlendirme Fonu
Avrupa Sosyal Fonu
Avrupa Bölgesel Kalkınma Fonu
Avrupa Kalkınma Fonu

*AB 1 Ocak 1993 de Tek Pazara geçmiştir.
*AB ortak parası EURO dur 1 Ocak 2002 de dolaşıma girdi, AB üyesi olup EURO kullanmayan ülkeler: İngiltere, Danimarka, İsveç

IMF( ULUSLAR ARASI PARA FONU)

Uluslar arası parasal işleri düzenlemek amacıyla 1945 de kurulmuştur. Merkezi Washington’dur. 1997 yılı itibariyle üye sayısı 181 dir.
En yetkili organı Guvernörler Kuruludur. Para birimi SDR dir.(Özel çekme hakları)
Türkiye IMF ye 1947 yılında üye olmuştur.

DÜNYA BANKASI
1945 de kurulmuştur. Üye ülkelere proje kredileri verir. Savaş sonrası yapılanma için yardımda bulunur, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere mali destek sağlamak amaçlarıdır.

NATO (KUZEY ATLANTİK ANLAŞMASI ÖRGÜTÜ)
Örgütü 4 Nisan 1949 da 12 devlet Washington’da kurdu. (Belçika, Kanada, Danimarka, ABD, Fransa, İngiltere, İzlanda, ,İtalya, Lüksemburg, Norveç, Hollanda, Portekiz) Kuzey Atlantik’te barış ve güvenliği sağlamak amacıdır. Şu an 26  üyesi var. Avrupa Kıtasından olmayan iki ülke ABD ve Kanada. Merkezi Brüksel’de. En yüksek organı Askeri Komitedir.

Sonradan katılanlar:
1952 de TÜRKİYE ve YUNANİSTAN
1955 de FEDERAL ALMANYA
1982 de İSPANYA
1999 da ÇEK CUM, MACARİSTAN, POLONYA
2004 de BULGARİSTAN, ESTONYA, LETONYA, LİTVANYA, ROMANYA, SLOVAKYA, SLOVENYA

*NATO üyesi ülke başkanlarının katılacağı NATO zirvesi 27-29 Haziran 2004 de İstanbul’da yapılmıştır.

HEM AB- HEM NATO ÜYESİ OLAN ÜLKELER
19 ÜLKE- Belçika, Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda,  Danimarka, İngiltere, Lüksemburg, Portekiz,Yunanistan, İspanya,Polonya, Macaristan, Litvanya, Letonya, Estonya, Slovakya, Solovenya, Çek Cum, )

NOTLAR:
*2.Dünya Savaşı sonrası Türkiye’de en büyük ekonomik gerileme 2001 yılında yaşandı.
*2001 yılındaki tek olumlu gelişme ihracatın % 12,3 oranda artmasıdır
*Son 20yıl içinde ekonomide en büyük büyüme1997 de, en büyük küçülme 2001 dedir.
*Dünyada ilk beş ekonomi: ABD-JAPONYA-ALMANYA-KANADA-ÇİN
*Türkiye’de en yüksek enflasyon 1994 de görüldü.
*    “          dalgalı döviz kuru uygulanmaktadır.
*Bankacılığı Bankacılık Denetleme Düzenleme Kurulu denetler.
*Devletçe el konulan mallar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna aktarılır.
*Piyasada denge sağlamak için döviz alım satımını Merkez Bankası yapar.
*GSMH nın sektörlere göre dağılımı: Hizmetler- Sanayi- Tarım.
*2000 nüfus sayımına göre nüfus artışı % 1,8 dir.
*Ülkemizde işgücünün sektörlere göre dağılımı: Hizmetler- Tarım-Sanayi.
*Türkiye OECD’nin kurucu üyesidir.
*Para yönetimini Hazine yapar.
*Türkiye 2003 de % 5,9 büyümüştür.
*2000 nüfus sayımına göre T.C 67.845 bin nüfusa sahip.
*Nüfusun % 35 i tarımda çalışmakta.
*Türkiye Avrupa Konseyine 1950 de üye oldu.

Türkiye’nin üye olduğu uluslararası kuruluşlar
Asya Kalkınma Bankası (ASDB)
Uluslararası İmar Bankası (BIS)
Karadeniz Ekonomik İşbirliği Konseyi (KEI)
Gümrük İşbirliği Konseyi (CCC)
Avrupa Konseyi (CE)
Avrupa Nükleer Araştırma Teşkilatı (CERN)
Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD)
Avrupa Ekonomik Konseyi (ECE)
Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (ECO)
Gıda ve Tarım Teşkilatı (FAO)
Ticaret ve Gümrük Tarifeleri Genel Anlaşması (GATT)
Uluslararası Atom Enerji,Kurulu (IAEA)
Uluslararası Ekonomik İşbirliği Bankası (IBRD)
Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı (ICAO)
Uluslararası Ticaret Odası (ICC)
Uluslararası Serbest Ticaret Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU)
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Hareketi (ICRM)
Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA)
İslam Kalkınma Bankası (IDB)
Uluslararası Enerji Kuruluşu (IEA)
Uluslararası Tarım Gelişimi Fonu (IFAD)
Uluslararası Finans Teşekkülü (IFC)
Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Toplulukları Federasyonu (IFRCS)
Uluslararası Çalışma Teşkilatı (ILO)
Uluslararası Para Fonu (IMF)
Uluslararası Denizcilik Teşkilatı (IMO)
Uluslararası Denizcilik Uydu Teşkilatı (INMARSAT)
>Uluslararası Telekomünikasyon Uydu Teşkilatı (INTELSAT)
>Uluslararası Polis Teşkilatı (INTERPOL)
>Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC)
>Uluslararası Göçmen Teşkilatı (IOM)
>Uluslararası Standartlaşma Teşkilatı (ISO)
>Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITO)
>Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi (NACC)
>Kuzey Atlantik Savunma Parkı (NATO)
>Nükleer Enerji Kurulu (NEA)
>Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD)
>İslam Konseyi (ICO)
>Avrupa İşbirliği ve Güvenlik Teşkilatı (OSCE)
>Daimi Hakemlik Mahkemesi (PCA)
>Birleşmiş Milletler (BM)
>BM Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) (1964 DE Cenevre’de toplandı)
>BM Eğitim, Bitim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO)
>BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR)
>BM Endüstri ve Gelişme Teşkilatı (UNIDO)
>BM Irak-Kuveyt Gözlem Misyonu (UNIKOM)
>BM Filistin Mültecileri Yardım Komisyonu (UNRWA)
>Evrensel Posta Sendikası (UPU)
>Batı Avrupa Konseyi (WEU)
>Dünya Ticaret Sendikası Federasyonu
>Dünya Sağlık Örgütü (WHO)
>Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WPO)
>Dünya Meteoroloji Teşkilatı (WMO)
>Dünya Ticaret Teşkilatı (WTO)

Türkiye’nin kurucu üye olduğu uluslararası kuruluşlar
Uluslar arası Kuruluş        Kuruluş Yılı
BM                1945
UNESCO            1945
OECD                1960
İKÖ                1969
AGİT                1975
KEİ                1992
D-8                1997
ECO                1985
DTÖ                1995

KISALTMALAR
GATT: Gümrük tarifeleri ve ticaret anlaşması
G-5 :Fransa, Almanya, Japonya, İngiltere, ABD
G-7:G-5 + İtalya, Kanada
EFTA: Avrupa Serbest Ticaret Bölgesi (İng, Danimarka, Avusturya, Portekiz, İzlanda, İsviçre, Finlandiya)
NORDİK TOPLULUĞU: Kuzey Avrupa ülkeleri
LAFTA: Latin Amerika Serbest Ticaret Bölgesi
NAFTA : Kuzey Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (ABD, Meksika, Kanada..) Şili değil.
APEC: Asya ve Pasifik Ekonomik İşbirliği (ABD, Japonya, Brınei, Papua Yeni Gine…) Avrupa ülkeleri üye değil.
ASEAN:Güney Doğu Asya Uluslar arası Örgütü ( Endonezya, Malezya, Myanmar, Laos…)

KAMU MALİ YÖNETİMİ İLE İLGİLİ NOTLAR

3 ana bütçe var..

1–merkezi yönetim bütçesi

2–yerel yönetim bütçesi

3–sosyol güvenlik kurumları bütçesi

merkezi yönetim bütçeside 3’e ayrılıyor..

1-genel bütçeli kuruluşlar

2-özel bütçeli kuruluşlar

3-düzenleyici ve denetleyici kurumlar

eskiden bütçe çağrısı BAŞBAKANLIKCA yapılırdı artık MALİYE BAKANLIĞINCA yapılıyor

özerk bütçe 5018 ile kamu mali literatüründen kaldırılmıştır.

kitlerin bütçeleri artık devlet bütçe sisteminden çıkarıldı zaten kitler 5018e de tabi değiller

bir de tüzel kişiliği sona eren kamu idareleri hangileridir? karayolları genel müdürlüğü var

? kesin hesabı sunma süresi 7 aydan 6 aya düşmüş

? trt toki kitler rtük tmsf ve diğer denetim kurulları Sayıştay denetimi dışında mahalli idareler ve askeriye Sayıştay denetimine açıldı

KÖYLER MAHALLİ İDARE BÜTÇESINDE DEGILLER..DEGISKLIKLERDEN BIRI DE BU..5018 DE MAHALI IDARELER ICINDE KOYLER YOK..

1- Aşağıdaki kurumlardan hangisinde harcama yetkilisi bulunmaz?

a- Ege Üniversitesi

B- Çemişgezek Belediyesi

c- Gelir idaresi Başkanlığı

d- Rekabet Kurumu

e- Tarım reformu genel müdürlüğü

Cevap : 5018 sayılı kanunda yapılan değişiklik ile Düzenleyici ve denetleyici kuruluşlar kanunda belirtilen sınırlı maddelere tabidir. Bunlardan bir kaçı hesap verme sorumluluğu , mali saydamlık , tanımlar,bütçe ve kesin hesap konularında 5018e tabi iken ;

Harcama yetkilisi , muhasebe yetkilisi ve iç denetim konularından 5018e tabi değillerdir.

Rekabet kurumu bir düzenleyici denetleyici kuruluş olduğu için harcama yetkilisi bulunmamaktadır.

2- Merkezi yönetim bütçe kanununda belirtilen hizmet ve amaçları gerçekleştirmek, ödenek yetersizliğini gidermek veya bütçelerde öngörülmeyen hizmetler için genel ve özel bütçeli idarelere aktarma yapılmak üzere Maliye bakanlığı bütçesine konulan ödeneğe ne ad verilir?

a- Örtülü ödenek

b- Ek ödenek

c- yedek ödenek

d- Olağanüstü ödenek

e- Ek bütçe

Cevap : Yedek ödenektir. 1050 sayılı yasaya göre bu tanımlama ek ödenek anlamına gelmekteydi. Ancak 5018 ile birlikte EK ÖDENEK KALDIRILDI. Ek bütçe ile de karıştırılmaması gerekir. Ek bütçe ise

“Merkezi yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin bütçelerindeki ödeneklerin yetersiz kalması halinde veya öngörülmeyen hizmetlerin yerine getirilmesi amacıyla, karşılığı gelir gösterilmek kaydıyla, kanunla ek bütçe yapılabilir.”

Buradaki espri ek bütçe kanunla yapılması ve karşılığında gelir gösterilmesi şartı olması

3- üst yöneticilere 5018 sayılı yasa kapsamındaki sorumluluklarını yerine getirirken aracılık yapmaz?

a- Harcama yetkilileri

b- İç denetçiler

c- Mali Kontrol yetkilisi

d- Mali Hizmetler Birimi

Cevap : Mali kontrol yetkilisi 2005 yılında yapılan değişiklik ile mali kontrol yetkilileri kanundan çıkarıldı

4- 5018 sayılı Kanun’a göre merkezî yönetim bütçesinin hazırlanma süreci nasıl başlar?

A) Makroekonomik göstergelerin ve bütçe büyüklüklerinin Yüksek Planlama Kurulunca belirlenmesiyle

B) Orta vadeli mali planın Yüksek Planlama Kurulunca karara bağlanması ve Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla

C) Orta vadeli programın Bakanlar Kurulunca kabul edilmesiyle

D) Bütçe çağrısının Resmî Gazete’de yayımlanmasıyla

E) Bütçe hazırlama rehberi ve yatırım programı hazırlama rehberlerinin Resmi Gazete’de yayımlanmasıyla

Cevap : Orta vadeli programın Bakanlar kurulunca kabul edilmesi ise başlar olacak. Orta vadeli program DPT ( devlet planlama teşkilatı ) tarafından hazırlanır ve MAYIS ayı sonuna kadar BAKANLAR KURULUNCA KABUL EDİLİP AYNI SÜRE İÇİNDE RESMİ GAZETEDE YAYIMLANIR. Böylece Merkezi yönetim bütçe hazırlama süreci başlamış olur.

5- Özel gelirler ile ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?

a- Özel gelirler fiyatlandırılabilir mal ve hizmet teslimlerinden sağlanır

b- Kamu görevi ve hizmeti dışındaki faaliyetlerden elde edilirler

c- Özel bütçeli idarelerin elde ettiği gelirlerdir

d- Genel bütçede gösterilirler

Cevap : Özel gelirler 1050 sayılı yasaya göre katma bütçeli idarelerin elde ettiği gelirler arasında sayılmaktaydı. Ancak 5018 sayılı yasa ile birlikte katma bütçeli idarelerin büyük çoğunluğu özel bütçeli idare haline gelmişse de kanuna getirilen tanım maddesi ile özel gelirler GENEL BÜTÇELİ İDARELERİN ELDE ETTİĞİ GELİRLER olarak tanımlanmıştır.

KİTlerin bütçesi KAMU BÜTÇESİ SINIFLANDIRMASINDAN ÇIKARILDI. 5018 yer almayan bir bütçe türü kamu maliyesi açısından yok hükmündedir. Nasıl her işletmenin ayrı bütçesi var (özel sektörde) KİTlerinde artık o şekilde.

6- Mali saydamlık ile ilgili olarak verilenlerden hangisi yanlıştır?

a) Görev, yetki ve sorumlulukların açık olarak tanımlanması zorunludur

b) Hükümet politikaları, kalkınma planları, yıllık programlar, stratejik planlar ile bütçelerin hazırlanması, yetkili organlarda görüşülmesi, uygulanması ve uygulama sonuçları ile raporların kamuoyuna açık ve ulaşılabilir olması şarttır.

c) Genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri tarafından sağlanan teşvik ve desteklemelerin bir yılı geçmemek üzere belirli dönemler itibarıyla kamuoyuna açıklanması zorunludur

d) Kamu hesaplarının standart bir muhasebe sistemi ve genel kabul görmüş muhasebe prensiplerine uygun bir muhasebe düzenine göre oluşturulması zorunludur

e) Mali saydamlığın sağlanması için gerekli düzenlemelerin yapılması ve önlemlerin alınmasından Maliye Bakanlığı sorumludur.

Cevap : E şıkkı mali saydamlığın sağlanması için gerekli düzenlemeler yapılması KAMU İDARELERİNİN SORUMLULUĞUNDA OLUP Maliye Bakanlığı tarafından izlenir.

7- stratejik planların kalkınma planı ve programlarla ilişkilendirilmesine yönelik usul ve esasların belirlenmesine aşağıdakilerden hangisi yetkilidir?

a) Sayıştay

b) Maliye Bakanlığı Strateji Geliştirme Daire Başkanlığı

c) Yüksek Planlama Kurulu

d) Devlet Planlama Teşkilatı

e) Başbakanlık

Cevap : Devlet Planlama Teşkilatı

8- Türk bütçeleme sisteminde aşağıdaki bütçeleme anlayışlarından hangisi kullanılmaktadır?

a) Planlama Programlama Bütçeleme Sistemi ( PPBS )

b) Analitik Bütçe Sistemi

c) Program Bütçe

d) Performans Esaslı Analitik Bütçe Sistemi

e) Performans Esaslı Bütçe Sistemi

Cevap : PERFORMANS ESASLI ANALİTİK BÜTÇE SİSTEMİ

9- Aşağıdakilerden hangisi 5018 sayılı Kanun’da sayılan bütçe ilkeleri arasında yer almaz?

A) Tüm gelir ve giderler safi olarak bütçelerde gösterilir.

B) Bütçelerde gelir ve gider denkliğinin sağlanması esastır.

C) Belirli gelirlerin belirli giderlere tahsis edilmemesi esastır.

D) Bütçelerde ödenekler, belirli amaçları gerçekleştirmek üzere tahsis edilir.

E) Bütçeler, stratejik planlar dikkate alınarak izleyen iki yılın bütçe tahminleriyle birlikte görüşülür ve değerlendirilir.

CEVAP : A şıkkı. Tüm gelir ve giderler safi değil GAYRİ SAFİ gösterilir. Arkadaşlar bütçeleme ilkelerini kısmına dikkat etmenizde yarar var. ÖSYM ilkeleri sormaya bayılı bu yüzden 5018de yer alan bütçe ilkelerini aşağıya kanundan aynen kopyalıyorum

Bütçe İlkeleri

MADDE 13.- Bütçelerin hazırlanması, uygulanması ve kontrolünde aşağıdaki ilkelere uyulur:

a) Bütçelerin hazırlanması ve uygulanmasında, makroekonomik istikrarla birlikte sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak esastır.

b) Kamu idarelerine bütçeyle verilen harcama yetkisi, kanunlarla düzenlenen görev ve hizmetlerin yerine getirilmesi amacıyla kullanılır.

c) Bütçeler, kalkınma planı ve programlarda yer alan politika, hedef ve önceliklere uygun şekilde, idarelerin stratejik planları ile performans ölçütlerine ve fayda-maliyet analizine göre hazırlanır, uygulanır ve kontrol edilir.

d) Bütçeler, stratejik planlar dikkate alınarak izleyen iki yılın bütçe tahminleriyle birlikte görüşülür ve değerlendirilir.

e) (5436 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin a/3 fıkrası ile değişen bent) Bütçe, kamu malî işlemlerinin kapsamlı ve saydam bir şekilde görünmesini sağlar.(*)

f) Tüm gelir ve giderler gayri safi olarak bütçelerde gösterilir.

g) Belirli gelirlerin belirli giderlere tahsis edilmemesi esastır.

h) Bütçelerde gelir ve gider denkliğinin sağlanması esastır.

i) Bütçeler, ait olduğu yıl başlamadan önce Türkiye Büyük Millet Meclisi veya yetkili organlarca kabul edilmedikçe veya onaylanmadıkça uygulanamaz.

j) Bütçelerde, bütçeyi ilgilendirmeyen hususlara yer verilmez.

k) Bütçeler kurumsal, işlevsel ve ekonomik sonuçların görülmesini sağlayacak şekilde Maliye Bakanlığınca uluslararası standartlara uygun olarak belirlenen bir sınıflandırmaya tabi tutularak hazırlanır ve uygulanır.

l) Bütçe gelir ve gider tahminleri ile uygulama sonuçlarının raporlanmasında açıklık, doğruluk ve mali saydamlık esas alınır.

m) Kamu idarelerinin tüm gelir ve giderleri bütçelerinde gösterilir.

n) Kamu hizmetleri, bütçelere konulacak ödeneklerle, mevzuatla belirlenmiş yöntem, ilke ve amaçlara uygun olarak gerçekleştirilir.

o) Bütçelerde, ödenekler belirli amaçları gerçekleştirmek üzere tahsis edilir.

10- aşağıdaki eşleştirmelerden hangisi yanlıştır?

a) Bütçe Hazırlama Rehberi – Maliye Bakanlığınca

b) Yatırım Programı hazırlama rehberi – DPT

C) Bütçe Çağrısı – Başbakanlık

d- Yatırım Genelgesi – DPT

Cevap: Bütçe çağrısı 1050 sayılı yasa döneminde Başbakanlık tarafından yapılmaktaydı. Ancak 5018 ile birlikte Bütçe Çağrısını hazırlama ve yayınlama yetkisi MALİYE BAKANLIĞINA verilmiştir. Hafızamızı biraz yoklarsak geçtiğimiz senelerde bunlarla ilgili soruların geldiği hatırlanacaktır

yedek ödenek bütçenin yüzde 2 kadar ayrılabiliyor örtülü ödenekte bütçenin binde 5 kadar ayrılabiliyor (en fazla)

11- Örtülü ödenek ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

a- Başbakanlık bütçesinde yer alır.

b- Jandarma genel komutanlığı bütçesinde yer alabilir.

c- Kapalı istihbarat ve kapalı savunma hizmetleri, Devletin milli güvenliği ve yüksek menfaatleri ile Devlet itibarının gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili Hükümet icapları için kullanılmak üzere Başbakanlık bütçesine konulan ödenektir.

d- Örtülü ödenek toplamı merkezi yönetim bütçesi başlangıç ödeneklerinin %0,05 ( binde 5 )ini geçemez

e- Başbakanın ve ailesinin kişisel harcamaları ile siyasi partilerin idare, propaganda ve seçim ihtiyaçlarında kullanılamaz.

Doğru cevaba gelince D SEÇENEĞİ OLACAKTI.

Çünkü D seçeneğinde verilen oran doğru olmakla birlikte baz alınacak olan merkezi yönetim başlangıç ödenekleri değil GENEL BÜTÇE BAŞLANGIÇ ÖDENEKLERİDİR.

B şıkkına gelince kanunda aynen şu ifade yer almaktadır.

“Kanunlarla verilen görevlerin gerektirdiği istihbarat hizmetlerini yürüten diğer kamu idarelerinin bütçelerine de örtülü ödenek konulabilir”

jandarma genel komutanlığı, içişleri bakanlığı v.s. kanunlarla verilen görevler gereği istihbarat hizmetleri görmektelerdir.

12- ödenek aktarma ile ilgili aşağıda verilenlerden hangisi doğrudur?

a- Personel giderleri tertibinden diğer tertiplere ödenek aktarması yapılabilir

b- Aktarma yapılmış tertiplerden diğer tertiplere aktarma yapılabilir

c- sadece genel yönetim kapsamındaki idareler ödenek aktarması yapabilir

d- Ödenek aktarması Maliye bakanlığı tarafından yapılır.

e- Yedek ödenekten aktarma yapılmış tertiplerden diğer tertiplere aktarma yapılamaz.

A ve B seçeneklerinde belirtilen durumlarda aktarma YAPILAMAZ

C seçeneğinde ise sadece GENEL YÖNETİM DEĞİL SADECE MERKEZİ YÖNETİM KAPSAMINDAKİ KAMU İDARELERİ ÖDENEK AKTARMASI YAPABİLİR.

D seçeneğinde ise 1050 sayılı yasa ile yanılmıyorsam Maliye Bakanlığı yapabiliyordu ama artık ödenek aktarmaları KANUNLA yapılmak zorunda. Bunun bir istisnası var :

“Ancak, merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri, aktarma yapılacak tertipteki ödeneğin yılı bütçe kanununda farklı bir oran belirlenmedikçe yüzde beşine kadar bütçeleri içinde ödenek aktarması yapabilirler.”

yani kendi bütçeleri arasında kanuna göre %5e kadar aktarmayı idare kendi yapabiliyor. Bu durumda yapılan aktarma 7 gün içinde Maliye Bakanlığına bildirilmek zorunda… Ayrıca arkadaşlar çok önemli dediğim nokta ise idarelerin kendi bütçeleri arasında aktarma yapma oranı. Çünkü 5018de diyor ki YILI BÜTÇE KANUNUNDA FARKLI BİR ORAN BELİRTİLMEDİKÇE %5dir. Ancak 2006 yılı MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU İLE BU ORAN %20 olarak belirtilmiştir.

sınavda şayet soru gelirse ben %20 derim. Çünkü yürürlükteki yasa bu oranı %20 olarak belirtmiş. Ancak soru şöyle sorulursa

yılı bütçe kanununda farklı bir oran belirtilmedikçe % kaç aktarma yapabilirler derse %5

yok şayet idareler kendi bütçeleri arasında en çok % kaça kadar aktarma yapabilirler derse veya soruda 2006 yılı bütçe kanununa göre derse %20

2004 yılından beri analitik bütçe sınıflandırması uygulanmakta ülkemizde ancak performans esaslı bütçe sistemide bu kanunla getirildi. Yanılıyor olabilirim ama performans esaslı analitik bütçe sistemi uygulanıyor şuan

Düzenleyici denetleyici kuruluşlar ile ilgili soruna gelince 5018 ile sayıştay denetimine girdi. Kapsam maddesinde aynen şunu der

“Düzenleyici ve denetleyici kurumlar, bu Kanunun sadece 3, 7, 8, 12, 15, 17, 18, 19, 25, 42, 43, 44, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53, 54, 68 ve 76, 78 ncı maddelerine tabidir.”

bunlardan 68. madde ise DIŞ DENETİMDİR. Dış denetim SAYIŞTAY tarafından yapılır.

“Dış denetim

MADDE 68.– Sayıştay tarafından yapılacak harcama sonrası dış denetimin amacı, genel yönetim kapsamındaki kamu idarelerinin hesap verme sorumluluğu çerçevesinde, yönetimin mali faaliyet, karar ve işlemlerinin; kanunlara, kurumsal amaç, hedef ve planlara uygunluk yönünden incelenmesi ve sonuçlarının Türkiye Büyük Millet Meclisine raporlanmasıdır. ”

Zaten 68. maddede de dediği gibi GENEL YÖNETİM KAPSAMINDAKİ KAMU İDARELERİ sayıştay denetimine tabi.

MALİYET MUHASEBESİ DERS NOTLARI

GİRİŞ

Maliyet muhasebesi endüstriyel faaliyette bulunan (veya hizmet üreten) işletmelerin ürettikleri mamüllerin saptayabilmek için maliyet giderlerinin türlerini (gider türleri) ortaya çıktıkları yerler itibariyle (gider yerleri) ve üretilen mamüllerin türlerine göre (gider taşiyıcıları) izlemek için yapılan hesaplar ve tutulan kayıtları kapsamaktadır.

Biz bu çalismamızda maliyet türlerinden işçilik giderlerini ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalisacagiz. İşçilik giderlerine geçmeden önce bazı temel kavramları üzerinde duralım.

Maliyet Kavramı

En geniş anlamı ile maliyet (lost) kavramı, bir amaca ulaşmak bir nesneye sahip olabilmek için katlanılan fedakarlıkların tümüdür. Yukarıda tanımdan hareket edildiğinde maliyet kavramının muhasebenin konusu içerisinde girebilmesi için katlanılan fedakarlıkların para değeri ile ölçülebilir olması gerekmektedir. 2563 Sayılı Vergi Usul Kanunumuzda satın alınan mal ve üretim ve üretilen mamül ya da hizmetin maliyet hedefleri ayrı ayrı tanımlanmıştır. Maliyet bedeli 262. maddede genel olarak şöyle tanımlanmıştır.

Maliyet Bedeli olarak böyle bir kıymetin iktisap edilmesi ve yahut değerinin arttırılması nedeniyle yapılan ödemelerle bunlara ilişkin tüm giderlerin toplamını ifade eder.

Maliyet Gideri

Maliyet gideri üretim işletmelerinde üretilmesi amaçlanan mamulün elde edilmesi için kullanılan veya tüketilen mal ve hizmetlerin parasal olarak ifadesidir. Tanımdan da anlaşilacağı üzere maliyet giderinin en belirgin özelligi üretim için mal ve hizmet tüketimidir. Sözü edilen tüketim biçiminde mal ve hizmetler tümü ile tüketilip yok edilmemekte aksine, şekil değiştirerek yepyeni bir mamule dönüştürmektedir. Kısacası maliyet gideri kavramında üretim için tüketim sözkonusu olmaktadır. Maliyet giderleri, üretilen malların satışı esnasında işletmeye tekrar gelir olarak geri dönmektedir. . (Yükçü,1999:39)

İŞÇİLİK GİDERLERİ

İşçilik Kavramı ve Özellikleri

Mamül ve hizmet üretimi için gereken üretim faktörü emek veya işgücüdür.İşçilik maliyetleri,işveren tarafından işgücü ile ilgili yapılan ödemelerin tümüdür.Emek,insanların gereksinimlerini gidermek için gelir elde etmeyi amaç edinmiş zihinsel ve bedensel çalismalardir ücret ise insan emeğinin karşilığıdır.(Hacırüstemoğlu,1995:120)

İşçilik Kavramı,bir mamülün ya da hizmetin üretilmesinde kullanılan ya da bu üretime yardımcı olan emeğin parasal tutarını ifade eder. Önce bir mamülün ya da hizmetin üretilmesinde harcanan süre belirlenir. Daha sonra bu harcanan süre, parayla ifade edilir.

Başka bir yerde de İşçilik Kavramı mamül üretmek için harcanan insan emeğinin parasal olarak ifadesidir. Mamül maliyetinin hesaplanmasında dikkate alınması gereken işçilik gideri diğer maliyet unsurlarından farklı bazı özellikler taşimaktadır. Bu özellikler şöyle sıralanabilir. (Üstün,1996:139)

1- İşçilik gideri saklanması, stoklanması, biriktirilmesi mümkün olmayan bir gider kalemidir. İşçi veya memur mesainin başlama veya bitiş saatleri arasında işletmede bulunduğu sürece işveren tarafından yeterli miktarda verilip verilmediğine yüksek veya düşük verim sağlanıp sağlamadığına bakılmaksızın ücret almaya hak kazanır. Bu da işletme için mamul maliyetlerindirilmesinde bir maliyet gideridir.

2- İşçilik giderlerine günlük saatlik ücretlere ek olarak sosyal mevzuat hükümleri veya toplu sözleşme hükümlerine göre bazı sosyal yardım, çocuk zammı ücretli izin, giyecek ve yiyecek gibi ilaveler yapılabilir.

3- İşçilik gideri tüm maliyetleri etkileyen aktif karakterli bir giderdir. Her ne kadar işçilik giderlerinin toplam maliyetlerin içindeki nisbi payı son yıllarda düşmekte ise de yine de maliyet giderlerinin verimli ve etkili kullanımını olumlu veya olumsuz etkileyen bir maliyet gideri ve özelligini korumaktadır.

4- Ücret gideri işveren için bir gider özelliği taşirken ücret almaya hak kazanan işçi için gelir anlamındadır. Bu gelir üzerinden kesilecek vergi ve sosyal mevzuata ilişkin primlerin takibi ve ödenmesi işletmelere çesitli sorumluluklar yükler. (Yükçü,1999:105)

2. İşçilik Giderlerinin Sınıflandırılması

İşçilik giderleri üretilen mamüller ile ilişkilerine göre direkt veya endirekt işçilik maliyeti olarak ikiye ayrılabilir.

2.1. Direkt İşçilik Maliyetleri

Direkt işçilik, üretilen mamüllere doğrudan doğruya yüklenebilen ve mamülün temel yapısını oluşturan, hammaddenin biçimini, yapısını ve niteliğini değiştiren maliyetlerdir. Örnegin; bir konfeksiyon dikiş fabrikasında dikiş makinaları operatörüne bir inşaat şantiyesinde beton döken işçilere ödenen ücretler vb. (Üstün,1996:140)

Bu giderler,angi mamul ve mamul grubu için harcandığı izlenebilen ve herhangi bir dağıtım anahtarına gerek duymadan ,işçi başina düşen çalisma süresi ölçülebilen işcilik giderlerinden oluşur.(Ders Notları)

Direkt işilik giderleri 7/A seçeneğinde 720-Direkt İşçilik Giderleri Hesabında izlenirken 7/B seçeneğinde 791-İşçi Ücret ve Giderleri Hesabında izlenmektedir. (Yükçü,1999:106)

2.2. Endirekt İşçilik Maliyetleri

Nihai mamüllerin üretiminde kullanılan direkt işçilik dışında kalan ve bu mamüllere doğrudan doğruya yüklenmeleri olanaksız olan işçiliklere, Endirekt İşçilik adı verilir . Endirekt işçilikler de aynı direkt hammadde gibi, yardımcı işçilik ve yönetici işlicilik olmak üzere ikiye ayrılır. Yardımcı işçilik, üretim faaliyetlerinin düzenli biçimdi sürdürülmesine yardım eden işçilik olup, bakım ve onarım işçileri kapıcı ve çirak vb. personele ödenen işçilik maliyetlerinden oluşur. Yönetici işçilik de; üritem faaliyetlerini yöneten ustabaşi gözlemci, atölye şefi vb. kişilere ödenen maliyetlerden oluşur. (Üstün,1996:141)

Endirekt işçilikler ile üretilen mamüller arasında direkt ilişki kurmak mümkün olmadığından bu giderler mamül maliyetine bazı dağıtım anahtarları veya dağıtım yöntemleri aracılığıyla dağıtılacak yüklenir.

Endirekt İşçilik Giderleri 7/A seçeneğinde 730-Genel Üretim Giderleri Hesabında izlenirken 7/B seçeneğinde tüm işçilik giderleri 791 – İşçi Ücret ve giderleri hesabında izlenmektedir.

3. İşçilik Giderlerinin İzlenmesi

İster üretim işletmesi özelliginde olsun isterse ticari veya hizmet türünde olsun. İşletmelerde işçilik giderlerinin izlenmesi önem göstermektedir. İşveren için bir maliyet unsuru, çalisan işçi içinse bir gelir kaynağı işçiliğin hatasız belirlenmesi ve ödenmesi işgücü verimliliği açısından da önemlidir. (Üstün,1999:106)

İşçilik miktarları çogu kez iki aşamada izlenmektedir.

İşçinin bir günde ya da bir hesap döneminde işletmede geçirdiği zaman,

İşçinin bu zamanını hangi işler üzerinde ya da hangi gider merkezinde geçirdiği. (Yükçü,1996:143)

İşçiliklerin izlenmesi prosüdür çalisma süresinin belirlenmesi hakedilen ücretin hesaplanması ücretlerin maliyetlere yansıtılması ve daha sonra ödemelerin yapılması gibi bir çok aşamadan yapılmasına rağmen burada daha çok çalisma süresinin belirlenmesi ve maliyetlere yansıtılması gibi maliyet muhasebesinin konusuna giren konulara değinilecektir.

İşçilerin çalisma sürelerinin belirlenmesi konusunda önceki dönemlerde puantaj kartları kullanılmasına rağmen artık günümüzde bu farksiyon daha çok işçi saat kartı (cloch card) ile görülmektedir. Bu kart her işçi için ayrı ayrı düzenlenmiştir. İşçilerin haftalık veya aylık çalisma sürelerini günleri itibariyle göstermektedir. İşçilerin işletmede geçirdikleri toplam süreleri de içeren bu karta dayanarak ücret bordroları hazırlar.

Genellikle her işletmenin girişinde bulundurulan bu kartların yakınında yerel zamanı gösteren bir de saat bulunmaktadır. Her işçi işyerine giriş ve çikista kendi kartını saate bastırarak işe başlama ve işten ayrılma saatlerini karta yansıtır.

Günümüzde teknolojik gelişmelerle beraber bu sistem artık yerini bar-kod sistemine veya işçilerin el izini okuyarak giriş ve çikisi kaydeden optik okuyucu sistemlerine dönmüştür.

