Ders Anlatım Eğitim Blogu,Öss,Sbs,Dersler

fizik, kimya, biyoloji, ingilizce, öss, sbs, öğretmenler

Sözcük Türleri

  1. Eylemler
  2. Adlar
  3. Zamirler
  4. Sıfatlar
  5. Zarflar
  6. 6.Edat – Bağlaç – Ünlem
EYLEMLER (FİİLLER) :
İş, oluş, hareket, durum ve kılış bildiren; zaman ve kişi eklerine göre çekimlenebilen; zaman ve kişi ekleriyle çekimlenmesi halinde cümle içinde yüklem görevi üstlenen sözcüklere eylem (fiil) denir.

Örnek :   bak-, sus-, büyü-, ağla-, koş-
Gel-di-m                           kopar-ı-yor-uz
Gel (eylem kökü)               kopar (eylem gövdesi)

-di  (zaman eki)                 -yor    (zaman eki)
-m  (1. Tekil kişi eki)          -uz     (1. Çoğul kişi eki)

Eylemler, varlıkların yaptıkları hareketlerin niteliklerine ve özelliklerine göre, şu gruplara ayrılarak incelenir :

*      İş ve Kılış Eylemleri : Öznenin kendi iradesiyle bir nesne üzerinde gerçekleşen ve bu eylemden nesnenin etkilendiği tüm eylemler iş-kılış anlamlıdır. Örnek : Kadın gömleği ütüledi.

Açmak, yıkamak, kesmek

*      Oluş Eylemleri : Gerçekleşmeleri özneye bağlı olmayan, doğal bir değişim içinde kendi kendine olan, nesne almayan tüm eylemler oluş anlamlıdır. Örnek : Adam iyice yaşlanmıştı.

Paslanmak, büyümek, çürümek

*      Hareket Eylemleri : Belli bir enerjinin, öznenin hareketlenmesine ya da yer değiştirmesine yönelik olarak harcandığı ve nesne almayan tüm eylemler hareket anlamlıdır.

Örnek : Bugün parkta uzun uzun yürüdüm.
Yüzmek, gitmek, kaçmak

*      Durum Eylemleri : Öznenin kendi sitemiyle gerçekleştirdiği, daha çok içinde bulunduğu durumu gösteren ve bir durağanlık bildiren tüm eylemler durum anlamlıdır. Durum eylemleri de nesne almaz. Örnek :  Burada biraz dinleniyorum.

Yatmak, ağlamak, üzülmek

UYARI : İş-kılış eylemleri, nesne aldığı için bu eylemler geçişlidir. Oluş, durum ve hareket eylemleri genellikle nesne almazlar. Bu nedenle geçişsizdir.

Eylemlerin bir bölümünün iş-kılış, oluş ve durum bildirmesi, cümledeki kullanımına bağlıdır.

Örnek : Çocuk kapıyı açtı. (iş-kılış)
Bütün çiçekler açtı. (oluş)

Eylemlerde Zaman :

Eylemin içinden geçtiği, geçmekte olduğu ya da geçeceği süre “zaman” olarak adlandırılır. Zaman kavramı, kişi kavramıyla birlikte eylemi adlandıran ve biçimlendiren temel öğedir.

*      Geçmiş Zaman : Eylemin sözden önce gerçekleştiğini gösteren zamandır. Örnek : Git-ti, git-miş     önce eylem, sonra anlatış

*      Şimdiki Zaman : Eylemle anlatışın aynı anda gerçekleştiğini gösteren zamandır.  Örnek : bak-ı-yor, gel-i-yor    eylemle anlatış aynı anda gerçekleşir.

*      Gelecek Zaman : Önce anlatışın, sonra eylemin gerçekleşeceğini gösteren zamandır. Örnek : bak-acak, anlat-acak      önce söz, sonra eylem

*      Geniş Zaman : Eylemin sürekli ya da genellikle yapıldığını gösteren zamandır. Örnek : okur-r, çalış-ır sürekli ya da genellikle yapılır.

Eylemlerde Kişi :

Eylemin kim tarafından yapıldığını, kiminle ilgili olduğunu gösteren kavrama kişi (şahıs) denir. Kişi kavramı, eylem kök ve gövdelerinde kip eklerinden sonra eklenir. Eylemlerde üç temel kişi vardır. Bunlar tekil ve çoğul olarak kullanılabilir.

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL AÇIKLAMA ÖRNEK
I. Ben Biz Sözü Söyleyen Okudum

Okuyoruz

II. Sen Siz Sözü Dinleyen Gelirsin

Gelirsiniz

III. O Onlar Hakkında Konuşulan Biliyor

Biliyorlar

Uyarı : Üçüncü tekil kişi eki yoktur. Üçüncü tekil kişinin anlatımında eyleme yalnızca kip eki getirilir. (bit-ti, git-miş, otur-u-yor)

Eylemlere gelen kip eklerine göre kişi ekleri de farklılaşabilir. Örnek :

Yap-ı-yor-uz  (I. Çoğul kişi eki)

Bekle-di-k      (I. Çoğul kişi eki)

Eylem Adları :

Dış dünyadaki her varlığın ve her kavramın bir adı olduğu gibi eylemlerin de bir adı vardır. Eylem kök ve gövdelerine getirilen “-mak (-mek), -ma (-me), -ış (-iş)” ekleri geldikleri eyleme ad verip eylem adı oluştururlar. Eylem adı durumundaki bu sözcüklere ad eylem (mastar) adı verilir. Örnek :
Buradan gitmek istiyor.
Bu saatte gitmeye kalkma.
Oraya gidişimiz zor oldu.

EYLEMLERDE KiP

Eylemlerin iş-kılış, hareket ve durumu anlatabilmek için haber ve dilek kipleriyle birlikte kişi ekleriyle çekimlenmesine kip denir. Örnek :
Otur – eylem kökü
Otur-acak-sın çekimli eylem
Otur-sa-n çekimli eylem

Çekimli eylemler dört biçimde kullanılabilir:
Olumlu biçim çalıştım
Olumsuz biçim çalışmadım
Soru biçimi çalıştım mı?
Olumsuz soru biçimi çalışmadım mı?

HABER KİPLERİ


a) Görülen (di’li) Geçmiş Zaman :
Eylem kök ya da gövdelerine “-dı, -di, -du, -dü, -tı, -ti, -tu, -tü) eklerinden biri getirilerek yapılır.

Anlamı : Geçmişte yapılan bitmiş eylemleri kesinliğe bağlayarak anlatır. Görülen geçmiş zamanda aşağıdaki anlam özellikleri görülür :

* Görülen ve yaşanan bir olayın anlatımında bu kip kullanılır.
Örnek :
Öğrenciler son sınavlarına geçen hafta girdiler.
Çocukluğumda ciddi bir hastalık geçirdim.

* Kesinliği, tarihi belgelere dayanan olayların anlatımında da bu kip kullanılır.
Örnek:
Osmanlı Devleti 1299’da kuruldu.
Fatih, bütün askeri dehasını kullanarak İstanbul’u fethetti.

Di’li geçmiş zamanın kişilere göre çekimi şöyledir :

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL
I. Bakm Bakk
II. Bakn Baknız
III. Bak Baklar


b)
Duyulan (Miş’li) Geçmiş Zaman) : Eylem kök ya da gövdelerine “-mış, -miş, -muş, -müş” eklerinden biri getirilerek yapılır.

Anlamı :
* Geçmişte yapılan bir eylemi kesinliğe bağlamadan anlatır.
Örnek :
O yıllarda ülkemizde büyük ekonomik sıkıntılar yaşanmış.
Gençlik yıllarında bütün Avrupa ülkelerini gezmiş.

* Kısa bir geçmiş zaman diliminde de olsa, başkasından duyulan eylemlerin anlatımında kullanılır.
Örnek :
Geçen gün en yakın arkadaşıyla kavga etmiş.
Erdal, dün sinemaya gitmiş, ama filmi beğenmemiş.

* Farkında olunmayan bir eylemin anlatımında kullanılır.
Örnek :
Öyle bir dalmışız ki, sabah olmuş.
Bir de ne göreyim herkes gitmiş.

* Gerçekleşen bir eyleme tanık olma durumlarında da kullanılabilir.
Örnek :
Eline sağlık, çayda çay olmuş.
Kısa sürede iyice yıpranmışsın.

* “-dır, -dir” ek eylemleriyle kullanıldığında kesinlik ya da olasılık anlamı kazanır. Örnek : Gönderdiğin mektubu dün almıştır. (Olasılık)
Özür dilerim, kayıtlarımız kapanmıştır. (kesinlik)

Miş’li geçmiş zamanın kişilere göre çekimi şöyledir :

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL
I. Okumuşum Okumuşuz
II. Okumuşsun Okumuşsunuz
III. Okumuş Okumuşlar
c) Şimdi Zaman : Eylem kök ya da gövdelerine “-yor” ekinin getirilmesiyle yapılır. Anlamı :
* İçinde bulunduğumuz zaman dilimi içinde başlamış; ama henüz bitmemiş, sürmekte olan bir eylemin anlatımında kullanılır.
Örnek :
Çocuk bütün dikkatiyle ders dinliyor.
Ayşe’ye geçen gün gördüğümüz kazayı anlatıyordum.

* “-dır, -dir” ek-eylemiyle kullanıldığında olasılık anlamı kazanır.
Örnek :
Bu saatte evde uyuyordur.

Şimdiki zamanın kişilere göre çekimi şöyledir :

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL
I. Açıyorum Açıyoruz
II. Açıyorsun Açıyorsunuz
III. Açıyor Açıyorlar

d) Gelecek Zaman : Eylem kök ya da gövdelerine “-acak, -ecek” eki getirilerek yapılır.

Anlamı :
* Henüz yapılmamış, içine girilecek bir zaman dilimi içinde yapılacak olan bir eylemin anlatımında kullanılır.
Örnek :
Yarın akşam İstanbul’a gideceğiz.
Akşama misafir gelecek.

* “-dır, -dir” ek eylemiyle kullanılırsa, kesinlik anlamı kazanır.
Örnek :
Bu sorun en geç yarın halledilecektir.

Gelecek zamanın kişilere göre çekimi şöyledir :

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL
I. acağım acağız
II. acaksın acaksınız
III. acak acaklar

e) Geniş Zaman : Eylem kök ya da gövdelerine “-r (-ır, -ir, -ur, -ür, -ar, -er)” eklerinin getirilmesiyle yapılır.

Anlamı :
* Genel doğruları göstermede kullanılır.
Örnek : Su testisi su yolunda kırılır.

* Sürekli ya da genellikle yapılan eylemlerin anlatımında kullanılır.
Örnek : Her canlı doğar, yaşar, ölür.

Geniş zamanın kişilere göre çekimi şöyledir :

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL TEKİL ÇOĞUL
I. arım Açmam arız Açmayız
II. arsın Açmazsın arsınız Açmazsınız
III. ar Açmaz arlar Açmazlar
UYARI : “-r” eki yalnızca olumlu çekimlerde kullanılır. Olumsuz çekimlerde bu kipin olumsuzu “-ma-z, -me-z” ekiyle yapılır.
DİLEK KİPLERİ:

a) İstek Kipi : Eylem kök ya da gövdelerine “-a, -e” eki getirilerek yapılır.

Anlamı :
* Getirildiği eyleme istek anlamı verir.
Örnek :
Akşama ben de size geleyim.

* İsteğin yanı sıra öğüt ve gereklilik anlamı verir.
Örnek :
Kimsesizlere yardım edelim. (Öğüt)
Derslerimize düzenli çalışalım. (Gereklilik)

İstek kipinin kişilere göre çekimi şöyledir :

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL
I. Alayım Alalım
II. Alasın Alasınız
III. Ala Alalar

b) Dilek – Şart Kipi : Eylem tabanlarına “-sa, -se” ekinin getirilmesiyle yapılır.

Anlamı :
* Eyleme dilek anlamı verir.
Örnek :
Ben de seninle gelsem.
Tiyatroya değil de, sinemaya gitsek.

* Koşul anlamıyla kullanılır.
Örnek :
Bu işi başarırsa, güvenimi kazanır.
Giderse, bir daha dönmez.

Dilek-şart kipinin kişilere göre çekimi şöyledir :

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL
I. Gitsem Gitsek
II. Gitsen Gitseniz
III. Gitse Gitseler
Uyarı : Dilek kipleri herhangi bir zaman kavramını taşımadığı için bunlarla yapılan bileşik zamanlı eylemler, gerçekte ya tek zaman anlamı taşırlar ya da hiç zaman anlamı taşımazlar.

c) Gereklilik Kipi : Eylem kök ya da gövdelerine “-malı, -meli” ekinin getirilmesiyle yapılır.

Anlamı : Eylemin yapılması, olması gerektiğini bildirir. Bu anlam, “gerek, lazım, icap etmek” sözcükleriyle de sağlanır.
Örnek :
Onunla hemen konuşmalıyım.
Bu işi yarına bitirmeliyiz.

Gereklilik kipinin kişilere göre çekimi şöyledir :

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL
I. Bilmeliyim Bilmeliyiz
II. Bilmelisin Bilmelisiniz
III. Bilmeli Bilmeliler

d) Emir (Buyurma) Kipi : Emir kipinin eki yoktur. Bu nedenle I. ve çoğul kişilerde emir kipinin çekimi olmaz. Çünkü kişiler kendi kendilerine emredemezler. Emir kipine II. Tekil kişi dışında kişi ekleri getirilebilir.

Anlamı :
* Eylemin yapılmasını emir biçiminde belirtir.
Örnek :
Derslerini bitirir bitirmez yat. (Olumlu emir)
Eve zamanında gelin. (Olumlu emir)
Dışarı çıkmayın. (Olumsuz emir)

* Bazen dilek anlamıyla kullanılır.
Örnek :
Tanrım, bana yardım et.
Dünyada hiç aç insan olmasın.

Emir kipinin kişilere göre çekimi şöyledir :

KİŞİ TEKİL ÇOĞUL
I.
II. Gel Gelin
III. Gelsin Gelsinler
UYARI : Haber (bildirme) kiplerinde belli bir zaman kavramı varken, dilek kipleri zaman bildirmez.
Eylemlerde Bileşik Zamanlılık :
Bileşik zaman, basit zamanlı bir eyleme hikaye, rivayet ve koşul eklerinin getirilmesiyle yapılır. Kısaca bileşik zamanlı bir eylem üç değişik şekilde kurulur :

Eylem tabanı + Zaman eki + idi = Hikaye bileşik zamanlı eylem
Eylem tabanı + Zaman eki + imiş = Rivayet bileşik zamanlı eylem
Eylem tabanı + Zaman eki + ise = Koşul bileşik zamanlı eylem
BASİT ZAMANLI EYLEM + EK EYLEM =BİLEŞİK ZAMANLI EYLEM

UYARI: Dilek kipleri herhangi bir zaman kavramı taşımadığı için bunlarla yapılan bileşik zamanlı eylemler, gerçekte ya tek zaman anlamı taşırlar ya da hiç zaman anlamı taşımazlar.

Bileşik Zaman Üç Tanedir :

a) Hikaye Bileşik Zaman : Haber ya da dilek kipi almış bir eyleme “-dı, -di, -du, -dü” eklerinden birinin getirilmesiyle yapılır. Örnek :
* Di’li geçmiş zamanın hikayesi : bildiydim, aldıydık …
* Miş’li geçmiş zamanın hikayesi : bilmiştim, almıştık…
* Şimdiki zamanın hikayesi : biliyordum, alıyorduk…
* Gelecek zamanın hikayesi : bilecektim, alacaktık…
* Geniş zamanın hikayesi : bilirdim, alırdık…
* İstek kipinin hikayesi : bilseydim, alsaydık…
* Dilek-şart kipinin hikayesi : bilseydim, alsaydık…
* Gereklilik kipinin hikayesi : bilmeliydim, almalıydık…

b) Rivayet Bileşik Zaman : Haber ya da dilek kip almış bir eyleme “–mış, -miş, -muş, -müş” eklerinden birinin getirilmesiyle yapılır. Örnek :
* Di’li geçmiş zamanın rivayeti yoktur.
* Miş’li geçmiş zamanın rivayeti : bilmişmişim, alıyormuşuz…
* Şimdiki zamanın rivayeti : biliyormuşum, alıyormuşuz…
* Gelecek zamanın rivayeti : bilecekmişim, alacakmışım…
* İstek kipinin rivayeti : bileymişim, alaymışız…
* Dilek-şart kipinin rivayeti : bilseymişim, alsaymışız…
* Gereklilik kipinin rivayeti : bilmeliymişim, almalıymışız…

c) Koşul Bileşik Zamanı : Haber ya da dilek kipiyle çekimli bir eyleme “-sa, -se” ekinin getirilmesiyle yapılır. Dilek kiplerinden yalnızca gereklilik kipinin koşul bileşik şekli yoktur. Örnek :
* Di’li geçmiş zamanın koşulu : bildiysem, aldıysak…
* Miş’li geçmiş zamanın koşulu : bilmişsem, almışsak…
* Şimdiki zamanın koşulu : biliyorsam, alıyorsak…
* Geniş zamanın koşulu : bilirsem, alırsak…
* Gelecek zamanın koşulu : bileceksem, alacaksak…
* Gereklilik kipinin koşulu : bilmeliysem, almalıysak…

Eylem Kipinde Anlam Kayması :

Bir kipin kendi anlamı dışında, bir başka kipin anlamını verecek bir biçimde kullanılmasına eylem kipinde anlam kayması ya da zaman kayması denir.

Anlam kaymasına uğrayan başlıca kipler şunlardır :

a) Şimdiki Zaman Kipi : Şimdiki zaman kipi “-yor” geçmiş zaman, gelecek zaman ve geniş zaman kipi yerine kullanılabilir. Örnek :
* Onu yolda görüyor ve selam vermiyor. (Di’li geçmiş zaman yerine)
* Ninem, teyzeme bir mektup yazıyor ve beni şikayet ediyor. (Miş’li geçmiş zaman yerine)
* Her Pazar buraya geliyor ve bizimle sohbet ediyor. (Geniş zaman yerine)
* Ben yarın geliyorum. (Gelecek zaman yerine)

b) Geniş Zaman Kipi : Geniş zaman kipi “-r,-ır,-ir,-ur,-ür,-ar,-er” geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman ve emir kipi yerine kullanılabilir. Örnek :
* Günlerden bir gün kasabaya yaşlı başlı bir adam gelir. (Geçmiş zaman yerine)
* Merak etme, birazdan gelir. (Gelecek zaman yerine)
* Şimdi sen de beni düşünür müsün? (Şimdiki zaman yerine)
* Oraya gider, Hamza’yı bulursun. (Emir kip yerine)

c) Gelecek Zaman Kipi : Gelecek zaman kipi “-acak, -ecek” geçmiş zaman, gereklilik ve emir kipi yerine kullanılabilir. Örnek :
* Fatih İstanbul’u alacak ve Osmanlıların Balkanlar’daki varlığı kesinleşecek. (Geçmiş zaman yerine)
* Beni arayan Ayşe olacak. (Gereklilik kipi yerine)
* Burayı derhal temizleyeceksin. (Emir kipi yerine)

EK EYLEM (EK FİİL):

Ad ve ad soylu sözcüklerin sonuna gelerek, onların belirli bir kesinlik kazanıp yüklem olmasını sağlayan eklerdir.

Örnek :
Hava dün gece karlı Hava dün gece karlıydı.
-dır Ali’nin boyu Erdal’dan uzundur.
-imiş Babası oldukça zenginmiş.
-dı Durmadan beni arayıp soran oydu.
-ım Ben de bir insanım.
-sın Dikkat et, sen daha küçük bir çocuksun.
-iz Biz bu işe biraz isteksiz gibiyiz.
-siniz Siz de diğer insanlarla eşitsiniz.
-dırlar Bu saatte evde yokturlar.
-ise Ya, bizi muayene edecek bu doktorsa…!

YAPILARI YÖNÜNDEN EYLEMLER:
-Basit (Yalın) Eylemler
-Türemiş Eylemler
-Bileşik Eylemler

Basit (Yalın) Eylemler : Kök durumunda olan ya da yalnızca çekim eki alan eylemler biçimsel yönden basittir. Örnek :
Git git-ecek-miş-im
Uyu uyu-malı-y-dı-k
Bak bak-sa-y-dı-nız
Konuş konuş-uyor-muş-sunuz

Türemiş Eylemler : Ad ya da eylem köklerine çeşitli yapım eklerinin getirilmesiyle gövde durumuna geçen eylemler biçimsel olarak türemiş eylemdir. Örnek :
Kara-r Addan eylem
piş-ir- Eylemden eylem
Oyun-a türemiş
aç-ıl- türemiş

Bileşik Eylemler : İki ya da daha çok sözcüğün biçimce veya anlamca kaynaşarak tek bir yargıyı anlatacak hale gelmesiyle oluşan eylemler, yapıları yönünden bileşik eylem adını alır.
Bileşik Eylemler Üç Farklı Biçimde Oluşur :
a) Yardımcı Eylemle Kurulan Bileşik Eylemler :

Özellikle “et(mek), eyle(mek), ol(mak), kıl(mak), buyur(mak)” eylemleri çoğunlukla bir eylemi bir yargıyı tek başlarına ifade edemez, bu nedenle de tek başlarına yüklem olamazlar. Bu durumda bu eylemler, kendilerinden önce gelen bir ad ya da ad soylu sözcükle birleşmek suretiyle kesin bir yargıyı ifade edebilirler. Bu oluşuma, yardımcı eylemle kurulan bileşik eylem denir.
Ad/ad soylu sözcük + yardımcı eylem = Yardımcı eylemle kurulan bileşik eylem
Örnek : Pişman + ol(mak) Bütün yaptıklarına pişman olacak.
Yardım + et(mek) Ödevlerimi yaparken bana yardım etti.
His+et(mek) Olacakları önceden hissettim.
Kabul+eyle(mek) Dualarımızı kabul eyle.
Şükür+et(mek) Biz buna şükredelim.

Yardımcı Bileşik Eylemle İlgili Uyarılar
* Et(mek), eyle(mek), ol(mak), kıl(mak) sözcükleri, kimi durumlarda tam (asıl) eylem olup, tek başlarına kesin bir yargı bildirirler. Böyle durumlarda yardımcı eylem olarak kabul edilmezler.
Örnek :
Bu masa buraya daha iyi oldu. (uydu)
Yarın orada olurum. (bulunurum)

* Bu sözcükler tam (asıl) eylem olduklarında tek başlarına yüklem görevi üstlenirler. Örnek : Bahçemizdeki meyveler iyice oldu. (olgunlaştı)

* Yardımcı eylemle kurulan bileşik eylemlerde, ad ve ad soylu sözcüklerde ses düşmesi veya ses türemesi meydan gelirse, bunlar yardımcı eylemle bitişik yazılır. Örnek : Kahır+ol- kahrol-
Zan+et- zannet-
Hapis+ol- hapsol-
Red+et- reddetmek-

* Ad ve ad soylu sözcük, yardımcı eylemle birleştiğinde herhangi bir ses olayı meydana gelmemişse, bunlar yardımcı eylemden ayrı yazılır. Örnek :
Arz et-
Hak et-
Yetkili kıl-
İhmal et-

b) Kurallı (Özel) Bileşik Eylemler :
İki eylem tabanının biçimce ve anlamca birleşip kaynaşmasıyla oluşan bir birleşik eylem çeşididir. Bu birleşimde iki eylem arasına “-a, -e, -ı, -i, -u, -ü” seslerinden biri girer. Bu birleşmede ikinci eylem sabit olup gerçek anlamından tümüyle sıyrılmıştır.

Kurallı (özel) Bileşik Eylemler Dörde Ayrılır :
* Yeterlik Eylemi : Yapılışı : Eylem + (a, e) + bil(mek)

Anlamı : Eyleme “yeterli olma, başarabilme ya da olasılık” anlamı verir.
Örnek : Akşama size gelebilirim. (olasılık)
Bu soruyu Ahmet çözebilir. (başarabilme)
Ben İngilizce konuşabilirim. (yeterli olma)
Yeterlik birleşik eylemi üç şekilde olumsuz yapılır :
ANLAM OLUMLU OLUMSUZ
OLASILIK Yapabilirim Yapmayabilirim
YETERLİ OLMAYIŞ Yapabilirim Yapamayabilirim
KESİNLİK Yapabilirim Yapamam
* Tezlik Eylemi : Yapılışı : Eylem + (ı, i, u, ü) + ver(mek)

Anlamı : Eylemin “çabucak veya kolayca yapıldığı” nı gösterir.
Örnek : Hastalığını duyunca geliverdim. (çabukluk)
Soruları okuyuverdim. (çabukluk kolaylık)

Tezlik eylemi iki şekilde olumsuz yapılır :

OLUMLU OLUMSUZ
Çıkıverdi Çıkmayıverdi
Bitiverdi Bitmeyiverdi

* Sürerlik Eylemi : Yapılışı : Eylem + (a, e) gel(mek), kal(mak), dur(mak)

Anlamı : Eylemin bir süre aralıksız sürdüğü, kesintisiz devam ettiğini gösterir.
Örnek : Bu iş böyle süregelmiş.
Adamın arkasından bakakaldım.
Sen, verdiğim işleri yapadur.

* Yaklaşma Eylemi : Yapılışı : Eylem + (a, e) yaz(mak)

Anlamı : Eylemin gerçekleşmesine “çok yaklaşıldığı, çok az kaldığı”nı gösterir.
Örnek : Kazada babam da öleyazdı.
Yürürken düşeyazdım.

c) Anlamca Kaynaşmış Bileşik Eylemler : Anlamca kaynaşmış bileşik eylemler, bir araya gelen ad ve eylemden kimi zaman birinin kimi zamanda her ikisinin gerçek anlamlarından uzaklaşarak anlamca kaynaşmasıyla oluşan bileşik eylemlerdir.
Anlamca kaynaşmış bileşik eylemler, şu yollarla oluşabilir:
* Bir eylemin, eylemsi ya da yardımcı eylemle birleşmesiyle meydana gelebilirler. Örnek : (Bu bileşik eylemde, ikinci sözcük (eylem) gerçek anlamından uzaklaşmıştır.)
Göresi gel(mek)
Ağlayacağı tut(mak)
Bilm ezlikten gel(mek)
Bitirmiş ol(mak)
* Ad soylu sözcüklerle bir eylemin birleşmesinden meydana gelebilirler. Örnek : (Bu bileşik eylemlerde, ad soylu sözcükler gerçek anlamını korurken, eylemler gerçek anlamından uzaklaşır. )
Hasta düş(mek)
Acı çek(mek)
Nasihat ver(mek)
Yalan at(mak)
* Hem ad hem de eylemin gerçek anlamından uzaklaşarak bir deyim grubu oluşturmasından meydan gelen birleşik eylemler.
Örnek : abayı yak(mak)
Çam devir(mek)
Başı göğe er(mek)
Kaşıkla yedirip sapıyla göz çıkar(mak)

UYARI : Ad eylemin gerçek anlamını yitirdiği ancak deyim oluşturmayan ve bitişik yazılan birleşik eylemler de vardır. Örnek : Varsay(mak)
Vazgeç(mek)
Elver(mek)
Öngör(mek)
Cümlenin öğelerine ayrılmasında birleşik eylemler bir bütün olarak ele alınmalı, aynı öğeyi oluşturduklarına dikkat edilmeli, bölünmemelidir. Örnek :

Bu konuda burnundan kıl aldırmıyor
dolaylı tümleç nesne yüklem (YANLIŞ)
Bu konuda burnundan kıl aldırmıyor
yüklem (DOĞRU)
ÇATILARINA GÖRE EYLEMLER

Eylemlerin öznelerine ve nesnelerine göre gösterdikleri özelliklere, girdikleri biçime çatı denir.
Çatı, eylem kök ya da gövdelerine getirilen çatı ekleri dediğimiz eylemden eylem yapıp eklerine bağlı olarak oluşur.
UYARI : Çatı, yalnızca eylem cümleleri üzerinde yapılan bir incelemedir. Ad cümlelerinin çatısı olmaz.
* Onda paranın yanında akılda vardı. ( Ad cümlesi çatısı olmaz.)
* Karanlık çökmeden evine vardı. (Eylem cümlesidir.)

Çatı İki Bölümde İncelenir :
-Nesne-yüklem ilişkisi
-Özne-yüklem ilişkisi

Nesne – Yüklem İlişkisi :

Nesne – Yüklem İlişkisi Yönünden Eylemler Dört Grupta İncelenir :

Geçişli Eylemler : Öznenin yaptığı işi, başka varlıklar üzerine geçirebilen, nesne alan eylemler geçişlidir.

Örnek : Çocuk, yazılı kağıdını dikkatlice inceledi. (Belirtili Nesne)
Ona doğum günü için yün kazak aldık. (Belirtisiz Nesne)

Geçişli eylemler, “Ne?, Neyi?, Kim?, Kimi?” sorunlarına yanıt veren eylemlerdir.
Örnek : Adam, elindeki ekmeği bir yabancıyla paylaştı. (Neyi paylaştı?)
Ahmet’in en küçük kardeşini yolda gördüm. (Kimi gördüm?)
Yemeğe tuz attım. (Ne attım?)

UYARI : Geçişli eylem, nesne alabilen eylemdir. Ama kimi durumlarda da cümlede nesne olmasa bile, o eylem geçişlilik özelliği gösterebilir. Örnek :
* Saatlerce durakta bekledim (Neyi bekledim? Otobüsü; Kimi bekledim? Seni..)
* Televizyonda Müzeyyen Senar söylüyordu. (Neyi söylüyordu? Şarkıyı…)
* Tekrar tekrar okudum. (Neyi okudum? Romanı, öyküyü, şiiri…)

Geçişsiz Eylemler : Nesne almayan eylemler, geçişsizdir.
Örnek : Bütün gün tembel tembel oturduk. (Neyi, kimi oturduk? Nesne almaz.)Yüklem
Yağmur bütün gece durmadan yağdı. (Neyi yağdı? Nesne almaz.)Yüklem
Soğuktan hepimiz üşümüştük. (Neyi üşümüştük? Nesne almaz.)Yüklem

UYARI : Kimi eylemler, cümledeki kullanıma göre geçişlilik veya geçişsizlik özelliği gösterir.
* Bütün gün, çarşıda gezdik. (geçişsiz)
* Turistler, şehirdeki müzeleri gezdiler. (geçişli)

Oldurgan Eylemler : Geçişsiz bir eyleme “-t, -r, -dır” eklerinden biri getirilerek geçişli yapılmasına oldurgan eylem denir. Örnek :
Geçişsiz Oldurgan
Uyu Uyu-t Çocuğu ben uyuttum. (Belirtili Nesne)
Yat yat-ır Çocuğu erkenden yatırdım. (Belirtili Nesne)
Gül gül-dür Çocuğu güldürdüm. (Belirtili Nesne)
Ettirgen Eylemler : Geçişli bir eyleme “-t,-r, -dır” eklerinden biri getirilerek eylemin yeniden geçişli yapılmasına ettirgen eylem denir.
Ettirgen eylemde özne işi yapmaz, bir başkasına yaptırır. Örnek :
Geçişli Ettirgen
Yıka Yıka-t Arabayı yıkattım. (Belirtili Nesne )
İç İç-ir Çocuklara süt içirdim.(Belirtisiz Nesne)
Yaz Yaz-dır Askerdeki oğluna mektup yazdırdı.(Belirtisiz Nesne)

UYARI : Oldurgan eylemler, ettirgen eylem durumuna getirilebilir. Ancak bu geçişli bir eylemin yeniden geçişli olması, birinci dereceden ettirgenlik meydana getirir.
Geçişsiz Oldurgan Ettirgen
Öl(mek) öl-dür(mek) öl-dür-t(mek)
Yat(mak) yat-ır(mak) yat-ır-t(mak)

Geçişli bir eyleme birden çok ettirgenlik eki getirildiğinde, geçişlilik derecesi artmış, katmerli ettirgenlik meydana gelmiş olur.
Geçişli Ettirgen Katmerli Ettirgen
Kır(mak) kır-dır(mak) kır-dır-t(mak)
Oku(mak) oku-t(mak) oku-t-tur(mak)

Bazı eylem köklerine oldurganlık ya da ettirgenlik eki getirildiğinde, kökte ses değişmesi meydana gelir.
Gel-ir –> getir. (l sesi, t’ye dönüşmüş)
Git-ir –> götür (i sesi, ö’ye dönüşmüş)

Özne – Yüklem İlişkisi :
Eylemler özneyle ilişkisi yönünden dört grupta incelenir :

Etken Eylemler :

Yüklemin bildirdiği eylemi yapan, yerine getiren belliyse (gerçek özne varsa), o cümlenin eylemi etken çatılıdır. Örnek :
Yaşlı adam bir hamlede merdiveni tırmandı.
Kaymakam gelecek diye köy halkı yollara döküldü.
Vücudum, kaskatı olmuştu, kulaklarım duymuyordu.

Edilgen Eylemler :

Eylemi, yapan ve gerçekleştirenin belli olmadığı (gerçek öznenin olmadığı) eylemler edilgen çatılıdır. Bir eylemin edilgen çatılı olabilmesi için “-ıl, -il, -ul, -ül, -ın, -in, -ün, -un” eklerinden birini alması gerekir. Örnek :
Buz olmasın diye yollara tuz döküldü. (Döken belli değil)
Sınav sonuçları açıklandı. (Açıklayan belli değil.)
Anadolu’nun ücra bir kasabasına atanmış. (Atayan belli değil.)

Edilgen Eylemlerle İlgili Uyarılar
* Nesne alabilen bir eylem edilgen yapıldığında nesne, sözde özne görevi yapar. Sözde özne, yüklemde belirtilen eylemi yapan değil, yapılan eylemden (nesne) etkilenendir. Örnek : Belediye, kokmuş etleri imha etti. (etken)
Gerçek Özne Belirtili Nesne Yüklem
Kokmuş etler imha edildi. (edilgen)
Sözde özne Yüklem
Ona yeni bir kazak ördüm. (ben) (etken)
Belirtisiz Nesne Yüklem Gerçek özne
Ona yeni bir kazak örüldü. (edilgen)
Sözde Özne Yüklem

* Nesne almayan (geçişsiz) bir eylem edilgen yapıldığında sözde özne de olmaz. Örnek : Akşama kadar çarşıda gezildi. (Gezen belli değil, gezilen de yok.)
Evde bir süre oturuldu. (Oturan belli değil, oturulan da yok.)

* Kimi durumlarda eylemi yapanın (gerçek özne) sonuna ya “tarafından, nedeniyle, etkisiyle” sözcükleri ya da “-ca, -ce, -dan, -den” ekleri getirilerek örtülü (mantıksal) özne meydana gelir. Bu tür eylemler edilgen çatılıdır. Örtülü özne, cümle içinde zarf tümleci veya edat tümleci görevi yapar. Örnek :
Yağmur nedeniyle bahçenin duvarı yıkıldı. (Edilgen)
Adam mahkemece suçlu bulundu. (Edilgen çatılı)
Sözde Özne Zarf Tümleci

* “-ıl,-il, -ul, -ül, -ın, -in, -ün, -un” ekini alan her eylem edilgen olmaz. Edilgenliği cümle içindeki kullanım belirler. Örnek :
Mahalleye yeni bir market açıldı. (edilgen)
Sözde Özne
Ateşi düşünce hasta açıldı. (etken)
Gerçek Özne
Bayram nedeni ile sınıf süslendi. (edilgen)
Sözde Özne
Düğüne gitmek için Ayşe süslendi. (etken)
Gerçek Özne

Dönüşlü Eylemler :

Bir eylemin dönüşlü çatılı olabilmesi için biçimsel olarak eylemden eylem yapan “-n” ekini alması; anlamsal olarak da eylemi yapanın da, eylemden etkilenenin de özne olması gerekir.
Örnek :
Kadın, dizlerine vurarak dövündü.
Gerçek Özne
( O ) Yorgunluğunu atmak için güzelce yıkandı.
(Gizli) Gerçek Özne
Zavallı kuş, son bir defa çırpındı.
Gerçek Özne
UYARI :”-n” ekinin edilgenlik anlamı da kattığına dikkat edilmeli bu etkin edilgenlik mi dönüşlülük mü yarattığını anlamak için cümleye bakılmalıdır. Örnek :
Üşümemek için battaniyeye sımsıkı sarındı. (dönüşlü çatılı)
Yerler iyice silinmiş. (edilgen çatılı)

Dönüşlü eylemlerle kurulu cümlelerde cümle nesne almaz. Çünkü nesne, öznenin yaptığı eylemden etkilenendir. Bu nedenle dönüşlü eylemler geçişsizdir. Çok az örnekte dönüşlü eylem geçişli olabilir. Örnek :
Çocuk koskoca çuvalı sırtlandı. (Dönüşlü – geçişli)
Ayşe küpeler, kolyeler takındı. (Dönüşlü – geçişli)
Belirtisiz nesne

İşteş Eylemler :
İşteş Eylem, eylem kök ya da gövdelerine “-ş” ekinin getirilmesiyle yapılır.

İşteş eylemler iki ayrı anlamda kullanılır :
Örnek :
Kadınlar cenazede ağlaşıyordu. (Ağlama eyleminin birlikte yapılması anlamı vardır.)
Çocuklar bir süre sessizce bekleştiler. (Bekleme eyleminin beraber yapılması anlamı vardır.)

Eylemin birden çok özne tarafından karşılıklı yapılması anlamı :
Örnek :
Sinemanın önünde arkadaşlarıyla buluşacak. (Buluşma eylemi karşılıklı yapılmıştır.)
Yolda eski bir arkadaşıyla selamlaştı. (Selamlaşma karşılıklı yapılan bir eylemdir.)

UYARI : “-an, -en” ekiyle türeyen sıfat-eylemler geniş zamanın yanında şimdiki zaman ve geçmiş zaman anlamı da taşıyabilir.
Çocuk giden arabaya el salladı. (şimdiki zaman)
Kaçan balık büyük olur. (geçmiş zaman)

EYLEMSİLER (FİİLİMSİLER)

Eylem olma özelliğini tam olarak yitirmemesine karşın, çekime giremediği için tam eylem olmayan; getirilen eklerle ad, sıfat ve zarf görevlerinde bulunan; temel cümle içinde yan cümle kurma özelliği taşıyan sözcüklere eylemsi denir.

Eylemsilerin Özellikleri :
* Kip ve kişi ekleriyle çekimlenemezler. Bu yönleriyle tam eylem sayılmazlar.
* Olumsuzluk eki “-ma, -me” ile çekime girerek eylem olma yanlarını sürdürürler.
* Eylem tabanlarına getirilen birtakım eklerle ad, sıfat ve zarf görevinde kullanılırlar.
* Bir temel cümle içinde yan cümle kurarlar ve yan cümlenin yüklemi olurlar.

Eylemsiler, Görevleri Yönünden Üç Grupta İncelenir :
Ad-Eylemler (İsim-Fiiller) :

Eylem tabanlarına getirilen “-mak, -mek, -ma, -me, -ış, -iş” ekleriyle türeyen ve eylem adı olarak kullanılan sözcüklerdir.
Örnek : Oraya gitmek ve bir süre dinlenmek istiyorum.
Ders çalışmayı ve kitap okumayı seviyor.
Dağa çıkış zor, oradan iniş kolay olur.
Ad-Eylemlerin Özellikleri :
* “-mak, -mek, -ma, -me, -ış, -iş” eklerini alan sözcükler eylem anlamlarını yitirip varlık ya da nesne adı türetirse, ad-eylem olarak alınamazlar. Örnek :
Bakkaldan ekmek aldım.
Çocuklar dondurma yiyor.
Yeni bir görüş öne sürdü.
Ben de kuşlar gibi uçmak istiyorum.
Bahçede yürümeye ne dersin?
Salondaki bağırışlar yüzünden kimse kimseyi duymuyor.

* Ad-eylemler, ad görevli sözcükler oldukları için çoğul eki ve ad durum ekleriyle çekime girer. Ayrıca bir adla birleşerek ad tamlaması kurarlar. Bu tamlamada tamlayan ya da tamlanan sözcük olarak kullanılırlar. Örnek : Çalışmalar, bakışlar, gülmeyi, okumaya, oturmamda, gülmesinden, atların koşması, çalışmanın yararları, çocuğun gülüşü, okumanın kuralları

* Ad-eylemler, ek-eylem olarak yüklem görevinde kullanılabilir ve ad cümlesi kurabilirler. Örnek : Bütün amacımız üniversiteyi kazanmak. (Ad cümlesidir.)
Beni üzen ansızın gidişiydi. (Ad cümlesidir.)

* Ad-eylemler cümle içinde özne nesne ve dolaylı tümleç görevinde kullanılır. Örnek :
Gitmek, sorumluluktan kaçtığımı göstermez.
Özne
Okuma çok seviyorum.
Nesne
Artık çalışmaya başlayalım.
Dolaylı Tümleç

Sıfat Eylemler (Ortaçlar) :

Eylem tabanlarından türeyerek sıfat görevinde kullanılan sözcüklerdir. Ancak diğer sıfatlardan farklı olarak, adları hareket yönüyle nitelerler ve eylem olan yanlarını tam yitirmemiş olurlar. Ad-eylemlerde herhangi bir zaman kavramı olmamasına karşın, sıfat-eylemler şöyle sınıflanabilir.
Geniş Zaman Anlamı Taşıyan Sıfat-Eylemler :

“-an, -en, -r, -maz, -mez” ekleriyle yapılan sıfat-eylemler geniş zaman anlamı taşır. Örnek :
Gören gözün görmez oldu. Her zaman gören
Akarsu pislik tutmaz. Sürekli akan
Çekilmez adamı kim çekecek. Hiçbir zaman çekilmeyen.

UYARI : Eylemsilerin kökünde bir eylem olduğu için bunlar da çatı eki alabilir. Çatıları yönünden bir eylemin gösterdiği (etken, edilgen, dönüşlü, işteş, oldurgan, ettirgen) bütün çatı özelliklerini gösterir. Örnek :
Pazarda unutulan çanta, polise teslim edildi. (Edilgen çatılı)
Yan Cümle
Süslenen kızlar, neşe içinde düğüne gittiler. (Dönüşlü çatılı)
Yan Cümle
Dövüşen çocukları, zor ayırdık. (İşteş çatılı)
Yan Cümle

Gelecek Zaman Anlamı Taşıyan Sıfat-Eylemler :

-acak, -ecak, -ası, -esi ekleriyle türeyen sıfat-eylemler gelecek zaman anlamı taşırlar. Örnek :
Yapılacak işleri sırasıyla gözden geçirdi. (gelecek zaman)
Yaşanası güzellikler, bizi bekliyordu. (gelecek zaman)

Geçmiş Zaman Anlamı Taşıyan Sıfat-Eylemler :

Eylemlere getirilen “-dık, -dik, -mış, -miş” ekleriyle türetilen sıfat-eylemler geçmiş zaman anlamı taşır. Örnek :
O bildik tavrıyla şöyle bir gülümsedi. (geçmiş zaman)
Çözülmüş testleri tek tek dosyaladı. (geçmiş zaman)
Pişmiş aşa su katılmaz. (geçmiş zaman)

Sıfat-Eylemlerin Özellikleri :
* “-acak, -ecak, -r, -maz, -mış, -miş” eklerinin kip eki olduğuna da dikkat edilmeli, sıfat eylemle kip eki karıştırılmamalıdır. Örnek :
Dönülmez akşamın ufkundayım, vakit çok geç. (sıfat-eylem)
Dönülmez bir daha bu sözden. (geniş zaman kipi)
Yüklem
Görür gözüm görmez oldu. (sıfat eylem)
Görür, gözüm; söyler dilim. (geniş zaman kipi)
Yüklem Yüklem
Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer. (sıfat-eylem)
Atmış çantasını sırtına, gidiş o gidiş. (geçmiş zaman kipi)
Yüklem

* Sıfat-Eylemler, kendilerinden sonra gelen adın yerini tutacak şekilde kullanılırlarsa, tür yönünden adlaşır ve adlaşmış sıfat oluştururlar. Örnek :
Gelmeyen öğrenci var mı? Gelmeyen var mı?
Sıfat Adlaşmış Sıfat
Tekkeyi bekleyen derviş çorbayı içer.
Sıfat
Tekkeyi bekleyen çorbayı içer.
Adlaşmış Sıfat

* Eylemden-sıfat türeten bütün ekler, sıfat-eylem eki değildir. Sıfat-eylem eylem anlamını tam olarak yitirmediği için “-ma, -me” olumsuzluk ekeriyle çekimlenebilirler. Örnek :
Yırt-ıcı kuş
Yor-gun insan Sıfat-eylem ekleri değildir.
Yan-ık ekmek
Bit-me-y-en aşk
Beklen-me-dik soru Sıfat-eylem ekleridir.
Görün-mez kaza

* “-dık ve –acak” ekiyle türeyen sıfat-eylemler, üçüncü tekil kişi iyelik eki alarak –“dığı ve –acağı” biçiminde kullanılabilir. Örnek : bildik –> bildiği kişi
yapılacak işler –> yapacağı işler

Bağ-Eylemler (Ulaçlar) :

Eylem köklerinden türeyerek getirildiği eylemle yüklem arasında anlam bağlantısı kuran ve zarf görevinde kullanılan eylemsidir.
Başlıca bağ-eylem ekleri şunlardır :
-ıp, ip : Tahtaya bakıp soruyu çözdü. (Nasıl çözdü?)
-arak, -erek: Koşarak yanıma geldi. (Nasıl geldi?)
-ken : Televizyon izlerken uyumuş. (Ne zaman uyumuş?)
-madan, -meden : Adam bilmeden konuşuyor. (Nasıl konuşuyor?)
-ınca, -ince : Bunu gelince konuşuruz. (Ne zaman konuşuruz?)
-dıkça, -dikçe : Yürüdükçe yol tükenir. (Nasıl tükenir?)
-alı, -eli : Buraya geleli huzurum kaçtı. (Huzurum ne zaman kaçtı?)
-ir, -mez : Gelir gelmez uyudu. (Ne zaman uyudu?)
-asıya, -esiye : Atları öldüresiye kırbaçladı? (Nasıl kırbaçladı?)
-a, -a : Koşa koşa gitti. (Nasıl gitti?)
-e, -a : Düşe kalka büyüdü. (Nasıl büyüdü?)
-e, -e : Güle güle gidin. (Nasıl gidin?)

Eylemsilerin Yan Cümle Kurmaları : Eylemsiler, bir temel cümle içinde yan cümle kurma özelliği gösterir ve temel cümleye herhangi bir öğe olarak bağlanır. Eylemsiler, yan cümlenin yüklemi olurlar. Temel cümlenin yüklemini oluştururlarsa yan cümle kuramazlar. Örnek :
Yan Cümle Temel Cümle
Sora sora Bağdat bulunur.
Zarf tümleci
Atılan ok geri dönmez.
Özne
Bu gidi hiç beğenmiyorum.
Belirtili Nesne
Pencereye çıkana taş atıyorlardı.
Dolaylı Tümleç

1- Meşrutiyetin 2.kez ilan edilmesini sağlayan sebepler nedir?
2- Jön Türklerin Kurduğu İttihat Ve Terakki Cemiyetinin Amacı Neydi? Yazınız.
3- I.Balkan savaşının sebepleri nelerdir? Maddeler halinde Yazınız.
4- Almanya neden Osmanlıyı savaşa kendi yanında sokmak istiyordu? Yazınız.
5- İtilaf devletlerinin Çanakkale cephesini açmalarının sebepleri nelerdir?
6- Çanakkale zaferinin önemi nedir? Yazınız.
7- Mondros Ateşkes Anlaşmasının en önemli 3 maddesini yazınız.
8- İzmir ne zaman kim tarafından işgal edilmiştir? Yazınız.
9- Milli Varlığa Düşman Cemiyetler nelerdir? Yazınız.
10- Kurtuluş Savaşının amacı ve yönteminin ilk kez ilan edildiği belge hangisidir? Yazınız.

NOT: Her soru 10 puan ve süre 40 dakikadır

ÖRGÜT KAVRAMI VE ÖZELLİKLERİ

1.1. ÖRGÜT TANIMI VE ANLAMI

Örgüt kavramını çok değişik şekillerde tanımlamak mümkündür. Bu tanımların daha iyi anlaşılması açısından örgütleme, örgüt dizaynı gibi kavramlardan bahsetmek gerekir.

Örgütleme, örgüt yapısını oluşturmak için gerekli faaliyetler sürecini ifade etmektedir. Bu, yönetim fonksiyonlarından da bilindiği gibi faaliyetleri gruplamak, bu grupları örgütsel olarak kademe ve mevki haline getirmek, bu mevkilere uygun işgörenleri atamak safhalarını içerir.