İşçilik ücretlerinin maliyetlere yansıtılmasında kullanılan iki önemli belge de “İşçi çalisma kartı” ve “İşçi Çalisma Kartı Özeti”dır. Burada amaç işçilerin işletmede geçirdikleri süreleri hangi bölümlerde hangi işler için geçirdiklerini tespit etmek ve bu sürelerin toplamların belirlenmesi suretiyle üretimi gerçekleştirilen mamüllere veya sparişlere yüklenmesinde yardımcı olan araçlardır. (Üstün,1999:108)

4. Ücret Sistemleri

Çagdaş yöneticinin en önemli amacı kontrolü altında bulunan tüm olanakları en etkili bir biçimde kullanmak ve mevcut koşullarda bunlardan en yüksek parasal faydayı elde etmek oluşturur. İnsan gücüne ise yönetmek ise kağıt üzerinde planlanıp örgütlendigi gibi kolay gerçekleştirilemez

Kişileri verimli çalıştırabilmek için;

Yöneticinin yetenekli olmaları ve etkin bir yönetimi yerine getirebilmeleri

Kişilerin kendilerinde iş yapma arzusunun oluşturulması gerekir.

Bu nedenle yöneticiler, çalisanları en etkin bir biçimde çalismaya sevk edebilmek için çesitli uygulamalarda bulunmalıdır. Bunlar ise yönetilme, güdüleme ve teşvik gibi adlarla tanımlanmaktadır.

Teşvik; işçileri yaptığı işe çalisma ortamına endustriyel çalisma yerine kültür ve ögrenim düzeyine ve benzeri unsurlara göre farklılık gösterir. İşçilerin bu durumlarına göre uygun teşvik sistemlerinin düşünülüp uygulanması özellikle değerlendirilmesi gereken noktayı oluşturur. Teşvik uygulaması dengeli bir değerlendirmeden sonra uygulamaya başlandığında işletmede her alanda çok yararlı sonuçlar doğurabilir. Ama bununla beraber yanlış bir teşvik politikası da işletmenin amaçları için yanlış sonuçlar doğurabilir. İşçilerin üretime katılmalarıyla oluşan ekonomik fedakarlıklar işçilik maliyetlerini oluşturmaktadır. İşçilik maliyetlerinin temelinide işçilere ödenen ücreti oluşturur. Ücret; Üretim maliyetlerinin hesaplanmasında ve dönem kar veya zararının belirlenmesinde etkili olan bir üretim unsuru zararın belirlenmesinde etkili olan bir üretim unsuru olan emeğe ödenen bedeldir. İş kanunda belirtilen ücret kavramı ise “Genel olarak ücret, bir kimseye bir iş karşilığında ödenen meblağı içerir.” (Üstün,1996:148)

Ödenecek ücretin belirlenmesine ilişkin önemli kavramlardan biriside ücret haddidir. Ücret haddi; çalışılan bir saatlik sürenin veya bir birimlik ücretin karşilığı olarak belirlenmiş ücreti ifade eder örnegin; 10.000 TL/saat veya 2.000 TL/saat gibi ücret gelirini hesaplayabilmek için ücret haddi ile çalisan toplam süreyi veya üretilen toplam miktarı çarpmak gerecektir.

Bu noktada ücretle ilgili diğer iki önemli kavram ise Çiplak ücret ve Giydirilmiş ücrettir. Çiplak ücret işçiye çalismasinin karşilığında direkt olarak herhangi bir ilave yapılmadan ödenen miktardır. Giydirilmiş ücret ise işçinin belli bir çalisma karşilığında aldığı çiplak ücrete prim, ikramiye, yemek, yakacak ve kira gibi çesitli ödemelerin eklenmesi suretiyle bulunan rakamdır. (Yükçü,1999:108)

Ücretle ilgili açıklanması gereken bir diğer kavram ise asgari ücrettir. Asgari ücret; iş kanunumuzda yer alan asgari ücret, ilgili kurullarca saptanan ve kuruluşlarca işçilere ödenmesi zorunlu olan en alt düzey ücreti ifade eder. Asgari ücret yönetmeliğinde tanım şöyledir; “İşçilere bir çalisma günü karşilığı olarak ödenen ve işçinin asgari gıda, mesken, giyim, sağlık aydınlatma, taşit ve kültürel eğlence gibi zaruri ihtiyaçlarını cari fiyatlar üzerinden karşilanmaya yetecek miktarda olan bir ücrettir. ”(Üstün,1996:149)

Ücretin hesaplanması ve ödeme şekillerinin değişik biçimlerde oluşu değişik ücret sistemlerini Zaman esasını göre ücret sistemi ,Akord (parça) esasına göre ücret sistemi,Prim esasına göre ücret sistemi diye ayrılmaktadır.(Hacırüstemoğlu,1995:125)

4.1. Zaman Esasına Göre Ücret Sistemi

Özellikle Türkiye’de en çok uygulanmakta olan bu ücret sisteminde ödenecek ücret hesaplanmasında işçinin işletmede geçirdiği süre esas alınır. Bu ücret sisteminde işçinin verimine bakılmamıştır işçinin saat gün veya ay olarak işletmede geçirdiği süre işçinin alacağı ücrette etkilidir

Bu sistemin özellikle üretimde kaliteyi esas alan işletmelerde veya üretim safhasının bir band üzerinde gerçekleştirildiği ve işçinin iş akışını etkileyemeyeceği durumlarda kullanıldığı söylenebilir.

Bu ücret sisteminde genellikle şu iki husus söz konusudur.

İşçilerin zaman birimi (saat) başina aldığı ücret sabit olduğu için alınan tüm ücret verim düzeyine bakılmaksızın işin süresiyle doğru orantılı olarak artar.

Verim birimi (mamül) başına düşen işçilik gideri zamana göre ters orantılı olarak düşer. Başka bir ifadeyle verim yüksekliğinde birim işçilik giderleri düşerken verim düştüğünde birim işçilik gideri yükselir. (Üstün,1996:149-150)

ÖRNEK:

Normal üretim koşullarında 2 saatte 1 adet x mamülü üretilmektedir. 8000 TL saat ücreti alan işçi A, bir haftada 40 saatlik üretimden sonra 20 adet x mamülü üretilmistir. Aynı ücreti alan B ise aynı sürede 15 adet x mamülü üretebilmistir.

A işçinin bir adet x mamülünü 2 saatte üretirken,

B işçisi bir adet x mamülünü 2 saat 40 dakikada üretebilmistir. Bu durumda A ve B işçilerinin ürettiği x mamullerinin işçilik birim maliyetleri ayrı ayrı hesaplanabilir.

A işçisi (40 saat x 8.000 TL)/20 adet =16 000 TL

B işçisi (40 saat x 8.000 TL)/15 adet =21 333 TL

Görüldüğü gibi A işçisi x mamülün bir adedini 16 000 TL’ye üretirken B işçisi A işçisine göre zamanı ekonomik kullanamadığından 21 333 TL’ye üretilebilmiştir.(Yükçü,1999:109)

4.2. Parça Başına Ücret Sistemi

Bu sistem zaman başına ücret sisteminin tam tersidir. Burada geçen süreye bakılmayıp belirli bir zaman içerisinde fiilen üretilen mamül miktarına göre ödenir. Bu sisteme “akord sistemi”de denilmektedir. Bu sistemin en önemli özelligi yapılan işle ödenen ücret arasında doğrudan bir ilişki vardır. İşçi bu sistemde ne kadar çok üretirse o kadar çok ücret alacağını bilerek hareket etmektedir. Birim başina işçilik maliyeti sabit olduğundan çalisma verimliliğinin düşmesi direkt işçilik maliyetlerini yükseltmez. Bu sistem giderlerin hesaplarını kolaylaştırdığı gibi işçilerde gelirlerinin artmasını kolayca izleyip kontrol edebilir. (Yükçü,1999:110)

4.2.1. Para Akordu

Üretilen mamül başına bir ücret belirlenir. Bu ücretin birim başina akord değeri olarak adlandırabiliriz. Ödenecek ücret üretim miktarı ile birim başina akord değerinin çarpimi sonucu hesaplanır. Ücret günlük haftalık veya aylık ödendiginde günlük haftalık ve aylık ücretleri şöyle olacaktır.

Günlük : 8 Adet x 6 000 TL/adet = 48 000 TL

Haftalık: 40 Adet x 6 000 TL/adet = 240 000 TL

Aylık: 176 Adet x 6 000 TL/adet = 1.056 000 TL

Bu akord sistemi genellikle evinde dışarıya fason imalat yapanlar için uygulanan bir sistemdir.

4.2.2. Zaman Akordu

Akord faktörünün hesaplanmasında akord uygulanan işletmelerde iş verimliliğinin zaman temeline göre çalismaya genellikle %20 civarında yüksek olduğu varsayımıyla normal saat ücretine aynı oranda bir zam yapılır. Buna apre akord faktörü şu şekilde hesaplanır.

Akord Faktörü =

Örnegin ; bir işçinin saat ücreti 8 000 TL işçinin Akord zammı %20, Akord zamanı bir birim için 10 dakikadır. İşçi 8 saatlik bir çalismanin sonucunda günde 50 adet mamül ürettiginde işçinin günlük kazancı şöyle hesaplanabilir.

Akord Faktörü =

Akord Faktörü = 160 TL / dakika

Buna göre işçinin günlük kazancı

50 adet x 10 dakika x 160 TL/dakika = 8 000 TL

4.2.3. Grup Akordu

Grup akordu belirli bir işin grup halinde yapılması veya belirli bir mamül grubunun yine bir grup işçi tarafından üretilmesi durumunda grup akordu uygulanır. Sistemin esası hak edilen toplan ücretin grupta yer alan işçilere normal saat ücretlerine göre çalisma sürelerini de dikkate alarak dağıtma işlemidir.

İşçiler Çalisma Süresi Normal Saat Üc. Normal Çalisma Üc.
A 6 6000 36000
B 10 7000 70000
C 12 5000 60000
D 8 10000 80000
E 9 8000 72000
318000

Toplam grup akordu 413.400 TL.sının dağıtımı için önce dağıtım faktörünün hesaplanması gerekmektedir.

413.400 TL.
Dağıtım Faktörü=
318.000 TL.
İşçiler Normal Çalisma Üc. Dağıtım Faktörü Akord Üc.
A 36000 1.3 46800
B 70000 1.3 91000
C 60000 1.3 78000
D 80000 1.3 104000
E 72000 1.3 93600
413400

Her bir işçinin grup akordundan alacağı pay:

Grup akordu daha çok montaja dayalı işlerde aynı üretim hattında çalisan işçi grubu için ve ambalaj sanayiinde uygulanabilir. (Yükçü,1999:112)

4.3. Primli Ücret Sistemleri

Günümüz işletmelerinde gelişmiş üretim teknikleri ve otomasyon sayesinde işçiler üretim hızını tek başlarına etkiler ve bu nedenle akord ücretlerinin önemi azalmaktadır. Primli ücret sisteminde normal üretim miktarı aşildığında kök (çiplak) ücrete ek olarak prim ödenmesi yapılmaktadır. Bu sistemin amacı işletme amaçlarının gerçekleştirilmesini kolaylaştırmak için, mali teşvik yoluyla işçilerin daha fazla güdülenmesi oluşturur.

Primli ücret sistemlerinde üretim artışı normalin üzerine çiktiginda ya da tamam tasarrufu sağlandığında bu verim artışı ve tasarrufu edilen zamanların karşilığı işçiler ve işletme arasında paylaşilmaktadır. Bu paylaşma primli ücret sistemlerinin niteliğini ve normal akord sistemlerinden en önemli farkını oluşturmaktadır. (Üstün,1996:152)

4.4. Diğer Teşvik Sistemleri

İşçilerde sahiplenme duygusunu artırarak işletmeye bağlılığını artırmaya yönelik çesitli teşvik sistemleri uygulanabilir. Sözkonusu teşvik sistemleri aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür. (Yükçü,1999:113)

4.4.1. İşçilerin Kara Katılması

Özellikle son yıllarda bazı işletmeler, ya sadece yönetim, üretim, satış bölümlerinde çalisanlara, yada işcilerin tümüne, hak ettikleri ücret dışında işletmede dönem sonunda elde edilen karın bir kısmını dağıtmaktadır. Bu sistem sayesinde de işçilerin verimi artmakta ve işçilerde bir güven duygusu oluşturmaktadır. İşçiler daha çok çalistikça işletmede daha fazla kar elde edeceğinden işçiler ne kadar verimli çalisilirsa kardan o kadar çok pay alacaklar bilincinin yaratılması gerekir

4.4.2. Yıllık İkramiyeler

İkramiyeler belirli zamanlarda ve özellikle dönem sonlarında ödendiginden işletmenin maliyetleri dönem sonlarında artar. Bu nedenle dağıtılacak ikramiyelerin yıllık tahmini tutarları 12 aya bölünerek bu giderlerin her aya eşit dağıtılması böylece maliyetlerin dönem sonunda artmaması sağlanmış olur. Bu sistem kardan pay verme sistemine göre daha etkili olabilir. Çünkü yılda 2-3 defa verilebilmektedir. Ayrıca işletme kar etmese bile işçilerine ikramiye verebilir. . (Üstün,1996:155)

MALIYET MUHASEBESI DERS ANLATIMI 2.BOLUM

Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliğinde Gider Türleri arasında ikinci sırada sayılan işçi ücret ve giderlerinin unsurları aşağıdaki gibi sıralanabilir.

Brüt ücret

Sosyal sigortalar kurumu işveren payı

Tasarruf teşvik fonu işveren payı

Kıdem tazminatı

İhbar tazminatı

Diğer sosyal yardımlar

5.1. Brüt ücretin Hesaplanması

Brüt ücret toplamının bulunabilmesi için,bir işçinin bir ay içinde (aylık hesaplanıyor ise) hakettiği ücret ve eklerin hesaplanması gerekir.İşçinin ücret ve ekleri, o işyerinin toplu sözleşmesinde ki esaslara göre hesaplanır.Bir işyerinde, toplu sözleşmede öngörülen işçilik giderleri tutarlarının aşağıdaki gibi olduğunu varsayalım.

Normal Ücret

Saat ücreti : 30.000 TL………Günlük Yevmiye : 30.000 TL.* 9 =270.000 TL.

öngörülen normal çalisma süresi, günde 9 saatten 5 gün olmak üzere haftada 45 saat, veya vardiya usulu çalisma durumunda günde 7.5 saatten 6 gün haftada 45 saat.

Fazla Çalisma Süresi

Normal çalisma süreleri dışında ve hafta tatillerindeki fazla çalisma % 100 zamlı ulusal bayram ve genel tatil günlerinde fazla çalisma % 200 zamlı ödenir.

Kıdem Zammı

İşletmede geçen her tam fiili hizmet yılı için günlüğü 5000’den kıdem zammı verilir.

Üretim ve Verimlilik Primi

İşçilerin üretimle olan ilişkilerine göre,izin ve hastalıkları hariç olmak ücret aldıkları günler için ödenen çiplak gündelikleri üzerinden % 50 üretim primi ödenmesi uygun görülmektedir.

Gece Çalisma Primi

İşçilere, gece vardiyasında çalisilmasi durumunda her fiili çalisma saati için 15.000 TL. gece zammı ödenir.

Çocuk Yardımı

İşçilere çocuk başina ayda 50.000 TL. çocuk zammı ödenir.

Tahsil Yardımı

İşçilerin ilkokulda okuyan çocuklarina yılda brüt 300.000 TL.,ortaokul,lise ve dengi okullarında okuyan çocuklarina yılda brüt 600.000 TL. ,yüksek okulda okuyan çocuklarina yılda brüt 900.000 TL tahsil yardımı yapılmaktadır.

Vasıta Yardımı

İşçilere işe gidip gelmesi için günde 4.000 TL. vasıta yardımı yapılmaktadır.

Yemek Yardımı

İşçilere fiilen çalistigi günlere için bir ögün yemek parası olarak günde 20.000 TL. ödenir.

Aydınlatma Yardımı

İşletme lojmanlarında oturan işçilere toplu sözleşmesi uyarınca ayda nakdi olarak 50.000 TL. aydınlatma yardımı yapılır.

Aile Yardımı

Evli işçilere ayda 200.000 TL. aile yardımı yapılmaktadır.

Yakacak Yardımı

İşçilere ayda 200.000 TL. yakacak yardımı ödenir.

İkramiyeler

İşçilere yılda 60 günlük ücretleri toplamı üzerinden ilave tediye sözleşmede belirtilen durumlar hariç devamlı olarak çalisan işçilere 30 günlük brüt ücretleri tutarında devamlılık ikramiyesi ve 30 günlük brüt ücretleri tutarında tatil ikramiyesi ödenmektedir.

Bu esaslara göre,esas üretim gider yerinde yerinde çalisan bir işçinin Ocak ayı brüt ücret tutarını aşağıdaki verilere göre hesaplamaya çalisalim.

İşçinin Adı Soyadı : Halil Yavuz

Medeni Hali : Evli,İki Çocukludur.

Çalisilan Süre : 22 gün,günde 9 saat,toplam 99 saat/ay,bunun 90 saati 20.00 ile 06.00 arasında gece vardiyasında çalisilmistir.

Fazla Çalisma Süresi : Hafta tatillerinde toplam 18 saat fazla mesai yapılmıştır.

Kıdem : 15 Yıl

Buna göre Halil Yavuz’un, Ocak ayı brüt ücret tutarı ve ekleri aşağıdaki gibi olacaktır.

Normal Ücret 8.100.000 TL.
Fiili Çalisilan Süre : 22 gün x 270.000 TL. = 5.940.000 TL.
Hafta Tatili : 8 gün x 270.000 TL. = 2.160.000 TL.
Kıdem Zammı 2.250.000 TL.
Fiili Çalisilan Süre : 15 x 22 x 5.000 = 1.650.000 TL.
Hafta Tatili 15 x 8 x 5.000 = 600.000 TL.
Gece Çalisma Pr. 1.350.000 TL.
90 saat x 15.000 = 1.350.000 TL.
Fazla Çalisma Üc. 1.260.000 TL.
Normal : 18 saat x ( 30.000 + 5.000 ) = 630.000 TL.
Zamlı : 18 saat x ( 30.000 + 5.000 ) = 630.000 TL.
Üretim Verimlilik Pr. 330.000 TL.
30.000 x 0.50 x 22 gün = 330.000 TL.
Çocuk Yardımı 100.000 TL.
50.000 X 2 = 100.000 TL.
Vasıta Yardımı 88.000 TL.
22 gün x4.000 =88.000 TL.
Yemek Yardımı 440.000 TL.
22 gün x 20.000 =440.000 TL.
Aydınlatma Yardımı 50.000 TL.
Aile Yardımı 200.000 TL.
Yakacak Yardımı 200.000 TL.
BRÜT ÜCRET TOP. 14.800.000 TL.

Brüt ücretin hesabında ikramiyeler ve tahsil yardımı dikkate alınmamıştır.Çünkü,gerek ikramiyeler gerekse tahsil yardımı yılın belirli aylarında ortaya çiktigindan Ocak ayı bordrosunda yer almamıştır.(Akdoğan,2000:294)

5.2. Sosyal Sigortalar Kurumu İşveren Payı

Sosyal sigortalar kurumu ülkemizin en önemli sosyal güvenlik kurumlarından biridir. Kurum işçilere ve varislerine iş kazası, meslek hastalığı ve diğer hastalık durumlarında, doğum, hastalık, yaşlılık ve ölüm gibi durumlarda yardım sağlar. Kurum bu yardımları sağlarken hem işçiden hem de işverenden bazı kesintiler yapar.

Sigorta Kolu İşçi Payı İşveren Payı Toplam
İş kazaları meslek hastalıkları sigortası %1,5-7 %1,5-7
Hastalık sigortası %5 %6 %11
Analık sigortası %1 %1
Mamullük, yaşlılık ve ölüm sigortası %9 %11 %20

İş kazaları ve meslek hastalıkları sigortası işyerinin güvenlik derecesine göre değişmektedir. (Yükçü,1999:117)

İŞ KOLU Tehlike Sınıfı Prim Oranı
Hukuki Hizmetler 1 %1.5
Et Kesilmesi,Hazırlanması ve Muhafazası 2 %2.0
Tarım,Hayvancılık,Ormancılık 3 %2.5
Kauçuk Sanayi 4 %3.0
Deniz Nehir ve Göllerde Balıkçılık 5 %3.5
Demir Madenciliği 6 %4.0
Ham Petrol ve Gaz Arama İşleri 7 %4.5
Sanayi ve Kullanılan Kimyasal Madde İmali 8 %5.5
Taş,Kil ve Kum Ocakları 9 %6.5
Kömür Madenciliği 10 %7.0

5.3. İşsizlik Sigortası

Çalisanların Tasarrufu Teşvik Edilmesi ve bu tasarrufların Doğru Değerlendirilmesine Dair Kanun 10 veya daha fazla sayıda işçi çalistiran işyerlerinde çalisan işçilerin ücretlerinden tasarruf kesintisi yapılmasını öngörmektedir. 10 işçi olarak belirlenmiş olan tavanın saptanmasında aynı işverene bağlı farklı işyerlerinde çalisan işçiler bir bütün olarak düşünülmektedir.

Tasarrufu teşvik fonu kesintisi işçide %2 işverenden %3 toplam olarak %5 tir.

5.4. İkramiyeler

Daha önce de sözedildiği gibi başarılı bir çalismanin sonucu yapılan bir ilavedir. İşverenin takdiriyle bayram, yılbaşi ikramiyesi biçiminde toplu sözleşme hükmü gereğince ve kardan pay alma biçiminde ödenebilmektedir.(Yükçü,1999:118)

5.5. Kıdem Tazminatı

İş kanunumuzda işçinin ve işverenin haklı nedenlerle iş aktini feshedebileceği durumlar belirtilmiştir. Böyle bir durumda işverence işçiye çalisarak geçirdiği her yıl için 30 günlük ücreti tutarında kıdem tazminatı ödenir. Bir yılı aşan süreler içinde aynı oran üzerinden yapılacak hesaplama ile ödeme yapılır. . (Yükçü,1999:118)

Kıdem tazminatı hesaplanırken alınan fiyat işçinin son aldığı ücrettir. Son bir yıl içerisinde işçi ücretine zam yapılması durumunda kıdem tazminatına esas olacak ücret, işçinin işten ayrılma tarihi ile zammın yapıldığı tarih arasında alınan ücretin aynı süre içinde çalisan günlere bölünmesiyle hesaplanır. Toplu Sözleşmeler ve iş akitleriyle belirlenen Kıdem tazminatı tutarı en yüksek dereceli devlet memurunun 5474 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine göre bir hizmet yılı için ödenecek en fazla emeklilik ikramiyesini geçemez. (Üstün,1996:161)

Kıdem tazminatı hesaplanırken esas alınacak ücret ve giderler şunlardır.

Esas Brüt Ücret
Ek Ödemeler
İkramiyeler
Kasa Tazminatları
Sosyal Yardımlar
Yemek Yardımı
Giyim Yardımı
Ulaşım Yardımı
Yakacak Yardımı
Çocuk Yardımı

ÖRNEK:

KIDEM TAZMİNATI HESAPLAMA TABLOSU
SİCİL NO. 1969 GELİR NEVİ YILLIK TUTAR AYLIK TUTAR GÜNLÜK TUTAR
SSK SİCİL NO. 4201199814749
ADI FULYA ÜCRETI 2.023.999.560 168.666.630 5.622.221..00
SOYADI AK S.PRİMİ 316.176.923 26.348.077 878.269…..00
GİRİŞ TARİHİ 01/10/1998 YAKACAK 141.242.940 11.770.245 392.341…..00
CIKIŞ TARİHİ 24/11/2000 BAYRAM 169.491.528 14.124.294 470.809…..00
ÜCRETI 5.622.221 YEMEK 75.000.000 6.250.000 208.333…..00
AYLIK KIDEM TAZ.TAVANI 558.440.000
YILLIK KIDEM GÜNÜ 30
İHBAR GÜNÜ 45
TOPLAM ÇALIŞMA GÜNÜ 773(2/01/23)
KIDEME ESAS ÇALIŞMA GÜNÜ 64.42
KIDEME ESAS GÜNLÜK KAZANÇ 7.571.975
KIDEM TAZMİNATI : İHBAR TAZ.:
BRÜT TUTAR : 487.761.362 BRÜT TUTAR : 340.738.869
DAMGA VERGİSİ : 2.926.568 GELİR VERGİSİ : 51.110.830
NET TUTAR : 484.834.793 DAMGA VERGİSİ : 2.044.433
NET TUTAR : 287.583.605
NET TOPLAM TAZMİNAT :772.418.399 TOPLAM 2.725.910.951 227.159.246 7.571.975

Kombassan da çalismakta olan ve ayrılmaya karar veren Fulya Ak isimli personelin kıdem tazminatı hesaplanmasına ilşkin bilgiler aşagıda verilmiştir.

ÖRNEK

İzleyen dönemde işten ayrılacak personel için 200 milyon TL.kıdem tazminatı ödenecegi bütçelenmiştir.

İzleyen dönemde işten ayrılan personel için ödenen kıdem tazminatı karşilık tutarı 500.000.000 tl. ‘dır.

İzleyen cari dönem içinde ayrılan kıdem tazminatı karşilık tutarı 500.000.00 TL.’dır.

Bu verilere göre yapılacak kayıtlar şöyle olacaktır:

Kıdem tazminatı tutarının kısa vadeli yabancı kaynaklara alınması(Akdoğan,2000:314)

472 KIDEM TAZMİNATI KARŞILIĞI 200.000.000

372 KIDEM TAZMİNATI KARŞILIĞI 200.000.000

Kıdem tazminatı tutarının ödenmesi

372 KIDEM TAZMİNATI KARŞILIĞI 200.000.000

472 KIDEM TAZMİNATI KARŞILIĞI 40.000.000

100 KASA 240.000.000

Kıdem tazminatı karşilık tutarının ayrılması

770 GENEL YÖNETİM GİDERİ 500.000.000 TL.

472 KIDEN TAZMİNATI KARŞILIĞI 500.000.000

950 KANUNEN KABBUL EDİL.GİD. 260.000.000

950 KAN.KABUL.EDİL.GİD.AL.HS. 260.000.000

Yukarıda belirtilmemiş olan tüm ek ödeme ve sosyal yardımlar kıdem tazminatının hesaplanmasında dikkate alınır.

5.6. İhbar Tazminatı

Süresi belli olmayan hizmet sözleşmelerini işçi ve işveren feshedebilir. Sözleşmenin feshinden önce karşı tarafa bildirilmesi gerekir. Biz burada maliyetler açısından işverenin feshi durumunu ele alacağız.

İşveren ihbar süresini işçinin işyerinde çalistigi süreyi esas alarak hesaplamak durumundadır. Çalisma süresi arttıkça ihbar süresi de uzamaktadır.

Çalisma Süresi İhbar Süresi

Altı aydan az 2 hafta

Altı ay-bir buçuk yıl arası 4 hafta

Bir buçuk yıl-üç yıl arası 6 hafta

Üç yıldan fazla 8 hafta

İşverenler iş aktinin feshinde iki yol izleyebilirler;

1) Yukarıdaki sürelerle işveren işçiyi çalistirmaya devam etmektedir. Böyle davranması durumunda işveren işçiye günde en az iki saat iş arama izni vermelidir.

2) Genellikle uygulanan yöntem ise işveren işçiye yukarıdaki sürelere ilişkin ücreti peşin olarak öder. Buna ihbar tazminatı denmektedir.

İhbar tazminatı hesaplanırken esas ücretle beraber diğer bütün haklarda dikkate alınarak hesaplama yapılır. İhbar tazminatı sözleşmenin feshedildiği son yevmiye üzerinden hesaplanır. Buna geçici olmayan her türlü prim ve yıllık ikramiyeler de eklenir.

İhbar tazminatı bir iş karşilığı olarak verilmediği için gelir ve damga vergisi dışında herhangi bir kesinti yapılmamaktadır. (Yükçü,1999:120)

5.7. Diğer Sosyal Yardımlar

· Evlenme Yardımı

· Doğum Yardımı

· Ölüm Yardımı

· Yakacak Yardımı

· Yemek Yardımı

· Erzak Yardımı

· Giyim Yardımı

· Çocuk Yardımı

· Aile Yardımı

· Ulaşım Yardımı

MALIYET MUHASEBESI DERS ANLATIMI 3.BOLUM

7. Direkt İşçilik Giderlerinin

Muhasebeleştirilmesi

6. İşçilik Giderleriyle İlgili Bazı Özel Sorunlar

Hammadde ve malzeme maliyetlerinde olduğu gibi, işçilik maliyetlerinde de özel olarak ele alınıp incelenme gereken bazı sorunlar vardır. Bu özel sorunları boş geçen zamana ilişkin işçilik fazla çalisma ödemeleri, yıllık ikramiye ve izin ödenmeleri vb. konular oluşturur. Bu işçilik maliyetleri “genel üretim giderleri arasına mı” yoksa “sonuç hesaplarına mı aktarılacaktır.” Şimdi maliyetlerle ilgili özel sorunları tek tek inceleyelim.

6.1. Boş Geçen Zaman Karşılığı Ücretler ve

Muhasebeleştirilmesi

Boşa geçen zaman bir işçinin çesitli nedenlerle üretim faaliyetlerinde bulunmadan boşa harcadığı zamanı ifade eder boş işçiliği oluşturan nedenler, şunlardır:

Tesis, makine ya da tezgahın bozulması,

Hammadde ve malzemelerin ya da ara ürünlerin zamanında üretime verilmemesi,

Sipariş eksikliği nedeniyle üretimin normal çalisma kapasitesine ulaşamaması,

Yardımcı hizmetlerin ya da araç gereçlerin eksik olması,

Malzemenin bozuk olması,

İş tanımındaki ve yönetmeliklerdeki eksiklikler,

Enerji sıkıntısından doğan kısıtlamalar.(Üstün,1996:156)

İşletmede boşa geçen zamana ilişkin giderlerin muhasebeleştirilmesinde iki yaklaşimda bulunulabilir. Birincisi; boşa geçen işçilik giderlerinin nedenleri yukarıda sayılan koşullarda gerçekleşmiş ise bunlar gider olarak genel üretim giderleri hesabına kaydedilir. Böyle yapıldığı takdirde boşa geçen işçilik giderleri o dönemde üretilmis olan tüm mamüllere yüklenmiş olmaktadır.

İkinci yaklaşim ise, boşa geçen zamanın nedeni doğal üretim koşullarının dışında sayılabilecek doğal afetler, enerji kısıntısı gibi nedenlere dayanmakta ise, boşa geçen işçilik giderleri dönem giderleri olarak kaydedilir. (Yükçü,1999:122)

ÖRNEK

Ahmet Çaliskan X işletmesinde 1500 TL saat ücreti ile çalismaktadir. İşçi günde 8 saat toplam 26 işgünü olan bir ay içerisinde bir üretim departmanında görev yapmıştır.

Ay sonunda yapılan incelemelerde işçinin makinaların normal tanımlanması ve bakımı için 5 saatini boşa geçirdiği anlaşilmıştır.

Ay sonundaki incelemede işçinin 12 saat elektrik kesintisi nedeniyle çalışmadığı anlaşilmıştır.

İstenen: Veriler iki farklı duruma ilişkin işletmenin muhasebe kayıtlarını yapınız.

Çözüm:

a) Ahmet Çaliskan’ın ücreti: 26 gün x 8 saat x 1500 TL = 312.000TL

Boşa geçen zaman : 5saat x1500 TL = 7.500 TL

Çalisilan sürenin karşilığı ücret: 304.500TL

Beş saatlik çalışma süresi, işletmenin kontrolündeki boşa geçtiği için G.Ü.G olarak muhasebeleştirilebilir.

720 – Direkt İşçilik Gideri 304 500

730 – G.Ü.G 7 500

381 – Gider Tahakkukları 312 000

b) Ahmet Çaliskan’ın ücreti 26 gün x 8 saat x 15000 = 312 000 TL

Boşa geçen zaman 12 saat x 1500 = 18 000 TL

Çalisilan sürenin karşilığı olan ücret 294 000 TL

Bu boşa geçen süre işletmenin kontrolü dışındaki bir elektrik kesintisinde meydana geldiği için

720 – Direkt İşçilik Gid. 294 000

680 – Çalisilmayan Kısım Gider ve Zararlar 18 000

381 – Gider Tahakkukları 312.000 TL

6.2. Fazla Mesai Ödemelerinin Muhasebeleştirilmesi

Bilindiği üzere yasalarına göre işletmelerde normal çalisma saatleri dışında çalisilan zamanlar için işçilere fazla mesai ödemesi gerekmektedir. Fazladan yapılan bu ödemelerin muhasebeleştirilmesi üretilen mamulün maliyetinin belirlenmesinde etkili olmaktadır. İşçilerin normal çalisma saatleri dışında çalismalari halinde kendilerine ödenen ek ücretler bu hesapta izlenir.Ülkenin genel yararları yahut iş niteliği veya üretimin artırılması gibi nedenlerle yasada yazılı günlük çalisma süresinin dışında yapılan çalismalar,fazla çalisma olarak 1475 sayılı iş kanununun 35. maddesinde belirtilir.Yasada yazılı günlük çalisma süresinden amaç iş yasasının 61/a maddesi gereğince,cumartesi günleri çalisma çalismamasina göre belirlenen ve 7.5 saat ile 9 saat arasında değişen günlük normal çalisma süreleridir.(Genel bakımından haftalık çalisma süresi 45 saattir.)Bu sürenin dışındaki çalismalar fazla çalisma olarak kabul edilmektedir.İş yasasına göre fazla çalisma süresi günlük normal iş süresi dışında,günde 3 saati geçemez.Ayrıca ,fazla çalisma yapılacak günlerin toplamı da bir yılda,fazla çalismaya başlandığı günden itibaren 90 işgününden fazla olamaz.

Fazla çalisma ücretinin hukuki dayanağı iş yasasının 35 ve 36. maddeleridir.İşçinin fazla çalismaya hak kazanabilmesi için günlük normal çalisma süresinden sonra ,işverene ait bir işi yapmış olması veya yapmak üzere hazır beklemesidir.(Akdoğan,2000:276)

Fazla çalisma ,işletme tam kapasite çalisirken yapılmış ise hangi siparişe ait olduğu biliniyor ise direkt işçilik olarak alınmalıdır.Vardiya primleri ise genel üretim giderleri içerisinde mamul maliyetlerine aktarılmalıdır.Fazla çalismanin belli bir işle bağıntısı kurulamıyor ise genel üretim giderleri içerisinde yer almalıdır.İşletme fazla çalismayi etkinsizliği dolayısıyla yapmış ise o zaman sonuç hesapları ile bağıntı kurulmalıdır.(ders notları)(Hacırüstemoğlu,1995:128)

Bu işlem 3 şekilde yapılabilir. Normal çalisma temposunda çalisirken alınan bir siparişi yetiştirmek üzere yapılan fazla mesai direkt işçilik giderleri olarak doğrudan doğruya yüklenmesi uygun olmaktadır.

Fazla mesai ödemelerinin muhasebeleştirilmesine ilişkin ikinci yaklaşım bunların genel üretim geliri hesabına kaydedilerek, o dönemde üretilen tüm mamullerin maliyetine yansıtılmasıdır. Bu yaklaşim çogunlukla fazla mesaiye neden olan sipariş ile fazla mesai arasında bir ilişki kurulmadığından söz konusu olur. Bu yaklaşima ilişkin şöyle bir örnek verilebilir. (Yükçü,1999:123)

ÖRNEK

Haftalık normal çalisma süresinin 40 saat (8 saat x 5 gün) olduğu bir işletmede beş işçi aynı üretim departmanında 1500 TL saat ücreti ile çalismaktadir. İşçiler kapasite yetersizliği nedeni ile bir hafta boyunca 10’ar saat fazla mesai yapmak zorunda kalmışlardır. Fazla mesai için %50 fazla mesai ücreti almışlardır. İşletmenin bir haftalık ücret giderleri ile ilgili muhasebe kayıtlarını şu şekilde yapabiliriz.