Örgüt dizaynı ise bir örgütün yapısını oluşturan başlıca ilişkilerin şeklini ve niteliğini gösterir. Bir örgütün dizaynı sırasında başlıca ele alınacak unsurlar şunlardır. [1]

· İşletmeyi amaçlarına ulaştıracak işlerin belirlenmesi

· İşletmedeki temel işbölümünün kararlaştırılması

· İşbölümü içinde yer alacak organların belirlenmesi

· Organlar arası yetki ve iş ilişkilerinin belirlenmesi

· Temel koordinasyon mekanizmasının belirlenmesi

· Örgüt şema ve kılavuzlarının hazırlanması

Bahsettiğimiz örgütleme ve örgüt dizaynı sürecinden sonra ortaya çıkan yapıya örgüt adı verilir. Burada ortaya çıkan örgüt yapısı biçimsel örgüt yapısıdır. Bu yapı örgütü dizayn edenin tercih ve seçimlerine dayandığı için bu adı almaktadır. Örgüt şeması da bu formel yapının şematik olarak ifade edilmiş şeklidir. Örgüt yapısını oluşturan birimlerin yetki-sorumluluk dağılımları, birbirleriyle olan ilişkileri ise organizasyon el kitaplarında yer alır.

Bunun dışında işletmelerde kendiliğinden gelişen ve kişilerin birbiriyle kurdukları iş içi ve iş dışı ilişkiler sonucu ortaya çıkan bir yapı vardır ki buna da informel(biçimsel olmayan) yapı adı verilir. İnformel ve formel yapılar uyumlaştırıldığı zaman birbirini tamamlayıcı ve etkinliği artırıcı bir yapı kazanırlar. Biçimsel ilişkilerinde ortaya çıkmasıyla örgütün mekanik yanından daha da ağır basan sosyal yanı ortaya çıkar. Örgütü oluşturan kişilerin kişisel anlayışları, amaçları ve değer yargıları diğer tüm özellikleri aynı olsa bile bir örgütü diğer bir örgütten ayırır. Her organizasyondaki bu farklı havaya örgüt kültürü adı verilir.

Örgüte ilişkin bu tanımlardan sonra örgüte ilişkin yapılmış olan tanımlara geçebiliriz.

‘’Örgüt, belli amaçlara ulaşmak için bir insan grubunun çabalarını düzenleştirmeye yarayan belirli yapı, kural ve süreçlerin bütünüdür.’’[2]

‘’Örgüt, belirli amaçlar doğrultusunda kişilerin gayretlerini birleştirdikleri yapılandırılmış bir süreçtir.’’

‘’Örgüt, insan, iş, teknoloji faktörlerini birleştiren bir sistemdir. ‘’

‘’Örgüt, bir işletmedeki işleri, mevkileri, işgörenleri ve aralarındaki haberleşme ve otorite ilişkilerini gösteren bir yapıdır.’’

‘’Örgüt, teknik ve sosyal faktörlerle ilgili bir düzenlemedir.’’[3]

Bu tanımlardan sonra organizasyon yapılarını oluşturan temel unsurları açıklayabiliriz.

1.2. ÖRGÜT YAPISINI BELİRLEYEN UNSURLAR

Bir örgütün yapısı oluşturulmak istendiği zaman örgütü karakterize eden birtakım unsurlar üzerinde durmak gerekir. Bu unsurlardan başlıcaları şunlardır.

a-)Amaç:Her örgüt ulaşmak istediği amaçlara ve bu amaçlarla ulaştıracak faaliyetlere göre farklı bir yapıda dizayn edilir. Örneğin rutin işlerin yapıldığı örgütler klasik yapıya göre dizayn edilirken, değişken işlerin yapıldığı örgütler organik yapıda dizayn edilir. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere bu unsur organizasyon amaçlarını gerçekleştirmek için yapılacak iş ve faaliyetlerin nitelikleriyle ilgilidir.

b-)İş bölümü ve uzmanlık derecesi: Bilindiği gibi uzmanlaşma belli bir işin çok küçük parçalar ayrılarak her görevi bir kişinin sürekli olarak yapması anlamındadır. Organizasyondaki bölümlerde ne derece uzmanlaşmaya gidileceği organizasyon yapısı direk olarak etkileyecektir. Örneğin klasik teori işlerin nasıl yapılacağını belirlemiş ve kişilerin bu belirlenen doğrultuda davranmasını istemiştir. Diğer taraftan sosyo-teknik sistem anlayışına göre organizasyonda etkinliğin artması işlerin ve kişilerin birlikte ele alınması ile sağlanabilir.

c-)Formalleşme Derecesi: Formalleşme derecesi işlerin yapılması sırasında belirlenmiş olan yöntem ve ilkelerin ne derecede uygulandığını ifade eder. Şayet işlerin nerede,ne zaman, kim tarafından yapılacağı tam ve ayrıntılı olarak belliyse ve bunlara uymak zorunlu ise formalleşme derecesi yüksek demektir.

d-)Denetim Alanı: Örgütte bir üste bağlı olması gereken ast sayısı ile ilgili bir unsurdur. Çeşitli yazarlar bir yöneticinin denetim alanını sınırlayan kişilerin adedi üzerinde farklı görüşler öne sürmüşler ancak bir üste bağlı ast sayısının genellikle 3 ile 10 arasında değiştiği fikrinde birleşmişlerdir. [4]

e-)Örgütteki Kademe Sayısı: Bu faktör kontrol alanı unsurunun uygulaması sonucu ortaya çıkar ve örgütün basık veya sivri olmasını etkiler. Basık yapıda haberleşme hızlı sağlanırken, sivri yapıda daha fazla personele ihtiyaç duyulur.

f-)Merkezileşme Derecesi: Merkezileşme derecesi, organizasyonda kararların hangi kademedeki çalışanlar tarafından verildiğini gösterir. Şayet kararlar üst yönetim tarafından veriliyorsa merkeziyetçi, alt kademeye doğru kaydırılmışsa ademi-merkeziyetçi bir yapıdan söz edilir.

g-)Çapraşıklık Derecesi: Örgütteki dikey ve yatay yayılma derecesini ifade eder. Çapraşıklık derecesinin artması koordinasyon, iletişim, haberleşme ve kontrol açısından birtakım sorunları da ortaya çıkarır.

h-)Departmanlaşma: Departmanlaşma işletmelerde yapılacak olan faaliyetler, bu faaliyetlerin bir araya getirilmesi ile görevler ve sırasıyla işler, pozisyonlar ve bölümler ile ilgili bir unsurdur. Bu bölümlerin oluşumu sırasında dikkat edilecek ilkeler ve kriterler departmanlaşmayı etkiler. Bu kriter ve ilkelere bölümlere ayırma kısmında değinilecektir.

ı-)Emir- Komuta ve Kurmay Organların Oluşturulması: Emir-Komuta ve kurmay organı olarak görev yapacak birimlerin aralarındaki ilişkilerin belirlenmesi de bir diğer önemli unsurdur. Şayet bu konunun üzerinde durulmazsa ileride organizasyon da sorunlar çıkma olasılığı büyüktür.

i-)Haberleşme Kanalı ve Şekli: Haberleşme ilişkilerinin çeşidi ve niteliği de organizasyonun yapısını etkileyen bir unsurdur.

Yukarıda bahsettiğimiz unsurlar her yönetici tarafından içinde bulunulan ortamın özelliklerine göre değerlendirilir ve bu unsurların yansımasına göre organizasyon yapısı ortaya çıkar.


[1] İsmail EFİL,İşletmelerde Yönetim ve Organizasyon,U.Ü. Güçlendirme Vakfı, Bursa, 1996,s.184

[2]Güngör ONAL, İşletme Yönetimi ve Organizasyonu,Türkmen Kitabevi, İstanbul,1998,s.51

[3] Tamer KOÇEL, İşletme Yöneticiliği, Beta Yayınları, İstanbul, 1999,s.117

[4] Hayri ÜLGEN,İşletmelerde Organizasyon İlkeleri ve Uygulaması, İ.Ü. İşletme Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1993,s.55

5.6.1. Ahi Ocaklari

Ahiler, “kardesler” demektir. Avrupa’nin “frere”lerine ve silâhli bir kuvvetleri olmalari dolayisiyla sövalyelerine de benzerler.

Ahiler, “frere”ler gibi, örgün egitim kurumlari kurmuslardir. O zaman bu fonksiyonu görecek medrese, küttap, dârülhadis, dârülkurra v.s. gibi kurumlar çok yaygin oldugundan, bunlar mesleki egitim ve yardimlasma kurumlari kumaya yönelmislerdir. Kurduklari kurumlarda avcilik, kasaplik gibi birkaç sanat hariç, diger tüm sanatkâr gençleri toplamaya çalismislardir.

Ahilik, aslinda Sasani ve Arap kaynakli bir kurumdur. Ama tarihteki yaygin sekliyle Anadolu Türk toplumlalri içinde yaygin olarak hüküm sürmüstür. Bu ocaklar Anadolu’nun hemen hemen bütün kentlerindeki sanayi erbabini bir birlik ve kardeslik içinde yönetmistir. Onlari “Gençler”, “Ahiler” “ustalar”, “Nakibler” ve “Seyhler” olarak bir düzen içinde yönetmeyi basarmistir. Hattâ Anadolu Selçuklu yönetiminin yikildigi dönemlerde ve Ankara gibi bazi önemli kentlerde, halkin yönetimini de üzerlerine almislardir. Taninmis Arap gezgini Ibn Batuta’nin Anadolu’yu gezdigi zamanlarda, Anadolu toplumu üzerindeki Ahi yönetimi etkileri, onun Seyahatnamesinde açik olarak görülür.

Ahiler, zaviyeler biçiminde örgütlenmislerdir. Her zaviyede, seçimle isbasina gelmis bir seyh, çesitli isleri gören imam, müdderris, hatip, silâh tamircisi, hatat, sakkas gibi görevliler vardi. Zaviyelerdeki (Ahi Ocagindaki) herkesin bir hiyerarsik yeri vardi. Bunlar 9 kademe halinde dizilirlerdi. Ilk kademe, “yigit”lerdi. Ondan sonra gelen 6 kademe ahilerdi (ilk üçü “ashab-i tarik”, kalan üçü de “nakip”ler). 7. mertebede seccade sahibi olmayan “Halife” bulunurdu. 8. “Seyh”, 9. ise “Seyhü’l-mesayih” idi. Bu kademeler hep sira ile geçilirdi.

Esas egitim ilk yigitlik kademesindeki çirak gençler arasinda oluyordu. Her çirak yigidin 2 yol arkadasi, bir yol atasi, bir üstadi (Sanat Hocasi) ve bir de Pîri (ahlâk mürebisi) var idi.

Ahi ocaklarindaki zihniyet, tasavvuf zihniyetinden oldukça farkli idi. Ahiler tam anlamiyla “bu dünya”da yasiyorlardi. Sofiler gibi halktan uzaklasmiyorlar, halk içinde yasiyorlardi. Sofiler gibi “hirka” degil “salvar” giyiyorlardi. Sirtlarinda arkadan bir elbise ve baslarinda beyaz yün külâhlar vardi. Ipekten elbise giymeleri yasak idi. Altin, yüzük gibi süs esyalari; kizil ve sari renkler yasakti. Yesil, gök, ak ve sari renkler makbuldü. Kara renk, ahilik payesine ermeyenlere, beyaz renk erbab-i kalem ve hafizlara yesil renk de müdderris, kadi ve seyhlere has idi. Ahi zaviyelerine girebilmek için, temiz ve dogru olduguna dair bir üstadin (Usta) çiragi hakkinda sahitlik etmesi ve hattâ onu önermesi gerekiyordu; ustanin önermedigi ve ustasi belli olmayanlar Ahi ocagina alinmazdi.

Gençlerin sanat egitimleri üstadlarin is atelyelerinde yapilirdi. Ocaklarinda ise daha ziyade duygusal, edebî ve sosyal bir egitim yapilirdi.

Her ahi ocaginda “muallim-i ahi” veya “Pîr” denilen egiticiler vardi. Orada yapilan egitim de iki kisma ayrilirdi.

1. Sifahi (sözlü) egitim: Fütüvvetname, Tilâvet-i Kur’ân, tabahat, raks, teganni ve musiki, tarih ve terâcim-i ahval, tasavuf, Türkçe, Arapça, Farsça, Edebiyat gibi dersler verilirdi.
2. Seyfî Egitim: Kiliç ve silah egitimi.

Birinci kisim egitim, bütün ahiler tarafindan, okuyarak, dinleyerek ve muallim ve ahi kardeslerle yasayarak yapilmaktaydi. Seyfî egitimin yapilabilmesi için de üç sart var idi: “Ahi görmek”, “Seyh görmek”, “Genç bir adami talim ve terbiye etmis olmak”.

Ahi mualliminin görevleri sunlardir: Namazi tüm sartlari ve ayrintilari ile ögretmek, insanlik adabini ögretmek.

Ocak egitimi yalniz kitabî degildi. Medreseden önemli farklarindan biri bu idi. Medreseler genellikle aklî ilimlerle ugrastiklari halde, ocaklardaki egitim inaanlik ve toplum ülkülerine dayaniyordu. Genellikle ahlâkî ilkeler üzerinde duruluyor; rakslarla sarki ve ilâhilerle bu kuvvetler diriliyordu. Ögretim disi saatlerde, medreselerdeki gibi müderris ve talebe iliskileri kesik degildi, sürekli beraber ve iliski içinde idiler. Bu iliskiler genellikle sohbet biçiminde sürdürülürdü. Burada ahlâkî ve tasavvufî hikâyeler, lâtifeler, sergüzestler, hadîsler v.s. anlatilirdi.

Ögrencilerin görevleri:
Fütüvvetnamede okunan maddelerin 124’üne uymak,
Ahisinin tüm sözlerini kabul etmek,
Mal ve canini ahisinin hizmetine vermek,
Hüner ve sanati olmak,
Her hafta elbisesini yikamak, temiz çamasir giymek,
Ahiden çirak almak, ahiye saçini kestirmek, alin yoldurmak,
Ocak namina belini baglamak,
Güzel ahlâkiyla kendini kent halkina tanitmak,
Kadi katinda er askina çirag yakmak ve ekmek yedirmek.

Ahi gelenekleri arasinda “kusak baglama” (daha sonra önlük baglama) çok önemli idi. Bu kusagin yedi adi, yedi baglamasi, yedi açmasi, yedi dolamasi vs. vardir. Her ocagin, her meslegin ayri ayri kusak gelenek ve biçimleri vardi. Ayrica bunun arkasinda da bazi ahlâkî ve tasavvufî ilkeler vardi.

Ahilik ilkelerini içeren 740 maddelik Fütüvvetnamenin bir ahi Seyhi tarafindan tam olarak bilinmesi gerekti. Ocaga yeni giren gençlerden, bunlarin 124 tanesini bilmesi isteniyordu. Kademeler yükseldikçe bu ilkelerin sayisini yükseltmeleri gerekti. Bu ilkeler günlük hayat ve davranislar konusunda oluyordu. Meselâ sofra adabi konusunda 24 madde vardi, su içmenin 2, söz söylemenin 4, evden sokaga çikmanin 4, yolda yürümenin 8 vs. Ahi ocaklarinda dans ve müzik egitiminin de önemli bir yeri vardi

“Ahi baba” adli bir seyhin yönettigi Ahi zaviyesi, genellikle Fütüvvet erbabinin bir klübü, bir toplanti yeri mahiyetindeydi. Ama ayni zamanda garipler için bir misafirhane, iktisadî yönden bir Lonca merkezi, seyfî egitim de düsünülürse bir spor klübü idi.

Ahi ocaklarina alinmamalari gereken kisi ve gruplar sunlardir: müsrik, kâfir, mümeccim, sarap içen, halkin ayibini gören tellâk, yalan söyleyen tellâl, kasap, cerrah, avci, vefariz, zâlim, hirsiz, madrabaz vs. Ayrica sarap içen, zina yapan, yalan söyleyen, kovuculuk ve hile yapan vs. de fütüvvetten düserdi.

Füttüvvetnamelerde 9 derece olarak geçen ahi ocaklarindaki egitim, su sekilde siralanmaktadir.

1. Nâzil: Ocaga ustalariyla yeni gelmis kisi. Henüz erkana girmemis.
2. Nîm-tarik: Üstadi, pîri (yol atasi) ve ikiyol (tarikat)kardesi olan kisiler.
3. Müfredi veya meyan-beste: Nasibi verilmis, sedd (kusak) baglanmis, helvasi pisirilmis kisiler.
4. Besaris: Fütüvvet ehlini terbiye edenler.
5. Nakib: Tarikatin ve ocagin iç yöntemini ayarlayan, törenlerde saga sola kosusturan.
6. Nakibü’n-Nikâb: Ocagin erkânini iyice bilen, törenleri düzenleyen kisi.
7. Halife: Seyhin yardimcisi; onun yerine geçecek kisi.
8. Seyh: Sanat erbabi içinde seccade sahibi. Kendisine has bir tayfasi bulunan.
9. Seyhü’s-Süyûh: Bir sanat alanindaki seyhlerin seyhi.

Ekonomi tarihimizde rastlanilan esnaf zümrelerinden her biri, kendi mesleklerinde Islâm tarihinin taninmis ulularindan veya uydurma bir kisiyi pîr olarak tanirlardi. Fütüvvetname, onun adina yazilir, ahi ocagindaki törenler, çirak yetistirme ve dükkan açip kapamadaki törenler onun adiyla yapilirdi. Evliya Çelebi bu esnaf zümrelerinin sayisini 480’e kadar çikarmakdadir.

Ahi ocaklarinda yapilan törenler de, hemen hemen her yörede ve her meslekte ayni idi. Aradaki farklar çok küçük ve seklî idi. Bu törenlerin ana durumlari söyle özetlenebilir: Bir sanata giren genç usta ve kalfalarin yaninda çiraklik ve kalfalik kademelerini basari ile bitirince ustaliga yükselir ve dükkani açma hakki kazanirdi. Ancak bu, büyük törenlerle olurdu. Bu çirak çikarma törenlerinde, o esnaf zümresinin seyhi yeni ustaya pestemal kusatir, kusak baglardi. Törene o esnaf zümresinin seyhi, nakibi, duacisi, yigit basi vs. ve halkdan büyük bir topluluk katilirdi.

Her esnaf grubunun bir yardimlasma sandigi olur, olaganüstü zamanlarda bu sandiktan esnafa faizsiz kredi verilirdi.

Gerek bu çirak çikarma törenlerinde gerekse ahi ocagindaki yükselme törenlerinde su erkâna uyulurdu:

Salvar giydirmek, sedd (kusak) baglamak. Fütüvvet yoluna girmis kisi basari gösterirse önce beline kusak kusatilir. Sonraki gelismeler sonucunda da salvar giydirilir: Diger tasavvufî mezheplerde tac, tiras, hirka gibi alâmetler vardir. Ahiligin esasi iffettir. Ahi törenlerinde serbet degil, tuzlu su içilirdi. Su temizlik, tuz olgunluk gösterir. Daha sonra sofra kurulur, helva pisirilir. Bu törenler sirasinda o kisinin yol atasi, yol kardesleri de belirlenirdi. Ahi ocagina girmis kisinin giydigi salvar, yol atasinin salvaridir ve uçkurunu da atasi baglar. Her meslek grubunun ayri kusak baglama biçimi vardir.

Ahilik örgütü siî kökenli, alevilik ve bektasilik esaslariyla ve inançlariyla karismistir. Ancak Osmanli-Safavî çatismalarindan sonra çogu yerlerde inanç yönleri kaybolmus, yalniz bir esnaf örgütü biçimine gelmis, bazi yerlerde de sünnî özellikler kazanmistir.

KURTULUŞ SAVAŞI

A-HAZIRLIK DÖNEMİ

1-Kuva-yi Milliye Hareketi

İtilaf Devletleri Mondros Ateşkes Antlaşması’na dayanarak Türk topraklarını işgal etmeye,orduyu terhis etmesi için hükümete baskı yapmaya, silah ve cephaneye el koymaya başlamıştı.Bu durum Türk halkının büyük tepkisine yol açmıştı.Hele Yunanlıların İzmir’i işgali ve ardından da Batı Anadolu’nun iç kesimlerine doğru ilerlemesi milli heyecanın iyice artmasına yol açmıştı.Yerli Rumlarla işbirliği halinde hareket eden yunanlılar,Türk köy ve kasabalarına saldırıyor, halkı acımasızca katlediyordu.Bu durum Türk halkının vatan savunması için silaha sarılmasına neden oldu.Çoğu askeri nitelikli kişilerin öncülüğünde efeler ve zeybeklerden milli teşkilatlar kurulmaya başlandı.Eli silah tutan sivil halk,bölgenin işgalini önlemek ve Yunan vahşetine dur demek için bu milli birliklere katıldı.Kuva-yi Milliye (milli kuvetler) adını alan bu silahlı direniş grupları, Batı Anadoluda ilk cephelerin kurulmasını sağladılar.

Temmuz 1919 da Balıkesir, Ağustos 1919 da da Alaşehir kongresi toplandı. Bu kongrelerde alınan karalarda, Kuva-yi Milliye’nin insan, silah ve cephane bakımından desteklenmesi uygun görüldü.

Düzenli ordunun kuruluşuna düşmanın ilerleyişi yer yer durduran ve büyük kayıplar verdiren bu birlikler, Anadolu harekatının teşkilatlanmasın ada zaman kazandırmıştır. Bu teşkilatlanma içinde Ayvalık’dan Denizli’ye kadar uzanan bir cephe oluştu.Başlıca yan cepheleri Ödemiş, Ayvalık, Sema, Akhisar, Salihli ve Aydın cepheleri olan bu geniş cephe sonradan Batı Cephesi adını almıştır. Salihli Cephesi’nde Çerkez Ethem, Aydın Cephesinde Yörük Ali Efe ve Demici Mehmet Efe Kuva-yi Milliyeyi sembolleştiren isimler oldu.

Batı Anadolu’da oluşan bu Kava-yi Milliyenin anlamı Sivas Kongresi ile genişletildi ve kongre kararı ile bölgenin Kuva-yi Milliye genel komutanlığına 20.Kolordu Komutanı olan Ali Fırat Paşa atandı.

Güney illerimicin Fransızlar ve Ermeniler tarafından işgali üzerine bu illerimizde de halk teşkilatlanarak Kuva-yi Milliye birlikleri kurmuştu. Kuva-yi Milliyenin güney cephesindeki ilk savunması 11 Aralık 1919 da Dörtyol’da başlatıldı. Daha sonra Adana, Maraş, Urfa ve Antep’de düşmana karşı direnişe geçen Türk halkı daha çok Kuva-yi Milliye birlikleri ile kendi şehir ve kasabalarını kahramanca savunmuşlar ve düşmanı kovmuşlardır.

Diğer yandan Karadeniz yöresinde Samsun ve Giresun’da Pontusçu Rumlara karşı Trakya’da Yunanlılara karşı oluşturulan Kuva- yi Milliye birlikleri başalrılı mücadele vermişlerdir

Bölgesel direniş hareketi olarak ortaya çıkan ve Türlerin gücünü en zor günlerde düşmana gösteren Kuva-yi Milliye birlikleri,İngiltere gibi dönemin en güçlü devleti tarafından desteklenen düzenli Yunan ordusu karşısında yeterli başarıyı gösteremedi.

Uzun süre düşmanı oyalayıp milli hareketin güçlenmesi için zaman kazandırdı. Ermeni ve Rum çetelerine karşıköy,kasaba ve şehirleri korudular. Baskınlar düzenleyerek İtilaf devletlerinin kontrölündeki depolardan silah ve cephane edindiler.İç ayaklanmaların bastırılmasında önemli hizmetler yaparak milli bilincin ve direniş azminin güçlenmesinde etkili oldular.

Ancak belli bir otoriteden yoksun olan bu birlikler, kendi şeflerinin emrinde hareket ediyorlar, ihtiyaçlarının çoğunu kendileri karşılamay çalıyorlardı. Bu duum zaman zaman halkın şikayetine neden oluyordu. Askeri disiplin ve düzenden uzak olan silah ve cephane yönünden yetersiz olan bu birlikler askerlik tekniğini de bilmiyordu.

Düşmanı ülkeden ssöküp atabilmek için düzenli bir orduya ihtiyaç vardı. Bu nedenle TBMM açılınca düzenli ordunun kuruluşu çalışmalarına hız verildi. TBMM aldığı bir karala Batı Cephesini oluşturmuştu. Tüm Kuva-yi Milliye birliklerinin cephe komutanlığının emrine alınmasına karar verildi. Böylece Kuva-yi Milliye dönemi sona erdi ancak Kuva-yi Milliye ruhu kurtuluş savaşı boyunca Türk milletinin gönlünde yaşamaya devam etti.

2-Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkışı ve Milli Bilincin Uyandırılması

Mondros ateşkes Antlaşması’ndan sonra İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, burada vatanın nasılkurtarılacağı konusunda çalışmalaa başladı. Yetkililerle yaptığı görüşmelerde, onların ümitlerini kaybetmiş olduklarını ve İstanbul Hükümetine güvenilemeyeceği anlaşılmıştır. O, güvenliği arkadaşlarıyla yaptığı görüşmelerde, fiilen işgal altına düşmüş olan İstanbul’da kalmakla vatanın kurtuluşunun mümkün olmadığı kanaatine vardı. Ne pahasına olursa olsun Anadolu’ya geçmek ve halkı bilinçlendirerek Milli Mücadele’yi başlatmak gerekiyordu. Ancak bunu sağlamak için önemli görev ve yetkilerle geçmekte büyük yarar vardı.

Bu sıralarda Samsun ve dolaylarında Pontus Rum çetelerinin saldırıları yoğunlaşmış, Türk halkının da kendilerini savunmal istedikleri bölgede karışıklıkların çıkmasına yol açmıştı. İtilaf devletleri olayın sorumlusu olarak Türkleri görüyorlardı. İngilizlere Osmanlı Hükümetine bölgede asayişin sağlanmasını, aksi halde Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. maddesine dayanarak bölgeyi işgal edeceklerini bildirdi. Aslında bölgedeki düzen 9 Mart 1919 da Samsun’da 200 kişilik ingiliz irliğinin çıkmasından cesaret alan Rumlar tarafından bozulmuştu.

Osmanlı Hükümeti, bölgede asayişin sağlanması için Mustafa Kemal’i göndermeyi uygun buldu. Bunda bazı çevrelerin Mustafa Kemal’i İstanbul’dan uzaklaştırmak istemeleri de etkili oldu. Diğer yandan I.Dünya Savaşı’nın yenilmemiş komutanı Mustafa Kemal’in İttihatçılarının politikalarına karşı olmalarının ve padişahın veliahtlığında onunla tanışmış olması ve ona güvenmesinin de etkisi vardı.

Mustafa Kemal kendisine yapılan teklifi, planlarını gerçekleştirmek için bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirdi. 30 Nisan 1919 da geniş yetkillerle merkezi Erzurum’da olan 9.Ordu Müfettişliği görevine atandı.Trabzon, Samsun, Sivas, Erzurum illeriyle Diyarbakır, Bitlis, Elazığ illerinin sivil ve askeri tüm yetkilerine emir verebilecekti.O, Anadolu’ya gönderikmesi konusunda şunları söylemiştir. “Bu geniş yetkinin, Beni İstanbul’dan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla Anadolu’ya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir.Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bana bu yetkiyi bilerek ve anlayarak vermediler.Ne pahasına olursa olsun, bana, benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe, amsun dolaylarındaki güvensizlik olaylarını yerinde görüp tedbirr almak üzere , Samsun’a kadar gitmek idi. Ben bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki saibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm.Bunda hiç sakınca görmediler. O tarihte Genelkurmay’da bulunan ve benim maksadımıbir derceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. Müfettişlik görevini buldular;yetki konusu ile ilgili talimatı da ben kendim yazdırdım.”

Mustafa Kemal’in görünüşteki görevi, bölgede asayişin sağlanması, silah ve cephanenin depolarda toplanması ve korunması Mondros Ateşkes’inin uygulanması için diğer gerekli önlemlerin alınmasıydı.

16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru’yla 16 kişilik kurmay heyetiyle İstanbul’dan ayrılan Mustafa Kemal, 19 Mayıs’da Samsun’a çıktı. Mustafa Kemal Anadolu’ya geçişinin gerekçesini şu sözleriyle ifade etmiştir. “Dayanılacak gücün doğrudan doğruya millet olacağı düşüncesi bende çok güçlüydü. İstanbul’da olup bitenlerden, yapılan girişimlerden milletin haberi yoktu. İstanbul’da oturup, millete haber ulaştırmanın da imkanı kalmamıştır. Öyleyse yapılacak tek şeyin İstanbul’dan çıkıp milletin içine girmek ve orada çalışmak olduğuna karar verdim.”

Mustafa Kemal Samsun’da bir yandan gerekli önlemleri alırken, diğer yandan kendisine verilen görevin tam tersine bütün yurttaki askeri birliklerle bağlantı kurarak askerlerini dağıtmalarını silah ve cephanelerini teslim etmemelerini istedi. Diğer yandan Müdafaa-I Hukuk Cemiyetleri ile de ilişki kurarak bölgesel direnişlerin güçlendirilmesine ve milli bir direnişe dönüştürülmesine çalıştı.

Okuma parçası Nutuk’ Samsun’a çıkışı

22 Mayıs 1919’da İstanbul Hükümetine gönderdiği raporda, Samsun ve çevresinde Rumlar siyas emellerinden vazgeçerlerse asayişin kendiliğinden sağlanacağı, Türklerin yabancı manda ve kontrolünü tahammülü olmadığına, Yunanlıların İzmir’de hiç bir hakkı olmadığını, milletin egemenliğini ve Türk milletçiliğinini seçtiğini belirtmiştir.

Görüldüğü gibi Mustafa Kemal sadece Samsun ve çevresinin güvenliği ile değil, ülkenin tüm genel sorunlarıyla da ilgilenmektedir.

Samsun’da çalışmalarını tamamlaya Mustafa Kemal, karagahını daha güvenlikli bir yer olan Havza’ya nakletti. Havza’da vali, kaymakam ve komutanlarla gizli bir emir gönderdi.Havza Genelgesi olarak bilinen bu belgede; işgalleri kınayan mitingler yapılması, gösterileri artırmayı ve bütün memlekete yaymalarını, Osmanlı Hükümetini ve İtilaf devletlerinin temsilcilerine protesto telgrafları gönderilmesi istendi.Başta İstanbul olmak üzere bütün ülkede mitingler yapılarak işgaller kınandı. Kendisi de 30 Mayıs 1919’da Havza’da görkemli bir miting düzenledi.

Bu gelişmeler İtilaf Devletlerini çok kızdırdı. Onları bir yandan İstanbul’ a 67 Türk aydınını Malta Adası’na sürgüne gönderirken diğer yandan Mustafa Kemal’in de İstanbul’a çağırılmasını istediler. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’i 8 Haziran 1919 da geri çağırdı.Ancak Mustafa Kemal bu çağrıya uymayıp halkı uyarmaya devam etmiştir. Samsun ve Merzifon’da İngiliz birlikleri bulunduğundan Havza güvenli değildi. Bu nedenle daha güvenlikli olan Amasya’ya doğru hareket etti.

3-Milli Birlik ve Beraberlik Yönünden Dayanışmanın Önemi

Milli birlik ve beraberlik bir milletin varlığını sürdürebilmesinin temel unsurudur. Milleti meydana getiren fertler arasında dayanışma duygusu…

Mustafa Kemal Samsun’a çıktığında Anadolu halkı yoksul yorgun ve perişan bir haldeydi. Toplumsal ve ekonomik hayat çökmüştü. Büyük insan kayıplarına yol açan son savaşlar halkı yıldırmış ve karamsarlığa itmişti. Ülkede mal ve can güvenliği kalmamı, devlet otoritesi bitmişti. İtilaf devletlerinin işgalleri, azınlıkların çıkardığı isyanlar ve katliamlar çekilir gibi değildi.Halk işgale uğramış olan bölgeleden göçe başlamıştı.

Türk milleti Tarihinin en kötü günlerini yaşadığı bu dönemde Mustafa Kemal halkı

milli birlik ve beraberlik duygusu içinde birleştirerek bi mucize yaratmıştır. O yayınladığı

genelgelerde, yaptığı toplantılarda halkı milli dayanışmaya çağırmış, ordu ve milletin

bütünleşerek milleti içine düştüğü felaketlerden kurtarmaya çalışmıştır.Mustafa Kemal

biliyordu ki millet ortak amaçlar etrafında birleştirilmeden kurtuluşa ulaşmak zordu. Çünkü Türk milleti tarihinde zaman zaman bunalımlı dönemlere girmiş, ancak, kurtuluş da hep millli birlik ve beraberlik sayesinde sağlanmıştı.

Bu nedenle Mustafa Kemal milli dayanışma ve işbirliğine öncelik vermiştir. O

Amasya’ya vardığında Beldiye binasının balkonundan hala yaptığı konuşmasında;

“Amasyalılar! Padişah ve hükümet İtilaf devletlerinin esiridir.Memleket elden gitmektedir. Bu kötü vaziyete çare bulmak için sizlerle işbirliği yapmaya geldim. Vatanımızı en son kayasına kadar savunacağız.”( Muhüttün Gül T.C. İnkılap tarihi s.99) diyerek dayanışmanın önemine işarete etmişti. O, başka bir konuşmasında da “Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değildir.” (Atatürkçülük I. s. 12) diyerekmilli birlik ve beraberliğin önemini dile getirmiştir.

4- İşgallere Karşı ilk Direniş

Türk vatanının haksız işgallerine karşı ilk direniş hareketleri bölgesel nitelikli Kuva-yi yi Milliye teşkilatları tarafından yapılmıştır. Osmanlı Hükümetinin silahlı direnişe geçmemeleri konusunda komutanlara emirler vermesine rağmen, bu direniş teşkilatları bir çok komutan tarafından da desteklenmiştir.

Düşmana karşı ilk direniş Hatay- Dörtyol’da Fransızlara karşı başlatılmıştır.(19 Aralık 1919). Fransızların Suriye’den getirdikleri Ermenilerle birlikte bölgeyi işgal etmeye kalkışmaları, Türk halkının silahlı direnişine yol açtı.Büyük kayıp vermelerine rağmen Fransızlar Ocak ayı içinde Mersin, Adana ve Osmaniye’yi işgale başladılar.Bu durum karşısında halk Çukurova bölgesinde Kuva-yi Milliye birliklerine katılarak mücadeleyi sürdürdü.

Batı Anadolu’da Yunan işgaline karş ilk silahlı direnişler İzmir’i işgali üzerine başladı. İtilaf devletlerinin desteğiyle İzmir’i işgal eden Yunanlılar Manisa, Aydın ve Ödemiş’i de ele geçirdiler. Ödemiş’i işgali sırasında Hacı İlyas Köyünü karargah haline getiren halk, Yunan ordusu ile kahramanca savaşarak çok sayıda şehit verdi. Bu savaşa İlk Kurşun Savaşı bu köye de İlk kurşun Köyü adı veriliyor.

Ayvalık’da olay komutanı Ali (Çetinkaya) Bey yerli Runların hazırlıklarından, bölgenin işgal edileceğini tahmin etmişti.Ancakelinde yeterli askeri olmadığı için milli kuvvetlerinden bir savunmma cephesi oluşturdu. 28 Mayıs 1919 da bölgeyi işgale başlayan Yunanlılarla şiddetli çarpışmalar oldu.

Akhisar’da ise önce Halit Paşa komutasındaki milli kuvvetler Yunanlılarla mücadeleye girişti. Onun şehit düşmesinden sonra mücadele Albay Kazım Bey ( Özalp) tarafından yürütüldü.Salihli ve Alaşehir halkı da Yunan işgali karşısında silahlanarak Çerkez Ethem komutasında güçlü bir Kuva-yi Milliye oluşturdular. Daha sonra Kuva-yi Seyyane (Gezici kuvvetler) adını alan Çerkez Ethem kuvvetleri bölgede oldukça etkin bir güç haline geldi.

Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Efendi de bir fetva yayınlayarak halkı düşmla mücadeleye çağırdı.

Trakya’da I.Ordu Komutanı Cafet Tayyar Paşanın öncülüğünde oluşturulan Kuva-yi Milliye güçleri Yunanlılara karşı büyük bir direniş gösterdiler.

Doğuda ise ilk direniş Kars’da Ermenilere karşı oluşturulan Kuva-yi milliye birlikleri tarafından başlatıldıysa da İngilizlerin desteği ile şehir Ermeniler tarafından işgal edildi. Bu arada Milli Sina Hükümeti de dağıtılarak üyeleri Malta Adası’na sürgün edildi.

7-Lozan Barış Antlaşması

Musanya Ateşkes Antlaşması’ndan sonra sıra kalıcı barışı sağlamaya ve yeni Türk devletini bütün dünyaya resmen kabul ettirmeye gelmişti. TBMM hükümeti gereken hazırlıklara başladı. Ortada üç soorun vardı. Barış Antlaşması için toplanacak konferansın yeri, Türkiye’yi temsil edecek heyetin seçilmesi, sabunalacak konuların belirlenmesi.

Türkiye konferans için İzmir’i tehlif etmiş ancan İtilaf devletleri tarafsız bir ülke olan

İsviçre Lousanne (Lozan) kentinde yapılmasını kararlaştırdı. Yeni Türk devletinin kaderini çizecek olan konferansta Türkiye’yi temsil edecek heyetin Türkleri isteklerini başarı ile savunabilecek temsilcilere ihtiyaç vardı.Mustafa Kemal Batı Cephesinde büyük başarılar kazanan ve Mudanya Konferası’nda Türkiye’yi başarı ile temsil eden İsmet Paşa’nın gönderilecek heyete başkan olmasına karar verdi. Dışişleri Bakanlığına atanan İsmet Paşa Türk heyetinin başına getirildi. Onu çok ağır sorumluluklar bekliyordu. Kendisine verilen talimatta Misak-ı Milli ilkelerine bağlı kalınması, Türk yurdu üzerinde bir Ermeni devleti kurulmasına asla izin verilmemesi ve kapitülasyonlara izin verilmemesi isteniyordu.

İtilaf devletleri konferansla 27 Ekim 1922 de TBMM Hükümeti’nin yanısıra İstanbuk Hükümetini de davet ettiler. Onlara göre konferans Sevr Antlaşmasının yalnızca bir düzeltmesi olacaktı. Bu nedenle bu yeni antlaşmayı İstanbul Hükümeti’nin deimzalaması gerekiyordu. Onlarınasıl amaçları ise Türk heyetleri arasında görüş ayrılığı yaratarak isteklerini kolayca kabul ettirmekti. Ancak buna fırsat verilmedi. Mustafa Kemal bu bunalımdan kurtulmanın tek yolunun satanatın kaldırılmasında buldu. TBMM 1 Kasım 1922 de aldığı bir kararla saltanat ve hilafeti birbirinden ayırarak saltanatı kaldırdı. Böylece Osmanlı Devleti’nin hukuki varlığı sona erdi. TBMM hükümeti konferansa Türk milletinin tek ve gerçek temsicisi olarak katılma imkanı elde etmiş oldu.

20 Kasım 1922 de çalışmalarına başlayan Lozan Barış Konferansı’na Türkiye’nin karşısında İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya yer alıyordu.Sobyet-Rusya, Gürcistan, Ukrayna ve Bulgaristan da Boğazlarala ilgili toplantılara katıldı. ABD ise konferansa bir gözlemci ile katılmıştı.

Konferansta Türkiye’yi destekleyn bir devlet yoktu.Konferansta sadece bir kaç yıllık sorunlar değil , Osmalı Devleti’nden kalan yüzyıllık hesaplar görüşülecekti.

Türk heyeti, ülkenin geleceğini ilgilendiren çok ağır bir sorumluluk yüklenmişti. Karşısında Avrupa diplomasisinin kurnaz siyasetçileri yer alıyordu. İngilizler savaşta kazanamadıklarını barış masasında elde etmek istiyorlar, Türkleri galip değil yenilen bir millet gözüyle görüyorlardı.Oysaki İsmet Paşa aldığı talimat gereği kapitülasyonlar, azınlıklar, doğu sınırı, Doğu Trakya Sınırı ve Adalar konusunda taviz vermek istemiyordu.Türkiye’nin tam bağımsızlığını korumak da kararlı olduğunu vurguladı. Konuşmasını “Çok acı, ıstırap çektik, çok kan akıttık. Bütün medeni milletler gibi hürriyet ve istiklal istiyoruz.” sözleriyle kapattı.

İtilaf Develetleri ise Türkiye’nin yeni durumu ve kazandığı başarıyı anlamamış görünüyorlardı. Kapitülasyonlardan ve Türk toprakları üzerinde bir Ermeni Develeti kurma düşüncesiden vazgeçmiyorlardı. İngiltere ise özellikle Musul ve Boğazlar konusunda direniyordu. Yunanistanla olan sorunlarda da bir anlaşmaya varılamıyordu.

İtilaf Devletlerininuzlaşmaz tutumları ve kabul edilemezz istekleri nedeniyle görüşmelerden olumlu bir sonuç alınamadı. İngiltere temsillcisi Lord Curzon’un tehtidler savurarak salonu terketmesi ile görüşmeler kesildi.(4 Şubat 1922). Bunun üzerine Türk heyeti de ülkeye döndü.

Ordumuz her ihtimali dikkate alarak yeni bir savaş için hazırlanmaya başladı. Düğer yandan Türk heyetine yünelik eleştiriler ve mecliste tartışmalar yaşandı.Kurtuluş Savaşını başarıyla yöneten I.TBMM artk yıpranmıştı.Mustafa Kemel I.TBMM’nin görevini tamamladığı ve ileride yapacağı inkılapları benimseyecek yeni bir meclis oluşturmaya kara verdi.I. TBMM 16 Nisan 1923 de son toplantısını yaparak seçim kararı aldı.

İtilaf devletlerinin isteği üzerine Lozan Barışı görüşmeleri 23 Nisan 1923 de yeniden başladı.Bu arada İtilaf Devletleri uzlaşmaz tutum sergileyen eski temsilcilerini değiştirmiş, konferansa daha ılımlı diplomatlar göndermişlerdi. Konferansta uzun tartışmaladan sonra genellikle İsmet Paşa’nın istekleri aşama aşama kabul edildi. 24 Temmuz 1923 de Lozan Barış Antlaşması imzalandı.

143 maddeden oluşan Lozan Barış Antlaşması’nın esaslarını şöyle özetleyebiliriz.

· Sınırlar: Türkiye-Yunanistan sınırı, Mudanya Ateşkes Antlaşması’nda belirtildiği gibi Meriç Nehri sınır olacak şekilde çizildi.Ancak savaş tazminatına kasrşılık İmraz ve Bozcaada Türkiye’ye, Balkan savaşlarından beri Yunanistan’ın işgalinde bulunan Ege Denizindeki diğerAdalar Yunanistan’da kaldı. Ancak Yunanistan Türkiye’ye yakın olan adaları silahlar durmayacaktı.

· Suriye sınırı: Fransa ile 20 Ekim 1921 de yapılan Anlara Antlaşması’nda olduğu sehliyte kabul edildi.

· Irak Sınırı: Türkiye ile İngiltere mandasında olan Irak sınırının belirlenmesi Musul sorunu nedeniyle çözüme kavuşturulamadı. Türkiye-Irak sınırı 9 ay içinde çözümlenmek üzere Türk-İngiliz görüşmelerine bırakıldı. Bu görüşmelerden de olumlu bir sonuç elde edilemediği durumda konuyu Milletler Cemiyeti çözecekti.

· Kapitülasyonlar tüm sonuçlarıyla birlikte kaldırıldı. Osmanlı Devleti’nden kalan dış borçlar, imparatorluğun parçalanmasıyla ortaya çıkan devletlere paylaştırıldı. Tüerkiye kendi payına düşen miktarı Türk parası veya Fransız Frangı ile taksitlerle ödemeyi kabul etti. Ayrıca Düyan-ı Umumiye İdaresi kaldırılarak borçların ödenmesi konusundaki her türlü yabancı denetimine son verilmiştir.

· Azınlıklar: Türkiye’de kalan tüm azınlıkların Türk vatandaşı olması kararlaştırıldı. İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri dışında Yunanistan’da kalan Türklerle Türkiye ‘de yaşayan Rumlar yer değiştirecekti. Böylece yabancı devletlerin azınlıkları bahane ederek içişlerimize karışmaları önlenmiş oldu.

· Savaş tazminatı: I. Dünya savaşı nedeniyle bizden istenen savaş tazminatı

Reddedilmiş, Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların Anadolu’da yaptığı tahribata karşılık savaş tazminatı ödemeleri kararlaştırılmıştır. Yunanistan’ın buna karşılık Karaağaç vee çevresini Türkiye’ye bırakılması kabul edilmiştir.

· Boğazlar:Boğazların her iki yakasında 15 km lik bir bölge askerden arındıralacak. Boğazlar barış zamanında askeri nitelikte olmayan gemilere açık tutulacak. Ancak Türkiye savaşa girerse düşman uçaklarının ve gemilerinin geçişini engelleyebilecek ve Boğazları silahlandırabilecek.Boğazlar başkanlığını Türkiye’nin yapacağı uluslararası bir Boğazlar Komisyonu’nun yönetimine bırakılacak. Karadenizde sınırı olan devletlere bazı kolaylıklar sağlanacak.

· İtilaf Devletleri 6 hafta içinde İstanbul ve Boğazları boşaltacaklar.

Lozan Barış Antlaşması’nın Önemi

23 Ağustos 1923 de TBMM tarafından Lozan Barış Antlaşması ile İtilaf Devletlerinin

işgal kuvvetleri Dolmabahçe önlerine Türk askerini ve Bayrağını selamlayıp Türk vatanın terk etiler.6 Ekim 1923 de Türk kuvvetleri İstanbul’a girdi. Böylece Mustafa Kemal’in 13 Kasım 1918 de boğazdaki düşman kuvvetleri için söylediği “Geldikleri gibi giderler” sözü de gerçekleşmiş, Türk vatanı düşmandan tamamen temizlenmiş olmuştu.

Lozan Barış Antlaşması Osmanlı Devleti’nin sona erdiği, yeni Türk devletinin siyasi ve ekonomik bağımsızlığının dünyaca kabul edildiği bir başarıdır. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti üzerinde yeni,genç, uluslararası alanda eşit haklara sahip bağımsız bir Türk devleti doğmuş oluyordu. Türk devletinin 4 yıldır sürdürdüğü onurlu mücadelesi sonunda kazandığı bu siyasi zafer, bağımsızlık mücadelesi veren bir çok millete ilham kaynağı olmuştur.

Lozan Barış Antlaşması ile Misak-ı Milli büyük ölçüde gerçekleşmiş,Türk devlet, asırlardı ekonomik bakımdan kalkınmasını engelleyen kapitülasyon yükünden kurtulmuştur.

Türk milletinin huzurlu ve uzun ömürlü barış dönemini başlatan bu antlaşma Ortadoğu ve Balkanlarda da barış ve istikrarın habercisi olmuştur. Diğer yandan Anadolu üzerindeki Ermeni ve Rum iddialarının sonsuza kadar tarihe gömülmesini sağlamıştır.

Mustafa Kemal Lozan Barış Antlaşması için şunlar söylemiştir;

“Lozan Antlaşması, Türk milletinin aleyhine yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tammlandığı sanılmış büyük bir süikastın çöküşünü bildiren bir belgedir. Osmanlı Devleti’ne ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir.”

POLİAKRİLONİTRİL (PAN) LİFLERİ

Vinil siyanür olarak da isimlendirilen akrilonitril, doymamış bir karboksilik asid olan akrilik asidin nitrilidir.

CH2 = CH – COOH                                            CH2 = CH – C º N

Akrilik Asidi                                                                              Akrilonitril

Akrilonitril, petrol destilasyon ürünlerinden kolay ve ucuz yöntemlerle elde edilebilmektedir. Sıvı haldeki akrilonitril, çeşitli katalizörler (benzoil peroksit, potasyum persülfat veya hidrojen peroksit + demirsülfat karışımı) kullanılarak polimerize edilir. Formül I.

N CH2 = CH   ®    – CH2 – CH –

| |

                                   C º N                    CºN                PAN

                     n

                                                     Formül I [1]

Bu polimer ilk defa 1930 yılında sentez edilmiş; 1930-1945 yılları arasında yapay kauçuk olarak kullanılmıştır. 1945 yılında ilk defa Fiber adı ile filament haline getirilerek piyasaya sürülmüştür. 1950 yılında Orlon adı ile filament halinde; 1952 yılında ise yine aynı adla kesikli elyaf halinde piyasaya verilmiştir.

Sentezi ile filament halinde üretimi arasında bu kadar uzun zaman geçmesinin sebebi poliakrilonitrilin yapısına bağlı bazı olumsuz özelliklerinin olmasındandır. Poliakrilonitril yaklaşık 200 °C olan erime noktasının civarındaki sıcaklıklarda bozunur. Bu yüzden yumuşak-eğirme ile filament haline getirilemez. Aynı zamanda da yapısı gereği bilinen organik çözücülerde de çözünemez. Çünkü, polimer zincirde negatif polarlığı bulunan nitril grupları, bir başka polimer zincirin metilen grubu hidrojeni ile H-köprüleri oluşturur. Bu bağlar, polimer zincirleri çapraz bağlarla birbirine bağlar. Ayrıca van der Waals kuvvetleri de zincirleri bir arada tutar, polimerin kristallenme oranını arttırır ve çözünürlüğünü azaltır. Bu nedenle uzun yıllar PAN polimerini çözebilecek uygun bir çözücü araştırılmakla geçmiştir. Formül II.