Normal mesai ücreti : 5 işçi x 40 saat x 1500 TL =300.000

Fazla mesai normal ücret : 5 işçi x 10 saat x 10 saat x 1500 TL = 75.000

375 000

Fazla mesai pirimi : 75 000 x %50

720 – Direkt İşçilik Giderleri 375 000 TL

730 – G.Ü.G.Hesabı 37 500 TL

381 – Gider Tahakkukları 412 500

6.3. Yıllık İzin, Tatil ve İkramiye Ödemelerinin Muhasebeleştirilmesi

Yıllık izin ücretleri ve ikramiyeler işçilere belirli zamanlarda ödendigi için işletmenin maliyetleri bu belirli zamanlarda artar. İşçiler izinlerini genellikle yaz aylarında kullanır ve ikramiyeler de dönem sonunda dağıtılır. Bu nedenle (yıllık) izin, tatil ikramiye ve benzer sosyal nitelikli ödemelerin yıllık olarak işletmelerce tahmin edilmesi gerekir. Böylece işletmelerce tahmin edilen yıllık tutarlar, 12 aya bölünmek suretiyle bu maliyetlerin her aya eşit biçimdi dağıtılması sağlanmış olur. Yıllık izin ücretleri ve toplu olarak ödenen ikramiyeler genel üretim gideri olarak tahmin edilir. (Üstün,1996:160)

Söz konusu giderler sadece ödemelerin yapıldığı aylarda üretilen mamullere yüklenirse bu dönemde üretilen mamullerin maliyeti diğer dönemlerde üretilen mamullerin maliyetine göre daha yüksek olarak oluşur. Doğal olarak bu da yöneticileri yanlış yönlendirebilir.

Bu nedenle bu giderlerin yıllık olarak bütçelenmesi ve ödemelerin 1/12 sinin mamul maliyetine yansıtılması daha doğru bir yaklaşim olacaktır.

Bu yapılırken de 373- Maliyet Gider karşilıkları hesabından yararlanılması uygun olacaktır.

Bir üretim işletmesinde çalışan işçilere toplu iş sözleşmesi hükümleri gereğince Nisan ve Ekim aylarında birer aylık ücret tutarında ikramiye ödenmektedir. 199x yılı için bütçelenmiş ikramiye toplamı 12 000 TL’dir. Nisan ayında 7000 TL Ekim ayında ise 7200 TL fiili olarak ikramiye ödenmistir.

Bütçelenen ikramiye tutarı olan 12000 TL’lik miktarının 1/12 si (12000/12=1000) kesin ikramiye tutarı belli oluncaya kadar her ay işçilik gideri olarak karşilık ayrılmak suretiyle gider kaydedilmelidir. İkramiye tutarı direk işçilik gideri niteliğinde olmayıp genel üretim gideri olarak kaydedilmesi daha doğru olacaktır. Bunun karşilığında 373-Maliyet Gideri Karşilığı Hesabı alacaklandırılmalıdır.

İkramiye tutarının ödendigi ay olan nisan ayına kadar her ay yapılması gereken kayıt şöyle olmalıdır.

730 – G.Ü.G. İkramiyeler 1.000

373 – Maliyet Gideri Karşılığı Hs. 1.000

Ocak ayı işçi ikramiyesi karşilığı

Nisan ayında ikramiye ödendiginde 7 000 TL’den 950 TL Sosyal sigortalar kurumu işçi payı, 1800 TL gelir vergisi, 330 TL damga vergisi kesilmiş, ayrıca 1200 TL Sosyal Sigortalar Kurumu işveren payı hesaplanmıştır. .(Yükçü,1999:124)

373 – Maliyet Gider Karşılığı 4 000

180 – Gelecek Aylara ait Gid. 3 000

730 – G.Ü.G 1 200

335 – Personele Borçlar 2 920

360 – Ödenecek Vergi ve Fonlar

360.00 – Gelir Vergisi 1 800

360.01 – Damga Vergisi 330

361 – Ödenecek Sosyal Güvenlik Kesintileri 2 150

361.00 – Ödenecek SSK İşçi Payı

361.01 – Ödenecek SSK İşveren Payı

6.4. Kıdem Tazminatının Muhasebeleştirilmesi

Kıdem tazminatının mamul maliyetine yansıtılmasında uygulanacak muhasebeleştirme işlemi de yıllık izin, tatil ve ikramiye ödemelerinde olduğu gibidir.

Muhasebe Sistemi Uygulama Tebliğine göre kıdem tazminatlarının karşilık ayrılmak suretiyle gider yazılması böylece kıdem tazminat türünün yıllara dağıtılması benimsenmiştir. İlk defa kıdem tazminatı ayrılmasında kıdem yükü ne tür işçilik ile ilgili ise o hesaplar örnegin 720. Direk İşçilik Gideri Hesabı, 730. Genel Üretim Giderleri Hesabı, 770. Genel Yönetim Gideri Hesabı gibi hesaplar borçlanır 472. Kıdem Tazminatı Karşilığı Hesabı alacaklanır. İzleyen dönemde kıdem tazminatı ödenecegi zaman birinci madde 472. Kıdem Tazminatı Karşilığı Hesabı borçlanır, 372. Kıdem Tazminatı Karşilığı Hesabı alacaklanır. İkinci Madde 372. Kıdem Tazminatı Karşilığı Hesabı borçlu 100. Kasa Hesabı alacaklı olur. Bu arada ödeme yapılmayan kısım var ise Kanunen Kabul Edilmeyen Gider Hesabına aktarılır.

Geçmiş döneme ait ilk kez kıdem tazminatı ayrılacağı zaman toplam tutar beş yıla bölünür ve yıllık yük bulunur. Bu yük 681.Önceki Dönem Gider ve Zarar Hesabına borç 472.Kıdem Tazminatı Karşilığı Hesabına alacak yazılır. (Hacırüstemoğlu,1995:129)

Öncelikle kıdem tazminatı yıllık olarak bütçelenir, bütçelenmiş kıdem tazminatının bir aya düşen payı her ay karşilık hesabı kullanılarak genel üretim giderleri hesabı aracılığı ile mamul maliyetine yansıtılır. Kıdem tazminatı ödemesi yapıldığında da karşilık hesabı borçlandırılarak kapatılır.

Kıdem Tazminatı Tutarı = Hizmet (Kıdem) Süresi x Son Günlük Brüt Ücret Tutarı x 30

Ancak yasalarda kıdem tazminatına bir üst sınır getirilmiştir. Buna göre, devlet memurları kanununa tabi en yüksek devlet memurlarına T.C. Emekli Sandığı Kanunu Hükümlerine göre, bir hizmet yılı için ödenecek en yüksek emeklilik ikramiyesini aşamayacağı esasını getirmiştir. Böylece kıdem tazminatının üst sınırı devlet memuru için öngörülen emeklilik ikramiyesine bağlanmış olmaktadır. ( Akdoğan, 2000: 285)

KIDEM TAZMİNATI TAVANININ HESAPLANMASI
1. En yüksek aylık gösterge x Genel katsayı = x
2. En yüksek ek gösterge x Genel katsayı = x
3. En yüksek kıdem aylığı göstergesi x Genel katsayı = x
4. %7′lik ilave (1.500+7.000′in %10′u) x Genel katsayı = x
5. Taban aylığı göstergesi x Taban aylığı katsayısı = x
+
6. TOPLAM (KIDEM TAZMİNATI TAVANI) x
Katsayı ve gösterge değişiminde kıdem tazminatı tavanı da değişmektedir.

ÖRNEK

Bir üretim işletmesinde 1998 yılı başinda o yıl işçilerin hak kazanacakları kıdem tazminatı tutarının 3.120 milyon TL olacağı tahmin edilmiştir. 1998 yılı sonunda Ali Yorgun adlı işçinin emekli olacağı ve yıl sonu itibari ile 850 000 000 TL kıdem tazminatı alacağı bildirilmiştir. Bu verilere göre 1998 yılı boyunca her ay yapılması gereken kayıt için aylık kıdem tazminatı karşilığının hesaplanması gerekmektedir. ( Yükçü, 1999: 127)

3.120.000.000 TL / 12 ay = 260.000.000 TL

730 – G.Ü.G 260.000.000 TL

472 – Kıdem Tazminatı Karşilığı 260.000.000 TL

Çalisan işçilerin üretim bölümünde olduğu kabul edildiğinde 730 No’lu hesaba yükleme yapılmıştır. Pazarlama elemanları için 760, araştırma geliştirme elemanları için 750, genel yönetim elemanları için 770 Genel Yönetim Gideri Hesabı kullanılması gerekmektedir.

Aylık olarak gider kaydedilen yukarıdaki tutarın kanunen kabul edilen bir gider olabilmesi için ödemenin yapılmış olması gerekmektedir. Ödeme yapıldığı için yukarıdaki tutarı nazım hesaplarda kanunen kabul edilmeyen gider olarak işlenmesi gerekmektedir.

900 – Kanunen Kabul Edilmeyen Gider 260.000.000

901 – Kanunen Kabul Edilmeyen Gider Karşılığı 260.000.000

6.5. Harekete Geçirme Maliyetinin Muhasebeleştirilmesi

Üretime başlamadan önce makine ve işgücünün üretime geçirilmesini planlamak amacıyla üretim yapılmaksızın yapılan işçilik giderleri harekete geçirme maliyeti olarak bilinmektedir.

Bu işçilik maliyetleri doğrudan doğruya o sipariş veya üretimle ilişkisi kurulabilirse Direkt İşçilik Maliyetlerine aksi takdirde G.Ü.G aracılığıyla ilgili dönemdeki üretilen tüm mamul maliyetine yansıtılabilir.

6.6. Sosyal Sigorta İşveren Hissesi Primlerinin

Muhasebeleştirilmesi

Bilindiği gibi Sosyal sigorta primleri hem işçiden hem de işverenden kesilmektedir. İşçiden kesilen bölüm brüt ücretin içerisinde yer aldığından direkt veya endirekt işçilik gideri olarak mamul maliyetine yansımaktadır. Ancak işverenden kesilen bölüm ise brüt ücretin dışında ayrıca hesaplanmaktadır. Bu işveren primleri genel üretim giderleri ile mamul maliyetine yansımaktadır. (Yükçü, 1999: 129)

6.7. Verimlilik Primlerinin Muhasebeleştirilmesi

Bilindiği gibi işçilik verimini artırabilmek için çesitli üretimi teşvik edici primlerin ödenmesi mümkündür. İster safha maliyet sistemi, isterse sipariş maliyet sistemi uygulanıyor olsun ödenen primlerle üretilen mamul arasında net bir ilişki kurulabiliyorsa, verimlilik primleri ödemeleri ilgili sipariş veya safha maliyetin yüklenmesi uygundur.

7. DİREKT İŞÇİLİK GİDERLERİNİN
MUHASEBELEŞTİRİLMESİ

7/A UYGULANMASINDA ŞÖYLE OLMALIDIR.

720.Direkt İşçilik Giderleri Hs.
-Üretim İşçilikleri
730.Genel Üretim Giderleri
-Boşa Geçen Zaman İşçiliği
-Fazla Çalışma ve Vardiya Primleri
-Yıllık İzin ve İkramiyeler
-Kıdem Tazminatları
-Sosyal Yardımlar
-SSK İşveren primi

335.Personele Borçlar Hs.
360.Ödenecek Vergi ve Fonlar
361.Ödenecek Sosyal Kesintiler Hs.
369.Ödenecek Diğer Yükümlülükler Hs.

ücret tahakkuku

151.Yarımamul-Üretim Hs.

721.Direkt İşçilik Yansıtma Hs.
731.Genel Üretim Gideri Yansıtma Hs.

YANSITMA HESAPLARI İLE YANSITMA

152.Mamuller Hs.

151.Yarımamul Üretim Hs.

mamul maliyetinin oluşması

721.Direkt İşçilik Yansıtma Hs.
731.Genel Üretim Gideri Yansıtma Hs.

720.Direkt İşçilik Giderleri Hs.
730.Genel Üretim Giderleri Hs.

yansıtma hesaplarının kapatılması (dönem sononda)

7/B UYGULANMASINDA İSE;

791.İşçi Ücret ve Giderleri Hs.

335.Personale Borçlar Hs.
360.Ödenecek Vergi ve Güvenlik Kesintileri Hs.
361.Ödenecek Sosyal Güvenlik Kesintileri Hs.
369.Ödenecek Diğer Yükümlülükler Hs.

ücret tahakkuku

799.Üretim Maliyeti Hs.

798.Gider Çeşitleri Yansıtma Hs.

yansıtma hesabı ile yansıtma

152.Mamuller Hs.
799.Üretim Maliyeti Hs.

mamul maliyetinin oluşması

798.Gider Çeşitleri Yansıtma Hs.

791.İşçi Ücret ve Giderleri Hs.

yansıtma hesabının kapatılması (dönem sonunda)

(Hacırüstemoğlu,1995:131)

Örnek

Pervaneli uçak düştü iki kişinin cesedi yok .Yargıcın yitiklik kararı verebilmesi için 3 koşul gereklidir.

1.      Alttaki 2 durumdan birinin olması gerekmektedir.

  • Kişi ölümü çok olası bir tehlikede bulunması gerekir.
  • Kişiden uzun zamandan beri haber alınamıyor olması gerekir.

1.                  Belli bir sürenin geçmiş olması gerekir. Ölüm tehlikesine dayanarak karar alacaksanız 1 yıl, kişiden haber kesilmişse 5 yıl geçmesi gerekir.

Yitiklik kararıyla birlikte bütün haklar mirasçılara geçer.Kişi gelirse ölmemiş olabilir diye mahkeme mirasçılardan teminat ister.Teminat ; yitiklik kararı ölüm tehlikesine dayanmışsa 5 yıl , haber alınmamasına bağlanmışsa 15 yıl olur.

Evlilik bakımından: Evliliği sürdürmek yada bitirmek sağ kalan eşe kalmıştır.

OLGU 1

A 35 YAŞINDA VE KISITLIDIR. A BİR MALINI SATAR.

a.                  A EYLEM YETENEĞİ BAKIMINDAN HANGİ GURUBA GİRER.

b.                  A’NIN YAPTIĞI İŞLEM GEÇERLİMİDİR NEDEN TARTIŞINIZ

c.                  Bu GEÇERSİZLİĞİN TÜRÜNÜ VE ÖZELLİKLERİ AÇIKLAYINIZ

d.                  A BAŞKALARINA VERDİĞİ ZARARDAN SORUMLU TUTULURMU

e.                  A NIN HAK YETENEĞİ VARMIDIR.

İpucu: Sınırlı yeteneksizce yapılan işlem askıda geçersizdir. Yasal temsilci yapılan işleme onay verir ya da vermez. Yasal temsilci yapılan işleme onay verirse Hicaz denir. Sınırlı yeteneksizler işlemlerini yasal temsilcileri ile yaparlar. İşlemden önce izin almak koşulu ile kendi işlemlerini yapabilirler. İzin alınmadan yapılan işlemler yasal temsilcinin onayına bağlıdır. Bu duruma askıda geçersizlik denir.

Askıda Geçersizliğin Sonuçları:

  • Sözleşme diğer tarafı bağladığı halde sınırlı yeteneksizi bağlamaz. Yasal temsilciyi baş vurulur.
  • Yasal temsilci onay verirse işlem başından itibaren geçerlidir. Yasal temsilci işlemin bir kısmına da onay verebilir. O halde onay verilen kısım geçerlidir. Yasal temsilci işleme onay vermezse işlem iptal edilir.
  • B belli bir süre ister. Bu süre zarfında yasal temsilci izin verirse işle4m geçerlilik kazanır. Yasal temsilci bu süre boyunca sessiz kalırsa işlem geçersiz sayılır.
  • A (sınırlı yeteneksizler) verdiği zarardan sorumludur.
  • A nın hak yeteneği sağ ve tam doğumla başlar

OLGU 2

16 YAŞINDAKİ A, BİSİKLETİ İLE GİDERKEN BİR OTOMOBİLE ÇARPAR. ARACIN SAHİBİ A NIN KAZAYA NEDEN OLDUĞUNU İLERİ SÜREREK 5 MİLYON ZARARIN ÖDENMESİNİ İSTER. YANINDA PARA OLMAYAN A 5 MİLYON LİRALIK BİR SENET İMZALAR.

a.                  A EYLEM YETENEĞİ BAKIMINF-DAN HANGİ GURUBA GİRER.

b.                  A OTOMOBİLE VERDİĞİ ZARARDAN SORUMLU TUTULABİLİRMİ

c.                  A NIN İMZALAIĞI SENET GEÇERLİMİDİR.

d.                  A NIN BABASININ ARAÇTA YALNIZ 3 MİLYON LİRALIK ZARAR VAR DEYİP ÖDEYECEĞİNİ SÖYLEMESİ BU SORUNUN ÇÖZÜMÜNÜ ETKİLERMİ

İpucu: A ergin değildir. Sezgin ise sınırlı yeteneksizdir. Sezgin değilse tam yeteneksizdir. Tam yeteneksiz ise kişi işlem geçersizdir. A (tam yeteneksiz ) verdiği zarardan sorumlu değildir. A sınırlı yeteneksizse verdiği zarardan sorumludur.

OLGU 3

A ARKADAŞI B YE TELEVİZYONUNU KULLANMAK İÇİN ÖDÜNÇ ALMIŞTIR.

a.                  A TELEVİZYONU C YE SATARSA C TELEVİZYONUN MÜLKİYETİNİ KAZANABİLİRMİ NEDEN NASIL

b.                  A B NİN TV SİNİ ÇALMIŞ OLSA İDİ VE DAHA SONRA C YE SATMIŞ OLSA İDİ YUKARDAKİ SORUNUN CEVABI DEĞİŞİRMİ İDİ NEDEN NASIL

c.                  C ÇALINTI TV Yİ İKİNCİ EL SATAN BİRYERDEN ALMIŞ OLSA İDİ İYİ İNYETİ KORUNURMUYDU NASIL

d.                  A 18 YAŞINDAN KÜÇÜK OLSA İDİ YANİ HUKUKİ İŞLEM YAPMA YETENEĞİ BULUNMASA İDİ C NİN İYİ NİYETİ KORUNURMUYDU

İpucu: C iyi niyetli ise malın sahibi olur. Fakat mal sahibinin rızası dışında alınmışsa mal C nin olamaz. A sınırlı yeteneksiz ise Yasal temsilci izin vermezse C nin iyi niyeti önem kazanmaz.

OLGU 4

GERÇEKTE A YA AİT OLAN BİR TAŞINMAZ MAL TAPUYA YANLIŞLIKLA B ADINA TESCİL EDİLMİŞTİR. B KAYDIN YANLIŞ OLDUĞUNU BİLMESİNE RAĞMEN TAŞINMAZ MALI C YE SATMIŞTIR.

a.                  İYİ NİYETİ KİM İSPATLAR

b.                  TAŞINMAZ MALIN GERÇEK DEĞERİ 6 MİLYAR İKEN C MALI B DEN 1,5 MİLYARA ALMIŞ İSE C NİN İYİ NİYETLİ OLDUĞU SÖYLENEBİLİRMİ

c.                  C MALIN MÜLKİYETİNİ KAZANABİLİRMİ KOŞULLARINI BELİRTEREK AÇIKLAYINIZ.

d.                  A ADINA KAYITLI BİR TAŞINMAZI B C YE SATMIŞ İSE C İYİ NİYET İDDİASINDA BULUNABİLİRMİ NEDEN

e.                  İYİ NİYET HANGİ ANDA ARANIR. 3 VE 4 NOLU SORUKARI DİKKATE ALARAK BU SORUYU YANITLAYINIZ.

İpucu: A malın sahibi olduğunu kanıtlamak zorundadır. A C nin iyi niyetli olup olmadığını ispatlar. 3 kişiler bunu ispatlamak zorunda değildir. 3. kişiler için iyi niyet karinası vardır. İspatlamak zorunluluğu yoktur. Aksini iddia eden ispatlar. C 6 milyarlık malı 1,5 milyara almıyorsa ve resmi sicile güvenerek malı satın almış ise C malın mülkiyetine sahip olur. İyi niyet tapudaki işlemde aranır.

OLGU 5

RUHSAL SORUNLARI OLAN 15 YAŞINDAKİ A MALINI B YE SATAR

a.                  A İLE B ARASINDAKİ İŞLEM GEÇERLİMİDİR. NEDEN NASIL

b.                  B SATIN ALDIĞI MALI C YE DEVREDERSE MAL GERİ ALINABİLİRMİ . NEDEN KOŞULLARINI YAZARAK AÇIKLAYINIZ.

İpucu: A sezgin ise sınırlı yeteneksiz. Sezgin değilse tam yeteneksizdir. A tam yeteneksiz ise A ile B arasındaki işlem kesin geçersizdir. Mal C den geri alınır. A sınırlı yeteneksiz ise yasal temsilciden onay alınırsa B malın sahibi olur.

OLGU 6

82 YAŞINDAKİ A BASINDAN KALAN ÇOK DEĞERLİ BİR MALI DÜŞÜK BİR FİYATLA B YE SATAR. A NIN OĞLU A NIN YAŞLILIĞI NEDENİ İLE BUNADIĞINI İLERİ SÜREREK İŞLEMİN İPTALİ İÇİN DAVA AÇAR.

a.                  A NIN HAK YETENEĞİ VARMIDIR. NEDEN AÇIKLAYINIZ

b.                  A EYLEM YETENEĞİ BAKIMINDAN HANGİ GURUBA GİRER. NEDEN

c.                  A İEL B ARASINDAKİ İŞLEM GEÇERLİMİDİR.

d.                  B SATIN ALDIĞI MALI C YE DEVREDERSE MALIN SAHİBİ KİMDİR. NEDEN KOŞULLARINI YAZARAK YANITLAYINIZ.

OLGU 7

SARHOŞ A MALINI B YE SATAR.

a.                  A NIN EYLEM YETENEĞİ VARMIDIR. NEDEN

b.                  A İLE B ARASINDAKİ İŞLEM GEÇERLİMİDİR. NEDEN AÇIKLAYINIZ

c.                  A VERDİĞİ ZARARDAN SORUMLU TUTULABİLİRMİ. A SORUMLULUKTAN NASIL KURTULUR. AÇIKLAYINIZ.

İpucu: a sezgin olmadığı için tam yeteneksizdir. Aile B arasındaki işlem A tam yeteneksiz olduğu için geçerli değildir. Sarhoşların haksız eylem yeteneği tamdır. Verdiği zarardan sorumludur. Ancak sarhoş olasında kusuru yoksa verdiği zarardan sorumlu değildir .

ÖZET

1.                  Sınırlı yeteneksiz adına yasal temsilci işlem yapar. İşlemden önce yasal temsilci işlem için onay verirse sınırlı yeteneksiz işlemi bizzat kendisi yapabilir.

2.                  Tam yeteneksiz (sezgin olmayan kişiler) kişilerin yaptığı bütün işlemler geçersizdir. Haksız eylem yetenekleri yoktur.

3.                  Kesin geçersizlik tam yeteneksizlerim yaptıkları işlemler meydana gelir. Sınırlı yeteneksizlerin yaptığı işlemlerde onay gelmez ise kesin geçersizlik söz konusudur.

İŞ HUKUĞUNUN NİTELİĞİ

Çalışanlar niteliği itibariyle “bağımlı çalışanlar” ve “bağımsız çalışanlar” olarak ikiye ayrılır. İş hukuku bağımlı çalışanlardan sadece işçiyi ele alır ve işverenle olan ilişkisini düzenler. Bağımlı çalışanlar grubunda yer alan memurlar idare hukukunun 657 sayılı devlet memurları kanununun kapsamına girer. İş hukuku kapsam olarak “bireysel hukuku “ve “toplu iş hukuku” olarak ikiye ayrılır.

BİREYSEL İŞ HUKUKU: İşverenle olan ilişkilerinde işçiyi teker teker ele alır ve iş sözleşmesinin konusunu oluşturan hak ve borçları düzenler. Örnek: Ücret ,çalışma koşulları

TOPLU İŞ HUKUKU:İşçiler ve işverenin hukuki ilişkilerinin toplu düzeyde ele alındığı iş hukuku dalıdır. Bu anlamda işçi işveren sendikaları ile bunların yaptıkları toplu iş sözleşmeleri,toplu iş uyuşmazlıklarının barışçı olan veya olmayan yollardan çözümü toplu iş hukukunun konusuna girer.

İŞ HUKUĞUNUN ÖZELLİKLERİ

İşçiyi koruma ve toplumsal dengeyi koruma özellikleri vardır. İktisadi açıdan bağımlı olan işçi,sermaye sahibi iş verenden iktisadi açıdan güçsüzdür. Buna ek olarak işçi geniş ölçüde iş verenin talimatlarına bağlı olup iş verene karşı bir bağlılık içerisindedir. Bu iktisadi ve kişisel bağımlılık nedeni ile işçinin özerk olarak korunması gerekmektedir.

TOPLUMSAL DENGEYİ KORUMA

İş hukuku işçiyi korumanın yanında iş vereni de koruma özelliğine sahiptir. İş hukuku işçi ve iş veren kesimlerinin birbirlerini yok etmelerini önlemek ve giderek kendi aralarında ve toplum içerisinde bir denge kurmak amacını güder. Bunu işçilerin sosyal haklarını ücretini ve çalışma koşullarını,iş verenin de yönetim haklarını düzenleyerek sağlar.

İŞ HUKUĞUNUN TEMEL KAVRAMLARI

1.       İŞÇİ:İş kanununa göre hizmet akdine dayanarak herhangi bir işte ücret karşılığında çalışan kişiye “işçi” denir.

İŞÇİ TANIMININ UNSURLARI

1.       İşin yapılması:İşçi iş verene iş yapmakla yükümlü gerçek kişidir. Bu işin bedenen veya fikren yapılması önemli değidir.

2.       İşin hizmet akdine dayanması: Bu  her şeyden önce serbest irade ile kabul edilmiş hukuki bir borç ilişkisinin olmasını gerektirir. Örneğin;ceza evindeki yaptırılan iş serbest irade ile  olmadığı için işçi sayılmazlar. İş veren özel kesimde olabildiği gibi kamu kesiminde de olabilir. Ayrıca söz konusu iş ilişkisinin hukukken geçerli bir iş ilişkisi olması gerekir. Hukuka ve ahlaka aykırı bir iş ilişkisi geçerli bir hukuki iş ilişkisi değildir. Örneği;uyuşturucu satıcılığı

3.       İşin ücret karşılığı görülmesi:Ücretin hizmet akdinde kararlaştırılmamış olması hizmet akdinin ücretsiz olduğu sonucunu doğurmaz. Kişinin fiilen çalışıyor olması sözleşmenin varlığını ortaya koyar.

ÇIRAK KAVRAMI: Bir işte çalışma karşılığında bir meslek veya sanatın öğrenen kişidir. Çıraklık esas itibariyle çıraklık sözleşmesine dayanır. Çıraklığın asıl amacı çırağa bir mesleğin öğretilmesidir. İş sözleşmesinde tarafların temel borçlarını işçinin iş görme borcu iş verenin de işçiye ücret ödeme borcu oluştururken çıraklık sözleşmesinde bu borçlar ustanın çırağı mesleki yönden geliştirmesi çırağında ustanın işinde çalışması biçiminde görülür. İş kanunu açısından çıraklar öğrenci statüsünde olup iş yerinde çalışan işçi sayısına katılmazlar . çıraklara toplu iş sözleşmesi ve sendika yasası da uygulanmaz. Çırağa ödenecek ücret ise iş kanunu uyarınca saptanan asgari ücretin en az  0’u kadardır. Hizmet akdinin yazılı olması şart değilken çıraklık en önemli özelliktir.

STAJYER KAVRAMI

Stajyer bilgisini geliştirmek üzere işyerinde işverene bağlı ve ücretsiz çalışan kişidir. Stajın özelliği iş verenin ücret ödememe borcunda görülür. Bunun yanında iş veren stajyerin gerekli bilgi ve birikimi almasına yardımcı olmak zorundadır. Stajyerde iş verene bağlı olarak çalışır ancak bu ilişkiyi iş ilişkisi olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bunun gibi çıraklık ilişkisi de stajyerlik ilişkisinden farklıdır. Stajyerin var olan mesleki bilgisini iş yerinde geliştirmesi onu çıraktan ayıran en önemli özelliğidir.

İŞ VEREN KAVRAMI

İş kanununa göre bir hizmet akdine dayanarak herhangi işte ücret karşılığı işçi çalıştıran tüzel veya ger çel kişiye iş veren denir. Yani iş veren gerçek kişi olabileceği gibi şirket dernek ,vakıf,kooperatif,sendika gibi özel veya kamu hukuku tüzel kişisi de olabilir.

İŞ VEREN KAVRAMININ UNSURLARI

1.       İŞÇİ ÇALIŞTIRMA : İş veren sayılmada en önemli unsur işçi çalıştırma durumu iş hukukunda iş veren işçi çalıştırılması nedeniyle belirli bir öneme sahiptir. İşçi çalıştırmayan kişilerin iktisadi faaliyetleri iş hukuku açısından önem taşımaz.

2.       HİZMET ÇALIŞTIRMA: İşçinin iş verenin buyruğuna uygun olarak iş yapma borcu karşısında,iş verenin işçiden işi yapmasını isteme ve bunun için gerekli talimatı verme hakları bulunmaktadır.

ASIL İŞ VEREN ALT İŞ VEREN İLİŞKİSİ

Uygulamada bir iş veren diğer bir iş verenle sözleşme yaparak kendi işlerini diğer iş verenin iş yerinde veya eklentilerinde çalıştırmayı üstlenebilir. Özellikle yapı ve taşıma işlerinde bu yola oldukça çok gidilir. Örneğin;bir müteahhit inşa ettiği bir binanın pencere işlerini taşeron yani başka bir iş verene bırakabilir. Bu durumda iki iş veren bulunmaktadır. Bunlardan müteahhit asıl iş veren taşeron da alt iş verendir.

İş kanunu bu durumu şöyle açıklamaktadır;bir iş verenden belirli bir işin bir bölümünde veya eklentilerinde iş alan veya işçilerini münhasırın o iş yerinde ve eklentilerinde çalıştıran bir diğer iş verendir. İki iş verende birlikte sorumludur. Bu birlikte sorumluluğun amacı küçük sermaye sahibi taşeronların ücret ödemeyecek duruma düşmeleri karşısında bunların yanında çalışan işçilerin korunmasıdır.

İŞ VEREN VEKİLİ

İş kanununa göre iş yerinde iş veren adına hareket eden ve işin ve iş yerinin yönetiminde görev alan kimsedir. İş veren çoğunlukla yetkilerini tamamıyla kullanabilecek ve yükümlülüklerini yerine getirebilecek durumda değildir. Bu yüzden iş veren kendine ait yetki ve görevlerini yerine getirmesi için iş veren vekili olarak adlandırılan kişilere bırakır. İş veren vekili kendisine bırakılan yetki ve sorumluluk çerçevesinde iş veren adına hareket eder. İş veren vekili sıfatı işçilere tanınan hak ve yetkileri ortadan kaldırmaz. Temsil yetkisi yazılı olabileceği gibi iş yerinde yürütülen faaliyetlerden de anlaşılır.

İŞ YERİ KAVRAMI

İş kanununda işyeri işin yapıldığı yer olarak tanımlanır. Diğer yandan aynı yasa “işin niteliği ve yürütme bakımından iş yerine bağlı bulunan yerler ile dinlenme,çocuk emzirme,yemek,uyku,yıkanma,muayene ve bakım beden veya mesleki eğitim yerleri gibi eklentiler ve araçlarda iş yerinden sayılır.” Hükmüne yer verir. Buna göre iş yerine “işin yapıldığı yer olan asıl iş yeri ile iş yerine bağlı yerler ve eklentiler ile araçlardan oluşan ve iş verenin belirli bir teknik amacı sürekli olarak izlediği örgütlenmiş bütün şeklinde tanımlanır.

İŞ YERİNİN BELİRLENMESİ

Bu hüküm sadece sürekli işlerin (30 iş gününde) uygulandığı iş yerleri için söz konusudur. İş veren bildirimde iş yerinin unvanı ve adresini işçi sayısını çalışma konusunu kendisinin ve iş verenin adını,soyadını,adresini belirtir. İş yerinin bildirimi çalışma ve sosyal güvenlik bakanlığının ilgili bölge müdürlüklerine en geç 1 ay içinde yapılır.

İŞ SÖZLEŞMESİNİN TANIMI

Borçlar kanununa göre “hizmet akdi işçi,muayyen veya gayri muayyen bir zaman hizmet görmeyi ve iş sahibi dahil ona bir ücret vermeyi taahhüt “ (madde 313/1) biçiminde tanımlanır.

İŞ SÖZLEŞMESİNİN UNSURLARI

1.       İŞ (HİZMET): İş sözleşmesini konusu ister bedensel,ister  düşünsel nitelikte olsun bir işin görülmesidir.

2.       ÜCRET(KARŞILIK): iş sözleşmesinin varlığı için gerekli unsurlardan birisi de iş görme için karşılık ödemenin istenmesidir. Bu karşılık ücret şeklinde olabileceği gibi ücret + mal veya hizmet şeklinde yada sadece mal ve hizmet biçiminde yapılabilir.

3.       BAĞIMLILIK: Bağımlılık unsuru,iş sözleşmesinin konusu iş görmeye dayanan diğer sözleşme tiplerinden ayırt etmeye yarayan temel unsurdur. Nitekim işçinin çalışması diğer iş görme sürelerinden farklı olarak iş verene bağlı biçimde gerçekleşir. Bağımlılık ilişkisi açısından önemli olan işin iş verenin buyruk ve yönergelerine uygun bir biçimde ve onun denetimi altında görülmesidir.

İŞ SÖZLEŞMESİNİN TÜRLERİ

1.       SÜREKLİ VE SÜREKSİZ İŞ SÖZLEŞMESİ : Nitelikleri bakımından en çok 30 iş günü süren işler süreksiz iş 30 iş gününden fazla süren işler sürekli iş olarak kabul edilir. Bu hüküm uyarınca akdin sürekli ve süreksiz olması tarafların iradesine göre değil işin niteliğine göredir. Nitelik yönünden sürekli olan bir iş olan bir iş için 3 günlük bir akit yapılması halinde bile bu akdi sürekli hizmet akdi sayılacaktır. Çünkü işin sürekli olup olmadığını ayırmada esas alınacak süre işin fiilen devam ettiği süre değil devam etmesi gereken süredir. Bu nedenle birkaç ay sürecek bir işi işçileri 3 vardiya çalıştırarak 30 iş gününden daha az sürede bitirmesi halinde yapılan iş sürekli,buna karşılık 15 iş gününde bitirilecek bir işi 2 ayda bitirmesi halinde süreksiz iş söz konusudur.