Böyle bir maddeyi çözmek için çözücü seçimi oldukça zordur; ancak birkaç uygun çözücü bulunabilir. En uygun çözücüler,  N,N-dimetil formamid  H-C-N(CH3)2,  dimetilsülfon   (CH3)2SO2   ve  N,N-dimetilasetamiddir   CH3-CO-N(CH3)2. Poliakrilonitril filamentleri polimerin bu çözücülerdeki çözeltilerinden elde edilir. PAN’ın N,N-dimetilformamiddeki % 25-40 lık çözeltileri yaş veya kuru-eğirme için kullanılır.

          /                               \

    CH2                             CH2

          \                               /

   H – C – C º N ….. H – C – C º N

          /                               \

       CH2                                           CH2

          \                               /

   H – C – C º N ….. H – C – C º N

          /                               \

       CH2                                           CH2

          \                               /

   H – C – C º N ….. H – C – C º N

          /                               \  

                  Formül II [1]

Yaş-eğirme yönteminde bu çözelti, koagülasyon banyosu olarak gliserin, kalsiyum klorür ve başka yardımcı maddeler içeren bir çözeltide filament haline getirilir. Çöken filamentler, koagülasyon banyosu bileşenlerinden arıtılmak üzere, iyice yıkanır. 100 ºC deki buharda 3-10 katı germe-çekme uygulanır. 10 misli germe, moleküllerin yönlenmesi dolayısıyla, dayanıklılıkta 7 kat artışa sebep olur. Bu şekilde üretilen filamentler kesikli lif veya tow şeklinde tüketilir.

Aynı çözelti kuru-eğirme yönteminde de kullanılır. Bu çözelti 400 ºC lik sıcak hava akımı geçen odalara spinneret başlıklarından püskürtülür. Çözücüsü buharlaşan filamentler, yıkandıktan sonra, 150-175 ºC de 3-10 katı germe-çekme verilir. Kuru eğirme ile elde edilen PAN lifleri filament halinde tüketilir.

İlk elde edilen poliakrilonitril filamentleri 100 saf polimerden oluşuyordu. Bunların yukarıda bahsedilen yapısal özelliği nedeniyle yönlenme ve kristallenme oranları oldukça yüksektir. Bu nedenle boyanma ve nem çekme gibi özellikeri olumsuzdu ve boyanma güçlüğü vardı. Günümüzde poliakrilonitril lifi üretiminde        % 100 PAN kullanılamaz. Bunun yerine özelliklerinin iyileştirmek ve boyanma yeteneğini kazadırmak üzere % 15’e kadar bir başka momomer içeren akrilonitril kopolimerleri sentez edilerek bunlardan lif üretilir. Polimere eklenen komonomerin yapısında polar grupların bulunması durumunda polimer zincir polarlık kazanır. Aynı zamanda yapıdaki kristalin bölgelerin oranı azalır. Böylece polimerin bazı çözücülerde çözünürlüğü ve boyanma yeteneği artar. Yapısında % 15’e kadar komonomer içeren poliakrilonitrilden yapılmış liflere akrilik elyaf adı verilir. Eklenen komonomerin polarlık özelliklerine göre akrilik lifler, ya anyonik veya katyonik karakterde olurlar. Poliakrilonitril zincirine komonomer olarak vinil piridin, akrilamid gibi bileşiklerin katılması bileşiğe asidik ortamlarda katyonik karakter kazandırır. Buna karşılık akrilik asid ve sodyum vinil benzen sülfonat gibi monomerler elyafı negatif yüklü kılar. Bu nedenle akrilik lifleri içindeki monomerin yapısına bağlı olarak anyonik modifiye akrilik lifleri ve katyonik modifiye akrilik lifleri şeklinde farklandırılır.

Bileşiminde % 35-85 oranında poliakrilonitril içeren sentetik kopolimerlerden yapılmış  elyafa “modakrilik elyaf” denir. Bunlarda komonomer olarak vinilklorür, viniliden klorür ve vinil disiyanür bulunmaktadır. Bunların çoğunda bu ikinci bileşenin ya miktarı veya türü açıklanmaz, patentli olarak saklanır. Bu nedenle akrilik elyafta olduğu gibi modakrilik elyafta da yapıları hakkında geniş bilgi edinme olasılığından yoksun bulunmaktayız.

Verel Modakrilikleri :

Ortalama % 60 oranında komonomer içerirler. Bu komonomerler vinil klorür ve viniliden klorürdür. Genellikle kesikli lif olarak üretilir. Verel, diğer termoplastik ve akrilik liflerden daha fazla nem çeker (% 3.5-5.4). rengi beyazdır. Asidlere ve bazlara karşı dayanıklıdır. Verel, yünden daha fazla, pamuk, keten ve ipekten ise daha az dayanıklıdır. Hafiftir ve kolaylıkla high-bulk iplik oluşturabilir. Termoplastik yapıdadır. Kuru temizlenebilir ve kolayca yıkanabilir. Yıkama sonunda kırışıklıklar kalabilir. Suda çekmez. Işığa karşı dayanıklıdır. Bazik ve 1:2 metal-kompleks boyarmaddelerle boyanabilir.

Sef Modakrilikleri :

Üretimi patentli olan bir başka modakrilik lif de Sef’dir. Sef, yarı parlak ve kesikli olarak üretilir. Asid ve bazlara karşı dayanıklıdır. Modakrilik lifleri içinde en az dayanıklı olanıdır. Esnekliği de azdır. Diğer modakriliklere göre daha az nem çeker. Termoplastiktir. Yıkama ve kuru temizlemeye dayanıklıdır. Güneş ışığına, asidlere ve bazlara karşı da dayanıklıdır. Bazik ve dispersiyon boyarmaddeleri ile boyanabilir.

Dynel Modakrilikleri :

Komonomer olarak vinil klorür içeren modakrilik lifleri, Dynel modakrilikleri adını alır. Bunlardan % 60 vinil klorür, % 40 akrilonitrilden oluşmuş polimerden çekilen filamentler Vinyon N ticari adı ile bilinir. Açık kremden sarıya giden renklerde olan bu polimer, sıcak asetonda çözündürülerek ya kuru-eğirme ile veya koagülasyon banyosu olarak su kullanmak suretiyle yaş-eğirme ile filament haline getirilir.

Dynel modakrilikleri diğer modakriliklerden daha dayanıklıdır. Islandığında dayanıklılığı bir miktar azalır. Nem çekme özelliği ise diğerlerinde daha azdır (% 0.4). kolayca yıkanır ve kuru temizlenebilir. Ağartıcılardan etkilenmez. Kuvvetli baz ve asid çözeltilerine karşı dayanıklıdır. Açık renklerde yüksek haslıklarla dispersiyon boyarmaddeleri, direkt boyarmaddelerin birçoğu ve bazı küp boyarmaddeleri ile boyanabilir. Siyah ve kahve gibi renklerde boyama için polimer halinde iken çözündürme işlemi yapılır.

Dynelden yapay kürkler, peluşlar, halı battaniye, döşemelik, perdelik kumaşlar ve çoraplar üretilir[1].

2.1. Akrilik Lifler

Poliakrilonitrilin hammaddesi çok ucuz olduğundan, bu polimerin lif üretiminde kullanılması düşünülmüş ve polimere, çeşitli monomerler % 15 sınırı içinde karıştırılarak değişik ürünler elde edilmiştir. Çeşitli firmaların elde ettikleri bu ürünlerin bileşimleri ve üretim teknikleri genellikle patentlidir. Bu nedenle bilinen pek çok akrilik lifin pek azının yapısı hakkında bilgi vardır. Bunların bazıları aşağıda verilmiştir.

a) Orlon Akrilikleri :

Orlon akrilikleri olarak üretilen liflerin çoğu % 100 e yakın oranda poliakrilonitril içerir. Orlon filamentlerinin mukavemeti, 2.2-2.6 g/denier; özgül ağırlığı ise 1.18 dir. Standart koşullarda nem çekme miktarı % 1.7 dir. Ütüleme sıcaklığı 150 ºC olmalıdır. Orlon akrilikleri çeşitli tipte ve sayılarla farklandırılarak üretilirler.

Orlon 42 kesikli lif şeklinde üretilir ve örgü iplikleri yapılır.

Orlon 81 ise filament şeklinde üretilir.

Orlon liflerinin, stapel tipi Orlon 39, Orlon 37, Orlon 21 tipleri de vardır. High-bulk olarak üretilirler. Ayrıca bikomponent lif şeklinde üretilenleri Orlon Sayelle adı ile bilinir; kıvrımlı bir yapıya sahiptir.Orlon tipi lifler, Almanya’da Dralon ticeri adı ile bilinmektedir.

%100 poliakrilonitrilden üretilen Orlon akrilikleri, üretim sırasında katalizör olarak kullanılan peroksi disülfat ve sülfit veya sülfat tuzları nedeni ile polimer zincir uçlarında anyonik karakterde sülfit veya sülfat grupları içerirler.

Bu nedenle, Orlon akrilikleri anyonik modifiye akrilik lifler olup, çözeltilerinde + yük taşıyan boyarmaddelerle boyanabilirler.

b) Acrilan Lifleri :

Acrilan liflerinin bileşimlerinde % 10-15 oranında katyonik monomerler bulunur. Genellikle komonomer olarak % 6 vinil asetat ve % 6 vinil pridin içerir. Üretimi, dimetil asetamiddeki % 20 lik çözeltisinden 140 ºC lik gliserin banyosu kullanılmak suretiyle yaş eğirme yöntemine göre yapılır. Stapel veya filament halinde üretilir. Asid, krom, direkt ve metal kompleks boyarmaddelerle boyanabilir.

Acrilan 16 döşemelik ve perdelik yapımında,

Acrilan 26 halı ipliği yapımında,

Acrilan 38 ise dikiş ve endüstri ipliği olarak kullanılır.

c) Courtelle Lifleri :

Kopolimer olarak az miktarlarda metil metakrilat içerir. Bu nedenle anyonik grup taşırlar. Polimerdeki anyonik grup oranı daha fazla olduğundan, katyonik boyarmaddeler karşı affinitesi Orlon akriliklerinden daha çoktur.

d) Creslan Lifleri :

Creslan lifleri komonomer olarak akrilamid içerirler. Monomerin yapısı katyonik karakterde olduğundan bu tip akrilik lifleri anyonik yapıda boyarmaddelerle boyanabilirler. Bunlar halı ve battaniye tipi materyalin yapımında kullanıldığı gibi, yün ile karıştırılarak kamgarn ve strayhgarn kumaşlar da üretilir.

e) Zefran Lifleri :

Komonomer olarak vinil pirrolidon içeren akrilik elyafı Zefran olarak bilinir. Daha çok halı ipliği olarak üretilir[1].

BALKAN ANTANTI

Türkiye Milletler cemiyetine katıldığı zaman Balkan Devletleri arasındada büyük bir yakınlaşma ve işbirliği başlamıştı.Bu gelişme 1934 yılında Balkan Antantı denilen ittifakı ortaya çıkmıştır.Balkanlılar arasındaki yakınlaşmanın esas unsuru ise 1930 Ekiminde’ki Türk-Yunan antlaşmalarının doğurduğu Türk-Yunan yakınlaşmasıdır.Öte yandan Locorno Anlaşmaları-Kellogg Paktı ve Litvinov Protokolu gibi barışçı teşebbüslerle Küçük Antant gibi Statükoyucu İttifakların ortaya çıkmasıda Balkanlaradaki işbirliğinde teşvik edici etkenler olmuştur.Balkan Birliği konusunda ilk adımlar Balkan hükümetleri tarafından değil fakat gayri resmi çabalarla atılmıştır.Dünya Barış Kongresi Derneğinin 1929 Ekimde Atinada yaptığı toplantıda kongre başkanı ve eski Yunan Başkanlarından Aleksandr Papanastasiyu devamlı bir Balkan Antantı kurulması fikrini orataya atmış ve Türkiye dahil Balkanlı delegasyonlar bu fikri kabul ederek 1930 Ekimde Atinada Birinci Balkan Konferansı açılmıştır.Bundan sonra bu konferanslar Atina -İstanbul-Bükreş ve Selanik olamak üzere her yıl tekrarlanarak Balkan Milletleri arasında bir işbirliği kurulmuştur. Bu konferanslar sonunda Balkan Ticaret ve Sanayi Odası-Balkan Denizcilik Bürosu-Balkan Ziraat Odası-Balkan Turist Federasyonu -Balkan Hukukçular Komisyonu -Balkan Tıp Federasyonu gibi teşekküller ortaya çıkmıştır.1932 de yapılan üçüncü Balkan konferansı ise bir Balkan Paktı tasarısı ortaya çıkartmıştır ki bu suretle iş birliği faliyetleri bununla siyasal münasebetler alanına geçirilmiş olmaktaydı.

Bununla beraber siyasal işbirliğinin gerçekleşmesi hemen mümkün olmadı.Balkan Konferanslarında görülmüştü ki özellikle Bulgaristan işbirliğinde çekingen davranmakta dır.Arnavutluk ile Bulgaristan Balkan Konferanslarında revizyonist gayelerini dolaylı bir şekilde belirterek azınlık meselelerinin de tartışmasında ısrar etmişler fakat Türkiye -Yunanistan -Yugaslavya ve Romanya buna engel olmuşlardı.Bununla beraber özellikle Türkiye uzlaştırıcı bir politika izliyerek Bulgaristanın tam işbirliğini sağlamaya çalışmış lakin başarılı olamamıştır.1933 Şubatında Küçük Antantın devamlı bir statü ve teşkilat kurması ve Almanyada Nazi Partisinin iktidara geçmesi Balkanlarıda harekete geçmeye sevk etmiştir.Türkiye ve Yunanistan siyasal alanda Bulgaristanda bir işbirliği kurulmasına ve bu konuda bir paktın imzasına karar verip 1933 Mayısında bu düşüncelerini Bulgaristana bildirdiler.Fakat Bulgaristan teklife yanaşmayınca Türkiye ve Yunanistan 14 Eylül 1933 de bir samimi anlaşma paktı (Pacte d’Entente Cordiale) imzaladılar.

10 yıl için imzalanmış olan bu pakt ile iki devlet sınırlarını karşılıklı olarak garanti ediyorlardı.Bu hüküm Makedonya üzerindeki emellerinden kurtulamayan Bulgaristanda tepki ve sinirlilik uyandırıyordu.Bulgaristanın bu şüphelerini gidermek ve Bulgaristanıda bu pakta almak için Türkiye Başbakanı İsmet İnönü ve Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Sofyaya gittilersede bir sonuç elde edemediler.

Türk-Yunan Paktı Romanyayı harekete geçirdi ve Romanya Dış İşleri Bakanı Titulescunun Ankarayı ziyareti sırasında 17 Ekim 1933 Türkiye ile Romanya arasında dostluk,saldırmazlık,hakem ve uzlaşma anlaşması imzalandı ve Romanyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebeplerden biri Bulgaristanın revizyonist isteklerinden çekinmesi,diğeride kendi deniz ticaretini bogazlarda serbest geçişin bekçisi olan Türkiyeye bağlı bulunması idi.Türkiyenin yaptıgı bu antlaşmalar Bulgarisrtanı sinirlendirdiğinden Bulgar basını Türkiye alehine kampanya açmış ve bu kampanya Türkiye basını tarafından cevapsız bırakıldı.Lakin Bulgaristanın bu tutumu Yugoslavyayı korkuttuğundan Türk Dış İşleri Bakanının Belgradı ziyareti sırasında Türkiye -Yugoslavya arasınde 27 Kasım 1933 de bir dotluk ve saldırmazlık antlaşması imzalandı.Yugoslavyayı bu antlaşmayı imzalamaya götüren sebep Bulgaristandan duydugu endişe kadar İtalyanın Arnavutltkta kurduğu kontrolun kendisi bakımından yarattığı tehlike idi.Bu antlaşmaların her üçüde aynı gayeyi taşıdığına ve gayelerde bir farklılık olmadığına göre yapılması gereken normal iş 4 devletin tek bir anlaşma ile birbirlerine bağlanmaları idi.İşte bu iş 9 Şubat 1934 tarihinde Balkan Antantının imzası ile gerçekleşti.Balkan Antantı ile taraflar sınırlarını karşılıklı olarak garanti altına alırlar ve birbirlerine danışmadan herhangi bir balkan devleti ile birlikte bir siyasal harekette bulunmayı veya siyasal anlaşma yapmamaya taahhüt ediyorlardı.Balkan Antantının ortaya çıkmasında asıl baş rolü Türkiye oynadıysada bu antantı sonuna kadar sadakat ile bağlana Türkiye oldu.Fakat bu anlaşma dört Balkan devleti arasında amaç edilen sıkı siyasal iş birliği gerçekleştiremedi,ve başlangıçtan itibaren bazı zayıflık unsurlarına sahip oldu.Antant ile birlikte gizli bir protokol de imzalandı.Buna göre taraflardan biri Balkanlı olmayan bir devlet tarafından saldırıya uğrar ve bir Balkan devletide saldırgana yardım ederse diğer taraflar bu Balkanlı saldırgana karşı birlikte savaşa gireceklerdir.Fakat bu protokol üzerine Türkiye bir Rus-Romen savaşında Romanyaya yardım etmeyecegini Rusyaya bildirmiştir.Yunanistanda bu protokole kendisine İtalya ile çatışmaya götürmeyecegi hususunda rezerv koymuştur.Öteyandan Balkan Antantı Batılılar ve Küçük Antantın kurucusu Çekoslavakya tarafında büyük bir hoşnutlukla karşılanmakla beraber 1936 dan itibaren Avrupada burhanların şiddetlenmesi ve Berlin Roma Mihverinin ağır basmaya başlaması Balkan Antantını zayıflamaya doğru götürmüştür.Bu gelişme özellikle 1937 den itibaren belirli bir hal almıştır.1936 da Avrupada Almanyanın üstünlüğü belirlenince Romanya-Bulgaristan ve Macaristandan fazla Almanyada endişe duymuş ve Balkan Antantı ile ilgisini zayıflatmıştır.Yugoslavya ise Berlin Roma mihveri karşısında İtalya ve Bulgaristanla anlaşma yoluna gitmiştir.Bulgaristan ve Yugoslavya arasında 24 Ocak 1937 de bir yıkılmaz barış ve samimi ebedi dostluk antlaşması imzalandı.Bunun arkasında Yugoslavya 25 Mart 1937 İtalya ile bir antlaşma imzaladı.5 yıl için imzalan bu anlaşma bu antlaşmanın tarafların mevcut milletler arası taahhütlerine helal getirmeyecegi belirtiliyor idisede 2 madde ile 2 devlet birbirlerini ilgilendiren ortak meselelerde birbirlerine danışma taahhudünde bulunuyorlardı.Bu ise Yugoslavyayı Balkan iş birliğinde daima İtalyayı hesaba katmak zorunluluğunda bırakıyorduBulgaristan-Yunanistan anlaşmasının imzasından önce Yugoslavya diğer Balkan Antantı ortaklarının muvafaketini almış sada Balkan Antantı birinci planda Bulgaristana yöneldiğine göre Yugoslavya-Bulgaristan antlaşması bu antlaşmanın ruhuna aykırı idi.Nihayet İtalyanın gittikçe kuvvetlenmesi Yunanistanıda İtalyaya karşı yumuşak bir tutuma götürmüştür.Münih konferansı ile Çekoslovakyanın parçalanması Küçük Antanta son verdiği gibi 1939 yılının olaylarıda Balkan Antantını parçalayacaktır.

KITABIN ÖZETI :

1939-1945 2nci dünya savasi Türk Disislerini degerlendirmek için önce dönemin politikasini yönlendiren kadroyu anlamak gerekir.Bu kadro 1nci Dünya savasi, Kurtulus savasi ve Cumhuriyetin kurulus dönemi gibi yakin tarihin en önemli evrelerini yasamis, savaslarin zorluklarini ve hizmetlerini çok iyi hatirlamakta olan bir kadroydu. Bu sebeple onlar için birinci derecede önemli husus Türkiye’nin bu savasin disinda tutulmasiydi. Fakat, Türkiye’nin konumu onun “güçlü dostlari” için hayati bir önem arz etmekteydi, ama bu “dostlar” fazla baskici olmaya basladiklari zaman karsitlariyla da diyaloga girerek durum dengelenebilirdi. 2nci Dünya Savasi var olan güçler dengesini tümüyle yok edip yerine bir yenisini getirebilirdi. Bu durumda herhangi bir tarafin öbürünü tümüyle ezerek dünya egemenligini kurmasi Türkiye gibi stratejik önemi olan küçük bir ülkenin isine gelmeyecekti.

Lozan Antlasmasi’ndan 19 Ekim 1939 imzalanan Türk-Ingiliz-Fransiz Antlasmasina kadar geçen süre içinde, Türkiye çok yanli bir dis politika izlemekle birlikte “güçlü dostlarin” gerekliligini de kabul etmek zorunda kaldi. Lozan’dan hemen sonraki dönemde Sovyetler Birligi ile yakin iliskiler kurulmus, bu ülke Türkiye’nin baslica dostu olmustur. Ancak, Fasist Italya’nin Türkiye için yarattigi tehlike, duruma yeni bir boyut kazandiriyordu. Sovyetler Birligi bir kara devletiydi ve denizlerde önemli bir mevcudiyeti yoktu. Oysa Fasist Italya’nin Akdeniz’in dogusundaki emelleri etkin bir deniz gücünü elinde tutan bir müttefik gerektiriyordu. Bu da Ingiltere’yi gündeme getirdi. Ingiltere ve Fransa ile yapilan antlasma geregi; Türkiye herhangi bir Avrupa devletinin saldirisina ugrarsa Ingiltere ve Fransa ona her türlü aktif destegi saglayacakti. Ancak Ingiltere ve Fransa saldiriya ugrarsa Türkiye sadece müsamahakar bir tarafsizlik (Benevolent neutrality) uygulayacakti. Türkiye Sovyetler Birligi ile savasa meydan verebilecek her durumda antlasmayi vurgulamaktan muaf tutuluyordu. Ingiltere ve Fransa Türkiye’ye 25 milyon sterlinlik savas malzemesi, 16 milyon degerinde külçe altin ve 3,5 milyon sterlinlik bir kredi transferi saglayacaklardi.

1941 baharinin son günlerinde balkanlarda iyice yerlesen Alman Kuvvetleri bir Türk-Alman antlasmasi talebinde bulundu. Alman disisleri bakani Ribentrop asker ve teçhizat transit geçisi konusunda Almanya’ya genis haklar taniyan bir antlasma istiyordu. Karsilik olarak Türkiye-Bulgaristan sinirinin Türkiye lehine degistirilmesi ve “Ege Denizi’ndeki adalardan birinin Türkiye’ye verilmesini öneriyordu. Benzer öneriler Ingilizler tarafindan da yapilmistir. Yunanistan’da Ingiliz direnisinin sonu yaklastigi siralarda Ingiltere Türkiye’nin Sakiz, Midilli ve Sisam adalarini isgal etmesini istemis ancak Türkiye böyle bir girisimin Almanya ile savasa neden olabileceginin ve Yunanistan’la arasini açacaginin bilincindeydi.Türk tarafi Almanya’ya ancak Ingiltere ile yapilan antlasma ile çelismeyecek konularda görüsmeye hazir oldugunu belirtti. Türk- alman saldirmazlik antlasmasi da bu sartlarda imzalandi.Bu anlasmadan sonradir ki güney kanadini emniyete alan Almanya Sovyetler Birligi’ne saldiriya geçti. Ayni anda Ingiltere Sovyetlere kayitsiz sartsiz destegini bildirdi.Kisa süre sonrada Sovyetlere yardim ulastirilabilmesi için Iran, Ingiliz-Sovyet ortak saldirisiyla isgal edildi.

1941 sonunda Japonya’nin Pearl Harbour’a saldirisi ABD’nin de fiilen savasa katilmasina neden olurken Uzakdogu’da Japonya ‘nin zaferleri birbirini izliyordu. Ayni günlerde Alman kuvvetleri Rus steplerinin derinliklerine dalmislar böylece savas bütün dünyayi saran bir yangin görünüsünü almisti.Türkiye bu dönemde kesin tarafsizliga daha da yaklasirken savasan iki tarafa da bunun onlarin çikarina oldugunu söylemekteydi. 1942 yilinin sonlarina dogru savasin kaderi müttefiklerin lehine dönme belirtileri gösterince Türkiye tarafsizligini korurken müttefiklere egilimli bir tavir içine giriyordu.Türk-Ingiliz antlasmasi ve Türk-Alman Dostluk Antlasmasi üzerine kurulu olan politika Türkiye’ye dogrudan bir saldiri gelmedikçe Türkiye’nin savasin disinda tutulmasini ana hedef almaya devam etmekteydi.Özellikle antlasmanin bu son maddesini Türkiye bütün savas boyunca çok iyi degerlendirmis, müttefikleri için verilmesi çok zor olan bu miktarlari ve askeri yetersizligini öne sürerek, Ingiltere ve Fransa’nin yaninda savasa katilmaktan uzak durabilmistir.Savasin baslamasi ile birlikte Mihver Devletleri’nin daha hazirlikli oldugunun anlasilmasi da gecikmedi. Polonya, Hollanda ve Belçika, Alman Birlikleri tarafindan kisa sürede isgal edildi. Kita Avrupa’sinin en güçlü ordusu kabul edilen ve ünlü Maginot Hatti ile çevrili Fransiz ordusu 23 günde paramparça oldu.Yunanistan 28 Ekim 1940’da Italya tarafindan isgal edildi. Müttefikleri çok sayida askeri olan ve dogrudan tehdit altinda olmayan Türkiye’ye Yunanistan’i koruma görevini, Italya’ya savas açip Oniki adalari derhal isgal etmesini teklif ettiler. Ancak, Türkiye bütün Avrupa’yi saran ve kapilarina varan tehlikeye karsi, Ingiltere’nin Yunanistan’i koruma da acz içerisinde kalisini da göz önünde bulundurarak ,savunmada kalmayi tercih etti.Bununla birlikte, Bulgaristan’a bir nota vererek Yunanistan’a saldirdigi takdirde Türkiye’nin savas ilan edecegini bildirmekten de geri kalmadi.Ayni günlerde Almanya’nin Sovyetler Birligine saldiri planlari olgunlasiyordu. Hitler ve askeri danismanlari Sovyetler’e yönelecek bir saldiriyla Türkiye’ye yürümek arasinda seçim yapmalari gerektiginin bilincindeydiler.Zira; Türkiye’ye yürümeye karar verilirse Rusya ile ilgili olanaklar ortadan kalkmaktaydi. Kafkas petrollerine ulasildigi takdirde Almanlar inisiyatifin tamamen kendilerine geçecegini biliyorlardi. Bogazlar bir sonraki hedef olmaliydi ve Türkiye projesi Sovyetler Birligi tamamen bertaraf edilene kadar ertelendi. Hitler Bogazlar’in hesabini ancak Rusya yenildikten sonra görebiliriz demistir.

El-Amein’de Ingiliz karsi saldirisinin Rommel’i Kuzey Afrika’dan sökmesi ve Misir’in böylelikle kurtarilisi, öbür yandan Stalingard’da Sovyetlerin zaferi, Türkiye üzerindeki baskiyi artiracakti. Türkiye’nin bu konjonktür içinde savasi kisaltan bir araç olarak konumu, eskisinden daha geçerliydi. Ayrica tüm cephelerde Mihver gerilemeye basladigindan Türkiye’nin Ortadogu’yu Mihvere kapayan bir kale oldugu savi da geçerliligini yitiriyordu. Bu durumda Ingiliz baskisina karsi yeni bir formül bulunmaliydi.Türk devlet adamlarinin bu asamadan sonra basvurduklari çare, Türkiye’nin hala askeri araç gereç bakimindan zayif oldugunu sürekli savunmak ve Almanya’nin Ingiltere’yi zedeleyebilecek taktik bir zafer aradigini öne sürmekti. Türkiye bu bakimdan ideal bir hedefti.1943, 2nci Dünya Savasi’nin Türkiye için en kritik yilidir. Savasta üstünlük müttefiklere geçmis ve onlarda Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmesi için baskiyi arttirmislardi. Öte yandan Mihver kuvvetleri savunmaya geçmis olmakla birlikte halen Türkiye’ye zarar verebilecek mesafedeydiler.Bu asamadan sonra Ingiltere Türkiye’ye bir tür “manevi santaj” uygulamaya basladi. Türkiye savastan sonra belirecek “Rus tehlikesine” karsi ancak müttefik davasina somut katkilarda bulunarak Batinin destegine hak kazanacakti.

Artan baski sonucu Türkiye savasa girmeyi ilke olarak kabul etti. Bundan sonra Türkiye askeri hazirliklarinin yetersizligi üzerinde durmaliydi. Bu diplomatik savunma hatti da çatlamaya basladigi zaman Türk dis politikasini yönetenler Balkanlar da açilacak yeni bir cepheye somut katkilari olabilecegini öne sürmeye basladilar. Bu tasari her ne kadar Churchill tarafindan hararetle savunulsa da Türk tarafi Amerika ve Sovyetlerin “ikinci cephenin” Balkanlarda açilmasina kesinlikle karsi çiktiklarini biliyordu. Bu Balkan cephesi fikrinin gerçeklesme olasiliginin çok düsük oldugunu bilen Türk devlet adamlari bu harekata katilmaya hazir olduklarini defalarca tekrar edecek böylece bir yandan iyi niyetlerini vurgularken öte yandan da zaman kazanmis olacaklardi. Müttefiklerin savas planlari açisindan optimal yarar saglayacagi kritik dönem böylece atlatilmis olacakti.Kazablanka’da toplanan müttefik zirve toplantisinda Almanya için “kosulsuz teslimiyet” ilkesi benimsendi ki bu ilke Avrupa’da tek ve en güçlü devlet olarak Sovyetler’in yerlesmesini getirecek ve Türkiye için önemli bir denge unsuru ortadan kalkacakti.

Adana konferansinda Churchill ile Inönü Türkiye’nin savasa katilmasi konusunda mutabakata vardilar. Ancak Türkiye’ye savasa katilmasi için yapilacak yardimlari müzakerelerle sonuçlandiracaklardi ki buda Türkiye’ye önemli bir zaman kazandiracakti.2 Agustos 1944’te Türkiye Almanya ile diplomatik iliskilerini kesti. Bu hareket gerek batili müttefiklere gerekse Sovyetlere Türkiye’nin ittifak yükümlülüklerine sadakatinin kaniti olarak sunuldu.20 Subat 1945’te ise Ingiliz Büyükelçisi Peterson Disisleri Bakani Hasan Kaya’ya Türkiye’nin BM konferansina katilabilmesi için en geç 1 Mart tarihine kadar Almanya ve Japonya’ya savas ilan etmesi gerektigini bildirdi. Bunun sonucu olarak 23 Subat 1945’te Türkiye bu iki ülkeye savas ilan etti.

TÜRK DESTANLARI

Prof. Dr. Umay Günay

Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde “destan” terimi birden fazla nazım

şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, Anonim edebiyatta

ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla

aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve

nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında “epope” terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde “destan” adı ile

anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük

yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve

geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler. Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde nakletmezler.

Destanlarda tarihi olay ve kahramanlar milletin ortak bilinçaltının, vicdanının istek, beklenti ,doğruları ve değerleri ile idealleştirilir, eski hatıralarla

birleştirilerek tarihî gerçekmiş gibi anlatılırlar.Her milletin millî kimlik ve nitelikleri, ortak dünya görüşü , hatıra ve beklentileri yanında kusurları ve yanlışları

da destanlarına yansır. Cihangirlik tutkusu, kuvvet, binicilik ve savaşcılık yanında verdiği sözde durma , acizlere ve mağluplara hoşgörü ile yaklaşma,

yardımcı olma Türk destanlarında dile getirilen ortak değer ve kabullerdir. Türk destanları,kâinatın, insanın, kadının ve erkeğin yaradılışı, Türk milletinin

doğuşu, çeşitli Türk devletlerinin kuruluş gelişme, çöküşleri, zafer ve yenilgileri gibi konularla beraber pek çok sebeb açıklayıcı efsaneyi de içinde

barındırır. ilk örneklerinin manzum olduğu kabul edilen Türk destanlarından Kırgız Türkleri arasında yaşayan Manas destanı dışında bütünüyle günümüze

gelebilen örnek bulunmamaktadır.Diğer Türk destanları çeşitli kaynaklarda özet, epizot, hatıra, kısaltılmış seçme metinler halinde bulunmaktadır.

Türk tarihine anahatlarıyla bakıldığında Türk hayatı fetihlerle başlamış ve yeni toprakları yurt edinerek gelişmiştir. ilk anayurt olan Orta Asya hiç bir zaman

terkedilmemiştir. Türk halkları ilk anayurt olan Orta Asya’dan itibaren dünya coğrafyası üzerinde geniş alana yayılmış ve bugün yedi Türk cumhuriyetinde,

pek çok özerk toplulukda ve çeşitli devletlerin idaresinde azınlık halinde yaşamaktadır. Türk kültürü de tarih ve coğrafyadaki çok boyutluluğa paralel olarak

çeşitlenmiş farklı seviye ve birikimlerle zenginleşerek ve farklılaşarak ancak ilk kaynaktan gelen ortaklıklarını sürdürerek günümüze ulaşmıştır. Bu sebeble

Türk destanları da tarihî ve coğrafî çok boyutluluğun getirdiği dil ve kültür dairelerine paralel olarak çeşitlenmiştir. Türk destanları, anahatlarıyla kültür

dâirelerine, kronolojik ve içinde teşekkül ettikleri veya muhafaza edildikleri siyâsî birliklere göre şöyle sınıflandırılmaktadırlar:

İlk Türk Destanları

1.Altay – Yakut

Yaradılış Destanı

2.Sakalar Dönemi

a.Alp Er Tunga Destanı

b.şu Destanı

3.Hun Dönemi

Oğuz Kağan Destanı

4.Köktürk Dönemi

a.Bozkurt Destanı

b.Ergenekon Destanı

5.Uygur Dönemi

a. Türeyiş Destanı

b. Göç Destanı

İslamiyetin Kabulunden Sonraki Türk Destanları :

1.Karahanlı Dönemi

Satuk Buğra Han Destanı

2.Kazak-Kırgız Kültür Dâiresi

Manas

3.Türk-Moğol Kültür Dâiresi

Cengiz-name

4.Tatar-Kırım

Timur ve Edige Destanları

5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri

a. Seyid Battal Gazi Destanı

b. Danişmend Gazi Destanı

c.Köroğlu Destanı

Türk Kozmogonisi-Yaradılış Destanı:

Altaylardan Verbitskiy’in derlediği yaradılış destanı özetle şöyledir: Yer gök hiç bir şey yokken dünya uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu

uçsuz bucaksız dünyada durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer

bulan Tanrı Ülgen artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi :

Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım

Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım

Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayımş

Su içinde yaşayan Ak Ana,su yüzünde göründü ve Tanrı Ülgen’e şöyle dedi :

Yaratmak istiyorsan Ülgen, Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren :

De ki hep,” yaptım oldu ” başka bir şey söyleme.

Hele yaratır iken,”yaptım olmadı” deme.

Ak Ana bunları söyledi ve kayboldu. Tanrı Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç gitmedi . insana da bu öğüdü iletmekten bıkmadı : ” Dinleyin ey insanlar, varı

yok demeyin. Varlığa yok deyip de, yok olup da gitmeyiniz.” Tanrı Ülgen yere bakarak : ” Yaratılsın yer!” Göğe bakarak “Yaratılsın Gök!” Bu buyruklar

verilince yer ve gök yaratılmış. Tanrı Ülgen çok büyük üç balık yaratmış ve dünya bu balıkların üzerine konmuş. Böylece dünya gezer olmamış bir yerde

sabit olmuş.Tanrı Ülgen balıkların kımıldadıklarında dünyaya su kaplamasın diye Mandı şire’ye balıkları denetleme görevi vermiş. Tanrı Ülgen, dünyayı

yarattıktan sonra tepesi aya güneşe değen etekleri dünyaya değmeğen büyük Altın Dağın başına geçip oturmuş.Dünya altı günde yaratılmışdı, yedinci

günde ise Tanrı Ülgen uyumuş kalmışdı. Uyandığında neler yarattım diye baktı: Ayla güneşden başka fazladan dokuz dünya birer cehennem ile bir de yer

yaratmıştı. Günlerden bir gün Tanrı Ülgen denizde yüzen bir toprak parçacığı üzerinde bir parça kil gördü” insanoğlu bu olsun, insana olsun baba.” dedi ve

toprak üstündeki kil birden insan oldu. Tanrı Ülgen bu ilk insana “Erlik” adını verdi ve onu kardeşi kabul etti. Ancak Erlik’in yüreği kıskançlık ve hırsla

doluydu. Tanrı Ülgen gibi güçlü ve yaratıcı olmadığı için öfkelendi.

Tanrı Ülgen, kemikleri kamıştan, etleri topraktan yedi insan yarattı. Erlik’in yarattığı dünyaya zarar vereceğini düşünerek insanı korumak üzere Mandışire

adlı bir kahraman yarattıktan sonra yedi insanın kulaklarından üfleyerek can, burunlarından üfleyerek başlarına akıl verdi.Tanrı Ülgen insanları idare etmek

üzere May-Tere’yi yarattı ve onu insanoğlunun başına han yaptı. Yakut’lardan (Saka) derlenen yaradılış efsaneleri de Altay yardılış destanının yakın

varyantı niteliğindedir . XIX.yüzyıl’da derlenen bu efsanelerin çeşitli din ve kültürlerin etkilerini taşıdıkları düşünülmektedir.

Alp Er Tunga

Sakalar dönemine âit Alp Er Tunga ve şu olmak üzere iki destan tesbit edilmiştir. Alp Er Tunga, M.Ö. VII. yüzyılda yaşamış kahraman ve çok sevilen bir

Saka hükümdarıdır. Alp Er Tunga Orta Asya’daki bütün Türk boylarını birleştirerek hâkimiyeti altına almış daha sonra Kafkasları aşarak Anadolu Suriye

ve Mısır’ı fethetmiş ve Saka devletini kurmuştur. Alp Er Tunga’nın hayatı savaşlarla geçmiştir. Uzun süre mücadele ettiği iranlı Medlerin hükümdarı

Keyhusrev ‘in davetinde hile ile öldürülmüştür. Alp Er Tunga ile iranlı Med hükümdarları arasındaki bu mücadelelerin hatıraları uzun asırlar hem Türkler hem

iranlılar arasında yaşatılmıştır. Alp Er Tunga, Asur kaynaklarında Maduva, Heredot’ta Madyes, iran ve islâm kaynaklarında Efrasyab adlarıyla

anılmaktadır.

Orhun Yazıtlarında “Dokuz Oğuzlar” arasında “Er Tunga” adına yapılan “yuğ” merasiminden söz edilmektedir. Turfan şehrinin batısında bulunan

“Bezegelik” mabedinin duvarında da Alp Er Tunga’nın kanlı resmi bulunmaktadır. “Divan ü Lügat-it Türk” ün yazarı Kaşgarlı Mahmud’a ve ” Kutadgu Bilig”

yazarı Yusuf Has Hacip’e göre “Alp Er Tunga” iran destanı “şehname” deki büyük ve efsanevî Turan hükümdarı “Efrasiyab”dır. Divan ü Lûgat-it Türk’de

Turan hükümdarlığının merkezi olarak “Kaşgar” şehri gösterilmektedir. islâmiyeti kabul etmiş olan Karahanlı devleti hükümdarları da kendilerinin “Efrasyap”

sülalesinden geldiklerine inanmışlar ve bunu ifade etmişlerdir. Moğol tarihçisi Cüveyni de Uygur devletinin hükümdarlarının da Efrasyap soyundan olduğunu

yazmaktadır. şecere-i Terakime’ye göre Selçuklu Sultanları kendilerini Efrasyab soyundan kabul ederlerdi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğıinin

dağılmasından sonra iletişim kurmak imkânı bulduğumuz ve Rusların Yakut adını verdiği Türk gurup aslında kendilerine Saka dediklerini söylemişlerdir.

Tarih içinde kaybolduğunu düşündüğümüz Saka Türklerinin az da olsa bir bölümünün bugün hayatiyetlerini sürdürmeleri pek çok meselenin yeniden

araştırılarak doğruların ortaya çıkmasına yardımcı olabilecektir.Tarihçi Mesudî de M.S. 7. yüzyılın başındaki Köktürk hakanının “Efrasyab” soyundan

olduğunu yazmaktadır. Bütün bu bilgilerden hareketle “Tunga Alp” le ilgili efsanelerin Kök Türklerden önce doğu ve orta Tiyanşan alanında yaşayan Türkler

arasında meydana geldiğini ve bu destanın daha sonraları Kök Türk ve Uygurlar arasında yaşayarak devam ettiğini göstermektedir.Alp Er Tunga destanının

metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu

(ağıt) tesbit edilmiştir:

Alp Er Tunga Öldü mü

Dünya sahipsiz kaldı mı

Korkak öcünü aldı mı

şimdi yürek yırtılır

Felek yarar gözetti

Gizli tuzak uzattı

Beğlerbeyini kaptı

Kaçsa nasıl kurtulur

Erler kurt gibi uludular

Hıçkırıp yaka yırttılar

Acı seslerle bağırdılar

Ağlamaktan gözleri kapandı

Beğler atlarını yordular

Kaygı onları durdurdu

Benizleri yüzleri sarardı

Safran sürülmüş gibi oldular

Kutadgu Bilig’de “Alp Er Tunga” hakkında şu bilgi verilmektedir: ” Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk

beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi ; zaten

âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur. iranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu

idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. iranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir.Kitapta olmasa onu kim tanırdı.” Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er

Tunga ile ilgili en geniş bilgi iran destanı şehname’de tesbit edilmiştir. şehname’nin başlıca konularından biri iran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en

büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap’tır.şehname’deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir:

“Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine iran’a harp açtı. iki ordu Dihistan’da karşılaştılar.Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar

kuvvetli olan Efrasyap, iranlı’ları yendi. iran padişahı Efrasyap’a esir düştü. iran’ın ilk intikamını o zaman iran’a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal

başarılı olmasına rağmen iran şahının öldürülmesini engelleyemedi. Efrasyab iran’ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. iran’ın yetiştirdiği en büyük

kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab’ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. iran tahtında bulunan

Keykâvus, hem oğlu Siyavuş’u hem de Zal oğlu Rüstem’i darılttı. Siyavuş Efrasyap’a sığındı . Siyavuş’un Turan’da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi

Piran’ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev’in adını verdi. Efrasyab uzun yıllar Turan’da hükümdarlık etti. iran’lılar Siyavuş’un oğlu

Keyhusrev’i kaçırarark iran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu Rüstem’le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca

savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev’in adamları tarafından öldürüldü. şehname’de Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er

Tunga’nın iran hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak iran Turan savaşlarında iran hükümdarları sürekli değişmiş ı4o yıl yaşadığı

rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap’ın başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu takdirde

bu destanla ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir görüşündeyim.

Şu Destanı :

Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran’ı ve Türkistan’ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka

hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin iskender’le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla

anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk’de iskender’den Zülkarneyn

olarak bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan’da

hükümdar şu isminde bir gençti. iskender’in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu.Bu sebeble de iskender’le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun

bulmuştu. iskender’in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri

için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp

tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: “Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç” dediler. Bekle , eğlen, dur

anlamına gelen “Kalaç” bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk’e benziyor

anlamında ” Türk maned ” dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender’in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler,

Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak iskender’in

öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun’a dönerek bugün

şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın

etkisi hâlâ sürmektedir.

Bu destana göre iskender Türkistan’a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış bu

sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler iskender’in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.

Hun – Oğuz Destanı :

Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk

destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır. Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır. XIII ile XVI

yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir. XIV. yüzyıl başında

yazıldığı bilinen Reşîdeddîn’in Câmiüt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı islâmî varyantların ilkini temsil etmektedir. Oğuz Kağan

Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan

faydalanarak yazılmıştır.

Oğuz Kağan Destanının islâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu.

Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi.Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü. Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli,

omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir

orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir

adamdı. Günlerden bir gün bu gergadanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı

ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca

bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz’un

kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti.

Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşden ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında

kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu.Oğuz bu

kızı sevdi ve bu kızla evlendi. Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler. Oğuz ormanda

ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız

oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra

Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.

Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı.Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler.Toydan sonra

Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:

Ben sizlere kağan oldum

Alalım yay ile kalkan

Nişan olsun bize buyan

Bozkurt olsun bize uran

Av yerinde yürüsün kulan

Dana deniz, daha müren

Güneş bayrak gök kurıkan

Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:” Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı

olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu

düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm”. Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan’a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar

hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı

dinlemezdi. Oğuz Kağan’ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü.Kırk

gün sonra Buz Dağ’ın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi.O ışıktan gök

tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: ” Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim.”dedi. Bunun

üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın

eteğinde durdu. Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını

aldı.Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan’ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek

için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz’un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey’e “Kıpçak” adını verdi. Gök tüylü gök yeleli

kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan’ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman

beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok

sevindi. Atını getiren bu beye: ” Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun.” dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli

erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet

Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı. Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde

Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü. Günlerden bir gün

Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç

gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu.Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.

Köktürk Destanı

Köktürklerle ilgili tesbit edilen destanın iki farklı rivayeti bulunmaktadır. Çin kaynaklarında tesbit edilen varyant “Bozkurt”, Ebü’l-Gâzi Bahadır Han

tarafından tesbit edilen varyant şecere-i Türk’te ise “Ergenekon” adıyla verilmiştir.

Ergenekon Destanı

Moğol ilinde Oğuz Han soyundan il Han’ın hükümdarlığı sırasında Tatarların hükümdarı Sevinç Han Moğol ülkesine savaş açtı. ilhan’ın idaresindeki

orduyu Kırgızlar ve diğer boylardan da yardım alarak yendi. ilhanın ülkesindeki herkesi öldürdüler. Yalnız il Han’ınn küçük oğlu Kıyan ve eşi ile yeğeni

Nüküz ile eşi kaçıp kurtulmayı başardılar.Düşmanın, onları bulamayacağı bir yere gitmeğe karar verdiler. Yabanî koyunların yürüdüğü bir yolu izleyerek

yüksek bir dağıda dar bir geçite vardılar. Bu geçitten geçerek içinde akar sular,pınarlar, çeşitli bitkiler, çayırlar, meyva ağaçları, çeşitli avların bulunduğu bir

yere gelince Tanrıya şükrettiler ve burada kalmağa karar verdiler. Dağın doruğu olan bu yere dağ kemeri anlamında “Ergene” kelimesiyle “dik” anlamındaki

“Kon” kelimesini birleştirerek “Ergenekon” adını verdiler. Kıyan ve Nüküz’ün oğulları çoğaldı. Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldılarki

Ergenekon’a sığamadılar.Atalarının buraya geldiği geçitin yeri unutulmuştu.Ergenekon’un çevresindeki dağlarda geçit aradılar. Bir demirci, dağın demir

kısmı eritirlerse yol açılabileceğini söyledi. Demirin bulunduğu yere bir sıra odun, bir sıra kömür dizdiler ve ateşi yaktılar. Yetmiş yere koydukları yetmiş

körükle hep birden körüklediler.Demir eridi, yüklü bir deve geçecek kadar yer açıldı.ilhan’ın soyundan gelen Türkler yeniden güçlenmiş olarak eski yurtlarına

döndüler, atalarının intikamını aldılar. Egenekondan çıktıkları gün olan 21 martta her yıl bayram yaptılar. Bu bayramda bir demir parçasını kızdırırlar,

demir kıpkırmızı olunca önce Hakan daha sonra beyler demiri örsün üstüne koyarak döğerler. Bugün hem yeniden özgür hem de bahar bayramı olarak hala

kutlanmaktadır.

Uygur Destanları

Uygurlara âit Türeyiş ve Göç isimli iki destan parçası tesbit edilmiştir.Türeyiş parçası Çin kaynaklarından Göç ise hem Çin hem iran kaynaklarında

bulunmaktadır.

Türeyiş Destanı

Eski Hun beylerinden birinin çok güzel iki kızı vardı. Bu bey kızları ile ancak Tanrıların evlenebileceğini düşünüyordu. Bu sebeble ülkesinin kuzey tarafında

yüksek bir kule yaptırarak iki güzel kızını Tanrılarla evlenmek üzere buraya yerleştirdi. Bir süre sonra kuleye gelen bir kurdun Tanrı olduğu düşüncesiyle

kızlar bu kurtla evlendiler. Bu evlenmeden doğan Dokuz Oğuzların sesi kurt sesine benzerdi.