2.       BELİRLİ VE BELİRSİZ İŞ SÖZLEŞMELERİ :İş sözleşmesinde herhangi bir süre kararlaştırılmamış olduğunda belirsiz süreli iş söz. Kararlaştırılmış olduğunda ise belirli iş sözleşmesi söz konusudur. İş sözleşmesinde süre belirli bir tarih olarak kararlaştırılacağı gibi gün,hafta,ay,yıl biçiminde  de olabilir. Burada akdin süresinin belirli olup olmadığı sürekli,süreksiz iş sözleşmesinde ise işin niteliği önem taşımaktadır.

3.       TAM VE KISMİ SÜRELİ İŞ SÖZ. :Hizmet akdinin haftalık ve günlük çalışma süresine uygun olarak tam süre çalışma esasına göre yapılabileceği gibi bu çalışma süresinin altında da yapılabilir. Haftanın belirli günleri olabileceği gibi günün belirli saatlerinde olabilir. Ücretin şekli ve miktarı taraflarca serbestçe kararlaştırılabilir. Ancak işçiye belirli bir süre için ödenecek ücret aynı süre için hesaplanacak asgari ücretin altına düşmeyecektir.

4.       DENEME SÜRELİ HİZMET AKDİ : Süreli bir hizmet akdi ile işe giren işçi işi,iş verene ve iş yerindeki çalışma koşullarını tanımak için iş verende işçinin o işi yapma konusunda yeterli olup olmadığını ve mesleki bilgisinin derecesini ölçmek amacıyla akde deneme süresi belirli olsun ya da olmasın sürekli hizmet akitleri için söz konusudur. Taraflar akde deneme süresi en çok 1 aydır. Bu süre en çok toplu iş sözleşmesine konulacak bir hükümle 3 aya kadar uzatılabilir.

5. TAKIM SÖZLEŞMESİ : Birçok işçinin meydana getirdiği bir takımı tem silen bunlardan biri ile iş veren arasında yazılı olarak yapılan akittir. Takım sözleşmesinde belirtilen işçilerden her birinin işe başlaması ile bu sözleşme o işçi ile iş veren arasında doğrudan yapılmış sayılır. Takım oluşturma işçilerden biri takım sözleşmesinin imzalanmasından sonra işe başlayacağından takım kılavuzu iş verene karşı sorumlu olur. iş veren takımı oluşturan her işçinin ücretini bizzat kendisine ödemekle yükümlüdür.

1974 KIBRIS ÇIKARTMASI VE HABER ANALİZİ

Kıbrıs’ta 308 yıllık Türk döneminde farklı toplumlara ait insanlar arasında ırk,dil ve din ayrımı nedeniyle kavga ve çatışma çıktığı görülmüş ve duyulmuş bir olay değildir.İngilizler ada yönetimini devraldıkları tarihten kısa bir süre sonra olaylar çıkmaya başlamıştır.

Yunanlıların en büyük hayali Enosis’ti.Yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a katılması ve bütün adayı yunanlaştırmak amacını güdüyordu.1931 yılında Enosis’in ilk başlama hareketi olarak isyan çıkıyor.1947 yılında Başpiskoposluk seçimleri oluyor.Leonidis seçiliyor ama iki ay sonra tifüsten ölüyor.Onun yerine de Girne Başpiskoposu Miri Antheus seçimi kazanıyor.Makaryos adıyla Başpiskopos oluyor ve olaylar bundan sonra şiddetlenmeye başlıyor.

15 Temmuz 1974’te Yunanlı subayların yönetimindeki RMMO ve EOKA-B Makaryos’a karşı bir darbe gerçekleştirirler.Darbecilerin amacı Enosis’i ilan etmek ve buna karşı çıkacak Türkleri yok etmektir.Bu amaçla cumhurbaşkanlığına Sampson gibi eli kanlı birini getirirler.Makaryos’a göre bu darbe Yunanistan tarafından planlanmış çünkü o sırada mutlak güç kendisiymiş.

Yunan cuntası tek yanlı olarak statükoyu değiştirmişti.Makaryos’un yerine Sampson’u getirmişlerdi.Üçlü antlaşmaya göre statüko değişince taraflardan biri müdahale edebiliyordu.

Zaten Yunan darbesi üzerine ada Enosis’in eşiğine gelmişti ve adada yaşayan Türk halkı için çok ciddi bir tehlike oluşmuştu.Bütün bu gelişmelerin üzerine Türkiye, 1960 Garanti Antlaşmasının verdiği yetkilere dayanarak ve Garantör devlet olarak adaya müdahale eder.

Sonuç olarak yıllardır Kıbrıslı Türklere Rumlar tarafından yapılan soykırımını önlemek amacıyla ve adada yaşayan Türklerin çektiği acılara son vermek amacıyla Türkiye,1964 yılında gerçekleştiremediği harekatı, 10 yıl gecikme ile 1974 yılında gerçekleştirmiştir.

İÇİNDEKİLER

1. KALİTE ÇEMBERLERİNDE BEYİN FIRTINASININ YERİ VE ROLÜ

2. BEYİN FIRTINASI NEDİR ?

3. BEYİN FIRTINASI İÇİN YOL GÖSTERİCİ DÖRT UNSUR

3.1 DEĞERLENDİRMENİN SONRAYA BIRAKILMASI

3.2 SERBEST BİR ORTAM

3.3 MİKTAR

3.4 ÇAPRAZLAMA – GELİŞTİRME

4. BEYİN FIRTINASININ KADEMELERİ

4.1 SORUNUN TANIMLANMASI VE TARTIŞILMASI

4.2 SORUNUN YENİDEN TANIMLANMASI

4.3 YENİDEN TANIMLAMALARDAN BİRİNİN TEMEL ALINMASI

4.4 ISINMA TURU

4.5 BEYİN FIRTINASI

4.6 EN KALA GELMEYECEK FİKİR

5. BAŞARILI BEYİN FIRTINASI

5.1 ÇALIŞMA GRUBUNUN OLUŞTURULMASI

5.2 GRUP YÖNETİCİSİNİN ÖZELLİKLERİ

5.3 ÖNEMLİ NOKTALAR

5.4 BEYİN FIRTINASI SEANSLARINDA YAPILMASI GEREKENLER

5.5 BEYİN FIRTINASI SEANSLARINDA YAPILMAMASI GEREKENLER

5.6 PERSPEKTiF

6. KAYNAKLAR

1. KALİTE KONTROL ÇEMBERLERİNDE BEYİN FIRTINASININ YERİ VE ROLÜ

Günümüzün üretim dünyasında iki gerçek ortaya çıkmıştır . Birinci gerçek yüksek verimlilik ile düşük maliyette üretim yapılması , diğeri ise kaliteli üretimdir . Bunların gerçekleştirilmesi ise ; sadece belirli birimlerin sorumluluğu ve görevi olmayıp , tüm personelin görev sorumluluğudur . Bu iki unsuru birleştiren firmalar , kuruluşlar ayakta kalmayı başarabilmekte , diğerleri ise yok olmaya mahkum olmaktadır . Bu olgu ; 19. yüzyılın sonlarında başlamış ve bu güne kadar gelişme göstermiştir . Bu süreçte , kalite yönetimi ile organizasyon ve yönetim kavramları ayrı ayrı gelişme göstermiştir . Ancak günümüz rekabetçi ortamında her iki disiplinin ortak olarak bir firma yönetiminde kullanılması gerektiği ortaya çıkmıştır . Bu iki disiplin “TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ “ adı altında toplanmış ve ilk olarak Japonya ‘ da başarı ile uygulanmıştır .

Toplam Kalite Yönetiminin ana dişlisi “ KALİTE ÇEMBERLERİDİR “ dir . 1962 yılında Japonya da ortaya çıkan kalite çemberleri akımına , Kalite Geliştirme Grubu da denir . Basit anlamda Kalite Çemberleri ; kendi alanlarında kalite ve diğer gerçek veya potansiyel iş sorunlarını saptamak , analiz etmek , çözmek ve yönetime önerilerde bulunmak amacıyla düzenli aralıklarla , gönüllü olarak bir araya gelen insan grubudur . Çalışanların katılımı kavramı , bir işyerinde çalışan insanların işin uzmanı olduklarını kabul etmektir .

İşte kalite çemberleri tarafından kullanılan en önemli problem çözme tekniği “ BEYİN FIRTINASI “ dır . Beyin fırtınası döneminde kalite çemberi üyeleri problem üzerinde yoğun bir düşünme amacına yönelik hareket ederler . Beyin Fırtınası bazı konularda çember üyelerinin işine yarar . Bunlar :

a) Herşeyden önce istekli çalışma grubu ( çember ) çeşitli konular hakkında bir

liste elde eder ,

b) Grup bir sorunun incelenmesi evresinde yeni düşünceler ortaya çıkarmak için ;

§ Olayları araştırma

§ Nedenleri araştırma

§ Çözümleri araştırma

§ Ortaya konan araçların araştırılması fırsatını bulur ,

c) Çeşitli fikir ve bilgilerin elde olmaması halinde kalite kontrol çemberlerini devreye sokmak mümkün olur . Bunu şöyle açıklayabiliriz . Bir konu hakkında fikir üretmek ve belli bir liste elde etmek için kalite çemberi yeni toplantılarla beyin fırtınasında bulunabilir .

Bu teknik , grup üyelerinden yararlanarak çok sayıda yeni düşünceleri formüle etmeye veya yeri bir konu üzerinde çeşitli düşüceler oluşturmaya yol açar . Beyin fırtınası etkinliği büyük bir araçtır . Düşünceleri ortaya koyma evresinde saklı kalmış bilgi ve düşünceler açığa çıkar . Yaratıcı kapasitenin ortaya çıkmasında bu yöntemin önemli bir üstünlüğü vardır . Yapılan uygulamalarda beyin fırtınasının özelliği 5 veya 9 kişilik bir grup için en yüksek verimi sağladığı görülmüştür . Ancak bu verimi sağlamada grup liderinin kapasiteside önemli yer tutmaktadır . Beyin fırtınası toplantısından elde edilmek istenen amaçlar şöyle sıralanabilir:

d) İncelenen sorunlarla ilgili mümkün olan nedenler , düşünülen çözümler ve

fikirler üretmek ,

e) Grubun yaratıcı potansiyeli ile birlikte bulgular elde etmek ,

f) Bireylerin herbirinin anlatımlarını uygun hale getirmek ,

g) Bir fikirler stoku hazırlamak ,

h) Grubun düşüncelerinden hareketle onun yararları doğrultusunda teşhiste

bulunmak ,

Şeklinde sıralanabilir .

2. BEYİN FIRTINASI NEDİR ?

Beyin fırtınası ingilizce “ Brainstorming “ , fransızca “ rémue-méninge “ veya “ déballage d’idées “ kelimelerinden oluşur . Beyin fırtınasının hemen hemen birbirinin aynı olan birçok tarifi vardır . Bunların birkaçı şöyledir :

§ Beyin fırtınası daha çok düşünce yaratmak için belli sayıda bireyden oluşan bir grubun yaratıcı kapasitesinden yararlanmayı amaçlar . Grup üyelerinden herbirinin düşüncesi yaratıcı grubu oluşturur .

§ Daha çok düşünce yaratmak için belli sayıda bireyden oluşan bir grubun yaratıcı kapasitelerinden yararlanmaktır .

§ Beyin fırtınası , bir grubun uğraştığı konularla ilgili olarak , birçok fikrin ortaya çıkmasının sağlandığı bir düşünce seansıdır .

§ Beyin fırtınası belirli bir sorunun çözülebilmesi için bir grup üyenin liderleri nezaretine bir teknik uygulayarak fikir üretmeleridir . En basit açıklamasıyla ; fikir üretimini teşvik etmektir diyebiliriz .

§ Beyin fırtınası , herhangi bir konuda fikir , kanıt veya çözüm önerileri toplamak amacıyla gerçekleştirilen , yaratıcılığı teşvik eden , tüm takım üyelerinin katılımını cesaretlendiren , katılımcıların fikirlerinin değerlendirilmesi ve kritik edilmesi yerine yeni fikir üretimini amaçlayan bir araçtır .

Beyin fırtınasını , “ Çok sayıda fikri , bir grup insandan , kısa sürede elde etme tekniklerinden biri “ diye tanımladığımızda , bu tanımın özelikleri “ çok sayıdaki fikir “ , “ bir grup insan “ , “ kısa süre “ dir . Bunları açarsak , ilk olarak çok sayıdaki fikir denmiştir , iyi fikir denmemiştir . Seans sırasında oluşan fikirlerin hepsinin olması diye bişey söz konusu değildir . İyi yürütülen bir seans sonunda yüzlerce düşünce oluşacaktır ve bu fikirlerin hepsi hesaba katılır . Hatta en aptalca fikirler de hesaba katılır , bunlar kahkahalarla zemin hazırlayarak gerginliği azaltırlar . Derin sessizlik beyin fırtınası seansını kısa sürede başarısızlığa mahkum eder .

İkinci olarak tanımda bir grup insan özelliği vardı . Beyin fırtınası seansı için en uygun katılımcı sayısı oniki ile beş arasında olmalıdır .Bu sayıya yöneticide dahildir. Bu sınır içinde kalan bir grupta herkes katkıda bulunma olasılığı . Seansa katılanların sayısı yirmi kişiyi aşarsa , katılanların bir kısmı konuşma fırsatı bulamazlar . Beş veya altı kişiden daha az katılımcının oluşturduğu gruplarda herkes kendi söyleyeceğini söylemeden önce diğerlerinin fikirlerini belirtmelerini bekleme eğilimine girmektedir . Ayrıca küçük gruplarda rahat ve serbest bir atmosfer oluşturmak daha zordur .

Son olarak tanımda kısa sürede ifadesi gelir . Birçok yöneticinin belirli zamanlarda beyin fırtınası yapacak zamanı olmayabilir , bu yüzden kararları tek başına alırlar . Bu elbette doğrudur . Çözümü belli olaylar için grup oluşturmak gereksizdir .

3. BEYİN FIRTINASI İÇİN YOL GÖSTERİCİ DÖRT UNSUR

Beyin fırtınası seanslarının başarıya ulaşması , dört yolgösterici unsurun belirlenip kullanılmasına bağlıdır . Bu unsurlar şunlardır :

Değerlendirmenin sonraya bırakılması

Serbest bir ortam

Miktar

Çaprazlama – Geliştirme

3.1 DEĞRLENDİRMENİN SONRAYA BIRAKILMASI

Herkesin – seans yöneticisi de dahil – düşüncelerin değerlendirmesini yapmayı seansın bitiminden sonraki bir zamana bırakması gerektiği anlamına gelir . Seans sırasında katılımcı , ne kendi ne de başkasının fikri üzerine değerlendirme yapamaz . Grup yöneticisi bu gibi durumlara izin vermemelidir .

3.2 SERBEST BİR ORTAM

Katılımcıların kendilerine koydukları sınırları kaldırmaları ve akıllarına geldiği gibi konuşabilmeleri anlamına gelir . İyisiyle kötüsüyle , akla uygun olanıyla olmayanıyla , bütün fikirler hesaba katılır ve kaydedilir .

3.3 MİKTAR

Seans sırasında ortaya fikirlerin değerlendirilmesinin sonraya bırakılmasıyla kalite tartışması da ertelenmiştir . Katılımcılardan , niteliğine bakılmaksızın mümkün olduğu kadar çok sayıda düşünce ortaya koymaları istenir .

3.4 ÇAPRAZLAMA – GELİŞTİRME

Katılımcıların öteki katılımcılar tarafından ortaya atılan düşünceleri ele alıp geliştirebilmeleri anlamına gelir . Katılımcıların seans sırasında ortaya attığı fikirler dokunulmaz değildir . Bu fikirlerin sadece sahipleri tarafından geliştirilmemesidir . Başka birinin düşüncesi sizin aklınıza başka birşeyin gelmesini sağlıyorsa onu söyler , geliştirir ve ileri götürürsünüz .

Bu kurallar seans boyunca hep göz önünde bulundurulmalıdır . Seans yöneticisi bu dört temel ilkeyi gruptaki herkese anımsatabilmeli ve kurallara herkesin uymasına sağlayacak kadar özgüvenli bir tavır sergileyebilmelidir .

4. BEYİN FIRTINASININ KADEMELERİ

Beyin fırtınası seansının altı kademesi vardır :

§ Sorunun belirlenmesi ve tartışılması

§ Sorunun yeniden tanımlanması

§ Yeni tanımlardan birinin temel alınması

§ Isınma turu

§ Beyin fırtınası

§ En akla gelmeyecek düşünce

Bu kademelerin herbiri önemlidir ve bir kademe tamamlanmadan diğerine geçilmemesine dikkat edilmelidir . Bu özellikle de sorunun yeni tanımlarından birinin çıkış noktası olarak ele alınacağı üçüncü aşama için önemlidir . Bu aşamadan önce beyin fırtınasına geçilmesine olanak verilmemelidir .

4.1 SORUNUN TANIMLANMASI VE TARTIŞILMASI

Seansa katılan herkesin , sorunun ayrıntılarını bir ölçüye kadar bilmesi beklenir . Topluluk içindeki üyelerin o sorun hakkındaki bilgileri değişik düzeylerde olabilir . Bu aşamada sorunun tanımlanması ve tartışılması , konuya daha az hakim olanlara sorunun niteliği hakkında belli bir bilgi vermek için kullanılır . Bu bilginin minimum miktarda olması önemlidir . Zira derinlemesine bilgisi olmayan katılımcılardan beklenen , yalnızca sorunu anlayacak kadar teknik ayrıntı bilmeleri , fikir oluşturmalarına engelleyecek kadar ayrıntıya boğulmamalarıdır . Görüleceği gibi , beyin fırtınası seansı farklı disiplinlerden gelenlerin beraber çalışmasıyla oluşturulur . Katılımcılardan bazıları , doğrudan doğruya , sorunla teknik açıdan ilgilidirler . Farklı alanlardan gelen diğer katılımcılar ise bu aşamada bir tanıtım bilgisine gereksinim duyarlar .

Sorunun tanımlanmasına ve tartışılmasına ayrılan süre kısa tutulmalı ve on dakikayı aşmamalıdır . Bu aşamada analitik yaklaşımlı sorulardan ve çok fazla ayrıntıya girmekten kaçınılmalıdır . Sorun seansın düzenlenmesini isteyen kişi tarafından veya sorun hakkında bilgisi olan biri tarafından anlatılmalıdır . Çalışmanın yapılmasını isteyen kişi sorunu belli bir biçimde görmektedir ve soruna kendi gördüğü biçimiyle bir çözüm bulunmasını arzu eder . Soruna farklı yaklaşımlar , bir sonraki aşama olan “Sorunun Yeniden Tanımlanması “ aşamasında ele alınacaktır ve görüşlerin belirtilmesinin yeri o aşamadır .

4.2 SORUNUN YENİDEN TANIMLANMASI

Sorunun yeniden tanımlanması aşamasında katılımcılardan sorunun çevresinde dolaşmaları ve onu oluşturan parçaların her birine ayrı ayrı açılardan bakabilmeleri beklenir . Sorunun değişik yüzlerinden her birini yeniden tanımlamak ise “ Nasıl yapalım da …? “ sorusuyla başlar . Burada gözönünde tutmamız gereken nokta , bu aşamada sorunun çözümüyle ilgili düşüncelerin değil , sorunun yeniden yapılmış tanımlarının istendiğidir , problemin çözümlerinin sırası çalışmanın daha ileriki aşamalarında gelecektir . Bu amaca ulaşmayı garantilemek için , bu “ Nasıl yapalım da … ? “ diye başlayan soruların hepsi , yazıldığı biçimiyle tutarlı bir anlam taşımalıdır . Eğer bu şekilde formüle edilen soru , kitabi şekliyle bir anlam taşıyorsa , o cümle bir “ Yeniden tanımlama “ dır . Ama cümle böyle bir anlam taşımıyorsa , potansiyel bir çözüm olma ihtimali vardır . Yazılışa göre tutarlı bir anlam taşıyıp taşımama ölçüsü beyin fırtınası uygulamalarının en temel unsurlarından biridir . Sorunun yeniden yapılmış tanımlamaları ile muhtemel çözüm olabilecek birbirinden ayrı tutmak önemlidir . Çözümlerin aranmasına geçilmeden önce olabildiğince fazla yeniden tanımlama yapılmalıdır .

Bu kısmın bazı tehlikeleri vardır ; bazı yeniden tanımlamalar aynı zamanda birer çözümde olabilir . Yeniden tanımlamalar ile muhtemel çözümlerin birbirine dönüşme olasılığı vardır . Buradaki tehlike yeniden tanımlama süreci tam bitmeden beyin fırtınasının başlama olasılığıdır .

Sonra oluşan bütün yeniden tanımlamalar tespit edilir ve grup yöneticisi tarafından numaralandırılarak yazılır ve bunlar katılımcılara verilir . Bütün katılımcıların önerileri tükeninceye kadar , yeniden tanımlamaların yapılmasına devam edilmelidir . Bazı yeniden tanımlamalar başka tanımlamalarla çok benzer bir şekilde görünebilir . Bunlar mümkün olduğunca elenmelidir . Yeniden tanımlamalar mümkün olduğunca pozitif bir şekilde tanımlanmalıdır . Seans yöneticisi de çalışma grubunun bir üyesi olarak kendi yaptığı tanımlamaları da belirtmelidir . Yönetici bazı tanımlamaları önceden hazırlamış olabilir . Her ne kadar sorunun yeniden tanımlanması bir beyin fırtınası seansının yalnızca ikinci aşaması ise de , bu çalışma sorunu çözmekte kendi başına etkili bir yöntemdir .

4.3 YENİDEN TANIMLAMALARDAN BİRİNİN TEMEL ALINMASI

Yeni tanımlardan birinin temel alınması aşamasında bir önceki aşamada yapılan tanımlamalar kağıtlara yazılmış halde grup üyelerinin önündedir . Bundan sonra yapılması gereken grup üyeleri veya yönetici tarafından bu tanımlamalardan birinin veya ikisinin seçilmesidir . Bu seçim iki şekilde olabilir . Otokratik yöntemde seçim yönetici tarafından yapılır . Çalışmaya konu olan sorun grup başkanı tarafından çözülecek bir sorun ise otokratik çözüm daha uygun olur . Yeniden tanımlama için ikinci bir yöntem ise demokratik yöntemdir . Bu yöntemde grup üyelerinin tümünün katılımıyla bir yada iki fikir seçilir . Normal olarak bir tek yeniden tanımlama seçilir . Ama kimi durumlarda , yeni tanımlamalardan iki yada üç tanesi birbirine çok yakın ifadelerse , bunlar birleştirilerek tek bir yeniden tanımlamaymış gibi kabul edilebilir . Hangi yöntemle seçilirse seçilsin , seçilen yeniden tanımlama üzerindeki tartışma kısa tutulmalıdır . Bu aşamada grup üyelerinin fikirleri birbirinden ayrılmaya başlar .

Seçilen ilk yeniden tanımlama üzerinde fikir birliğine varıldığında , seans yöneticisi bunu “ Kaç ayrı biçimde …? “ diye başlayan bir cümle şeklinde bir kağıda yazar . Cümlenin bu şekilde kağıda dökülmesi önemlidir , çünkü bu ifadeyle katılımcılar yeniden tanımlamalar aşamasından çözümler araştırma aşamasına geçerler ve grup lideri katılımcılardan akıllarına akıllarına gelen ilk çözümleri söylemelerini ister . Serbest bir ortamda , çatallara ayrılan fikirler başgöstermeye başlar . Burada çözüm üretmeye başlamalarda olabilir . Seçilen yeniden tanımlama kaydedilip herkesin görebileceği bir yere konmalıdır . Bu olamazsa seansın ilerleyen aşamalarında hangi yeniden tanımlama üzerinde çalışıldığı unutulabilir , buda seansı böler ve oluşan yapıcı ortamın dağılmasına yol açar . Seçilen ilk yeniden tanımlamayla ilgili düşünceler tükenmeye başlarken , üzerinde çalışılmak üzere ikinci bir yeniden tanımlama ele alınır . Bütün yeniden tanımlamaların üzerinde çalışılması gerekli değildir . Bu ikinci yeniden tanımlama olduğunca birinciden farklı seçilmelidir . Bu ikinci tanımlama birinci gibi seçilir ve yazılarak kaydedilir .

4.4 ISINMA TURU

Bu aşamada beyin fırtınası seansının bir ısınma turu yapılması uygundur . Ama bu bir zorunluluk değildir . Isınma turlarının , katılımcıların serbest bir ortamın oluşmasına uyum gösterebilmeleri için önemi vardır ve gerektiğinde herhangi bir anda böyle bir uygulama yapılabilir . Isınma turları , üyelerin seansa katılımını yönlendirmek ve fikirlerin serbestçe yaratılabileceği bir ortamın sağlanması için uygundur .

Bir ısınma turu kısa süreli , beş dakikayı aşmayan ve bu sürede katılımcıların bazı nesneler için akıllarına gelen diğer kullanımları söyledikleri bir dönemdir . Burada önemli olan “ diğer kullanımlardır “ örneğin bir yemek masası için diğer kullanımlar . Burada önemli olan nesnenin ne olduğu değildir , ayrıca üzerinde çalışılan konuyla da ilgisinin olması gerekmez . Burada önemli olan katılımcıların , akla yakın olsa da olmasa da fikirler üretmeye başlamalarını sağlamak ve neşeli bir serbestlik ortamı oluşturmaktır . Bu ortam yakalanamamışsa , ikinci ısınma turu uygulanır ve sonra grup yöneticisi katılımcıları esas beyin fırtınası çalışmasına başlamak üzere başlangıçta seçilmiş olan yeniden tanımlanmış biçimiyle ana soruya yönlendirir .

4.5 BEYİN FIRTINASI

Beyin fırtınası seansının başlangıcında , grup yöneticisi kağıda yazılmış yeniden tanımlamaları okur ve katılımcılardan bunlarla ilgili düşüncelerin belirtilmesini ister . Bu çalışmada en fazla göz önünde tutulması gereken nokta , grup yöneticisinin de bizzat düşünce üretmesidir . Çalışma grubunun lideri de aktif olarak üretime katılması gereken bir üyedir . Bu uygulama , özellikle yöneticinin seansın gidişatında değişiklikler yapmak istediğinde grubu yönlendirecek şekilde düşünceler açıklamasına olanak verdiğinden , asla terkedilmemelidir .

Düşüncelerin ifadesi oldukça hızlı bir tempoyla yapılmalı ve grup lideri aynı hızla bu fikirleri kaydetmelidir . Bu kaydetme işlemi için bir sekreter kullanılmamalıdır. Her düşünce sırasıyla numaralanır ve büyük boyutlu kağıtlar üzerine kalın keçeli kalemle yazılır . Kağıtların arkaları kullanılmamalıdır . Sonra bu kağıtlar katılımcıların görebileceği bir şekilde asılmalıdır . Bu kağıtların devamlı göz önünde bulunması beyin fırtınasının önemli bir özelliğidir . Kalın keçeli kalemlerle doldurulan büyük kağıtlar , söylenen bütün fikirlerin sürekli göz önünde olmasını sağlar . Hızla artan sayıda fikrin odanın duvarlarında katılımcıların sürekli gözleri önünde olması katılımcılara yeni fikirler üretmek üzere şevk verecek görsel bir etki yaratır .

Beyin fırtınası seansında asla teyp kullanılmamalıdır . Çünkü , her şeyden önce , kaydedilen fikirler sürekli olarak görsel biçimde izlenebilir olmayacaktır . Ayrıca , çok az sayıda insan sesinin kaydedilmesine alışıktır ve insanların çoğu seslerini kaydeden bir teyp cihazının varlığını rahatsız edici bulur , bu da seansa katılanların dikkatlerini dağıtır . Bu şartlarda rahatlamaları ve serbest düşünce üretmeleri mümkün değildir . Ayrıca bu seans süresi kadarda dinleme süresi için zaman harcanacağı da malumdur . Öte yandan bu kayıt uygun olmayan kişilerin eline geçebilir . Normal bir fırtınasında olması gereken gürültüler , kahkahalar , espriler , şakalar dışarıdan bakan ve beyin fırtınası uygulaması hakkında bilgi sahibi olmayan birine ( bu bir yönetici olabilir ) saçma görünebilir . Bu nedenlerle seanslarda teyp kaydı yapılmamalıdır .

Beyin fırtınası seansının önemli özelliklerinden biri de kahkahalı ve gürültülü olmalarının gerekmesidir . Belirtilen fikirler dışında hiçbir sesin olmadığı sessiz bir seans , kısa sürede temposunu kaybedecek ve yaratıcılıktan uzaklaşacaktır . Gürültülü ve gülünen bir ortam , fikir oluşumuna katkıda bulunduğu için desteklenmelidir . Sessizliğe yönelen bir çalışmayı canlandırmak ve katılımcılar başka şeyle düşünürken konudan uzaklaşmalarına engel olmak için grup lideri ifade edilen yazarken onları yüksek sesle tekrarlayabilir , uçuk fikirlere yüksek sesle gülebilir . “ Başka fikirler de duyalım “ , “ Bu konuda siz ne dersiniz ? “ gibi cümlelerle katılımcılar teşvik edilebilir .

Belirtilen fikirleri kaydetmek , grup yöneticisinin yetkinleşmesi gereken bir iştir . Burada fikirlerin kaydedilmeden önce grup yöneticisinden geçmesi en uygun yöntemdir . Çünkü yönetici fikirleri kaydederken üzerinde değişiklikler , kısaltmalar ve ya da eklemeler yapabilir . Bu arada meydana gelen ifade değişiklikleri , yeni fikirlerin doğmasına olanak verebilir . Kaydı hızlandırmak için uygulanabilecek bir yöntemde , bir yerine iki kişinin fikirleri kaydetmesidir . Ancak bu belirgin bir hızlanma sağlamayacaktır , çünkü çalışma lideri katılımcıların belirttiği fikri kaydı tutanın yazabileceğinden daha hızlı şekilde değiştirerek tekrarlayabilir ya da başka bir düşünceyle bütünleştirebilir . Bu durumda yazıcıların liderin hızına yetişmeleri güç olacağından , konuşmaya sık sık ara vermek gerekir ki bu da sürat gerektiren bir çalışmanın yürütülmesi açısından kötüdür .

Fikirler genellikle katılımcılar tarafından önceden planlanmış bir biçimde oluştururlar , ancak bazı fikirler diğer katılımcılara örnek oluşturarak onların fikirlerini yönlendirebilir . Bu sakınılacak bir durum değildir ve düşünceleri belli bir konuşma sırasına göre kaydetmek için özel bir çaba sarfedilmemelidir . Katılımcılardan belli bir sıraya uygun olarak konuşmaları beklenmemelidir , çünkü böyle bir talep , bir grup üyesinin hazır olmadığı bir anda düşünce açıklamaya zorlanmasına neden olabilir . Katılımcıları güç duruma düşürmekten sakınılmalıdır . Güç duruma düşen katılımcıların şevki kırılır . Hiçbir zaman henüz konuşmamış bir grup üyesine dönüp ondan fikir beklediğinizi söylememelisiniz .

Çalışma seansı ilerledikçe fikir akışının hızında değişiklikler olacaktır . Başlangıçtaki hızlı akış bir süre sonra yavaşlayacaktır . Bu yavaşlamayı değiştirmenin ve fikir akışının tamamen durmasını engellemenin yolları vardır . Bunlardan biri “ Bir Dakikalık Sessizlik “ yöntemidir . Bu yöntemde seans lideri tam bir sessizlik ister ve katılımcıların onlara en yakın kağıttaki fikirleri okumalarını söyler . Tanınan bu süreden amaç , katılımcıların birbirlerinin düşüncelerine bakarak yeni fikirler üretmelerini sağlamaktır . Bir dakikalık sessizlikten sonra , grup lideri üzerinde çalışılmakta olan yeniden tanımlamayı tekrar eder ve fikir akışını yeniden başlatır . Bu uygulama yeniden birçok düşüncenin dile getirilmesine olanak verir . Daha çok düşünce elde etmek için başka bir yolda , daha önce ifade edilmiş bir fikri alıp katılımcılardan bu düşünce üzerinde değişiklikler yapmalararını istemektir . Burada amaçlanan , akla gelen her düşüncenin muhtemel bütün çeşitlemeleriyle tanımlanabilmesidir . Hiçbir fikir , başka bir düşüncenin içinde zaten ifade edilmiş olduğu için hesap dışında tutulmamalıdır . Bu düşünce ancak , eğer aynı düşünce daha önce aynı sözcükler kullanılarak ifade edilmişse tekrarlanmış kabul edilir . Başka bir çare de , geriye dönüp daha önce belirlenmiş olan yeniden tanımlanmış sorunlardan birini daha seçerek işe yeniden “ Kaç değişik yolla … ? “ diye başlamaktır . Burada da daha önce olduğu gibi düşünceler sıra numarası verilerek kaydedilmelidir . Beklenen verim elde edilemiyorsa ve neşeli ve serbest bir ortam sağlanamamışsa , katılımcıları şaşırtıp güldürecek şekilde seçilmiş bir tema üzerinde yeni bir ısınma turuna başvurulabilir .

4.6 EN AKLA GELMEYECEK FİKİR

Fikir gerçekten kesildiği anlaşıldığında , eğer grup üyelerinin yorgun oldukları da anlaşılıyorsa , seans en akla gelmeyecek fikir yönteminin uygulanmasıyla bitirilir . Bu yöntemde , seans boyunca ortaya atılmış en akla gelmeyecek , en garip düşünce ele alınarak , bu düşünceden yola çıkılıp yeni ve işe yarar fikirler oluşturmaya çalışılır. En akla gelmeyecek fikir genellikle güldürücü olduğundan , neşeli ve serbest bir ortam yeniden oluşur ve katılımcılar olumlu bir iş yapmış olmak hissiyle çalışmayı bitirirler . Bu etkiye ek olarak bu teknik ana seans esnasında hiç akla gelmemiş alan bazı gerçekten mükemmel fikirlerin ortaya çıkmasına da olanak sağlayabilir . Bu bölüme başlarken yönetici grup lideri üyelerden çalışma sırasında ortaya atılmış en akla aykırı fikirleri belirlemelerini ister . Bu aşamada , ilk ortaya atıldıklarında tebessümle karşılanmış pek çok fikrin o kadar da gülünecek şeyler olmadığı , aslında pekala işe yarar unsurlar içerdiği farkedilir . Bu fikir seçildiğinde grup lideri bunu kağıda yazar ve üyelerden bu fikirden iyi bir şeyler çıkıp çıkmayacağını araştırmalarını ister . Bu aşamada birçok fikir kaydedilebilir ancak hiç yeni düşünce çıkmadığı da olur . Zaman zaman da , akla en son gelecek düşünceden yola çıkılarak , son derece iyi fikirlere ulaşılır . Bu uygulama aynı zamanda gerilimin azalmasını sağlar .

Durum gerektiğinde , ikinci bir en akla gelmeyecek fikir turu düzenlenebilir . Bundan sonra grup lideri fikir oluşturma aşamasının belirttiğini belirtir ve değerlendirme çalışmalarına başlanır .

BAŞARILI BEYİN FIRTINASI

Bu bölümde , çalışma grubunu oluşturacak kişilerin belirlenmesinde hangi unsurlar belirlenmelidir ? , başarılı bir grup yöneticisinde olması gereken nitelikler nelerdir ? gibi soruların yanıtları aranmaktadır ve bazı önemli noktalarda belirtilmektedir .

5.1 ÇALIŞMA GRUBUNUN OLUŞTURULMASI

İdeal beyin fırtınası çalışmaları için katılımcı sayısı en fazla 12 en az ise 5 veya 6 kişidir . Katılımcı sayısının az olduğu gruplarda sorun ; üyeler ne kadar motive olurlarsa olsunlar ve ne kadar konuya hakim ve bilgili olunlar organizasyon içinden katılanların dışında , akla gelmeyecek fikirler üretebilecek dışarıdan gelen katılımcıların yokluğunun önemli bir eksik olduğuydu . Tabi ki grubun içinde sorunla çok yakından ilgili kurumun içinden gelen katılımcılarda bulunacaktır . Ama grupta mutlaka soruna tamamen yabancı fakat teknik yönden yakın kişilerin de bulunmasına önem verilmelidir . Bunlar organizasyonun değişik bölümlerinden olabileceği gibi organizasyon dışından da bir iki kişi katılmalıdır . Örneğin üretimle ilgili bir sorun üzerinde çalışıyorsak grup içinde satış bölümünden , idari kadrodan , muhasebeden , üretim hattında çalışan çeşitli insanlar yer alabilir . Bunların sorunla doğrudan igili olmaları gerekmez . Katılımcılar arasında geniş bir bilgi birikimi yelpazesinin oluşturulabilmesi ve deneyimin sağlayacağı derin görüşten yararlanabilmek için değişik hiyerarşi kademelerinden gelen kişilerle bir grup oluşturulması gerektiği düşünülebilir . Buradaki sorun kademe farkı yüzünden insanlar çeşitli rahatsızlıklar yaşayabilirler . Bunları ortadan kaldırabilmek için seansa başlarken fikirlerin serbestçe ortaya konabileceği bir ortam hazırlanmalıdır .

Eğer mümkünse çalışma grubunda her iki cinsten ve gençlerden temsilciler bulunmalıdır . Erkeklerle kadınların sorunlara farklı bakış açıları vardır ve katılımcılar arasında bütün yaklaşımların temsilcilerinin bulunması arzu edilen bir şeydir . Gençlerinde bu toplantılara katılmaları özendirilmelidir . Buradaki esas amaç soruna farklı açılardan bakan farklı insanları bir araya getirip daha çok fikir elde etmektir .

Çalışma esnasında seansı dışarıdan kimsenin izlemesine izin verilmemelidir . Çalışmaya doğrudan katılmayan ancak gözlemci olarak orada bulunanlar , bu kişilerin neden orada olduğunu anlamayan katılımcıların davranışlarını sınırlamalarına neden olabilir . Ve kendileri de bu tarz bir çalışmanın kendi alışık oldukları analitik yaklaşımlı ve daha ciddi havalı toplantıların atmosferine kıyasla daha neşeli olan havasını kabullenmekte güçlük çekebilirler . Ayrıca akla yatkın bulmadıkları görüşlere müdahele edebilirler . Ancak bu insanlar gruba katılmaları şartıyla ortamda bulunmalarına izin verilir . Ama önce beyin fırtınası seansının işleyişi hakkında bilgi verilmelidir .

5.2 GRUP YÖNETİCİSİNİN ÖZELLİKLERİ

Daha öncede belirtildiği gibi lider de grubun bir üyesidir ve düşünce üretimine katılmaya hazır olmalıdır . Çalışmanın altı kademesinin de uygulanması , fikirlerin kağıda aktarılması , dört kılavuz unsurun göz önünde tutulmasının sağlanması hep onun sorumluluğundadır . Liderin bütün bunları yapabilmesi için daha önceden beyin fırtınası seanslarına katılmış ve çalışmanın nasıl yürütüleceğini iyi kavramış olması gerekir . Ayrıca bu uygulama için şevk duyması ve bu duyguyu diğerleriyle paylaşması ve iyi bir mizah anlayışına sahip olması gerekir . Keçe uçlu kalemlerle hızlı ve okunaklı yazması , imlasının düzgün olması ve sayıları takip edebilmesi de gerekir , ayrıca meslektaşlarının önünde gülünç duruma düşmekten de korkmamalıdır .

Yönetici dört ana unsurun işaret ettiği yönlerden sapılmasına engel olmalı ve özelliklede “ Değerlendirmenin Ertelenmesi “ ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalınmasını sağlamalıdır . Özelliklede lider katılımcılardan hiyerarşik açıdan alttaysa sorun çıkabilir. Onlara beyin fırtınası ilkelerini iyi bir biçimde anlatabilme kabiliyetine sahip olmalıdır lider . Ancak , genç lider kuralları uygulamakta zayıflık sergilerse , o zaman daha kıdemli elemanları da önerilen düşünceleri eleştirmeye başlarlar ve düşüncelerin serbestçe oluşmasına olanak veren atmosfer dağılır . Liderin çözülmesi istenen sorunla doğrudan karşılaşmış olması gerekmez . Bazı yönlerden duruma dışarıdan bakabilmenin faydaları vardır . Ancak her seanstan önce bilgilendirme çalışması yapılmalıdır . Bu çalışmada sorunun çözülmesini isteyen kişiyle ayrıntılı bir görüşme yapılarak sorun tanımlanmalıdır .

5.3 ÖNEMLİ NOKTALAR

Beyin fırtınası seansının başarılı olup olmadığı , iki ayrı yoldan belirlenebilir. İlk yol , üretilen düşünce miktarına bakmaktır . Gerçi bunların içinde birçoğu sonradan işe yaramaz ya da konuyla ilgisiz ve aptalca görünebilir , ama bu değerlendirmede esas olan şey , niteliklerine bakılmaksızın ortaya konan yeniden tanımlamaların ve çözüm önerilerinin toplam sayısıdır . İkinci yol ise daha derinlere ulaşan ve son tahlilde gerçek bir sınama olan şu sorudur : “ Bu düşüncelerden kaç tanesi hakikatten işe yaradı ? “ Bütün sorun çözme tekniklerinin varmak istediği hedef budur ve başarının göstergesi de uygulama alanı bulabilen fikirlerin sayısıdır , düşüncelerin hangi yöntemle oluşturuldukları değil . Gerçekten ve çok haklı olarak bir sorunu çözümlemenin verdiği başarı coşkunluğu içinde , o çözüme nasıl bir mekanizma ile ulaşıldığı pekala unutulabilir . İşte o yüzden , genellikle başarı ölçütü olarak ikinci yöntem değil de ilk yol , yani oluşturulan düşüncelerin toplam sayısı esas alınır .

Beyin fırtınası uygulamalarında üzerinde durulması gereken önemli noktaları sıralarsak bunlar şöyle oluşur ;

§ Çalışmanın altı kademesini birbirinden ayrı tutmak .

§ Sorunları usulüne uygun şekilde yeniden tanımlamak .

§ Dört temel ilkeyi hep göz önünde tutmak .

§ Kuruluş içinde ve kuruluş dışında katılımcıların oluşturduğu yaklaşık 12 kişilik bir çalışma grubu oluşturmak .

§ Yeniden tanımlamaları ve üretilen fikirleri kağıtlara yazıp odanın duvarlarına asarak hep göz önünde tutmak .

§ Kahkahalı ve gürültülü bir ortam oluşturmak .

§ Bu konuda istekli birinin çalışma grubuna önderlik etmesini sağlamak .

§ Tekrarlamalarla karşılaşıldığında bir dakikalık sessizlik tekniğini kullanıp kullanmamaya karar vermek .

§ Seansı en akla gelmeyen düşünce tekniği kullanarak neşeli yoldan bitirmek .

Bunlardan başka ince ayrıntılarda dikkate alınmalıdır . Bunlar ;

§ Çalışmanın yapılacağı mekan kimsenin sizi rahatsız edemeyeceği ve telefon bağlanamayacak bir büro olmalıdır .

§ Katılımcıların tek lüksü rahat iskemleler olmalıdır . Ayrı masaya gerek yoktur , çünkü kayıtlar gurup lideri tarafından tutulacaktır .

§ Çalışma sırasında gerilim azaltıcı ve rahatlatıcı olarak alkollü içecekler kullanılabilir .

§ Başkalarının fikir açıklamasına fırsat vermeyen grup üyelerinin varlığında grup lideri nazik bir şekilde müdahale edebilmelidir .

§ Grup üyeleri birbirlerini görebilmeleri için U şeklinde oturmalıdırlar . Asılan kağıtlarda U ‘ nun açık ucunda olmalıdır .

§ Amaç koyma açısından fikirlere numara vermek işe yarayabilir . Aynı zamanda bu tekrarlanan fikirlerin saptanmasında zamandan tasarruf etmektir .

§ Çalışma seansının kesin bir bitiş saati olmamalıdır . Bitiş , fikirlerin tükendiği ve düşünce akışının tekrar sağlanması için gerekli çabaların harcandığı fakat bunun da sonucu değiştiremeyeceği görüldüğünde olmalıdır .

5.4 BEYİN FIRTINASI SEANSLARINDA YAPILMASI GEREKENLER

§ Gürültülü bir seans oluşturmaya çalışın

§ Kahkaha seslerinin duyulmasına izin verin

§ Akla yakın olmayan ve “ uçuk “ fikirlerin ifade edilmesine izin verin .

§ Ortaya atılan fikirleri büyük kağıtlara yazın .

§ Değerlendirmenin zamanı gelince başlamasını sağlayın

§ Eğer seansı siz yönetiyorsanız , sizin yapacağınız değerlendirmenin de zamanını beklemesi gerektiğini unutmayın .

§ Düşüncelerin değişik biçimlerde ifade edilmesine izin verin .

§ Tekrarlamaları belirleyin ; bir düşüncenin ikinci ifade edilmesinde farklılıklar olabilir .

§ Bu yöntemle yeni tanışanlara önlerindeki engelleri anlatın .

§ Çalışmaya katılan , yaş ve konum bakımından kıdemli grup elemanlarına önceden hazırlayıcı brifing verin .

§ Ortaya konan bütün düşünceleri sırasıyla numaralandırın .

§ Çalışmayı hep akla en gelmeyecek düşünceyle bitirin .

§ Sorunun ilk seçilen yeniden tanımlanması artık fikir üretimine yardımcı olmamaya başladığında , mutlaka ikinci bir yeniden tanımlama seçin .

§ Her yeniden tanımlamayı mutlaka “ Kaç değişik şekilde …? “ diye formülleştirerek yazın .

§ “ Nasıl ? “ diye başlayan soruların hep anlamlı cümleler olmasına dikkat edin .

§ Çalışmanızın serbest ve neşeli bir ortamda yürütülebilmesini sağlamak için , ısınma turu uygulamasından mutlaka yararlanın .

5.5 BEYİN FIRTINASI SEANSLARINDA YAPILMAMASI GEREKENLER

§ Asla teyp kullanmayın .

§ Söylenenleri kaydetmek için karatahtadan veya asetat yapraklarından yararlanın .

§ Seansa katılan hiçkimseyle dalga geçmeyin .

§ Çalışmaya fiilen katılmayan hiçkimsenin seansı izlemesine izin vermeyin .

§ Çalışmanın dışarıdan gelenlerce kesintiye uğratılmasına meydan vermeyin .

§ Üzeri kaydedilen önerilerle dolan kağıtların tersini kullanmayın .

§ Başlangıçtaki tartışmada fazla zaman harcamayın , çok fazla ayrıntıya girilmesine olanak vermeyin .

§ Artık verimli olmamaya başlamış bir çalışma seansını zorlayarak devam ettirmeye çalışmayın .

5.6 PERSPEKTİF

Öncelikle beyin fırtınası uygulaması sorunlara çözüm bulmakta kullanılan kimisi analitik kimisi de yaratıcı olan pek çok çözümden sadece bir tanesidir . Bütün yöneticiler , karşılaştıkları sorunları çözmek için değişik bir takım yöntemler benimserler . Beyin fırtınası bu yöntemlerden yaratıcı yönü ağırlıkta olan bir tanesi olarak görülmektedir . Bunun dışında göz önünde bulundurulması gereken ikinci bir perspektif daha vardır buda ; her ne kadar bir beyin fırtınası seansında pek çok hatta yüzlerce düşünce ortaya konabilmekte ise de , bu çalışmanın soruna mutlaka bir çözüm bulacağının garantisi yoktur . Üçüncü önemli nokta ise beyin fırtınası seansının çözüm üretme eyleminin son aşaması olmadığı unutulmaması gerekir .

6. KAYNAKLAR

1. RAWLİNSON , J. GEOFFREY , ( 1995 ) , “ Yaratıcı Düşünme ve Beyin Fırtınası ” , Rota Yayınları

2. EFİL , İSMAİL , ( 1993 ) , “ Yönetimde Kalite Kontrol Çemberleri ve Uygulamalarından Örnekler “ , Uludağ Üniversitesi Basımevi

3. YÜKLÜ , SÜLEYMAN , “ Kalite Maliyetlerinin Muhasebeleştirilmesi “

4. BOLAT , TAMER , “ T.K.Y ‘ nin Konaklama İşletmelerinde Uygulanması “ , Beta Yayınları

5. ÖZBATIR , ÖZLEM , ( 1995 ) , “ T.K.Y. ‘de Eğitimin Yeri ve Koç 2000 Projesi “ Uludağ Üniversitesi , ( Yüksek Lisans Tezi )

6. KARABULUT , AYŞE , ( 1995 ) “ Sağlık Hizmetlerinde T.K.Y. “ Marmara Üniversitesi , ( Yüksek Lisans Tezi )

7. DÜREN , ZEYNEP , “ İşletmelerde Kalite Çemberleri “ , Evrim Basın Yayın Dağıtım

KITABIN ÖZETI :

1939-1945 2nci dünya savasi Türk Disislerini degerlendirmek için önce dönemin politikasini yönlendiren kadroyu anlamak gerekir.Bu kadro 1nci Dünya savasi, Kurtulus savasi ve Cumhuriyetin kurulus dönemi gibi yakin tarihin en önemli evrelerini yasamis, savaslarin zorluklarini ve hizmetlerini çok iyi hatirlamakta olan bir kadroydu. Bu sebeple onlar için birinci derecede önemli husus Türkiye’nin bu savasin disinda tutulmasiydi. Fakat, Türkiye’nin konumu onun “güçlü dostlari” için hayati bir önem arz etmekteydi, ama bu “dostlar” fazla baskici olmaya basladiklari zaman karsitlariyla da diyaloga girerek durum dengelenebilirdi. 2nci Dünya Savasi var olan güçler dengesini tümüyle yok edip yerine bir yenisini getirebilirdi. Bu durumda herhangi bir tarafin öbürünü tümüyle ezerek dünya egemenligini kurmasi Türkiye gibi stratejik önemi olan küçük bir ülkenin isine gelmeyecekti.

Lozan Antlasmasi’ndan 19 Ekim 1939 imzalanan Türk-Ingiliz-Fransiz Antlasmasina kadar geçen süre içinde, Türkiye çok yanli bir dis politika izlemekle birlikte “güçlü dostlarin” gerekliligini de kabul etmek zorunda kaldi. Lozan’dan hemen sonraki dönemde Sovyetler Birligi ile yakin iliskiler kurulmus, bu ülke Türkiye’nin baslica dostu olmustur. Ancak, Fasist Italya’nin Türkiye için yarattigi tehlike, duruma yeni bir boyut kazandiriyordu. Sovyetler Birligi bir kara devletiydi ve denizlerde önemli bir mevcudiyeti yoktu. Oysa Fasist Italya’nin Akdeniz’in dogusundaki emelleri etkin bir deniz gücünü elinde tutan bir müttefik gerektiriyordu. Bu da Ingiltere’yi gündeme getirdi. Ingiltere ve Fransa ile yapilan antlasma geregi; Türkiye herhangi bir Avrupa devletinin saldirisina ugrarsa Ingiltere ve Fransa ona her türlü aktif destegi saglayacakti. Ancak Ingiltere ve Fransa saldiriya ugrarsa Türkiye sadece müsamahakar bir tarafsizlik (Benevolent neutrality) uygulayacakti. Türkiye Sovyetler Birligi ile savasa meydan verebilecek her durumda antlasmayi vurgulamaktan muaf tutuluyordu. Ingiltere ve Fransa Türkiye’ye 25 milyon sterlinlik savas malzemesi, 16 milyon degerinde külçe altin ve 3,5 milyon sterlinlik bir kredi transferi saglayacaklardi.

1941 baharinin son günlerinde balkanlarda iyice yerlesen Alman Kuvvetleri bir Türk-Alman antlasmasi talebinde bulundu. Alman disisleri bakani Ribentrop asker ve teçhizat transit geçisi konusunda Almanya’ya genis haklar taniyan bir antlasma istiyordu. Karsilik olarak Türkiye-Bulgaristan sinirinin Türkiye lehine degistirilmesi ve “Ege Denizi’ndeki adalardan birinin Türkiye’ye verilmesini öneriyordu. Benzer öneriler Ingilizler tarafindan da yapilmistir. Yunanistan’da Ingiliz direnisinin sonu yaklastigi siralarda Ingiltere Türkiye’nin Sakiz, Midilli ve Sisam adalarini isgal etmesini istemis ancak Türkiye böyle bir girisimin Almanya ile savasa neden olabileceginin ve Yunanistan’la arasini açacaginin bilincindeydi.Türk tarafi Almanya’ya ancak Ingiltere ile yapilan antlasma ile çelismeyecek konularda görüsmeye hazir oldugunu belirtti. Türk- alman saldirmazlik antlasmasi da bu sartlarda imzalandi.Bu anlasmadan sonradir ki güney kanadini emniyete alan Almanya Sovyetler Birligi’ne saldiriya geçti. Ayni anda Ingiltere Sovyetlere kayitsiz sartsiz destegini bildirdi.Kisa süre sonrada Sovyetlere yardim ulastirilabilmesi için Iran, Ingiliz-Sovyet ortak saldirisiyla isgal edildi.

1941 sonunda Japonya’nin Pearl Harbour’a saldirisi ABD’nin de fiilen savasa katilmasina neden olurken Uzakdogu’da Japonya ‘nin zaferleri birbirini izliyordu. Ayni günlerde Alman kuvvetleri Rus steplerinin derinliklerine dalmislar böylece savas bütün dünyayi saran bir yangin görünüsünü almisti.Türkiye bu dönemde kesin tarafsizliga daha da yaklasirken savasan iki tarafa da bunun onlarin çikarina oldugunu söylemekteydi. 1942 yilinin sonlarina dogru savasin kaderi müttefiklerin lehine dönme belirtileri gösterince Türkiye tarafsizligini korurken müttefiklere egilimli bir tavir içine giriyordu.Türk-Ingiliz antlasmasi ve Türk-Alman Dostluk Antlasmasi üzerine kurulu olan politika Türkiye’ye dogrudan bir saldiri gelmedikçe Türkiye’nin savasin disinda tutulmasini ana hedef almaya devam etmekteydi.Özellikle antlasmanin bu son maddesini Türkiye bütün savas boyunca çok iyi degerlendirmis, müttefikleri için verilmesi çok zor olan bu miktarlari ve askeri yetersizligini öne sürerek, Ingiltere ve Fransa’nin yaninda savasa katilmaktan uzak durabilmistir.Savasin baslamasi ile birlikte Mihver Devletleri’nin daha hazirlikli oldugunun anlasilmasi da gecikmedi. Polonya, Hollanda ve Belçika, Alman Birlikleri tarafindan kisa sürede isgal edildi. Kita Avrupa’sinin en güçlü ordusu kabul edilen ve ünlü Maginot Hatti ile çevrili Fransiz ordusu 23 günde paramparça oldu.Yunanistan 28 Ekim 1940’da Italya tarafindan isgal edildi. Müttefikleri çok sayida askeri olan ve dogrudan tehdit altinda olmayan Türkiye’ye Yunanistan’i koruma görevini, Italya’ya savas açip Oniki adalari derhal isgal etmesini teklif ettiler. Ancak, Türkiye bütün Avrupa’yi saran ve kapilarina varan tehlikeye karsi, Ingiltere’nin Yunanistan’i koruma da acz içerisinde kalisini da göz önünde bulundurarak ,savunmada kalmayi tercih etti.Bununla birlikte, Bulgaristan’a bir nota vererek Yunanistan’a saldirdigi takdirde Türkiye’nin savas ilan edecegini bildirmekten de geri kalmadi.Ayni günlerde Almanya’nin Sovyetler Birligine saldiri planlari olgunlasiyordu. Hitler ve askeri danismanlari Sovyetler’e yönelecek bir saldiriyla Türkiye’ye yürümek arasinda seçim yapmalari gerektiginin bilincindeydiler.Zira; Türkiye’ye yürümeye karar verilirse Rusya ile ilgili olanaklar ortadan kalkmaktaydi. Kafkas petrollerine ulasildigi takdirde Almanlar inisiyatifin tamamen kendilerine geçecegini biliyorlardi. Bogazlar bir sonraki hedef olmaliydi ve Türkiye projesi Sovyetler Birligi tamamen bertaraf edilene kadar ertelendi. Hitler Bogazlar’in hesabini ancak Rusya yenildikten sonra görebiliriz demistir.

El-Amein’de Ingiliz karsi saldirisinin Rommel’i Kuzey Afrika’dan sökmesi ve Misir’in böylelikle kurtarilisi, öbür yandan Stalingard’da Sovyetlerin zaferi, Türkiye üzerindeki baskiyi artiracakti. Türkiye’nin bu konjonktür içinde savasi kisaltan bir araç olarak konumu, eskisinden daha geçerliydi. Ayrica tüm cephelerde Mihver gerilemeye basladigindan Türkiye’nin Ortadogu’yu Mihvere kapayan bir kale oldugu savi da geçerliligini yitiriyordu. Bu durumda Ingiliz baskisina karsi yeni bir formül bulunmaliydi.Türk devlet adamlarinin bu asamadan sonra basvurduklari çare, Türkiye’nin hala askeri araç gereç bakimindan zayif oldugunu sürekli savunmak ve Almanya’nin Ingiltere’yi zedeleyebilecek taktik bir zafer aradigini öne sürmekti. Türkiye bu bakimdan ideal bir hedefti.1943, 2nci Dünya Savasi’nin Türkiye için en kritik yilidir. Savasta üstünlük müttefiklere geçmis ve onlarda Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmesi için baskiyi arttirmislardi. Öte yandan Mihver kuvvetleri savunmaya geçmis olmakla birlikte halen Türkiye’ye zarar verebilecek mesafedeydiler.Bu asamadan sonra Ingiltere Türkiye’ye bir tür “manevi santaj” uygulamaya basladi. Türkiye savastan sonra belirecek “Rus tehlikesine” karsi ancak müttefik davasina somut katkilarda bulunarak Batinin destegine hak kazanacakti.

Artan baski sonucu Türkiye savasa girmeyi ilke olarak kabul etti. Bundan sonra Türkiye askeri hazirliklarinin yetersizligi üzerinde durmaliydi. Bu diplomatik savunma hatti da çatlamaya basladigi zaman Türk dis politikasini yönetenler Balkanlar da açilacak yeni bir cepheye somut katkilari olabilecegini öne sürmeye basladilar. Bu tasari her ne kadar Churchill tarafindan hararetle savunulsa da Türk tarafi Amerika ve Sovyetlerin “ikinci cephenin” Balkanlarda açilmasina kesinlikle karsi çiktiklarini biliyordu. Bu Balkan cephesi fikrinin gerçeklesme olasiliginin çok düsük oldugunu bilen Türk devlet adamlari bu harekata katilmaya hazir olduklarini defalarca tekrar edecek böylece bir yandan iyi niyetlerini vurgularken öte yandan da zaman kazanmis olacaklardi. Müttefiklerin savas planlari açisindan optimal yarar saglayacagi kritik dönem böylece atlatilmis olacakti.Kazablanka’da toplanan müttefik zirve toplantisinda Almanya için “kosulsuz teslimiyet” ilkesi benimsendi ki bu ilke Avrupa’da tek ve en güçlü devlet olarak Sovyetler’in yerlesmesini getirecek ve Türkiye için önemli bir denge unsuru ortadan kalkacakti.

Adana konferansinda Churchill ile Inönü Türkiye’nin savasa katilmasi konusunda mutabakata vardilar. Ancak Türkiye’ye savasa katilmasi için yapilacak yardimlari müzakerelerle sonuçlandiracaklardi ki buda Türkiye’ye önemli bir zaman kazandiracakti.2 Agustos 1944’te Türkiye Almanya ile diplomatik iliskilerini kesti. Bu hareket gerek batili müttefiklere gerekse Sovyetlere Türkiye’nin ittifak yükümlülüklerine sadakatinin kaniti olarak sunuldu.20 Subat 1945’te ise Ingiliz Büyükelçisi Peterson Disisleri Bakani Hasan Kaya’ya Türkiye’nin BM konferansina katilabilmesi için en geç 1 Mart tarihine kadar Almanya ve Japonya’ya savas ilan etmesi gerektigini bildirdi. Bunun sonucu olarak 23 Subat 1945’te Türkiye bu iki ülkeye savas ilan etti.

Felsefe Tarihi

İlk çağ felsefesi deyince, dar anlamında Yunan felsefesi ile bu felsefeden doğmuş olan Helenizm-Roma felsefesini anlayacağız. Belli bir tarih dönemini adlandıran İlkçağ kavramı, bilindiği gibi, geniştir: Bu dönem, ilk yazılı belgelerle başlar aşağı yukarı dördüncü bin yıldan İsa’dan sonra 476 yılında Batı Roma İmparatorluğunun çöküşüne kadar sürer. Bu uzun zaman aralığında da, birçok kültürler doğup gelişmiştir.

Uzakdoğu ve Hint kültür çevrelerini bir yana bırakırsak, yalnız Akdeniz çevresinde başlıcalarını sayalım: Mısır, Mezopotamya (Sümer, Akad, Babil, Asur), Hitit, Fenike, Yahudi, Yunan, Pers, Roma, Kartaca kültürlerini buluruz. İlkçağ kavramı, bütün bu kültürleri içine alır. Öyle ise, neden İlkçağ felsefesi derken, yalnız Yunan felsefesi ile bundan türemiş olan felsefeleri anlıyoruz? Neden bin yıllarca sürmüş olan bu çağın, felsefe bakımından başarısını yalnız Yunanlılara ayırıyoruz? İlkçağı bir bütün olarak ele almak doğru olmaz mıydı?

Doğru olmazdı, çünkü, göreceğiz ki, bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçağ ya da Antik Çağ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa’dan önce 8. yüzyılda başlayıp, İsa’dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok. süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, şu sınırladığımız biçimiyle İlkçağ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiş olan Helenizm ve Roma felsefesi anlaşılır. İşte bizim konumuz da bu Antik felsefe olacaktır.

Yunan kültürüyle onun izinde yürüyenlerin dışında kalan kültürlerde, hiç olmazsa felsefeye benzer bir şeyler yok muydu? Elbette vardı. Çünkü, hangi kültür basamağında bulunursa bulunsun, her toplumun, bir yandan birtakım dini tasarımları -mythosları, efsaneleri- öbür yandan da birtakım bilgileri vardır. Bu mythoslar, bilinçsiz olarak çalışan ve yaratan kolektif hayal gücünden doğmadırlar; gelenekle kuşaktan kuşağa geçerler, bunların köklerinin Tanrı’da olduğuna inanılır, onun için bunlara oldukları gibi inanılır. Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kişilerin veya kuşakların görgülerinden, pratik amaçlar bakımından doğa üzerinde durup düşünmelerinden meydana gelmiştir.

Bu pratik bilgiler insana, varlığını ilgilendiren belli birtakım doğa olaylarına az ya da çok egemen olmak olanağını sağlarlar. Şimdi sözü geçen mythoslarda: “Bu evren nereden gelip nereye gidiyor?” “Bu dünyada insanın yeri ve yazgısı nedir?” sorularına, bu en son sorulara bir cevap vardır. Bu cevaplar da oldukları gibi benimsenirler, bunlara hiçbir kuşku duymadan inanılır, bunlar yalnız inanç konusudurlar. Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle bir an gelir ki, bu yanıtlar insanı artık kandıramaz olurlar.

İnsan, son sorular üzerinde artık kendisi de düşünmeye başlar; din ile geleneğin verdiği yanıtlarla yetinmeyip bilmek anlamak istediğine kendi aklı ile, kendi görgüleriyle ulaşmaya çalışır. İşte o zaman, insanın kendi bulduklarıyla dinin, geleneğin sunduğu tasarım arasında bir çatışma başlar; o zaman insan dinin açıklamaları karşısında eleştirici bir duruş alır; bunlara gözü kapalı inanmaz olur, bunların doğrusunu, eğrisini ayırmaya, eleştirmeye koyulur.

Pratik bilgiler bakımından da durum böyledir: Burada da öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in üstünde tlıeoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doğmuştur.

İsa’dan önce 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak isteyen bir tasarım almaya başlamıştı. İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.

Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca philosophia sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia’nın Arapça’da aldığı biçimdir. Türkçe’ye de Arapça üzerinden bu biçimde girmiş. Philosophia bileşik bir sözcüktür, iki sözcükten kurulmuştur: philia ile sophia’dan. İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniş anlamıyla bilgi demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliği sevme demekti. Platon’un öğrencilerinden Herakleites Pontikos’un söylediğine göre, philo-sophia deyimini ilkin Pythagoras kullanmış.

Pythagoras kendine philosophos (filozof) dermiş. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz doğru yalnız tanrılara yakışır; insana ise ancak philosophia, yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla ona ulaşmaya çalışmak yaraşır. Herakleides Pontikos’un bu bildirdiğinin doğru olduğuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki, bu karşılaştırma Sokrates ile Platon’un Sofistlerle savaşmalarını pek andırıyor. Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerini koyuyorlardı.

Herakleides Pontikos, philosophia deyimini 11km Pythagoras’ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri sürerken, öğretmeni Platon’da gördüğü bu karşılaştırmanın çok etkisinde kalmışa benziyor. Ama, Herakleides Pontikos’un söyledikleri tarih bakımından doğru olmasa bile, philosophia deyiminin o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor: Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi, doğruyu arama işidir.

Düşünme ile olsun, deney ile olsun, burada varılmak istenen şey: doğrudur, hakikattir. Felsefe, doğruya varmak ister, bunun için uğraşır; eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyişiyle yoluna bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır. Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz olarak, elde bulunduğuna inanma var. Bu da, akıl ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen bir inanç ancak. Felsefenin adını olduğu gibi, kendisini de, 11km eski Yunan’da buluyoruz.

İsa’dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı bugünkü İzmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri plıyseos (Doğa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim, göreceğiz, bu gelişme bizi sonra dosdoğru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır.

İonia’da karşılaştığımız bu gelişmeden önce, hiçbir yerde bu çeşit düşünceler, bu çeşit yazılar bulamıyoruz. Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü Upanişad’ları bile sıkı sıkıya dine bağlıdırlar. Bunlarda da doğa üzerine birtakım görüşler var. Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduğu gibi, doğanın önyargılardan uzak, özgür kalarak bir araştırılması olmayıp, din açısına bağlı kalarak yapılmış yorumlardır. Yunan felsefesini Doğu’dan gelen etkilerden türetmek denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçağ sonlarında yapıldığını görüyoruz:

Yahudiler, Yeni pythagorasçılar, Yeniplatoncular ile Hıristiyanlar Yunan felsefesinin kökünün Doğu’da olduğu savını yaymışlardır: Örneğin, 1.8. 2. yüzyılda yaşamış olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı “Platon, Attika diliyle konuşan Musa’dan başka bir şey değildir” demiştir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda Çin, Herakleitos’da Pers, Empedokles’de Mısır, Anaxagros’da Yahudi dininin etkileri olduğu ileri sürülmüştür.

Günümüze kadar sürüp gelmiş olan bu denemeler, bazı bakımlardan haklıdırlar, ama pek çok zorlamalara da kaçmaktadırlar. Çünkü varlıkların özü, yapısı üzerine Özgür bir düşünce olan Yunan felsefesi, Doğu dinlerinden alınma çeşitli tasarımlarla açıklanamaz. Bunu bilgi konusunda açık olarak görebiliriz: İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette Doğu’dan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmişlerdir. Ama, Yunanlıların Doğu’dan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini işleyiş ve değerlendirişlerinde, Yunan düşüncesinin, başka hiçbir yerde bulamadığımız başarısını çok açık olarak görebiliriz.

Mısır geometrisi pratik-teknik gereksemelerden doğmuştu: Ülke için hayati önemi olan Nil’in yıllık taşmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluğu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliştirmişti. Böylece doğan bu geometri, pratiğe bağlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneğin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduğu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek başlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir bağlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaştıkları büyük başarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliştirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuştur.

Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda Doğu’da çok ilerlemiş olan başka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiğin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini-pratik amaçlar içindi.

Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiğin emrindeki dağınık gereçlerden Anaximandros’tan Ptolemaios’a kadar ki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuşlardır. Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlılar, doğruya ve bilgiye, doğrunun ve bilginin kendisi için yönelmiş olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaratıcılarıdır.. öyle bir şeyi de bilgiye, bilginin kendisi için ulaşmak istemeyi Eski Doğu’nun hiçbir yerinde bulamıyoruz.

Eski Doğu kültürü, bilgi ile ya dini bakımdan ya da teknik bakımdan ilgilenir. Mısır ve Babil örneklerinde gör-düğümüz gibi. Yunan felsefesinin köklerini Doğu’da bulmak için uğraşmalar, bir yandan Doğu’nun efsanelik bir bilgeliği olduğu inancına dayanır; öbür yandan da İlkçağ sonlarında Doğu ve Yunan bilgeliklerini geniş bir dini felsefi sinkretizm içinde karıştırıp eritmek eğiliminden ileri gelmiştir denilebilir.

İlkçağda filozof tipini de yalnız Yunanistan’da bulabiliyoruz. Bir yandan ha-yatının en yüksek ereğini bilgide bulan, bilmek için yaşayan; öbür yandan, edindiği bilgileri yaşamasına temel yapmak isteyen filozof denilen bu insan tipi ancak Yunanistan’da var. Bir Thales, bir Protagoras, bir Empedokles, böyle bir insan için tipik örneklerdir. Eski Doğu kültürlerinin hepsinde bulduğu-muz bir kurum, Tanrı ile kul arasında aracılık eden, dolayısıyla gizli, esrarlı birtakım güçlere sahip olduğuna inanılan kapalı rahipler kastı, Yunanistan’da hiçbir zaman olmamıştır. Burada din adamı yerine araştırıcıyı, düşünürü buluyoruz. Bu düşünür tipi de, büyük bir saygının konusudur.

Pythagoras ve başkalarında gördüğümüz gibi, bu düşünürlerin adı, zaman zaman başka ulusların peygamberleri, ermişleri gibi bir efsaneye bürünür. Bu düşünürler, hiç olmazsa başlangıçta, okul ile akademi arasında bir şey olan bir çevrenin ağırlık merkezidirler. Burada, öğretmek ve öğrenmek için, birlikte bilimsel çalışmalar yapmak için birleşilmiştir; bu çevreler, birer bilim derneği, birer bilim tarikatı gibi bir şeydirler. Bu dönemin düşünürleri, siyaset alanında da önder rolünü oynarlar.