Göç Destanı

Uygurların yurdunda “Hulin” isimli bir dağ vardı. Bu dağdan Tuğla ve Selenge isimli iki ırmak çıkardı. Bir gece oradaki bir ağacın üzerine gökten ilâhi bir

ışık indi. iki ırmak arasında yaşayan halk bunu dikkkatle izlediler. Ağacın gövdesinde şişkinlik oluştu, ilâhi ışık dokuz ay on gün şişkinlik üzerinde durdu.

Ağacın gövdesi yarıldı ve içinden beş çocuk göründü. Bu ülkenin halkı bu çocukları büyüttü. En küçükleri olan Buğu Han büyüyünce hükümdar oldu. Ülke

zengin halk mutlu oldu. Çok zaman geçti. Yuluğ Tiğin isimli bir prens hükümdar oldu. Çinlilerle çok savaştı. Bu savaşlara son vermek için Oğlu Galı Tigini bir

Çin prensesi ile evlendirmeğe karar verdi. Çinliler , prensese karşılık hükümdardan Tanrı dağının eteğindeki Kutlu Dağ adını taşıyan kayayı istediler. Gali

Tigin kayayı verdi. Çinliler kayayı götürmek için kayanın etrafında ateş yaktılar, kaya kızınca üzerine sirke döktüler. Ufak parçalara ayrılan kayayı

arabalara koyarak Çin’e taşıdılar. Memleketteki bütün kuşlar, hayvanlar kendi dilleriyle bu kayanın gidişine ağladılar. Bundan yedi gün sonra da Gali Tigin

öldü. Kıtlık ve kuraklık oldu . Yurtlarını bırakarak göç etmek zorunda kaldılar.

Buraya kadar kısaca tanıtmağa çalıştığımız Türklerin ilk dönem edebî eserleri olan Yaratılış, Alp Er Tunga, şu, Oğuz Kağan, Ergenekon, Türeyiş ve Göç

destanları bugünkü bütün Türk Cumhuriyet ve Topluluklarının ortak destanları olarak kabul edilmektedir. Büyük bir ihtimalle XV. yüzyılda yazıya geçirildiği

kabul edilen “Dede Korkut Hikâyeleri” nin Hun-Oğuz Destan dâiresinden ayrılmış destan parçası olduğu görüşü oldukça yaygındır. Dede Korkut

Hikâyeleri ve bu hikâyelerin hem anlatıcısı hem de kahramanlarından biri olan Dede Korkut bütün Türk dünyasında ortak olarak tanınan sözlü ve yazılı

gelenekte yaşatılan önemli eserlerden biridir. Türklerin X. yüzyılda büyük kitleler halinde islâmiyeti kabul etmelerinden ve Oğuzların büyük bir bölümünün

batıya bugünkü Anadolu topraklarına göçmelerinden sonra gerek Orta Asyada gerek Anadolu , Balkanlar ve Orta Doğuda, Türkler farklı siyasî birlikler

içinde yaşamışlardır. X. yüzyıldan sonra teşekkül eden destanlardan Köroğlu dışındakiler Türk topluluk ve guruplarının iletişimleri ölçüsünde

yaygınlaşmıştır. Köroğlu destanı XVI. yüzyılda Anadolu’da teşekkül etmiş ve hemen hemen bütün Türk dünyası tarafından benimsenmiş ve çeşitlenerek

yaşatılmaktadır.

İslâmiyetin Kabulünden Sonraki Türk Destanları Karahanlı hükümdarı Satuk Buğra Han X. yüzyılda islâmiyeti resmen devlet dini olarak kabul etmiştir.

islâmiyetten sonra ilk teşekkül eden destan da bu hükümdarın islâmiyeti kabul ve yaymak için yaptığı mücadelelerin efsanelerle zenginleştirilerek anlatımıyla

doğmuştur. Bu destanın bir elyazmasında bulunan metni kısaca şöyle özetlenebilir :

Satuk Buğra Han Destanı

Hz. Muhammed kanatlı atı Burak’ın sırtında göklere yükseldiği “Mirâc Gecesinde” gök katlarında kendinden önceki peygamberleri görür. Bunlar arasında

birini tanıyamaz ve Cebrail’e bunun kim olduğunu sorar.

Cebrail :

” Bu peygamber değildir. Bu sizin ölümünüzden üç asır sonra dünyaya inecek olan bir ruhtur. Türkistan’da sizin dininizi yayacak olan bu ruh ” Abdülkerim

Satuk Buğra Han” adını alacaktır.” Hz. Muhammed yeryüzüne döndükten sonra hergün islâmiyeti Türk ülkesine yayacak olan bu insan için dua etti. Hz.

Muhammed’in arkadaşları da bu ruhu görmek istediler. Hz. Muhammed dua etti. Başlarında Türk başlıkları bulunan silâhlı, kırk atlı göründü. Satuk Buğra

Han ve arkadaşları selâm verip uzaklaştılar. Bu olaydan üç asır sonra Satuk Buğra Han, Kaşgar Sultanının oğlu olarak dünyaya geldi. Satuk Buğra Hanın

doğduğu gün yer sarsılmış, mevsim kış olduğu halde bahçeler , çayırlar çiçeklerle örtülmüştü. Falcılar bu çocuğun büyüyünce müslüman olacağını

söyleyerek öldürülmesini isterler. Satuk Buğra Hanı, annesi : ” Müslüman olduğu zaman öldürürsünüz.” diyerek ölümden kurtarır.

Satuk Buğra Han ı2 yaşında arkadaşlarıyla birlikte ava çıkmağa başlar. Avda oldukları günlerden birinde kaçan bir tavşanın arkasından hızla koşarken

arkadaşlarından uzaklaşır. Kaçan tavşan durur ve bir ihtiyar insan görünümü kazanır.Satuk Buğra Han’ın sonradan Hızır olduğunu anladığı bu yaşlı kişi

ona müslüman olmasını öğütler ve islâmiyeti anlatır. Satuk Buğra, Kaşgar hükümdarı olan amcasından islâmiyeti kabul etmesini ister. Kaşgar Hanı,

müslüman olmayacağını söyler. Satuk Buğra Han’ın işaretiyle yer yarılır ve hükümdar toprağa gömülür. Satuk Buğra Han hükümdar olur ve bütün Türk

ülkeleri onun idaresinde islâmiyeti kabul ederler. Satuk Buğra Han, ömrünü müslümanlığı yaymak için mücadele ile geçirmiştir. Menkabelere göre Satuk

Buğra Han’ın düşmana uzatıldığında kırk adım uzayan bir kılıcı varmış ve savaşırken etrafına ateşler saçıyormuş. 96 yaşında Tanrıdan davet almış

bu sebeble Kaşgar’a dönmüş ve hastalanarak burada ölmüştür.

Manas Destanı

Kırgız Türkleri arasında doğan Manas destanı Kazak-Kırgız Türk kültür dâiresi içinde bugün de bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Bu destanın XI ile XII.

yüzyıllarda meydana geldiği düşünülmektedir. Destanın kahramanı Manas da, Oğuz Kağan destanının islâmî rivayetindeki ve Satuk Buğra Han gibi

islâmiyeti yaymak için mücadele eden bir kahramandır. Böyle olmakla beraber Manas destanında islâmiyet öncesi Türk kültür , inanç ve kabullerinin

tamamını görmek mümkündür. Bazı varyantları 4oo.ooo mısra olan Manas destanı Türk-Bozkır medeniyetinin Kazak -Kırgız dâiresinin kültür belgeseli

niteliğindedir.

Cengiz-nâme

Ortaasya’da yaşayan Türk boyları arasında XIII. yüzyılda doğup gelişmiştir. Cengiznâme Moğol hükümdarı Cengiz’in hayatı, kişiliği ve fetihleri ile ilgili

olarak Cengiz’in oğulları tarafından idare edilen Türkler tarafından meydana getirilmiştir. Orta Asya’da yaşayan Türkler özellikle de Başkurd, Kazak ve

Kırgız Türkleri, Cengiz destanını çok severek günümüze kadar yaşatmışlardır. Cengiz-nâme’de, Cengiz bir Türk kahramanı olarak kabul edilmekte ve

hikâye Türk tarihi gibi anlatılmaktadır. Cengiz, Uygur Türeyiş destanının kahramanları gibi gün ışığı ile Kurt-Tanrı’nın çocuğu olarak doğar.

Cengiz-nâme, Moğol Hanlarının destanî tarihi olarak kabul edildiğinden tarih araştırıcılarının da dikkatini çekmiştir. XVII. yüzyılda Orta Asya Türkçesinin

değerli yazarı Ebü’l Gâzi Bahadır Han, “şecere-i Türk” adlı eserinde “Cengiz-Nâme”nin ı7 varyantını tesbit ettiğini söylemektedir. Bu bilgi, bu destanın,

Orta Asya’daki Türkler arasındaki yaygınlığını göstermektedir. Orta Asya Türkleri, Cengiz’i islâm kahramanı olarak da görmüşler ve ona kutsallık

atfetmişlerdir. Batıdaki Türkler tarafından ise Cengiz hiç sevilmemiştir. Arap tarihçilerinin, bu hükümdarı islâm düşmanı olarak göstermeleri ve tarihî olaylar

onun sevilmemesinde etkili olmuştur. Moğolların Anadoluya saldırgan biçimde gelip ortalığı yakıp yıkmaları, Bağdat’ın önce Hülâgu daha sonra Timurlenk

tarafından yakılıp yıkılması, Timurlenk’in Yıldırım Beyazıd’la sebebsiz savaşı gibi tarihi gerçekler, Cengiz’in de diğer Moğollar gibi sevilmemesine sebeb

olmuştur. Cengiz-Nâme batıda yaşayan Türkler’in hafıza ve gönüllerinde yer almamıştır. “Cengiz-Nâme”nin Orta Asya Türkleri arasında bir diğer adı da “

Dâstân-ı Nesl-i Cengiz Han”dır.

Edige

Bu destanda XIII yüzyılda Hazar denizi kıyısında kurulan Altınordu Hanlığının XV. yüzyılda Timurlular tarafından yıkılışı anlatılmaktadır. Destanın

adı, Altınordu Hanı ve bu destanın kahramanı Edige Mirza Bahadır’a atfen verilmiştir. Edige Mirza Bahadır’ın devletini ayakta tutabilmek için yaptığı

büyük mücadeleler, ölümünden sonra XV. yüzyılda destan haline getirilmiştir. 1820’yılından itibaren yazıya geçirilen Edige destanının Kazak-Kırgız,

Kırım, Nogay, Türkmen, Kara Kalpak, Başkırt olmak üzere altı rivâyeti tesbit edilmiştir Çeşitli Türk guruplar arasında Alp Er Tunga ve Oğuz Kağan gibi

ilk Türk destanlarının izlerini taşıyan Türk kahramanlık dtünya görüşünü temsil eden burada bahsi geçenler kadar yaygınlaşmamış ortak edebiyat geleneği

içinde yer almamış pek çok başka destan örneği bulunmaktadır. Osmanlı sahasında destandan hikâyeye geçişte ara türler olarak da nitelendirilen çok

tanınmış ve bir çok Türk topluluklarınca da bilinen Köroğlu örneği yanında daha sınırlı alanlarda tesbit edilen Danişmendname , Battalname gibi ilgi çekici

örnekler de bulunmaktadır.

Battal-Nâme

Bu destanın kahramanı Türkler arasında Battal Gâzi adıyla benimsenmiş bir Arap savaşcısıdır. Asıl destan, VIII. yüzyılda, Emevî’lerin hırıstıyanlarla

yaptıkları savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiş Abdullah isimli bir kişiyle ilgili olarak doğmuştur. Battal arapça kahraman demektir, Battal Gâzi, Arap

kahramanına verilen unvanlardır. Türklerin müslüman olmalarından sonra Battal Gâzi destan tipi Türkleştirilmiş önceki destan epizotlarıyla zenginleştirilmiş ve

anlatım geleneği içine alınmıştır. XII ve XIII yüzyıllarda Battal-Nâme adı ile ve nesir biçimi yazıya geçirilmiştir. Hikâyeci âşıkların repertuarlarında da yer

almıştır.Seyyid Battal adıyla da anılan bu kahraman hem çok bilgili, çok dindar ve cömertdir. Müslümünlığı yaymak için yaptığı mücadelelerde insanların

yanında büyücü, cadı ve dev gibi olağanüstü güçlerle de savaşır. ” Aşkar Devzâde” isimli atı da kendisi gibi kahramandır. Arap, Fars ve Türklerin X-XX.

yüzyıllar arasında oluşturdukları ortak islâm kültür dâiresinin ürünlerinden biri olmakla beraber Orta Asya’da yaşayan Türk guruplar arasına da yayılarak

Türk kabul ve değerleriyle kaynaşmıştır.

Dânişmendnâme

Anadolunun fethini ve bu mücadelenin kahramanlarını anlatan, X11. yüzyılda sözlü olarak şekillenen X111. yüzyılda yazıya geçirilen islâmî Türk

destanlarındandır. Danişmendnâme’de hikâye edilen olayların tarihi gerçeklere uygunluğu, kahramanlarının yaşamış Türk beyleri olmalarından, Anadolu

coğrafyasının gerçek isimleriyle anılmasından dolayı uzun süre tarih kitabı olarak nitelendirilmiştir. Köroğlu metni destan adıyla anılmakla ve bazı destanî

niteliklere de sahib olmakla birlikte XX. yüzyılda Anadolu’dan derlenen örnekleri daha çok halk hikâyesi geleneğine yakındır. Anadolu’da hikâyeci âşıklar

tarafından 24 kol halinde anlatılan hikâyesinin özeti kısaca şöyledir :

Köroğlu Destanı

Bolu beyi, güvendiği seyislerinden biri olan Yusuf’a : ” Çok hünerli ve değerli bir at bul .” emrini verir. Seyis Yusuf, uzun süre Bolu beyinin isteğine uygun bir at

arar. Büyüdüklerinde istenen niteliklere sahip olacağına inandığı iki tay bulur ve bunları satın alır. Bolu beyi bu zayıf tayları görünce çok kızar ve seyis

Yusuf’un gözlerine mil çekilmesini emreder. Gözleri kör edilen ve işinden kovulan Yusuf, sıska taylarla birlikte evine döner. Oğlu Ruşen Ali’ye verdiği

talimatlarla tayları büyütür. Babası kör olduğu için Köroğlu takma adıyla anılan Ruşen Ali, babasının isteğine göre atları yetiştirir. Taylardan biri olağanüstü

bir at haline gelir ve Kırat adı verilir. Kırat da destan kahramanı Köroğlu kadar ünlenir. Seyis Yusuf, Bolu beyinden intikam almak için gözlerini açacak ve

onu güçlü kılacak üç sihirli köpüğü içmek üzere oğlu ile birlikte pınara gider. Ancak, Köroğlu babasına getirmesi gereken bu köpükleri kendisi içer, yiğitlik,

şâirlik ve sonsuz güç kazanır. Babası kaderine rıza gösterir ancak oğluna mutlaka intikamını almasını söyler. Köroğlu Çamlıbel’e yerleşir, çevresine yiğitler

toplar ve babasının intikamını alır. Hayatını yoksul ve çaresizlere yardım ederek geçirir. Halk inancına göre silâh icat edilince mertlik bozuldu demiş

kırklara karışmıştır. Çeşitli dönemlere ve farklı siyâsî birlikler sahip Türk gurubları arasında tesbit edilen Türk destanlarının kısaca tanıtımı ve özeti bu

kadardır. Bu destan metinleri incelendiğinde hepsinde ilk Türk destanı Oğuz Kağan destanının izleri bulunduğu görülür. Bu destan parçaları Türk

dünyasının ortak tarihî dönem hatıralarını aksettiren ilk edebî ürünler olarak da önem ve değer taşırlar. Bir gün bu parçalardan hareketle Fin destanı

Kalavala gibi değerli mükemmel bir Türk destanını yazılabilirse çeşitli kaynaklarda dağınık olarak bulunan malzeme daha anlamlı hale gelebilir

kanaatindeyim.

Kaynaklar

1. Banarlı Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1971.

2. Bang W. – R.R. Arat, Die Legende von Oghuz-Kaghan, Berlin ı932. Türkçe çevirisi, Oğuz Kağan Destanı,

Istanbul 1936.

3. Ebulgâzi Bahadır Han, şecere-i Terakime, fotokopi, Istanbul ı937.

4. Gökyay Orhan şâik, ” Han-nâme” Necati Lugal Armağanı, Ankara ı968.

5. inan Abdulkâdir, Tarihte ve bugün şamanizm, Ankara ı945.

6. Köprülü Mehmet Fuat, Türk Edebiyatı Tarihi, Istanbul 1928. ikinci baskı Istanbul 1982.

7. Moğolların Gizli Tarihi, çeviren Ahmet Temir, Ankara ı948.

8. Orkun H.N., Oğuzlara Dâir, Ankara ı935.

9. Ögel Bahaeddin, “Uygurların Menşe Efsanesi”, A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi , Ankara 1947.

10. Ögel Bahaeddin , Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.

11. Türk Mitolojisi, Ankara 1971.

12. Sümer Faruk, Oğuzlar , Ankara 1967.

13. Togan Zeki Velidi, Umumî Türk Tarihine Giriş, Istanbul 1946.

Prof. Dr. Umay Günay

K A Y N A K L A R

1) Meydan Larousse Gençlik Ansiklopedisi,

(Sayfa:96)

2) Yeni Rehber Ansiklopedisi

(Sayfa : 84-85)

(Sayfa : 345)

3) Ana Britannica

(Sayfa : 136-137)

(Sayfa : 258-259)

4) Batı Felsefesi Tarihi

Yazarı : Tuncar TUĞCU

(Sayfa : 109-110-111-112)

5) Eğitim Felsefesi

Yazarı : Prof. Dr. Veysel SÖNMEZ

(Sayfa : 63-64-65-66-67-68-69)

6) Felsefe Tarihi

Yazarı : Emile Brehien

(Sayfa : 68-69-70-71-72-73)

SOKRATES

(d. İÖ y 470/469, Atina – ö. 399 Atina), felsefi düşünceyi insana ve insan eylemlerine yönelten Eski Yunanlı Filozof. Gnothi seauton (Yunanca’da “kendini bil”) ilkesini savunmasıyla anımsanır. Yazılı hiçbir yapıt bırakmamış, öğrencilerinin, özellikle de Platon’un metinlerinde betimlenen kişiliğiyle tanınmış ve kendisinden sonraki felsefeyi derinden etkilemiştir. Eski Yunan felsefesi genel olarak Sokrates öncesi ve sonrası biçiminde iki döneme ayrılır.

Perikles döneminde yetişen Sokrates, heykelci Sophroniskos ile Phainarete adlı bir ebenin oğluydu. Soylu olmadığı gibi varlıklı da değildi. Ömrünün sonlarına doğru, karısı Ksanthippi ve üç oğluyla geçim zorluğu bile çekecekti. Aristo, Platon ve Xenophon Sokrates’in öğrencileridir.

Sokrates, vücut olarak kısa boylu, tıknaz bir yapıya sahip olmasına rağmen, iyi bir savaşçıydı. Nefsine hakimiyeti ve demokrasiyi savunduğu için hapsedildiğinde kendisini kurtarmaya gelenlere adaletin verdiği kararlara uyacağını söylemiştir. Vatanperverliği, her türlü bozuk düşünce ve ahlaksızlıkla mücadele etmesine sebep olmuştur. İnsani düşünceleri de ağır basıyordu.

Sokrates gençliğinde Samos’da (Sisam) (440) ve Peloponnesos, Savaşı’nın (İÖ 431-404) çeşitli çarpışmalarında dövüşerek dayanıklılığı ve cesaretiyle de ün kazanmıştı. Kısa bir süre Atina’daki danışma meclisi boule’ye üye olduysa da genellikle güncel siyasetle ilgilenmedi. Ama zaman zaman anayasa dışı bazı kararlara direndi. Otuz Tiran döneminde, Sokrates’le birlikte dört kişiden rakipleri Leon’u tutuklamalarını isteyen tiranların bu buyruğuna açıkça karşı çıktı (İÖ 404). Platon’un Apologia Sokratosus’una (Sokrates’in Savunması, 1973) göre, daha sonra bu davranışıyla yaşamını gözden çıkardığını söyleyecekti.

İÖ 403’te bir darbeyle iktidarı yeniden ele geçiren demokratlar, bir yoruma göre tiranlar arasında birçok öğrencisi bulunduğu için Sokrates’i suçlayarak mahkeme önüne çıkardılar. Sokrates, tanrılar üzerine yazılmış mitolojik hikayeleri saçma buluyordu. Tanrıyı, kendi kafasında yaratıcı ve idare edici olarak kabul etmişti. Ruhun var olduğunu ve eğitimin kazandıracağı alışkanlıklarla kötülüklerinden temizlenip saf hale gelebileceğini söylüyordu. Öldükten sonra ruhun nefesle vücudu terk ettiğini ve kaybolmadığını savunmuştur. Sokrates’e yöneltilen “dinsizlik” suçlamasının başlıca öğeleri “gençleri saptırmak” ve “devletin tanrılarını yok sayarak yeni tanrılar uydurmak” biçimindeydi. Sokrates bu suçlamayı hafife alarak reddetti, suçlayıcıların başını çeken Anytos’u alaylı sorularıyla zor durumda bıraktı. Atina mahkemesinin üyelerini iyice öfkelendirdi ve daha büyük bir çoğunlukla ölüme mahkum edildi. Atina yasalarına göre 24 saat içinde baldıran zehri içerek ölmesi gerekirken, her yıl Delos’a gönderilen kutsal gemi dönmeden kimse idam edilemeyeceği için infaz bir ay gecikti. Bu süre içerisinde hapishanede her gün dostlarıyla her zamanki gibi konuşmayı sürdüren Sokrates, kendisini kaçırma önerisini, meşru bir mahkemenin kararına yanlış da olsa uymak gerektiği gerekçesiyle reddetti. Sokrates’in son gününün ve baldıran zehrini içişinin öyküsü Platon’un Phaidon’unda kusursuz biçimde anlatılmıştır.

İDEALİZM

Felsefede, bilginin temeli olarak düşünceyi ele alan, insan düşüncesinin ilme temel olduğu görüşünü savunan düşünce sistemi. İdealizm; felsefik ekollerden realizmin (gerçekçiliğin) ve materyalizmin (maddeciliğin) zıddıdır. İdeal kelimesinin Türkçe karşılığı ülküdür. İdealizm, felsefik akım olarak Türkçe’ye ülkücülük şeklinde tercüme edilmiştir. Felsefede, dünyayı ve varoluşu, bilinç ve düşünceye öncelik vererek açıklayan öğreti. İdealistler, varlıklar arasındaki soyut ilişkilerin duyularla algılanan nesnelerden daha gerçek olduğunu ve insanların var olan her şeyi düşünsel bağlamda, idealar(*) aracılığıyla ve idealar olarak bildiğini savunurlar.

İdealizm, Aristoteles, Platon gibi eski filozofların ortaya attığı felsefi bir görüştür. Bu filozoflar, eşyanın biçiminde özlerini görmek istiyorlardı.

Kant da, eşyanın mekan içinde, bizim dışımızda var olduğunu kabul eden görüşü ortaya atmış ve buna kendi deyimiyle “amprik idealizm” adını vermiştir.

Materyalist ve realistlerin maddeyi felsefelerine temel yapmalarına karşılık, idealist filozoflar düşünceyi esas kabul etmişlerdir. Bilgi, hayat, olaylar vs. hakkındaki izahları da buna göre şekillenmiş ve bilhassa materyalizmle çatışmıştır. İdealistler, maddeyi reddetmekle beraber, maddeyi aşmak gerektiğini belirterek, madde dışı bilgi, duygu, seziş ve anlayışlara yönelmişlerdir. Geçerli mutlak doğrulara ulaşamamışlardır. Başka felsefe ekolleri tarafından tenkit edildikleri gibi İslam alimlerinin kitaplarında da yanlışları ve düştükleri hataları gösterilmiştir.

İdealizm; maddeciliğin aksine, düşünce ve ahlaka çok değer veren bir görüştür. Bu bakımdan ahlak kuralları, idealizm için biçilmiş kaftandır, yani çok kıymetlidir. İdealizm ahlakla birleşince “ahlaki idealizm” meydana gelir. Ahlaki idealizm, tabiatta, içtimai hayatta görülen aksaklıkları düzeltmek üzerine düşüncenin, duygunun gücüne inanır. Bu görüşü savunur. Estetikte idealizm, sanatta duygu ve düşüncenin hakim kılınmasını, buna dayalı olarak sanat eserleri meydana getirilmesi görüşünü savunur. Bu bakımdan gerçekçiliğin zıddı olarak kabul edilmiştir. İdealist filozofların meşhurları; Kant, Fichte, Schelling ve Descartes’dir.

Felsefi idealizmin tarihsel gelişiminde, başlıca üç sorunu yanıtlama çabası belirleyici olmuştur.

1) İnsan deneyiminin sonul gerçekliği nedir? Bu soruya verilen yanıtlar iki uç arasında dağılır. Deneyci filozoflardan David Hume’a göre insan deneyiminde anlatımını bulan sonul gerçeklik, olayların her bireyin bilincinde art arda akışıdır. Bu düşünce, tüm gerçekliğin tek bir benliğin anlık duyu deneyimine indirgenmesi sonucuna varır. Öteki uçta, usçu filozoflardan Spinoza’yı izleyenler için sonul töz, kendi başına varolabilen ve yalnızca kendisi tarafından kavranabilendir. Spinoza’nın panteist idealizminin ilk ilkesine göre sonul gerçek Tanrı, Doğa ya da Töz’dür.

2) Bilginin içeriğinde verilen nedir? Verilerin mantıksan yorumu ve açıklamasıyla ne elde edilebilir? İdealistlere göre bilgi sürecinin sonucu, bireysel deneyimin dışında kalmakla birlikte gene de somut bir tümel ya da bir dizgedir. Verilen mantıksal yorumu ve açıklaması, gerçekte, yeryüzü üzerinde yaşayanlarca tümüyle yeni bir biçime dönüştürülmesi demektir.

3) Bir düşünür, zaman içindeki oluşum ve değişim olgusu ya da değişik amaçlar ve değerler karşısında nasıl bir tutum almalıdır? İdealistlere göre us yalnızca doğadaki uyumlu düzeni ortaya çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda uygar bir toplumun kültürel yaşamının parçası olan devleti ve öteki kurumları da yaratır. Bu kurumların değerlerini korumak ve geliştirmek, her uygar insanın temel ahlaki görevidir.

İdealistlerin başlıca dört savından biri “var olmak algılanmış olmaktır” ilkesidir. Nesnelere dayandırılan bütün nitelikler duyu nitelikleridir. Bunlar ancak duyu organları bulunan bir özne tarafından algılandıklarında var olurlar. Maddenin varlığını ve duyu algılarının maddeden kaynaklandığı görüşünü yadsıyan bu yalın sav, geniş tartışmalara yol açmıştır.

Özneyle nesnenin karşılıklı birbirine bağımlı olduğu savı, birinci savla yakından ilişkilidir. Nesnesi olmayan bir özneyi düşünmek olanaksızdır; çünkü özne olmak bir nesnenin ayrımında olmaktır. Buna karşılık her nesne de ancak bir öznenin karşısında nesnedir. Bu ilişki mutlak ve evrensel biçimde karşılıklıdır. Dolayısıyla her tam gerçeklik, bir nesneyle bir öznenin birliğidir, yani somut bir tümeldir.

İdealizmin üçüncü savına göre insanın en dolaysız deneyiminde, yani kendi öznel bilinçliğinde sezgisel ben, tinsel özellik taşıdığı varsayılan sonul gerçekliği doğrudan kavrayabilir.

İdealizmin dördüncü savı özellikle Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için geliştirilmiştir.

Batı’da genel olarak idealizmin biçiminden söz edilir: Berkley’in öznel idealizmi, Kant’ın transandantal idealizmi ve Hegel’in mutlak idealizmi. Berkeley, benliğin dışında kalan dış dünyanın görünüşteki nesnelliğini, bu nesnelerin gerçekte Tanrı’nın zihnindeki idealar olduğunu söyleyerek kendi öznelciliğiyle bağdaştırmaya çalışır. Ama öznel idealizmin en uç noktası, “yalnızca ben varım” önermesine giden tek benciliktir. Buna karşılık Kant, transandantal ego adını verdiği insan benliğinin, duyu izlenimlerini evrensel kavramlar aracılığıyla düzenleyerek bilgi ürettiğini ileri sürer.

Hengel’e göre, duyu verilerinin sağladığı deneyimlerden daha karmaşık bilim kategorilerine geçilince, bütün öteki soyut ideaları birer parça olarak içeren mutlak ideaya ulaşır.

EĞİTİME BAKIŞI

Sokrates, tanrılar üzerine yazılmış mitolojik hikayeleri saçma buluyordu. Tanrıyı, kendi kafasında yaratıcı ve idare edici olarak kabul etmişti. Ruhun var olduğunu ve eğitimin kazandıracağı alışkanlıklarla kötülüklerinden temizlenip saf hale gelebileceğini söylüyordu. Öldükten sonra ruhun nefesle vücudu terk ettiğini ve kaybolmadığını savunmuştur. Bu düşüncelerinden dolayı ölüme mahkum edilmiş ve zehirlenmek suretiyle öldürülmüştür.

Sokrates bütün zamanını çarşıda, parklarda, sokaklarda gymnasia olarak adlandırılan yerde politika, şiir, sosyal konularda serbestçe konuşarak geçiriyor ve kendisine göre doğruyu ve eğriyi anlatıyordu. Konuşma metodu olarak önce soru sorar, sonra kendisi izah ederdi. Kötülüğün bilgisizlikten ileri geldiğini söylerdi.

Sokrates’in yaşadığı devir, baskı uygulanan Pericleas zamanına rastlar. Sokrates, tabii ilimlere ilgi duymuş ve birçok sistemi öğrenmişti. Dünyanın yuvarlak veya tepsi biçiminde olduğu hususunda iki farklı kozmoloji bilgisine ilgi duymuştur. Kozmoloji sırasının akıldan kaynaklandığını, kainatın bulunduğu şekliyle meydana geldiğini söylemiştir.

Faraziyeden (hipotez) giderek yanlış faraziyeleri tek tek ortadan kaldırmak suretiyle doğruyu bulma metodunu ilk Sokrates ortaya atmıştır. Sokrates’in hipotezler fikrinin Aristo mantığının ortaya çıkışında büyük rolü olduğu kabul edilir.

Sokrates’in düşünceleri ölümünden sonra, talebeleri tarafından yayılmıştır. Euclid de, Sokrates’den ders almıştır. Sokrates ve talebeleri her şeyi akıl ile izah etmeye çalışmışlardır. Hiçbir şey gerçek olmayıp yalnız “Bir” olan vardır, demişler. Fakat, bir olarak aklı, zekayı Tanrı’nın eş anlamlı olarak almışlardır. Bu sebeple, “tabiat kanunları” gibi “Tanrı” düşüncesini de insan aklı bulmuştur. Tanrı fikri, “Kuvvetlilerin zayıflara yükseldiği bir ağırlıktır.” demiştir. İnsan ahlakıyla ilgili düşüncelerini ise, Tanrılar dışında yüksek bir aleme yöneltti. Tabiat kuvveti tabirini kullanmadı. Sokrates’e göre Tanrı, kainatla birlikte hem cisim, hem de ruh aleminde bir güçtür. Ruhun kaybolmadığına ve ahiret hayatı olduğuna inanmıştır.

Sokrates’in bu bozuk düşünceleri, yaşadığı çağdaki Yunanlıların inandıkları ve tapındıkları birçok uydurma Tanrı ile dolu inanç dünyalarına bir isyan ve tepki mahiyeti taşır. “Tanrı” mefhumunu insan aklının bulduğunu ve bunun eski Yunan toplumunda kuvvetlilerin zayıflara bir çeşit tahakkümü olduğunu ileri sürmesi, eski Yunanlıların çok tanrılı inanç dünyaları ve günlük hayatlarının şekillenişi bakımından doğrudur. Ancak, peygamberlerin insanlara tebliğ ettiği ilahi dinler “bir olan Allah”a iman ve ibadet, kaynağını “vahiy”den almakta ve aklın ötesinde bulunmakta olduğundan Sokrates’in düşünceleri yersiz ve bozuk olmaktadır. Nitekim Sokrates, yalnız “bir” olanın ve “Ruh”un varlığını, ruhun öldükten sonra yaşamasını ve ahiret hayatının varlığını da eski peygamberlerin bildirdikleri ilahi dinlerden kendilerine ulaşan nakillerden öğrenmiştir. Ancak yalnız kendi akıl ve mantıklarını rehber edindiklerinden bir peygambere iman etmeyi kabullenememişler. Böylece akıl ve mantıkları çerçevesinde sıkışıp kalmışlardır. “Bir” olan varlığa akıl ve zeka demeleri de bundandır.

Sokrates’in kişiliğinin ilkçağ yazarları arasında en çok dikkat çeken yanı mistik tutumuydu. Sık sık kendinden geçerek saatlerce hiç kıpırdamadan dururdu. İçinde bir daimonion (küçük cin) bulunduğunu, yanlış bir davranışa yeltendiği zaman onun kendisini uyardığını söylerdi.

Sokrates’in düşüncesinin temelinde, bütün evrenin düzenli bir bütün olduğu görüşü yatıyordu. Ama bu bütün, dolaysızca karşımızda duran bir şey değildi; onu kavrayabilmek için özel bir çaba gerekiyordu. Bir bilgi edinme ve eğitim yöntemi olarak Platon’da gelişen diyalektikten farklı olarak Sokrates’in yöntemi, kanıları ve düşünceleri salt “sözler” (logoi) olarak ele alıp bunların bütün içindeki konumlarına bakmaktı. Belirli bir konuda bir önerme dile getirildiği zaman Sokrates bunun, doğru sayılması durumunda doğru sayılan başka önermelerle çelişme içinde olup olmadığını inceliyordu. Bu nedenle Platon’un, Sokrates’in etkisini yansıttığı varsayılan gençlik diyaloglarının sonunda hiçbir olumlu sonuca varılmaz. Ama üzerinde görüş birliği sağlanan hiçbir düşünce üretilmediği halde, “hiçbir şeyi enine boyuna incelemeden kabul etmemek” ilkesine uygun bir aydınlanma edinilir.

Sokrates’e bağlanan bir başka temel ilke, kötülüğün kaynağının yanlış bilgiyle ya da bilgisizlikle özdeşleştirilmesidir. Sokrates’e göre “hiç kimse bilerek kötü olmaz”dı; insanların ahlak ölçüleri dışına çıkmaları temelde yanlış bilgilenmenin sonucuydu. Dolayısıyla doğruları öğrenen her insan ister istemez iyi olacaktı. Sokrates’in diyalektik sorgulama yöntemi de bu amaca yönelikti. Bu amaçla Atina sokaklarında dolaşan Sokrates insanları aydınlatmaya çalıştı.

Çeşitli kaynaklardan aktarılan bilgilere göre Sokrates’in temel yöntemi, konuşturduğu kişilerin çeşitli konulardaki belirginleşmiş ya da kalıplaşmış görüşlerini çürüterek onları bu konular üzerine yeniden düşünmeye yöneltmekti. Kendisinin aslında hiçbir şey bilmediğini söyleyen Sokrates, başka kişilerle söyleşilerinde, onların ulaştığı sonuçların kendilerine ait olduğunu, kendisinin yalnızca annesi gibi “ebelik” (maieutike) doğruyu doğurttuğunu söylerdi. Genel tutumunu da şu öyküyle açıklıyordu: Delphoi’deki Apollon Tapınağı’nın medyumu Phytia bir gün bir soru üzerine, Tanrı Apollon’un ağzından “en bilge insan Sokrates olduğunu” bildirmişti. Sokrates buna çok şaşırmıştı, çünkü kendisinin hiç de bilge olmadığını biliyordu. Bunun üzerine “Tanrı’nın yalanını çıkarmak için” kendisinden daha bilge bir insan aramaya başlamıştı. Bütün soruşturmalarının nedeni buydu. Ama zamanla konuştuğu herkesin, bildiklerini sandıkları halde bilmedikleri şeyler bulunduğunu görmüştü. Oysa kendisi de herkes gibi hiçbir şey bilmemekle birlikte, onlardan farklı olarak hiçbir şey bilmediğini biliyordu. Bu nedenle en bilge insan olduğunu kabul etmişti. Sokrates bir başka açıklamasında da Atina’yı büyük ve soylu bir ata, kendini de at uyuyakalmasın diye onu ısıran bir at sineğine benzetiyordu.

Sokrates felsefe tarihinde kişiliğiyle en çok etkili olmuş filozoftur. Sokrates’in yaklaşımındaki “ironi” üzerinde ayrıntılarıyla duran SÆren Kierkegaard, bir insanın kişiliği ile düşünceleri arasındaki uyuma onu örnek gösterir. Kierkgaard’a göre Sokrates’deki “ironi”, kendi kişiliğini ona yabancı dünya karşında sağlam tutmanın bir yoludur. Buna karşılık Nietzsche, Sokrates’i yaşamın zenginliklerine ihanet etmekle suçlar ve “anlamsız” olanın sözcüsü sayar. Nietzsche’ye göre Sokrates ölümünü kendisi istemiş ve bunu bir kurtuluş saymıştır. Karl. R. Popper, Sokrates’in, ilkçağın “kapalı toplum”unda çıkışta “açık toplum”, “özgürlük” gibi düşünceleri ilk kez geliştiren filozof olduğunu savunur. Popper’a göre öğretmeniyle karşılaştırıldığında bir “reaksiyoner” olan Platon kapalı topluma geri dönme özlemini temsil eder. Sokrates’in demokrasi düşüncesiyle ilişkisi son yıllarda felsefe çevrelerinde yoğun olarak tartışılmaktadır.

Sokrates Atina’nın meydanlarında, surlarında veya ünlü bir komutanın konağında etrafını kuşatan gençlerle tartışır onları eğitirmiş. Sofistlerin tersine öğrencilerinden para almazmış. Sokrates’in öğrencileri Atina’daki demokratik yönetime diş bileyen soyluların ve büyük toprak ağalarının çocuklarıdır. Platon’un ‘idea’lar öğretisinin epistemolojik temellerinin oluşmasında Sokrates’in büyük etkisi olmuştur.

Sokrates çağdışı sofisler gibi yalnızca ‘bilgi’ ve ‘ahlak2 sorunları ile uğraşmıştır. Tüm yaşamı sofistlerin relavisit bilgi kuramına karşı savaşımla geçmiştir. Relaviteye şiddetle karşı çıkar, bilginin kesin genel geçerli olduğunu kanıtlamaya çalışır. Sofistlerin ‘doksa’sının karşısına ‘episteme’yi (bilgi) koyar. Sokrates’e göre doksalar değişkendir ama episteme genel geçerlidir, kesindir.

Sokrates tartışma sanatının büyük ustalarından biri idi. Karşısına birini alır belirli bir sorun üzerine tartışmayı başlatır ve onun tezini yargılarındaki karşıtları, çelişmeleri ortaya çıkararak çürütüp, doğruyu bulmasına yardımcı olurdu. Çelişmeleri bulma sanatı olan diyalektiğe egemenliğini, ustalığını bir yakıştırma ile dile getirirdi: anasının sanatını insan ruhuna uyguladığını söylerdi; annesi ebe idi. Ben bir ‘maieutike’ (ebe)yim, insan ruhunda uyku durumunda bulunan genel doğruları açığa çıkarıyorum, onların bilince çıkmasını sağlıyorum; insanın ruhunda önceden varolan apistemeyi doğurabilmesine yardımcı olan bir ebeyim derdi. Tartıştığı kimsenin yargılarındaki çelişmeleri sergileyerek çürüttükten sonra, tek tek doğrulardan genel doğrulara yükselir, sonra genel doğrular ile tekleri denetlerdi. Yalnız, diyalektiği değil tüme varımı da felsefe tarihinde ilk kez doğru ve tutarlı olarak kullanan filozoftur. Kendisine sofist (bilge) denmesine kızardı. Benim derdi, “Bildiğim bir şey varsa o hiçbir şey bilmediğimdir”.

Sokratik tartışma idealist eğitimde kullanılan tekniklerden biridir. Sokratik tartışma iki aşamadan oluşur:

1. İroni (alaysı) 2. Maeutik (doğurtmaca). İroni basamağında, sorulan sorularla, hiçbir bilgisinin doğru olmadığını öğrenci anlar. Doğurtmaca basamağında ise, yine sorular ve ipuçlarıyla, öğrencinin aklını çalıştırıp doğru bilgiyi bulması sağlanır.

Sokrates epitemenin, genel doğruların, insan ruhunda doğuştan bulunduğu, gizlenmiş olduğu postülasından hareket ederdi.

Sokrates yalnız insan yaşamının sorunları ile uğraştı. Bilgi kuramı onun için etik sorunlara yaklaşımında kullandığı bir araçtır. Sokrates için erdemli bir yaşam hem dürüst bir yaşamdır hem de mutlu bir yaşamdır. Sokrates erdem nedir? Sorusuna ‘Erdem epistemedir’ yanıtını verir. Doğru bilgi ile erdem bir ve aynı şeydir. Sokrates “Hiç kimse bilerek kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir” der.

FELSEFE NEDİR?

– Felsefe kişinin kendisini ve çevresini anlama, yorumlama, açıklama ve gerçeği arama çabasıdır.

FELSEFENİN GENEL ÖZELLİKLERİ

– Felsefe, bilgi edinmeye değil bilgi aramaya yönelik bir faaliyettir.

– Felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir.

– Felsefe, insanı ve evreni bir bütün halinde kavramaya çalışır.

– Felsefe, bir bilin değildir ancak bütün bilimler felsefeden doğmuştur.

– Felsefenin yöntemi her zaman için bilinçli, tutarlı, sistemli bir düşünme yöntemidir.

– Felsefi sistemler kendi içerisinde tutarlıdır. Fakat genel- geçer bir niteliğe sahip değildirler.

FELSEFENİN YARARI

– Felsefe kişide merak ve kuşku uyandırır.

– Felsefe bilinçlenmeyi ve görüş açımızın gelişmesini sağlar.

– Demokrasinin gelişmesini ve işlemesini sağlamaktadır.

– Yeni bilim dallarının ortaya çıkmasını sağlar.

– Felsefe insana hemen her konuda akıl yürütebilmesini sağlar.

BİLGİ ve BİLGİ TÜRLERİ

BİLGİ : Suje ile Obje arasındaki ilişki sonucunda elde edilen üründür.

İnsanın, bilgi elde etmesinde iki yetisi vardır :

1- Düşünme

2- Duyular yoluyla algılama gözlemleme

BİLGİ TÜRLERİ : Gündelik Bilgi , Dinsel Bilgi, Teknik Bilgi, Sanat Bilgisi , Bilimsel Bilgi , Felsefi Bilgi

Gündelik Bilgi: İnsanların gündelik hayatlarında en sıradan deneyimleri sonucunda elde etmiş oldukları bilgi türüdür. Özellikleri :

– Tek tek olaylarla ilgilidir.

– Sezgilere dayalı olarak ortaya çıkar.

– Genelleştirilmiş bilgidir. Ancak gerçekliğinden söz edilemez.

– Sonuçları kesin değildir ve sistemsiz bir yapıya sahiptir.

Dinsel Bilgi : Dinsel bilgide suje ile obje arasındaki ilişki inanç temeline dayanır. Bu bakımdan dinsel bilgide gerçekliğin kanıtlanmasına ihtiyaç yoktur. Özellikleri :

– Varlığı inanç aracılığıyla ortaya koyar.

– Tanrı, evren ve insana ilişkin tümel açıklamalar içerir.

– Eleştiri ve tartışmaya kapalıdır. (dogmatiktir)

Teknik Bilgi : Doğal nesnelerin bilimsel bilgilerden yararlanılarak insan yaşamında kullanabilir halde getirilmesi sonucu elde edilen bilgi türüdür. Özellikler :

– pratik yarara dayalı olarak oluşur.

– İnsan yaşamını kolaylaştırmak amacına yöneliktir.

– Bilimsel bilgi ile karşılıklı etkileşim içindedir.

Sanat Bilgisi : Sanat güzeli arayan gerçekliği simgelerle anlatmaya çalışan bir etkinliktir. Bu etkinlik duyguya ve sezgiye dayanır. Yetenek ve hayal gücü gerektirir. Özellikleri :

– Sezgilere ve yaratıcı hayal hücüne dayanmaktadır.

– Subjektiftir.

– Amaç, estetik haz uyandırmaktır.

Bilimsel Bilgi : Bilimsel bilginin başlıca özelliği nesnel, kesin, genelleyici, eleştirel olmasıdır. Akla, gözleme, deney ve kanıta dayanır. Bilimsel bilgi üçe ayrılır.

1- Formel Bilgi :

– Yalnızca düşüncede var olan varlığı konu edinir.

– Matematik, mantık, etik, değerler bu alana girer.

– Tümden gelim yöntemini kullanır.

2- Doğa Bilimleri :

– Reel varlığı konu edinir.

– Fizik, kimya, biyoloji, tıp ve yer bilimleri bu alana girer.

– Temel özelliği olgusallıktır. ( Olgusallık : Yargıların doğrudan ya da dolaylı olarak gözlenebilir olanı dile getirmesidir.)

– Tümevarım ( endüksiyon ) yöntemini kullanır.

3- İnsan Bilimleri :

– Konusu insan ve toplumdur.

– Piskoloji, sosyoloji, tarih, siyaset ve coğrafya bu alana girer.

– Anlama yöntemi kullanır.

– Toplumsal olayları anlamamızı sağlar.

Felsefi Bilgi : Felsefi bilgi, insanın deneye dayanmadan yalnızca aklıyla, düşünme gücüyle kafasındaki sorulara cevap vermesidir. Özellikleri :

– Tümel ve geneldir

– Özü araştırır.

– Akılcıdır.

– Yöntemlidir.

– Sistematik düzenlidir.

– soru sormaya ve hayal gücüne dayalıdır.

FELSEFENİN DİĞER ALANLARLA İLİŞKİSİ

Felsefe İle Bilim Arasındaki Ortak Özellikler:

– Akıl ve mantık ilkeleri kullanır.

– Bilinçli yöntemli ve sisteme dayalıdır.

– İlke ve yasalara ulaşmaya çalışırlar.

– Merak ve anlama arzusundan doğmuştur.

Felsefe İle Bilim Arasındaki Farklar:

– Kelsefe hem olgularla hemde değerlerle ilgilenirken bilim sadece olgularla ilgilenir.

– Bilimin önermeleri doğrulanabilir ancak felsefenin önermeleri dar anlamda doğrulanamazlar.

– Bilimlerde ön görüde bulunabiliriz ancak felsede bulunamayız.

Felsefe İle Din Arasındaki Ortak Özellikler:

– Konuları insan ve evrendir.

– Varlığı tümel olarak açıklarlar.

Felsefe İle Din Arasındaki Farklar :

– Felsefi bilgiler akla dayanırken dinsel bilgiler inanca dayanır.

– Felsefede soru sormak esastır ama dinde verilen cevaplara inanmak esastır.

– Felsefe eleştiricidir din ise dogmatiktir.

Felsefe İle Sanat Arasındaki Ortak Özellik:

– Varlığı, hayatı insanı yaratıcı bir zeka ile kavrar ve yorumlar.

Felsefe İle Sanat Arasındaki Fark :

– Felsefe doğrulara dayanırken sanat duygusallığa dayanır.

BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

Doğruluk , Gerçekçilik , Temellendirme dir.

Doğruluk : Düşüncenin gerçekle bire bir uyuşmasıdır.

Gerçekçilik: Gerçek, bilinçten bağımsız olarak nesnel dünyada bulunan güneş, hava, taş gibi şeylerdir.

Temellendirme : Ortaya konan bir soru için dayanak, gerekçe, temel bulunmalıdır. Temellendirilmiş bir bilgi ölçütler aracılığıyla kazanılan bilgidir.

BİLGİ FELSEFESİNİN TEMEL PROBLEMLERİ :

– Doğru Bilginin Mükün Olup Olmadığı

– Doğru Bilginin Kaynağının Ne Olduğu

– Doğru Bilginin Ölçütü Ve Sınırı Ne Olduğu

Problemleri bilgi felsefesinin en önemli problemleridir.

DOĞRU BİLGİNİN MÜKÜN OLUP OLMADIĞI PROBLEMİ:

– doğru bilginin mümkün olduğu savunulan ( DOGMATİZM)

– doğru bilginin mümkün olmadığı savunulan (SEPTİSİZM)

DOGMATİZM: Kesinliğinden hiçbir şekilde şüphe edilmeyendir. Dogmatizm de :

– değişmez ve kesin bilgiler olduğu savunulur.

– Akıl aracılığıyla elde edilen bilgiler kanıt aramaksızın üzerine her hangi bir inceleme ve eleştirme yapılmaksızın doğru olarak kabul edilir.

– Doğmatizm temeli üzerinde rasyonalizm, emprizm, kritisizm, analitik felsefe, pozitivizm, sezgicilik, pragmatizm, fenomenoloji gibi felsefi akımlar doğmuştur.

SEPTİSİZM (şüphecilik): doğru bilginin mümkün olmadığı ve hiçbir şekilde bilgi elde edilemeyeceği savunulan akımdır.

– septikler, insanın duygularının ve aklının yetersizliğinden dolayı doğru bilgiye ulaşılamayacağını savunurlar.

– Belli bir doğruya ulaşmadan önce kuşku duymak zorunlu ve kaçınılmazdır.

BİLGİNİN KAYNAĞI PROBLEMİ : felsefe tarihi boyunca bilginin kaynağıyla ilgili dört temel görüş ortaya çıkmıştır. Bu görüşler :

Rasyonalizm (Akılcılık): Bilgi kaynağında aklın ve düşüncenin olduğunu savunan akımdır.

Emprizm(Deneycilik): Bilginin kaynagında algıların, duyuların , deneylerin ve gözlemlerin bulunduğunu savunan akımdır.

Kritisizm (Eleştiricilik): Bilginin kaynagında aklın ve deneyin bir arada bulunduğunu savunan akımdır.

Entüisyonizm (Sezgicilik) :Bilgi elde etmede aklın ve deneyin yetersiz olduğu insanın sadece sezgi aracılığıyla bilgi elde edebileceği savunulan akımlardır.

RASYONALİZM(AKILCILIK): Bilginin temel kaynağının akıl olduğunu savunulan akımdır. Rasyonalistlere göre bilgi zorunlu, kesin ve genel- geçer olmalıdır. Böyle bir bilgi ancak akılla elde edilebilir. Bilim modeli matematik ve mantıktır. Rasyonalistlere göre bilgi doğuştan gelmektedir. Doğuştan gelen bu bilgilere apriori bilgileri denir. ( ————————–PLATON. FARABİ—————————- )

EMPRİZM (DENEYCİLİK): doğuştan zihnimizde hiçbir bilgi, düşünce ve ilke bulunmadığını, bilgilerimizin duyu ve algıdan geldiğini deneyden türediğini ileri süren felsefi akımdır. (————-JOHN LACKE————-)

NOTLAR —————-NOTLAR————– NOTLAR—————— NOTLAR————- NOTLAR———-

Metafiziğin temel problemleri nelerdir?

– Varlık ile ilgili problemler ( ontoloji )

– Evrenin yapı ve oluşumu ile ilgili problemler ( kozmoloji )

– Tanrı ve ruh ile ilgili problemler.

NOTLAR —————-NOTLAR————– NOTLAR—————— NOTLAR————- NOTLAR———-

Sofistler doğru bilginin varlığından ilk defa şüphelenen kişilerdir. Sofistlerin bu kuşkuculukların daha sonra septikler devam ettirerek daha ileriye götürdüler.

BÜTÜNÜN NE KADARINI ANLIYORUZ?
“İnsan, sandığından fazladır”
GİRİŞ
Bir şeyler yapmak genellikle sonlu bir zamanı gösterir, ancak bir şey olmak sonsuz
bir yolculuktur.  Bu yolculuğun sonsuzluğunu Aşık Veysel, “Uzun ince bir yoldayım.  Gidiyorum gündüz gece.” şeklinde dile getirmiştir. Masa yapmak belirli bir süre alır, ancak masa ustası olmak sonsuz bir yolculuktur. Ustalık ideal bir durumdur ve hiçbir zaman oraya ulaşılamaz. Ancak bu yolda ilerlediğimizi ya da ustalığa doğru yaklaştığımızı hissedebiliriz. Bu ayırım doğu kültürüyle batı kültürleri arasındaki farkı göstermek için kullanılan bir ayırımdır. Doğuda olmaya, batıda yapmaya daha çok önem verildiği üzerinde durulmaktadır.
Olmak ve yapmak kavramları aynı zamanda öğrenmenin sınıflandırılması için de uygun bir ayırımdır. Yapmaya yapmayı öğrenmek, olmaya da olmayı öğrenmek diyoruz. Bunların her ikisi de dinamik kavramlardır. Hafızalı sistemlere dinamik sistemler denir. Bu sistemlerin davranışları zaman içinde sürekli olarak değişmektedir.
Zaman kavramı denince; genellikle geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman sınıflandırması aklımıza gelmektedir. Önemli bir kısmımız bu zaman dilimlerini birbirinden bağımsız olarak düşünmektedir. Bu da herşeyi parçalarına ayırarak anlamaya çalışma alışkanlığımızın bir sonucudur. Oysa biz zamanı bir bütün olarak algılarız. Her davranışımızı; geçmişi, şimdiyi ve geleceği düşünerek gerçekleştiririz. Bu da her üç zamanı aynı anda yaşadığımızı gösterir. Bu anlamda zaman saatin gösterdiğinden çok olayların üzerimizdeki etkileriyle belirlenen bir şeydir. Olma, öğrenme ve hafıza kavramları, bizi bugün de bilimsel olarak tam bir tanımlaması yapılamayan zihin kavramına götürmektedir.
Zihinli sistemler canlı sistemlerdir, ama her canlı zihinli bir sistem değildir. Zihinli sistemler amaçlı (purposefull) sistemlerdir. “Bir sistem iki ya da daha fazla çevrede hem araç hem de sonuçları seçebiliyorsa; amaçlıdır.” (Ackoff re-21). Bu da her canlının amaçlı olduğunu göstermez. Bir sonucu üretmek için sadece araçları seçebilen sistemlere hedefe yönelik sistemler denir. Bitkiler ve buzdolabı gibi sistemler bu gruba girerler. Bu açıdan bakınca sistemleri zihinsiz, tek zihinli ve çok zihinli olmak üzere üç ayrı grupta incelemek mümkündür. Ayrıca bu ayırımı ruha göre de yapabiliriz. Ruh kavramı zihinden daha kapsamlı ya da daha bütünleştirici bir kavramdır.
Bütünlüğümüzü sağlayan, hayata anlam vermemize yarayan bir şeydir ruh. Günlük dilde takımların ruhundan sözederiz ama yönetimle ilgili yayınlarda ruhtan pek sözedilmez, çünkü klasik bilim anlayışıyla ruhu açıklama yeteneğimiz yoktur. Ruh kuvantum mekaniğinde bir maddenin dalga boyutunu temsil eder. Bazı dinlerde de nefes benzetmesi kullanılır.Burada madde ve dalga iç içedir. Madde ve  dalgayı ayrı ayrı ele  alarak bütünü kavrayamazsınız. Sistemin tam bir bütün halinde yani tüm parçaların tam bir uyum içinde davranmasını sağlayan dalga fonksiyonunu ruh olarak tanımlıyoruz. Bu tanım teorik açıdan tam doğru değildir, ancak bizim için pratik ve kullanıma uygun bir tanımdır. Ruh kavramıyla varlık kavramını birarada düşününce kişilik kavramı karşımıza çıkmaktadır.
Her insanın bir kişiliği olduğu gibi organizasyonların da bir kişiliği vardır. Kişilik, bireyin sosyal, zihinsel, duygusal, sosyal ve fiziksel özelliklerinin bütününden ortaya çıkan bir kavramdır. Ancak organizasyonların kişilik sahibi olduğu hukukun dışında herkesin kabul ettiği ya da benimsediği bir bakış açısı değildir. Bilindiği gibi, bakış açımız ya da zihniyetimiz değişince olayların anlamları ya da şekli de değişmektedir. Buna bilimsel yazında paradigma değişimi denilmektedir. Zihniyet (paradigma) değişimi hem bilimsel yaklaşımlarda hem de organizasyon benzetimlerinde gerçekleşmiştir. Bu nedenle aşağıda zihniyet değişimleri üzerinde durulacaktır.
BİLİMSEL YAKLAŞIMLAŞIMDAKİ DEĞİŞİMLER
Avrupa’da aydınlanma çağıyla birlikte, Aristo’nun “Bütün, parçalarının toplamından büyüktür.” felsefesinin yerine, “Bütünü mümkün olduğu kadar parçalarına ayırarak incelemek gerekir.” yaklaşımı giderek daha çok kullanılmaya başlandı. Newton’la bilimsel dünyaya daha çok yerleşen bu anlayış günümüzde de etkisini sürdürmektedir. Bu yaklaşım özellikle fiziksel  sorunlara pratik ve yararlı çözümler getirdi ve Newton’la birlikte üstünlüğünü oldukça uzun bir süre korudu. Etkisini de halen çok büyük oranda sürdürmektedir, çünkü uygulamada sorunların büyük çoğunluğunu bu yöntemle çözüyoruz ve çözmeye de devam edeceğiz. Analiz yöntemi dediğimiz bu yöntem, özellikle Batıda bilim dünyasında dört yüzyıldır hakim olan bir görüştür. Bilim belirli bir düzeye ulaşınca, insanlar yaşam ve yaşamın amacını sorgulamaya başladılar. Ancak uygulanan yöntem yani analiz yöntemi bu sorulara yanıt vermekte yetersiz kaldı.
Analiz yönteminin yetersiz kaldığını ilk farkedenlerden biri de Ludwig Von Bertalanffy adlı bir biyologdur. Bertalanffy, Aristo felsefesinin çağdaş deyimlerle ifadesinden başka bir  şey olmayan,”Genel Sistem Kuramını” bilim dünyasına kabul ettirmiştir. Ludwig Von Bertalanffy 1925 yılında sunduğu doktora tezinde görüşlerini şu şekilde açıklamaktadır:
“Yaşayan cisimlerin temel karakteri  organizasyonlarıdır. Bu  nedenle geleneksel olarak tek tek parçaların ya da  süreçlerin incelenmesi yaşamsal olayın tam olarak açıklamasını  yapamaz; çünkü bu şekildeki bir araştırma, parçalar ve  süreçler arasındaki koordinasyon hakkında bize herhangi bir bilgi vermez. Bu nedenle biyolojinin ana görevi, biyolojik sistemlerin kanunlarını ( bütün  organizasyon düzeylerinde ) bulmak olmalıdır. Biz yeryüzünde temel olarak kuramsal biyolojinin esaslarının bulunması gerektiğine  inanarak harekete geçtik. Bir araştırma yöntemi olarak bu  görüşe, organizmik biyoloji ve organizmanın sistem kuramını açıklamak için bir girişim adını verdik.”
Biyoloji kelimesinin yerine herhangi bir bilim dalının ismini koyarsak, tez anlam olarak geçerliliğini koruyacaktır. Buradan da şöyle bir sonuç çıkmaktadır: organize bir bütünü anlayabilmek için hem bütünün parçalarını, hem parçalar arasındaki ilişkileri  hem de sistemin çevreyle olan  ilişkilerini anlamak gerekir. Yani parçalardan çok hem parçalararası, hem de parçaların ve bütünün çevreyle olan ilişkileri önemlidir. Bu ilişkiler ya da etkileşimler yumağıyla da ancak sistem düşüncesiyle, yani sistemi çevresiyle birlikte bir bütün olarak ele alan yaklaşımlarla başa çıkılabilir.
Sistem yaklaşımında kullanılan bilimsel yöntem artık analiz yöntemi olamaz. Bu yöntem sentez yaklaşımıdır. Artık önce bütünün ne olduğu ortaya koyulmalı sonra etkileşimler ve daha sonra parçalar üzerinde durulmalıdır. Yeni yaklaşımın yönetimdeki adı organizmik yaklaşımdır.
Mekanistik ve organizmik yaklaşımın organizasyon yapıları üzerindeki etkileri “Kapitalizmin Yedi Kültürü” isimli kitaplarında, Charles Hampden – Turner ve Alfons Trompenaars tarafından şöyle açıklanmaktadır:
..” ‘Organizasyon’ (kuruluş) kelimesi, sözlük anlamında ‘araç’ olan ‘organon’ sözcüğünün kökünden türetilmiştir. Böylelikle bir organizasyon çeşitli işler yapmak için tasarlanmış bir makina gibi kabul edilmelidir. Piyasalar da makina olarak algılandığından, ‘piyasa mekanizması’ deyimi kullanılmaktadır….
Amerikalılar ve analiz düşkünü kardeşleri, bir şirketi bir mekanizmaya benzetirken, Japonlar, Singapurlular, Fransızlar ve Latinler daha çok bir organizma olarak kabul etmektedirler. Birincisi hasar verilmeden analiz edilebilirken, ikincisinin yaşamını sürdürebilmesi için bütünlüğünün bozulmaması gerekir. Bir mekanizma kendine yeterlidir, ama bir organizmanın ilgiye gereksinimi vardır. Bulunduğu ortamdan doğal destek bekler ve tüm çevresiyle karşılıklı bağımlılık içindedir. Yine bir mekanizma yalnızca kendini oluşturan parçaların bütününden başka birşey değilken, bir organizma parçalarından daha üstün olan bir anlam, amaç ve doğrultu taşımaktadır.”
Yukarıdaki alıntıda sözü edilen mekanizma benzetmesi klasik ve organizmik benzetmesi de neoklasik organizasyon yaklaşımlarını temsil eden benzetimlerdir. İlerleyen bölümlerde daha ayrıntılı açıklanacağı gibi mekanistik yaklaşımda açıkca belirtilmese de organizasyonun zihinsiz olduğu varsayılır. Benzer şekilde organizmik yaklaşımda organizasyonun tek zihinli bir varlık olduğu ve sosyal sistem anlayışında organizasyonun çok zihinli olduğu varsayılır. Çok zihinliliğin kabul edilmesi organizasyonların karmaşık (komplex) bir sistem olarak ele alınması gerektiğini gündeme getirdi. Karmaşıklığın nedeni de zihinli sistemlerin aynı zamanda amaçlı sistemler olmasıdır.
Aslında bu yaklaşım da bütünü tam olarak gözönüne alan bir yaklaşım değildir. Örneğin; ruhsal varlık olmamıza rağmen, sosyal sistem anlayışının bu konuyla ilgili bir açıklaması yoktur. Sosyal Sistem teorisinde kaos ve karmaşa vardır, ama bunun ötesine geçebilmek için katı cisim fiziğinden kuantum fiziğine geçmek gerekiyor. Organizasyon ve yönetime kuantum anlayışıyla yaklaşılırsa yeni boyutlara ulaşma şansımız vardır. Ancak bu yaklaşım henüz teorik olarak da tam olarak oturmuş değildir. Bilinenlerle elde edilen sonuçlar, yani bu bakış açısıyla ulaşılan iyi sonuçlar az da olsa vardır. Yeni binyılda büyük olasılıkla kuantum fiziğinin ve mikrobiyolojinin (genetik) yönetim ve organizasyon teorileri üzerindeki etkileri tartışılacaktır. Bilimdeki bu gelişmeler doğal olarak organizasyona bakış açımızı da etkilemiştir ve etkilemeye de devam edecektir. Bu çalışmada kuantum fiziğinin bazı bulgularından yararlanılacaktır, ancak temel olarak sosyal sistem anlayışı kullanılacaktır. Sosyal sistem anlayışı hem parçaların, hem sistemin hem de çevrenin ayrı ayrı amaçlarının olduğunu yani hepsinin zihinli sistemler olduğunu kabul eden yaklaşımdır.
Bilimsel yaklaşımlarda yukardaki değişiklikler olurken, eş zamanlı olarak organizasyonlar için kullanılan benzetimler (metaforlar) de değişmiştir. Yukarıda kısaca değinilen bu benzetimlerin biraz daha yakından incelenmesinde yarar vardır.
ORGANİZASYON BENZETİMLERİNDEKİ DEĞİŞİMLER
Trompenaars’dan yapılan alıntıda da belirtildiği gibi organizasyonlar önceleri makinaya benzetilmeye çalışılmıştır. Hemen belirtelim ki benzetmelerin ya da günümüzde kullanılan adıyla metaforların tam gerçeği yansıtmaları gerekli değildir. (metafor kitabı). Açıklanmak istenen noktaları, istenen düzeyde temsil etmeleri yeterlidir. Şimdi sırasıyla mekanistik, organizmik, sistem ve kuvantum yaklaşımlarına uygun olarak olarak kullanılan benzetimler üzerinde duralım:
a. MAKİNA BENZETMESİ
Bir çok kişi bir işletmenin saat gibi tıkır tıkır işlemesinin çok arzu edilir bir durum olduğunu söyleyecektir. Saatin kendisinin bir amacı yoktur.  Saate sahip olanların zamanı öğrenmek ve prestij vb. amaçlarını gerçekleştirmek gibi amaçları vardır. Akrep, yelkovan ve diger parçalar tasarımcının planladığı gibi davranmak zorundadırlar. Akrep sadece plana uyar. Aslında yelkovanın nerede olduğu akrebi ilgilendirmez. Onu tasarımcı düşünmüştür ve aralarındaki ilişkiyi fiziksel bir güçle sağlamıştır. Tasarımcıyla saat arasındaki genel ilişkinin  biçimi bize yabancı değildir zaten. Bu ilişki Tanrıyla kul arasındaki ilişkinin aynısıdır. Rahiplerin görevlerini yöneticiler üstlenmiştir. Patron farkında olsun ya da olmasın, teşbihte hata olmaz, Tanrı rolünü oynamaktadır. Çalışanların da kul olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Bu yaklaşıma bilimsel yazında “Bilimsel Yönetim” deniyor.
Geçen yüzyılın başlarında oluşan bu yaklaşımın çok tutulmasının nedeni, Drucker’a göre işe bakış açısında meydana gelen köklü bir değişimdir. Bu değişimin yaratıcısı da Frederick Taylor’dur. Tarihte ilk kez Taylor işin kendisine odaklanmıştır. Bu odaklanma sayesinde verimlilikte çok büyük oranda sıçramalar olmuştur. Henry Ford’da Taylorizm’in  ilk uygulayıcılarından biridir. Taylor’dan önce işe odaklanmak kimsenin aklına gelmemiştir (Benzer devrimi daha sonra sürece odaklanarak Edward Deming gerçekleştirmiştir). Ford, Taylorist yaklaşımları benimseyerek çok büyük başarılara imza atmıştır. Ford’u taklit ederek Ford’u geçemezsiniz en iyi ihtimalle onun kadar olabilirsiniz. Ford’u geçmek için ondan farklı bir şeyler yapmanız gerekir. Bu farklılığı da makina benzetiminden organizmik benzetmeye geçen GMC gerçekleştirmiştir.
b. ORGANİZMA BENZETMESİ
GMC (General Motor Company, Türkçe okunuşu ‘ciemsi’dir ve  halkımız bunu Cemse olarak Türkçeleştirilmiştir) Silahlı Kuvvetlerin ünlü “Cemse”lerini yapan firmadır. GMC’nin ünlü genel müdürü Alfred sloan, Ford’un üretim sürecini aynen taklit etmiş, fakat ayrıca pazarlamaya önem vermiştir. GMC, siyahın dışındaki renkleri de kullanmıştır. Bu arada Ford maliyet avantajını gözönüne alarak arabalarında sadece siyah rengi kullanmakta ısrar etmektedir. Burada olan şudur, gözler hem içeriye hem de dışarıya dönmüştür. Akrep yelkovana da bakmak zorundadır artık. Böyle olunca da makina benzetimi, yeni olayı açıklayan bir benzetim olmaktan çıkar. Organizasyonlar artık canlıya (bitkiler hariç) benzetilmeye başlamıştır. Makinada amaç sadece para kazandırmaya belki indirgenebilir, ama canlının amacı canlılığını sürdürmektir. Artık para burada canlı kalmanın bir aracı olabilir. Bu yaklaşıma da bilimsel yazında “Davranışcı Yaklaşım” deniyor. GMC etkinliğini sürdürürken bu kez de 2. Dünya Savaşı patlak verdi. İş hayatının bazı temel aktörleri askere yani savaşa gittiler.
Savaşta organizasyon ve yönetim açısından iki önemli olay meydana geldi. Birincisi, üretim arttı. Üretimi kimler arttırdı? Kadın ve çocuklar! Kendilerini çok önemli zannedenlerin böylece maskeleri düştü. Bu insanlara insan gibi davranıldı ve verimlilik çok üst düzeylere çıktı. Bu da salt üretimin çok önemli bir sorun olmadığı fikrinin doğmasına yol açtı. İkincisi daha önce biraraya gelemeyen, değişik bilim dallarından gelen bilim adamları biraraya geldi. Askerlerin verdiği projelere herkes değişik çözümler önerdiler. Böylece aklın yolunun bir olmadığı ve herkese göre dünyanın merkezinin farklı yerlerde olduğu anlaşıldı. Böylece sistemin önemli olduğu sonucuna ulaşıldı. Bütüne bakmayı daha çok biyoloji uzmanlarından öğrenmelerine rağmen bu topu yakalayıp en iyi kullananlar, matematik bilen muhasebeciler, iktidarı ele geçirdiler.
Matematik ve muhasebeyle ilgilenenlerin önemli bir kısmı için insan ne kadar önemli olabilir? Doğal olarak onlar için beyaz sayfa üzerindeki siyah şekiller önemlidir, çünkü usta oldukları bölge burasıdır. Böylece bilimsel yöntem olarak bütünsel yaklaşım yani sistem yaklaşımı ele alınmasına rağmen organizasyon yine bir makina gibi düşünülmeye devam edildi ve elbetteki başarılı oldular, yoksa zaten biz onlardan söz etmezdik. Daha sonra bir yönetim yazarı bunlara fasulye sayıcılar ismini vermiştir. Planlama teknikleri gelişmelerini bu fasulye sayıcılarına borçludur. Bunlara hangi şirket kucak açtı dersiniz! Ford. Aksi halde bugün Ford diye bir şirket olmazdı, çünkü iş hayatı treni üst üste iki kez kaçıranları affetmez! Şimdiye kadar üç farklı trenden (sırasıyla; makina, canlı, makinanın sistem yaklaşımıyla tasarlanması) söz ettik. Sıra dördüncü trene geldi.
Dördüncü tren Japonya’da şekillendi. Yeni trenin akıl hocası da hem Amerikalıdır hem de fasulye sayıcılarla aynı ortamda ve aynı zamanlarda yetişmiştir. Bu kişi kalite sözünün çağrıştırdığı ilk isim olan Edward Deming’den başkası değildir. Deming diğerlerinden farklı olarak hem sürecin bütününe hem de işi yapan insana baktı.  O sıralarda diğerlerinin görüşleri yeni moda olduğu için, Deming’in sesini Amerika’da pek duyan olmadı. 2. Dünya Savaşının ünlü generali McArthur Japonya’ya genel vali olunca, sonradan kendilerini çok korkutan bir hareketi başlatmış oldu. Japonya’da generalin her tuttuğu şey elinde kalınca, onlara kaliteyi öğretmesi için Deming’i Japonya’ya davet etti. Japonlar insan faktörünü ön plana çıkararak, çok daha esnek bir organizasyon yapısı oluşturdular. Bu sayede kaliteyi yükseltip maliyeti düşürerek tüm dünyayı tehdit etmeye başladılar. Deming, Japonlara anlattıklarını aynı dönemde bize de anlatmış, ama galiba biz de Amerikalılar gibi pek fazla ciddiye almamışız. Japon sistemelerinin esnekliği, insana önem vermelerinin yanı sıra Keriutsu adı verilen ağ (şebeke) organizasyonlar sayesinde olmuştur.
C SOSYAL SİSTEM BENZETMESİ
Böylece kendi kendini organize eden karmaşık yapılara gelinmiş oldu. Zenginliğin artması ve insanların son derece ileri düzeyde uzmanlık gerektiren işleri yapmaları, bu kişilerin karar verme sürecini etkilemeleri ve seçim yapma güçlerinin olması davranışlarının tahmin edilebilirliliğini hemen hemen yok etti. Böylece yerelleşme ile merkezileşme kavramları arasında gel gitler oluşmaya başladı. Sıfır hiyerarşi, yatay organizasyonlar gibi kavramlar bu düşünce yapısının bir sonucudur. Burada çıkan en önemli sorun ise bütünleştirme (entegrasyon), hizalanma (alignment) fonksiyonlarının nasıl gerçekleceği soruları gündeme gelmektedir. Bu soruların da organizasyon tasarımına dahil edilmesi, daha iyi sonuçlara ulaşma olasılığını arttıracaktır. Bu da  çok zihinli bir sistemin tasarım sorunudur.
Kendi kendini organize eden organizasyonlar kavramına bütünleştirme fonksiyonunu ve organizasyonun genel amacını da eklersek, sosyal sistem anlayışındaki organizasyon kavramına ulaşırız. Bu organizasyon yapısı üzerinde ilerleyen bölümlerde ayrıntılı olarak durulacaktır. Ancak bütünün özellikleri hakkında bu anlayıştan bir adım daha öteye giden yeni bir yaklaşım daha var. Bu yaklaşıma ruhsal ya da kuvantum organizasyonlar adını veriyoruz.
Şekil 1.1 Zihniyet Değişimleri
D. RUHLU SOSYAL SİSTEM
Sosyal sistem anlayışında, organizasyon amaçlı bireylerden oluşan, amaçlı bir sistem olarak kabul edilir. Peki bu organizasyon canlı bir varlık mıdır? Organizasyonun ruhu var mıdır? Bu sorulara yanıtımız genellikle evet olur. Organizasyonu amaçlı insanların oluşturduğu amaçlı bir ruhsal varlık olarak incelemek, ancak kuvantum fiziğindeki gelişmelerin ışığı altında organizasyon kavramı incelendiğinde gündeme gelmiştir. Danah Zohar’ın öncülük ettiği bu yaklaşım henüz yenidir, fakat önümüzdeki yıllarda gündeme daha çok gelecektir. Yeri geldikçe bu yaklaşıma ilişkin açıklamalar yapılacaktır. Şimdi anlattıklarımızı şematik olarak şekil.1’deki gibi özetleyebiliriz.
Hem bilimsel sorgulamadaki yaklaşımların hem de benzetimlerdeki değişimlerin, aynı tarihlerde gerçekleşmesi hepimizi şaşırtıyor. Deyim yerindeyse çoğu kez kendimizi çaresiz hissediyoruz. Zihniyet değişimleri, çözümleri de kökten değiştirmektedir. Örneğin geçenlerde evdeki süpürgenin hortumu bir şekilde bozulmuş ve hanım hortumun bir bölümünü tamir etmek üzere sökmüş ve tekrar takamamış. Tabi sonunda iş bize kaldı. Biraz mühendislik yönüm de olduğu için büyük bir güvenle işi yapmaya koyuldum. Yapmam gereken iş, parçaları yeniden monte etmekti. Bir türlü beceremedim. Hanıma eski şeklini ve başka parça olup olmadığını sordum. Bir hortum ve iki halkadan başka bir şey yoktu ve ben bunları bir türlü biraraya getiremiyordum. Sonra hortumu bir çok kişiye götürdüm. Onlar da sorunu çözemediler. Nihayet aynı marka süpürgesi olan ve deneyimli bir mühendis arkadaşıma hortumu götürdüm ve ne yapmaya çalıştığımı anlattım. Önce O’da çözemedi ve yeni hortum almamı söyled (Süpürge yaygın bir servis ağı olan marka değildi ve yeni hortum bulmak son derece zordu). Sonra orijnal parçayı biraz daha inceleyince sorunu çözdü, çünkü parçaların diziliş sırasının benim ya da hanımın söylediği şekilde olmadığını farketti. Herhalde sizin de başınıza böyle şeyler gelmiştir. Biz bir bakış açısına ya da zihnimizdeki dizilişe takılıp kaldık ve hep çözümsüzlük ürettik ya da diğer bir açıdan problemi yanlış tanımladık ve yanlış soruya yanıt aradık. Bir diğer açıdan bütünü görmeden parçalardan hareket ederek bütünü oluşturmaya çalıştık.
Zihniyet (paradigma) kavramına biraz daha açığa kavuşturmak için, şimdi de farklı bir örnek üzerinde duralım. Kabul edelim ki, herkes dünyanın tepsi gibi düz olduğunu biliyor olsun. Bu durumda herhangi bir kişinin ufuk çizgisinin kavisli olduğunu fark etme olasılığı nedir? Yine eğer herkes birdenbire dünyanın yuvarlak olduğunu öğrenirse, ne olur? Bu kez sorulacak sorular değişir. “Neden insanlar aşağıya düşmüyor?” gibi yeni sorular gündeme gelir. Bu soruları daha önce sormamız mümkün değilken şimdi mümkün olmaktadır ve bu da çok önemli bir değişim demektir. Bu değişimleri inceledikten sonra tekrar girişte sözünü ettiğimiz kişilik kavramına dönelim.
KİM OLMAK İSTİYORSUNUZ?
Öncelikle çevremizden bağımsız olarak kendimizi tanımlayamayacağımızın farkında olmamız gerekir. Çevre ile olan ilişkilerimiz kim olduğumuzu belirleyecektir. Çevreye verdiklerimiz ve çevreden aldıklarımız bazı duygularımızın tatmin edilmesini sağlayacaktır. Bu da ihtiyaç ve isteklerimizi karşılamamız demektir. İhtiyaç ve isteklerimiz duygularımızdır. Bizi harekete geçiren her şey duygudur. Bu nedenle her eylemimizin nedeni bir duygudur. İhtiyaç deyince yaşamımızı sürdürebilmek için doğuştan var olan duygularımız anlatılmaktadır. Bunlar da genel olarak yiyecek, içecek, barınma, güvenlik gibi duygularımız ya da hislerimizdir. Bunlara zorunluluklarımız(drives) adını veriyoruz. İstek ise bunların dışında kalan ve kısmen öğrenilmiş olan duygularımızdır. Bunlara güdüleyiciler (motives) diyoruz. İstek kavramının içinde hem kendi isteklerimizi hem de diğerlerinin isteklerini karşılamak vardır. Başkalarının ihtiyaç ve isteklerini karşılama yeteneğine sahip olmak demek de, yetkin ve diğerleri için önemli olduğumuzu gösterir.
Bir an için tüm ihtiyaç ve isteklerimizi karşılayabildiğimizi kabul edelim. Bu durumda, sonsuz güce sahip olarak her şeye hakim olmak isteyebiliriz. Ancak bu durum yasal ya da ahlaki değildir. O halde önemli olan tüm ihtiyaç ve yasal isteklerimizi karşılayacak yeteneğe sahip olmaktır. Bunun için de sonsuz yetkinliğe sahip olmak gerekir.Bilindiği gibi bu da ideal bir durumdur ve gerçekleştirilmesi olanaksızdır.  Ancak bu duruma yaklaştığımızı ya da uzaklaştığımızı hissedebiliriz. Acaba ne zaman bu ideale yaklaşırız? Bu sorunun yanıtını inceleyebilmek için, ekonomiden alınan iki kavramın, büyüme ve gelişme, incelenmesi gerekir.
Büyüme kavramı ölçüdeki artışla ilgilenen bir kavramdır. Halen sahip olduklarınızın miktarını artırdığınızda büyümüş olursunuz. Ancak bu sizin geliştiğinizi garanti etmez.Gelişme ise kendi ihtiyaçlarını giderme (doyurma) ve kendi ve diğerlerinin isteklerini karşılama yeteneği ve isteğidir. Bu tanımlar yukarıda yapılan tanımların benzeridir. Büyümede halen bildiğiniz yöntemlerle sahip olduklarınızın miktarını artırabilirsiniz. Örneğin daha çok yiyerek muhtemelen şişmanlarsınız. Böylece kilonoz ve elbise ölçüleriniz artmış olur, fakat yüz metre koşamayabilirsiniz. Böyle bir vucut büyümüştür, fakat gelişmemiştir. Gelişme için sağlıklı beslenmek ve aynı işi yapmak için muhtemelen büyümüş vucüttan daha az enerji ve zaman harcamak demektir. Bu da vucüdumuzun iş yapma yeteneğindeki artıştır. Bu yeteneğin artması büyüme için gösterilenden farklı bir çaba gerektirir ve bu çabayı da ancak amacı olanlar gösterir, çünkü sadece onların istekleri ve istekleri tatmin etme yetenekleri vardır.
Farklı bir çabanın gösterilmesi demek daha önceki çaba gösterme şeklimizle ulaştığımız sonuçların bizi tatmin etmemesi demektir. Çabalarımızın şeklini değiştirmek bir anlamda öğrenmedir, çünkü değişimle öğrenmek hemen hemen eş anlamlıdır. Öğrenmenin ölçüsü de değişimdir. Değişim olmadan öğrenme gerçekleşmez. Bildiklerimizden farklı davranmak daha öncekilerden daha çok enerji (burada şimdilik fiziksel enerjiyle bilgiyi eş anlamlı tutuyorum) harcamak demektir. Mekanik olaylar dışında hiçkimseyi öğrenmek için zorlayamazsınız. Bu anlamda öğrenme ve gelişme, kişisel bir eylemdir.
“Yaygın inanışın aksine hükümetler halkını, şirketler çalışanlarını geliştiremezler. Gelişme bireyseldir. Öğretilmekle öğrenmek çok farklı kavramlardır. Öğrenme için daima kişisel araştırma ve keşif eylemi gereklidir. Kişisel araştırma ve keşifte bir kişi teşvik edilebilir ve yardım edilebilir, ancak öğretilemez.. Kişi ya da organizasyonlar öğrenme isteği olanları cesaretlendirebilir ve öğrenmelerini kolaylaştırabilirler”.46
Öğrenme için gerekli olan merak insanların doğasında vardır, ancak belirli konularda eylemlerimizin sürekli olması için aynı zamanda bu eylemlerin bizim için anlamlı olmaları gerekir. Nesnelere ya da olaylara nasıl anlam yüklediğimizin ayrıntılı araştırması bu çalışmanın boyutlarını aşar, ancak anneler çocuklarını, insanlar çiçeklerini neden çok severler sorusunu sorarsak, bazı ip uçlarına ulaşma şansımız vardır. Hem çocuklarımız için hem de çiçeklerimiz için bir idealimiz vardır ve bunların gelişimini her gün izleyebiliriz yani ölçebiliriz. Buradan da bir idealimiz ve ideale yaklaşıp yaklaşmadığımızı ölçebilirsek, bu olgular bizim için daha anlamlıdır diyebiliriz. Bu nedenle büyüme ve gelişme kavramlarının ölçüsü nedir ve nasıl ölçülecektir soularıyla ilgilenmek gerekir.
Bir toplumun ekonomik büyümesi yaşam standardıyla, gelişmesi ise yaşam kalitesiyle ölçülür. Zenginlik yaşam standardının bir ölçüsüdür, yaşam kalitesinin değil. Zenginlikteki artış kişinin yaşam kalitesini düşürebilir de. Yaşam kalitesinin ölçümü ise son derece zordur. Bu sorunu ortadan kaldırmanın en iyi yolu da; yaşam kalitesiyle ilgili kararları, ilgilendiren kişilere bırakmaktır. Bununla birlikte gelişme etkinlik kavramıyla, büyüme ise verimlilik kavramıyla ilişkilidir.
Sözü edilen ölçme sorunu nedeniyle; bilim, teknoloji ve ekonomi genel olarak etkinliğin değil verimliliğin üzerinde odaklanmaktadır. Verimlilik bir sonucu üretmek için gerekli sürecin üzerinde durmaktır. Etkinlik ise sonucun uygunluğuyla ilgilenir. Örneğin çok iyi top oynarsınız, fakat maçı kaybedersiniz. Bu durumda verimlisiniz fakat etkin değilsinizdir. Kötü top oynarsınız maçı kazanırsınız. Bu durumda verimsiz, fakat etkinsinizdir. Bu da büyümenin ve gelişmenin birbirinden bağımsız bir şekilde gerçekleşebileceğini göstermektedir. Ama istenilen durum hem büyümenin hem de etkinliğin aynı anda gerçekleşmesidir. Ancak etkin olmazsanız, verimlilik bir işe yaramaz. Aslında burada “Ne üretilecek?” sorusunun hemen arkasından gelen iki temel soruya yanıt verilmeye çalışıldığına dikkat edilmelidir. Bu sorular “Niçin” ve “Nasıl” soru kelimeleriyle başlayan sorulardır.
“Niçin” ile başlayan sorulara vereceğimiz yanıtlar etkinlikle ilgilidir. “Nasıl” ile başlayan sorulara verilecek yanıtlar ise verimlilikle ilgilidir. Genel olarak da niçin sorusu, nasıl sorusundan daha önemlidir ve farklı bilgi düzeylerinde olmayı gerektirir. Niçin sorusu diğer sorulardan önce gelir. Diğer sonuçlar bu soruya verilecek yanıta bağlıdır. Ancak bu soruya her zaman bilinçli yanıt vermek mümkün değildir. Sürekli olarak bu soruya doğru yanıt vermeye çalışırız. Diğer soruların yanıtları da niçin sorusunun zamanla daha açık hale gelmesine yardımcı olacaktır.
SONUÇ
Daha iyi sonuçlar üretebilmek için parçalı bir dünya görüşünü yansıtan analiz yönteminden çok bütünsel görüşü yansıtan sosyal sistem anlayışıyla yaklaşmak gerekir. Sosyal sistem anlayışı organizasyonların analiz yaklaşımıyla düşünülenden daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu kabul eder ve verimlilikten çok etkinlik kavramı üzerinde durur.
Etkinlik, çevrenin sistemin ürünlerini kabul etmesiyle ilgili bir kavramdır. Bu nedenle de çevrenin, sistemin ürünlerini kabul etmesi için ürünlerin hangi boyutlara ya da özelliklere sahip olması gerektiğinin üzerinde durulmalıdır.
SİSTEM, SİSTEMİN  SONUÇLARI  VE  PRENSİPLERİ
Kişilik denince, ruhlu bir sistemden söz ettiğimizi bir önceki bölümde belirtmiştik. Kişiliğin kendisi bir sistemdir ve temel amacımız, istediğimiz niteliklere sahip bir kişiliği tasarlamaya çalışmaktır. Son yıllarda yönetim dünyasında çok satan “Kalıcı Olmak” isimli kitabın temeli ; “Kim olduğumuz ne yaptığımızdan önemlidir” fikrine dayanmaktadır. Kimliğimiz yani yani sistemin bütünsel yapısı, ne yapacağımızı belirler. Olayların bizim için ne anlama geldiğini belirleyen sistemin kendisidir. Bu nedenle sistem kavramının öncelikle tanımlanması gerekir.
TANIM
Seksenli yıllarda ülkemizde “sistem” kavramı çok moda bir kavramdı. Şimdilerde toplam kalite ve değişim kavramları moda olduğu için sistem sözü eskisi kadar kullanılmamaya başladı. Nedir bu sistem? Sinir sistemi, elektirik sistemi, yönetim sistemi gibi birçok yerde sistemden söz ediyoruz. Sistem, aşağıdaki koşulları gerçekleştiren ve iki ya da daha fazla parçayı kapsayan bir bütündür.(Ackoff.re)
1. Bütün, tanımlanmış bir ya da daha fazla işlev ve özelliğe sahiptir.
Örneğin otomobilin tanımlanmış işlevi, insanları karada taşımaktır.
2. Kümedeki her parça, bütünün özellik ya da davranışını etkileyebilir.
Örneğin motor aracın performansını etkiler.
3. Parçaların bir alt kümesi, bir ya da bir kaç ortamda bütünün tanımlanan işlevini yerine getirmek için yeterlidir; Bu parçaların herbiri ayrı ayrı gereklidir, ancak tanımlanan fonksiyonu yerine getirmek için yeterli değildir.

Bunlar sistemin asıl parçalarıdır. Otomobilin motoru asıl parçadır.
4. Bir sistemin her bir asıl parçası; bir diğer asıl parçanın en az bir özelliğine bağlı olarak, sistemin davranış ve özelliklerini etkiler.
Diğer bir ifadeyle sistemin hiçbir kısmı sistemden bağımsız bir etkiye sahip değildir. Örneğin motorun performansı vites kutusunun performansından etkilenir.
5. Sistemin asıl parçalarının, alt kümelerinin sistemin bütününe etkisi, en az bir diğer alt kümenin davranışına bağlıdır. 21
Örneğin aktarma  organlarından bağımsız olarak tekerler işlevini tam olarak yerine getiremez.
Ya da etkileşimin olmadığı yerde sistem yoktur.21
Özet olarak söylersek; sistem, asıl özellik ya da işlevlerinde bir kayıp olmadan bağımsız kısımlara ayrılamayan bir bütündür. Bu da sistemlerin; karşılıklı bağımlılığı ya da karşılıklı etkileşimleri, istenen sonuçları üretebilecek şekilde tasarlanması gerektiğini gösterir. Sistemleri de genel olarak açık ve kapalı sistem olmak üzere ikiye ayırabiliriz.
AÇIK VE KAPALI  SİSTEM YAKLAŞIMLARI
Sınırları geçirgen yani çevresiyle enerji alışverişinde bulunan ya da tanımlanan işlevlerini yerine getirmek için belirli çevresel koşullara ihtiyaç duyan sistemlere açık sistem denir. Bu nedenle açık sistemler her ortamda tanımlanan işlevlerini yerine getiremezler. Sınırları geçirgen olmayan yani çevresiyle enerji alışverişinde bulunmayan diğer bir ifadeyle her çevrede tanımlanan işlevlerini yerine getiren sistemlere de kapalı sistem adı verilmektedir.
Gerçek hayatta mutlak anlamda açık ya da kapalı sistemden söz etmek mümkün değildir, çünkü açıklık ve kapalılık bir derece sorunudur. Organizasyonlar uzun süre kapalı sistem anlayışına uygun olarak yani analiz yöntemi kullanılarak tasarlanmaya çalışılmıştır. Bu yöntem iş dünyasında süreçlerin aşırı derecede bölünmesine yani parçalanmasına neden olmuş ve çalışanların sürecin bütününü görmesine engel olmuştur.
Organizasyon ve yönetimin bir açık sistem olmasına karşın, kapalı sistem yaklaşımının kullanılması ve bu yaklaşımın başarılı olması, uzun süre sorgulanmasına engel olmuştur. Açık sistem yaklaşımının neden gerekli olduğunu anlayabilmek için açıklayabilmek için, entropi kavramının anlaşılması yararlı olacaktır.