Başlangıçlarda bulduğumuz bu filozof tipinden sonra, yavaş yavaş, bir yandan: hayattan çok kendi düşünce dünyasına çevrilmiş olan bir bilgin, bir araştırıcı, bir derleyici tipi – Anaxagoras, Demokritos, en sonra da Aristoteles’de gördüğümüz gibi – öbür yandan da: daha çok hayata yönelmiş bir pratik filozof, bir yaşama sanatçısı, bir eğitici tipi gelişmiştir: Sokrates, bu tipin, bütün İllkçağ için en büyük örneği olacaktır. Yunan felsefesinin ancak son döneminde, Batı’nın bilimi ile Doğu’nun dini kültlerinin karşılaştıkları bu dönemde, daha çok din coşkusu ile dolu, kurtuluşu öğütleyen tipi görüyoruz.

Bu söylenenleri göz önünde tutarsak, yani bugünkü anlamında bilim ve felsefenin beşiğinin eski Yunanistan olduğunu düşünürsek, Yunan felsefesinin büyük önemi kendiliğinden belli olur. Yunan düşüncesi, bilim ve felsefeyi yaratan özelliği ile, sıradan bir tarihi araştırmanın konusu değildir. Avrupa kültürünün, bütün Batı kültür çevresinin kurucu düşüncelerinin, bugüne kadar süregelen başlıca ilkelerinin kaynağı burası olduğu için, üzerinde çok önemle durulmaya değer.

Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de, tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.

Felsefenin eski Yunan’da sözü geçen bu başlangıçları, onun sonraki, bugüne değin süren gelişmesi için başlıca bir ölçü olmuştur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniş olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak işlemek için gerekli kavram kalıplarını araştırıp bulmuş, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koya-bilmiştir. Antik düşüncenin özelliği ile tarihinin öğretici önemi işte buradadır.

Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduğu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoğurulmuştur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan başarıların bir ana kaynağıdır. Yukarıda, Antik felsefe ile Yunan felsefesi deyimlerini, yer yer, eşanlamda kullandık. İlkçağın Yunan ve Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik Çağ denildiğine göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma felsefelerini kapsaması gerekir. Ama Yunan felsefesi yanında başlı başına olan bağımsız olan bir Roma felsefesinin sözü olamaz. Çünkü, göreceğiz, Romalılar felsefeye yeni, özgün denebilecek pek bir şey katamamışlardır; düşünceleri, hemen hemen Yunanlıların çizdiği yolda yürümüştür.

Öbür yandan, İskender’in seferleriyle, Yunan kültürü Akdeniz’in doğusuna, ta Asya’nın içerlerine kadar yayılmıştı. Hellenizm (Doğu Akdeniz çevresinin hellenleşmesi, kültürce Yunanlılaşması) denilen bu süreçte, tabii, Yunan felsefesi de Doğu’ya ulaşmış ve böylece Doğu Akdeniz’de, en önemlisi İskenderiye olan yeni bilim merkezlerinin kurulmasına yol açmıştı. Bu dönemin başlıca düşünürleri, Grekçe yazan Doğululardı. Burada da temel Yunan felsefesidir; ancak, içine, kökleri Doğu’da olan birçok düşüncenin karıştığı bir Yunan felsefesi.

Yunanlıların siyasi tarihinde üç dönem vardır. Bunlara paralel olarak Yunan kültür tarihinde de üç dönem ayırabiliriz: Siyasi hayatlarının ilk döneminde Yunanlılar, ayrı boylar, bağımsız şehirler halinde, aralarında sıkı politik bir bağlılık olmadan yaşamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde gelişmiştir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneğinin ilk temellerini kurmuşlardır. Bu dönemin sonlarına doğru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini şehirden şehire taşıdıklarını görüyoruz.

Pers savaşlarının kazanılması Yunanistan’ın siyasi hayatında ikinci dönemi açmıştır. Bu dönemde Yunanlılar aralarında az-çok siyasi bir birliğe ulaştıkları gibi kültür bakımından da bir birliğe varmışlardır. Atina’nın bulun-duğu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuştur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze değin, yön verici bir etkide bulunmuşlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur.

Aristoteles, İskender’in öğret-meni idi. İskender’in seferleriyle de Yunan siyasi hayatının üçüncü dönemi başlamış (Hellenistik dönem), bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaş yavaş önemini yitirmiştir. Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:

1. İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.

2. Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.

3. Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda gelişen ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir. Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla uğraşmak düşmüştür. Aristoteles’ten sonraki felsefe, her şeyden önce, doğru yaşayışı gösterecek, gönülleri doyuran bir dünya görüşüne ulaştıracak yolu arayan bir öğretidir. Bu özelliği ile de, az veya çok pratik bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen bir felsefe olmuştur. Bu gelişme, Antik felsefenin son dönemine bir geçittir.

4. Bu son döneminde Antik felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır. Bunların arasında Doğu’dan gelenleri de vardır: Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri, bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür. En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona ermiştir. Antik felsefeyi öğrendiğimiz başlıca kaynaklara da bir göz atalım:

a. İlk Yunan fllozoflarının yapıtları ancak fragmentler (parçalar) halinde kalmıştır. Bunları da, sonraları yaşamış olan yazarların yapıtlarında alıntılar (citationlar) olarak buluyoruz.

b. Platon ile Aristoteles’in en önemli yapıtları elimizde bulunmaktadır.

c. Eski Stoacılar, Epikurosçular ile Septiklerden de yine ancak birtakım fragmentler kalmıştır.

ç. Daha sonraki dönemden elimizde bulunanlar şunlardır: Roma Stoa’sından Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius ile Cicero’nun; Septiklerden Sextos Empirikos ile İskenderiyeli Philon’un yapıtları; Yeni pythagorasçı literatürden kalıntılar; Plotinos’un Ennead’ları; Yeniplatoncuların bazı yapıtları – özellikle Proklos’un – Yeni platoncuların ve başkalarının Platon ile Aristoteles’in yapıt-ları üzerindeki yorumları (kommentarlar).

Bu orijinal yapıtlar yanında İlkçağ’da bir de felsefe tarihleri var. Bu konuda ilk denemeyi Aristoteles’in yaptığını görüyoruz: Aristoteles, kendisinden önceki fılozofların görüşlerinden, sırası geldikçe, uzun uzun söz açar. Metafizik’inin başında, kendisinden önceki felsefenin tarihine toplu bir bakış var ki, Sokrates’ten önceki filozofları bilmek bakımından büyük bir önem taşır. Aristoteles’in öğrencilerinden Theophratos da, eski filozofların görüşlerini anlatan bir felsefe tarihi yazmış yalnız bunun, yazık ki, ancak küçük bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır. Theophrastos, doxograflar literatürü denilen türü başlatmış-tır. Doxograflar, fllozofların problemler bakımından görüşlerini anlatırlar.

Doxografların yanında, bir de, felsefenin tarihini, fılozofların yaşamları bakımından anlatan biografların yapıtları var. Bunlardan kalanlardan en önemlisi, en ünlüsü, İ.Ö. 220 sıralarında yaşamış olan Diogenes Laertios’un kitabıdır. Bu yapıt, bir çeşit derlemedir, çeşitli kaynaklardan derlenmiş, kaynakların eskiliği değişmektedir. Felsefe, varolanlar üzerinde bilinçli, planlı bir düşünmeden doğmuştur.

Öteden beri cevapları yalnız dinden, mythostan edinilen birtakım sorunlar, bir zaman gelip de eleştiren bir düşünmenin ve gözlemenin konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır. Bu soruların başında da: Varolanların kökeni, dolayısıyla evrenin (kosmos’un) meydana gelişiyle insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları gelir. Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp doğması, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamıştır.

Nitekim bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını görüyoruz; öbür yandan da, en eski filozofların “doğa üzerine” adını taşıyan yapıtlarıyla mythoslar ve Tanrı masalları arasında bir ara basamağı buluyoruz: Bu ara basamak da eski ozanların theogonia’ları (Tanrıların doğuşu) ile kosmogonia’larıdır (Evrenin doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı tanrıların, insanların meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatır.

Aristoteles, Metafizik’inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi denemelerinden biri olan bu taslakta, bu “En eskilerin”, yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan daha önce düşünmüş olduklarını, yalnız, bilimsel olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini söyler. “En eskiler”in tipik örneği olarak Hesiodos’u alabiliriz. Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos kavramı yer alır. Bu da, felsefi düşüncenin uyanmaya başladığını gösteren ilk belirtidir. Hesiodos’a göre, başlangıçta Khaos vardı.

Khaos, türevi bakımından, “esneyen boşluk” demektir. Bu da bize, hiçliği, boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün varolanların oluşacağı o düzensiz, karmakarışık yığını düşündürüyor. Bu, varolanlardan önce gelmiş olan ve varolanların kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak belirlemek için yapılmış olan ilk denemedir. Bu denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor; burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları vb. karıştırmama eğilimi var; Hesiodos, burada inançlarını bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine dayanmamak istiyor. Hesiodos, Khaos’un yanına iki güç, iki ilke daha koyuyor:

1. Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke,

2. Eros: Doğurtucu erkek ilke.

Bu iki güç de, kişiliği olan, insanımsı birer varlık ile kişi olmayan, salt kavram arasında bulunan şeylerdir. İşte, bu üçünden – Khaos, Gala ve Eros’tan – sonra tanrılar ve nesnelerin çokluğu meydana gelmiştir: Khaos, kendisinden Erebos – karanlığı, geceyi – ile Aitheros’u – aydınlığı, gündüzü – ortaya çıkarmıştır; Gaia da bağrından göğü, denizleri ve dağları yaratmıştır; gök ile yer de, tanrılar soyunu meydana getiren çifttir.

Sözü geçen dönemde “Kosmos (evren), nereden gelip nasıl oluşmuştur?” sorusu yanında, üzerinde durulup düşünülen ikinci ana soru “İnsanın bu dünyadaki yeri ve ödevi nedir? Doğru olan yaşayış hangisidir?” sorusudur. Başka bir deyişle: Kosmogonia üzerindeki düşünceler yanında, bir de etik üzerinde düşünüldüğünü görüyoruz. Bu düşüncelere de, ilkin, Yedi Bilge’nin özdeyişlerinde, öğütlerinde rastlıyoruz. Yedi Bilge’nin kalan sözlerinden bir iki örnek: Atmak Solon: “İşin sonunu düşün”; Korinthoslu Periandros: “Öfkeni yen”; Lesboslu Pittakos: “Hiçbir şeyde aşırı olma”.

Bunlar, görülüyor ki, doğru, akıllıca yaşamak için birtakım öğütler. Öbür yandan Yedi Bilge’nin düşüncelerinde tanrılar da ahlaki güçler ve hak ile kanunun koruyucuları olarak belirtilir. Ama bu arada eski mythoslar da yinelenir: Tanrılar pek çok insana benzetilir. Yedi Bilge de, Kosmogonia ozanları gibi, bir geçit döneminin tipleridir. Onlarda olduğu gibi bunlarda da, mitolojik fantezi ile bilimsel-bilinçli düşünce yanyana bulunup birbirine karışırlar.

Theogonia-kosmogonia ozanlarının anlattıkları ile Yedi Bilge’nin özdeyişleri felsefi düşünceye bir hazırlıktır. Ama bundan sonra bilimsel düşünce boyuna dini-mitolojik öğelerden sıyrılacak, gittikçe kendi arınmış biçimine yaklaşacaktır. Bugünkü anlamıyla felsefe, nerede ve nasıl başladı? Felsefeye ve düşünce tarihine ilişkin bugünkü bilgilerimiz, felsefenin eski Yunanistan’da başlamış olduğunu söylememizi gerektiriyor.

Gerçekten de, felsefenin cevap vermeye çalıştığı çevrenin kaynağı ve temeli nedir?, sorusu) verilen karşılıklar inanca dayanıyor; inanç, üzerinde temelleniyordu. Başka bir deyişle, mitoslarda, akla dayanan ‘özgür düşüncenin işleyişi görülmüyordu. Üstelik mitoslarda, kavramlar değil imgeler (imailar) ağır basıyordu. Yani sundukları açıklamaların temelinde, kavramlar (genel ve soyut düşünceler) değil, somut varlıklar ve bunların insan zihnindeki yansıları (tasarımları) yer alıyordu. Demek ki mitoslar, insan gibi tasarladıkları (insan suretinde ve kişi olarak kavradıkları) bazı güçleri, yani çeşitli tanrıları işin içine sokarak, evrenin ve insanoğlunun Orta’ya çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı.

Evrenin kaynağında (kökünde) diye sormuyorlardı; diye soruyorlardı. Mitoslar, evreni ve tüm doğa olaylarını, kişi olarak tasarlanan ve inanç konusu akın güçlerle açıklama çabasından başka şey değildi. Örneğin Türk mitolojisi, evrenin yaradılışını şöyle açıklıyordu: Daha gök ve yer yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti. Ne toprak, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün tanrıların en büyüğü; her varlığın başlangıcı ve insanoğlunun atası Tanrı Kara-Han, önce kendisine benzer bir mahluk yarattı ve ismine Kişi dedi.

Kara – Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi rahatça, su üzerinde uçuşuyorlardı. Fakat Kişi bu mesut sükunetten memnun değildi. 0, Kara-Handan daha yükseğe uymak istiyordu. İşte felsefe, Türkistan’da, Çin’de, Hint’te, Mısır’da. eski Yunanistan’da ve başka birçok yerde örneklerine bol bol rastladığımız ‘imgeye dayanan bu mitosçu düşüncenin eleştirilmesinden ve imgelerin ya da tasarımların yerine, inanca değil, akla dayanan felsefesel-bilimsel kavramların ve açıklamaların kanmaya çalışılmasından doğmuştur.

Demek ki felsefe, dinlere kaynaklık etmiş olan ve özü bakımından dinden farklı almayan mitosların aşılmasıyla; evrenin kaynağı ve insan yaşamının anlamı gibi en genel sorunlara, dinsel düşüncenin etkisinden sıyrılarak kavramlarla ve akıl yürütmeyle cevap verme çabasıyla birlikte ortaya çıkmıştır. Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda belirttiğimiz gibi eski Yunanistan’da rastlıyoruz. Eski Yunan’dan önce felsefesel ve bilimsel düşünce kesinlikle yok muydu? Eski Çin.

Hint ve Iran dinlerinde ve mitoslarında, hem dağa hem de insan yaşamı konusunda derin felsefesel düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi de görülüyor. Yani eski Doğu düşüncesinde, diyalektik görüşe benzer ilkel bir düşünüşe rastlandığı bile söylenebilir. Her ne olursa olsun, bura-da dikkatimizi çeken nokta, felsefesel düşünceye oranla din düşünce-sinin ağır basmasıdır.

Başka bir deyişle, eski Doğu düşüncesinde felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını elde edememiş ve kendini yalnızca akla ve mantığa dayanan özgür bir araştırma olarak ortaya koyamamıştır. Oysa eski Yunan düşünürleri, bazı felsefesel düşünceleri olduğu gibi bazı bilgileri de Doğudan ya da başka yerden aldıkları halde, bambaşka bir biçimde işlemiş, geliştirmiş ve düzenlemişlerdi.

Örneğin eski Mısır’da geometri, Nil Irmağının belli zamanlarda doğurduğu taşkınları önlemek ve bu amaçla kanallar açmak zorunluğundan doğmuştu. Yani, pratik bir amacı göz önünde tutuyordu. Ve bu pratik amaçlardan hiçbir zaman sıyrılamamış, bağımsız ve dedi toplu yani sistemli bir bilgi haline gelememişti: bölük pörçük kalmıştı. Oysa Yunan düşünürleri ve özellikle Eukleides, yalnızca teknik’ve pratik özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal (teorik) bir bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi başardılar.

Aynı şeyi, Babil’lilerin dinsel amaçları gözetmekten doğan astronomileri için de söyleyebiliriz. Bu bilgi dalı da, eski Yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin elinde, derli toplu, düzenli ve yalnızca pratik amaçlara değil kuramsal amaçlara da yönelen, yani bilmek için bilmek isteğine cevap veren bir bilim durumuna geldi. Yunan düşünürleri. din ve mitoslarda. dağınık ve birbiriyle ilintisiz durumda bulunan; imgelerle ya da simgelerle (sembollerle) dile getirilmiş alan felsefesel düşünceleri de, mantıksal ilintilerle birbirine bağlanmış. amacını kendi içinde taşıyan bağımsız ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye çalıştılar.

Felsefeyi, yalnızca dine ya da pratik amaçlara yararlı bir çaba olarak değil, doğruluğu (hakikati) salt doğruluk olduğu için arayıp bulmaya çalışan bir çaba alarak benimsediler. Bundan ötürü “bilgi ve bilgelik sever” düşünür tipine, yani bilimsel açıklamalar yapmaya çalışan özgür düşünceli filozofa da. ilk olarak eski Yunanistan’da rastlıyoruz.

1. EMPRİZM NEDİR?

Rasyonalizm karşıtı olarak emprizm, bilginin sadece duyumlardan geldiğini ve görgüsel deney dışında hiçbir yoldan bilgi edinilemeyeceğini savunur. Deneyden gelen bilgi, doğrudan ya da dolayla olarak elde edilebilir. Ne varki doğrudan ya da dolaylı elde edilmiş olsun, usun yani aklın bunda hiçbir rolü yoktur.

Bilginin tek kaynağının görgüsel deney olduğunu ileri süren bu öğreti, türkçede amprizm, görgücülük ve ya deneycilik olarak da geçmektedir. Emprizmin batı dillerindeki kökü, deney ve görgü anlamlarını dile getiren empeiria deyimidir. Bu yunanca deyim, bilimsel bilgi anlamındaki yu.episteme deyimle sezgisel ve tinsel bilgi anlamındaki yu. gnosis deyimine karşıt bir anlam taşır ve görgüsel bilgi (insanın doğrudan doğruya gördüklerinden çıkardığı bilgi) anlamını dile getirir.

Görgücülük, birçok yanılgılarına rağmen, felsefe alanında temel öğretilerden biridir. Bilginin görgülere dayandığı savı, ustan ve doğuştan olmadığı anlamını içerir. Bu bakımdan emprizm, rasyonalizme ve nativizme karşıt bir düşünce akımıdır. Bilginin görgüselliği duyulardan, algılardan, deneylerden geldiği savını kapsar.

Empirizmin ilk temsilcileri ilkçağ Yunanistan’ ındandır. İlk empiristler, duyularımızın bildirdiği duyumları esas alırlardı ve bunları “gerçek bilgiler“ olarak kabul ederlerdi. Duyumculuk denilen bu şekildeki empirizmin kurucuları antik çağ Yunan düşüncesinde Protagoras, Demokritos gibi düşünürler duyumculuğu savunmuşlardır. Bunlara göre bizim için var olan ancak duyduğumuz şeylerdir, duymadığımız şeyler bizim için yok demektir. Her kişinin bilebileceği kendi duyumu olduğuna göre ne kadar insan varsa o kadar da gerçek var demektir. Duyularımız dışında başka bilgi edinemeyeceğimiz için ilk nedenleri araştırmak boşunadır. İnsan kendisi için erişilebilecek tek şey olan kendisi ile yetinebilmelidir.

Bugünkü anlamda emprizm ise 17. yy da İngiltere’ de gelişmeye başlamıştır. İngiliz filozoflarından John LOCKE (1632-1704), George BERKELEY (1685-1753), David HUME (1711-1776), Stuart MILL (1806-1873) ve Herbert SPENCER (1820-1904) bu gelişmede başlıca rolü oynadılar. Fransa’da CONDILLAC (1715-1780) bu mesleği daha çok duyumculuk alanında geliştirdi.

Bu felsefenin en büyük özelliği, kurgulardan kaçınması, deney ortamında kalmak istemesidir. Empiristler, sezgiye dayanan bilgiyi reddetmiş, bilginin deney ve tecrübelere dayandığını savunmuşlardır. Fakat sezgisel bilgiyi red ediş, içgüdüsel fikirleri kesin olarak red etmez, çünkü içimizde doğuştan var olan duygu, düşünce ve bedenimizi yönlendiren birtakım eğilimler de vardır.

İngiliz empiristler, tümdengelim ispatlar yerine tümevarım metodları tercih etmişlerdir. Çünkü bu, deneyler için veriler elde etmeye yardımcı olur. Ayrıca emprik görüş açısından, nedensellik de önemlidir. “X, Y’ nin nedenidir.” dediğimiz bir ifadede gözlenen olgusal bir ilişki betimlenmektedir. Gözlemlerimiz şimşek çakmasını gök gürültüsünün, sürtünmeyi ısının, gündüzü gecenin izlediğini göstermektedir. Bütün bu hallerde gözleme konu olan, veri düzgün ve değişmez bir geçişin olduğudur. Ne zaman X ortaya çıksa Y de çıkmaktadır. Şüphesiz gözlem konusu ilişkiler içinde eğreti ya da geçici olanlar da vardır. Mesela ormana atılan bir sigara yangın çıkarır ama bu her zaman ormana bir sigara atıldığında yangın çıkar anlamına gelmez. Ayrıca yangın çıkması için gerekli başka faktörler de vardır. Ancak empristlere göre bunları gerçek ilişkilerden ayırmak için yine gözlem yeterlidir.

Bu bağlamda diyebiliriz ki, emprizm için apriori bilgi (önbilgi) yoktur. Emprizmde apriori bilgi yani, deneyimden bağımsız olarak, yanlızca aklın kendisi ile elde edilen bilgi, yerine a posteriori yani, deneyimle elde edilen bilgi, vardır. Çünkü apriori olarak kabul edilen bilgi de denemeyle, çağrışımla ve doğada hüküm süren düzene uygunlukla elde edilmektedir. Temelde gerekli olan genel-zorunlu bilgi, realite alanında değil, cebir, geometri, aritmetik gibi alanlar ile ilgili bir bilgidir ve dar bir alandır. Bilginin geniş bir alanı olan matter of facts (gerçeklerin sebebi) alanının bilgisi ise, genel-zorunlu olan bir bilgi değildir. Çünkü bu tür bilgiler deneyime, alışkanlığa ve benzetmelere dayanır.

2. BAŞLICA EMPRİSTLER

2.1. JOHN LOCKE (1632-1704)

Bir Emprist dünya hakkındaki tüm bilgisini duyuları ile kazanır. Emprist bir tutumun klasik tanımlaması da Aristoteles’ e kadar dayanır. O, “zihinde bulunan hiçbir şey yoktur ki daha önce duyularla bulunmuş olmasın.” demiştir. Bu görüş, “insanlar idea’ lar dünyasında edindikleri fikirleriyle doğarlar” diyen Platon’ un eleştirisidir. Locke da Aristoteles’ in bu sözlerini tekrarlar. O’ nun amacı ise Descartes’ i eleştirmektir.

Bilgi konusundaki görüşlerini ortaya koyduğu yapıtı “An Essay Concerning Human Understanding” (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme) insan bilgisinin alanını, ulaşabileceği yerleri ve dolayısıyla bilinemeyecek konuları araştırmaya yöneliktir. Böylece bilginin kaynaklarını, kesinlik temellerini ve yayılımını ortaya koymayı, insanların bir bilgiyi doğru saymalarındaki inanç ve kanıları ele alarak, yanlış ve yanılgıya yol açan nedenleri bulmayı amaçlar.

Locke’ a göre insanın anlama yeteneğinin önceden verilmiş hiçbir içeriği yoktur. Ruhun içinde bulunanların hepsinin, bütün tasarımlar, düşünceler, vs. in bütün kaynağı deneyimlerdir. Locke “zihinde bulunan hiçbir şey yoktur ki duyularda bulunmasın” demiştir. Buna göre yeni doğmuş bir çocuğun zihni boş beyaz bir kağıt (tabula rasa) gibidir. Bu boş kağıt yaşadıkça, deneyler ve gözlemler ile doldurulur. Yeni doğmuş bir çocuk herşeyi duyuları ile algılayarak öğrenir. Locke’a göre düşüncelerimiz iki kaynaktan türemiştir:

    Duyum Fikirleri: görme, işitme gibi duyularla gelenler tekil ve somut idea’ lardır.(sarı, sıcak, sert, yuvarlak, gibi) Düşünce Fikirleri: düşünme, inanma, kuşkulanma gibi zihnin değişik işlevleri ile gelişen idea’ lardır.

İlk fikirler, önce duyum sonra düşünce fikirleri olmak üzere basit fikirlerdir. Bu dönemde insan zihni asıl olarak edilgendir. Zihin daha sonra etkin olarak basit fikirleri birleştirerek, yanyana getirerek ya da bunlardan soyutlamalar yaparak karmaşık fikirler oluşturur. Buna göre örneğin, tek boynuzlu at, altın dağ ve ya uçan halı gibi hayal ürünü fikirler bile aslında duyu deneyimlerinden gelen basit fikirlerden oluşan karmaşık fikirlerdir. Locke’ a göre bu karmaşık fikirlere dayalı önermeler ve yargılar da insanın gerçeklik konusundaki bilgileridir. Asıl bilgi de yargıda bulunma sonucu oluşan önermelere dayanır. Bir yargı içinde bir araya getirilen idea’ lar arasında kurulan bağlantılar, o idea’ ların temsil ettiği cisimler arasındaki bağlantılara uygun ise, oluşturulan önerme doğrudur. Bu bağlamda tek tek idea’ lar ne doğrudur ne de yanlıştır, çünkü bilginin doğruluğu ya da yanlışlığı bütünü ile yargılama içinde ortaya çıkar.

Metafizik düşünce, insanın doğaya açılan bütün pencerelerini kapamış ve onu herşeyi kendi içinde bulunan bir yaratık saymıştı. Böylelikle deney ve gözleme sırtını çeviren insan, felsefesini de deneye başvurmaksızın yapıyor ve zorunlu olarak yanlışlıklar içinde bocalıyordu. Locke’ un bu çıkışı, felsefe tarihinde çok önemli bir başkaldırmadır ve büyük aydınlama döneminin temelini hazırlamıştır.

Locke, idea’ lar hakkındaki görüşünü, kişide bilgi içeriklerine yol açan nesneler kavramına dayandırır. Öznede oluşan bilgi içeriğine idea, onun oluşmasına yol açan nesnedeki içeriğe de nitelik adını verir. Bu nitelikleri iki gruba ayırır.

Birinci tür nitelikler, bedenden ayrılamayan nitelikler olarak tanımlanır ve sertlik, figür, sayı, şekil gibi özelliklerdir. Bunlar birfiil cisimde bulunurlar ve dolaysız olarak bilgiye çevrilebilirler. İkinci tür nitelikler ise, renk, ses, koku gibi yanlızca algılanan özelliklerdir. Mesela göz olmasa renkler, kulak olmasa sesler olmayacaktı. Dolayısı ile bu tür özelliklerin idea’ ları da neslelerin kendilerinde bulunan özelliklerin aynen yansıması değildir. Bunlar uyandırdıkları duyum yolu ile cisimdeki özelliği aynen yansıtmazlar, ama insanın bir ya da birkaç duyusu ile edindiği idea’ ları sağlarlar.

Locke daima duyarlıdır ve paradoksa düşmektense mantığı feda etmek ister. Okuyucunun kolayca fark edebileceği gibi tuhaf sonuçlara götürmeye yetenekli genel ilkeler ileri sürer. Bu durum bir mantıkçı için rahatsız edici, pratik bir insan içinse sağlam bir yargının kanıtıdır.

Locke’a göre akıl iki bölümden oluşur:

      Hangi tür şeyleri kesinlikle bildiğimiz konusunda bir araştırma, Uygulamada belkili (muhtemel) de olsa, kabul etmenin bilgelik sayılacağı önermelerin bulup çıkarılması. “Belkilik temelleri” ikidir:

a. Kendi deneyimimizle uyuţumluk,

b. Başkasının deneyiminin tanıklığı.

Locke, çok kez kesinlik yerine güçsüz belkiliklere (ihtimallere) göre hareket etme zorunluluğuna da işaret ettikten sonra, bu düşüncenin doğru kullanımının “karşılıklı sevgi, yardımseverlik ve kendini frenleme” olduğunu belirtir.

Locke’ un bilgi kuramı sonraki birçok filozofu etkilemiştir. Ayrıca kapsam ve amaç açısından, bilgi felsefesinin bugünkü işleniş biçiminin de öncülerinden biridir.

2.2. GEORGE BERKELEY (1685-1753)

Berkeley, Locke’ un “insan ancak bilincinin içinde olup biteni bilir” düşüncesini çıkış noktası olarak almış ve kendi başına varolan bir dış dünya olamayacağı sonucuna varmıştır. Ona göre, nesne bakımından “olmak” algılanmak demekti. Özne bakımından ise “olmak” algılamak anlamına geliyordu. Buradaki algılama anındaki durum bir bütün olarak ele alınmaktadır. Ona göre ağaçlar ya da kitaplar “onları algılayacak hiç kimse olmaksızın” imgelenirse, durum bütünü ile değerlendirilmemiş olurdu. Nesneler ancak algılanabilir olma durumu ile imgelenebileceğine göre, algılayan “yok sayılmış” demektir. Berkeley için dış dünya ruhun algıların oluştuğundan kavramların bu algılar dışında ayrı bir gerçeklikleri yoktur. Bu durumda algılayan ve algılanan olmak üzere iki terimli bir ilişki söz konusuydu ve üçüncü bir terim yani, nesnenin algılayan ve algılanan arasına giren bir idea’ sı yoktu.

Buna göre biz algıladıklarımızı ancak somut olarak tasarlıyabiliriz. Locke’ un belirlediği birinci nitelikler yoktur; esas olan ikinci niteliklerdir. Mesela kirazın kokusunu ve rengini kaldırırsak geriye bir “hiç” kalır. “Töz” (değişen yüklemlere desteklik eden değişmez gerçeklik) de başlı başına birşey değildir, sadece duyumlarımızın bir bağlantısıdır. Ancak Berkeley’ e göre, asıl gerçekler olan bilinç olaylarını taşıyan bir temel de olacaktır, bu da ruhsal niteliklerdir yani ruhsal tözdür. Ama Berkeley, dış dünyayı bir kuruntu saymıyor; çünkü bu dünya ile ilgili tasarımlarımızın temeli ve düzeni Tanrı’ dadır. Doğadaki düzen Tanrısal tasarımlar düzeninin bir yansısıdır.

Berkeley, hem gerçek algının, hem de olanaklı algının varlığını kabul ediyordu; yani kişinin gerçekten algılamadığı ama doğru yolu izlerse algılayabileceği şeyler de vardı. Fakat Berkeley’ in maddenin varlığını yadsıması, kendisinin de belirttiği gibi “büyük yanlış anlamalara” açıktı; doğru anlaşıldığında ise sağduyunun gereğiydi. Çoğu kimse gibi o da birbirinden tümüyle ayrı ve farklı nitelikte iki ilke kabul ediyordu:

    Algılayan, düşünen ve arzulayan etken zihin, Duyumlanabilen idea’ lar, yani zihnin edilgen nesneleri.

Berkeley’e göre bilgimizin kaynağı doğrudan duyulur algıdır. Nesnelerin ortak yönü diye bir soyut tasarım olması mümkün değildir; yalnız işaretler, sözcükler vardır ve sözcükler de somut tasarımların temsilcileridir.

2.3. DAVID HUME (1711-1776)

İngiliz empristlerin en ünlüsü ve en etkilisidir. Bunun iki nedeni vardır. Hem emprizmi geliştirerek mantıksal sonuçlarına ulaştırmış, hem de böyle yapmakla onu neredeyse yerle bir etmiştir. İnsan Doğası Üzerine Bir İnceleme adlı eserinde anlayışımızın hedeflerinin neler olduğunu ve nelerle uğraşmasının uygun olmadığını ortaya koymuştur.

Hume’ un bilgi felsefesine yaklaşımı deneyci ve şüpheci olarak nitelenir. Berkeley ve Locke’ dan da etkilenen Hume’ a göre bilginin malzemesi ikiye ayrılır. Ruhun içindeki izlenimler ile idea’ lardır. İzlenim, belli bir nesnenin duyulara verilme anındaki algı içeriğidir. İdea’ lar ise izlenimlerin anımsanması ile sonradan çıkarılırlar. İzlenimler özgün, idea’ lar ise bunların az ya da çok soluklaşmış kopyalarıdır. Bütün idea’ ların yani düşüncelerin gereçleri izlenimlerdir. Anlık birtakım edimler ile düşünceleri oluşturur.

İzlenimler ve idea’ lar yalın ya da karmaşık olabilir. Duyulara verilen izlenimler her zaman karmaşık olduğuna göre, insanın bilme yetileri, özellikle de düş gücü önce bu karmaşık izlenimleri yalın öğelerine ayırır, sonra da bu yalın izlenimlerin kopyaları olan yalın idea’ ları çeşitli şekillerde birleştirerek istediği gibi karışık düşünceler, kavramlar kurabilir. İşte bu ayırma, birleşme, kurma işlemleri, en temel bilgisel süreçlerdir.

David Hume’ a göre “doğruluk” yani bilginin gerçeği karşılaması, tasarımlar ile dış nesneler arasında değil, ancak tasarımların kendi aralarındaki uygunlukta aranabilir. Onun için, dış dünyanın varolduğuna ancak inanabiliriz. Onun varlığını akıl ile kanıtlayamayız.

Hume ‘un belkilik (muhtemel) düşüncesi bir taraftan doğrudan gözlemi, diğer taraftan mantık ve matematik dışında her şeyi kapsar. Ona göre yedi tür felsefi ilişki vardır:

    Benzerlik, Özdeţlik, Zaman-uzay iliţkisi, Nicelik ya da sayı oranı, Nitelik derecesi, Karşıtlık, Nedensellik’tir.

Bunlar ikiye ayrılabilir:

    Sadece düţüncelere dayananlar; bunlar sadece kesin bilgi verir:
    Benzerlik Karşıtlık Nitelik dereceleri Nicelik ya da sayı oranları
    Düşüncelerde herhangi bir değişikliğe gerek kalmaksızın değişebilenler; bunlar ile ilgili bilgimiz sadece muhtemeldir:
    Uzay –zaman iliţkileri Nedensel iliţkiler

17. yy akılcılık felsefesinin iki ana kavramı olan “töz” ve “nedensellik” kavramlarını Hume bu anlayış ile ele alıp eleştirmiştir. Ona göre “töz” için ayrı bir izlenimimiz yoktur. Duyumlarımızı hep aynı biçimde birbirine bağlamamızdan, buna da alışmamızdan “töz” ün olduğuna inanıyoruz. “Nedensellik” de böyle; o da alışkanlıktan, inanıştan doğma bir kavramdır. İki olayın sayısız kez birbiri ardına geldiğini görünce, bu bağlantıya alışıyor ve bunun zorunlu bir bağlılık olduğuna inanıyoruz. “Alışma” ve “inanma” da öznel şeylerdir. Bunların nesne ile bir ilgisi olamaz. Dolayısı ile “töz” de, “nedensellik” de nesnel anlamda ayrıca yoktur.

Hume’ a göre ilişkiler bilgisi kesinlikle apriori bilgiler ile elde edilemez; sadece sürekli birlikte meydana gelen nesneleri düşüncemizde birleştirmemizden meydana gelir. Mesela çok akıllı ve yetenekli bir insanın önüne ona çok yabancı bir nesne koyarsak, bütün yeteneklerine rağmen o nesne ile ilgili sebep sonuç ilişkisini ortaya çıkartamaz.