ENTROPİ
Termodinamiğin birinci yasası en genel haliyle enerjinin sakınımıdır (korunmasıdır). Bu yasaya göre evrendeki enerji miktarı sabittir. Toplam enerji şekil değiştirebilir, fakat asla kaybolmaz. Enerji iş yapabilme yeteneğini gösterdiği için, mutlak kapalı bir sistemin sonsuza kadar yaşaması ya da diğer bir deyişle iş yapma yeteneğini sürdürmesi gerekir. Fakat gerçek bu şekilde değildir. Gerçeği kavrayabilmek için termodinamiğin ikinci yasasına bakmak gerekir.
Termodinamiğin ikinci yasası, enerjinin farklı enerji dağılımlarından eşit enerji dağılımına doğru kendiliğinden akma eğiliminde olduğunu söyler. Örneğin bileşik kaplardaki su, kollardaki su seviyesi eşitleninceye kadar hareketine devam eder. Suyun kollar içindeki hareketi bir işin yapıldığını gösterir. Kollardaki su seviyesi eşitlendikten sonra, su artık kendiliğinden hareket etmez ve dolayısıyla da  dışarıdan herhangi bir enerji verilmeden bu sistemde iş yapılamaz. Enerjinin düzgün dağılıp dağılmadığı nasıl anlaşılacaktır? Rudolf J. E. Clausius herhangi bir cisimde toplam ısının sıcaklığa oranının enerji dağılımının eşitlenmesinde önemli olduğunu gösterdi ve bu orana entropi ismini verdi. Entropi arttıkça enerji dağılımı da düzgünleşmektedir. Enerji dağılımı düzgünleştikçe iş yapabilme yeteneği azaldığından, entropi aynı zamanda işe dönüştürülemeyen enerjinin de bir ölçümü olmaktadır. İkinci yasaya göre eşitlenmeye doğru eğilim kendiliğinden olduğu için entropi artışı önlenemez.
İkinci yasaya göreye entropi artışı önlenemediğinden (Canlılar bu süreci kırabilmektedir), kapalı sistemdeki entropi eninde sonunda en yüksek düzeye ve sistem de zamandan bağımsız olarak dengeye ulaşır. Diğer bir deyişle sistem dengeye ulaştığında; entropisi en üst düzeye ve işe dönüştürülebilen serbest enerjisi ise en alt düzeye iner. Böyle bir sistemden iş alınamayacağından; bizim için sistem bozulmuş, çökmüş ya da ölmüş demektir. Sistemi ölmekten kurtarabilmek için entropi artışının önüne geçmek gerekir. Bu da, ancak sistemin dışarıdan enerji almasıyla mümkün olur ki, o zaman da sistemin adı açık sistem olur.
Açık sistem de çevresiyle sürekli enerji alış verişinde bulunurken, zamandan bağımsız olarak sabit kalabilir yani girdilerle çıktılar arasındaki oran sabit tutulabilir. Bu duruma kararlı durum (steady state) adı verilir. Kararlı durumda sisteme giren enerjiyle sistemdeki entropi artışı dengelenebilir ve böylece sistemin sürekliliği sağlanabilir. Burada ki sürekliliğin aynı enerji düzeyinde olması gerekmez. Sistem arasıra bir üst enerji düzeyine ya da  daha alt enerji düzeylerine sıçrayarak bir başka enerji düzeyinde kararlı dengeye ulaşabilir. Atomdaki elektronların yörünge değiştirmesine benzeyen bu olguya günümüzde dönüşüm (transformasyon) adı verilmektedir. O halde sorunlara genel olarak açık sistem kuramıyla yaklaşmak gerekir; fakat uygulamada bu; büyük sistemler için pratik olmayabilir ve bu nedenle bazı sistemlerin karşılıklı ilişkiler gözönüne alınarak yönetilebilir boyutlara indirgenmesi gerekebilir. Ancak bu durumda sistemin geneline hakim uzmanların bulunması gerekir.
Sistemin açık olmasının yani çevreyle ilişkilerinin ne kadar önemli olduğunu, Arie De Geus’un Yaşayan Şirket isimli kitabından yapılan aşağıdaki alıntı açık bir şekilde göstermektedir.
“İngiltere’de çok uzun bir süredir, sütçülerin küçük kamyonetlerle getirdikleri süt şişelerini her evin kapısına bıraktıkları geleneksel bir süt dağıtım sistemine sahiptir. Yirminci yüzyılın başlarında, bu süt şişelerinin kapakları yoktu. Kuşlar da, şişenin ağzında biriken kaymaklara kolayca erişebiliyorlardı. İngiliz bahçe kuşlarından iki farklı tür, mavi baştankara ve ardıç kuşu, çiğ süt kaymağını, bu yeni ve zengin besin kaynağını, şişelerin ağzına yaklaşıp emerek almayı öğrenmişlerdi.
Bu yenilik, kendi başına, büyük bir başarıydı. Ama aynı zamanda bir evrimci etkisi de olmuştu. Süt kreması, bu kuşların öteki besinlerine oranla daha zengin bir besindi ve bu iki ötücü kuş türünün sindirim sistemleri, daha önce tanımadıkları bu yeni alışılan besini sindirebilmek için bazı değişikliklere uğramışlardı. Bu iç uyum, neredeyse kesin olarak Darwin’ci ayıklanma sürecine uygun olarak gerçekleşmişti.
Daha sonra, iki dünya savaşı arasındaki dönemde, İngiliz süt dağıtım şirketleri süt şişelerinin ağızlarını ince alüminyum kapaklarla kapatarak bu kuşların kreması ile beslenmelerini önlediler.
1950’lerin başlarında, İngiltere’deki bütün mavi baştankaralar yaklaşık bir milyon kuş-süt şişelerinin alüminyum kapaklarını parçalamayı öğrenmişlerdi. Eski zengin besin kaynaklarına yeniden erişebilmenin yolunu bulmuş olmaları, mavi baştankaralar familyasının tümü için, önemli bir zafer olmuştu. Onlara yeniden varlıklarını sürdürme konusunda üstünlük sağlamıştı. Ama, onların tam tersine, ardıç kuşları, bütün bir familya olarak süt kremasına erişmeyi öğrenemediler. Zaman zaman tek tük ardıç kuşlarının süt şişelerinin kapaklarını parçalayıp krema yemeyi öğrendikleri görüldüyse de, bu bilgi hiçbir zaman türlerinin öteki üyelerine yayılamadı.
Uzun sözün kısası, mavi baştankaralar olağanüstü başarılı bir kurumsal öğrenme süreci geçirmişlerdi. Ne var ki, bazı ardıç kuşları mavi baştankalar kadar yenilikçi ve buluşçu oldukları halde, tür olarak başarısız kalmışlardı. Üstelik dahası, iki ötücü kuş ailesi arasındaki fark asla iletişim yetenekleri arasında fark bulunduğuna yorulamazdı. Ötücü kuşlar türü olarak, ardıç kuşları da mavi baştankaraların sahip oldukları tüm iletişim olanak ve becerilerine sahiplerdi: renk, davranış, hareket ve ötüş. Aralarındaki farkın açıklaması, diyordu Profesör Wilson, ancak toplumsal yayılım sürecinde bulunabilirdi: Mavi baştankaraların kendi becerilerini türün bir bireyinden bütün üyelerine yayma biçimlerinde.
İlkbaharda bütün mavi baştankaralar, yavrularını buyütünceye dek hep çift olarak yaşarlar. Yaz başlarında genç mavi baştankaralar yalnız başlarına uçmaya ve beslenmeye başladıkları zaman, kuşlar bir bahçeden öbürüne sekizerli onarlı kümeler halinde uçarak yer değiştirmeye başlar. Bu kümelerdeki kuşlar birbirlerinden ayrılmadan kırlarda hep bir arada uçuşurlar ve bu hareketlilik dönemi iki üç ay sürer.
Oysa ardıç kuşları, onların tam tersine, bölgeci kuşlardır. Erkek bir ardıç kuşu, kendi bölgesine asla bir başka erkek ardıç kuşu sokmaz. Buna yeltenen herhangi bir olduğu zaman da hemen bir meydan okuma ötüşü koy verir; sanki “Defol benim bölgemden!” der gibidirler. Genel olarak, ardıç kuşları birbirleri ile hasımca bir biçimde iletişim kurma eğilimindedirler; her biri kendi bölgesinin efendisidir ve sınırına bir başkasının yanaşmasına izin vermez.
“Kümeleşen kuşlar”, diyordu Alan Wilson, daha hızlı öğrenirler. Varlıklarını sürdürme ve daha hızlı evrim geçirme şanslarını artırırlar.”
Entropi kavramı enerji dağılımın düzgünlüğünü ölçtüğü gibi sistemin belirsizliğini de gösteren bir kavramdır. Yönetimde verilen her karar bir miktar belirsizlik içerecektir.
BELİRSİZLİK VE ENTROPİ
Bir organizasyon ya da sistem başlangıçta belirli bir düzen içindedir. Zaman geçtikçe sistemi oluşturan öğeler birbirlerinden çok değişik şekillerde hareket edebilirler. Bu nedenle zamanın herhangi bir anında sistemin hangi düzeni alacağını kestirmek son derecede güçtür. Çünkü seçenek sayısı çoktur, özellikle eleman sayısı arttıkça, sistemin gelecekte hangi düzeni alacağını kestirmek hemen hemen olanaksızdır. Aynı belirsizlik çevre koşulları için de geçerli olduğundan maalesef gelecek belirsizdir ve bu belirsizlik içinde yaşamak zorundayız. Bu nedenle çevre koşullarında meydana gelen değişikliklere uyum sağlayabilmek için kurulan sistemlerin de mümkün olduğunca esnek sistemler olması gerekir.
Nedensel belirsizliği arttıran olaylardan biri de, nedenle sonuç arasındaki süreçtir. Bunun etkileri de her sistemde bulunması gereken geri besleme kavramıyla açıklanabilir.
GERİ BESLEME
Sistemin çıktılarının özelliklerini gösteren bilgilerin sisteme, yine sistem yoluyla girdi olarak verilmesidir. Sistemi etkileyen girdiler, etkilerini anında göstermedikleri gibi bu etkilerin ölçümünde de gecikmeler olmaktadır. Bu da çıktılardaki sapmaların nedenlerini belirlemekte büyük sorunlar doğurmaktadır. Örneğin çiçekte meydana gelen bozuklukların ışık yetersizliğinden mi? Su yetersizliğinden mi? Yoksa toprağından mı? kaynaklandığını belirlemek oldukça güçtür, çünkü bu girdiler etkilerini hemen göstermezler. Gecikme örneklerinden biri de yemekle ilgilidir. İnsanlar doyduklarını ancak doyduktan onbeş dakika sonra anlarlarmış. Bunun kaçınılmaz sonucu da onbeş dakika fazla yemek yemektir. Dolayısıyla şişmanlıktır.
Tüm sistemlerde hatayı azaltıcı yönde yani negatif geri besleme alt sisteminin bulunması kaçınılmazdır. Esasen yönetim bilgi sistemi bir geri besleme sistemidir. Yöneticilerin görevi de geri besleme sistemi aracılığıyla sistemden istenen çıktıların güvence altına alınmasıdır. Yani genel olarak sistemin tasarlanması görevi girişimcinin, sistemin istenen şekilde çalışması da yöneticinin görevidir. Sistemin o anda çalışır durumda olması da teknisyenin görevidir. Bu ayırımlar geneldir. Sistemde bulunan herkeste yukarıda söylenen niteliklerden bir miktar vardır, fakat kişinin temel stratejisinin farkında olması önemlidir.
Sistemdeki bu temel karakterler hem bireysel olarak kendi içimizde, hem de farklı bireyler olarak aramızda çatışmalara neden olacaktır. Yeri geldikçe tekrar tekrar üzerinde duracağımız gibi bu çatışma ya da gerilim, şirketin sağlığı için gereklidir, ancak gerilimin yaratıcı yönde olması gerekir. Kişiliklere yönelik gerilimler kurumun daha kısa sürede yok olmasına neden olur. Bu nedenle her işletmede farklı karakterlerin olması gerekir, ancak bunların kişiliklere saygı göstermesi zorunludur.
Tüm sistemler insanların amaçlarına hizmet etmek için tasarlanır. O halde istenen sonuçlar da insanların amaçlarını gerçekleştirmek için bir araçtır. Bu nedenle genel anlamda sistemlerin olası sonuçları ya da boyutları neler olmalıdır sorusu üzerinde durmak gerekir.
SİSTEMİN OLASI SONUÇLARI
Parçalı bir dünya görüşüne sahip olduğumuz için genelinde sistemler arasındaki etkileşimlere pek dikkat etmeyiz. İş zamanı iş yapılır, eğlence zamanı eğlenilir. İşe duygu karıştırılmamalıdır. İş başka, duygu başka birşeydir. Oysa yeryüzünde herşey birbiriyle ilişkilidir. Eski Yunanlılar bir sistemin çokluk (zenginlik), gerçek (bilgi), Değer (iyilik), güzellik/eğlence gibi sonuçlar üretebileceğini öne sürmüşlerdir. Jamshid ise bu sonuçlara özellikle Doğu kültüründe güç kavramının da eklenmesi gerektiğini söylemektedir.
En üst düzeydeki sistemin özelliklerine, alt düzeydeki sistemlerin ya da üst sistemin öğelerinden hiçbiri sahip değildir. Örneğin yazmak insan sisteminin bir özelliğidir, tek başına parmaklarım, gözlerim ya da beynimle yazamam. Yazma eylemi bir çok parçanın karşılıklı etkileşimlerinin bir sonucudur. Bu etkileşimlerden herhangi birini gözönüne almazsanız yazma eylemi gerçekleşmez. Sadece yazma kavramı da yetersizdir. Yazılanın bir takım özellikler(sonuçları, boyutları) sergilemesi gerekir. Benzer şekilde her ürünün birden çok sonucu vardır. İndirgemci yaklaşımlarla sistemlerin ya da ürünlerin boyutlarını teke indirerek düşünmek bizi hatalı sonuçlara götürecektir, çünkü bu düşünce bizi daima alt eniyilemeye götürecektir. Genel olarak insanlı sistemlerin yani organizasyonların sahip olması gereken boyutları aşağıdaki başlıklar altında inceleyebiliriz.
1. Zenginliğin üretilmesi ve dağıtılması ya da gerekli mal ve hizmetlerin üretimi ve adil dağıtmın yapılması
2. Gerçek ya da bilgi, knowledge (yeti) ve anlayışın yayılması ya da yaratılması
3. Güzelliğin, olmanın duygusal yönlerinin, yapılanın ve olanın anlam ve heyecanının yaratılması  ve yayılması
4. Kişilerarası ilişkilerin düzenlenmesi ve korunması amacıyla; işbirliği, koalisyon,  rekabet ve çatışma için, değerlerin oluşturulması ve kurumsallaştırılması
5. Gücün duplikasyonu ve geliştirilmesi; yasallık, otorite ve sorumluluğun ya da hükmetme kavramının sorgulanması
Olayı bu şekilde düşününce ticari bir organizasyonun amacı karını en yüksek düzeye çıkarmaktır derseniz, sadece zenginlik boyutuyla ilgileniyorsunuz demektir. Ancak tüm dikkatinizi bu amaca yöneltirseniz, siz karınızı en yükseğe çıkarırsınız, ama organizasyon batabilir ya da daha genel anlamda ülke batabilir. Bunu Vehbi Koç, “Memleketim varsa, ben varım” diyerek sürekli vurgulamıştır. Arie de Geus’da  durumu şöyle açıklamaktadır:
“Peki şirketler neden erkenden ölüyor? İlk akla gelen yanıt, onların bütün politika ve pratiklerini “ekonomi” temelinde inşa ettikleri, yani “ekonomik” olana uydukları. Başka bir şekilde formüle etmek gerekirse, “şirketler ölüyor, çünkü onları yönetenler, tümüyle mal ve hizmet üretimi üzerinde yoğunlaşıyor. Şirketin aynı zamanda iş dünyasında ayakta kalmaya çalışan bireylerden oluşmuş bir topluluk olduğunu unutuyorlar”. Yöneticiler, soyut bir biçimde üretim faktörleriyle (emek, toprak ve sermaye) ilgileniyorlar. Bunlardan birinin, emeğin, aynı zamanda “gerçek insanları” ifade ettiğini unutuyorlar.”.
Yukarıdaki açıklamalar bizim daha büyük bir bütünün parçası olduğumuzu unutmamamız gerektiğini göstermektedir. Bu nedenle amaçların bütününü mümkün olduğu kadar aynı anda gerçekleştirmeye  ya da tasarlamaya çalışmak daha iyi sonuçlar üretecektir. Şimdi bu sonuçları ayrı ayrı incelemeye çalışalım
1. Zenginliğin üretilmesi ve dağıtılması ya da gerekli mal ve hizmetlerin üretimi ve adil dağıtmın yapılması ya da kısaca çokluk boyutu.
Zenginlik ürettiklerimizle tükettiklerimiz arasındaki olumlu farkın birikimidir. Bu da büyümeyle yani ölçüdeki artışla ilgili bir kavramdır.Yaşamımızı sürdürmemiz açısından üretkenlik son derece önemli bir kavramdır. İnsanların, ülkelerin ve hemen hemen tüm şirketlerin temel amacı varlıklarını sonsuza kadar sürdürmektir. Bu da ekonominin ilgi alanıdır. Ekonomi mümkün sonuçlara mevcut en etkin kaynaklarla ulaşmaktır (iş dünyasının ve hükümetlerin görevidir). Böylece kaynaklar üretilir ve dağıtılır. Diğer yönden kaynakların korunması gerekir. Bu görevi de adalet, sağlık, çevre, silahlı kuvvetler ve sigorta sistemleri yerine getirir.
Canlılar kendilerinin sonlu bir ömre sahip olduklarını bilir. Bu nedenle varlıklarını sonsuza kadar sürdürmenin yolu olarak nesillerinin devamını görürler. Bu isteği de içgüdüsel olarak ya da genetik kodlarında şifrelendiği gibi sürdürürler. Aynı zamanda yeni neslin de kendilerine benzemesini isterler. Bireysel bazda bu olay DNA’lar aracılığıyla olurken toplumsal bazda DNA’nın görevini kültür üstlenir. İş adamlarının en büyük kaygılarından birisi eserlerinin (neslinin) sürekliliğini sağlamaktır. Gerçek iş adamları nihai analizde iş yerinin asıl sahiplerinin çalışanlar olduğunu bilirler. Çünkü zenğinliği üretme yeteneği insanlardadır. Şirket varlığını ancak insanlar aracılığıyla sürdürebilirler. Bu nedenle iş adamları şirketin sürekliliğini sağlayacak yetenekleri arar. Elbette bu yeteneklerin çocuklarında olmasını ister. Ancak çocuklarında bu yetenek yoksa diğerlerini araştırırlar. Üretim yeteneğini korumak demek sürekli olarak üretken işgücü yaratmak demektir. Bu da ancak öğrenmeyle gerçekleştirilebilir.
2. Gerçek ya da bilgi, knowledge (yeti) ve anlayışın yayılması ya da yaratılması
Gerçeğin aranması bilimin işlevidir. Bilimin ürünlerinin uygulanması ise teknolojidir. Bilim ve teknolojiyi yayma görevi ise temel olarak üniversitelerindir. Bilim, teknoloji ve üniversitenin işlevi sonuçlara daha verimli bir şekilde ulaşmamızı sağlamaktır.
Bir şeyi istemek tek başına yeterli değildir. İstediğiniz şeyi gerçekleştirme yeteneğine de sahip olmak gerekir. Bu da ancak değişimle hemen hemen eş anlamlı olan öğrenmeyle gerçekleştirilebilir. Peter Senge öğrenmeyi bu anlamda daha önce yapamadıklarımızı şimdi yapabiliyorsak öğrenme gerçekleştirilmiştir şeklinde açıklamaktadır. Merak etmek insan oğlunun temel özelliklerinden biridir. Öğrendikçe yeni şeyleri şeyleri merak ederiz. Gelişmemizi sağlayan temel duygu da bu merak duygusudur. Merak ettiklerimizden bir kısmını öğreniriz ya da biliriz ama uygulamaya koyamayız. Bildiklerimizi uygulamaya sokabiliyorsak o zaman bir teknolojiye sahibiz demektir. Gerçeği araştırma ve bilginin yayılması temel olarak okulların görevidir, ancak özellikle uygulamada yani teknolojide işletmelere de büyük görevler düşmektedir. Sürekli değişimin yaşandığı günümüzde herkes sürekli öğrenmek ve öğrendiklerini uygulamak zorundadır. Bu nedenle işletmelerin en önemli görevlerinden biri sürekli öğrenmeye olanak sağlayacak ortamı hazırlamaktır. Şirketler bu görevi sadece okullara bırakamaz ya da belirli dönemlerde dışardan transferle olayı tümüyle çözümleyemezler. Rekabet avantajlarını koruyabilmek için sürekli öğrenme kavramının sisteme yerleştirilmesi gerekir.
3. Güzelliğin, olmanın duygusal yönlerinin, yapılanın ve olanın anlam ve heyecanının yaratılması  ve yayılması
Güzelin peşinden koşmak da insanların içsel bir değeridir. Bazı şeyleri sadece güzel oldukları için yaparız. Bunun başka bir nedeni de yoktur. Güzelin peşinden koşmak hemen herkese estetik kavramını hatırlatır. Literatürde estetikle ilgili oldukça fazla yayın olmasına rağmen bana göre bu kavramın en iyi açıklaması Ana Britannica ansiklopesinde yapılan açıklamadır. Bu nedenle açıklamayı aynen aktarıyorum.
“Felsefenin, güzeli ve güzel sanatların doğasını inceleyen bölümüne estetik denir. Yunanca aisthetike (duyum) sözcüğünden gelen terimi bugünkü anlamıyla ilk kez kullanan ve estetiğin, felsefenin ayrı bir dalı olmasını sağlayan Alexander Baumgarten’dir.
Estetik, insanın dış dünyaya gösterdiği, “güzel” ve “çirkin” sözcükleriyle dile getirilen tepkilerle ilgilidir. Ancak güzel ve çirkin sözcüklerinin kapsamları belirsiz ve anlamları da öznel ve görelidir. Üstelik, etkileyici bir doğa görünümüyle ilgili gözlemlerde ya da sanat eleştirilerinde kullanılan nitelemeler yalnızca güzel ve çirkinle sınırlı değildir. Anlamlı, dengeli, uyumlu, ürpertici, yüce gibi bir dizi başka kavram da değerlendirmeye girer. Estetik kuramı, bir yandan güzelin yalnızca öznel olmayan, nesnel bir içerik de taşıyan bir tanımını yapmaya, bir yandan da bu değişik terimler arasındaki bağlantıları belirlemeye çalışır.
Kant’a göre estetik; yaşantının temel öğesi beğeni yargılarıdır ve yargı yetisi ancak ussal, düşünen varlıklarda bulunabilir. Estetik yaşantı, pratik ahlaki yargıyla kuramsal us arasında bir bağlantı kurar ve yalnızca ussal varlıklara özgüdür. Estetik yeti olmadan da insanın öteki yetileri güdük kalır.
Kant’a göre estetik yaşantının ayırt edici özelliği, çıkarsız oluşudur. Çağdaş estetiğin çıkış noktası olan bu önerme, estetiği ahlaktan da bilimden de ayırır. Ahlaki davranışlarda bir çıkar öğesi vardır; evrensel sayılan bir davranış ölçüsü bütün insanlara benimsetilmek istenir. Bilim de nesnelerin içyapılarını, işleyişlerini ve neden-sonuç ilişkilerini araştırır; nesneleri denetim altına almak, insanın hizmetine koşmak ister. Estetik bu kaygıları taşımaz. Schiller, “iyi olanı, kusursuz olanı insan yalnızca ciddiye alır; oysa güzel olanla oynar.” der.
Hayal gücünün rolü konusunda bugüne kadar yeterli bir temellendirme yapılmamışsa da, insanın gerçekte var olmayan bir şeyi zihinlerinde canlandırmalarını sağlayan bir yaratma yetisi olduğu kesindir. İnsanın resimde bir insan yüzü görmesini sağlayan da budur, çünkü orada bir insan yüzü değil, boyalı bir tuval durmaktadır. Sartre’da düş gücünü, olmayanda olanı görmek biçiminde tanımlar.
Sanat yapıtının estetik olarak kavranmasını sağlayan etken biçimdir. Yapıtta her birim ötekilerle ve yapıtın bütünüyle belirli bir ilişki içindedir. Yapıtın estetik ilgi uyandırmasına da bu ilişkiler yol açar.”
Yönetim ve gelişme kitaplarında yeterince yer verilmese de estetiğin yarattığı heyecan ve güzelin peşinden koşma duygusu her alanda gelişmenin ana kaynaklarından birisidir.
4. Kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesi ve korunması amacıyla; işbirliği, koalisyon,  rekabet ve çatışma için, değerlerin oluşturulması ve kurumsallaştırılması
Buradaki kavramlar ilerleyen bölümlerde tanımlanacaktır, ancak bir kurumda kişiler arası ilişkilerin temel kurallarla tanımlanması gerekir. Bu bir anlamda kararların nasıl verileceği hakkında yapılan bir anlaşmadır. Önceden kararın nasıl verileceğinin üzerinde anlaşılması, konsensüsün yani türkçesiyle uzlaşmanın gerçek anlamıdır. Demokrasilerin de temel prensiplerinden birisidir. Aksi takdirde çatışmaları  rekabete dönüştürmenin yolu yoktur.
Hangi davranışların doğru hangilerinin yanlış olduğı konusunda genel bir anlaşmanın olması gerekir. Bu da bir ülkenin ya da organizasyonun değerlerinin oluşturulması ve yaygınlaştırılmasını kapsayan bir konudur. Bu görev temel olarak üniversite, din ve psikoloji ya da psikiyatrinin görevidir.
5. Gücün duplikasyonu ve geliştirilmesi; yasallık, otorite ve sorumluluğun ya da hükmetme kavramının sorgulanması
Bu kavram merkezilik ve yerellik kavramlarının aynı anda yerleşebilmesi için önemlidir. Topluluk adına kimler eyleme geçmeye yetkilidir? Kararları kimler alacaktır? Örneğin seçilmişler atanmışlardan önce gelir deniyor. Demokratik kural olarak bu ifade doğrudur, ancak halkın seçtikleri belirli düzeydeki seçilmişlerden önce gelir. Seçimi kişiler yaparsa, bu bir seçim işlemi midir yoksa bir kişi tarafından yapılan atama işlemi midir? Bu soruların hemen arkasından da organizyonun yaptığı atama mı daha önemlidir yoksa kişilerin yaptığı atamalar mı daha önemlidir sorusu gündeme gelir. Bu ve benzeri soruların sistemde açık olarak yanıtlanması çok önemlidir. Aksi takdirde yetkin olmayanlara sorumluluk verilmesi gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu da istenmeyen sonuçlara yol açar.
Diğer bir anlatımla organizasyonların nasıl yapılandırıldığı, nasıl yönetildiği ve insan etkileşimlerindeki ahlaki yönlerle ilgilenir. Sistemlerin sonuçlarını bu şekilde inceledikten sonra, “Bu sonuçları üreten bir sistemin tasarımın da hangi prensiplere uyulmalıdır?” sorusu gündeme gelir.
SİSTEM PRENSİPLERİ
Herhangi bir sistemin tasarlanmasında; açıklık, amaçlılık, çok boyutluluk, bütünsel özellikler ve sezgilerimize karşıt olma prensiplerinin gözönünde bulundurulması gerekir. Bu prensipler aşağıda ayrı ayrı ele alınmıştır:

AÇIKLIK
Buradaki açıklık, yaşayan (açık) sistemlerin davranışının ancak çevreleri kapsamında anlaşılabileceğini ifade etmektedir. Bu durum daha önce tanımladığımız açık sistemin doğal bir sonucudur. “Siz kimsiniz?” sorusuna nasıl cevap verirsiniz. İnsanların kendilerini diğer insalardan bağımsız olarak tanımlamaları mümkün değildir. Hiç mezar taşlarında ne yazıyor diye dikkat ettiniz mi? Mezar taşınıza ne yazdırmak istersiniz? Diğer insanlardan farklı olduğunuzu nasıl açıklarsınız. Galiba mezara kadar gitmeye de gerek yok. Kartvizitiniz de ne yazıyor? Yazılanlar sizi tanımlıyor mu? Şirketinizin ismi, şirketinizi ne kadar tanıtıyor? Tüm bu sorulara vereceğiniz yanıtlarda çevrenizle olan ilişkilerin yer aldığını göreceksiniz.
Sözü edilen ilişkiler oldukça karmaşık bir yapıya sahiptirler. Bu karmaşa çaresiz olduğumuzu mu gösterir? Yaşamımızı sürdürebildiğimize göre bu soruya hayır yanıtını verebiliriz. Bu karmaşayla bir şekilde birlikte yaşamasını biliyoruz. Çevremizde gerçekleşen olayların şans, seçim ve belirlilik faktörlerini içerdiğinin farkındayız. Önemli olan bu faktörleri ayrıştırabilmektir.Bu nedenle olayları kontrol edilebilen ve kontrol edilemeyen olaylar şeklinde ikiye ayırmak yararlı olacaktır.
Bu ayırım bize organizasyonumuzun ya da sistemimizin kendisini, sınırlarını ve çevresini belirleme olanağı sağlar. Sistem, katılan aktörler tarafından kontrol edilebilen değişkenlerin karşılıklı etkileşim kümelerinden oluşur. Sistemin davranışını etkileyen, fakat kontrol edilemeyen değişkenler sistemin çevresini oluşturur. Kontrol etmek, tek bir eylemin sonucu üretmeye yeterli olduğu durumları gösteren bir kavramdır. Sistemin sınırları ise aktörlerin yeteneğine, otoritesine bağlı olarak değişen keyfi bir öznel yapıdır.
Bir değişkeni kontrol edemezsek  ne yapmaya çalışırız? Onların nasıl davranacaklarını tahmin etmeye çalırız ve tahminlerimize göre hazırlık yaparız. Bu neoklasik yönetim okulunun anlayışıdır. Uygulamalar bu yaklaşımın iyi sonuçlar vermediğini göstermektedir. Bu nedenle günümüzde dikkatimizi daha çok kontrol edemedeğimiz, fakat etkileyebileceğimiz değişkenler üzerine yöneltiyoruz. Kontrol için, istenen sonucu üreten bir eylemin olması yeter ve gerek koşullarının sağlanması demektir. Etki içinse eylem yeterli değildir, sadece ortak üreticidir.
Çevre hakkındaki bilgimiz arttıkça, kontrol edilemeyen değişkenleri etkilenebilir hale dönüştürmek mümkündür. Bir değişkeni etkileme yeteneğimiz arttıkça, bu değişkeni tahmin etme yeteneğimiz azalmaktadır. Etkilenebilen değişkenlerin olduğu çevreye transactional (etkilenebilen) çevre denir. Bu çevre amaçlı açık sistemlerin(canlı) davranışlarının anlaşılmasında önemli rol oynar. Yavaş yavaş olayların önemli bir kısmını gerçekten kontrol edemediğimizi, fakat etkileme yeteneğine sahip olduğumuzu kavrıyoruz. Bu nedenlede liderlik kontrol edemediklerimizi etkileme ve etkileyemediklerini fark etme yeteneği olarak tanımlanabilir.
Yaşayan sistemlerin davranışlarını anlayabilmemizin en önemli nedenlerinden birisi de belirli karekteristikleri sergilemeleridir. Bu sistemler sadece ortak özelliklerini sergilemekle yetinmezler aynı zamanda kişiliklerini büyük bir hırsla korumaya çalışırlar. Biyolojik düzeyde canlılar bu kararlılığı genetik kodlama (DNA) ile gerçekleştirmektedirler. Genetik kod değiştirilmediği sürece canlılar, kendilerini tekrar etmeyi sürdürürler. Kişisel ve kollektif kimliklerimiz de benzer özellikleri gösterir.
Organizasyonlar da daha önceden tanımlanmış bir düzeni gerçekleştirmeye yöneliktirler. Bu kültürel kodlar, biyolojideki DNA’ların görevini görürler. Toplumsal belleğimizin derinliklerinde yatan gizli varsayımlar, default(varsayılan) olarak, mevcut düzeni tekrar üretmeye programlanmış organizasyon prensipleri olarak çalışırlar.
Etkileyebildiğimiz çevre sandığımızdan daha geniş olabilir. Bu nedenle kim olduğumuzu iyice araştırırsak, potansiyelimizin ne kadar büyük olduğunu farkederiz. Yapılan araştırmalar DNA’dan sonra davranışlarımızı etkileyen en önemli faktörün amaçlarımız olduğunu ileri sürmektedir.
AMAÇLILIK
Etkilenebilen çevredeki aktörleri etkileyebilmek için, yaptıklarını niçin yaptıklarını anlamak zorundayız. Bilgi (information) NE sorusuyla, Knowledge (yeti) NASIL sorusuyla ve anlamak(understanding) ve bilgelik (wisdom) NİÇİN sorusuyla ilgilenir.  Buradan da anlaşılacağı gibi etkin bir oyuncu olabilmek için anlama düzeyine yükselmemiz gerekir. Niçin sorusu bir amaçlılık yani seçim konusudur. Seçim; ussal, duygusal ve kültürel boyutların ortak ürünüdür. Ussal seçim kişisel bir ilgi alanıdır ya da gözlemcinin değil karar vericinin ilgi alanıdır. Ussal seçim bilgece (wise) bir seçim olmak zorunda değildir.  O anda karar vericinin algıladağı ilgiyi yansıtır. Burada bilgelik ise, olayın toplumsal kapsamda sonuçlarını ve ahlaki etkilerini gözönüne almaktır.
Herhangi bir kişi seçim yaptığında, yaptığı seçim bize göre doğru olmasa da, bu seçimin arkasında yatan usu bulmak bizim görevimizdir. Seçicinin davranışlarını anlayabilmek için onun ilgisinin ne olduğunu bilmek önemlidir.
Seçimin duygusal boyutu ise güzellik ve heyecan alanına girer. Birçok şeyi heyecan duyduğumuz ya da bizim için bir mücadeleyi gerektirdiği için yaparız. Usta tavlacılar neden acemilerle oynamak istemez ya da sürekli olarak yendiğiniz bir kişiyle neden oynamak istemezsiniz? Mücadelelerimizde heyecan, karar verme kriterlerimizin bir parçası olmazsa hayat herhalde sıkıcı bir hal alırdı. Yaptığımız işin bizim için bir anlamı olmazdı. Bu duygusal durum, zevk ve tatmin duygularının nedenidir. Bu tür eylemlerimizi genellikle riskle ağırlıklandırmayız.
Amaçlı sistemler değerler tarafından yönlendirilirler yani amaçlı davranışların çabası bu değerleri gerçekleştirmek içindir. Bu değerler genellikle kültürün içinde gizlidir ve karar verici bunların farkında bile olmaz. Bunlar birileri zorlayıncaya kadar gerçek olarak kabul edilirler.
Amaçlılığın özünü anlayabilmek için Ackoff’un sistem davranışlarına ilişkin yaptığı ayırımları bilmek önemlidir. Ackoff’a göre bir sistem reaksiyon (tepki) gösterir, yanıt verir ya da eyleme geçer. Tepki için çevredeki bir olay gerekli ve yeterlidir. Bu nedenle tepki bir başka olayın belirli bir şekilde neden olduğu bir olaydır. Yanıt vermede ise çevrede bir olay olması gereklidir, fakat yeterli değildir. Bu nedenle tepki, sistemin de ortak üreticisi olduğu bir olaydır. Eylem ise çevredeki değişikliğin gerekli ve yeterli olmadığı bir sistem davranışıdır. Bu nedenle eylemler kendi kendini belirleyen olaylardır.
TEPKİ: Çevredeki bir olayın hem yeterli hem de gerekli olduğu bir  sistem davranışıdır. Bu nedenle reaksiyon bir başka olayın neden olduğu bir olaydır.
YANIT  : Bunun için çevredeki bir olay gereklidir fakat yeterli değildir.
EYLEM : Çevredeki bir değişim ne gereklidir ne de yeterlidir. Bunlar kendi kendini belirleyen olaylar ya da  otonom davranışlarıdır.
SİSTEMLERİN DAVRANIŞSAL SINIFLANDIRILMASI
DAVRANIŞ (SÜREÇ) ARAÇLAR ( YAPI) ÜRÜN (FONKSİYON)
PASİF
Aletler SABİT
Tüm çevrelerde aynı yapı
Seçim yok SABİT
Tüm çevrelerde tek işlev
Seçim yok
REAKTİF
Kendi kendini koruyan sistemler
Değişken ve belirli  çevrelerde farklı yapılar
Araçların seçimi yok SABİT
Her çevrede tek işlev
Sonuçların seçimi yok.
TEPKİSEL
Hedefe yönelik sistemler
Değişken ve seçilmiş
Aynı çevrede farklı yapılar
Araçların seçimi
Belirlenmiş değişken
Farklı çevrelerde farklı işlevler
Sonuçların seçimi yok.
AKTİF
Amaçlı sistemler
Değişken ve seçilmiş
Aynı çevrede değişik yapı
Araçların seçimi
Değişken ve seçilmiş
Aynı çevrede farklı işlevler
Sonuçların seçimi
Tepki gösteren, yanıt veren ve eyleme geçen sistemler sırasıyla; durumu koruyan, hedefe yönelik ve amaçlı sistemlerdir.
Kendini koruyan sistemler, değişikliklere değişik çevresel koşullarda durumunu korumak için tepki gösterir. Bu sistem, çevredeki değişiklikler tarafından belirlenen bütünüyle sistemin yapısında olan belirli bir tepkiyi gösterirler. Bununla birlikte değişik çevre koşullarında kendi durumunu korumak için içsel bir değeri gerçekleştirir. Örneğin havalandırma sistemleri ya da buzdolapları bu şekildedir.
Hedefe yönelik sistemler belirli durumu yaratıncaya kadar, aynı ya da değişik çevrede farklı olaylara farklı yanıtlar verebilirler. Bu durumun üretimi, hedeftir. Böyle sistemler sonuçları değil, araçları seçebilirler. Bu nedenle tepkisel olmaktan çok yanıtsaldırlar. Tepki istençlidir, yanıt ise değildir. Örneğin düşük düzeyli canlılar yiyeceklerini aynı ya da değişik çevrede farklı şekillerde arayabilirler. Hedefe yönelik sistemin bir hafızası varsa, zamanla hedefini daha verimli bir şekilde izlemeyi öğrenir.
Amaçlı sistemler ise, aynı çevrede aynı sonuçları değişik şekillerde üretmekle kalmazlar, değişik sonuçları aynı ya da değişik çevrede de üretebilirler. Sabit koşullar altında sonuçlarını değiştirebilirler. Bu yetenek, özgür iradenin varlığını gösterir. Bu sistemler sadece öğrenme ve uyumla kalmazlar aynı zamanda yaratabilirler de. İnsan bu sistemlerin bir örneğidir.
ÇOK BOYUTLULUK
Çok boyutluluk, zıt eğilimlerdeki tamamlayıcı ilişkileri ve mümkün görünmeyenlerden mümkün(feasible) bütünler yaratma yeteneğidir.
Tüm kültürlerde zıtlık vardır ve bu zıtlıkların sıfır toplamlı oldukları kabul edilir. Biri kazanınca diğeri kaybeder ve kaybeden elenir. İkinci olarak olarak da uzlaşma (compromizing) çatışmaların bir çözümü olarak kabul edilir. Buradaki uzlaşma noktası kararsız bir karışımdır. Genellikle iki zıt ucu içinde bulundurur. Kuvvet yapısı değişince uzlaşma noktası da değişir.
Bununla birlikte biz paradokslar çağında yaşamaktayız. Örneğin özğürlükle adalet kavramları çok sık kullanılan kavramlardır. Özgürlüğün altında daima anarşi aranır ve bazıları da adaletin arkasında zulüm ararlar. Biraz daha ileri giderek, güvenlikle(security) ile özğürlük kavramları arasındaki ilişkiyi ele alalım. Bir kişi özgür değilse güvenli değildir ve güvenli değilse özgür değildir.
Buradaki üç kavram aynı şeyin değişik yüzleridir ayrı ayrı ele alınmaları sorun yaratır.
Bu üç kavramı birarada ele alabilmek için tamamlayıcı kavramının tanıtılması yararlı olacaktır. Tamamlayıcı boşlukları dolduran ya da parçaları bütünleştiren demektir. Çok boyutluluk prensibi karşıt eğilimlerin sadece aynı anda oluşabileceklerini ve etkileşim içinde olduklarını kabul etmekle yetinmez, aynı zamanda bunların tamamlayıcı ilişkiler oluşturabileceklerini de kabul eder. Tamamlayıcı ilişkiler çiftlerle sınırlı değildir. İkiden fazla değişken; özgürlük, adalet, güven kavramlarında olduğu gibi tamamlayıcı ilişkiler gösterebilir
Karşıt eğilimlerin karşılıklı bağımlılıkları  ya da (or) yerine ve (and) ilişkileriyle karekterize edilebilirler. Bu da her eğilimin ayrı bir boyutla; düşük-düşük, yüksek-düşük gibi temsil edilmesi demektir.
Bu bir sıfır toplamlı formülasyon değildir yani bir tarafın kaybetmesi gerekli değildir.

BÜTÜNE İLİŞKİN ÖZELLİKLER
Ben sevebilirim fakat benim hiçbir parçam sevemez. Herhangi bir parçamı ele alırsanız sevgi kaybolur. Bunun da ötesinde sevgi beş temel duygudan herhangi birisinin ürünü değildir. Bir rengi, sesi ya da kokusu yoktur. Dokunulamaz ya da tadılamaz. O halde bir kişi sevgiyi nasıl ölçebilir? Bazıları beni sevseydin yüksek sesle konuşmazdın diyebilir. Sevgi klasik mülkiyet tanımına uymaz. Bunun gibi başarı, mutluluk gibi mülkiyetler de klasik tanıma uymazlar. Bunlara ingilizcede emergent faktörler adı verilir.
Bunlar bütüne ilişkin özelliklerdir; parçaları inceleyerek, bu mülkiyetlere ulaşmazsınız. Etkileşimlerin bir ürünüdürler ve kendi terimleriyle anlaşılabilirler. Tek bir temel duyunun ürünü değildirler ve bu nedenle de doğrudan ölçülemezler, ancak gerekirse bazı yönleri ölçülebilir. Bu özellikler analiz edilemezler ve sayısal araçlarla işlenemezler ve nedensel açıklamaları yapılamaz. Örneğin en önemli bütünsel özellik olan yaşam olayını ele alalım. Şimdiye kadar hiçbir kimse yaşamı tek bir nedene indirgeyememiştir.Yaşamla birşeyler arasında ilişki (korelasyon) bulma tuzağına düşerseniz, hemen hemen herşeyle yaşam arasında bir ilişki bulabilirsiniz. Fakat bunlar yaşamın özü hakkında çok fazla bir şey söylemezler.  Sadece analitk yaklaşımlara güvenirseniz, bütünsel özellikleri tam olarak kavramanız mümkün olmayacaktır.
Bütünsel özellikler birçok öğenin etkileşimlerinin ürünü olduğundan, zamana bağlı bir durumu üreten, dinamik bir süreç olarak düşünülmelidir. Bir diğer anlatımla bu özellikler anında gerçek zamanlı olarak üretilmektedir. Süreç durduğu zaman bu özelliklerin üretimi de durmaktadır. Bunlar gelecekte kullanılmak üzere depolanamazlar. Bir anda oluşabildikleri gibi yok olabilirler de.
Bütünsel özellikler süregiden bir sürecin anlık sonuçlarıdır. Bu nedenle bu özellikleri anlamak isteyenler bunları yaratan süreci anlamak zorundadırlar. Ölmek çok doğal bir olaydır, yaşamaksa mucizedir.Yaşamı yüzlerce sürecin etkileşimi sağlar. Bu nedenle yaşamı tek bir süreçle açıklamaya çalışanların, yaşamın ne demek olduğunu bildiklerinden şüphe etmek gerekir.
Başarı bütünsel bir özellik ise, eylemlerden çok etkileşimlerin yönetimiyle ilgili bir konu olmalıdır.
SEZGİLERİMİZE KARŞIT OLMA
Sosyal dinamikler, sezgilerimize karşıt davranışlar sergilerler. Analitik yaklaşımın ulaşamayacağı kadar karmaşık bir düzeydedirler. Sezgilerimize karşıt olmak demek, istenilen sonucu üretmek niyetiyle yaptığımız eylemler tam tersi sonuç ürtebilirler demektir. Önce herşey kötü gidebilir ya da her şey önce iyi gider sonra kötüleşir. Bir kişi yanlış bir nedenle kazanabilir ya da kaybedebilir.
Sezgilerimize karşıt olma durumunu anlayabilmek için aşagıdaki savların pratik sonuçları anlaşılmalıdır:
-Neden ve etki zaman ve uzayda ayrılabilir. Herhangi bir zaman ve yerde oluşan bir olay, farklı zaman ve yerde gecikmeli bir etki gösterebilir.
-Neden ve etki birbirinin yerine geçerek dairesel ilişkiler sergileyebilir.
-Bir olayın çok sayıda etkisi olabilir. Önem sırası zaman içinde değişebilir.
-Başlangıçta bir etkiyi üretmekte anahtar rol alan değişkenler kümesi, farklı zamanlarda farklı değişken kümeleriyle yer değiştirebilir. Başlangıç etkisinin ortadan kaldırılması mutlaka etkinin de yok edileceği anlamına gelmez.
Başlangıç koşullarının yerine kesinliğin, şansın, ve seçimin farklı kombinasyonlarının oluşturduğu sürecin; gelecekteki durumları daha çok etkileyeceğini kabul ederek, eş sonuçluluğun klasik nedensellik prensibinin yerini alması gerekir. Bu da bir eylemin kısa ve uzun dönem sonuçları için dinamik bir model kullanılması gerektiğini ima eder. Bu modeller de evrenin koatik yapısını yansıtmalıdır.
Burada önerilen amaçlı sistemlerin davranışlarına ilişkin açıklamalar, kaos teorisinin çözümlerinin bir başka perspektiften yapılmasıdır. Aşamalı yöntem de kaostaki kalıpların bulunması açısından yararlıdır.
Aşağıdaki noktalar kaos teorisinin ilginç ve organizasyonla ilişkili görüşleridir.
-Doğrusal olmayan bir sistemin davranışlarının analiz edilmesi her adım attığınızda duvarlarının şekli değişen bir labirentte yolunuzu bulmaya çalışmak gibidir.(yani oyun içinde oyun vardır.)
-Geleneksel matematiksel yöntemlerle başedilemeyecek kadar karmaşık sistemler fraktal geometri ya da fuzzy lojiğin basit yasalarına uyabilir.
-Karmaşıklık yasaları üniversal across hierarhical scales’lara uyar (scalar, self – similiarity) ve kendisini oluşturan parçaların ayrıntılı davranışları tarafından etkilenmezler.
-Karmaşık bir bütünün davranışlarını açıklamak için parçaların davranışlarını çalıştıkça açıklama yeteneğimiz azalır azalır. Tersine bütünün davranışlarını çalıştıkça açıklama yeteneğimiz gittikçe artar.
-Zamana ilişkin yeni anlayışlarımız, zamanın saat tarafından değil ritim ve aşamalar tarafından tanımlandığını göstermektedir.
-Doğa bazıları uzay da düzenli fakat zamanda düzensiz ya da tersi kalıplar oluşturur. Bazı kalıplar ölçekte kendine benzeyen yapılardır, fraktal, diğerleri salınırlar.
Kalıpların doğasını dört çeşit çekici belirler.
1. Nokta çekerler (özel bir eylem tarafından çekilen ya da itilen)
2. Dairesel çekerler (İki ya da daha çok eylem arasında salınan)
3. Torus çekerler (Kendini tekrar eden organize karmaşıklık)
4. Garip çekerler (zamanla ortay çıkan ve öngörülemeyen karmaşık paternler)
Kaos terimlerini sosyal kapsamda kullanmaya çalışırsak, dört çeker aşağıdaki şekilde açıklanabilir.

. Nokta çekerler(dichotomy/unidirectional) doğal içgüdülerinin ( korku, sevgi, nefret, paylaşma isteği..) peşinde koşanları temsil eder.
. Çevrimsel çekerler (dialectic/kendini koruyan) çok boyutluluk prensibine(zıt görünen, fakat birbirini tamamlayıcı eğilim gösteren) uygun olan eylemlerdir. Kararlılık- değişim, güvenlik- özgürlük gibi.dönem dönem farklı konulara önem vermek bu sonucu üretir ve alt eniyilemenin bir sonucudur.
. Torus çekerler (eş sonuçluluk, /neğ. Entropik/hedefe yönelik) açık sistemlerin davranışlarını örnekler.Bu sistemleri ne olması gerektiğinin imajı (DNA), biyolojik sistemlerin büyüme kalıbı gibi yönlendirir.
. Garip çekerler(çok sonuçluluk / kendi kendini organize etme / amaçlı) amaç ve araçları seçen sosyo kültürel sistemlerin davranışlarını yansıtır. Amaçlı aktörlerin stilistik tercihlerinden doğan öngörülemeyen  kalıplar oluşur.
Kendi kendini organize etmek her zaman bilinçli bir eylem değildir.Genellikle bu default olarak ya da sapmanın gittikçe büyümesi (evrimleşme) aracılığıyla olur. Kendi kendini organize etme işi imalı kültürel kodları kullanarak default olarak oluşursa, üretilen kalıp daha çok torus çekerlere benzeyecektir. Bununla birlikte yeniden tasarım, garip çekerler tarafından oluşturulan bir kendi kendini organize etme olacaktır.
ZİHİNSEL MODELLER VE YÖNETİM YAKLAŞIMLARI

Bu bölümde daha önceki bölümlerde yapılan açıklamalara uygun bir organizasyon oluşturabilmek için temel yönetim yaklaşımları ya da anlayışları üzerinde durulacaktır. Burada yapılacak açıklamalar da bir takım genellemeler içerdiği için diğer bir anlatımla iki yönetim tipinin hiçbir zaman tam olarak birbirinin benzeri olmayacağı için anlatılanlar ancak genel bir sınıflandırmayı gösterecektir. Bu Bölümün Birinci bölümle ilişkisine okuyucunun özellikle dikkat etmesi yararlı olacaktır. Burada zihinsel modellerimizin (zihniyetimizin, paradigmalarımızın) davranışlarımızı nasıl belirlediği üzerinde durularak, yönetim açısından  eski zihniyetimizi neden değiştirmemiz gerektiği üzerinde durulacaktır.
Beynimiz çevreden sürekli olarak uyarıcılar alıyor ve bu aldığı uyarıcıların önemli bir kısmını dikkate almıyor, geriye kalan kısmını ise değerlendiriyor ve onlara bir takım anlamlar yüklüyor. Böylece deneyimlerimizden; değerlendirme ve anlamlandırma sonucunda kendimize özgü bir gerçeklik haritası oluşturuyoruz. Bu nedenle bizim gerçek diye ele aldığımız şeyler aslında sadece bizim yorumlarımızdır. Bu yorumların bütünü de zihinsel modelimizi oluşturur. Bu durumun farkına varmamız, iletişim ve kavrama düzeyimizi oldukça yükseltecektir.
Richard Pascale Honda fabrikalarını incelemeye gelen yabancıların zihinsel modeli kavramadıkları için düştükleri durumu aşağıdaki şekilde açıklıyor:
“Örneğin, Honda fabrikalarını gezmeye gelenler, durumun bir fotoğrafını çekerek buralarda görünmeyen bir elin olduğu sonucuna varmaktadırlar. Oysa bir kurumun nasıl çalıştığını anlayabilmek için fotoğraftan çok,  filminin çekilmesi gerekir. Görünmeyen kuvvet; yönetimin zihinsel modelidir ki, bu da diğer bir çok şey arasında bir çok küçük ateş yakarak bunların ısı enerjilerini birbirine bağlarlar. Kişilerin olaylara ya da dünyaya bakış şekillerini anlamadan organizasyonu anlamak, diğer yönden kişilerin zihniyetinde bir değişiklik yapmadan, bir değişimi gerçekleştirmek mümkün değildir.
….Ayakta kalanların önemli fakat belirgin bir özellikleri de organizasyonlarının sorgulama motorları olmalarıdır. Evet onlar sorunları çözerler, fakat en iyi yaptıkları şey mevcut hareket tarzlarını sürekli ve takıntı halinde sorgulamak için organizasyon kuvvetlerini bağlamaktır. Sürekli sorgulama da bir sonraki, bir sonraki….zihinsel modelleri gündeme getirecektir.”
Bu da zihinsel modellerin ya da zihniyetin açığa çıkmasına ve gelişmesine neden olacaktır. Esasen organizasyon çalışmaları da bu şekilde yapılır.
Oluşturduğumuz bu gerçeklik haritaları zihniyet ya da zihinsel model olarak da adlandırılmaktadır. Zihinsel model; zihnimizin derinliklerinde yatan, dünyanın nasıl işlediğine ilişkin görüntülerdir ki, bunlar ne yaptığımızı ve ne gördüğümüzü derinden etkiler. Güçlük de zihinsel modellerimizi gerçekmiş gibi kabul ederek davranmamızdır. Zihniyet TDK’nun sözlüğünde; “Bir toplum veya topluluktaki bireylerde görüş ve inanış etmenlerinin etkisiyle beliren düşünme yolu, düşünüş biçimi.” şeklinde tanımlanmaktadır.
Davranışlarımızı şekillendiren; olayların kendisi değil, olayların ne anlama geldiğine ilişkin inançlarımızdır. Bu inançlar bize neyin acı olduğuna yani nelerden uzaklaşılacak ve neyin zevk olduğuna yani nelere yaklaşılacağına ilişkin rehberlik yaparlar. İnançlarımızı da daha önce neyin acıya ya da zevke yol açtığına ilişkin deneyimlerimizin sonucunda yaptığımız genellemeler oluşturur.
Basit ya da mekanik olaylarda genellemeler yaşamımızı kolaylaştırırlar. Vidaları sola çevirirseniz sökülür, sağa çevirirseniz sıkışır gibi. Bu genellemenin de istisnası vardır, ama yaşamımızı kolaylaştıran bir genellemedir. Ancak daha karmaşık olaylarda beynimiz; özelliği nedeniyle, karmaşık olayları çok basit sembollerle temsil ederek genellemeler yapar ki bu, bir çok durumda kısıtlayıcı etki yapar.
“Şişman insanlar tembeldir.” şeklinde bir genelleme yaptığımızı kabul edelim. Bu genellemeye: ya karşılaştığımız şişman bir kaç insanın tembel olduğunu görerek; ya da yediklerini eritecek kadar çalışmadıklarını varsayarak ya da kendilerine güvendiğimiz insanlardan şişmanların tembel olduğunu işiterek; ya da gazete, kitap, televizyon gibi kaynaklarda şişmanlar tembel olarak temsil edildikleri için sahip oluruz. Şişman insanlar hakkında buna benzer başka konularda da genellemeler yaptıktan sonra, kafamızda bir şişman insan modeli geliştiririz. Şişmanlar hakkındaki diğer genellemelerimizi gözönüne almazsak; işe başvuran bir kişi şişmansa, zorunlu kalmadığınız sürece bu kişiyi işe almazsınız. Şişmanlık artık bizim için tembellik anlamını taşımaktadır. Yaşamda her türlü olayda, bu ve buna benzer kalıplaşmış davranış biçimlerinin (paternlerinin) olduğunun farkına varıyoruz. Buradan tüm şişmanlar aynı şekilde davranırlar sonucunu kesin olarak çıkarabilir miyiz? Elbette çıkaramayız. O halde bu genelleme bizim yaşamımızı kısıtlar. Ancak genelleme yapmadan yaşamak da mümkün değildir.  Zihnimizde oluşturduğumuz bu kalıplaşmış davranış biçimleri (paternleri); gerçeklik haritamızdaki ya da zihinsel modelimizdeki yolları oluşturmaktadır.
Yaptığımız genelleme sonucunda “şişman” kelimesiyle “tembellik” kelimesini ilişkilendirerek, şişmanlığı tembellik anlamında kullanmaya başladığımızı kabul edelim. Bu durumda “Şişmanların tembel olduğundan emin misiniz?” sorusu sorulduğunda hangi cevapları verebiliriz? Bu soruya üç türlü yanıt verilebilir. Birincisi mutlak bir şekilde eminsinizdir. Bu şekilde bir sorgulamayı dahi kabul etmezsiniz. Buna iman denir. İkincisi kesin olarak eminsinizdir, fakat sorgulamayı kabul edebilirsiniz. Bu duruma inanç denir. Üçüncüsü terazinin kefesi eminlikten yanadır ve sorgulamaya bütünüyle açıktır. Buna da fikir denir.
Şişman kavramından tembel kavramına geçiş bir soyutlama sıçrayışıdır. Zihinsel modellerimizi oluştururken buna benzer çok sayıda soyutlama sıçrayışı yaparız. Genellikle yaptığımız soyutlama sıçrayışlarının farkına varmadığımız gibi, bunların doğruluk derecelerini de sorgulamayız. Örneğin, “Çalışanları güdüleyen en önemli araç aldıkları ücrettir.” şeklinde bir varsayımda bulunalım. Bu kanı, yönetim konusunda kullandığımız zihinsel modelin bir parçasıdır. O halde genelleme daha üst bir modelin oluşturulmasında kullanıldığı zaman, biz bu genellemeye varsayım adını veriyoruz. Bu varsayım: Bir iman mıdır? Bir inanç mıdır? Bir fikir midir? Bu sorulara verilecek yanıtlar da deneyimlerinize karşılık aldığınız tepkilere yani edindiğiniz referanslara bağlıdır. Bu deneyimleri; kişisel olarak kendimizden, kitaplardan, filmlerden, diğerlerinden ve hayallerimizden ediniriz. Konuştuğunuz birkaç kişi size katılmıştır ya da bir yerde böyle bir şey okumuşunuzdur ya da kendinizi bir çalışan olarak hayal ettiğinizde öyle davranacağınızı düşünmüşsünüzdür ya da birinden böyle bir şey duymuşsunuzdur. İnanç haline dönüşmüş genellemeleri varsayım olarak kullandığımızı kabul edersek; inançlarla ilgilenmenin aşağıda sıralanan güçlükleri vardır.
1. Çoğumuz neye inanacağımıza bilinçli olarak karar vermeyiz
2. Genellikle geçmişteki deneyimlerimizi yanlış yorumlayarak inançlarımızı oluştururuz.
3. Bir inancı oluşturduğumuz da onun sadece geçmişteki deneyimlerimize ilişkin bir yorum olduğunu unuturuz.
Dünyanın nasıl davrandığına ilişkin bu varsayımlarla, dünyaya bir anlam vermekle kalmayız aynı zamanda nasıl eyleme geçeceğimizi de belirleriz. Bu nedenle kişisel ve toplumsal zihniyetle uğraşmaya, Christ Argyris eylem bilimi adını vermiştir. İnsanlar her zaman savundukları kuramlara göre davranmayabilirler, fakat her zaman oluşturdukları zihinsel modele uygun (benzeşimli) olarak davranırlar. Christ Argyris’in ulaştığı bu sonuç, örneğin neden insanların ekip çalışmasına inandıklarını söylemelerine rağmen ekip oluşturamadıklarını çok net bir şekilde açıkladığı gibi, klasik yaklaşımdaki bir çok inanışının da yıkılmasına neden olmaktadır.
Zihniyet bir düşünce yolu ve düşünüş biçimidir ama düşünmek ne demektir. Yine TDK’nun sözlüğünde; ” Bir sonuca varmak amacıyla bilgileri incelemek, karşılaştırmak ve aralarındaki ilgilerden yararlanarak, düşünce üretmek, zihni yetiler oluşturmak, muhakeme etmek; aklından geçirmek, gözönüne getirmek; zihniyle arayıp bulmak; bir şeye karşı ilgili ve titiz davranmak; akıl etmek, ne olabileceğini önceden kestirmek; tasarlamak; tasalanmak, kaygılanmak; farz etmek.” anlamlarına gelmektedir.”Deneyimlerimiz düşünce şeklimizi, ne düşündüğümüz de deneyimlerimizi etkiler. Bu nedenle nesnellik ve öznellik bir paranın iki yüzü gibidir. Bunlar birbirinden ayrıymış gibi görülerek, ayrı ayrı tartışılabilir, fakat onlar birbirinden ayrılamaz.
Nasıl düşündüğümüzü ve insanların neden aynı olaylara farklı tepkiler gösterdiğini daha iyi anlayabilmemiz için, olayları ya da nesneleri nasıl değerlendirdiğimizi belirleyen sistemin bütününün anlaşılması gerekir.
DEĞERLENDİRMELERİMİZİ YÖNETEN ANA SİSTEM
Nesnelerin ya da olayların ne anlama geldiğini ve bunlara karşı ne yapmamız gerektiğine karar vermemizi sağlayan değerlendirme ana sistemimizdir. İnsanlar arasındaki farkı belirleyen de bu ana sistemdir. Durum, sorular, değerler, inançlar ve referanslar şeklinde alt sistemlere ayrılabilen değerlendirme ana sisteminin herhangi bir alt sisteminde yapılacak bir değişiklik, değerlendirmelerinizi değiştirecektir.
Bize ulaşan ve algılayabildiğimiz herhangi bir uyarıcıya karşı göstereceğimiz tepki yani davranış, içinde bulunduğumuz zihinsel ve duygusal duruma (ruh haline) bağlıdır. Durum ise o andaki sinirsel süreçlerimizin toplamı olarak tanımlanabilir. Benzer uyarıcılara farklı zamanlarda farklı tepkiler göstermemizin temel nedeni de budur. Durumumuzu da iki faktör etkiler: iç temsilimiz ve fizyolojimiz. Bunlardan birincisi, uyarıcıyı zihnimizde nasıl temsil ettiğimiz yani iç temsilimizdir. İç temsilimizde olayların hangi yönünü öne çıkarıp, canlı bir şekilde görüntülediğimize bağlı olarak; durumumuz derhal değişecek ve vücudumuz da bu iç temsile karşılık gelen fizyolojinin içine girecektir. Bu etkileşimin tersi de geçerlidir yani fizyolojimizi değiştirirsek, durumumuz ve iç temsilimiz de değişecektir. O halde uyarıcılara karşı göstereceğimiz davranışı öncelikle etkileyen, duygusal ve zihinsel durmumuzu değiştirme olanağı bizim elimizdedir. Bu nedenle olayların ne anlama geldiğine ve ne yapılması gerektiğine karar verirken, becerikli durumda olduğumuzdan emin olmamız gerekir. Satıcıların müşteri gelirken kendilerine nasıl çeki düzen verdiklerine yani becerikli duruma geçtiklerine herhalde dikkat etmişsinizdir.
Değerlendirme sistemimizin ikinci öğesi sorulardır. Herhangi birşey yapmadan önce,”Bu ne anlama geliyor ve acıdan kaçınmak ya da daha çok zevk alabilmek için ne yapmalıyım?” şeklinde bir değerlendirme yapmalıyız. Burada eyleme geçip geçmeyeceğinizi büyük oranda belirleyen, kendi kendinize sorduğunuz belirli sorulardır. Sorduğunuz sorular sizin nereye odaklanacağınızı belirlediği için; olumsuz yönlere odaklanırsanız, muhtemelen eyleme geçmezsiniz ya da o olaydan mümkün olduğu kadar kaçınırsınız.
Değerlendirme sistemimizin üçüncü öğesi değerlerimizdir. Hepimizin yaşamdaki temel amacı daha çok zevk almak ve daha az acı duymaktır. Fakat aynı zamanda hepimizin nelerin acıya ve nelerin zevke yol açtığına ilişkin aldığı dersler farklıdır. Bunun sonucu olarak da belirli duygulara diğerlerinden daha çok önem veririz. Önem verdiğimiz duygular da değerlerimizi oluşturur. Değerlerimizi de önem derecelerine göre sıralandırırız yani onların da bir hiyerarşisi vardır. Tüm kararlarımızı bilinçsiz olarak da olsa, değerler hiyerarşimize göre zevk veren duyguları arttırmak ve acı veren duygularımızı azaltmak çabaları etkiler. Bu nedenle değerler hiyerarşimizi değiştirirsek, vereceğimiz kararlar da değişir.
Sistemimizin dördüncü öğesi inançlarımızdır. Genel inançlarımız; kendimizden, diğerlerinden ve genel olarak yaşamdan beklentilerimizi belirler. Bu inançlar öncelikle nelerin değerlendirleceğini belirler. Örneğin aileniz sizin için en önemli değerse, öncelikle bu konuyla ilgili olayları değerlendirirsiniz. Değerlerimizin gerçekleşip gerçekleşmediğini gösteren kurallar da bir nevi inaçtır ve kurallarımız çiğnendiği zaman değerlerimizin çiğnendiğine karar veririz. Örneğin işletmenizde hiyerarşi sizin için önemli bir değerse, astlarınızın size karşı yüksek sesle konuşmaması, bu değerin bir kuralı olabilir. Astlarınızdan biri sizinle yüksek sesle konuşursa rahatsız olursunuz.
İnançlarımızı nasıl oluşturduğumuzu gösteren referanslar da, sistemimizin beşinci ve son öğesidir. Kararlarımızı ve inançlarımızı oluşturmada rehberlik görevi yapan referanslarımız, beynimizdeki deneyim ve bilgi birikimidir. Olayın değerlendirmesi seçeceğiniz referansın anlamına bağlı olacaktır. Referansların arttırılması yükleyeceğiniz anlamları çeşitlendirecektir.
Temel değerlendirme sistemimizin bu kısa açıklaması da, gerçeğe ilişkin yorumların; kişiden kişiye, durumdan duruma, zamana göre, vb. etkenlere göre değiştiğini göstermektir. Temel değerlendirme sistemimizin öğeleri üzerinde yeri geldikçe daha ayrıntılı açıklamalar yapılacaktır. Ancak burada özellikle insanlar arasındaki etkileşimin ya da iletişimin gerçeklik haritaları aracılığıyla yapıldığına dikkatinizi çekmek isterim. Karşılıklı iletişimin gerçeklik haritalarıyla gerçekleştirildiğini ve bu nedenle aynı olaya ilişkin iki ayrı haritanın olduğunu gözden kaçırmamamız gerekir. Haritalarımız gerçeği yansıtmadığı gibi, bizim haritalarımızı da karşı tarafa aynen aktarmamız mümkün değildir. Bu olayın farkına varmak, sözünü ettiğimiz sapmaların azaltılması için geliştirilen araçların önemini kavramak demektir. Bu yönde dünyanın ulaştığı anlayış düzeyi de, yönetim ve organizasyon anlayışımızda bazı değişikliklerin olmasını zorunlu kılmaktadır.
GELENEKSEL YÖNETİMİN ZİHİNSEL MODELLERİ
Geleneksel yönetimin zihinsel modellerini tüm yönleriyle açıklamaya çalışmak yerine, zamana ve değişime karşı tutumları üzerinde durmak bize yeteri kadar bilgi verecektir. Yönetimin hangi zamandaki yani geçmiş, şimdi ve gelecekteki olaylara karşı planlı olarak tepki gösterip göstermediklerine göre sınıflandırabiliriz. Bu sınıflandırma bize aynı zaman değişime karşı tutumların belirlenmesine de olanak sağlayacaktır. Zamana karşı tabloda belirtilen üç tutum, aşağıda açıklanan geleneksel yönetim anlayışının üç temel tipini de belirler.
TEPKİSEL YÖNETİM
Tepkisel yönetim anlayişı gemişin standart olduğunu kabul eden bir yönetim anlayışıdır. Geçmişten sapmalar olduğunda, bu sapmaların nedenleri araştırılır ve giderilmesi için plan yapılır. Bu yaklaşım tipik bir problem çözme yani hatadan kaçınma yaklaşımıdır. Bu yönteme klinik yaklaşımı da denir. Hastahanelerde uygulanan yöntem budur. Hasta olduktan sonra, hastalığın nedeni araştırılır ve tedavisine başlanır.
Tepkisel yönetimde deneyim önemlidir, çünkü yeni bir şeyin yapılması gerekmiyor. Bu yaklaşım dikiz aynasına bakarak araba kullanmaya benzer. Çünkü hep geçmişe özlem duyulur ve geçmişi de en iyi yaşlılar bilir yani burada deneyim önemlidir. Bu nedenle de bu yaklaşımda organizasyonların yapısı aileye benzetilir. Aile reisi herşeyin en iyisini bilir ve herkes onun direktiflerine göre hareket eder. Burada eylemlerin aile reisi tarafından istendiğine fakat planlamanın en alt kademeden başladığına da dikkat edilmelidir.
TEPKİSİZ YÖNETİM
Tepkisiz kelimesini herhangi bir olaya planlı bir şekilde tepki göstermemek anlamında kullanıyorum. Bu yönetim anlayışında mevcut durum en iyi durumdur. Durumu iyileştirmek için çaba gösterirseniz durum daha kötüye gider, düzen bozulur. Mevcut durumu tehdit edecek bir şey olmadığında yani kriz yoksa hiçbirşeye karışılmaz. Bu nedenle planlamaya karşıdırlar. Olaylara anlık müdahaleler yapılır. Bunun sonucunda herkesin meşgul olduğu fakat pek fazla bir işin yapılmadığı durum ortaya çıkar.
Bu yönetim anlayşında krizin çıkmaması için insanlar sürekli olarak meşgul edilmeye çalışılır. Silahlı kuvvetlerde bunun için “askeri boş bırakmaya gelmez.” denir. Aksi takdirde insanlar sürekli kriz yaratır ve bu da yönetimin sürekli krizlerle uğraşması demektir. Bu yönetim anlayışında gerçekte olan da budur. Bu anlayış ancak yaşamaları performanslarına bağlı olmayan kamu kurumlarında ve insan kaynakları, muhasebe gibi  özel sektör departmanlarında yürütülebilir. Kısaca bu bürokratik bir yönetim anlayışıdır.
ÖN TEPKİLİ YÖNETİM
Bu yönetim anlayışında ne geçmiş iyidir ne de şimdi. İyi şeylerin hep gelecekte olacağı düşünülür. Önceden değişim, değişmeyenlerden yararlanmak için iyi bir fırsattır. Temel yaklaşım geleceğin tahmin edilmesi ve ona plan yapılmasıdır. Kısaca tahmin et ve plan yaklaşımı geçerlidir. Özellikle günümüzde tahminler büyük çoğunlukla yanlış çıktıklarından, bu yaklaşımda planlar ve hazırlıklar sürekli değişmek zorundadır. Burada geleceği tahmin etmenin mi yoksa geleceğe şekil vermenin mi daha önemli olduğu sorusu sorulmalıdır. Elbette mümkün olduğu kadar kendi istediğimiz geleceği yaratmak daha önemlidir.
Bu yönetim anlayışında geçmiş önemli olmadığı için deneyim de önemli değildir ve bu nedenle de bu yaklaşımı benimseyen kuruluşlar da yöneticiler gençlerden oluşur. Burada öğrenmek önemlidir. Artık aile benzetmesi geçerli değildir onun yerine futbol, basketbol gibi takım benzetmeleri kullanılır. Komutanların yerini de koçlar alır. Sorunların teknikle çözüleceği inancı yaygındır ve bu nedenle yerel yönetime ağırlık verilir.
ETKİLEŞİM YÖNETİMİ
Bu yönetim yaklaşımında olaylar kontrol altına alınmaya çalışılır. Olanların nedeni bize yapılanlardan çok bizim yaptıklarımızdır anlayışı hakimdir. Bu nedenle zamana tepki gösterilmez, olmak istediğimiz ideal durumu tasarlamaya ve bu tasarımı gerçekleştireceğine inandığımız en yakın formülasyonları bulmaya çalışırız.
Zamana doğrudan tepki  göstermemenin bir diğer nedeni de geleceğin belirsiz olmasıdır. Bu nedenle de idealimizi olanaklılığa göre tasarlarız. Burada olasılık yerine olanaklılık teriminin kullanıldığına özellikle dikkat edilmelidir, çünkü olasılık tahmini gerektirir oysa olanaklılık kavramının içinde tahmin yoktur.
Bu yönetim yaklaşımı ana konumuz olduğu için çok tekrarlanacak olan üç özellik ön plana çıkar: planlar sondan başa doğru yapılmalıdır; planlama sürekli bir eylemdir ancak planlamadan çok planlama süreci önemlidir; katılımcılık esastır, çünkü tasarım en azından anlama düzeyinde öğrenmeyi sağlar.
Daha büyük resmin neresinde olduğumuzu anlamak için genel planlama sürecine bir göz atmamız yararlı olacaktır.
TASARLAMA VE PLANLAMA SÜRECİ
Şekil bir organizasyonun tasarlanması ve yürütülmesi için gerekli aşamaların tümünü kapsamaktadır. Bir organizasyonun tasarımı esasen bir sistemin boyutlarını kapsamalıdır.
ORGANİZASYON SÜRECİNİN TEMEL ÖĞELERİ
ZENGİNLİĞİN ÜRETİLMESİ VE DAĞITILMASI
Bu süreçgirdilerin çıktıya dönüştürülmesi için gerekli olan tüm eylemleri kapsar ve bu nedenle de ürünün tüketiciye ulaşıncaya kadar gerekli olan eylemlerin hepsi bu sürece dahildir. Pazarlama, satış, sipariş,..eylemler bu sürece dahildir.

ÖLÇME: FAYDA-MALİYET İLİŞKİSİ
Sahip olduğumuz kaynakların bir kısmını işletmenin belirli bir yeteneğini geliştirmek için kullandığımızda; artık bu kaynakları belki de bize daha çok yetenek kazandıracak başka alanlarda kullanamayız. Bu da herhangi bir kaynağın belirli bir seçenekte kullanılmasıyla, bu kaynağın diğer alternatiflerde kullanılmasıyla sağlanacak faydalardan vazgeçmek demektir. Bu kaynağın maliyeti de, alternatiflerden sağlanabilecek en yüksek faydanın tahminidir. Bu nedenle ekonomik maliyetler fayda (kazanç) kayıplarıdır ve fırsat maliyeti ya da alternatif maliyet olarak adlandırılır.  Herhangi bir miktar parayı harcarken tereddüt etmemizin nedeni de alternatif kullanımlarını düşünmemizdir.
Ekonomik maliyetlerin kazanç kayıpları olması, maliyet ve faydanın aynı boyutta olduklarını gösterir. Aynı boyutta olmasalardı, maliyetlerle faydaları karşılaştırmak anlamsız olurdu. Karşılaştırma işlemini yapabilmek için de, maliyetlerin tahmin edilmesi gerekir.
Maliyetlerin tahmin edilmesindeki güçlükler iki temel nedene indirgenebilir.
1. Herhangi bir ekonomik kavramın ölçülmesindeki güçlükler.
2. Herhangi bir durumda göz önüne alınacak (geçerli) maliyet kavramının belirlenmesindeki güçlükler.

,
1. Maliyet Kavramının Ölçülmesindeki Güçlükler
Verdiğimiz kararla dünyayı değiştirdiğimize göre, verilen tüm kararlar gelecekle ilgilidir. Geçmişi değiştiremeyeceğimize göre, geçmişle ilgili bir karar veremeyiz. Buradaki sorun da ne kadar gelecekle ilgileneceğiz sorusudur. İnsanlar herhangi bir konuda karar verirken sonsuz geleceği düşünürler ama pratikte sonsuz geleceği kestirmek hem mümkün değildir hem de ekonomik değildir. Karar verirken gelecekle ilgili olarak pratikte üç yaklaşımda bulunulabilir.
Bunlardan birincisi içinde bulunduğumuz andan başlayarak geleceğin nasıl olcağını kestirmek ve ona göre karar vermektir. Bu yaklaşım pratikte çok iyi sonuçlar vermez. Çünkü gelecek belirsizdir ve bu yaklaşımla çözüme ulaşmak daha uzun süre alacaktır. Bunu bulmacaların çözümünde bile görebiliriz. İkinci yaklaşım şekli gelecekten günümüze bakmaktır. Bu yaklaşım birinciden daha kestirme sonuçların alınmasını sağlar, fakat burada da belirsizlikle karşılaşıyoruz. Yaklaşım temel olarak idealdir, fakat pratik açıdan belirsizlik sorunundan kaçınmak da mümkündür ki, bu da üçüncü yaklaşımla sağlanabilir. Üçüncü yaklaşımda şu anda bulunduğumuz yerle bulunmak istediğimiz yer arasındaki farkları giderecek kararları verebiliriz. Böylece belirsizlikle ilgili sorun ortadan kalkmış olur. Bu yaklaşım pratikte amaçlarımızı gerçekleştirmemizde oldukça iyi sonuçlar verebilir. Ancak diğer yaklaşımların bütünüyle geçersiz olduğu ve belirsizlikten tam olarak kurtulduğumuz anlamına gelmez.
İkinci olarak, üretilen mal ve hizmetlerin fiyatı pazarda belirlense bile pazarın yapısı genellikle serbest rekabet koşullarına uygun olmadığından fiyatlar tam olarak maliyetleri temsil etmeyecektir.
Muhasebenin temel ilkeleri nedeniyle muhasebe kayıtlarındaki maliyetler özellikle enflasyonist ortamlarda gerçek maliyetleri temsil etmezler.
Moral değerler, çalışanların kalitesi gibi kavramlar muhasebe kayıtlarında yer almazlar. Örneğin çalışanların yetkinlik düzeyleri bilançoda yer almadığı için Batı kültüründe eğitim için yapılan harcamalar gider kaydedilirken, bunun tam tersi bir anlayışa sahip olan Japonlar bu harcamaları bir yatırım olarak görürler. Bunun sonucu olarak da batıda bilançolara bakarak bir firmanın personel kalitesi hakkında bir fikir edinmek oldukça güçtür.
2.Geçerli Maliyetlerin Belirlenmesi
Geçerli maliyetlerin belirlenmesi her durumda değişik özellikler gösterir ve rakamların nasıl kullanılacağına bağlı olarak durumdan duruma değişiklik gösterir.  Değişik maliyet sınıflandırmalarında hangi maliyetlerin geçerli maliyet olarak alınması gerektiği aşağıda incelenecektir. Burada yalnız ve yalnız karar ya da seçim işleminin maliyeti olduğuna dikkat edilmelidir. Herhangi bir nesnenin kendisinin maliyeti yoktur. Nesneyi satın almaya ya da satın alınan nesnenin nerede kullanılacağına ilişkin karar vermenin bir maliyeti vardır. Bu ayırım çok ince bir nokta gibi görülebilir ve günlük konuşma alışkanlıklarımızı da değiştirmemizi gerektirmeyebilir; ancak, profesyonel karar vericiler ve maliyet analizcileri bu gerçeği kavramalıdırlar. Buradan şöyle bir sonuç çıkarılabilir; verilen bir karar sonucunda değişiklik gösteren maliyetler geçerli maliyetlerdir.
Sorun ya da problem istenilen durumla mevcut durum arasındaki olumsuz farktır. O halde bir problem ya da sorunun olabilmesi için öncelikle ne istediğimizin farkında olmamız gerekir. Neyi, niçin istediğimizi bilmiyorsak bizim için bir sorun yoktur, sadece içgüdüsel olarak yaşamımızı sürdürebilmek için acıdan kaçınma eylemleri yaparız. Fakat neyi, niçin istediğimizi bilir ve neden sorususuna yeteri kadar güçlü yanıtlar verebilirsek; bu amacımızı gerçekleştirmek için eyleme geçeriz. Eyleme geçmek demek öncelikle kaynakların bu amaç için ayrılacağını ima eder. Bilindiği gibi yaşamda istenebilecek çok şey vardır. Bunlardan birini seçmek matematiksel modellerle gerçekleştirilebilecek bir olgu değildir. Bu seçim ancak kişisel değer yargılarına dayanılarak yapılabilir. Matematiksel çalışmalar bu değer yargılarının doğru verilere dayanılarak geliştirilmesine yardımcı olabilir. Örneğin tüm diğer alternatifler arasından ev yapmayı seçmek, yukarıda sözü edilen kaynakların nerede kullanılacağına ilişkin gerçek bir karardır. İkinci aşama ise nasıl bir ev yapılacağına ilişkin kararın verilmesidir. Bu da bir uygulama kararıdır, çünkü ev yapmanın sonsuz seçeneği vardır. Uygulama kararları genelde bir tasarım sorunudur.
ÜYELİK
Makinalarda parçaların bir sistem oluşturmak için bütünün bir parçası haline getirilmeleri, bir kez yapılan bir iştir. Oysa organizasyonda bütünleştirmenin sağlanması sürekli bir çaba ve ilgi gerektirir. Kişiliğimizi ve bireyselliğimizi koruma isteğimizi bir kenara bıraksak bile, biz bir topluluğun üyesi olmak için kuvvetli isteklere sahip, incinebilir varlıklarız.
Bir şeyleri bu grupla paylaşmak isteriz. Sosyal bütünleşme de asıl bütünleştirici öğe güzelliktir. Bir organizasyondaki ulaşılan bütünleşme düzeyi, heyecan düzeyine ve onun üyeler arasında yarattığı adanmaya bağlıdır.
Sosyo kültürel sistemlerdeki üyeliğin önemi, bu sistemlerdeki birimlerin kişilerden çok kişilere yüklenen rollerden kaynaklanır. Değişik koşul ve sosyal düzenlemelerde kişiler farklı davranışlar gösterirler. İyi bir mühendisin iyi bir yönetici olamayabileceği gibi. Bu aynı zamanda üyelerin bir rolünün olması gerektiğini gösterir.
Kişilerde ait olma duygusu ve grubun geleceğini yaratmada bir rolü olmalıdır. Rolün gereklerini yerine getirebilmek için de, yeteneklerinin olması gerekir. Gerekleri yerine getiremezse, endişe ve hayal kırıklığı doğar. Çatışan değerlere sahip olmak da benzer sonuçları doğurur.

ÇATIŞMA YÖNETİMİ
Çok zihinli bir sistemi bütünleştirebilmek için hem bütünün seçimlerine bütünün bir üyesi olarak uyarken hem de kişisel seçimlerimizi bir birey olarak yapabilmeliyiz. Bu da bir organizasyonun etkinliğinin eylemlerden çok üyeler arasındaki etkileşimlerin yönetimine bağlı olduğunu gösterir.
Genel olarak grup üyeleri diğerleriyle araç, sonuçlar ya da her ikisinin birden uygunluğu konusunda birbirleriyle anlaşabilirler ya da anlaşamazlar. Bu da dört tip ilişkiyi yaratabilir: çatışma, işbirliği, rekabet, koalisyon
Çatışmada her parti, diğerlerinin sonuçlarının beklenen değerlerini azaltır. Tersi ise işbirliğidir. Rekabette ise alt düzeydeki çatışma üst düzeydeki amaçların gerçekleşmesine neden olur. Yani burada çatışma araçlar üzerindedir, amaçlar üzerinde değildir. Koalisyonda ise sonuçlar üzerinde çatışmalı aktörler algılanan bir engeli aşmak için anlaşırlar. Bu kararsız durumda çatışma; geçici olarak işbirliğine dönüşür ve başarılı olması, ancak aksi takdirde üst düzeyde ciddi çatışmalar olacaksa mümkündür.
Çatışmasız organizasyon oluşturmak mümkün değildir, ancak organizasyonlar çatışmayla başedebilme yeteneğine sahip olmalıdır. Bu da Ackoff’un problem çözme tekniklerine girer: solve, resolve, absolve, dissolve
. Çatışmanın çözümü (solve) diğerinin aleyhine bir taraf için mümkün olan en iyi sonucu verdiğine inanılan eylemin seçilmesidir. Diğer bir anlatımla bu bir kazan/kaybet mücadelesidir.
. Yeniden çözme (resolve) her iki eğilim için de en azından tatmin edici ve yeteri kadar iyi sonuçlar üreten eylemin seçilmesidir. Diğer bir anlatımla bu bir uzlaşmadır.
. Görmezden gelmek (absolve) bir şey yapmadan çatışmanın kendiliğinden yok olacağını ümit etmektir.
. Çatışmayı yok etmek (dissolve), çatışmanın doğasını ve/veya kuruluşun yuvalandığı çevreyi değiştirerek çatışmayı yok etmektir.
Çatışmayı yok etmek için kendine özgü yeni bir mantıkla yeni bir düzenlemenin içinde karşıt eğilimleri ele alan yeni referans çerçeveleri keşfetmeyi gerektirir.Yeniden formülasyonu ya da daha kesin bir ifadeyle ilgili değişkenlerin yeniden kavramsallaştırılmasını gerektirir. Son olarak çatışmanın yok edilmesi, çatışmayı kapsayan sistemi bütünüyle “mümkün olmayan parçalardan mümkün bir bütün” yaratan yeniden tasarımının yapılmasını gerektirir.
Kaybet/kaybet çevresinden kazan/kazan çevresine geçiş
Kazan/kaybet mücadelesinin en önemli karekteristiği kaybet/kaybet ya da kazan/kazan çevresine dönüştürülebilme olasılığıdır. Günümüzün karmaşık ve hayli farklılaştırılmış çevrelerinde kaybet/kaybet çevresinin oluşma olasılığı çok yüksektir ve gittikçe baskın gerçek olmaktadır.
Bugünlerde kazanmak, öncekilerden çok daha fazla yetenek gerektirmektedir. Diğerlerinin kazanmasına engel olmak, kazanmaktan çok daha kolaydır
ÇATIŞMAYI REKABETE DÖNÜŞTÜRMEK
Araçlar ve sonuçlar birbirlerinin yerine geçebilen kavramlardır. Bir sonuç daha ileri bir sonuç için araç olabilir. Çatışmayı rekabete dönüştürmek içinalt düzeydeki çatışma eğilimlerinin de paylaştığı üst düzey amaçlar bulmak gerekir. Alt düzeydeki ters sonuçlar üst düzeyde paylaşılan sonuçların çatışan araçlarına dönüştürülür ve böylece rekabetin bir parçası olur.
ARAŞTIRMA YÖNTEMİ
İdealden başlayarak sorunlara yaklaşırken asıl gerçeği ya da ne istediğimizi tam olarak belirlemenin mümkün olmadığını kabul etmek zorundayız. Bu nedenle ancak aşamalı bir şekilde bu sorunlara yaklaşabiliriz ve her aşamada bilgi ya da farkına varma düzeyimizin arttığı görülecektir. Bu nedenle aşamalı araştırma yönteminde aşama sayısı sonsuza kadar ilerletilebilir, ancak pratik açıdan üç aşamadan sonra tasarım ve uygulamaya geçmek yeterli olabilir. Amaçların ya da sorunların değişmesi durumunda bu aşamaları tekrar izleyeceğimiz için bu yolculuk süreklidir. Zaten her konuda ustalık sürekli yolculuğu gerektiren bir kavramdır. Ustalığın son aşaması diye bir kavram bugünkü bilgilerimize göre yoktur. Bir sistemin araştırılması için Gharajedaghı yöntemini kulanılacaktır.
Gharajedaghi’ye göre bir sistemi araştırmak için dört ayrı aşamanın incelenmesi gerekir, çünkü bir sistem çevre, işlev, yapı ve süreçten oluşur. Bu nedenle aşağıda örnekleri açıklanan aşamalı yönteminin kullanılması yararlı sonuçlar üretecektir.
UYGULANABİLİR BİR TANIM
Sistem düşüncesinin ayrıcalığı bütüne odaklanmasıdır. Ancak bütüne odaklanmanın açık ve kullanılabilir bir yönteminin tanımlanması gerekir. Bu bölümde sistem yöntemi ve bütünle nasıl ilgilenilmesi gerektiği üzerinde durulacaktır.
Yaygın inanışın aksine, çok disiplinli yaklaşım bütünün anlamlı bir şekilde algılanmasını sağlamaz. Gerçekte farklı bulguları anlamlı bir bütün olacak şekilde birleştirmek, farklı açılardan bilgi yaratma yeteneğinden daha önemlidir.
İyi tanımlanmış bir bütünleştirme (sentez) yöntemi olmadan, çok disiplinli yaklaşımı kullanmak hayal kırıklığı yaratabilir. Körlerin file yaklaşımı gibi.
Öncelikle filin tanımlanması, sistem yaklaşımın özününü oluşturur. Bunun da iki boyutu vardır. Birincisi, konunun işleyebilir başlangıç varsayımlarını yaratmamıza yardımcı olacak sistem kavramlarının bir sistem yani gerçek için bir çerçevenin olması zorunludur. İkinci boyut ise uygulanabilir bir yöntemin tanımlanma zorunluluğudur. Bunun için de 1) araştırma sürecinin başlatılması 2) başlangınç varsayımlarının geçerliliğinin sınanması ve değiştirilmesi 3) bütün hakkında tatmin edici bir fikre ulaşıncaya kadar adım adım sürecin tekrarlanması. Bütünsel araştırmada gerçek başlangıçta değil sonda bulunur.
Herhangi bir şey hakkında düşünmek için onun hayaline (image) gereksinim vardır. Karmaşık bir olay hakkında düşünmek için genellikle daha basit ve daha aşina olduğumuz bir model kullanırız. Sistem hakkında başlangıç varsayımlarının oluşturulmasında kullanılan modelin açıklık ve zenginliği, etkin bir sistem temelidir. Bu nedenle daha önce geliştirilen sistem prensipleri ve boyutları, burada önerilecek sistem düşüncesinin bütünleşik bir parçasıdır.
Burada aşamalı olarak yapı, fonksiyon ve süreçle ilgilenen tasarım yaklaşımı bütünü aydınlatan ışık görevini görecektir. Yapı; öğeleri ve öğeler arasındaki ilişkileri tanımlar ki bu kapsamda girdi, araç ve nedenle aynı anlamdadır. Fonksiyon sonucu ya da nihai olarak üretilen şeyi tanımlar ki, bu da çıktı, sonuçlar ve etkiyle aynı anlamdadır. Süreç ise gerekli sonuçları üretmek için, eylemlerin sırasını ve gerekli know-how’ı tanımlar. Kapsayan çevreleriyle birlikte yapı, fonksiyon ve süreç bütünü tanımlayan bağımlı değişkenler kümesini oluşturur.
Klasik yönetim daha çok girdilere yönelik olduğu için daha çok yapıyla ; Neo klasik yönetim amaçlarla yönetimi benimsediği için daha çok fonksiyonlarla; toplam kalite yönetimi ise kontrole yönelik olduğundan süreçle ilgilenir. Bütünü anlayabilmek için kapsayan çevreyle birlikte bu üç olgunun bütünsel olarak ele alınması gerekir. Bütünsel olarak ele almanın pratik bir uygulaması şekilde verilmiştir.
Aşamalı sorgulama yönteminin prensipleri Singer Deneyimciliğine dayanır. Singer’e göre; temel (fundamental) gerçekler yoktur, gerçekler(realiteler) önce öğrenilmek için kabul edilirler (varsayılırlar), gerçekler (facts) ve yasalar karşılıklı bağımlı bir küme oluşturur ve gerçek (truth) soruşturmanın başında değil sonundadır. Her aşama bütünün anlaşılmasına bizi bir adım daha yaklaştıracaktır.(şekil)
İlk aşamada her öğenin kendi açısından özellikleri ve varsayımları sonra da kümenin diğer öğeleriyle olan ilişkileri sınanır. İkinci aşamada varsayımların geçerlilikleri oluşturulur ve sonra uyum ve çatışmalar tanınarak çözüme kavuşturulur. Çatışmaların çözümü, ilgili değişkenlerin tekrar kavramsallaştırılmasını gerektirebilir. Sonraki aşamalar, verilen çevre kapsamı içinde işlev, yapı ve süreç arasındaki ilişkilerin tümünü gösteren bütünleşik bir tasarımın üretimini gerektirir.
Sistem tasarımı bilim olduğu kadar sanattır. Bu nedenle sistem tasarımcısı:
1. Kullanılabilecek düzeyde sistem teorisi ve metodolojisi hakkında bilgiye,
2. Soyutlama yeteneğine,
3. Benzerlik ve farklılıkları görecek yaratıcılık yeteneğine,
4. Gizli varsayımları sorgulama cesaretine,
5. Bir fikrin gücüyle harekete geçme duyarlılığına,
Sahip olmalıdır.
PRATİK İMALAR
Problemlerin nasıl çözüleceği öğretilir, fakat nasıl tanımlanacağı öğretilmez.
Geleneksel olarak problemi tanımanın üç yolu vardır.
1. En yaygın yaklaşım normdan sapmadır. Bu yaklaşımın en temel eksikliği, sosyo – kültürel bir sistem de normun tanımlanmasıdır ki, bundan da önemlisi norm mevcut düzenin sürdürülmesini gerektirir. Bu yaklaşımda mevcut düzenin problemin asıl kaynağı olduğu genellikle atlanır.
2. Bir diğer popüler tanımlama şekli de kaynak eksikliğidir. Oysa kaynaklar her zaman eksiktir.
3. Üçüncü ve belki de en engelleyici yol, problemi sahip olduğumuz çözümler aracılığıyla tanımlamaktır. Uzmanların düştüğü en önemli tuzak budur.
PROBLEMİ ÇÖZÜMDEN AYIRMAK
Ne problem ne de çözüm kapsamdan bağımsız incelenemez.  Bir olay, bir kapsamda problem olabilirken bir başka kapsamda problem olmayabilir. Benzer şekilde bir çözüm bir kapsamda çok etkin olabilir bir başka kapsamda işe yaramayabilir. Bununla birlikte problemleri çözümlerle tanımlama ve kapsamdan bağımsız çözümler üretme eğiliminde olmamız, kapalı bir çevrim oluşturur. Böylece ders almadığımız için tarih tekerrür eder.
Karşılıklı etkileşim yöntemi, kesin olarak problemi tanımlama süreciyle çözümü tasarlama sürecini birbirinden ayırır. Gerçekten de kapsam, problem ve çözümle bağımsız olarak ilgilenecek üç ayrı grup oluşturulur. Böylece problemin çöümünün etkisinde kalmadan uygun bir şekilde kapsamı tanımlama olanağı elde ederiz. (bak recreating)
Gerçekte kapsamı tanımlamak amaçlı bir davranışı gerektirir. Büyük resmi görüp sorunları uygun bir perspektife yerleştirme yönelimi olmalıdır. Bu da liderlerin ve yol bulucuların karekteristik özelliğidir. Problem çözücüler bilimsel yönelimlidir. Onlar farklı görünen şeyler arasındaki benzerlikleri görmeye alışıktır. Anında elde edilecek sonuçlarla ilgilenirler.  Diğer yönden problem formüle ediciler, artistik yönelimlidir. Benzer görünen şeylerdeki farklılıkları görmeye yönelimlidirler. Sonuçlarla ilgilenirler. İşi yapanlar ise pratiktirler. Birşeyler yapmaktan ve elle tutulabilir sonuçlar almaktan hoşlanırlar.

Dört karekter tipi de önemlidir ve her biri birbirini tamamlar. Bununla birlikte aktiviteler karıştırılmamalıdır. Gerçekte aynı insan dört rolü birden oynayabilir fakat yalnızca aynı anda tek rolü oynayabilir.
PROBLEMİN TANIMLANMASI
ORGANİZASYONUN ŞİMDİKİ DURUMUNUN BELİRLENMESİ (DURUMSAL ARAŞTIRMA);
Olmak istediğimiz yerle bulunulan yer arasındaki açığı kapatmak için nerede olduğumuzu bilmek gerekir. Şu andaki davranışlarımızı değiştirmediğimiz zaman organizasyonumuzun nereye doğru gideceğinin araştırılması gerekir. Mevcut durumu araştırma sürecinin kendisi, yönetim için çok önemlidir:
1. Değişim için aciliyet duygusu yaratır.
2. Mevcut duruma ilişkin bilgilerin bütününe bir kişi ya da grup sahip olamaz.

Bu nedenle durumsal araştırma sırasında bilgilerin paylaşılması organizasyonun bütününe ilişkin anlayışın gelişmesi demektir. Durumsal  araştırma sırasında problemlerin kavramsallaştırılmasına ayrıca önem vermek gerekir.
Problemleri tanımlarken analiz alışkanlığımız yüzünden, sanki doğdukları sistemden bağımsız bir nesne gibi ele alıyoruz. Oysa problemler bir sistemin etkileşimler kümesinin sonucunda ortaya çıkarlar ve bu yüzden bağımsız olarak ele alınamazlar. Ackoff bu duruma karmaşalar kümesi adını vermektedir. Etkin yönetimin temel görevi bu karmaşanın ortadan kaldırılmasıdır. Bunun için de gerçeklerle karşılaşma cesaretine sahip olmamız gerekir.
Gerçeklerle karşılaşmamızı genellikle zihinsel modellerimiz engeller.(Buraya Argyrıs’in model 1) Sistemin işleyişine ilişkin herkesin bir zihinsel bir modeli vardır. Ancak bunları diğerleriyle paylaşmadıkça, kendi zihinsel modellerimizin nasıl engel oluşturduğunu anlayamayız. Genelinde konuşulmayanı, konuşulamaz hale getirmekte büyük çoğunluğumuz ustalaşmış durumdadır.(diyalog) Çoğunluk kendi zihinsel modellerinin geçerli olduğu konusunda oldukça tutucudur. Bu yüzden organizasyonların etkinliğinde çok büyük kayıplar olmaktadır. Zihinsel modellerimizin açığa çıkarılması için idealleştirilmiş yeniden tasarım ve diyalog tekniklerinin kullanılması yararlı sonuçlar üretecektir. Zihinsel modellerimiz nedeniyle yöneticiler de dahil çoğunluğumuz, sorunun bir parçasının da kendimiz olduğunu kabul etmekte zorlanıyoruz. Karmaşanın tanımında bu engeller aşılmadıkça, sorunlar sistemde varlığını sürdürmeye devam edecektir. Formüle etmeye çalışacağamız karmaşa Gharajedaghi’ye göre aşağıdaki özelliklere sahiptir:
. Mevcut düzenin doğal sonucu, hiçbir şeyin değişmeyeceği şeklindeki yanlış varsayıma dayanır.
. X iyiyse daha çok X daha iyidir inancı, hatadan çok başarının sonucudur.
. Erken uyarı sistemleri bir şey hatalı yapılabilirse muhtemelen hatalı yapılacaktırı hatırlatmaktadır.
. Kritik sorunlara işaret etmek için yapılan toplama, sistemin gelecekte tahrip olmasının tohumlarını atmak demek olabilir.
. Karmaşalar çok esnektir. Kendi kendilerini tekrar yaratmanın bir yolunu bulabilirler. Bu nitelik, bir karmaşanın kontrol edilemez bir olay olduğunu gösterir.
. Son olarak da karmaşa;
a.Normdan sapmayla
b.Kaynak eksikliğiyle
c.Bilinen bir çözümün uygun olmayan bir uygulamasıyla,
tanımlanamaz.
Karmaşa aşağıdaki amaçları gerçekleştirmek için formüle edilir:
.-İlgli problemler kümesini uygun bir kapsama oturtarak bir perspektif sağlar.
.-Sistemlerin niçin bu şekilde davrandıklarına ve ana aktörler arasındaki geçerli gerçeğin doğası üzerinde ortak bir anlayış geliştirir.
-Değişime karşı direnci minimize eder ve gerçek düşmanı herkese görünür ve inanılır hale getirmek için eyleme geçmeye cesaretlendirir.
.-Kaldıraç ve hassas noktaları tanımlar
.-Yeniden tasarım, değişim olmazsa hayal kırıklığı yaratacak konularda değişime niyeti olmayanları değişim için için ikna eder.
ORGANİZASYONUN ŞİMDİKİ DURUMUNU ( KARMAŞAYI) BELİRLERKEN YAPILMASI GEREKENLER
1. Siparişlerin alınmasından nihai ürün ya da hizmetin teslimine kadar olan akışı göstermek
2. (1) deki işlemlerin yapılması için gerekli bilgi ve talimat akışını göstermek
3. finansal kaynakların akışını göstermek.
Karmaşanın formülasyonu üç aşamalı bir süreçtir.
1. Arama
2. Haritalama
3. Hikayenin anlatılması
ARAMA
Arama, sistem ve çevresi hakkında bilgi, knowledge ve anlayış yaratan aşamalı bir sınamadır. (Argrıys’e bak) Bu da üç aşamalı bir sorgulamayı kapsar:
1. Sistem Analizleri
2. Engel Analizi
3. Sistem Dinamikleri
1.Sistem Analizleri
Yürürlükteki sistem ve çevresinin anlık bir görüntüsünü geliştirebilmek için yargısal bir hüküm vermeden yapısal, işlevsel ve davranışsal analizinin yapılmasıdır. Bunun için de aşağıdaki tabloda yer alan soruların cevaplandırılması gerekir.
Table 1 Sistem Analizleri
Sistem Çevre
Yapı(girdi)
Aktörler kimlerdir, ilgileri nelerdir, ne kadar etkileri ya da iddiaları vardır ve nasıl organize olmuşlardır? Üyeler
Temel öğeler ve aralarındaki ilişkiler Taraf analizleri- müşteriler, tüketiciler, tedarikçiler, kreditörler, hükümet, düzenlemeler ve diğer ilgi grupları
İşlev (çıktı)
Ne üretiliyor, kimin için ve neden üretiliyor?Açık,imalı ve gizli gereksinimler Ürünler/pazarlar
Farklılaştırma temeli
Rekabet temeli
Pazara erişim Pazar potansiyeli
Rekabet analizi
Rekabetin yoğunluğu
Süreç (knowledge)
Yaptığımızı nasıl yapıyoruz? Temel teknoloji
Throughput süreçler
Organizasyonel süreçler Endüstri standardı(Oyuncu olmak için min. gereksinim)
Kıyaslama(oyundaki eniyi oyuncu)
Satış maliyeti
Üretim maliyeti(ürünler)
Ar-ge maliyeti
Üyelik maliyeti (gig)
1. Engel Analizleri
Sistemin beş boyutundaki işlevsel hataların belirlenmesi için yapılan bir çalışmadır ve aşağıdaki tablodaki soruların yanıtlanması gerekir.
Table 1 Engel Analizi
işlev yapı süreç
Güç Ürünün açık, kapalı ve gizli gereksinimleri karşılama gücü Gücün kaynağı
Yetki ve sorumluluk
Bağlantılar (müdahale noktaları) Karar süreci
Mevcut politika ve süreçlerdeki boşluklar
knowledge Çalışma zihniyeti hakkındaki açık varsayımlar Ölçme sistemi
Performans kriteri, ölçü ve ödüllerin uygunluğu Öğrenme ve kontrol
Erken uyarı sistemi
Geri besleme çevrimi(gecikme)
Zenginlik Dar pazarın(niş) yaşayabilirliliği
Talebin güvenirliliği Paranın kaynağı
Değer zinciri içindeki ilişkiler İşletimsel yaşayabilirlilik
Ürüne olan talebin nasıl açıklandığı
Güzellik Vizyon Sapmalar, sıkıntılar, güvensizlikler Bütünleştirme ve farklılaştırma
değerler Risk ve incinebilirlilik Kültürün default değerleri Çatışma yönetimi
2. Sistem Dinamikleri
Zaman, bütünsellik, sistem içindeki değişimin etkileşimsel karekteri ve sistemin çevresi kapsamında kritik değişkenlerin etkileşimlerini anlamak için yapılan çalışmadır. Bunun için de aşağıdaki tablo da gösterilen çalışmaların yapılması gerekir.
Table 3 Sistem Dinamikleri
Olayların gidişi
Rekabette (başarı faktörlerinde) değişim için temel
Olacak zorlayıcılar
Önemli aktörlerin pratikleri ve davranış paternleri Geçmiş
geçmiş on ya da daha önceki yıllarda yakın çevrenizde (end. Meslek, aile vb.) önemli etkiler yapan kritik olayları ya da
Nereden değişim?
Boyutların tanımlanması Gelecek
Gelecek on ya da daha ileriki yıllarda size önemli avantaj ya da dezavantaj yaratacak mantıki olayları tanımlayınız
Nereye değişim?
Rasyonel
Duygusal
Kültürel Tanıma kalıbı
Olumlu ya da olumsuz bir kalıp ya da eğilim var mıdır?
Dönemsel ya da rassal olayları tanımlayınız?
İşbirliği ya da çatışmaya yönelik davranışları tanımlayın
Nedensel ya, ya da geribesleme çevrimlerinin tanınması
Bu çalışmalar aşamalıdır (iterative). En az iki aşamalı bir çalışma yapılmalı ve çalışmanın sonucunda neler öğrendiğimize dikkat edilmelidir. Ancak bilgilerin içinde boğulup kalınmamalıdır.
HARİTALAMA
Karmaşa bir çok engeli içerir. Temel bağımlılıkları ve durumun dinamiğini anlamak için ana faktörlerin etkilerinin incelenmesi gerekir. Böylece sorun daha iyi anlaşılır.
HİKAYENİN ANLATILMASI
Yaratacağınız değişikliklerin ve durumun tüm taraflara anlatılmasıdır. Burada başarısızlıkların geçmişten gelen başarılardan kaynaklandığının özellikle gösterilmesi gerekir. Anlatılan hikaye taraflarda savunmacı bir tutum yaratmamalıdır.
ÇÖZÜMÜN TASARLANMASI
İSTEMİN SINIRI VE ÇEVRESİ

ŞARKİYATÇLIK

Şarkiyatçılık, bir bilim dalı, bir söylem tarzı (discourse), bir siyasi ideoloji ya da bir dünya görüşü olarak değerlendirilebilir. Ama en geniş tanımıyla, şarkiyatçılığın temeli “biz-onlar” dualizmine dayanır. Şarkiyatçılık, kendini Batı (occident) denilen bir siyasi-kültürel oluşuma ait hisseden birinin Doğu (orient) olarak betimlediği bir oluşumun öğeleri hakkında konuşmasıdır. Bu bağlamda şark nosyonunun, Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren geliştirilen söylemden üretilen bir yapı (construct) olduğu vurgulanmaktadır.