Hume, tekil bir nedensel ilişkinin bir rastlantısal ardışıktan farklı birşey olmasına karşılık, bu farklılığın tek tek olayların gözleminde saptanabilecek bir niteliğe, bir bilgi bilimsel veriye dayanmadığını vurgulamıştı. Bu bağlamda Hume, tartışmaları içinde, deneydeki düzenlilikleri, deney ötesi varlıklar olarak, nesnelerin ve olayların birliktelik koşullarından ayrı olarak düşünüyor. Ona göre deneydeki birliktelikler gibi nesnel birliktelikler de var, ve de ayrıca bu sonrakilerin varlığı, neden kavramımız için bir zorunlu koşuldur. Fakat Hume hiçbir yerde neden kavramımızın deneydeki değişmez birlikteliklere dayandığı savını, nesnel anlamdaki nedenselliğin de nesnel birlikteliklere dayandığı biçimindeki ikinci bir sav olarak, dış dünyaya yaymıyor.

Neden-etki ilişkisinin aslında bilinmediği, insanların edindikleri alışkanlıklar ve doğal olayların yinelenmesi yüzünden nedenlerin ve etkilerin bilgisine ulaştıklarını sandıkları, ama bunun bir yanılsama olduğu sonucunu çıkardı. Bu sonuç ile bilgisel şüphecilik denen görüşü geliştiren Hume, doğada belli bir nedenin belli bir etkiyi ortaya çıkartmasının hiçbir ussal temeli olmadığını ileri sürdü. Bu bilgi eleştirisini de mucize olaylarına uygulayan Hume’ a göre, mucize hiçbir zaman bilgi konusu değil, yalnızca inanç konusudur. Bunu bir örnekle açıklamak gerekirse; Hume’ a göre melek bileşik bir kavramdır. Gerçekte değil, insanın hayalgücünde bir araya gelmiş iki farklı izlenimden oluşmaktadır. Bir başka deyişle derhal bırakılması gereken yanlış bir inanıştır.

Direkt deneyimlerimizle elde edemediğimiz, ama deney bilgimiz çerçevesinde bizim için önem arz eden tanrı, sonsuzluk gibi soyut kavramları açıklamak, empristler için her zaman sorun olmuştur. Hume’ a göre bu tür soyut kavramlara yine deneyler ile varırız. Burada da göreceğimiz, iki olayın sürekli birlikte ve tekrarlayarak meydana gelmesinden başka bir şey değildir. (ör. Ne zaman beyaz bilardo topu siyaha çarpsa, siyah hareket eder)

Hume’ nin bu anlayışı, olaylar alanında kalmak isteyen bir olguculuk, kesin bilgiye varabileceğine inanmayan, “olasılık” ile yetinen bir kuşkuculuktur. Onun vardığı bu sonuç, 18. yy. İngiliz deneyciliğinin son sözü olmuştur.

3. EMPRİZM VE BİLGİ

“Bilginin kaynağı ve sınırları nelerdir?” sorusu felsefenin temel sorularından biridir ve felsefi düşüncenin başından beri üstünde düşünülmüştür. Antikçağ Yunan felsefesinde Demokritos’ un açtığı duyumculuk yolunda ve Platon’ un açtığı düşünceci yolda geliştirilen bu sorun, bilimsel olarak ancak yansı kuramı (evrensel gelişmenin genel yasalarını ve inceleme yöntemlerini kapsayan bilimsel-felsefesel dünya görüşü) ile açıklanabilmiştir.

Demokritos, özdeksel (duyular ile algılanabilen) cisimlerin görünmez atomlar biçiminde imgeler yaydıklarını ve bu imgelerin duyu organlarını etkileyerek bilgi sağladığını ileri sürmüştü. Platon ise bilginin, ruh bedene girmeden önce varoluşunda tanıdığı ruhsal idea’ ların bedenli ruhun anımsaması ile oluştuğunu ileri sürmüştü.

J . Locke’ dan bu yana felsefede bilgi teorisi genel olarak başlı başına bir konudur ve görece sınırlı bir disiplindir. Bu bağlamda emprizm, bilgimizin kaynağı sorusuna cevap veren etkili bir görüştür. Bunun yanında, emprizm bir bilim modelini göz önünde bulundurur. Eski emprikler, mesleklerinin uygulamasında rastlantıya, tabiatı gözlemlemeye ve örneklemeye dayanır, hiç bir yorumlayıcı öğretiyi kabul etmezlerdi. Bunların ilkeleri pozitif bilginin tek temeli olarak kaldı.

Zamanla tıbbın ilerlemesini engelleyen metafizikten, olguların gözlemi ve karşılaştırılması sayesinde yavaş yavaş sıyrıldı. Gerçek anlamıyla emprizm, bugün bile, tıp alanında yapılacak hemen hemen bütün buluşların unsurlarını verir. Gerçi bu buluşlarda rastlantının her zaman bir dereceye kadar rolü vardır; fakat, günümüzde elde edilen en büyük kazanç, emprizmin gözlemek ve kaydetmekle yetinerek mekanizmalarını ve bağlantılarını açıklamaya çalışmadığı olguları pozitif yollarla kontrol etmek ve deneyleme ile meydana getirebilme imkanıdır.

PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ. MUHAMMED (s.a.v.) ‘İN HAYATI

DOĞUMU, AİLESİ, ÇOCUKLUĞU ve GENÇLİĞİ

Peygamberimiz (s.a.v.) ‘in doğumu rivayetlere göre Fil Olayı’ndan 50 gün sonrasına rastlar. Yani Peygamber Efendimiz 20 Nisan 571 Pazartesi günü, kameri aylardan Rebiyülevvel ’in on ikisi.

Peygamber efendimizin doğduğu gece çeşitli olaylar gerçekleşmiştir. Bunlar; Kisra sarayının 14 sütununun yıkılması, Mecusi İranlıların bin yıllık sönmeyen ateşlerinin sönmesi, Semave deresinin taşması ve Sâve Gölü’nün kurumasıdır. Bu olaylar tüm dünya üzerindeki küfrün yok olacağı anlamına gelmektedir.

Peygamber Efendimizin doğumundan sonra ismi konulurken annesi Amine Hatun “Muhammed” ismini istemiştir. Çünkü daha önce gördüğü bir rüyada bu ismin konulması hatırlatılmıştır.

O dönemde Mekke ‘de kuraklık olduğu için yeni doğan çocuklar verimli köylerden gelen süt annelere verilirdi. Bunun sebebi çocuğun temiz, havası iyi bir yerde büyümesi ve Arapça’yı daha iyi öğrenerek konuşmasıydı. Peygamber Efendimiz de doğduktan sonra Halime adlı bir süt anneye verilmiştir. O zamanlar kurak bir dönem geçiren Halime ’nin yaşadığı köyün aksine Halime’ nin kendi evi bereketliydi.

Peygamberimiz, kendi annesi Amine Hatun’a verilmesinden sonra altı yaşına kadar Onunla yaşadı. Peygamberimiz altı yaşına bastığında annesi Medine’ye dayılarını ziyarete gitmiş fakat dönüş yolunda hastalanarak vefat etmiştir. Bundan sonra Peygamberimiz dedesi Abdülmuttalib ‘in yanında sekiz yaşına kadar kalmıştır. Annesinin ölümünden sonra dedesini de kaybeden Muhammed amcası Ebu Talib’in yanında kalmaya başlamıştır.

Peygamberimiz on iki yaşına bastığında ticaret yapma gayesiyle Suriye’ye giden bir kervana katılan amcasının yanında gitti. Uzun bir yolculuktan sonra kervan Bizans’a bağlı Busra ‘ya vardı. Kervan o zamanlar sağlam bir Hıristiyanlık yaşayan rahip Bahira ’nın bulunduğu bir manastırda mola verdi. Kervanlara pek yardımda bulunmayan Bahira bu kervanda bir fevkaladelik sezmiş ve hemen yemek hazırlatmıştır. Çünkü Bahira kervan gelirken uzaktan bulutların kervanı gölgelediğini ve ağaçların bu kervanda bulunan birisi için eğilip kalktığını görmüştü. Yemek sırasında Muhammed’e çeşitli sorular soran Bahira çok şaşırmıştı. Çünkü aldığı cevaplar kutsal kitaplarda yazan Peygamberin bu çocuk olması gerektiğini gösteriyordu. Bunun üzerine rahip hemen Ebu Talib’e yeğenini memleketine geri götürmesini yoksa Yahudilerin bu çocuğa kötülük yapabileceklerin söyledi.

EVLENMESİ

Tüm Kureyşliler gibi Hz. Hatice de ticaretle uğraşıyordu. Daha önce iki kere evlenmiş fakat kocaları vefat etmişti.

Artık yirmi beş yaşına ulaşan Hz. Peygamber çeşitli şekillerde çalışarak amcasının aile bütçesine katkıda bulunuyordu. Sekiz yaşından beri çeşitli kervanlara katılıp ticaret hakkında tecrübe sahibi olmuş ve bir kervan yönetebilecek bilgiye sahip olmuştu. Hz. Hatice’nin sahip olduğu bir kervanı Şam’a götürme işini almıştı. Kervanı Şam’a götürüp malları satabilmişti. Mekke’ye dönen kervanın mallarını Mekke’de kolayca satmış ve iyi bir kâr elde etmişti. Daha önce böyle bir kâr edinememiş olan Hz. Hatice Hz. Peygamber’e bir ilgi duymuştu. Çeşitli kişilerden Hz. Muhammed’in temiz, doğru birisi olduğunu öğrenen Hatice O nunla evlenmek istemişti. Sonunda evlenen yeğenini gören Ebu Tâlib çok sevinmişti. Sekiz yaşından beri baktığı yeğeni artık müstakil bir hayata geçmişti.

PEYGAMBER OLUŞU ve MEKKE HAYATI

Hz. Peygamber çocukluğundan beri duyduğu hak, hakikat sevgisini kırk yaşına doğru çıkıp inzivaya çekildiği Hira dağındaki mağarada düşünüyordu. Her sene yaptığı gibi Hira dağındaki mağarasına çekilmişti. Birden Cebrail Aleyhisselam’ın “İkra: Oku” nidasını duydu. “Okuma bilmem” cevabını veren Peygamber Cebrail tarafından tâkâti kalmayacak şekilde sıkıp tekrar “İkra:Oku” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Okuma bilmiyorum, ne okuyayım?” cevabını verdi. Buna müteakip Kur’an-ı Kerim ’deki Alak Sûresi indi. Olaydan sonra hemen dağdan aşağı inen Resûl-i Ekrem Efendimiz doğru eve gitmişti. Üşüyen Peygamber örtülmesini istemişti. Hz. Muhammed başından geçen olayı eşine anlattığında Hz. Hatice hemen O’nu İncil’i bilen amcasının oğlu Varaka’ya götürmüştü. Olayı dinleyen Varaka Hz. Muhammed ’in son Peygamber olduğunu söylemiştir.

Peygamberlik vazifesi geldikten sonra ilk iman eden Hz. Hatice ile namaz kılmaya başlayan Hz. Muhammed ‘i yeğeni Ali namaz kılarken görmüş ve ne yaptıklarını sormuştur. Gerektiği üzere Ali’yi davet etmiş ve çocuklardan ilk Müslüman Hz. Ali olmuştur. Bundan sonra Hz. Ebubekir ve azatlı köle Zeyd bin Harise ilk Müslümanlar olmuşlardır.

Üç yıl kadar islamı sadece çok emin olduğu kişilere gizlice anlatmış, açık şekilde davete başlamamıştı. Müslüman olanların namaz kıldığını gören müşrikler kavgaya başlamış ve açık daveti bildiren ayet-i kerime nazil olmuştur.

Açık davet başladıktan sonra bir kısım Mekkeli, Müslüman olmuştur. Ayrıca herkesi eşit sayan İslam, köleler tarafından da benimsenmiştir. Kölelerin sahipleri onları islamiyetten döndürmeye çalışmış fakat köleler işkence gördükleri halde dinlerine bağlı kalmışlardır. Bunlardan birisi de Bilal-ı Habeşi’dir.

Yeğeninin dinine bağlı olanlara işkence edenlere en büyük tepki Resulullah’ın amcası Hz. Hamza’dan gelmiştir. Fakat müşrikler Müslümanların çoğalmasını ve dinlerini yaşamalarını görünce Hz. Peygamber’i amcası Ebu Talib’e şikayet etmişlerdir. Ebu Talib Müslüman olmadığı halde yeğenine sahip çıkmış ve onun yanında olmuştur.

MEDİNE’YE HİCRET

Müslümanlar hor görüldükleri Mekke’den ayrılarak İslamı daha rahat yaymayı istiyorlardı. Bu yüzden bir grup müslüman, hıristiyan bir kral tarafından yönetilen Habeşistan’a gitmişlerdir. Kral onları sevgiyle karşılamıştır. Ancak bütün müslümanların Habeşistan’a gitmesi mümkün olmadığı için Medine hicreti söz konusu olmuştur. Medine’ye hicret için bazı görüşmeler olmuştur. Bunlar I. ve II. Akabe Beyatlarıdır. Beyatlardan sonra Medine’ye hicret için bekleme başlamıştı.

Hicret izni çıkınca Müslümanlar gruplar halinde büyük bir fedakârlıkla evlerini ve mallarını bırakarak yola koyulmuşlardır.

Hz. Peygamber’e suikast hazırlayan müşrikler yola çıkılacağı gece kapı önünde pusu kurmuşlardı. Cebrail (a.s.)’dan haberi alan Hz. Peygamber yatağına Hz. Ali’yi yatırmıştı. Gece geldikten sonra Resulullah kapıya çıkmış ve yerden bir avuç toz alarak müşriklerin gözlerine doğru atmıştı. Ne olduğunu anlayamayan Mekkelilerin önünden rahatça geçen Resulullah önceden seçilmiş yol arkadaşı Hz. Ebubekir ’le yola koyuldu.

Medine’ye doğru yola çıkan Hz. Peygamber ve yol arkadaşı yorgunluk giderip biraz dinlenmek için bir mağaraya girdiler. Mağarada zararlı hayvan olabileceğinden dolayı Hz. Ebubekir bulduğu delikleri elbisesinden yırttığı parçalarla kapatmış ve açık kalan bir deliği de ayağıyla örtmüştür. Hz. Peygamber uykuya dalmıştı. Nöbet tutan Hz. Ebubekir ’in ayağı halen deliği tıkamaktaydı. Bir acı hisseden Ebubekir ayağıyla kapatmış olduğu deliğin bir yılan yuvası olduğunu ve yılanın ayağını soktuğunu fark etti. Acıyla gözlerinden gelen yaşların yüzüne düşmesiyle uyanan Resulullah durumu fark etti. Mübarek tükürüğünden alıp yaranın üzerine sürdü ve yara hemen iyileşiverdi.

Yine Medine yolundayken izlendiklerini fark eden Resulullah ve Hz. Ebubekir bir mağaraya girdiler. Allah’ın emriyle bir örümcek mağara girişine hemen ağını ördü ve iki güvercin yuva yaptı. Yanlarında en iyi iz sürücülerden bulunan müşrikler mağaranın önüne geldiler. Mağaranın girişindeki bozulmamış ağı ve güvercin yuvasını gören müşrikler içeriye kimsenin bu şekilde girmeyeceğini anladılar ve oradan uzaklaştılar.

Büyük zorluklar sonucu en sonunda Medine’ye ulaşan Hz. Peygamber ve yol arkadaşı büyük sevinç gösterileri ile karşılandılar.

MEDİNE DÖNEMİ HAYATI

Medine’ye vardıktan sonra bütün Medineliler Hz. Peygamber’i evlerinde ağırlamak istediler. Fakat kargaşa çıkacağı anlaşılınca Peygamber Efendimizin kalacağı yerin belirlenmesi için devesinin salınmasına ve duracağı yerde konaklamasına karar verildi. Deve salındıktan sonra herkesin heyecan dolu bakışları içerisinde ensardan Hz. Ebu Eyyûb el-Ensari‘nin evi önünde durdu. Bundan sonra bir mescid ve Peygamber’imiz için bir yer yapılıncaya kadar Hz. Eyyûb’un yanında kalacaktı.

Peygamberimizin kalacağı ve mescid olacak olan Mescid-i Nebevi’nin inşaatına başlandı. Temeli taştan atılan ve kerpiçle duvarları örülen, direkleri hurma ağacından olan mescidin üzeri güneşi engellemek amacıyla hurma dallarıyla örtülmüştü. Kıble yönü ilk önce Kudüs’e doğru olan mescidin mihrabı kıblenin Kâbe olduğu bildirilen ayet indikten sonra Kabe’ye çevrildi.

Müslümanların beş namaza vaktinde çağırılması gerekiyordu. Bunun için bir toplantı kuruldu ve çeşitli fikirler ortaya kondu. Çan çalınması fikri hıristiyanlığa mahsus, borazan çalınmasının yahudiliğe mahsus, ateş yakılmasının mecûsiliğe mahsus olduğu söylendi. Bir fikre varılamayınca dağılan cemaatten Abdullah bin Zeyd’e rüyasında ezan öğretildi. Hemen bunu Hz. Peygamber’e söyledi ve Peygamber Bilal Habeşi’ye ezanı okumasını buyurdu. Böylece ilk ezan okunmuş oldu.

SAVAŞLAR

Bedir Savaşı

Müslümanların gittikçe çoğalarak bir gün mutlaka onların elinden Mekke’yi alacağından korkan müşrikler daha Müslümanlığın ne demek olduğunu bile bilmeyen kabileleri de kandırıp bir güç haline getirmişlerdir. Müslümanlara saldırmak için silah lâzım olduğundan bütün müşrikler ortak bir kervan kurup silah almak için gönderilmiştir. Bu kervanın dönüşü sırasında kervanda silah yüklü olduğunu haber alan Müslümanlar hemen Hz. Peygamber’i haberdar etmişlerdir. Derhal bir İslam ordusu kurulmaya karar verilmiş ve 305 kişi, 70 deve ve 2 attan oluşan bir ordu kurulmuştur.

İslam ordusunun yola koyulduğu sırada Bedir Kuyuları yakınında bulunan kervan hemen Mekke’ye haber göndermiş ve ordu toplanmasını istemiştir. Müslümanlara göre çok fazla sayıda olan müşrikler ordusu önceden gelip savaş alanına yerleştiği için Bedir Kuyularını ellerinde bulunduruyorlardı. Fakat Müslümanlar bir taktikle kendilerine yetecek kadar suyu bir yerde toplamışlar ve kalan kuyuları da çer çöple kapatmışlardır.

Çetin geçen savaşta Cenab-ı Hak meleklerini göndererek Müslümanlara yardım etmiştir. Savaş sonunda Müslümanların 14 şehidi varken müşriklere 70 kayıp vermişlerdi.

Savaş sonunda elde edilen 70 esire Peygamber Efendimiz iyi davranılmasını istemiştir. Esirlerin bazıları karşılıksız salınmıştır. Bazıları fidye karşılığında, bazıları ise on Müslüman’a okuma yazma şartı ile azad edilmiştir.

Uhud Savaşı

Bedir’deki yenilgilerinin acısını çıkarmak isteyen müşrikler Uhud Savaşı’na hazırlanıyorlardı. Bu savaşta Müslümanlar 700 kişi iken müşrikler 3000 kişi kadarlardı. Bu savaş kesin olmamakla birlikte Müslümanların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. Çünkü Uhud tepesine dikilen bir grup savaşın kendileri tarafından kazanıldığını zannederek yerlerini terk ederek ganimet toplamaya gitmişlerdir. Fakat müşriklerin komutanlarından Halid bin Velid emrindeki savaşçıları geri çevirerek Müslümanları kırdırmıştır.

Ayrıca bu savaşta Hz. Hamza sonradan Müslüman olan “Vahşi” tarafından şehit edilmiştir.

Hendek Savaşı

Bedir’de ve daha sonra Uhud’da yenilen müşriklerin asıl istekleri Müslümanları ve Müslümanlığı tamamen imha edip ortadan kaldırmaktı. Bu yüzden İslamiyet’in şehri olan Medine’yi dağıtmak gerektiğine inanıyorlardı. Böylece çok büyük bir hazırlığa giriştiler.

Müşriklerin deve ve atlılarla dolu, silah yönünden diğer ordulara göre daha üstün bir ordu hazırladıklarını duyan Hz. Peygamber hemen istişare yaptı ve savunma politikası uygulanmasına karar verildi. Medine’nin etrafına derin hendekler açılacaktı. Büyük seferberliklerle açlık ve susuzluk çekerek 14 günde Medine etrafına derin hendekler kazılmıştı.

Hendek tamamlandığı sırada yaklaşık 10.000 kişiden oluşan müşrik ordusu Medine’yi kuşatmıştı. 27 gün Medine’yi kuşatan müşrikler artık yılmak üzereydiler. Fakat hırslarından geri çekilmek de istemiyorlardı.

Peygamber Efendimiz’in duası ile Allah Müslümanlara yardım etmişti. Büyük bir fırtına çıkmıştı. Müşriklerin çadırları yerlerinden sökülüyordu. Düşman artık paniğe kapılmıştı. Bu yüzden pek çok savaş araç-gerecini savaş alanında bırakıp kaçmışlardı. Böylece Hendek Savaşı Müslümanlarım galibiyetiyle sonuçlandı.

MEKKE’NİN FETHİ

Mekke’nin fethi islam ve insanlık açısından çok önemlidir. Müslümanlığın gelişmesinde büyük bir engel olan Hayber’in bertaraf edilmesinden sonra Kureyş tehlikesi de ortadan kalkmış oluyordu. Sıra artık Kâbe’nin içinde olduğu Mekke’nin fethine gelmişti. Bu fethin en büyük sebeplerinden birisi de Kâbe’yi putlardan arındırıp Allah’ın adını Mescid-i Haram ’da yüceltmektir.

Ordusunu hazırlayan Peygamber Efendimiz, on bin kişilik kuvvetleriyle Mekke’ye ulaşmıştı. Peygamberimiz ordusuna gereken talimatı verdi. Sancak Hacun’a dikilecekti. İslam ordusun dört bölük halinde: Resulullah Mekke’nin alt kısmından, Halid bin Velid yüksek kısmından, bir takım kabileler sağ taraftan, Ebu Ubeyde bin el-Cerrah hazretleri ise piyadelerle sol taraftan girecekti. Hz. Peygamber fethi kan dökülmeden yapmak istiyordu.

Bütün birlikler şehre girdiği halde Halid bin Velid’in kuvetleri hala şehre girememişti. Çünkü Kureyş’ten Süheyl bin Amr, Safvan bin Ümeyye ve İkrime bir Ebi Cehil tarafından hazırlanan çetelerle tuzağa düşürülmüştü. Halid bin Velid Resulullah’ın kan dökmeme erine yerine getirmek istemiş fakat müşriklerin ok yağdırmasıyla bir seferde hücum etmişti. Halid’in bu tek hücumla 13 kişiyi birden öldürmesiyle müşrikler dağılıp kaçtılar.

Artık Mekke müslümanların elindeydi. Hz. Peygamber Kâbe’nin kapıcısına kapıyı açtırdı ve içeri girerek bütün putların dışarı çıkartılmasını buyurdu. Artık Kâbe’de ezan sesleri duyuluyordu.

PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN VEFATI

Hz. Peygamber (s.a.v.) 632 yılının Sefer ayının 19. Çarşamba günü hastalanmıştı. Mescid’e sahabenin yardımıyla gidebiliyordu. Hastalığa yakalandığından 5 gün sonra hastalığı ağırlaştı ve namaz kıldırma görevini Hz. Ebubekir’e verdi. Bir gün sabah namazında iyileşir gibi oldu ve mescide giderek Ebubekir’in arkasında namaza durdu. Namazdan sonra odasına çekildi. Enes bin Malik Hz.Peygamber’in işte bu Pazartesi sabahı vefat ettiğini söyler.

VEDA HUTBESİ

Ey İnsanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım! Muhakkak Rabb’inize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunan bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse, daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.

Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib ‘in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.

Ashabım! Dikkat esiniz! Cahilliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliyede güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu İyas bin Rabia ’nın kan davasıdır.

Ey İnsanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmakta tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

Ey İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız: yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça eve almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırsa, Allah, size onları yatakta yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyecek temin etmenizdir.

Ey Mü’minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğuyla vermişse o başkadır.

Ey İnsanlar! Cenab-ı Hakk her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyetler vardır. Babasından başkasına soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan köle, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın. Cenab-ı Hakk, bu gibi insanların ne tevbelerini, ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

Ey İnsanlar! Rabb’iniz birdir. Babanız da birdir. Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın arap olmayana, arap olmayanın da arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.

Azası kesik siyahi bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabı ile idare ederse, onu dinleyiniz itaat ediniz.

Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.

Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız. Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı haksız yere öldürmeyeceksiniz. Zina etmeyeceksiniz. Hırsızlık yapmayacaksınız.

İnsanlar! La ilahe illallah deyinceye kadar onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’tır.

İnsanlar!

Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

“Sahabe-i Kiram hep birden şöyle dediler:”

Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz,bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz diye şahadet ederiz.

Bunun üzerine Resul-ü Ekrem Efendimiz (s.a.v.) şehadet parağını kaldırdı, sonra cemaatin üzerine çevirip indirdi ve şöyle buyurdu:

Şahid ol, Ya Rabb! Şahid ol, Ya Rabb! Şahid ol, Ya Rabb!

İLKÇAĞ FİLOZOFLARINDA VARLIK ANLAYIŞI

THALES

Aristoteles’ den öğrenilenlere göre;Thales suyu,sıvı olanı,arkhé,yani her şeyin başı,kökü,ilkesi sayıyormuş. Onun felsefesinin özü bu imiş. Her şey sudan türer,yine suya döner. Düz bir tepsi gibi olan yer de su üstünde,sonsuz Okeanos’ da yüzer.

Thales’ in öğretisi,kolayca görülebildiği gibi,mythos ile büsbütün ilgisiz değil. Örneğin burada Okeanos sözü geçiyor. Yunan mitolojisinde Okeanos (okyanus) tanrılar ile insanların babasıdır. Sonra Thales suya “tanrısal” diyormuş. Bu da mythos’ un gücünü ayrıca göstermektedir. Bütün bu gözlemlerden o,suyun hem yapıcı,hem yıkıcı gücünü,denizin sonsuzluk ve tükenmezliğini,vb. çıkarmış olabilir. Ama bu gözlemlerle bir düşünce de temel oluyor:doğayı açıklamak için girişilen bu eski denemelere-soyut olarak dile getirilmiş olmasa bile-belli bir düşünce kılavuzluk etmektedir;bu da: “Hiç’ ten hiçbir şey meydana gelmez” düşüncesidir(Aristoteles,bunu haklı olarak belirtiyor). Bundan dolayı kendisi meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan bir varlığı her şeyin ilk nedeni olarak kabul etmek gerekiyordu. Meydana gelmemiş ve yok olmayacak olan varlık da,kendi kendisiyle özdeş kalan,kalıcı olan bir ana maddedir,arkhé’ dir. Thales’ in göz önünde bulundurduğu da maddi bir varlık olan da su’ dur. Suya ana madde deniyor,her şey kendisinden oluştuğu için. Her şey sudan,bu ana maddeden çıktığı için de,ondan kurulmuştur. Bu arkhé kavramı göreceğiz,ancak Thales’ ten sonraki gelişmede yavaş,yavaş aydınlanacaktır.

Thales’ in kendisi yalnız arkhé sorunu üzerinde durmuştur. Miletli filozoflar doğayı açıklamalarına temel olarak canlı bir maddeyi almışlardır. Thales,bu anlayışında,canlı ile cansız arasındaki karşıtlığı ortadan kaldırıp,bunları daha yüksek bir birlik içinde kavratacak bir kavramı ileri sürmeye kalkmıyor. Bu karşıtlık,onun için henüz bir sorun değil. Sözünü ettiği madde,onun için kendiliğinden canlıdır. Bu madde kendiliğinden değişebilir,türlü biçimlere girebilir,yaratıcı bir şey bu. Thales’ in “Her şey tanrılarla dolu” demiş olduğunu Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bu da şu demek:Her şey canlıdır,her şey,içinde tanrısal bir yaratıcı gücü taşıyan su ile doludur. Thales bir de mıknatıs ile elektriklendirilmiş kehribarın “ruh” taşıdığını söylermiş. Mıknatıs gibi etki olan her şey yaratıcıdır,canlıdır,ruhludur. Ancak sonraları birbirinden ayırt edilecek bu “canlı” ve “ruhlu” kavramları,ilkin özdeştirler ve başlangıçta ana maddenin değişme yeteneğini anlatmak,bundan çeşitli varlıkların nasıl meydana geldiğini açıklamak için kullanılmışlardır.

ANAXİMANDROS

Anaximandros da,Thales gibi,arkhé sorunu üzerinde durmuştur. O da var olanların kökeninin,ana maddenin ne olduğunu soruyor. Ona göre ilk-maddenin sonsuz,tükenmez olması gerekir,çünkü ilk-madde sonsuz yaratmasında sınırsız ve tükenmez olduğunu gösteriyor. Thales de yeri çevreleyen sonsuz ve sınırsız Okeanos’ ta ana maddeyi bulmuştu. Ama sonsuz kavramını ilkin açık olarak açıklayıp,bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmuştur. Bu sonsuz ilk-maddeye o Apeiron(sınırı olmayan) adını vermiştir. Ancak,Anaximandros ana maddeye yalnız sonsuzluk niteliği yüklemekle kalmıyor,daha da ileri gidiyor:İlk-madde yalnız sonsuz değildir,sonsuz olandır da;çünkü ona,daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez. Thales ilk-maddeyi su ile,demek ki belli,bilinen belli bir madde ile bir tutmuştu. Anaximandros’ a göre ise,bunu yapamayız,çünkü her belli,belirli şey sonlu ve sınırlıdır da,yani karşıtı ile sınırlanmıştır:Sıcak soğuk ile,sıvı olan katı olanla,vb. sınırlanmıştır. Her belirli olan,dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan şey,meydana gelmiş olan bir şeydir-sıcak soğuktan,sıvı katıda-ve yeniden karşıtına döner. Böylece,birbirinin karşıtı olan şeylerden biri,öteki karşısında zaman,zaman ağır basar;bu da,bunların içinden çıktıkları sonsuz ana madde içinde yeniden arınmalarına kadar sürer.

Apeiron anlayışından Anaximandros çok özgün bir doğa görüşü geliştirmiştir:Apeiron’ dan önce sıcak ile soğuk olmuştur. Sıcak,başlangıçta soğuk ve karanlık olanı(biçimlenmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmıştı. Soğuk’ tan iki karşıt:katı ve sıvı doğmuştur. Sıvı’ dan ,yeri çevreleyen alev küresinin sıcaklığı yüzünden,buğular yükselip alev küresini halkalara,ateşle dolu olan hava tekerleklerine bölmüşlerdir. Bu tekerlekler de birtakım deliklerinden-güneş,ay-alevler saçarlar. Böylece hava (buğu) ile ateşin birleşmesinden gök meydana gelmiştir. Yer, Thales’ in düşündüğü gibi ,düz tepsi biçiminde değil,bir silindir,yuvarlak bir sütun biçimindedir ve boşlukta serbest olarak durur;gök de yerin etrafında döner. Yer,önce denizle kaplı idi, yeryüzünde ilk meydana gelen canlılar da,suda yaşayan,balık gibi yaratıklardı(Anaximandros ,deniz hayvanlarının fosillerini herhalde görmüş olacak). İnsan da,sonra, balığa benzeyen bu ilk canlılardan türemiştir;çünkü yardıma muhtaç bir çocukluk çağı geçirmek zorunda olan insanın,yeryüzünün bu ilk devirlerinde yaşamış olmasına olanak yoktur.

ANAXİMENES

Anaximenes de arkhé sorunu üzerinde durur;o da ,Anaximandros gibi ana maddenin,bu varlık temelinin birlikli ve sonsuz olması gerektiğini söyler. Ama bu sonsuz şeyi,o da,Thales gibi,belirli bir şeyle bir tutar:Ona göre ilk –madde hava’ dır. Hava,sonsuz bir hava denizi olarak evreni kuşatır ve yer de bu hava denizinde düz bir tepsi gibi yüzer. Düşünmede atılgan olma bakımından Anaximenes,Anaximandros’ a yetişemiyor. Soyut bir ilke olan Apeiron’ un yerine somut bir şeyi hava’ yı koymakla,doğa tasarımı da,Anaximandros’ un kine göre, bir gerileme sayılabilir-felsefe bakımından.

Yalnız Anaximenes’ in iki anlayışı var ki,felsefeye iki yeni görüş olarak girip yerleşmişlerdir:

1.Anaximenes, “bir hava(soluk)olan ruhumuz-psykhé-bizi nasıl ayakta tutuyorsa,bunun gibi,bütün evreni (kosmos) de soluk ve hava sarıp tutar,” diyor. Böylece,ruh kavramı felsefede ilk defa olarak ortaya çıkmış oluyor. Burada ruh,insanın canlı vücudunu ayakta tutan, daha doğrusu bir arada tutan,onu canlı kılan,onun cansız bir yığın olarak dağılmasını önleyen “şey”dir;burada ruh, yaşam diye,canlı vücudu cansızdan ayıran diye anlaşılıyor ve soluk ile bir tutulduğu için,maddi bir şey olarak düşünülüyor tabii. İmdi nasıl hava-soluk-olan ruh,insanın vücudunu cansız bir madde olarak dağılmaktan koruyorsa, bunun gibi hava da evrenin bütününü,onun düzenini ayakta tutar. Hava:canlı, canlandıran şey,etkin olan bir ilke. Onun bu canlılığı,etkinliği olmasaydı,evren, sadece,ölü,dağılan bir yığın olurdu;boyuna yeni biçimler alan ,kendini canlı olarak değiştiren yaratıcı bir varlık olamazdı.

2.Bütün nesnelerin kendisinden çıkmış olduğu madde,ana madde kavramının yavaş,yavaş belirdiğini yukarıda söylemiştik. Bu “madde”önce,Thales’ te olduğu gibi kendinden değişmekte olan bir canlı varlık gibi düşünülür ve bu arada cansız madde ile canlı arasında bir ayırma yapılmaz. Bu ayırma,ilk olarak, Anaximenes’ te belirmeye başlamıştır. O ana maddenin canlı olması gerektiğini düşünmekle, “madde” kavramının belirlenmesine doğru önemli bir adım atmış oluyordu. Thales ,suyu sadece cansız bir madde değil de,canlı gibi değişebilen bir varlık saydığı için, “bu ana maddeden nasıl oluyor da veya ne gibi bir süreçle nesnelerin çokluğu meydan gelebiliyor?”sorusunu sormak gereksemesini duymamıştı. Anaximenes’ te ise,bu soru artık ortaya konuluyor. Çünkü Anaximenes havayı,hayatın ve ruhun asıl maddesi saymakta,genel olarak madde kavramı da,kendisinde bir şeyler olan,bir şeyler geçen madde kavramı belirmiş, bununla da bu maddede olup bitenler üzerinde,maddedeki süreç üzerinde bir düşünceye yol açılmış oluyor. Gerçekten Anaximenes bu soru üzerinde durup düşünmüştür. Kendi kendisiyle aynı kalıp değişmeyen, bununla birlikte bir yığın kılığa giren ana maddedeki bu süreç,bu değişme nasıl oluyor? Anaximenes’ in öğrettiğine göre:Hava,yoğunlaşma ve gevşemesi ile çeşitli nesnelere dönüşür: genişlemesi ve gevşemesiyle ateş olur;yoğunlaşmasıyla rüzgarlar,bulutlar meydana gelir;bulutlardan su,sudan toprak,yüksek bir yoğunlaşma derecesinde de taşlar meydana gelir. Böylece,ateş,sıvı ve katı-maddenin bu üç ana biçimi-özü bakımından hep kendisiyle aynı kalan tek bir ana maddenin çeşitli yoğunlaşma ve gevşeme evrelerinden başka bir şey değildir. Bütün varolanlar bu ana maddeden kurulmuşlardır ve her şey onun bu anlatılan değişmeleri yüzünden oluşur.