Böyle bir dualizmin kökeninde, maddi bir koşul olarak Avrupa’nın siyaseten ancak Doğu ile çelişki düzleminde, yani Doğu’nun antagonizması olarak gelişebildiği gerçeğini aramak gerekir. Antik çağdaki Grek veya Helen gücünün Perslerle savaşında kendi kimliğini oluşturduğunu varsaymasak bile -ki o zaman Grekler açısından Avrupa veya Batı diye bir fikir yoktu. Antik çağın sonunda farklı barbar boyları ile boğuşan Batı Roma bile yani başkenti Bizans’la sürekli rekabet içerisinde Hıristiyanlığın merkezi olma gayretindeydi. Böyle olmakla birlikte Avrupa, Ortadoğu uygarlığının değişik uzantılarıyla çatışarak kendini şekillendirdi. Şarkiyatçılık tartışmalarında bu siyasi paradigmasal gerçeklik hep akılda tutulmalıdır. Çünkü bu, fikirsel bir oluşumun maddi temelini teşkil ediyor.

Barbar tehlikesi konusundaki neredeyse mitolojik denilebilecek korku, elbette şarkiyatçı bakış açısının merkezi bir boyutu, mesela Hegel’in tarih felsefesini anlamak için bir mihenk taşıdır. Ama ilginç olan, bu korku Avrupa’nın üstünlük kazandığı kapitalist döneme ait olan bir olgu olarak, yani korkulacak bir şeyin olmadığı, Doğu’nun gerilediği 18. ve 19. yüzyılda oluşmasıdır. Bu, Batı egemenliğinin pekiştirmeyi amaçlayan bir rivayettir. Yoksa bahsedilen süreç için her uygarlığın başka bir güç tarafından istila edilme korkusunu kayda değer ölçüde aşan bir algılayış söz konusu değildir.

Doğu ve Batı’nın hangi anlamlara geldiklerini açıklamak şarkiyatçılık tartışmalarını açık bir şekilde ortaya koyabilmek açısından gereklidir. Günümüz yapılanmasına bakıldığı zaman Japonya, Amerika, ve Kanada gibi ülkeler Batı kavramı içerisine girmekteyken, Doğu Avrupa veya Latin Amerika’da yer alan ülkeler Batılı olmayan (Batılı olmaya çalışan) bir mekânı ifade etmektedir. Coğrafi olarak bakıldığında, belirtilen ülkelerin neyin batısı veya neyin doğusu olarak ifade edildiği kafa karıştırıcı hale gelmektedir. Bu durum, bu kavramların açıklanmasında coğrafi referansın yeterli olamayacağını göstermektedir.

Yukarıda yer alan tespit bizi Doğu ve Batı’nın coğrafi mekânının dışında bir kurgu olarak simgeleştirildiği sonucuna ulaştırmaktadır. Edward Said’in Şarkiyatçılık’ı (1978) bu nokta üzerinde durmaktadır. Said, bu kurgunun Batı düşünce tarzından kaynaklanmakta olduğunu, dil ve söylemin kullanımda bulunduğu mekanizmalar aracılığıyla Batı’nın bu işlevi yerine getirdiğini söylemektedir. Bu mekanizmalar aracılığıyla toplumlar çeşitli nitelemelere tâbi tutulmakta değişik kategoriler altında toplanmaktadır (Kahraman ve Keyman, 1998:68). Bunun sonucunda Batılı ve Doğulu nosyonlar hem akademik dilde hem de günlük dilde kullanılmaya başlanmaktadır. Artık; çalışkan, rasyonel ve modern Batılı karşısında durağan, tarihsiz, pasif, despot Doğulu imajı vardır.

Said’in de belirttiği gibi bu kurgu içerisinde Batı; kültür, edebiyat, siyaset, mantık ve bilimi ile doğu mistizminin “saçmalıkları” arasında ayrım oluşmakta, Batı düşüncesinden uzaklaşmak yanlış ölçümler, yanlış kafalar, kötü tasarımlar, özensiz gözlemlerden oluşan Doğu düşüncesine sebep olmaktadır (Alatlı, 1998:85). Bu tasnif, sadece imaj düzeyinde kalmaz, bilgi ile iktidarın birlikte işlediği bir oluşuma işaret eder. Kahraman ve Keyman (1998:66), bu noktadan hareketle global tarihin Batı modernitesinin dünya üzerindeki farklı kimlikleri ötekileştirerek kurduğu hegemonyanın tarihi olduğunu ifade etmektedirler.

Doğulu mu Batılı mıyız? Biz kimiz ve neyiz sorusu, ilk bakışta dorudan bir kimlik sorusu olarak çıkar karşımıza. Ama bunun yanı sıra, başka bir özelliği daha vardır: Birbirini besleyen iki kendiliğin birbirlerinden hareketle benzerliklerini ve farklılıklarını aradıklarını ifade eder; bir şeye benzer ya da o şeyden farklı olmayı, temel bir sorunsal olarak gündeme getirir. Bu nedenle Batılılıktan söz etmeden Doğululuktan ya da Doğululuktan söz etmeden Batılılıktan söz etmek imkansızmış gibi görünür.

Said’in kitabı varlığını böyle bir imkânsızlığa borçlu gibi. Doğu’nun ve Batı’nın söylemsel iç içe geçmişliğini Doğu’ya ayrı bir bütünlük olarak varolma imkânı tanımamasının yarattığı “çıkmazla” boğuşan Edward Said, çareyi adlandırmakta bulur. İmkânsızlığın adını şarkiyatçılık koyar, böylece bir düşünme tarzının isim babası haline gelir.

Edward Said’in Orientalism adlı eseri 1978 yılında basıldığından beri bir çok akademik alanda yeni araştırmalara ve yeni bakış açılarına ilham verdi. Antropoloji, sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, edebiyat gibi alanlarda son 20 yılda “doğu” üzerine yapılan araştırmalarda Said’in katkısı oldukça belirgindir. Özellikle Avrupalı olmayan sosyal bilimciler ve edebiyatçılar için oldukça kışkırtıcı ve teşvik edici bir iddiası olan bu eser toplumlar arası veya kültürler arası ilişkilere bakışımıza yeni bir soluk getirmiştir. Örneğin 1970’lerde doğu-batı ilişkisini gelişme, az gelişmişlik, emperyalizm ve kolonyalizm gibi sosyo-ekonomik kavramlarla irdeleyen birçok sosyal bilimci aslında doğu-batı ilişkisinin kültürel bir hegemonya ile de şekillendiğini ve emperyalizm, kolonyalizm gibi süreçleri önceleyen Oryantalisyt söylemin, yani batının doğuyu Avrupa-merkezci bir şekilde algılamasının bu süreçler üzerinde bugün göz ardı edilemez etkilerinin olduğunu kabul edip, bu kitabın etkisi altında konuyu yeniden incelemeye yönelmişlerdir. Bu nedenle son 20 yıldır çağdaş toplumsal ve siyasal düşüncede diğer kültürleri ve yaşam biçimlerini nasıl algıladığımız üzerine artan bir ilgi görülmektedir.

Said’in kalkış noktası felsefi veya sosyo-psikolojik bir sorundan yani ötekini algılama ve anlama sonsalından kaynaklanmakla beraber, sonuç itibariyle Said düşünce tarihine yönelik ciddi bir iddiada bulunmaktadır: Said’e göre çağlar boyunca batılıların doğulular hakkında her türlü bilgisi ve bu bilginin temsili çarpık, eksik ve yanlış algılamalara dayanır. Ötekini algılama ve anlama sorunsalına özellikle bir tarihçi olarak yaklaşıldığında Said’in önermesi inandırıcı olamayacak kadar kapsamlı ve iddialı bir genellemedir. Dahası Said’e göre, batının doğu fikri her zaman batıyı yücelten ve batının üstünlüğünü yineleyen bir söylemdir. Bu söylem değişen çağlar ve metinler boyunca devam eden, hem düşünsel hem de eylemsel düzeyde ortaya çıkan egemen bir konuma yaslanmaktadır. Batının doğuyla her karşılaşmasında bu iktidar ilişkisi, yani oryantalizm söylemi kendini yeniden üretir. Bu nedenle Said’in anlayışına göre batıda doğuyu yansıtan ve temsil eden her düşünce aslında yanlıştır ve doğru olma imkanı da yoktur. Böylece Said yaptığı büyük genellemeyi bir indirgeme ile irdelemek ister gibidir. Şöyle ki batının (çarpık, yanlış veya eksik) doğu tasarımları ışığında yürüttüğü eylemler Said’e göre kaçınılmaz bir şekilde batının doğuya hakimiyetini pekiştirmeye yöneliktir.[1] Öncelikle Said Oryantalizm söylemini tekdüze, tutarlı ve bütüncül olarak yansıtır. İkinci olarak Oryantalizm tarih-aşırı bir söylemsel bütünlük olarak tanımlanır. Üçüncü olarak Said batının egemen ve üstünlük iddiasını böyle bir pozisyonun olmadığı dönemler için de varsayar.

1978 yılında Said Orientalism’i yayınladıktan sonra artık pek çok şey eskisi gibi olmayacaktı ve olmadı da. Aslında kitaba adını veren Orientalism kelimesi, yıllardır vardı biliniyordu ve kullanılıyordu. Said’in de ayrıntılı biçimde temellendirdiği ve belgelediği şekliyle bu kelime, batı dünyasının, yani Avrupa’nin, Haçlı Seferleri’nden bu yana Şark dünyasını, özellikle İslami Şark’ı, tasvir etmede, var etmede ve temsil etmede kullandığı bir kavramdı. Kitabın alt başlığından da anlaşılacağı üzere yazarın temel amacı, Batı dünyasının Şark’a nasıl baktığını, onu nasıl algıladığını ve yorumlayıp yeniden “dolaşıma soktuğunu” ele almaktır. Yüzyıllar öncesine dayanan Doğu Batı ayrımı Said’e göre sadece coğrafi bir farklılığın çok ötesine geçmiş Batı kültürünün ürünleri vasıtasıyla imgesel bir farklılığa dönüşmüştü. Doğu, Batı için farklı bir mekan, medeniyet ya da kültür değil, farklı bir “nesne” olagelmişti. Said’in yaptığı iş, 20.yüzyılın sonuna doğru bu nesneleştirme sürecinin hangi sahnede, hangi aktörlerle ve nasıl bir mizansenle tasavvur edilip sahnelendiğini izleyerek senaryoyu kağıda dökmek olarak özetlenebilir: Üründen yola çıkarak hammaddeye doğru bir köküne iniştir. Yüzlerce yıllık kültürel bir birikimin yarattığı akıntılara karşı bu derin nehirde yüzebilme ayrıcalığı iki farklı dünyanın keyfiyetini birden zihninde yaşayan bir usta yüzücüye ait olabilirdi ancak. Bu tam da Lübnan doğumlu Protestan bir ailenin Mısır’da okumuş, A.B.D’de akademisyen olmuş oğluna, Edward W. Said’e göre bir işti. Şarklılık bilincini Batılı tarzda eğitim almış olmasına karşın kaybetmeyen Said, kitabının giriş kısmında şöyle der: bu çalışmadaki kişisel yönelimlerin çoğu, iki İngiliz sömürgesinde geçmiş çocukluğumdan kalma bir “Şarklılık” bilincinden gelir. Bu sömürgelerde (Filistin ve Mısır) ve A.B.D’de gördüğüm eğitim, baştan sona Batı usulü bir eğitimdi, ama derinde yatan o ilk bilinç varlığını hep korudu.[2]

Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşur. Yazarın genel olarak kavramlara açıklık getirdiği amacını ve yöntemini izah ettiği ve gelecek sayfalarda okuyucuyu bekleyen çetrefil problemlere hazırladığı bir hazırlık sınıfı olan Giriş’in ardından, Şarkiyatçılığın kökenini ve uygulama alanlarını ayrıntılı olarak belgeleyen ilk bölüm gelir. İkinci bölüm 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başına gelindiğinde Avrupa’nın siyasi, kültürel ve akademik olarak Şark’a bakışını, ilişkilerini, bilimsel yeniliklerini ve bunların kurumsal yapılanmasını masa üstüne yatırır ve haritasını çıkarır. Üçüncü bölüm ise 20. yüzyılın sonuna doğru Şarkiyatçılığın bugünkü duruşuna ve geldiği noktaya ayrılmıştır.

Giriş bölümünde Said, öncelikle Şark kavramını çözümlemeyi amaçlar. Coğrafi bir bölgeden çok imgesel bir anlam taşıyan Şark, Avrupa’nın karşıt ve öteki imgesi, aynı zamanda da maddi uygarlığının tamamlayıcı bir parçasıdır. Bundan dolayı Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmelidir. Ancak ondan sonra Avrupa’nın onu nasıl ele alıp yeniden ürettiğini anlayabiliriz. Bu haliyle Şarkiyatçılık sistemli bir disiplin, yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünü olarak karşımıza çıkar. Ancak bu sistemli disiplin, Avrupa’nın görece üstünlüğünü koruyarak Şark’la kurulabilecek makul ve gerektiğinde mesafeli bir ilişkinin varlığını benimser. Bu nedenle Şark araştırmaları, yani Şark üzerinde yazan, araştırma yapan herkesin ortaya koyduğu üretim, iki farklı kültür ve medeniyetin bir araya gelip birbirlerini tanımaya ve anlamaya çalıştıkları masum bir karşılaşmanın, bugünkü popüler deyişle, bir uygarlıklar buluşması yada diyalogunun meşru zemini olamayacaktır, Şarkiyatçılığın tabiatı ve mizacı buna aykırıdır. Bu durum, şarkiyat araştırmalarının ve Avrupa’nın Şark’a yaklaşımının temeline, kaçınılmaz olarak Batı’nın lehine bir egemenlik ve üstünlük konumu oturtur. Böylece Şark’ın ve Şark insanının “biz Avrupalılar” tarafından hazırlanan, gerçekleştirilen, her defasından pekiştirilen kimliği kesinleşir: Şark, ötekidir.

18. yüzyıldan itibaren bu kimlik, Avrupa’nın elinde ve zihninde defalarca yoğrulacak, biçimlendirilecek, yeniden üretilecek ve, Said’in deyişiyle, tekrar dolaşıma sokulacaktır. İki taraf arsında kurulan her ilişki türü, Avrupa’nın üstünlüğünü yitirmemesi önkoşulu ile gerçekleşir. Muhtemel bir ilişkiyi kabul edilebilir kılan tek gerçek budur, bu almalıdır. Said, Rönesanstan bu yana Batılı insanın hiçbir direniş görmeksizin Şark’ta bulunma veya Şark’ı düşünme imkanına sahip olduğu için Şark’ta bulunduklarını, Şark’ı düşündüklerini söyler. Bu “imkan”, 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde kendini farklı bir ortamda yaşatma fırsatı bulacaktır. Bilimsel gelişmeler ve hızlı kurumsallaşma süreci içinde yerini almakta zorlanmayan Şarkiyatçılık, artık üniversitede araştırılan, müzede sergilenen, sömürge yönetimince yeniden yapılandırılan, antropoloji, biyoloji, dil bilim, ırk ve tarih tezleri içinde açıklanan bir Şark’ın ortaya çıkmasını sağlar. Bu gerçek bizi nereye götürür? Said’e göre kültür-bilim-siyaset arasında göz ardı edilemeyecek bir bağın, bağlılığın mevcudiyeti, teorik olarak hepimizin benimseyip düstur edindiği “bilimsel tarafsızlığı” etkileyip lekelemektedir.

Tarihi ve coğrafi kimliğin ötesinde bir başka gerçeklik vardır bu ikiliğin ardında. Çünkü Şark karşısında Batılı, neredeye Homeros’tan beri Şark’a müdahale etmeden duramayan bir medeniyetin temsilcisi ve üyesidir. Bundan dolayıdır ki Doğu’ya olan ilgi siyasi olmakla beraber, bu ilginin altında yatan güç kültürüdür. Şarkiyatçılık ise salt bir siyasi hesaplar yığını ya da emperyalizmin kaba maşası değil, Şark’ı yeniden üretme niyetinin, yönetiminin ve sonucunun ta kendisidir. Bu haliyle de Doğu’dan ziyade batı dünyası ile ilgilidir ve siyasi, düşünsel, kültürel ve hatta ahlaki alt ve üst yapıların iç içe geçtiği bir yumak halindedir.

Said için Şark’la uğraşan herhangi bir yazarın, araştırmacının sorunu, Şark karşısında kendini bir yere konumlandırma zorunluluğundan gelmektedir. Yazar, Şark’ı çerçeveleme, onu temsil etme veya onun adına konuşma biçimini seçerken muhakkak bir dayanak bulmaktadır kendisine. Bu da, daha önce yapılmış çalışmalarla, izleyicilerle, kurumlarla kurduğu bağda ortaya çıkar. Eski Şark’a gönderme yapmak Homeros’ta bile vardır. Öyleyse Şark araştırmaları, temel anlamda “Şark’ın seslendirilmesi, betimlenmesi, gizemlerinin Batı için anlaşılır kılınması” dır. Şark’ın gerçekte nasıl olduğuyla değil, nasıl temsil edildiğiyle ilgilidir. Şark’ın varlığı, onu çeşitli şekillerde temsil etme tekniklerinin kullanılıp Batı tarafından anlamlandırılmasından sonra tasdik edilmekte ve bir kavram halini almaktadır. Böylece elde edilen sonuç, kurumlara, geleneklere, ve üzerinde fikir birliğine varılmış şifrelere dayanan bir Şark’tır.

Said, Şarkiyatçılığın tarihçesini iki döneme ayırır. 18. yüzyılın sonlarına doğru yaşanan dönüm noktası, eski Şarkiyatçılığın sona erdiğine ve yazarın modern Şarkiyatçılık diye adlandırdığı ikinci dönemin başlangıcına işaret eder. Bu dönüm noktası, Napoleon’un 1798 Mısır seferidir. Batı her zamankinden daha bilimsel ve incelikli bir Şark bilgisi üretmeye, daha disiplinli teknikler kullanmaya başlamıştır. İbranicenin kutsiyetine halel getiren ve onu tahtından indiren filoloji çalışmaları, Goethe, Byron, Hugo gibi Şark’ı sanatlarıyla yeniden yapılandıran, hakiki Şark ile, temsili, hayali Şark arasında bir yer edinen sanatçılar, Şark’ı Avrupa’nın iktidar mücadelelerinin sahnesi kılan siyasetçiler, modern Şarkiyatçılığın temellerini atmış oldular.

Said Şark karşısında Batı’nın kendi üstünlüğünü kurma arzusuna dayandırdığı bakış açısının temelinde kökleri Bacon’a kadar uzanan bir temanın izlerini bulur. Bilgi-güç ilişkisidir bu tema. Bundan dolayı Alfred James Balfour’un 1910 yılında Avam Kamarası’nda Mısır ile ilgili olarak yaptığı konuşma Said’in Şarkiyatçılık söylemini kültür-siyaset ilişkisine dayandırarak çözümleme yolunu haklı çıkarır niteliktedir. “Çünkü onu (Mısır’ı) biliriz,” der Said, “o, bir bakıma biz onu nasıl biliyorsak öyle var olur. Bir tarafın kendisini yönetebilme becerisi ve tecrübesi, diğer tarafın ise bu beceriden mahrum olması, bilgi-iktidar prensibine aşikâr bir gönderme içermektedir. Çünkü bilgi, yönetebilme becerisini, bu beceri de “öteki” karşısında doğal bir üstünlüğü getiri kuşkusuz. Said bu saptamayı, “İngiltere Mısır’ı biliyor; Mısır, İngiltere’nin bildiği şey; İngiltere Mısır’ın kendi kendini yönetemediğini biliyor; bunu Mısır’ı işgal ederek kesinliyor,” formülüyle sıraya koyar ve okuyucuya sunar. Şark’ın ötekiliği ve ötekileştirilmesi süreci, bilginin getirdiği gücün verdiği enerjiyle meydana gelmiştir. Said’e göre, bir “bilgi nesnesi” olarak Şark, bu tür irdelemeler karşısında “savunmasızdır.

Şark’ın nesneleştirilmesi ve katlanarak büyütülen bilgisi yoluyla “Şarklaştırılması”, yani tek tip haline indirgenmesi, Şarkiyatçılığın ana düşüncesini oluşturur. Bir yandan nesneleştirilen, bir yandan basmakalıp haline getirilen Şark, kendi hakikatinden koparılarak “temsili” birikimliğe büründürülür, Batı’nın ürettiği bir “bilgi” kıvamına getirilir, sonuç olarak her defasında bu mevcut bilgiye dayanarak, yeni nesiller yeni “bilgiler” üretir. Ancak hammaddenin özü değişmez, sadece ortaya çıkan ürün çeşitlenir. Bu tür bir üretim tarzı, Avrupalı insanın kafasında yıllarca var ettiği, beslediği, kimi zaman korktuğu, kimi zaman nefret ettiği, küçük gördüğü, meraklandığı bu imge, dolaylı olarak otoritede ve devlet aygıtında da kendisini gösterir. Şark’a ilişkin en değişmez ve beylik ifadelerden birisinin, bu yoldan geçerek İngiliz yönetici zihniyetinde kendini nasıl gösterdiğini Said, şöyle örneklendirir:1882 ve 1907 yılları arasında İngiltere’nin Mısır’daki temsilcisi olan Cromer Lordu Evelyn Baring, Batılı zihniyet ile şarklı zihniyet arasında, tecrübelerine dayanarak yaptığı karşılaştırmada, Avrupalı insanın sağlam akıl yürütmesi, belirsizlikten kaçınması, doğuştan mantıkçılığı, doğası gereği kuşkuculuğu, bir önermenin doğruluğunu kabul etmek için önce kanıt istemesi gibi saygın özelliklerine karşın, kesinlikten nefret eden zihniyeti, pitoresk sokaklara benzeyen simetri yoksunu aklı, fena halde zayıf mantık yetisi, bıktırıcı ve muğlak ifadeleriyle bir Şarklının ne kadar farklı olduğunu “bilimsel” bir biçimde ortaya koyar. Öyle anlaşılıyor ki Cromer’a göre, o güne kadar bir Descartes çıkartamamış olan Şark, üstelik Avrupa’nın çıkardığı Descartes’tan da bi-haber olmakla, kartezyen düşünmenin nimetlerinden yoksun olmanın bedelini, Mısır’ın İngiltere tarafından yöneltilmesi gerektiği gerçeğini sineye çekerek ödemeliydi ve ödemekteydi.

Avrupa’nın Şark’a ilişkin bu kavrayışının oluşumu uzun bir dönemi kapsar. Said, Cromer’da bir örneğini gördüğümüz zihniyetin, sık sık bu “güvenilir bilgi dağarına” baş vurulmasının, yerleşik Şarkiyatçı görüşün sürekli olarak nesilden nesile aktarımının altında, insanın kendisi gibi olmayanı daima farklı görme ve “ötekileştirme” tavrının yattığını söyler. Sınırlar bir kere çizildikten sonra geri dönüş artık çok zordur. Ancak bu farklılığın bir şekilde beslenmesi ve gelişmesi gerekir. Bu da 18. yüzyılın ortalarından itibaren Şark’a ilişkin bilginin düzenli olarak artmasıyla gerçekleşti. Bu bilgi yığınağına devamlı olarak ebedi bir üretim de ekleniyordu. Öte yandan Batı’nın son iki yüzyılda “ çok daha güçlü” olması kaçınılmaz sonu kesinleştiren en önemli etken oldu. Batı hem bilgi hem de güç sahibiydi. Avrupa’nın elindeki bilgi ve güç, Şark’ı “akıl dışı” ve “farklı” yaparken, Avrupa’yı da “normal” ve “aklı başında” kılmaktaydı.

İşte tam bu noktada, Said’in en can alıcı iddiası gün yüzüne çıkıyor. Bilgi-güç ikilisinin birbirini doğal olarak besleyen ortaklığının doğurduğu sonuç, aslında bir yeniden yaratış sürecidir. Batı’nın Şark’a ilişkin ürettiği bilgiler yığınını anlamlı ve düzenli bir sınıflandırmaya tabi tutması, “disipline etmesi”, Said’in değişiyle bir kültürel güç uygulanmasıdır. Bu şekilde Batı Şark’ı, Şarklıyı, ve o dünyayı yaratmaktadır. Böylece Batı’nın ıslah etmesi gereken bilgilerden oluşan bir çalışma alanı, yani Şarkiyatçılık ortaya çıkar. Doğu, insani değil, bilimsel nedenlerle incelenmeyi hak eden bir araştırma alanıdır. Bu gerçeğin en dikkat çekici tezahürü, Şarkiyatçılığın hem kurumsal bakımdan hem de içerik bakımından hızla geliştiği dönemin, Avrupa’nın Afrika ve Asya’daki hızlı yayılma dönemiyle çakışıyor olmasıdır. “Böylece paylaşılan sadece toprak olmadı”, der Said. Aynı zamanda onun Şarkiyatçılık adını verdiği “düşünsel bir güç” de paylaşılmıştır.

Bu iki yönlü paylaşımın zihinsel bir proje olmaktan çıkıp da tarihte vücut bulduğu zaman Napoleon’un 1798 Mısır istilasıdır. Siyaset ile kültürün birbirini işler kıldığı ve desteklediği bu sistem, hem kuruları hem de aktörleri bakımından Said’in, “gerçekliğin siyasi tasavvuru” olarak tanımladığı Şarkiyatçılığın eliyle, “biz” olan Avrupa ile, “onlar” olan Doğu arasındaki maddi ve insani farkları daha da keskinleştirmek amacına hizmet etti. Ancak buradaki mesele ilk bakışta görünenden daha derinlere inerek Doğu-Batı ayrımının daha soyut daha kapsamlı ve tamamen öze ilişkin bir sorunun parçası olarak değerlendirerek, asıl büyük sorunun tartışılacağı zemine geçiş sağlıyor. Said tarafından “temel düşünsel mesele” olarak ilan edilen bu tez, dünyadaki toplumların tarihsel, kültürel, geleneksel, ve hatta en ciddi ayrımlardan biri olarak- ırksal farklılıklarıyla bölünebilmesini onaylamaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Diyelim ki makul ve olabildiğince masum bir bölümlemenin yapılabileceğine inandık ve razı olduk, o halde bunun ardından doğabilecek problemlere, Said’in deyişiyle “insanca göğüs germek” mümkün olabilecek midir? Bu tür bölümlemelerin yaratacağı kutuplaşmalar, Şarklılığın daha Şarklı, Batılının daha Batılı olmasına hizmet ederken, öte yandan bir tarafın diğerine olan üstünlüğü bilimsel bir hakikatmişçesine zihinlerde yer etmeye başlar. Bu “tarihselleştirme-bilimselleştirme” çabasına Said’in verdiği ilginç modern bir örnek, Amerikalı ünlü siyasetçi Henry Kessinger’dır. Kessinger, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler diye ikiye ayırdığı dünyanın, bu ayrıma gitmesindeki temel neden olarak Newton’u gösterir. “Newton’cu düşüncenin ilk etkisinden kaçan kültürler” ampirik gerçeklik denen kavrama yabancı kaldıklarından uluslar arası düzende, ampirik gerçekliği iliklerine kadar özümsemiş olan Batı’nın denetimi altında olmaları gerekmektedir. İşte böylece Descartes’tan sonra Newton’un da eksikliği, Şark’ın içler acısı halini bizim için daha anlaşılır kılmaktadır.

Şarkiyatçılığın işleyişindeki en önemli mekanizmalarından birisi olan bu genelleştirme yöntemi, Şark’ın nesneleştirme ve sınıflandırma sürecinin olmazsa olmazıdır. Daha sonraki aşamada Batı’dan çıkıp yayılan bu kurgu, genelleştirme zihniyetine dayalı Şark incelemelerinin çoğuna ruhunu veren formülleri birer atasözü gibi gündelik hayatın içine sokar: “Şark kurnazlığı, Şark geriliği, Şark zorbalığı, Şark zihniyeti” gibi coğrafi bir nitelemeden ziyade, muğlak bir genellemeyi tasvir eden, yine de tam olarak nereyi/ney/kimi kastettiği pek bilinmeyen, anacak Batılı insanın kendisinden olmayanı, -ve ne ilginçtir ki aynı zamanda “kendisinde” olmayanı –tanımlamada, özetlemede ve aşırı basitleştirmede birer kimyasal formül gibi başvurduğu bir kısa tanımlar dağarıdır bu. Üstelik günümüzde Şark’ı tanımlamak için hala en gözde ve yaygın tavırdır. Genelleştirmeler ve basitleştirmelerle yeniden örülen Şark’ın 20. yüzyıla geldiğinde Batı karşısında fazla bir söz hakkı olmadı. Çünkü o zamana kadar Şarkiyatçılığın kurumları ve kuralları çoktan yerleşmiş ve sağlamlaşmıştı. Bundan dolayı Said’in haklı olarak sorduğu soru hayati bir anlam kazanır: 20. yüzyılda Şark’ın, Batılı devlet adamları tarafından hala aynı ölçütlerle, aynı bakış açısıyla devam etmektedir. Neden ve nasıl?

Şarkiyatçılık’ta Edward Said’in cevaplandırmaya çalıştığı bu soru, kitabının yazılışından bu yana yaklaşık 25 yıl geçmiş olmasına karşın hala sorulmaya devam ediyor. Hem Doğu’da hem Batı’da tartışılıyor. Said’in bakış açısını, kitabındaki ana fikri ve yöntemi eleştiren pek çok akademisyen olduğu gibi, öncelikle yazanın düşüncelerini değil tavrını dikkatte alan ve baştan Said’in notunu verenler de var. Ancak genel olarak baktığımızda kitabın zayıf noktasıyla ilgili en yaygın eleştiri, Said’in sıkça yakındığı Şarkiyatçılık çalışmalarında görülen genelleştirme-özdeşleştirme-tektipleştirme (essentialism) tavrının, Said tarafından da şarkiyatçılara ve Şarkiyatçılığa uygulandığı; çeşitliliğe, farklı çalışmalara ve değişimlere hemen hiç yer verilmediği düşüncesine dayanır.[3]

Öze ya da biçime ilişkin pek çok eleştiri yapıldı bugüne kadar. Ancak genel olarak kabul gören bir gerçek var ki, kitabın kültür-siyaset ilişkisine dayalı Batı-Doğu algılamalarına göz ardı edilemez bir vurgu yaptığı ve beşeri bilimler için temel sayılabilecek bir tartışmayı -kimilerine göre eksik ve hatalı yönlerine karşın- başlatma cesaretini gösterdiğidir.


[1] Doğu Batı Dergisi, Oryantalizm-I, s.182.

[2] Doğu Batı Dergisi, Oryantalizm-I, s. 212.

[3] Doğu Batı Dergisi, Oryantalizm-I, s. 220.

KANT, Immanuel1724-1804 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu. Temel eserleri: Kritik der Reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi), Kritik der Pratischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi) ve Kritik der Urteilkraft (Yargı Gücünün Eleştirisi).

Temeller: Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak epistemolojiyi ön plana çıkartmış olan Kant, öncelikle Hume’dan etkilenmiştir. Kendi deyişiyle Hume onu dogmatik uykusundan uyandıran, spekülatif felsefe alanındaki araştırmalarına yeni bir yön veren filozof olmuştur. Öte yandan, o Descartes’in akılcılığının da birtakım olumlu yönler içerdiğini saptamış ve zihnimizin, matematikle uğraştığı zamanki işleyiş tarzı karşısında adeta büyülenmiştir. Kant, bundan başka asıl, on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda göz kamaştırıcı gelişmeler kaydeden bilimden, özellikle de fizikten etkilenmiştir. Kant’ın gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume’unki gibi felsefi bir kuşkuculuk benimsendiği zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bir bilim adamı, Kant’a göre, bir yandan kendisinden önceki bilim adamlarının ulaştığı sonuçları kabul eder; yine, bir bilim adamı kabul ettiği bu sonuçlara ek olarak, yeni araştırmalara giriştiği zaman, deneysel yöntemler kullanır. Bilim yansızdır ve nesneldir.

Öte yandan bilimin, özellikle de Newton tarafından geliştirilen modern fiziğin çok başarılı sonuçlar doğurmuş olan yöntemi, Kant’a göre, rasyonalizmi de empirizmi de aşarak gelişmiştir. Başka bir deyişle, fizik bilimi, rasyonalizmin ulaştığı sonuçları da, empirizmin ulaştığı sonuçları da yanlışlayarak gelişimini sürdürmektedir. Buna göre, kendisine en sağlam bilgi modeli olarak düşünülen matematiği örnek alan rasyonalizm, şeylerin bizatihi kendilerine yönelmeden, şeylerin kendileriyle bir temas kurmadan, yalnızca düşünceleri birbirlerine bağlamakla yetinip, şeylerin kendileriyle ilgili olarak apriori sonuçlara ulaşır. Oysa fizik, matematiği de kullanarak şeylerin bizatihi kendilerine yönelmekte, şeylerin kendileriyle, rasyonalizm tarafından kurulamayan teması, başarılı bir biçimde kurmaktadır.

Kant’a göre, İngiliz filozofu Hume’un empirizmi, belirli bir nedenden daima aynı sonucun çıkacağını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğimizi savunmak suretiyle, nedensellikle ilgili olarak kuşkucu bir tavrı benimsemiştir. Oysa, çok başarılı sonuçlar elde etmiş olan fizik bilimi hemen tümüyle nedensellik ilkesine dayanmaktadır. Kant bu bağlamda, kendisine düşen işin, rasyonalizm tarafından da, empirizm tarafından da açıklanıp temellendirilemeyen bilimi, özellikle de fizik bilimini temellendirmek, bilimsel bir biçimde düşündüğü zaman, insan zihninin nasıl işlediğini bulmak olduğunu düşünmüştür.

Başka bir deyişle, o felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek, daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır. Bununla birlikte, bu hiç de kolay bir iş değildir, çünkü bilim ve din yüzyıllardır birbirlerine karşı amansız bir mücadele içinde olmuşlar ve bilim, dinin otoritesi karşısında mutlak bir zafer kazanma yoluna girmiştir. Bu zafer, Kant’a göre, bilimin bakış açısından iyi ve olumlu olmakla birlikte, ahlak ve dinin bakış açısından tam bir felakettir.

Bilimin dinin müdahaleleri karşısında özerkliğini kazanması hiç kuşku yok ki iyi bir şeydir, fakat bu, bilimsel olmayan tüm inançların, din ve ahlakın temelsizleşmesi ve anlamsızlaşması anlamına geliyorsa, bilimin zaferi, insanlık açısından, dinin bakış açısından gerçek bir felakettir. Kant, öyleyse, yalnızca din, bilim ve ahlakı temellendirmek durumunda kalmamış, fakat rasyonel bir varlık olmanın ne anlama geldiğini gösterme durumunda kalmıştır. O, işte bu amacı gerçekleştirebilmek için, hem Descartes’in rasyonalizminden ve hem de Hume’un empirizminden önemli gördüğü öğeleri alarak, transendental epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabası vermiştir.

Bilgi Görüşleri: Düşüncesinde rasyonalist felsefeyle empirist felsefenin bir sentezini yapan Immanuel Kant, bilgide hem deneyimin ve hem de aklın katkısının kaçınılmaz olduğunu öne sürmüştür. O, ilk olarak en basit bir deneyimin, duyu izlenimlerinin bile apriori bir öğeyi, deneyden türemeyen, fakat deneyi yaratan ve mümkün kılan bir öğeyi içerdiğini göstermiştir. Söz konusu apriori öğelere karşılık gelen zaman ve mekana, deneyin transendental koşulları adını veren Kant, böylelikle Hume’un matematiksel bilimlerin tümüyle analitik bir yapıda olduğu görüşüne karşı, matematiğin mekan ve sayıyla ilgili yargılarının sentetik doğasını ortaya koyabilme imkanı bulabilmiştir.

Başka bir deyişle, zihnin bilgideki temel, ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen ham ve işlenmemiş malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleştirip, ona bir birlik kazan9dırmak olarak tanımlayan Kant’a göre, zihin söz konusu sentezi, her şeyden önce, çeşitli tecrübelerimizi sezginin belirli kalıpları içine yerleştirerek gerçekleştirir. Sezginin söz konusu kalıpları ise zaman ve mekandır. Buna göre, biz şeyleri zorunlulukla zaman ve mekan içinde olan şeyler olarak algılarız. Bununla birlikte, zaman ve mekan duyu-deneyinden türetilmiş ideler, izlenimler ya da kavramlar değildirler. Zaman ve mekanla, Kant’a göre, doğrudan ve aracısız olarak sezgide karşılaşılır. Bunlar sezginin apriori, yani her türlü deneyimden önce gelen ve her tür deneyin onsuz olunamaz koşulları olan kalıplarıdırlar. Yani, bunlar duyu-deneyindeki nesneleri her zaman kendileri aracılığıyla algılamakta olduğumuz gözlüklerdir. O zaman ve mekanla ilgili bu öğretisine transendental estetik adını verdikten sonra, transendental analitiğe, kategoriler öğretisine geçmiş ve tıpkı, duyarlık ya da deneyimin apriori algı formları içermesi gibi, doğaya ilişkin araştırma ve bilginin de bağıntı, töz ve nedensellik türünden apriori ilkeleri içerdiğini göstermiştir.

En sıradan düşüncede bile, sistematik olmayan bir tarzda varolan bu kategoriler, matematiksel-mekanik bir doğa biliminin temel öğeleri olarak ortaya çıkar ve rasyonel bir doğa kavrayışını mümkün hale getirir. Başka bir deyişle, düşüncenin ya da insan zihninin duyu-deneyinden gelen malzemeye bir birlik kazandırması veya söz konusu malzemeyi bir sentezden geçirmesiyle ilgili olan belirli kategorilerin bulunduğunu ifade eden Kant’a göre, zihin söz konusu sentez ya da birleştirme faaliyetini çeşitli yargılar ortaya koymak suretiyle gerçekleştirir, öyle ki bu yargılar bizim dünyaya ilişkin yorumumuzun temel bileşenlerini meydana getirir. Deneyimde söz konusu olan çokluk, Kant’a göre, bizim tarafımızdan nicelik, nitelik, bağıntı, töz gibi belirli değişmez formlar ya da kavramlar aracılığıyla değerlendirilir ya da yargılanır. Örneğin, nicelikle ilgili bir yargı söz konusu olduğunda, zihnimizde bir ya da çok olan vardır. Nitelikle ilgili bir yargı öne sürdüğümüz zaman, ya olumlu ya da olumsuz bir önerme ortaya koyarız. Bağıntıyla ilgili bir yargıda bulunduğumuz zaman ise, ya neden ile sonucu ya da özne ile yüklem bağıntısını düşünürüz.

Bütün bu düşünme tarzları, Kant’a göre, zihnin duyu-deneyinden gelen malzemeyi birleştirme, bu malzemeyi sentezden geçirme ya da söz konusu malzemeye bir birlik kazandırma faaliyetinin temel bileşenleridir. Ve biz bu sentez faaliyetiyle de duyu izlenimlerinin çokluğundan, yani sonsuz sayıdaki darmadağınık izlenimden, tek bir tutarlı dünya resmi elde ederiz.

Kant’a göre, duyu deneyinin kapsamı içine giren her nesne, bu kategorilerden birine ya da diğerine uymak durumundadır. Zira anlama yetisi, insan zihni bu kategorilere uymayan bir şeyi hiçbir şekilde konu alamaz, alsa bile anlayamaz. Görünüşlerin, fenomenlerin bir şekilde anlaşılabilmeleri için, onlara anlama yetisinin kategorileri aracılığıyla bir yapı kazandırılması gerekmektedir. Anlama yetisinin kategorilerine uymayan bir şey insan zihni tarafından bilinemez. Kant’a göre, duyu- deneyimiz belirli bir yapı ve bir birlik sergilemektedir. İşte duyu-deneyinin sergilediği bu yapı ve birlik, ancak ve ancak görünüşleri kendi kategorilerine göre düzenleyen anlama yetisinin faaliyetiyle açıklanabilir.

Bununla birlikte, kategoriler düşüncenin ya da bilginin öznel koşulları olduklarından, burada bunların nasıl olup da nesnel bir geçerliliğe sahip olabildiği, yani nesnelere ilişkin bilgimizi mümkün kılan koşulları sağlayabildikleri sorusu ortaya çıkar. Kant’a göre, apriori kavramlar olarak kategorilerin nesnel geçerliliği, insanın nesnelere ilişkin duyu-deneyinin yalnızca bu kategoriler sayesinde mümkün olabilmesi olgusuna dayanır. Duyu-deneyinin bir nesnesi, yalnızca bu kategorilerle düşünülebilir. Bir nesneyle ilgili bir düşünce, onunla ilgili tüm yargılar ve dolayısıyla ona ilişkin bilgi, yalnızca kategorilerin sağladığı kavramsal çerçeve içinde olanaklıdır.

İnsan zihninin yalnızca, kategorileri aracılığıyla kendilerine bir yapı kazandırdığı fenomenleri bilebileceğini, bunun ötesine giderek şeylerin bizatihi kendilerini bilemeyeceğini, duyu deneyindeki nesnelerin insan zihninin işleyişine uyduğu için bilinebildiklerini söyleyen ve tüm empirik yasaları insan zihninin yasalarına indirgeyen Kant’ın bu bilgi anlayışının en önemli sonuçları, mutlak bir determinizm, bilginin sınırlılığı ve metafiziğin imkansızlığıyla ilgili sonuçlardır. Bilgimiz iki bakımdan sınırlıdır. Bilgi, her şeyden önce duyu-deneyinin dünyasıyla sınırlanmıştır. Bilgimiz ikinci olarak, algılama ve düşünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini işleme ve düzenleme tarzlarıyla sınırlanmıştır. Kant elbette ki, bize görünen dünyanın nihai ve en yüksek gerçeklik olmadığından kuşku duymaz. Nitekim, o fenomenal gerçeklikle, yani duyusal olmayan ve akılla anlaşılabilir olan dünya arasında bir ayrım yapmıştır. Bir şey algılanmadığı zaman nedir? Şeyin bizatihi kendisi ne anlama gelir?

Metafiziği: biz algılamadığımız şeyleri elbette ki bilemeyiz. Bizim bildiğimiz şeyler numenler, şeylerin kendileri değil de, fenomenlerdir, şeylerin görünüşleridir. Bizim bildiğimiz nesneler duyular aracılığıyla algılanan nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanın bizim zihnimiz tarafından yaratılmadığını biliyoruz. Zihin, bu dünyayı yaratmak yerine, şeylerin kendilerinden türetilmiş olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bağımsız olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnızca bize göründüğü ve bizim tarafımızdan düzenlendiği şekliyle bilebildiğimiz bir dış gerçekliğin varolduğu anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttırmaz, fakat bize bilgimizin sınırlarını gösterir.

Immanuel Kant bu öğretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek, Newton fiziğini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı’nın varoluşu, ruhu ölümsüzlügü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği olanaksız hale getirir. Çünkü, metafizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz zaman, burada duyu-deneyi tarafından sağlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki temel ögesinden biri olan deney, tecrübe ögesi metafizik alanında söz konusu olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse, metafizik alanında bilimsel bilgi olanaklı değildir.

Ahlakı: Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayırımını insan varlığına uygulayarak, ahlak imkanını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri akılla anlaşılabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir ögesidir.

Buna karşin, insan kendisini hayvandan ayıran aklıyla, fenomenler dünyasının üstüne yükselir, aklı sayesinde, nedenselliğin, doğal zorunluluğun hüküm sürdüğü dünyanın ötesine geçip özgür olur. Başka bir deyişle, metafiziğin ancak pratik akıl alanında, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabileceğini savunan ve deneyimdeki apriori öğeyi çıkarsama yöntemini, ahlak alanında ahlaki yargılara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargıları psikolojik bir açıdan değerlendirmiş ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak koşulsuz olma özelliğiyle, ahlak alanında apriori öğeyi yakalamıştır.

Ona göre, kategorik buyruğun, yani insandan insan olduğu için belli şeyleri yapması isteyen ahlak yasasının, iyi iradenin tanınması, insanın yüceliğini, gerçek kişiliğini ve insan varlıklarını kişiler olarak birbirlerine bağlayan halkayı oluşturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde gelişen bir metafizik öne süren Kant’ın felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklın zorunlulukla belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla anlaşılabilir dünyası olarak ortaya çıkar. Akılla anlaşılabilir özgürlük dünyasının fiziki ve doğal dünyayla olan ilişkisinin ne olduğu sorusu ise, Kant’ı her iki dünyayı da uyumlu kılan bir tanrısal düzen postülasıyla, ölümsüzlük postülasına götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanrı düşüncesinde bulmaktadır.

Osmanlı Devleti ve Ermeniler

Osmanlı devletinin kuruluş yıllarında Ermeniler, Doğu Anadolu Kafkasya ve Çukurova dolaylarında dağınık bir şekilde yaşıyorlardı.Bizans, Gürcü gibi devletlere bağlıydılar..

Osmanlı ve ermeni ilişkileri ise Osman Gazi’nin Bursa’yı başkent yapmasıyla birlikte başlamıştır. Fatih sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra Ermeni Patrikhanesi kurdurmuştur. Yavuz Sultan Selim’in güney Kafkasya ve doğu Anadolu’yu fethetmesiyle Ermeniler, İstanbul Patrikliğine bağlanmışlardır.Osmanlı devletinin cana yakın davranışları karsısında çok iyi ilişkiler kurmuş ve kısa sürede Türk milleti ile ciddi anlamda kaynaşmışlardır. Fatih sultan Mehmet’ten II.Mahmut’a, yaklaşık 350 yıl kadar bir süre, asla din,dil,ırk ayrımı yapılmaksızın Türk milleti Ermenileri barındırmıştır.

[*]Amiraların yardımıyla birçok okul, matbaa, kütüphane açılmış, Ermeni gençleri öğrenim yapmak ve sanat öğrenmek üzere Avrupa’ya gönderilmiştir.

Ermeni Patriği Nerses 1876 yılında Vatandaşlık Meclisi Şurası’na sunduğu mektubunda, “Şayet günümüze kadar Ermeni milleti, millet olarak korunduysa ve inancını, kilisesini, dilini, tarihi ve kültürel değerlerini koruyorsa, tüm bunlar Türk hükümetinin Ermeni milletine gösterdiği koruma, yardım ve hayırseverlik sayesindedir. Kader, Ermenileri Türklere bağlamıştır. Bundan dolayı Ermeniler, devletin savaş ve ağır sınav günlerinde buna kayıtsızca davranamaz. Aksine her zaman oldukları gibi ona yardım etmek zorundadırlar. Vatanını seven Ermeni, devlete yardım ederek, Ermeni milletinin hizmet ve yardımının en iyisini görecektir.” demektedir. Bu sözlerden de anlaşıldığı gibi Patrik Nerses Ermenilerin bu güne kadar var oluş nedeninin Türkler olduğunu ileri sürmektedir.

Osmanlı yönetimindeki diğer gayrimüslim azınlıklar gibi Ermeniler de her zaman birinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşler; askere gitmedikleri gibi, özellikle ticari hayatta önemli noktaları ellerine geçirmekle birlikte , toplum içinde ön plana çıkmışlar, zengin olmuşlardır.

Ermeniler çok iyi Türkçe konuştuklarından dolayı memurluk,devlet adamlarına danışmanlık,bakanlık gibi birçok meslekte yer almış ve birinci sınıf vatandaş muamelesi görmüşlerdir.


[*] Amira; bankerlerden, tüccarlardan ve devlet memurlarından oluşan Ermenilerdir.


Bedava İlan Verme