HERAKLEİTOS

Herakleitos’ un da başlıca ilgisi,Miletliler gibi,varlık sorununa yönelmiştir. O da,öz varlığın bütün değişiklikler içinde birliğini yitirmeyen o gerçek varlığın,o ana maddenin(arkhé) ne olduğunu araştırır. Ona göre,evrenin temel maddesi ateş’ tir. Ateş,bütün varolanların ilk gerçek temelidir,bütün karşıtların birliğidir,içinde bütün karşıtların eridiği birliktir.

Varlık sorununa verilen bu yanıtta,Miletlilerinki ile,bir Anaximenes’ inkiyle karşılaştırılırsa,pek bir yenilik yok. Burada bir madde yerine başka bir madde,hava yerine ateş konmaktadır. Ancak,Herakleitos’ un bu savını kanıtlayışı yakından incelendikçe,onun düşüncesiyle Miletlilerinki arasında temelli bir ayrılık olduğu görülür. Miletli filozoflar ana maddeyi kalıcı,kendi kendisiyle özdeş bir şey,doğanın değişmeyen tözü sayıyorlardı. Onlar için bu kalıcı töz,doğada en telli,en önemli olandır,gerçek physis,asıl doğa budur,bu değişmeyip kalan şeydir. Buna karşılık Herakleitos,şunu belirtmekten usanmaz: Evren boyuna akan bir süreçtir,başı sonu olmayan bir değişmedir,hiç durmayan bu değişme içinde kalan,sürüp giden hiçbir yoktur. Pante rei-her şey akar:bu onun ana görüşü. İşte ateşin ilk-madde olduğu düşüncesine de Herakleitos buradan varıyor. Örneğin bir tahtayı yakıp kemiren alevin,tahtayı boyuna yakıp kemirir,onu boyuna duman ve buğdaya çevirir. Evren de böyle tükenmez canlı bir ateştir,sürekli bir yanma sürecidir. Daha doğrusu,dönümlü (periyodik) bir süreçtir bu. Bunda,sürekli olarak,bir “yokuş yukarı” çıkaran,bir de “yokuş aşağı” indiren yol vardır. Evren ateşten meydana gelmiştir ve burada olup bitenlerin sonundaki bir “Büyük Yıl” da yeniden ateş tarafından kemirilecektir-yeniden doğmak için. Bu,böylece,nöbetleşe,dönümlü olarak hiç tükenmeden sürüp gider.

Bu sürekli oluş içinde durucu,kalıcı bir şey bulduğumuzu sanırsak, Herakleitos’ a göre,bu,bir yanılmadır,bir aldanmadır. “Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız. İkinci kez girdiğimizde bu ırmak büsbütün başka bir ırmaktır artık. Bu arada akıp giden sular onu başka bir ırmak yapmışlardır.” Karşımızda “aynı şey” in bulunduğunu sandığımız her yerde durum böyledir. Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız,değişmenin kuralsız değil de,belli bir düzene,belli bir ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Bu ölçüye,bu yasaya Herakleitos logos diyor. Evrende egemen olan yasadır,düzen akıldır(logos).

Evren bize,bir yandan sürüp giden bir devinme,öbür yandan da karşıt şeylerin sonu gelmez bir savaşı olarak görünür. Bu karşıtlar ile bunların arasındaki savaş olmasaydı,evrende nesneler de olmazdı. Çünkü nesneler, dönümlü ilerleyen bir yanma sürecinin evreleridir,savaşa egemen olan yasanın karşıtları uzlaştırılmasından meydana gelmiş olan uyumlardır,birliklerdir. Dolayısıyla, “savaş her şeyin babasıdır”;savaşı kaldırırsak dünyadaki bütün şeyler de ortadan kalkar.

Durup kalan bir varlığın olmadığı,sadece bir oluşan olduğu,her nesnenin sürekli bir değişme içinde bulunduğu ve bu arada karşıtlarını içine aldığı öğretisinden,bir obje için salt doğru bir yargının olmayacağı mantıksal sonucu çıkarılabilir;nitekim Sofistler bu sonucu çıkarıp şüpheciliğe varmışlardır. Herakleitos’ un kendisi hiçbir yerde bu sonucu çıkarmamıştır.

XENOPHANES

Öğretici nitelikteki koşuğundan kalan parçalarından Xenophanes’ in,halk dininin tanrıları insan gibi tasarlamasıyla savaştığını görüyoruz. Bu,onun gördüğü başlıca iş. Tanrıların bu insanlaştırılması-anthropomorphism- Homeros ile Hesiodos’ ta yüksek edebi bir biçim de kazanmıştı ve bunların Yunan eğitiminde çok önemli bir yerleri vardır. Xenophanes şöyle diyor: “Homeros ile Hesiodos,ölümlüler(insanlar)arasında suç sayılan,utanılan bütün şeyleri tanrılara da yüklemişlerdir. Tanrılar hırsızlık ederler,yalan söylerler,eşlerini aldatırlar. Sonra:ölümler sanıyorlar ki,tanrılar da kendileri gibi doğmuşlardır,kendileri gibi giyinirler,kendilerinin biçimindedirler. Nitekim Habeşler tanrılarını kendileri gibi kara ve yassı burunlu; Trakyalılar sarışın ve mavi gözlü diye düşünürler. Böyle olunca,atların,aslanların elleri olup da resim yapabilselerdi,atlar tanrılarını at gibi,aslanlar da aslan gibi çizeceklerdi. Oysa,tanrılar ne aslan biçimindedirler, ne zenci gibidirler,ne de Yunan heykellerinde olduğu gibi insan kılığındadırlar”. Halk dininin tanrıları insan biçiminde tasarlanmasına karşı, Xenophanes kendi tanrı tasarımını koyar. Bu arınmış bir tanrıdır . Ona göre: “Bir Tanrı vardır;bu, tanrılar ve insanların en ulusudur;ne biçimi ,ne de düşünmesi bakımından ölümlülere benzer;bu tek Tanrı baştan aşağı işitmedir,baştan aşağı düşünmedir, her şeyi düşünceleri ile hiç zahmetsiz yönetir”.

PARMENİDES

“Doğru (aletheia) ve sanı (doksa) üzerine” bir araştırma olan yapıtının başında,Güneş kızları,filozofu her şeyi bilen Tanrıçaya götürmektedirler;Tanrıça ona bilgeliği,yaşamanın o biricik doğru yolunu öğretecektir. Filozof,ondan iki şey öğrenip ölümlülere bildirecek:Tam ve son doğru ile içlerinde gerçekten inanılabilecek hiçbir şey bulunmayan insanların sanılarını. Öğretici (didaktik) ve manzum olan yapıt da,buna göre,iki bölüme ayrılır: “Doğru’ ya giden yol” ile “sanılara götüren yol”.

Birinci bölümde,biricik doğru olan “Bir Varlık” incelenir. Bu mantıklaştırılmış bir metafizik. Bir Varlık’ ın dışındaki her şey bir yanılmadır, bir aldanmadır. İkinci bölümde kosmoloji ele alınır. Miletlilerinki gibi olan bir doğa felsefesi bu. Burada,meselâ,gelip geçici şeylerin dünyasının (doğa=physis) iki etkenin birlikte çalışmasından meydana geldiğini söyleniyor:Hafif ve aydınlık olan ateş ile ağır ve karanlık olan gece’ den. Bu dünyanın bilgisi ikinci derecededir,çünkü gerçek olmayan bir dünyanın bilgisidir bu.

Birinci bölümde,şu sonuca varılır:Bir varlık vardır-Esti gar einai-Parmenides buna,kısaca,Bir,Bir olan da der. Bir birliktir o,kendi içine kapalıdır, doğmamıştır,yok olmayacaktır,değişmez,bölünmez,yoğunlaşmaz,seyrekleşmez. Bunun karşıtı olan her görüş,varolmayanı var diye göstermek zorunda kalır,bu da olamaz. Çünkü Varolan meydana gelmiş bir şey olsaydı,varolmayan bir şeyden doğmuş olması gerekirdi,böylece varolmayan gerçekten varolmuş olacaktır. Yok olsaydı,yerine varolmayan geçecektir. Değişme,hiç olmazsa belli bir yönüyle,bir meydana gelme ile bir yok olmadır. Bölünebilir olsaydı Varlık, bölümlerinin arasına bir varolmayan girerdi. Yoğunlaşma ile seyrekleşmede de böyledir:yoğunlaşma ile seyrekleşme,bir maddenin az ya da çok bir bölümünün bir araya birikmesi demektir. İmdi bilginin amacı ve ödevi:varolanı düşünmektir ;yanılması da:Varolanın içinde varolmayanı düşünmeye,bunu varsaymaya kalkışmasıdır. “Yalnız Varolan vardır ve nacak bu düşünebilir: Varolmayan yoktur ve düşünülemez de.” Bu,Parmenides ’in ana- önermesidir. Varolmayan derken de Parmenides,belli bir şeyi,az çok açık olarak göz önünde bulundurmaktadır:Boş uzayı. Bir de şunu belirtelim:Parmenides’ in Bir Olanı, kendisinden önceki filozoflarda olduğu gibi, cisimsel nitelikte bir şeydir. Bunu Parmenides, kendi içine kapalı,birliği olan “küre biçiminde” diye düşünür.

Şimdiye kadar ki filozofların doğa açıklamaları hep deney ve düşünmeye, başka bir deyişle,bir takım deneylerin düşünme ile işlenmesine dayanıyordu. Parmenides’ te ilk olarak,ilk olarak deney bir yana bırakılıyor,salt düşünme ile-Varlık üzerinde yalnız düşünmekle-Varolanın nitelikleri üretilmeye çalışılıyor. Varlık’ ın özü gereği,meydana gelmemiş,değişmez,bölünmez olduğu sonucuna bu yolla varılıyor. Bu arada, Anaximandros,ana maddenin öncesiz, sonsuz- Apeiron-olduğunu söylemekte,Elealılara biraz olsun öncülük etmiştir denilebilir.

Deneyin bir yana bırakılması,Varolanın bilgisinin salt düşünceden,salt akıldan çıkarılmak istenmesi,deney ile bir çekişmeye vardırmıştır ;çünkü deney hareket eden,değişen meydana gelip yok olan şeylerin renkli bir çoğunluğunu karşımıza çıkarır. Parmenides ise boyuna değişen çokluk karşısında,bunun tam karşıtı olan bir şeyi, kendi içine kapalı,hep olduğu gibi kalan bir birliği koyar. Ama Parmenides’ e göre o çokluk bir aldanma,bir yanılmadır.-Durmadan değişmeyi,dolayısıyla çokluğu asıl gerçek sayan Herakleitos ile tam bir karşılık var burada-Bu çokluğu bize gösteren de duyulardır, onun için duyular bizi yanıltırlar;duyu algıları bilginin yanlış kaynağıdır. O tek ve gerçek Varolanı kavratan ise düşünmedir;dolayısıyla da bilginin doğru yoluna düşünme ile girilir.

ELEALI ZENON

Zenon,Parmenides’ in Bir Olan’ ın biricik gerçek varlık olduğu öğretisini, çokluğu ve hareketi varsaymanın düşünülemeyeceğini,böyle bir düşüncenin çelişmelere sürükleyeceğini göstermeye çalışmakla desteklemiştir. Bunu da o,çokluğa ve harekete karşı ileri sürdüğü pek ün salmış olan kanıtlarıyla yapmıştır. Bu kanıtlarda,sonsuz bölünebilen bir uzay ve zamanı kabul etmenin,bizi nasıl yığın güçlükle karşılaştırdığı göstermek istenilir.

Çokluğun olamayacağını gösteren kanıtlardan birine göre:nesneler bir çokluk iseler,hem sonsuz küçük,hem de sonsuz büyüktürler. Çünkü varolanı böler de,bu böldüğümüz parçaların artık bölünemez parçalar olduğunu düşünürsek,bunlar büyüklüğü olmayan bir hiç olurlar;bir araya getirirsek bunları,yine olumlu bir büyüklük elde edemeyiz;büyüklüğü olmayan bir şeyin kendisine eklenmesiyle hiçbir şey,büyüklük bakımından bir şey kazandırmaz. Bu parçaları uzamlı-uzayda yer kaplıyorlar-diye düşünürsek,çoğun bir araya gelmesiyle sonsuz bir büyüklük meydana gelecektir. İkinci bir kanıta göre:Nesneler çok iseler,sayıca hem sonlu,hem de sonsuz olurlar. Sayıca sonludurlar,çünkü ne kadar iseler o kadar olacaklardır,daha çok ya da daha az olamayacaklardır. Sayıca sonsuzdurlar da nesneler,çünkü boyuna birbirlerini sınırlarlar,böylece de kendilerini başka nesnelerden ayırırlar;bu başka nesnelerin kendileri de yine yakınlarındaki nesnelerle sınırlanırlar ve bu böyle sürüp gider. Üçüncü bir kanıtta Zenon “her şey uzaydadır” deyince uzayın da bir uzay içinde bulunması,uzayın içinde bulunduğu bu uzayın da yine bir uzayda bulunması gerekir diyor;bu da böylece sonsuzluğa kadar gider.

Hareketin gerçekliğine karşı Zenon’ un ileri sürmüş olduğu kanıtları Aristoteles’ ten öğreniyoruz. Bunların arasında en çok bilineni,Akhilleus ile kaplumbağa arasındaki yarış kanıtıdır. Bu yarışta,kendisinden biraz önce yola çıkan kaplumbağaya Akhilleus hiçbir zaman yetişemeyecektir,çünkü başlangıçtaki kaplumbağa ile kendi arasındaki mesafeyi koşmak için geçen zaman içinde kaplumbağa,az da olsa biraz ilerlemiş olacaktır. Akhilleus’ un bir de bu aralığı koşması gerekecektir,ama bu arada kaplumbağa,pek az da olsa,yine biraz ilerlemiştir;bu böyle sonsuzluğa kadar gider. Bu kanıtın özünü bir başka kanıtta daha iyi görebiliyoruz: “Bir koşu pistinin sonuna hiçbir zaman ulaşamazsın”,çünkü pistin önce yarısını,bu yarısının da ama yine yarısını,bu yarısının da yine yarısını geride bırakmak zorundasın,bu da böyle sonsuzluğa kadar gider. Sonlu bir zaman içinde sonsuz sayıdaki uzay aralıkları nasıl geçilebilir? Bir başka kanıt: “Uçan ok durmaktadır”,çünkü bu ok her anda belli bir noktada bulunacaktır;belli bir noktada bulunmak demek de durmak demektir;ama hareketinin her anında duruyorsa,ok,yolunun bütününde de durmaktadır. Şu son kanıt da hareketin göreliğine-rölatifliğine-dayanmaktadır: Belli bir noktalar dizisi,biri durmakta olan,öteki de ters doğrultuda ilerleyen iki dizinin yanından geçerse,aynı zaman içinde hem büyük,hem de küçük bir mesafeyi geçmiş olacaktır,yani bu dizinin aynı zaman içinde çeşitli hızları olacaktır,hareketin duran ya da ters doğrultuda ilerleyen dizi ile ölçüştürdüğümüze göre.

Zenon’ un keskin antinomia’ ları,tabii,yalnız şunu göstermek için:Varolanı bir çokluk ve hareket düşünürsek çelişmelere düşeriz,öyle ise Varolan ancak “bir” ve hareketsiz olabilir.

PYTHAGORAS

Pythagorasçılar aslında bir din topluluğu ama,başlangıçtan beri bilim ve sanat ile de yakında ilgilenmişler,bu arada matematik ve musiki ile çok uğraşmışlardır. Matematik ile musiki arasında bir bağlantı da kurmuşlar. Pythagoras’ ın kendisi,ses perdesi ile uzunluğu arasında bir ilişkinin olduğunu bulmuş.

Matematik ile böylesine yakından uğraşan Pythagorasçılar,sayılardan edindikleri bilgileri genelleştirerek sayıları bütün varlığın ilkeleri (arkhé) yapmışlardır. Musikideki uyum (harmonia) yasalarının sayılarla anlatılabileceğini gördüklerinden ve bütün olayların sayılara tabii bir yakınlığı olduğunu anladıklarından sayı öğelerinin bütün varlıkların da öğesi olduğu düşüncesine varmışlardır. Onlara göre,nesnelerin özü,gerçeği,varlığın ana maddesi sayıdır. Kendilerinden önce ana madde olarak hep maddi bir şey;su, hava ya da ateş ileri sürülmüştü. İlk bakışta Pythagorasçılar ın sayısı ile,maddi olamayan bir şeyin varlıkların ilk nedeni,evrenin temeli yapılmakta olduğu sanılabilir. Ancak,ilk Pythagorasçılar sayının ideal yapısını henüz bilemezler, onlar da sayıyı cisimsel bir şey diye tasarlarlar.

Yunan felsefesinin hemen başlangıçlarında varlık üzerine birbirine tam karşıt olan iki anlayış belirtilmiştir. Bir yandan da Parmenides varlığı hiç değişmeyen,duran bir birlik diye anlıyordu. Öbür yandan da Herakleitos için varlığın ana özelliği,asıl gerçeği hiç durmayan bir değişme olmasıdır.

EMPEDOKLES

Doğa bilgisinin gelişmesinde çok önemli bir yeri olan öğe(element) kavramını ilk ortaya koyan Empedokles olmuştur denilebilir. Öğe,burada,kendi içinde bir cinsten,niteliği bakımından değişmeyen,artık bölünemeyen,yalnız çeşitli hareket durumlarına geçebilen madde demektir. Bu anlayışla da, Parmenides’ in “Varlık” kavramı işe yarar bir hale getirilmiş oluyordu. Bu öğeler de,Empedokles’ e göre dört tane imişler:Toprak,su,ateş,hava. Bunlara dördüncü öğe olarak toprağı eklemekle Empedokles,ta günümüze kadar-hiç olmazsa belli bir anlayışta-yaşayacak olan “dört öğe öğretisi” ni kurmuştur.

Empedokles’ e göre,bu dört öğe,evren yapısının ancak gereçleridir. Evren bu gereçlerden kurulmuştur. Dört öğenin kendileri,tıpkı Parmenides’ in “varlık”ı gibi,değişmez tözler olduklarından,bunların kendisinde bir hareket nedeni bulunamaz;yani bunlar kendiliklerinden birbirleriyle karışamazlar,kendiliğinden bu karışmayı bozarlar. Onun için doğa açıklamasında,bu dört öğenin yanı sıra bir de hareketin bir nedeni ,hareket ettirici bir güç te gerek. Empedokles’ e göre,dört ana öğeyi birbiriyle karıştıran,bunların karışımlarını yeniden çözen neden de sevgi ile nefrettir. Empedokles’ in bu anlayışında,madde ile kuvvet (oluşu sağlayan neden),ilk olarak,iki ayrı ilke olmuşlardır.

ANAXAGORAS

Anaxagoras’ a göre,duyu verileri araştırmalarımıza çıkış noktası olarak alınmalıdır-duyuların bilgi değeri sınırlı bile olsa. Ona göre,kesin anlamında bir meydana gelme ile yok olma yoktur. Görünürdeki oluşma ile yok olma, gerçekten varolan öz’ lerin (khremata),tohum’ ların (spermata) birleşmesi ve dağılmasından başka bir şey değildir. Deney dünyasında nitelik bakımından ne kadar çeşitlilik varsa, nitelikçe birbirinden ayrılan o kadar sperma(ana madde) vardır. Duyularımızla kavradığımız nesnelerde sperma’ ların hepsinden var ve nesneler kendilerine ağır basan sperma çeşidine göre adlandırılırlar. Nesnelerin nitelikçe değişmesi demek de;bileşimlerine yeni sperma’ ların girmesi ya da bir takım sperma’ ların bu bileşimden ayrılarak belli bir sperma’ ın üstünlük kazanmasıdır.

DEMOKRİTOS

Ona göre de “Varolan”,meydana gelmemiştir,yok olmayacaktır,değişmezdir, hep kendi kendisiyle aynı kalır. Ama “varolan” ın dışında bir de “varolmayan”, yani “boşluk” da uzay da vardır. Uzay yüzünden “varolan”,kendileri artık bölünemeyen,görülemeyen kılıklara (ideai) ayrılır. Bunlara Demokritos atom (bölünemeyen) adını verir. Yine boş uzay yüzünden atomlar hareket olanağı da kazanırlar. Atomlar yapıca birdirler,hepsi cisimseldir,birbirlerinden yalnız biçimleri,boşluk içindeki yerleri ve düzenlenişleri,büyüklükleri,ağırlık ve hafiflikleri(ağılık ve hafiflik de yine büyüklükle ilgili) bakımından ayrılırlar. Atomların olabilen biricik değişiklik harekettir,yani yer değiştirmedir. Atomların birbirlerinden ayrılmaları,sadece nicelik bakımındandır,sadece büyüklük,küçüklük,yer,düzence vb. ayrılıklarıdır. Onun için Demokritos atomlarda (bu gerçek varlıklarda) renk,ses,sıcaklık,soğukluk vb. niteliklerin bulunmadığını söyler. Renkleri görmemiz,sesleri işitmemiz,sıcaklığı duyumlamamız,tatlıyı,acıyı tatmamız,ancak duyu yanılmasıdır,bir “karanlık” bilgidir. Duyular,asıl gerçeği,yani artık bölünmeyen son parçalarını(atomları) bilebilecek kadar keskin değildirler. Duyu bilgisi nesnelerin iç dokusunu,gerçek yapılarını göremez,bunu ancak düşünen akıl kavrayabilir. Ama bunu söylemekle Demokritos,henüz düşünme ile algı,düşünülen dünya ile algılanan dünya arasında ilkece bir ayrılık yapmıyor;bu ikisini birbirinden ayıran yalnız,keskinlik ve kesinlik dereceleridir.

Atomlar baştan beri kendilerinden hareket ederler. Kimisinin hareketi yavaş,kimisininki hızlıdır;bu da onların ağırlıkları ile ilgilidir. Boşlukta çeşitli hızlarda hareket eden atomlar uzayın büyükçe bir yerinde karşılaşınca burada bir yığılma olmuş,atomların birbirlerine çarpmalarından bir çevrinti doğmuş,bu çevrintide atomlar elenmiş:Kaba ve ağır hareketli atomlar ortada toparlanıp toprağı meydana getirmişler;hareketleri hızlı olan ince atomlar ise yukarıya itilip suyu,havayı ve ateşi oluşturmuşlardır. Anaxagoras gibi Demokritos için de ay, güneş ve yıldızlar çevrinti yüzünden boşluğa fırlayıp tutuşmuş olan taş yığınlarıdır.

Demokritos “gerçek,atomlar ve atomların hareketleridir” öğretisini ruhu açıklamada da kullanılır. Örneğin,algı ile düşünme,bu iki ruh olayı ona göre vücudumuzdaki atomların en incesi,en hafifi ve en düzü olan ateş atomlarının (bunlar vücudu sıcak tutarlar,hareketli,dolayısıyla canlı kılarlar) bir hareketidir. Bu da açıkça materyalist bir anlayıştır. Demokritos’ tan önceki filozoflar da “varolanı”, bu arada ruhu da,cisimsel saymakla materyalisttirler,ama Demokritos’ un ki çok bilinçli bir materyalizm.

PLATON

Platon’ un metafizik görüşü,onun şimdiye kadar ki felsefesinde gerek biçim, gerek içerik bakımından esaslı değişiklere yol açmıştır. Felsefesinde şimdi idea öğretisi önemli bir yer aldığından,artık Platon erdem bilgisi için zorunlu bir temel olan “ruhun ölmezliği”düşüncesini bundan böyle geleneğin öğrettiği gibi- mythos şeklinde- bırakamazdı,bunu temellendirmeyi denemesi de gerekiyordu. Ruhun bundan önceki varlıklarında bu dünyada ve Hades’ te bulunmuş olduğu düşüncesi de yetişmezdi;şimdi ruhun idealar dünyasına geçirilmesi,kökünün burada olduğunun belirtilmesi de gerekliydi. Ruh,Platon’ a göre,aslında idealar bulunuyordu,buradan sonra yeryüzüne inmiştir. Bundan dolayı da,ruhun iyiliği ile kötülüğünün kökünü dışarıda değil de,ruhun kendisinde,kendi içinde aramalıdır. Ruhu Platon üç kısma bölüyor:Ruhun idealara yönelmiş olan,güdücü akıllı bir kısmı(logistikon) ile iki tane de isteyen,duyusal yönü vardır. Bu sonunculardan bir tanesi akla uyarak soylu,güçlü,istençli eyleme,öteki de akla karşı gelerek bayağı,maddi duyusal isteklere,iştaha götürür. Bu düşüncesini Platon, Phaidros dialoğunda ,biri beyaz öteki yağız iki atın çektiği bir arabayı kullanan bir sürücü simgesi ile canlandırmıştır. Burada sürücünün kendisi,arabayı güden olarak aklı karşılar;beyaz at soylu isteğe,yağız at da maddi isteğe karşılıktır. İşte ruhun yağız kötü atla simgelenen yönü,arabayı hep aşağılara sürüklemek istediği için, Tanrısal dünyada ruhu ideaları görmekten alıkoymuş,onun yeryüzüne düşerek bir vücutla birleşmesine,böylece ruhla bedenden kurulmuş insanın meydana gelmesine yol açmıştır.

Duyulur dünyadaki nesneler,nasıl oluyor da duyulur üstü bir dünya ile, buradaki “idea”denilen gerçek varlıklarla(ontos on)bir bağlantı kurabiliyorlar? Bu bağlantıyı Platon,önce, “pay alma,” “katılma”(methexis)ya da “bulunma”(parousia)kavramlarıyla açıklamıştı. Nesneler bakımından görüldükte bu bağlantı bir pay alma,bir katılmadır. İdea,birliği olan,kendi kendisiyle hep aynı kalan şeydir. Buna karşılık,meydana gelen,boyuna değişip yok olan nesneler idealardan ancak pay alırlar ve ancak ideaya,bu gerçek varlığa katılmaları , bundan pay almaları yüzünden belli bir şey olurlar. İdealar bakımından görüldükte ise,bağlantı “bulunma”dır:İdea tek nesneye girer,onda bulunmasıyla nesneye varlığını,niteliklerini,ölçü ve orantılarını kazandırır:Buna göre , duyusal nesnelerdeki değişiklikler ideaların gelip-gitmesinden ileri gelir. Bu gelip-gitmesinde idea tek nesnede bazen bulunur , bazen de onu bırakır ,

Bağlantı sorununda başlangıçta durum bu idi. Şimdi doğa sorunu ile karşılaşıp da idea öğretisinde değişiklik yapınca , Platon bu görünüşünü de bırakmıştır: İdealar artık nesnelerin ilk örnekleridir(paradeigmata). Nous (Evrensel Akıl) ya da Tanrı bu örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. Şimdi “pay alma” ve “bulunma” yerine yanılsama(mime sis) geçmiştir: İdealar ilk örneklerdir(paradeigmata) ; yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler,duyusal varlıklar da bunların yansıları,kopyaları,resimleridir. Cisimler dünyasının gerçeklik derecesi , idealar dünyasındakinden azdır ; çünkü biri asıl , öteki de bunun kopyasıdır.

ARİSTOTELES

Aristoteles mantığının kökleri Platon’ un idea öğretisindendir. Platon gibi Aristoteles için de,gerçek varlık(ontos on) tümeldir ve tümelin bilgisi de kavramdır. Buraya kadar tam bir Platon’ cu olan Aristoteles,bundan sonra hocasından ayrılır: Ona göre Platon,idealarla fenomenler,tümel ile tekil arasında inandırıcı bir bağlantı kuramamıştır. Bu bağlantıyı kurmak için yaptığı bütün denemelere rağmen,idealar dünyası fenomenler dünyasından ayrı,başka bir dünya olarak kalmıştır. İdea öğretisi öz ile görünüşü,varlık ile oluşu birbirinden koparıp ayırmıştır. Platon’ un birbirinden ayırdığı bu iki dünyayı-birisi algılanan ,öteki düşünce ile kavranan-kendi gerçek kavramında yeniden birleştirmek Aristoteles’ in başlıca problemi olacaktır:İdea ile fenomen arasında öyle bir bağlantı kurulmalı ki,bu bağlantı bize algılananı kavramsal bilgi ile açıklayabilmeyi sağlasın. Bu bağlantıyı da Aristoteles şöyle kuruyor:Ona göre idealar,tek tek nesnelerin özüdür;bunların varlıklarının varoluşlarının nedenidir; bunun böyle olduğunu göstermek de felsefenin ana ödevidir. Platon’ da iki ayrı dünya vardı:İdealar dünyası(asıl gerçek olan dünya;duran,kendi kendisiyle hep aynı kalan dünya),bir de duyu dünyası(meydana gelip yok olan nesnelerin,boyuna değişen şeylerin dünyası). Aristoteles için ise idealar dünyası duyular dünyasının içindedir.

Aristoteles,metafiziğinde Yunan felsefesinin bir ana-sorununu “görünüşlerin-fenomenlerin-değişken çokluğu arkasında birliği olan,kalan bir varlık olmalıdır” problemini,sözü geçen sorgulayıcı düşüncesiyle ele almış ve onu gelişme kavramıyla çözmüştür. Kendisine en yakın dönemde Demokritos ile Platon “gerçek varlık” kavramını belirlemeye çalışmışlardı: Demokritos’ a göre “gerçek varlık” atomlar ve bunların hareketidir;Platon’ a göre ise,fenomenlerin “nedeni” olarak idealardır. Ama Platon,idealar ile fenomenleri birbirinden kesin sınırla ayırmıştı. Aristoteles için ise “gerçek varlık”, fenomenlerin içinde gelişen özdür (ousia,essentia). Bu anlayış ile Aristoteles,artık fenomenlerden ayrı, ikinci üstün bir dünya kabul etmez;nesnelerin kavram halinde bilinen varlığı,fenomenlerin dışında ayrı bir gerçek değildir,fenomenlerin içinde kendini gerçekleştiren öz’ dür;öz(ousia), “hep olmuş olan varlıktır”; öz,kendi biçimlenmelerinin biricik dayanağıdır,ancak bu biçimlenmelerinde “gerçek” bir şeydir,bütün fenomenler de öz’ ün gerçekleşmeleridir. İşte Aristoteles,Herakleitos ile Elea metafiziği arasındaki karşılığı,bu gelişme kavramıyla aşmıştır.

Aristoteles,Yunan felsefesinin bir ana-sorununu bir bakımdan çözmüş oluyordu. “Varlık” burada,kendisinden “oluş” açıklanabilecek gibi düşünülmüştür. Miletliler’ in hylozoisminden ta Demokritos ve Platon’ a kadar ki Yunan felsefesinin bütün öğeleri Aristoteles’ in bu öğretisinde bir araya toplanmışlardır. Kavramda bilinen varlık “genel öz”dür;bu öz,görünüşlerinde form yüzünden kendi olanağını gerçekleştirir,bu gerçekleşme olayı da harekettir (kine sis). Buna göre varlık,oluş’ ta meydana gelmiş olan şeydir; “olmuş olan”dır. Öz’ ün görünüşlerinde kendisini bu geliştirmesine Aristoteles,entelekheia der.

HAÇLI SEFERLERİ ( 1095-1270 ) :
1095 yılında başlayan ve 1270 yılında sona eren Katolik Kilisesi’nin önderliğinde Avrupa’dan Ortadoğu’ya yönelik olan dinsel görünümlü askeri eylemlerdir. 8 Haçlı Seferi olup, bunlardan ilk dördü daha önemli ve büyüktür.

Bu seferlerin nedenleri:
1. Hristiyanların kutsal saydıkları Kudüs ve çevresini almak istemeleri,
2. Cluny (Kluni) Tarikatının Avrupa’daki etkinliğini artırmak istemesi,
3. Seferlerin Hristiyanların günahlarından arınabilmesinin yöntemi olarak gösterilmesi,
4. İslam ülkelerinin zenginliği, Avrupa’nın yoksulluk içinde olması,
5. Yoksul soyluların (şövalyelerin ) serüven peşinde koşmaları,
6. Bizans’ın Avrupalıları Müslüman Türklere karşı yardıma çağırması,
7. Katolik Kilisesi’nin Ortodoks Kilisesi’ni ( Patrikhaneyi ) kendi bünyesi içine alarak yutmak istemesi,
8. İtalyan tüccarlarının Doğu Akdeniz ve Karadeniz’deki ticaret merkezlerini ele geçirmek istemesi.
Birinci Haçlı Seferi Kudüs’ü almaya yönelik yapılmış ve büyük oranda başarılı ol-muştur. Haçlılar, Kudüs dahil, Güneydoğu Anadolu’dan başlayarak Sina Yarımadası’na kadar uzanan topraklarda Latin kontlukları kurmuşlardır. İkinci Haçlı Seferi Urfa’yı geri almak ve Kudüs’ü Fatımi Devleti’nin baskılarından kurtarmak amacıyla kralların katıldığı ilk seferdir. Üçüncü Haçlı Seferi, Eyyubiler’in ele geçirdiği Kudüs’ü geri almak amacıyla düzenlenmiş ama bu ordular Filistin’de Eyyubiler tarafından yok edilmiştir. Dördüncü Haçlı Seferi, Kudüs’e yönelik yapılmasına karşın, İstanbul’un Latinler tarafından ele geçirilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu gelişmeler üzerine, Bizans hanedanlarından biri İznik’e kaçarak orada 1261 yılına dek hüküm sürecek olan İznik Rum İmparatorluğu’nu kurmuştur. Bir başka Bizans hanedanı ise, Trabzon’a kaçarak orada 1461 yılına dek hüküm sürecek olan Trabzon Rum İmparatorluğu’nu kurmuşlardır.
Haçlı Seferleri’nin sona ermesiyle;
· Akdeniz ticareti canlanmış ve değer kazanmış,
· Avrupalılar daha önceden bilmedikleri bir çok tarımsal ürünü, üretim tarzı ile bilimsel ve teknik şeyler öğrenmişlerdir.
· İslam topraklarıyla birlikte, Macaristan, Bulgaristan ve Bizans toprakları da yağ-malanmış ve bu topraklarda üretim ve ticaret büyük zararlara uğramıştır.
· Katolik Kilisesi’nin halk üzerindeki etkinliği ve saygınlığı yok olmaya başlamıştır.
· Derebeyliklerin Avrupa’daki ekonomik, siyasal ve toplumsal etkisi ile saygınlığı yok olmaya başlamış, kralların merkezi otoritesi güçlenmeye başlamıştır.
· Haçlı Seferleri’nin sonuçları, Avrupa’da Yeniçağı başlatacak olan gelişmeleri başlatacaktır.


Bedava İlan Verme